Welcome to Scribd, the world's digital library. Read, publish, and share books and documents. See more ➡
Download
Standard view
Full view
of .
Add note
Save to My Library
Sync to mobile
Look up keyword
Like this
2Activity
×
0 of .
Results for:
No results containing your search query
P. 1
45559712 Orhan Pamuk Kara Kitap

45559712 Orhan Pamuk Kara Kitap

Ratings: (0)|Views: 1,824|Likes:
Published by yunus741

More info:

Published by: yunus741 on Jun 03, 2011
Copyright:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See More
See less

06/03/2011

pdf

text

original

 
Orhan Pamuk _ Kara Kitap BİRİNCİ KISIM BİRİNCİ BÖLÜM GALİP RÜYA'YI İLK GÖRDÜĞÜNDE Epigrafi esrarı öldürür! Adli Böyle ölecckse, öldür o zaman sen de esrarı, esrar satan yalancı pe! Bahti Yatağın başından ucuna kadar uzanan mavi damalı yorganın engebeleri, gölgeli vadilve mavi yumuşak tepeleriyle örtülü tatlı ve ılık karanlıkta Rüya yüzükoyun uzanmış uyuyordsesleri geliyordu: Tek tük geçen arabalar ve eski otobüsler, poğaçacıyla işbirliği eden sn kaldırıma konup kalkan güğümleri ve dolmuş durağının değnekçisinin düdüğü. Odada, laciveduğu kurşuni bir kış ışığı vardı. Uyku mahmurluğuyla Galip, karısının mavi yorgandan dışarsi yastığın kuştüyüne gömülmüştü. Alnının eğiminde, o sırada aklının içinde olup biten harmerak ettiren gerçek dışı bir yan vardı. "Hafıza," diye yazmıştı bir köşe yazısında Celâl,'nın bahçeleri, Rüya'nın bahçeleri..." diye düşünmüştü o zamanlar Galip, "düşünme, düşünmealnına bakarak düşündü. Uykunun huzuruna gömülmüş Rüya'nın kapıları kapalı bahçesinin söğüve güneşi altında gezinmek isterdi şimdi. Orada karşılaşacağı suratlardan utançla korkaraki buradaydın, merhaba! Bilip beklediği tatsız anılar kadar, beklemediği erkek gölgelerinimerak ve acıyla görerek: Afedersiniz kardeşim, siz karımla nerede rastlaşmış ya da tanışmin evinizde, Alâaddhrin dükkânından aldığı yabancı bir moda dergisinin içinde, birlikte girtaokul binasında, elele tutuştuğunuz sinemanın girişinde... Hayır, belki de Rüya'nın hafıdar kalabalık ve acımasız değildi; belki de hafızanın karanlık bahçesinin, güneş düşen tek'yla Galip bir sandal gezintisine çıkmışlardı. Rüya'lar İstanbul'a taşındıktan altı ay sonrlikte, Galip'le Rüya kabakulak olmuşlardı. O zamanlar, bazan Galip'in annesi bazan Rüya'nın güzel annesi Suzan yenge, bazan ikisi birden Galiple Rü-ya'yı ellerinden tutup, parke yollarda titreyen otobüslerle Bebek'e ya da Tarabya'ya sandal gezintisine çıkarırlardı.O yıllarda mikroplar ünlüydü, ilaçlar değil: Boğaz'in temiz havasının çocukların kabakulae inanılırdı. Sabahları deniz durgun olurdu, sandal beyaz, aynı kayıkçı hep dostane. Annelyengeler sandalın kıçına otururlardı, sırtı inip kalkan sandalcının arkasına gizlenen Rüyaandalın burnuna, yanyana. Sandaldan denize uzanan ve birbirine benzeyen ayaklarının veince bileklerinin altından ağır ağır deniz akardı; yosunlar, yedi renkli mazot lekeleri,yarı saydam çakıltaşları ve üstünde Celâl'in yazısı var mı diye baktıkları okunaklı gazet'yi ilk gördüğünde, kabakulak olmadan altı ay önce, yemek masasının üzerine yerleştirilenturmuş, berbere saçlarını kestiriyordu. O zamanlar, uzun boylu Douglas bıyıklı berber, hafbeş günü eve gelir, Dedeyi tıraş ederdi. Bu, Arabın ve Alâaddin'in dükkânının önünde kahveylon çorapların kaçakçılarca satıldığı, İstanbul'daki 56 model Chevrolet'lerin gittikçe çokula başladığı ve Milliyet gazetesinin ikinci sayfasında haftada beş kere Selim Kaçmaz adızan Celâl'in yazılarını dikkatle okuduğu zamandı, ama okuma yazmayı öğrendiği zaman değil;yı iki yıl önce Babaanne öğretmişti: Yemek masasının köşesine otururlardı; Babaanne, en bülerin birbirine nasıl vurulacağını hırıltılı sesiyle duyurduktan sonra, ağzının kenarındanBafra sigarasının dumanını üfler, dumandan torunun gözleri sulanır, alfabenin içindeki olaki at da mavileşip canlanırdı. Altında at olduğu yazan iri at, topal sucunun ve hırsız eskin arabalarının kemikli atlarından büyüktü. Galip o zamanlar bu sağlıklı alfabe atınm üzererine döküldüğü zaman onu canlandıran sihirli eczadan dökmeyi düşünüyordu, ama sonraları,i sınıftan başlamasına izin vermedikleri için, bir de okulda, aynı atlı alfabeyle okuma yanirken bu isteğini saçma bulacaktı. 10 O zamanlar Dede, nar rengi şişenin içindeki o sihirsöz verdiği gibi sokaktan getirebilseydi, Galip sıvıyı Birinci I Savaşı'nın zeplinleri, tve çamurlu ölüleriyle dolu eski ve tozlu
 
'Illustration' mecmualarının, Melih Amcanın Paris'ten ve Fas'tan yolladığı kartpostallarınVasıf in Dünya gazetesinden resmini kestiği yavrusunu emziren orangutanın ve CelâFin gazetelerden kestiği tuhaf insan yüzlerinin üzerine dökmek isterdi. Ama artık Dede sokağa da çı, berbere gitmek için bile; bütün gün evdeydi. Gene de, sokağa çıkıp dükkâna gittiği günleinirdi: Pazarları uzayan sakalı gibi kurşuni renkli, geniş yakalı, eski bir İngiliz ceketidökülen pantolon, kol düğmeleri ve Babanın dediği gibi, kaytan bir memur gravatı. Anne "gıdemez, "kravat" derdi: Eskiden Annenin ailesi daha zengin olduğu için. Sonra, Anneyle Baba, Dededen her geçen gün bir tanesi daha yıkılan boyası dökülmüş eski ahşap evlerdeni sözederlerdi; biraz sonra dedeyi unutup sesleri birbirlerine doğru yükselmeye başlarsaGalip'e dönerlerdi: "Çık yukarı git oyna sen haydi." "Asansörle mi çıkayım?" "Tek başınamesin!" "Tek başına asansöre binme!" "Vasıfla oynayayım mı?" "Hayır, kızıyor!" Aslında kıze dilsizdi, ama benim yerlerde sürünürken 'gizli geçit' oynadığımı ve yatakların altındananın ucuna, apartman karanlığının dibine ulaşır gibi ve düşman siperlerine kazdığı bir tünliğiyle ilerleyen bir asker gibi ulaştığımı ve kendisiyle alay etmediğimi anlardı, ama sonen Rüya hariç, ötekiler bilmezdi bunu. Bazan Vasıfla birlikte uzun uzun pencerelerden dışaramvay yoluna bakardık. Beton apartmanın beton cumbasının bir penceresi dünyanın bir ucu on Camiye, bir penceresi de öteki ucu olan kız lisesine bakıyordu; arada karakol, iri kestane ağacı, köşe ve Alâaddin'in vızır vızır işleyen dükkânı vardı. Dükkâna girip çıkanlaabaları birbirimize gösterirken Vasıf birden heyecanlanıp rüyasında şeytanla boğuşur gibibir ses çıkarınca, ben boş bulunur korkardım. O zaman, az arkamızda, Babaanneyle karşılıklgibi sigara tüttürüp radyoyu dinleyerek tek bacağı kısa koltuğunda oturan Dede, "Vasıf geip'i korkuttu," derdi, kendisini dinlemeyen Babaanneye ve meraktan çok alışkanlıkla sorardı: "Kaç araba saydınız bakayım?" Ama Dodge, 11 Packard, DeSoto ve yeni Chevrolet'lerin sayısına ilişkin verdiğim bilgileri dinlemezlerdi bile. Babaanneyle Dede, sabahtan akşama kadar açık duran ve Türk köpeklerine benzemeyen bol tüylü ve huzurlu bir köpek biblosunun üe uyuduğu radyodaki alaturka ve alafranga müziği, haberleri ve banka, kolonya ve millipiyango reklamlarını dinlerlerken sürekli konuşurlardı. Çoğu zaman, hiç dinmediği için alan söz eder gibi ellerindeki sigaralardan şikayet ederlerdi, hâlâ bırakamadıkları için suçlerine atarak, biri boğulur gibi öksürmeye başlarsa, öteki, önce zafer ve neşeyle, sonra eve öfkeyle haklı olduğunu ilân ederek! Ama birazdan, birinden biri iyice sinirlenirdi: "Bir sigaram var zaten, ilişme allahaşkma!" Sonra, gazeteden okuduğu şeyi eklerdi: "Sinirlere iyi geliyormuş!" Belki o zaman, biraz susarlardı, ama koridordaki duvar saatinin tiktaklarının duyulduğu bu sessizlikler çok sürmezdi. Ellerine yeniden .aldıkları gazetehışırdatırlarken ve öğleden sonra bezik oynarlarken konuşurlardı ve apartmandakiler akşamve birlikte radyo dinlemeye geldikleri zamanlar da ve gazetede Celâl'in köşe yazısını okudtan sonra da: "Yazısının altına kendi imzasını atmasına izin verselerdi," derdi Dede, "belklını başına toplardı." "Koca adam," diye iç çekerdi Babaanne ve her zaman sorduğu şu soruefa soruyormuş gibi yüzünde içlen bir merak ifadesi, sorardı: "Yazısının altına kendi adınin vermedikleri için mi öyle kötü yazıyor, yoksa öyle kötü yazdığı için mi yazısının altınvermiyorlar?" "Hiç olmazsa," derdi Dede, ikisinden birinin zaman zaman sarıldığı teselliye sarılarak, "altına imzasını atmasına izin vermedikleri için bizi rezil ettiğini pek az kanlıyor." "Kimse anlamıyor," derdi o zaman Babaanne, Galip'in pek de içten olmadığını anlileceği bir edayla. "O yazılarında bizden sözettiğini kim söylüyor ki?" O zaman, sonraların her hafta okuyucularından yüzlerce mektup aldığı günlerde, bazı iddialara göre ha-yâlgücbazı iddialara göre ise kadınlardan ve politika yapmaktan vakit bulamadığı için, bazı iddgöreyse de, basit bir tembellikten birazcık değiştirip bu sefer kendi tantanalı adıyla yeden yayımlayacağı o yazılardan birine, daha önceden yüzlerce kere tekrarladığı bir cümleyilli belirsiz bir 12 sahtelik duygusuyla tekrarlayan ikinci sınıf tiyatro oyuncusu gibi değinerek, "Apartman yazısında bizim apartmandan sözettiğini kim bilmiyor ki allahaşkmaderdi Dede ve Babaanne de susardı.
 
O zamanlar Dede, sonraları daha sık göreceği o rüyadan yeni yeni sözetmeye başlamıştı. Bütine tekrarladıkları hikâyeler gibi, Dedenin zaman zaman gözleri parlayarak anlattığı rüyasi; lacivert bir yağmur rüyada hiç durmadan yağdığı için Dedenin saçları ve sakalları sürekabaanne, rüyanın hikâyesini sabırla dinledikten sonra, "Berber birazdan gelir," derdi, ama Dede berberden sözedilirken sevinmezdi. "Çok konuşuyor, çok soruyor!" Mavi rüyanın ve bberin sözünden sonra, Galip, Dedenin bir iki kere, zayıflayan bir nefesle şöyle dediğini dişitmişti: "Başka bir yerde, başka bir tane yaptıracaktık. Uğursuz* çıktı bu apartman." Çoat kat sattıkları Şehrikalp Apartmanından bir başkasına taşındıktan ve binaya, çevredeki bbinalara olduğu gibi, küçük konfeksiyoncular, gizli gizli kürtaj yapan kadın doktorları vgortacı yazıhaneleri yerleştikten sonra, Alâaddin'in dükkânının önünden her geçişinde Galiin ve karanlık yüzüne bakarak Dede'nin bu sözü neden söylemiş olabileceğini merak etmişti.pa ve Afrika'dan, sonra da İzmir'den İstanbul'a ve apartmana dönmesi yıllar alan Melih Amcayı berberin her tıraşta, meraktan çok ağız alışkanlığıyla Dedeye sorduğunu, (Efendim, bn ne zaman dönüyor?) ve Dedenin de, bu sorudan ve konudan hoşlanmadığını bildiği için Galiin aklındaki uğursuzluğun en büyük ve en tuhaf oğlunun eski karısı ve ilk oğlunu bir gün btdışına gidişi ve yeni karısı ve yeni kızıyla (Rüya) dönüşü ile ilgili olduğunu daha o zamApartmanı yaptırmaya başladıklarında Melih Amca buraday-mış daha, Celâl'in Galip'e yıllarlattığı gibi, şekerci Hacı Bekir'in dükkânı ve lokumlarıyla rekabet edemediği için ve Babaynattığı ayva, incir ve vişne reçellerini raflarına dizdikleri kavanozlarda satabilecekleri bildikleri için, önce pastaneye, daha sonra lokantaya çevirdikleri Sirkeci'deki şekerci dükkânından ve Karaköy'deki 'Beyaz Eczane' den gelen babası ve kardeşleriyle buluşmak içzamanlar daha otuzuna basmamış olan Me13 lih Amca da, içinde avukatlıktan çok kavga ettiğie eski dava dosyalarının sayfalarına kurşun kalemle gemi ve ıssız ada resimleri çizdiği yanden akşamüstleri çıkıp, Nişantaşı' ndaki inşaat yerine gelir, ceket ve kravatını çıkarıp,saatine doğru gevşeyen inşaat işçilerini kızıştırmak için işe girişir-miş. Avrupa usulü şee şekerini paketleyecek yaldızlı kâğıt sipariş etmek, Fransızlarla birlikte renkli ve balor banyo sabunu imalâthanesi açmak ve Avrupa ve Amerika'da, o sıralarda bir salgına yakalanmış gibi ardarda iflâs eden fabrikaların makinelerini ve Hâle Hala için kuyruklu bir piyoyu ucuza kapatmak ve sağır Vasıf ı iyi bir kulak ve beyin doktoruna göstermek için birisin Fransa ve Almanya'ya gitmesi gerektiğini Melih Amca bu sıralarda söylemeye başlamış. İkionra, Vasıf ile Melih Amca, daha sonraları Galip'in, Babaannenin kutularının birinde gül suyu kokan fotoğrafını gördüğü ve Celâl'in sekiz yıl sonra Vasıf in gazete kesikleri içindee bir serseri mayına çarparak battığını okuduğu bir Romen vapuruyla (Tristana) Marsilya'yatiklerinde, apartman bitmiş, ama içine girilmemiş-miş daha. Bir yıl sonra, Vasıf tek başınle Sirkeci'ye döndüğünde hâlâ sağır ve dilsizmiş "tabii" (bu son kelimeyi, bu konu açıldığrca sırrını ve nedenini çözemediği bir vurguyla Hâle Hala söylerdi,) ama kucağında elli yıbüyük büyük torunlarıyla hâlâ arkadaşlık edeceği ve ilk zamanlar başından hiç ayrılamadığıan nefesi tıkanır gibi, kimi zamanlar da hüzünle gözlerinden yaşlar akarak seyredeceği Japalıklarıyla dolu sıkı sıkıya tuttuğu bir akvaryum varmış. O sıralarda, Celâl ile annesi, srmeniye satılan üçüncü katta oturuyorlarmış, ama Paris sokaklarındaki ticari araştırma gezvam edebilsin diye, Melih Amcaya para yollamak gerektiği için, bir ara sandık odası olarak kullanılan ve daha sonraları yarım bir daireye çevrilen o küçük ve içerlek çatı katınakendi daireleri kiraya verilsin. Melih Amcanın Paris'ten yolladığı şekerleme ve pasta tarifleriyle sabun ve kolonya formülleri ve bunları yiyen ve kullanan artist ve balerinlerin resimleriyle dolu mektuplarla, içinden naneli diş macunu, kestane şekeri, likörlü çilata örnekleri ve oyuncak itfaiye ve gemici şapkası çıkan paketler seyrekleşmeye başladığı, Celâl'i 14 alıp baba evine dönmeyi tasarlıyormuş. Bu karara varıp, Celâl'le birlikte apandan çıkıp, vakıflarda küçük bir memurluğu olan babasıyla annesinin Aksaray'daki ahşap eviarar verebilmesi için, dünya savaşı çıkması ve arkasından, Melih Amcanın Bingazi'den onlar

You're Reading a Free Preview

Download
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->