Welcome to Scribd, the world's digital library. Read, publish, and share books and documents. See more
Download
Standard view
Full view
of .
Save to My Library
Look up keyword
Like this
4Activity
0 of .
Results for:
No results containing your search query
P. 1
Khaled Hosseini - Uçurtma Avcısı

Khaled Hosseini - Uçurtma Avcısı

Ratings: (0)|Views: 1,338 |Likes:
Published by Emrah Yilmaz

More info:

Published by: Emrah Yilmaz on Oct 10, 2010
Copyright:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

01/20/2011

pdf

text

original

 
Uçurtma AvcısıKHALED HOSSEINI
Khaled HosseiniAfganistan, Kabil'de bir diplomatın oğlu olarak doğdu. Ailesi, 1980'de Amerika Birleşik Devletlcri'nden siyasisığınma hakkı elde etti. Halen Kuzey Cali-fomia'da yaşamaktadır ve doktorluk mesleğini sürdürmektedir. İlkromanı Upurtma Avcm'nm ardından Bin Muhterem Güneş yazarın ikinci romanı.Türkçesi: Püren ÖzgörenPüren ÖzgörenAdana'da doğdu. Avusturya Lisesi'ni bitirdikten sonra University of Miami'de dil eğitimi aldı. 1984'tcn bu yanasürdürdüğü çeviri çalışmaları arasında, tanınmış pek çok yazarın eseri bulunmakta: Roman Polanski,Vanessa Redrgra-ve ve Erje Ayden'in otobiyografileri, Yukio Mişima'dan Bereket Denizi dörtlemesi, HenryMiller'dan Çtlgm Üflü, Lawrence Durrell'dan Kara Defter, George Onvell'dan Birmanya Günleri, EmestHemingway'den Cennet Bahfcsi, Truman Capote'den Bukalemunlar İpin Müzik, Çinli çağdaş yazar CangŞian-liyen'den Erkeğin Tansı Kadın ve Ölmeye Alı/mak, Roald Dahl'dan Öptüm Seni, Nobelli yazar ToniMorrison'dan Cennet ve Sevilen, Bedri Baykam'dan Maymunların Resim Tapma Hakkı.Çağdaş Dünya Edebiyatı 60Dizgi: Bahar Kuru© 2007 by ATSS Publications LLC© 2008; bu kitabın Türkçe yayın haklanAkçalı Ajans aracılığıyla Everest Yayınlan'na aittir.1-4. Baam: Nisan - Temmuz 200S 5. Basım: Ağustos 2008ISBN: 978 - 975 - 2R9 - 484 - 6EVEREST YAYINLARI
 
 BİRAralık 2001Bugün neysem, on iki yaşındayken, 1975 kışının o karanlık, buz gibi gününde oldum. Tam anını çok iyianımsıyorum; yıkık, toprak bir duvann arkasına çömeimiş, donmuş derenin yakınındaki dar, çıkmaz sokağabakıyordum. Üzerinden çok uzun zaman geçti; ama geçmiş için söylenenler yanlış. Ben onun nasılgömüleceğini öğrendim. Her ne kadar geçmiş pençeleriyle kendine bir çıkış yolu açmayı becerse de. Şimdidüşününce, o boş sokağa son yirmi altı yıldır bakmakta olduğumu fark ediyorum.Geçen yaz, dostum Rahim Han beni Pakistan'dan aradı. Onu ziyarete gitmemi istiyordur Kulağımda ahize,mutfakta1dururken, karşı uçtakinin yalnızca Rahim Han olmadığını biliyordum. Kefareti ödenmemiş günahlarımla dolugeçmişim-di. Telefonu kapadıktan sonra, Golden Gate Park'ın kuzey ucundaki Spreckies Göiü'nün kıyısındayürüyüşe çıktım. Erken öğleden sonra güneşi, düzinelerce minyatür teknenin canlı, kıvrak bir esintininitkisiyle gezindiği suda ışıldıyordu. Başımı kaldırıp bakınca gökyüzünde süzülen, uzun, mavi kuyruklu, bir çiftkırmızı uçurtma gördüm. Parkın batı tarafındaki ağaçların epeyce yukarısında, yel değirmenlerinin üstündesalınıyorlardı; aşağıya, artık memleketim dediğim San Francisco kentine bakan bir çift göz gibi. Ve ansızın,Hasan kulağıma fısıldadı: Senin if in, bin tane olsa yakalarım. Hasan, tavşandudaklı uçurtma avcısı.Bir söğüt ağacının yakınındaki tahta sıraya oturdum. Rahim Han'ın telefonu kapatmadan hemen önce,aklına son anda gelivermiş gibi söylediği şeyi düşündüm: Yeniden iyi biri olmak mümkün. Bir kez dahayukarıya, ikiz uçurtmalara baktım. Hasan'ı düşündüm. Baba'yi. Ali'yi. Kabil'i. Her şeyi değiştiren o 1975kışına kadar olan yaşamımı. Her şeyi değiştiren ve beni bugün neysem o yapan kışı.2ikiÇocukken, Hasan'la birlikte babamın evindeki araba yolunun iki yamnda sıralanan kavak ağaçlarınatırmanır, bir ayna parçasıyla komşu evlerin camlarına ışık tutar, komşuları kızdırırdık. Pantolonlarımızınceplerini dut kurusu ve cevizle doldurur, yüksek dallardan ikisine, ata biner gibi, karşılıklı yerleşir, çıplakayaklarımızı aşağıya sarkıtırdık. Dudan yerken aynayı elden ele geçirir, birbirimize ceviz fırlatır, kıkırdar,gülerdik. Hasan'ı o ağacın üzerinde hâlâ görebiliyorum; yapraklann arasından sızan güneş ışığı, meşedenoyulmuş bir Çin bebeği kadar toparlak, kusursuzcasına yuvarlak yüzüne vuruyor: düz, yayık burnu, bambuyapraklarını andıran kısık, hafif çekik, ışığa göre san, yeşil, hatta safire dönen gözleri. Biraz düşük, küçükkulaklan, son anda eklenivermiş bir 3uzantıyı andıran sivri, sert çenesi gözümün önünde. Ve yank dudağı; Çin bebeğini yapan ustanın elindekikeski kaymış ya da adam yoruluvermiş, dikkati dağılmış gibi, üstdudağın hemen soluna atılan o çentik.Bazen, o ağaçların tepesinde Hasan'ı sapanıyla komşunun tek gözlü Alman kurduna ceviz fırlatmaya razıederdim. Hasan bunu yapmak istemezdi, ama ben istersem, gerçekten istersem beni kurnazdı. Hasanbenim hiçbir isteğimi geri çevirmezdi. Sapan kullanmada üstüne yoktu. Hasan'ın babası Ali bizi bu durumdayakalayınca kızardı - onun kadar tatlı, iyi huylu biri ne kadar kızabilirse, elbette. Parmağını sallar, inin çabuk,derdi. Aynayı elimizden alıp annesinin bir sözünü yinelerdi: Şeytan namaz kılan Müslümanlara ayna tutar,akıllarım çelmeye çalışırmış. Oğlunu sertçe süzerek, eklerdi: "Bunu yaparken de gülermiş."Hasan ayaklarına bakar, "Evet, Baba," diye mırıldanırdı. Ama beni asla ele vernSezdi. Ayna fikrinin de, tıpkıkomşunun köpeğine ceviz atmak gibi, benden çıktığını asla söylemedi.Kavaklar çift kanadı, üzeri dövme demirden motiflerle bezeli bahçe kapısına ulaşan, kırmızı tuğla döşeliaraba yolunun iki yanına sıralanmışa. Kapı, babamın arazisine açılıyordu. Evimiz tuğla yolun soltarafindaydı; araba yolu evin arkasındaki bahçede son buluyordu.Herkes, Baba'nın yaptırdığı evin, Vezir Ekber Han bölgesindeki en güzel ev olduğunu söylerdi; burası,Kabil'in kuzeyinde yer alan, yeni ve zengin bir mahalleydi. Kimilerine göreyse Kabil'in en güzel eviydi. İkiyam gül ağaçlarıyla kaplı geniş bir çimenlik, mermer zeminli, geniş pencereli, büyük binaya uzanıyordu.
 
Baba'nın İsfahan'da eliyle seçtiği geometrik desenli, mozaik fayanslar dört banyonun zeminini kaplıyordu.Kalküta'dan getirdiği, yaldız işlemeli halılar duvarları süslü-yor, tonozlu tavandan kristal bir avize sarkıyordu.Üst katta benim yatak odam, Baba'nın yatak odası ve "sigara odası" diye bilinen, her zaman tütün ve tarçınkokan çalışma odası vardı. Babamla arkadaşları, Ali'nin sunduğu akşam yemeğinin ardından bu odayaçekilir, siyah, deri koltuklara yayılırlardı. Pipolarını doldurur (Baba buna "pipoyu beslemek" derdi), ensevdikleri konulardan söz ederlerdi: siyaset, iş, futbol. Bazen Baba'ya yanlarında oturup oturamaya-cagımısorardım, ama o kapının eşiğine dikilir, "Hadi ama," derdi. "Bu, yetişkinlerin zamanı. Neden gidip kitap filanokumuyorsun?" Sonra, kapıyı kapatırdı; ben orada öylece kalır, neden bütün zamanını hep yetişkinlereayırdığını merak ederdim. Eşiğe oturur, dizlerimi göğsüme çekerdim. Orada bir, bazen iki saat oturur,içeriden gelen kahkahaları, gevezelikleri dinlerdim.Aşağıdaki oturma odasında, içinde özel olarak yaptırılmış dolaplar bulunan, genişçe bir girinti vardı. Kavisliduvara çerçeveli aile resimleri asılıydı: Büyükbabamla Kral Nadir Şah'm 1931'de, Şah'm suikastından iki yılönce çekilmiş, eski, damarlı bir fotoğraf; ölü bir geyiğin başında duruyorlar, ayaklarında dizlerine kadar gelençizmeler, omuzlarında av tüfekleri. Annemle babamın düğün fotoğrafı da vardı; babam siyah takımelbisesiyle göz alıcı, annem gelinlikli, gülümseyen, genç bir prenses. Sonra, babamla en iyi dostu ve işortağı Rahim Han'ı, evimizin önünde dururken gösteren, bir başka fotoğraf; ikisi de çok ciddi - ben henüz bir bebeğim, Baba beni kucağma almış; yüzü yorgun, asık. KoUanndayım, ama parmaklarımı Rahim Han'ınserçeparmağına dolamışım.Bu kavisli duvar, oturma odasını yemek salonuna bağlardı; salonun ortasındaki maun masa, otuz konuğurahatça ağırlayabilecek genişlikteydi - masraflı, gösterişli partilere düşkün olan babam sayesinde, neredeyseher hafta ağırlardı5da. Yemek salonunun öteki ucunda kışın sürekli yanan, yüksek, mermer bir şömine vardı.Geniş, sürgülü bir kapı bir dönümlük arka bahçeye ve dizi dizi kiraz ağaçlarına bakan, yarım dairebiçimindeki terasa açılıyordu. Baba ve Ali doğudaki duvarın dibinde küçük bir sebze bahçesi yetiştirmişti:domatesler, nane, yeşil biber ve bir türlü ürün vermeyen mısırlar. Hasan'la ikimiz oraya "Hasta Mısır Duvarı"derdik.Bahçenin güney ucunda, bir yenidünya ağacının gölgesinde hizmetkârların evi vardı; Hasan'ın babası Ali'ylebirlikte yaşadığı küçük, mütevazı, toprak kulübe.Hasan işte orada, o küçük müştemilatta 1964 yılında doğmuş; beni doğururken can veren anneminölümünden tam bir yıl sonra.O evde yaşadığım on sekiz yıl boyunca, Hasan'la Ali'nin kulübesine yalnızca üç-beş kez girdim. Güneştepelerin ardına çekilip biz de nihayet oyun oynamaya son verince, Hasan'la yollarımız ayrılırdı. Ben güllerinarasından geçip Baha'nın malikânesine yollanırdım, Hasan da doğduğu ve bütün yaşamını geçirdiği,döküntü kulübeye.Temiz, eşyasız, bir çift gazyağı lambasıyla aydınlatılan, loş bir yer olduğunu anımsıyorum. Odanın iki karşıköşesine iki döşek konmuş, aralarına da yıpranmış, saçaklan erimiş bir Herati kilimi atılmıştı; bir köşede de,Hasan'ın resim yaptığı tahta masayla üç ayaklı bir tabure dururdu. Duvarlar, üzerine boncuklarla Allah-üekber yazısı işlenmiş olan, tek bir örtünün dışında çıplaktı. Baba örtüyü Meşat'a yaptığı yolculuklarınbirinden, Ali'ye armağan getirmişti.İşte Sanaubar, Hasan'ı 1964'te, soğuk bir kış günü bu küçük kulübede doğurmuştu. Ben annemi doğumsırasındaki aşırı kanama yüzünden kaybetmişim, Hasan da annesini bir haftalıkken kaybetmiş. ÇoğuAfgan'ın ölümden de beter de-6diği bir alınyazısı yüzünden: Kadın, gezgin bir şarkıcı ve dansçı kumpanyasıyla kaçmış.Hasan annesinden hiç söz etmezdi; böyle biri hiç var olmamıştı sanki. Onu rüyasında görüp görmediğinimerak ederdim; nasıl bir kadın olduğunu, şu an nerede bulunduğunu. Hasan da onu merak ediyor muydu?Özlüyor muydu -benim hiç tanımadığım annemi özlediğim gibi? Bir gün evden çıkmış, yeni başlayan İranfilmini görmek için Zainab Si-neması'na doğru yürüyorduk; İstiklal Ortaokulu'nun yakınındaki askeri kışladangeçen kestirmeye saptık - Baba o yolu kullanmamızı yasaklamıştı, ama o sırada Rahim Han'la birliktePakistan'daydı. Kışlayı çeviren çitin üstünden atladık, küçük dereyi geçtik ve eski, terk edilmiş tankların tozbağladığı, boş, toprak araziye çıktık. Birtakım askerler bu tanklardan birinin gölgesine toplanmış sigaraiçiyor, iskambil oynuyordu. İçlerinden biri bizi gördü, yanındaki arkadaşını dürttü, sonra Hasan'a seslendi."Hey, sen!" dedi. "Seni tanıyorum."Onu daha önce hiç görmemiştik. Kafası tıraşlı, tıknaz bir adamdı; yanaklanndaki siyah kıl dipleri belirgindi.Bize sınöş biçiminden, bakışlanndan ürkmüştüm. "Yürümeye devam et," diye fısıldadım Hasan'a."Sen! Hazara! Seninle konuşuyorum, yüzüme baksana!" diye haykırdı er. Sigarasını yanındakine verdi, başve işaret parmaklannı birleştirip halka işareti yaptı. Öteki elinin orta parmağını da bu halkaya soktu. Soktu,

Activity (4)

You've already reviewed this. Edit your review.
1 thousand reads
1 hundred reads
MefistoMM liked this
Siringul Ay liked this

You're Reading a Free Preview

Download
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->