Find your next favorite book

Become a member today and read free for 30 days
Ölüm Mahkumları

Ölüm Mahkumları

Read preview

Ölüm Mahkumları

Length:
348 pages
3 hours
Publisher:
Released:
Oct 18, 2016
ISBN:
9786059654777
Format:
Book

Description

         Güney yurdundan Kuzey yurduna her yıl gönderilen dokuz ölüm mahkumu...


        Mahkumlardan birinin yeminine ihanet ederek kaçması...


        Yeniden seçilen mahkumlar bu sefer ant içerler nedensiz, sonu belirsiz bu düzeni bozmaya. Son mahkum olmaya...


        Onlar ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇILARI!!!


        Nam- ı diğer ÖLÜM MAHKUMLARI!!


        Ölüm mahkumlarının aşk, kıskançlık, mücadele ve heyecanla dolu zorlu yolculuğu eşlik ederek Güneş ve Ay Tapınakları arasına incecik ipliklerle dokunmuş tasavvufî mistik dokuyu keşfetmeniz; kendi içsel uyanışınızı gerçekleştirmeniz temennisiyle...



YAZAR:


Neslihan Gültepe Maden, 1987 Konya doğumlu.


Selçuk Üniversitesi Türkçe Eğitimi Ana Bilim Dalı mezunudur.


Antalya’da Türkçe öğretmeni olarak görev yapmakta, Evli ve üç çocuk annesi..

Publisher:
Released:
Oct 18, 2016
ISBN:
9786059654777
Format:
Book

About the author


Related to Ölüm Mahkumları

Book Preview

Ölüm Mahkumları - Neslihan Gültepe Maden

...

Yazar

1987 Konya doğumlu. Selçuk Üniversitesi Türkçe Eğitimi Ana Bilim Dalı mezunudur. Antalya’da Türkçe öğretmeni olarak görev yapmakta, Evli ve üç çocuk annesi.. 

Sık ağaçlarla çevrili kayalıkların arasından incecik bir yol geçiyordu. Yol birbirini tamamlayan kayaları sanki ikiye bölüyor aralarında uçurumlar açıyordu. Bu uçurumların kenarları irili ufaklı oyuklarla kaplıydı.

Oyuklardan bir tanesi ise diğerlerinden tamamen farklıydı. Elbette onunda içinde yılan, çıyan, her türden örümcek vardı. Lakin bir de ufak bir sandık barındırıyordu o karanlık dünyasının içinde.

Yüzlerce yıl öncesinde yazılmış on rulonun saklı olduğu sandık, içinde okunmayı bekleyen satırlarıyla öylece duruyordu. Tozlu kapağını kaplayan örümcek ağları onu korumaya almış olsa da kapağının aralanması için bir insana ihtiyacı vardı. Oysa bu kayalıkların arasına yıllardır bir tek insanın yolu düşmüş değildi.

I. Rulo

Her gün birbirinin aynısı gibi geçip giderken biz Güneyliler bu durumu kabullenmiş halde yüksek duvarlarla çevrili ülkemizde yaşayıp gidiyoruz. Sizler, bu basit düzeni aşmaya çalışan bir avuç insansınız. Kendinizi yeni bilgilere açmanın zamanı geldi.

Bu cümleler bütün gece Alçin’in beyninde yankılanıp durmuştu. Birkaç yıldır tapınakta pek çok değişik çalışma yapmışlardı. Yeni şeyler icat etmeyi denemişlerdi. Ulubilge en çok zehirler üzerine çalışıyordu.

Tapınaktaki her kişi yeni birşeyler üretmeye çalışıyordu. Ancak bu çalışmaların hepsi gizli tutuluyordu. Zihnindeki karmaşık düşüncelerle yatağından kalktı ve hazırlandı. Güneş doğmadan evden çıkmalı ve gün ağarmadan tapınağa gitmeliydi. Odasının kapısını açınca annesini karşısında gördü. Kadın buğulu gözleriyle:

Kızım gitme! Başımıza dert açacaksın! dedi.

Alçin Korkma anne! Başınıza dert açmam! diyerek biraz hüzünle evi terk etti.

Annesinin yalvarır gibi söylediği bu sözler kalbini yumuşatmıştı. Ama bu yoldan dönmeye niyeti yoktu. Basit bir düzenin içinde yeni şeyler yapmak için mücadele ediyordu.

Ulubilge herkesten gelirken getirebileceği en güzel şeyi getirmesini istemişti. Bütün gece düşünmüş ancak bir türlü ne götüreceğini bulamamıştı. Evin bahçesindeki birbirinden güzel çiçeklere baktı.

Bir demet çiçek! Yok yok saçma olacak. Canlı olan hiçbir şeye zarar vermeyin. demişti Ulubilge.

Dünden beri aklından pek çok fikir geçmişti. Hiçbirini beğenmediği fikirleri ve hızlı adımlarıyla gün ağarmadan Güneş Tapınağı’nın önüne geldi.

Alçin, içeriye girdiğinde diğer izdaşların getirdikleri karşısında küçük dilini yutacaktı neredeyse. Gözalıcı mücevherler, rengarenk çiçekler, kendi icatları olan makineler... Ulubilge’nin sırtı bütün bu eşyalara dönüktü.

Güneş Tapınağı, beyaz mermerden inşa edilmiş bir yerdi. Mermerlerin üzerindeki oymalar, kabartmalar buranın hem asırlık tarihini hem de görkemini yansıtıyordu.

Merdivenlerin yukarıya doğru çıktığı yerde geniş bir düzlük vardı. Yuvarlak şekilde inşa edilen bu düzlüğün karşı duvarındaki çizgiler bir haritayı andırıyordu. Bu çizgiler her gün her saat farklı bir şekil alırdı. Güneşin aydınlattığı bu şekiller altın işlemeler gibi parlardı.

Ulubilge, yüzünü bu işlemelere dönerek her zaman olduğu gibi kendi iç dünyasına kapanmıştı.

Alçin etrafa göz gezdirirken diğer izdaşlar ona şaşkın gözlerle bakıyorlardı.

Hiçbir şey getirmedin mi? Diye hayretle sordu içlerinden biri.

Alçin ne diyeceğini bilmez halde yere baktı bir süre. Çok utanmıştı. Bu sırada Ulubilge, ayağa kalktı. Bütün tapınağı bir sessizlik kaplarken o yarı beline kadar eğilerek Güneş’i selamladı. Bu durum Alçin’in hep aklını karıştırırdı. Bir keresinde dayanamamış ve aklından geçenleri soruvermişti:

Biz güneşe mi tapıyoruz?

Ulubilge onun savruk cümlelerine ve ters düşüncelerine anlayışla yaklaşırdı. Sakinliğini koruyarak:

Hayır evlat. Biz Tanrı’nın yarattığı her şeye bir nimet gözüyle bakıyoruz. Hiçbir yaratılmışa zarar vermeden, onların varlığına saygı göstererek bu yeryüzünde yaşıyoruz.

Bu anı aklından geçerken utançla karışık duygular içinde Alçin sıranın kendisine gelmesini bekledi. Herkes getirdiği şeyi gururla gösteriyordu.

Bu mücevher babaannemden kaldı.

Bu makine sütleri depolamaya yarıyor. Nimeti koruyor.

Bu çiçeği ben yetiştirdim. Kurumuş bir daldan ibaretti. Çeşitli ilaçlar verdim. Yeşermesini sağladım. Renkleri ve yapısıyla başka yerde göremeyeceğiniz türden bir varlık haline geldi.

Alçin başını merakla çiçeği getiren kişiye çevirdi. Elinde cam bir kovanoz vardı. Kökleri olmayan rengarenk dallar bu kovanozu sarmış durmadan hareket ediyordu. Bu sırada çiçeğin sahibi avucunun içinde sakladığı demir bilyeyi kavanozun içine bıraktı. Dallar hızla önce açıldı. Sonra bir yumurta kadar küçülerek kapandı. Tekrar açıldıklarında sanki biraz daha büyümüş gibiydiler. Ortada bilyeden eser yoktu.

Genç adam şovunu bitirince daha bir gururlanarak Bu çiçek canlı cansız her şeyi yok edebilen bir varlığa dönüştü. dedi. Aylardır güneş tapınaklarında öğrendiği temel felsefeyi unutmuş gibiydi.

YOK ETMEYECEĞİZ, VAR EDECEĞİZ.

Alçin bu temel felsefe üzerine kafa yorarken yirmi altı kişi tek tek getirdiği şeyleri gösterdi. Hepsi en güzel şeyi getirdiğini düşünerek boş bir gurura kapılmış gibiydiler. Alçin sessizce bekledi. Şimdi sıra yirmi yedinci kişide yani kendisindeydi. Ulubilge’nin esrarengiz bakışları üzerindeyken hep heyecanlanırdı. Sakinleşmeye çalışarak kendisini toparladı.

Yeryüzünde bütün yaratılmışların en güzeli kişioğludur. Ben buraya insanlığımı getirdim. dedi.

Bu sözler diğer izdaşlar üzerinde deprem etkisi yarattı. Geniş solanda fısıltılar yükselmeye başladı. Ulubilge elini kaldırınca sesler kesildi.

Hepsi kızgın biraz da şaşkın bakışlarla Alçin’e bakakaldılar. Ulubilge’nin gözlerinde bir sevinç parıltısı dolaştı. İnsanın içini ürperten sesiyle konuşmaya başladı:

Sonunda öğretilerimi kavramaya başlayan bir kişioğlu çıktı. dedi. Kısa bir sessizliğin ardından konuşmasına devam etti.

Herkes getirdiği nimetleri yanına alarak Güneş Tapınağı’nı bugünlük terk etsin. Yarın güneş doğmadan öğretilere yeniden başlamak isteyenler burada hazır bulunsun. Yeniden burada yer almak istiyorsanız ilk gelen yirmi yedi kişiden biri olun.

Bu sözler üzerine tapınak boşaldı. Gidenler içlerinde biraz hüzün, biraz kıskançlık taşıyordu. Tekrar başa dönme fikri bazılarını üzmüştü.

Bazılarınınsa tekrar gelmeye niyeti yoktu. Bu saçmalıklara daha fazla vakit ayrımaya hiç niyetim yok! diyerek öfke kusuyorlardı. Aldıkları öfke kontrolü seanslarını ne çabuk unutmuşlardı!

Tapınağın içinde kalan tek izdaş olan Alçin korkuyla karışık bir heyecanla titriyordu. Ulubilge mağrur bir sesle:

Merdivenleri çık Alçin dedi.

Benim yaptığım gibi Güneş’in karşısına otur. Sırtını dış aleme dön, gözlerini kapat ve kendi iç dünyanı görmeye başla.

Alçin söylenilenleri yaptı. Terlemeye, sıkılmaya başladı. Hiçbir şey görmüyordu. Bir şey görmüyorum dese Ulubilge kızar mıydı? İçinden geçen bu düşüncelere Ulubilge cevap verdi:

Sana asla kızamam Alçin. Bulanık suların dibi görünmez. Berrak bir su gibi ol ve dibindeki çakıl taşlarına bak.

Bu ses Alçin’e bir rüya aleminden geliyor gibiydi. Bir serinlik hissetti. Az önce terleyen bedeni şimdi ürpermişti. Güzel, küçük bir derecik görüyordu. Bahar serinliği, cıvıltılar…

KADERİNİ GÖR!!!

Ulubilge’nin bu cümlesi kulaklarında yankılanmaya başladı. Bir anda nehir kan rengine büründü. Kanlar bir alev şelalesine dönüşürken Alçin kızılla yeşil karışımı bir çift göz gördüğünü sandı. Giderek genişleyen bu nehirden kaçarken gök gürültüsüyle birlikte daha önce hiç duymadığı bir ses yankılandı:

BÜTÜN GÜCÜ TÜKENDİĞİ ZAMAN!!!

Alçin kaçmaya çalıştı. Düşe kalka nehrin kaynağına doğru tırmanmaya başladı. Alevleri andıran nehrin yüksek ısısı terletiyordu onu.

Tırmanmaya çalıştığı toprak kaymaya başladı. Nehir yılanların olduğu bir vadiye dönüşürken o gözleri yine gördü. Bu sefer aynı gözler bal sarısı renginde inanılmaz bir güzellikteydiler. Alçin bu güzelliğin karşısında hayretle bakakalmışken kızıl bir yılan bileğine dolanmaya başladı.

Nehrin sularının bir köşesinde mavi tohumları olan yosunlar mücevher gibi parlıyordu. Sanki mavi elmas taneleri yosunların ucuna takılmıştı. Görmediği bir güç onu bu iğrenç vadiye çekiyordu.

Önce korktu; sonra Tapınaktayım. Oturuyorum. Her şey bir rüya olmalı!!! diyerek kendini bıraktı. Aman Tanrım! Hızla çukura doğru düştüğünü hissetti.

AÇIN KAPIYI!!!

AÇIN KAPIYI!!! YOKSA KIRARIZ!

Dışarıdan gelen bu gürültüler Alçin’i korkunç girdaptan sıyırdı. Kendine gelince şaşkın gözlerle Ulubilge’ye:

Sen de gördün mü? diye sordu.

Birileri hala kapıyı yumrukluyordu. İçeride bir kadın bir de adam vardı. Halbuki az önce onlar burada değildi. Ne ara gelmişlerdi? Dışarıdaki gürültüler giderek artıyordu.

AÇIN KAPIYI!!!

Ulubilge oldukça sakindi. Sağ elini Alçin’in omzuna koydu:

Rüya bile olsa, asla vazgeçme evlat! dedi ve kapıya yöneldi.

Dışarıdaki kalabalık çok karışıktı. Askerler, ağlayan kadınlar, şaşkın çocuklar... Alçin kendi kendine Biz içerideyken neler olmuş? diye mırıldandı.

Orman bütün güzelliğiyle baharı yaşarken ağaçların arasında yürüyen dokuz kişi bu güzellikleri göremeyecek haldeydi. Çoğu yaşça birbirine yakın bu adamların gururlu bir duruşu vardı. Ellerindeki ve ayaklarındaki zincirler olmasa mahkum değil hükümdar sanabilirdiniz. İçlerinden biri hepsinden oldukça yaşlıydı.

Sessizce ölüme yürüyen bu adamlar zerre kadar üzgün görünmüyordu. Etraflarında onlara eşlik eden yüzlerinin yarısı ve sol elleri bileğe kadar siyaha boyalı yarı çıplak vahşilerle birlikte sakin bir şekilde gidiyorlardı.

Nihayet ulaşmak istedikleri yere geldiler. Burası Tanrı dağının dibindeki bir mağaraydı. Küf kokulu karanlık mağaraya sırayla girdiler. Vahşiler elleriyle mağara duvarlarında bir şey arıyordu. Bu arayış uzun sürmedi.

Mahkumların bazıları keder içinde, bazıları ise endişeli görünüyordu. İçlerinden biri ise dikkatli bir şekilde vahşileri izliyor. Hiçbir şeyi kaçırmamak için gözlerini bile kırpmıyordu.

Zayıf yapılı, kısa boylu, sevimli yüzlü bu adamın adı Mamay’dı ve çekilen taşın yerini zihnine kazımıştı. Taşı çeken vahşi taşı merkeze alarak sekiz köşeli hayali bir yıldızın uçlarına dokunmuştu. Son dokunuşun ardından taşı yerine koydu. Taşın geri konulmasıyla gizli geçidin kapısı aralandı. Demek ki bu dokunuşlar bir tür şifreydi.

Hiç konuşmayan birbirleriyle işaretlerle anlaşan vahşiler mahkumları tünele sokmadan önce ayaklarındaki ve ellerindeki zincirleri açtılar. Onların itmelerine gerek kalmadan zincirlerden kurtulan her kişi yavaş adımlarla tünele girdi.

Sıra zayıf yapılı adama gelince o da aynı şekilde içeri girdi. Tünel karanlık, ıslak ve küf kokusu içindeydi. İçeri giren mahkumlar ormandaki sakin yürüyüşlerine burada da devam ettiler. Küçük bir su birikintisine gelince yosunlu görüntüsüne ve ağır kokusuna aldırmadan suya saldırırken bile sessizliklerini korudular.

Mamay zayıf yapılı görüntüsünden beklenmeyecek kadar gür bir sesle bağırdı:

Yeter artık!!! Ne kadar susacaksınız? Bizi bu ölüm yürüşüne bırakıp gitti vahşiler!

İçlerinden yaşlı bir adam:

Sakin ol oğlum. Biz ailemizi ve diğer insanlarımızı kurtarmak için canını feda edecek dokuz kahraman kişiyiz. Onların düşündüğü gibi mahkumlar değiliz. Biz kaçmadık, yakalanmadık, kendimiz geldik buraya.

Bunamışsın ihtiyar. Ben kendim gelmedim. Vergi olarak verecek ne toprağım, ne de hayvanım kalmıştı. O zaman ailendeki diğer canların vergisini vereceksin, dediler. Bu vahşilerin arasına zorla gönderdiler.

Oğlum, zorla ya da güzellikle… Biz diğer insanlarımız için kendimizi feda edeceğiz.

Hayır bunu kabul etmiyorum! diye bağırdı genç adam.

İçlerinden iri yapılı bir adam:

Sakin ol Mamay! Bak hepimiz zorunluluktan buradayız. Ama buradayız işte! Üzerimize düşeni yapacağız ve bu yürüyüşe devam edeceğiz.

Sevimli görünüşüne rağmen Mamay keçi kadar inatçıydı. Kararlı bakışlarıyla:

Hayır! dedi. Ben devam etmiyorum.

Daha önce hiçkimse bu yürüyüşten vazgeçmeyi aklına getirmemişti. Vatanı kurtarmak gibi bir şeydi bu. İlk başta zorunlu gelen mahkumlar burada kendileri gelmiş gibi gururlu duruşlarını korur, her şeye katlanır ve ölüm yürüyüşüne çıkarlardı. Bu düzen asırlardır böyleydi.

Yüksek duvarlarla çevrili yurtlarında kimse suç işlemezdi. Çünkü suçlular Kuzey vahşilerinin dini törenine kurban olarak gönderilirdi. Her yıl dokuz kişi göndermek zorundaydılar. Ülkelerinin etrafını saran yüksek duvarlar bile bu durumdan onları kurtaramıyordu.

Bundan yedi yıl önce ürettikleri silahlara güvenerek vahşilerle savaşmayı denemişlerdi. Ancak hiç beklemedikleri şekilde hüsrana uğramışlardı. Vahşi zannettikleri Kuzeylilerin silahları, savaşma teknikleri kendilerinden çok üstündü.

Her yeri yakıp yıkmışlardı. Bu savaştan sonra bir daha asla itiraz etmeyi düşünmediler.

Her yıl nisan ayının onuncu günü dokuz kişi törenle gelen vahşilere teslim edilirdi. Bu nedenle nisan ayının ilk haftaları herkes korku içinde yaşıyordu. Vergiler artırılıyor. Bunu ödeyecek durumu olmayan yoksullar mahkum ediliyordu.

Ev, toprak, hayvan sahiplerinden çokça vergi alınıyordu. Verecek hiçbir şeyi olmayandan ise can vergisi alınıyordu.

Beş kişilik aileden biri canlarının vergisi olarak kendi canını ortaya koyuyordu. Bu nedenle yurtta doğal bir nüfus planlaması oluşmuştu.

Hiçbir aile iki çocuktan fazlasını yapmıyordu. Bu durum dokuz mahkumu toplamayı zorlaştırıyordu. Her sene güç bela dokuz kişi toplanıyor ve ölüm mahkumlarının yolculuğu başlıyordu. İnsanlar toplanırken ağlanıp sızlasalar da yolculuğa çıkacakları zaman geldiğinde durumu kabulleniyor ve sakinleşiyorlardı.

Geçmiş günleri aklından böylece geçiren ihtiyar savaşta Kuzeylileri yenemedikleri için hayıflandı. Tekrar konuşmaya başladığındaysa sesinde garip bir titreme vardı:

"Mamay biz bu yolculuğa törenlerle uğurlandık. Boynumuza asılan çiçeklerle insanlarımızın gözyaşları arasında yola çıktık. Yurdumuza ihanet etme. Yolculuktan vazgeçersen iki yurt arasında savaş çıkabilir.

Yedi yıl önce olanları biliyorsun. Hem yenildik, hem de onlarca insanımızı kaybettik. Kadınlarımıza, çocuklarımıza el koydular. Sadece dokuz ölüm mahkumu hayatını kaybedecek ve yurdumuz, insanlarımız bir yıl rahat edecek. Gel inadından vazgeç oğul."

İhtiyarın bu sözlerini mahkumlar hüzünle dinlerken Mamay ayağa kalktı.

Ben bu şekilde ölmeyeceğim. Direneceğim! dedi.

Mahkumlardan biri Korkak herif!!! diye bağırdı.

Diğer mahkumlar yürüyüşlerine devam ettiler. Mamay ise geri dönerek geçide geldi. Geçidin duvarına yaslanarak oturdu. Gece oluncaya kadar bekleyecekti. Üzerine huzursuz bir uyku çöktü. Uyandığında kendisini oldukça dinlenmiş hissetti. Umutlu ruh haliyle vahşilerin yaptığı gibi geçitteki taşı aradı.

Taşı merkeze alarak sekiz köşeli yıldızı yaptı. Taşı yerine koydu. Bekledi... Bekledi... Kapı açılmadı. Taşı tekrar çekince yanlış koyduğunu fark etti. Çıkardığı şeklin tersine dik şekilde taşı koyunca kapı açıldı. Belki gitmekten vazgeçip geri dönerler diye düşünerek gizli geçidin kapısını açık bıraktı. Mağaradan çıkınca derin bir nefes aldı.

Yaşamak güzel şeydi!

Gecenin karanlığında hızlı hızlı yürüyen genç adam bir dakika durup düşündü. Duvarları nasıl aşacağım? Bu durumu çözmek vahşilerden kaçmaktan bile daha güçtü. Bu düşüncelerle yol alırken duyduğu sesler nedeniyle çalıların arasına saklandı.

Biraz bekleyince toprak yolda ilerleyen at arabasını gördü. Yurda nasıl gireceğini bulmuştu. At arabası gizlendiği çalıları geçince hemen arkasına atladı. Örtünün altına gizlendi. Uyuklayan araba sahibi durumun farkında değildi. At yavaş adımlarla yola devam ederken araba sahibi kırmızı suratında birer böcek gibi görünen siyah gözlerini araladı.

Etrafına bakındı. Uykusunu açmaya çalışsa da bu pek mümkün değildi. Yarı uyur yarı uyanık yolculuğa devam etti. Mamay saklanmak için güzel ancak dinlenmek için kötü bir yer seçmişti.

Sırtına batan dikensi otlar arasında yola devam etti. Gün ışıdığında araba hızlanmıştı. Sonunda yüksek duvarlarla çevrili Güney yurdunun kapısına gelindi.

Kuleden gözetleyenler her zaman ot getiren bu adamı hemen tanıdılar. Kapı açıldı. Hiçbir kontrol olmadan içeri girdiler. Muhafızlardan en genç olanı:

Aramayacak mıyız? diye sordu. İri yapılı muhafız alaycı bir bakış attı ve:

Ara ara da beyimizin oğlunun otlarını bul! Sonra onları kaçak madde girişi diye bildir. Sonrada küçük prensin özel birliği kelleni uçursun. dedi.

Yurtta beyin oğlunun ot yaktığını bilmeyen yoktu. Bu dikensi otları özel köşkünün odasında şöminede yaktırıyordu. Onların kokusunu içine çekerek yarı sarhoş bir halde köşk billurlarıyla alem yapıyordu.

Köşke alınan her genç kıza Billur diyorlardı. Güzelliğiyle nam salan yurttaki her kız Bey’in oğlu heyecan aramaya başlayınca hedef haline geliyordu. Köşke alınan kızların ipekleri ve mücevherleri görünce gözleri kamaşıyordu. Beyin oğlunun özel köşkünde zaman öldürüyorlardı. Mahkum olma derdi yoktu burada.

Kimi aile güzel kızlarını can vergisi yerine köşke bağışlıyordu. Böylece hem aile hem de güzel kız ölüm mahkumluğundan kurtuluyordu. Bu durumu herkes kabullenmişti. Beyin oğlunun onca kızla yaşaması ancak bir çocuğunun olmaması ise bütün ülkede ayrı bir merak konusuydu.

Ot yakmaktan ve alem yapmaktan başka derdi olmayan Usdarga bir gün Güney yurdunun beyi olacak. Çok yazık! dedi diğerlerinden yaşça büyük olan muhafız.

At arabası yurt içinde yolculuğa başlayınca Mamay endişeye kapıldı. Şimdi kime gidecekti? Bu soruya cevap ararken Güneş Tapınağının yakınından geçtiler.

Tapınak adına yakışır bir şekilde güneş gibi parlıyordu. Beyaz mermerleri, aynalı camları ve kapısı, altın işlemeleri… Bütün güzelliğiyle Güney yurdunun doğusunda yükseliyordu.

Ağaçlık bir alana gelince Mamay arabadan atladı ve ağaçların arasına yuvarlandı. Araba uzaklaşınca tapınağa doğru koşmaya başladı. Tapınak kapısındaki aynada haline acıyarak baktı. Üstü başı yırtık, çamurlu... Bütün vücudu dikenlerin açtığı yaralar içinde.

Kilitsiz olan tapınak kapısını açtığında içerde olan yaklaşık yirmi kadar kişi kendine korku ve acımayla karışık bir duyguyla bakıyordu. Dikenlerin tesiriyle kendisini yarı sarhoş hisseden Mamay yere yıkılıp kaldı.

Gençler baygın kişioğlunu alt kata götürdüler. Kızlardan biri mermerlerdeki kan izlerini sildi. Güneşe doğru selamını her zaman ki sakinliğiyle veren Ulubilge yaralıyı taşıdıkları alt kata gitti.

Herkes hiçbir şey olmamış gibi sessizce çalışmasına devam etti. Genç izdaşlar dışarı çıkınca Ulubilge tapınağın alt katının kapısını kilitledi. Kapı kilitlenince burası bir duvara benziyordu. Şimdi bu gizli yerde yaralı adam ve Ulubilge yalnız kalmıştı. Ulubilge adamın gömleğini çıkardı.

Yarı sarhoş olan adam yerde kan içinde kalmış gömleğine baktı ve gözlerini kapattı. Genç adamın sırtı delik deşik olmuştu. Üstü başı berbat haldeki bu adama dikkatle bakınca Ulubilge onu tanıdı. Birkaç gün önce gönderilen ölüm mahkumlarından biriydi o. Kederli gözlerle genç adama bakan Ulubilge:

Ahh çocuk! Ne yaptın sen? dedi.

Alt katın duvarına çakılmış demir güneşi yumruklamaya başladı. Attığı beş yumruktan sonra Ulubilge duvarı dinledi. Bir karşılık yoktu. Tekrar beş güçlü yumrukla güneşi dövdü. Pırıltılı demirin arkasından bir yumruk sesi geldi.

Ulubilge güneşi kendi etrafında çevirince Demir güneş yere düştü. Burası uzun dar bir tüneldi. Bu tünelden Ulubilge’nin beklediği kişi sürünerek geldi. Bu kişinin duvardan yere atlamasına yardım etti. Beyaz elbiselerinin içinde bir meleği andıran bu genç kadın güzel gözlerini sırtı delik deşik adama çevirince yüzünde bir dehşet ifadesi belirdi.

Korku ve hayret içinde Kaçmış! dedi.

Ulubilge kederli bir ses tonuyla:

Güney yurduna felaket getirecek bu genç adam.

Genç kadın elbisesinin beyazlığına aldırmadan yaralı adama yaklaştı. Avuçlarını kapatarak bir şeyler mırıldandı. Gözleri kapalı bir şekilde adamın sırtındaki yaralara avuç içlerini bastırdı. Bu saatlerce sürdü.

Genç kadının güzel elleri yaşlı bir kadının elleri gibi buruş buruş olmaya başladı. Ardından yavaşça yüzünde çizgiler belirdi. Sarı başakları andıran saçları da şimdi yer yer beyazlamıştı. Nihayet gözlerini açtı.

Önce ellerine sonra adamın sırtına baktı. Genç adamın sırtı tamamen iyileşmişti. Bütün gücü tükenmiş bir halde Ulubilge’ye döndü. Ulubilge onu ellerinden tutarak ayağa kaldırdı.

Sen çok özelsin Nevra. Her halinle çok güzelsin.

Nevra’nın gözünden birkaç damla yaş düştü. Evet çok özel ve çok yalnız bir insandı. Ulubilge’nin gözlerine sevgiyle baktı.

Ulubilge’yle aralarındaki bu şey aşk değildi bambaşka bir şeydi. Daha güçlü ve daha masum bir duygu. Genç kız görünümündeyken Ulubilge’yi babası gibi hissediyor, yaşlı kadın görünümüne ulaşınca ise sanki Ulubilge onun oğluymuş, kendinden bir parçaymış gibi oluyordu.

Karmaşık duygular içinde gülümsedi. Ulubilge’nin uzun beyaz saçlarını okşayarak:

Bir gece uyumam yeterli. dedi. Sonra Ulubilge’nin yardımıyla tünele çıktı. Saklı cennetine gitme zamanı gelmişti.

İşlemeli pelerini yerde sürüklenen Usdarga toplantı odasına girince şaşırdı. Güney yurdunun en varlıklı insanları kendini bekliyordu. Adamlarım herşeyden bihaber! diye düşünerek içinden uşaklarına içten içe kızdı. Babasının önünde yarı eğilerek selam verdi.

Yüce Darga beni huzurunuza istemişsiniz. dedi.

You've reached the end of this preview. Sign up to read more!
Page 1 of 1

Reviews

What people think about Ölüm Mahkumları

0
0 ratings / 0 Reviews
What did you think?
Rating: 0 out of 5 stars

Reader reviews