düşünülüyordu. Aslında bir karantina bölgesiydi. Duvar yalnızca iniş alanını değil,uzaydan gelen gemileri, o gemilerle gelen insanları, geldikleri dünyaları veevrenin geri kalan kısmını hapsediyordu. Evreni çevreliyor, Anarres’i dışarda,özgür bırakıyordu.Öteki tarafından bakıldığında duvar Anarres’i çevreliyordu: bütün gezegeniçerideydi, diğer dünyalardan ve insanlardan yalıtılmış, karantinaya alınmış, devbir esir kampıydı.Yoldan birkaç kişi iniş alanına doğru geliyor, birkaçı da yolla duvarın kesiştiğiyerde bekliyordu.Çoğu kez yakındaki Abbenay kentinden insanlar, bir uzay gemisi görmekumuduyla, ya da yalnızca duvarı görmek için gelirlerdi. Ne de olsa dünyalarınıntek sınırlayıcı duvarıydı o. Başka hiçbir yerde Girilmez levhasına rastlayamazlardı.Özellikle yeni yetmeler kapılıyordu duvarın çekiciliğine. Yanaşıp üstüneotururlardı. Ambarlardaki taşıyıcılardan sandıkları indiren, izlenecek bir ekipgörmeyi umarlardı. Platformda bir yük gemisine bile rastlayabilirlerdi. Yükgemileri yılda yalnız sekiz kez gelirdi. Gelişleri limanda çalışanlar dışında kimseyeduyurulmazdı. Onun için bu kez izleyiciler çalışan birilerini görünce, başlangıçtaheyecanlandılar. Ama onlar bir uçta; hareketli vinçlerle çevrilmiş, alçak, kara kulealanın öbür ucunda duruyordu. Sonra ambar ekiplerinin birinden bir kadın gelip “Bugünlük kapatıyoruz kardeşler,” dedi. Güvenlik kolluğu takıyordu, en az uzaygemisi kadar seyrek görülen bir şeydi bu. Đşte bu biraz heyecan yaratmıştı.Kadının sesi yumuşaktı, ama bir kesinlik seziliyordu. Takımının ustabaşıydı; sorunçıkacak olursa yoldaşları ona arka çıkardı. Zaten görülecek pek bir şey de yoktu.Yabancılar, dış dünyalılar gemilerinde saklanıyorlardı. Gösteri yoktu. Savunmaekibi için de sıkıcı bir gösteriydi bu. Bazen ustabaşı birinin duvarı aşmayaçalışmasını diliyordu; gemiden atlayan bir yabancının veya gemiye yakından gözatmaya çalışan Abbenay’lı bir çocuğun. Ama bu hiç olmamıştı. Hiçbir zaman hiçbirşey olmuyordu. Olay gerçekten çıktığında da, o hazırlıklı değildi.
Dikkatli’nin
kaptanı “O kalabalık gemime mi saldıracak?” diye sordu.Ustabaşı baktı ve limanda gerçekten büyük, yüz ya da daha fazla kişidenoluşan bir kalabalık olduğunu gördü. Orada öylece duruyorlardı. Kıtlık sırasındaürün taşıyan trenleri istasyonlarda bekleyen insanların durduğu gibi. Ustabaşınıkorkutuyordu bu. “Hayır,” dedi yavaş ve sınırlı Đocası’yla. “Protesto ediyorlar.Şeyi protesto ediyorlar... Nasıl derler... Yolcuyu.” “Şu gemiye binecek pezevengin mi peşindeler yani? Onu ya dabizi durdurmaya mı çalışacaklar?” Ustabaşının diline çevrilemeyen “pezevenk” kelimesi kendi halkı için yabancıbir terimden başka bir şey ifade etmiyordu ona, ama ne kelimenin söylenişihoşuna gitmişti, ne kaptanın ses tonu, ne de kaptanın kendisi. “Başının çaresinebakabilir misin?” dedi. “Boşversene. Sen yalnızca geri kalan yükün boşaltılmasını sağla, çabuk olsun.Şu yolcu olacak pezevengi de gemiye getir. Hiçbir Odocu kalabalığı bize bir şeyyapamaz.” Beline taktığı, şekilsiz bir penise benzeyen madeni nesneyi okşadı vesilahsız kadına hor görerek baktı.Kadın, silah olduğunu bildiği fallik nesneye soğuk bir bakış fırlattı. “Gemi 14’teyüklenmiş olacak,” dedi. “Mürettebat içeride güvencede olur. Kalkış 14:40’ta.Yardım istersen Uçuş Kontrol’e teyp mesajı bırak.” Kaptan bir şey diyemedenuzaklaştı. Kızınca adamlarına ve kalabalığa karşı daha sert davranıyordu. “Yoluaçın!” dedi duvara yaklaşırken. “Kamyonlar geliyor, kaza çıkmasın. Kenaraçekilin! “Kalabalıktaki erkek ve kadınlar onunla ve kendi aralarında tartışmayabaşladılar. Yolu geçip duruyorlardı, bazıları duvarı geçti. Ama yine de yolu açtılar.
www
.
e
-
itap
.
us
Leave a Comment