Find your next favorite book

Become a member today and read free for 30 days
Kur’ân: Ebedî Doğrular “Putlara Ultimatom” Cilt II

Kur’ân: Ebedî Doğrular “Putlara Ultimatom” Cilt II

Read preview

Kur’ân: Ebedî Doğrular “Putlara Ultimatom” Cilt II

Length:
554 pages
6 hours
Publisher:
Released:
Mar 20, 2013
ISBN:
9781301001521
Format:
Book

Description

Bu kitap, şuursuzca yaşayan, Kitap nedir bilmeden olaylara yaklaşan, Kitab’a imân şuurundan yeterince nasiplenmemiş, etrafında yer verdiği nice sistemlerin, zihniyetlerin ve kişilerin, birer put olabileceğinin idrâkinde olmaksızın nefes alanlara, bir an soluklanıp kendine gelip, yaşadıklarını gözden geçirme, kendini, ruhunu ve inancını sorgulama şansını vermeye vesile olmak ve toplumumuzu Kur’ân şuuruyla yaşama noktasında kafasında, beyninde, ruhunda bir soru işareti bırakmak üzere kâleme alınmıştır...

Hayatında yer etmiş anlayışları, zihniyetleri, algıları kökünden ve bütün yönleriyle gözden geçirmesini sağlamak, hatalı ve yanlış zanlarını butlân kılmaktır, yıkmaktır, inşallah...
Çanakkale de cümle kâfire karşı bizi ayakta tutan güç, unutmayın ki, imânımızdı, Kur’ânımızdı...
Bazen çok sert bir üslubun, bazen istihzaî-alaycı bir üslûp içine saklanmış öfkenin, bazen insanları yumuşak bir dille çağırma usüllerinin kullanıldığı bu kitap;

ŞİRKE –KÜFRE KARŞI KESİN BİR SALÂTI KAİM ETMEKTEDİR...

Eğer sen, kitabımızdaki âyetleri okur, “tamam ya, olay buymuş! Vahye kulak vermeliyim...” dediğin an, istersen benim kitabımı yak at! Yeter ki sen, inşallah o ruh ve bilince gel...
Kitapta Kur’ân meâllerinden hepsini göz önüne almakla beraber, eksikliklerine rağmen Merhum Elmalılı meâlini daha çok yeğledik.
Bazen kelimelere, benzer anlamlarını da, diğer meâllerden ekledik ki, okuyucu diğer meâllerin verdiği anlamı da görebilme fırsatından mahrum olmasın...

Publisher:
Released:
Mar 20, 2013
ISBN:
9781301001521
Format:
Book

About the author

ÖZGEÇMİŞ KEMAL ARAS KİMDİR? ZORLU ADAMIN ZORLU HİKÂYESİ? 23.11.1967 yılında 1.100 gr. olarak Konya’da dünyaya geldi. Doktor annesine; “Bu çocuk ölür!” dediğinde merhametli annesi; ”Allah dilerse ölür!” diye cevap verdi. Doktor bu söze çok kızmış... Çocuk yaşlarında simit satmaya, ayakkabı boyamaya başladı. Bazen satış menüsüne kuruyemişleri de ilâve ederdi. Baskülle, Alaaddin Tepe’sinde insanları tartarak üç-beş kuruş kazanmaya çalışırdı. Simit satmada ustaydı, sabah ezânıyla kalkar, 150 simidi çabucak satıp âilesine katkı da bulunursa sevinirdi, Rabbine şükrederdi. Hasat zamanı köyü olan Akburun’da, yakıcı sıcakta nohut ve buğday tarlalarında çalıştı. Gerçi bu konu da azim timsâli olarak gördüğü kardeşi Azmi kadar becerikli değildi. İlk okulu bitirdikten sonra 1979 yılında parasız yatılı okul sınavlarına girdi. Konya’nın güzel ilçesi Ereğli’de ortaokulu okudu. Sonrasında parasız yatılı meslek lisesi sınavlarına girdi, Muğla Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi’ni kazandı. Bu okulu sağlık sorunları sebebiyle, 2. sınıfında bırakmak zorunda kaldı. 1984 yılında Konya Ticaret Meslek Lisesi’ne kayıt yaptırdı. Bu okulun birinci ve ikinci sınıflarını birincilikle bitirince, özel bir dershane ücretsiz üniversite hazırlık kurslarına çağırdı. Bir süre gitti, daha sonra bıraktı. Okumak, araştırmak, öğrenmek, sorgulamak temel nitelikleriydi. Hemen her cemaat ve tarikatle, ekolle, zihniyetle tanışma, konuşma fırsatı buldu... Bir araya gelen kalabalıklar onun ilgisini çekiyordu. Çünkü hakkı söyleyen insanların, doğrusu yanında pek fazla insan toplaması mümkün değildi! Öyleyse kimdi bunlar? Araştırmak gerekliydi... Kavgacı bir ruhu yoktu. Fakat abisi İrfan, ona haksızlığa asla suskun kalmamasını öğretmişti. O da öyle yaptı, haksızlığa boyun eğmedi. Kavga ederken atılan yumrukları saymaya kalkmadı! Bu işi genelde diğer abisi Ömer yapardı. Fakat onun bütün kavgası, Allah’a karşı olanlarla idi. İslâm’a toz kondurmaya çalışanların elbiselerindeki tozu silkemelerine yardımcı olmasını, Allah’ın kendisine sunduğu ayrı bir yetenek olarak görüyordu! Allah için risk almayacaktı da kimin için alacaktı? Gerçi bu yüzden bir kaç kez okuldan atılmanın eşiğine gelse de, Allah, onu asla yardımsız ve yalnız bırakmadı! Lise’den sonra 1987 yılında Bursa Uludağ Üniversitesi İktisâdi ve Ticari İlimler Fakültesi’nin İşletme bölümünü kazandı. Okumak, dürüstlük ve bilgi de örnek aldığı babası, ona hep Kur’ân yolunu gösterdi... O’da hep Kur’ânı bildi. Her türlü cemaatler, solcular, sağcılar, onu kendisine çekmeye çalışsa da, o hiçbirine yüz vermedi. Kaderin bir cilvesi olarak yurttan ayrıldı, bir cemaat evinde kalmaya başladı. Bu süreçte Türkiye’nin önemli âlimlerini, şeyhlerini, mollalarını, liderlerini cemaat kartvizitleri içinde tanıma imkânı oldu. Çoğu zengin, varlıklı, imkânı ve çevresi geniş insanlardı... Çok dürüst, düzgün olanları da vardı. Allah’dan bahseden insanların ne çabuk servet edindiklerini hayretle gözledi. Bugün “Allah!” diyen, yarın hayâlinde bile göremiyeceği işlere, olanaklara kavuşuyordu.. Özellikle imam-hatip okulları ve ilâhiyât okuyanlarca rağbet görüyordu. “Allah Rızası” için namaza duran, niyetlenen, yetmediği için “niyet ettim niyetlendim!” diye tekrar niyet eden bu insanların gözleri, ay sonları bankamatikten maaşlarını çekerken ayrı bir ışıltıya bürünüyordu! Kârlı bir iş olsa gerekti ki, hem çeşidi hem de sayıları sürekli artıyordu. İtibârları, isimleri, konumları, ilimleri çokça yâd edilen bu insanlar, hayranlarınca çok değerliydi. Benim içinse değerli olan, ancak Allah idi. Devâsâ servetleri ise önemsizdi! Sergiledikleri haksızlıklar ise makûldü, eleştirmek kimin haddineydi... 1991 yılında Fakülte’den mezun oldu, bir yıl süreyle Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinde Pedagojik Formasyon dersleri aldı. Araştırma görevlisi olmayı çok arzuluyordu. On üç kez hak ettiği çeşitli sınavların hep mülâkâtlarında elendi. Beş kişinin alınacağı ve yalnız kendisinin başarılı olduğu sınavlarda bile, hakkı verilmedi. Çünkü ne solcuydu ne sağcı, ne dinciydi ne de ateistti, ne şakşakcıydı ne de ekşi. O sadece tek ve bir Allah’a imân etmiş bir müslümandı! Zaman ona çoklarıyla İslâm perdesi içinde her türlü haksızlığı kolayca ve “Allah, Allah!” nidâlarıyla yapabilenlerin ruhlarını, gerçek kimliklerini deşifre etti. Çünkü hepsinin haksızlıklarına, adâletsizliklerine şahit oldu, bizzat marûz kaldı. Ona göre âdil olmayan, hak edene hakkını veremiyen bir insanın müslüman olması da mümkün değildi. Mahlâs kullanarak ve kendi ismiyle Konya’da yerel bir gazetede günlük makâleler yazdı. Mevlânâ Müzesi’ni ziyarete gelen Alman turistleri, müzenin yanındaki camiye dâvet eder, İslâm’ı anlatmaya çalışırdı. 1996 yılında “Kader ve Cüz’i irade” üzerine hacimli bir eseri kâleme aldı, son anda “daha zamanı var!” diye düşündü ve telif etmekten vaz geçti. Çalışma hayatında yılmadı, özel sektörde iş hayatına atıldı. Almanca tercümanlık yaptı, İktisât, işletme, siyaset üzerine Almanca kitaplarını okudu. Özel bir kursta uzun bir süre, akşamları ve haftasonları Açık Öğretim Fakültesi öğrencilerine muhasebe, işletme ve iktisât alanlarında dersler verdi.1998 yılında Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ruhsatını aldı. Süreçte İslâmî holdingleri tanıdı, onlarında çoğunun diğerlerinden farkı olmadığını gördü! Ağlayıcı bir sınıf türüyordu, sistemlerini “ağla, kazan!” şeklinde özetlemek mümkündü. Gerçekten çok kolayca ve etkileyici nitelikte ağlama yeteneğine hâiz bu mollalar, çoğu holdinglerin ve müslümanların dünyasında çok değerliydi. Hatta komisyon usülü ağlama da çok namlı bir sakallı, Almanya’da bir cami de, ağlamasını epeyce bir mark, dolar toplayarak bitirince, başka bir holding atak davranmış ve onu transfer etmişti. Lüks villa, son model mercedes, sayısız imkânlar, artan komisyonlar, Allah rızası için efendi hocaya bağışlanmıştı. Diğer holding ise, yapılıp edilenler hep Allah rızası için olduğundan sesini bile çıkaramamıştı! Sömürgecilerle dinciler arasında müthiş bir anlaşma vardı sanki... Güyâ Dincilere diyorlardı ki; “sizin başınız sıkışır, yediğiniz haltlar ortaya çıkacak olursa, biz size “başörtüsü” ismini verdiğimiz bir cân simidi uzatalım. Müslümanların topraklarını, kadınlarını, varlıklarını, kültürünü, dinini, neslini, ekinini tâciz edip, param parça ederken bizim başımız sıkışırsa, siz de sesinizi çıkarmayın, sakın Allah’dan, namustan, İslâm’dan, Hak’dan ve hukuktan söz etmeyin! Sonra size başörtüsünü verince kuyruğuna basılmış kediler gibi miyavlarsanız, arınırsınız nasılsa! Namusun elden gittiğini haykırın, milyonlarca ırzı çiğnenmiş müslüman kadınları, mazlumları görüp biliyorken, sakın utanmayın, bağırın, Allah için haykırın!” “Baş örtüsüüüü!” diye avazınız çıktığı, nefesiniz yettiği kadar çığlıklar atın! “Siz içtenlikle bizim olun, biz de içtenlikle sizin olalım!” Anlaşma putlar arasında câzipti! Âcilen yeni ağlayıcılar bulup yetiştirmek gerekti, üstelik bu çok önemliydi, zira güdülecek koyun sürüsü gün geçtikçe çığ gibi büyüyor, artıyor, sütleri, peynirleri bereketleniyor, hangarlara sığmıyordu. Netice de İblis onlara güzel öğütler vermiş olsa ki, yeni ağlayıcılar çok geçmeden yerini aldı! Yazar hem orijinal hem modern, hem çağdaş hem müslim görünümlü zihniyetin, cübbeleriyle göbekleri arasındaki ilgiyi teorik olarak ispatlayabilmek için, Kuantum fiziğiyle ilgili olmayı bıraktıysa da muvaffak olamadı, fizik kuramlarına geri döndü, finansman ve muhasebe kurallarıyla çözebilmek mümkün değil gibiydi. Hem heybeleri, hem semerleri çok ve çeşitli, rengarenk, alımlı, gösterişli, kibirliydi... Semerlerine asılı heybelerinde gizledikleri külçe külçe altınların görülmemesi için, titiz, tepkili ve etkiliydiler. Yazar ise müslümanların Allah adına soyulmasına sessiz kalamadı, ayrıldı, tabii bunun sıkıntısını belki de hep çekeceğini bilerek! Gerçi kalburun üstündeki pek çok adamı iyi bilirdi, korkusuzdu ve ondan çekinirlerdi sürekli. 2001 yılının soğuk bir Kasım’ında, tüm imkânsızlıklara rağmen, memleketi Beyşehir’de kendi ofisini açtı. Müşterilerinin fâiz gelirlerini, giderlerini muhasebeleştirmekten nefret etmeye başladı. Çelişkili bir durumdu! Ülke müslümandı, fakat kanunları zalimceydi. Kimsenin de bu zalimliğe “dur!” demeye niyeti de yoktu... Ülkesinde fuhuş serbestti, kısas kalkmıştı, kumar, torpil, rüşvet kanıksanmıştı, haksızlık, zulüm tavan yapmıştı, bölücüler prim yapmıştı, müslüman görünümlü adamlar doğrusu süper çalışıyorlardı! Bu arada yazar, yazı hayatına Anamas Dergisi’nde devam etti, genel yayın yönetmeni oldu. “Vatansızlar vatanımda, çakalların saltanatı, 2X2= Küresel Sermaye” gibi yazıları başına dert olduysa da yılmadı. 2007 yılında Büyük Birlik Partisi’nden Konya milletvekili aday adayı oldu. Müslümanların durumu ve halkın sorunları, İslâm, vatan, millet gibi konularda, rahmetli ve yiğit Muhsin Yazıcıoğlu, Alparslan Türkeş, Necmeddin Erbakan gibi bir kaç doğru adamın dışında, Ankara’da kimsenin ilgisinin olmadığını gördü. Hayır, hayır! Onlar, kâfirleri, zalimleri ezecek ve aşağılayacak olan Ulu Allah’ı unutmuşlardı! Saltanatlarını sürekli sanmışlardı, ebedî şef, lider, başkan olacaklarını umuyorlardı! Ulu Allah’ın, onların cânlarını alacaklarını, hesaba çekileceklerini, Cehennem âteşinde soluyacaklarını anmak bile istemiyorlardı. Politika servet edinme aracıydı, tıpkı din gibi. Dinciler politikayla, politikacılar dincilerle güzel kazanımlar, yatlar, köşkler alıyordu. Süper bir anlaşmaydı bu, taraflarına harika zenginlikler sunan bir anlaşma! Oysa müslümanlığın ön şartı insan olmaktı... Bütün dünyadaki insanlar bilsin ki; “İslâm Kur’ân’da indiği üzeredir. İslâm’ı öğrenmek isteyen Kur’ân’a yapışsın, mollaların eteğine değil!” Bu uyarılarla kendini tanıtan yazarın, Allah nasip ederse alacaklarını alabilmesi durumunda başını sokacak bir evinin olması, Allah ömür verirse bağ-kur borçlarını ödeyebilmesi umulur! Bu kitaba en düşük, zorunlu olarak konulacak bir ücreti talep ettiği için, okuyucudan hakkını helâl etmesini bekliyor! Ayrıca yazar, eşi Havva’ya, çocukları Aybüke Betül, Gamze Yağmur ve Damla Cansu'ya, kardeşi Azmi'ye ve Dayısı’na müteşekkirdir. 01.03.2013 Beyşehir / Konya / Türkiye Kur’ân: Ebedî Doğrular “Putlara Ultimatom” Cilt I & Cilt II by Kemal Aras Teşekkür ve ithâf: Çok zor şartlarda kâleme alınan bu eser, yazarınca, zorluğun yanında kolaylık olduğunu bir kez daha fiilen öğreten ve cânını alacak olan, Rabb ve Rahmân Allah’a teşekkür olarak ithâf edilmiştir... * * *

Related to Kur’ân

Related Books

Book Preview

Kur’ân - Kemal Aras

DERS 7: HADİS İMAMLARI VE İBLİS’İN SORGUSU

MELEK- Ey Şeytan! Kütüb-i Sitte’yi nasıl yazdırdın? Rivâyetlerin içindeki o çirkin sözleri, Şanlı Peygambere nisbetle nasıl uydurttun?

İBLİS- Bunu bana anlattırmayın! O sözler aklıma geldikçe utanıyorum kendimden? Çağırın onları, ravileri, onlar anlatsın!

EBUL VEFALIOĞLU - Ne ayak? Utanma ayakları falan…

Ha, Zebâni’de geldi. Selam! Sen çağır ey Zebâni!

ZEBANİ- Size de selam olsun, şeytan hariç!

Peki benim çağırmam belki en münasip seçim olabilir… "Ey rivâyetçiler toplanın gelin buraya!...

Toplanın çabuk ve adınıza temsilen iki ravi seçin, o konuşsun!"

RAVİ/1 - Ben konuşayım bari!...

Önce Hadis külliyâtının müelliflerini tanıtalım o zaman:

En erken doğan Buhâri (Hicri 194-256) Sonra Müslim (Hicri 204-261), Sonra Tirmizi (Hicri 209-279) ve İbnû Mace (Hicri 209-273) en sonun da, Nesai (Hicri 215-303) ve Ebû Dâvud (Hicri 212-275).

En erken doğan Buhâri ile, en geç ölen Nesai arasında 109 yıl var. İşte ne yapıp ettiysek, bu 100 yıl da yaptık. Sadece biz değil sizin mezhep imamlarınızdan olan Ahmed İbn-i Hanbel’ de (H. 164-241) bizimle çağdaştır. Diğerleri yani Ebu Hanife (H.80-150 ), imam Şafii H.150-204). Ve İmam Malik (H.93-179) bizimle aynı çağda yaşamamıştır.

Zaten Ebu Hanife akıllı adamdı, zanlarının, kararlarının yanlış olabileceğini söyler, hadislere pekte itibar da etmezdi. O yüzden biz rivâyetçiler onu hiç sevmeyiz…

EBUL VEFALIOĞLU- Hepi topu uydurduğunuz rivâyetler, Şanlı Nebi’nin hicretinden 200 yıl sonra yani…

Kim bu ebu hureyre peki!

RAVİ/1 - Ya hayâlî bir kişi üretmemiz gerekiyordu işin gerçeği… Nasıl sizin zamanınızda da insanlara iftira atmak için, hayalî cd’ler, belgeler, deliller, tanıklar üretiliyor, onun gibi biz de hem hayâlî hem de mübarek, hem kudsî hem de melek gibi masûm birini aradık taradık, bulamayınca bunu icad ettik!

Kimsenin arayıpta, bulamayacağı, soru soramayacağı bir kişi olsun istedik! Gerçi aralara konulan raviler de aslında pek sağlam değildir!

Azıcık aklı olan, rivâyet ettiğimiz hadislerden bunu hemence anlar zaten…

İBLİS- Nasıl şimdi de UFO’lar var, onun gibi.. Ufo demişken yakında gökten cinlerde inebilecek demektir! Tv’lerde onca akan görüntülere şaşırmıyorsunuz da, gök yüzünde gördüğünüz bir görüntüye hemen şaşırıyorsunuz. Tv’de bu görüntüleri akıtabilen insanoğlu, gökyüzünde, güneşte, istediği görüntüleri yansıtıp akıtamaz mı sanırsınız? Oysa hayâl dünyanızda nice görüntüler akıyor, üstelik isteyerek izliyorsunuz ve üretiyorsunuz da, tuhâf görmüyorsunuz… Fakat gökte bir yansıtma görünce hemen afallıyorsunuz. Sanıyorsunuz ki, o görüntüleri üreten insan değil de, başka varlıklar…

Gerçi bu teknolojiyle Mehdi ve İsa’yı bile indirebiliriz… Obama, İsa olabilir de, Mehdi üzerinde karar kılmak zor gibi…

Aman bulunur hıyarın biri, yutturulur Mehdi diye… Dert ettiğim şeye bak!

RAVİ/1 - Bunlar sizin zamanın konuları…Anlaşılacağı üzere hepsi çağdaş, aynı zamanlarda yaşadılar.

Bizim üstadımız, fikir babamız ise, asıl Yahudilerdir! Çünkü onlar Din’i tahrif etme de, aslını bozmakta, içini ve hükümlerini boşaltıp etkisiz kılmakta çok hünerliydiler.

Onların pek mübarek katkılarıyla iki milyondan fazla rivâyeti bir anda İslam Âlemine zehir gibi bırakıverdik…

Sonra şu anki şeklinde karar kılındı.

Zaten tekrarları dikkate almazsanız, 35.647 hadis 4.000 hadisi bile bulmaz. Gerçi 400 civarında doğruya yakın söz de yok değil.

Yani bizim rivâyetlerimiz, külliyâtımız hepten de yalan değil….

İçimiz de aslında Arap olan yoktur!

Gerçi cânınız çıkıyor doğru sözleri bulabilmek için değil mi?

MELEK - Haddini bil! Rahmân’ın hâs kulları için, bu hiçte zor bir şey değildir, haddini bil o yüzden…

Şanlı Peygamber (s.a.v) efendimiz: Ben size dinden bir şey söylediğimde ona kesinlikle uyunuz. Kendimden bir şey söylediğimde eksiklik veya fazlalık vardır buyurarak, Din’den söylediklerinin Kur’ândan ibaret olacağını, müminlerin de kendinden sonra yine sadece Kur’âna uymalarını emretmiş, adeta olabilecekleri öncesinden, Nûr’un hikmetlerinden olarak bildirmiştir..

EBUL VEFALIOĞLU - Bence Kur’âna uygun hadisleri, ihmal etmeden tek tek seçmeliyiz ki; Şanlı Nebi’ye, Din’imize, Rahmân’a olan sözümüze, vefâ borcumuzu ödeyebilelim...

İşte Şanlı Nebi’nin hikmet dolu sözleri diyerek, bütün sözlerin üzerinden menfaat temin eden tüm grupları yok ederek, Müslüman milletin, beynini ve ruhunu rahatlatmalıyız…

İbrahim sûresinde; 14/22. Âyette ; İş bitirilince şeytan onlara şöyle dedi: Allah size hak bir vaatle vaatte bulundu, ben ise vaat ettim ama vaadimden caydım. Benim sizin üzerinizde bir sultam yoktu. Sizi davet ettim, siz de bana uydunuz. Hepsi bu. Şimdi beni kınamayı bırakın da öz benliklerinizi kınayın." Şeklinde açıkça belirtildiği üzere, Müslüman Milletleri böylesi zor bir sınanma da, âyetin muhatabı olmamaları bilincini aşılayıp, öğretmeliyiz.

MELEK - Bence de bunu yapmalısınız, hem de derhal! Ekip çalışması gerek bunun için ama… Tek başına yapamazsın!

EBUL VEFALIOĞLU - Rahmân dilerse neler yapılmaz ki? Yalnız haklısın, ekip olarak yapmalıyız…

İBLİS- Arapça bilgin fazla yok ki? Nasıl yapacaksın?

EBUL VEFALIOĞLU - Araya girmesen olmaz değil mi?

Rahmân’ım var, imânım var, Kur’ânım var…

Kur’ân yolunda kullanmaya çalıştığım aklım var ey İblis!

Rahmân yeter bana, Kur’ân yeter bana…

MELEK - Ne güzel bir cevap oldu bu İblis’e!

İşte Kur’ân bu anlatılanlardan dolayıdır ki, mü’minleri Yahudi kavmine karşı hep uyarmıştır. Kur’ân’da Yahudilerle ilgili olarak 20’den, İsrailoğulları ile ilgili ise 40’dan fazla âyet vardır!

Şu Âyetleri hatırlamamız gerekiyor…

Nisâ 46- Yahudilerden bir kısmı, (Allah'ın kitabındaki) kelimeleri esas mânâsından kaydırıp; dillerini eğerek ve dine saldırarak, Sözünü işittik, emirlerine isyan ettik, dinle, dinlemez olası ve râinâ (bizi gözet) diyorlar. Halbuki onlar, İşittik ve itaatettik; dinle ve bize de bak deselerdi bu, kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lanetlemiştir. Artık onlar, pek azı müstesna, imân etmezler.

Maide 51- Ey imân edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.

57- Ey imân edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin. Eğer (gerçekten) imân ediyorsanız, Allah'dan gereğince korkun.

EBUL VEFALIOĞLU - Çünkü, onlar Kitabı tahrif etme de, anlamını kaydırma da, esasından kopuk bambaşka bir Din uydurma da, çok mahirdirler…

Şimdi ise bir adam, Yahudi Kavmi ile ilgili âyetlerin unutulması gerektiğini, tarihî veriler olduğunu söylüyor! Ey zavallı! Sen bir gün ölecek ve tarih olacaksın, amma Kur’ân âyetleri Kıyamete kadar geçerli kalacaktır!

Ona verilecek bir veriniz var mı?

RAVİ/1 - O da bizden, haddi zatında rivâyet ehlinin sadık bir yolcusudur…

Fakat onun yolu gerçekten bambaşkadır, lâkin idrak etmek, görmek istemiyorsunuz! Çünkü Kur’ân okuyanınız yok ki! Neyse..

Biz işe önce Rahmân hakkında yalan sözler uydurmaya başladık… O’nu cisimlendirdik, el, bacak, baldır, yüz nisbet ettik! Bunu da hadis kitaplarına intikâl ettirdik. İslâm âlemindeki mezheplerin tümünün ana beyni, kaos ve fesat halinde, Allah’ı cisimlendirir, haliyle O’na mekân isnâd eder.

EBUL VEFALIOĞLU- Sizler Allah’a –hâşâ-, balık olsaydınız süzgeç, kartal olsaydınız kanat, aslan olsaydınız kuyruk ve yele nispet etmekten de geri durmazdınız…..

RAVİ/1 – Bizim sinsi tarafımızı ne güzel özetledin!

EBUL VEFALIOĞLU – Bunları söylerken, yazarken hiç utanmadınız mı?

RAVİ/1 - Biz kim, utanmak kim! Utananlardan olsak bunları yapar mıydık?

Sonra biz haydi utanmadık, ya bizim yalanlarımıza, iftiralarımıza tabi olanlar?

Onlarında hiç utanması yok demek ki…

EBUL VEFALIOĞLU – Bilmiyor musun ki Rahmân Kitabında ;

Hud 18- Üstelik bir yalanı Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerinin huzuruna arzolunacaklar, şahitler de şöyle diyecekler: İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir. İyi bilin ki: Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir.

19- Onlar ki, Allah yolundan döndürmeye çalışırlar ve o yolu eğri büğrü yapmak isterler. Üstelik onlar, evet onlar âhirete de inanmazlar.

RAVİ/1 - Rahmân’ı –hâşâ!- dinleyen kim! Bizim işimiz Yahudilerin hedefleri doğrultusunda sözler uydurmak, karışıklık çıkarmak, insanları Kur’ân’dan uzaklaştırmaktı. Bin ikiyüzelli yıldır bunu da başardık…

Hud Sûresi 19. Âyet tam bizi anlatır… Gerçekten de yolunuzu eğri büğrü yapmaya çalıştık, sizleri parça parça böldük, hepsi de kendi yolunu hak sanır.

EBUL VEFALIOĞLU - Anlaşıdı, anlaşıldı, peki sonra?

RAVİ/1 - Sonra Kur’ânın tahrif edildiğine, Peygamber’den sonra toplandığına, okunuşuna dair sözler uydurduk!

Âyetleri köpek kemiğinin üzerine lâyık gördükte, bir Allah’ın kulu çıkıpta, bu olacak iş değil? Demedi…

Oysa Allah Kur’ânda Peygamber’in Vahy’i asla unutmayacağını, Ceylân derileri üzerinde yazılı olduğunu, kaç âyette zalikel-Kitap/bu Kitap diye söylemesine rağmen, biz insanları vahiy kaybolacak endişe ve telaşesi içinde gösterip, bu sözleri ortaya attık.

Vahyin İnişiyle ilgili birbiriyle çelişik sözler uydurmaktan da geri durmadık tabii…

Çünkü, bizim hedefimiz zihinlerde, kafalarda, beyinlerde kargaşa oluşturmak sûretiyle, onları bu kargaşanın içinde boğmak, onlar debelenirken, Kur’ân’a rücu etmeyi hiç düşünmediklerinden çeşit çeşit mezhepler, fırkalar, yollar oluşturmaktı…

Bu arada Kur’ânın ücretli okunup okunamayacağı, rukye, Kur’ânın okunuş şekilleriyle, Garanik olayı gibi konularla ilgili sözler uydururken; Peygamberler, İslâm’ın değer kabul ettiği şeyler, şahıslar, kavimler, kabileler hakkında da bir şeyler uydurmak gerekiyordu.

Onları da yaptık! Sünnet olma konusunda, özellikle şehidlik konusunda öyle güzel yalanlar uydurduk ki, sen bunları çok iyi biliyorsun…

Gemi de kustun mu şehitsin? Allah yolunda savaşmaya ne gerek var ki?

Güneşe saldırdık, aya bile saldırdık! Ashab-ı Kefh’in köpeğinden, Şuayb’ın Devesinden dolayı onlara, köpek ve develere de saldırdık! İşin en keyifli yanı ne biliyor musun?

EBUL VEFALIOĞLU - Bütün bunlardan zevk aldınız değil mi?

RAVİ/1 Hem de ne zevk! İnsanların buna inanması o kadar hoşumuza gidiyordu ki, bilemezsin!

Yalnız sen de hakkımızı teslim et ki, işimizi çok iyi yaptık!...

EBUL VEFALIOĞLU - Evet ey bedbahtlar! Bu konu da haklısınız, maalesef…

RAVİ/1- Bana bedbaht deme! Ne bilirsin, Rahmân beni aşağılık bir maymuna çevirdiyse?…

Sabah akşam ateşe arz olunuyorsam!

Hem bana öyle pislikmişim gibi de bakma!

Çünki, Rahmân’ın katında Şuayb’in devesinin arkasından çıkan gübrenin bir zerreciği kadar değerimiz de olmayabilir…

EBUL VEFALIOĞLU - Pislik içinde pislik misiniz yani?

RAVİ/1 - Öyle olabilmeyi umarım…

Ha bu arada, tedaviler, tıp, hastalıklar, göz(nazar değmesi) konusunda da asılsız bir şeyler uydurduk tabii..

Peygamberler ve yakınları hakkında o kadar çirkin sözler uydurduk ki, insanlar hâlâ bu sözleri okuyorlar bizim için Allah razı olsun! diyorlar….

Amma ne mümkün!..

Yeri geldi –hâşâ-, peygamberi saf, aptal, düşünme ve danışma yeteneği olmayan, cinsel arzuları tavan yapmış, onun bunun âile hayatını ve sırlarını araştıran, sorgulayan, bazen bir attar, bazen bir tabip, merak eden, soran, zeki olmayan, makul düşünemeyen, akılsızca işler yapan, sebepsiz yere konuşan biri gibi sunmaktan da çekinmedik!

Bunu Ashab hakkında da yaptık! Ne kadar çirkin, güzel sözler uydurduk bir bilsen!...

EBUL VEFALIOĞLU - Kes, ey bedbaht! Bizim okumaktan hâyâ ettiğimiz o sözleri birileri ciltleyip, millete alın, işte hidâyet burada! diye sunmaktan çekinmiyorlar, utanmıyorlar…

Fakat çok az zamanları kaldı!

Ya yoldan dönecekler ya da Kur’ân âyetleri üzere, çok feci bir ölümle ölecekler….

Âhiretleri ise şüphesiz daha şiddetli bir perişanlık olacaktır!

RAVİ/2 - Ey EBUL VEFALIOĞLU Kemal! Annen, bırak bir başkasını, sadece sana, babanla gece ne yaptıklarını, nasıl guslettiklerini, anlatıp gösterirler mi?

EBUL VEFALIOĞLU - Tevbe estağfurullah!

RAVİ/2- Ya görüyor musun?… Biz Aişe hakkında neler uydurduk neler…

O’na, kocasıyla yatakta ki hallerini, durumlarını, hatta erkeklerin karşısında perde gerip, Allah Rasülünün nasıl guslettiğini bile gösterttik…

Hepsini biz yaptık işte…

İnsanların kafasını öyle bir karıştırdık ki, kim Peygamberin Ehl-i Beytinden, kim değil, kimse doğrusunu bilemez…

Meğer ki Kur’ân okuyor, gerçekten imân ediyor olsunlar! İşte bizim onlara sözümüz geçmez…

Peygambere öyle mucizeler, öyle kerametler yakıştırdık ki, hatta O’nu Allah’la karşı karşıya getirip konuşturduk… Rahmân’ın ellerini bile omzuna koydurttuk!

Sırr-ı Teklifi büsbütün, tamamen iptâl ettikte, açıkça yalan ve iftira ettikte, bir kişi çıkıp; Yalan söylüyosunuz ey zalimler, ey kâfirler! demedi bize…

EBUL VEFALIOĞLU – Bedbahtlar! Ayşe Validemiz hakkında değil sadece, bütün annelerimiz hakkında öyle pis sözler uydurdunuz ki…

"Din’de utanma yoktur!" diyerek bütün Ümmet-i Muhammed’i, Müslümanları utanmaz, arlanmaz ilân ettiniz….

İBLİS- Ey Ebul Vefalıoğlu! Uydurma rivâyetlere, Külliyâta toptan inanan bütün hoca, mollla, şeyh, efendi, kim varsa, çağır hepsinin hanımlarını ve de ki;

"Biz gusletmeyi bilmiyoruz! Senin şeyh, molla, efendi kocan nasıl guslederdi? Bir perde gerde bize göster ki, biz de nasıl gusledilirmiş daha iyi anlamış olalım! Hem de sünnete uymuş oluruz!.."

Hepsini topla meydana, topluca guslü gösterip anlatsınlar size?

Bu nefislerine ağır gelecektir şüphesiz... Şimdi de kendi nefislerine ağır geleni, Peygamber eşlerine nasıl uygun gördüklerini sor!

Müstekbir ruhlarını aldatıcı tevazuyla saklamış olanlara, dışarıdan ne kadar alçak gönüllü adam ! denilen alçaklara, sor bunu!

EBUL VEFALIOĞLU- Onlara yakışanı senin dediğin olsa da, bizler bunu gene de yapmayız…

Utanmazlarla utanmaz, pislerle pis olmayız biz…

Gene de fena fikir sayılmazdı, biliyor musun?

Şanlı Nebi’ye ve analarımıza bu iftiraları atanları Rahmân’a havale ettik! Hâlâ savunanları ise, bizler inşallah daha ölmedik, işte meydan!

Peki ey RAVİ/1;

Rahmân’ın; "Gözler onu göremez, O ise bütün gözleri görür; O, lütuf sahibidir, her şeyden haberlidir. (. "En’am, 103) âyeti apaçık ortadayken üstelik, Rahmân’ın görüleceğiyle ilgili sözleri de uydurdunuz…

RAVİ/1 - Sadece o âyet mi!.. Musa’nın Allah’ı görme dileğine karşılık başına gelenleri de anlat! Hani sonra tevbe etmişti!

EBUL VEFALIOĞLU - Âyetler, inanmak ve itaat etmek isteyenlere fayda sağlar inşallah! Kullanmak isteyenlere değil…

Ama gene de hatırlayalım;

"Ne zaman ki, Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Rabbi o’na konuştu. (Mûsâ,) Ey Rabbim! Göster bana Kendini de bakayım Sana! dedi. (Rabbi o’na) dedi ki: Beni sen asla göremezsin, velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin. Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Mûsâ da baygın olarak yere yığıldı. Ayılıp kendine gelince de, Seni tenzih ederim, sana döndüm [tövbe ettim] ve ben inananların ilkiyim dedi." (Araf, 143)

Ehl-i Sünnet’in bir kısmı, bu âyetin altı çizili ilk kısmını dikkate alarak Allah’ı göreceklerini iddia ederler.

Âyet halbuki çok açık! Gerçi onlardan bazıları, âyetin işine gelen kısımlarını alırlar, gelmeyenleri gizlerler…

Mezheplerin hepsi de aslında aynı değil mi? İşlerine gelenleri alıyorlar, gelmeyenleri gizleyip, yerine kendi hükümlerini koyuyorlar…

Arada bir ipe sapa gelir görüşlerinin olması da doğal haliyle!

Lakin Kur’ânı iptal edebildikten sonra hepsi doğru olsa ne yazar!...

RAVİ/2- Aynen öyle… Bundan başka, Allah’tan başka kimseye yemin edilmemesi gerekirken yemin edilebileceğine dair sözler ürettik!

İnsanları Hicretin gerçek anlamından uzaklaştırmak ve Allah için savaşmaktan da vaz geçirecek sözler uydurduk, değil mi RAVİ/1?

RAVİ/1 - Haklısın ya Ravi/2! Bizim işimiz insanları Kitap’tan uzaklaştırmaktı! Bunu da başardık..

Hele cennetlikler ve Cehennemlikler hakkında öyle güzel sözler icad ettik ki! Mü’minleri Cehennem’e, kâfir ve müşrikleri Cennet’e soktuk!

EBUL VEFALIOĞLU – Şimdi de aynısı yapılıyor! Neredeyse bütün hristiyan ve yahudiler Cennet’te, bütün Müslümanlarda Cehennem’de….

RAVİ/1 - Demek ki öyle güzel sözler icad etmişiz ki, bak hâlâ etkisinde kalmışlar

Aynı rivâyetlere, sünnete, külliyâta inanan Ehl-i Sünnet, Şia, vehhabi neden bunu şimdi söyleyenlere, ılımlılara şiddetle karşı çıkıyor anlamak gerçekten zor!

Halbuki, onlar da aynı külliyâta dayanıp konuşuyorlar!

Demek ki; mezheplerin ifratta/tefritte olanlarının hepsi, bedelsiz/zahmetsiz/sınanmadan kolayca Cennet’e gireceğine inandığı için yollarına devam etmektedirler…

Müslümanların hâlâ kabir azabı düşüncesi içinde kıvranıyor olmaları lazım!

Çünkü bu, epeyce kârlı ve emeksiz bir zandır…

Mevlidi var, pilâvı var, helvâsı var, hocası ve duası var!

Çok kârlı bir sektördür mezarcılık!

Her zaman prim yapmıştır!

Cehennem’i değil de, kabri düşündürerek, Cehennem gerçeğinden uzaklaştırmaya çalıştık…

Dolayısıyla şeytanını unutturup, Cennet’i de yan cebine hediye olarak koyuverdik!

Bu da bizden olsun, dedik…

Yani bir perdeyle hakkı örtüverdik! Kabri gözlerine sokarak, Âhireti unutturmak istedik…

EBUL VEFALIOĞLU – Ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek gibi mi?

RAVİ/1- Dedim ya çok kârlı iş çok!... Dua satan, muska satan, duaları birbirleriyle yarıştıran, okuduğu mevlidi Allah rızası için okudum! deyip, 300-400 lirayı cebine katan, katanın da alanın da, bol bol rızalaştıkları bir dünyanızın olması gerek…

EBUL VEFALIOĞLU – Haklısın, aynen böyle tarif ettiğin gibi bir dünyamız var! Kim daha iyi dualar icad edebiliyorsa, o iyi kazanıyor, muteber oluyor!

Bütün milleti ahmak ve Rahmân’a dua ile, halini arz etmekten aciz gösterirken, millette gene de dua ile dinliyor bu adamları…

Bizim milletimiz gerçekten tertemiz bir millet! Hiç art niyet düşünmez, aramaz, ihtimal bile vermez…

Böylesi bir millete doğruları anlatmak için her şeyi göze almayacağız da, ne yapacağız!

RAVİ/1 - Fakat siz İbrahim Milleti çok akıllı bir milletsiniz, nihâyetinde olayı çözersiniz… Âyetler ortada!

Anladığın üzere bizim sapkın sözlerimize uyanların, zaten Kur’ân diye bir derdi de yoktur, Kitab’a da ancak işlerine gelen bir şey olursa bakarlar….

Bizim sözlerimize kananlar çeşitli mezheplere, fırkalara, yollara ayrıldılar…

Allah’ın tarafını/hizbini/vahyini tutmayan, yolsuz ve de çulsuz bir alay mezhep çıkarttık…

Nebi’nin bunların dedikleri gibi bir mezhebi yok iken, Ashabın böyle bir mezhebi yok iken, onları mezhepli mezhepsizler yaptık, Rahmân’ın hizbinden/yolundan/tarafından uzaklaştırdıkça uzaklaştırdık….

MELEK- Gerçekten de Vahiy’den yüz çevirip, zanlarına tabi olanlara asla kurtuluş yoktur…

EBUL VEFALIOĞLU - Bunu anlamak zor değil artık… Peki bütün bunları yaparken, sizler hiç Kur’ân okumuyor muydunuz?

Çünki, Rahmân şöyle buyuruyor;

Zümer 55- Haberiniz olmayarak ansızın başınıza azab gelmeden önce (halis müslüman olun da) Rabbinizden size indirilenin en güzelini takib ve tatbik edin.

56- (O günden sakının ki günahkar) nefis şöyle diyecektir: Allah'ın yanında yaptığım kusurlardan dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim.

57- Yahut şöyle diyecektir: Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben müttakilerden olurdum.

58- Veya azabı gördüğü zaman şöyle diyecektir: Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik yapanlardan olsaydım.

RAVİ/2 - Ya Ebul Vefalıoğlu, hiç okumaz olur muyuz, didik didik ettik… Çünkü Rahmân şöyle ferman etmiştir;

Al-i İmran 19- Doğrusu Allah katında din, İslâm'dır; o kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse iyi bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir

Âyet gâyet açık!

Sünnetullah üzere demek ki bu Din’in de karışması gerekiyor. Rahmân’ın yasasında bir değişiklikte yoktur üstelik…

Kitab’ı tahrif etmek demek, âyetleri çevirirken orijinal kelimenin aslına denk düşen kelimeyi yazmamak demektir. Veya âyeti iniş sırasına göre bulunması gereken yerden kaldırıp, başka bir sûrenin içine katmak demektir. Yahut âyetlere insanların ulaşmasını engelleyecek kitaplar üretmek demektir. Kelimelerin yerlerini, anlamlarını kaydırmak demektir. Âyetleri iptâl etmek demektir. Yahudiler bu işin piridir. Tevratın yerine Talmud gibi, Mişna gibi onlarca kitap koymuşlardır, onları okurlar, okuturlar. Hepsi de Musa adına uydurulan sözlerden, hikâyelerden, menkıbelerden ibarettir. İşte bu şerli taife, aynısını İslâm Dini içinde yapmış, Peygamber adına milyonlarca söz uydurmuş, hepsini de Din’den, Şeriatten diye Müslümanlara pazarlamışlardır. Özellikle 18. asırda kurdukları Vehhabi mezhebi yüksek idealleri için çok önemli bir basamak görevi üstlenmiştir. Ilımlılar denilen yeni türediler, ehl-i kitabın en önemli hizmetkârıdırlar. Yahudiler bizim ustamızdır, biz de onların tilmizi, kölesi, sadık bendeleriyiz.

Her emir konusunda saçma sapan şeyleri nasıl uydura bilirdik yoksa?

Biz Kitab’a inananlardan değiliz… İnansaydık bunları niye uydurmuş olalım ki?

Ne bilirsin belki de biz; İşittik, itaat etmedik! diyenlerdeniz…

EBUL VEFALIOĞLU - Gerçekten sizi tarif edecek söz bulamıyorum, ey bahtsızlar!

RAVİ/1- Bize kızma! Uymasınlar bize… Rahmân’ın Kur’ânı dururken bize ve bizim gibi karakterlere ve uydurduğumuz akla ziyan rivâyetlere uyanlara kız!

EBUL VEFALIOĞLU - Haklısınız! İblis’e değil İblis’e kul olanlara kızmak gerek… Peki başka neler uydurdunuz?

RAVİ/1 - Neler uydurmadık ki? Kısas, tedavi, tıp, göz değmesi, kölelik, fakirlik, vasiyet, hayvanât, imân, amel, musibet ve belâlar, insanın yiyecekleri-içecekleri üzerine de söz söyledik!

Rahmân’ın Kitab’ında açıkça belirttiği her konu üzerinde biz mutlaka aldatıcı, yanıltıcı, çelişkili bir söz söylemişizdir!...

Mesela Rahmân, vasiyeti âyetle emretmiştir, biz Nebi üzerinden uydurduğumuz sözle, apaçık âyeti iptâl ettirmişizdir, inkâr ederek yalanlamışızdır.

Bilirsin bu küfür ve şirkten başka bir şey değildir..

Neden vasiyet dersen, çünkü mal, mülk, para hep vasiyetle ilgiliydi…

İnsanın saçına sakalına, elbisesine, renklerine varıncaya kadar bir şeyler söyledik! Bir de bunları süslü gösterdik…

İnsanları maymuna çevirdik maymuna! Görüntü hoş, lakin debdebeli yaşam ve mülk hırsı son sürat devam!

Hâlbuki Kur’âna uygun olmak kaydıyla herkes istediği gibi giyinebilir. Çünkü giyinmek, fıtratla, örfle, iklimle, imkânla ilgilidir.

Oturmalarına, kalkmalarına, yemeği nasıl yemelerine varıncaya kadar, hatta nasıl cinsel ilişkiye girmelerine varıncaya kadar pek çok sözü, bütün maharetimizi, emeğimizi ortaya koyarak yazdık!

EBUL VEFALIOĞLU - Cehenneme kadar…. Ey İblis gel buraya!

İBLİS - Ey Rahmân’ın Kulu! Beni bunlarla bir tutma! Çünki, bir vakitten sonra ben bunları terk ettim..

Bilirsin ki, ben Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım… Bunlar benden sonra işi öyle bir azıttılar ki, ben kendimi bunların yanında neredeyse insan sanacaktım az daha!...

Kabileler, şehirler, hilâfet, memurlar, şiir, aile, tesettür, fal, gayb, cenazeler, kabirler, kabir azabı, temizlik hakkında da pek çok sözü bunlar uydurdu işte!

RAVİ/1 - İblis haklı gibi… Çünki, bizler bir müddet sonra onu yanımızda hiç görmedik, hissetmedik…

Fakat ekonomik konularda öyle lâflar icad ettik ki, inananlara fakirliği, miskinliği, tenbelliği, bir meziyet ve fazilet olarak sunduk!

Zira zengin kodamanların işine de geliyordu bunlar!

Fakirleri zenginlerin mallarına bekçi ve koruyucu yaptık!

Bu da yetmedi, fıkıh ve ilmihâl kitaplarına bunu hüküm olarakta koydurttuk…

Zenginleri putlaştırıp, fakirleri de onlara kul, köle ettik!

Kur’ânda geçen sadaka emrini zekât diye, zekât emrini sadaka diye yutturduk. İnfâk âyetlerini de toptan iptâl ediverdik. Bize tabi olanlar, şehirlerinin, ülkelerinin en önemli din adamları, şeyhleri, şıhları olurlar. Kur’âna tabi olanlar ise, bizim en yaman hasmımızdır. Bizim tabilerimizi tv’lerde, gazetelerde, toplantılarda boy gösterirken görürsünüz. Kimi Sünnî’dir, kimi Şiî, kimi Vehhabî’dir, kimi de Ilımlı!

Kabir azabına dair Kur’ân’da tek bir âyet yok iken, üstelik onca âyet olmayacağını açıkça beyan etmişken, bizim yolumuzun yolcuları, âyetleri inkâr ederek, kabir azabına hükmetmişlerdir!

Rahmân’ın yerine geçerek hükmünü iptâl edip, hüküm koymuşlardır!

Bilirsin küfürden başka bir şey değildir bu…

EBUL VEFALIOĞLU - Allah Kitab’ında bir perde olmaksızın kimseyle konuşmayacağını, imânın hem bu dünya da, hem âhiret yurdunda, hem de Rahmân’ın dileyeceği başka hâller ve mekanlarda daima gaibe imân olduğunu belirtmişken, Allah’ın görüleceğini dair sözleri nasıl uydurabildiniz?

Oysa Rahmân’ın ne Esma’ül Hüsna’sında, ne Kur’ânda, Cemâl diye bir ismi olmadığı halde!...

RAVİ/1 - Kanmak isteyen kanar, yanmak isteyen yanar, tatlı isteyen de parmağını bala banar!

İşte bizim ki de bir tür baldı.

Fakat herkesin hoşuna giden bir bal, sizin Anzer balınız gibi!

Bizim işimiz uydurmak, sizin işiniz de uydurduklarımızı isteyip seçtiğiniz, dilediğiniz için yutmak…

Yalnız zekât konusunda ki sözlerimizi biz de beğeniyoruz!

Zekât ki bir milletin belkemiğidir. Onu kırdın mı daha ne et kalır, ne kemik…

Oysa zekât kamu ihtiyaçları için, halktan toplanan vergiler olduğu ve zamana ve ihtiyaçlara göre de değişeceği için, Kur’ân nice hikmetlere binaen oran vermemiştir…

Bununla beraber kamu otoritesine çok ağır bir vebali bindirmiştir.

Otorite; halkın zamana ve şartlara göre, insan gibi yaşamasını temin edecek her türlü iş, hizmet, sistem, yapı vb. üretmek zorundadır.

Sadece o değil; Herkesin ikamet, okumak, sağlık, can güvenliği, ulaşım, neslin sıhhatli devamı, iş güvencesi, eğitimi, zihin ve beyin yapısının güvenceye alınması, genlerini korumak, kollamak ve hepsini de ücretsiz sağlamakla görevlidir.

Daha bunları artırabilirsin…

İslâm boş oturanı sevmez, çalışan ve üreteni sever.

Biz işte istedik ki; çalışmayan, üretmeyen bir nesli nasıl çıkarabiliriz diye düşünürken, 1/40-kırkta bir aklımıza geliverdi.

Halkı da zenginlere köle edince, içimiz bir nebze olsun daha da rahatladı…

Kimsenin okuması da işimize gelmezdi, onun için de zayıf karakterli mollaları başlarına, hidâyet verici olarak diktik! Ellerine hidâyet sandıkları kitapları tutuşturduk. Onların çok değerli ve önemli insanlar olduklarını kulaklarına fısıldadık durduk. Bir vakitten sonra öylesine kibirlendiler ki, gerçekten kendini hidâyetin kapısı gibi görmeye başladılar.

Zekât konusunda uydurduğumuz güzel sözlerden dolayı, zengin kodamanlardan bayağı iltifât ve hâliyle de keseler dolusu altın aldık!

Çok rahat yaşadık, çok….

Altını gümüşü nisâba, inci-mercanı Samanyolu Galaksisine, elması-atları da Vega Yıldızı’na bağladık !

Dünya dolusu incin, elmasın, atın olsa, zekât yok sana! Ne zekâ ama değil mi?

2 dönüm araziyi ekip dikmek için cânı çıkana ise, 1/10 öşür hemen revâdır!

İBLİS - Sen sorsana bir bu rivâyetçilere, 1/40 zekâtla kamunun hangi meselesi çözülebilir? Bu mantıkla kurulacak İslam Devleti’nin kaç gün ömrü olabilir?

Kur’ân onları yalanladığı gibi, Sünnetullah dahi yalanlıyor!

Baksınlar dünyaya, kırkta bir gibi mantıksız, akılsız bir vergiyle, devletin ve kamunun ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bir tane ülke var mı? Allah, Kur’ân âyetlerini bizzat kâfirlere açıklatmaktadır da, anlayanınız yok.

RAVİ/1- Evet güya 1,5 milyar Müslümansınız. Oysa hepiniz ehl-i kitabın hizmetçilerisiniz. Bir dediklerini iki etmeyen, bunları yaparken de Din’den, imândan bahsedebilen gerçek müşrikleri besledik, çoğalttık, yaydıkça yaydık… Bütün İslâm Âlem’i kanlar içinde kıvranıp zulme maruz kalırken, alnını rahatça secdeye uzatabilen şuursuz ve şaşkın Müslüman yetiştirmeye çalıştık ve bunda da çok başarılı olduk. Şu vakitten sonra ister Sünni olun ister şii, ister vehhabi olun ister ılımlı, fark etmezsiniz. Çünkü bu zihniyetlere tabi olanlar yoldan çıkmış azgınlardır. Allah’ın dinine itaat etmektense, dini kendi anlayışlarınca değiştirmek, arzularına tabi kılmak hoşlarına gitmişti. Onların namaz kılması, hacca gitmesi hiç önemli değildir. Ebu cehil ve Mekke müşrikleri bunların hepsini yapıyordu biliyorsunuz. Bizler kendini Müslüman sanan müşrikleri yetiştirmeye çalıştık ki, ehl-i kitap, bizzat bu insanlar eliyle Müslümanlara istediklerini yapabilsinler.

Hakikat bu iken, biz işte öyle yalanlar uydurduk ki, bizden sonra gelenlerin hepsi, bu yalanımıza ortak oldu...

Şüphesiz Allah aklını kullanmayanları ve yalancıları sevmez!

Lânetlenmiş bir topluluk oluşturduk ki; âyetleri gizlesinler, kimseciklere göstermesinler, Kur’âna ulaşılacak her yolu tıkasınlar...

Kur’ân çok açık, berrak, anlaşılır bir Kitaptı. Ne yapılacağı, ne yapılmayacağı açıkça yazılıydı. Öyle ki, dağda ki okuma-yazma bilmeyen bir çobanın dahi, kendisine okunduğunda, çok rahat ve net anlayabileceği bir yalınlık ve sadelikte...

Bu bizlerin işine gelmiyordu hâliyle...

Apaçık Vahyi yüzlerce perde, mezhep, cemaat oluşturarak bir anda kapatıverdik!

Çünkü bizim sistemimiz de, üretmek değil, kölelik vardır.

Ne âlâ kafa varmış bizde de…

Hatta sizin abdestinize, namazınıza, rekat sayınıza, orucunuza, haccınıza kadar bir şeyler uydurduk!

Takva, Allah’ın emirleri dışına çıkmaktan sakınmak iken, o konuyu bile çarpıttık! Şimdi insanlar, hocalarının, şeyhlerinin sözlerinin dışına çıkmamayı takva sayıyorlar, haliyle katmerli bir kâfir ve müşrik oluyorlar!

Öyle şaşkın bir topluluk oluşturduk ki, zalim Abd Irak’ta müslüman kadınların ırzına geçerken, zalim Abd’li askerlerin sağ salim ülkelerine dönmesi için, Allah’a dua eden bahtsızları başınıza diktik, onları size sevdirdik, hepiniz Allah Allah nidalarıyla onlara yöneldiniz, sevdiniz, desteklediniz.

RAVİ/2 - Hem ey Ebul Vefalıoğlu, sen bizi sorgulayacağına, Peygamber’e hakaret eden Papa’yı huzurlarında kabül eden yöneticilerinizi ve Diyanet’ini sorguya çek!

Allah zinâyı, fuhşu haram etmişken, helâl eden, Kısası üzerinize yazmışken iptâl edip kanun çıkaranları sorgula! Kamu mallarını dilediği gibi harcayan, gaspeden, çalan bürokratlarınızı hesaba çek!

Nerdeydiniz o zaman ey 74 milyon! Hadi biz kargaşa çıkarttık! Fakat haramı helâl etme konusunda, bu kadar da açıktan alçalmadık!...

Kanun çıkarıp yayımlamadık!

Sorsana diyanetlerin, cemaatlerin başında oturan adamlara, Kur’ânı baştan sona anlayarak, düşünerek en son ne zaman okumuşlar?

Veya tamamını hiç okumuşlar mı?

Okuduklarını ve imân ettiklerini söylüyorlarsa, bütün bu olan bitenler de neyin nesi, açıklasınlar.

EBUL VEFALIOĞLU - Dertlenmeyin siz, bizim bâtılda icma edenlere soramıyacağımız da yapamıyacağımız da olamaz, inşallah!

Netice de bu da bâtılda bir icma değil mi, size uyanlar gibi. Gerçi bu konuda da siz haklısınız…

Küfürle imân hiç yan yana gelemiyeceği halde, kâfir zihniyetle uzlaşmaya çalışanlar, gece gündüz tüm Müslümanları unutup, papaz ve hahamlarla yatıp kalkan, diyalogcular bile varken…

Halkları İslam’a ve Kur’ân’a gelin! diye davet bile ettikleri yok…

Varsa yoksa konuşma, anlaşma, menfaat kısaca…

Ve Rahmân üstelik Kur’ân’da şöyle buyurmuşken;

Bakara 41- Yanınızdakini (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur'ân)a imân edin, O'nu, inkâr edenlerin ilki siz olmayın, benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin. Ancak benden korkun.

İslâm Âlemindeki Putperest ve müşrik imamlara, çok putlu mollalara Kur’ânı öğreteceğiz, ders vereceğiz, nihâyet bir gün ya dönün, ya ölün! diyeceğiz, inşallah!

RAVİ/1 - Bize diyeceğin var mı başka!

EBUL VEFALIOĞLU – Var.. Buhâri diyor ki; Herhangi bir hadisi Sahih’e dahil etmezden önce yıkanıp iki rekat namaz kılarak, Allah’a istihârede bulunup manevi bir işaret aradım, ondan sonra hadisin sıhhatine hükmettim. Bu şekilde sıhhati nazarımda sübût bulmayan hiçbir hadisi Sahih’e almadım diyor ve Sahihini 16 yılda altıyüzbin hadisten seçerek tekrarlarıyla birlikte 9082 hadis yazdığını iddia ediyor.

Bütün bunları da altıyüzbin hadis için, altıyüzbin defa yıkandığını ve her bir hadis içinde iki rekat namaz kıldığını söylüyor?

Kaba hesapla 16 yılda her gün 103 defa yıkanmış, en az 10 saat sürmesi gereken 205 rekat namaz kılması gerekir…

Her yıkanması da o şartlarda en az 10 dk. olsa, -ki, bu zamanda bile bundan çok fazla- 17 saatten fazla da, yıkanmayla geçen bir zaman olması gerek!

10+17 saat= 27 saat bir günü bile fazlaca uzatmış…

Demek sizin zaman da ki günler, bizim zamanda ki günler gibi değil, tahminen 50 saat falan olması lazım ki, yeme-içme-uyku-yaşam gibi haller hariç dediklerini yapabilmiş olsun!

Biz doğalgazın ve nice nimetlerin olduğu şu zamanda, günde bir kez yıkanamıyor, vakit namazlarını da hakkıyla kılamazken, o bütün bunları hangi dünyaya ve nasıl bir ömüre sığdırmış olabilir?

RAVİ/1 - Hahaa… Dedim ya siz Türk Milleti gerçekten çok hesapçısınız?

Hesaba dökmeden, aklınızı kullanmadan da bir şeye kanıverseniz olmaz mı?

Bunca insanı kandırmışız, siz de kanın n’olcak ki?

O çölde, o suyun her zaman bulunamadığı ortamda ve tarihte, onun bu konu da samimiyetine inananlar, elbette bizden çıkan her söze de inanırlar!

Çünkü inandıkları onun ve bizim sözlerimiz değil, hevâ ve heveslerine uygun icad ettiğimiz dinleridir…

Dolayısıyla sayı önemli değildir! At atabildiğin kadar…

Bir insan imân etmek istemiyor ve Rahmân ona imân yazmamışsa, bizim gibi ne divânelere inanır!

EBUL VEFALIOĞLU - Akıbetiniz hakkında ne diyorsunuz?

RAVİ/1 - Bizim zihniyetimizi, uydurduklarımızı sorgula!

Netice de aklınız da ortada, Vahiy’de ortada!.. Gerçek ortada !

Uydurduklarımızdan dolayı, zihniyetimizi küfürle, şirkle suçla!

Çünki öyle olan kısımları deşifre oldu artık…

Ama kalblerimiz sana açılmadı, o yüzden bize kâfir veya müşrik deme!

Ne bilirsin belki son anlarımızda tevbe ettik!

EBUL VEFALIOĞLU - Rahmân’da tevbenizi kabul mü buyuracak sanıyorsunuz?

Tevbe ile ilgili âyetleri sıralayayım mı?

RAVİ/1 - Yok yok, dur, şimdi onları okuma!

Yalnız en önemli işlerimizden biri de; şefaat, keramet, nesh, mehdi, nüzulü İsa gibi konularda olmuştur. Hâlâ Mehdi ve İsa bekleniyor olması lazım…

Rahmân’ın âyetlerini bile iptâl ettirdik biz, hem de keyfimizce uydurduğumuz sözlerle…

Çünkü bunlar sermaye istemeyen, emeksiz, ama getirisi ömürlük işlerdendir…

EBUL VEFALIOĞLU - Def’olun ey akibetini Uhrâ’da görecek olan bahtsızlar!...

Allah’ın, Meleklerinin, Peygamberlerin ve mü’minlerin laneti şerli zihniyetiniz, rivâyetleriniz ve niyetiniz üzerine olsun!

Gidin! Ömrüm boyunca zihnimde sizlerle ilgili bir iyi düşüncem olmadı, olmayacakta…

İBLİS- İbrahim Canan’a bu rivâyetleri, hadisleri sormamış mıydın sen?

EBUL VEFALIOĞLU - Rahmetli oldu şimdi, hakkında konuşmak doğru olmaz... Netice de herkes kendi hesabını verecek...

İnsan Dünyaya gelir, yaşar, bütün şaşaa ve ünvanları, mülkleri sonunda bırakır ve gider.

Kur’ân’dan şu âyetler gözümün önünde canlandı adeta:

Ankebut 51- Sana indirdiğimiz ve onlara okunmakta olan kitap, kendilerine yetmedi mi? Bunda imân edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve öğüt vardır.

En’am 38- Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır, sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar.

Evet Rahmân Kitabında hiç bir şeyi eksik bırakmamıştı amma birilerine de yetmiyordu!...

Şu var ki; Rahmân’ın Kur’ânının, hidâyetine, hayatına, bütün sorunlarına, hasılı her şeyine yeterli olacak şekilde doğruluk ve adaletle indiğine şüphe edip, başka kapılara ve yollara gidenlere, Cehennem tam yeterli olacaktır…

MELEK- Daraldın, bunaldın, sıkıldın sanki değil mi?

EBUL VEFALIOĞLU - Evet! Ben Rahmân olan Allah’la baş başa kalmak istiyorum!

Şu âyetleri okumak, alnımı tazarru ile secdeye uzatmak ve sadece O’nu düşünmek istiyorum!.

İBLİS - Salâtı kaim mi etmek istiyorsun…Fakat bunu hep yapıyorsun?

Arada bir senin ayağını kaydırdığımda bile mutlu olamıyorum…

EBUL VEFALIOĞLU Defol yanımdan şimdi ey İblis! Beni Rahmân Rabb’imle başbaşa bırak!

Fussilet 33- Allah'a davet eden, salih amel işleyen ve: Ben gerçekten müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?

34- Hem iyilik de bir değildir, kötülük de. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi olduğunu görürsün.

En’am 114- Allah, size Kitab'ı (Kur'ân'ı) açıklanmış olarak indirdiği halde, ondan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, o Kur'ân'ın, gerçekten Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O halde sakın şüphe edenlerden olma.

Yusuf 37- Yusuf dedi ki: Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun tabirini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben Allah'a inanmayan ve âhireti inkâr eden bir kavmin dinini terkettim.

38- Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum. Bizim, Allah'a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, bize ve insanlara Allah'ın bir lutfudur. Fakat insanların çoğu şükretmezler.

39- Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok tanrılar mı daha hayırlı, yoksa herşeye hakim ve galip olan bir tek Allah mı?

40- Sizin Allah'ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah'a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

İsra 36- Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz, gönül, bunların her biri yaptıklarından sorumludurlar.

37- Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin.

38- Kötü olan bütün bu yasaklar, Rabbinizin sevmediği şeylerdir.

Kehf 26- De ki: Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O ne güzel görendir! O ne mükemmel işitendir! Onların, O'ndan başka bir yardımcısı yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.

27- Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku! Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Ve O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.

Mutaffifin 22- Haberiniz olsun ki, iyiler nimet içindedir.

23- Tahtlar üzerinde etrafa bakarlar.

24- Yüzlerinde nimet ve mutluluğun sevincini görürsün.

25- Onlara damgalı saf bir içki sunulur.

26- Onun sonu misktir. İşte ona imrensin artık imrenenler.

27- Karışımı Tesnim'dendir (En üstün cennet şarabındandır).

28- Allah'a yakın olanların içecekleri bir kaynaktır o.

29- Doğrusu o suç işleyenler inananlara gülüyorlardı.

30- Onlara uğradıkları vakit birbirlerine göz kırpıyorlardı.

31- Evlerine döndükleri zaman zevklenerek dönüyorlardı.

32- Müminleri gördükleri vakit; işte bunlar sapıklar diyorlardı.

33- Oysa onlar müminler üzerine bekçi olarak gönderilmemişlerdi.

34- İşte bugün de inananlar kâfirlere gülecek.

Bakara 37 - Derken Âdem Rabb'ından birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.

38- Onlara dedik ki: "Hepiniz oradan inin. Size benim tarafımdan bir hidâyet rehberi geldiğinde, kim o hidâyetçimin izinde giderse, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.

39- İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennem ehlidirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır.)

Belki de şöylece dua etmeliyiz:

"Ey Rabbimiz!

Sen bize katından bir nûr, bir ışık, bir aydınlık, bir delil, bir bürhan, bir rehber indirdin!

Yolunu apaçık anlatan delilleri, iyi-kötü, güzel-çirkin, hak-bâtıl her şeyi ayrıştıran Furkân’ı indirdin...

İnsanlığın iki cihanda kurtuluşuna vesile olacak sapsağlam bir ilmi, bilgiyi, bir âyeti, hidâyeti, apaçık bir beyanı, dosdoğru bir yolu gönderdin...

Hastalıklar, âfetler, belâlar, sıkıntılar içinde bocalayanlara şifâyı bağışladın...

Dertlerine derman olacak ilâcı, dirileri uyarmak üzere apaçık Kitabını, küfrün şirkin saldırısından bunalmış kalblere bir huzur, bir müjde, bir nûr, bir rahmet verdin...

Bilgeliğin kaynağını, hikmetini, bütün insanları adâlet, refah, mutluluk, huzur içinde yaşatacak her zaman geçerli hükümleri, yasaları, apaçık beyyineyi, katından bir rahmet, bir bağış, bir lütuf olmak üzere mufassal, ayrıntılı Kur’ân’ı indirdin....

Ey Rabbimiz! Gerçekler bu iken ve ortadayken, dönüpte O’na bakmayanların kalbini uyar! "

(YOLCULUK BURADA BİTTİ)

Okudun ve anladın mı ey güzel kardeşim! Biz bu çirkin, Kur’âna aykırı, 1.000’den fazla akla muhâlif rivâyetleri ve sözleri buraya almadık.

Zira o kadar iğrenç sözler var ki, tahammülü kalmaz insan olanın!

Akla uymayan, mantığın reddettiği, hayatın doğal akışıyla ters, birbirleriyle çelişen, her şeyden önemlisi Kur’ân’la çelişen, okuyup inananı; dinden, imândan, Hakk’ın yolundan eden pek çok saçmalık!

Önce birbirinden farklı ve tamamen ayrı gibi olmakla beraber, birlikte bulunması elzem olan, birbirinin tamamlayıcısı olan imânla, amel arasını kesin bir şekilde ayırdılar… Böylece Mü’minleri kötü işler yapmaya teşvik etmiş oldular…

Oysa Salih amel o kadar önemli ki, bir kişi imân etmiş olsa, fakat güzel bir işi, düşüncesi, yönlendirmesi olmasa, imânı ona yarar sağlamaz!

Gerçi imân edenin

You've reached the end of this preview. Sign up to read more!
Page 1 of 1

Reviews

What people think about Kur’ân

0
0 ratings / 0 Reviews
What did you think?
Rating: 0 out of 5 stars

Reader reviews