• Embed Doc
  • Readcast
  • Collections
  • CommentGo Back
Download
 
Varlık Eylül 2006 “Küresel Kültürel Kutuplaşma” dosyası için
Mahmut Mutman(Bilkent Üniversitesi) ile söyleşi:Süreyyya Evren: İsrail’in Lübnan’a saldırısından geriye gidiyoruz. Pek çok yöne dönülebilir elbet ama biz şimdilik fazla geriye gitmeden ilk önceküresel kutuplaşma üzerinde duralım. Dünya ölçeğinde bir kültürelkutuplaşma sahnesi yaratılmak mı isteniyor, yaratıldı mı, yoksakendiliğinden mi bu noktaya gelindi? Huntingtonvari uygarlıklar çatışmasıfantezilerinin önü açıldı, “yürü ya kulum” dendi belki. 11 Eylül’denAfganistan-Irak savaşlarına, İspanya ve Londra bombalarından Danimarkakarikatür krizine kutuplasmalarin kontrolleri ve keskinlestirilmeleri oyunu...Mahmut Mutman
: Kutuplaşma ile ne kastettiğimize bağlı birşey bu. İzninle birazgeriye, Marx’a giderek başlayayım. Malum, o kutuplaşmanın sınıfsal olacağını veAvrupa topraklarında gerçekleşeceğini umuyordu. 20. yüzyılın başında İtalya’da veAlmanya’da işçi mücadeleleri yenilgiye uğradı ve sadece Rusya’da zafer kazandıişçiler (daha sonra yitirdikleri bir zafer oldu bu da). Ama tüm yirminci yüzyıl boyuncakutuplaşmanın Üçüncü Dünya ya da çevre denilen ülkelerde gerçekleştiğini ve “de-kolonizasyon” süreciyle içiçe geçtiğini gördük. Yeni teknolojilerin oluşumu, Sovyetsanayileşmesinin göçüşü ve Kültür Devrimi’nin yenilgisi ile kendimizi bulduğumuz buyeni konjonktürü Huntington’ın icat etmediği kesin. Tam tersine, büyük metropollerdeyaşayanlar her akşam bir başka etnik restoran ararken Afrika’da insanların açlıktanöldüğü bir dünya Marx’ı o kadar haklı çıkardı ki, adamcağız “bu kadar mı?” diyemezarında dört dönüyor olmalı! (Proletarya diktatörlüğü projesinin çalışmamış olmasıapayrı bir sorundur, Marx’ın eleştirel çözümlemesinin geçerliliğini zerre kadaretkilemez.) Elektronik ve tekstil gibi iki temel sektörü alalım. Etrafta pazuları şişkindemir çelik işçisi bulamayanlar diyorlar ki “klasik proletarya ortadan kalkmıştır”.Kullandığımız bu bilgisayarları, ayağımızdaki kot pantalonlar ve sırtımızdaki tişörtleri,Amerika-Meksika sınırından Malezya’ya, Endonezya’dan Güney Afrika’ya, dünyanındört bir yanına dağılmış, yaşları 15-30 arası değişen genç kadınlar üretiyor. İşçi sınıfıortadan kalkmadı, cinsiyet değiştirdi ve tüm dünyaya dağıldı. Kafa ve kol emeğiikilemini gayet sofistike yaklaşımlarla ortadan kaldırıveren bazı başka arkadaşlarımız,bu yazıları yazdıkları bilgisayarların “chip”lerini kimin yerleştirdiği konusundakibilgisizliklerini itiraf etmiş oluyorlar. Asıl önemli olan şu: bir kot fabrikası olan işveren,işçiler ücret talebinde bulunduğu anda 20 adet tezgahını bir uçağa atıp binlercekilometre öteye taşıyabilir; geride bıraktığı işçiler ile fabrikasını taşıdığı yerdeki işçilerarasında ise hiçbir iletişim ve hiçbir uluslararası veya uluslar-ötesi örgütlenme imkânıyoktur. İşte küreselleşmenin anlamı budur. Sermaye için küresel hareketlilik, emekiçin küresel kölelik. Bu duruma orada burada, sınırlarda yakalanan kaçak işçileringörüntülerini ekleyelim. Üretici güçlerin her gelişimi, üretim ilişkileri tarafındantutulmaya çalışılmakta... Bilgisayarları alalım... Mesela yabancı bir akademik dergideyazı yayınlayacaksınız, herşey elektronik yoldan halloluyor; sıra “copyright”a gelince,e-postalaşma duruyor, size “hard copy” mektup yollanıyor, imzalayıp geriyolluyorsunuz. İmza! Özel mülkiyetin bu iki çiziklik garantisi, günümüzün teknolojikkoşullarında tam bir komediye dönüşüyor... Bugün kriz doruk noktasına çıkmıştır.Marx,
Grundrisse
’de, eğer değer düşüncenin beyinde dolaştığı hızla dolaşmayabaşlarsa krizin çözülemez olacağını, çünkü artık üretim ve dolaşım aşamalarınınayırtedilemeyeceğini ileri sürmüştü. İşte size meşhur bilgisayar devrimi, birisi New York’ta düğmeye basıyor, Moskova’da veya İstanbul’da bir başkası iflas ediyor...Dolayısıyla onun için hipotetik bu durum şu anda bizim deneyimimizdir. Tekrar
1
 
vurgulayayım, Marx hiç bu kadar haklı olmamıştı. Kutuplaşma kültürel değiltoplumsaldır.Huntington’a gelince, onun tezi yeni konjonktüre bir müdahale ve toplumsalkutuplaşmanın yeni oluşumlarına bir biçim ve yön verme çabasıydı. Kapitalizm, herne kadar aklı yanına alarak çalışırsa da her zaman için kaotik ve anlaşılması zordurumlar üretir ve onu anlaşılır ve yönetilebilir kılmak gerekir, hele ki kriz doruknoktasına çıkınca. İdeoloğun görevi hep biçim verme, anlaşılır kılmadır, ki böylecemüdahale edilecek, yönetilecek, ortadan kaldırılacak, etki alanı daraltılacak ya daetkisine yön verecek vb. “birşeyler” olsun... Dünya tarihinin “uygarlık” denilenbirimlerin rekabetlerinden oluştuğu tezi hayli eski bir tez aslında; örneğin Toynbeegibi çok daha saygın temsilcileri var. Aklında Batılı kapitalist hegemonyaya tehditveya problem oluşturabilecek Asya ve Orta Doğu olan Huntington, bu tezi siyasal birkıvama sokarak ileri sürdü —bir yandan da Aydınlanma’nın sosyalizmin aldığıdarbeyle zayıfladığını ve dinsel kültürün güçlendiğini görüyordu. Bu tür popüler-stratejist, medyatik sosyal bilimcilerin ince zekası (!) budur. Sözkonusu bölgelerüzerinde duralım. Öncelikle Asya, çünkü ABD ve tüm Batı zaten Japonya’nınarkasından çıkıp büyümekte olan yeni Asya kapitalizminden ciddi bir tehdit algıladı(ucuz emeğin sebil olduğu Singapur, Hong-Kong, Tayvan, Endonezya, Malezya, vb— Türkiye’deki birebir ideolojik karşılığı Fethullah Gülen hareketidir). Üstüne üstlükÇin’in gümbür gümbür gelmekte olduğunu ve ciddi bir tehdit oluşturduğunu görmekiçin Huntington’ınki kadar akıl bile yeterli.Orta Doğu’da ise kapitalist rekabetten daha farklı boyutlar işin içine giriyor bence.Petrole hakimiyet ve ırkçılığın sapkın mantığı içiçe. Kimileri Irak savaşının petrol içinyapılmadığını, ekonomik indirgemeci olmamak gerektiğini ileri sürdü. Bu dostlarekonomik indirgemecilik gibi ciddi bir sorunu maalesef biraz hafife almaktadırlar.Simon Critchley “petrol”ü stratejik meta olarak tanımlamıştı. James O’Connor, petrolöyle bir nesnedir ki ekonomi politikaya, politika ekonomiye bağlanır ve birlikte birkara delik oluştururlar demişti. Elektroniğin artan önemime, pek yakında başka enerjisistemleri yaratılacak olmasına rağmen, petrolün halen süregiden önemini anlamakiçin sadece oto sanayiinden edinilen devasa kârlara bakmak bile yeterli; ayrıca bugünfinans kapitalin veya borsanın egemenliği denilen emperyal özelliğin “petrodolar”larolmadan nasıl işleyeceğini sormayı ihmal etmemeli. Ama aynı zamanda Orta Doğumeselesi, Filistin halkının mücadelesiyle, yani İsrail’in kıyıma uğrayan Yahudi halkınındeğil Nazilerin mirasını devralmasıyla (“küçüğüz, güçlü olmalıyız” mantığı tamamenbudur) ve beyaz ırkçılığın sapkın mantığıyla içiçedir. Tam bir kara delik.İslami periferide bir yandan küresel ekonomik belirlemeler öte yandan laik-ulusalcırejimlerin ve ideolojilerin krizi dolayısıyla giderek İslamiyet politize oldu ve seçeneğedönüştü. İran devrimi ABD’ye unutamayacağı bir ders oldu. Ama bu durumu çok iyive çok özenli okumak lazım —ki ben Siyahî’de yayınlanan bir yazımda
1
İslamiyetinKuran’ı okuma pratiğine ilişkin olarak bunu yapmaya çalıştım. İslami hareketlermuazzam bir çeşitlilik gösteriyor, ortak belli örüntüler tarafından belirlenmiş olsalarbile, her türlü sesi duyuyorsunuz orada —esnaf, işçiler, kadınlar, gençler. ÖrneğinFilistin’deki Hizbullah ve Hamas gibi örgütlenmeler bir yandan “fundamentalist”özellikler sergilerken öte yandan (eğer bizi sadece kör eden kültürel önyargılarımızıbiraz zahmet ve cesaret edip zorlarsak) ABD’de 1960’lardaki “Siyah Panterler”ihatırlatıyor! Filistin, son derece özgül bir durum. İran’daki, başlı başına çözümlenmesigereken ve hiç homojen özellikler göstermeyen bir hareket. İran’ı petrolü denetleyenbir İslami patriarkal mafya yönetiyor. Son seçimlerde bu rejimin yandaşı Ahmedinejadliberal kentli orta sınıfa karşı kentli ve kırsal yoksulları mobilize etmeyi becerdi.Ahmedinejad’ın herkesi şaşırtan ve demokrasi umudunu körelten başarısı anti-Amerikan bir konjonktürü İran’daki sınıfsal belirlenme ile birlikte kullanabilmesiydi,
1
“Tek-Tanrıcılık: Ses ve Gürültü”, Mahmut Mutman, Siyahî, sayı: 6, Kasım-Aralık 2005, s. 14-18.
2
 
böylece popüler arzular ile demokratik arzuları adeta karşı karşıya getiren birideolojik yanılsama üretildi (Şah rejimini deviren bu iki arzunun çakışmasıydı). Irakbambaşka bir hikaye, Suudi Arabistan bambaşka... Buna karşılık El-Kaide sivilhedeflere yönelerek mücadeleyi çoktan kaybetmiş bir örgütlenmedir, kimleri nekadar tedirgin ederse etsin, meseleyi terörizm oyununun belireyeceğinden kuşkuduyarım. Gerçek muhalifler, hangi mücadeleyi uygularsa uygulasınlar, hiçbir zamankitlesel sivil hedeflere yönelmezler. Tüm bunlar bir durulma noktasına gelir ve yenibir güçler dengesi kurulursa göreceğiz ki El-Kaide’nin hiçbir önemi kalmamış... Genelolarak, İslami seçenek, yerel burjuvazilerin daha zayıf kesimleriyle yoksul çalışankitleler arasında oluşan bir hareket. Elbette tek tanrıcı bir din olarak, sol bir açıdanİslamiyetin pek çok eleştirilmesi ve karşı çıkılması gereken yönü vardır. Amaparanoid, dogmatik ve toptancı yaklaşımları mutlaka uzakta tutmalıyız. İslamihareketlerin cemaatçi söyleminin çağırdığı ve eklemlediği geniş yoksul ve çalışanyığınların yaşamlarından, deneyimlerinden, bedenlerinden yükselen eşitlik arzusunu,insanlık özlemini duymak zorundayız. Orta Doğu’da özellikle petrol temel bir önemesahipken bu toplumsal belirlenmeyi, Arap dünyasında İslam yoluyla işbirlikçi seçkincihükümetlere karşı muhalif bir söylem yaratılmış olduğunu, en azından İslamipolitizasyonun bu boyutu olduğunu görmemek trajik bir hatadır —tabii eleştiridenasla vazgeçmeden!Huntington’ın yaklaşımına uzaktan da olsa sempati duyan veya onu “tartışmaya”çalışan liberallerin, medyatik sosyal bilim takımının, vb’nin okumaları tamamenyanlış. Huntington, İslamiyetin verili tarihsel ve toplumsal koşullar altında hızlapolitize olduğunu çok iyi gördüğü halde, gayet zekice bir manevrayla onu bir“uygarlık” olarak tanımladı. Kendi içinde yanlış değil bu tabii ki, her büyük din biruygarlık da oluşturur. Ama mesele Huntington’ın bunu yaparken yaptığı manevrada:İslamiyet bir uygarlık biçimi olarak, yani yarattığı uygarlık biçiminin gereği olarakpolitik olmak durumunda olan, dolayısıyla dinin politika ile ayrışmadığı, ayrışmasınaözsel olarak izin verilmediği bir uygarlık biçimi olarak kuruldu. Böylece İslamiyetinsınırları içinde kalarak onu dönüştüremezsin, İslamiyetin laikleşmesi yokolması yanidinsel farkının sıfırlanması olacaktır. Dolayısıyla senin dediğin gibi okkalı bir “fantazi”içeriyor bu, ama aynı zamanda hiç küçümsenmemesi gereken ciddi bir manevra. Bumanevrayı daha da açık seçik biçimde Bernard Lewis’in yazılarında ve kitaplarındabulursunuz, çünkü bu malum şarkiyatçı (oryantalist) tezdir. Tarihsel bir geçerliliğivarmış gibi duran bu yüzeysel ve maksatlı teze asla taviz verilmemesi bugün temelbir demokratik siyasal öneme sahiptir. İslamiyet, hiç de doğuştan veya özü gereğipolitik değildir; her zaman belirli koşullar altında siyasallaşmıştır (örneğinMuhammed’in dini kurduğu kabile toplumundan bir imparatorluğa geçişte yaşadığısiyasallaşma bir büyük dalgaysa, bir ikinci büyük siyasallaşma dalgası küreselkapitalizm altında yaşanmıştır, ve bunlar aynı dalgalar değildir). ÖyleyseHuntington’ın yeni konjonktüre bir biçim vermeye çalıştığını ve medyanın dayardımıyla (ki medya böyle akademisyenlerin doğal ortamıdır; yani onlar zatenmedyaya uygun söylemler üretirler) bunda büyük ölçüde başarılı olduğunu, tezinivarolan kamusal tartışmanın kurucu bir parçası yaptığını söyleyebiliriz.Kısacası küresel sermayenin ekonomi politiğiyle eklemli ama ondan ayrı kalan bir deöznenin ve temsili pratiklerin mantığı var. Bu nedenle Huntington veya Lewis gibiideologların kapitalizmi anlaşılır/yönetilebilir kılma görevi basitçe aklın uygulanmasıdeğil. Burada öznenin ve bilinçdışının mantığı, mimesis ve mimetik rekabet, kültürelve temsili pratiğin sorunları işe bulaşıyor, ve her zaman, özellikle emperyal bir uğrakkaçınılmaz olduğu ölçüde —ki ne iddia ederse etsin kapitalizm emperyal uğrağıortadan kaldırmamış sadece politik biçimini değiştirmiştir— bir düşman arzusu vardır.Irkçılığın, yağmurun olduğu gibi bir “nedeni” filan yoktur, sorun da budur işte. Genelolarak “rasyonel-olmayan ögeler” diyelim. Çok ciddi bir eğitim ve yeniden düzenlemesorunu bu ırkçılık sorunu; hem eğitim hem de toplumsal, kültürel ve iktisadi bir
3
of 00

Leave a Comment

You must be to leave a comment.
Submit
Characters: ...
You must be to leave a comment.
Submit
Characters: ...