• Embed Doc
  • Readcast
  • Collections
  • CommentGo Back
Download
 
GENÇLİĞİNPROBLEMLERİNEDOĞRUM.Abdülfettah ŞahinGİRİŞGünümüzde Gençliğin Problemlerine BakışGençliğin problemleri denilince, bir sınıf halk, öteden berisöylenegelen fâidesiz lâflardan bir düzine nasihat anlatılacağımülâhazasıyla, alâka duymaz ve bakar geçer. Bir kısım kimseler ise,“acaba yeni bir şey var mı?” düşüncesiyle ta’kibe koyulur. Bunlardanbirincilerine göre; günümüzün azgın gençliği, ne “nushun” ne de“köteğin” fâide vermediği garib mahluklardır. Onlardan bahis açamakzâid ve ma’lumu i’lam kabilindendir. Bu, alabildiğine azgınlaşan vealabildiğine mütecaviz gürûha karşı birşey yapılacaksa; o, mutlakazecrî tedbir olmalıdır. Yani, “bunların diline kilit, kalbine kemend vedüşüncelerine de zincir vurulmalıdır. Mahkemeler, hapishaneler,sürgünler, mahrumiyetler ve ara-sıra da bazı tâvizler en elverişlitedbirlerdir.” kasaplık ve tahmiscilikden(*) gelmiş kâzî’(*)nınhükümlerini andıran, bu türlü tedbir ve çarelerin sığlığı ve tutarsızlığımeydandadır. Bu yollarla muvakkat uslanmalan, ölüm iyiliği gibişeyler ve terkisinde bin-belâ, bin dâhiye(*) getiren sükût vesükûnetler te’min edilebilir; fakat, asla istikrar ve itmi’nan eldeedilemez.İkinciler ise, alabildiğine yılgın ve alabildiğine tedirginlik içindedirler;ama, ümitsiz değildirler. Yerinde “nushun” yerinde de “köteğin”fâidesine inanırlar. Ne var ki, “medenîlere galebenin ikna ile” olacağıdüşüncesi, onlarda daima ağır basmaktadır. Bunlar gençliğin ıslahıylaalâkalı herşeyi merakla ta’kib eder; her yazıyı okur ve her mütalaayasaygı duyarlar. Birincilerin, herşeyi dışdan beklemelerine her hadisekarşısında kalenderliklerine, vurdumduymazlıklarına mukabil,ikinciler, iş yapma istidadında, atılgan ve dertlidirler.Bir de bunların dışında olan kalabalıklar vardır ki, sarkaç gibi hep dışmuharriklerle hareket etmekde ve hâricî baskılarla med ve ceziregeçmektedirler. Hangi cephe daha önce bir efkâr-ı âmmeoluşturursa” bunlar o tarafa meyleder ve o’nun içinde erirler.İçtimâî manzara, dünden bugüne hep böyle olmuştur. Değişikliktamamen sûrî ve kemmî buutlar içinde cereyan etmişdir.Örf ve geleneklerimizin sarsıldığı, millî ruh ve değerlerimizintemelden ırgalandığı o ilk günlerde de durum, şimdikinden farksızdı. Ya, olup-biten şeylere karşı böyle bigâne kalınıyor veya -arzedildiğigibi- muvakkat uslandırıcı müsekkinlerde teselli aranıyordu. Ama o
 
gün bunu görüp bilecek, teşhis koyup tedaviye gidecek gerçek düşünürve muzdariblerden mahrum bulunuyorduk. Pierre Loti “NâşâdKızlar”ıyla bizdeki sarsıntı ve çöküntüye ilk parmak basdığı; Türkevi’nin, Türk kadının künde künde üstüne devrildiğini ifade ettiğigünlerde biz, üzerine toz kondurmayacak şekilde, batı ahlak veanlayışıyla yanıp tutuşuyorduk. Bu devri anlatan Hüseyin Rahmi gibihikâyeciler, neslimizi tramvayda şamatacı, iç-mahallelerde yaygaracıve saraylarda gülünç; Halid Ziya gibi şâirler ise, Avrupa bebeklerikılığında tuhaf mahluklar olarak tahayyül ediyorlardı. Ne garibdir ki, oyıkılış döneminde dahî, dost, düşman bizdeki kadın ve topyekün âdabve muaşeretemizi güzellik numûnesi olarak tanıyor ve alkışlıyorlardı.Heyhat! Mübtelâ olduğumuz şahsiyet za’fı eriyip giderken; hiçbirbakış bizim için bir şey ifade etmiyordu. Ne Batı dünyâsının alıcıbakışı, ne de başka bir âlemin hayranlık dolu nazarları...Biz, o gün için gönlümüzü kapdırdığımız alafrangalaşma ile, öylesinemest ve mahmur idik ki, bin musibet dahî aklımızı başımızagetiremezdi. Ve, öyle de oldu. Bir-başdan bir-başa bütün yuvalarımızısaran (kendinden uzaklaşma) hastalığı, asîl milletimizi her türlü dinî,millî, harsî ve irsî hassalarından mahrum; renksiz ve (kendi olma)’nındışında her kılığa girmeye müsait; frenklerin “levanten” dediklerihalitaya benzer hale getirmişdi.O zaman bütün bu şeyler, bir arzu, bir heves ve bir ihtiras şevkiyleoluyordu. Eğer, hastalığın ilk zuhur etdiği o günlerde, neslimize veyuvalarımıza, garb-kadınlarının taklitçisi olarak son saflardabulunmaktansa, kendi dünyâlarında birinci sırada bulunmayı telkinedebilseydik, yuvalarımız bugünkünden daha yüksek ve aynı zamandaBatı kuklası olmadan kurtularak, kendi sihir ve efsununu korumuşolurdu. Romalı Kayser, bir seyahatında, yanından geçtiği yüzdeyüz birRomalı köy için; “Roma’da ikinci olmaktansa bu köyde birinci olmayıtercih ederim” demişdi. Keşke bu düşünceyi kendi insanımıza ser-meşk olarak kabul etdirebilseydik... Belki de o zaman düşüncedendavranışa, muaşeretden kisve ve yaşayışa kadar, herşeyimizde çokfarklı olurduk. kendimiz gibi düşünür, kendimiz gibi yaşar; kendimizgibi zevkederdik. Halbuki (Baş ülke) insanı olan bizler, bu sırrısezemedik. Düşman dünyâların binbir akrobatlıkla sahnelendirdiğiherşeyi, kerâmet sayarak (ceffe-l kalem) kabul etdik. Batınıngülendâm kametlerine, priyantinli tuvaletlerine aldanarak eciş bücüşyollardan ecinnîler barınağı batakhanelere daldık. Ah! Bu ne körlük,ne sağırlık ve ne kalbsizlikdi...Daha sonra ise sihirli ve efsunlu şatolarda ardı-arkası kesilmeyen(asimilasyon)larla, yurt da yuva da bir harâbeye döndü. Şairin“Müsafirim vatanın bir harâbe-zârında” sözü, “devlet-i ebed-müddet”yüksek idealinin yerine oturdu. Bugün, hemen hemen hepimiz, bumısraı mırıldanırken, vatanın bir harâbe-zâre döndüğünüdüşünmekteyiz. Ama bu harâbe-zârı bir mâmûreye çevirmek için, kaçgönül-eri ve kaç muzdarib gösterebilirsiniz? Hiç... İşte asıl düşündürenhusus da budur. Evet, ne tepeden tırnağa mâzi kesilerek eskileridüşünüp inlemek, ne de mazinin doruk çizgilerinde hayâlleriniyaşayarak kendini avutmak, bu onulmaz derdin devâsı değildir.
 
Geçmişe ait üzüntü ve neşelerimiz, dirilişimize ait müjdelerle geldiğinisbetde sevimli ve yararlıdır. yoksa, ümit kırıcı, zararlı ve menfurdur.Enderûnî Vâsıf (XIX yy. divan şairlerinden)’dan Ahmet Hamdi’ye kadarkimbilir kaç kişi “Çağlayan”ın çarpıcı görünümü karşısında, ÜçüncüSelim devrinin sûrî güzelliklerini hatırlayarak “sirişk-i çeşmimin bakfarkı var mı çağlayanlardan?” deyip inledi. Hem kimbilir kaç defaAnadolu insanı, dertli şairinin içine saçdığı bir avuç korla: “Baykuşlaradöndüm, gördüm de hâzânın da bu cennet gibi yurdu. Gül devrinigörseydim onun, bülbül olurdum; Ya Rabb! beni evvel getireydin neolurdu” dedi, yakındı...Ama bu inilti ve sızlanış, aksiyona geçirici bir muharrik değilse,yetîmâne ağlayışdan ne farkı vardır? Ve, aynı zamanda, gelecekkarşısında bir acz ve bitginlik değil midir? Halbuki “çaresiz olan işlerkarşısında âh u vah edip inlemek ve çaresi bulunan şeylermuvacehesinde ümitsizliğe düşmek” inanmış, azme ermiş ve geleceğikurma niyet ve kararında olanlar için, ne kadar çarpık ve yabancı birdüşüncedir. Acze ve âhu vah’a ne gerek var! Beşer tarihî binbir iniş veçıkışlarla doludur. İnsanlık, iç-âlemi itibariyle defalarca iskeletedönmüş; defalarca iç-plazma nötrleşmesine ma’ruz kalmış vedefalarca hantallaşarak müstehcen ve mübtezelin kucağındaerimişdir. Ama, bu başaşağı gidişlerin hiçbiri, onun yeniden kendinegelmesine ve kendini yenilemesine; fiziği metafiziğe bağlayarakruhunun emrine girmesine mânî olamamışdır. Aksine çok defa, zıdcephenin doruk çizgisi veya artık, gerisi olmayan sonsuz çukurlarındibine dayanma, onda, (ba’süba’ delmevt’e) (1) sebeb olmuşdur.Hatta bu itibarla, insanımızın şu andaki metafizik gerilimine bakarak,geleceğin mütekallis çehresi altında yatan ihtimalleri sezmenin,mümkün olacağı da iddia edilebilir. Şayet, bu milletin “maâzallah”tükenip, tarihden silinmesi mukadder değilse, yarın (Baş ülke) insanıolma durumu muhakkak gibidir. Ne var ki kadınıyla erkeğiyle,ihtiyarıyla genciyle milletin böyle bir şehrâyine hazırlanması dazarurîdir. Eğer herşeyi demine damarına emanet edip, geleceğinonun omuzlarında bayraklaşmasını düşündüğümüz genç nesilleri,ehlîleşdirip gönüllerini ihya edebilirsek “Ebed bizimdir; elbet bizimdir.” Yok, eğer bir mikdar daha, fok balığının yavrularına karşı olansoğukluğu, bezginliği ve alâkasızlığına benzer bir vurdumduymazlıkiçinde devam edersek târumar olmadık hâne, yerlebir edilmedikmukaddes kalamayacakdır.Ey rahmeti sonsuz Yüce Yaratıcı! Bizi vefasız, bizi merhametsiz, biziduygusuz ve bizi rüsvay olmadan koru. Ve daha hayatlarınınbaharında iken sam yeli yemiş; yaz görmeden hazâna ermiş;başıboşluk ve cinnet felsefesine gönül vermiş biçâre gençlerimizininiltilerine, feryatlarına acıyıp, engin rahmetinle imdad eyle! “Keremkıl, kesme sultanım keremin binevâlerden; Keremkâne yakışır mı,kerem kesmek gedâlerden” (2).Not: Bu başlık altında sizlere, millî karakter ve şahsiyetimizinanotomisini, ahlâkî yücelik ve fazilete giden şeyleri dakdim etmeyedüşünüyoruz, hürmetlerimizle...
of 00

Leave a Comment

You must be to leave a comment.
Submit
Characters: ...
You must be to leave a comment.
Submit
Characters: ...