Welcome to Scribd, the world's digital library. Read, publish, and share books and documents. See more
Download
Standard view
Full view
of .
Look up keyword
Like this
2Activity
0 of .
Results for:
No results containing your search query
P. 1
mehmet özdoğan - Cumhuriyet'in oluşum temellerinde arkeolojinin yeri

mehmet özdoğan - Cumhuriyet'in oluşum temellerinde arkeolojinin yeri

Ratings: (0)|Views: 56|Likes:
Published by Elvis Shala

More info:

Published by: Elvis Shala on Jun 18, 2012
Copyright:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

04/26/2013

pdf

text

original

 
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DÜŞÜNSEL TEMELLERİNİN OLUŞUM SÜRECİNDE ARKEOLOJİNİN YERİ
Mehmet ÖzdoğanGİRİŞTürkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarından itibaren arkeoloji çalışmalarına özel bir önem verdiği, bu alanınkurumsallaşması kadar nitelikli uzman yetiştirilmesi için de büyük bir çaba içine girdiği. Mustafa Kemal Atatürk’ün bualana özel bir ilgi duyduğu bilinmektedir. Arkeolojik çalışmalara gösterilen bu ilgi, bazı araştırmacılar tarafından Atatürk’ün, ve bu bağlamında Türkiye Cumhuriyeti’nin, “milliyetci
1
 yaklaşımının bir yansıması olarak görülerekeleştirilmiştir. Diğer bazı araştırmacılar ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde gerçekleştirilen arkeolojikçalışmaları, Atatürk’ün kişisel ilgisi olarak ele alarak, arkeolojinin çağdaş bir toplum yaratmadaki yerinin göz ardıetmişlerdir. Bu yazıda konu farklı bir bakış açısı ile ele alınacak, arkeolojinin bilimsel temele dayalı, inanmak yerinedüşünebilen çağdaş toplum yaratmadaki yeri ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bu özlemi gerçekleştirme kararlılığıiçindeki çabaları üzerinde durulacaktır. Çağdaş bir toplum yaratma yolunda Atatürk Türkiyesi’nin gerçekleştirdiğidevrimler sıralanırken bunların temelinde “Düşünce Devrimi”nin yattığı çoğu kez göz ardı edilmektedir; arkeoloji Atatürk Türkiyesi’nin çağdaşlaşma savaşının bir parçasıdır.La Turquie Kemaliste Dergisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminin sonlarında, devrimlerin olgunlaşmayabaşlaması ile birlikte yayınlanmaya başlar: dolayısı ile çağdaşlaşan Atatürk Türkiye’sini yansımasıdır. Dergi özenli vegüzel baskısıyla ilk bakışta yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Batılı yüzünü yansıtmak ve Batı dünyasına tanıtmak amacıylaçıkartılmış propaganda amaçlı bir dergi görünümündedir. Ancak dergi için seçilen yazılar ve bunların sunuluş şeklitarafsız bir gözle ele alındığında, derginin propaganda amaçlı olmaktan çok düşünsel bir tartışma ortamı yaratmayıhedeflediği anlaşılır. Dergi, Atatürk’ün yeni devletin olmazsa olmazları olarak gördüğü alanları ön plana çıkararak, bukonularda nelerin nasıl başarıldığını, hangi aşamalara gelindiğini ortaya koymakta ve belirli bir ideolojiyi yansıtmaklabirlikte dürüst ve açık yaklaşımıyla tarafsız bir açılım da sağlamaktadır. Derginin bu yaklaşımını bize en açık bir biçimde yansıtan alanlardan biri de arkeolojidir. 49 sayı çıkan dergide arkeolojiyle ilgili 21 adet makaleye yer verilmiştir.Bu yazılar ülkenin tarihi güzelliklerini yansıtan turistik gösterimden çok, kültür tarihiyle ilgili ortaya çıkan yeni bilgileri“belgesel” üslubu ile tanıtmaktadır. Bu yayımlar bilgi – belge değeriyle, Atatürk döneminde yapılmış olan ve bilim tarihiaçısından büyük önem taşıyan birçok araştırma için bugün bile kullanılan en iyi kaynak durumundadırlar. Aşağıdaayrıntılı olarak ele alacağımız gibi, tarih ve tarihin somut kanıtlarını ortaya çıkartan arkeoloji, “Atatürk Türkiyesi”ninöncelikli alanlarındandır (Özdoğan 1999, 2007b). Genç Cumhuriyetin geçmişe verdiği bu önem, bugün birçoklarıtarafından bağnaz bir milliyetçiliğin yansıması olarak görülmektedir. Ancak tarafsız bir gözle bakıldığında, geçmişesomut veriler ve zaman ölçeği kullanarak bakan arkeolojinin özümsenmesinin, çağdaş bir düşünce sistemine sahipolmanın gereği olarak görüldüğü anlaşılır. Bunun yanı sıra bu yaklaşımın, iki dünya savaşı arasında bu alanda Batıülkelerinde sürdürülmekte olan uygulamaların bir yansıması olduğu da açıktır. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken Atatürk’ün düşünce sisteminin temelinin “çağdaşlaşma” olduğu ve bunun ancak düşünce yapısının ve bakış açısınınulus ölçeğinde değiştirilmesiyle sağlanabileceği, bunun için de çağdaşlaşmayı yönlendirecek kurumların hızlaoluşturulmaya çalışıldığı açık bir gerçektir. Bu nedenle La Turquie Kemaliste’in çıkışından 70 yıl kadar sonra,arkeolojinin dergideki yansımalarıyla ilgili doğru bir değerlendirme yapabilmek için, arkeolojinin çağdaş düşüncesistemi içindeki yeri ve bunun tarihsel süreç içindeki değişimini öncelikli olarak ele almak gerekir.ÇAĞDAŞ DÜŞÜNCENİN OLUŞUMUNDA ARKEOLOJİNİN YERİGünümüzde Türk arkeolojisinin bilim dünyasında saygın bir yere sahip olduğundan kimsenin kuşkusu yoktur; ancakerişilen bu üst düzeyi yalnızca ülkemizin kültürel zenginliğiyle açıklamak büyük bir yanılgıdır. Tarihten gelen kültürelbirikimi Türkiye kadar zengin olan birçok ülkenin arkeoloji alanında bir varlık gösteremediğini, bunları değerlendirecek
1
Bu yazı kapsamında, eş anlamlı olmalarına karşın, günümüzde nerede ise birbirlerinin karşıtıanlamlar yüklenmiş olan “milliyetcilik” ve “ulusalcılık” adlamaları, bilinçli olarak seçilerek ayrıanlamlarda kullanılmıştır.1
 
bilim insanları ve kurumları ortaya çıkaramadığını unutmamak gerekir. Bu bağlamda, örneğin Irak, İran, Suriye,Hindistan gibi önemli kültür varlıklara sahip olan ülkelerde arkeoloji büyük ölçüde Batılı
2
 araştırmacılar tarafındansürdürülmektedir; her ne kadar söz konusu ülkeler kendi bilim insanlarını ve kurumlarını geliştirmek için yakındönemde çeşitli girişimler yapmışlarsa da, bunların istenen sonucu verdiğini söylemek çok güçtür. Bu bağlamdaTürkiye, Batılı ülkeler dışında arkeoloji alanında dünyada söz sahibi olabilmiş, oluşturduğu kurumları ve biliminsanlarıyla saygın bir yer edinebilmiş ender ülkelerden biridir. Bu nedenle ülkemizde arkeolojinin bilim alanı olarakgelişimini, zengin bir kültürel mirasa sahip olmasının sonucu olarak değil, farklı bir bakış açısıyla değerlendirmeningerekli olduğu kanısındayız. Burada sorulması gerekli olan soru, Türkiye’nin arkeoloji alanında neden diğer birçokülkeden daha iyi bir konuma yükselmiş olduğu ve bunu aynı kültürel zenginliğe sahip diğer ülkelerin nedengerçekleştirememiş olduğudur. Bu soruyu doğru bir şekilde yanıtlayabilmek için, her şeyden önce arkeolojinin neolduğunu doğru olarak tanımlamak gerekir. Genel olarak baktığımızda arkeoloji, uygarlığın gelişim sürecini somutverilerle inceleyen bir bilim dalıdır. Bu bağlamda toplumda yerleşmiş olan yanlış bir kanı, arkeolojinin insanlarıngeçmişi merak etmelerinden kaynaklandığı şeklindedir. Bu bir ölçüde doğrudur; her toplum her zaman kendi geçmişinimerak etmiş ve buna ilgi duymuştur. Ancak geleneksel yaklaşım, geçmişin somut kanıtlarla değil, söylencelere,efsanelere dayanılarak açıklanması olmuştur. Geleneksel toplumlar geçmişe her şeyden önce kendi kökenleribağlamında ilgi duymuşlardır; ancak kabullenilen köken, kanıtlanamayacak, toplum hafızasında olamayacak kadar eskileri anlatan söylencelere dayanır. Buna inanılır ve bu inancın somut kanıtlarla desteklenmesine gerek duyulmaz.Bu “inanılan geçmiş”tir; sorgulanmaz. Geleneksel toplumlar geçmişe yalnızca kendi geçmişleri bağlamında ilgiduyduklarından başkalarının geçmişi bu düşünce sistemi içinde yer almaz (Diaz-Andreu 2002; Lowenthal 1985;Özdoğan 2008a; Yoffee ve Sherratt 1993)Batı düşünce sisteminin geçmişe bakış açısı ise geleneksel bakış açısına göre iki farklı açılımı içerir (Özdoğan 2007a).Bunlardan biri somut verilerle kanıtlanan bir geçmiş anlatımı, diğeri ise geçmişin küresel boyutta ele alınmasıdır.Batı’da bu bakış açısının temellerinin Rönesans ile birlikte atıldığını ve bu dönemde “sorgulanan, kanıtlanması gerekliolan geçmiş” gibi farklı bir yaklaşımın oluşmaya başladığını görmekteyiz (Trigger 1989). Daha 13. yüzyılda, Ortaçağkilisesinin getirdiği baskıcı düzenden önce farklı gelişkin bir kültürün, Hellenistik-Roma uygarlığının var olup olmadığıtartışmaları ve bunu kanıtlayacak somut verileri bulmak için araştırmalar başlamıştır. Bu süreç belki de uygarlıktarihinde ilk kez sorgulanan ve somut verilerle kanıtlanan yeni bir geçmiş anlayışının ilk örneklerini ortaya çıkarmıştır.Bunun hemen ardından Avrupa’da Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun dağılma süreciyle birlikte belli bir dil vekültüre bağlı devletler kurulurken, “ulus” kavramı da oluşturulmaya başlanmıştır. Bu yeni ulusların, geçmişte de var olduğunun kanıtlanması, ulus bilinci yaratmanın vazgeçilmez bir aracı durumuna gelmiş ve dolayısıyla tarihsel süreçiçinde ulusu kanıtlayacak somut verilerin bulunmasına çalışılmıştır 
3
(Atkinson vd 1996; Jones 2002; Kane 2003). Buçaba günümüze kadar iz bırakan iki önemli açılımı beraberinde getirmiştir. Bunların biri arkeolojinin ulus bilincioluşturma sürecinin vazgeçilmez bir aracı haline gelmesi, diğeri ise geçmişin günümüz politik sorunlarına çözümaramada kullanılması, ya da başka bir deyişle “geçmişin politize edilmesi”dir (
Ö
zdoğan 2005; 2006).Rönesans’tan Aydınlanma Çağı’na geçen süreç içinde geçmiş kavramı, giderek somut kanıtlara dayalı sorgulanan yenibir biçim kazanmaya başlamıştır. Ancak bu süreç içinde farklı sorgulamalarla geçmişe bakılmasının sonucunda,birbirinden farklı “arkeoloji alanları” ortaya çıkmıştır. Bunların bir kısmı yukarıda değindiğimiz gibi köklerinin geçmiştekigörkemli kültürlerden geldiğini kanıtlama çabası içindeki “Klasik Arkeoloji”, bir kısmı Avrupa’daki yeni ulus devletlerintarihsel süreç içindeki varlığını ortaya koymaya çalışan “Avrupa Arkeolojisi”, bir kısmı da Tevrat ve İncil gibi din
2
Bu yazı kapsamında “Batılı” sözcüğü coğrafi anlamda değil, günümüzün düşünce sisteminioluşturmaya katkıda bulunan, bu alanda Ortaçağ’ın sonlarından, Rönesans, Aydınlanma Çağı’ndan bu yana yol alan ülkeler anlamında kullanılmaktadır. Başka bir tanımla çağdaş düşüncenin bireyölçeğinde tekil olarak değil, tüm kurumlarıyla toplumun yaşam ve dünya görüşünü yaygınlaştırarak sindirmiş ülkeler anlaşılmalıdır.
3
Bu süreç yalnızca Batılı ülkelerde değil, Doğu Asya’da da, örneğin Çin’in kimlik oluşumunda daizlenmiştir; o bölgelerde Çin’in kimlik arayışı her zaman Güneydoğu Asya ve Japonya kimliğiylekarmaşık ve çelişkili bir süreci yansıtmıştır (Ikawa-Smith 1999).2
 
kitaplarında anlatılanların somut izlerini bulma şeklinde gelişen “Tevrat Arkeolojisi” (
Biblical Archaeology 
) ya da“Yayındoğu Arkeolojisi”dir. Her üç alan da, farklı yöntemlerle, farklı amaçlar için geçmişe bakmış, ancak temeldezaman ölçeği olan ve somut kanıtlarla ortaya konan bir geçmiş tablosu ortaya çıkarmışlar ve bu geçmiş, Batı düşüncesisteminin temel taşlarından biri olmuştur (Özdoğan 2008a). Bu yaklaşım kuşkusuz o yıllarda yalnızca arkeolojiye,kültür tarihine yönelik bir çaba değildir; başta jeoloji, botanik, zooloji gibi günümüzde doğa bilimleri olaraktanımladığımız alanlar da geçmişi sorgulamaya başlamıştır. Bu alanlar da, arkeolojide olduğu gibi geçmişi somutverilere, zaman ölçeğine bağlamış ve ilgiyi küresel boyuta taşımışlardır. O tarihlere kadar düşünce sisteminde çok sığolan geçmiş giderek derinleşmiş, uzun bir zaman dilimine yayılmış, geçmişin günümüzden farklı olduğu görülmüş vegeçmişi oluşturan birimler belirli bir sistematik içinde tanımlanmaya başlamıştır. Bu doğa bilimleri için de, arkeoloji içinde geçerlidir.Endüstri Devrimi ile birlikte giderek artan hammadde gereksinimini karşılayabilmek için, özellikle yer bilimleri hızlı bir gelişim sürecine girmiş ve bunu gerçekleştirirken ister istemez dünyanın oluşumunu, geleneksel bakış açısından farklıbir biçimde incelemeye başlamıştır. Bu bağlamda yer bilimlerinde de arkeolojide olduğu gibi, inanca dayalı ve yaratılanbir dünyanın yerini, zaman içinde oluşan farklı bir dünya almaya başlamış ve bunu kanıtlayan çok sayıda somut veri oyıllarda ortaya çıkmıştır. Aynı durum bitki ve hayvan topluluklarını ele alan alanlar için de söz konusudur. Gelenekselyaklaşım her türlü canlının en mükemmel şekilde yaratıldığı ve yaratıldıktan sonra değişmediği esasına dayanır; Aydınlanma Çağı’nda ortaya çıkan veri ve değerlendirmeler, bütün canlıların ilkelden günümüzdeki şekline doğruevrimleşerek değiştiğini fosillerle ortaya koymuştur. Bu bağlamda dünyayı geçmişiyle birlikte ele alan arkeoloji, yer bilimleri, zooloji ve botanik gibi tüm alanlar ortak bir paydada birleşmişlerdir; bu payda, durağan geçmiş yerine süreklideğişen, yenilenen, evrimleşen bir geçmiştir ki, bu da günümüzde “evrim” kavramıyla olarak simgeleşmiş ve aynızamanda çağdaş düşünce sisteminin temelini oluşturmuştur.Bu süreç içinde yalnızca inanılan geçmişin yerini kanıtlanabilen farklı bir geçmiş almakla kalmamış, bunun da ötesindedüşünce sistemine “zaman ölçeği” de katılmıştır. Geleneksel düşünce sistemlerinin tümünde, ister insan, ister dünyanın geçmişi söz konusu olsun, “geçmiş” çok sığ bir süreçtir. Örneğin 19. yüzyılın başlarına kadar, dünyanınİsa’dan 4004 yıl önce yaratıldığı, Kilise’nin hemen hemen resmileşmiş bir görüşüydü.Evrimleşen geçmiş kavramı ortaya çıkarken arkeoloji, doğa bilim dallarından farklı olarak ister istemez politik bir araçhaline dönüşmüştür. Geleneksel bakış açısında ilgilenilen geçmiş yalnızca kendi geçmişimizdir; arkeoloji ise, kendigeçmişimizle sınırlı bakış açısını küresel boyuta taşımıştır (Yoffee ve Sherratt 1993). Daha bilimin gelişmeye başladığıilk dönemlerde geçmiş dönemlere soru sorarak somut kanıtlar elde etmeye çalışılması ve zaman ölçeği oluşturulması,ister istemez sorunu dünya ölçeğine taşımıştır. Zamanın derinliklerine inildikçe yanıt aranan sorunun kanıtları başkabölgelere, başka kültürlere taşınmış, özellikle doğa bilimlerinde ancak küresel bir bakış açısının süreci doğruyansıtabileceği ortaya çıkmıştır. Batı geçmişi bu şekilde sorgularken, dünyadaki diğer ülkeler geleneksel bakış açılarınısürdürmüşlerdir. Bu nedenle Batılı araştırıcılar, ister uygarlık tarihçisi, ister yer bilimci, ister zoolog ya da botanikçiolsun, geçmişi öğrenmek için kendi ülkelerinin sınırlarının dışındaki coğrafyalara gitmişler, araştırma yapmışlar, veritoplamışlardır. Diğer ülkeler Batılı araştırmacıların neden böyle bir çaba içinde olduğunu yakın zamanlara kadar anlamamışlar, bazen bu araştırmacıların yaptıklarına ilgisiz kalmışlar, bazen çabalarını küçümsemişler, bazen dekuşkuyla bakmışlardır. Bu durumun yol açtığı bir sonuç, Batı’nın geçmişi dünya kültürü olarak bir bütün halindesahiplenmesi olmuştur. Batılı araştırmacıların bilimsel bir kaygıyla dünyaya açılmaları, Batılı devletlerin, emperyalizmolarak da bilinen siyasi ve ekonomik olarak dünyaya hakim oldukları, sömürgeler kurdukları bir sürece denkdüşmektedir. Bu sürecin farklı bir yansıması da, bilimsel ve politik sahiplenmenin birbirine karışmasıdır. Bu nedenlebilimin gelişmeyi sağlayan ve Batı düşünce sistemini oluşturan çabaları, sömürgecilik güdüsüyle gelişen sahiplenme ilebirbirine -bazen de bilinçli olarak- karıştırılması, bu dönemin doğru olarak değerlendirilmesini engellemiştir.ÇAĞDAŞ DÜŞÜNCENİN OSMANLI İMPARATORLUĞU’NA YANSIMALARIOsmanlı İmparatorluğu, geleneksel düzene göre kurulmuş ve gelişmiş bir devlettir. Osmanlı İmparatorluğu’nun var 
3

Activity (2)

You've already reviewed this. Edit your review.
bengiselvi added this note
There is no information about the publication for this paper. Please add the name and date of the publication. Thank you.
1 hundred reads

You're Reading a Free Preview

Download
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->