Find your next favorite book

Become a member today and read free for 30 days
Ağlama Elif

Ağlama Elif

Read preview

Ağlama Elif

Length:
279 pages
3 hours
Publisher:
Released:
Jan 12, 2018
ISBN:
9786052259160
Format:
Book

Description


Doksan yaşına gelmişti! Yaşlı adam konuşmakta zorluk çekiyordu. Adeta canlı cenazeye dönmüştü. Yaşlandıkça az hareket edince kasları yığın halinde iyice sarkmıştı! İhtiyar adam beni görünce heyecanlanmıştı.


 Öfkelendi, ters baktı ve bir şeyler söylemek için bana dönerek;


“Keşke çocuklarımın hepsini okutsaydım. Onlara silah yerine kitap verseydim bu hal başıma gelmezdi. Gerçi küçüğünü okuttuk da ne oldu? O da yaşamak yerine intihar etmeyi seçti! O da hayatı bembeyaz tamamlayamadı. Beni öyle bir hassas noktamdan yaraladı ki, ona olan öfkem hala da sürüyor. Hayatımda hiçbir kayıp Arif oğlumun ölümü kadar beni sarsmamıştır…


 Bu konuyu kısa keselim! Dedem Arif dayımın küçük kızına kendi annesinin adı olan Elif koymuştu! Babasını hiç görmemişti Elif…


 Bebek ağlarken;


 “Ağlama Elif!” diyordu dedem ona…


 Dedem;


 “Hatırlamak bile istemiyorum Arif’in ölümünü! O gece cenaze gelene kadar başımın boşluğu içinde boylu boyunca yalnız Arif vardı. Hiç uyumadan gündüz de cesedinin başından ayrılamadım ve tamamen yemeden içmeden kesilmiştim. Allah kimseye benim gibi evlat acısı yaşatmasın…


 Evlat acısının ne olduğunu anlatmak için şöyle bir masal örneği vereyim sana;


 Bilge bir adam son nefesini verirken Allah’a şöyle şükredip dua eder;


 “Allah’ım sana şükürler olsun!” diye bu cümleyi her an defalarca tekrarlar.



   Halit Fuat Beşik kimdir?
1952 yılında Fatsa'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Fatsa'da, üniversite öğrenimini ise İstanbul'da tamamladı. Kapalı çarşıda ticaret hayatına atıldı. Bu arada dünyanın pek çok ülkesini gezme fırsatı buldu. Önceleri rezaletten kaçmayan ve "Hep ben" mantığıyla maceralı bir hayat yaşadı. Okumayı ve not almayı çok sevdiği için pek çok kitap ve notlara sahiptir…
Yazmak konusuna otuz yıllık bir emek vermesine rağmen, bu konuda daha pek çok şey yapması gerektiğine inanıyor. “Talan Mevsiminde Adam gibi yaşamak”, “Sokrates’in İsyanı”, “Haçlılar Çanakkale’de”, “Tevrat’ın Çocukları ve Kur-an”, “Yüz Elli Yaşındaki Adam”, “Şiirle Ağlamak”, “Küçük Mahmut ile Koca Bayram”, “Venüs Gezegeninde İsyan”, “Adem’e Mektuplar” ve “Burhan Bey” isimli kitapları yayınlanmıştır.
İnanç, Adalet, İnsan sevgisi ve Kuran ahlakına dayalı o muhteşem denge içinde eserler vermeye çalışıyor. Gerçek eserlerini bundan sonra size sunacağına inanıyor... Şimdilik, yaşıyor işte…

Publisher:
Released:
Jan 12, 2018
ISBN:
9786052259160
Format:
Book

About the author


Related to Ağlama Elif

Book Preview

Ağlama Elif - Halit Fuat Beşik

AĞLAMA ELİF

HALİT FUAT BEŞİK

Kitap adı: AĞLAMA ELİF

Yazar adı: HALİT FUAT BEŞİK

E-posta: h.fuatbesik@gmail.com

Sayfa Düzeni ve Grafik Tasarım: e-Kitap PROJESİ

Editorial & Kapak Tasarım : © e-Kitap Projesi

Yayıncı (Publisher): e-KİTAP PROJESİ,

www.ekitaprojesi.com, Murat UKRAY

Yayıncı Sertifika No: 32712

İstanbul, Ocak / 2018

eISBN: 978-605-2259-16-0

Cevap ve yorumlarınız için:

{For reply and your Comments}

www.ekitaprojesi.com/books/aglama-elif

www.facebook.com/EKitapProjesi

İçindekiler

Yazar Hakkında (Kısa Özgeçmiş)

ELLİ BEŞ YIL SONRA DEDEME MEKTUP

DEDEMİN KÖYÜNDE

DEDEMİN KÖY EVİ

PAŞA NİNEM ELİF HANIM

DEDEMİN PORTRESİ

EŞKIYA ÇERKEZ ZİYA

KOCA BAYRAM’IN HİKAYESİ

EŞKIYALARIN BAŞI HEKİMOĞLU

EMMİ OĞLU ŞAHAN ALİ

MECHUL BİR ÖLÜM

VALİ YARDIMCISI DEDEMİ ANLATIYOR

EŞKIYAYI DAĞDAN İNDİREN ADAM

DEDEM VE KADINLAR

O ZENGİN ADAM

MEBUS DEDEM

DEDEM VE BEN

DEDEMİN İMPARATOLUĞUNUN ÇÖKÜŞÜ

KOĞUŞ

İLGİNÇ MAHKUMLAR

FATSA’DA MAHPUSHANE GÜNLERİM

KÖYLÜ MAFYASI

DEDEMİN SON GÜNLERİ

DERS ALMAK

SEVGİLİ ANNEM

ÖLÜM VE SON

Yazar Hakkında (Kısa Özgeçmiş)

§

Yazarın çalışmaları;

TALAN MEVSİMİNDE ADAM GİBİ YAŞAMAK, SOKRATES’İN İSYANI, HAÇLILAR ÇANAKKALEDE, YÜZ ELLİ YAŞINDAKİ ADAM, TEVRATIN ÇOCUKLARI VE KURAN, ARİF’İN ÖLÜMÜ, ŞİİRLE AĞLAMAK, KÜÇÜK MAHMUT İLE KOCA BAYRAM, VENÜS GEZEGENİNDE İSYAN, ADEME MEKTUPLAR gibi Kur-an ahlakına dayalı, ama daha cüretkâr ve farklı konuda yazılmış kitaplardır.

Halit Fuat Beşik kimdir?

1952 yılında Fatsa'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Fatsa'da, üniversite öğrenimini ise İstanbul'da tamamladı. Kapalı çarşıda ticaret hayatına atıldı. Bu arada dünyanın pek çok ülkesini gezme fırsatı buldu. Önceleri rezaletten kaçmayan ve Hep ben mantığıyla maceralı bir hayat yaşadı. Okumayı ve not almayı çok sevdiği için pek çok kitap ve notlara sahiptir…

Yazmak konusuna otuz yıllık bir emek vermesine rağmen, bu konuda daha pek çok şey yapması gerektiğine inanıyor. Talan Mevsiminde Adam gibi yaşamak, Sokrates’in İsyanı, Haçlılar Çanakkale’de, Tevrat’ın Çocukları ve Kur-an, Yüz Elli Yaşındaki Adam, Şiirle Ağlamak, Küçük Mahmut ile Koca Bayram, Venüs Gezegeninde İsyan, Adem’e Mektuplar ve Burhan Bey isimli kitapları yayınlanmıştır.

İnanç, Adalet, İnsan sevgisi ve Kuran ahlakına dayalı o muhteşem denge içinde eserler vermeye çalışıyor. Gerçek eserlerini bundan sonra size sunacağına inanıyor... Şimdilik, yaşıyor işte…

ELLİ BEŞ YIL SONRA DEDEME MEKTUP

§

sevgili dedeciğim, seni ve sevdiklerimi dehşetli özlüyorum. Sen aklıma geldikçe yalnızca sözlerimin fısıltısıyla gökyüzündeki parlak yıldızlara bakarak ağlıyorum. Senin sağlığında o ne güven içinde yaşamaktı bizim için? Rabbim! Sesin bile umut olurdu bize! Yalnızca bizi bırakıp gittiğin için sana;

Çok insafsızsın diyeceğim sadece…

Şimdi senden çok uzaklardayım. Sen benden uzakta iken zaten bütün sevdiklerim de benden uzakta! Şimdi bak dedem! Boş kaldığım zamanlar seni düşünürüm hep! Ne çok sevmişim meğer seni…

Ölümüne bir türlü razı gelmedi gönlüm! Gri kısacık saçlarınla, upuzun boyunla, kocaman ellerinle o güzel, sert ve erkek yüzünle hep gözümün önündesin dedeciğim…

Hakkında bildiğim her şeyi anlatacağım! İşitilmemiş bir türkü gibi bir şey olacak bu! Dile kolay! Belli ki de, yine seni sinirlendirecek bir şey yapacağım. Doğumundan, son nefesine kadar olan bütün yaşanmışlığını hiç kimseden çekinmeden yazacağım! Yazarken de seni düşünmek mecburiyeti hissediyorum. Bunu iyi bil! Yazıyorum ama bunun yanında senin, benim bütün kusurlarımı bağışlayacağını da biliyorum. Ne yapayım ? Senin hakkında yazmak boyna yazmak istiyorum…

O kadar da, kolay değil bu iş! Yazıcılık başka bir şey! Benimkisi, yazma kabiliyetimi? Ne deseniz deyin! Onu da henüz bilmiyorum! Zaten bu yazdıklarımı sadece sana yazabilirim. Şu kainatta en çok sevdiğim yürek ve üstüne ne çok titrediğim insandın sen dedem...

Ah şu kalbimdeki kara dumanlar bir dağılsa! O zaman belki herkese ve en başta sana daha hoşgörülü olurum. Kim bilir? Ne halt edeyim? Dışarıda yaşamamız gereken reel bir dünya var. Yaşamak zorundayız dedem…

Ben mi?

Bizde de, artık yaş atmış beş oldu. Çilemi biraz daha doldurup hamlıktan kurtulmak istiyorum. Bu arada, başım sızlıyor, yüreğim sersem, şekerim var ve bir de üstüne Parkinson hasatlığım peyda oldu dedeciğim…

Sinirlenme dedem! Sen de bilirsin ki, bazen lüzumundan fazla şairim! Şimdi bile sana yazarken öyle içli biri oluyorum ki, mütemadiyen nazlanarak, sızlanan bir çocuk gibiyim. Sana şiirler yazmak istiyorum dedem...

Neden hep hazin sevgi ve ayrılığı anlatan şiirler bana seni hatırlatır? Ha bu arada sana şiir okuma ihtiyacım kuvvetle devam ediyor. Ve senin yaşamına yaraşır içli, duygulu şiirler yazmak istiyorum dedem…

Aklıma geleni senden gizleyecek değilim ya! Önüme geldiği gibi yazıyorum işte… Hiç kuş öterken düşünür mü? Yalnızım işte be dedem! Sana öyle hasret kaldım ki! Meğer seni ne kadar seviyormuşum? Biraz mahzun, biraz yılgın, biraz dalgın, biraz neşeli, biraz üzgün ve biraz düşünceli anlatacağım seni. Yokluğun acı bir tat sanki içimde dedem. Aramızda yarım kalmış öpücüğe benzer bir şey var…

Yaşım tam atmış beş ama on beşlik bir mektepli gibi oluyorum seni hatırladıkça ve senin için bir şeyler yazdıkça dedem! Ne halt edeydim be dedem? Senin hakkında bildiğim her şeyi yazmam lazım. Yazmazsam olmaz! Bazı önemli hadiselere karşı kafamın şuuruyla değil, kalbimin sesiyle konuşuyorum.. Onlar benim en mahrem hislerim olsa bile hiç çekinmeden yazarım dedem. Bu benim en büyük meziyetim olduğu kadar da, en büyük kusurumdur. Bu yüzden kalplerin çarpışmasında hep kırılan ve yenilen ben olurum dedem…

Büyüdüm artık dedem! Ne halt edeyim? Yaratılışım böyle! Hele benim gibi karanlık bir meçhulün içinde olmak ise başka bir dert! Neden hep bu antika işler beni buluyor? Nedir bendeki bu tecessüs ve bu merak? Eğer utanmasam sonra da, yaptıklarımdan dolayı kendi kendimi yerin dibine batırmak istiyorum…

Ama bil ki, ben kimseyi kandırmadım dedem…

Halit Fuat Beşik

DEDEMİN KÖYÜNDE

§

Çocuk bile olsam şehirdeki donuk yaşantım, bir sürgün tarzında beni rahatsız ediyordu. Ama dayımın beni alıp köye götürmesi, üstümdeki kara bulutları dağıtmıştı. Ah o uğurlu günler ne kadar güzel başlardı. Köye yani dedemlere giderken içimde tatlı berrak dalgalanmalar sürüp giderdi. Çünkü orada her gün değişik sürprizlerle karşılaşıyordum. Kar iyiden iyiye bastırmıştı. Bahçe ve ağaçlar bembeyaz örtüyle kaplanmıştı. Dedemin kerpiç tuğla ve ahşap karşımı kocaman binası karla kaplı ağaçlıklar arasında çok görkemli gizli bir saray yuvası gibi görünüyordu…

Ertesi sabah kalktığımda, heyecanımın gösterisi beklenmedik şekil almıştı. Kendimi hiç bu kadar şanslı hissetmemiştim. O gün köyde olmanın sevincinden sarhoş gibiydim. Her yeri diz boyu kar kaplamıştı! Benim için sıradan bir sabah değildi bu! Kesinlikle abartılı bir benzetme değildir bu! Sabah kalkar kalkmaz çok sevinçli bir ruh haline bürünmüştüm…

Size o kar serüvenlerimi anlatmak için sabırsızlanıyorum. O kadar mutlu olmuştum ki, sanki dünyadaki bütün masal kahramanlarının bile beni kıskanacağını düşünmüştüm. Uzak ihtimallerin gerisinde kalan bir kavuşma gibi bir şeydi benim için karın böyle lapa lapa yağması! Bir metreye yakın kar yağmıştı ve fırtına devam ediyordu. Bu köyde tatilimin başlaması ve uzunca sürmesi demekti. Artık şehirdeki evimize bir müddet geri dönemezdim…

Geceleri pencereme pıtır pıtır vuran kar taneleri içime huzur doldururken, sabahleyin karın siyah çizmelerimin altında ezilirken çıkardığı çıtırtıyla rüzgarın uğultusu mutlulukla ve içimde tarif edilmez keyifle birbirine karışıyordu. Kar evin mutfak penceresinin önünde nerdeyse bir adam boyu yığılmıştı. İçimde sonsuz bir sevinç duyuyordum. Karın yağması devam ettikçe kalbim neşeden ve zevkten şiddetle çarpıyordu. Ayrıca bir hafta boyunca her gün taze kar yağışıyla her yer pamuk gibi bembeyaz oluyordu. Şaşılacak bir şeydi ki, kar yağdıkça sevincimden uyuyamıyordum! Sabırla hep ertesi gün pencerenin dibinde ne kadar kar yağdığını ölçerdim…

O zamanlar, köylerde kış sert geçerdi ve kar birkaç gün içinde bir buçuk, iki metreyi bulmuştu. Sabırsızlıkla karın lapa lapa yağmasını seyrediyordum. Hep kar yağıyordu ve dondurucu bir soğuk da yoktu dışarıda…

Dünyada benim için bundan daha büyük bir mutluluk olamazdı. Allah’ın ikram ve lütfü bu olsa gerekti! Sevincimin derinliğini bilemezsiniz! Bildiğiniz gibi değildim! Bu yaşadığım mutluluklar zamanla unutulacak şeylerden değildi. Bazı güzel yaşanmış şeyler de unutulmuyor gerçekten…

Kapan kurardık kuşlara! Kuşlar kapanın içine girdiğinde mutfak penceresinden uzun iple çekilip yıkılan bir tuzak düzeneğiyle pek çok kuş avlardık. Kuşları tuzak kurarak avlamak için, kapanın altındaki karın üzeri bastırılarak düzeltilip fındık kömürü tozunun üzerine dökülen mısır ununa gelirlerdi. Böylelikle uzun bir iple bağlı olan kapanın ipini çektiğimizde kuşlar altıda kalırlardı. Bu kuşlar, sığırcık, karatavuk ve serçelerdi ve bazen bu kuş çulluk bile olurdu. Yakalanan kuşların hemen bismillah deyip boynunu koparırdık. Anneannem kapanda yakalanan bu kuşları temizledikten sonra pişirip bize yedirirdi. Becerikli bir ev kadını yeteneklerinin hepsi anneannemde çok gelişmişti! Kuzeyden göçmen gelen bu kuşlar oldukça lezzetli oluyordu…

Öyle ki, bu avlanan kuşlar hiç ziyan edilmez, avladığımız kuşlar besine dönüşüp bize yaşam gücü aktarıyordu. Asla dedemin evinde av etleri ziyan edilmezdi. O avlar bizleri adeta canlı kalıyor ve yaşamımızın sürekliliğini gerçekleştiriyorlardı. Bizim çocukluk zamanımızda av eti çok kıymetliydi. Şimdi ki gibi spor olsun diye hayvanlar avlanmazdı. Bu kesinlikle abartılı bir benzetme değildir…

Evde yanan demir kuzinenin sıcaklığına bayılıyordum. Ayrıca bana göre anneannemin yemekleri çok lezzetliydi. Hele kuzinenin fırınına attığı hamsiyi mısır ekmeği ve kuru soğan ile yemenin keyfi müthişti. Anneannem, çok sayıda basit ama çok lezzetli yiyecekler pişirirdi. O zamana göre bakıyorum da, şimdikilerde o eski değerlerden hiç şey kalmadı…

Hele bahar gelirken ve donmuş toprak yepyeni bir yaşama uyanırken, derenin kenarında çalıklarda yetişen diken ucu, melürcan ve çayırlarda yetişen beyaz çiçekleri olan çeklürce ayrıca fındık ağaçlarının gölgesinde yetişen kaldirik ve kirmit mantarı denen bitkiler, tereyağında kuru soğanla kavrulup muhteşem besin kaynağı oluyordu. Bu bitkiler bizim köyde hala da kullanılır. Eminim ki, bu yiyeceklerin hepsi ayrıca bir şifa kaynağıydı.

Şimdilerde insanlar bu en güzel yiyeceklere bile burun kıvırıyorlar. Hiçbir şey beğenmiyorlar. Bizim zamanımızda yaşasalardı ve yokluğu görselerdi hiç beğenmeme lafını etmezlerdi her halde! Ya bizim zamanımız öyle miydi? Zaten geçmiş yaşantımın şimdiki gençler gibi olmasını asla istemezdim…

Açıkça size bir şey söyleyeyim mi; şimdiki gençlerdeki yaşamı pek enayice ve yoksul buluyorum. Kızmayın… Size sitem edecek değilim! Sakın ha! Size haksızsınız diyecek değilim… Peki bu adam neden böyle söylüyor demeyin! Siz halısınız! Ben haksızım… Sadece fikrimi söylüyorum! Öyle kızmayın bana! Fakat ben şimdi bu yaşamdan çok uzağım. Ayrıca sinirliyim. Özlüyorum o günleri… Aslında sizi ilgilendirecek bir konu yok burada! Budalaca fikirlerimi kafamdan söküp atmam gerekiyor sizce öyle mi? Ama ben ekmeğe yüzünü buruşturarak bakan insanlara hiç dayanamam! Bunu nimete karşı bir hakaret gibi görürüm…

Ne tuhaf! Şimdi insanlar, yığınlarca ekmeği ve el değmemiş yemekleri rahatlıkla çöpe atabiliyorlar. İsraf buna denir işte… Hele o beş yıldızlı otellerde el dokunulmadan çöpe atılan yemekler yok mu? O beni adeta çıldırtıyor! Be adam yiyebileceğin kadar alsana! Zenginim diye dünyayı bitirip, tüketmek zorunda değilsiniz ki! Her ne hal ise! Geçelim şimdi bunları…

Biz dönelim yine kendi öz hikayemize.

O zamanlar kuş avlamak, derede balık avlamak midelerin ihtiyacına cevap vermekten başka bir şey değildi. Avlanan hayvanların her şeyinden yararlanılırdı. Son yirmi beş yıl içinde insanlar üzerinde yaşadıkları dünyada doğal dengeyi bozarken, binlerce canlı neslini tamamen yok ettiler. Adeta canlı yaşamasın diye beton döküp yeşil alanları yok ediyorlar. Bazen diyorum ki, keşke insanlar her tarafı böyle beton yığınlarına çevirmeselerdi de mum ışığında yaşamaya devam etseydik…

Tabiat ana yenildi artık! Günümüzde ise, doğru dürüst filizlenen bitki örtüsü kalmazken, ağaçlar kurumuş, hayvanların nesli yok olmuş, su kaynakları kirletilmiş, hava kömür ve egzoz dumanına boğulmuş durumda! Beş kişiden biri kanser! Artık yaşamak mucize…

DEDEM BENİM YA!

Avlanmayı çok mu seviyorsun dede? Diye sorduğumda!

Dedem;

Avlamayı herkes sever ama bu avcılık ihtiyaçla sınırlı olmalı. Ya sen benimle ava gelmek istemez misin! dedi. Bu sesin altındaki amacı hemen kavradım. Anlaşıyordu ki, dedem beni o zaman için erkekliğin bir simgesi olan ava götürmek istiyordu.

Hayır ben hayvanları öldürmekten hoşlanmam ama zorunlu olduğunda ava karşı değilim dede. dedim.

Sesim dedeme karşı amaçladığımdan daha gür çıkmıştı. Dedem şaşırmıştı! Ağzımdan çıkan sözcükler korkudan adeta buharlaşıverdi. Dedem yanıma geldi kolunu boynuma doladı alnıma bir öpücük kondurdu. Bana bakarken gözleri parlıyordu ve alevli bir sevgi saçan dede bakışlarını fırlattı bana. Bu bakışın muhatabı olmak hoşuma gitmişti açıkçası...

Dedem gülerek;

Ben hiçbir şeyi öldürmekten hoşlanmam. Zaten kafasından zoru olmayan hiç kimse öldürmekten hoşlanmaz. Ama haklı bir amaç için insan bile öldürülebilir. Bu da ayrı bir şey… dedi.

İçimden;

Bu düşünce çok büyük bir barbarlık. diye geçidim. Ama ona hiçbir şey sezdirmedim, zaten diyemezdim. O çok sert bir insandı…

Sonra bütün cesaretimi toplayarak;

Sen hiç adam öldürdün mü dede? dedim.

Evet, hem de birkaç kez ama isteyerek değil, mecbur kaldığım için öldürdüm. Adam öldürmek günahtır. Adam öldürmeye karşıyım! Ama kötü adamları öldürmek lazım. Eşkıyalığımda alışmıştım adam öldürmeye bir kere işte… dedi.

Pek çok adam öldürdün değil mi dede? dedim.

Evet öldürdüm! Gerekirse yine öldürürüm… dedi. Korkmuştum! Dedemin zalimlik konusunda hak edilmiş ünü vardı. Bunu birkaç kez duymuştum ama emin olup inanmamıştım…

Evet, biliyordum korkusuz olması dedemi köyün bir numaralı adamı yapmıştı. Ondan herkes çekinirdi çünkü…

Bütün cesaretimi toplayarak sordum;

Canlı insanları nasıl öldürdüğünü sorabilir miyim?

Hatta daha ileri giderek;

Silahın nasıl kullanılacağını bana da öğretir misin dede? dedim.

Bu sözüm dedemin hoşuna gitmişti. Ağzı mutlu bir insanın yatıştırıcı tavrı ile, gülümsemeyi andıran kıvrılışla açılmıştı.

Dedem;

Evet, sen bu avcılık konusunda neden bu kadar tasalandın? Gerçekten bazen yaman bir çocuk oluyorsun. Anlatayım sana! Önce anlatayım sonra tatbikatını yaparız. Mesela bir tavşan avlıyorsan, dikkatli nişan al ve tüfeği sıkı tut ki, saçmalar yukarı sıçramasın. Çünkü ateş ederken yukarı doğru nişan aldığında tavşan kaçmakta ise, sonra güçlü bir nefes alıp, bir on santim önüne ateş et. Tavşan öyle birden önüne gelip kendisini sana sunmaz. Tavşanlar bu mevsimde oldukça yağlı ve iridir. Kocaman ayakları ve o güzel kürkleriyle bize güzel bir armağan oluyor. Aşağıdaki tepenin yamaçlarına iyi bakmak gerekir. Onları karda izlerini de takip etme şansımız olabilir. Bu arada avın yerini kestirmek için kargaları da gözetirsen, kargaların ve ala kargaların bir şeyi iyi gördükleri için çığırırlar. Çoğu zaman yaralı kuşları gagalamaya çalışırlar ve etrafta av hayvanları olduğuna dair bizi uyarırlar. Kargalar adeta benim ileri nöbetçilerim gibidir. Onların sayesinde pek çok av hayvanı avladım… dedi…

"Ama ben size tavşanları değil insanları nasıl öldürdüğünüzü sormak istemiştim dedeciğim! Dedim.

Başka şeylerden konuşsak! Hava soğuk gene kar yağacak dedi.

O insanları işkenceden kurtarmak için mi öldürdünüz? dedim.

Evet, bir bakıma öyle sayılır. Dedi.

"Bu günahlardan sonra şimdi seni kim bağışlayacak dede? Dedim.

Dedem yaramaz bir çocuk gibi başını kaşıyarak;

İnsanın kendisine göre sorumlu olması gereken şeyler var ve onları koruması gerekiyor. Savaşı kazanmak için düşmanı öldürmek zorundayız. Bak evlat, duygulanıp hissetmedikçe ölümün ne olduğunu bilemezsin! Gerekirse öldürmek zorunda kalabilirsin. Ama bu doğru mu? Asla doğru değil… Dedi.

Dedemi konuşturmak için, adeta içimde zorlayıcı bir dürtü vardı!

Peki üzülmüyor musunuz dedeciğim? Avcılar hayvanları da insanları da çekinmeden öldürür diye düşünüyorum. Onlar öldürmekten hoşlanıyorlar çünkü, adı üzerinde avcı! Bunu kabul et dedeciğim! İtiraf et ve bunu bana anlatmaya çalış dede. dedim.

Dedem;

Bana edebiyat yapmaya kalkışma evlat! Eh artık seninle erkekçe konuşmanın zamanı geldi. Uzun zamandır sana anlatmak istediğim şeyler var. İsteyerek herkesin adam öldürmekten hoşlanacağını zannetmiyorum. Yaşamda öldürmekten daha kötü bir şey yoktur. Ama açlık insanı usta bir avcı yapar! Adam öldürmek işine gelince, aslında hiçbir amaca hizmet etmez ve çoğu zaman da hiçbir işe de yaramaz. Beş para etmez şu adam öldürme işi…

Suçluymuş gibi konuşmaya devam etti dedem;

"Ama ne var ki, esas katliam, yönetimdeki insanların yanlış ve net siyasi düşünceleri dünyayı kan gölüne çevirebilmektedir. Savaşların çoğu gerçekten beş para etmez sadece masumları katlederler. Savaşlar insanları yoksul düşürüyor! Hiçbir konuda güven vermez savaşan ve öldürmeye meraklı olan insanlar. Sözde uygar Batının bu gün ürettiği insan tipidir bunlar. Ben gerçekten bu siyasi savaşların cinayetlerine karşıyım. Bu cinayetler ne yazık ki, dünyada çok yaygın olarak işlenmektedir. Çok canice ve sinsice eylemlerdir bunlar. O dünya savaşlarını çıkaran yıkıcıların, alçakların, kana susamışların iki yüzlülükleri insanın tüylerini ürpertiyor…

İkinci Dünya Savaşında tam atmış milyon insan öldü. Bu dünya savaşlarını çıkaran su katılmammış cehennem zebanilerinden nefret edip iğrenmemek elde değil. Ne var ki, Osmanlının çöküşünden sonra Batılı devletler, yoksullardan her şeyini isteyen sömürücü kapitalist düzene geçtiler…

Doğu ülkelerini sömürge yapmak için binlerce kilometre öteden Batılı insanlar geldiler. İnsanlığa binlerce sapıklık yolları öğretildi. Ama ne var ki, her şey gibi üzüntü de, güneş doğunca unutulur ve silinir gider. Sen daha küçüksün! Bu konuştuklarımız su an için belki sana fazla gelecek ama ilerde şu konuştuklarımızın değerini daha iyi anlayacaksın! İnsanlığın geleceği için bunları siz çocukların öğrenmesi gerek artık ki, savaşa karşı çıkasınız! Geleceğin nesilleri olarak her zaman savaşa

You've reached the end of this preview. Sign up to read more!
Page 1 of 1

Reviews

What people think about Ağlama Elif

0
0 ratings / 0 Reviews
What did you think?
Rating: 0 out of 5 stars

Reader reviews