Aykırı Yazılar by Can Baskent by Can Baskent - Read Online

About

Interests

Summary

Bu kitap, son birkaç yılda pek de popüler olmayan sosyopolitik meseleler üzerinde düşünürken yazdığım makaleleri içeriyor. Bu makaleler, güncele yer yer teğet geçerek, kuramsal siyasetin temel taşlarını sorgulamaya çalışıyor. Bu kitapta en çok önemsediğim nokta, sloganların ötesine geçebilmek ve kitabın hitap ettiği okur kitlesinin sorgulamaksızın kabul etmiş olabileceği siyasi dogmaları önemsememekti. Yeni bir siyasetin kurgusunun ve inşasının temelden başlaması gerektiğini, bunun için de önce “bildiklerimizi unutmamız” gerektiğini düşünmüşümdür hep. Dolayısıyla dünya ve siyaset değiştikçe, bizler değiştikçe, sürekli geriye dönerek fikri temellerimizi, siyasetin başlangıç noktalarını ve önkabüllerini, düşüncelerimizi savunurken öne sürdüğümüz tarihsel delilleri gözden geçirmek zorunda olduğumuza inanıyorum. Bu kitap da benim bu süreci nasıl atlattığımın yazılı kanıtıdır.

Kitapta yeni dünyanın yeni ideolojilerine dönük yazılar bulacaksınız. Yazıların, bu meselelere dair bir şeyler okumuş okura seslenebilmesine dikkat ettim. Ama öte yandan, elimden geldiği kadarıyla işlediğim tüm konuların yazılarıma yansıttıklarım ötesinde bir fikirsel derinliği olduğunu da okura sezdirmeye gayret ettim. Bunun için de kitabın sonuna bir okuma listesi ekledim. Bu liste, kitapta ele alınan meselelere dair yeni yeni okuma yapmaya başlamış okur için kuşkusuz daha faydalı olacaktır. Ama aynı zamanda, ideolojinin dogmatizme dönüşmesine direnen kıdemli okurlar için de fena olmayan bir başlangıç noktası olarak görülebilir bu liste.

Published: Propaganda Yayınları on
ISBN: 9781927893517
List price: $3.49
Availability for Aykırı Yazılar
With a 30 day free trial you can read online for free
  1. This book can be read on up to 6 mobile devices.

Reviews

Book Preview

Aykırı Yazılar - Can Baskent

You've reached the end of this preview. Sign up to read more!
Page 1 of 1

Listesi

Önsöz

Bu kitap, son birkaç yılda pek de popüler olmayan sosyopolitik meseleler üzerinde düşünürken yazdığım makaleleri içeriyor. Bu makaleler, güncele yer yer teğet geçerek, kuramsal siyasetin temel taşlarını sorgulamaya çalışıyor.

Fark etmek zor değil, yazılar belirgin bir siyasi ton taşıyor. Belki bu nedenle, belki de sol tandanslı düşüncenin Türkiye’deki stereotipine uymamam nedeniyle, bu yazılar sıklıkla tepki çekmiştir. Çoğunlukla bu tepkilerin, bu topraklarda yeşeren sol düşünce geleneğiyle aramda bir bağ hissetmememden veya ilerici ve dönüştürücü olması beklenen sol hareketin sıklıkla gelenekselciliğe başvurmasından kaynaklandığını düşünmüşümdür. Bu nedenle, bu yazıların kitaplaşmasını ayrıca önemsedim.

Fakat, bu kitapta en çok önemsediğim nokta, sloganların ötesine geçebilmek ve kitabın hitap ettiği okur kitlesinin sorgulamaksızın kabul etmiş olabileceği siyasi dogmaları önemsememekti. Yeni bir siyasetin kurgusunun ve inşasının temelden başlaması gerektiğini, bunun için de önce bildiklerimizi unutmamız gerektiğini düşünmüşümdür hep. Dolayısıyla dünya ve siyaset değiştikçe, bizler değiştikçe, sürekli geriye dönerek fikri temellerimizi, siyasetin başlangıç noktalarını ve önkabüllerini, düşüncelerimizi savunurken öne sürdüğümüz tarihsel delilleri gözden geçirmek zorunda olduğumuza inanıyorum. Bu kitap da benim bu süreci nasıl atlattığımın yazılı kanıtıdır.

Kitapta yeni dünyanın yeni ideolojilerine dönük yazılar bulacaksınız. Yazıların, bu meselelere dair bir şeyler okumuş okura seslenebilmesine dikkat ettim. Ama öte yandan, elimden geldiği kadarıyla işlediğim tüm konuların yazılarıma yansıttıklarım ötesinde bir fikirsel derinliği olduğunu da okura sezdirmeye gayret ettim. Bunun için de kitabın sonuna bir okuma listesi ekledim. Bu liste, kitapta ele alınan meselelere dair yeni yeni okuma yapmaya başlamış okur için kuşkusuz daha faydalı olacaktır. Ama aynı zamanda, ideolojinin dogmatizme dönüşmesine direnen kıdemli okurlar için de fena olmayan bir başlangıç noktası olarak görülebilir bu liste.

Yazılarıma dair tüm eleştirileriniz için bana web üzerinden ulaşabilirsiniz: www.canbaskent.net ve can@canbaskent.net.

Eylül 2015

Veganizm ve Siyasi Ötelemeleri

Veganizm, son zamanlarda hakkında yayınlanan kitaplar ve çevirilerle (Veganizm: Ahlakı, Siyaseti ve Mücadelesi, Zülâl Kalkandelen - Can Başkent, Propaganda Yayınları, 2013 ve Etin Cinsel Politikası, Carol J. Adams, Ayrıntı Yayınları, 2013) sosyopolitik sahamıza ürkek ve yavaş adımlarla giriyor. Bu ürkeklik, öte yandan, veganizmin kimi önemli siyasi ötelemelerini görmemizi engelleyebiliyor. Bir yandan ana akım siyaset tarafından ciddiye alınmamaya alışmış siyasi ve sosyolojik bir akım, bir yandan da bu siyasetin ürkekliği hiç de çağrıştırmayan ciddiyetteki kapsamı düşünüldüğünde, genel geçer siyasi alışkanlıklarımız ve geleneklerimiz, ürkeklik ve mütevazilik tarafını seçerek veganizmin siyasi ötelemeleri üzerine gerekli tefekkürü sarfetmemiş, hatta veganizme hakketiği sosyopolitik ilgiyi ve saygıyı göstermemiştir. Bu yazıda, siyasi çevrelerde ihmal edilegelen diğer yaklaşımı seçecek ve vegan siyasetin ilk aşamada akla gelmeyebilen siyasi ötelemelerini tartışacağız. Bu tartışmada, yerel öğelere ağırlık verecek, bilhassa içinde yaşadığımız toplumun gelenek ve eğilimlerini de göz önüne alarak, veganizmin sol ve sağ spektrumda yer alan ideolojilerdeki konumunu irdeleyeceğiz. Bunu da adım adım yapacak, veganizmin kimi önemli siyasi ötelemelerini madde madde inceleyeceğiz.

1. Hayvan Hakları ve Bireylik

Alışageldiğimiz siyaset, insan hakları meselesini ele aldığında, bu hakların çerçevesine ve içeriğine yoğunlaşır, mesaisini kime hangi hakların ne kadar verilmesi gerektiği tartışmasına adar. Öte yandan veganizm söz konusu olunca, tartışmanın önemli bir boyutu, hak verilmesi düşünülenlerin, yani insan olmayan hayvanların, haklar zemininde ne kadar birey olduğudur. Ancak sonrasında, hayvanların bu hakların ne kadarına, ne zaman haiz olduğu tartışılabilir. Fark edilecektir, bu tanıdık bir dizgedir, tarihte bu tartışmanın benzerleri de, yüzeysel bakarsak, mevcuttur. Siyah özgürlük hareketinden tutun da, kadınlara oy ve mülkiyet hakkı, benzer tarihsel ve siyasi zorluklarla yüzleşmiştir. 19. yüzyılın başlarında, ciddi ciddi siyahların ne kadar insan olduğu, kadınların mirası ne kadar hak ettiği aklı başında insanlar tarafından tartışılıyordu.

Kuşkusuz bu yaklaşım, siyasi doğruculuğu kimi diğer meselelerde de kendini gösteriyor. Zigotun ne zaman insan olduğu tartışması kürtaj meselesinin ahlaki konumunu temellendirmede esastır. Keza, bitkisel hayattaki bir hastanın hangi insan haklarına ne kadar haiz olduğu tartışması da manalıdır.

Fakat, hayvan hakları meselesinde iş değişiyor. Zira, bu, siyahların medeni haklara haiz olması tartışmasından çok daha zor bir konudur. Çünkü hayvanların kimi hakları varsa, bu hakları talep etmedikleri ve edemedikleri halde, bizim bu hakların ne olduğuna nasıl karar verebileceğimiz, bu hakları nasıl sunacağımız, onların bu hakları nasıl kullanacakları, itiraz ve yaptırım hakları gibi konular önemli tartışma noktaları olacaktır. Bundan daha da önemlisi, hayvanların hakları olduğunu söylemek, onların bir tür birey (person) olduğunu, hukuki tanınırlıkları olduğunu kabul etmek anlamına gelecektir. Her ne kadar kendi haklarını savunamasalar da, tıpkı sırf kendi başına dava açamayacağı için küçük bir çocuğu suistimal etmek vicdana sığmayan bir durumsa (zira çocuk adına hukuki işlemi başlatan birileri vardır ve olacaktır), o halde, benzer şekilde, hayvanların da kamusal bir korumaya ve hukuki temsile ihtiyacı olduğu sonucu ortaya çıkacaktır. Kuşkusuz, günümüzde belli bir oranda böyle bir koruma mevcut. Fakat, bu koruma yetersiz olmasının yanında, hukuki ve felsefi temellerini insan olmayan hayvanların bireyliğinden değil, tam tersine hayvanların insanların mülkü olmasından almaktadır. Bu konuya birazdan detaylıca değineceğiz.

Ancak şimdi, hayvanların hukuki temsili ve korumayı hak eden bireyler olup olmadığı tartışması eğer uçuk geliyorsa, felsefe çevrelerinde son zamanlarda heyecanla tartışılagelen, yapay zeka ve bilgisayarın hukuki bireyliği tartışmalarını anımsayalım. Bu konuyu çok iyi özetleyen bir örnekle başlayamak en doğrusu.

1980’lerde ABD’de üretilen bir radyoterapi cihazı, Therac-25, yazılımındaki bir kodlama hatası yüzünden aşırı dozda radyasyon vermek suretiyle birkaç hastanın ölümüne yol açmıştır. Hata, operatör ya da hekim hatası değildir. Cihazı kullanan teknisyen yanlış tuşlara basıp, yanlış ayarlarla cihazı çalıştırmış değildir. Hata, cihazın bilgisayar aksamındaki yazılımda yer alan bir kod hatasıdır.

Bilgisayar bilimleri kuramının en önemli teoremlerinden birini anımsamadan bu sorunu çözümlemek mümkün değil. İşin teorisine göre, bir bilgisayar programında, kuramsal olarak, var olan tüm "bugları" bulmak mümkün değildir. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, bir bilgisayar programında bug olup olmadığı sorusuna kesin yanıt verecek bir matematiksel yöntem yoktur. Henüz bulunamamıştır, demiyorum. Böyle bir yöntemin olamayacağı söylüyorum. Yani, verili her program ve her input/girdi için, bu programın çalışacağının ya da çökeceğinin tesbitini bütüncül ve kesin olarak yapmak matematiksel olarak imkansızdır.

Bu ne demek? Şu demek: bilgisayar programındaki buglardan, sonuçları ne olursa olsun, programcıyı, analizciyi ne kadar sorumlu tutacağımız net bir cevabı yoktur. Programcı ne kadar iyi olursa olsun, yazılımda buglar olabilir, olacaktır. Kuşkusuz mesele, bu bugların ciddiyeti ve vehametidir. Ancak, her bugın tespinin mümkün olmadığı da gerek pratik gerekse kuramsal zeminde yaygın kabül gören bir uygulama olagelmiştir. Bu nedenle, yazılım şirketleri de ürettikleri programların yaratabilecekleri olası sorunların sorumluluğunu almazlar (meraklısı, oturup yazılımların kullanıcı şartlarını ve sözleşmelerini okuyabilir). Bu hukuki sorumsuzluğun ciddi kuramsal ve matematiksel temelleri vardır.

Öte yandan, bu kazalardan yazılımcıyı tamamen sorumlu tutamıyorsak, sorumluluğun bir kısmını bilgisayara ve programa veriyoruz demektir. Bu nedenle, cezai bir müeyyede olarak, programcıyı değil, programın kendisini cezalandırmak mümkün ve mantıklı bir yaklaşımdır kulağa komik gelse de. Bir robot kazayla sizi yaralarsa, bu hatanın belki bir kısmı mühendiste ve programcıda, bir kısmı da robotun kendisinde olacaktır, bu mantığa göre. Bu, hukuki olarak makinenin birey yerine konmasıdır. Şaşırtıcı, değil mi?

Bu düşünce dizgesinin benzerini hayvan hakları meselesinde de görüyoruz. Komşunun çocuğuna saldıran köpeklerin idam edilmesi, acaba idam-karşıtı insan hakları savunucularını ne kadar ilgilendirir? Madem, insana işkence ne kadar suçsa insan olmayan hayvana da işkence de bir suçtur, işkencecilerine benzer cezalar verilmeli midir? İşkencenin vehametini anlamada kriterlerimiz eğer acı ve aşağılamaysa, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde hayvanlara yönelik işkencede de mağdurların gerek fiziksel gerek psikolojik olarak benzer acılara maruz kaldığı tartışma kabül etmez bir gerçektir. Daha da ileri gidecekseniz, attığın tokat sırf canımı yakmadı diye, kabul edilebilir midir? Sırf atlar şikayet etmiyor, uysallıklarından ve belki de depresyonlarından dolayı şaha kalkıp direnmiyorlarsa, faytona binmek mübah mıdır? Sırf proleterler gerektiği kadar kuvvetli seslerini çıkarmıyor diye, bu iktisadi düzeni sürdürmek ne kadar kabul edilebilir?

Kuşkusuz, hayvanların hukuki ve siyasi bireyliği onlara, söylemesi bile afaki, her siyasi hakkı vermez. Oy ve emeklilik hakkının hayvanlara verilmesi söz konusu değildir (polise ve engellilere hizmet eden köpekler gibi istisnalar ayrı muameleyi hak eder). Ancak, örneğin, hayvanlara barınma ve yiyecek hakkının ne kadar verileceği de ciddi bir tartışmadır (sokak köpeklerini düşünün), özellikle odağımızı ev-hayvanlarından çıkarıp genişlettiğimizde (hayvanat bahçelerinin ahlaki meselesini düşünün).

Bu, yazının başında değindiğim hakların çerçevesini belirleme sorunudur. Fakat biz bu yazıda bu çerçevenin kapsamını belirlemeye dönük tartışmalara değinmeyeceğiz. Detaylara eğilen bu anlamlı tartışmalardan daha önemlisi evvela insan olmayan hayvanların hukuki bireyliğinin tanınmasıdır. Zira, bu kabul altında hareket ediliğinde, hayvan haklarını anlamak ve tanımlamak daha kolay ve net olacaktır.

Hayvanların birey olarak tanınmasının en önemli ve zaruri sonucu, onların etlerini yemenin, derilerini giymenin ve zevk için öldürülmelerinin kriminalize edilmesidir. Malumunuz, Türkiye’de bile, eğer komşunuz, sizin köpeğinizi zehirlerse ceza alabilmektedir. Kabul, elbette cinayet cezası almamaktadır, almasına da gerek yoktur belki, ama yine de bu ahlaki ve hukuki olarak bir suçtur. Ancak, aynı suç, komşunuz iskender kebap yediğinde işlenmemektedir. Neden?

Bunun nedeni, hayvanın sahibinin duygusal ve ekonomik bir mülkü olarak tanımlanması ve anlaşılmasıdır. Bu nedenle, örneğin, köpeğimi zehirlerseniz pencerimi kırmaktan daha fazla ceza alırsınız. Benzer şekilde, çiftçi de kendi elleriyle yetiştirip sattığı ineği yemenizi ister, zira bu inek sahibinin belki duygusal değil ama ekonomik mülküdür. Fakat aynı çiftçi, çoban köpeğini parasını verip yemek istediğinizde sert bir tepki gösterebilir. Altını çizmekte fayda var, bu, hayvanların hukuki açıdan içkin bir şekilde birey olarak tanımayan bir prosedürdür. Hayvan, sahibiyle tanımlanır (koruma altındaki türler gibi istisnalar dışında). Suç, hayvandan çok, hayvanın sahibine dönük bir ihlal olarak algılanır. Hatta, suç çok spesifiktir, petlere uygulanırken mezbahalara uygulanmaz. Şikayet edeni yoksa, kamu davası genellikle açılmaz. Dolayısıyla, bu çerçevede, genel geçer siyasette hayvan hakları denen şey, hayvanı olan insanların hak ve yükümlülükleriyle, diğer insanların hayvan sahibi olan insanlara karşı davranışlarını düzenler.

Doğmamış fetüsün, aklı yerinde olmayan bireyin, insan olmayan hayvanın hukuki bireyliğinin nerede başlayıp nerede bittiği, tıpkı kadınların, erkeklerin, eşcinsellerin, diğer ırkların, mültecilerin, çocukların, soyluların, kralların, bilgisayar programcılarının, askerlerin, mebusların, mimarların haklarının nerede başlayıp nerede bittiği tartışması kadar önemlidir. Bu tartışmaların önemli bir kısmı, hakların nerede bittiğiyle ilgilenir: asker, savaşta adam öldürebilir, ama sivilde öldüremez, çocukken yaptığınız birçok şeyi büyüyünce yapamazsınız. Fakat, fetüs hakları meselesinde olduğu gibi, hayvan haklarında da asıl konu bu hakların nerede başladığıyla da yakinen ilgilidir. Bu tartışmayı yukarıda değindiğimiz bağlamda ele almak, karşılaştırmalı hukuk ve siyasetin artık ihmal etmemesi gereken bir saha olarak aciliyetini korumaktadır.

2. Etoburluk ve Kamu Sağlığı

Kamusal alanda, parklarda lokantalarda sigaranın yasaklanması büyük bir siyasi zaferdir. Kuşkusuz, tütün ekiminin yasaklanmasını tartışmak için henüz erken, farkındayım, ancak yine de sigara içmekle et yemeye aynı muamalenin yapılması gerektiğini tartışmanın vakti geldi de geçiyor.

Sigara yasağının kritik noktası, bireyin kendisine zarar vermesi değil, çevresine zarar vermesidir, hatta alkol yasakları da benzer şekilde gerekçelendirilmiştir. Peki et yemek başkalarına zarar verir mi? Bu soruya hayır yanıtını vermek, yenen hayvanların başkası olmadığını, birer birey olmadığını kabül etmek anlamına gelirken; evet yanıtını vermek de onların bireyliğini onaylamak anlamına gelecektir. Kuşkusuz bu bireysellik tartışmasının sadece hukuki değil ahlaki boyutları da vardır. İhtiyacımız olmadığı halde, Eskimo veya Berberi değilsek eğer örneğin, bir hayvanın etinden ve sütünden faydalanma mecburiyetimiz yoktur. Bu keyfiliğin ahlaki ötelemeleri apayrı bir tartışmanın konusudur, siyasi önermeleri tartıştığımız bu yazının çerçevesine şimdilik girmemektedir.

Ancak meselenin asıl merkezi boyutu, eti için kesilen hayvanın, diğer olası haklarını bir kenara bırakalım, işkenceyle öldürülmeme hakkı olup olmadığı tartışmasıdır. Zira bu eksende, et yemenin insan sağlığına verdiği zararı tartışmadan, kamu sağlığı bağlamında, hayvanların da bu kamusal alanın ve hukukun bir parçası olduğunu kabul ederek, et yemeyi sınırlandırmak ve hatta kriminalize etmek, et yemeyi tıpkı nefret cinayetleri gibi ağır suç kademesine yükseltmek mümkün olacaktır. Nasıl çocuklara sigara ve alkol satmak, onları bu maddelere bağımlı hale getirmek bir suçsa, çocuklara kokoreç ikram etmek de benzer şekilde algılanabilecektir. Bu siyaseten cesur ve uçuk ve hatta devrimci bir önermedir.

Buna toplumun hazır olmadığının, geleneklerin ve özellikle dinin bunun önünde bir engel olduğunun, sol düşüncenin radikal uçlarında dahi bu düşüncenin pek popüler olmadığının, hatta yer yer ayıplandığının ve dışlandığının farkındayım. Sıradan popülist argümanların, pek de saygıyı hak etmeyen bir jargonla, halkımızın ete aç olduğunu haykırmasını ben, nedense, halkımız havyara aç diyen bir Marie Antoinetteçilik olarak okuyorum. Bir hayvanı öldürmeden elde edilmesi pek mümkün olmayan eti bir ihtiyaç olarak kodlamak, türcü ve eziyetçi ideolojinin ilk adımlarındandır.

Veganizme dair sosyopolitik şaşkınlığın meselenin düşünsel boyutunu değiştirmeyeceğinin de gayet tabii farkındayım. Nasıl, kız ve erkek yurtları birleştirilsin talebiyle Paris banliyölerinde başlayan ’68 hareketi, bu memlekete geldiğinde bu özgürlükçü boyutunu kaybettiyse, toplumun hazır olmadığı bahanesi, bizleri nasıl artık mide bulandırıcı boyuta gelen bir muhafazakarlık ve kalın kafalılık toplumunda yaşamaya, bu yaşamı bezgin bir şekilde kabüllenmeye mahkum ediyorsa; benzer şekilde, hayvanların bireyselliği tartışmasını ihmal etmek de, sözcüğün anlamı olarak dahi, hayvanların hukuki ve siyasi bireyliği tartışmalarının siyasi literatürümüzden ve dimağımızdan eksik olduğu, yok sayıldığı anlamına gelecektir. Eğer, sol mazlumların sesiyse, eh, tartışılmaz bir şekilde eti veya derisi için işkenceyle öldürülen hayvan da bir mazlumsa ve eğer sol da bu mazlumiyeti tanımıyorsa, buna sol değil, ayrıcalıklı sınıfların iktidar savaşı denir.

Veganizme aşina sol/yeşil hareketler de yok değil elbet. Fakat, bu sol siyasetin de hayvancılık sektörünü sübvansiye ederek desteklemekle, tavukların kafes hacmini ölçmek arasında sıkıştığını, meselenin ana belitlerini kavramaktan ziyade, işi reformist bir popülizmine çektiğini görmek mümkündür. Kuşkusuz, idamlık tutsakların cezaevi koşulları önemlidir. Ancak, idama karşı çıkmazsanız eğer, cezaevi koşullarına dair önerdiğiniz reformlar inandırıcı ve samimi olamayacaktır.

Devletin kamu sağlığı bahanesiyle bireylere müdahalesini ya da iyi niyetli bir toplum mühendisliğini Kropotkin 2.0 edasıyla savunuyor değilim. Kimseye neyi, ne zaman, nasıl yemesi gerektiğini söylüyor değilim. Mesele, beyaz ekmek yerine, kepekli ekmek yenmeli tartışması, yani sadece insanın kendi sağlığı için neyi, ne kadar yemeli tartışması da değildir, dikkat ediniz. Mesele, günümüz toplumunda, damak tadı ve gelenekler (ve bunlara bağlı ekonomik döngü) nedeniyle insan olmayan hayvanların yaşam haklarını ihlal etme hoyratlığımızın siyaseten (ve ahlaken ve vicdanen ve hukuken ve iktisaden) meşru olup olmadığıdır. Bu minvalde tartışma, toplumun ve kamunun, devleti kullanarak ya da değil, kendi özgürlüklerini, hayvanıyla ve insanıyla, kendi yaşamsal haklarını savunmasıdır. Eğer, hayvanlar da, belki kimi kısıtlı haklarla, bu toplumun ve ekosferin bir parçasıysa, bu hayvanların temel haklarının, en başta yaşam haklarının ihlal edilmesi, sadece hayvanları değil bu ekosferin ve politosferin her üyesini ilgilendirir.

3. Burjuva Kültürü Yeniden Tanımlamak

Marksist siyasetin yanına yöresine bulaşmış herkes, burjuva sınıfının sosyal yapıdaki (geçici) öncü rolünü kabul edecektir. Yine bir gün ben Karayiplerdeyken… öykülerinin ötesinde, bu memleketin en büyük film ve müzik festivalleri, modern sanat müzesi bu burjuvazinin bir ürünüdür. Aynı burjuvazi safarileriyle, fildişi tuşlu piyanolarıyla, havyarlarıyla ve kaz ciğerleriyle de ünlüdür.

İnsan olmayan hayvanların bireyliğini kabul etmek, burjuva kültürün öncü yönlerini tekrar tanımlayacaktır. Bu da üç Michelin yıldızlı vegan lokantalara, vegan haute couture’a, en lezzetli etsiz hamburger yarışmalarına, vegan köpek mamalarına yol açacaktır şüphesiz. Hatta, bu aşamaya nisbeten yaklaşıldığını söyleyebiliriz Batı’da. Paris’teki üç yıldızlı L’Arpage lokantasının asgari ücrete denk bir meblağa vegan/vejetaryen öğle yemeği servisi yapması, Stella McCartney’in moda evi, annesi rahmetli Linda’nın vejetaryen hazır gıda şirketi gibi girişimler genel kabul görmüştür burjuva çevrelerde.

Burjuvazinin vegan siyaseti ilgilendiren önemli boyutlarından biri, yüksek mutfağı (haute cuisine) veganlaştırmasıdır. Bu sürecin bu yazı kapsamına giren birkaç önemli boyutu var.

Gündelik hayat siyaseti çerçevesinde, bunun kamusal yaşam alanlarını yenilemede önemli bir rol oynayacağını görmek zor değil. Bu sayede, bir, lokantada bir şeyler atıştırmak istediğinizde, kebap/pide döngüsüyle, tatminkar olmayan zeytinyağlı mezeler arasında sıkışmak zorunda kalmayabilirsiniz. İki, Osmanlı Mutfağı’nın kayıp vegan lezzetlerini bir arkeolog gibi keşfedebilirsiniz. Üç, hemen her bitkinin farklı farklı pişirme şeklini öğrenebilir, farklı kültür ve mutfakların bitkilerle kurdukları ilişkileri anlayarak o kültürlerin antropolojisini birincil elden, eğlenceli bir pedagojiyle anlayabilirisiniz. Özetle, vegan siyasetin toplumu yeniden şekillendirme rolü, tanımına içkin bir şekilde, insanların günlük beslenmesiyle, oldukça maternal ve radikal bir kuvvetle gerçekleşir. Bu da gündelik siyasetin önemli sacayaklarındandır.

Bu anlamda, gerek göçmen kültürlerin itelemesiyle, gerek burjuvazinin merakıyla yemek kültürlerinin kaynaşması ilginç bir sosyopolitik labaratuvar oluşturmaktadır. Benzer şekilde etnik mutfakların vegan öğelerini eşeleme, kültürlerin geçmişleriyle barışmasında, kulağa hayalperestçe gelse de, önemli bir aşamadır. Damak zevkimize yansıyan Yahudi, Rum, Ermeni, Arap ve benzeri lezzetlerin izini sürmek, kendisini geçmişini inkar üzerinen kuran bir rejimi insanileştirmede önemli bir aşama olarak görülebilir. Keza, tıpkı etimolojinin, sözcüklerin soyacağını takip etmenin verdiği entelektüel zevkin aynı anda kültürel bir tarih olarak okunabileceği gerçeği gibi, tatların ve yemeklerin sınırları nasıl aşıp göçtüğü heyecan verici bir alandır. Benim buna dair sunabileceğim başlıca örnek mantıdır. Mantımsı yiyecekler, yani içine bir şeyler doldurularak türlü yöntemlerle pişirilen, bir iki lokma büyüklüğündeki hamur bohçalar, toplumların ortak noktalarını ve farklılaşmalarını lezzetli bir şekilde anlatmaktadır. Türkiye coğrafyasının türlü türlü mantıları, Hintlilerin samosası, Nepallilerin momosu, İtalyanların raviolisi, Polonyalıların pierogisi, Çinlilerin wontonu, Kore’nin mandusu yemek arkeolojisi ve antropolojisi olarak incelendiğinde heyecan verici tariflerdir. Benzer şekilde Portekizle aynı adı taşıyan portakalın, Yeni Dünya’dan göçen domatesin ve patatesin kültürlerin damak zevkini nasıl bu kadar hızlıca değiştirdiği de sadece ekonomik değil siyasi anlamda da önemlidir. Değişen sadece ticaret yolları değil, bütün bir kıtanın kültürü olmuştur. Domates, salçasıyla bu kadar kısa sürede mutfaklarımızın baş köşesine yerleştiyse, tofunun ne zaman bu tahta kurulacağını düşünmek, faydalı bir düşünce deneyidir.

Burjuva kültürün öncü rolü, bilhassa burada kendini gösterebilmektedir. Örneğin, İstanbul’da düzgün ravioli ve mandu yemek için burjuvaya yakın bir ekonomik seviyede olmak ya da işin epey bir meraklısı olmak lazımdır. Benzer şekilde, ismini bile hatırlamadığım meyvenin limon keseciklerine benzer meyvelerinden müteşekkil bir turp sosunu bulup yemek zordur, mesele sadece parası değil, bu kültüre aidiyettir.

Degüstatif kültürün gelişmesi elbette hane halkını da etkileyecektir. Bunun siyasi boyutunu görmek zor değil. Ev ekonomisinin, mercimekçi teyze Ayşe Baysal’ı anımsayalım, karnıyarığı kıymalı değil de mercimekle yapmaya başlar hale gelmesi, az buz bir devrim değildir. Burjuvazinin bu meselede, küçük de olsa, bir rolü olabileceği tahmin edilebilir.

Kaldı ki, bu burjuva kültürün diğer bir yansıması ve belki de antitezi, annelerin devrimci rolünü vurgulanmasıdır. Bu anlamda çalışan sınıfın, emekçilerin ve annelerin kendini burjuva kültürün doğruları ve eğilimleri üzerinden tanımlaması vegan mutfak bağlamında çekici ötelemelere sahiptir. Burun kıvrılan sebzelerin iade-i itibara uğraması (kerevizden neler neler yapılıyormuş?), mercimekli karnıyarığın kimi modifikasyonlarla kendini yüksek sınıfa terfi ettirmesi (maş fasülyesiyle de güzel oluyormuş bu meret!), proleter sınıfın kendini tanımlamasında, kendine güvenini yeniden teşkil etmesinde, biraz hayalperestçe olacak gene de, pay sahibi olabilir. Bu, yemek kültürünün siyasi gündemi şekillendirmekteki rolü bağlamında önemlidir.

Kuşkusuz, veganizmin burjuvaziyle flört etmesi, birkaç yüzyıl öncelerinde kendine hami arayan ressamların ve düşünürlerin halini hatırlatıyor bize. Fakat, burjuvazi de bir toplumsal sınıfsa ve pragmatik olarak da bir şekilde öncü role haiz olabiliyorsa, veganizmin bu sınıfa zühur etmeyeceğini düşünmek hayalperestçe olacaktır. Kısacası, veganizmin burjuvaziyle flörtüne aracılık etmek değil, bir toplumsal gerçekliği kabul etmektir bu.

4. Veganizm ve Sağ Siyaset

Veganizmin geleneksel olarak siyaseten en zorlandığı saha sağ siyasettir. Bu nedenle sağ ve muhafazakar vegan siyaseti acilen yeniden ve derinden düşünmek gerekmektedir. Bu aciliyetin iki önemli