Bu uygulama birkaç dakika sürdü. Yavaş, tekdüze bir sesle konuşuyordu, kendini uyuşmuş hissediyordu;aynanın ısısı uyuşukluğunu daha da artırıyordu. Her an uykuya dalabilirdi, buna daha fazla engel olamazdı.- Çok iyi, dedi Ackermann. Sana bu kez, farklı biçimlerde anlatılmış bir hikâye sunacağım. Bu versiyonlarıçok dikkatle dinle.- Peki ne söylemem gerekiyor?- Hiçbir şey. Sadece dinlemen yeterli. "4Birkaç saniye sonra, kulaklıktan bir kadın sesi duyuldu. Yabancı bir dilde konuşuyordu; seslerin kulağa gelişdüzenine bakılırsa, bir Asya ya da Doğu dili olabilirdi.Kısa bir sessizlik oldu. Hikâye yeniden başladı, bu kez Fransızca olarak. Ama sözdizimi bozuktu: mastar halinde fiiller, uyumsuz tanımlıklar, uygulanmayan ulamalar.Anna bu bozuk ve biçimsiz dili çözmeye çalıştı, ama hikâyenin başka bir versiyonu başlamıştı bile. Bu kezcümlelerin içinde anlamsız kelimeler dikkat çekiyordu... Bütün bunlar ne demek oluyordu? Birden derin bir sessizlik oldu, içinde bulunduğu silindir biraz daha karanlığa gömüldü.Bir süre sonra, doktor yeniden konuştu:- Bir sonraki test. Her ülke adından sonra, bana o ülkenin başkentini söyleyeceksin.Anna, anladığına dair bir işaret yapmak istedi, ama ilk ülkenin ismi kulağında çınladı:- Đsveç. Düşünmeden cevap verdi:- Stockholm.- Venezuela.- Caracas.- Yeni Zelanda.- Auckland. Hayır! Wellington.- Senegal.13- Dakar.Her başkent en ufak bir zorlama olmadan, kolaylıkla aklına geliyordu. Cevapları refleks olarak ağzındançıkıyordu, ama sonuçtan memnundu; demek belleğini tamamen kaybetmemişti. Acaba Ackermann ileLaurent monitörlerde ne görüyordu ? Beyninin hangi bölgeleri harekete geçiyordu ?- Son test, diye uyardı nörolog. Birazdan karşında, aynada bazı yüzler belirecek. Yüksek sesle kimolduklarını söyleyeceksin, mümkün olduğunca çabuk tabiî.Bir yerlerde, basit bir uyarının bile -bir kelime, bir hareket, görsel bir ayrıntı- fobi mekanizmasını hareketegeçirdiğini okumuştu; psikiyatrlar bunu, uyan kaygısı olarak adlandırıyordu. Uyan: terim kusursuzdu. Kendidurumuna gelince sadece "yüz" kelimesi bile kaygı duymasına yetiyordu. Birden boğulacak gibi oldu, midesiağırlaştı, kollan ve bacakları uyuştu, yutkunmakta zorlanıyordu...Aynada, siyah beyaz bir kadın portresi belirdi. Kıvırcık san saçlar, kalın dudaklar, dudağın üstünde ben. Çokkolay:- Marilyn Monroe.Bu fotoğrafın ardından bir gravür belirdi. Karamsar bakışlar, karemsi bir çene, dalgalı saçlar:- Beethoven.Yuvarlak, bir şekerleme kutusu sibi düz ve parlak bir surat, iki çekik göz.- Mao Zedong.Anna, bu yüzleri bu kadar çabuk tanımış olmaktan şaşkındı. Başka yüzler birbirini izledi: Michael Jackson,Mona Lisa, Albert Einstein... Bir büyülü fenerden yansıyan parlak görüntüleri seyre-diyormuş gibi bir izlenimekapılmıştı. Tereddüt etmeden cevap veriyordu. Kaygısı ve heyecanı çoktan azalmış, hatta yok olmuştu.Ama birden, aynada behren bir portre onu güç duruma düşürdü; bu, kırklı yaşlarda, ama hâlâ genç görünen,fırlak gözlü bir adamdı. San saçları ve kaşlan, onun belli belirsiz yeniyetme havasım daha dagüçlendiriyordu.Bir elektrik dalgası gibi, içini bir korku kapladı; vücudu acıyla gerildi. Bu yüz hatları ona yabancı gelmiyordu,ama ne bir isim ne de bir anı çağnştınyordu. Belleği karanlık bir tüneldeydi. Bu yüzü daha önce neredegörmüştü ? Bir aktör müydü ? Ya da bir şarkıcı ? Yoksa uzak bir tanıdık mı ? Görüntü yerini başka bir resmebıraktı, yuvarlak gözlüklü bir portreye. Anna cevap verdi, ağzı kurumuştu:- John Lennon.Sonra aynaya Che Guevara'nın resmi yansıdı, Anna yalvaranbir sesle konuştu:- Eric, dur.Ama geçit töreni devam ediyordu. Van Gogh'un bir otoportre-si, parlak ve canlı renkler. Anna mikrofonunsapını kavradı:- Eric, lütfen.Görüntü bu kez değişmedi. Anna, aynadan renklerin ve ısının tenine yansıdığını hissediyordu. Kısa bir sessizlikten sonra Acker-mann sordu:
Leave a Comment