Vicdani Ret Yazıları by Can Baskent by Can Baskent - Read Online

About

Interests

Summary

Vicdani ret, silah seslerinin susmadığı Türkiye’de, barışçıl bir ses olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Hareketin bugünün anlamak için bir başucu eseri olan bu kitap, analitik ve siyasi bir bakış açısından, yer yer eleştirel olarak, vicdani ret hareketini ve siyasetini inceliyor. Bu siyaseti, gerek formel gerek ahlaki zeminlerde ele alıyor. Yazarın, daha önceki kitabının gözden geçirilmiş ikinci baskısıdır.

Published: Propaganda Yayınları on
ISBN: 9781927893470
List price: $3.49
Availability for Vicdani Ret Yazıları
With a 30 day free trial you can read online for free
  1. This book can be read on up to 6 mobile devices.

Reviews

Book Preview

Vicdani Ret Yazıları - Can Baskent

You've reached the end of this preview. Sign up to read more!
Page 1 of 1

Çeşitlenirken…

İkinci Baskıya Önsöz

Bu kitaptaki yazıların tarihi ikibinlerin başına kadar gidiyor. Bu yaklaşık on beş yıllık süre içinde her şey değişti, vicdani ret hareketi de benim dahil olduğum dönemdeki halinden çok daha geniş bir spektruma evrildi. Bu kitabın yeni baskısının amacı da bu evrimi, tarihselciliğe fazla savrulmadan okuyabilmektir.

Bu okumayı benim yapma halim ise, bol bol özeleştiriyle, harekete ve siyasete yıllar sonrasından dönüp bakmamla, son yıllarda coğrafi nedenlerle içinde pek yer alamama rağmen meselenin genel siyasete ve hatta felsefeye nasıl eklemleneceğini düşünmekle gerçekleşti. Dolayısıyla bu kitabın ikinci baskısı, birincisine nazaran daha genelgeçer makalelerle örülü. Kişisel tarih anlatılarını ve izlenimleri bu nedenle bir kenara bırakmak zorunda kaldım bu edisyonda. Ayrıca, hayatımda ilk defa, yazdığım yazıların kısacık da olsa kişisel öykülerini makalelerin başına ekledim. Umarım tüm bunlar, kitabı tekrar okunur kılacaktır.

Can Başkent

Eylül 2015

Sunuş

İnsumisio, Bir Adım Öne Çık!

Macar yazar Ferenc Molnar'ın Pal Sokağı Çocukları romanı çocuk edebiyatının bir şahaseridir. Mahalleler arası çocuk savaşlarında büyüklerin ordularını taklit eden çocuklar kendi ordularını kurar, aynı biçimde hiyerarşik bir rütbe düzeni oluştururlar. Pal Sokağı çocuklarının kendilerinden hayli güçlü olan Kızıl Gömleklilere karşı kurdukları ordunun tek eri vardır: Nemeçek. Babası yoksul bir terzi olan Nemeçek, cılız, arkadaşları arasında ötelenen bir çocuktur, zaten çocuk ordusunun tek eri olmasının nedeni de budur. Bir gün Nemeçek, kale biçiminde düzenlenmiş mahallenin arsasında tek başına nöbet tutarken Kırmızı Gömlekliler ani bir baskın yapar. Nemeçek korku ve çaresizlik içindedir. Kırmızı Gömleklilerin başkomutanı, Nemeçek'e alaycı bir şekilde seslenir: Korkuyor musun Nemeçek? Nemeçek daha sonra arkadaşlarına bu olayı çarpıtarak şöyle anlatır: 'Kırmızı Gömleklilerin komutanı bana şöyle seslendi: 'Korkmuyor musun Nemeçek?'"

Romanın sonunda Nemeçek'in gerçekten korkmadığını, daha doğrusu arkadaşlarının küçümseyici bakışları altında korkusunun cesarete dönüştüğünü görürüz.

Cesaret nedir?

Gerçek cesaret ölmemek için öldürmek değil, yaşamak ve yaşatmak için, tüfeklerin tehdidinin yarattığı korkuyu aşmaktır.

İşte Vicdani retçi budur.

Can Başkent'in kitabından, dünyanın her yerindeki bu silahsız ve silahı reddeden insanların olağanüstü cesur, çileli mücadelelerini öğreniyoruz.

Koca ordular karşısında sessizce, gösterişsizce direnen insanların onurlu öyküsünü. Vicdanı reddedenlerin karşısındaki vicdani reddicinin eğilmez direnişini.

İnsan mı uzun ömürlüdür, yoksa kurumlar mı? İlk bakışta kurumlar uzun ömürlüymüş gibi görünür. Bir insan ömrü en fazla seksen doksan yıldır. Oysa bir ordunun varlığı yüzyıllarca bile sürebilir. Ordunun kuruluşunun bilmem kaçıncı yılı, polisin kuruluşunun bilmem kaçıncı yılı kutlamalarını duyarız her yerde. Ama aslında kurumların karşısında insan çok daha uzun ömürlüdür. Kurumlar gelir geçer ama insan kalır. Üstelik direnişiyle kalır. Silahlar, devasa organizasyonlar karşısında çaresiz gibi görünen insan bir de bakmışsınız sessiz direnişiyle bu kurumları hemen alt edemese de geriletmiş, en azından en sivri yanlarını törpülemiş. Vicdani ret mücadelesinin tarihi bunu defalarca ispat etmiştir. İşte İspanya'daki insumisiolar (total retçiler). 1970'li ve 1980'li yıllarda ancak on bin kişiyi bulan bir avuç insanın mücadelesi sonunda zorunlu askerliği dize getirmiş ve ortadan kaldırmıştır. Türkiye'de bu henüz mümkün olamadı ama Osman Murat Ülke'nin, Mehmet Bal'ın, Mehmet Tarhan'ın ve diğerlerinin mücadelesi, en azından kararlı bireye boyun eğdirilemeyeceğini göstermiştir.

Can Başkent'in vicdani ret üzerine incelemeleri, sunuşları bize işte bu eğilmez bireyin, vicdani ret mücadelesinin öyküsünü anlatıyor. Bu konuyu bütün yönleriyle önümüze getiriyor. Övülesi bir çalışma. Bu çalışma, vicdani ret mücadelesinin hem Türkiye'deki hem de dünyadaki derli toplu bir sunuşudur. Can Başkent bununla da kalmıyor. Her düşünen insan gibi, hareketin sorunlarını ve zaaflarını da duraksamadan önümüze getiriyor.

Er Nemeçek korkmuyor.

Zorla er yapılmak istenen vicdani retçi de korkmuyor.

Korku duvarı bir kere aşıldı mı, en devasa kurumlar bile insanın karşısında çaresizdir.

Kitapta, Can Başkent'in bizler için çevirdiği, İspanyol insumisioları için söylenen  şu ironik cümleyi ben de burada bir kez daha tekrarlayayım:

Vicdani retçi, bir adım öne çık!

Gün Zileli

10 Ocak 2010

Önsöz

Vicdani reddin kuramsal anlamda her zaman oldukça zengin ve derin olduğunu düşünmüşümdür. Bu zenginliğin birinci nedeninin, diğer sivil itaatsizlik eylemlerinin çoğunda da görebileceğimiz bir birey-toplum gerilimi olduğunu düşünüyorum. Bireysel vicdana ve ahlaka dayanan bir edimin, toplumsal bir dönüşüm yaratması emeli, sivil itaatsizliğin temel taşlarından biridir.

Diğer ve belki de daha önemli faktör ise, vicdani reddin ilk bakışta kendini karşı çıktığı şey üzerinden tanımlıyor görünmesine rağmen, oldukça aleni olarak kendini çok dinamik bir şekilde temel kaygıları üzerinden yeniden konumlandırabilmesidir. Örneğin, vicdani retçilerin zorunlu askerlik yükümlülüğüne karşı çıkmalarının, onların askerlik yükümlülüğünü iptal etmemelerinin yarattığı içsel çelişki, bu eylemcilerin bunu bile bile eylemlerde ve etkinliklerde ön saflarda olmasını engelleyememiştir. Dolayısıyla, vicdani ret, askerlikten sakınma psikolojisi olarak değil, toplumsal dönüşüm için çalışan bir eylemlilik olarak kendini konumlandırmayı becerebilmiştir.

Bu kitapta, bilhassa vicdani reddin içsel çelişkileri ve kuramsal bulanıklıklarına da değindim. Kimi zaman, matematiksel bir formelizmle vicdani redde yaklaştım, kimi zaman da vicdani reddi bir uygulamalı ahlak sahası olarak gördüm. Diyalektikten sakınarak, vicdani reddin gelişmesi ve büyümesi sürecine ayna tutmaya çalıştım. Bunu yapmak için de Türkiye’deki vicdani ret hareketinin küçüklü büyüklü eylemlilikleri üzerine yazageldiğim makaleleri de bu kitabın bir parçası haline getirdim. Umuyorum ki bu vakanüvislik, vicdani reddin bu topraklardaki tarihinin yitip gitmemesinde faydalı olacaktır.

Bu kitabın oluşmasında ilk teşekkürü ortak yazarlarıma borçluyum. Diğer büyük teşekkürü ise, projelerimi destekleyen Institute for Anarchist Studies (Anarşist Çalışmalar Enstitüsü) ve Mark Lance’a borçluyum. Enstitü, verdiği destekle vicdani ret ve anarşizm arasındaki ilişkiyi formel açıdan inceleyen araştırmamı finanse etmiştir.

Bu metinlerin kitap haline gelmesinde ise en büyük desteği Gün Zileli’den ve Federe Yayınları’ndan gördüm.

Kitaptaki yazıların oluşumu esnasında fikri desteklerini benden esirgemeyen yüzlerce dostun, omuzdaşın ve düşmanın ismini burada zikretmek imkansız. Tüm bu insanlar arasında Utku Usta ve Ertuğrul Cenk Gürcan’a ayrıca teşekkür etmek isterim.

Kitaptaki yazılar çeşitli mecralarda daha önce yayınlandı. Uzun listeyi burada tekrar zikretmeye gerek yok, ancak yazılarımı bıkmadan yayınlayan tüm savaş karşıtlarının ve vicdani retçilerin internet sitesi www.savaskarsitlari.org ve İzinsiz Gösteri internet dergisi www.izinsizgosteri.net ayrı bir teşekkürü çoktan hak etti.

Her yazar gibi ben de, uykusuz gecelerde bir çift ışıltılı gözü düşünerek avuttum kendimi; bu gözler için G. E. Karagöz’e teşekkür ederim.

Yazarların erişilemez olması beni hep rahatsız etmiştir. Görüşlerinizi, www.canbaskent.net ya da can@canbaskent.net adresleri vasıtasıyla aktarmanız, beni mutlu edecektir.

Can Başkent

Ocak 2010

Savaşa Karşı Şiddetten Arınmış Eylem… Ama Nasıl?

İkibinli yıllarında epey ciddi bir entelektüel ve aktivist enerjimi şiddetten arınmışlığa (şimdilerde ‘şiddetsizlik’ deniyor gelende) vakfettim. Bunun bir metodolojinin ötesine geçen bir ideoloji, anarşizmi bütünleyen bir eylemlilik olduğuna gani gani kani oldum. Şimdilerde halen şiddetin bağlamsal olup olmadığını anlamaya çalışıyorum.

Bu yazı da, şiddetsiz anarşizm çerçevesinden, ABD’nin emperyalist savaşına nasıl yanıt verebileceğimiz sorusuyla cebelleşmekten doğdu ve o günlerin popüler bir anarşist dergisinde yayınlandı. Yayınlanmadan önce solcu-kökenli-anarşist yaklaşımdan epey ağır eleştiriler aldı diye hatırlıyorum.

Savaş başlayalı beri, muhalif kanatta, savaşın kötülüğü üzerine neredeyse söylenmeyen kalmadı. Hemen hemen her politik ve sosyal grup kendi bakışını şu ya da bu şekilde belli etti. Bu toprakların anarşistleri de, görüşlerini açıkladılar. Bilindik fikirlerin yeni verilerle desteklenip tekrarlanmasıydı aslında yapılanlar. ABD nezdinde diğer tüm devletlerin kötü olduğundan dem vurup ‘savaşa karşı anarşist isyan’ çığlıkları attık. Tıpkı bizlerin 9 Kasım’daki mitingde yaptığımız gibi..

Öte yandan savaş devam ediyor. Savaş vesilesiyle tekrar hatırladığımız şiddet ve militarizm, teknolojik ve profesyonel boyutuyla yine gündemde. Yoğun olarak şiddet fenomeniyle uğraşan antimilitarist ve anarko-pasifist aktivistlerin tek yapabildiği, konuyu gündeme taşımak için türlü maskaralıklar ya da bir tür dağcılık gösterisi denebilecek tarzdaki ‘eylemler’. Savaş uçaklarının bombalarını, insan öldürmek için eğitilen askerlerin dramını düşündüğünüz vakit; tüm bunların bir şaklabanlık olduğunu deyivereceğiniz geliyor. Afganistan’da (ya da Angola’da, Arjantin’de, Türkiye’de...) insanlar ölürken siz, yüzünüzde gülücüklerle askerlere karanfil veriyor ve onların vicdanlarını uyandırmaya çalışarak, savaşın insan kaynaklarını kurutmaya; böylelikle de, savaşı durdurmaya çalışıyorsunuz. Pes! [Tüm beyni ve yüreğiyle şiddetten arınmış doğrudan eyleme (non-violent direct action) inanan biri olarak bu satırları yazdığımı hesaba kattığınızda, yazının retoriği sanırım çelişkili olmayacak.]

*

Gandhi ve M.Luther King gibi insanlarla beliren şiddetten arınmış hareket, demokratik ve barışçıl bir yurttaş hareketi tanımını getirdi kendine. Bir gönül felsefesi olarak algılandı, ve dini eğilimlerini de Gandhi, King ve İsa yardımıyla belli etti. Ahlak felsefesi olmaktan çıkıp, neredeyse yeni bir din haline geldi. Protestanlığın bir adım ötesine geçen, yeni ve garip bir Hıristiyanlık mezhebiydi sanki. Sonraları da; bazı anarşistler, Tolstoy ve Thoreou gibi düşünürler aracılığıyla bu yöntemi benimsediler. Fakat, nereden bakarsanız bakın, şiddetten arınmış eylemin mayasına anarşi organik bir biçimde dahil edilemedi. Anarşist devrim ya da kısa vadeli bir anarşist kazanım için yapılan bir çok şiddetten arınmış eylemde; şiddetten arınmış yöntemler ve gösteriler, eylemcilerin amaçlarından ve anarşiden uzaklaşmalarını sağladı. Yeryüzündeki tüm orduları ve savaşları yok etmek üzerine motive olmuş antimilitarist hareket, bir çok Avrupa Birliği ülkesinin vicdani reddi bir hak olarak tanımlamasıyla bitti. Şimdiye kadarki Gandhi ve King menşeli şiddetten arınmış yöntemler, bırakın antimilitarist harekete bir manevra alanı açmayı, devletlerin ekmeğine yağ sürdü. Profesyonel ordulara geçerek, ordularının kalitesini artırdılar. Bununla yetinmeyip sivil hizmet zorunluluğuyla hizmet sektöründeki kadrolarını azaltıp, daha kapitalist olabildiler. Tüm bu gerçekler ve burada sözünü etmeye gerek görmediğim birçok başka faktör, antimilitarist hareketi; anarşi düzleminden çıkartıp; liberal barış hareketinin bir organı haline getirdi.

Öte yandan, savaş; radikal antimilitarist hareket için ölümcül bir eleştiri oldu: Yetememiştik. Savaşlara, savaşları destekleyen insanlara engel olamamıştık. Oysa nasıl olurdu, yoksa o insanların bizlerinki kadar temiz ve sevecen bir vicdanları yok muydu??!! Ama, elbette, biz anarşisttik. Dünyadaki tüm sorunlara çözüm üretebilecek bir felsefenin yandaşlarıydık. İnsancıl liberallere, solculara ve cahil Marksistlere dönüp; Bakın! Anarşi olmadığı için tüm bunlar oluyor, insanlar ölüyor diyenlerimiz bile oldu.

Benim gibiler de; yerel düzlemde yaygın olarak yapılacak şiddetten arınmış