geçitlerini muhafazaya, köprüleri y
ı
karak dü
ş
man
ı
nehre dökmeye muktedir olduklar
ı
hâlde bir
ş
eyyapmamalar
ı
sebebi anla
ş
ı
lam
ı
yor” (Osman Keskio
ğ
lu, 1985, 12).Harp sona ermi
ş
olsa da zulüm bitmemi
ş
tir. Bu zulümleri örneklerle sergileyen O. Keskio
ğ
lu Ömer Seyfeddin’in eserlerinden de
ş
u al
ı
nt
ı
lara yer veriyor:“Bilmem eski bir derebeyin torunu oldu
ğ
um için mi, Bulgaristan’da gezerken hep kendimi öz babam
ı
nçiftli
ğ
inde san
ı
r
ı
m...” diye ba
ş
layan bu hikâyede yazar, banyolara gider. Orada Kostanof adl
ı
bir Bulgarla tan
ı
ş
ı
r. Bu ki
ş
i, eski bir ihtilâlcidir, Bulgaristan müstakil olunca mebus olmu
ş
, adliye vekiliolmu
ş
, antika bir adam...Türkçeyi diplomasi dili san
ı
yor, Bulgarlarla bile Türkçe konu
ş
uyor...-Ne var, ne yok, söyle bakal
ı
m!-Hiç, gospodin.-Nas
ı
l hiç? Siz yeni türemeler her
ş
eyin ad
ı
n
ı
hiç koydunuz. Sonra beni süzdü:-Bu da kim; yeni yamaklardan m
ı
?Hay
ı
r, gospodin, Bulgar de
ğ
il..-Ya ne?-Türk.-... Türklerde yaln
ı
z bir
ş
ey vard
ı
r, taassup.Evet, taassup. Ben Türklerin bu taassubundan Bulgaristan’da çok istifade ettim. Devletimiz yenikuruldu
ğ
u zaman ben olmayayd
ı
m, Bulgaristan bugünkü Bulgaristan olamazd
ı
. Çünki Türk o kadar çoktu ki... Mutlaka Sobranya’da müsavi gelecektik. Kabinenin yar
ı
s
ı
da bir gün onlardan olabilirdi.Fakat ben, fakat ben... diye ba
ş
lay
ı
p anlat
ı
r:Hükümet kurulunca komitelerle toplant
ı
yapm
ı
ş
lar, katl-âm dü
ş
ünüyorlarm
ı
ş
, fakat Avrupa’dankorkmu
ş
lar. Ona sormu
ş
lar, o da kolay, demi
ş
. Hepsini Türkiye’ye gönderirim. Nas
ı
l yapaca
ğ
ı
n
ı
sormu
ş
lar, anlatm
ı
ş
: Ben biliyordum ki, Türklerin en aziz hissiyat
ı
taassuplar
ı
d
ı
r. Küçükken aralar
ı
nda büyüdüm. Kom
ş
ular
ı
m
ı
z hep Türktü. Bunlar
ı
n kimseye garezleri yoktur. Hatta kendilerine o kadar kötülük yapan Ruslara bile fenal
ı
k etmezler, yaral
ı
lar
ı
na su, ekmek, ilâç verirlerdi...Meselâ domuzafena hâlde garezdirler... Deliorman’a kaymakam oldum. O vakit orada ilâç için olsun bir tek taneBulgar yoktu”, diyor. Makedonya’dan muhacir getiriyor, ona para vererek domuz ald
ı
r
ı
yor. Domuzlar
ı
sokaklarda dola
ş
maya ba
ş
l
ı
yor. Türkler bundan rahats
ı
z oluyor, birer birer hicret etmeye ba
ş
l
ı
yorlar.Bu tuhaf zulüm sayesinde iki y
ı
lda orada Türk kalmam
ı
ş
. Di
ğ
er yerlerde de bu usulü uygulam
ı
ş
lar.Türkleri yüzlerce y
ı
ll
ı
k yerlerinden yurtlar
ı
ndan etmi
ş
ler, kaç
ı
rm
ı
ş
lar. Hikâye
ş
öyle bitiyor:“...Odama çekildim. Soyundum, yata
ğ
a uzand
ı
m. Fakat gözüme uyku girmedi. Ate
ş
siz bir humma her taraf
ı
m
ı
yak
ı
y
ı
r, sovuk sovuk terliyordum. Yava
ş
yava
ş
a
ş
a
ğ
ı
daki hora gürültüleri, gayda seslerikesildi. Etraftaki horozlar ötüyor, sabah oluyordu. Uyumak azmiyle gözlerimi s
ı
k
ı
s
ı
k
ı
kapad
ı
m.Yüzükoyun döndüm. Pis, c
ı
l
ı
z bir domuz sürüsü önünden, cesur ecdad
ı
m
ı
n, yi
ğ
it kan karde
ş
lerimin,sâf milletimin kavuklar
ı
dü
ş
erek, atlar
ı
arabalar
ı
batakl
ı
klara saplanarak, toplar
ı
tüfekleri, kad
ı
nlar
ı
k
ı
zlar
ı
, çoluklar
ı
çocuklar
ı
yollara dökülerek bir ç
ı
lg
ı
n ordusu hâlinde kaçt
ı
klar
ı
n
ı
görür gibioluyorum. Ah, evet, o gece hiç uyuyamad
ı
m”.
Ömer Seyfeddin, Yüksek Ökçeler
Leave a Comment