Find your next favorite book

Become a member today and read free for 30 days
Dirmil Ömürcüsü: Roman

Dirmil Ömürcüsü: Roman

Read preview

Dirmil Ömürcüsü: Roman

Length:
201 pages
2 hours
Publisher:
Released:
Dec 1, 2015
ISBN:
9786059285483
Format:
Book

Description

Yörede yaşamış, Halk Aşığı Emin Demirayak ve Kadir Türen gibi Teke kültürünün en yetkin, en üretken saz ve söz ustalarının dolu dolu geçen sıra dışı yaşam öykülerini, folklor zenginliğini ve sıcak insan öykülerini masalsı bir dil ile anlatan bir anı romandır Dirmil Ömürcüsü.               


    Ormanın bakanlık eliyle kesilişine silahıyla karşı gelip hapis yatan, ormanın dingin gücünün içinizde bıraktığı inanılmaz yaşama isteğiyle sizi en yakın ormana koşturtacak bir çağrı öyküsüdür. Emin Demirayak duyarlı sanatçı kişiliğiyle haksızlıklara karşı duran, türküleri taş plaklara kazınan dostları kadar düşmanları da olan ve sesiyle var olan Emin Demirayak,  kavgaların birinde ağzı kulaklarına kadar kesilir, kavgaların birinde de gözü çıkarılır. Ve 1980 yılında 12 Eylül’ün ilk saatlerinde 17 kurşunla sinsice öldürülür.


Dirmil, dağlarla çevrili bir ovanın başında Oyuk dağına yaslanmış, ayaklarının ucunda duran köylere yukardan bakıyordu. Batıdan topladığı tepeleri, doğuya dağ sıraları ve platolar şeklinde dağıtmıştı. Bin yıllık sedirler, ardıçlar tüm görkemiyle Kızlarsivrisi’nden şehre doğru iniyordu. Kızılcıklar, pıynarlar, alıçlar, çam ağaçları, sedirler; çiçeğini açmış kekikler, papatyalar, dağ menekşeleri, sessizlikte patlayan bin bir tomurcuk arılara, kuşlara, kelebeklere ve insanlara kollarını açmış beklemekteydi.


Dorukların karları nisan yağmurlarıyla eridi. Yapraklardan düşen damlalar, yamaçlardan patlayan kara sular, pınarlar, dereler, kocaman Dirmil Çayı’ndan köpüre köpüre çağlayarak aktı ve Yapraklı’da koca bir deniz oluşturdu. Oluktan akan sular, kalın çam ağacı gövdelerine oyulmuş yalakları doldurup dağların vefalı dostu keçileri suladığı gibi doruk çocukları için de bir plaj işlevini yapıyordu.


Gulaz zamanıydı; bütün keçiler, koyunlar kuzulayıp sürüler çoğaldı. Kuzuların, oğlakların ağız sütlerine çocuklar, çobanlar ortak oldu. Dumanı tüten topraklar sürüldü. Taşa, kuşa, toprağa deyip üç kere atıldı tohum. Ve bire bin verdi.



HALİL ERDEM


 


1961 Dirmil-Burdur doğumlu. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliğini bitirdi. Türkçe Bölümünde lisans tamamladı.


Kar Aydınlığı     (Roman)       Fam Yayınları 2014


Dirmil Ömürcüsü     (Roman)       Fam Yayınları2006- 2014


Goca Meryem  (Roman)       Fam Yayınları 2014


Tokatçı              (Çocuk Romanı) Kendi Yayını 2013


Teke Yöresi Halk İnançları (Araştırma - inceleme) Kendi Yayını 2008


Karacaoğlan Geleneğinde Dirmil Güzellemeleri ve Öyküler (Araştırma inceleme) 2011 Alter Yay.


Gece Mavisinde Aşk               (Şiir)       Kendi Yayını 1998


Ve Alışıldı Ölüme     (Şiir )      Temmuz Yayınları 1990


Kardan Adam   (Çocuk şiirleri) Kendi Yayını 1998


Işık Avcıları       (Çocuk şiirleri) Kendi Yayını) 2013


Çöpten Öğrendiğim Hayat   Çocuk Kitabı              2015


Göl Hikayeleri           (Öykü)                                     2015


 Şiir ve yazılarını Bahçe, Mavi Umut, Bahar, Çalı, Öğretmen Dünyası, Dirmil, Noktam, Bezuvar, süje, Kar dergilerinde yayınladı. Beykonak Eğitim ve Kültür Vakfı Yirce Şiir Yarışmasında. Ne-Var Yok şiiriyle Birincilik aldı.(2004)


Resim çalışmalarını da yürüten Halil ERDEM 3 kişisel, 25 karma resim sergi etkinliğinde bulundu.

Publisher:
Released:
Dec 1, 2015
ISBN:
9786059285483
Format:
Book

About the author


Book Preview

Dirmil Ömürcüsü - Halil Erdem

HALİL ERDEM

1961 Dirmil-Burdur doğumlu. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliğini bitirdi. Türkçe Bölümünde lisans tamamladı.

Kar Aydınlığı              (Roman) Fam Yayınları 2014

Dirmil Ömürcüsü              (Roman) Fam Yayınları2006- 2014

Goca Meryem              (Roman) Fam Yayınları 2014

Tokatçı              (Çocuk Romanı) Kendi Yayını 2013

Teke Yöresi Halk İnançları (Araştırma - inceleme) Kendi Yayını 2008

Karacaoğlan Geleneğinde Dirmil Güzellemeleri ve Öyküler (Araştırma inceleme) 2011 Alter Yay.

Gece Mavisinde Aşk              (Şiir) Kendi Yayını 1998

Ve Alışıldı Ölüme              (Şiir ) Temmuz Yayınları 1990

Kardan Adam              (Çocuk şiirleri) Kendi Yayını 1998

Işık Avcıları              (Çocuk şiirleri) Kendi Yayını) 2013

Çöpten Öğrendiğim Hayat Çocuk Kitabı 2015

Göl Hikayeleri (Öykü) 2015

Şiir ve yazılarını Bahçe, Mavi Umut, Bahar, Çalı, Öğretmen Dünyası, Dirmil, Noktam, Bezuvar, süje, Kar dergilerinde yayınladı. Beykonak Eğitim ve Kültür Vakfı Yirce Şiir Yarışmasında. Ne-Var Yok şiiriyle Birincilik aldı.(2004)

Resim çalışmalarını da yürüten Halil ERDEM 3 kişisel, 25 karma resim sergi etkinliğinde bulundu.


Dirmil Ömürcüsü

Halil Erdem

Roman


DİRMİL ÖMÜRCÜSÜ

1

Dirmil, dağlarla çevrili bir ovanın başında Oyuk dağına yaslanmış, ayaklarının ucunda duran köylere yukardan bakıyordu. Batıdan topladığı tepeleri, doğuya dağ sıraları ve platolar şeklinde dağıtmıştı. Bin yıllık sedirler, ardıçlar tüm görkemiyle Kızlarsivrisi’nden şehre doğru iniyordu. Kızılcıklar, pıynarlar, alıçlar, çam ağaçları, sedirler; çiçeğini açmış kekikler, papatyalar, dağ menekşeleri, sessizlikte patlayan bin bir tomurcuk arılara, kuşlara, kelebeklere ve insanlara kollarını açmış beklemekteydi.

Dorukların karları nisan yağmurlarıyla eridi. Yapraklardan düşen damlalar, yamaçlardan patlayan kara sular, pınarlar, dereler, kocaman Dirmil Çayı’ndan köpüre köpüre çağlayarak aktı ve Yapraklı’da koca bir deniz oluşturdu. Oluktan akan sular, kalın çam ağacı gövdelerine oyulmuş yalakları doldurup dağların vefalı dostu keçileri suladığı gibi doruk çocukları için de bir plaj işlevini yapıyordu.

Gulaz zamanıydı; bütün keçiler, koyunlar kuzulayıp sürüler çoğaldı. Kuzuların, oğlakların ağız sütlerine çocuklar, çobanlar ortak oldu. Dumanı tüten topraklar sürüldü. Taşa, kuşa, toprağa deyip üç kere atıldı tohum. Ve bire bin verdi.

Dirmil Ülkesi’nde gökyüzüne bakıp düş kuran, ay dededen pabuç isteyen, elledikleri kuş yumurtalarının sıcaklığında uyuyup kalan çocukları ve bu çocukların askere gidene kadar çelik çomak oynayan babaları vardı.

Sonra Dirmil’de taşı yalayarak kirece dönüştüren Prometheus’un ateşi yanmaktaydı. Kireç ki, evlerimizin aydınlık yüzüdür. Evimiz Dirmil’dedir; doğduğumuz, ölülerimizi uğurladığımız, bizi toplayan, bekleyen evlerimiz… Cumbalı, köşklü, saçaklarında çörtenlerin baktığı evlerimiz… Kırmızı kiremitleriyle yeşil bahçelere yaslanmış ahşap sesli evlerimiz. İşte o evlerin üstüne hafiften bir yağmur çiseledi. Dikmen Vadisi’nin arkasında güneş, yeşille mavinin üstüne kızıllığını bırakıp gitti. İbecik’teki evinin penceresinden bu manzaraya bakan Emin, sazını alıp vadiye doğru yürüdü. Karşısında oğlaklar, kuzular, böğrüşüp gelen öküzler, dalında öten bülbüller; kadınlar, kızlar vardı. Emin, baharda bin bir güzelliğin tam ortasındaydı. Sazına ayar yaptı. Yanından hiç bırakmadığı, kayıt cihazının düğmesine bastı. Ses kaydına önce meleşen kuzular, oğlaklar sonra çok uzaklardan belli belirsiz oğlaklarını toparlayan bir kız sesi ve ağaçlardan dökülen bülbül sesleri girdi. Bunlar Emin’in bir anda düşünüp sazın tellerine vurana kadar olan şeylerdi. Hepsi de çalıp söylediği türküyle kayıta girdi. Sazı coştu, kendi coştu. Bu coşkuyu, içinde bulunduğu güzelliği sazıyla, sözüyle o an yaptığı bestesine kattı. Bu coşkunun onu kendinden geçirdiği bir sırada, kendini izleyen bir çift kara gözün farkında değildi. O, koynunda yeni doğmuş bir kuzuyla sürünün ardından gelen bir çoban kızıydı. Emin, sazını sözünü bitirdi. Emin, hem giden, hem kendine bakan o sıcak kara gözleri gördü.

Üstünde sarıya kondurulmuş yeşil çiçekli bir fistan vardı. Omzuna beş on belik düşmüştü. Ardına bakarak giderken Emin de onu gözleriyle takip etti. Ertesi günü onu görebilmek umuduyla aynı yere aynı zamanda geldi. O kara gözler aklından hiç çıkmamıştı. Bu kez vadi düğün yeri gibi kalabalıktı. Sürüler uçlanmış birbirine girmek üzereyken, çobanlar sürüleri aralaştırıyordu. Emin kimseyi seçemedi. Gözleri hep o sarı fistanlı, mor yelekli, saçları belikli kızı aradı, göremedi; yoksa beliklerini çözmüş müydü? Başka bir şey mi giymişti? Onca kadın kız, çoluk çocuk içinde göremiyordu işte. Bir de oğlakların analarıyla emişme zamanı olunca, ortalık mahşer yerine dönmüştü zaten, belli ki bu gün göremeyecekti.

Gün akşam oldu. Sürüler ağıllarına girdi. İnsanlar yarı ahşap sıcak evlerine girdi. Kimisi düşen çilenden sonra topladıkları kuzukulağı mantarını közleyip yedi, kimisi sarımsaklı, acılı tarhana çorbasıyla içlerini ısıtıp uyudu.

Sabah odanın içinde çalı çırpı ile yakılan ateşin çıtırtısı duyuluyordu. Emin, yorganın içinden yanan ateşi uyur gibi bir süre izledi. Annesi isli bir tencereyle, içeri belini kırarak girdi. Uyandın mı anam, hadi sıcak tarhanayı soğutmayalım istersen,dedi. Emin, üstünde bir sabah mahmurluğu ile kalkmadan kıçını sürüyerek sofraya yanaştı. Anası çorbanın içine ekmeğin bayat olanını ufaladı. Uzun süre konuşmadan sadece çorba kaşıkladılar.

Emin tıraş takımını getirdi. Aynasını pencerenin önüne dayadı. Ateşin yanında ısınmakta olan metal ibrikten sıcak su aldı. Fırçasını iyice köpürttü. Küçük bir aynada arayıp yüzünü buldu. Düz, geniş alnına düşmüş siyah saçlarını eliyle tarayıp geri yatırınca, gözü kaşı ortaya çıktı. Kara gözleri, esmer, düz ve pürüzsüz yüzünde adeta ay parlıyordu. Yüzünü fırçayla iyice sürtüp köpüğü yaydı. Jiletini makineye taktı. Jiletle köpükleri yüzünden aşağıya doğru toplayıp tıraşını bitirdi. Tek avucunun içine aldığı yüzüne bir sağdan bir soldan baktı. Aynada kendi yüzüne bakarken, tanıdığı gelmiş geçmiş bütün kadınları ve o belikli kızı düşündü. Gerçek olan belikli kızdı. Baharla gün ışığına ulaşmış filizler gibi açmakta olan goncalar gibi taze ve güzeldi. Emin, içinde bir sevi ılıklığının kanına aktığını hissetti. Kanından bir türkü çıkarıp söyledi.

Dışarıda barınağın ağzını açıp güvercinlerini bıraktı. Sularını tazeledi. Yarım avuç kendir tohumu döktü önlerine. Gökte savrulan, kanat çırpan güvercinlerini izledi. Tuttu birini sevdi, okşadı. Biri omzuna kondu. Elindekini havaya fırlatınca, diğeri de uçtu. Damın başı savrulan güvercinlerle bir top ışığa döndü. Takla atanları izledi. El çırpıp onları şımarttı. İçeri girdi. Teybin tuşuna bastı. Kendi sesinden türküler dinledi. Benim için her şey türkü, diye düşündü. Türkülerini süsleyen güzelleri düşündü. En son gördüğü güzel ise iki gündür hiç aklından çıkaramamıştı. Her yerde o sarı fistanlı, belikli, kara gözlü kızın hayalini görüyordu.

O gün sazını yanına almadı. Kimse kendini fark etsin istemiyordu. Güneş epey yükselmiş Çağlan dağının sırtlarına tırmanmıştı. Sürülerin eğrediği dal öğlendi. Kadınlar, kızlar sürünün sağımını bu zamanda yaparlardı. Sağımdan sonra mutlaka ellerinde süt kaplarıyla evin yolunu tutacaklardı. Belki ona rastlayabilirdi. Konuşabilirdi. İçini şimdiden sıcak bir duygu kapladı. Umutlandı. Onu kendi köyünde bu güne kadar nasıl görmemişti. Kimlerdendi? Düğünlerde çalmak için o diyar bu diyar gezerken kızlar serpilip gelişiveriyordu. Bunu ne yapıp edip bu gün öğrenmeliydi. Kendini ormanlara vurdu. Dolaşıp gezdi. Her şeyi görebileceği yüksek bir tepeye çıktı. Aşağılarda sürüler sıcaktan koyu gölgelerde kaybolmuştu. Üç beş kadın sağdıkları sütleri bir kapta birleştiriyorlardı. Belli ki tek kişinin sütü peynir yapacak kadar yeterli değildi ve imece yapıyorlardı. Bu gün sana, yarın bana. Bu bir kaç günlük sütü de birine verdikleri olurdu. Bunu da bir ağaca kertelerle sayıyı belli ettiklerinden bir kerte, iki kerte sütünü aldım diye de söylerlerdi.

Görünürde yola çıkan kimseler yoktu. Emin, gözünü aşağılardan ayırmadan uzun süre baktı. Hiç bir hareket yoktu. Ormanın içinden eşeğiyle yaşlı bir kadın çıktı. Ardından birkaç kadın çoluk çocuk daha geliyordu ama kim olduklarını seçmek zordu. Yerinden kalktı. Çalıların üzerinden atlaya zıplaya aşağıya bir anda indi. Gelenlerin önüne geçmişti. Saklandı. Bir çalının ardından gelenleri rahat görebiliyordu. Bekledi ama o kız yoktu işte. Beklemekten yorulmuştu. İkindi olmuş hava serinlemişti. Sürüler eğrek yerlerinden yavaşça dağılmaya başladı. Sürüyü toparlamaya çalışan Ey eyey! diye bir ses duydu. Ardından bir domuz ıslığı geldi. Emin bakınırken bir anda onu gördü. Yüreği heyecanla çarpmaya başladı. Yaklaşsam gören olur mu diye içinden geçirdi. Cesaretini toplayıp ilerledi.

Kız kendini görünce,

A! Ne arıyorsunuz burada?dedi.

Emin kaybedecek zaman yok, diye düşündü. Hemen asıl konuya girmek en doğrusu. Yine de başkası duysun istemiyordu. Sağına soluna bakındı, tenhaydı.

Seni arıyordum.

Kız şaşkınlığını belli etmiyordu.

Neden?

O günden beri hep seni düşünüyorum.

Niye?

Bilmem.

Adın ne?

Bir dağ çiçeğinin adını almak isterdim ya bana ninemin adını koymuşlar, Zeliha.

İsteğinde çok haklısın ama bu adın da çok güzel, kendin gibi

Öyle mi diyorsun?

Atalarımız çocuklarına on beş yaşlarına kadar isim vermezmiş. Çocuk kendi seçtiği adı alırmış. O özgür, geniş zamanlar artık yayla rüzgârlarının sesinde, ardıcında pürcünde kaldı. Neyse, seni bu güne kadar nasıl göremedim, kimlerdensin?

Apan’ın kızıyım, seni düğünlerde çok gördüm türkülerini dinledim. Kadınları oynatırken çoğu zaman gözlerin bağlı olduğu için önünüzde oynayanların kim olduğunu göremiyorsunuz ya, ondan tanımazsın.

Doğru, peki sen hep dağlarda mısın? Seni rahat rahat görebileceğim bir yer yok mu? diye kızı soru yağmuruna tutunca kız utandı. Esmer taze yüzü kıpkırmızı olmuştu.

Bizim işimiz davarcılıktır. Hep dağda beldeyiz, o yüzden tanımazsın bizi.

Aileni tanıyorum da seni hiç görmemişim. Akşamları gelmez misin düze?

Gelmem mi hiç, her gün geliyorum.

Bu ilgi kızın hoşuna gitmişti. Dağ başında kendisiyle ilgilenen birini bulmuştu. Kızın gözleri nemli ve parlaktı. Dudakları henüz kıvrılmış, çocukluktan kurtulamamış bir yüzü vardı. Emin, bu güzelliğe kendini kaptırmış kızdan gözünü alamıyordu.

Uyluk beleninde hep oğlak güderim. Ağabeylerim sırayla sürüyü güderler. Şimdi yukarda uyuyor.deyince, Emin bir an önce Zeliş’in yanından ayrılmak istedi.

Yarın da gelebilirim, hoşça kal.

Kızın yüzüne dikkatlice son bir kez daha baktı. İkisinin de gözleri, birbirlerinin yüzünde bir an sıcak bir bakışla gezindi. Sonra Emin, kayadan kayaya keklik gibi sekti. Bir anda kız onu gözden kaybetti.

2

Sisli bir havada insanlar sağa sola koşuşturuyordu. Çıplak bir çocuk ayağı, çamura bata çıka koşarak uzaktaki cılız bir ışığa yaklaştı. Çocuğun kalbi fırlayıp çamura düşecek kadar hızlı atıyordu. Köpekler uzaktan gelen seslere doğşardı, gerilip ileri atıldı. Çocuğun üstüne atlamak üzereyken çocuk, sesiyle karşılayınca, köpekler onu tanıdı ve geri durup kuyruk sallamaya başladı. Çocuk soluk soluğa içeri girdi. Islak, yorgun bedeni yere düştü. Annesi hiç ses etmedi. Çamaşırların konduğu kızıl çuvaldan yarı karanlıkta el yordamıyla kuru çamaşırlar bulup getirdi. Çocuğun üstündeki tek kaftan gömleği sıyırıp aldı. Kendine ait olmayan büyücek bir mintanı giydirdi. İyice korlaşmış ateşin karşısında nefesi yavaş yavaş normale döndü. Körük gibi inip kalkan göğsü durdu. Odada dikkat çeken iki şey ocaklıktaki ateşin parıltısı ve bu ışığın altında yarı baygın uzayan çocuktu.

Gece ussuz bir zamandayken çocuğun içindeki karanlıktan gittikçe yükselen bir inleme sesi gelmeye başladı. Annesi telaşlandı. Çocuğun yatış şeklini değiştirdi. İnleme bir kaç nefeslik durup yine başladı.Oğlum nereciğin ağrıyor? dese de çocuktan ses çıkmadı. Annesi çevresinde pır dönmeye başladı.Karda buzda üstünde yok, başında yok, olacağı buydu. Bir başıma ne yaparım şimdi ben; ilaç yok garaç yok, diye dövünüyordu. Çocuğun alnına dokundu, ateşi yoktu. Üstünü iyice bastırdı. Terlemesini istiyordu. Kekik çayı demledi, içirdi. Bir odun daha atıp ateşi ölçerdi. Elinde avucunda oldu olacak bir oğlu vardı. Onu kaybetme korkusu içini kemiriyordu. Anne kalbiyle dua etmekten başka yapabileceği bir şeyi olmadığını biliyordu, öyle yaptı. İnlemesi sürüyordu. Bu ses yüreğinde birikip bomba etkisi yapıyordu. Saatler sonra acı bir terin boşaldığını gördü. Kurtuldun oğlum, kurtuldun! diyerek iki damla sevinç gözyaşını yazmasının ucuyla sildi. Çocuğun terden ıslanmış mintanını değiştirirken, çocukluğunda annesiyle yaşadığı benzer bir olayı, otuz beş yıl sonra buruk bir hüzünle anımsamıştı:

Yine böyle dağdan belden yağmurla ıslanıp eve döndüğünde, ateşin karşısında ısınan bedeni yorgunluktan uykuya daldığı bir sırada annesi, Neden inliyorsun, neren ağrıyor, çay içer misin? gibi sorularla uyarmış, hiçbir yeri ağrımadığı halde, annesinin o sıcak ilgisi hoşuna gittiği için hasta rolünü oynamaya devam etmişti. Şimdi içinde bir yerlerde annesine ağır bir özlemin göynümekte olduğunu duyumsadı.

Çocuğun başında beklerken ilk horoz ötmüş, tan yeri ağarmıştı. Ateşe odun attı. Sönmekte olan odunları birbirine sürterek ateşi ölçerdi. İlk hamuru o avuçladı. Ekmeği ateşten ilk o aldı. Asıdan ekmeğin ve ateşin kokusunu, sıcaklığını yüzünde ilk taşıyan anne oydu. Hızır baba ta kaf dağının ardından bu kokuyu duyup gelebilirdi; o kadar has bir kokuydu bu. Odadan dışarı çıktı. Sert bir hava yüzüne çarptı. Başını uzatıp bakındığında kar hafiften yağıyordu. Mevsim bahara ulaşmışken kar tazeliyordu. Önce ayak izleri, yolaklar kardan örtüldü. Bütün doğa karla birlikte tekrar yavaş yavaş içine kapandı. Uzaktan görülebilen dağların yamacına yaslanmış köyleriyle Dirmil Ülkesi bu beyaz örtüyle artık bulutlara karışmıştı. Kızlar Sivrisi kadın göğsünü andıran beyaz mermer bir heykel gibi duruyordu. Ahıra indi. Çepiçlerden birinin dilinin sallanmış, gözlerinin kaymış olduğunu gördü. Hayvan can çekişiyordu. Bir koşuda bıçak alıp geldi. Hayvanı kesebilecek yakınlarda bir erkek yoktu. Biliyordu ki kadının kestiği hayvan murdar olur yenmezdi. Öyle görmüş;

You've reached the end of this preview. Sign up to read more!
Page 1 of 1

Reviews

What people think about Dirmil Ömürcüsü

0
0 ratings / 0 Reviews
What did you think?
Rating: 0 out of 5 stars

Reader reviews