Welcome to Scribd, the world's digital library. Read, publish, and share books and documents. See more ➡
Download
Standard view
Full view
of .
Add note
Save to My Library
Sync to mobile
Look up keyword
Like this
7Activity
×
0 of .
Results for:
No results containing your search query
P. 1
Boyalı Kuş-Jerzy Kosinski

Boyalı Kuş-Jerzy Kosinski

Ratings: (0)|Views: 2,811|Likes:
Published by isletmecioz

More info:

Published by: isletmecioz on Mar 30, 2010
Copyright:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, DOC, TXT or read online from Scribd
See More
See less

11/02/2012

pdf

text

original

 
Jerzy Kosinski - Boyalı Kus - The Painted Bird Çeviren: Aydın EmeçBOYALI KUS, Türkiye'de ilk kez 1968'de yayımlandı.© 1965 by Jerzy Kosinski SCIENTIA - FACTUM, INC. ONK AGENCY LTD.Aracılıgıyla E Yayınları / 1968, 2000Kapak Grafik ve Film: Ebru Grafik Baskı: Özener MatbaasıCilt : Step Ajans Birinci Basım: 1968 Yeni Basım: Ekim 2001 ISBN 975-390-069-4Onsuz geçmisimin, bütün geçmisimin anlamım yitirecegine inandıgım karım Mary'yeVe Tanrı, ulu Tanrı bildirdi yalnız, Ayrı ırktan geldiklerini, memeliler olduklarınıMAYAKOVSKÎJERZY KOSINSKI, 14 Haziran 1933 yılında Polonya'nın Lodz kentinde dogdu.Altı yasında, İkinci Dünya Savası nedeniyle evinden ayrılmak zorunda kaldı. Buacılarla dolu bir yasamın da baslangıcı oldu. Nazi isgalindeki Dogu Avrupa'daçesitli köylerde ırgatlık, hayvan bakıcılıgı, çiftçilik yaptı. Dokuz yasındaykenköylülerle yapılan bir çatısmada konusma yetenegini yitiren Kosinski, bes yılıaskın bir süre hiç konusamadı. Savas sonunda anne ve babasıyla yine bir arayagelen Kosinski, sakat çocukların gittigi bir okula yerlestirildi. Tatile gittiginde, bu kez bir kayak kazası sonucunda konusma yetenegine kavustu.Ülkesi Polonya'da devlet kontrolündeki Stalinist üniversitede çalısmalarınısürdürürken Marksizmi reddetmesi nedeniyle iki kez okuldan uzaklastırılanKosinski, daha sonraları sosyal psikoloji doktorası yapma hazırlıklarıiçindeyken birden yükseldi, doçent oldu. Bilim Akademisi'nden burs aldı.Devlet kolektivizminden sıyrılmaya sürekli çaba harcayan Kosinski kayak ögretmenliginden sosyal danısmanlıga kadar pek çok iste çalıstı, hep gezdi.Kendisini, uydurma bir Amerikan vakfının çagrılısı göstererek pasaport alanKosinski 1957 yılında New York'a gitti.Kamyon soförü olarak Amerika'nın her tarafım dolasan Kosinski, otopark  bekçiligi, sinema projeksiyonculugu, portre fotografçılıgı, limuzin ve yarısarabası sürücülügü yaptı. Bu arada İngilizcesini o kadar ilerletti ki Ford VakfıBursu almakta fazla zorlanmadı. İki yıl sonra ilk belgesellerini yazıyordu.Yayımlandıgında best seller listelerine giren iki kitabı Boyalı Kus ve Adımlar,onun saglam bir yazarlık kariyerinin basladıgını haber veriyordu. Sefalet bitmek üzereydi, ihtisamın da esigindeydi.Kosinski esige adımını attı. Orada kendisini Pittsburghlu bir çelik zengininindul esi bekliyordu: Mary Weir. İki yıl onunla arkadaslık yaptı, sonra da evlendi.Mary Weir'le geçirdigi on yıl içinde agır sanayi dünyasında büyük is adamları veyüksek sosyete arasında yasadı. Özel uçakları, 17 mürettebatlı yatları,Pittsburgh, New York, Hobe Sound, Southampton, Paris, Londra ve Floransa'da evlerivardı. Yasadıgı hayat ancak romanlarda yaratılabilen bir dünyaydı. Kosinskisöyle diyordu: "Evliligim sırasında aklımda hep Stendhal ile F. ScottFitzgerald'm, yani kafalarını zenginlige takmıs olup da kendilerinde paraolmayan yazarların, bu hayatı denemeye hakları oldugu vardı. Önceleri bununlailgili bir roman yazmaya karar verdim; servetin boyutlarını, gücün ne demek oldugunu, beni kusatan yüksek sosyeteyi anlatan bir sey. Çok yakın geçmisimekadar beni kusatan dehsetten, yoksulluktan ve yoksunluktan uzak bir sey. Amaevliyken o dünyanın o kadar parçası olmustum ki duygularımın özünü, içindençekip alamazdım. Bu nedenle ilk romanımı savas sırasında evsiz barksız kalmıs bir çocuk hakkında yazmaya karar verdim: Bir zamanlar benim yasadıgım vemilyonlarca baska insanla paylastıgım serüvenlerdi bunlar. "Boyalı Kus" böyledogdu.Daha sonraları Adımlar, Bir Yerde, Seytan Agacı vd. geldi. Salas sokaklarınDon Kisot'u, milyarder dünyasının Kaptan Ahab'ı Kosinski, bir edebiyatvirtüözüydü artık.Gezme alıskanlıgını hiç bırakmadı. Hep hareket halinde oldu, yazdı. Paris'ten
1
 
Beverly Hills'e, Roman Polanski ile karısı Sharon Tate'in evine gelirken LosAngeles aktarmasını kaçıran Kosinski, o aksam Charles Manson çetesinin, oevde 5 kisiyi öldürdügünü sonradan ögrendi. Aralarında yakm dostları da vardı.Onu izleyen birkaç yıl boyunca Princeton Üniversitesi'nde Yale'de edebiyatdersleri veren Kosinski, Amerikan Yazarları Dernegi Baskanı olunca üniversitehayatından ayrıldı.Romancı ve senaryocu olarak "Bir Yerde" adlı yapıtını beyazperdeye uyarlayanKosinski, bu çalısmasıyla Yılın En İyi Senaryosu Ödülü'nü almıs, filmde Peter Sellers, Shirley McLaine oynamıstı.Televizyonda ve basında sık sık adı geçen, söylesiler yapan yazı yazan Kosinskikimi zaman kılık degistirip dolasırdı. Bir romanı yaklasık üç yılda yazanKosinki için bir elestirmen söyle demisti: "Romanlarım o kadar seyrek yazıyor ki sanki bir kelimesi ona bin dolara patlıyor, bir sözü yanlıs kullanırsa dahayatına patlıyor." Esinin dedigine göre son zamanlarda "Çalısamıyorum,yazamıyorum" diyormus. Hayatına bu mu patladı acaba?Zira 3 Mayıs 1991 günü esi Katerina onu banyoda basına geçirilmis plastik torbayla ölü buldu. Romanlarındaki siddet ve korku ölümüne de egemen olmus,kahramanları gibi degisik bir ölüm yöntemini seçmisti.Kosinski, yasadıklarını yazan, yazdıklarını yasayan bir yazardı. İnsanınacımasız, saldırgan, kötü yanlarını serinkanlılıkla gözledi ve siddetin siiriniyazdı. Artık yazamayacagını anladıgında ise, hep kolkola yasadıgı ölümle bütünlesti.GİRİŞ1939 yılının sonbaharı, İkinci Dünya Savası'nın ilk haftaları. Binlerce benzerigibi, altı yasındaki o küçük çocuk da, Orta Avrupa'nın büyük bir sehrindeyasıyan annesiyle babası tarafından uzak bir köye gönderildi.Doguya gitmeye hazırlanan bir yolcu, eline birkaç kurus sıkıstırılınca; çocuga bakabilecek bir aile bulmaya söz verdi. Anne ve baba, baska çare olmadıgından,adama güvendiler.Ogullarım uzaklastırmakla ona, savastan paçasını kurtarma fırsatı verdiklerinisanıyorlardı. Onlar da saklanmak zorundaydılar: Baba Nazilere karsıoldugundan Almanya'ya gönderilme ya da toplama kamplarından birinde ömür tüketme tehlikesi içindeydi.Oglunu bu tehlikelerden kurtardıgını sanıyor, günün birinde onu sag salim bulacagına inanıyordu.Birtakım olaylar, bütün hesaplarını altüst etti. Savasın, isgal günlerininkargasalıgı içinde; durmadan yer degistiren, oraya buraya kaçısan insankalabalıgı arasında, çocugunu verdigi adamı kaybetti.Küçük çocugu kulübesinde barındıran yaslı köylü kadın, çocugun gelisinden ikiay sonra öldü. Basıbos kalan çocuk bir köyden digerine geçti durdu. Kimiyanına aldı; kimi pesinden sopayla kovaladı.Savasın dört yılım geçirdigi köyler, belirli bir bölgede toplanmıstı.Köylerinden dısarı çıkmayan, kendi aralarında yasayan, sarı saçlı, açık tenlimavi gözlüdür oraların köylüleri. Oysa çocuk esmer, kara kaslı ve karagözlüydü. Okumus burjuvaların dilini konusuyordu. Dogulu çiftçiler, ırgatlar için bu dil, anlasılmaz bir seydi.Herkes çocugu çingene ya da Yahudi sandı. Getto'ların, toplama kamplarınınçagında bir çingeneyi, bir Yahudi'yi evine almak kendini, hatta bütün köyhalkını Almanların en agır cezalarıyla karsı karsıya bırakmak demekti.Yüzyıllar boyunca bu tasra illeri uygarlıktan nasibini alamamıs, daha dogrusuuygarlıktan yoksun kalmıstı. Merkezlerden uzak, güç ulasılan bu bölge OrtaAvrupa'nın en geri yerleri arasındaydı. Ne okul, ne hastane, ne de elektrik vardı köylerde. Yol az, köprüler hiç denecek sayıdaydı. İnsanlar, dedelerinindedelerinden kalan daracık kulübelerinde ömür tüketiyorlardı. Akarsular,ormanlar ve göller köyler arasında devamlı çekisme konusuydu. En güçlü ve enzenginin yasasıy-dı geçerli olan. Din, bu ilkel insanları katolik ve ortodoksdiye ikiye ayırmıs, birbirine düsürmüstü. Bos inançlar ve salgın hastalıklardan baska da kazançları yoktu bu isten. Kara cahil ve vahsi olmaları kaçınılmazseydi. Toprak kısır, iklim sertti. Balıktan yoksun ırmaklar da sık sık tasıpotlakları, tarlaları kaplardı. Genis bataklıklar bu köyleri birbirinden ayırırdı.Ormanlarda ise, hep haydut çeteleri yasamıstı.Bölgenin Almanlar tarafından isgali halkın yoksullugunu, sefaletini, vahsetini,daha da arttırdı. Köylüler, kendilerine yetmeyen ürünlerinin çogunu Almanaskerlerine ya da ormanlarda gizlenen partizanlara vermek zorunda kaldılar.Direnmeye kalkanın bası belâya giriyor, bas kaldıran köylerden dumanı tütenyıkıntılar kalıyordu geride.MARTA'nın kulübesinde yasıyor; her gün, her saat annemin babamın gelip benialacaklarını umuyordum. Aglayabilirdim, ama neye yarardı? Mızıldamalarımaaldırıs ettigi yoktu Marta'nın. Çok yaslıydı. İki büklüm dururdu hep.Kopacakmıs gibi, incecikti. Hiç taranmayan uzun saçları kaim, çözülmesiimkânsız birkaç örgüyle toplanmıstı. Marta bunlara "peri örgülerim" derdi. Banakalsa, cehennem yaratıklarının eseri olan bu "seytan örgüleri" Marta'yısaçlarından, yavas yavas yaslılıga, ölüme çekiyordu. Egri bügrü sopasınadayanıp topallayarak yürür, çok güç anladıgım bir dilde mırıldanır dururdu.Yıpranmıs, küçücük yüzü çizgilerle oyulmustu. Derisi çürük elmanın kızıl kirlirengini almıstı. Kuru gövdesi, bir iç rüzgârın etkisindeymisçesine, durmadansallanırdı. Kemikli elleri, hastalıktan sekil degistirmisti, oynak yerleri sismis parmaklan titrer; uzun, zayıf bir boynun tepesine tüneyen bası dört bir yanasallanır dururdu.İyi görmüyordu. Gür kaslarının arasına gömülmüs gözleri dar bir aralıktan ısıgıarardı. Göz kapakları, iyi sürülmüs tarlaların derin izlerini andırırdı. Gözkenarlarını iki damla yas ıslatırdı hep. Sonra dümdüz bir oyuk bulan bu yaslar suratı boyunca akar, burnundan çıkan yapıskan sıvıyla agız kenarlarında birikenköpüklü salyalara karısırdı. Kara kuru tozunu saçmak için, hafif bir yel arayan,çürümüs akçıl mantar gibiydi.Önceleri beni korkutuyordu. Bana yaklastıgında gözlerimi kapıyor, yine deinsanın midesini kaldıran igrenç kokusunu duyuyordum o zaman. Elbiseleriyleuyurdu hep. Temiz havanın odasına getirdigi bir sürü hastalıga karsı, en iyikorunma aracının elbiseleri olduguna inanmıstı. İnsan saglıgım korumak için,ona göre, yılda iki defadan fazla yıkanmamalıydı. Noel ve Paskalya'da
2
 
yıkanacaksın. Üstelik elbiselerini çıkarmadan, oldugun gibi. Sıcak suyu,nasırlarını ve dericigine batan tırnakların acıttıgı sekilsiz ayaklarını rahatettirmek için kullanırdı. Haftada bir, iki sıcak suya sokardı ayaklarını.Saçlarımı, bahçıvan tırmıgından daha sert, titrek parmaklarıyla oksardı kimizaman. Bahçede oynamamı, evcil hayvanlarla dost olmamı isterdi. Zamanla buhayvanların göründükleri kadar tehlikeli olmadıklarını anladım. Dadımın,resimli bir kitaptan okudugu hikâyeleri hatırlıyordum; hayvanların dakendilerine özgü hayatları, sevgileri, kavgaları vardı. Yine kendilerine özgü bir dilde konusurlardı...Kümese kapatılan tavuklar, serptigim arpa tanelerini kapmak için itisipkakısıyorlardı. Bazıları ikiser ikiser dolasıyor, digerleri kendilerindengüçsüzlere gagalarıyla saldırıyor, ya da yagmurdan kalan bir su birikintisinedalıp çıkıyorlardı. Bencil bir görünüsle tüylerini karıstırıp yumurta üzerineçökenler de birden uykuya dalıveriyorlardı.Çiftligin avlusunda garip seyler oluyor;' titrek bacaklar üzerine tünemis canlıyumurtalar gibi, kara ya da ak civcivler çıkıyordu kabuklarından. Bir gün, tek  basına kalan bir güvercin aralarına katılmak istedi... Kötü karsılandı; büyük  bir kanat gürültüsüyle bir toz bulutu kaldırarak piliçlerin arasına kondugunda,hepsi korkuyla kaçıstılar. Hafiften seslenip onları yatıstırmaya çalısarak küçük adımlarla yaklastı. Uzak durdular, güvercini küçümseyerek baslarını çevirdiler.Güvercin yaklastıkça piliçler gıdaklayarak kaçısıyorlardı.Yine bir sabah güvercin tavukların arasına katılmak için çabalarken gökte kara bir sey belirdi ve tas gibi aralarına indi. Tavuklar bagrısa çagrısa kümeslerinekaçıstılar. Güvercin nereye sıgınacagını bilmiyordu. Kanatlarını açma fırsatını bile bulamadan, güçlü kus onu yere çalıp kıvrık gagasıyla boynunu deldi.Güvercinin tüyleri kana boyandı. Marta sopasını sallayarak kulübesinden dısarıfırladıgında, sahin, pençeleri arasındaki cansız güvercinle yükselmisti.Marta, telle çevrili kayalık bir bahçede bir de yılan yetistirdi. Yapraklar arasında sürünerek ilerleyen yılan, geçit törenlerindeki sancakları andırançatal dilini sallar dururdu. Dünyaya aldırmayan bir hayvandı. Beni fark edipfark etmedigini bile bilmiyorum.Günün birinde yılan, inini kaplayan yosun dösegin dibine gizlendi. Uzun süre,yemeden içmeden Marta'nm sözünü etmekten çekindigi garip gizlere gömülüyasadı. Ortaya çıktıgında, bası zeytinyagına batırılmıs erik tanesi gibi parlıyordu. İnanılmaz bir sey oldu ardından: Yılan birden ha-reketsizlesti.Kıvrılan gövdesi belli belirsiz bir titreyisle sarsılıyordu. Sonra, gayet sakin kendiderisinden sıyrıldı; daha ince, daha genç çıktı ortaya. Dilini sallamıyor, yinederisinin saglamlasmasını bekliyordu sanki. Eski ve saydam deriyi umursadıgıyoktu. Sinekler onun üstüne saygısızca üsüs-müslerdi çoktan. Marta, deriyidikkatle yerden alıp gizledi. Böyle bir derinin bazı hastalıklara karsı büyük faydası vardı ama ben çocuk yasımla anlayamazdım bunu.Yılanın deri degistirisini, Marta ile birlikte büyük hayranlık içinde izlemistik.İnsan ruhunun da tıpkı böyle aynı sekilde gövdeden kurtulup Tanrı'nınayaklarına kadar uçtugunu anlattı bana Marta. Bu uzun yolculuktan sonra Tanrı,ruhu verimli avuçlarına alarak nefesiyle diriltiyor; duruma göre ya melek yapıyor ya da cehennem atesinde yanmaya gönderiyordu.Kızıl tüylü bir sincap, sık sık gelirdi bizi görmeye. Marta'nın elinden yer, benim omzuma çıkar, ıslak burnuyla ensemi, yanaklarımı oksardı. Sonra avludakuyrugunu sallayarak dans eder, tiz çıglıklar atar, zıplar, hoplar, tavuklarlagüvercinleri korkuturdu.Bir gün, yakındaki tepeden gelen sesleri duydum, hemen oraya kostum.Agaçların ardına saklanıp, köy çocuklarının sincabımı tarlalarda kovaladıklarınıdehsetle gördüm. Bütün gücüyle kaçmak, ormana sıgınmak istiyor, çocuklar daönüne tas atıp yolunu kesmeye çalısıyorlardı. Minicik hayvan yorulmustu.Zıplayacak gücü bile kalmamıstı.Sonunda yakaladılar. Sincap, debeleniyor, ısırıyor, kendini sonuna kadar savunuyordu. Çocuklar egildiler, bir bidon dolusu benzini üstüne bosalttılar.Korkunç bir sey hazırladıklarını anladım, umutsuzca sincabımı kurtarma yollarıaradım. Geç kalmıstım.Çocuklardan biri omzunda tasıdıgı ates dolu kutudan bir demet yanar çalı aldı,sincaba dokundurdu; hayvan hemen parladı. Alevlerden kurtulmak için zıplıyor,korkunç inlemeleri içimi parçalıyordu. Alevler gövdesini kaplamıstı. Kuyrugu birkaç saniye daha sallandı, kömürlesen minicik gövde yerde yuvarlandı. İsi bitmisti. Çevresine dolusan çocuklar gülüyor, bir sopanın ucuyla yanık gövdeyidürtüyorlardı.Beni görmeye gelecek kimsem de kalmamıstı artık. Sincabımın ölümünüMarta'ya anlattım, söylediklerimi kavrayamadı. Kendi kendine bir dua okudu,sonra ölümü evden uzaklastırmak için kullandıgı sihirli cümleyi mırıldandı. Onagöre ölüm, evin çevresinde dolasıyor ve içeri girmeye çalısıyordu.Marta hastalandı. Kaburgaların altında, kalbin bir daha çıkmamacasmahapsedildigi, kanat çırptıgı kafesin oldugu yerdeydi agrısı. Tanrı'nın ya daSeytan'm yeryüzündeki günlerine son vermek için böyle bir agrı gönderdiklerinisöyledi bana. Marta'nm yılan gibi deri degistirip, neden yeni bir hayata baslamadıgını düsünüyordum.Bunu söyledigimde çok kızdı, beni lanetledi, Tanrı'ya küfreden bir çingene veSeytan'ın piçi oldugumu söyledi. Ona göre hastalık, hiç beklenmedikleri bir sırada insanlara yapısırdı. Arabada giderken arkanıza oturabilir; ormanda bögürtlen toplarken sırtınıza çıkar, kayıkla ırmagı geçerken sudanfırlayıverirdi. Görünmeyen, bu çok kurnaz hastalık havadan, sudan, insanlardanya da hayvanlardan gövdenize süzülüverirdi. Ya da, Marta ürkütücü bir bakısla beni süzdü, bir gaga burnun üstündeki iki kara gözden size geçiverirdi. Çingeneya da büyücü gözü diye anılan bu gözler, sakatlık, veba ve ölüm tasıyıcısıydı.Bu yüzden kendisinin de çiftlik hayvanlarının da yüzlerine bakmamıyasaklamıstı. Bunu istemeyerek yapmıssam, haç çıkarmam ve üç kez yeretükürmem gerekiyordu.Yogurdugu hamur eksirse kudururdu. Beni büyü yapmakla suçlar, iki günekmek vermezdi. Gözünün içine bakıp da onu kızdırmamak için kulübedegözlerim kapalı yürür, esyalara çarpar tekneleri devirir, dısarda da çiçeklerinüstüne basar, keskin ısıgın körlestirdigi böcekler gibi dört yana toslardım. Buarada Marta da, yerden hayvan pisliklerini toplar atesin üzerine atardı. Duman
3

Activity (7)

You've already reviewed this. Edit your review.
1 hundred reads
1 thousand reads
Gimpeise liked this
Ömer Ciwan liked this
dersimli liked this
paradox07 liked this
UZTRANSCO liked this

You're Reading a Free Preview

Download
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->