• Embed Doc
  • Readcast
  • Collections
  • CommentGo Back
Download
 
Ürün Sosyalist Dergi: 1 - Nisan - Mayıs 1999İçindekiler:ORTAK GELECEĞİMİZ İÇİNBOZ MEHMET’İ ANLAMAK MEDYA VE KADINMART AYI BİZİ ANLATIR BİR SENDİKACI DAHA ÖLDÜRÜLDÜBİR KİTAP: ''MEDYA HALKA NASIL EVET DEDİRTİR?OYA BAYDAR'IN BİR EDEBİYAT YAZICISI OLDUĞUNA VE "HİÇBİR YERE DÖNÜŞ" ÜNEİNANALIM MI?ESNEKLEŞTİRME Mİ, BELKEMİKSİZLEŞTİRME MİÖRNEK ÜLKE, TÜRKİYERıdvan Budak YORUMSUZORTAK GELECEĞİMİZ İÇİNAmerikan emperyalizminin düzenlediği bir uluslararası kontrgerilla operasyonuyla yakalananAbdullah Öcalan 15 Şubat 1999'da Türkiye'ye teslim edildi. ABD, İsrail, Kenya ve üzerinde yoğun bir diplomatik baskı uyguladığı Yunanistan'ın katkısıyla yürüttüğü operasyondaki kilit rolünü hiçsaklamıyor. ABD'nin en önde gelen gazetelerinden The New York Times, üst düzey Amerikanyetkililerine dayanarak, "Türkiye'nin Abdullah Öcalan'ı yakalamasına yardımcı olmak için ABD'nindört ay boyunca çalıştığını" bildiriyor. (Tim Weiner, "US Agents Helped Turkey Find and CaptureKurd Rebel", 20 Şubat 1999).
 
Amerikan yetkilileri bu hummalı çalışmanın gerekçesini şöyle açıklıyorlar: "ABD'nin Türkiye'ylegitgide yoğunlaşan yakın bir askeri ve istihbarat ilişkisi var. Türkiye Amerika pilotlarının İncirlik'teki NATO üssünden havalanarak Irak'a karşı harekât düzenlemesine izin veriyor. Bu üs, Amerikalılar'ınIrak'a karşı casusluk faaliyetleri için elektronik dinleme istasyonu olarak da hizmet görüyor." (Aynıyazı).ABD yetkililerinin açıklamasına göre, Türkiye Suriye'ye ultimatom vererek Öcalan'ı ülketopraklarından çıkarmadığı takdirde savaş açacağını bildirdiğinde, ABD de Suriye'den aynı talepte bulundu. ABD'nin ve Türkiye'nin baskısına dayanamayan Suriye 9 Ekim l998'de Öcalan'ıMoskova'ya gönderdi. Öcalan'ın Suriye'yi terk ettiği İsrail istihbaratı tarafından saptandı.Bundan sonra ABD, Rusya'yı ve Öcalan'a sığınma hakkı verebileceği düşünülen bütün Avrupaülkelerini böyle bir karardan vazgeçirmek için didinip durdu. 2 Kasım l998'de İtalya'ya gelen Öcalanl6 Ocak l999'da sığınma hakkı elde edemeden İtalya'dan ayrılıp yeniden Rusya'ya geçti. Öcalan 30Ocak'ta emekli Yunan generali Andonis Naksakis'in temin ettiği bir uçakla Atina'ya geldi. l Şubat'taUluslararası Adalet Divanı'nda yargılanma talebiyle Hollanda'ya girmek isteyen Öcalan'ın uçağınainiş izni verilmedi. Atina'ya dönmek zorunda kalan Öcalan ertesi gün Yunanistan hükümetitarafından Kenya'nın başkenti Nairobi'deki Yunanistan büyükelçiliğine gönderildi.Amerikan yetkililerinin açıkladığı gibi, Kenya, Öcalan'ın saklanması için en uygunsuz yerdi.Bağımsızlığını kazandığı 1963'ten beri geleneksel olarak yabancı sermaye ve özel sektör yanlısı politika izleyen bir diktatörlüğün hüküm sürdüğü Kenya, Afrika'da ABD'nin ve İsrail'in güvenilir bir müttefikiydi. Üstelik, Ağustos l998'de Nairobi'deki Amerikan büyükelçiliğinin havaya uçurulması ve213 kişinin ölmesinin ardından, Nairobi, olayı soruşturan Amerikan ajanlarıyla kaynıyordu.Amerikalılar Öcalan'ın Yunanistan büyükelçiliğinde olduğunu hemen saptadılar ve Türkiye'yehaber verdiler. Yapılan pazarlıklardan sonra, kurulacak tuzağın planları hazırlandı ve operasyon başlatıldı. Yunan hükümeti Öcalan'a Hollanda'ya gidebileceğini bildirdi. Güya Hollanda'ya uçmak üzere Kenya güvenlik görevlilerinin refakatinde Nairobi havaalanına götürülen Öcalan orada bekleyen Türk komandolarına kıskıvrak teslim edildi ve Türkiye'ye getirildi. (Aynı yazı).Öcalan'ın yakalanıp Türk makamlarına teslim edilmesi medyada şovenist bir kampanyaya yolaçtı. Bir yandan "bu olayla devletin büyüklüğünün ispatlandığı, Türkiye'nin tıpkı ABD ve İsrail gibi, başka ülkelerde gizli operasyonlar yapacak güce ulaştığı" vurgulanırken , bir yandan da, "Apo'yu bize teslim edin, parça parça doğrayalım" diyen MHP'lilerin tepkileri televizyonlarda uzun uzadıya"halkın galeyanı" olarak yansıtıldı. İntikam çığlıkları ortalığı sardı.Zafer sarhoşluğuna kapılan çevreler, ABD ve İsrail'in uluslararası hukuku sürekli ihlal eden zorbadevletler olduğunu, bu durumun Uluslararası Adalet Divanı'nın çeşitli kararlarıyla da tescil edilmişolduğunu, hukuksuzluğa özenmenin büyüklük sayılamayacağını unutturmaya çalıştılar. Büyüklüğünhalkın yaşam kalitesini yükseltmekle, örneğin okullara giden küçücük öğrencilerin başlarınayıkılmayacak sağlamlıkta okul inşa etmekle; insanların hastane kapılarında sürünmemesinisağlamakla; emekçileri sendikasız ve sigortasız bırakmamakla; herkese iş, eğitim temin etmekle;halkın temel özgürlüklere sahip olduğu bir hukuk düzenine geçmekle; işkenceyi ortadan kaldırmakla; barış, dostluk ve kardeşliği egemen kılmakla; sömürüye son vermekle; görüşünden, dilinden,inancından, kökeninden dolayı kimseye zulmetmemekle; halkın büyük çoğunluğu en temelihtiyaçlardan yoksun biçimde kıvranırken küçük bir azınlığın lüks içinde yaşadığı ayrıcalık, vurgunve talan düzenine izin vermemekle ölçüldüğünü bir kez daha gizlediler.Üstelik Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin acilen yanıtlanması istemiyle yönelttiğisorulara verdiği resmi yanıtta, "Türk özel timlerinin Kenya topraklarında operasyon yaptığıiddialarını" kesin bir dille reddetti, "Öcalan'ın Kenya yetkilileri tarafından yakalanıp etkisiz halegetirildikten sonra havaalanında bekleyen Türk yetkililere teslim edildiğini" ve "Öcalan'ın gözlerininde Kenyalı yetkililer tarafından bağlandığını" bildirdi. (Cumhuriyet, 10 Mart 1999, s. 1). Görüldüğügibi, bu resmi yanıt, büyüklük taslamak adına halka bile bile yalan söylendiğini belgeliyor. Medyanınve medyaya yön verenlerin ikiyüzlülüğü gerçekten sınır tanımıyor.
 
Oysa ülkemizin ve bölgemizin ortak geleceği açısından yaşamsal bir sorunla karşı karşıyayız.Sorun böylesi sorumsuzlukları ve kışkırtıcılıkları kaldıramayacak kadar ciddidir. Naziler'in halklarıson bireyine kadar yok etmeyi öngören "nihai çözüm"ünü çözüm olarak kabul etmeyen her insan bilir ki, köklü bir ihtilafın taraflarının eninde sonunda oturup anlaşmaya varması, uygar bir şekilde, barış içinde yaşama iradesini göstermesi kaçınılmazdır. Bu irade ise baskıdan, "ben güçlüyüm, senikanırta kanırta yener, sana her istediğimi dayatır, seni yok sayarım" aymazlığından değil, eşitliktengüç alır, haklara saygı gösterilmesini gerektirir. Hiçbir şey halkların dostluğunun yerini tutamaz.Zafer sarhoşluğu, intikamcılık, öfke, bir siyaset olamaz. Kardeşliğin ve dostluğun önkoşulu eşitliktir.Türkler ve Kürtler kardeşlik, dostluk içinde yaşayacaklar demek, Türkler ve Kürtler eşit haklarasahip olarak yaşayacaklar demektir. Bu bilinci gösteremeyenler ülkemizin ve bölgemizin bugününeve geleceğine kıyarlar.Hele hele, ABD emperyalizminin ve İsrail siyonizminin bölgesel ve küresel stratejik hesaplarının bir parçası olmayı kabul ederek ülkemizin ve bölgemizin esenliği için böylesine önemli bir sorundaonları doğrudan doğruya taraf haline getirenler, yeni Ortadoğu seferlerinde, yeni Balkan seferlerinde,yeni Kafkas seferlerinde yeni felâketlerin hazırlığını yapmış oluyorlar.Öte yandan, herhalde aklı başında hiç kimse, bir hareketin liderini ele geçirmekle o hareketin son bulacağını sanacak kadar saf değildir. Ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir birey, hareket demek değildir. Hareket yeni liderler çıkarır. Kitlelerin yaşamını ilgilendiren sorunlar çözülmedikçe hareketde varlığını sürdürür.Yapılması gereken, sorunun çapına uygun köklü ve soğukkanlı bir siyaseti benimseyerek barışayönelmek, kanayan yaraları sarmaktır. Siyasete her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Barışelçisi olmak istediğini, Türk-Kürt kardeşliğini sağlama yolunda köprü görevi üstlenmeye hazır olduğunu açıklayan Öcalan'a bunu kanıtlama fırsatı verilmesi ülkenin yararına olacaktır. Hukuksal-teknik kavram olarak nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, onbeş yıldır can alan, ocak söndüren busavaşın sona ermesinde ve çözüme kavuşturulmasında rol oynayabilmesi ortamının sağlanması ortak çıkarımıza olacaktır. Dökülen kanları, yaşanan acıları öne sürerek en ağır cezalardan, idamlardandem vurmak bir çözüm getirmeyecek, belki de sorunu daha da ağırlaştıracaktır. Geçmişe değil,geleceğe bakmak gerekir. Kürt kardeşlerimize güçlü bir barış mesajı verilmesi, dostluğa, kardeşliğedayalı ortak bir gelecek için güçlü bir irade beyanı demektir.Kanun maddelerini öne sürerek böyle bir irade beyanından kaçınmak işin bahanesi olur. Bütünsavaşlar, çatışmalar, ihtilaflar kanun maddeleriyle değil, siyasal irade ile biter; barış teknik bir değil, siyasal irade işidir. Ülkenin ve bölgenin bu yaşamsal sorununu siyaseten çözme iradesi ortayakonulduğunda, buna uygun hukuksal düzenlemeler çok kolayca yapılabilir. Böyle bir politika,Türkler'in, Kürtler'in ve hangi etnik kökenden olursa olsun bütün yurttaşların çıkarına olacaktır.Sorunun barışla çözülmesi, Türkiye'nin emperyalizmin savaş makinesine bağlanmasına, Amerika'nınşantajlarına boyun eğmesine, bölge halklarıyla düşmanlığa sürüklenmesine yol açan düzen vetertiplerden kurtulması yolunda da büyük bir adım olacaktır.Devlet Güvenlik Mahkemeleri tartışmasına da böylesine kapsamlı bir siyasal açıdan bakılmalıdır.Kimileri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, asker üyelerin varlığı nedeniyle DGM'lerin bağımsızmahkeme sayılamayacağı ve dolayısıyla kararlarının hukuk açısından geçersiz olduğuna ilişkinkararından yola çıkarak, "bu sakıncayı düzeltelim, dünya kamuoyunun elinden bu gerekçeyi alalımve Öcalan'a en ağır cezayı verdiğimizde kimsenin diyecek bir lafı kalmasın" görüşünü öne sürüyor.Bu görüşün, olayın çapını, siyasal önemini, bütün yurttaşların, toplumun bütününün bugününü vegeleceğini derinden etkileyecek bir karar noktasında bulunduğumuzu anlamayan, sığ, ufuksuz bir görüş olduğu açıktır.Birincisi, DGM'ler sadece asker üyelerin varlığı nedeniyle değil, yapısı, işleyişi, yargılamausulleri, savunmaya getirdiği kısıtlamalar, ceza infaz kuralları vb. açısından doğal mahkeme ilkesineaykırı olağanüstü kurumlardır. 12 Mart 1971 cuntası tarafından dayatıldıktan sonra başını DİSK'inçektiği işçi sınıfı ve demokratik güçlerin eylemiyle hukuk sisteminden çıkarıldıktan sonra ancak 12Eylül 1980 darbesiyle yeniden hukuk sisteminin içine yerleştirilmiş olan bu kurumlara yönelik 
of 00

Leave a Comment

You must be to leave a comment.
Submit
Characters: ...
You must be to leave a comment.
Submit
Characters: ...