gün bunu görüp bilecek, teşhis koyup tedaviye gidecek gerçek düşünürve muzdariblerden mahrum bulunuyorduk. Pierre Loti “NâşâdKızlar”ıyla bizdeki sarsıntı ve çöküntüye ilk parmak basdığı; Türkevi’nin, Türk kadının künde künde üstüne devrildiğini ifade ettiğigünlerde biz, üzerine toz kondurmayacak şekilde, batı ahlak veanlayışıyla yanıp tutuşuyorduk. Bu devri anlatan Hüseyin Rahmi gibihikâyeciler, neslimizi tramvayda şamatacı, iç-mahallelerde yaygaracıve saraylarda gülünç; Halid Ziya gibi şâirler ise, Avrupa bebeklerikılığında tuhaf mahluklar olarak tahayyül ediyorlardı. Ne garibdir ki, oyıkılış döneminde dahî, dost, düşman bizdeki kadın ve topyekün âdabve muaşeretemizi güzellik numûnesi olarak tanıyor ve alkışlıyorlardı.Heyhat! Mübtelâ olduğumuz şahsiyet za’fı eriyip giderken; hiçbirbakış bizim için bir şey ifade etmiyordu. Ne Batı dünyâsının alıcıbakışı, ne de başka bir âlemin hayranlık dolu nazarları...Biz, o gün için gönlümüzü kapdırdığımız alafrangalaşma ile, öylesinemest ve mahmur idik ki, bin musibet dahî aklımızı başımızagetiremezdi. Ve, öyle de oldu. Bir-başdan bir-başa bütün yuvalarımızısaran (kendinden uzaklaşma) hastalığı, asîl milletimizi her türlü dinî,millî, harsî ve irsî hassalarından mahrum; renksiz ve (kendi olma)’nındışında her kılığa girmeye müsait; frenklerin “levanten” dediklerihalitaya benzer hale getirmişdi.O zaman bütün bu şeyler, bir arzu, bir heves ve bir ihtiras şevkiyleoluyordu. Eğer, hastalığın ilk zuhur etdiği o günlerde, neslimize veyuvalarımıza, garb-kadınlarının taklitçisi olarak son saflardabulunmaktansa, kendi dünyâlarında birinci sırada bulunmayı telkinedebilseydik, yuvalarımız bugünkünden daha yüksek ve aynı zamandaBatı kuklası olmadan kurtularak, kendi sihir ve efsununu korumuşolurdu. Romalı Kayser, bir seyahatında, yanından geçtiği yüzdeyüz birRomalı köy için; “Roma’da ikinci olmaktansa bu köyde birinci olmayıtercih ederim” demişdi. Keşke bu düşünceyi kendi insanımıza ser-meşk olarak kabul etdirebilseydik... Belki de o zaman düşüncedendavranışa, muaşeretden kisve ve yaşayışa kadar, herşeyimizde çokfarklı olurduk. kendimiz gibi düşünür, kendimiz gibi yaşar; kendimizgibi zevkederdik. Halbuki (Baş ülke) insanı olan bizler, bu sırrısezemedik. Düşman dünyâların binbir akrobatlıkla sahnelendirdiğiherşeyi, kerâmet sayarak (ceffe-l kalem) kabul etdik. Batınıngülendâm kametlerine, priyantinli tuvaletlerine aldanarak eciş bücüşyollardan ecinnîler barınağı batakhanelere daldık. Ah! Bu ne körlük,ne sağırlık ve ne kalbsizlikdi...Daha sonra ise sihirli ve efsunlu şatolarda ardı-arkası kesilmeyen(asimilasyon)larla, yurt da yuva da bir harâbeye döndü. Şairin“Müsafirim vatanın bir harâbe-zârında” sözü, “devlet-i ebed-müddet”yüksek idealinin yerine oturdu. Bugün, hemen hemen hepimiz, bumısraı mırıldanırken, vatanın bir harâbe-zâre döndüğünüdüşünmekteyiz. Ama bu harâbe-zârı bir mâmûreye çevirmek için, kaçgönül-eri ve kaç muzdarib gösterebilirsiniz? Hiç... İşte asıl düşündürenhusus da budur. Evet, ne tepeden tırnağa mâzi kesilerek eskileridüşünüp inlemek, ne de mazinin doruk çizgilerinde hayâlleriniyaşayarak kendini avutmak, bu onulmaz derdin devâsı değildir.
Leave a Comment