You are on page 1of 84

HİLAFET NASIL YIKILDI

ABDULKADİM ZELLUM

İSLAM İLE KÜFÜR ARASINDAKİ MÜCADELE


İslâm'ın şafak sökmesinden beri İslâm'ın fikirleriyle küfrün fikirleri; Müslümanlarla kafirler arasındaki
tavizsiz mücadele şiddetli bir şekilde devam etmektedir. Bu mücadele Rasul (s.a.v.)’in insanlara
gönderilmesinden, Medine'de İslâm Devleti kurulmasına; Müslümanların müstakil bir kuvvete ve orduya
sahip olmasına kadar sırf fikrî olarak başladı ve böyle devam etti. Bundan sonra Rasul (s.a.v.) bu fikir
mücadelesine kanlı mücadeleyi de ilave etti. Cihad ayetleri nazil oldu. Bu mücadele böylece devam etti.
Kıyamete, yani yerlerde ve göklerde Allah'tan başka hakim kalmayıncaya kadar bu metot; fikri
mücadelenin yanı sıra kanlı mücadele olarakta devam edecektir. İşte bundan dolayı, yeryüzünde İslâm’la
küfür, kafirlerle Müslümanlar bulundukça; kıyamete kadar birbirlerine düşman olacaklardır. İşte bu
gerçek, Müslümanların hayatının her anında açık bir şekilde idrak edeceği; İslâm’la küfür, Müslümanlarla
kafirler arasındaki ilişkilerinde bir ölçü ittihaz etmeleri gereken kesin ve daimi bir gerçektir.
Fikri mücadele; İslâm'ın fikirleri, küfrün fikirlerine galip gelinceye; Allah İslâm’ı muzaffer kılıncaya
kadar on üç sene en şiddetli bir şekilde devam etti. Nihayet Medine'de, Müslümanların mallarını, ırzlarını
koruyacak; cihad yoluyla insanlar arasında İslâm’ı yayacak bir devlet kuruldu. İslâm’la küfür, Müslüman
ordularıyla küfür orduları arasında son derece şiddetli savaşlar başladı. Birbirini takip eden harplerin
hepsinde zafer Müslümanlar tarafında idi. Müslümanlar bazı çarpışmalarda hezimete uğradılarsa da, ilk
altı asırda meydana gelen harplerden hiç birini kaybetmediler. Tam altı asır muzaffer olarak kaldılar. Bu
süre zarfında İslâm Devleti dünyada birincilik durumunu muhafaza etti. Bu şekildeki bir muzafferiyet
insanlık tarihinde Müslümanlardan ve İslâm Devleti’nden başkasına nasip olmadı. Fakat kafirler ve
bilhassa Avrupa devletleri İslâmiyet'e darbe indirmek; Müslümanların varlığını temelinden sarsmak için
fırsat arıyorlardı. Her fırsat düştükçe hücum ediyorlar veya entrikalar çeviriyorlardı. Hicrî altıncı (Miladî
11.) asrın sonlarıyla yedinci asrın (Miladî 12.) başlarında, İslâm Devleti’nin yönetim sisteminin
gevşediğini, vilayetlerin merkezden ayrıldığını; valilerin malî, sulta ve askerî gibi mühim olan iç
meselelerde ve yönetimde müstakil bir hale geldiklerini; tek bir devletten ziyade müttefik bir devletler
topluluğu halini aldıklarını; bazı vilayetlerde halifenin adının minberlerde anılmasından, paralarda
isminin yazılmasından, haraç olarak aldığı bir miktar maldan başka bir otoritesi kalmadığını
gördüklerinde bir asır müddetle devam eden "haçlı hücumları" başladı. Bu harplerde Müslümanlar
mağlup oldu. Haçlı orduları Filistin, Lübnan, Suriye'yi (Şam vilayetini) istila edip buralarda uzun bir
müddet; hatta Trablusşam gibi şehirlerde ise, bir asır müddetle kaldılar.
Bu harpler bir asır boyunca devam etti. Müslümanların, kaybettikleri toprakları haçlılardan geri alma
azmi kaybolmadı; fakat bu harpler İslâm ümmetinin varlığını sarstı, İslâm Devleti’nin itibarını düşürdü.
Müslümanlar harbi kaybettiler, kafirler karşısında hezimete uğradılar. Her ne kadar bu harpte İslâm
aleyhinde küfür lehinde fikrî ve ruhî bir muzafferiyet sağlanmadıysa da Müslümanlar hiç bir kimsenin
aklına gelmeyecek derecede "hayal kırıklığına" ve "zillete uğradılar". Bunun için bu zaman: Haçlı
Savaşları/Seferleri devri; «Müslümanların Hezîmeti» devri olarak itibar olunur. Müslümanlar, her ne
pahasına olursa olsun, sonunda "Haçlılara" galip gelmeyi; onları memleketlerinden kovmayı başardılarsa
da, yeni fetihlere ve mücadelelere girişemediler, yani kafirlerle savaşları tekrar başlatamadılar.
Müslümanların üzerindeki zafer kafirlere aitti.
Bu gaile sona erer ermez Moğol akınları başladı. Nihayet 10 Şubat 1258 de "Bağdat katliamı" oldu.
Arkasından aynı sene Şam'da Moğolların eline geçti. 3 Eylül 1260 da yapılan "Ayn Câlut" muharebesiyle
Moğollar yenildi. Bundan sonra Müslümanların nefislerinde Cihat duyguları harekete geçti. Dünyaya
daveti yüklenmeyi yeniden hissettiler. Kafirlere karşı Müslümanların gazveleri başladı. Bizanslılara karşı
cihad ve çarpışmalar ve zaferler birbirini takip ediyordu. Bu hadiseler Hicri yedinci asrın sonlarında (M.
13. asırda) vuku buldu. İslâm ümmeti yeni fetihlere girişti, harpler ve çarpışmalar devam etti. Zafer daima
Müslümanlar tarafındaydı. Bazı çarpışmalarda yenilmekle beraber; harpleri sonunda Müslümanlar
kazanıyor ve bir çok memleketler fethediyorlardı. İslâm Devleti yeryüzünde birinci devlet haline gelmişti.
Bu hal dört asır müddetle, Hicri on ikinci asrın yarısına (M. 18. asrın sonu) kadar devam etti. (Yani
Avrupa'da ki devletlerin kuvvetine bariz etkisi olan "sanayi devrimine" kadar.) Bunun üzerine
Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Dünyada kuvvetler dengesi bozuldu. İslâm Devleti yavaş yavaş
birinci derecedeki mevkiîni bıraktı. Nihayet kuvvetli devletlerin göz diktikleri bir av haline geldi.
Fethettiği bir çok memleketlerden çekilmeye, tâbi memleketlerdeki otoritesi azalmaya başladı. Kafir
devletler İslâm ülkelerini parça parça elinden almaya başladılar. İslâmiyet bundan sonra geri çekilme
devrine girdi. İşte bu sırada Avrupa devletleri İslâm Devleti’ni kaldırmayı; devletler arasındaki varlığını
ve İslâm’ı hayat sahasından tamamen silmeyi; insanlar arasındaki ilişkilerde etkisini ortadan kaldırmayı
düşünmeye başladılar. Yani ikinci bir "Haçlı Seferine" girişmeyi; fakat birinci Haçlı Savaşında olduğu
gibi; yalnız askeri bir harekatla Müslümanları hezimete uğratmak ve İslâm Devleti’ni ricat ettirmekle
yetinmeyip; İslâm Devleti’ni kökünden kazıyacak, herhangi bir izini bırakmayacak ve bir takım "merasim
ve alametlerden" başka, Müslümanların kalplerinde İslâm’ın hiç bir etkisini bırakmayacak şekildeki köklü
ve korkunç bir mücadeleye girişmeyî düşünmeye başladılar.
AVRUPA DEVLETLERİNİN İSLÂM DEVLETİ ALEYHİNDE KOMPLO GİRİŞİMLERİ
Kafirler İslâm Memleketlerinin taksiminde ihtilafa düşmekle beraber İslâm’ı yıkmak hususunda ittifak
üzereydiler. Bunun için türlü vesilelere başvurdular. Avrupa memleketlerinde milliyetçilik ve bağımsızlık
duygularını körüklediler. Memleketlerin ahalisini İslâm Devleti’ne karşı harekete geçirdiler. Hücuma
geçmek için mal ve silah yardımı yaptılar. Sırbistan ve Yunanistan da olduğu gibi; İslâm Devleti’ni
arkadan vurmaya kalkıştılar. 1798 Temmuz'unda, Fransa Mısır'ı istilaya başladı. Mısır’dan sonra Filistin'e
yürüdü. Ve işgal etti. İslâm Devleti’ne kati bir darbe indirmek için Şam vilayetinin geri kalan kısmını da
işgal etmek istedi. Fakat başarılı olamadı. Yenildi, arkasından Mısır’dan da çıkıp aldığı toprakları devlete
teslim etti.

Vahhabilerin ve Suudi Yönetimin Doğuşu


İngiltere ise, ajanı Abdülaziz b. Muhammet b. Suud vasıtasıyla İslâm Devleti’ni içinden vurmaya uğraştı.
Önce Muhammed b. Suud'un başkanlığında, sonra oğlu Abdulaziz'in başkanlığında Vahhabiler İslâm
Devleti’nin içinde bir varlık gösterdiler. İngiltere onlara mal ve silah yardımı yaptı. Bunun neticesi
Vahhabiler, mezhep esasına dayanarak; Hilâfet otoritesinin hakimiyetini tanıyan İslâm memleketlerini
istilaya kalkıştılar. Yani İngiltere'nin yardımıyla ve teşvikiyle Halifeye karşı kılıç kullandılar ve İslâm
ordusu ve Emir-ül Mümininin askerleriyle çarpıştılar. Bu olay İslâm memleketlerini halifeden almak,
mezheplerine göre oraları idare etmek, diğer İslâm mezheplerinin meydana getirdiği bütün eserleri
kuvvetle ve kılıçla ortadan kaldırmak içindi. 1788 de Kuveyt'i yağma ettiler ve zapt ettiler. Sonra Kuzeye
doğru ilerleyerek Bağdat'ı muhasara ettiler. Maksatları: Kerbela'yı istila edip, Hasan’ın (r.a.) kabrini yıkıp;
orayı ziyaretten men etmekti. 1803 Nisan'ında Mekke'ye hücum ederek yağma ve zapt ettiler. 1804
baharında Medine onların eline geçti. Rasul (s.a.v.)'in Revzai Mutahhara'sının kubbesini yıkarak bütün
kıymetli eşyaları oradan attılar. Bütün Hicaz'ı aldıktan sonra Şam'a doğru yürüyerek Hınıs'a yaklaştılar.
1810’da Necef'e hücum ettikleri gibi Şam'a da hücum ettiler. Şam, çetin bir müdafaa yaptı. Teslim olmadı.
Fakat Vahhabîler bundan sonra Kuzeye doğru ilerleyerek hakimiyetlerini Suriye'nin ekseri topraklarında
tesis ettiler. Hatta Halep'e kadar ilerlediler. Bu Vahhabî hamlenin, İngiliz teşvikiyle olduğu belliydi. Zira
"Suud Oğulları" İngiltere'nin ajanlarıydı. Vahhabi mezhebini, İslâm Devleti’ne darbe indirmek; diğer
mezheplerle çarpıştırarak Osmanlı Devleti’nin içinde mezhep kavgalarını kızıştırmak için şahsî
menfaatlerine siyasî işlerden bir vasıta olarak kullandılar. (Vahhabîlik: İslâmi mezheplerdendir. Kurucusu
bir müçtehit Muhammed b. Abdülvahhab'dır). Tabiî mezhep mensupları bunun farkına varamadılar. Fakat
Emir Suud'un ve Suudilerin durumdan haberleri vardı. Çünkü Muhammed b. Abdülvahhab'ın İngilizlerle
alakası yoktu. İngilizlerle münasebeti olan Muhammed b. Suud ve oğlu Suud'du. Muhammed b.
Abdülvahhab Hanbelî Mezhebinden idi. Bazı meselelerde içtihat etmiş ve diğer mezhep sahiplerinin bu
meselelerde kendisine muhalefet ettiğini görmüştür. İnsanlara, fikirlerini kabul ederek ona göre amel
etmeleri için davet etmiş, diğer İslâm'ı fikirlere karşı şiddetli hücumlara girişmiştir. Kur’an ve hadîsten
çıkardığı fikirleri, kendi fikirlerine muhalif olduğu için diğer alimlerden, emirlerden ve ileri gelen
kimselerden muhalefetle karşılaştı. Mesela: Peygamber (s.a.v.)'in kabrini ziyaret etmenin haram ve günah
olduğunu söylerdi. Hatta o kadar ileri gitti ki, "Rasul’ün (s.a.v.) kabrini ziyaret için sefere çıkan bir
adamın namazları kısaltamayacağını, çünkü günah işlemek için yola çıktığını" söylerdi. Bunun için şu
hadisi delil getirirdi:

Buhari, K. Savm 1858

"Üç mescidden başka bir mescidi: Benim bu mescidim, Kabe ve Mescidi-i Aksa'dan başka bir mescidi
ziyaret için sefere çıkmayınız."
Bu hadîsle; "Peygamberin bunlardan başka herhangi bir yeri ziyaretten menettiğini; Ravza-i Mutahhara'yı
ziyaret maksadıyla yola çıkmanın bundan hariç kaldığı için haram olduğunu" söylerdi.

Ahmed b. Hanbel, Baki Müs. Ensar, 21974

"Sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim. Artık ziyaret edebilirsiniz."


hadîsiyle diğer mezheplerin salihleri ise: Rasul (s.a.v.)'in kabrini ziyaretin mendup veya sünnet olduğuna
kaildirler.
Bu bapta başka bir çok hadîsler bulunduğunu söylemelerine ilaveten; Peygamberin (s.a.v.) kabrini ziyaret
etmek evleviyyet tarikiyle bu hadîsin şümulüne dahildir. Muhammed b. Abdülvahhab'ın delil olarak
getirdiği hadîsin mescitlere mahsus olduğunu; Peygamberin kabrini ziyarete şamil olmadığını, mesela: bir
adamın Ayasofya Camiini ve Şam'daki Emevî Camiini ziyaret etmek için yola çıkamayacağını; fakat
ticaret, ziyaret, gezinti ve seyahat gibi maksatlarla seferlere çıkabileceğini havidirler. Hadîs, mutlak
olarak seferi yalnız bu üç mescidi ziyarete hasredip diğer şeyleri yasaklamıyor. Bu üç mescidden başka
bir mescide ziyaret için sefere çıkmayı men ediyor. Bunun gibi diğer bütün hususî görüşlerinde de,
mezhep salikleri kendilerinin Kitap ve Sünnetten anladıklarına muhalif olduğunu söylerler. Mezhep
salikleriyle kendi arasındaki mücadelesi bunun gibi meselelerden dolayı şiddetlendi. Nihayet
memleketinden sürüldü.
M. 1740 da Anze kabilesi reisi Muhammed b. Suud'a sığındı. Bu adam Üyeyne şeyhine düşmandı.
Üyeyne'nin merkezi Diriyye ise Suudîlerin merkezinden altı saat uzaktaydı. İşte burada Muhammed b.
Abdülvahhab mezhebini yayacak bir hava buldu. Diriyye ve havalisinde mezhebini yaymaya başladı.
Uzun bir müddet geçmeden "fikirlerini koruyacak adamlar" buldu. Muhammed b. Suud bu fikirlere
temayül gösterip (Muhammed b. Abdülvahhab'a) yaklaşmaya başladı.
1747 de Muhammed b. Suud, Muhammed b. Abdülvahhab'ın fikirlerini kabul ettiğini ve ona yardım
edeceğini; onun bu fikirlerini koruyacağını ilan etti. İşte bu anlaşma ile Vahhabî'lik hareketi bir davet ve
idare şeklinde tezahür etti. Muhammed b. Abdülvahhab bu mezhebi neşir ve insanlara talim ediyor;
Muhammed b. Suud'da hükümlerini emrindeki adamlar üzerinde bizzat icra ediyordu.
Bu mezhep ve paralel olarak Muhammed b. Suud'un saltanatı, Diriyye havalisindeki kabileler arasında
davet ve yönetim bakımından yayılmaya başladı. 10 sene zarfında otuz mil murabba kadar olan bir sahaya
yayıldı. Bu genişleme, mezhebe davet ve Anze şeyhinin saltanatı yoluyla oldu. Kimse buna mani olmadı
ve onunla mücadele etmedi. Hatta Muhammed b. Abdülvahhab'ı Üyeyne'den çıkaran İhsa Emiri bile
hasmının genişlemesine mani olamadı ve onunla muharebe etmek için ancak 1757 de hazırlanmaya
başladı. Lâkin bunda muvaffak olamayarak yenildi. Muhammed b. Suud Diriyye, İhsa ve havalisine
hakim oldu. Buralarda Vahhabîlik devlet kudretiyle icra ediliyordu.
Fakat bundan sonra bu hareket, İhsa ve havalisinde mahsur olarak kaldı. Her hangi bir faaliyette ve
inkişafta bulunmadığı biliniyor. Muhammed b. Suud ve Vahhabi mezhebi bu sınırlar dahilinde kaldı.
Hareket durdu ve felce uğradı.
1765 de Muhammed b. Suud öldü. Yerine (Anze Şeyhliğine) oğlu Abdülaziz geçti. Bu yolda herhangi bir
faaliyet ve istila hareketinde bulunmadı. Bu duraklama tam otuz bir sene devam etti. Vahhabî hareketinin
adı anılmaz oldu. Hiç bir kimse onun tehlikesinden bahsetmiyor ve korkmuyordu.
Fakat 1747-1788 seneleri arasında; hareket başladıktan 41 sene ve duraklamasından 31 (1757-1788) sene
sonra birden canlandı. Mezhebi neşretmek için yeni bir metot kullandı. İslâm Devleti’nin her tarafında;
büyük devletler yanında hatırı ve adı sık sık anılmaya başlandı. Komşularının, hatta bütün İslâm
Devleti’nin huzurunu kaçıran bir hareket haline geldi.
1787 de Abdülaziz yeni bir emirlik ve hanedanlık kurmak; Emirliği verasete bağlamak, diğer bir tabirle
yerine oğlu Suud'u veliaht tayin etmek için harekete geçti. Muhammed b. Abdulvahhab'ın başkanlığı
altında büyük bir kitle toplandı. Abdülaziz bunların önünde kendisinden sonra hakkını ailesine inhisar
ettirdi. Kendisinden sonra emirliğin oğullarında kalmasını ve yerine oğlu Suud'un geçmesini ilan etti.
Muhammed b. Abdülvahhab'ın başında bulunduğu bu kitle bunu kabul etti. Böylece bir "kabilenin veya
kabileler topluluğunun" değil; bir "devletin" hanedanlığını kurdu. Anlaşılıyor ki Vahhabî mezhebinde,
mezhebin başkanlığı Muhammed b. Abdülvahhab ailesine böylece geçti. Mezhebin şeyhliğini ve
emirliğini tespit için yapılan bu olaydan sonra birdenbire genişleme ve fetih hareketi canlandı. Mezhebi
harp yoluyla yaymaya başladı. 1788 de Abdülaziz büyük bir askerî hareket için hazırlıklarına başladı.
Arkasından Kuveyt'e saldırdı. Burasını zapt etti. Zaten İngilizler Kuveyt'i Osmanlı Devleti’nden almak
istemişler; fakat alamamışlardı. Zira Almanya, Rusya, Fransa gibi büyük devletler ona karşı cephe
almışlardı. Üstelik "Hilâfet Devleti" de ona mukavemet ediyordu. Nihayet, Kuveyt'i Osmanlı
Devleti’nden ayırmaları, sonra Şimal'e doğru sokulmaları; Rusya, Almanya, Fransa ve Osmanlı Devleti
gibi büyük devletlerin nazarıdikkatini çekti. Sonra bu gibi harplerin "mezhep" vasfını almasından dolayı
dinî duyguları harekete geçiriyordu.
İşte, Vahhabîlerin uzun müddet duraklamadan sonra ansızın faaliyetlerini tekrar başlatması bu şekilde
oldu. Bu, yeni bir metotla başladı. Diğer İslâm mezheplerinin varlığını silerek, onların yerine Vahhabiliği
ikame etmek için harp ve fetih tarzındaydı. Bu faaliyet Kuveyt'e hücum edip almakla başladı. Arkasından
yeni genişleme hareketlerine giriştiler. Arap yarımadasında, Şam'da, Irak'ta da komşuları olması
hasebiyle; Hilâfet Devleti olması bakımından Osmanlı Devleti için bir huzursuzluk kaynağı oldular.
Başka mezheplerden vazgeçip kendi mezheplerine tabi olmaları için Müslümanlarla ve Halife ile
çarpışıyorlar; İslâm memleketlerini istila ediyorlardı. 1792 de Muhammed b. Abdülvahhab öldü. Yerine
oğlu geçti. İşte böylece Suudi emirleri Osmanlı Devleti’ne darbe indirmek; Müslümanlar arasındaki
mezhep harplerini körüklemek için Vahhabiliği siyasî bir alet olarak kullandılar.

İslâm Devleti’ne Karşı İngiliz Komplosu


Suudîlerin İngilizlere ajanlığı ve onlara sadakati; Hilâfet devleti ve bundan başka Almanya, Rusya, Fransa
gibi devletler nezdinde malûmdu. Onların, İngilizlerin kuklası olduğu malûmdu. İngilizler, devletler
arasında Suudileri tuttuklarını gizlemiyorlardı. İlave olarak; ordu teçhiz etmek ve yetiştirmek için onlara
"Hint yoluyla" gelen silahlar, mühimmat ve para İngilizlerin mallarından başka bir şey değildi.
İngilizlerin desteğini bildikleri için; Avrupa devletleri ve bilhassa Fransa "Vahhabîlik" hareketine karşıydı.
Halife Vahhabîlere bir darbe indirmek istedi. Fakat Medine, Bağdat ve Şam valileri karşı koymaktan aciz
kaldılar. Nihayet Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'dan onlara karşı mücadele etmesini istedi. Mehmet Ali
önceleri biraz tereddüde düştü. Lâkin, Fransa'nın ajanı olduğundan (Mısır'da yaptığı ihtilalde ve hükümeti
ele geçirmesinde, bunun halife tarafından tanınmasında Fransa ona yardım etmişti) onun muvafakati ve
teşviki üzerine Sultanın emrini kabul etti. 1811 de oğlu Tosun'u Vahhabîlere karşı gönderdi. Mısır
ordusuyla Vahhabîler arasında bir çok çarpışmalar oldu. Nihayet 1812 de Mısır ordusu Medine'yi fethetti.
Sonra 1816 Ağustosunda oğlu İbrahim’i Kahire'den gönderdi. O, Vahhabîleri iyice ezdi. Hatta başkentleri
Diriyye'ye kadar çekildiler. Orada 1818 Nisanından itibaren bir yaz boyunca onları muhasara etti. 9 Eylül
1818 de Vahhabîler teslim oldular. İbrahim'in askerleri Diriyye'yi yerle bir etti. Öyle söylenir ki; adeta izi
kalmasın diye onu sabanla sürdü. Böylece "İngiltere'nin" girişimi sona erdi.

Fransa’nın İslâm Devleti’ni Vurma Girişimi


Arkasından Fransa, ajanı Mısır Valisi Mehmet Ali vasıtasıyla Osmanlı Devleti’ni arkadan vurmak istedi.
Ona açıkça siyasî ve devletler arası yardımda bulundu. Mehmet Ali, halifeden ayrıldı ve ona karşı harp
ilan etti. 1831 de Şam'a yürüyerek Filistin, Suriye, Lübnan'ı aldı. Anadolu içerilerine kadar ilerledi.
Hemen halife ona karşı kuvvetli bir ordu gönderdi. İngiltere, Rusya ve Alman devletlerinden ikisi
Mehmet Ali'nin aleyhine döndüler. 1840 da İngiltere, Rusya ve Alman devletlerinden ikisiyle "Dörtlü
ittifakı" yaptı. Bu anlaşmaya göre bu devletler Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruyacaklar,
gerekirse silahla Mehmet Ali'yi Suriye'den çekilmeye mecbur edeceklerdi. Bu tutum devletler arası
durumu Osmanlı halifesinin lehine çevirmişti. Bu durum Mehmet Ali’ye karşı yapılan harbe, ilaveten
halifeye yardım etti. O da Suriye, Filistin, Lübnan'dan çekilmeye mecbur oldu. Mısır'a dönerek halifeye
tabi bir vali olmayı kabul etti.

MİLLİYETÇİLİK YAYGARALARININ
VE BAĞIMSIZLIK EĞİLİMLERİNİN UYANDIRILMASI
Avrupa devletlerinin, özellikle İngiltere, Fransa ve Rusya'nın İslâm Hilâfetini ortadan kaldırmak için
giriştikleri gayretler böylece devam etti. Lâkin; Osmanlı Devleti’ni arkadan vurmak için tertipledikleri
düzenli ordular, harpler ve muharebelerle yaptıkları teşebbüsler başarısız kaldı. Bunun sebebi, Halifenin
kuvvetinden ziyade "devletler arası durum" ve "ganimetleri taksim etmede ki ihtilaftı."
Fakat bu devletlerin Avrupa'da; Sırbistan, Macaristan, Bulgaristan ve Yunanistan'da vs. yerlerde
giriştikleri hareketler "milliyetçilik" ve "istiklal" gibi unsurlar vasıtasıyla netice verdi. Bunun için Avrupa
devletleri halifenin hükümranlığı ve İslâm bayrağı altında bulunan bütün memleketlerde bu metodu
benimsediler. Yani "milliyetçilik duygularını" ve "istiklal" diye isimlendirilen "ayrılış" hareketlerini
körüklediler. Hususi bir şekilde bu ruh (Türk'lere ve Arap'lara da) aşılandı. İngiliz ve Fransız elçilikleri
İstanbul'da ve mühim İslâmi memleketlerde istiklal (bağımsızlık) duygularını, milliyetçiliği körüklemeye
başladılar. Bağdat, Şam, Beyrut, Cidde, Kahire gibi yerlerde bu hareketler açıktan açığa icra ediliyordu.
Bunun için başlıca iki merkez seçildi. Devleti merkezinde baltalamak için "İstanbul'a" bağlı vilayetlerde
ve bilhassa Arapça konuşan Müslümanların bulunduğu memleketlerde başarısızlığa uğratmak için de
"Beyrut'u" seçtiler.

Hilâfet’e Karşı Çalışmada Beyrut Merkezinin Rolü


Beyrut'taki merkez için İslâm’ı ve İslâm Devleti’ni Baltalamak için bir küfür merkezi olması itibariyle
"uzak neticeler" elde etmek ve "uzun vadeli çalışmalar" yapmak için bir plan hazırlanmış; İstanbul'daki
merkez için ise "acil gayeler" ve "semereli sonuçlar" elde etmek maksadıyla ayrı bir program
hazırlanmıştı. Bunun için Beyrut'taki merkez binlerce Müslüman'ı kafir yaptı. İslâmi ilişkileri küfür
hükümleriyle hareket eden ilişkiler yaptı. Böylece bu merkez öldürücü bir zehir oldu. İslâm Devleti
Birinci Dünya Savaşına girince bunun acı neticesi görüldü.
Batılı kafirler, İbrahim Paşa'nın Şam vilayetinden çekilmesiyle siyasi hareketlere giriştiler. 1842 de
"Amerikan Misyoner Heyetinin" murakabesiyle çıkacak bir ilmî heyet teşkil etmek için bir encümen
kuruldu. Beş senelik çalışmadan sonra "İlimler ve Fenler Cemiyetini" kurdular (1847). Cemiyetin
denetimini birer "İngiliz ajanı" olan Hıristiyan "Butrus el Büstanî" ile "Nasıfel Yazıcı" üzerlerine aldılar.
Bunlardan başka İngiliz Albayı Churchill, Amerikan Eyli Smith, Kornilyos Von Dyke'te bu cemiyeti idare
ediyorlardı. Başlangıçta cemiyetin gayesi kapalı tutuluyordu. Fakat ilmî bir maske altında büyüklere ve
küçüklere mekteplerde "batı kültürünü" ve "batı fikirlerini" aşılamaya çalışıyorlardı. Cemiyetin üyelerinin
bunca gayretlerine karşılık iki sene zarfında Şam vilayetinden 50 kadar Hıristiyan'dan başka hiç bir kimse
bu cemiyete bağlanmadı. Yeni üyelerin hepsi Hıristiyan'dı ve çoğu Beyrut halkındandı. Dürzîlerden ve
Müslümanlardan katiyen hiç bir kimseyi kazanamadılar.
1850 senesinde Cizvitler tarafından "Şark Cemiyeti" adıyla Fransız papazı Henri Dô Bronair'in
başkanlığında ikinci bir cemiyet kuruldu. Bunun üyelerinin hepsi de Hıristiyandılar.
Arkasından 1857 de yeni bir karaktere sahip olan diğer bir cemiyet kuruldu. Bu cemiyetin kurucuları
Araplardı ve bu cemiyete Araplardan başka hiç bir kimsenin alınmamasına dikkat edilmişti. Böylece bazı
Müslümanlar ve Dürzîler bu cemiyete Arap olmaları itibariyle üye alınmışlardı. Cemiyetin üyesi 150
kadardı. Aralarında Araplar arasında sivrilmiş kimseler vardı: Dürzîlerden Muhammed Arslan
Müslümanlardan Hüseyin Bayham, Hıristiyanlardan İbrahim Yazıcı ve Butrus el-Büstani'nin oğlu.
Cemiyetin gayesini besleyen, bu uğurda daimî olarak çalışan bu son ikisiydi. Bu başarı kafirleri hile ve
gizli yollarla değil; doğrudan doğruya ilim yolunu da takip etmeksizin açıktan açığa milliyetçilik ve
istiklal hareketlerini körüklemeye teşvik etti.
1875 senesinde Beyrut'ta "Gizli Cemiyet" kuruldu. Bunun kurucuları Beyrut Protestan Fakültesi'nde tahsil
yapan 5 Hıristiyan genç idi. Yanlarına bazı kimseleri de celb etmişlerdi. Bu cemiyet siyasi bir fikir üzerine
kurularak siyasi bir parti halini aldı. Ve Arap milliyetçiliği üzerine kuruldu. Bu İslâm memleketlerinde
"Arap milliyetçiliği" esasına dayanan ilk "siyasi parti" idi. "Araplığa", "milliyetçiliğe" çağırıyordu.
Osmanlı Devleti’ne karşı düşmanlığa davet etmeye ona Türk Devleti demeye, "dini devlet işlerinden
ayırmaya"; Arap milliyetçiliğini esas almaya ve Müslümanlar arasındaki dostluğu İslâm akidesinden
ayırıp yalnız Arap milliyetçiliğine göre ayarlamak için çalışmaya başladı. Bu cemiyet gizli neşriyatta
bulunuyor, neşriyatında ve ifadelerinde Türkiye'yi itham ediyor, Cemiyeti yönetenler İslâmiyet'e karşı kin
besliyorlardı. Halifeliği Araplardan gasbettiklerini, İslâm dinine tecavüzde bulunduklarını ve dini
bozduklarını söylüyorlardı. Böylece ırkçılık ve milliyetçilik hareketleri yayılmaya başladı. İşte Avrupa
devletlerinin "Beyrut merkezinden" elde ettikleri neticeler "ajanlar ve casuslar" yetiştirip fikirlerde ve
ruhlarda tahrifat yapmaktı. "Fikrî tesiri" korkunç olmakla beraber "siyasî bakımdan" zayıftı.

Hilâfet’i Vurma Çalışmalarında İstanbul Merkezinin Rolü


Beyrut merkezi böyle idi. İstanbul merkezine gelince: Kafir batılılar, Osmanlı Devleti’ni; yönetim
adamlarının vasıtasıyla merkezden çökertmek için burada bir çok işlere giriştiler. Bunların en korkunçları
ve en mühimi "Jön Türkler" veya "İttihat ve Terakki" cemiyetleriydi. Jön Türkler önce Paris'te teşekkül
etti. Kurucuları Fransız kültürüyle yoğrulmuş ve Fransız devrimini iyice tanımış Türk gençleriydi. Gizli
bir ihtilalci cemiyet halinde kuruldu. Başkanlığına "Ahmet Rıza Bey" getirildi. Halk arasında barınmak ve
Batı fikirlerini Türkiye'ye getirmek istiyorlardı. Bu cemiyetin Berlin, Selanik ve İstanbul'da ayrı şubeleri
açıldı.
Paris merkezi muntazam bir şekilde tanzim edilmiş; programı müfrit, propaganda vasıtaları kuvvetliydi
"Ah bar" adlı bir gazetesi vardı. Bu gazete Avrupa'dan postalar vasıtasıyla gizlice İstanbul'a gönderilip
bazı Türkler tarafından gizlice dağıtılıyordu. Başka siyasi yayınlar da aynı şekilde içeri sokuluyordu.
Berlin şubesi ise; mutedillerden, eski hükümetin bakanlarından, siyasilerden ve bazı yüksek
memurlardan, siyasi kabiliyeti olan kimselerden teşekkül etmişti. Bunlar "ıslahat" taraftarıydılar. Devletin
işlerinin Almanya yönetiminde olduğu gibi düzenlenmesini, imparatorluğu oluşturan halklardan müşterek
bir federasyon kurulmasını istiyorlardı.
Selanik şubesinin ekserisini orduda nüfuzu olan kültürlü subaylar teşkil ediyordu. Bunlar ihtilal için
hazırlanıyorlardı. Onlara bazı alimler ve küçük subaylar da katıldı. Bunlar arasında, Cemiyet'in Hükümeti
ele geçirdiğinde, başlangıçta Başvekil olan Talat'da vardı. Bu kadar kuvvetli olmalarına rağmen Paris
merkezinin talimatına göre hareket ediyorlardı. Paris merkezi batı fikirlerine göre görüşlerini yöneltiyor
ve bu yolda mücadele çabasını aşılıyordu.
Mason mahfelleri; bilhassa "İtalyan Büyük Mahfeli" Selanik'te bu cemiyetin faaliyetlerini kolaylaştırıyor
ve edebî bakımdan ona yardım ediyordu. Mason localarında toplantılar yapılıyor. Casuslar bütün
gayretlerine rağmen bunlara nüfuz edemiyorlardı. Bu locaların azalarının çoğu İttihat ve Terakki
Cemiyeti'ndeydiler. Bu yardımlar ve destekler sayesinde cemiyetin mensuplarının sayıları ve kuvveti
artıyordu. Ayrıca cemiyet mensupları mason usulleriyle İstanbul ve hatta sarayla irtibat kurmaya çalıştılar.
Bu cemiyetler (İttihat Terakki-Jön Türkler) toplantılar yaparak ihtilale hazırlanıyorlardı. 1908 senesine
kadar bu böyle devam etti. Nihayet ihtilal ile yönetimi ele geçirdi, kuvveti açığa çıktı. Avrupa'da ona
memnuniyetini izhar etti. 1908 sonbaharında, Parlamento açılmadan biraz önce cemiyet üyelerinin
katılımıyla Selanik'te bir kongre akdedildi. Bu, kuvvetlerinin ilk "gövde gösterisi" idi. Bu sırada
cemiyetin başkanı Paris merkezi başkanı ve Kurucusu Ahmet Rıza Beydi. Cemiyet üyelerine: Avrupa
devletlerinin "bu milliyetçilik hareketine iyi niyetini", "memleketin durumundan memnun olduklarını" ve
"partinin başarısından dolayı memnuniyet duyduklarını" iftiharla hitap etti.
Bu sırada, 1908 sonbaharında İngiltere, Gerald Luther'ı İstanbul'a yeni elçi tayin etti. Luther İstanbul'a
gelince İttihat ve Terakki Cemaati tarafından bir kahraman gibi karşılandı. Hatta İttihat ve Terakki'nin
adamları; arabasının atlarını serbest bırakarak, arabayı çeken atların yerine geçtiler. Bunların hepsi İttihat
ve Terakki'nin emir ve tertibiyle idi. Cemiyetin mensuplarının Batı fikirlerine hayranlıkları o dereceye
vardı ki; benimsedikleri fikirlerin İslâm’la çelişkili olduğunu anlama bir yana, yönettikleri devletin
vakıalarının dahi bu fikirlere uygun olmadığını anlayamadılar. Şaşkınlıkları, dar görüşlülükleri o dereceye
vardı ki; cehaletleri Avrupalıların dahi dikkatini çekti. Hatta bu sırada İstanbul'daki diplomatlardan biri
"ekseri birinci adımdan önce ikinci adımı attıklarını" söyledi. İttihat ve Terakkinin adamları, devleti
çabucak "batı kanunları ve fikirleriyle doymuş" adamların eline verdi. Jön Türkler Cemiyeti'ne nihayet
onlar hakim oldu.
Sonra bunlar, orduya hakim olanın bütün kuvveti elinde tuttuğunu anladılar. Nihayet yeni tayinleri parti
siyasetine bağlamaya çalıştılar. Subaylar bir fen adamı veya cengaverden ziyade partici idi. Bütün
Osmanlı Devleti tebaasına kanunun Türklere verdiği hakları ve vazifeleri tanıdılar.
Bu Cemiyet, devletin halihazırdaki ve gelecekteki durumuna hükmetmeye başladı. Bununla batılıların
ellerinde, devlete darbe indirmek ve Hilâfet’i yıkmak için kullandıkları bir fikir akımı oluştu: Bu asırda;
İslâm'ın değil Batı fikirlerinin, Batı hadaretinin iş gördüğünü; "Türkçülüğün" en mühim mesele olduğunu
ve her şeyden önce ona göre hareket edilmesi gerektiğini; istikbalimizin ona bağlı olduğunu benimseyen,
iktidar partisi ve destekleyicileri tarafından da temsil edilen bir fikir haline geldi. Bu parti "vatancılıkla"
övünüyor ve ona ehemmiyet veriyor; "Türkiye'nin ve Türklerin diğer İslâm memleketlerinden ve
milletlerinden üstün olduğunu" söylüyordu.
Diyebiliriz ki, Jön Türkler veya İttihat Terakkinin kurulması, batılıların İslâm’ı ve İslâm Devleti’ni
yıkmak için giriştikleri en korkunç hareketti. Bunun semereleri acil oldu. Parti idareyi eline alıp devlete
hakim olunca; devletin bünyesine yıkıcı baltalar indirilmeye ve devletin Müslüman tabakasını ayıran,
geçilmesi imkansız hendekler kazılmaya başlandı. Zira "kavmiyetçilik" insanların arasını açan; harpler,
buğzlar ve düşmanlıklar meydana getiren en tehlikeli bağdır. Devletin bütün tebaasının cemiyete
alınmamasına rağmen; İttihat ve Terakkicilerin siyasetleri Osmanlı unsurları arasında milliyetçilik fikrini
uyardı. Ardından hemen "Arnavutlar" İstanbul'da bir cemiyet kurdular. "Çerkezler" ve "Kürtler" onları
takip etti. Bundan evvel "Rumların" ve "Ermenilerin" düzenli ve gizli cemiyetleri vardı. Bunlara kanunî
bir veçhe verdiler.
Araplar da İstanbul'da; "Osmanlı Araplarının Kardeşliği" adlı cemiyeti kurdular. İstanbul'daki merkezinde
bu ibareyi taşıyan levha asılıydı. Lakin İttihat ve Terakki Araplara karşı hususi sert bir tavır takındı. Bütün
ırkçı cemiyetlerin gelişmesine müsaade ettiği halde; Arap cemiyetlerine karşı mukavemet başladı. Devlet
adına Arap Cemiyetini lağvedip, merkezini kapattılar. Orduda ırkçılık ayrımı yapmaya başladılar. Arap
subayları memleketlerinden çağırarak İstanbul'a getirdiler. Almanya'ya ihtisasa gidecek subaylar arasına
katılmaya müsaade etmediler. İttihat ve Terakkiye mensup Arapları cemiyetin merkez komitesine
almamayı kararlaştırdılar. Bu cemiyet Türk, Arnavut, Çerkez vs. farkı gözetmeksizin Osmanlı Devleti’nin
bütün tebaasının ortak bir kurumuydu. Hizip, hükümeti ele geçirir geçirmez diktatörce hareket etti.
Cemiyette Türklerin nüfuz sahibi olması; Arapları mühim mevkilere getirmemeleri ile bu cemiyet; bir
"Türk cemiyeti" haline geldi. Hükümette de bunu birçok yeni tayinler takip etti. "Evkaf Nezareti" bir
Arap'tan alınıp bir Türk'e verildi. Hariciye ve dahiliye bakanları Arap olana değil de özellikle Türklere
veriliyordu. Arap memleketlerine kasten "Arapça bilmeyen Türk valiler" gönderiliyordu.
Bunu Türkçe'nin "resmi dil" olması takip etti. Hatta Arapça gramer dahi Türkçe kitaplar vasıtası ile
öğretiliyordu. Arapça'ya karşı o derece olumsuz bir tavır takındılar ki; 1909 da Osmanlı Devleti’nin
Washington büyük elçisi bir beyanname ile Amerika'daki Osmanlı tebaasının sefaret işlerinde Türkçe’den
başka dil kullanamayacağını ilan etti. Halbuki bunlar yarım milyon olmalarına rağmen aralarında Türkçe
bilen bir şahıs dahi yoktu.
Bu çeşit ırkçılık ordudaki Türkler ve Araplar arasında bariz bir şekilde yayılmıştı. İttihat ve Terakkiye
mensup Türk subaylar bu hissi; muamelelerinde, terfilerde ve yüksek tayinler de gösteriyorlardı. Arap
subaylar bu hareketlere hiddetlendiler. Fakat devlete bağlılıklarında en küçük bir şüpheye dahi
düşmediler. Zira mesele Araplarla Türklerin birleşmesi meselesi değil; yalnız bir "İslâm ümmeti" ve
"halifesi" meselesiydi ki; Allah, İstanbul'da bulunan halifeye isyanı Allah'a isyan, ona itaate da Allah'a
itaatle bir yapmış; ona asi olmayı kendisine asi olmak saymıştı. "Zira müslüman müslüman'ın kardeşidir.
Ona zulmetmez ve onu yalnız bırakmazdı." Bunun için Arap subaylardan ileri gelen bazıları bu durumdan
müteessir oldular. 1909 senesinin sonlarında İttihat Terakki'nin söz sahiplerini bir toplantıya davet ettiler.
Onlar da müspet cevap verdiler. İstanbul'da uzun bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya Araplarla Türkler
arasındaki anlaşmazlıkları kesin olarak halledecek çareler arandı. Bu toplantı neredeyse; birliğin yenilip,
ırkçılığın bırakılması ve "İslâm akîdesi" altında birleşmeyi gerçekleştiriyordu. Fakat Türkçülükleri İslâmî
akîdelerinden daha kuvvetli olan "Ahmet Ağa Bey", "Yusuf Akçura Bey" ve diğer bazılarının da ırkçılığı
bırakıp yalnız İslâm akîdesinin sadakatinin kabul edilmesi fikrine karşı Türkçülükleri ağır bastı.
Toplantının başlangıcından daha kötü bir şekilde dağılmasına sebep olan; Türkleri övüp Araplara hakaret
ifade eden kaba kelimeler sarf ettiler.
Cemiyet eski yolunda yürümeye devam etti. Tam manasıyla Türklerin eline geçince, programını tadil
ederek onu tam manasıyla Türklere ait bir cemiyet haline getirdiler. Bu tadilatın kötü sonuçlarından biri
de bütün Arapların, Arnavutların, Ermenilerin, İslâmî akîdeyi tek hakim kabul eden bazı Türklerin
cemiyetten ayrılmalarına sebep oluşudur.

Arapçılık Cemiyetleri ve Partilerinin Kuruluşunda Avrupalı Elçiliklerin Rolü


Bunun akabinde Avrupa devletlerinin elçilikleri Araplarla alaka kurma, cemiyetler ve partiler kurma
faaliyetini hazırladılar. "Adem-i Merkeziyet" cemiyetini kurdular. Bunun merkezini "Kahire"; Başkanını
da Refık el-Azm'ı seçtiler. "Reform Cemiyeti" de kuruldu. Bunun merkezi "Beyrut'tu". Bundan başka
"Edebiyatçılar Cemiyeti" ve buna benzer cemiyetler kuruldu. İngilizler, Fransızlar ırkçılık duygularını
taşıyan Arapların saflarına sokuldular. Onlara memleketlerinin hazinelerini açtılar. 18 Haziran 1913
senesinde Arap gençliği Fransa'nın yardımıyla Paris'te bir kongre yaptı. Bu Arap milliyetçilerinin Osmanlı
Devleti’ne karşı İngiltere ve Fransa tarafına geçtiklerinin ilk ilanıydı.
İttihat ve Terakkiciler bunu hisseder etmez; "Türk Ocağı" cemiyetini yani "Türk Ailesini" kurdular.
Bunun gayesi İslâm’ı mahvedip, Osmanlı unsurlarını Türkleştirmekti. Bundan sonra din aleyhinde
gazeteler ve kitaplar yayınlamayı teşvik etmeye başladılar. Bunlardan biri meşhur Türk yazarı Celal Nuri
Bey'in "Geleceğin Tarihi" adlı eseridir. Bu kitabında da şöyle diyordu:
"Maslahat, İstanbul Hükümeti'nin Suriyeli'leri vatanlarını terke mecbur etmesini, Arap memleketlerinin;
bilhassa Yemen'le Irak'ın Türkçe'yi neşretmek ve bir din lügati haline getirmek için Türk müstemlekesi
haline getirilmesini icab ettiriyor. Varlığımızı korumak için mutlaka bütün Arap memleketlerini Türk
memleketi haline getirmek gerektiriyor. Zira yeni Arap gençliği milliyetini hissetmeye başladı. Şimdiden
bu büyük tehlike için ihtiyat tedbiri almalıyız."
Irkçılık ve vatancılık nefislerde bu derece tahribat yapmıştı. "Bağlılık İslâmiyet'ten ırkçılığa ve
vatancılığa dönüşmüştü." Bu hal İslâm’ın ırkçılığa ve vatancılığa dokunan bütün kısımlarına karşı
mücadeleye sebep oldu. Devlet otoritesini elinde bulunduranların etrafındaki adamların ölçüsü İslâm
değil, ırkçılık ve vatancılıktı. Hatta Araplardan ve Türklerden bir sınıf meydana getirmeye davet
etmekteydiler. Cemal Paşa Suriye'de iken Arap gençlerinin Fransa lehine devlete ihanet ettiklerini; Fransa
ve İngiltere'nin direktifîyle hareket ettiklerini; Şam Fransız Konsolosluğunda ele geçirilen vesikalarla
ispat etti. Bunlar hissedilince devlet, tebaası arasında birliği sağlamak için Arapların gönlünü almak
istedi. Arap liderlerini Şam'da bir yemek toplantısına çağırdı. Bu toplantıda onları birliğe davet ederek
şöyle hitap etti: (Bu hutbenin bir yerinde şöyle diyordu)
"İstanbul'da ve diğer Türklerle meskun yerlerde müşahede ettiğiniz gibi Türk camiasının hareketleri
Arapların menfaatleriyle çatışmaz. Biliyorsunuz ki, Osmanlı Devleti’nde Bulgar, Ermeni ve Yunan
hareketleri olmuştur. Şimdi ise bir Arap hareketi başladı. Türkler hangi milletten olduklarını
söyleyemeyecek kadar kendilerini unuttular. Vatanî ve millî ruh tam bir uykuya daldı. 0 kadar ki Türk
milletinin en sonunda yok olmasından korkuldu. Gelen bu büyük tehlikeye mani olmak için Jön Türkler
teşkilatı takdirle karşılanacak bir uyanıklık gösterdi. Türklere vatanseverlik ruhunu aşılamak için silaha
sarıldılar." Sonra; "Size garanti veriyorum ki, hiç bir zaman Arapların ve Türklerin gayeleri birbiriyle
çelişmez. Türkler ve Araplar vatanlarına ait meselelerde birbirlerinin kardeşidirler." dedi. Sözüne şöyle
devam etti: "Hulasa Jön Türklerin (İttihat ve Terakki’nin) en büyük gayesi Türk milletini bütün dünya
milletlerinin takdir ve hürmetini kazanacak bir millet yapmak; 20. asır milletleriyle yan yana yaşaması
için gereken hakları sağlamaktır."
Bu nutku ile Cemal Paşa Hilâfet sancağı altında Müslümanları toplamak istemiş; Arapların Türklerden
yani Hilâfet’ten ayrılmalarına; İngiliz ve Fransızlardan bu uğurda yardım istemelerine mani olmak
istemişti. "Cemal Paşa" ırkçı olmakla birlikte; İslâm'ın, işleri düzenlemeye yeterli olmadığına inanan
kafirlerden ve mürted Müslümanlardan, İngiltere ve Fransa ile beraber, "Hilâfet’in aleyhinde" çalışan
hainleri idam etmekte, hainlerin boynunu vurmakta elbette haklıydı. Bu kimseler kafirlerin emri ile
Hilâfet aleyhine hareketlerde bulununca onun bu hareketi de haklıdır. Lakin Cemal Paşa ve mensubu
bulunduğu İttihat-Terakkînin adamları milliyetçilik fikri taşıdıklarından hapsedilmeğe, tecziye edilmeğe
daha layıktılar. Teskin etmek maksadıyla söylediği bu söz hatadan, milliyetçilik ayrılığının böyle sözlerle
tedavi edilemeyeceğinden ileri geliyor. Kendinin fasit akîde de bulunduğunu; Devletin tebaasını
birleştirmek için İslâm'ın yegane bağ olduğunu nazarıitibara almadığını ortaya koyuyordu. "Halbuki,
Hilâfet ancak İslâmiyetle hakim olabilirdi." Ondan başka bir şey olamazdı. Söyleyeceği tek söz şu idi ve
bundan başka bir şey söylememesi gerekirdi. Bu meseleyi kesip atan söz şudur: "Hepimizin bağlanacağı
yer İslâm akîdesidir. Bundan başka hiç bir şeye bağlanamayız. İşlerimizin mihenk taşı budur." Halbuki
bunun yerine Arapça konuşan Müslümanları teskin ederken; "Türklerin ve Arapların gayeleri birbiriyle
çatışmaz." diyordu. "Türkler ve Araplar vatan uğrunda birbirlerinin kardeşleridir" ve "Bu partinin (Jön
Türklerin) en büyük gayesi: Türk milletini, bütün dünya milletlerinin takdirini ve hürmetini kazanan bir
millet yapacağız; 20. asır milletleriyle yan yana yaşaması için lazım gelen haklarını tespit edeceğiz."
sözleriyle de, kafirler ile yan yana olmayı; İngilizleri, Fransızları, Yunanlıları ve İtalyanları kastediyordu.
MİSYONERLİK VE KÜLTÜREL SALDIRI
Vatanseverlik ve milliyetçilik duygularını aşılamakla Hilâfet’in merkezinde yapılan çalışmalar böylece
semeresini verdi. Avrupa devletleri, bilhassa "Fransa" ve "İngiltere"; İslâm Devleti’ne indirdikleri bu
korkunç yıkıcı darbede büyük bir başarı elde ettiler. Yalnız; Avrupa devletleri ve bilhassa "İngiltere" bütün
dehşetine ve korkunçluğuna rağmen bu metotla yetinmediler. 16. asrın sonlarından beri İslâm'a ve İslâmî
fikir ve inançlara karşı ayrı bir metotla mücadele etmekteydiler. Zira ruhlarında kaynayan ve içlerini
yiyen hınç yalnız; "İslâm'a olan kinlerinden dolayı" idi. Bu metotlarından başka, İslâm hükümlerine ve
inançlarına darbe indirmek için ayrı bir metot kullanıyorlardı. İstanbul ve Beyrut esas iki merkezleriydi.
Kahire'yi de merkez yapmak için uğraştılar.
Beyrut merkezi ise, İslâm’a düşman gençler yetiştirerek ve halkın fikirlerine tesir ederek elde edilecek
uzak gayeler için kurulmuştu. Bu metotlarında "ilim" adı altında kültürel ve misyoner savaşı başlatarak
mücadelelere giriştiler ve bunun için büyük meblağlar ayırdılar. Bir çok misyonerist cemiyetler kurdular.
Bunların en çokları İngiliz, Fransız ve Amerikan cemiyetleri idi. Kültürel mücadelelerini, misyonerist
faaliyetlerle ve misyonerler vasıtasıyla yaptılar. Maksatları memleketin ahalisinden olan Hıristiyanları
kendilerine celbedip; Müslümanları dinî akîdelerinde şüpheye düşürüp sarsmaktı.
Misyonerlik Saldırısında Malta Merkezinin Rolü
Miladî 16. asrın sonunda "Malta'da" Hıristiyan misyonerizmi için büyük bir merkez kurdular ve burasını
Müslüman memleketlerine yapılacak kültürel ve misyonerist faaliyetlerin üssü haline getirdiler. Zira
misyonerlerin kuvvetleri oradan gönderiliyordu. Bir müddet bu işlerine devam ettiler. Tam anlamıyla
yerleştikten sonra gayretlerini artırmak zaruretini hissettiler. Merkezlerini 1625’te Şam vilayetine
naklettiler ve yeni bir Hıristiyan misyonerizm hareketi meydana getirmeye uğraştılar. Yalnız bu
faaliyetleri sınırlıydı. Bazı küçük mektepler açmaktan; bir takım dinî kitaplar neşretmekten ileri gidemedi.
Hıristiyan ve Müslümanların baskısından, teklifleri reddetmelerinden, mücadele yapmalarından dolayı bir
çok zorluklara katlandılar. 1773’de Azarî Hıristiyanlarının misyoner cemiyeti gibi bazı zayıf cemiyetler
müstesna, diğer Cizvit misyoner cemiyetlerinin lağvedilmesine kadar dayandılar.

Şam Bölgesinde Misyoner Heyetlerinin Yayılması


Bu tür cemiyetlerin bulunmasına rağmen, Malta'dan başka yerlerde misyonerler görülmez oldu. Fakat;
1820 senesinde faaliyetlerini yenilediler. Hıristiyan propagandası için Beyrut'ta ilk misyoner cemiyeti
merkezi kuruldu. İlk işleri dinî propagandayı ve dinî kültürü aşılamak oldu. Öğretim işleriyle pek meşgul
olmuyorlardı. 1834 de misyoner heyetleri Şam memleketinin her tarafına dağıldılar. Bu, Fransa'nın da
tesiriyle "İbrahim Paşa" tarafından yapılan teşvikle; memleketin kapılarını misyonerler için ardına kadar
açmasının, onlara kolaylık göstermesinin neticesindendi. Çünkü bu sırada Şam Vilayeti; yani Suriye,
Filistin, Lübnan Fransa'nın işgali altında idi. İngiliz, Fransız, Amerikan misyonerleri İbrahim Paşa
Hükümeti tarafından tam bir hüsnü kabul gördüler ve bu sebeple faaliyetleri arttı. Lübnan'da, Ayntüra
köyünde bir külliye açıldı. Amerikan misyoner merkezi, matbaasını, kitap neşretmek için Malta'dan
Beyrut'a taşıdı. Amerikalı meşhur misyoner Elie Smith büyük bir gayrete geldi. Bu adam Malta'da iken
gönüllü olarak misyonerlikle meşguldü ve misyoner teşkilatının matbuat işlerini üzerine almıştı. 1827’de
Beyrut'a geldi. Aradan bir sene geçmeden; Müslümanlardan korkmaya ve bir netice çıkaramayacağından
ümitsizliğe düştü. Sabredemeyerek Malta'ya döndü. 1834’de Mehmet Ali ve oğlu İbrahim Paşa'nın
Fransız nüfuzu altına girmesi ile tekrar Beyrut'a döndü. Karısıyla beraber kızlar için bir mektep açtı.
İmkanları çoğaldı. Bütün hayatını Şam'da ve bilhassa Beyrut'ta çalışmaya hasretti. Böylece bu
gayretlerinin hepsinde, misyoner hareketinin canlanmasına yardımı oldu.
İbrahim Paşa’nın, Fransız sistemlerinden ilham alınarak Mısır'da uygulanan öğretim sistemini; Suriye'de
ve Lübnan'da uygulamaya kalkışması bunlar için bir fırsattı. Misyonerler bu öğretim hareketlerini
ganimet bilerek kendi planlarına uygun öğretim hareketlerine giriştiler. Sonra buna matbaacılık hareketi
de ilave edildi. Böylece misyonerlik hareketi kuvvetlendi. Öğretim işlerine açıktan açığa iştirak etti.
Şam Beldeleri Halkı Arasında Kargaşaların Uyandırılması
1840 senesinde İbrahim Paşa Şam Vilayetinden çekilince; huzursuzluk, anarşi, karışıklık memleketin her
tarafına hakim oldu. Yabancı heyetler bilhassa misyonerler Osmanlı Devleti’nin egemenliğinin
zayıflığından yararlanarak yerli halk arasında fitneyi kızıştırmaya başladılar. Bunun neticesi 1860
katliamları vuku buldu. Bu katliamların peşi sıra Batı devletleri duruma müdahalede bulundular ve harp
gemilerini Şam vilayeti sahillerine gönderdiler. Fransa Beyrut'a asker çıkardı. Böylece misyonerlerin
nüfuzu ve kuvveti arttı. Bütün Şam vilayetinde Kolejler, mektepler açmaya başladılar. Cizvitler (İsa
Derneği), özel okullar ve kolejler açtılar. Nitekim "Kıddîs Yusuf el-Yesüiyye" üniversitesi diye maruf olan
cizvit külliyesi bu zamanda açılmıştır. Amerikalılar da, bu gün Beyrut'ta "Amerikan Üniversitesi" diye
bilinen "Protestan kolejini" (1866) açtılar. Bu üniversite İslâm aleminde en korkunç küfür müessesesi
addedilir. Bundan sonra bu müessese, İslâmi fikirler ve Müslümanlar aleyhine şiddetli hamlelerde
bulundu. Binlerce Müslüman çocuğunu kafirlerin fikirlerini benimser hale getirdi.
Misyonerist ve kültürel çalışmalar yalnız İngiltere, Fransa, Amerika'ya mahsus kalmadı. Bilakis Çarlık
Rusya gibi bir çok devletler de buna katıldılar. Diğer devletler gibi Prusya da (Almanya), Katolik
rahiplerinden oluşan bir misyoner heyet gönderdi. Bunlar İslâm’a karşı yapılan savaşta diğer heyetler gibi
vazifelerini icra ettiler. Misyoner heyetleri arasında; devletlerinin menfaati gereği siyasi görüş ayrılıkları
bulunmakla beraber, doğuya Batı kültürünü nakletmek; dini devletten ayırma akidesini Müslümanlara
benimsetmek; onları dinlerinde şüpheye düşürmek; dine karşı nefrete sevk etmek; tarihlerine hakaret
ettirmek; Batı ve hadaretini saygınlaştırmak hususunda bir fikir birliği vardı. Bunların hepsi
Müslümanlara ve dinlerine "buğuzlarından" ve onları "küçümsemelerinden" dolayı idi.
Mektepler ve kolejlerle beraber; Müslümanları, İslâm’dan Arapça'ya sevk etmek için bütün Arap
memleketlerinde insanların dikkatlerini ve ilgilerini çeken Arap lügatına ait yeni hareketlere giriştiler.
Kuran'ın belâgatına darbe indirmek ve zevk aldırmamak için; Arapça'yı iyi anlamamakla beraber
bayraktarlığını yapanlar yine Hıristiyan Araplardı. Çoğu Misyoner heyetlerinin evinde çalışan Maruniler;
eski Arap edebiyatını ihya etmek ve fasih Arapça'yı ilk durumuna getirmek için münakaşa ediyorlardı.
Nasıf el Yazıcı, Papaz Luis Şeyho bunlardandır. Böylece Hristiyanlar, Arap milliyetçiliğine sevk etmekte;
insanlara onu benimsetmekte; Arap diline insanların ilgi göstermelerinde öncülük yaptılar. Bu
yayımlarının yanında Batı fikirlerinden de bazı kitaplar yayımlanıyordu. Arkasından bütün Arap
memleketlerini "Arapçılığa" ve "Arap diline" yönelik ilgi ve çalışmalar; İslâm'dan, İslâm fikirlerinden de
uzaklaştıran bir faaliyet kapladı. Böylece Beyrut merkezi; İslâm akîdesine ve İslâmî fikirlere darbe
indirmek; insanları Batıya ve Batı fikirlerine yöneltmek için bütün gayretini sarf etti. Sonunda ulaştıkları
netice çok korkunç oldu. İnsanlar arasındaki muamelelerden, alâkalardan ve yaşam metodundan İslâmı
söküp atmada; İslâm'ı hayat sahasından kaldırarak, İslâm Devleti’nin yıkılmasında tesiri çok büyük oldu.
BATI ANAYASA HÜKÜMLERİNİN İTHALİ GİRİŞİMİ
Batı devletleri, İstanbul merkezinde ise; üniversitelerde, mekteplerde ve propagandalarında Müslüman
çocuklarının fikrini bozmakla yetinmediler. Devletin yönetim sistemini değiştirmek ve yerlerine Batı
kanunları koymak için İslâm şeriatının hükümlerini değiştirmeye kadar gittiler. Bunun için muhtelif
metotlar kullandılar. 1839 da henüz 16 yaşında bir çocuk olan "Abdülmecid" Hilâfet tahtına geçti. Bu
sırada Reşit Paşa Osmanlı Devleti’nin Londra'da olağanüstü sefiri bulunuyordu. Hemen İstanbul'a gitti.
Hariciye vekilliğine tayin edildi. Makamına geçer geçmez Anayasaya bağlı bir Parlamenter idare
kurulması için teklif sunmaya başladı. Devlette bulunan bir çok aksaklıkları kaldıracak ve vatandaşların
haklarını garanti altına alacak bir Anayasa ile Osmanlı Devleti’ni en ileri devletlerin seviyesine
yükselteceğini ilan etti. Reşit Paşa'nın genç sultanın yardımını kazanması zor olmadı. Bunun için Anayasa
belgesi olan Gülhane Hattı Hümayunu'nu gizlice hazırladı.
1839 Kasımının 3. günü Babı Ali büyüklerini, İstanbul halkları temsilcilerini, diplomatları; Topkapı
Sarayının Marmara'ya bakan cihetindeki köşke, Gülhane Hattı Hümayunu'nu dinletmek için davet etti.
Anayasa belgesinin metnini onlara okudu. Bu metinde İslâmi fikirlere riayet edilmekle beraber Batı
fikirlerini de içeriyordu. "Batı anayasal hükümlerini, devlet yönetimine sokmak için çalışılan ilk teşebbüs
bu idi." Fakat bu vesika tatbik edilmeyip kağıt üzerinde kaldı. Bunun üzerine Batı devletleri bilhassa
İngiltere 1855 yılında "devlet işlerinde ıslahatta bulunması için" Osmanlı Devleti’ne ısrarla teklif ettiler.
Bu devletlerin baskıları altında Padişah Şubat Ayı başında ıslahat Fermanını ilan etti. Bu "Hattı
Hümayun" diye bilinir. Bununla Devletin tebaasına "Gülhane Hattı Humayun'da" tanınan haklar
kuvvetlendiriliyordu.
Bunda ayrıca Hıristiyanlar için bir bölüm ayrılmıştı. Bunlardan bir kaçı şöyledir:
- Sivil işler, din adamlarından ve halktan seçilecek bir meclise tevdi edilecek.
- Hıristiyanlığı kabul eden bir Müslüman İslâmiyet'e dönmek için zorlanmayacak.
- Hıristiyan dinini benimsemesi ve İslâm'ı terk etmesinde muhtariyet tanınacaktır.
- Hıristiyanlar da Müslümanlar gibi askerlik yapacaklar. (Bundan evvel ise yalnız Müslümanlara askerlik
mecburiyeti vardı.)
- Ecnebiler Osmanlı ülkelerinde arazi sahibi olabilecekler.
Bu neşriyatın halk üzerindeki yankısı çok kötü oldu. Müslümanlar bunun şeriata muhalif olduğunu
gördüler. Hıristiyanlar da bunların yerine getirileceğine inanmadılar. Fakat Batı devletleri ıslahat yaptırma
bahanesiyle onu takip ediyorlardı. Halife ve devlet Müslüman olduğu için bunu uygulamıyorlardı.
Nihayet "Mithat Paşa" geldi. O Batı fikirleriyle doymuş ve Batı Hadaretinin aşıkıydı. Batılıları memnun
etmek, Batı devletlerinin safına girmek için Avrupaî fikirlerle yeni bir Anayasa hazırlamaya karar verdi.

Mithat Paşa’nın Devlet İçin Batılı Nizamlardan Anayasa Koyma Girişimleri


Bu sırada Mithat Paşa Abdülaziz'in Hilâfet’i zamanında Mehmet Rüştü Paşa'nın kabinesinde Adliye
vekiliydi. Batı demokrasileri tarzında bir Anayasa hazırlanması için Abdülaziz'i iknaya çalıştı. Devletin
ıslahı için Anayasa hazırlanmasını isteyen bir mektup yazdı. Bu mektupla devletin halihazırdaki
aksaklıklarını zikrettikten sonra şöyle diyordu:
"Zatı Şahanelerinizce malumdur ki, devletin hastalığını ıslah edecek ilaç, gördüğünüz aksaklıkların
sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Bu sebepler ortadan kalkınca hastalıkta ortadan kalkacaktır. Yeni bir
Hattı Hümayun fermanı çıkarıp kanunlara, ve nizama tabi olmayı, kanun nazarında büyük küçük, zengin
ve fakir herkesin "müsavi" olduğunu kati bir şekilde beyan edip hayır kısımlarını ehline verdiğiniz,
malları vakfedildikleri mevzulara sarf ettiğiniz, devlet işlerini Babı Ali'ye (Yani Kabineye) devrettiğiniz,
orası kararlar verip size kararlarını arz ettiği, şahsınız için devletin malî ve mülkî hukukundan bir
imtiyaz tanımadığınız, gelirleri bir kuruş dahi olsa Babı Ali'nin rızası olmadan sarf edilmediği, büyük
küçük bütün memurların vazifelerinin tahdit edildiği, vezirlerin vazifelerinin neticesinden mesul olduğu,
bunu yakınlarımıza ve etrafınızdaki kimselere de ayni şekilde tatbik ettiğiniz zaman Allah'ın yardımıyla
ümit edilen netice elde edilecek, devlet Zat-ı Şahanelerinizin istediği yola girecektir."
Mithat Paşa bu mektubu Padişaha vermeden Önce Sadrazama arz etti. Sadrazam ve diğer vezirler
anlaştıktan sonra Sadrazam yoluyla mektubu Sultan Abdülaziz'e götürmeye karar verdiler. Sultan
mektubu alınca çok kızdı. Derhal Mithat Paşa'nın azledilip Selanik'e vali tayin edildiğine dair bir ferman
çıkardı. Mithat Paşa Selanik'te pek fazla durmadan İstanbul'a döndü. "Harbiye Nazırı Hüseyin Paşa" ile
Abdülaziz'in hal edilmesi için anlaştı. Bunlar "Bahriye Nazırı" ve "Şeyhülislâmla" da münasebete geçerek
Sultan Abdülaziz'in görevinden alınmasına dair anlaştılar. Muayyen bir gün tayin ettiler. Bu 1876
senesinin ilk aylarında idi. Tayin edilen günden biraz önce Mithat Paşa'nın Avrupa devletlerine Rusya
hariç imzasız gizli bir muhtıra gönderdi. Bunda "Sultanın akıl bakımdan mükemmel olmadığı takdirde
İslâmiyet'çe azledilmesi zarurîdir" diyordu.
*30 Mayıs 1876 da "donanma" "Dolma Bahçe'nin" önüne geldi ve demirledi. Askerler toplanıp sarayı
kuşattılar. Sultana azledildiği bildirildi ve buna dair Şeyhülislâmın verdiği fetva okundu. Saraydan
çıkarıldı. Ayni gece yerine 5. Murat tayin edildi.
Mithat Paşa "İslâm Devleti için Batı demokrasileri tarzında bir Anayasa vazetmediğinden dolayı" Rusya
hariç diğer Avrupa devletleriyle, bilhassa İngiltere, Almanya ve Fransa ile anlaşarak halifeyi böylece
devirdi.
Onun yerine Anayasayı kabul edeceği ümit edilen 5. Murat tayin edildi. Çünkü 5. Murat Avrupaî bir
usulle yetişmiş ve "münevver adam" diye tanınmıştı. Anayasanın tatbiki ve yapılması için bir ümit
kaynağıydı. Fakat "aklî" dengesi bozuktu. Yalnız Mithat Paşa Anayasayı ilan etmek için gayret sarf
ediyor, Padişahın hastalığı esnasında arkadaşlarıyla toplanıp Avrupa'nın kanun ve nizamlarını inceleyerek
anayasayı hazırlıyordu. Nihayet bu iş tamamlandı. Fakat bu sırada 5. muradın deli olduğu iyice anlaşıldı.
31 Ağustos 1876 da Şeyhülislâm tarafından verilen bir fetva üzerine azledildi.
Eylülün başında kardeşi olan "Abdülhamid" yerine tayin edilerek, Müslümanların halifesi oldu. Kısa bir
müddet sonra Mithat Paşa Sadrazamlığa yükseldi. Bundan sonra İngiltere Balkanlarda barışın sağlanması
için büyük devletlerin elçilerinin İstanbul'da bir kongre yapmalarını istedi. Kongre toplantı. Osmanlı
Devleti’ni ıslahat yapması için sıkıştırmaya başladı. Mithat Paşa dahili ıslahat yapmak için çalışmalara
başladı. 16 memur, 10 alim ve iki büyük kumandandan müteşekkil bir komisyon kurdu. Bu heyete devlet
için yeni bir Anayasa tasarısı hazırlamasını tavsiye etti. Çok yorucu çalışmalardan sonra heyet "Belçika
Anayasasından" esinlenen bir Anayasa hazırladı. 23 Aralıkta "Kanun-î Esasî" adı ile neşredildi. Belçika
Anayasası, İslâmiyet'in bazı hususlarını da nazarı itibara almakla beraber İslâmî devletin resmî Anayasası
oldu.
Bu Anayasada belirtildiğine göre "Osmanlı kelimesi devletin bütün tabasına şamildi. Herkes şahsî
hürriyete sahiptir" deniliyordu. Bundan önce İslâmiyet bütün devletin Anayasası iken bu Anayasada
"İslâmiyet'in 'devletin dini' olduğu belirtiliyor, Devlet bayramlarda ve buna benzer olaylarda İslam'a
riayet ediyor, ayrıca bu anayasada; iki meclisin vasıtasıyla milletin temsil edileceğini (Mebuslar
Meclisi'yle, Ayan Meclisi), bunların azalarının 'dokunulmazlık' hakkına da sahip olduklarını, yani
dokunulmazlığın kaldırılmasına kadar devletin kanunlarına ve şeriatın hükümlerine tabi olmayacaklarını,
iki meclisin her sene Kasım ayının başında toplanacağını, meclislerin Padişahın hitabesiyle açılacaklarını,
bu iki meclis tarafından çıkarılıp, Padişah tarafından uygun görülen kanunların uygulamaya konulacağını
yani 'yasama kuvvetini' bu iki meclisin kullanacağını, bütçenin meclis tarafından düzenleneceğini, Ayan
Meclisi üyelerinden 10 kişilik bir heyetin Yüksek Mahkeme Azalığına seçileceğini, 10 kişinin devlet
Müsteşarı olacağını, 10 kişinin İstinaf Mahkemesi Müsteşarlığına seçileceğini, vilayetlerin ademi
merkeziyet tarzında idare edileceğini" de bildiriyordu.

Abdulhamid’in Mithat Paşa Anayasasına Karşı Koyması


Bu Anayasa "demokratik bir nizam" olduğundan yani küfür hükümleri olması hasebiyle İslâmiyet'e
muhalif olduğundan; tatbik edildiği taktirde Hilâfet’in ilga edileceğinden, Anayasanın esinlendiği Belçika
Devleti gibi Avrupaî bir devlet meydana geleceğinden; Abdülhamid ve alimlerin, ileri gelen
Müslümanların karşı gelmeleriyle Babıâli bunu tatbik etmekten, büyük devletlerin isteklerini yerine
getirmekten kaçındı.
Abdülhamid İngiltere'nin entrikalarını ve düşmanlığını iyice anladı. Devlet adamlarıyla münasebetlerini
sezdi. Bunun üzerine Mithat Paşa'yı Sadrazamlıktan (5 Şubat 1877 M.) azledip "en büyük hain" sıfatıyla
sürgün etti. Mithat Paşa İngilizlerle münasebette idi. Avrupa devletlerine dayanıp güvenme siyasetine tabi
olmayı tavsiye etmişti. Fakat büyük devletler, bilhassa İngiltere Osmanlı Devleti’nden gözlerini
ayırmıyorlardı. Mithat Paşa'nın hazırladığı Anayasanın tatbik edilmesini takip ediyorlardı. İngiltere
Balkanları tetkik etmek için bir konferans toplanmasını, Osmanlı Devleti’nin dahili ıslahatını incelemek
istiyordu.
13 Haziran 1878 de Berlin Konferansı; İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya'dan oluşan büyükler
tarafından toplandı. Yahudi "Dezrailî", İngiliz Başvekili ve konferansta da İngiltere'nin mümessiliydi.
"Bismark'ta" Almanya'nın mümessiliydi. Konferansta Bismark İngilizlere karşı koyarak Osmanlı Devleti
tarafını tuttu. Konferans oturumları dört hafta kadar devam etti. Sonunda bazı kararlar alındı. Bunların
arasında Osmanlı Devleti’nin devlet sistemine bazı çağdaş düzenlemeleri sokması da isteniyordu.
Abdülhamid buna aldırış etmeyip gayretini, orduyu kuvvetlendirmeye, Bati devletleri taraftarlarını yani
İslâm'ı bırakıp Avrupa nizamını almak isteyenleri ezmeye, yöneltti. Sonunda bunlar memleketi bırakıp
Paris'te, Cenevre'de bir merkez edinmeye mecbur oldular.
Bundan sonra Abdülhamid, Müslümanlar nazarında Hilâfet merkezinin itibarını İslâm yolu ile artırmak
için çalışmalara başladı. Avrupa fikirlerine karşı İslâmı ikame etmeğe yöneldi. Fakat bunda muvaffak
olamadı. Avrupa devletleri Batı kanunlarını devletin idaresine sokabildilerse de Demokratik sistemi
devlete kabul ettiremediler. Bu siyaseti takip etmeye devam ettiler. Bu gayretleri 1908 de Jön Türkler
Cemiyeti Sultana karşı ihtilal yapıncaya kadar devam etti. Nihayet Jön Türkler 21 Temmuz 1908 de
Anayasayı Selanik'te ilan ettiler. Aynı ayda İstanbul üzerine yürüyüp şehri zapt ettiler. Abdülhamid'i
Anayasayı kabule zorladılar. İstedikleri adamları Bakan tayin ettirdiler.
17 Aralıkta Osmanlı Parlamentosu açılabildi. Abdülhamid geçici olarak Genç Türklere boyun eğdi.
Bununla beraber Anayasayı ilga edip İslâm şeriatına dönmekte kararlıydı.
Ertesi sene 13 Nisan 1909 da yeni yöneticilere karşı ihtilal baş gösterdi. Ordu subayları muhasara etti.
"Jön Türkler çekilsin" diye bağırmaya başladılar. Asrî bid'atlara karşı mukaddes harp ilan edildi.
Ekseriyet Anayasaya karşı hiddete geldi.
15 Nisanda Sultan, Tevfik Paşayı Sadrazam tayin etti. Onu, Anayasanın ilga edilip şeriatın ve dini
hükümlerin icra sahasına konması için vazifelendirdi. Fakat Selanik'teki ordu tekrar ayaklanarak
İstanbul'a döndü. Sultana karşı ihtilal yaparak yönetimi ele aldı. Vezirleri azletti.
26 Nisanda "Vatan Cemiyeti" San Setifano da bir oturum tertipledi. Bu oturumda "Şeyhülislâm'dan" fetva
alarak Abdülhamid'in Azlini kararlaştırdı. Yerine kardeşi Mehmed Reşad tahta çıkarıldı. Anayasa tatbik
sahasına tekrar kondu. Bununla Osmanlı Devleti’nde yönetim nizamı değişti. Hilâfet nizamı kalmayıp
devlet Anayasalı ve Parlamenter bir devlet haline getirildi. Bundan sonra devlet Reisi "ismen" halife ve
sultan olarak kaldı. Kanunları Parlamento yapıp Başbakan tatbik ediyordu. Yasama ve yönetimde
hükümlerin tatbik devri sona ermişti.
Anayasal hükümleri bakımından durum böyleydi. Fakat şer'î hükümleri "Kadılar" tatbik ediyordu. Bu
hükümlerin yerine kanunlar vazedilmesi daha evvel başlamıştı. 1856 dan beri Batılı kanunlarını kabul
etme hareketi başlamıştı. Batı devletlerinin bilhassa İngiltere, Fransa ve onların fikirleriyle doymuş ve
onların ajanı olan Müslümanların ısrarı üzerine devlet "Abdülmecid" devrinden beri bu batı kanunlarını
almaya başlamış, tatbik mevkiine koymuştu. Kadılar bu kanunlara göre hüküm veriyorlardı. H. 1275 (M.
1857) de Osmanlı Ceza Kanunu; H. 1276 (M. 1858) de Ticaret ve Hukuk kanunu yapılmış ve tatbik
edilmeye başlanmıştı. H. 1288 (M. 1870) de mahkemeler ikiye ayrıldı: Şer’î mahkemeler, Nizamî
Mahkemeler. Bunlar için usul vazedildi. H. 1295 (M. 1877) de "Nizamî Mahkemeleri Teşkil" kanun
layihası çıkarıldı. H. 1296 (M.1878) de "Hukuk ve Ceza Mahkemeleri Usulü" kanunu vazedildi. Bunların
şeriata aykırı olmadığından, alınmasının caiz olacağına dair Şeyhülislâm ve ulemadan fetva alındı.
Alimler medeni kanunun kabulü için bir mazeret bulamadıklarından muamelatta tatbik edilmek üzere
"Mecelle" hazırlandı. Medenî Kanun uzaklaştırıldı. (H. 1286 M. 1868) Mecellenin hazırlanılmasında eski
Fransız "Medeni Kanunu" göz önünde tutuldu. Fıkıh kitaplarından da Medenî Kanunun havi olduğu
(kapsadığı) ve ona göre alınması mümkün olan hükümler alındı. Hatta Fransız Medenî Kanununun
dayandığı "nassın kendisi değil, kanunun ruhu esastır" kaidesi alınıp bir madde halinde konuldu. Bu kaide
şöyledir, "Akitlerde itibar lafızların ve terkiplerin değil, manaların ve maksatlarındır."
BATI ANAYASA HÜKÜMLERİNİN İTHALİ GİRİŞİMİ
Batı devletleri, İstanbul merkezinde ise; üniversitelerde, mekteplerde ve propagandalarında Müslüman
çocuklarının fikrini bozmakla yetinmediler. Devletin yönetim sistemini değiştirmek ve yerlerine Batı
kanunları koymak için İslâm şeriatının hükümlerini değiştirmeye kadar gittiler. Bunun için muhtelif
metotlar kullandılar. 1839 da henüz 16 yaşında bir çocuk olan "Abdülmecid" Hilâfet tahtına geçti. Bu
sırada Reşit Paşa Osmanlı Devleti’nin Londra'da olağanüstü sefiri bulunuyordu. Hemen İstanbul'a gitti.
Hariciye vekilliğine tayin edildi. Makamına geçer geçmez Anayasaya bağlı bir Parlamenter idare
kurulması için teklif sunmaya başladı. Devlette bulunan bir çok aksaklıkları kaldıracak ve vatandaşların
haklarını garanti altına alacak bir Anayasa ile Osmanlı Devleti’ni en ileri devletlerin seviyesine
yükselteceğini ilan etti. Reşit Paşa'nın genç sultanın yardımını kazanması zor olmadı. Bunun için Anayasa
belgesi olan Gülhane Hattı Hümayunu'nu gizlice hazırladı.
1839 Kasımının 3. günü Babı Ali büyüklerini, İstanbul halkları temsilcilerini, diplomatları; Topkapı
Sarayının Marmara'ya bakan cihetindeki köşke, Gülhane Hattı Hümayunu'nu dinletmek için davet etti.
Anayasa belgesinin metnini onlara okudu. Bu metinde İslâmi fikirlere riayet edilmekle beraber Batı
fikirlerini de içeriyordu. "Batı anayasal hükümlerini, devlet yönetimine sokmak için çalışılan ilk teşebbüs
bu idi." Fakat bu vesika tatbik edilmeyip kağıt üzerinde kaldı. Bunun üzerine Batı devletleri bilhassa
İngiltere 1855 yılında "devlet işlerinde ıslahatta bulunması için" Osmanlı Devleti’ne ısrarla teklif ettiler.
Bu devletlerin baskıları altında Padişah Şubat Ayı başında ıslahat Fermanını ilan etti. Bu "Hattı
Hümayun" diye bilinir. Bununla Devletin tebaasına "Gülhane Hattı Humayun'da" tanınan haklar
kuvvetlendiriliyordu.
Bunda ayrıca Hıristiyanlar için bir bölüm ayrılmıştı. Bunlardan bir kaçı şöyledir:
- Sivil işler, din adamlarından ve halktan seçilecek bir meclise tevdi edilecek.
- Hıristiyanlığı kabul eden bir Müslüman İslâmiyet'e dönmek için zorlanmayacak.
- Hıristiyan dinini benimsemesi ve İslâm'ı terk etmesinde muhtariyet tanınacaktır.
- Hıristiyanlar da Müslümanlar gibi askerlik yapacaklar. (Bundan evvel ise yalnız Müslümanlara askerlik
mecburiyeti vardı.)
- Ecnebiler Osmanlı ülkelerinde arazi sahibi olabilecekler.
Bu neşriyatın halk üzerindeki yankısı çok kötü oldu. Müslümanlar bunun şeriata muhalif olduğunu
gördüler. Hıristiyanlar da bunların yerine getirileceğine inanmadılar. Fakat Batı devletleri ıslahat yaptırma
bahanesiyle onu takip ediyorlardı. Halife ve devlet Müslüman olduğu için bunu uygulamıyorlardı.
Nihayet "Mithat Paşa" geldi. O Batı fikirleriyle doymuş ve Batı Hadaretinin aşıkıydı. Batılıları memnun
etmek, Batı devletlerinin safına girmek için Avrupaî fikirlerle yeni bir Anayasa hazırlamaya karar verdi.

Mithat Paşa’nın Devlet İçin Batılı Nizamlardan Anayasa Koyma Girişimleri


Bu sırada Mithat Paşa Abdülaziz'in Hilâfet’i zamanında Mehmet Rüştü Paşa'nın kabinesinde Adliye
vekiliydi. Batı demokrasileri tarzında bir Anayasa hazırlanması için Abdülaziz'i iknaya çalıştı. Devletin
ıslahı için Anayasa hazırlanmasını isteyen bir mektup yazdı. Bu mektupla devletin halihazırdaki
aksaklıklarını zikrettikten sonra şöyle diyordu:
"Zatı Şahanelerinizce malumdur ki, devletin hastalığını ıslah edecek ilaç, gördüğünüz aksaklıkların
sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Bu sebepler ortadan kalkınca hastalıkta ortadan kalkacaktır. Yeni bir
Hattı Hümayun fermanı çıkarıp kanunlara, ve nizama tabi olmayı, kanun nazarında büyük küçük, zengin
ve fakir herkesin "müsavi" olduğunu kati bir şekilde beyan edip hayır kısımlarını ehline verdiğiniz,
malları vakfedildikleri mevzulara sarf ettiğiniz, devlet işlerini Babı Ali'ye (Yani Kabineye) devrettiğiniz,
orası kararlar verip size kararlarını arz ettiği, şahsınız için devletin malî ve mülkî hukukundan bir
imtiyaz tanımadığınız, gelirleri bir kuruş dahi olsa Babı Ali'nin rızası olmadan sarf edilmediği, büyük
küçük bütün memurların vazifelerinin tahdit edildiği, vezirlerin vazifelerinin neticesinden mesul olduğu,
bunu yakınlarımıza ve etrafınızdaki kimselere de ayni şekilde tatbik ettiğiniz zaman Allah'ın yardımıyla
ümit edilen netice elde edilecek, devlet Zat-ı Şahanelerinizin istediği yola girecektir."
Mithat Paşa bu mektubu Padişaha vermeden Önce Sadrazama arz etti. Sadrazam ve diğer vezirler
anlaştıktan sonra Sadrazam yoluyla mektubu Sultan Abdülaziz'e götürmeye karar verdiler. Sultan
mektubu alınca çok kızdı. Derhal Mithat Paşa'nın azledilip Selanik'e vali tayin edildiğine dair bir ferman
çıkardı. Mithat Paşa Selanik'te pek fazla durmadan İstanbul'a döndü. "Harbiye Nazırı Hüseyin Paşa" ile
Abdülaziz'in hal edilmesi için anlaştı. Bunlar "Bahriye Nazırı" ve "Şeyhülislâmla" da münasebete geçerek
Sultan Abdülaziz'in görevinden alınmasına dair anlaştılar. Muayyen bir gün tayin ettiler. Bu 1876
senesinin ilk aylarında idi. Tayin edilen günden biraz önce Mithat Paşa'nın Avrupa devletlerine Rusya
hariç imzasız gizli bir muhtıra gönderdi. Bunda "Sultanın akıl bakımdan mükemmel olmadığı takdirde
İslâmiyet'çe azledilmesi zarurîdir" diyordu.
*30 Mayıs 1876 da "donanma" "Dolma Bahçe'nin" önüne geldi ve demirledi. Askerler toplanıp sarayı
kuşattılar. Sultana azledildiği bildirildi ve buna dair Şeyhülislâmın verdiği fetva okundu. Saraydan
çıkarıldı. Ayni gece yerine 5. Murat tayin edildi.
Mithat Paşa "İslâm Devleti için Batı demokrasileri tarzında bir Anayasa vazetmediğinden dolayı" Rusya
hariç diğer Avrupa devletleriyle, bilhassa İngiltere, Almanya ve Fransa ile anlaşarak halifeyi böylece
devirdi.
Onun yerine Anayasayı kabul edeceği ümit edilen 5. Murat tayin edildi. Çünkü 5. Murat Avrupaî bir
usulle yetişmiş ve "münevver adam" diye tanınmıştı. Anayasanın tatbiki ve yapılması için bir ümit
kaynağıydı. Fakat "aklî" dengesi bozuktu. Yalnız Mithat Paşa Anayasayı ilan etmek için gayret sarf
ediyor, Padişahın hastalığı esnasında arkadaşlarıyla toplanıp Avrupa'nın kanun ve nizamlarını inceleyerek
anayasayı hazırlıyordu. Nihayet bu iş tamamlandı. Fakat bu sırada 5. muradın deli olduğu iyice anlaşıldı.
31 Ağustos 1876 da Şeyhülislâm tarafından verilen bir fetva üzerine azledildi.
Eylülün başında kardeşi olan "Abdülhamid" yerine tayin edilerek, Müslümanların halifesi oldu. Kısa bir
müddet sonra Mithat Paşa Sadrazamlığa yükseldi. Bundan sonra İngiltere Balkanlarda barışın sağlanması
için büyük devletlerin elçilerinin İstanbul'da bir kongre yapmalarını istedi. Kongre toplantı. Osmanlı
Devleti’ni ıslahat yapması için sıkıştırmaya başladı. Mithat Paşa dahili ıslahat yapmak için çalışmalara
başladı. 16 memur, 10 alim ve iki büyük kumandandan müteşekkil bir komisyon kurdu. Bu heyete devlet
için yeni bir Anayasa tasarısı hazırlamasını tavsiye etti. Çok yorucu çalışmalardan sonra heyet "Belçika
Anayasasından" esinlenen bir Anayasa hazırladı. 23 Aralıkta "Kanun-î Esasî" adı ile neşredildi. Belçika
Anayasası, İslâmiyet'in bazı hususlarını da nazarı itibara almakla beraber İslâmî devletin resmî Anayasası
oldu.
Bu Anayasada belirtildiğine göre "Osmanlı kelimesi devletin bütün tabasına şamildi. Herkes şahsî
hürriyete sahiptir" deniliyordu. Bundan önce İslâmiyet bütün devletin Anayasası iken bu Anayasada
"İslâmiyet'in 'devletin dini' olduğu belirtiliyor, Devlet bayramlarda ve buna benzer olaylarda İslam'a
riayet ediyor, ayrıca bu anayasada; iki meclisin vasıtasıyla milletin temsil edileceğini (Mebuslar
Meclisi'yle, Ayan Meclisi), bunların azalarının 'dokunulmazlık' hakkına da sahip olduklarını, yani
dokunulmazlığın kaldırılmasına kadar devletin kanunlarına ve şeriatın hükümlerine tabi olmayacaklarını,
iki meclisin her sene Kasım ayının başında toplanacağını, meclislerin Padişahın hitabesiyle açılacaklarını,
bu iki meclis tarafından çıkarılıp, Padişah tarafından uygun görülen kanunların uygulamaya konulacağını
yani 'yasama kuvvetini' bu iki meclisin kullanacağını, bütçenin meclis tarafından düzenleneceğini, Ayan
Meclisi üyelerinden 10 kişilik bir heyetin Yüksek Mahkeme Azalığına seçileceğini, 10 kişinin devlet
Müsteşarı olacağını, 10 kişinin İstinaf Mahkemesi Müsteşarlığına seçileceğini, vilayetlerin ademi
merkeziyet tarzında idare edileceğini" de bildiriyordu.

Abdulhamid’in Mithat Paşa Anayasasına Karşı Koyması


Bu Anayasa "demokratik bir nizam" olduğundan yani küfür hükümleri olması hasebiyle İslâmiyet'e
muhalif olduğundan; tatbik edildiği taktirde Hilâfet’in ilga edileceğinden, Anayasanın esinlendiği Belçika
Devleti gibi Avrupaî bir devlet meydana geleceğinden; Abdülhamid ve alimlerin, ileri gelen
Müslümanların karşı gelmeleriyle Babıâli bunu tatbik etmekten, büyük devletlerin isteklerini yerine
getirmekten kaçındı.
Abdülhamid İngiltere'nin entrikalarını ve düşmanlığını iyice anladı. Devlet adamlarıyla münasebetlerini
sezdi. Bunun üzerine Mithat Paşa'yı Sadrazamlıktan (5 Şubat 1877 M.) azledip "en büyük hain" sıfatıyla
sürgün etti. Mithat Paşa İngilizlerle münasebette idi. Avrupa devletlerine dayanıp güvenme siyasetine tabi
olmayı tavsiye etmişti. Fakat büyük devletler, bilhassa İngiltere Osmanlı Devleti’nden gözlerini
ayırmıyorlardı. Mithat Paşa'nın hazırladığı Anayasanın tatbik edilmesini takip ediyorlardı. İngiltere
Balkanları tetkik etmek için bir konferans toplanmasını, Osmanlı Devleti’nin dahili ıslahatını incelemek
istiyordu.
13 Haziran 1878 de Berlin Konferansı; İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya'dan oluşan büyükler
tarafından toplandı. Yahudi "Dezrailî", İngiliz Başvekili ve konferansta da İngiltere'nin mümessiliydi.
"Bismark'ta" Almanya'nın mümessiliydi. Konferansta Bismark İngilizlere karşı koyarak Osmanlı Devleti
tarafını tuttu. Konferans oturumları dört hafta kadar devam etti. Sonunda bazı kararlar alındı. Bunların
arasında Osmanlı Devleti’nin devlet sistemine bazı çağdaş düzenlemeleri sokması da isteniyordu.
Abdülhamid buna aldırış etmeyip gayretini, orduyu kuvvetlendirmeye, Bati devletleri taraftarlarını yani
İslâm'ı bırakıp Avrupa nizamını almak isteyenleri ezmeye, yöneltti. Sonunda bunlar memleketi bırakıp
Paris'te, Cenevre'de bir merkez edinmeye mecbur oldular.
Bundan sonra Abdülhamid, Müslümanlar nazarında Hilâfet merkezinin itibarını İslâm yolu ile artırmak
için çalışmalara başladı. Avrupa fikirlerine karşı İslâmı ikame etmeğe yöneldi. Fakat bunda muvaffak
olamadı. Avrupa devletleri Batı kanunlarını devletin idaresine sokabildilerse de Demokratik sistemi
devlete kabul ettiremediler. Bu siyaseti takip etmeye devam ettiler. Bu gayretleri 1908 de Jön Türkler
Cemiyeti Sultana karşı ihtilal yapıncaya kadar devam etti. Nihayet Jön Türkler 21 Temmuz 1908 de
Anayasayı Selanik'te ilan ettiler. Aynı ayda İstanbul üzerine yürüyüp şehri zapt ettiler. Abdülhamid'i
Anayasayı kabule zorladılar. İstedikleri adamları Bakan tayin ettirdiler.
17 Aralıkta Osmanlı Parlamentosu açılabildi. Abdülhamid geçici olarak Genç Türklere boyun eğdi.
Bununla beraber Anayasayı ilga edip İslâm şeriatına dönmekte kararlıydı.
Ertesi sene 13 Nisan 1909 da yeni yöneticilere karşı ihtilal baş gösterdi. Ordu subayları muhasara etti.
"Jön Türkler çekilsin" diye bağırmaya başladılar. Asrî bid'atlara karşı mukaddes harp ilan edildi.
Ekseriyet Anayasaya karşı hiddete geldi.
15 Nisanda Sultan, Tevfik Paşayı Sadrazam tayin etti. Onu, Anayasanın ilga edilip şeriatın ve dini
hükümlerin icra sahasına konması için vazifelendirdi. Fakat Selanik'teki ordu tekrar ayaklanarak
İstanbul'a döndü. Sultana karşı ihtilal yaparak yönetimi ele aldı. Vezirleri azletti.
26 Nisanda "Vatan Cemiyeti" San Setifano da bir oturum tertipledi. Bu oturumda "Şeyhülislâm'dan" fetva
alarak Abdülhamid'in Azlini kararlaştırdı. Yerine kardeşi Mehmed Reşad tahta çıkarıldı. Anayasa tatbik
sahasına tekrar kondu. Bununla Osmanlı Devleti’nde yönetim nizamı değişti. Hilâfet nizamı kalmayıp
devlet Anayasalı ve Parlamenter bir devlet haline getirildi. Bundan sonra devlet Reisi "ismen" halife ve
sultan olarak kaldı. Kanunları Parlamento yapıp Başbakan tatbik ediyordu. Yasama ve yönetimde
hükümlerin tatbik devri sona ermişti.
Anayasal hükümleri bakımından durum böyleydi. Fakat şer'î hükümleri "Kadılar" tatbik ediyordu. Bu
hükümlerin yerine kanunlar vazedilmesi daha evvel başlamıştı. 1856 dan beri Batılı kanunlarını kabul
etme hareketi başlamıştı. Batı devletlerinin bilhassa İngiltere, Fransa ve onların fikirleriyle doymuş ve
onların ajanı olan Müslümanların ısrarı üzerine devlet "Abdülmecid" devrinden beri bu batı kanunlarını
almaya başlamış, tatbik mevkiine koymuştu. Kadılar bu kanunlara göre hüküm veriyorlardı. H. 1275 (M.
1857) de Osmanlı Ceza Kanunu; H. 1276 (M. 1858) de Ticaret ve Hukuk kanunu yapılmış ve tatbik
edilmeye başlanmıştı. H. 1288 (M. 1870) de mahkemeler ikiye ayrıldı: Şer’î mahkemeler, Nizamî
Mahkemeler. Bunlar için usul vazedildi. H. 1295 (M. 1877) de "Nizamî Mahkemeleri Teşkil" kanun
layihası çıkarıldı. H. 1296 (M.1878) de "Hukuk ve Ceza Mahkemeleri Usulü" kanunu vazedildi. Bunların
şeriata aykırı olmadığından, alınmasının caiz olacağına dair Şeyhülislâm ve ulemadan fetva alındı.
Alimler medeni kanunun kabulü için bir mazeret bulamadıklarından muamelatta tatbik edilmek üzere
"Mecelle" hazırlandı. Medenî Kanun uzaklaştırıldı. (H. 1286 M. 1868) Mecellenin hazırlanılmasında eski
Fransız "Medeni Kanunu" göz önünde tutuldu. Fıkıh kitaplarından da Medenî Kanunun havi olduğu
(kapsadığı) ve ona göre alınması mümkün olan hükümler alındı. Hatta Fransız Medenî Kanununun
dayandığı "nassın kendisi değil, kanunun ruhu esastır" kaidesi alınıp bir madde halinde konuldu. Bu kaide
şöyledir, "Akitlerde itibar lafızların ve terkiplerin değil, manaların ve maksatlarındır."
BATILI KANUNLARIN ALINMASI
Şeriatın hükümleri, İslâm fıkhı bu şekilde bırakılıp yerine Batılı kanunları, Batı fıkhı alındı. Bu
kanunların alınması değişik şekillerde olmuştur. Bazıları İslâmî fıkıhta karşılıkları bulunup bulunmadığı
dikkate alınmayarak, şeriata uygun olup olmadığı düşünülmeyerek olduğu gibi hükümleri ve lafızlarıyla
beraber alınmıştır. Mesela "hadleri" ortadan kaldıran ceza kanunu gibi. Bir kısımları ise İslâm fıkhı
dikkate alınarak yalnızca hüküm itibariyle tercüme edilmiştir. Bu gibi kanunlarda İslâm fıkhında her
hangi bir hüküm ya da görüş varsa ister bu görüş ya da hüküm müctehid sayılmayacak derecede zayıf
veya makbul olmayan bir fakiha aid olsun, bu hüküm fıkıh kitaplarında alimlerin fikirleri arasında
mevcutsa, kabul edilmiş aksi takdirde alınmamıştır. Mahkemeler usulü kanunu gibi. Bazıları da hükümleri
yalnız şeriattan olmakla beraber meselelerde, bablara ayırmada, teknikte Avrupa kanunlarına takliden
yapılmıştır. Fransız medeni kanununu takliden meydana getirilen "mecelle" gibi. Böylece bazı hükümler
şeriattan alınmakla beraber hakimlerin hüküm verdikleri kanunlar İslâm Şeriatı değil de Batı kanunları
olmuştur.
Batı Kanunlarının İthalinde Fetvaların Etkisi
Demokrasi nizamının, İslâm Devleti’ne Anayasa olarak sokulmasını, Batı kanunlarının Hilâfet
Devleti’ndeki İslâmî mahkemelerde uygulanmasını mümkün kılan şey, alimlerin, bilhassa Şeyhülislâmın
bu kanunların İslâm’a muhalif olmadıklarına, İslâmiyet'in de demokrasi nizamına muhalif olmadığına ve
demokrasi dini olduğuna dair verdikleri fetvadır. Şeyhülislâm, Batı kanunlarının alınıp Müslüman
mahkemelerinde tatbik edilebileceğine, İslâm’ın buna engel olmadığına dair fetva verdi. Bunun için
demokrasi nizamının hükümleri, İslâm Devleti’ne Anayasa olarak kabul edildi. Tatbik edilen hükümler
şeriattan başka olmakla beraber devlet Reisi "ismen halife" olarak kaldı, Müslümanların çoğunluğuna
göre yönetim nizamı "Hilâfet’ti". İslâm Devleti’nde uygulanan kanunlar Batı kanunları olmakla beraber
İslâmi kanunlar olarak itibar ediliyordu. Devlet de, fiilen Batı kanunlarını tatbik etmekle beraber; İslâm,
bunların tatbikini kabul ettiğinden (fetva ile), İslâm Devleti'nde kabul edilerek kaldı. Devlet nizamında
demokrasinin, mahkemelerde Batı kanunlarının tatbik edilmesi devletin İslâmlığına; İslâm’ın
(Şeyhülislâm), bu kanunları almasında mahsur bulmadığından dolayı ise halk nazarında kanunların
şer'iliğine dair bir etkide bulunmadı. Aksine Müslümanlar tarafından benimsendi. Hatta bazılarına göre
devlette "ıslahat" sayıldı. Hiç bir kimse bu kanunlara kafirlerin kanunları ve hükümleri bakışıyla bakmadı.
Aksine herkes memnun kaldı. Ses çıkarmadı. Bunları kötü sayanlar bir şey söylemediler. Halifeye karşı
çıkmadılar. Ondan bir şey istemediler. Had'lerin ortadan kaldırıldığını görenler bundan dolayı halifeye
kırgınlıklarını belirtemediler. Bu hareketinden vazgeçmesini talep etmediler.
Şeyhülislâmın ve bazı alimlerin demokrasi nizamını ve Batı kanunlarını almanın caiz olduğuna dair
verdikleri fetvanın üç sebebi vardır
Birincisi: Bu güne kadar zihinlerde şu yer etmiştir ki: Bir şey İslâm’a muhalif değilse ve hakkında
yasaklayıcı bir nass da yoksa onu kabul etmek caizdir. Bunun için şu delili ileri sürerler, Nebi (s.a.v.)
Cahiliye akidlerinin halk arasında cari olduğunu gördü. Bunların bir kısmını kabul etti. Kabul
etmediklerinden men etti. Böylece kabul ettikleri makbul, kabul etmedikleri kötü addedildi. Bunun gibi,
her hangi bir fikir, hüküm veya kanun İslâmiyet'e muhalif değilse ve onun hakkında her hangi bir nehy
sadır olmazsa alınabilir, anlayışıdır.
İkincisi: Mubah, mahzurun varlığında mahzur bulunmayan şeydir. Mahzur olan bir şeyin ortadan
kalkması o şeyin Mubah olmasının yeter sebebidir. Böylece nehy edilmeyen bir şeyin kabulü mubahtır.
Zira şeriat onun hakkında bir şey söylemeyip hükmünü de beyan etmemiştir. Şeriatın, hakkında bir şey
söylemediği şey mubahtır. Nebi (s.a.v.)’in şöyle dediği rivayet olunur:
"Allah farzları insanlara farz etmiştir. Onları zayi etmeyiniz. Bazı şeylerden men etmiştir. Onları
yapmayın. Tayin ettiği hududu tecavüz etmeyiniz. Bazı şeyleri size acıyarak muaf tutmuştur.
Unuttuğundan değil. Bunları deşmeyiniz."
Diğer bir rivayette:

"Sûkut ettiği şeyler, affettiği şeylerdir."ayet_hadis/hadis6_2.gif


ayet_hadis/hadis6_2.gif
Buna göre şeriatın men etmediği şeyler mubahtır. Hakkında bir nass varid olmayan şeriatın sûkut ettiği bir
meseledir. Şeriatın sûkut ettiği meseleler mubahtır. 0 halde şeriatta bulunmayan ve hakkında nehiy varid
olmayan hükümleri ve kanunları almak mubaha dahildir. Bunda mahzur yoktur. Hakkında nehy sadır
olmamıştır. Şeriat bu meselede sûkut etmiştir, anlayışıdır.
Üçüncüsü: Geçmiş günlerde ve zamanımızda halen moda olan mesele şudur. Demokrasi İslâm’da vardır.
Zira, meşveret, adalet, müsavat ve hakimiyetin halka bırakılması esaslarına dayanır. İslâm’ın getirdiği
şeyler bunlardan başkası değildir. İslâm’da zenginle, fakiri, vazife ile hakkı, vezir ile çobanı bir tutar.
İşlerinde şurayı tavsiye eder. En mühim esaslarından biri de marufu emretmek münkerden nehyetmektir.
İslâm'daki şura meselesi bu modern asırda Avrupalıların Parlamento dedikleri şeyle düzenlenmiştir.
"Marufu emir, münkerden men" de yeni medeniyette basın için tenkit hürriyeti, fertler ve gruplar için telif
ve fikir hürriyeti şeklinde tezahür eder. Bu hürriyetler sayesinde herkes beğendiğini över, beğenmediğini
tenkit eder. istediğini söyler. Hiçbir kimse; Hükümet, Vali dahi dokunulmaz değildir. Kamuoyu uyanıklığı
ve tenkit hürriyetleri onları korkutur, doğru yolda yürümeye mecbur eder. Kur’an'da birbirine hakkı
tavsiye etmek denilen şey budur. Binaenaleyh demokrasi İslâmiyet'tendir. Kur’an bunu getirmiş ve Nebi
(s.a.v.) bunu emretmiştir, anlayışıdır.

Fetvaların Hatası
Hep bu sebeplerden dolayı demokrasi Anayasasının ve Batı kanunlarının alınmasına dair fetvalar verildi.
Devlet, Hilâfet nizamı üzere yürüyen bir İslâmî Devlet; yönetim, İslâmî yönetim tarzı olarak addedildi.
Kabul edilen kanunlar da İslâmî kanunlar olarak itibar edildi. Devlette gevşeklik ve doğru yoldan inhiraf,
bu sebeplerden dolayı meydana geldi. Çünkü bu üç maddede ileri sürülen meseleler muhtelif sebeplerden
dolayı İslâm'ın anlaşılmasında esaslı hatalardır.
Birincisi; "Akaid" ve şer'î hükümlerle alâkalı fikirler ile; fenlere, sanatlara, teknolojik vs. ilimlere ait
fikirler arasında fark vardır. İlim ve fenlere ve benzerleriyle alâkalı fikirler İslâm’a muhalif olmadığı
zaman alınabilir. Akaid ve şer'î hükümlere ait fikirler ise ancak Rasul (s.a.v.) tarafından getirilen Kitap ve
Sünnet’ten veya Kitap ve Sünnet’in gösterdiği kaynaklardan alınır. Bu hususta delil Müslim'in Sahihinde
Nebi (s.a.v.) tarafından rivayet ettiği şu hadistir. Rasul (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Ben sizin gibi bir insanım, dinî meselelerde bir şeyi emredersem onu kabul edin, dünyevî işlere ait bir
şeyi emredersen ben bir insanım."
Ve hurma aşısına ait varid olan hadîsten şu kısımdır:
"Dünya işlerini siz daha iyi anlarsınız."
Şeriattan yani akaidden ve hükümlerden başka bir mesele, İslâm’a aykırı olmazsa alınabilir. Şeriattan yani
Akaid ve şer'î hükümlerden ise ancak Rasul (s.a.v.) tarafından tebliğ edilenler alınır. Başkaları değil.
Demokratik hükümler ve kanunlar insanın problemlerini düzeltmek için alınan hükümlerdir. Bu itibarla
teşriidir. Bu hususta yani "teşrii" meselelerde başkalarının değil ancak Rasul (s.a.v.) getirmiş olduğu şer'î
hükümlerden olan şeyler kabul edilir.
İkincisi; Rasul (s.a.v.), getirmediği şeyleri almaktan bizi sarih bir şekilde men etmiştir. Müslim Aişe
(r.anha) dan şu hadîsi rivayet eder: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Kim dinde olmayan bir şeyi dinde icat ederse bu icadı red olunur."ayet_hadis/hadis6_3.gif

ayet_hadis/hadis6_3.gif
Ondan diğer bir rivayet ise:

"Kim dinin ihtiva etmediği bir işi yaparsa onun fiili merduttur."ayet_hadis/hadis6_4.gif

ayet_hadis/hadis6_4.gif
Buharî Ebi Hureyre'den (Radiyallahu anh) o da Nebi (s.a.v.)’den şöyle rivayet eder:

"Ümmetim geçmiş nesillerin benimsediklerini karışı karışına, adımı adımına benimsemeden kıyamet
kopmaz." dedi. "Ya Rasulullah İranlılar, Bizanslılar gibi mi?" dendi. O da: "İnsanlardan bunlardan

başkasını nasıl kastederdim." dedi.ayet_hadis/hadis6_5.gif


ayet_hadis/hadis6_5.gif
Buhari’nin Ebi Sa'id el- Hudrîden rivayet ettiği, Onunda Nebi (s.a.v.)’den, diğer bir hadîste ise şöyle
buyuruyor:

"Şüphesiz siz öncekilerin takip ettikleri hattı hareketi karışı karışına, arşı arşına takip edeceksiniz.
Hatta onlar kertenkele kovuğuna girdiyse siz de gireceksiniz." dedi. Dedim ki; "Ya Rasulullah Yahudiler
ve Hıristiyanları mı kastediyorsunuz?" O da; "Başka kim olur?" dedi.ayet_hadis/hadis6_6.gif

ayet_hadis/hadis6_6.gif
Bu nasslar başkalarından bir şeyi almaktan bizi men etmek için sarih delillerdir. Birinci hadîsin her iki
rivayetinde "o merduttur" nehy hususunda ve başkalarında bir şeyi almayı kötüleme de sarih delildir. Son
iki hadîs ise nehyi içeren hadislerdir. Anayasanın hükümlerini ve kanunları İslâmiyet haricinden almak bu
nehye mutabıktır. Zira bunlar İslâm’da olmayan bir şeyi icat etmek, hatta başkalarından almaktır. Çünkü
bu hareket Farslar ve Rumlar gibi; İngilizlere, Fransızlara uymaktır. Hususiyetle bunlar Rumlardan
sayılırlar. Bunun için onlardan bunları almak haramdır.
Üçüncüsü; Rasul (s.a.v.)’e hakkında vahiy inmemiş bir mesele sorulduğu zaman cevap vermez, Bu
husustaki hükmün inzalini beklerdi. İbni Mesud’tan (r.a), Buhari rivayet etti:
"Nebi (s.a.v.)’e "ruh" hakkında soruldu. Ayet ininceye kadar bir şey söylemedi."ayet_hadis/hadis6_7.gif

ayet_hadis/hadis6_7.gif
Buhari, yine Cabir İbni Abdullah'tan rivayet eder:

"Bir defasında hastalandım. Rasul (s.a.v.) Ebu Bekir'le yürüyerek beni ziyarete geldi. Geldiklerinde ben
bayılmıştım. Rasul (s.a.v.) abdest alıp suyunu üzerime döktü ayıldım. Ya Rasullullah dedim. Büyük bir
ihtimalle Sufyan şöyle dedi: "Ey Rasulullah malım hakkında nasıl bir karar vereyim, malımı ne yapayım"
dedim, Miras ayeti ininceye kadar hiç bir şey söylemedi."ayet_hadis/hadis6_8.gif

ayet_hadis/hadis6_8.gif
Bu hadis, hakkında vahiy gelmeyen şeyi almanın caiz olmayacağını gösteriyor. Rasul'ün vahiy
gelmedikçe bir şey hakkında fikir beyan etmekten kaçınması, hakkında vahiy gelmeyen hususlarda başka
hiç bir şeyin alınamayacağına delildir.
Dördüncüsü; Allah'u Teala, Resul'ünün emrettiklerini kabul etmemizi, men ettiklerinden de kaçınmamızı
istiyor. Bize Rasulullah'ın hükmüne baş vurmayı yani onun getirdiklerini almayı Allah'u Teala emrediyor:

"Rasul'ün getirdiklerini kabul edin, men ettiklerinden kaçının."ayet_hadis/hasr7.gif

ayet_hadis/hasr7.gif
Bunun manası Rasul'ün getirmediği şeyleri almayınız demektir. Kavlinin Muhalif mefhumuna gelince:

"Men ettiklerinden kaçının."ayet_hadis/hasr7_.gif ayet_hadis/hasr7_.gif Bu


Rasul'ün nehyettiği şeyleri almamızla ilgili değildir. Çünkü umumi metinler İslâm Şeriatı dışında bir şeyi
almamızı caiz görmüyor. Allah'u Teala'nın buyurduğu gibi:
"Rabbine yemin olsun ki; onlar aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin etmedikçe hakikaten

iman etmezler."ayet_hadis/nisa65.gif ayet_hadis/nisa65.gif

"Tağutla muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki onlar onu inkar etmekle

emredilmişlerdir."ayet_hadis/nisa60.gif ayet_hadis/nisa60.gif
Rasul (s.a.v.)’in şu sözü:
"İslâm’a uymayan her fiil merduttur."
Bu nasslarla şeriattan başka yerden hiç bir şey almayı caiz görmeyen umumi nasslarla buradaki mefhumu
muhalefet kullanılmaz kılınmıştır. Her mefhumu muhalefetin zıddında kitap ve sünnetten bir nass varid
olursa o mefhum geçersiz olur. Onunla amel edilmez. Allah'u Teala'nın şu ayetinde olduğu gibi:

"Cariyeleriniz namuslu olmak isterlerse onları fuhşa zorlamayınız."ayet_hadis/nur33.gif

ayet_hadis/nur33.gif
Bunun mefhumu "onlar namuslu durmak istemezlerse fuhşa zorlayabilirsiniz" demektir. Fakat bu mefhum
zinanın haram olduğunu bildiren nassın genelliği ile geçersizdir. Zinanın haram olduğunu gösteren nass
şudur:

"Zinaya yaklaşmayınız."ayet_hadis/isra32.gif ayet_hadis/isra32.gif


Buna göre yukarıda geçen (Haşr: 7) ayetin manası; "Peygamberin emrettiğini yapmak yasak ettiğini
yapmamak ve yalnız bu emir ve nehiylerle kayıtlı olmaktır. Biz Allah'ın helal kıldığından başkasını helal,
haram kıldığından başkasını haram kılamayız. Peygamberin getirmediğini almayız, bize haram kılmadığı
da haram olamaz." Bir şey hakkında nehy varid olmaması onun alınabileceğine delalet etmez. Bir şey
ancak şeriattan alınabilir. Bu Allah'ın haram kılmadığı şeyi haram kılınamayacağını belirtir. Ayetin manası
işte budur. Allah (c.c.);

"Allah'ın Rasulü’nün emrine muhalefet edenler kendilerine büyük bir fitnenin ve elemli bir azabın

isabet etmesinden korksunlar."ayet_hadis/nur63.gif ayet_hadis/nur63.gif


sözündeki ile apaçık bir şekilde umumu kasdettiği bununla ancak onun getirdiğini almanın gerekliliği,
ondan başkasıyla amel etmenin günah olup failinin cezalandırılacağını ifade eder.

"Hayır! Rabbine yemin olsun ki; aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem tayin edinceye kadar

hakikaten iman etmezler."ayet_hadis/nisa65.gif ayet_hadis/nisa65.gif


Bu ayetteki, işlerinde Rasulden başkasını hakem tayin edenden imanın nefyine, hakemliğin yalnız
Rasul'ün getirdiklerine ait olduğuna kati olarak delalet eder. Bundan başka Kur’an Rasul'ün
getirdiklerinden başkasını hakem tayin etmek isteyenleri "teşhir" etmiş ve şöyle demişti.

"Sana ve senden evvelkilere indirilenlere îman ettiklerini söyleyip de tağutu aralarında hakem
tayin etmek isteyenleri görmüyor musun? Halbuki onlar onu inkar/red etmekle emrolunmuşlardı.
Şeytan onları çok karanlık sapıklıklara saptırmak istiyor."ayet_hadis/nisa60_.gif

ayet_hadis/nisa60_.gif
Rasul'ün getirdiklerinden başkasının hakemliğine baş vurmanın sapıklık olduğuna delalet eder. Zira bu
tağutun hakemliğini kabul etmek demektir.
Beşincisi; Şer'î hüküm: kulların fiilleriyle ilgili Şari'nin hitabıdır. Müslümanlar hareketlerinde Şari'nin
hitabıyla hükmetmekle ve ona göre hareket etmekle mükelleftirler. Herhangi bir hareketlerinde ve
tasarruflarında "Şer'i hükme muhalif olmayan bir şeyi kabul etmekle" şer’î hükümden başkasını almış
olurlar. Çünkü "şer’î hükmün kendisini" değil, "ona muhalif olmayan" kabul edilmiştir. Bunu kabul ise,
şer’î hükmü kabul etmek değildir. Hatta şer’î hükme uygun olan bir şeyi alsa bile "Kitap ve Sünnet’ten
başka yerden" aldığı için bu hareketiyle "haram işlemiş" olur. Bu hareketiyle şer’î hükmü değil, fakat
şer’î hükümden başkasını ve ona uygun olanı almış olur. Bu, harekette Rasulün getirdiğini değil,
başkasını hakem kılmaktır. Şer'î hükme uysa bile. Zira Müslüman başkasını değil, yalnız şer'î hükmü
kabulle emredilmiştir. Mesela; "evlenme" şer'an iki Müslüman şahidin huzurunda nikah ve evlenme
kelimelerini söyleyerek, icap ve kabulden ibarettir. Farz edelim ki bir erkekle bir kadın Müslüman,
kiliseye gitseler; papaz iki Müslüman şahit huzurunda "Hıristiyan nizamına" göre nikah ve evlenme
lafızlarını söyletmek şartıyla onların nikahını kıysa şer’î hükme göre mi yoksa başka bir hükme göre mi
evlenmiş olurlar? Yani Rasulün getirdiği şeyle mi yoksa nesh olunmuş ve tahrif edilmiş/bozulmuş olan
Hıristiyanlık hükümlerine göre mi hareket etmiş olurlar? Mesela bir Hıristiyan ölse onun ailesi, mirası
"adil veya faydalı" olduğu için İslâm ahkamına göre paylaşmak isteseler. Bunun için şer’î mahkemeden
mirasın hasrına dair bir karar alsalar, İslâmiyet'e göre mi yoksa adil ve faydalı herhangi bir nizama göre
mi hükmetmiş olurlar? Şüphe yok ki onlar şer'î hükmü kabul etmiş olmazlar. Zira şer'î hüküm ancak
Rasul getirdiği ve Allah'ın emir ve nehiylerinden biri olduğu için benimsenirse o takdirde şer'î hüküm
kabul edilmiş olur. Adil veya faydalı olduğundan dolayı bir kabul, şer'î hükmü kabul sayılmaz. Ayet diyor
ki:

"Seni hakem kılıncaya kadar..."ayet_hadis/nisa65_.gif ayet_hadis/nisa65_.gif

"Rasul size ne verirse alın."ayet_hadis/hasr7_1.gif ayet_hadis/hasr7_1.gif Yani


Rasul'ün getirmiş olması itibariyle alınız diyor. Bu esas üzere alınmazsa şer'î hükme uysun uymasın şer'î
hükmü kabul sayılmaz. O kadar ki bizzat şer'î hükmü alsa ve bu alışı Peygamber onu getirdiği için değil
de faydalı ve adil olması itibariyle alsa yine şer'î hükmü kabul etmiş olmaz.
Altıncısı; Rasul (a.s.m)'ın, kafirlerin akidlerini ikrar etmesi Rasul olması itibariyledir. Çünkü onun ikrarı,
sözü ve fiili gibi teşriîdir. Bu yetki ise başkasına verilmemiştir. Rasulün işlediği, söylediği, ikrarı, teşrî ve
vahiydir. Rasulden başkasına ise, teşrî hakkı verilmemiştir. Rasul (s.a.v.)'in kabul ettiği akidler cahiliyye
akidleri dahi olsa şer’î hükümlerdir. İbadet dahi olsa onun, o şeyleri ikrarı, Şer'î hükümler olması için kafi
delildir. Bunların şer’îliği Rasul (s.a.v.)'in ikrarından çıkarılmış ve bu esasa göre kabul edilmiş olur. Yoksa
İslâm’a muhalif olmayan cahiliyye hükümleri olduğundan değil. Sahabe (r.anhm), Rasul (s.a.v.)'in sükütü
ile bir şeyin şer’î hüküm olduğunu delil gösterirlerdi. Rivayet olunduğuna göre Nebi (s.a.v.)'in sofrasında
kertenkele yenmiş, fakat kendisi yememiştir. Abdullah İbni Abbas, Rasul'ün yememesine rağmen sûkut
etmesini kertenkele yemenin mubahlığına delil göstermiştir. Bir çok hadisler vardır ki; Rasul'ün sûkutu ile
onların şer'î hükümlerden olduğuna delil olarak gösterilmiştir.
Yedincisi; Mubah, mahzur/yasak olmayan demek değildir. Bir hareketten yasağın kalkması veya onun
terk edilmesi şer'an mubah olmasını gerektirmez. Yasağın kalkması bir şeyin serbest olmasını
gerektirmez. "Zira bir şeyden nehy etmek aksini emretmek demek değildir." Nitekim bir şeyi emrin,
aksinden nehyetmek manasına gelmediği gibi, "Mahzur" bazen "vacip ile" kaldırılır.

"Kabe'ye hac eden kimseye veyahut umre yapana bu tavaflarından dolayı günah icap

etmez."ayet_hadis/bakara158.gif ayet_hadis/bakara158.gif
Hac ve umre maksadıyla Kabe'yi tavaf ise Mubah değil, vacibdir. "Günahın kaldırılması" bazen "ruhsat"
manasınadır.

"Namazınızı kısaltmanızdan dolayı üzerinize günah düşmez."ayet_hadis/nisa101.gif

ayet_hadis/nisa101.gif
Burada günahın kaldırılması, mubah manasına değildir. Buna göre "mubah" yasak olmayan demek
değildir. Mubah: Şari'nin hitabına dayanan "şer'î bir delilin" karşılıksız olarak bir şeyi yapıp yapmama
arasında serbest bırakmasıdır. Buna göre mubah, bir şeyi yapıp yapmama arasında serbest bırakılmasıdır.
Mubah iki şekilde anlaşılır:
a-) Nassda bizzat açıklanmasıyla,
b-) Nassın delâlet ettiği şeyin anlaşılmasıyla.

"Kadınlarınız sizin için bir tarladır, ekininize nereden isterseniz oradan

giriniz."ayet_hadis/bakara223.gif ayet_hadis/bakara223.gif

"İstediğiniz yerden istediğiniz gibi yiyin."ayet_hadis/bakara35.gif


ayet_hadis/bakara35.gif
Bu ayetlerde olduğu gibi, nassta bizzat açıklanmıştır. Veya nassın delalet ettiği şeyden anlaşılmaktadır. Şu
ayetlerde olduğu gibi:

"İhramdan çıkınca avlanınız."ayet_hadis/maide2.gif ayet_hadis/maide2.gif


"Cuma namazını eda edince dağılınız."ayet_hadis/cuma10.gif
ayet_hadis/cuma10.gif

"Verdiğimiz rızıkların temiz ve helallerinden yiyiniz."ayet_hadis/taha81.gif


ayet_hadis/taha81.gif
Ayrıca mubah, şer’î hükümlerdendir. Şer'î hüküm de Şari’in kulların fiilleriyle ilgili hitabıdır. Bir şeyin
mubah olabilmesi için onun mubah olduğuna delalet eden şer’î bir delilin bulunması mutlaka lazımdır.
Buna göre bir şeyin vacip, mendup, haram veya mekruh olduğuna dair şer'î bir delil bulunmaması onun
mubah olduğuna delalet etmez. Aksine onun mubah olduğuna dair işitilen bir delilin bulunması gerekir.
Fakat şeriat gelmezden önce alış-veriş, kiralama, vs. gibi mubah olup da şeriat geldikten sonra da
mubahlıkları devam eden muamelat ve akidler gibi fiil ve eşyanın mubah olması şeriattan önceki şekilde
devam etmesinden değil, bunu belirten şer’î bir nass sebebiyledir. Alış-verişin helal olduğunu şer'î bir
nass bildirmektedir. Bu nass ise şudur:

"Allah alış-verişi helal, ribayı haram kıldı."ayet_hadis/bakara275.gif


ayet_hadis/bakara275.gif
İcareyi/kiralamayı da Rasul (s.a.v.) tatbik etmiştir. "Ben-i deyiden kendisine yol göstermek için usta bir
rehber kiralamıştır." Alış-verişin ve icarın mubahlığı cahiliyyet devrinden beri devam etmesinden değil,
şer'î bir nass olduğundan dolayıdır. Şer'î nass, Kur'an ve Rasul’den bir söz olabildiği gibi, Rasul'ün fiil ve
sûkutu da olabilir. Cahiliyyet devrinden İslâmiyet'e kadar devam eden ve sonra Müslümanlar tarafından
tatbik olunan fiiller, eşyalar, akitler ve muamelat ancak onların kabul edilebileceğine ve Mubah olduğuna
dair Kur’an'ın veya Rasul (s.a.v.)'in bir sözü veya onun takriri ve fiili gibi şer’î deliller varid olduğunda
olur. Cahiliyyet devrinden beri devam ettiğinden değildir. Hakkında nehiy varid olmasa dahi cahiliyyet
devrinden sonra devam eden bir şey hakkında takrirî, fiili ve kavlî bir delil sabit olmazsa buna göre
hareket edilemez ve alınamaz. Onu alabilmek için şer'î bir delil aramak gerekir. Buna binaen cahiliye
devrinde Mubah olup da mubahlığı sonra da devam eden bir şeyin mubahlığı yine şer’î bir delilden
gelmektedir. Şeriat bu hususta sukut etmiştir. Bu sebeple mubahlığı devam etmiştir.
"Şeriatın sûkut edip hakkında bir hüküm beyan etmediği her şey mubahtır" denemez. Zira şeriat ona sûkut
etmemiş, onunla ilgili bir delille onun hükmünü beyan etmiştir ve Rasul'ün sûkutu şeriatın bir şey
dememesi manasında değil, şeriat tarafından beyandır. Çünkü Rasulün sûkutu, sözü ve fiili Kuran'ı Kerîm
gibi şer’î hükmü beyandır. Bir Müslümanın;
"Bu gün dininizi olgunlaştırdım. Size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’dan razı

oldum."ayet_hadis/maide3.gif ayet_hadis/maide3.gif

"Sana Kitabı her şeyi beyan eder bir şekilde indirdik."ayet_hadis/nahl89.gif


ayet_hadis/nahl89.gif
Ayetlerini okuduktan sonra; "Şeriat bazı şeyleri sûkut olarak bırakmıştır. Onlar hakkındaki hükmünü
beyan etmemiştir." sözü doğru değildir. Müslümanlardan hiç bir kimse Kitap ve Sünnet’ten bir delil
gösterilmeyecek veya bir şeyin vacip, mendup, haram, mekruh ve mubah olduğunu sarahaten, delaleten,
istinbaten ve kıyaseten şer'î bir nassın getirdiği illetten bir emare ile gösterilemeyecek tarzda mutlak bir
şekilde beyan etmediğini söyleme hakkına sahip değildir. Hiç bir Müslümanın bunu benimsemesi doğru
değildir. Böylece şeriatın nakıs/noksan olduğunu iddia etmiş olur. Ayrıca şu ayet gereğince şeriattan
başkasının hakemliğini mubah kılmış olur:

"Hayır! Rabbine yemin olsun ki onlar seni hakem kılmadıkça iman etmiş

olmazlar."ayet_hadis/nisa65_1.gif ayet_hadis/nisa65_1.gif
Şeriat bir hükmü getirmez ve bir Müslüman da şeriattan, getirmediği bir hüküm çıkarırsa şeriatın gariyle
hüküm kılmış olur. Bu ise caiz değildir. "Şeriatın bütün hadiselere ait hükümleri getirmediğini" iddia
etmek şeriattan başkasını hakem kılmak demektir. "Çünkü bu hadiselerin hükümlerini beyan
etmemiştir/açıklamamıştır. Öyleyse şeriattan başka bir yere müracaat zaruridir." şekildeki bir iddia
batıldır. "Şeriatın hükümsüz bıraktığı şey mubahtır. Bu işe şeriattan başkasını hakem kılmaktır."
şeklindeki sözler geçerli değildir. Zira bu sözler şeriat dışı bir şeyi hakem kılmaktadır. Ayrıca bu sözler
vakıaya da muhaliftir. Çünkü şeriat kesinlikle hiç bir şeyi hükümsüz bırakmamıştır.
Nebi (s.a.v.)'in; "Allah bazı şeyleri farz kılmıştır. Onları yerine getirmemezlik yapmayın." şeklindeki
hadisinden murad, şeriatın nazil olmayan hususlarını sormanın yasak olduğudur. Bu tıpkı Rasul (s.a.v.)'in
şu hadisi gibidir:
"Müslümanlar içinde en büyük günahkar, haram olmayan bir şey hakkında sual sorup da, onun suali
sebebiyle o şeyin Müslümanlara haram kılınmasına sebep olan kimsedir."ayet_hadis/hadis6_9.gif

ayet_hadis/hadis6_9.gif
Bu hususta bir çok hadîsler varid olmuştur. Yine Nebi (s.a.v.)’den:

"Benim ettiğim hususları sormayınız. Zira sizden öncekiler, çok sormaları, peygamberleri hususunda
ihtilafa düşmeleri sebebiyle helak oldular. Nehyettiğim şeylerden sarfı nazar edin. Emrettiklerimi

gücünüz yettiğiniz kadar yapın."ayet_hadis/hadis6_10.gif


ayet_hadis/hadis6_10.gif
Rivayet olunur ki bir gün Resulullah (s.a.v.) şu ayeti okudu:

"İnsanlara Allah için Kabe'ye Hac etmek farzdır."ayet_hadis/aliimran97.gif


ayet_hadis/aliimran97.gif Biri; "Ya Rasulullah her sene mi?" diye sordu. O da yüzünü çevirdi. Tekrar, Ya
Rasulullah? diye sordu, yine yüzünü çevirdi. Tekrar, Ya Rasulullah? diye sordu. Allah'ın Rasulü (s.a.v.)
sonra şöyle dedi: "Ruhum kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki evet deseydim, farz olurdu. Farz
olsa idi, siz de yapamazdınız. Yapamayınca da küfre girerdiniz. Sûkut ettiklerimi bana havale ediniz."
"Peygamber bir kısım şeylerden muaf tuttu." Bir rivayette ise "Meskut bıraktıkları muaf olanlardır."
şeklindeki kavillerinden murad; Allah sizden bazı şeyleri hafifletti, demektir. Hac meselesi umumî olarak
geldiği halde birinin "Her sene mi?" diye hacc meselesinde sorduğu gibi sorup da ağırlaştırmayınız. Allah
haccı her sene olacağı yerde size acıyarak ömür boyunca bir defa farz kılmakla hafifletti. Bu hususu
sormayınız ve araştırmayınız. "Bazı şeyleri muaf tuttu" kavlinden sonra "O hususu araştırmayınız"
kavlinden murad; o vakitte haram kılınmayan bir şeyin niçin haram olmadığını araştırmaktan men
etmektir. Yoksa ahkam-ı şeriyyeden bir kısmını beyan etmemiştir, manasına değildir. Zira sözün gelişi
Allah'ın onlara merhametini ve onlardan affını beyan ediyor. "Sûkut ettikleri muaftır" şeklindeki diğer
rivayet ise yine insanlara haram kılmayıp da niçin hafiflettiğine dair sual sormak ve araştırmaktır. Zira o
şeyin "haram olmaması" Allah'ın bir affıdır. Yani "sûkut geçip haram kılmaması, Allah'ın bir affıdır.
Sebebini sormayınız demektir." Nitekim şu ayet de bu kabildendir:
"Ey iman edenler bazı şeyler hakkında soru sormayınız. Eğer sûkut geçilen kısımlar açıklanırsa

size kötü gelir."ayet_hadis/maide101.gif ayet_hadis/maide101.gif

"Allah o şeyleri affetti."ayet_hadis/maide101_.gif ayet_hadis/maide101_.gif


Yani Allah (c.c.), sûkut geçilen kısımları affetti demektir.

Demokrasinin İslâm’la Çelişmesi


Sekizincisi; Demokrasi İslâmiyet'le esaslarda ve detaylarda tam bir çelişki/zıtlık halindedir. Bu bir kaç
yönden görülür:
1- Demokrasi, hakimiyeti ve her şeyi millete bırakır. Millet her şeyde en yüksek mercidir. Demokrasiye
göre millet sultaların/otoritelerin kaynağıdır. Yasama ve yargı, yürütme kuvvetlerin kaynağıdır. Kanunlar
yapan, hakimleri ve yöneticileri tayin eden o dur. İslâm ise hakimiyeti millete değil, şeriata vermiştir. Her
şey Şeriata bağlı ve o en yüksek mercidir. Sultalara gelince: İslâm yasama sultasını/otoritesini ancak
Allah'a tanımıştır. İbadet, muamelat, ukubat vs. de yalnız Allah kanun yapar. İnsanlardan hiç birine bir
hüküm dahi koyma hakkı verilmemiştir. Millet yalnız yürütme sultasının kaynağıdır. Yöneticiyi o seçer,
tayin eder. Halk sadece yürütme sultasının sahibidir. Yargı yetkisini ise, halife veya onun vekili üzerine
alır. Kadıları veya kadıları tayin eden şahsı yalnız halife tayin eder. Millet fert ve grup olarak bir kadı bile
tayin etme hakkına sahip değildir. Bu hak halifeye veya vekiline aittir.
2- Demokraside liderlik ferdî değil cemaidir/ kollektiftir. Sulta ferdî değil grupsaldır. Otorite yani
yönetim ancak bakanlar kurulunun elindedir. Devlet reisi ister kral, ister cumhurbaşkanı olsun yönetime
karışmayan fakat şeklen başkanlık yapan bir kimsedir. Yönetici, otoriteyi kullanan ancak Bakanlar
Kuruludur. İslâm’da ise yönetim ferdîdir, grupsal/kollektif değildir. Otorite de kollektif değil ferdîdir.
Saîd el- Hudri den rivayet edilen şu hadîste Rasulullah (s.a.v.) şöyle demiştir:
"Üç kişi sefere çıktıklarında birini aralarından emir tayin etsinler."ayet_hadis/hadis6_11.gif

ayet_hadis/hadis6_11.gif
Yine Abdullah İbni Ömer'den Nebi (s.a.v.)'in şöyle dediği rivayet olunur:
"Üç kişi bir kıra çıktılar mı, aralarından birini emir seçmemeleri günahtır."

«Birini» kelimesi ise, "tek" manasınadır. Adede, delalet eder. Yani "bir kişiyi tayin etsinler, fazlasını
değil." Bu "içinizden birisi" kelimesinin mefhumu muhalefetinden çıkar. Mefhumu muhalefet ile amel
edilir. Delaleti hüccet olması bakımından mantukun delaleti gibi addedilir. Mefhumu muhalefet, ancak
hükmünü ilga eden bir nass bulunursa kökünden düşer. Burada ise onun hükmünü ilga eden bir nass
gelmemiştir. Bir kişiyi başkan tayin etsinler, fazlasını değil, demekten bu iki hadîsteki mefhumu
muhalefet ise birden fazlasını emir tayin edemeyeceklerini belirtir. Bu sebepten ancak bir kişinin başkan
olması caizdir. Bu hususu Rasul (s.a.v.)'in hareketleri teyit eder. Çünkü emir tayin ettiği bütün hadiselerde
bir kişiden fazlasını seçmemiştir. Bir yerde katiyyen birden fazla kimseyi emir yapmamıştır. Sultayı ancak
Devlet Reisi yani halife veya emirül müminin kullanır. Devletin bütün salahiyetleri/yetkileri onda
toplanır. Yönetimde ve sultada yetki sahibi yalnız o dur. Hiç bir kimse ona ortak olamaz. O yalnız yönetir.
Bunun için İslâm’da başkanlık ve otoriteyi kullanma hakkı ferdîdir.
3- Demokraside devlet, tek müessese/kurum değil, çeşitli kurumlardan oluşmaktadır. Hükümet yürütme
kuvvetini temsil eden bir kurumdur. Her sendika, üzerinde bulundurduğu işlerde bir özel otorite ve idare
yetkisine sahip kurumdur. Mesela; Baro avukatları, avukatlık yapma veya yapmamaya izin verme
işleriyle ve avukatlığın muhakemelerini ilgilendiren işlerle uğraşır. Kurumlar, tabipler, eczacılar,
mühendislerin vs. bağlı olduğu odalarda böyledir. Bu sendikalar kendi mevzularında otoriteye adeta bir
bakanlık gibi sahiptirler. O kadar ki, bakanlık bile bu mevzuda hiç bir otoriteye sahip değildir. İslâm’da
ise aksine "Devlet ve Hükümet" aynı şeydir. Halife sulta sahibi olur. Yani otoriteyi elinde bulunduran
mutlak yetki sahibi de odur. Ondan başka hiç bir kimse bir yetkiye sahip değildir. Nitekim Nebi (s.a.v.)
şöyle demiştir:

"İmam gözetleyicidir. O da tebaasından mesuldür."ayet_hadis/hadis6_12.gif


ayet_hadis/hadis6_12.gif

"o da" tabiri burada "inhisar edatıdır" ve aynı zamanda "zamiri fasıldır". "O da tebaasından mesuldür"
kavli ise mesuliyeti ona hasretmektedir. Bunun için devlette fertler veya gruplar olarak bizzat yetkilere
sahip olan halifeden başka otorite ve yönetim sahibi yoktur.
4- Demokraside yapılacak yönetim işleri hususunda halkın fikrinin sorulmasına itibar olunması gereklidir.
Yönetici olan şahsın halkın görüşünü veya halk tarafından seçilmiş meclislerin görüşlerini alması gerekir.
Bu şahıs milletin müsaadesini ve tasvibini almadan bir şey yapmaya hak kazanamaz. Ve onun isteğine
muhalefet edemez. Görüşe baş vurmak demokraside mecburidir. İslâmiyet'te ise halkın reyine baş
vurmaya «şura» denir, ki menduptur. Farz değildir. Halifenin, ümmetin görüşüne baş vurması mendup
olur, farz değil. Allah şurayı her ne kadar methettiyse de bunu mubah olan meselelerden saymıştır. Bunun
mubahlardan başka şeylerde olmaması, vacip olmadığına yeterli delildir. îstişarenin mevzuu mubahlar
olduğundan vacip olmamıştır. Bu sebepten halifenin, ümmetin görüşünü alması menduptur. Zira Allah
"Şura"yı övmüştür. Ve şura ancak mubah olan şeylerdendir.
5- Demokraside, yasalarda, başka hususlarda ve her şeyde hükümetin, çoğunluğun isteğine göre hareket
etmesi gerekir. Şu kadar var ki bazen yarıdan bir fazlasının isteğine göre hareketi zaruri görürler. Bazı
durumlarda ise üçte iki çoğunluğu şart koşarlar. Her ne olursa olsun onlara göre her şeyde çoğunluğun
görüşüne göre hareket etmek gerekir. İslâm’da ise, her şeyde çoğunluğun görüşü tercih edilmez. Bu
konuda bazı tafsilat vermek gerekiyor. Bu tafsilat şu şekildedir:
a-) Şer'î hükümlerde, yani yasalarla ilgili görüşlerde.
Bu hususlarda çoğunluğun veya azınlığın isteğine bakılmaz. Herkesin şer’î delile tabî olması lazımdır.
Buna delil; Rasul (s.a.v.)’in Hudeybiye anlaşmasında vahiy tarafından geleni tercih edip Ebu Bekir, Ömer
ve diğer Müslümanların fikirlerini terk etmesidir. Bütün muhalefete ve ısrarlarına, hiddet ve
hoşnutsuzluklarına rağmen onları vahye uymaya mecbur etti. Onlara şöyle dedi:
"Ben Allah'ın kulu ve Rasulüyüm. O’na kesinlikle muhalefet etmem."
Bu, azınlığın veya çoğunluğun görüşünün değil vahyin tercih edileceğine şer’î delildir. Muhtelif delilerin
bulunması halinde en kuvvetlisi tercih edilir. Böylece hüküm delilin kuvvetine binaen, tercih edilerek
alınır. Yalnız insanları bir hükme göre harekete mecbur etmek ve o hükmü kanun haline getirmek yalnız
halifenin yetkisi altındadır. Çünkü onun hükümleri benimseme hakkı vardır. Sahabelerin; "Belirli
hükümleri ancak sultanın benimsemesi, Müslümanların ona itaat edip kendi görüşlerine terk etmesi lazım
geldiğine" dair icmaları vardır. Bu hususta meşhur şer’î kaideler şunlardır: "İmanın emri zahiren ve
batınen uygulanır." "İmamın emri ihtilafı kaldırır." "Sultan sorunlar kadar hükümler meydana
getirir." Şer’î tarifler de şer'î hükümler gibidir. Bunlarda da delil kuvvetine göre tercih edilir. Yalnız
halifenin bunlardan birini kabul etme yetkisi vardır. Ve onun görüşü tercihlidir. Ona göre hareket edîlir.
b-) Bir konuda, bir fikre delalet eden görüşten, tek bir amel veya birden fazla ameller doğarsa; bu amel
veya ameller, konusunun esası üzerine incelenir. Diğer bir ifadeyle konuları incelemeye ve araştırmaya
muhtaç olan hareket ve amellerde görüş, konuda muayyen bir fikre ulaştığından, bu fikre göre hareket
edip etmemek veya bu hareketin uygulandığı duruma göredir. Yani "rey, harp ve hile" kabilindeki işlerde
geçerlidir. Fikre delalet eden bu gibi mevzularda çoğunluk tarafının görüşü değil, doğru tarafın görüşü
tercih edilir. Mesela: ümmeti kalkındırmak için fikri seviyeyi mi, yoksa iktisadi seviyeyi mi yükseltmek
icabeder? Veya, Ebu Bekir (r.a.) devrinde olan ridde harpleri gibi harpler şer'î hükümleri reddetmek mi,
yoksa mücerret silahlı bir isyan mı sayılır? Yahut da Ali'nin (r.a.) halife olduğu zaman valileri azil veya
yerinde bırakma hususunda giriştiği işler gibi.. Veya Muaviye'yi Şam vilayetinden derhal azletmek
veyahut da Hilâfet’i tam manasıyla eline aldıktan sonra azletmek hususunda tuttuğu hareket tarzı. Veya
Ali'ye (r.a.) karşı Mushafların mızraklarla kaldırılması, Kuran-ı hakem kılma mı, değil mi, yoksa hile mi?
Mesela, Osmanlı Devleti’nin İstanbul-Bağdat Demiryolunu, Alman şirketlerine mi veya Belçika
şirketlerine mi inşa ettirmeyi seçmesinde olduğu gibi.. İngiltere'nin 1962 de "Ortak Pazar"a girecek mi,
girmeyecek mi; bu pazara girmesiyle beraber devletler arası merkezi itibarını muhafaza edebilecek mi;
yahut girişi ona Avrupa'da şerefini muhafaza ettirecek mi veyahut siyasî ve iktisadî zararlar mı getirecek?
Mısır’da servetin artırılması ağır sanayi ile mi, yoksa Asuvan barajının inşasıyla mı mümkün olacak?
Veyahut Türkiye kendi bütçesiyle nükleer silahlar edinebilir mi? bunun için haricî bir yardım mı gerekir?
Veya Osmanlı Devleti’nde öğretimin takviyesi gibi ki; bu mekteplerin adedini çoğaltmakla mı, yoksa
programın ıslahıyla mı mümkündür? Bu tür hususlarda; konusu "düşünme ve incelemeye" dayanan
konularda çoğunluğun fikri değil, doğru olan tercih edilir. Buna delil; Rasul (s.a.v.) Bedir'e en yakın
suyun yanına inince Müslümanlar da onunla birlikte inmişlerdi. Habbab İbnul Munzır harbe münasip
yerleri iyi bildiği için bu konaklamaya razı olmadı. Rasule; "Ya Rasulullah sen buraya vahiyle mi indin.
Eğer vahiyle indiysen biz buradan ne ileriye, ne de geriye gidemeyiz. Harp bakımından elverişli
bulunduğundan veya harp hilesi olarak mı?" dedi. Rasul (s.a.v.); "Rey, harp ve hile bakımından elverişli
olduğu için indim." dedi. Habbab "Ya Rasulullah burası münasip değil." dedi. Başka bir yer gösterdi.
Rasulullah ve ashabı vakit geçirmeden onun fikrine tabi oldular.
Bu hadîste Peygamber kendi fikrini bıraktı. Müslümanların fikrine de baş vurmadan doğruyu aldı. Ve
"Rey, harp ve hile" dediği mevzuda tek kişinin görüşü ile iktifa ederek doğruya tabi oldu. Bir kişinin
söylemesine rağmen onunla yetindi. Müslümanları da onu yapmakla sorumlu tuttu. Bundan anlaşıldığına
göre doğruyu da tayin eden halifedir. Doğru tercih edilir, çoğunluğun tuttuğu taraf değil. Zira Bedir'de
doğruyu belirleyen Rasul sıfatıyla değil de, Devlet Reisi sıfatı ile olmuştur.
Bir konuda bir fikri gösteren görüşe misal: İhtisas/ uzmanlık sahiplerinin kendi mevzularındaki
fikirleridir. Zira bu mevzu tecrübeye, düşünmeye ve kavramağa muhtaçtır. Habbab'ın harb ve stratejik
bilgisi dolayısıyla, fikrinin kabul edilmesi gibi. Şer’î olmayan tanımlamalarda bunun gibi olur. Zira onları
Öğrenmek düşünmeye ve incelemeye, muhtaçtır.
c-) Çoğunluğun görüşünün benimsendiği konular, incelemeye ve tefekküre ihtiyaç göstermeyen işlerdir.
Halife seçiminde filan mı, yoksa filan mı olsun? Veya bir olay için iki hakemin tayininde filan mı tayin
edilsin, yoksa filan mı diye halkın görüşüne başvurmamız gibi. Veyahut bayındırlık işlerinde olduğu gibi,
ihtiyacın önceliğine göre mektep mi, yoksa hastane mi yapılsın? Veya çiftçilere yapılacak yardımlar gibi
ki, bu yardım nakit mi olsun, yoksa alet, tohumluk ve gübre mi dağıtılsın? vs. gibi muhtelif fikirlerdir.
Bunlar gibi işlerde "ihtisas istemeyen meselelerde" devletin ve Devlet Reisinin halkın çoğunluğun fikrine
tabi olması lazımdır. Buna delil; Nebi (s.a.v.) doğruyu bilmekle beraber Uhud Gazvesinde çoğunluğun
fikrine uyarak Medine'nin dışına çıkmasıdır. Bu meselede sahabenin büyükleri de dahil Peygamberle
"çıkmamakta" hemfikirdiler. Bu meselede ve bu dal da kendi benzerlerinde, çoğunluğun fikrine tabi
olmanın esas olduğu görülür.
Bazıları, konusu ihtisas isteyen bir mesele ile ihtisas istemeyen bir meseleyi birbirine karıştırabilir. Lakin,
her iki meselenin delilleri dikkatle incelendiğinde aradaki fark gayet açık olarak görünür. Rasul (s.a.v.),
Bedir'de Habbab'ın sorusuna "Bu bir fikir ve hile" diyerek cevap verdi. Bununla, harpte bir yerde
karargah kurmanın, fikir sahiplerine müracaat edilecek, ihtisası gerektirecek işlerden olduğunu; uyanık
davranarak hazırlanmak icabeden kaidelerde de durumun böyle olduğu, mesajını veriyordu. Uhud
harbinde ise Rasul (s.a.v.) Müslümanlara şöyle demişti: "Onları yerlerinde oldukları gibi bırakırsanız en
fena şartlarla otururlar. Eğer şehre girecek olurlarsa onlarla savaşırız."
Bazı Müslümanlar ise; "Ya Rasulullah bizi düşmanlarımızın karşısına çıkar, bizi korkak ve zayıf
bulmasınlar." demişlerdi. Abdullah İbni Ubeyy Selul ise; "Ya Rasulullah şehirde kalalım. Düşmanlara
karşı çıkmayalım. Allah'a and olsun ki ne zaman düşmanla dövüşmek için şehrin dışına çıktıksa düşman
bize galip geldi. Şehrin içine düşman girdiği zamanlar ise galip geldik. Onları kendi başlarına bırakırsak
kötü şartlarla otururlar. Şehre girecek olurlarsa adamlarınız onlarla dövüşür. Kadınlar ve çocuklar ise
üzerlerine taş atar. Döner, elleri boş olarak giderler." dedi.
Burada mesele şehrin haricine çıkıp çıkmamakta idi. Harp sahası meselesinde değildi. Yani mesele,
"şehirde kalıp, orada mı; yoksa dışarıya çıkıp Uhud Dağına sırtlarını vererek mi" harb edecekleri meselesi
değildi. Aksine mesele, "düşmanla karşılaşıp harp edelim mi, yoksa onları kendi kendilerine mi bırakalım;
şehre girerler ve bizimle harp edecek olurlarsa savaşırız, harp etmeyecek olurlarsa bırakırız." konusunda
idi. Bu sebeptendir ki daha önceki bahsi geçen hadise ile (rey, harp ve hile) bu hadise arasında, Rasul
(s.a.v.)'in tasarrufu farklıdır. Aralarındaki bu farktan dolayı (birisinde Rasul (s.a.v.)'in doğru olanı kabulü,
diğerinde ise çoğunluğun fikrini kabulü) ile bu iki hadise arasındaki fark anlaşılıyor. Yani birinde konu
uzmanlık istiyor, diğerinde ise istemiyor. Diğer taraftan tehlikeli ve mühim işlerin anlaşılması ise mühim
olmayan işlerle herkesin anlayabileceği meselelere nazaran daha fazla gayret gerektirir. İki hadise
arasında mevcut olan bu ince ayrılığı anlamak mümkündür.
Buna göre İslâm’da çoğunluğun görüşü, uzmanlık istemeyen meselelerde kabul edilir. Diğer meselelerde
ise, çoğunluğun fikri dikkate alınmaz. Bunu Rasul (s.a.v.)'in Ebu Bekir ile Ömer'e şu sözü teyid eder:

"Siz bir meşverette ittifak ettiğinizde ben size muhalefet etmem."ayet_hadis/hadis6_13.gif

ayet_hadis/hadis6_13.gif
Bu çoğunluğun görüşünün tercih edilebileceğine delildir. Fakat bu ittifak meşveret ile mukayyet kalmıştır.
"Size muhalefet etmezdim" sözü Hudeybiye'de muhalefete ve Bedir'de Habbab İbnul Mumzir'in fikrini
kabule mecbur tutmasıyla karşılaştırılınca, meşveret anında ittifak ettiklerinde onlara tabi olacağını
gösterir. Bu ise vahiy ve harp meselelerinin haricindedir. Bu gösteriyor ki, çoğunluğun görüşüne şer'î
hükümlerden, harpten, hileden başka mevzularda tabi olunur. Böylece İslâm demokrasiye aykırı olarak
görünür.
6- Demokraside bazı şahıslar dokunulmazlık haklarına sahiptirler. Kanun onları himaye eder ve bu
sebeple devletin kanunu onlara bir şey yapamaz. Devlet Reisi ve Parlamento üyelerinde olduğu gibi.
Devlet Reisi bir suç işlediği zaman dokunulmazlığından dolayı yargılanamaz ve kanuna tabi olmaz.
Bunun gibi Parlamento üyelerinden biri, meclisin açık olduğu zamanda bir suç işlerse yargılanamaz.
Dokunulmazlığı kalkıncaya kadar kanun ona tatbik edilemez. İslâm’da ise devletin tabiiyetinde
olanlardan hiç birinin dokunulmazlığı yoktur. Devlet Reisi de bir suç işlediğinde her hangi bir şahıs gibi
yargılanarak kanun ona uygulanır. Şura, üyeleri de bunun gibi her hangi bir şahıs sayılırlar. Yalnız Devlet
Reisinin itham edildiği suç yönetim işleriyle ilgili olmazsa hakimin huzurunda yargılanır. Yönetici,
vazifelerine ait bir suçla itham edildiği zaman "Mezalim" mahkemesi huzurunda yargılanır. İslâm
Devleti’nde dışarıdan gelen elçilerden (yani diplomatik heyetlerden) başka hiç bir kimse kanun karşısında
mutlak dokunulmazlığa sahip değildir. Diplomatik temsilcilere ise yalnız diplomasi dokunulmazlığı hakkı
vardır. Başkalarına ise diplomasi dokunulmazlığı yoktur.

Demokrasideki Genel Hürriyetler, İslâm’la Çelişmektedir


7- Demokrasi nizamında genel hürriyetler denilen şey vardır. Bunlar; ferdî hürriyet, mülk hürriyeti,
inanç hürriyeti, fikir hürriyeti gibi hürriyetlerdir. Herkes dilediğini yapar. Zinadan dolayı bir ceza
verilmez. Eğer bir şahsa zinadan dolayı ceza verilecek olursa bu onun şahsî hürriyetine müdahaledir.
Herkes istediği şekilde kumarla, ihtikarla, hileyle istediğini edinebilir. Herkes istediği inancı
benimseyebilir. İstediği fikri savunur. İslâm ise, aksine bir yol tutar. İslâm’da hareketler başıboş değildir.
Şer’î hükümler Müslüman'ın hareketlerini kontrol altına alır. Her Müslüman'ın hareketleri şeriatın
kontrolü altında olmalıdır. Müslümanlar şer'î hükümlere göre hareket ederler. İslâm’da genel hürriyetler
diye bir şey yoktur. Şahsî hürriyet de mevcut değildir. Zina eden kadın ve erkekten her biri ya recm edilir
veya had cezasına çarptırılır. Mülk hürriyeti diye bir şey yoktur. Batıl akidlerle veyahut kumar gibi
şeylerle mal kazanılmaz. Şeriatın haram saydığı yollarla mal sahip olunması caiz değildir. Bunun gibi
inanç hürriyeti de yoktur. Bir Müslüman irtibat edip tövbe etmezse öldürülür. Fikir hürriyetine gelince:
İslâm küfrü mucip olmadıkça ferdi, istediği fikri söylemekte serbest bırakmıştır. Her yerde ve her anda
hakikati söylemeyi vacip kılmıştır. Ubade İbni Samit'in Rasul (s.a.v.)'e biatlarına dair naklettiği hadiste
şöyle der: "Rasul bize nerede bulunursak bulunalım Allah için hiç bir kimseden çekinmeyerek daima
hakikati söylememizi istedi ve buna biat ettik."
Ayrıca fikirle yöneticilere karşı çıkmayı, vazifelerinden dolayı yöneticileri hesaba çekmeyi de farz
kılmıştır. Resul (s.a.v.) bir hadisinde şöyle der: "Şehitlerin efendisi, Hamza ve zalim bir yöneticiye
nasihatte bulunduğundan dolayı o imam tarafından öldürülen kimsedir."
Bu bir fikir hürriyeti değil, şer'î hükümler ile bağlı bulunmaktır ki, bazı durumlarda fikrini beyan etmenin
mubah, bazı anlarda da vacip olduğunu belirtir. Bunun için İslâm genel hürriyetler mevzuunda
demokrasiye muhaliftir. İslâm’da köleyi kölelikten azad etmek manasına gelen hürriyetten başka bir
hürriyet yoktur.
İşte bu yedi nokta ile İslâmiyet'in demokrasi ile tam bir çelişki içinde olduğu apaçıktır. Demokrasinin
hükümleri başka bir şey, İslâm’ın hükümleri başka bir şeydir. İkisi arasında açık bir aykırılık vardır. Bariz
bir şekilde birbirlerinden farklıdırlar. Demokrasi İslâm’dan başka bir şeydir.
"İslâm’a muhalif olmayan ve aleyhinde bir nass varid olmayan meseleleri kabul etmenin mubah olduğu"
fikri esasen batıl bir fikirdir. Delillerin incelenmesinden anlaşılıyor ki şeriatın getirmediği herhangi bir
hükmü kabul küfrün hükmünü kabuldür. Zira bu hareket Allah'ın indirdiğinden başka bir hükmü almaktır.
Allah-u Teala’nın şu sözü:
"Hayır! Rabbına yemin olsun ki, onlar aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem kılmadıkça

hakikaten iman etmiş sayılmazlar."ayet_hadis/nisa65_1.gif


ayet_hadis/nisa65_1.gif
Ve Peygamber (s.a.v.)’in şu sözü: "Dinin ihtiva etmediği her amel red olunur."
Bunun gibi zikredilen delillerde açık bir şekilde nehyedilmekle, şeriattan başka bir şeyi hakem kılmaktan
bizi nehyetmiştir. Allah Teala, indirmediği hükümden başka bir hükmü kabulden açıkça nehyetmiştir.
Peygambere Allah (c.c.) şöyle buyurdu:

"Onların arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmedesin/yönetesin diye."ayet_hadis/maide49.gif

ayet_hadis/maide49.gif
Ayrıca Allah (c.c.) şöyle buyurdu:

"Allah'ın sana indirdiği bazı şeylerden Onların seni sapıtmalarından

kaçınmalısın."ayet_hadis/maide49_.gif ayet_hadis/maide49_.gif
Allah'u zül-Celal, Kendisinin indirdiğinden başka bir şeyle hükmedeni de teşhir ediyor ve şöyle
buyuruyor:

"Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir."ayet_hadis/maide44.gif

ayet_hadis/maide44.gif
"Onlar asıl zalimlerdir."ayet_hadis/maide45.gif ayet_hadis/maide45.gif

"Onlar asıl fasıklardır."ayet_hadis/maide47.gif ayet_hadis/maide47.gif


Bunlar, Allah'ın indirdiğine bağlanıp, yalnız onunla hükmetmekten/yönetmekten; ondan başkasını ise
almaktan, katî bir şekilde men etmek hususunda şiddetli gayret gösterilmesine ait delilerdendir. Bundan
anlaşıldığına göre demokrasinin hükümlerini ve Batı kanunlarını almak yalnız bir hata değil, küfrün
hükmünü kabuldür. Şeriata uysun uymasın bu haramdır. Bir şahıs şeriat olduğunu nazarı itibara
almaksızın, bir hükmü kabul etse bu kabulü yine haramdır. Bunun için Müslümanların bu gün Batı
kanunlarına uygun olarak muamelelerinde kullandıkları kanunla, İslâm’a uygun veya muhalif olsun,
hareket etmek haramdır. Çünkü şer’î hükümler olması itibariyle alınmamışlardır. Hatta bir adam bir evi,
bir otomobili, bir hizmetçiyi, Batı kanunlarına göre kiralarsa, bu kira küfür hükmü üzerinedir. Bu
kiraladığı şeyler ister kanuna uygun olsun ister olmasın, şer’î hükme göre kiralarsa helaldir.
KÜLTÜREL VE HUKUKİ SALDIRININ ETKİSİ
Batı kanunlarını ve anayasalarını almayı icab ettiren ve Müslümanların ayaklarını kaydıran, işte budur.
Bunun kabulü üzerine, halifenin ve İslâm Devleti’nin, küfrün kanunlarını alması zorunlu hale geldi. Her
ne olursa olsun bütün İslâm memleketlerini kasıp kavuran bu "kültür saldırısı", Batı kanunlarını ve
yönetim sistemini devlete sokmak isteyen bu yasa istilası, Müslümanların akidelerini ve bir çok
fertlerdeki İslâm’a ait fikirleri sarstı. Hatta İslâm Devleti’ni şiddetlice silkeledi ve onun cevherini
mahvedip, şeklini bıraktı. Zira devletin varlığı, insanları otoriteye bağlayan mefhumlardan, ölçülerden,
kanaatlerden meydana gelmesidir. Müslümanlar nezdinde bu kanaatler, fikirler ve ölçüler sarsılınca ve
otoritenin dayandığı esası değiştirince bu varlık çöker. Hiç olmazsa çerçevesi kalsa bile onun esaslarını
mahveder. Bundan sonra bu şekli mahvetmek ve bu çerçeveyi bozmak kolaylaşır. Eğer bu “kültürel” ve
“teşriî/hukuksal” istilalar olmasaydı, kafir devletler İslâm Devleti’ne bu öldürücü darbeyi vuramazlardı.
Lakin kafir devletler Müslümanların mefhumlarını, kanaatlerini, ölçülerini sarsmak, şer'î hükümleri
ortadan kaldırıp onun yerine Müslümanların baş vurmaları esnasında kullanması için demokrasi nizamı
ve Batı kanunlarını koymakla beraber; Müslümanlar, milliyetçilikle ve bilhassa Arap ve Türk
milliyetçiliğiyle birbirlerinden ayırıldı, Hilâfet’in dayandığı, İslâm Devleti’nin çerçevesinden ve
şeklinden başka bir şey kalmadı. Böylece Hilâfet’in varlığını nihaî olarak yıkmayı düşünmeye başladılar.
Birinci Dünya Savaşında, Osmanlı Devleti Almanya yanında savaşa girince, Batı devletleri Hilâfet’i
yıkma fırsatının geldiğini anlayıp harekete geçtiler.
Yalnız Avrupa devletlerinin hepsi, İslâm’dan başka bir şeyle veya Müslümanların nazarında, kafir sayılan
kimseler tarafından doğrudan doğruya Müslümanları yöneteceklerini tasavvur etmiyorlardı. Bunun için
Hilâfet’i zayıflatıp mahvetmek için İslâm Devleti’ni nüfuzları altında muhtelif İslâm hükümetleri halinde
parçalamaya ehemmiyet veriyorlardı. 1915 Nisan'ında harp esnasında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında
cereyan eden müzakereler bunu gösterir. Rusya'nın muhtırasına cevaben İngiltere ve Fransa tarafından
verilen muhtırada bu husustaki bir bendde şöyle deniliyordu:
"İslâm memleketlerinde bulunan mukaddes yerler ve Arap memleketleri bir müstakil İslâm Devleti’nin
hakimiyeti altında kalacak."
Rusya'nın, İngiltere ve Fransa'ya verdiği cevapta şöyle bir bölüm vardı:
"Gelecekte Osmanlı Devleti’nin enkazı üzerinde kurulup Hilâfet’ten ayrılacak İslâm Devletleri arasındaki
münasebetler hakkında kesin bir karar alınması Çarlık Devleti’ni çok meşgul etmektedir." Sonra; "Çar
Ekselansı, bütün kalbiyle Hilâfet’in Türkiye'den koparılmasını istiyor, lakin halihazırda canü gönülden
istediği şey hacc hürriyetinin temini, bu hususta Müslümanları üzecek en küçük bir taarruzda
bulunulmamasıdır."
Rusya'nın Londra büyük elçisinin Rus Hariciye Vekiline gönderdiği bir telgrafta, İtalya'nın istekleri
hakkında şöyle deniyordu:
"İtalya Hükümeti, İslâm Hilâfetinden ayrılacak ve Osmanlı Saltanatının enkazı üzerinde, Hicaz
topraklarında kurulacak ve İngiltere'nin nüfuzu altında bulunacak bir İslâm Hükümeti teşkili zaruriyeti
hususunda Rusya'yı destekliyor. Ayrıca Hilâfet’in Türklerden alınmasını ve icab ettiği zaman tamamen
ilga edilmesini bütün varlığıyla destekliyor."
Bunlar da gösteriyor ki, müttefiklerin en mühim maksatlarından biri Hilâfet’i zayıflatıp ortadan
kaldırmaktı. "İngilizlerle işbirliği yaparak Hilâfet’in kendilerine geçmesini isteyen hain Müslüman
Araplar" da dahil Müslümanların hiç biri Hilâfet’in ilgasını istemiyor ve kaldırılmasını da kabul
etmiyorlardı. Jön Türklerde dahil bütün Türk'ler Hilâfete karşı kalplerinde derin bir sevgi besliyorlardı. Ve
İslâm Devleti’nin olduğu gibi parçalanmadan muhafaza edilmesini benimsiyorlardı. Hilâfet’i kaldırmaya
çalışmak şöyle dursun, hiç bir kimsenin Hilâfet’in kalkmasına razı olacağı ve kabul edeceği dahi
işitilmemişti. Zaten bütün İslâm memleketleri işgal edilse dahi Hilâfet’i kaldırmak zor bir meseleydi.
Bunun için müttefikler bu maksatlarını gizliyorlar. Kimse onların maksadını bilmiyordu. Osmanlı
Devleti’ni harpte saf dışı ederek onunla ayrı bir sulh ile İslâm Devleti’ni içinden yıkmaya çalışıyorlardı.
Bu fikir üzerine birleşip bu fikirlerini gerçekleştirmek için çalışmaya koyulmuşlardı.
MÜTTEFİKLERİN CEMAL PAŞA’YI KULLANMA GİRİŞİMİ
Yalnız Osmanlı Devleti’nin harpten çekilmesinde ve ayrı bir mütareke imzalamasında “kuvveti ellerinde
tutan” orduya mensup subaylardan başka hiç bir kimse müessir olamayacaktı. Fakat İngiliz ve
Fransızlarla işbirliği yapan hain Araplar, politikacılar derecesinde olamadıkları için bir şey
yapamayacaklardı. Zaten efendileri İngiliz ve Fransızlar, onların devlete etki edebileceklerini de
ummuyorlardı. Onların bütün vazifesi devlet aleyhine casusluk yapmak, devlete karşı tahrip
hareketlerinde bulunmaktı. Hatta en büyük hain Şerif “Hüseyin b. Ali” dahi devlete bir etki yapabilecek
derecede kuvvetli değildi. İngilizlerin ondan ümit ettikleri yegane şey, Osmanlı yani İslâm ordusuna karşı
yıpratma hareketlerinde bulunması, yeni bir kamuoyu meydana getirip, Müslümanları düşmanlara karşı
“kafir oldukları için şeriatın vacip kıldığı cihadı” yapmaktan vazgeçirmesiydi. Bunun için Birinci Dünya
Savaşında, devletin saf dışı edilmesinde müttefiklerin ehemmiyet verdikleri nokta Araplar değil, Türk
subaylarıydı.
Türk subayları arasında iki hususla barizleşen iki subay vardı. Bu iki husustan birincisi: Bu subaylar
Almanları sevmiyorlar, Osmanlı Devleti’nin Almanlar yanında harbe girmesine karşı çıkıyorlardı.
İkincisi; hükümeti ele geçirmek için çalışıyorlardı. Bu iki şahıs Cemal Paşa ve Mustafa Kemal idi.
Mustafa Kemal zeki, haris ve devlet aleyhine çok faaliyet göstermekle beraber küçük bir subaydı. Cemal
Paşa ise, devlete tesir edebilecek bir durumdaydı. Bu sırada devlete bilhassa üç kişi hakimdi: Başvekil
Talat Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Suriye Valisi ve 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa. Bunun için
müttefikler Cemal Paşayı kendilerine çekmeyi düşündüler. Çanakkale Harbi esnasında ve bu
başarısızlıklarından sonra müttefikler Cemal Paşa ile Osmanlı Devleti’ne karşı bir ihtilal yaptırmak için
münasebetler kurmaya çalıştılar.
25 Nisan 1915’te İngilizler, İstanbul'u ele geçirmek için Gelibolu'yu işgal ettiler. Fakat Osmanlı
Ordusunun direnci karşısında bir adım dahi ilerleyemediler. Büyük başarısızlıklara uğradılar. Hatta
Müttefik kuvvetlerin kumandanı Hamilton, İngiliz Harbiye Vekili Lord Kiçiner'den (16 Ağustos) acele
telgrafla yardım ve erzak istemek zorunda kaldı. 14 Ekim günü İngiliz Hükümeti Hamilton'u azlederek
yerine General Monaro'yu tayin etti. Çanakkale harekatını incelemekle vazifelendirdi. 28 Ekimde
Çanakkale Boğazına geldi. Müttefik kuvvetlerin Erkan-ı Harbiyeleriyle beraber Çanakkale sahilleriyle,
İngiliz hendekleri arasını tetkik ettikten sonra Harbiye Vekaletine, cepheden çekilmelerini tavsiye eden bir
mektup yazdı. Yalnız Harbiye Vekili Lord Kiçiner'in Monaro'nun telgrafından dolayı canı sıkıldı. Bizzat
Çanakkale Boğazı'na gitmeyi kararlaştırdı. 3 Kasım da General Monaro'ya hücuma devam edilip işin
tamamlanmasını ve çekilme emirlerine imza etmediğini belirten bir telgraf çekti. 9 Kasımda Lord Kiçiner
Çanakkale Boğazı'na gelip sahil boyundaki stratejik yerleri ve cepheleri, İngiliz ve Fransızların
hendeklerini gezdi. Şu kanata vardı: "Türkler Almanya'dan top ve yardım almazlarsa müttefik kuvvetler
bu askerî merkezleri koruyabilirler. Eğer yardım alırlarsa Müttefik kuvvetlerin durumu zorlaşır."
Arkasından Aralık ayında Müttefikler anasızın çekildiler. Müttefikler bu zor devrede, Çanakkale
Boğazına yaptıkları başarısız hücumlar esnasında Cemal Paşa ile münasebet kurup Osmanlı Devleti
aleyhine ihtilale girişmek için çareler aradılar. Öyle anlaşılıyor ki, bu müzakereler mümkün oldu. Cemal
Paşa kabul edip şartlarını takdim etti. 26 Kasım 1915’te Rus Hariciye Vekili, Paris ve Roma'daki
sefirlerine 6391 numaralı bir telgraf gönderdi. Bunda şöyle diyordu.
"İstanbul'daki Ermeni mahfillerinden aşağıdaki şu şartlar tahakkuk ettirildiği takdirde Cemal Paşanın
İstanbul Hükümetine karşı düşmanca bir harekete girişeceği haberleri geliyor." Bu şartlarda şunlardı:
1- "Müttefikler sultanın yönetimi altındaki Suriye, Filistin, Irak, Arabistan, Kilikya, Ermenistan ve
Kürdistan devletlerinden teşekkül edecek federatif bir sultanlık üzerinde Osmanlı Devleti’nin
hakimiyetini tanımayı taahhüt edecekler.
2- Saltanata Ahmet Cemal Paşa ve ondan sonra hanedanlık yolu ile evlatları geçecekler.
3- Ahmet Cemal Paşa hali hazırdaki Sultanın ve hükümetinin Almanların elinde esir olduğunu ilan etmeyi
onlara karşı harp ilan etmeyi taahhüt edecek.
4- Cemal Paşa ihtilali ilan edip hükümetle mücadeleye giriştiği takdirde müttefikler silah, gıda ve harp
levazımı hususunda ordusuna yardım edecekler.
5- Müttefikler harbin sonuna kadar Cemal Paşaya lüzumlu olan malî yardım yapacaklar.
6- Cemal Paşa Boğazları ve İstanbul'u Müttefiklere bırakacak.
7- Cemal Paşa Ermenilere yardım için yolları serbest bırakacak."
Telgrafta zikredilen şartların metni bundan ibarettir. Öyle anlaşılıyor ki, Rusya bu hususta İngiltere ve
Fransa ile müzakereler yapmış, fakat onlar Ahmet Cemal Paşanın bu şartlarını kabul etmemişler, Rusya
ise kabul etmiştir. 12 Aralık 1915 Rus Hariciye Vekaleti 2. Şube Müsteşarı Budapeşte'deki Rus sefirine
6130 nolu bir telgraf gönderdi. Bu telgrafta şöyle deniyordu:
"Cemal Paşanın İleri sürdüğü şartlar hususunda bir vaadde bulunmak mümkündür. İcabında onun
isteklerine dair müttefiklerden söz isteyebiliriz."
Lakin öyle görünüyor ki Müttefikler kabul etmediler. 27 Aralık 1915’te Rusya'nın Paris Sefiri hükümetine
bir telgraf gönderdi. Bu telgrafta ise şöyle diyordu:
"6391 nolu telgrafınızı aldık. Mösyö Buryan'a bundan bir nüsha takdim ettim. Bu haberlere karşı büyük
bir ihtimam gösterdi. Yarın vakit geçmeden hemen Bakanlar Kuruluna bunu arz edeceğini açıkladı."
Ayrıca bu münasebetle "Bu şartlar bize göre uygun olsa da belki İngiltere'nin isteklerine uymayıp onun
tarafından kabul edilmeyebilir."
Sonra Fransızlar bu şartları kabul etmekten vazgeçti. 29 Aralık 1915 tarihinde sefir, yukarıdaki telgrafa ek
olarak diğer bir telgraf daha gönderdi. Bunda şöyle diyordu:
"Öğrendiğime göre Fransa Bakanlar Kurulu bu ittifaka şiddetle muhalefet gösterdiler. Hatta
muhalefetlerini açıktan açığa söylemekten çekinmediler." Ve şöyle devam ediyordu: "Hakikat şudur ki;
Fransızlar sizin bazı tekliflerinizi kabul etmek ve Osmanlı Devleti’nde bir ihtilal meydana getirmeyi
takdir etmekle beraber Osmanlı saltanatında bir ihtilal meydana getirmenin ehemmiyetini de bilmiyor
değiller. Daha ziyade bu ihtilalin Cihan Savaşında onlar için çok faydalı olacağı kanaatindedirler. Ayrıca
Cemal Paşa ile yapılacak müzakereler hususundaki fikirlerinizden Doğuda bulunan Fransız hakimiyetini
dikkate almaksızın sizin İstanbul ve Boğazlar üzerindeki istila emellerinizi gerçekleştirmek maksadının
güdüldüğünü de hissetmektedirler."
Bundan sonra İngiltere bu müzakerelere girmeyeceğini ilan etti. 27 Ocak 1916 da Rusya'nın Londra
büyükelçisi Leningrad'daki Rus Hariciye Vekiline bir telgraf gönderdi. Bunda: "Nicolson bana Britanya
Hükümetinin meseleyi yeniden inceledikten ve müzakere ettikten sonra bu müzakerelere iştirak etmemenin
zaruretine ve katî surette bundan vazgeçme kararına vardığını söylüyor." diyordu. Bundan anlaşılıyor ki,
Türkiye'nin harpten saf dışı edilmesi, hükümeti ele geçirmek hususunda bazı subayların tamamını
alevlendirme fikri müttefiklerde mevcuttu. Yalnız onlar Osmanlı Devleti’ni parçalayıp Hilâfet’i ilga
etmek istiyorlardı. Cemal Paşanın şartlarını da; federatif dahi olsa İslâm memleketlerinin birliğini
muhafaza ve Hilâfet’i devam ettirme fikri bulunduğu için şartlarını ve onları müzakerelere girişmeyi
kabul etmediler. Tabiî olarak başka türlü teşebbüslere girişeceklerdi
Mekke Şerifi Hüseyin b. Ali ile münasebetleri ise malumdur. Fakat bu, Osmanlı Devleti’nin harpten
çekilmesine bir fayda getirmezdi. Şüphesiz Türk subaylardan bazılarıyla münasebetteydiler. Fakat başka
herhangi bir Türk'le müzakerelere giriştiklerine dair hiç bir delil yoktur. Yalnız İngilizlerin “Devlet
adamları” arasında “Arif Paşa”, “Damad Ferid” ve benzerleri gibi ajanları vardı. Birinci Dünya
Savaşından biraz önce İngiltere harp ataşesi (H. S. Armstrong) çok gayretli, çok hareketli ve alabildiğine
serbestti. Mütarekeden sonra baş ateşe İstanbul'a döndü. Hilâfet’in ilgası hususunda Müttefiklerin
Kumandanı Harington'la beraber büyük bir rol oynadı. Büyük bir ihtimalle münasebetler tesis etti. Bazı
kimselerle irtibatlar kurdu. Fakat bu hususta hiç bir şey meydana çıkmadı.
Mustafa Kemal’in Barizleşmesi
Mustafa Kemal, harbin başlangıcında küçük ve kimse tarafından tanınmayan bir subaydı. Bununla
beraber, Batı fikri taraftarı, İslâmiyet aleyhindeki düşünceleri; İngiliz taraftarlığı ve Alman düşmanlığıyla
biliniyordu. İsmi Anafartalar Savaşından sonra temayüz etti. Şahsı için geniş bir propaganda imkanı elde
etti. Bundan sonra geniş bir şöhret kazandı. Birden namı yükseldi.
1915 Baharında yani Birinci Dünya Savaşının 2. senesinin başlangıcında Almanya, Fransa arazisini işgal
etmede bir duraklama gösterdi. Çünkü Almanya ve Fransa'dan her biri öbürüne karşı kesin bir başarı elde
edememiş ve tam anlamıyla zafere erişememişti. Ruslar çok korkunç bir hayal kırıklığına uğramışlar, bir
türlü bellerini doğrultup da Batı devletlerinden muntazam surette acele yardım almadan bir mücadeleye
girişemiyorlardı. Bu sırada Rusya savaş malzemesine çok muhtaçtı. Müttefikler gemiler dolusu yardım
gönderdiler. Fakat bunlar Akdeniz'de muhasara edilerek Rusya'ya ulaşamadı. Bu gemilerin Rusya'ya varıp
muntazam yardım yapabilmesi için İstanbul'a hücum edip Boğazları zapt etmek lazımdı. Bu sırada
Osmanlı Ordusunun Kumandanlığı Alman Generali (Liman von Sandoroz'un) elindeydi. Bu kumandan
fırkalardan birinin kumandanlığını kaymakam Mustafa Kemal Bey’e bırakmıştı. İşte bu sırada Müttefikler
İstanbul'a hücum ettiler.
1915 Nisanı'nda İngilizler ezici bir hücuma hazırlandılar. Yeterli derecede hazırlık yaptıktan sonra savaşa
girdiler. İngiliz Ordusu, Osmanlı fırkalarını dağıtarak Gelibolu'ya kadar ilerledi. Von Sandoroz, harbi
idare eden kumandanı azledip yerine Kaymakam Mustafa Kemal’i tayin etmeye mecbur kaldı. O bu
sırada henüz kaymakamlık rütbesindeydi. Mustafa Kemal, Boğaza çok yakın en nazik noktalardan birisi
olan Anafartalar'da orduyu idare ediyordu. Harp, üst tarafta Türkler, eteği İngilizler tarafından işgal
edilmiş olan bir tepe üzerinde cereyan ediyordu. Harp, günlerce devam etti, iki taraftan biri diğerine galip
gelemedi. Osmanlılar yerlerini, İngilizler de yerlerini muhafaza ediyorlardı.
Bu şekilde aylarca devam etti. Ansızın 15 Aralık gecesi çok gizlice İngilizler Gelibolu'daki yerlerini
tahliye ederek gemiler yükletildikten sonra şaşırtan bir süratle sahilden ayrıldılar. Harbe son veren bu
çekiliş idi.
Çarpışmalar bitince Komutan Mustafa Kemal harp hususundaki raporunu, bir kurşun isabetiyle
parçalanan saatini Alman kumandanına takdim etti. Von Sandoroz bunu alınca hemen kendi altın saatini
çıkarıp Mustafa Kemal’e verdi. Parçalanan saati ise hatıra olarak aldı.
Bu muharebe ile Mustafa Kemal’in “yıldızı parladı”. Osmanlı Ordusunda büyük bir şöhret kazandı. Bu
muharebeler büyük bir propaganda ile şişirilerek Mustafa Kemal’in İngilizlere karşı büyük bir galibiyeti
olarak gösterildi. Bununla beraber Mustafa Kemal savaşa katılmamayı benimsiyordu. Anafartalar'da
kazandığı şöhrete rağmen devletin harpten çekilmesi fikrinde ısrar ediyordu. Bununla yetinmeyerek
şöhreti orduda ve halk nazarında arttıktan sonra kuvvetli şahıslara etki etmeye çalışıyordu. Lakin pek
kulak asılmıyordu. Bunun için şüpheli bir şahıs nazariyle bakılıyordu. Bu harpten sonra onun harp
kudretine güvenmelerine rağmen hiç bir kimse onun siyasete karışmasını istemiyordu. Fakat fiilen
siyasete iştirak etmek istedi mi, karşısına çıkıyorlardı. İngilizleri üstün tutup onlara güvendiğini ve
kudretine inandığını, zaferi onların kazanıp Almanların yenileceğini söylediği söyleniyor. Ve bunun için
şüpheli nazariyle bakılıyordu. Hatta onunla sıkı münasebetlerde bulunan şahıslar idarî makamların
gözetim ve kontrolüne hedef oluyorlardı.
MUSTAFA KEMAL, DEVLETİN SAVAŞTAN ÇEKİLMESİ VE İNGİLİZLERLE BARIŞ ANLAŞMASI
YAPILMASI İÇİN ÇALIŞIYOR
Dikkati çeken husus, Mustafa Kemal’in Çanakkale'den İstanbul'a İngilizlere karşı muzaffer olarak
dönüşüydü. Bu galibiyetin, Osmanlı Ordusu, Osmanlı Devleti’ndeki bütün Müslümanların ve
müttefiklerin üzerinde büyük bir tesiri vardı. Mustafa Kemal, bu zaferden insanları Osmanlı Devleti’nin
İngilizlerle muharebe etme kudreti olup olmadığından şüpheye düşürmek ve İngilizlerle tek taraflı bir
barış anlaşmasıyla, devletin harpten çekilebileceği fikrini zihinlere yerleştirmek ve devleti Almanları
bırakıp İngilizlerle bir olmaya zorlayacak, dahilî bir mücadeleye girişmek için döndü. Bu savaştan önce
bu fikirde olduğunu söylüyordu. Ve bunda ısrar ediyordu. Fakat bundan sonra bu fikirlerini, ordunun
subayları arasında yaymaya başladı. Yüksek mevki ve nüfuz sahiplerine tesir etmeye çalışıyordu. 0
dereceye vardı ki, açıktan açığa Bakanlara fikirlerini söylüyor, onlara tesir etmeye çalışıyordu.
Bu maksatla Hariciye Vekili Nesimî Bey'i makamında ziyaret etti. Nesimî Bey, Türkiye'nin Almanya
tarafında harbe girmesini isteyenlerdendi. Mustafa Kemal’e Anafartalar kahramanı olduğundan iltifat
gösterdi. Onunla çok hoş konuşmalar yaptı. Bu konuşmaların hepsi, güzel ve iyi bir temenniden ibaretti.
Hususiyle bu sırada devlet, Çanakkale'de Müttefikleri hezimete uğratıp çekilmeye mecbur etmişti.
Hariciye Vekili, bu zaferi ve Müttefiklerin hezimetinin tesirini takdir ediyordu. Bu zaferin anlamı,
Rusya'ya savaş için lazım olan yardıma mani olmak ve Rusya, aciz olduğundan Fransa'yı, Almanya'nın
şiddetli hücumuna maruz bırakmak ve Almanları doğu cephesinden güvence altına almaktı. Böylece
Almanya Osmanlı Devleti tarafındaki kefe, Müttefikler tarafındaki kefeye ağır bastı. Hariciye Vekili
bunun için ümitliydi. Fakat Mustafa Kemal ümitsizliğini belirttiği gibi, vekile fikirlerini kabul ettirmek
için çalıştı. Öyle geliyor ki, o vekilin delillerini daha kuvvetli bulduğundan, tehdide baş vurdu. Vezire
şöyle dedi:
"Yakında başına bela edeceğim şeylere katlanmalısın. Siyasilere taviz vermeye ve şahsın üzerinde tesir
etmeye fırsat vermeye devam edersen şahsımız ve siyasîlerin tasavvur edemeyeceği kadar güç bir
durumla karşı karşıya geleceksiniz." Vezir hiddete gelerek; "Senin onlara ne yapacağını bilmiyorum."
dedi. Mustafa Kemal; "Sana memleket tehlikeye doğru gidiyor diyorum. Sen ise aksini iddia ediyorsun.
Tabiatiyle vekil olma sıfatınla böyle söylemeye mecbursun. Lakin şahsî kanaatin tamamıyla böyle
olmamalıdır. Şüphesiz, hakikatten hiç habersiz değilsin. Hastalığın, felaketin kaynağını biliyorsun." dedi.
Vezir tutuldu kaldı. Sonra Mustafa Kemal’e dönerek azimli bir dille ona şöyle hitap etti: "Ey Albayım, siz
memleketin içinde bulunduğu durum hakkındaki şüphelerinizi belirtmek için geldiyseniz, bunun yeri ve
zamanı değil. Benim yanıma gelmenle hataya düştün. Ben ve arkadaşlarım, Başkumandana mutlak bir
şekilde itimat ediyoruz. Bunun için, şüphe ve endişelerinin dağılması için ona gitmeni tavsiye ederim."
dedi. Sonra onu, meclisinden gönderdi.
Ertesi gün sabah kendisi de Mustafa Kemal ile arasında geçenleri Başkumandana bildirdi ve gerekenlerin
yapılmasını istedi. Başkumandan Mustafa Kemal’in Kafkasya'ya gönderilmesine karar vererek hemen
yolladı. Burada bir faaliyet göstermesine imkan verilmeden bir seneden fazla kaldı.
Hariciye Vekiliyle yaptığı bu mülakat Mustafa Kemal’in devleti harpten çıkartmak ve çekilme fikrini
devlet adamlarına ve subaylarına açıklamak için ilk resmi teşebbüsüydü. Onun İngilizlerle
münasebetlerde bulunarak bunu yaptığını gösteren hiç bir delil yoktu. Bunun için, bu hareketi şahsî
görüşü ve içtihadı olarak kabul ediliyordu. Onun uzaklaştırılmasıyla devlet bu fikirden kurtuldu. Fakat
bundan sonra muhtelif vesilelerle fikirlerini kuvvetle tatbik ettirmeye, yönetimi ele geçirmeye çalıştı.
Bunlarla ihaneti meydana çıktı.

Mustafa Kemal’in Devlet Aleyhine Komplosu


Birinci olay; Kafkas cephesinde bulunduğu esnada meydana geldi. Bu sırada bir inkılap girişimi oldu. Ve
onun bu girişimiyle alakası olduğu anlaşıldı. Macar Yakub Cemil Bey ve bazı arkadaşlarıyla beraber
Hükümeti devirmek için bir komplo tertip etti. Bu hususta Macar Yakub Cemil Bey arkadaşlarına şöyle
hitap etti:
"Kendilerini büyük sanan bu adamlar hakikatte küçüktürler. Memleket onların mevkilerinden
uzaklaştırılıp daha vatanperver, daha samimî adamların başa geçmesini istiyor."
Bunun üzerine arkadaşlarından bazıları şöyle itiraz ettiler: "Bunların yerlerinden uzaklaştırılması kolay.
Fakat eski nizamı temin edecek ehliyet sahibi hangi şahsı biliyorsun. Söyle." Onlara hemen Macar Yakup
«Mustafa Kemal» diye cevap verdi.
Lakin bu komplo meydana çıkarıldı. Macar Yakup ve arkadaşları idam edildi. Mustafa Kemal,
Kafkasya'da iken bu haberi aldı. Yıldırımla vurulmuşa döndü. Bu haberi, komploya iştirak eden doktor
Hilmi Bey'den işitmişti. Hilmi Bey, İstanbul'dan kaçıp Mustafa Kemal'e sığınmıştı. İstanbul Hükümeti
Mustafa Kemal'den Dr. Hilmi Bey'i yakalayıp hemen iade etmesini istedi. Mustafa Kemal cevaben şu
telgrafı gönderdi: "Şimdi Dr. Hilmi Bey himayemdedir." Hükümet mahzurlarından dolayı Mustafa Kemal
ile mücadeleden çekindi. Sükut etti. Bu olayla Mustafa Kemal'in yönetimi ele geçirmek ve harpten
çekilmek istediği, ordudaki ve yönetim başındaki bir çok kimseler tarafından anlaşıldı. Aynı zamanda
yalnız benimsediği fikirleriyle değil, bu fikirleri uygulamak istediği metotla siyasî sahnede kendini
gösterdi. Bunun için ona karşı tedbirli davranılıyordu.
İkinci olay; devlet, Erzurum'da hezîmete uğradığı ve Bağdat 1917 Mart'ında İngilizler eline düştüğü
sırada Mustafa Kemal’in Hükümete karşı çok cesurane bir muhalefeti baş gösterdi. Devletin hemen
harpten çekilmesini istiyordu. Bu meselenin tafsilatı şudur:
Ruslar hücumu şiddetlendirince Erzurum ellerine geçti. Bu müstahkem kalenin elden çıkışını ve bu
yenilgiyi örtbas etmek kolaydı. Lakin arkasından İngilizler Irak'a hücum edip Bağdat'ı aldılar. Böylece
devletin zayıflığı, hezimeti açık olarak anlaşıldı.
İngilizler Hindistan'dan topladıkları ordu ile Irak'a hücum ettiler. Osmanlı Ordusu onlara karşı durup
İngilizlerin ilerlemesini durdurdu. Yardıma gelen ordulardan bir İngiliz Ordusunu da püskürttü. 29 Nisan
1916 da Küt-el Emara'da Tonşened Tümenini muhasara ederek teslime mecbur etti. Hepsi de esir alındı.
Lakin Irak'a gelen İngiliz kuvvetleri Osmanlı kuvvetlerinden fazlaydı. Savaş meydanlarında İngiliz
kuvvetlerinin üstünlüğü görülmeye başlandı. Bunun için Lefe İngilizler tarafına meyletti.
1917 Şubat'ında İngilizler Küt-el Emara'yı tekrar aldılar. 1917 Mart ayında ise Bağdat İngilizlerin eline
düştü. Musul'a doğru ilerlemeye başladılar. Bu durum Harbiye Vekaletinde huzursuzluk ve ızdırap
meydana getirdi. Kamuoyu Harbiye Vekaletinin Enver Paşa'dan alınıp başkasına verilmesi üzerindeydi.
Enver Paşanın mensup olduğu ve ileri gelenlerinden bulunduğu ve Hükümeti elinde tutan İttihat-Terakkî
de aynı fikirdeydi.
Bu münasebetle Enver Paşanın yerine ehliyet sahibi kumandanlardan kimin geçirilmesi lazım geldiğine
dair görüşmeler oldu. Bu şartlar altında Cemal Paşa, Mareşal İzzet ve Mustafa Kemal aday gösteriliyordu.
Lakin Cemal Paşa idare etmekte olduğu Suriye bölgesinde başarısızlığa uğradığından, Harbiye Vekaleti
harp ve siyaset işlerinde anlayış ve tecrübe istediği için İzzet Paşanın siyasî işlerden anlamadığından,
bunların geçirilmesi hatalı görüldü. Ortada namzet olarak yalnız Mustafa Kemal kalmıştı.
Fakat o da Hükümeti devirmek ve harpten ayrılma fikriyle biliniyordu. Bunun için onun tayinine
muvafakat etmediler. Zira harbe devam etmemesi için hükümete yazılar gönderiyordu. Almanya'nın siyasi
yönden harbi kaybetmiş olduğunu, dolayısıyla harbi kazanamayacağına kani idi. Türkiye'nin harpten
sonra ayakta kalabileceğinden şüphe ediyordu. Zarurî olarak Müttefikler doğudaki müttefiklerine yardım
yapabilmek için Boğazlardan geçeceklerdi. Diğer taraftan eski düşman Rusya, Osmanlı Devleti’nin inatçı
düşmanlarından sayılıyordu. Bu fikirler biliniyor ve o, onları alenen söylüyordu. Bunun için Mustafa
Kemal ordunun kumandasını ele alınca yönetimde ve devletin siyasetinde tam bir değişiklik meydana
getireceğinden kimsenin şüphesi yoktu. Bunun için Enver Paşanın azlini isteyenler bir müddet susup en
yakın zamanda Bağdat'ın geri alınmasını istemeye başladılar.
Enver Paşa, Alman Başkumandanlığından Bağdat'ı geri almak için ısrarla yardım etmelerini istedi.
Almanlar, onu makamında bırakabilmek ve galip çıkabilmek için ellerinden geleni yaptılar. Baş
vurdukları tedbirlerden biri de şu idi: General Folenkayn'i tayin ederek kumandasına muhtelif kuvvetler
verdiler. O bu askerlerden yeni birlikler meydana getirdi ve onlara "Yıldırım Orduları" ismini verdi.
Başkumandanlık Karargahını Halep'e naklettiler. Bu sırada Mustafa Kemal generalliğe terfi etti.
Folenkayn kumandası altındaki 4. Ordu Kumandanlıklarından birine tayin edildi.
Lakin Kumandanlığının Almanlardan birinin elinde olmasını istemiyordu. Bağdat'ı geri almaya çalışmayı
ve sarf edilen gayretleri boşuna uğraşılıyor olarak görüyordu. Bu teşebbüsün, Osmanlı Ordusunun yeni ve
korkunç bir bozgununa sebep olabileceğini düşünüyordu. Buna binaen memlekette Bağdat'ı geri almak
isteyenlerin gafletini ve Enver'in siyasetinin yanlış olduğunu ilan etmeye başladı. Bu sakat siyaset neticesi
memleketin başına gelecek felaketleri izah ediyordu. Sonra Almanlara uyması dolayısıyla Osmanlı
Devleti’nin katlandığı zararları izah etmeye başladı. Neticede tabiatıyla Alman kumandanı ile çatışacaktı.
Folenkayn muhtelif vesilelerle onu memnun etmek istediyse de muvaffak olamadı. Kumandan
toplantılarına onu da çağırıyordu.
Plan, Bağdad'a karadan, Süveyş'e ise havadan hücum etmekti. Süveyş'e hücumla İngiliz kuvvetleri
durdurularak Irak'a yardım yapamadılar. Lakin Mustafa Kemal bu hareket tarzını şiddetle tenkit etti.
Neticenin fiyasko ile sona ereceğini beyan etti. Almanlar ise onun itirazına aldırmadılar. Kendisine Cemal
Paşadan başka yardımcı olan çıkmadı. Zaten ikisinin fikri aynıydı. Almanlara karşı olmalarıyla
biliniyorlardı. Devletin harpten çekilmesini istiyorlardı. Bunun için kumandanlık münakaşalarında Cemal
Paşa, Mustafa Kemal ile beraber oldu. Lakin plan devam etti. Çünkü Başkumandan Folenkayn ve diğer
kumandanlar planların başarısını ve doğruluğunu itimat ediyorlardı.
Bu ihtilaflar iki taraf arasında yani M. Kemal ve Folenkayn arasında devam etti. Bir gün harekata
girişmek için Divanı Harp Meclisi toplandı. Toplantıya elektrikli bir münakaşa havası hakim oldu.
Folenkayn, Mustafa Kemal’e karşı kırıcı lisan kullandı. O da sert cevap verdi. Hemen istifasını verdi.
Fakat Enver Paşa bunu kabul etmedi. Kafkasya'ya gönderilmesini emretti. O ise bu emri tutmayıp gitmeyi
reddetti. Enver Paşa kararından vazgeçip en doğru hareketin, hastalık bahanesiyle sürekli izin vermekte
olduğu kanaatine vardı. Folenkayn buna razı olmadı. Askeri bir meclis tarafından isyancı komutanın
muhakemesini istedi. Nihayet izin verilmesi üzerine ittifak edildi. Bu sırada o Halep'teydi. Şehri terk
etmeye hazırlandı. Para ihtiyacı olduğunu bildirdi. On tane soylu atı vardı. Onları satmak istediyse de
müşteri bulamadı. Bunun üzerine Cemal Paşa yardım olarak 2000 Cüneyh (Mısır parası) verdi. İstanbul'a
vardıktan sonra 3000 Cüneyh daha gönderdi. Mustafa Kemal bu hareketiyle açıkça, İngilizlere karşı harbe
girmesinden dolayı Osmanlı Devleti’ne karşı olduğunu gösterdi.

Mustafa Kemal’in Yönetimi Ele Geçirme Teşebbüsü


Üçüncü olay ise; yalnız fikrini beyan etmekle ve isyanıyla yetinmedi. Bizzat yönetimi ele almaya
teşebbüs etti. Bundan, fikrini tatbik etmek için İngilizlerle temaslar yaptığı anlaşıldı.
1918 senesinin 3 Temmuz'unda Sultan Mehmet Reşad ölüp yerine V. Mehmet adıyla Mehmed Vahdeddin
geçti. Mustafa Kemal yönetimi ele almak için fırsatın geldiğini gördü. Zira bundan önce Vahdeddin'le
beraber Almanya'ya gitmiş ve Haidenberg şehrinde buluşmuşlardı. Enver Paşa, Vahdeddin veliaht iken
onu Vahdeddin'in beraberinde Almanya'nın kuvvetini görünce belki fikirlerinden döner diye Almanya'ya
göndermişti.
Seyahatten döndüklerinde Mehmet Reşad Öldü. Yerine Vahdeddin geçti. Mustafa Kemal Vahdeddin'e
fikirlerini kabul ettirip Harbiye Vekilliğine tayinini sağlamak için fırsatı ganimet bilerek onunla
konuşmaya gitti. Yeni Padişaha bir dostluk ziyaretinde bulundu. Vahdeddin bütün samimiyetiyle onu
karşıladı Sigarasını yakmaya varıncaya kadar son derece ikram etti. Bunun üzerine fikirlerini ona beyan
etmeye cesaret gösterdi. Planlarını ona izah etti. Memleketi tehdit eden felakete bir adım kaldığını ilave
etti. Sultanın ordunun idaresini tam manasıyla eline alması ve tam bir hakimiyet kurabilmesi için Enver
Paşayı ve Alman generallerini temizlemesi lazım geldiğini söyledi. Ve Başkumandanlığı almaya hazır
olduğunu, böylece Türkiye'yi düşmek üzere bulunduğu uçurumdan kurtaracağını, bunun için Almanlardan
ayrılıp fırsat müsait iken hemen tek taraflı bir anlaşma imzalaması gerektiğini ilave etti.
Vahdeddin "Senle aynı fikirde de olan başka subaylar var mı?" diye sordu. Mustafa Kemal; "Çok
efendim." dedi. Fakat Vahdeddin herhangi bir vaadde bulunmadı. ikinci defa yine bir mülakat oldu, aynı
şekilde kati bir söz vermedi. Üçüncü defa ki görüşmede kendi görüşünü izah etti. Vahdeddin onu
dinledikten sonra kararlı ve azimli bir dille şöyle söze başladı: "Ben bütün işlerimde muhterem Enver ve
Talat Paşalarla beraber olmaya karar verdim." dedi. Sonra onu hemen huzurundan uzaklaştırdı.
Henüz iki hafta geçmeden Mustafa'yı tekrar huzuruna çağırdı. Sultanın adamlarının ve bazı Alman
kumandanlarının bulunduğu bir mecliste hazır bulundu. iltifatla onu karşıladıktan sonra şöyle dedi: "Bu
benim itimat ettiğim kumandanlardan Mustafa Kemal Paşadır." Sonra Mustafa'ya dönüp; "Saadetlim sizi
Suriye Cephesi Kumandanı tayin ettim. Bu çok ehemmiyetli bir mesele, hemen oraya git, cephenin
düşmanların eline geçmesine mani ol. Sana verdiğim bu vazifeyi en iyi bir şekilde başaracağına itimadım
var." dedi. Her hangi bir şey söylemeye fırsat bırakmadan onu gönderdi.
Mustafa Kemal’in Suriye’den Çekilmesi ve Suriye’yi İngilizlere Bırakması
Dördüncü olay; Mustafa Kemal, İngilizlerle savaşmak için cepheye gidince o, memleketleri düşmanlara
bırakarak Anadolu'ya çekildi.
Şöyle ki: Emri aldıktan sonra Suriye Cephesindeki karargahına gitti. 1918 senesinin Ağustos'unun
sonlarında oraya vardı. Kendisini Sandoroz'a takdim etti Bundan önce ilkbaharda Folkenhayn Almanya'ya
dönmüştü. Sandoroz Anafartalar muharebesi esnasında onu tanıyordu. Bunun için iyi karşıladı. Savunma
hattının merkezine hakim olan 7. Ordunun Kumandalığına tayin etti. Ordunun Kumandanlığını teslim
aldıktan sonra, böbreklerinden rahatsızlandı. 1918 Eylül'ünün başlarında karargahın merkezinin
bulunduğu Nablus'ta yattı ve 19 Eylül'de İngiliz hücumu başladı. Arkasını Ürdün Nehrine vererek orduyla
beraber geri çekildi. Sonra nehri geçti. Kuvvetlerini toplayarak sahraya doğru çekildi. Demiryolu hattı
boyunca hiç durmadan Şam'a doğru çekildi.
Şam'a geldiğinde Başkumandan Von Sandoroz 27 Eylül tarihinde Riyak'ta yeni bir savunma hattı
kurmasını emretti. Kurmaya başladı. Fakat arkasından vazgeçerek Liman Von Sandoroz'a: Riyak'ta yeni
bir hat kurmanın faydasız olduğunu, safları tanzim etmek için uzun zamana ihtiyaç olduğunu, en doğru
fikrin Suriye'nin tam boşaltılıp Halep'in 100 mil güneyinde durulup Anadolu kapılarını düşmanlara
kapatmaktan ibaret olduğunu söyledi.
Bu fikrini arz edince Alman Kumandan: "Ben böyle bir işin yapılması için emir veremem, son darbeyi
vurmadan Osmanlı imparatorluğunun böyle geniş bir kıtasının düşmanlara hazır lokma olarak
bırakılmasının mesuliyetini taşıyamam." dedi. Mustafa Kemal, "Bütün mesuliyeti ben üzerime alıyorum."
dedi. Arkasından düşmanla her hangi bir çarpışmada bulunulmadan hep birlikte Anadolu'yu müdafaa için
Halep'e çekilmeyi bildiren bir emir çıkardı. Kendisi Halep'e gitti. 6 Ekimde oraya vardı.
Bu esnada Arap Liderleri, İngiliz istihbarat subaylarından Lawrens'in teşvikiyle müttefiklerle tek taraflı
bir barış yapılmasına dair hükümet nezdinde teşebbüse geçmesini istediler.
Mustafa Kemal, Halep'e vardıktan sonra İngiliz gemileri İskenderun Körfezinde hareketlerini artırdılar. 14
Ekimde üç torpido körfeze girdi. Bunlardan biri beyaz bir bayrak çekti. İngiliz ve Fransız subaylarını
karaya nakletmek için sandal indirdi. Bu subaylar buradaki Türk Garnizon Kumandanları ile karşılaştılar.
Sonra gemilere döndüler. Arkasından gemiler çekip gittiler.
Mustafa Kemal, Halep'in 10 km kadar kuzeyinde bir savunma hattı hazırladıktan sonra Sultana bir telgraf
gönderdi. Telgrafta; İzzet Paşanın başkanlığında isimlerini söylediği kimselerden yeni bir hükümetin
teşekkülünü, kendisinin Harbiye Vekilliğine tayinini istiyordu. Böylece ordu üzerinde mutlak hakim
olmak arzusundaydı.
Sultandan her hangi bir cevap almadı. Bir müddet sonra Talat ve Enver Paşaların düşüp Baş vekalete İzzet
Paşanın getirildiğine ve telgrafta zikredilen kimselerden oluşturulmuş yeni bir hükümetin kurulduğuna
dair haber aldı. İzzet Paşa ona özel bir telgraf gönderdi ve bu telgrafta şöyle diyordu: "İnşallah sulh
yapıldıktan sonra iki arkadaş gibi beraber bulunacağımızı temenni ediyorum."
Bundan sonra anlaşılıyor ki, Mustafa Kemal, Sultan Vahdeddin'i planında iknaya; başarısızlığa uğradıktan
ve cepheye uzaklaştırıldıktan sonra harbe değil, planlarını tatbik edecek vesileleri aramaya gitti. Hastalık
bahanesiyle Nablus'ta kalması, sonra orduyla beraber yalnızca Şam'a çekilmesi şahsında şüpheler ve
tereddütler uyandırıyor; Suriye'den tamamen çekilmesi, orasını İngilizlere hazır lokma gibi bırakması, bu
hususta Alman Başkumandanına muhalefet etmesinden, İngilizlerle İttifak halinde olduğu anlaşılıyor.
Delil ise, hükümeti müttefiklerle tek taraflı mütareke yapması için ikna etmesini isteyen Arap Liderler
vasıtasıyla İngiliz'lerden Lawrens'le münasebette bulunmasıdır. Ve arkasını Türkiye'ye vererek Haleb'de
bir müdafaa hattı kurmak istediğini söylemesi, ordusuna Türklerden başka kimse almaması, Vahdeddin'e
gönderdiği telgrafı, İzzet Paşanın; "Mütareke imzalandıktan sonra ikimizin. iki arkadaş gibi beraber
olacağımızı ümit ederim." diye cevap vermesidir.
Osmanlı Devleti’nin Teslim Olması
Bu sırada devlet üzerinde hakimiyeti elinde bulunduran Enver Paşa, bir çok savaş meydanlarından
kurtulan kuvvetlere çeki düzen vermek istiyordu. Düşmana karşı gelmek için bu kuvvetlerin İstanbul'a
gelmesine dair acele emirler çıkarıyordu. Fakat etrafındakiler fırsatın geçtiğini görüyorlardı. Bundan
evvel kendisine yardımcı olanlar dahi onunla beraber hareket etmekten çekiniyorlar ve onun siyasetine
tabi olmaktan kaçınıyorlardı. Bunun üzerîne teslime mecbur edildi ve anlaşma istedi. Müttefiklere bu
hususta müspet cevap verdi ve savaşı durdurma anlaşması yapıldı. Antlaşmanın şartlarını tespit etmek için
görüşme başladı. Arkasından sulh şartları için görüşmelere başlandı. Osmanlı Devleti, işte böyle teslim
oldu ve müttefikler tarafından bu şekilde işgal edildi.
Yalnız bu teslim ve müttefiklerin devleti işgali, devletin müttefiklerin sömürgesi ve ebedi işgali altında
kalması, onların mülkü olması manasına gelmemektedir. Bu biri, diğerine galip gelen iki devlet arasındaki
bir harptir. Galip, mağluba sulh şartlarını kabul ettirir. Veya bu şartlar üzerinde iki taraf uyuşurlar. Mağlup
devlet, devletler arası hüviyetiyle yine devlet olarak kalır. Haricî ve dahilî hakimiyetinde o söz sahibidir.
Diğer taraftan bu teslim oluş Türkiye Devleti’nin değil, Müslümanların halifesinin teslim oluşudur. O
günkü tabirle Osmanlı İmparatorluğunun teslimiyetidir. Mağlup devlet Türkiye değil, Hilâfet ve onların
tabiriyle Osmanlı İmparatorluğu idi. Tabiatıyla müttefiklerin galip, Osmanlı Devleti’nin mağlup olması
vasfıyla müttefiklerin icraatları Osmanlı Devleti’nin bayrağı ve himayesi altındaki memleketlerle, yani
Hilâfet bayrağına sığınan veya Hilâfete bağlı bulunan memleketlerle alakalı olması lazımdı.

İngilizlerin Hilâfet Devleti’ni Parçalaması


Fakat İngilizlerin maksadı, İslâm Devleti olması itibariyle Osmanlı Devleti’ni parçalayıp Hilâfet’i ilga
etmekti. Buna sebep olacak vesilelere yapıştılar. Osmanlı Devleti’ne karşı, Almanya'ya yapılan
muamelelerden başka türlü muamele ettiler. Halbuki iki devlet beraber harp etmişler, Almanya'nın
mağlubiyeti de Osmanlı Devleti’ndeki gibiydi. İkisine de aynı tarzda muamele etmeleri lazım geliyordu.
Fakat İngilizler devletlerarası hukukun beyan ettiği üzere Almanya'ya mağlup bir devlet muamelesi
yaptılar. Yani biri galip diğeri mağlup olan iki devletin harp sonunda birbirlerine yapacakları muamele
gibi. Osmanlı Devleti’ne başka türlü muamele yapıldı. Harp sonunda parça parça bölündü. Çoğunu
İngilizler aldı. İşgal ettikleri yerleri harp esnasında kararlaştırdıkları plana göre parçalara ayırdılar.
Mağlup olan Osmanlı Devleti memleketlerinde aslan payını kendilerine almak için müttefiklerine karşı
hilelere başladılar. Hilâfet’i ilga edecek sebepleri meydana getirmek için asıl gayretlerini merkeze teksif
ettiler.
Parçalama Operasyonunda Vatancılık ve Milliyetçiliğin Temel Yapılması
Parçalama operasyonuna gelince: Bundan önce milliyetçilik ve vatancılık duygularını uyarmışlardı. İşte
bu duyguları parçalama operasyonunda esas tutma zamanı gelmişti. Nitekim bilfiil öyle oldu. Türkçe
konuşan memleketleri bir bölüme ayırdılar. Yönetimi ellerinde bulundurmaları itibariyle ve yüksek
nüfuzlarıyla Türk milliyetçiliği fikirlerini alevlendirmeye başladılar. Türkiye'nin diğer bölümlerden
müstakil bir devlet olması fikrini körüklüyorlardı. Bu bölünmeden maksatları onu İslâm Devleti’nin diğer
parçalarından tabiatıyla (onların tabiriyle Osmanlı İmparatorluğundan) ayırmaktı. Bu istiklal davasına bir
de müttefiklerin işgalinden kurtulma şekli verdiler. Hakikatte insanları sevk eden şey fiilen devleti diğer
parçalarından ayırmaktı. Arapça konuşan memleketleri ise muhtelif parçalara ayırdılar. Ekseri yerleri
İşgal etmelerine rağmen İngilizler bu toprakları işgal ettiklerinde buldukları gibi bir bölüme değil, harp
esnasında hazırladıkları haritalara göre muhtelif parçalara ayırdılar.
Böylece daha sulh yapılmadan önce bizzat mağlup olan devleti fiilen parçalayıp muhtelif devletlere
ayırmışlardı. Ayrıca hemen mücerret işgaliyle onu muhtelif kısımlara ayırmışlar, taraflarından işgal edilen
muhtelif devletler gibi dikkate alarak idare etmeye başlamışlardı. Bu, devletlerarası kanuna ve alakalara
muhaliftir. Galip bir devletin harpte mağlup devletin topraklarını işgali o devletin ve topraklarının
geleceği hakkında karar vermesi için kafi değildir. Bunu kararlaştıracak şey sulhun imzalanmasıdır. Hatta
bu sulhun şartları yazılsa, fakat imzalanmasa bu yine caiz değildir. Bunun en yakın delili şudur: Berlin 40
seneden fazla zamandan beri işgal altında bulunmasına rağmen, bu işgal onun statükosunu tayin
etmemiştir. Statükoyu tayin edecek anlaşma veya sulhun şartları ve müttefiklerin bu hususta ittifak
etmeleridir.
Bunun için topraklarını işgal eder etmez ve mağlup olarak teslim olur olmaz, İngiltere'nin Osmanlı
Devleti’ni parçalamak için giriştiği eylemler dayanaksız ve devletler arasındaki anlaşmalara göre gayri
meşrudur/yasal değildir. Müttefikler tarafından sulh şartları imza edilmeden, bu şartların doğurduğu
meseleler hakkında karara varmadan, anlaşma yapılmadan, müttefikleriyle anlaşmadan İngilizler, tek
başına kendi bildiği gibi hareket etmiştir.
Dahası var: Taksim edilen bu memleketlerin tamamı bir tek devletin parçalarıydı. Lübnan, Suriye, Irak,
Filistin, Şarki Ürdün, Hicaz ve Yemen hepsi de Osmanlı Devleti’nin bayrağı altında ve onun bir parçası
ve eyaletlerindendi. İster varlığı itibariyle, ister devlet olması itibariyle müstakil bir hüviyetleri yoktu. Hiç
birisinin haricî veya dahilî bir hakimiyeti de yoktu. Bunun için, hiç bir şekilde bu bölgelerin ahalisinden
hiç bir kimse devletlerarası görüşmelere giremiyordu. Bu eyaletlerden her hangi birisinin bir devletle
yaptığı tasarruf geçersizdi, itibarı yoktu. Hatta İngilizler tarafından yönetilen Mısır bile Osmanlı
Devleti’nin bir parçasıydı. Bu memleketin ahalisi İngilizlerin memleketten çıkmasını istedikleri zaman,
İslâm Devletiyle, yani Osmanlı Devletiyle birleşeceklerini ileri sürüyorlar ve Müslümanların Halifesinin
bayrağı altında yaşamak istediklerini söylüyorlardı. Mustafa Kâmil, İngilizlerin Mısır’dan çıkmasını ve
Mısır'ın İstanbul'daki Halifeye tabi olmasını istiyordu.
Ayrıca bu memleketlere ait meselelerin görüşmeleri ancak müttefiklerle Halife, yani merkezi İstanbul
olan devlet arasında oluyordu. Hain Şerif Hüseyin b. Ali ise Hilâfete bağlı iken isyan etmişti. Fakat bu
isyan ona devletler arası hiç bir sıfat bahşedemezdi. Ona, devletine ve memleketine ihanet eden bir
şahıstan başka bir şey addedilemez. Bu ihaneti de ona devletlerarası bir hak kazandıramazdı. İngiltere ve
Fransa'nın Beyrut, Şam, Bağdat gibi yerlerde Arap liderleri olarak itibar ettiği adamlar da Hüseyin gibi
birer haindiler. Onların galip müttefiklerle görüşmelere girişmeyi meşrulaştıracak her hangi bir hakları
yoktu. Yalnız nüfuz itibariyle değil, aynı zamanda tebaası bulundukları devlet nezdinde Hüseyin kadar da
bir haysiyetleri ve etkileri de yoktu. Bulundukları devlet tebaası olma itibari ile ancak bir etkiye sahiptiler.
Şerif Hüseyin mağlup devlet tarafından Hicaz'da muteber bir şerif idi. Bunlar ise düşmanlar adına
casusluk yapan, ümmet ve devletlerine ihanet eden birer adi kimselerdi. Hiç bir kimse onlara birer delege
sıfatı verildiğine ihtimal veremez.
Fakat İngiltere bizzat bunu ve bu görüşmelerin devletlerarası kıymetinin olmadığını ve tanımayacağını
bilmesine rağmen işgal ettiği memleketlerin ahalisi ile, bu memleketlerin geleceği hakkında görüşmelere
girişti. Onlarla bilfiil görüşmelere başlandığı gibi, işgal devletleri ile birlikte memleketleri namına onlara
söz hakkı verdi. Evvelden çizdiği haritalara, hazırladığı planlara göre, bu memleketlere de yerleşebilmek
için bunu bir vesile edindi. Eğer Hilâfet’i ilga edemezse Halife ile, ilga ettiği takdirde onun yerine
geçireceği devletle yapılacak resmî görüşmeleri, barış yapıldığı zaman şeklî olarak önceki hareketlerinin
bir tamamlayıcısı olsun diye ikinci devreye bıraktı. İşte İngiltere bu tarzda hareket etti. İngiltere
tarafından İslâm Devleti’nin parçalanması hususundaki batıl operasyon bu şekilde cereyan etti.
Bu izah, İngilizlerin işgal ettikleri memleketleri parça parça taksim etmeleri açısındandır. Her ne kadar
Müslümanları alakadar etmese de müttefiklerine karşı giriştiği manevralara gelince: İngilizler Hilâfet’i
yıkıp ilga etmek imkanını verecek çeşitli şeyleri yapmak İçin bu üsluptan da faydalandılar. İngiliz
siyasetinin oyunlarını anlamak için bu meseleye de bir göz atmak gerekiyor.
Müttefikler muhtelif amaçlarla savaşa girdiler. Her ne kadar aynı safta harp ediyorlarsa da aslında
birbirlerine atıp tutuyorlar, buğz besliyor ve çekemiyorlardı. Her devlet gizliden gizliye diğerine çelme
takmaya çalışıyordu. Bu sırada İngiltere devletlerarasında en birinci mevkîde bulunuyor. Onu Fransa,
Rusya, Almanya, İtalya takip ediyordu. İngiltere, Almanya ve Osmanlı Devleti’ne karşı harbe girince
kendisiyle beraber harbe girsin veya harbin sonuna kadar kendi tarafını tutsun diye Müttefik Devletleri
teşvike başladı. Bunun için büyük devletlerle sözleşmeler yapmaya başladı. Bu devletleri, zaferden sonra
paylaşacakları bol ganîmetlerle tamaha getiriyordu. İtalya'ya 26 Nisan 1915’te Londra'da yapılan gizli
anlaşmada harbe girmesine mükafat olarak Antalya'nın ve Akdeniz kıyısında kendisine komşu olan
bölgelerin verilmesini vaad etti.
Bundan bir sene sonra 1916'da İngiltere, Fransa ve Rusya (Syks-Picot) anlaşması ile Osmanlı Devleti’nin
taksimi hususunda tam bir ittifaka vardılar. İleride Mustafa Kemal ile yapılan sulhun şartları bu esasa göre
tertip edildi. Fakat bu gizli anlaşmadan İtalya'nın haberi yoktu. İtalya bunun kokusunu duyuncaya kadar
bir müddet ondan gizli kaldı. Bunu duyunca kızdı ve harpten sonra elde edilecek şeylerin ve Osmanlı
Devleti topraklarının bölüşülmesinin neticelenmesini istedi.
27 Nisan 1917 de İngiltere, Fransa, Rusya bir anlaşma yapmak için toplandılar. Ve anlaşmanın metnini
tespit ettiler. Bu anlaşmada da İzmir ve havalisiyle Konya'ya kadar Batı Anadolu bölgesi İtalyan mandası
için ayrılıyordu. Anlaşmada bundan başka diğer metinler de bulunuyordu. Harp bitince İngiltere, Arapça
konuşan bütün memleketlerle İstanbul'u işgale koştu. Fransa'da anlaştıkları gibi Lübnan'ı işgal etti.
İngiltere, Fransa'nın Suriye'yi de işgaline mani olmak için 1920 yılında Suriye'yi de işgal etti.
1919 Nisan'ında İtalya, Antalya'yı ve civarını işgal etti. İngiltere buna seslenmedi. Fakat İzmir işgaline
muhalefet etti. Bunun üzerine Fransa ile İngiltere, İtalya'ya karşı çıkarak İtalya'nın İzmir ve Batı
Anadolu'yu işgaline müsaade etmediler. İtalya'ya bundan bahseden anlaşmanın Rusya tarafından imza
edilmediği bahanesiyle karşı geldiler. İtalya'nın direnmesi üzerine Yunanlılara müttefikler namına İzmir'i
işgal etmesi için işaret ettiler. İngilizler dört sene müddetle manevralar ve operasyonlarla aslan payını
almaya, Hilâfet’i İlgaya, İslâmiyet'e tam bir darbe indirmeye muvaffak oldular. 2. Lozan Konferansı’nın
yapılmasıyla devletlerarası bir tarzda bütün îstediklerini elde etti.

Hilâfet’i İlga Etmek İçin İngilizlerin Hilâfet Merkezinde Yoğunlaşması


Hilâfet’i ilga etmeye yarayacak vesileleri hazırlamak için faaliyetlerini, Hilâfet merkezinde
yoğunlaştırmalarına gelince; İngiliz müttefiklerine karşı manevralarına ve işgal ettikleri memleketlere
bütün gayretlerini vermelerine rağmen asıl gayeleri Türkiye'ye daha hususî bir tabir ile Hilâfet merkezine
yönelikti. Bunun için mütareke imzalanınca hemen İngiliz zırhları ve askerleri İstanbul Boğazı'nı ve
İstanbul'u, Çanakkale Boğazı'nın Müstahkem mevkilerini, Türkiye kıyılarındaki mühim yerleri işgal
ettiler. Fransızlar Galata'yı, İtalyanlar demiryollarını ve Birayı işgal ettiler. İngiliz generali Harington
müttefiklerin Türkiye'deki Başkumandanı oldu.
Böylece gerçekte Türkiye'yi işgal eden İngiliz kuvvetleriydi. Memlekete hakim olan devlet de
İngillereydi. Fransa ve İtalya ispatı vücut şekliyle işgal etmişlerdi. Osmanlı Devleti’nin, Türkiye'nin iç
işleri hakkındaki müttefiklerle münasebetleri doğrudan doğruya İngiltere ile oluyordu. Böylece
Türkiye'de İngiltere tek başına rol oynadı. Müttefikleri Fransa ve İtalya'nın Türkiye'nin iç işlerinde hiç bir
rol ve tesiri olmadı.
Mütareke imzalandıktan itibaren Hilâfet Devleti’ne kendi tabirlerince Osmanlı İmparatorluğu’na
tahakküm etmek için siyasî manevralara başladılar. Hükümeti değiştirip, Hilâfet’i yıkmak için siyasî
oyunlarını Türkiye’ye yoğunlaştırdılar.
Bunun için devleti, mütarekenin imzasının ilk anından itibaren siyasî krizlere düşürmeye başladılar.
Osmanlı Devleti namına Enver ve Talat Paşalardan sulh teklifini alıp onlarla sulh yaptıkları halde sulhun
şartlarını görüşme teklifi yapılınca, Osmanlı Devleti’ni harbe sokan mesul şahısların Enver ve Talat
Paşalar olduğunu, onlar ile görüşmelere girişemeyeceklerini söylediler. Yeni bir kabinenin teşkilini
istediler.
Mustafa Kemal’in, Haleb'den gönderip "Mareşal İzzet'in Başvekalete getirilmesini istediği" telgraf bu
esnada vuku buldu. Bunun üzerine İzzet Paşa hususî bir sıfatla zikredilen telgrafı Halep'te bulunan
Mustafa Kemal'e gönderdi. Bu telgrafta; "Mütareke şartlarının akdinden sonra, iki arkadaş gibi
buluşacağımızı ümit ederim." diyordu. Bu Hükümet değişikliği talebinin aynı zamanda ve aynı konuda
müttefikler ve Mustafa Kemal'in isteği doğrultusunda vuku bulmasının tesadüfen olduğu zannedilebilir.
Lakin, bundan sonra cereyan eden hadiseler bunun böyle olduğuna ihtimal verdirmiyor.
Her ne olursa olsun sulhu yapmak için İzzet Paşa görüşmeleri yürütmeye başladı. Hakim olan kanaat; tek
taraflı, acele bir sulhla memleketin içine düştüğü acıklı durumdan büyük zararlar yüklenmeden
çıkılabileceğiydi. İngiliz taraftarı bazı kimseler, Osmanlı Devleti harpten çıkıp barışçı kalırsa hiç bir zarar
görmeden sağ salim harpten kurtulabileceğine inanıyorlardı. Bunun için müttefiklerin ilerleyişine ve
Çanakkale Boğazını işgallerine mani olmaya çalıştılar. Bu sırada Çanakkale Boğazının ağzındaki
Mondros Adası limanına giren İngiliz Donanması Kumandan Kalsarb'ın yanında Küt-el-Emara'da hapiste
bulunan Tavsand vardı. Onun vasıtasıyla görüşmeler cereyan ederken İngiliz ilerleyişinin durdurulması
için teşebbüse geçtiler. Fakat kumandan onların isteğini reddetti. İngilizlerin kendilerini dinlemesinden
ümitlerini kesince teslime mecbur oldular.
Görüşmeler Kalsarb'ın müttefiki Fransız kuvvetlerine mütarekenin şartlarını danışmaya imkan
vermeyecek kadar kısa bir müddet zarfında, Kalsarb'ın bulunduğu Süper gemisi üzerinde yapıldı. Böylece
İngiltere, müttefikler namına tek başına mütarekeyi Osmanlı Devletiyle imzaladı. 30 Ekim 1918 de
mütareke imzalanması tamamlandı. İngilizler Türkiye'nin en ehemmiyetli yerlerini işgal ettikten, Fransa
ve İtalya'yı şekli bir işgal hakkıyla bıraktıktan bir müddet sonra Müttefiklerine durumu açıkladılar.
Bundan bir ay geçmeden hemen halifeden, İzzet Paşa Kabinesinin iş başından uzaklaştırılmasını, yeni bir
kabine teşkilini istediler. Onların nazarında İzzet, Enver ve Talat Paşalar kararlarından sorumluydu.
Onların yakalanıp müttefiklere teslim edilmesi gerekiyordu. Zira mütarekede 1. derecede harpten sorumlu
olan şahısların müttefiklere teslimi hususunda bir madde vardı. İşte İngilizler Halifeyi bu şekilde krizlere
düşürmeye başladılar.
İNGİLİZLERİN KANUNİ VE SİYASİ EYLEMLERLE HİLÂFET’İ YIKMA ÇABASI
Öyle anlaşılıyor ki İngilizler, askerî bir inkılaba veya silahlı bir ihtilale ihtiyaç göstermeden kanunî yasal
yollarla Hilâfet’i yıkıp Cumhuriyeti kurmakta yönetim sisteminde köklü değişiklikler meydana getirmeyi
umuyorlardı. Bunun için sırf siyasî üsluplarla çalışıyorlardı. Halife, İzzet Paşa kabineyi/hükümeti terk
ettikten sonra İngiliz adamlarından bilinen Tevfik Paşayı hükümet kurmaya memur etti. Tevfik Paşa,
Abdülhamid devrinde bir memurdu. Sonraları Osmanlı Devleti’nin Londra Büyük Elçisi oldu. İngilizlerin
sempatisini kazandı. Bu işi üzerine aldığında 80 yaşlarındaydı. Üzerine aldığı işleri layıkıyla yapabilecek
bir durumda değildi. Müttefikler, onun hükümeti kurması ile huzura kavuşamadılar.
Lakin onu değiştirip yerine başka birini getirmeden Önce Mebuslar Meclisi'nin feshedilmesini istediler.
Çünkü bu meclis, Osmanlı Devleti’nin yani Hilâfet Devleti’nin bütün eyaletlerinden gelen
temsilcilerinden toplanmıştı. Buna göre yalnız Türkiye için seçilen bir meclis değildi. Üstelik bu meclisin
çoğunluğu Jön Türklerden, Talat, Enver ve Cemal Paşaların bulunduğu ittihat ve Terakkî Partisi'ndendi.
Bu meclis, Hilâfet’in ve Osmanlı Devleti’nin bütün parçalarının korunmasını istiyordu ve Hilâfet’in ilga
edilmesini, Osmanlı Devleti’nin diğer kısımlarının Türkiye'den ayrılmasını kabul edeceğine ihtimal
yoktu. Ayrıca müttefikler memlekette siyasî bir boşluğun bulunmasını da istiyorlardı. Parlamentonun
feshi bu boşluğun meydana gelmesine yardım edecekti. Bunun için onun feshine karar verdiler. Önce
bunun, Padişahın tahakkümüne ihtiyaç bırakmadan Anayasaya uygun bir tarzda meydana getirilmesini
istediler. Bu sıralarda Mustafa Kemal, bu Anayasal işle meşgul oldu. Fakat muvaffak olamadı. Bunun
üzerine Sultan, Parlamentoyu ansızın feshetti. Bu fesh ancak, ya benimsediği veya reddedemediği bir
istek üzerine olmuştur.
Şöyle ki:Anayasaya dayanan icraatlarda olduğu gibi kabineyi/hükümeti teşkil ettikten sonra Tevfik
Paşanın Meclisten güven oyu alması gerekiyordu. Güven oyu alınacak oturum yapılmak üzereydi.
Mustafa Kemal bu sırada Halep ve Adana'dan İstanbul'a dönmüştü. Başvekile güven oyu vermemeleri
için Mebusları iknaya çalıştı. İttihat ve Terakki'den bazı arkadaşları Mecliste bulunuyordu. Bunlar
Meclisin çoğunluğunu oluşturuyorlardı. Bunların arasında Fethi Bey nüfuz ve sulta sahibiydi. Bunun için
güven oyu verilecek oturuma koştu. Fethi Bey mebus arkadaşlarından bir kısmını topladı. Yandaki odada
onlarla durumu tartışıyordu. Mustafa Kemal teklifini onlara arz etti. Kabineye güven oyu vermemelerini
söyledi. Onlar da güven oyunun aleyhinde oy vermelerinin muhakkak Meclisin feshine sebep olacağını
söyleyerek itirazda bulundular. Burada elde etmek istediği maksadını gizleyemedi, Hemen; “Bu daha iyi,
böylece vakit kazanırız. işlerimizi istediğimiz hükümetin teşkilini temin edecek şekilde düzenleriz.” diye
cevap verdi. Oturum zili çaldı. Mebuslar Meclis salonuna girdiler. Oylama zamanı geldi. Başkan neticeyi
ilan ettiğinde ezici çoğunluğun "Tevfik hükümetine güven" taraftarı olduğunu söyledi.
Mustafa Kemal bunu öğrenince Parlamento binasını terk etti. Evine varmadan Sarayla bir telefon
görüşmesi yaptı. Mümkün olan en yakın bir zamanda Sultanla konuşma müsaadesi istedi. Sultan
Vahdeddin, Mustafa Kemal’in fikirlerini ve yönetimi ele almak hususundaki arzularını biliyordu. Fakat o,
onda kuvvet arıyordu. Onun orduda kuvvetli taraftarları olduğunu ve orduya tesir edebildiğini sanıyordu.
Vahdeddin'in mühim gayesi tahtını korumaktı. Mustafa Kemal’in, tahtı için tehlike teşkil ettiğini
görüyordu. Bu sebepten dolayı hemen onun isteğini kabul etti. Fakat bu görüşmenin en yakın Cuma
gününde olabileceğini beyan etti. Vahdeddin’in bu günü seçmesinden maksadı, o günün selamlık günü
yani Halifenin insanları kendisine selam vermeleri için karşılama günü olduğundan; Mustafa Kemal’in,
Sultanla olan münasebetlerini başkalarına duyurmak ve hazır bulunan insanlar huzurunda Halifeye
bağlılığını göstermek ve onunla Cuma namazını eda etmek istiyordu. Bundan sonra Halife onunu
sözlerini tek başına dinlemek için tedbirler de alacaktı.
Cuma namazından sonra Sultan Vahdeddin ona beraberce salona gitmeyi teklif etti. Sultan, buluşmayı
uzatmak istiyordu. Tam bir saat konuştu Mustafa Kemal’e şöyle sordu: "Ben tam manasıyla inanıyorum
ki Kumandanlar ve Ordunun subayları sana çok güveniyorlar. Ordunun aleyhinde icraata girişmemesi
için teminat verir misin?" Mustafa Kemal de; "Şevketlim istikbal hakkında bir şey bilemen. Fakat
halihazırda kumandanlar tahtımıza karşı böyle bir harekatı icab ettirecek bir sebep bulamıyorlar. Zatı
Alilerinize endişeyi icab ettirecek bir halin bulunmadığı hususunda katî teminat veririm. Korkmanıza
neden yoktur." dedi. Sultan, "Ben halihazırda bahsetmiyorum. Fakat ileride meydana gelebilecek
hadiseleri öğrenmek istiyorum.” dedi. Buna Mustafa Kemal’in nasıl bir cevap verdiği bilinmiyor.
Bununla beraber ona tatmin edici bir cevap verdiği anlaşılıyor. Şu sebeple ki Sultan, bundan sonra şöyle
ilave etti: "Sen akıllı bir kumandansın. Arkadaşlarını teskin etmek ve düşünceli hareket etmelerini temin
etmen için tesirde bulunman gerekir." dedi.
Bu gizli görüşme Saraydaki insanların dikkatlerini çekti. Onun gizli taraflarını öğrenmeye giriştiler. Fakat
bu görüşme Cuma günü Cuma namazından sonra olmasına rağmen aynı gün Sultan yeni bir fermanla
Meclisi süresiz olarak feshetti. Yeni seçimlerin ne zaman yapılacağını açıklamadı. Bu ferman diktatörce
bir baskı olmasının yanısıra, ansızın vuku bulmuştu. Feshi için kanunun meşru hiç bir gerekçesi
zikredilmemişti. Bazıları bu hususta Padişaha Mustafa Kemal’in tesirde ve tavsiyede bulunduğunu
zannederler. Bilhassa doğrudan doğruya Meclisin feshini icabet ettirecek olan hükümete güven oyu
vermemek hususunda, mebuslarla konuştuktan sonra Padişahla konuşma isteğinin gelmiş olması bu zannı
doğurdu. Fakat olaylar mutlak olarak fesh karanın Mustafa Kemal’in tesiriyle alındığını göstermiyor. Zira
konuşmanın vuku bulduğu günde fesh emri çıkmıştı. Bu durum feshin orada konuşulanların sebebiyle
meydana geldiği ihtimalini uzaklaştırıyor. Fesh meselesi Önceden bazı tertiplerin hazırlanmasını icab
ettirir. Üstelik bu görüşme tatil gününde olmuştu. Mustafa Kemal harp bitip mütareke imza edildikten
sonra Sultanla ilk defa olarak karşılaşıyordu. Ne kadar tesir ederse etsin bu kadar süratli bir şekilde isteği
yerine getirilemezdi.
Olaylar gösteriyor ki, fesh meselesi bu mülakattan önce hazırlanmıştır. Bu şekilde zorunlu olarak
meydana gelişi ise, işin Sultanın iradesinden hariç bir etki neticesi meydana geldiğini gösterir. Yani
İngilizlerin emriyle vuku bulduğu neticesine varılır. Memleketi fiilen işgal altında bulunduran ve Padişaha
hükmeden doğrudan doğruya onlardı.
Her ne şekilde olursa olsun parlamentonun feshi memlekette büyük bir huzursuzluk ve heyecan yarattı.
İttihatçılar, Küçük Asya'da ihtilal yapabilmek için taraftarlarını silahlandırmışlar diye şayıalar dolaşmaya
başladı. Bu fesh, îttihatçılar aleyhine öldürücü bir darbeydi. Tevfik Paşa, bu gürültüler esnasında bir yere
saklandı. Yerine Damad Ferid Paşa geçti. Ona İngiliz Centilmeni denirdi. Sultanın damadı idi.
Mustafa Kemal Şişli'de bir ev kiraladı. Burada siyasetten ayrı, sessiz sedasız her hangi bir fert gibi
yaşıyordu. Bazı toplantı yerlerinde ona tesadüf ediliyor, yüksek tabakayla düşüp kalkıyor, çok ihtiyatlı
hareket ediyordu. Konuşmalarından; Sultan taraftarı mı yoksa aleyhinde mi olduğunu kestirebilen yoktu.
Yalnız Sultan, Mustafa Kemal’in gayelerini idrak ediyordu, çünkü onun fikirlerini biliyordu. Bunun için
ona karşı sert direnç gösteriyordu. Türkleri, Sultan'dan ve ailesinden nefret ettirmek istediğini, tahttan
düşürmek için; milletiyle kendisi arasında bir düşmanlık yaratmak istediğini söylüyordu. Lakin Mustafa
Kemal’in siyasî işlerden el çekmesi Sultana bir imkan vermedi. Bunun için bir çokları Mustafa Kemal’e
düşman olduğundan dolayı Sultan'ı ayıplıyorlardı.
Damad Ferid Paşa hükümeti kurup İngilizler buna rıza gösterince, Sultan tahtının geleceği hakkında
fazlaca endişelenmeye başladı. Tahtını ancak İngilizlerin yardımıyla koruyabileceğini ve bu hususta da
Damat Ferid'in en büyük yardımcısı olduğunu düşünmeye başladı. Sultan ve Damad Ferid İngilizleri
memnun edecek her türlü vesileye başvurdular. "İngiliz Dostluk Cemiyeti" adında bir cemiyet kuruldu.
Hükümet bu cemiyete elinden gelen yardımı yapıyordu. İngilizler de bu cemiyete altın akıtıyorlardı.
Lakin halk, memleketin gençlerinin ekseriyeti ve Ordu subayları İngilizlere ve sömürgecilere karşı kin ve
buğz besliyordu.
Böylece Sultan ve Başvekilleri İngilizlerin kucağına tam manasıyla düştüler. Onlara tam bir güven
beslediler. İngilizler General Harington'dan başka işgal ettikleri memleketlerde siyasî işlerle meşgul
olacak Yüksek Temsilciyi İstanbul'a tayin etmişlerdi. İsteklerini Sultana kabul ettiriyorlar, onu istedikleri
gibi hareket ettiriyorlardı. Sultan neticede fiilen siyasî otoritesini kaybederek bir mahkumdan farksız
oldu. Fiili otorite müttefiklerin, daha doğrusu İstanbul'daki İngiliz Yüksek Temsilcisinin ve General
Harington vasıtası ile İngilizlerin eline geçmişti.

İngilizlerin Siyasi Boşluk Oluşturmaya Çalışması


Sonra İngilizler istediklerini yapabilmek için siyasi bir boşluk icad etmek istediler. Bunun için görünüşte
memleketin siyasetini halka terk ederek, kendileri perdenin arkasından siyasî faaliyetlerde bulunmak için
ajanlarını ileri sürdüler. Huzursuzluk, siyasî istikrarsızlık meydana getirmeye başladılar. Amaçları
Türklerin memleketi idare edemeyeceklerini gösterip siyasî bir boşluk meydana getirmekti. Siyasî
boşluk; iş yapamama, siyasî sebat gösterememe ve kuvvet olduğu halde bu kuvveti kendisine ve
kudretine uygun olarak faaliyet gösterememedir.
Bu boşluk, askeri, siyasî ve stratejik olmak üzere üç kısımdır. Siyasî boşluk, devletin istikrarsız ve
uyumsuz olmasıdır. Bunda huzursuzluk ve siyasî istikrarsızlık vardır. Neticede böyle bir devlete iş
yapabilecek ve sebat gösterebilecek kuvvet ve imkanlar vermek suretiyle bu boşluğun doldurulması
zarureti belirir. İngilizler, Osmanlı Devleti’ni işgal ettikten sonra onu Türkiye bölgesinde mahsur
bıraktılar. Türkiye'nin işleriyle ve siyasetiyle meşgul olmayı ona verdiler.
Böylece memlekette siyasî bir kuvvet oluştu. Fakat bu kuvveti, bir devlete münasip olan vazifeleri
yapmasına mani olacak ve kendine layık bir kudret göstermesini önleyecek, yönetim külfetlerini
çekemeyecek ve sebat gösteremeyecek bir hale getirmek için faaliyetlere giriştiler. Bunlardan,
huzursuzluk ve istikrarsızlık çıkarabilmek için parlamentonun feshini gerektirecek oyunlar düzenledikleri
gibi.
Arkasından, düzensizlik ve karışıklık meydana getirme de halkı siyasî işlerde öncü görmeleri geldi.
Nitekim bilfiil parlamentonun feshi huzursuzluk ve gürültü doğurdu. Ahali, devletin idareden aciz
olduğunu hissetmeye başladı. Bazıları ise durumu kurtarmak için çaba sarf ettiler.
29 Kasım 1918 de Yemenli bir doktor olan ve siyasî işlerle uğraşan Dr. Esad, memleketin halini
incelemek için İstanbul'da millî bir kongre yapılması çağrısında bulundu. Bu kongre 8 parti ve bir çok
küçük kitlelerden oluşuyordu. Muhtelif toplantılar yapıldı. Neticede, bir şey elde edilemeden dağıldı.
Vahdet-i vataniyye ismiyle, eski vezirlerden ve yüksek rütbe sahiplerinden otuz kişilik bir kitle, Jön
Türkler Cemiyetini kuran ve eski Parlamento Reisi olan Ahmet Rıza'nın etrafında toplandılar. Fakat
bunlar da bir netice elde edemediler.
İttihatçılar da göze görünür bir faaliyet gösterdiler, onlar da bir şey elde edemediler. Böylece insanlar
ortada bir devlet olduğunu, fakat devletin yönetim ve siyaset yükünü taşımaktan aciz olduğunu fark
ediyorlardı. Siyasetle uğraşanlar türlü fırkalara ve fertlere ayrılmışlar, aralarında bir birlik ve ahenk yoktu.
Siyasî işler yapma teşebbüsleri fiyasko ile neticeleniyordu.
Memlekette ki siyasî boşluk herkes tarafından hissediliyordu. Memlekette bir ahenk meydana gelebilmesi
ve Sultanın memleket meseleleriyle uğraşabilmesi için görüşüne baş vuracağı, istişarede bulunacağı
milleti temsil eden bir Meclisi yoktu. Milletle münasebet kuracak siyasilerin ve ahalinin işleriyle uyumlu
bir şekilde meşgul olacak, siyasetin ve memleketin siyasî yükünü çekecek bir hükümet yoktu. İnsanların
fikirlerine iştirak eden, gayret ve çalışmaları düzenleyen ve siyasî işler meydana getirebilecek bir Halife
yoktu. Parlamento dağılmış, hükümet felçli, Halife ise bir mahkumdan farksızdı. Bunun için siyasî boşluk
baş gösterdi. Yani halk, devletin ve yöneticilerin bulunduğunu hissettiği halde devlette sebat ve iş yapma
kudreti göremiyordu.
Memlekette bu huzursuzluğu, uyumsuzluğu ve siyasî istikrarsızlığı giderebilecek, iş yapacak adam çok
olmasına rağmen bu siyasî boşluğu dolduramıyorlardı. Fikir birliği ve menfaat birliği olmadığından
dolayı iş yapacaklar arasında bir dayanışma yoktu. Zira sırf münakaşalar ve hutbeler, bir “semere”
vermedikçe siyasî boşluğu dolduramaz ve siyasî bir varlık meydana getiremezler. Bunların meyve
vermesi ya devleti, üzerine aldığı görevlerin hakkından gelebilecek ve işleri yapabilecek ve sebat
gösterebilecek bir hale getirmekle olur ya da yönetimi ele alıp mesuliyeti tam yüklenip iş yapabilecek ve
sebat gösterecek kudreti göstermekle olur. Hiç bir şey elde etmeden hutbelerle, siyasî görüşmelerle
yetinmek, devleti acz içinde, memleketi huzursuzluk ve istikrarsızlık içinde bırakmak; boş yere sarf
edilen bir emeği ve bir gayeyi elde etmeyen “merkebin bulgur taşı etrafında dönmesine” benzer.
Dolayısıyla çok geçmeden de başarısızlık meydana gelir.
Bunun için adamların teşebbüsleri, partilerin hareketleri bir fayda vermedi. Bu korkunç siyasî boşluk 6 ay
müddetle yani 1918 Kasım'ından 1919 Nisan ayı sonuna kadar devam etti.
Bu esnada İngilizler memlekete bağımsızlık fikrini körüklüyorlar; bunun halkın haklarından birisi
olduğunu; Amerika'da, Amerikalıların olduğu gibi, Türkiye'de de Türklerin olduğunu, çağdaş temeller ve
esaslar üzerine yeni bir devletin kurulması gerektiğine dair fikirler yayıyorlardı. Yani “millet iradesine”
dayanan, millet için çalışan, tam bir hakimiyet ve otoriteden istifade eden Sultanın keyfine göre
hareketlere meydan vermeyen yeni bir Türkiye'nin kurulması teşvik ediliyordu.
Bu fikirleri insanlar arasında bilhassa İstanbul'da gençler ve ordu subayları arasında yayıyorlardı.
İngilizlerin bu fikirleri yaymada ve kendilerine taraftar bulma hususundaki kudretlerini anlamak için
insanın; Osmanlı Devleti’nde milliyetçilik duygularını ve ayrılış hislerini bağımsızlık adıyla yayarken
onların yaptıkları şeyleri göz önüne almalı. Bu fikirleri, Balkanlara yoğunlaştırarak orada karışıklıklar ve
huzursuzluklar meydana getirdiler. Bu karışıklıklar Osmanlı Devleti’nin bir çok parçalarının elden
gitmesine sebep oldu. Yine Türkler ile Araplar arasında milliyetçilik ve bağımsızlık eğilimlerini yayarak
devletin tebaasını iki kısma ayırdılar. Halbuki bunları yaparken ellerinde sloganlarından ve ajanlarından
başka bir şeyleri yoktu. Şimdi ise memleketi işgal ediyorlar ve işlerini ellerinde bulunduruyorlardı. Sultan
ve Başbakan ellerinde birer oyuncaktılar. îstedikleri gibi harekete geçiriyorlardı. Böylece bu fikri bir çok
kimselere aşılamak ta büyük bir başarı elde ettiler.
Daha sonra Mustafa Kemal gayet gizlice bu işleri gerçekleştirmek için harekete geçti. Hiç bir kimse
bunun farkında değildi. Çokları ise onun Sultanın dostu olduğunu zannediyordu. Kimse onun hükümete
karşı kuyu kazdığını ve ondan memnun olmadığını bilmiyordu. Böylece hareketlerini gizledi Etrafında
yavaş yavaş işgale karşı olma ve memleketi kurtarma esasına dayanarak bir grup topladı. Yalnız
yakınlarına daha fazla açık davranıyordu. Bir defasında İstanbul’daki yakın arkadaşlarına planını izah etti.
Ve şöyle dedi: "Hükümet her hangi bir karar almada hür değil, Sultan galiplerin elindeki bir mahkumdan
farksız, millî hükümetin merkezinin Anadolu içlerine nakli lazım. Anadolu'da ahaliyi milli harekata
iştirake teşvik etmek mümkündür. Millî hareketle Sultanın tahtı galiplerden kurtarılabilir. Avrupa
Milletleriyle mücadeleden, elden geldiği kadar sakınılmalıdır. Bizim girişmek istediğimiz mücadele
barışa dayanır... Önce yapmamız gereken şey Sultanı kurtarmaktır... Damad Ferid Paşa Hükümeti
hakkında söylenecek tek bir iyi kelime bulamıyorum. Bu Hükümeti devirmenin bir vatan borcu olduğu
kanaatindeyim.”
Bu gizli faaliyetlerine ilaveten Ordunun kumandasını da ele almaya çalıştı. Mustafa Kemal bunda
muvaffak olamayınca ümidini kesti. Zira ona ordunun kumandanlığını vermenin veya onu devletin
herhangi bir resmî vazifesine tayin edilmesinin düşünülmediği açıkça beyan edilmişti. O da her hangi bir
hoşnutsuzluk alameti göstermeden sükut etmişti. Görünürde Halifeye ve hükümete bağlılığında sebat
ettiğini gösteriyordu. Taraftar toplamaktan, bağımsızlık fikirlerini ve bağımsızlığın alındığını/verildiğini
yaymaktan başka bir şey yapmıyordu. Bunun gibi Batının, bilhassa İngilizlerin yaydıkları fikirleri etrafa
yayıyordu.
İNGİLİZLER KANUNİ VE SİYASİ USLUBUNU DEĞİŞTİRİYOR
Bu şekilde Mustafa Kemal fikirlerini yaymak ve taraftarlar toplamaktan ve Mayıs ayına yani 1919
senesinde rolünü oynamasının zamanı gelinceye kadar bundan başka bir şey yapmadı. Müttefikler siyasî
krizlerle netice alamayınca, adamları kanunî/yasal yollardan Hükümeti elde edemeyince, Osmanlı
Devleti’ni diğer parçalarından ayırıp, Hilâfet’i yıkıp yerine Türkiye Cumhuriyetini kurmak için başka bir
üsluba başvurdular. Bu hususta yaptıkları; siyasî, inkılabî ve devletler arası işlerdi. Buna İtalya'nın İzmir’i
işgal etmek için harekete geçmesi ve Fransa'nın Silistre'yi ganimet olarak almak için ısrar etmesi sebep
oldu. İngilizler bizzat Türkiye'nin içinden müttefikler aleyhinde bir hareket meydana getirmedikçe
Türkiye'de projelerini gerçekleştiremeyeceklerini rakipleri Fransa ve İtalya'yı kendi stratejik
mevkilerinden uzaklaştıramayacaklarını anladılar. İtalya, Nisan 1919 da Antalya ve havalisini işgal
ettikten sonra, Yugoslavya'nın bir parçası olan Fyum'u işgal etmiş, müttefikler adına da İzmir’i işgale
kalkışmıştı. İngiltere ve Fransa buna, karşı gelmişler, bu harekete karşı durmayı kararlaştırmışlar,
Anadolu'nun Batı kıyıları ve İzmir'i işgal etmesine müsaade etmemişlerdi. Hatta Doğu Akdeniz'de üstün
duruma çıkmasına sebep olacağını ileri sürerek Antalya'dan da çekilmesini istemeye başlamışlardı.
Rusya'nın katılımıyla aralarında yapılan, "İtalya'ya İzmir'i ve Batı Anadolu'yu işgal hakkını" tanıyan
anlaşma hükümsüz sayılmıştı. Sebebiyse, Rusya imza koymadan harpten çekilmişti. Yunanlılara İzmir'i
işgal ettirmek için projelerini tatbike koymuşlar ve bunun icrası için harekete geçmişlerdi.
Diğer taraftan İngiltere Anadolu içlerinde kaynaşmalar olduğunu, ve geniş çapta soygun ve yol kesme
hadiselerinin vukuu bulduğunu, teslim olmayan orduların fırkalarının enine boyuna memlekette
dolaştıklarını, nizamı ve emniyeti muhafazanın zaruretini, memleketin emniyetiyle oynayan kimselere
haddini bildirecek kuvvetli bir elin bulunması zaruretini iddia etmeye başladı. İstanbul hükümetinden,
güvenilen kuvvetli bir şahsı asayişi temin edip devletin itibarını yeniden kazandırmak için Doğu
Vilayetlerine göndermesini istedi. Gayri resmî bir kanalla Mustafa Kemal'in gönderilmesini tavsiye etti.
Bu husus Harbiye Vekaletine danışıldı. Mustafa Kemal'in planlarını bilmeyen Harbiye Vekaleti 1.
Müsteşarı “Cevad Paşa” onayladı. Fakat Harbiye Vekili, onun planlarını, emellerini bildiği için şüpheli bir
tavır takınıyordu. Buna rağmen bu mesele hemen kabul edilerek haber Mustafa Kemal'e ulaştı. O, süratli
bir tahkikin yapılması, Şark Vilayetlerindeki karışık durum için zarüri tedbirlerin alınmasının geniş bir
yetki gerektirdiğini ve istediğinin yapılması gerektiğini söyledi. Bakanlık, istediği her hususta müsbet
cevap verdi.
Bu zamana kadar çok gizli şekilde taraftar topladığından Sultana ve hükümete karşı her hangi bir
düşmanlığı bilinmiyordu. Daima sükut ediyordu. İstediği geniş yetkileri almakta hırsı o dereceye vardı ki,
kendisine vazifesi hususunda talimatlar gelince olduğu gibi kabul etmedi, bunları düzeltti. Hedefine
ulaştırabilecek bir şekle koydu. Bu haliyle, Başvekil Damad Ferit Paşa'ya arzetti. O herhangi bir
incelemede bulunmadan imzaladı. Sonra Harbiye Vekiline sundu. O da küçük bir tereddütten sonra
mührünü koydu. Bunun birkaç suretini İngiliz Yüksek Komiserine, müttefikler Başkumandanı
Harington'a ve müttefik subaylarına gönderdi.
Nazarı dikkate alınacak meselelerden biri de şudur: Memleketteki meydana gelen karışıklıkları
bastırmakla yalnız İngiltere uğraşıyordu. Fransa ise, mağlup düşen bu memleketten tehlikeli hiç bir
hareket beklemiyordu. Bunun için bu hususta her hangi bir ihtimam göstermedi.
Her ne olursa olsun Mustafa Kemal talimatları, istediği yetkileri elde ettikten sonra Samsun'a gitmek için
İnebolu adlı küçük bir gemiyle Karadeniz yoluyla 15 Mayıs'ta İstanbul’dan Anadolu’ya hareket etti.
İngilizlerin, Yunanlıların İzmir’i İşgal Etmelerini Organize Etmesi
Osmanlı hükümeti bu sırada 1919 Mayısının 2. haftasında müttefiklerin "mütarekenin 7. maddesine"
dayanarak İzmir'i işgal edeceklerini duydu. Bu maddeye göre menfaatleri tehlikeye düşünce, tehlikenin
belirdiği noktaları işgal edebileceklerdi. Başvekil Damad Ferit Paşa, İzmir Valisine, askerlerin
kışlalarından ayrılmamaları ve şehir sakinlerinin her hangi bir gösterisine kuvvetle engel olunmasına dair
talimat verdi.
14 Mayıs 1919 günü İngiliz Donanması İzmir sularında göründü. Bu donanmanın kumandanı Amiral
Kalsorb idi. Valiye müttefiklerin askerlerinin karaya çıkmak üzere olduğu ve bunun için hazırlıklı olması
lazım geldiğine dair haber geldi. Amiral Valiyi çağırttı. Ona İzmir'i Yunanlıların işgal edeceğini bildirdi.
Bunu duyunca Vali bir çığlık attı ve inanamayarak Amiralin yüzüne dikkatle baktı, Kendisini tutamadı,
gözyaşları ve hıçkırıklar arasında ümitsiz bir şekilde; "Yunanlılar.. İzmir'i işgal etmeye Yunanlılar mı
gelecekler?" diyordu. Kumandan; "Paris'ten bana gelen emir böyle." dedi. Vali; “Bir şey çıkarsa mesul
değilim. İleride vukua gelecek şeyleri bilemem.” dedi. Amiral; “İzmir'i Yunanlılardan başka kimse işgal
edemez, anladın mı?” dedi Vali ise; "Üç yüz asker gönderiniz, bunlarla Müslümanların kalbini teskin
edeyim, İşgalin Yunanlılar tarafından değil, müttefikler tarafından olduğunu izah edeyim. İşgalin geçici
olduğunu bildireyim." dedi. Amiral; "İmkansız, imkansız." deyip sözünü kesti.
Ertesi gün 15 Mayıs 1919 sabahı, Mustafa Kemal’in Şark Vilayetlerinde ki kımıldanmaları yatıştırmak
için Osmanlı Hükümeti ve İngilizler tarafından vazifeli olarak gönderildiği ve İstanbul'u terk ettiği gün,
Yunan askerleri İzmir Kordonunda karaya çıkmaya başladılar. Yunan azınlıkları onları karşılamaya
çıkmışlardı. Yunanlıların heyecanı tarif edilemeyecek derecedeydi. Naralar atıyorlar; Yunan askerleri
İzmir caddelerinde dolaşıyorlardı. Türk askerleri ise, Başbakandan gelen sıkı tembihe uyarak kışlalardan
çıkamıyorlardı. Yunanlı azınlıklar ve Yunan askerleri sevinç gösterileri yapıyorlar, meydan okuyarak ve
insanları rahatsız ederek caddelerde dolaşıyorlardı. Buna rağmen ahali ve ordu sükut ediyordu.
Yunan askerleri Hükümet binasının Önüne gelince kimin tarafından olduğu bilinmeyen bir el ateş edildi.
Malum olan husus bunun Yunanlı askerleri heyecana getirmek için yapıldığıdır. Yunanlılar bunu işitir
işitmez bir an durakladıktan sonra Osmanlı askerlerini ve halkı kurşun yağmuruna tuttular. Bir çoklarını
öldürüp yaraladılar. Bazıları nefsini müdafaa ediyordu. Böylece heyecan ve başıboşluk aldı yürüdü.
Yunanlılar hınçlarını aldılar, kinlerini boşalttılar. Müslümanların kanını akıtarak yüreklerinin yangınlığını
söndürdüler. Subayları tahrik etmek için yüzlerine tükürüyorlar. Her Türk'ü, fesini kendi ayaklarının
altında çiğnetmeye mecbur ediyorlardı. Muhalefet gösterenleri vahşice kılıçla öldürüyorlardı. Sonra
Müslüman kadınlarının peçelerini yırtmaya başladılar. Rıza göstermeyenleri öldürüyorlar, müslüman
evlerini yağma ediyorlar, hakaret ve tahrikin, ihanetin her çeşidini yapıyorlardı. Şüphesiz bu kurulmuş bir
projeyi/planı tamamlamak için yapılan doğal olmayan bir harekettir.
Bu vahşiyane hareketler ve korkunç tahrikler esnasında; 19 Mayıs 1919 da İngilizlerin filosu ve
Yunanlıların gemileri arasında İzmir körfezinde İnebolu gemisi göründü, ondan Mustafa Kemal inerek
şehre girdi. Şöyle ki; Mustafa Kemal, İnebolu gemisiyle 15 Mayıs'ta Samsun'a Karadeniz yoluyla
ulaşmak için İstanbul’u terk etmişti. Fakat Samsun'a gideceği yerde İzmir'e gitti.
Hükümetin bundan haberdar olduğu anlaşılıyor. Çünkü Damat Ferit Paşa 16 Mayıs 1919 gecesi yani
İstanbul'u terk ettiği gecenin yarısında İngiliz yüksek komiser temsilcisiyle hemen görüşme talebinde
bulundu ve ona Sultanın Şark bölgelerine Mustafa Kemal’i gönderme görüşünden vazgeçtiğini izah etti.
Çünkü ona Mustafa Kemal'in dahili bölgelerde huzursuzluk çıkararak tahrik etmek niyetinde olduğu
haberleri geldi. Bundan dolayı her ne pahasına olursa olsun yolculuğu esnasında tutuklanması gereklidir.
Ona yolunu kapatacakları ve iadesi için emirler vereceklerini bildirdiler. Fakat bunlardan hiçbiri olmadı.
Böylece Mustafa Kemal gemisini İzmir’e doğru devam ettirdi ve tam Yunanlıların, tahrik ve şiddetle
meydan okumaları esnasında, 19 Mayıs'ta ulaştı.
Şehre ulaşınca hemen vilayet erkanını toplayarak kendisinin Yunanistan'a karşı tedbirler alacağına dair
onları haberdar etti ve bu tedbirlerin mahiyetine Sultanın muvafakat gösterdiğini söyledi. Sonra
Yunanlıları hedef göstererek asker ve sivil komutanları ve liderleri toplayıp milli gösteriler yapmak için
insanları hazırlamalarını söyledi. Hıristiyanlara dokunmamasını ikaz edip gösterilerde barışçı olmasını
talep etti. Onlara şunu söyledi:
“Ahaliden müteşekkil büyük toplantı oluşturarak ateşli hutbeler vererek bu hutbelerde milli duyguların
tahrik ve Türk halkının canlılığının izhar edilmesinin gerekli olduğu esasına dayanarak Pazartesi günü
milli gösteri tertiplenmesinin bitmiş olması gerekir. Gösterilerin, yürüyüşlerin, mitinglerin müttefiklerin
adalet hislerini tahrik edici ve üzerimize vakı olan zulmü kendilerine duyurucu biçimde barışçı olmasını
istiyoruz. Ben tamamen şuna kaniyim, bizim barışçı ve millî gösterilerimiz, zekalı İngilizleri ve şeref
sahibi bazı batılıları harekete geçirerek millî ilişkilerimizin en incesine utanç verici müdahalelerine sınır
koyacaktır. Gösteriler vilayetin her tarafında olmalıdır. Azametli devletlere ve Babıâliye, etkileyici
telgraflar gönderilmelidir. Hıristiyanlara karşı sorumsuzca herhangi bir kimsenin müdahale etmesinden
sizleri kesinlikle sakındırıyorum. Gösterilerimizin milli, barışçı olması gereklidir."
Böylece Sultan makamlarına ahaliden telgraflar yağmağa başladı. Birisinde şöyle deniliyordu: "Memleket
tehlikededir." Diğer bir telgrafta ise; "Artık merkezi hükümet asli görevleriyle kaim olacak durumda
değildir." başka bir telgrafta şöyle deniliyordu: "Memleketimizin istiklalini muhafaza etmemiz ancak
ümmetin iradesi ve onun gayretiyle mümkündür." En sert telgraflardan biri, Sinop gibi önemli bir Harbiye
Limanından İstanbul'a gönderilmişti. Büyük bir heyecanla kaleme alınan telgrafta şöyle deniliyordu:
"Türk Milletinin başında Avrupalıların istedikleri gibi evirip çevirdiği bir hükümet varken onun yaşaması
mümkün değildir."

Mustafa Kemal’in Hilâfet’e Karşı Devrimde İlk Adımı Atmaya Başlaması


Bunun neticesi Sinop Valisi azledildi. Sultan namına Başvekil ile Mustafa Kemal arasında telgraflar
trafiği oldu. Sultan hemen Mustafa Kemal’in dönmesinde ısrar etti. O da bunu reddedip şu telgrafı
gönderdi: "Memleket istiklalini eline alıncaya kadar Anadolu'da kalacağım." Bu açık söz, dinlememezlik,
ihtilale doğru ilk adımdı. Bundan sonra Anadolu'da diyar diyar dolaşarak taraftar topluyordu. Nihayet
ihtilali alevlendirdi.
Hilâfet’in kaldırılmasını, Osmanlı Devleti’nin yani onların deyimine göre Osmanlı imparatorluğunun
diğer parçalarından ayrılmasıyla neticelenen hareketini Mustafa Kemal böylece başlattı. Yalnız bu
vak'alardan kesin olarak anlaşılıyor ki; her şeyi, ihtilali hazırlayanlar İngilizlerdi. Bu işlerle meşgul
olması için Mustafa Kemal’i gönderenler de onlardı. Şark Vilayetlerinde kaynaşmalar olduğunu bunların
bastırılması için bizzat onun gönderilmesini isteyen, Donanmalarının himayesinde İzmir'i Yunanlılara
işgal ettiren, bu milli ruhu alevlendiren, işkence ve tahrikleri yaptıran, Sultan'ın dönmesini talep etmesine
rağmen Mustafa Kemal’i İzmir'e çağıran, bu karışıklıklar ve acıklı durumu istismar ederek insanları, onun
etrafında toplansın diye göz yumanlar yine İngilizlerdi. Bu vakalar bunun böyle olduğunu en açık bir
şekilde gösteriyor. Hadiseleri bilen herkesi, bu noktalara parmak basmaya zorluyor.
İNGİLTERE’NİN, MUSTAFA KEMAL’İN DEVRİMİNİ DESTEKLEMESİ
Bunlara rağmen, İngilizler, başladığını tamamlamak için Mustafa Kemal'i bundan sonra kendi haline
bıraksalardı elde ettiği gayeye doğru elbette bir adım dahi atamazdı. Türkiye'de Arapça konuşan İslâm
memleketlerinin Osmanlı Devleti’nden ayrılmasına sükut eden ve Türklerle yetinenler bulunmakla
beraber, Hilâfet’in ilgasına razı olacak bir fert ve Müslüman dahi yoktu. Buna Mustafa Kemal ve sayıları
iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az birkaç arkadaşından başka rıza gösterecek kimse yoktu.
Hilâfet’e sarılmakta ittifak vardı. Onun simgesi ve sadakatı kalplerin en ücra derinliklerine kadar
işlemişti. Bir "Padişahım çok yaşa!" sözü her Türkün kalbinin bağlarını titretirdi. Ve ondaki en kuvvetli
hisleri canlandırırdı. Onun için, Hilâfet’i ilga etmeyi kararlaştırmak için ümmet adına her hangi bir
temsilcilerin adım atması beklenmezdi.
Lakin İngilizlerin takip ettiği üsluplar, Mustafa Kemal'e dayanmaları ve işlerinde sebat göstermeleri
ihtilale bu neticeleri verdirdi. İngilizler, bu ihtilalle meşgul olurken, meseleyi istismar için devletlerarası
bir tertip hazırlıyordu. Meseleyi genişçe propaganda yapıyor, hadiseleri şişiriyor, müttefikler nezdinde
Türkiye'ye karşı endişe uyarıyordu.
Ecnebilerden ve subaylardan İstanbul'a raporlar geliyordu. Hepsi de Anadolu'ya hakîm olan büyük bir
huzursuzluğun ve millî şuurun fışkırışının vasıflarıyla doluydu. Aynı zamanda haber ajansları bu
minvalde şişirilmiş haberler naklediyordu. Bu sırada müttefikler arasında Paris'te bir Sulh Kongresi
toplandı. İngiltere, Mustafa Kemal'in yapmakta olduğu harekete ait haberleri de görüşülecek konular
arasına alınmasını, yersiz olmasına rağmen ileri sürdü. İngiltere kalplerdeki gayzı alevlendiriyor, sert
şartlar konulmasını teşvik ediyordu.
Fransa bunların, İngiltere tarafından uydurulan işler olduğunu bildiği için bu haberlere kulak asmıyordu.
Aksine daha da ileri giderek Damad Ferid Paşa hükümetinin rızasını kazanmaya çalıştı. Ona bu
hareketlerden dolayı hoşnutsuzluk duymadığını açıkladı. Onun, müttefiklerle dostluk kurmak şefkatlerini
celbetmek için Paris'e gitmek istediğini öğrenince Osmanlı Devleti’nin geleceği hakkında kesin bir karar
vermeden önce Paris'teki Sulh Konferansında Osmanlı Devleti’nin arzularını dinlemek için Paris'e gitmek
isteyen Damat Ferit Paşanın emrine bir zırhlı tahsis etti.
Lakin İngiltere buna karşı çıktı. Fransa'nın Osmanlı Devleti’ni korumasından korktu. Bunun için Damat
Ferid'in Paris'e gitmesine mani olmak istedi. Damat Ferid heyetle birlikte, gitmek arzusunda olduğunu
gösterdi. Fakat hastalığı buna mani oldu. Sonra bir İngiliz Zırhlısıyla seyahat etti.
Paris Kongresi cidden çok sert kararlar aldı. Bu kararların sorumluluğunu üzerine alan İngiltere idi.
Bunun şartlarını müdafaa ediyordu. Hatta Loyd George, 8 Kasım 1919 da Celid Holde irad ettiği bir
hitabede:
“Bilhassa Osmanlı împaratorluğu meselesinde, Müttefik Devletler sulh şartları üzerinde tam bir
muvafakata vardılar. Bilhassa Osmanlı İmparatorluğu meselesinde Bütün Avrupa, Yunanlıların,
Ermenilerin, Arapların bulunduğu topraklar üzerindeki çirkin ve zararlı Osmanlı yönetiminin sona
erdirilmesinde tam bir şekilde ittifak halindedirler. Akdeniz ve Karadeniz üzerindeki limanların bütün
milletlere açılması gerekir.”
Fakat Fransa ile İtalya anlaşmadan memnun değillerdi. Özellikle İngiltere'nin bu şartları müdafaa
etmesinden maksadı; onları icra etmek niyetinde olduğundan değil, Osmanlı Devleti’ne karşı tehdit
unsuru olmasını istediğindendir. Türkleri sultanın aleyhine kışkırtıp Mustafa Kemal tarafını tutmalarını
temin etmek içindi. Bundan dolayı daha sonra 1921 Şubatında Londra’da yapılan konferansta bu
anlaşmanın ilgasını isteyen ilk Devlet İngiltere oldu.
MUSTAFA KEMAL’İN DEVRİMİNDE İLK AŞAMA
Her şeye rağmen ihtilal med ve cezir halinde devam etti. İngilizler, Mustafa Kemal’in düşme tehlikeleri
baş gösterdiği vakit onu kurtarmaya mecbur oluyorlardı. Mustafa Kemal başlangıçta hemen başarı elde
etti. Genç komutanlar ona katıldı. Büyük komutanlar ise ona tabi olmaya hazır olduklarını, fakat Hilâfet’e
dokunmamasını şart koştular. Komutanların katılmalarından ve elinde hükümet kurabilecek kadar yeterli
miktarda kuvvet topladıktan sonra hemen bir hükümet kurmak istedi. Rifat Paşa'yı Sivas'tan çağırdı. Rıfat
Paşa, Batı fikirlerine aşık olanlardandı. Avrupalıları deli gibi seviyordu. Ankara'daki ordunun komutanı
Ali Fuad'ı çağırdı. Ali Fuad iyi yetişmiş, yüksek askerî kültüre sahip bir kimseydi. Aynı zamanda usta bir
siyasetçi idi. Onunla beraber Bahriye Vekilliğinden istifa etmiş olan Rifat Paşa da geldi.
Komutanlar arasında gizli bir oturum yapıldı. Bu toplantıda konuşulan şeyleri yazmayı Arif üzerine aldı.
Mustafa Kemal noktai nazarını ve görüşlerini beyan etti. Herkes onun “karşı koymak ümidimizdir”
fikrinde ittifak etti. Bir plan hazırladılar. Bu plana göre gayri nizamî birlikler oluşturup bunları İzmir'e
doğru, Yunanlıların kuvvetlerini oyalayıp ilerlemelerini ağırlaştırmak için gönderilecekti. Bu çete
savaşlarının arkasında ise dağılmış orduların enkazları üzerinde muntazam ve kuvvetli bir ordu
hazırlanacaktı. Karşı koymanın komutasını ve sevkini idare etmek için elbette bir planın hazırlanması
lazımdı. Ali Fuad'ı; Batı Kuvvetleri Komutanlığına, Kazım Karabekir'i; şark Kuvvetleri Komutanlığına,
Mustafa Kemal’i; Orta Anadolu Kuvvetleri Komutanlığına tayin etmek hususunda karara varıldı.
Sonra Mustafa Kemal ilave etti ve şöyle dedi: “Merkezi Hükümet ve Sultan, düşmanların hakimiyeti
altındadır. Çekici olarak burada Anadolu'da bir hükümet oluşturmamız lazımdır.” Bu sözü duyunca
herkes nefret etti. Muhalefetlerini ve bu fikre aleyhtar olduklarını bildirdiler. Rauf, Halifeyi veya Merkezî
Hükümeti kızdıracak herhangi bir şekilde atılacak adımın aleyhinde olduğunu belirtti. Öbürleri de hep
birden Mustafa Kemal'in bu fikrine karşı olduklarını, fakat onunla beraber vatana hizmet etmeye devam
edeceklerini, vatan uğrunda canlarını feda edeceklerini söylediler. Mustafa Kemal'e olan bütün
itimadlarına rağmen Sultanın haklarına ve hayatına halel getirecek, hatırını kıracak her hangi bir harekette
bulunmamasını şart koştular. Ona Hilâfet’in her şeyden üstün tutulmasını, saltanata hiç bir zarar
getirilmemesini ilave ettiler.
Bu ısrar ve ittifak karşısında onların fikrini kabul etmeye mecbur oldu. Hilâfete hiç bir zarar
getirilmeyeceğini ilan etti. İstedikleri teminatı verdi. Bundan sonra İhtilal çalışması başladı.
Lakin bu hareket Mustafa Kemal’e katılan insanların çoğu nezdinde vatan işgal etmiş olan müttefiklere
karşı yapılan bir hareket olduğu halde, şeklen sultana karşıysa da hakikatte ona karşı yapılan bir mücadele
değildi. Mustafa Kemal ve bir avuç taraftar nezdinde ise bu hareket, hakikatte Sultana karşı yapılan
hareketti. Bunun için niyetlerini gizleyip Halifeye zarar getirilmeyeceğine dair teminatlar vermeye
mecbur oldu. Hal böyle olunca Müttefiklerle çatışmaların olması tabiî idi. Bunun üzerine iki tuhaf hadise
meydana geldi:

Samsun’un İşgali Senaryosu


Birinci hadise; İngilizler ihtilalcilerin denize yaklaşmasına mani olanak maksadıyla Samsun'u daha
kuvvetli bir şekilde bir birlikle takviye etmeye ve Sivas'ı almaya karar verdiklerini ilan edince, Mustafa
Kemal, her ne pahasına olursa olsun Rıfat Paşa'ya Samsun'u müdafaa etmesini emretti. İngilizlere karşı
durup, askerlerinin karaya indirilmemesini istedi. Rıfat bu emri uygulamak üzere 100 kadar müslümanla
limana gitti. Bu sırada bir İngiliz albayı küçük bir kuvvetle limana gelmişti. Rifat ve yanındakiler şehre
girdiler. Bu kuvvetlerle karşılaştılar. Aralarında bir çarpışma, vuku bulmadı. Bundan sonra İngiliz Albayı
ile yanındakiler kıyıdaki gemilerine döndüler ve çekip gittiler. Bununla halka, İngiliz kuvvetlerinin
korktuğu ilan edildi. İngiliz Komutanı ise karşı koyma imkanının zayıf olduğunu görerek çekildi. Bunun
üzerine "Samsun'un İngiliz işgalinden kurtulduğunu", "Sivas'ın da memleket evlatlarının elinde kaldığını"
ilan ettiler.

Mustafa Kemal İhtilalinin Silahlı Savaş Niteliğini Kazanması


İkinci hadise; Yunanlılarla meydana geldi. İngilizler; Yunanlıları, Türklerle çatıştırmak için hazırlıyordu.
Tabiatıyla bu çatışmalar memleket ahalisindeki kahramanlık duygularını harekete geçirecekti. İngilizler
böyle bir gaye için akıtılacak başka bir kan varken kendi kanlarının akıtılmasını tabii ki istemezlerdi.
Bunun için Yunanlılar bu harplerde kurbanlık kuzulardı. Şöyle ki:
Yunanlılar İzmir'de kalmakla yetinmediler. İzmir’deki Yunan Komutanı, "İzmir'den dışarıya saldırmama"
talimatını tutmadı. Yunanlılar, komşu kazalar ve vilayetleri de işgal etmek için harekete geçtiler. Yunan
Komutanı ordularının başında Aydın bölgesine doğru harekete geçti. Yunan Ordusu harekete geçer
geçmez hemen kurşun yağmuruna tutuldu. Yunanlı birlikler ürktü, onlara korku hakim oldu, ne
yapacağını şaşırdı. Onlar da ahaliyi kurşun yağmuruna tutuyordu. Türklerde kurşunu, kurşunla karşıladı.
Bu gayri muntazam muharebe, Yunanlıların hezimetiyle neticelendi. Türkler onları kovup, Rumların
mahallelerini yangına verdiler. Yunanlı kuvvetler bir kaç misli arttıktan ve harp hazırlıklarını da
artırdıktan sonra Türk mahallerini ateşe vererek şehri işgal ettiler. Bundan sonra Türkleri azaltıp İzmir'de
çoğunluğu elde etmek için vahşice yerlileri öldürmeye başladılar. Bunun neticesi Türkler silahlarını alarak
dağlara çekildiler, saldırılara karşı çarpışmaya başladılar. Bu çete harpleri zaman zaman devam etti.
Böylece Yunanlılar ve İngilizlere karşı milletteki intikam duyguları harekete geçirildi. Subaylar, Mustafa
Kemal'in bayrağı altında memleketin kurtarılması için koştular. O da onları köylere salıyor, orada
kahramanlık duygularını alevlendiriyorlardı. Bu haberler Başkente gönderilip şişiriliyordu. İngilizler
görünürde Sultan nezdinde protesto yapıyorlardı. Sultan'ın Mustafa Kemal'e telgraflar göndermesi ve geri
çağırması fayda vermedi. O da kendisine alenen isyan ettiğinden dolayı Mustafa Kemal'i azletti. Bütün
askeri ve sivil kuvvetlere onun emirlerini tutmamalarını tembih etti. Bu azl haberi memleketin her tarafına
yayıldı. Sultan onun ismini ordunun subayları listesinden sildi. Onunla münasebet kuranların isimlerinin
derhal bu kütükten silineceğini söyleyerek tehdit etti. Mustafa Kemal ordu komutanlarına işten el
çektirildikleri takdirde dahi işlerine devam etmelerini bildirdi. Sultanın tayin edeceği yeni subaylar hiç bir
şey yapamayacak bir hale getirmek için Mustafa Kemal taraftarı subaylara; onların ordunun ve milletin
itimadını kazanamadıklarını, Sultana tebliğ etmeleri için talimatlar çıkardı. Haftalarca halkı isyana teşvik
etti. Hükümetin bütün tedbir ve teşebbüslerini suya düşürmek için olanca gayretini sarf etti.

Erzurum Kongresi
23 Temmuz 1919 da Erzurum'da köy medresesine benzer küçük bir binada muhtelif kimselerin
katılımıyla bir toplantı yapıldı. Bu kimseler Şark Vilayetlerinin temsilcileriydi. Bunlar muhtelif
kimselerden teşekkül etmişti. Aralarında eskiden mebusluk yapanlar, hocalar, büyük memurlar, Kürd
kabilelerinin liderleri, Subaylar vardı. Kongre millet adına açıldı. İlk görüşme edilen mesele kongre
başkanlığı oldu. Bu sırada azalardan biri kalkıp delegelere; "Mustafa Kemal'in doğu bölgelerinden hiç bir
yerinden şimdiye kadar mebus seçilmemesine rağmen kongreye başkanlık etmesinin doğru olup
olmadığı" hakkında fikirlerini beyan etmelerini istedi. Bu temsilci hemen susturuldu. Mustafa Kemal
ezici çoğunlukla kongre başkanı seçildi. Kongre 14 gün devam olarak toplandı. Görüşmeler çok elektrikli
cereyan ediyordu. Kongre bazı kararlar aldıktan sonra dağıldı. Bunların başlıcaları şunlardı:
“Millet bölünmez bir bütündür. Ayrılık kabul etmez. Bütün Şark Vilayetleri her işgale karşı konulmasında
ve yabancı müdahaleye karşı durulmasında kararlıdır, İstanbul Hükümeti milletle beraber olmayı geri
çevirir, onu yabancı saldırılardan korumazsa iş bu dereceye vardığında memleketin işlerini idare edecek
geçici bir hükümet hemen kurulmalıdır.”
Bu kararlar açık bir şekilde gösteriyor ki, onlar henüz Sultan Vahdeddin'e yani Halifeye bağlı olduklarını
gösteriyor, onun biatını boyunlarında taşıyorlardı. Bu kongre, geniş yetkiler verilen bir Tenfiz Komitesi
seçilmesine karar verdi. Bu komitenin vazifesi, kongrenin aldığı kararları uygulamaktı. Mustafa Kemal bu
komitenin başkanlığına getirildi. Bu kararlar hemen millete duyuruldu. Birer sureti Avrupa Devletlerine
gönderildi. Sonra Sivas Kongresinin yapılması kararlaştırıldı.
İstanbul hükümeti Erzurum Kongresini duyunca bir beyanname/bildiri neşrederek suretlerini gazetecilere
verdi. Dünya gazeteleri bunu alarak naklettiler. Bunda şöyle deniyordu:
“Anadolu'da bazı kıpırdanmalar var. Nizamı ve Anayasayı sarih bir şekilde ihlal eden toplantılar yapıldı.
Bu toplantıların kanunî ve Parlamento sistemine uygun olduğu söyleniyor. Hakikatte ise bunlar kanuna
ve Parlamentoya aykırıdır. Bunun için askerî ve sivil kuvvetlerin bunları kökünden kazımaları ve en
şiddetli bir tarzda asileri ezmeleri gerekir.”
Hükümetin neşrettiği bu Beyanname Erzurum'daki makamlara ulaştı. İstanbul Hükümetine şunu yazdılar:
“Parlamentonun toplanması zarurî meselelerdendir. Eğer Parlamento toplansaydı bu çeşit toplantılara
lüzum kalmazdı.”
Hükümet meseleyi ehemmiyetle inceledi ve seçimler için gereken hazırlık yapılmadan Meclisi
feshettiğinden dolayı Anayasanın metnine muhalefet ettiği kanaatine vardı. Fakat bununla beraber
Anadolu'daki harekatın önüne geçmek için acil tedbirler almaya çalışıyordu. Hükümet açık bir şekilde
sadık olanlardan başkasının alınamayacağı bir ordu kurmayı kararlaştırdı. Bu ordu kuruldu ve Anadolu'ya
gönderilmesi işi tamamlandı.
İngilizler, Sultan’ı; Mustafa Kemal’in Ayaklanmasını Bitirmek İçin Ordu
Göndermekten Vazgeçiriyorlar
İngilizler bunu öğrenince müttefikler adına Sultanı bundan menettiler. Ateşkes şartları arasında "ordunun
terhis edilip yeniden teşkil edilmeyeceğine" dair şart bulunduğunu hatırlattılar. Sultan, hareketlere mani
olmak için serbest bırakılmasını istedi. Lakin Müttefikler buna tamamen mani oldular. Bu meselede
Müttefiklerden İngilizleri kastediyoruz. Zira memleketi istila eden yalnız onlardı. Müttefikler adına
tasarruflarda bulunan da İngiliz Yüksek Komiseri idi. Onun dairesi, Müttefiklerin Başkomutanı General
Harington'un dairesi yanındaydı,
Sultan, onların ayaklanmaları bastırmak için ordu göndermeye müsaade etmediklerini görünce, onlardan
bunu yapabilecek bir adam göndermelerini istedi. Ve bunda şiddetle ısrar etti. Onlar da; “Biz bu meselede
tarafsızız. Türkiye'nin iç işlerine müdahaleye salahiyetimiz yoktur. Eğer bu memleketin başında kalmak
istiyorsan memleketin asayişini temin etmekle ancak sen mükellefsin.” dediler.
Damad Ferid Paşa İngilizlerden fayda gelmeyeceğini anladı. Bunun üzerine Sultan hususî yollara
başvurdu. Mustafa Kemal’i, Erzurum'dan Sivas'a gelirken yakalatmak istedi. Fakat bu teşebbüsü boşa
çıktı, Zira bundan o haberdardı. İhtiyatlı hareket etti. Yolculuğa çıkacağı zamanı değiştirdi. Toplanan
kuvvetler söylenen yerde onu zamanında bulamadılar. Zira bundan önce Sivas'a gelmişti. Bunun üzerine
Sultan, en büyük taraftarlarından olan Galip Bey'den Kürd kuvvetleriyle Sivas'a bir sefer yapıp kongre
azalarının hepsinin yakalanmasını istedi. Fakat muvaffak olamadı.

Sivas Kongresi
Anadolu'nun her tarafından delegeler Sivas'a geldiler. 4 Ağustos 1919'da Mustafa Kemal’in başkanlığı
altında Kongre toplandı. Yalnız Kongre başkanlığı itiraz noktası oldu. Toplantıdan biraz önce Mustafa
Kemal'in en samimî arkadaşlarından Rauf Bey, Mustafa Kemal'in yanına gelerek; “Biz Kongre
Başkanlığı meselesini inceledik. Nihayet, her ne olursa olsun bunu kabul etmemen üzerinde ittifaka
vardık.” dedi.
Kongre, Mustafa Kemal'in başkanlığında toplanınca, seçim yapılmadan kendini Kongre Başkanı
seçmekle otokratça hareket ettiğinden dolayı itirazda bulunuldu. O da kendini müdafaa etti ve şöyle dedi:
"Biz bugün, tartışma ve çekişmeye müsamaha edecek Meclislerde değiliz. Eğer böyle olursa
İmparatorluğun yıldızı batar. Eseri kesinlikle ortadan kaybolur.” Bu gönül alıcı sözüyle üyeler üzerine
tesir etti. Tarafları çılgınca alkışladılar. Herkes sustu. Sonra oya baş vuruldu. Ekseriyetin Onun tarafında
olduğu ilan edildi.
Başkan seçilince bir konuşma yaparak açık bir şekilde Sultana bağlığını belirtti. Sonra toplantılar başladı.
Günlerce gürültülü, münakaşa ve kulisli bir hava ile devam etti. İtirazlar vuku buluyordu. Delegeler
arasından biri; “Kongrede Tenfiz Komitesinin, Hükümet olduğunu iddia etmeye hakkı yoktur. Avrupalılar,
Anadolu'nun işlerine müdahale edip her tarafını işgal ederlerse ne yapabilecekler? Memurların
aylıklarını, askerin erzak ve levazımını nereden temin edecekler?" dedi. Bazıları ise; "Birleşik
Amerika'nın sömürgecilik gayeleri yoktur. Türkiye'yi içine düştüğü bu tehlikeli durumdan kurtaracak
yegane devlet o dur. Eğer Türkiye mahvolmayıp yaşamak istiyorsa tek çıkar yol kendini Amerika'nın
kucağına atmasıdır." dediler. Rauf Bey, Bekir Sami Bey, Kazım Karabekir, Rıfat, Ali Fuad ve Paşalardan
üçü bu fikri destekleyip şiddetle müdafaa ediyorlardı. Delegelerden biri; "Amerikan mandalığı
istikbalimizi elimizden almaz. Biz bununla, İngiltere'nin Türkiye'yi sömürge ve onun kulu-kölesi yapacak
sömürgeci himayesinden kurtuluruz." dedi.
Kongre böylece Mustafa Kemal'in her mesaisine zıt bir hava ile devam etti. Bu münakaşalardan sonra
Kongre, Erzurum Kongresinin kararları çerçevesinden çıkmayan kararlar aldı. Yalnız Kongre Azaları
Mustafa Kemal'e küskün olarak dağıldılar. Bu sırada Müttefiklere teslim olmayan ve görevlerini onlara
teslim etmeyen eski hali üzere devam eden yegane Ordunun Komutanı olan Kazım Karabekir Paşa ona,
söyle dedi: "Paşam haberleşmelerde kendi adınızla hitap etmeniz tenkide yol açtı. Bu tehlikeli yolda
yürümenin ne neticeler doğuracağını tasavvur edebilirsiniz. Bundan sonra komite namına konuşmanızı
rica ediyorum."
Mustafa Kemal bunun için toplantıdan gayet üzgün çıktı. Fakat toplantı esnasında temsilcileri kendilerini
müdafaa etmeye teşvik etti. Onlara, hükümetin adamı olan Galip Bey'in bazı Kürt Aşiretleriyle Kongre
üyelerini yakalamaya geldiğini bildirdi. Üyeler de doğrudan doğruya Sarayla konuşmak istediler. Fakat
saraydan müsaade edilmedi. Bunun üzerine infiale gelip Damad Ferid Paşa'ya bir saat daha Sarayla
konuşma imkanı verilmezse Merkezi Hükümetle alakalarını katî olarak keseceklerine dair nihaî tehdidi
gönderdiler. Ve artık bundan sonra hür olarak her istediklerini yapacaklarını bildirdiler. Ertesi günün 12
Ağustos 1919 sabahı, belirlenen süre bitti. Sarayla temsilciler arasında her türlü alaka kesildi ve
tehditlerini uygulamağa koydular.
Mustafa Kemal bunu fırsat bilerek faaliyetini artırdı. İstanbul ile memleketin diğer taraflarının alakasını
kesti. Kongrede bir şey yapamayınca ve Anadolu'da bir hükümet teşkilini izhara cesaret edemeyince
yanındakilere, İstanbul hükümetinin değiştirilmesini istemeyi kabul ettirmekle yetindi. Onlar da sükut
ettiler. Ne tasvip ettikleri, ne de itiraz ettikleri nakledilmemiştir. Mustafa Kemal, yardımcılarının başında
Subaylar olmadıkça Orduya hükmedemeyeceğini, Ordu tarafından desteklenmedikçe de kendine karşı
gelenleri emri altına alamayacağını gördü. Ordunun kendisini değil, Halifeyi tuttuğunu anladı. Kongre
esnasında üyeler dışarıda ve içeride ona sarih bir şekilde hiç bir şekilde Halifeden ayrılmanın mümkün
olamayacağını bildirmişlerdi. Bunun için Damad Ferid'le değil, yalnız Halife ile anlaşmayı kararlaştırdı.

Mustafa Kemal’in Halifeyle Diğer Aşamaya Hazırlık İçin Anlaşması


Diğer taraftan Sivas Kongresine dair haberler İstanbul'da başka türlü duyulmuştu. Bunun Mustafa
Kemal'in bir zaferi olduğu söyleniyordu. Kongre'nin İstanbul hükümetiyle alakasını kesmesiyle bu
haberler teyit ediliyordu. Bu alakayı kesmenin sebebi, Başvekilin, temsilcilerin Sarayla konuşmasına
mani olması, Ali Galib'i Kürt Aşiretlerinin başında Kongre üyelerini yakalamak için göndermesi olmakla
beraber alakaların kesilmesi ve kongrenin açılmasındaki başarı kongreye başka türlü bir şekil vermişti.
Bundan başka müttefikler, yani İngilizler, İstanbul’daki sorumlularına Mustafa Kemal ile anlaşmayı
tavsiye etmişlerdi. Bu hava içinde Mustafa Kemal’in Selanik'te çocukluğundan beri samimî arkadaşı
bulunan Abdulkerim ismindeki bir şahıs, Vahdeddin'e, “Mustafa Kemal ile arasında aracı olmaya hazır
olduğunu, Mustafa Kemal'in Halifeye ve Hilâfete sadık olduğunu, onu iknaya hazır olduğunu" arzetti. Bu
zihni hava içinde Vahdeddin, Mustafa Kemal'in, ihtilale tamamen son vermesi için isteklerini arz etmesini
kabul etti. Abdulkerim hemen Sivas'la bir telefon konuşması yaptı, Mustafa Kemal ile görüştü. O da
harekete son vermeyi kabul etti. Ve Damad Ferid Paşa hükümetinin değiştirilmesini, dağıtılan Meclisin
yerine yeni bir Meclis seçilmesini istedi. Sultan Vahdeddin de bunu kabul etti.
2 Ekim 1919 gecesinde vukuu bulan bu telefon görüşmelerinden üç gün sonra Damad Ferid hükümeti
istifa etti. Açık bir şekilde emellerinin boşa çıktığını, zira İngilizler'in kendisini desteklemediklerini
söylüyordu. Ondan sonra hükümeti, Harbiye Nazırı Ali Rıza Paşa kurdu. Bu değişiklik Mustafa Kemal'in
bir zaferi sayıldı.
Akabinde bir beyanname yayınlayarak vatandaşları temsil eden "Tenfiz Komitesi"ne Ali Rıza Paşa
hükümetini desteklediğini, her şeyde ona yardımcı olduğunu millete bildirdi. Sultana, Damad Ferid
hükümetini azlettiğinden dolayı teşekkür etti.
Yalnız Sultan bu bildiriye razı olmadığını, onun millet namına konuşmasını kötü karşıladığını belirtti. Az
kalsın ihtilal yeniden alevleniyordu. Lakin Mustafa Kemal hiddete gelenleri bir şey yapmaktan menetti.
"Sivas Komitesi" ikinci defa hükümete karşı bir tavır takınmamayı kararlaştırdı. Komutanların çoğu geniş
nefes aldılar. Zira ezici çoğunluk ihtilalin yenilenmesini istemiyorlardı. Herkes Halifeye sadakatte ittifak
ediyordu.
Mustafa Kemal ise, komiteyi dağıtmayı oyalıyordu. Zira onun maksadı, Cumhuriyet kurup Saltanatı ve
Hilâfet’i kaldırmaktı. Bu devrede başarılı olamadı. Başka bir teşebbüse girişmek için elbette bir silah
olarak komitenin bulunması gerekiyordu. Komitenin feshi zamanını geciktirmek için her türlü mazeret ve
vasıtaya baş vuruyordu. Yalnız onun feshedilmemesi taraftarı olduğunu söylemiyor, aksine kendisinin de
aynı kanaatte olduğunu bildiriyor. Fakat meseleyi oyalıyordu. Bu oyalama, yanındakilerden bir çoğunun
canını sıktı. Çokları açık bir dille "milletin hükümete rıza göstermesinden sonra komitenin kalmasına
artık lüzum olmadığını" belirtiler. Hatta Mustafa Kemal'i destekleyenlerden bir kısmı da aynı
fikirdeydiler. Onun yakın arkadaşlarından Mareşal İzzet ve bazıları delillerini göstererek ve durumun
tehlikeli olduğunu belirterek iç çekişmeye son verilmesini istediler. Onlar, komitenin kalması demek,
aradaki anlaşmazlığın kalması demek olduğu kanaatindeydiler. Mustafa Kemal, yeni hükümetin “Milletin
güvenine layık olduğunu ispat etmesi lazım. Bu da, hükümetin icraatını göstermesinden, hakikaten
işlerinde samimî olduğunu ispat etmesinden bir müddet sonra mümkündür” diye cevap veriyordu. Ve
kendisinin, mebusların ekseriyetinin vatanperver insanlardan meydana gelmesi için halihazırda yalnız
yeni seçim hareketlerini hazırlamakla meşgul olduğunu ilave ediyordu.
İşte bu, Mustafa Kemal'in harekatının birinci aşamasıdır. Bu vakalar gösteriyor ki onu öne süren ve
himaye edenler İngilizlerdi.
İngilizlerin Samsun'u işgale teşebbüs edipte sonra oradan çekilmeleri senaryosu, halkı Mustafa Kemal'in
etrafında toplamak için düzenlenmişti. Aksi takdirde İngilizler devletin göğsünde çöreklenmiş, alınması
en güç olan merkezlerini işgal edip her tarafını istila etmişlerken Samsun'u işgal edemeyecekler miydi?
Sonra İngilizlerin Samsun'u işgal edeceklerini Mustafa Kemal'e kim haber verdi de Rıfat Paşayı buranın
müdafaasına gönderdi?! Ve İngilizler Samsun gibi bir şehri fiilen işgale karar verince Rıfat Paşanın
yanındaki yüz adam onlara karşı şehri müdafaaya kafi mi idi?! Dahası var: Samsun şehri hakikaten bu
kuvvetler sayesinde mi işgalden kurtulmuştu ki gönderdiği kuvvetlerle Mustafa Kemal'in Samsun'u
İngiliz işgalinden kurtardığına dair geniş bir propaganda yapılsın? Bunların hepsi insanlarda, onun
İngilizlere ve Müttefiklere aleyhtar olduğunu, onların hepsini memleketten çıkarmak istediğine dair
kanaat sahibi yapmak için uydurulmuş birer senaryo değil mi idi?
Yunanlılarla çatışmalar niçin vukuu buldu? Yunan Komutanının hükümetinden aldığı talimat, İzmir'den
dışarı saldırmaması üzerine olmasına rağmen, bu talimat tanınmayarak niçin İzmir’in havalisindeki
toprakların işgaline kalkışıldı? Bunu kendi isteğiyle mi, yoksa Müttefik Kuvvetleri Komutanından aldığı
talimat üzerine mi yaptı? Bütün bunlar nasıl vukuu buldu? Hepsi de dağlarda bölükler meydana getirerek
Yunanlılara ve işgal kuvvetlerine karşı harekete geçen silahlılara ayaklanma şekli verebilmek ve
müttefiklere karşı çatışmaya girişmek için halkı Mustafa Kemal’in bayrağı altında toplamak için değil mi
idi? Bu, ihtilali tutuşturmak ve ileri sürmek için değil mi idi?
Her ne kadar İngiltere, dolambaçlı yollara başvurarak; ihtilali harekete geçirmeyi ve alevlendirmeyi
gözlerden gizlemeye muvaffak olduysa da, Halifenin karışıklıklara son vermesi için orduyu hazırlama
girişiminin engellenmesi, ihtilali açıktan himaye etmek değil midir? 1919 senesi yazında bu harekatın
önüne geçmek mümkündü. Sultan kuvvet hazırlamaya başlayınca müttefikler ona engel olmuştu, yani
İngilizler; "ateşkesin askerlerin terhis edilmesini gösteren maddesine" aykırı olduğunu söyleyerek
Halifeyi bundan menettiler. Halife bu karışıkları bastırmak için kuvvet hazırlamaktan niçin engellendi.
Halbuki ateşkes şartları arasında askerin, silahtan tecrid edileceğine veya terhis edileceğine veya askerî
malzemelerin müttefiklere verileceğine dair hiç bir şart yoktu. Yalnız şöyle bir madde vardı: "Memleketin
hudutlarını ve dahilî asayişini koruyacak ve hudutları muhafaza edecek zaruri kıtalar hariç, mümkün
olan en kısa zamanda Türk Ordusu dağıtılacak." Onların, "harekatı bastırmak için kuvvet toplamak,
anlaşma şartlarına aykırıdır" diye ileri sürdükleri iddia nereden çıkıyor?!
Üstelik 1919 senesinin Mayıs ayının başlarında Şark Vilayetlerinde huzursuzluk olduğu şayiası çıkaran ve
bunu bastırmak için Padişahın bir komutan göndermesini isteyen ve bu hususta Mustafa Kemal’i
önerenler de onlardı. Dünya gazetelerinde ve ajanslarında ilan edilen ihtilali yok edecek kuvvetin, Halife
tarafından hazırlanmasını engellemelerine rağmen kendilerinin çıkardıkları hareketleri yok etmek için bir
kuvvetin gönderilmesini mi teklif ediyorlar? Sonra Halife, işgal etmiş kuvvetler olmaları dolayısıyla,
hareketi bastırmaları veya bunun için kendisine kuvvet hazırlamaya müsaade etmelerini isteyince; “Biz
tarafsızız.” dediler. Bu ne biçim bir tarafsızlık ki, görünüşte kendilerine karşı ve Müttefiklerinden biri
olan Yunanlılarla mücadele eden bir hareketi bastırmaktan Halifeyi alıkoyuyorlar?!.. Bu tabiî mi, yoksa
hakikatte hareketi desteklemek ve korumak mı? Emniyeti korumak için ateşkes şartlarının metni, zaruri
birlikler bulundurmayı müstesna tutmuşken; Sultanın ihtilali bastırmak için kuvvet hazırlamasına,
müttefiklerin, yani İngilizlerin mani olması şüphesiz ki, ihtilali himaye etmek ve onu yok etmeğe çalışan
Halifenin elini kolunu bağlamak, demektir.
Bütün bunlara rağmen ihtilal, Sultana karşı bir hükümet kurmaktaki gayesinde muvaffak olamadı. Onunla
görüşmelere başlayıp emrine girmeye mecbur oldu. Lakin halkı müttefiklere karşı harekete geçirme
işinde, İngilizlerin Samsun’u işgal etmelerine mani olduklarını göstermeleriyle de, Yunanlılarla
çatışmalarında işgale karşı koyma fikri meydana getirmek ve bu harekatın başkanlığını Mustafa Kemal'e
vermekte muvaffak oldular.

Mustafa Kemal’in İnsanları Ülkenin Kurtarılması Düşüncesi Etrafında


Toplamadaki Başarısı
Dolayısıyla Mustafa Kemal, muzaffer sayıldı. Zira o, herkesin inandığı ve benimsediği gibi Müttefikleri
memleketten çıkarmak ve onları işgal kabusundan memleketi kurtarmak gayesiyle, insanları etrafında
toplayabilmişti. Halk arasında böylece işgale direniş/karşı koyma fikrini ve ona karşı tedbirler
alınabileceği inancını yaymağa muvaffak oldu. Halkın ümit kaynağı haline geldi. Her ne kadar Mustafa
Kemal'in, Halifeye karşı yöneltilen niyetleri hususunda şüpheleri bulunsa da, ordunun subaylarının
takdirini kazandı. Zira Halife aleyhine yöneltilen her fikir mukaddesata yöneltilen bir fikir olarak
görüyordu. Çünkü Halifelik mukaddes şeylerden sayılıyordu. Ahali, halifeliğin mukaddes merkezinin
korunabilmesi ve düşmanları yurttan kovabilmek için Mustafa Kemal'in Halife ile anlaşmasını
istiyorlardı. Özellikle, İngilizlerin Samsun’u işgaline mani olması ve Yunanlılarla harbe girmesiyle,
Müttefik Kuvvetlere karşı direnişin mümkün olduğunu görmüşler, bu emele yapışarak, Mustafa Kemal’i
bu hareketin kahramanı olarak tanımışlar. Halife'de de bunları yapabilecek imkanlar olmadığını
görmüşlerdi.
Bunun neticesi bakışlar Mustafa Kemal’e çevrilmişti. Zira insanların çoğunluğu siyasî hareketleri ve
gayelerini anlayamazlar. Çünkü bu hareketler girift ve basit insanlar tarafından da anlaşılması güç
meselelerdir. Siyasî işlerle uğraşmamış subaylar da aynı durumdalardı. Bu nedenle, bu İngiliz oyunlarını
anlayamadılar. Keza onlar devletlerarası münasebetleri bilmiyorlar, harp ganimetleri ister mağlup olan
devlete verilsin veya onun elinde kalsın, fakat İngilizlerin kendi müttefiklerini, bu ganimetlerden mahrum
etmekte hırslı olduklarını, hatta İngilizlerin ağır basması ve Birinci Devlet olmakta devam etmesi
hedeflerini değerlendiremiyorlardı. Ve yine İtalya'nın veya Fransa'nın Türkiye kıyılarında bir bölgeyi
işgal etmesinin, İngilizlerin Doğu’daki ve Akdeniz’deki nüfuzlarını tehlikeye düşüreceğini bilmiyorlardı.
Bunun için İngilizler onların bir şey almasına imkan vermedi. Üstelik onlar İngiltere'nin Fransız'ları,
İtalyanları kuvvet yoluyla ve açıktan açığa değil, başkalarını kışkırtarak, manevralar yaparak ve devletleri
birbirine tutuşturarak kovmak istediğinin farkında değildiler.
Şu ana kadar, Müslümanlardan her hangi biri, Hilâfet’in devamında, bütün devletler nezdinde, hususiyetle
İngilizlerde, devamlı surette korku oluşturduğunu idrak edemiyordu. Buna ilaveten İngilizlerin Mustafa
Kemal ihtilaliyle, Müslümanların elleriyle Hilâfet’i ilga etmek için oynadıkları çirkin manevraları da
idrak edemiyorlardı. Bu sebepten işgal kuvvetlerine karşı direnmek, karşı koymak için Mustafa Kemal,
Türkiye'nin liderliğini ele aldı. Böylece birinci aşamada başarılı oldu.
MUSTAFA KEMAL’İN ANKARA’YI KENDİSİNE MERKEZ EDİNMESİ
Böylelikle, ikinci defa Parlamento ve kanun yoluyla yönetimi ele almak için teşebbüse geçti. Eski esas
üzerine, yani Halifenin hükmüne bağlı Osmanlı bir Parlamento seçimi yapmak için hazırlıklara başlandı.
Lakin Başvekil Ali Rıza kendisinin zayıf olduğunu, halkın meylinin Mustafa Kemal tarafında
bulunduğunu hissettiğinden onunla anlaşmayı tercih etti. Bahriye Nazırı Salih Paşa'yı Anadolu'ya
gönderdi. 18 Ekim 1919 dan itibaren Amasya'da Tenfiz Komitesiyle beraber toplantılar yapıldı. Günlerce
devam etti. Nihayet Salih Paşa, komite üyeleriyle hükümetin arasını bulmaya muvaffak oldu. İleri sürülen
ilk teklif; saltanat veya Hilâfete dokunmamak meselesiydi. Teklif hemen kabul edildi. Sonra İstanbul
temsilcisi, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararlarını olduğu gibi kabul etti. Tenfiz Komitesinin feshi
meselesinde şiddetli münakaşalar oldu. Bunun üzerine yeni Parlamento toplandıktan sonra feshin meclis
tarafından kararlaştırılması işi askıya alındı.
Bundan sonra Mustafa Kemal, ikametgah ve merkez edinmek için Ankara'ya çekildi. Şehre girişi
esnasında karşılamak için hazırlıklar yapılmıştı. Geleceği günün sabahı, onu karşılamaya katılmak için
çiftçiler işlerini bırakmışlar, dervişler, üzerinde Kuran ayetleri yazılı yeşil bayraklarla beraber kafile
halinde karşılamaya çıkmışlardı. Gelir gelmez tezahürat yapıldı. Kadınlar şenlikler yaptılar. Tekbir ve
tahlil (la ilahe illallah) sesleri arasında muzaffer bir komutan gibi şehre girdi ve orada yerleşti.
Yeni seçimler sonunda Ankara'dan Mebus seçildi. Bir çok Mebuslar Ankara'ya gelip hazırlık toplantıları
yaptılar. Bu toplantılarda meseleler münakaşa edildi, Parlamentonun İstanbul’da toplanmasına, üyeleri
resmen Mebus olduktan sonra Tenfiz Komitesinin dağılmasına karar verildi, Fakat Mustafa Kemal iki
fikre de şiddetle itiraz etti. Ve şöyle dedi:
"Parlamentonun adalete bağlılığının derecesi ve siyaseti belirinceye kadar komite devam etmelidir.
Parlamentonun başkente gitmesi ise, delice bir ahmaklıktır. Eğer bunu yaparsanız düşmanın himayesi
altına girmiş olursunuz. Memlekete İngilizler hakim, pek gecikmeden sizin işlerinize müdahale ederler,
belki de sizi yakalayıp hapse atarlar. Hür olabilmesi için Parlamento burada toplanmalıdır."
Fakat bütün mebuslar başkentin İstanbul olduğundan Parlamentonun orada açılmasında, memleketin
gerçek yöneticisi ve Müslümanların halifesi olan Sultan Vahdeddin’in gölgesi altında kalmakta ısrar
ettiler. Mustafa Kemal buna sükut ederek kabullenmiş göründü, lakin kendisi Ankara'da kaldı ve
İstanbul’a gitmedi. Ankara Mebuslarının katılımıyla bir toplantı yaparak, onlara talimatlar verdi.
Onlardan gıyaben kendisinin Meclis Başkanı seçmelerini istedi.
21 Aralık 1919 da Padişahın hitabesiyle Parlamento açıldı. Arkasından Başkan seçimine geçildi. Mebuslar
Mustafa Kemal'i kabul etmeyip Rauf Beyi Başkan seçtiler. 20 Ocak 1920 de ise Meclis Erzurum ve Sivas
Kongrelerini tasvip eden ve "Misak-ı Millî" diye meşhur olan kararı aldı. Türklerin çoğunluğu teşkil ettiği
bütün memleketlerde tam bir istiklal ve hürriyet istedi. İstanbul ve Marmara kıyıları boşaltılacak,
İmparatorluğun diğer yerlerinde referanduma baş vurulacaktı.
Bu sıralarda Avrupa devletleri, Osmanlı Hükümetine İstanbul ve Boğazların Sultanın tasarrufu altında
kalması gerektiğine dair bir nota verdiler. Mustafa Kemal ve taraftarları bunu kendi siyasetlerinin zaferi
şeklinde tefsir ettiler. Ve adil bir sulh şartlarını içeren bir barış anlaşması ile Avrupalılarla anlaşmaya
varılabileceğini söylediler. Bu sırada Mustafa Kemal, Ali Rıza Paşa Hükümetini düşürüp onun yerine tam
anlamıyla millî bir hükümet kurmak için çalışıyordu. Bu hususta Mebuslara çok ısrar etti. Bütün
gayretlerini sarfetti. Fakat Mebuslar bundan sakınıp onun sözüne kulak asmadılar. Bunun üzerine aklı
başından oynadı. Meşru yollardan Hükümeti ele alıp Hilâfet’i, Cumhuriyete değiştirme emellerinin suya
düştüğünü anladı. Kuvvet yoluyla hükümeti ele alabilmek için tekrar ihtilal hareketini alevlendirmeye
başladı.
MUSTAFA KEMAL’İN İKİNCİ AŞAMADA AYAKLANMAYA YENİDEN DÖNMESİ
Yeni Mebuslar seçimini isteyen, Meclisin Anayasaya uygun olduğunu kabul eden, seçilen mebuslarla
uyuşan, Meclisin kararlarını kabul edeceğini söyleyen eski hükümeti düşürüp yeni hükümeti tasvip eden,
memleketin Anayasa ile idare edilmesini isteyen hep Mustafa Kemal idi. Bütün bunlara rağmen Meclis
yoluyla yönetimi ele alamayacağını anlayınca ihtilale yeniden başlamayı kararlaştırdı. Bunun için ordular
hazırlayıp, harbe hazırlamaya başladı. İstanbul’dan İngiliz ve Fransız Komiserlerinin bilgisi dahilinde
Anadolu'ya külliyetli miktarda para ve silah göndermeye başladılar. Görülüyor ki müttefikler buna karşı
şeklen itiraz ediyorlardı. Hakikatte ise meseleyi sükut edip bir şey demiyorlardı. Daha tuhafı Mustafa
Kemal, Gelibolu Yarımadasında İngiliz Yüksek Komiserinin gözleri önünde arabalar, silah ve cephaneler
topladı. Bütün bunları İngilizlerin kontrolüne rağmen yaptı.
Bundan sonra Müttefiklere karşı çete savaşları başladı. Birya, muhasara edilip teslim alındı. İhtilalciler
buradaki İtalyan kuvvetlerine çekilme fırsatı verdiler. Silistre’nin şarkî kısmına da hücum edildi. Oradan
Fransız birliği çekildi. Paris ve Londra katî olarak askerî hareketlerin durmasını istediler. Lakin hareketler
durmayıp seyrine devam etti.
7 Mart 1920 de Müttefikler Ali Rıza'yı istifaya mecbur ettiler. Onun istifası üzerine yerine Bahriye Nazırı
Salih Paşa geçti. Salih Paşa, Mustafa Kemal ile Amasya'da ittifak yapan adamdı. 0 da durumu
normalleştirmeye çalıştı.
Fakat 10 Mart 1920 de Lord Gurzon, Lordlar Kamarasında şu açıklamada bulundu:
"Müttefikler, İstanbul’da Avrupalıların bu derece küçük görülmelerine, Hıristiyanların baskı altında
tutulmalarına ve her yerde katliam vukuu bulmasına razı olamazlar."

İngilizlerin İstanbul’u İşgali


Bu açıklama üzerine Haliç, İngiliz harp gemileriyle doldu. İngiliz memurları Anadolu'dan çekildiler.
Ankara'dan süratle çekildikleri gibi Anadolu'daki geri kalan İngiliz kuvvetlerinin de mümkün olan en kısa
zamanda çekilmeleri için emir verildi.
İstanbul'da Meclis Başkanı Rauf Bey, İngilizlerin, vatansever mebusları tutuklayıp, Damad Ferid Paşa
hükümetini işbaşına getirmek istediğini açıkladı. Hemen Mustafa Kemal taraftarı Mebusların İstanbul'dan
kaçıp İngilizlere teslim olmamalarını isteyen bir telgraf çekti. Fakat onlar kaçmayı kabul etmediler.
16 Mart 1920 günü sabahın erken saatlerinde askerlerin İstanbul'u işgal ve ahaliyi tazyik etmeleri gibi
muhtelif tedbirler alındı. Müttefik Kuvvetleri Başkomutanı İngiliz Generali Hanri Wilson bununla
vazifelendirildi.
Paris ve Roma, üç Devletin yani İngiltere, Fransa ve İtalya'dan müteşekkil cezalandırma işine karışmayı
kabul ettiler. Fakat yalnız İngiltere, deniz kuvvetlerini gönderdi. Fransa ve İtalya kara ve deniz
kuvvetlerinden hiç bir şey göndermediler. Fransa ve İtalya, İngiltere'nin İstanbul'u işgalde başarılı
olduğunu gördüklerinde devletlerarası dengeyi korumak için İngilizlerin tek taraflı tasarrufuna engel
olmak için müdahalede bulundular. Memleketi ortaklaşa yönetmelerini istediler. Lakin İngilizler buna
imkan vermeyip tek taraflı hakimiyetlerine devam ettiler,
Sonra İngiliz askerleri beklenmedik bir anda ana caddelerde iftiharla gösteri yürüyüşlerine başladılar.
Askerler dahil herkesin kalbine bir korku tohumu atıldıktan sonra P.T.T. dairesini ve mühim devlet
binalarını işgal ettiler. Mustafa Kemal tarafını tutanlardan bazı mebuslar tutuklandı. Bunlar arasında Rauf
Bey, Fethi Bey'de vardı. Eski hükümet başkanı Emir Said Halim de tutuklandı. Bunların hepsi
tutuklandıktan sonra ertesi günü bir yolcu gemisiyle Malta Adasına sürüldüler. İstanbul'dan bazı mebuslar
ve bazı subaylar Ankara'ya kaçtılar. Müttefikler İstanbul'a hakim olarak şehri istedikleri gibi idare etmeye
başladılar. İstanbul'da sıkıyönetim ilan edilip gazetelere, posta, telgraf ve hükümete sıkı sansür konuldu.

İngilizlerin Uygulamalarının Yanında Yer Almasından Dolayı İnsanların


Sultana Kin Duyması
Sultan, İngilizlerin bu hareketlerini tasvip etti. Başbakanlıktan bir tebliğ neşredilerek halk sükunete davet
edildi. Halkın sakin olmalarının en mühim vazife olduğu zikredildi. Tebliğ şöyle başlıyordu: "Her Türk
vatandaşının en mühim vazifesi Sultanın emirlerine itaat etmektir." Bunun neticesi halka ve askerlere bir
korku havası hakim oldu. Tabiî bu, ahalinin Sultana karşı kininin artmasına ve onun her taraftan tenkide
uğramasına sebep oldu. Parlamento resmen feshedildi.
5 Nisan 1920 de İngilizlerin talebi üzerine Salih Paşa istifa edip yerine Damad Ferid geçti. Memleketi
zalimce yönetmeye başladı. Bundan sonra bütün yetkiler onun eline geçti. Açıkça İngilizlerin menfaatini
gözetmeye, muhtelif vesilelerle onların sevgisini kazanmak için çalışmaya başladı. O kadar ki,
İngilizlerden daha İngiliz taraftarıydı. Sultan da İngilizlere karşı muhabbetinde ve Mustafa Kemal
taraftarına karşı hücumda Damad Ferid'den aşağı değildi. Şeyhülislâm, Mustafa Kemal taraftarlarına karşı
fetva çıkarmaya teşvik edildi. O da, vatancıların, milliyetçilerin Allah'ın gazabına uğramış sapık kimseler
olduğunu, Müslümanların bu asilerle savaşmaları gerektiğine dair bir fetva çıkardı. Bu sırada Sultanın bu
fetvayı teyid eden ve Mustafa Kemal ve onunla beraber olanların idama mahkum olduklarına dair de bir
ferman çıktı.
Mustafa Kemal, bunu duyunca henüz Anadolu'dan çekilmemiş olan bir kısım İngiliz kuvvetlerini
tutukladı. Sonra Eskişehir'e yakın olan Garnizon'un İngilizlere hücum edip, içinde İngiliz mangası olan
Eskişehir'i muhasara etmesini emretti. Bu sırada İngiliz kuvvetleri Konya'ya giden bir İtalyan birliğini
beklemekteydiler. Türk askerleri İngilizlere hücum ederek Eskisehir’i kuşattılar. Konya'ya giden İtalyan
kuvvetlerine de hücum ettiler. Bunlar Konya'ya girebildilerse de büyük kayıplara uğradılar. Sonra Batıya
doğru çekilip İzmir'de Yunanlılara katılmaya mecbur oldular. İngilizler de, İtalyanların Konya'dan
çekildiği gibi Eskişehir'den çekildiler. Böylece Anadolu'da hiç bir Müttefik askeri kalmadı. İngilizlerin
vaadı üzerine Konya'ya giden İtalyan kuvvetleriyle küçük bir çatışma olduysa da İngilizlerle hiç bir
çarpışma vukuu bulmadı.

Mustafa Kemal’in Yeni Bir Temsilciler Seçimleri Yapılacağını İlan Etmesi


Bu operasyonlardan apaçık anlaşılıyor ki, memleketi iki taraf yönetiyor: Bir yanda İngilizler, Halife ve
hükümeti; diğer yanda Mustafa Kemal partisiyle ve bütün halk. Mustafa Kemal İngilizlere karşı harekete
geçtiği için halk onu, İngiltere’ye karşı girişilen harekette lider edindi. Bunun için kamuoyu subayların ve
memurların çoğunluğu onun tarafını tutuyorlardı. Bu durumu fırsat bilerek henüz feshedilmemiş olan
Tenfiz Komitesi adına yeni seçimler yapılacağına dair bir karar çıkardı. Yeni Meclisin eski Meclisle hiç
bir ilgisi olmayacağını, bunun Osmanlı Meclisi değil, ancak olağanüstü yetkilere sahip olan milli bir
yasama organı olacağını belirtti. Bu millî Meclisin toplantı yeri olarak Ankara seçildi.
Bilfiil seçimler yapıldı. Fakat bu seçimler gerçek anlamıyla bir seçim değil, ancak şeklî bir seçimdi.
Kamuoyu, Meclisin millî bir Meclis olabilmesi için mutlaka Kemalistlerin seçilmesinin icap ettiği
merkezindeydi. Gerçekte de böyle oldu. Kemalistlerden başka hiç bir Mebus çıkmadı.
23 Nisan 1920 de Ankara'da Büyük Millet Meclisi toplandı. Açılış oturumunun Cuma günü olmasını
istediler. Hacı Bayram Cami'inde kılınan Cuma namazından sonra bayrakları alarak toplantı yerine
gittiler. Meclisin kapısı önünde iki koç kurban ettiler. Sonra içeri girerek açılış oturumunu yaptılar. Bu
anda Anadolu'daki bütün camilerde buna benzer toplantılar oldu. Hatta en küçük köylerde bile.
Seçimler esnasında ve Meclis açılırken Mustafa Kemal, memurları ve subayları Ankara'ya nakletmekle
meşguldu. Ankara'dakiler; içinde hocaların, subayların ve büyük memurların bulunduğu bir muhaceret
selini şehirlerine kabul ediyorlardı. Önceleri bunun sebebini anlayamadılar. Fakat sonra bunların hükümet
kurmak için girişilen hazırlıklardan ibaret olduğunu öğrendiler
Mustafa Kemal’in Ankara’da Devlet Teşkilatını Kurması
Böylece Mustafa Kemal, Ankara'da bir devlet, muntazam bir ordu kurmakta devam etti. Hükümet
Daireleri inşa ettirdi. Bir matbaa ve gazeteciler getirdi. Bu sırada "Hakimiyeti Milliye" adlı bir gazete
çıkarılıyordu. Ankara'yı Hükümet merkezi ve memleketin başkenti olacak hale getirdi. Ve Türkiye
Cumhuriyeti'nin temellerini atmaya başladı. Fakat bunları son derece gizli ve kapalı bir halde yapıyordu.
Görünürde onun bu mücadelesi ve harbi, yabancı işgaline ve yabancı kuvvetlere karşı idi. Nitekim bu
hareketlerine, memleketi müdafaa ettiğini mazeret olarak gösteriyordu. Açıktan açığa resmî bir şekilde
Avrupalılara; "Siz bütün Arap memleketlerini ve Suriye'yi de işgal edebilirsiniz. Fakat Türkiye'yi işgal
etmenize asla müsaade etmeyeceğim. Biz bütün bir milletin istifade edeceği meşru bir hakkı müdafaa
ediyoruz. Millî hudutlar dahilinde hür bir millet olmak istiyoruz. Bundan bir arpa boyu dahi
vazgeçemeyiz." diyordu. Millî Meclisin açılışında ve daha sonraları şu sözünü ilan ediyordu: “Alınacak
bütün tedbirlerden ancak Hilâfet’in ve saltanatın korunması, Sultanın kurtuluşu ve memleketin
yabancıların boyunduruğundan kurtarılması gayesi güdülüyor.” Sonra bir demeç daha verdi. Bu
demecinde şöyle dedi: “Sultan, Başkentte istediği gibi hükmeden yabancı devletlerin elinde esir
olduğundan, dolayısıyla hür bir sultan olmadığından ve hiç bir egemenlikten istifade edemediğinden
şimdilik geçici olarak memleketin, ilişkilerini büyük Millet Meclisi idare edecektir.” dedi.
Bunun akabinde memleketin işlerini yürüten yeni bir Tenfiz Komitesi seçildi. Bu komite, Meclis
tarafından seçilen 11 Bakandan teşekkül ediyordu. Mustafa Kemal bu komiteye başkan seçildiği gibi
Meclise de başkan seçildi. Bundan sonra hükümete Albay İsmet Paşa da katıldı.
Millet Meclisi toplantılar yapıp kararlar alıyordu. Bu kararlar çok mühimdi. Buna göre; "İstanbul
Hükümetiyle yabancı devletler arasında yapılan ittifaklar ve ticarî anlaşmalar ilga edilecek ve hükümsüz
sayılacak, sultanın vakıflarından ve mallarından gelen gelirler dahil bütün kaynaklar Ankara Hükümetinin
tasarrufu altına girecekti."
Bu şekilde Ankara'da hükümet, parlamento, daireler ve ordu kuruldu. Çok önemli kararlar alındı. Sultan
şu durumla karşı karşıya geldi, ya bu hükümeti ortadan kaldırması veya ona teslim olması gerekiyordu.
Böylece iki taraf arasında silahlı bir Çatışma kaçınılması imkansız olan bir meseleydi. Nitekim Öyle oldu.

Sultan, Ankara Hükümetini Yok Etmek İçin Askeri Hamle Yürütüyor


Halife, kendisine sadık olan subayların kumandası altında Ankara üzerine bir sefer hazırladı. Ordu, küçük
Asya'nın Kuzey batısına doğru ilerledi. Bir çok gönüllüler de ona katıldılar. Bundan başka
yardımcılarından birini, kabileleri tahrik etmek için Kürdistan'a gönderdi. Milleti, tahtı ve Hilâfet’i
müdafaa etmeleri için teşvike başladı. Halifeye bağlılık; henüz fermanlarının hürmetle karşılanacağı bir
şekil de kalplerde yerleşmiş bir vaziyetteydi. Ona isyan Allah'a isyan, ona itaatte Allah'a itaat sayılıyordu.
Bunun için bir çok bölgeler Halifeye katıldı. Bazı mıntıkalar ise, Ankara hükümetine karşı isyan etti.
Halife Ordusu Kemalist birliklerden bir tanesini tam esir etmekte başarılı oldu.
İki taraf arasındaki bu çarpışmalar 1920 yılının Mayıs ayı boyunca devam etti. Bütün meydanlarda
Sultanın taraftarı kuvvetler Mustafa Kemal'in kuvvetlerine karşı ezici galibiyetler elde ettiler. Bütün
bölgeler Halifeye katılarak, herkes onun tarafına geçti. Mustafa Kemal'in elinde yalnız harekatın merkezi
olan Ankara kalmıştı. Fakat o da düşmek üzereydi. Etrafındaki köyler bir bir Sultanın bayrağı altına
girerek halifenin ordusuna katılıyordu. Mustafa Kemal ve taraftarları Ankara'da çok zor bir durumda
kaldılar. Kalplerini ümitsizlik sardı. Halifeye teslim olup onun hizmetine girmeyi doğru bulmaya
başladılar. Mustafa Kemal'in hayatı bir ipliğe bağlıydı. Onun ezilmesine bir ramak kalmıştı.

Barış Şartlarının İlan Edilmesi, Bozguna Uğramasından Sonra Mustafa


Kemal’in Konumunu Değiştirdi
Bu sıralarda Paris'te imzalanan ve "Sevr Anlaşması" denen sulh anlaşmasının şartları ilan ediliyordu. Bu
anlaşmayı Sultan kabul etmiş, hükümet başkanı Damad Ferid Paşa da imza koymuştu. Sulh
anlaşmasından bir buçuk sene geçmesine rağmen bu şartlar yeni ilan ediliyordu. Türkiye'de halk
anlaşmanın şartlarından bir şey bilmiyordu. Bu şartlar geniş bir neşriyatla Türkiye'nin dört bucağına
neşrediliyordu. Bunun Üzerine memleketin her tarafından Halifeye ve Başvekil Damad Ferid Paşa'ya
karşı kamuoyu heyecana geldi. Bu heyecan iyice şiddetlendi. Bunun, zirveye ulaştığı bir sırada İngiliz
Başvekili Davit Jorje, Avam Kamarası'nda şu açıklamayı yaptı: "Müttefiklerin maksadı Türk olmayan
milletleri, Türk boyunduruğundan kurtarmaktır." Bu açıklama halk arasında yayıldı. Halkın heyecanı
arttı. İngilizlere, kuklalara olan Halifeye ve Başvekil Damad Ferid'e karşı kinleri galeyana geldi.
Böylece durum hemen tersine döndü. Halk, Halifeden ayrılıp Mustafa Kemal'e katılmaya başladı. Ona
karşı isyan eden bütün bölgeler Halifenin Ordusundan ayrıldı. Mustafa Kemal düşmanlarından
temizlendi. Halifenin Ordusu müthiş bir hezimete uğradı. Her yerde sultanın prestiji düştü. Halk
anlaşmayı imzalayan ve memleketi düşmanlara teslim eden Ferid Paşa'dan intikam almak için sözleşmeye
başladılar. Böylece Ankara, tekrar duruma hakim oldu. Bütün halk Mustafa Kemal tarafına geçerek ona
kurtarıcı gözüyle bakmaya başladılar. Hemen memleketin birinci lideri oldu, zira bu anlaşma Türklerin
akıllarını başlarından almıştı. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'na son veriyor, onun topraklarını Avrupalılar
arasında paylaşılmasını veya muhtelif bağımsız vilayetlere bölünmesini gerektiriyordu. Bu da,
Türkiye’nin Küçük Asya'da küçük bir devlet olması neticesini yoğunlaştıracaktı. Ayrıca Türkiye'nin
başkenti ve Avrupa'ya açılan tek geçit olan İstanbul, yabancı devletlerin hakimiyeti altına girecekti ve
Sultanın yetkilerini, bir takım görünüşten ibaret anlamsız bir hale getirecekti. Türkiye; İngiltere, Fransa ve
İtalya'nın nüfus bölgelerine ayrılacaktı. Anlaşma buna göre gayet korkunç maddeleri içeriyordu.
Korkunçluğun, iğrençliğin derecesi anlaşılsın diye misal olarak bazı maddeleri zikredelim:

Sevr Anlaşmasının Bazı Maddeleri


1- Arap memleketleri: Türkiye, İmparatorluğa tabi olan bütün Arap memleketlerinden ayrılıyor. Hicaz ise
bağımsız bir devlet olarak tanınıyor. Türkiye, Filistin, Suriye ve Mezopotamya'daki hakimiyetinden
vazgeçiyor. Bu memleketlerin geleceği hakkında verilecek kararlar müttefiklere bırakılıyor.
2- Türkiye'nin Avrupa kesimi: Batı Dmace, Çatalca hattına kadar Yunanlılara veriliyor. Hemen bu sırada
Yunanlılar, Batı Trakya'yı Müttefiklerden teslim aldılar. Böylece Yunanlılar hudutlarını, Türkiye'nin
başkentinden 20 mil yakınına kadar genişletiyorlardı.
3- İzmir ve Ege Adaları: İzmir Şehri, beş sene müddetle Yunanlıların idaresinde kalıyor. Bundan sonra
Yunan Hükümeti onlara, Yunanistan'a iltihakı tasvip edip etmemelerine müsaade edecek. İmroz, Tenedos
adaları ise Yunanlılara verilecek. Diğer Ege Adalarında da Yunan sultası tanındı. Stratejik önemi haiz
Rodos adasını içine alan 12 Ada ise İtalya'ya bırakılacaktı.
4- Ermenistan: Türkiye, Ermenistan'ı bağımsız bir devlet olarak tanıyacak. İki devlet arasındaki hudut
meselesinde, Wilson prensiplerinin tatbiki Türkiye tarafından kabul edildi.
5- Kürdistan: Türkiye, Fırat Nehri'nin Doğusunda kalan Kürdistan topraklarına özerklik verilmesini kabul
edecek. Bu hususta İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan teşekkül edecek bir heyet tarafından sunulacak her
hangi bir planı kabul edecek. Yine Türkiye, Doğu hudutlarında Kürt bölgesinde İran'la bazı sınır tadilatı
yapmayı kabul edecek. Bundan başka bu anlaşma yürürlüğe girdikten sonra bir sene zarfında Kürtler
“Cemiyet-i Akvam’a” müracaat edip Türkiye'den ayrılacaklarını bildirirlerse, Cemiyet-i Akvam'da
Kürtlerin buna layık olduklarını görüp onlara bağımsızlık verilmesi hususunda tavsiyede bulunursa;
Türkiye, talebin yerine getirilmesini kabul edecek ve yukarıda belirtilen arazi dahilindeki bütün
yetkilerini Kürt Hükümetine, devredecek. Ve bu hususta Müttefiklerle Türkiye arasında yeni bir anlaşma
yapılacak.
6- Boğazlar ve İstanbul: Türkiye, Boğazların devletler arası bir heyetin kontrolü altında olmasını ve bu
bölgenin askerden arındırılmış bir bölge olmasını kabul edecek. İstanbul ise, ileride Türk hakimiyeti
altında kalacak. Bunlardan başka Türk Ordusu ancak, 50.000 kişi ile tahdit edilecek ve Ordu,
Müttefiklerin talimatına ve isteklerine göre hareket edecek. İngiltere, Fransa ve İtalya, Türkiye maliyesi
üzerinde geniş yetkilere sahip olacaklar, eski imtiyazlar olduğu gibi bırakıldıktan başka yeni ağır şartlar
ilave edilecek, azınlıklara imtiyazlar ve aynı haklar tanınacak. Özellikle Ermenilere, Rumlara ve Kürtlere
daha geniş bir mana ile Hıristiyanlara bu haklar tanınacaktı
Bu sebepten dolayı bu korkunç ve zillete düşürücü anlaşmanın ilanı, bunu kabul edip imzalayan sultana
karşı Türkiye'de ihtilalin alevlenmesi için yeterli bir sebepti. Böylece kuvvetli cereyan, Ankara'ya doğru
yöneldi. Bütün memleket, yeni Ankara Hükümeti tarafına geçtiler. Bu cereyan, Ankara Hükümeti için
askerî ve sivil bir kuvvetin teşekkül etmesine sebep oldu. İngiliz Donanmasının himayesi altında ve
yabancı işgalinde bulunan İstanbul'u bile tehdit etmeye başladı, Böylece Mustafa Kemal, ikinci anlaşmayı
da kazandı. Memlekette ve orduda birinci derece nüfuz ve hakimiyet sahibi olan ve Ankara'yı merkez
edinen 2. bir Hükümet kurmaya muvaffak oldu.
Mustafa Kemal ihtilalinin ikinci aşaması ve vakaları işte bunlardır. Bu vakıaları öğrenen her kimse
bunların İngilizlerin hazırladığını, bunu yapmaya sevk edenlerin onlar olduğunu, bu hareketi himaye edip
mahvolmaktan koruyanların da onlar olduğunu anlar. Türkiye Hükümeti istemediği halde, İstanbul'un ve
Boğazların Sultanın idaresi altında kalması gerektiğini resmî bir muhtıra ile Türkiye Hükümetine sunan
yine müttefiklerdi. Onların bu sırada işgallerini devam ettirmekle beraber niçin böyle bir cömertlikte
bulundukları anlaşılamadı. Bunun sebebi daha sonra meydana çıktı. Zira bu, daha sonra İngiltere'ye;
Fransa ve İtalya'ya fırsat vermeden yalnız başına buraları işgal etmesi imkanını verdi. Bu hadise,
İstanbul’u ve Boğazları tek başlarına işgal edebilmeleri için İngilizler tarafından yapılan bir manevraydı.
Bundan başka ihtilal yenilendikten sonra İstanbul'dan Mustafa Kemal'e giden silahlar ve mallar, İngiliz ve
Fransız Yüksek Komiseri'nin bilgisi dahilinde gidiyordu. Buna niçin sükut ediyorlardı? Gelibolu
Yarımadasından araba dolusu cephane ve silahların nakli niçin teşvik ediliyordu? Bundan başka Mustafa
Kemal'i Müttefiklerle mücadele ediyormuş gibi göstererek, İstanbul'da alınan yapay tedbirler nedir?
Esasında bu tedbirlerin İstanbul'a karşı değil, tabiî olarak ihtilalin merkezi Ankara’ya, ihtilal ordusuna ve
Mustafa Kemal'e karşı yöneltmeleri gerekirdi. İngilizlerin, donanmalarıyla beraber İstanbul'u tekrar işgali
etmemeleri de. Başkentte huzuru bozucu işler yapmamaları ve isyan edenlere de dokunmamaları
gerekirdi.
Ayrıca ihtilalciler İngilizlerle değil, Silisya'da Fransızlarla, Konya'da İtalyanlarla çarpıştılar. İngiliz
ordusu ile aralarında hiç bir çarpışma olmadı. Tabiatıyla bu Mustafa Kemal'in ihtilaline karşı şayet
kızmak gerekirse, Fransızlar ve İtalyanlar olurdu. İngilizler değil. Lakin İngilizler tek başlarına tekrar
memleketi işgal ettiler. Fransızların ve İtalyanların işgal etmelerine de engel oldular.
Bundan sonra İngiltere, Mustafa Kemal’in Ankara'da kuşatılıp, düşeceği sırada neden Sevr Anlaşmasını
ilan etti? Neden ilanına kadar bu anlaşmayı gizliyordu? Halbuki bu anlaşmanın imzalanmasından bir
seneden fazla bir zaman geçmişti. Başvekilin bu anlaşmayı imzalaması ve bilahare anlaşmanın ilan
edilmesi; halkı, Halife ve hükümet aleyhine kışkırtma değil mi? Bu, Mustafa Kemal ihtilalinin
müttefiklere karşı olduğunu göstermek için değil mi? Şüphesiz bütün bunlar İngiliz oyunu idi.
Memlekette 2. bir hükümet kurulabilmesi için; Halifeye darbe indirip Mustafa Kemal'i kurtarabilmek için;
anlaşmayı tam bu sırada ilan eden de onlardı. Bundan sonra üçüncü aşamaya; devletlerarası kongreler ve
nihai anlaşmalar aşamasına geçtiler.
ANKARA HÜKÜMETİNİN YERİNİ SAĞLAMLAŞTIRMASI VE DEVLETLERİN ONUNLA
DOĞRUDAN İLİŞKİYE GİRMESİ
İkinci aşama da, Ankara'da fiili kuvvet ve nüfuz sahibi 2. bir hükümet kurulup, İstanbul Hükümetinin
kuvvetsiz ve kudretsiz bırakılmasıyla sona erdi. Bu 2. hükümet yerleşip memlekette hakimiyet sahibi
olunca hemen İngiltere Londra Konferansına çağırdı. Bu konferansta Yunanlı ve Türkiyeli bazı delegeler
hazır bulundu. İngiltere; “Konferanstan maksadımız, Şark Meselesinin çözüm çarelerini aramaktır.” dedi.
Bununla Paris'te imzalanan Sevr Anlaşması şartlarına yeni baştan göz atmayı kastediyordu. Çünkü Şark
Meselesine hal çaresi aramak için bir konferansın yapılması resmî bir sulh konferansına denk tutulmuştu.
Bu kongre ile Sevr Anlaşması Paris Kongresinde kabul edildiği gibi tatbik edilmeden onun üzerinde
münakaşa ve görüşme yapılması icabettiğini belirtmek istiyordu. Zira imza edilmesi üzerinden bir sene
geçtiği halde takibata konmamış ve tam Mustafa Kemal kuşatılacağı sırada ilan edilmişti. İngilizlerin
ilgili devletleri, yalnız Sevr Anlaşmasının şartlarının gözden geçirmek için Londra Konferansına davet
etmeleri pek gariptir. Zira bu anlaşma İngiltere'nin lehineydi. Bu sebeple Fransa bu anlaşmaya rıza
gözüyle bakmamış, istemeyerek kabul etmişti. Zira Osmanlı Devleti'nin mirasından aslan payını
İngiltere'nin aldığını görüyordu. İstemeyerek, Suriye ve Klikya ile yetinmeye mecbur olmuştu. Ayrıca bu
kısımlarında Şüpheli bir hibe olduğunu biliyordu. İtalya da o anlaşmaya kızmıştı. Akdeniz'de Yunan
hakimiyetini kabul ediyordu. Özellikle Anadolu'da Yunanistan'ın genişlemesi, harp esnasında İtalya'ya
ayrılan topraklar ve nüfuz alanı üzerinde vukuu buluyordu. Bunun için bu iki devlet yani Fransa ve İtalya
daha çok pay ümit ettiklerinden, anlaşmayı istemeyerek imza etmişlerdi.
İngiltere'nin kendi lehine olduğu halde o anlaşmayı uygulamaya koymaması dikkati çekiyor. Ve tabiî
olmayan bir durum arzediyor. Bu sırada anlaşmaya yeniden bir göz atılmasını istemesi daha tuhaf ve
garip kaçıyor. Tuhaflık şurada ki; kendisinden başka hiç bir Osmanlı veya Türk bir heyet bulunmamasını
şart koşan Osmanlı heyeti yanında yeni Ankara Hükümetini temsil eden bir heyet vardı. Zira Osmanlı
Devleti meşru olan, harbe girip mağlup olan, toplantının yapılmasına sebep olan ve Sevr Anlaşmasını
imzalayan devletti. Sulh şartlarını yeni baştan gözden geçirmek için toplanan bu devletler arası
konferansta, yeni Ankara Hükümeti'nin yeri neydi? Yalnız bu, Ankara'da kurulan yeni hükümetin, önce
görüşmelere katılması ve sonra da nihaî sulh anlaşmasını yapmak için İngilizler tarafından kurulduğunu
göstermez mi?
Hilâfet Hükümeti'nin, Ankara Hükümetiyle beraber görüşmelere girmemesi gerekirdi. Onunla beraber
konferansa katılması, devletler huzurunda onu resmen tanımaktı. Düşman karşısında bir memlekette ve
sulh şartlarının görüşmelerinde iki hükümetin bulunması son derece zayıflığın ve devletin çökmesinin
alametidir. Tabiî olarak Hilâfet hükümetinin Ankara Hükümetinden temsilciler gönderilmesini kabul
etmemesi gerekirdi. Fakat aksine o bunu kabul etti. Hatta o kadar zayıf bir duruma düştü ki, Mustafa
Kemal'in Londra'ya çağırılmasını, onunla barışıp, onu memnun etmek için bir vesile kabul etti. Bunun
için Başvekil Tevfik Paşa, Mustafa Kemal'e, Avrupa Devletleri tarafından yapılan daveti takdim etti. Ona;
"Türk Devleti adına, Osmanlı İmparatorluğu menfaatine kuvvetli bir cephe halinde ve tek bir programla
milletin birbiriyle el ele verdiğini göstermek için Türk Heyetinin tek bir cephe halinde konferansa
iştirakini istiyor." dedi. Fakat Mustafa Kemal, bunu kabul etmedi. Ve; "Anayasanın yetkilerinden
faydalanan, memlekette tek hüküm ve nüfuz sahibi olan yalnız Ankara'daki Büyük Millet Meclisidir.
Avrupa Devletlerinin ancak bu kanalla davet etmeleri gerekir." diye cevap verdi.
Büyük Millet Meclisi bu sırada daimi bir Meclis halini almış, 9 ay çalışma sonunda yeni bir Anayasa
hazırlamıştı. Anayasa hazırlarken üzerinde en çok münakaşa edilen ve çözümü en güç olan mesele olarak
"Hilâfet ve Saltanat" meselesiyle karşılaşılmıştı. Mustafa Kemal kendi adamları olmasına rağmen
Meclisin çoğunluğu karşısında Hilâfet’in ve saltanatın kalacağına dair Anayasaya açık bir madde
koydurmuştu. Bunun için Başbakan Tevfik Paşa'nın Türk heyetlerinin birleştirilmesi ile ilgili olarak
kendisine yönelttiği davetine verdiği cevapta şöyle demişti: “Büyük Millet Meclisi, Anayasanın ilk
maddelerinden birinde saltanata ve Hilâfet’in kudsiyetine dokunmamayı karar altına aldı. Şimdi Ankara
Hükümeti'nin heyeti, Sultanın heyetiyle konferansa iştirak edebilmesi için Halife'nin, Meclis'in
meşruiyetini kabul etmesi gerekir.”
Lakin Sultan, Meclis'i ve onun Anayasasını tanımadı. Zira bunu tanımak şeklen Hilâfet’in kalmasını
sağlamakla beraber, hakikatte Hilâfet’in ortadan kalkması demekti. Çünkü Anayasada «Hakimiyet
kayıtsız şartsız milletindir. Millet, hakimiyetin kaynağıdır. Milletin yetkilerini kullanmakta tek yetki
sahibi makamı Meclistir. Harbe ve sulha o karar verir.» kaydı vardı. Bu ise, İslâm’ı esasından yıkmak
demekti. Zira İslâm’da yasamanın kaynağı millet değil, İslâm şerîatıdır. Savaşa ve Barışa Halife karar
verir. Bunun için Sultan'ın bu teklifleri kabul etmesi mümkün değildi. Bunun üzerine Ankara
Hükümetiyle Halife'nin Hükümeti arasında heyet teşkili hususundaki görüşmeler kesildi.
Avrupa Devletleri, Sultan'ın Hükümeti kanalıyla giden davetiyeyi Mustafa Kemal'in kabul etmediğini
görünce, İngiltere Müttefikler adına, doğrudan doğruya Ankara Hükümetini davet etti. Onun bu daveti,
Ankara Hükümetini resmen tanımak demekti. İki heyet ayrı ayrı konferansa gittiler. Tevfik Paşa, Halife
heyetinin başkanıydı. Bekir Sami Bey ise Ankara Heyetinin başkanı idi. 1921 Şubatı'nda konferans
Londra'da yapıldı.

Londra Konferansına Sultanın Gönderdiği Heyet Başkanının İki Heyet


Adına Görüşmelerde Bulunması İçin Ankara Heyeti Lehine Çekilmesi
İki heyet görüşme masasına oturunca Tevfik Paşa, İstanbul Heyeti başkanı sıfatıyla söz hakkını Bekir
Sami'ye verdi. Bekir Sami, iki heyet adına konuşacak, Türklerin isteklerini bildirecekti. Ve onun sözü
geçerli olacaktı. Böylece İstanbul susup, yalnız Ankara konuştu.
İngiltere adına Loyd George, Fransa adına Briyan, İtalya adına Kont Sforza konferansa katılanlara,
konferanstan maksadın, sadece harpte birbirleriyle çatışan milletler arasında uyum sağlamak olduğu;
müttefiklerin, bilhassa Yunanlılara verilen imtiyazlar da olmak üzere sulh şartlan üzerinde tadilata hazır
oldukları; İzmir bölgesi sakinleri üzerinde tetkik yapmak üzere yeni bir heyet teşkil olunacağı; bu heyetin
kararları iki tarafa da tatbik edileceğine dair izahat vermeye başladılar. Bekir Sami bu heyetin
gönderilmesini kabul etti. Fakat Yunanlılar şiddetle muhalefet ettiler. Ankara Heyeti Başkanı, İzmir
Vilayetinin, Hıristiyan bir vali tarafından idare edilen ve iç işlerinde de özerk bir vilayet olmasını ileri
sürdü. Fakat bunu da Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar kabul etmediği gibi İngilizler de kabul etmediler.
Fransız Heyeti, Klikya'nın boşaltılıp Türklere bırakılmasını kabul edip, bu hususta söz verdi. Bekir Sami,
Türkiye'nin münasebette bulunduğu bütün devletlerden üstün olarak Fransa'ya ticarî imtiyazlar
verilmesini kabul etti. Ve Fransa ile Türkiye bir anlaşma imzaladı.
Fakat Londra Konferansı Türkiye ile Fransa heyetlerinin anlaşması müstesna hiç bir netice elde edemeden
dağıldı. Heyetler döner dönmez Mustafa Kemal, Bekir Sami'nin Fransa ile yapmış olduğu anlaşmayı
reddetti. Bunun üzerine Bekir Sami Dışişleri Bakanlığından istifa edip Mustafa Kemal'e karşı gruba geçti.
Mustafa Kemal, Fransız Hükümeti'ne, gönderilen heyetin verilen yetkilerin çok fazla dışına çıktığını,
bunun için onun kararlarının geçersiz olduğunu ve memleketin bunları kabul edemeyeceğini, onun kabul
ettiği kararlardan hiç kimsenin sorumlu tutulamayacağını bir mektupla bildirdi.
Bundan sonra Fransa ile Ankara Hükümeti arasında görüşmeler cereyan etti. Bunun neticesi Türkiye,
Fransa ile 20 Ekim 1921 tarihli sözleşme imzaladı. Buna göre; Türkiye, Suriye üzerindeki haklarından
Fransa lehine vazgeçiyordu. Suriye ile Türkiye arasında Güney sınırı tesbit edildi. Fransa Klikya'dan
kuvvetlerini çekti. Böylece Mustafa Kemal, doğrudan doğruya yabancı devletlerle ve yabancı devletler de
onunla münasebetler kurmaya başladı. Ortada Hilâfet Hükümeti olmasına rağmen yabancı devletler,
onunla anlaşmalar yapıyorlardı.
Avrupa Devletleri onun tarafını tutmaya başladılar. Fransa ve İtalya onu memnun edip ona yaklaşmak
istiyorlardı. İngiltere devletlerarası meselelerde açıkça onu tasdikliyor; Yunanlıları terk ettiğini ve
Yunanlılara karşı da buğzunu belirtiyordu.
Mustafa Kemal, Rusya ile de temaslar sağladı. Rusya harpten çekilmiş ve memlekette Komünizm
Hükümeti teşekkül etmişti. Bu devletin desteğini istedi. Batum üzerindeki haklarından vazgeçti. Türkiye
adına onunla bir dostluk anlaşması imzalanmasını istedi. Çünkü bu anlaşma, onun yeni hükümeti tanıması
demekti. Komünist Hükümet bunu hemen kabul etti. Zira o hiç bir şey kaybetmeyecekti. Üstelik
İslâmiyetin ve Hilâfet’in aleyhindeydi. Hilâfete ve İngilizlere karşı Mustafa Kemal'e cesaret verdi.
Batum'u alıp bir şey kaybetmedi. Bu anlaşma 16 Mart 1921'de yapılmıştı.
Bundan önce İtalya kendi isteğiyle Antalya üzerindeki haklarından vazgeçmişti. 1921 Ocak ayında
buradan çekilmişti. Böylece Fransa, İtalya, Rusya, Ankara Hükümeti tarafına geçti, Mustafa Kemal'in
kuvveti arttı.
MUSTAFA KEMAL, YUNANİSTAN’LA OLAN PROPLEMİ HARP YOLUYLA TASFİYE ETMEYE
HAZIRLANIYOR
Londra konferansının başarısız olması, Mustafa Kemal ile Fransa, İtalya ve Rusya arasında ittifaklar
yapılmasıyla harp problemlerinden Yunanistan meselesinden başka ortada bir şey kalmadı. Bunun için
Mustafa Kemal’e Yunanlılarla olan anlaşmazlığı harp yoluyla halletmesi işaret edildi. Ve bu meselenin
halli ona bırakıldı.
Bunun için cephane ve erzak hazırlıkları yapılıyor, ordu teçhiz edilip miktarı artırılıyordu. Her taraftan sel
gibi silah geliyordu. Bariz bir şekilde bunun bir harbe hazırlık olduğu anlaşılıyordu. Rusya'dan,
İstanbul'daki İngiliz cephelerinden gizli olarak Boğaz yoluyla ve Karadeniz kıyıları vasıtasıyla yardım
geliyordu. Fransa Kilikya'dan çekildi. Bu cephedeki 80 bin kadar asker Batı Cephesine takviye olarak
gönderildi. Yunanlılar endişe duymaya ve bu hazırlıkların kendilerine karşı yapıldığını, Avrupa
devletlerinin aleyhine olduğunu anladılar. İngiltere'nin kendisini terk ettiğini gördü. Bunun için Türkiye'yi
kendisine karşı teşvik ediyor diye şikayette bulundu.

Yunan’ın Türklerle Savaşa Başlamak Üzere Saldırması


Bunun üzerine müttefiklerden izin almadan Türklere karşı hücuma geçmeyi kararlaştırdı. Çünkü
müttefikler onun aleyhindeydiler. Müttefikler, Yunanlıların taarruza geçeceklerini anlayınca arayı bulmak
için teklifte bulundular. Öyle görünüyor ki, Yunanlılar bu teklifin zamanı uzatıp Türklere hazırlanma
fırsatı vermek için yapıldığını gördüler. Onların teklifine cevap vermeden hemen taarruza geçtiler.
Böylece Türklerle Yunanlılar arasında 1,5 seneye yakın devam eden muharebeler oldu.
Muharebe resmen başlar başlamaz müttefikler tarafsız olduklarını ilan ettiler. Tabiî, bu durum çok tuhaftı.
Osmanlı Devleti, fiilen İngiliz işgali altındaydı. Devletler arasında, müttefiklerin işgali altında
sayılıyordu. Anadolu'da meydana gelecek her hangi bir savaş elbette işgal kuvvetlerinin karargahına tesir
edecekti. Bu durum karşısında, tarafsız nasıl kalabilirlerdi?! Tabiî olarak ya müttefikler Yunanlılar
tarafında olacaklar veya harbe engel olmak için onlara karşı bir tavır takınacaklardı. Tarafsız olmak,
bilhassa bu karışık durumda gayri tabiîdir. Fakat tarafsızlık bilfiil tahakkuk etti. İngiltere Yunanlıları
kendi başlarına bırakınca, Yunanlılar şaşırmış olarak kör döğüşü şeklinde hareket etmeye başladılar.
Doğru olan hareket, teslim olup görüşmeleri kabul etmeleriydi. Fakat bunu yapmadılar. Muharebede ısrar
ettiler. İngiliz Hükümeti, Yunan Hükümetine; Türkiye ile aralarında aracı olmak için resmen teklifte
bulundu. Lakin Yunanlılar bunu kesinlikle reddettiler. O bu aracılıkta, şüphe olduğunu biliyordu. Veya
İngiltere'nin Mustafa Kemal tarafını tuttuğunu görüyordu. Bunun için aracılığını kabul etmeyip harbe
devam etti.
Harp iki taraf arasında sürekli olarak devam ediyordu. Yani bazen bir taraf, bazen öbür taraf galip
geliyordu. Yunanlılara karşı sürdürülen çete harbi düzenli bir harp haline döndü. 23 Mart 1922 de
Yunanlılar, Eskişehir ve Afyonkarahisar'a doğru ilerlemeye başladılar. Bu iki şehir, demir yollarının
kavşağında iki önemli merkez sayılır. Az bir müddet zarfında Afyonkarahisar'ı ele geçirdiler. Fakat 1922
Nisan'ının ilk günlerinde İnönü'de kesin bir yenilgiye uğradılar ve Bursa'ya çekilmeye mecbur oldular.
Temmuz ayında tekrar kuvvetlerini toplayıp harbe giriştiler. İstanbul'a hücum etmeye azmettiler. Bilfiil
İstanbul’u işgal için hücum ettiler. Fakat Müttefiklerin Başkomutanı Harington buna mani oldu. Onlar da
Doğuya doğru hücumlarına devam ettiler ve Demiryolu hattına kadar vardılar. Türklerle göğüs göğüse
çarpıştılar.
Türk Ordusuna, İsmet Paşa kumanda ediyordu. On gün Yunan hücumlarına karşı durabildi. 11. günde
Yunan Ordusu Kütahya'ya girdi. İsmet, bu birbiri arkasına gelen hücumlara karşı koymaya çalışıyordu.
Fakat Yunan Ordusu yavaş yavaş kuşatmayı daraltıyordu. Güneydeki Yunan Ordusu, Afyonkarahisar'ı
alarak Kuzeye doğru ilerlemesine devam etti. Harp devam ediyordu ve durum gittikçe güçleşti.
Yalnız ordunun komutanları bütün bunlara rağmen son ana kadar harbe devam etmek gerektiğine kani
oldular. Bunun üzerine Mustafa Kemal geldi. Başkomutanlık ona bu acı haberi bildirdi. Durumu
öğrenince hemen muharebelerin durdurulup Doğuya doğru çekilmesi için emirler verdi. Türk Orduları
çekilebildi. Ordunun morali iyice bozulmuş ve büyük kayıplar vermişti. Düşmanlara çok miktarda
ganimetler bırakmıştı. Arabalar taşıyabildikleri şeyleri taşıyorlar; kadınlar ve çocuklar bin bir güçlük
içinde bu arabalarla beraber yürüyerek çekiliyorlardı. Türk Orduları Sakarya'nın yanında durdular.
Mustafa Kemal Eskişehir'den Ankara'ya trenle döndü. Yunanlılarla yapılan görüşmeler neticesiz kaldı.
Mustafa Kemal, Yunanlıları memnun etmeye hazırdı. Fakat onlar yanaşmıyorlardı. Türklerin maneviyatı
çok kötüydü. Büyük Millet Meclisi devamlı olarak tartışmalı oturumlar yapıyordu. Muhalifler, Mustafa
Kemal’e ve komutanlarına karşı kinlerini boşaltıyorlardı. Onu destekleyen ve yardım eden Mebusların
güvenleri zedelendi ve büyük bir şaşkınlık içinde kaldılar.
Bundan sonra Mustafa Kemal karargahına döndü. Komutanları dinledi. Çok zor bir durumda olduklarını
gördü. Onlarla bir toplantı yapıp kahramanlık duygularını alevlendirmeye çalıştı. Ve şöyle dedi:
"Demiryolunun, Eskişehir'in veya başka her hangi bir şehrin kıymeti ne? Bunların hiç biri mühim değil.
Her şey ordudadır. Ordu ise kuvvetlidir. Dört hafta geçmeden mutlaka düşmanlara galip geleceğiz."
Komutanlar bu sözleri duyunca şaşırarak onun yüzüne bakmaya başladılar. Bu sözü hezeyan kabilinden
sayıyorlardı.
Harp devam etti. Yunan Ordusu ilerledi. General Papulos'un kuvvetleri, Sakarya'nın batısında toplandı.
Türkler Kara'yı vermek zorunda kaldılar. Sağ kanat süratle çekildi. Sol kanat ise bir yerden çekilince diğer
yerlerden de çekilmeye mecbur oluyordu. Mustafa Kemal’in karargahı Acuş köyünde idi. Odasından
ayrılmadan emirler çıkarıyor, ordulara İsmet kumanda ediyordu.
Türk Ordusu gerilemeye başladı. Başkomutan ne emredeceğini şaşırdı. Orduya, geriye çekilmeyi mi,
yoksa yerinde sebat etmeyi mi emredeceğini bilemedi. Mustafa Kemal şuna kanaat getirdi ki, ordu
yerinde kalırsa yenilgi ya vuku bulur veya bulmaz. Fakat çekilince mutlaka vuku bulacaktı. Bunun
üzerine geri çekilmemeyi kararlaştırdı. Vaziyet son derece tehlikeliydi.

Yunan Ordusunun Galibiyete Rağmen Müttefik Devletlerin Baskısı İle Geri


Çekilmesi
Sabaha karşı saat iki de Yunan hücumunun durup kuvvetlerinin çekilmeye başladığına dair haberler geldi.
Bu hadise 7 Eylül 1922 de vuku buluyordu. Bunun üzerine Türk Ordusu Yunanlılara karşı hücuma geçti.
Yunanlılar durmadan çekiliyorlardı. Sakarya'nın gerisine, oradan da Batı Anadolu hattı yakınındaki
merkezlerine çekildiler. Çekilirlerken köyleri yakıyorlar, kuyularını dinamitliyorlar, sürüleri beraber
götürüyorlar ve tesadüf ettiklerini öldürüyorlardı. Yüzlerce millik mesafeyi harap bir halde bırakarak
İzmir'den çekildiler. 9 Eylülde Türk Orduları İzmir'e girdi. Hemen hemen hiç bir çarpışma olmadı. Son
Yunan işgal kalıntılarını silmek için şehrin yarısını yaktılar. İngiltere, Fransa, İtalya ateşkes istedi. 11
Ekim 1922 de ateşkes imzalandı. Bununla Yunanlılar Meriç'in Batısına kadar Trakya'yı boşalttılar.
Böylece Türklerle Yunanlılar arasındaki Harp sona erdi.
İşte Yunanlılarla Mustafa Kemal arasındaki harbe ait vakıalar bunlardır. Yoksa Batı propagandasının
göstermek istediği gibi değildir. Bu vakıalar gösteriyor ki, Yunanlıların çekilmeleri, Mustafa Kemal ile
aralarında cereyan edip tam bir hezimete uğradıklarında katî bir yenilgi neticesi değildir. Aksine
Yunanlılar çekilmeye başladıklarında galip durumdaydılar. Mağlup durumda olan Türk Ordusuydu ve
morali de iyice bozuktu. Ümitsizlik onun kolunu kırmıştı.
Bundan anlaşılıyor ki, Yunanlıların çekilmesi devletlerarası bir baskı ile idi. Yunanlılar çekildikten sonra
İngiltere, Fransa ve İtalya'nın ateşkes istemeleri ve hemen bilfiil ateşkesin yapılmasıyla bu baskının
müttefiklerden geldiği anlaşılıyor.
İngilizler, Mustafa Kemal Lehine Büyük Bir Propaganda Yürütüyorlar
İngiltere, Mustafa Kemal’in Hilâfet’i kaldırabilmesi için; bu çatışmayı bir alet olarak kullanmıştır.
İngiltere bu haberleri, bizzat kendisi geniş bir şekilde İslâm aleminin her tarafına yaydı. Türkiye'nin
içinde ve dışında Mustafa Kemal lehinde bir propaganda cereyanı meydana getirdi. Her tarafta onun
şöhreti; galip ve Yunanlıları memleketinden çıkaran ve bütün Müttefiklere karşı harp etmiş bir adam
olarak yayıldı. Hatta Gazilik unvanını kazandı. İşte bu hadiseler, bundan sonra yeryüzünden İslâm
sultasını/otoritesini ve Hilâfet’i kaldırarak Müslümanlara ve İslâm yönetimine karşı öldürücü darbe
vurulması için Mustafa Kemal’in hakimiyetini memlekette yerleştirdi.
Yunanlıları Trakya'dan çıkarmasına gelince: Bu, herkes tarafından bilinen bir komedyadır. Özetle, Yunan
Orduları Anadolu'dan çekildikten sonra Mustafa Kemal’in orduları Trakya'yı kurtarmak için Kuzeye
doğru yöneldi. Fransa, İtalya ve İngiltere 15 Mayıs 1921 de tarafsızlıklarını ilan edince, Çanakkale ve
İstanbul Boğazlarının etrafında bir tarafsız bölge meydana getirdiler. Çarpışan iki ordunun oradan
geçmesine müsaade etmediler. Yukarıda zikredildiği gibi İstanbul'u işgal etmek için Yunanlılar bu hattı
geçmek istemişler, fakat Harington tarafından mani olunmuşlardı. Bu sefer de Mustafa Kemal bu hattı
geçmek istedi. Fakat Harington buna da mani oldu. Fakat o, buna aldırış etmeyerek orduyu ilerletmeye
devam etti. Türk Orduları sahilde toplanıp Çanakkale yakınında durdular. Harington, onlarla karşılaşmak
için hazırlandı. İstanbul'daki kuvvetleri topladı. Çanakkale'nin ve Asya sahilinin himayesine birlikler
gönderdi.
Fransızlar ve İtalyanlar bunları tuhaf karşıladılar. Harington, İngiltere, Fransa ve İtalyan'ın onayı ile
Türkiye'ye bir ültimatom gönderdi. Tarafsız bölgeye girmesine izin verilmeyeceğini tekrarladı. Fakat
Mustafa Kemal buna da aldırış etmedi. İngiltere harbe girecekmişcesine ordularını seferber etti. Fransa ve
İtalya’dan da kuvvetlerini seferber etmelerini istedi. Onlar bu teklifi reddettiler. Fransız muhafız birliği,
Çanakkale'den ve Anadolu yakasındaki tarafsız bölgeden çekildi. İtalya'da aynı şekilde hareket edince
ortada yalnız İngiltere kaldı.
Mesele, müttefiklerle Türkiye arasında bir mesele olmaktan çıkıp, Türkiye ile İngiltere arasında bir
mesele haline geldi. Türk kuvvetleri ile İngiliz kuvvetleri karşı karşıya geldi. İngiliz ordusu Türk
kuvvetleriyle çarpışıp, onları, Yunanlılara yaklaşmaktan alıkoyacak bir durumda idiler. Eğer İngiliz
kuvvetleri, Türk ordusuyla çarpışmaya karar verseydiler hakikaten onların Yunanlılara ulaşmasına mani
olurlar, ezici bir hezimete uğratabilirlerdi. Kara ordusu kafi gelmezse, deniz kuvvetleri ve uçaklarla
yardımlaşarak bunu yapabilirlerdi. Mustafa Kemal’in yanında bu sırada gemiler ve tayyareler yoktu.
Halbuki geçeceği yol Çanakkale Boğazıydı.
Bunun için onun bazı taraftarları, orduyu, İngiliz kuvvetleri önünde kesin bir mağlubiyetle karşı karşıya
getirsin istemiyorlardı. Fakat o, Yunanlılara ulaşmak için Boğazı geçip yürümeye devam edilmesinde ısrar
etti. Türk kuvvetlerinin ilerlemesine İngiliz kuvvetleri mani olmak istediler. Fakat iki taraf arasında bir
çatışma olmadı. İngiliz kuvvetleri şaşırmış ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ordunun aldığı emirler
elastikî idi. Hem geçişe izin verilmemesini, hem de ateş edilmeyip kuvvet kullanılmamasını istiyordu.
Bu sıralarda Fransa görüşmeler yapmak için Fraklin Byon'u, Mustafa Kemal’e murahhas olarak gönderdi.
Byon, "Tres'i" Yunanlılardan boşaltarak, "Müttefiklerin Avrupa Türkiye'sini Türklere iade etmeye hazır
olduklarını" belirtti.
Bu sırada Harington, hükümetiyle haberleşmek için Mustafa Kemal'den süre istedi. 10 gün sonra İngiliz
Hükümeti'nin: "Yunanlıların çekilmesini; fakat Avrupalı kuvvetlerin şimdilik çekilmemesini" kabul eden
cevabı geldi. Avrupalı kuvvetler de İngiliz askerleriydi.
Bunu Mustafa Kemal kabul ederek kuvvetlerinin durmasını emretti. İsmet'i, Harington'la Mudanya'da
detaylı ittifak yapmak için gönderdi. Bu ateşkes konferansında Müttefikler Yunanlıları Tres'den çıkarmayı
kabul ettiler. Bu fiilen gerçekleşti. Yunan askerleri geri çekildiler. Ankara Hükümeti idari işlerin
anahtarlarını eline aldı. Türkiye'de, İngiliz askerinden başka yabancı himaye kalmadı.
Bu da Mustafa Kemal’in Müttefiklere galibiyeti ve onları İstanbul ve Boğazlardan kovması sayıldı. Yine
Yunanlılarla olan harplerde meydana geldiği gibi onun propagandaları yapıldı. Halbuki en küçük aklî bir
muhakemeyle anlaşılır ki; bu, memlekette yalnız İngilizleri bırakmak için önceden kararlaştırılan bir
komedyaydı.

Siyasiler ve Subaylar, Mustafa Kemal’i Hilâfet’i İlga Etmemesi İçin


Uyarıyorlar
Böylece iç meseleler halledilmiş, yalnız meselenin sulh konferansında bitirilme işi kalmıştı. Bu sırada
siyasiler ve subaylar Mustafa Kemal’in Hilâfet’i ilga etmek istediğini anladılar. Bu tehlikeli meselede ona
karşı cephe alan ezici bir çoğunluk Mecliste oluştu. Açıkça ona, bu harekete karşı olduklarını bildirdiler.
Ordunun ekseriyeti de bu fikrini hissetmişti.
Kazım Karabekir Paşa, generaller içinde Sultan'ı en çok müdafaa edenlerdendi. Bir konuşmasında
Mustafa Kemal’i şöyle uyardı:
"Böyle mühim bir vakada memleketin görüşü alınmadan, şer’î bakımdan yeni Anayasa, doğru bir kanun
sayılmaz. İstediği yönetim biçimini seçmekte yalnız millet hak sahibidir." hitabını tehditvari sözlerle
bitirdi. "Ben, ne pahasına mal olursa olsun memleketi Sultanlıktan, Cumhuriyete çevirme gayesi güden
hareketlere karşı mücadele etmek üzere yemin ettim."
Kazım Karabekir'in, ordu tarafından sevildiğini, millet tarafından aklının üstünlüğüne, uzak
görüşlülüğüyle takdir edildiğini ve kendisine güvenildiğini, milleti arkasından sürükleyebileceğini ve
orduyu Mustafa Kemal aleyhine çevirebilecek muhterem kimselerden olduğunu Mustafa Kemal idrak etti.
Onu yatıştırmak için hemen şu mektubu yazdı:
"Millet Meclisinin belirlediği Anayasa, nihaî bir mahiyet taşımıyor. Fakat memleketi düzenli bir şekilde
demokrasi ile idare etmek isteyenlere bir yol gösterici olsun diye konulan umumî prensiplerden ibarettir.
Bunlardan mukaddes sultanlığa veya Hilâfete karşı bir düşmanlık kokuları sezilmiyor veya cumhuriyete
teşvik mahiyeti çıkmıyor. Bizim saltanatı yıkıp yerine cumhuriyet getireceğimizi tevehhüm edenler başka
bir alemde yaşıyorlar. O da hayal ve vehimler alemidir."
Bu mektup Kazım Karabekir ve diğer arkadaşlarında tesir bıraktı, fırtına dindi. Mustafa Kemal,
karşıtlarını ortadan kaldıracak büyük bir kuvvete dayanmadan Cumhuriyeti kuramayacağını anlayınca,
bütün gücüyle bu kuvveti hazırlamaya yöneldi. Bunda, İngilizlerin memleket dahilinde ve diğer İslâm
memleketlerinde onun için yaptıkları propagandanın, bu kuvvetin hazırlanmasında yardımı oldu. Bu
kuvvetleri tedarik edip, kendisine yardım eden böyle büyük bir kuvvete dayandıktan sonra, Hilâfet
aleyhindeki düşüncelerini tatbike başladı. Memleket meselelerini neticelendiren, Sulh Anlaşması
toplandığı zaman, Hilâfet’in ilgasını kesin bir dille beyan etmeye haşladı.
SULTANIN HİLÂFET’TEN AYRILMASI
Görülüyor ki İngiltere, Sulh Konferansına ancak manevralarını tamamladıktan ve istediği gayeye
ulaştıktan sonra müsaade etmiştir. Mondros Ateşkesi'nden 1. Lozan Konferansına kadar Türkiye'de vukuu
bulan hadiselere bir göz attıktan sonra anlaşılıyor ki, İngilizler Hilâfet’i, nihaî olarak yıkabilmek için sinsi
bir kurnazlıkla kötü, iğrenç bir oyun oynamışlardır. İngiliz Generali Harington, Türkiye'yi işgal eden
Müttefik kuvvetlerinin Başkomutanıydı. İstanbul'a ve Türkiye'nin her tarafına o hükmediyordu. Türkiye
diğer bütün İslâm memleketlerinden ayrılmıştı. Düşündüklerini kolayca yapabiliyorlardı. Bunun için,
hareketlerinin asıl gayesi olan Hilâfet’i yıkmaya ve Müttefikleri (Fransız, İtalyan ve Yunanlıları)
Türkiye'den uzaklaştırmaya başlayabilirlerdi. Lakin, Hilâfet’i yıkmak ve müttefikleri uzaklaştırmak kolay
olmayacaktı. İngilizlerin yeni bir manevra yapması kaçınılmazdı.
Bu hususta şeytanî, kurnaz ve iğrenç bir şekilde hareket ediyorlardı. Müttefikleri Türkiye'den çıkarmak
için, İngiliz hükümeti; siyasî, diplomatik, devletlerarası ve askerî manevralara girişiyorlar ve mahallî
çatışmalar meydana getiriyorlardı. Bunu, Hilâfet’i yıkmak için bir vesile olarak kullandılar.
Hilâfet’i yıkma operasyonuna gelince: İngiliz Hükümeti, bunu bizzat devletlerarası manevralar ve siyasî
oyunlara ilaveten İngiliz generalleri Harington ve Wilson vasıtasıyla Türkiye'de teşebbüslere geçerek
yürütüyorlardı. Mustafa Kemal, onlar hesabına bu iğrenç oyunu oynayan şahıstı. Eğer o olmasaydı,
onların komploları tam bir başarısızlıkla sona ererdi.
Bunlardan başka alçak İngilizler hesabına Türk topraklarında çalışan adamlar da vardı. Mesela Kaptan
H.S. Armstrong, kıymetsiz küçük bir subay olmakla beraber benzeri bazı küçük subaylar gibi bir takım
dolaplar döndürüyordu. 1. Dünya Savaşından önce, İstanbul'da İngilizlerin Harp Ateşeliğini yürütüyordu.
Harp esnasında Altıncı Ordunun tümeniyle beraber esir düştü. Bu sırada Enver Paşa ile mülakat istedi. Bu
isteği çok tuhaftı. Enver Paşa, Harbiye Vekili ve devleti elinde tutan bir adamdı. Bir İngiliz esirinin,
onunla konuşmak istemesi hiç vukuu bulmayan bir hadiseydi. Enver tarafından kabul edildi, aralarında
geçen uzun bir konuşmadan sonra Enver, ceza olarak onun tek başına zindana atılmasını emretti. Enver'in,
bu esirin hangi sözüne hiddetlendiği bilinmiyor. Zannedildiğine göre Enver'e karşı çete harplerine
girişmek istedi. Ona veya devlete hücum etmek istedi. Bunun üzerine cezalandırılması emredildi. Yalnız,
anlaşılan o, bazı ordu subaylarıyla münasebetteydi. Zira harp sona ermeden önce esaretten kaçıp İngiliz
ordusuna döndü. Kaçışında ona kimin yardım ettiği bilinmiyor. Harp biter bitmez İngiliz ordusu onu,
İstanbul'a gönderdi. İngiliz işgal kuvvetleri ona mühim resmî vazifeler yükledi. Burada senelerce kaldı.
Bu sırada doğrudan doğruya Mustafa Kemal ve genellikle bir çok Türklerle münasebette idi. Hilâfet’in
ilgasına sebep olan bütün hareketlere iştirak etti. Pek muhtemelen, Mustafa Kemal'in Hilâfet’i yıkmak
için giriştiği işlerle meşgul olanlardandı. Yalnız Başkomutan ve memleketin hakimi olması itibariyle asıl
faaliyet Harington'a dayanıyordu.
Anlaşılıyor ki Mustafa Kemal, hareketi esnasında ve rolünü oynarken en fazla Harington'la münasebette
idi. İngilizler Harington'u, Türkiye'de baş sorumlu sayıyorlardı. Onun Türkiye'deki rolünü gösteren resmî
demeçler, bulunmuştur.
25/2/1924 de, Leftenant Albay Dylmas, Avam Kamarası'nda konuştu ve şöyle dedi: “Doğuda
İngiltere'nin kulağı çamurdadır. Yani İngiltere Doğunun sesini iyi dinlemiyor. Onun Ermeni meselesine
müdahale etmemesi icap eder.” Ermenilerden, Türklerle beraber yaşamak istediklerine dair aldığı bir çok
mektupları gösterdi.
Charliz Bette buna şöyle cevap verdi: "Türkler bize karşı iyi düşünüyorlar, oradaki faaliyetlerimiz
başarılı olmaktadır." Tabii bu cevabında, Harington'dan aldığı malümata dayanıyordu.
24/3/1940 tarihinde Harington'un ölümünden iki gün sonra Londra Times gazetesi onunla ilgili bir makale
yazdı. Ve bu makalede şöyle dedi: "1921 de Yunanlılar Türklere yönelince Müttefik Devletler Kuvvetler
Komutanı Sir Haringtona, Mustafa Kemal ile yardımlaşmak için geniş yetkiler verildi." Fakat bu
yardımlaşmanın şeklini zikretmedi. Şöyle ilave ediyordu: "Haringtonun siyasi turu, istediği husus
hakkındaki iradesini ve planını gizliyordu. Zira o hakikaten böyle işlere layık bir kimseydi."
Mustafa Kemal'le yardımlaşma için verilen bu geniş yetkiyle durumu tasviye ve Hilâfete son öldürücü
darbeyi vurma aşaması başlamış oluyordu.
1922 Temmuzunda Ateşkes Anlaşması yapıldıktan sonra Fransızlar ve İtalyanların arkasından Yunanlılar
çekildiler. Memleket İngiliz garnizonundan başka bütün yabancı garnizonlardan temizlendi. Ortada rol
oynayan bir Harington kaldı. İstanbul hükümeti elinde hiç bir yetki bulunmadan şeklî bir hükümet iken,
Mustafa Kemal'in nüfuzu ve halkçılığı memleketin her tarafında zirveye ulaştı. Kanunları yürütme,
orduyu idare etme, bütün devlet işleriyle uğraşma gibi dahilî hakimiyetler; anlaşmalar yapma ve diğer
devletlerle siyasî münasebetlerde bulunmak gibi haricî yetkiler, Ankara Hükümeti'nin elindeydi.
Sultan, sarayında elemlere katlanıyor ve şahsını dinleyen hiç bir kimse bulamıyordu. İngilizler, sultana
sevgi gösteriyorlar, ona acıyorlar, hazinesi kuruduktan ve ceplerindeki para tükendikten sonra bazen malî
yardımlarda bulunuyorlardı. Bu malları İngilizlerden hibe, yani sadaka olarak alıyorlardı.
Türkiye'de durum bu hadde geldikten sonra Müttefikler (İngiltere, Fransa ve İtalya) Ankara ve İstanbul
Hükümetlerini, anlaşma yapmak için 17 Ekim 1922 tarihinde Lozan'da konferansa davet ettiler. Millet
Meclisi tarafından, memleketteki iki devletin de konferansa davet edilmesi infialle karşılandı. Hilâfet’i
ilga etmek için direkt olarak çalışmalara başlandı. Ve ona karşı mücadele başladı. Millî Meclis -Mustafa
Kemal'in Meclisi- bu şekildeki Meclis oyunlarından; yani Sulh Konferansına iki Türk Hükümeti'nin
çağrılmasından memnun değildi. Memleketi ikili hakimiyetten kurtarmak istiyordu. Hesabı bitirmek
istiyordu. Bazıları İstanbul Hükümetinin istifa edip yerine Mustafa Kemal'in hayatı boyunca başkanlık
edeceği yeni bir hükümetin tayinini istiyordu.
Millî Meclis bu meseleleri münakaşa ederken Mustafa Kemal İzmir'de idi. Fakat yapılan münakaşaların
haberlerini takip ediyordu. Meclis, yapılacak Sulh Konferansı hakkında kendisi ile tartışmak için Mustafa
Kemal'e iki defa telgraf gönderdi. Fakat o askerî vazifeleri dolayısıyla gelemeyeceğine dair mazeret
bildirdi. Bu sırada siyasî adamlardan Rauf ve Lefif Beyler yeni Türkiye'de nasıl bir hükümet kurulacağı
hususunda onun fikrini öğrenmek için onun yanına gittiler. Hakikaten memlekette, biri; Ankara'da geçici
ve otorite sahibi, diğeri ise Sultanın hakimiyeti ve hükümetinin idaresinde resmî ve şeklî iki hükümet
bulunması doğru değildi. Ona iki hükümetin birleşip Halifenin Anayasaya dayanan saltanatı ve Mustafa
Kemal'in hükümet başkanlığı altında tek bir hükümet kurulmasını teklif ettiler. Onlara hiç bir cevap
vermedi. Fakat onlar bir oyun sezdiler. Rauf sorularında ısrar ediyordu. Sonunda Mustafa Kemal kendisi
ile Ankara’da görüşme vaadinde bulundu. Ve sonunda Milli Meclis toplandı. Mustafa Kemal'in adamları;
“İstanbul Hükümeti vatanı kurtarmak için ne yaptı? Türkiye'de bir hükümet vardır, o da Ankara
Hükümeti'dir” diyorlardı. Mebusların çoğunluğu İstanbul Hükümetinin istifa edip yerine Mustafa
Kemal'in hükümet kurmasını, Halife'nin de Anayasaya dayanan bir Sultan olmasını istiyorlardı.
Bu, şiddetli münakaşalar ve Meclis salonuna hakim olan karanlık hava içinde Mustafa Kemal kürsüye
geldi. Mebuslardan, kulak vermelerini istedi. Sonra saltanatla Hilâfet’in birbirinden ayrılmasını ve
saltanatın kaldırılıp Vahdeddin'in azledilmesini teklif etti. işte bu sırada Hilâfet korkunç bir tehlike ile
karşı karşıya bulunuyordu. Heyecan son haddine ulaştı. Mustafa Kemal kendisini destekleyen 80 kişiden
bizzat görüş beyan etmelerini hemen istedi. Fakat Meclis tasarının incelenmesi için Hariciye Encümenine
yolladı.
Ertesi günü alimlerden ve avukatlardan teşekkül eden bir Encümen toplandı. Saltanatın, Hilâfet’ten
ayrılmasının tetkik meseleleri saatlerce sürdü. Bu incelemede azalar Kur'an ve hadisten deliller getirdiler.
Bağdat, Kahire ve diğer yerlerde tarihten halifelere ait yüzlerce misal verdiler. Encümen bütünüyle teklife
karşıydı. Bunun için ittifakla reddetti.
Mustafa Kemal burada hazır bulunuyordu. Onların ittifakla meseleyi redde karar verdiklerini görünce
kızarak yerinden fırladı, bir sandalyenin üzerine çıktı. Haykırarak toplantıda bulunanların münakaşasını
kesip şöyle dedi:
"Efendiler! Osmanlı Sultanı, hakimiyetini milletten kuvvetle almıştır. Millet de onu ondan kuvvetle geri
almaya azmetmiştir. Saltanatın mutlaka Hilâfet’ten ayrılıp kaldırılması lazımdır. Siz kabul etseniz de,
etmeseniz de bu olacaktır. Çaresiz bazılarının başları da bu arada kesilecek!"
Bunun üzerine encümene korku hakim oldu. Titremeye başladılar. Buna rağmen teklifi Meclise iade
ettiler.
Sonra Meclis teklifi münakaşa etmek için toplandı. Ezici ekseriyet teklifin kabul edilmemesini istiyor ve
teklifin aleyhinde olduğu görülüyordu. Hatta Mustafa Kemal'e de aleyhtar oldukları görülüyordu. O, bunu
anlayınca ve kararların aleyhinde alınmaya başladığını, kendisinin terk edilip ezici ekseriyetin karşısında
olduğunu gördüğünde, özel yardakçılarını etrafına topladı. Bir defa daha reye sunulmasını istedi. Bazı
mebuslar isim zikrederek ikinci defa görüşe konulmasına itiraz ettiler. O bunu reddetti. Etrafındaki
yardımcıları hakikaten silahlanmışlardı. Onlar ellerini tabancalarına atınca Mustafa Kemal, tehdit ederek
şöyle bağırdı: "Ben inanıyorum ki, Meclis bu teklifi ittifakla kabul edecek. Elleri kaldırarak oylama
kafidir." Bu sırada teklif oylamaya sunuldu. Bir kaç kişiden başka ellerini kaldıran yoktu. Fakat Reis;
"Meclis teklifi ittifakla kabul etmiştir." diyerek neticeyi ilan etti. Mebuslardan bazıları sıraların üzerine
çıkarak; "Bu doğru değildir. Biz kabul etmiyoruz." diye itiraz ettilerse de, Mustafa Kemal'in adamları
onlara; “Oturun, susun!” diye bağırdı. Ortalık karıştı, sesler yükseldi. Sonra oturum dağıldı.
Mustafa Kemal, Meclis salonunu adamlarının arasında terk etti. Bu hadise, Lozan Konferansına davet
edildikten 14 gün sonra, yani 1 Kasım 1922 de vukuu buldu.
Karardan beş gün sonra, Rafet Paşa İstanbul'da ansızın askerî inkılaplara başladı. Böylece ordu ve askeri
kuvvet vasıtası ile başkentte idarî işlerin anahtarlarını eline aldı. Bütün bunlar General Harington'un gözü
önünde ve onun malumatı dahilinde oldu. Bunun icaplarına göre Sultanın hükümeti, kuvvet kullanılarak
ilga edildi. Sultan günlerce bundan habersizmiş gibi kaldı. Sonra saray bandosu başkanıyla, Harington'a
şifahî bir haber gönderdi. Bu haberde; Sultan, İngiliz kumandasının ve İngiliz hükümetinin himayesini
istiyordu. Zati alileri hayatının tehlikede olduğunu görüyordu.
İki gün sonra bir İngiliz yardım otomobili geldi. Vahdeddin, oğlu, çantasını taşıyan bir adamı ve eşyasını
taşıyan bir hamalla Saraydan otomobile geldi. Otomobil sahilde duran bir buharlı kayığın yanına hareket
etti. Kayıkla limanda bulunan bir İngiliz zırhlısına gitti. Zırhlı onu Malta'ya götürmek için 17 Kasım 1922
de limandan ayrıldı.
Bunun üzerine Abdül'Aziz'in oğlu ve Vahdeddin'in amcasının oğlu Emir Abdülmecid, Büyük Millî
Meclisi'nin onayı ile Müslümanların Halifesi ilan edildi. Hilâfet’i destekleyen bir çok kimse onu
desteklediklerini bildirdiler. Rauf Bey, Dr. Adnan Bey, Fuad ve Kazım Karabekir onu, aleni ziyaret edip
bağlılıklarını bildirdiler. Maksat, onların Halifeye hala sadık olduklarını ve Halifenin mevcut olduğunu
dünyaya bildirmekti. Mustafa Kemal, saltanatı Hilâfet’ten ayırmakla yetindi. Sultayı kendi aldı. Halifeye
hiç bir hakimiyet bırakmadı. Bundan sonra sulh konferansı için hazırlıklara başladı.
İngilizler Hilâfet’in İlgasını ve Devletin Laik Olmasını Şart Koşuyorlar
20 Kasım 1922 de Lozan Konferansı açıldı. Osmanlı Devleti namına yalnız Ankara heyeti hazır
bulunuyordu. Bu heyet 1. Düyna Savaşında yenilmez olan Osmanlı Devleti’nin temsilcisi sayıldı. İngiliz
heyetine Hariciye Vekili Curzon başkanlık ediyordu. Çünkü Loyd George'un hükümeti 19 Kasım 1922 de
istifa etmişti. Konferans çalışmalara başladı. Konferansın yapılması esnasında İngiliz heyeti başkanı
Curzon, Türklere bağımsızlık verilebilmesi için dört şart ileri sürdü. Bu şartlar şunlardı:
- Hilâfet tam manasıyla ilga edilecek,
- Halife hudut dışına sürülecek,
- Mallarına el konulacak,
- Devletin laikliğe dayandığı ilan edilecek.
Konferansın neticeye varabilmesi bu dört şarta bağlandı. Bunun için Konferans 4 Şubat 1923’de hiç bir
netice elde edemeden dağıldı. İsmet, Türkiye'ye döndü. Mustafa Kemal, Eskişehir'e koşup konferansta
cereyan eden hadiseleri ondan öğrendi. Onunla beraber Ankara'ya döndü.
Ankara İstasyonunda ikisi de, Başvekil Rauf Beyin ve Ankara Mebuslarının onları karşılamaya
gelmediklerini gördüler. Mustafa Kemal buna sinirlendi. Rauf Beyi çağırıp maksadını açıklamasını istedi.
O da: "İsmet'i Bakanlarla istişare etmeden konferansa gönderdiğini ve yine Eskişehir'e istişare etmeden
karşılamaya gittiğini, bu hareketlerin Anayasaya aykırı olduğunu" söyledi. Buna İlaveten Başvekillikten
de istifa etti.
Millî Meclis, sulh konferansını münakaşa etmek için toplandı, Rauf Bey'i tuttu ve onu destekledi.
Çoğunluk Mustafa Kemal’e karşıydı. Münakaşalar çok şiddetliydi. Bu şekilde dokuz gün devam etti.
Münakaşalar esnasında Mebuslar, Mudanya'da düşmanlarla yapılan Ateşkes Anlaşmasını Mustafa
Kemal'in kabul etmesini tenkid ettiler. Önce İstanbul'a, daha sonra da Atina üzerine yürümesi lazımken,
ateşkes ile aldatılıp ilerlemeye mani olunduğunu söylediler.
Mebuslar sonra İsmet'e hücum edip, onu Curzon ile yapılan görüşmelerde "ahmakça" hareket etmekle
itham ettiler. Onun meclisten onay alınmadan gönderilmesini tenkit ettiler. Sonra, onun uzaklaştırılıp
yerine görüşme yapacak birisinin Lozan'a gönderilmesini sağlamaya karar verdiler. Mustafa Kemal'in aklı
başından gitti. Tehdit etmeye, mebusları Rauf Bey'e karşı kışkırtmaya başladı. Nihayet İsmet'in
uzaklaştırılmasına dair kararı suya düşürdü. Zira İsmet onun sır arkadaşı, İngiliz’le olan münasebetlerinde
güvendiği ve kendisine tartışmaksızın itaat eden kimse ve elçisi idi. Başkasını göndermek Mustafa
Kemal'in bütün planlarını suya düşürüp onun sonunu getirmekti. Bunun için İsmet’in uzaklaştırılıp yerine
başkasının gönderilmesine, ölümü göze alarak engel oldu.
Bundan sonra Millî Meclisi’ne karşı hileler düşünmeye başladı. Kendisi ile bu Meclis arasında mücadele
şiddetlendi. Geçen dört senenin en karanlık günlerinde onun tarafını tutan bir çok arkadaşları Rauf Beyin
etrafında toplanmaya başladılar. Rahmi, Adnan, Kazım Karabekir, Rifat, Ali Fuad ve Nurettin bunlar
arasındaydı. Kendisinin tarafında İsmet, Fevzi ve bazı arkadaşlarından başka kimse kalmadı. Mebuslar
birbiri ardınca Rauf Bey'e katılıyorlardı. Mustafa Kemal'i açıkça tenkid etmeye başladılar. Millî Meclis’te
kendi tarafını tutanların çoğu onun aleyhine geçtiler. Artık onun mağlup olacağına iyice kanaat
getirmişlerdi.
ÖLDÜRÜCÜ DARBE
Mustafa Kemal, havanın tamamen ve Millî Meclis’in ise çoğunlukla aleyhinde olduğunu anlayınca bu
güç durumdan nasıl çıkacağını düşündü. Bu durum Lozan Konferansı'nın yeniden başlamasına imkan
vermiyordu. Zira bu hava içinde İngiliz Hariciye Vekili Curzon'un konferanstan bir netice alabilmesi için
yapılmasını şart koştuğu dört maddenin uygulaması mümkün görünmüyordu. Bu şartların uygulanmasına
imkan verecek bir tedbir alması gerekiyordu. Bunları uygulayabilmek, Cumhuriyeti tesis etmek,
Cumhurbaşkanını seçtirebilmek ve Hilâfet’in tam olarak ilgasını sağlamak için Millî Meclis'ten karar
alması gerekiyordu. Millî Meclis ekseriyetle aleyhine olunca projelerini tatbik etmesi ve onları harekete
geçirmesi beklenemezdi. Bunun için Meclisi feshedip yeni seçimler yaparak kendi adamlarından bir
Meclis teşkil etmeyi düşündü. Böylece maksatlarını elde edecek ve istediği kararları aldıracaktı.
Bunun için, çoğunluğu ele alabilmek umuduyla Meclisi feshedip yeni seçimlerle ilgili işleri yapmaya
koyuldu. Fakat seçimler sonunda gelen Meclis eskisini tasvip eden bir şekildeydi. Bunun üzerine, Meclisi
çıkmaza sokmak için bir oyun oynamak istiyordu. Maksadı: Meclisi, işleri idare edemez bir tarza
sokmaktı. Siyasî bir kriz meydana getirip bundan istifade etmek için siyasî komploya girişti. Bakanları,
Çankaya'daki evine akşam yemeğine davet etti. Bu davette siyasî durum bütün cephesiyle münakaşa
edildi. En sonunda Mustafa Kemal'in teklifi üzerine ertesi günü vazifelerinden istifa etmeye ve istifalarını
da geri almaya karar verdiler. Maksatları Meclisi güç duruma sokarak eski durumlarını tekrar elde
etmekti. Ertesi günü gece kararlaştırdıkları gibi bütün bakanlar birden istifa ettiler.
Meclis yeni bir hükümet teşkil etmek için toplandıysa da muvaffak olamadı. Mebuslar arasında mücadele
ve münakaşa arttı. Her biri kendi fikrinin kabul edilip ona göre hareket edilmesini istiyordu. Durum tam
bir kargaşalık arzediyordu.
İki gün sonra Mustafa Kemal, bazı yakın arkadaşları için başka bir akşam yemeği verdi. îsmet, Fethi,
Kemaleddin bular arasındaydı. Meclisin bir hükümet kuramayacak derecede güç durumda kaldığı
meselesi konuşuldu ve durum gözden geçirildi. En sonunda Mustafa Kemal şöyle bir hitabede bulundu:
“Bu başı bozukluğa son vermek zamanı geldi. Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz. Bütün bu sorunlardan
kurtuluş yolu budur. Fethi, yarın Mecliste işleri çıkmaza sokup, azaların elinden geldiği kadar birbirine
düşürmek senin vazifen.” Bu sırada Kemaleddin'e; “Sen de, Meclisi bu güç durumdan kurtarmak için;
benim, işi ele almamı teklif edeceksin." dedi.
Ertesi günü toplantı başladı. Herkes kararlaştırdıkları gibi hareket etmeye başladı. Toplantı başlayınca
büyük bir gürültü koptu. Mebuslar birbirleriyle vuruşup gırtlak gırtlağa sarılıyorlardı. Bu şiddetli
mücadele esnasında hükümet kurulması için Mustafa Kemal'in çağırılmasını, Kemaleddin teklif etti.
Mebuslar aralarındaki gerginliği unutarak bunu kabul ettiler. Yalnız Mustafa Kemal, onların davetini ilk
defa kabul etmedi. Bunun üzerine Meclisin hükümet krizini çözmekten aciz kaldığını ilan eden bir
mektup yazdılar. Ve onun yardımını istediler. O da hükümet kurabilmesi için; Meclisin, istediğini olduğu
gibi kabul etmesini şart koştu. Onlar da kabul ettiler.
29 Ekim 1923 de Meclis mühim bir toplantı yaptı. Mustafa Kemal, kürsüye gelerek bir hitabede bulundu.
Bu hitabede Türkiye'nin Cumhuriyet olmasını ilan etti. Bu hitabede şöyle dedi:
"Siz, durumu bu tehlikeli vaziyetten kurtarmak için beni istediniz. Lakin bugün ki durumu siz meydana
getirdiniz. İçinde bulunduğumuz krizin kaynağı geçici değil, aksine hükümet nizamımızın esasındaki bir
hatadan meydana geliyor. Meclis hem yasama, hem de yürütme kuvvetini elinde tutuyor. İçinizden her
mebusun hükümete ait bir kararın çıkışma iştiraki gerekiyor. Devletin her türlü işine ve bir bakanın
kararına parmağını sokuyor. Efendiler! Bu gibi durumlarda hiç bir bakan vazifeyi ve onun mesuliyetini
kabul etmez. Anlamanız gerekir ki böyle esaslar üzerine bir hükümet değil, curcuna olur. Bu düzeni
değişmeniz gerekiyor. Bunun için de Türkiye'nin seçimle iş başına gelen bir Cumhurbaşkanının idaresi
altında Cumhuriyet olmasına karar veriyorum."
Mebuslar bu iğrenç karara karşı kriz geçirdiler ve hiç bir şey diyemediler. Zira onlar bunu
beklemiyorlardı. Oylama yapılınca mebusların % 40'ı iştirak etmedi. Fakat daha önce Türkiye'nin
Cumhuriyet olması kararlaştırılmıştı. Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyetinin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.
Hilâfet’i ilga edip Devletin laikliğini ilan etmek için çalışmalara başladı. Halk bunu anladı. Kamuoyu ona
karşı hücuma geçti. Her yerde, Ankara'nın yeni yöneticilerinin kafir olduğu yayılmaya başladı. Hatipler
ve vaizler Mustafa Kemal'e hücum etmeye başladılar. Ona şiddetle hücum eden karikatürler, neşriyatlar
yayınlanmaya başladı. Bir çok mebuslar ve ileri gelen adamlar Ankara’dan kalkıp İstanbul'a gittiler.
Halife Abdülmecid'in etrafında toplanmaya başladılar. Türkiye'nin her tarafında hava, Mustafa Kemal’in
aleyhine döndü. Taraftarlar kazanıp hücumları hafifletmeye çalışıyordu.
Bu vaziyette İngilizler Hilâfet’i benimseyenlere karşı kullanmak için ona silah yardımında bulundular.
Hücumların şiddetlenmeye başladığı sırada Ağa Han ve Emir Ali, Hind müslümanlarının namına,
müslümanların halifesi olan Osmanlı Halifesi grubunun makamına hürmet etmek için ona bir mektup
gönderdiler. İsmaililer Başkanı Ağa Han, Türkiye'deki ve diğer müslümanlar tarafından da bilindiği üzere
İngiliz dostu ve ajanıydı. Mektup, Ankara Hükümetine varmadan metni İstanbul gazetelerinde neşredildi.
Mustafa Kemal, Ağa Han'ın tarihini araştırmaya başladı. Zira o, İngiltere’de yaşıyor, İngiliz
meydanlarında at koşturuyor; İngiliz sefirlerinin ve siyasîlerinin meclislerinde geziyordu. İngilizler, 1.
Dünya Savaşı esnasında onun lehindeki propagandalarıyla durumunu kuvvetlendirmişlerdi. Hatta icap
edince, Türkiye sultanına karşı bir tehdit silahı gibi kullanabilmek için ona Hind müslümanlarının lideri
nazarıyla bakıyorlardı. Bu, İngiliz oyunlarından bir oyundu.
Mustafa Kemal, bu mevzuya temas edip kamuoyunu uyararak Halifenin aleyhine çevirmek için fırsatı
kaçırmadı.Halka: "Hilebaz ve inatçı düşmanımız İngiltere, Yunanlılar vasıtasıyla Türkiye’yi
mahvedemeyince, şimdi yine malum desîselerine başladı. Türkleri iki kuvvete ayırarak Halifeye arkacı
çıkması için Ağa Han'ı oyuncak olarak kullanıyor." diyordu.
Bundan sonra Meclisin izzeti nefsini körüklemeye başladı. Hatip mebuslar, din adamları ve muarızların
liderleri Hilâfete karşı şiddetle hücuma geçtiler. Bundan sonra cumhuriyeti korumak ve azil edilen sultan
için her hareketi ihanet kabul eden bir kanun çıkardılar ve bu kanuna karşı gelenlere de ölüm cezası
verilecekti.
Bazı mebuslar, diplomasi cihetinden Türkiye'de halifeliğin faydalı olduğunu söyleyince, Mustafa
Kemal'in taraftarları, gürültü ve yüksek sesle onları susturmaya çaba sarfediyorlardı. Bunun üzerine
Mustafa Kemal, şöyle bir hitabede bulundu:
“Türk köylüleri beş asır boyunca Hilâfet, İslâmiyet ve din adamları için çarpışıp ölmediler mi?
Türkiye'nin artık, Hindlerin ve Arapların menfaatlerini unutup, kendisini İslâm devletlerinin liderliğinden
kurtararak kendi menfaatleriyle meşgul olması zamanı gelmiştir.”
Sonra ordudan söz alıp Hilâfet’in ilga edilip edilmemesindeki ve dinin devlet işlerinden ayrılıp
ayrılmamasındaki durumunu öğrenmek istedi. İzmir yakınında yapılacak ordunun senelik manevralarında
bulunmak için oraya gitti. Günlerce Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet'le meseleyi inceliyor ve küçük
subayların ve askerlerin nabızlarını yokluyordu. Ve şiddetli bir muhalefetle karşılaştı. Emin olabileceği
katî bir netice alamadı.
Günlerce durumu ölçüp biçti, sonra tehdit yoluna girmeyi kararlaştırdı. Mebuslardan biri bir celsede
şiddetle muhalif olunca, geceleyin evine dönerken onu vurmaya bir adam görevlendirdi. Diğer bir
mebusta Halifeyi destekleyen bir hitabede bulundu. Mustafa Kemal, ona ikinci bir defa bu şekilde ağzını
açarsa idam ettirmekle tehdit etti. Rauf Bey'i İstanbul’dan çağırdı. Halk Partisi Genel İdare Heyeti
önünde, kendisine ve cumhuriyete karşı sadakat yemini etmeye zorladı. Eğer yemin etmezse meclisten ve
partiden kovulacağını söyledi. İstanbul valisine, Halife namaza çıktığı sıralarda yapılan destek
gösterilerinin ilga edilmesini talep eden kesin bir emir gönderdi. Halifenin aylığını asgariye indirdi.
Etrafındaki adamlarının dağılmalarını emretti
Bu terör havası, propagandalar ve şayialar arasında Meclisi toplantıya çağırdı. Meclis 1923 senesinin
Mart aylarının başında toplandı. Açılış nutku, Hilâfet’in kaldırılmasının zarureti etrafında dönüyordu.
Hemen bir itiraz fırtınasıyla karşılaştı.
Meclise Hilâfet’in ilgasını isteyen bir teklif sundu. Arkasından Halifeyi kovup, dini devlet işlerinden
ayırdı. înfial gösteren mebuslara karşı şu konuşmayı yaptı:
"Her ne pahasına olursa olsun cumhuriyeti tehlikeden kurtarıp onu ilmî ve sağlam temeller üzerine
kurmak gerekir. Halife ve diğer Osman Oğullarının gitmeleri de icabeder. Eski dinî mahkemeler kaldırılıp
yerlerine asrî kanunlara dayanan mahkemeler kurulmalı, dinî medreseler kaldırılıp yerlerine laik ve
hükümetin kontrolü altında mektepler kurulmalı."
Oturum esnasında şiddetli münakaşalar ve çekişmeler cereyan etti. Hiç bir netice alınamadı. Ertesi günü
Meclis, bu teklifi incelemek için tekrar toplandı. Toplantı sabahın 6,30’na kadar şiddetli münakaşalarla
devam etti.
3 Mart 1923 sabahı Büyük Millet Meclisi'nin Hilâfet’in ilgasına ve dinin devlet işlerinden ayrılmasına,
karar verdiği ilan edildi. Aynı gece Mustafa Kemal, İstanbul Valisine: "yarın sabaha kadar Abdülmecid'in
Türkiye’yi terk etmesi lazımdır" emrini gönderdi. Gece yarısında, yanında muhafız polisler ve askerlerle
beraber Halifenin sarayına gidip, onu İsviçre'ye doğru hududu geçmesi için bir otomobil kiralamaya
zorladı. Yanına bir bavul elbise, çamaşır ve bir miktar para verdi. iki günden sonra Mustafa Kemal bütün
Osman Oğullarını toplayıp memleketin dışına çıkardı. Bütün dînî vazifeler ilga edildi. Müslümanların
vakıfları, devlet malı haline getirildi. Dinî medreseler sivil mektebe çevrildi. Eğitim Bakanlığının
kontrolü altına girdi.
Böylece Mustafa Kemal, İngiliz Hariciye Vekili/Bakanı Curzon'un istediği dört şartı yerine getirdi. Sulh
konferansının yapılmasına ve başarıyla neticelenmesine hiç bir mania kalmadı. 8 Mart 1923 de, Türkiye
Hariciye Vekili ve Türk heyetinin Başkanı İsmet Paşa, sulhun yapılması için mektup gönderdi.
Müttefikler bunu kabul ettiler. 23 Nisan 1923 günü Lozan Konferansı tekrar çalışmalarına başladı.
Konferansa katılanlar, sulh şartlarında ittifaka vardılar. 24 Temmuz 1923 de Lozan barışı imzalandı.
Yabancı devletler Türkiye'nin bağımsızlığını tanıdılar. İngilizler, İstanbul’dan ve Boğazlardan çekildiler.
Harington Türkiye'den ayrıldı. Buna müteakip İngiliz Mebuslarından biri Avam Kamarasında "Türkiye'ye
bağımsızlık verilmesinden dolayı" Curzon'a hücum etti. O da şöyle cevap verdi:
"Türkiye'ye hakikaten son verilmiştir. Bundan sonra belini doğrultamaz. Zira biz onun manevî
kuvvetini mahvettik. Bu kuvvet, Hilâfet ve İslâmiyet’tir."
Bu şekilde Hilâfet’in kökünden yıkılması tamamlandı. İslâm’ın, devletin anayasası, ümmetin yasası ve
hayatın nizamı olması seyrî; İngilizlere hizmet eden ve onların ajanı olan hain Mustafa Kemal eliyle
durduruldu. Dolayısıyla samimi olan kimseler, “İngilizlerin bütün kafir devletler arasında küfrün başı”
olduğunu söyleyince, bu cümlenin tam ifade ettiği manayı kastediyorlar. Onlar hakikaten "küfrün başı" ve
İslâm’ın en azılı düşmanlarıdır. Müslüman kadınlar, çocuklarına emzirdikleri sütlerle beraber İngiliz
düşmanlığını ve onlardan intikam almayı da emzirmelidirler. Yeryüzündeki ve Türkiye'deki müslümanlar,
istememelerine rağmen İngilizler, Mustafa Kemal vasıtasıyla İslâm’ı ve Hilâfet’i ortadan kaldırdılar.
Böylece yeryüzünün bütün bölgelerinden, Allah'ın indirdiğiyle hükmeden yönetim kalkıp, onun yerine
küfür ve Allah'ın indirmediği hüküm/yönetim sistemleri kaldı. Bütün insanlar arasında ve bütün dünyada
tahakkum eden tağutun hükmü tatbik edilmeye başlandı.
TEMEL-HAYATİ DAVALAR VE ÖLÜM-KALIM UYGULAMASI
Burada insanın aklına bir sual geliyor; Kafirler Hilâfet’i bu kadar kolay mı yıkacaklardı, onu siyasî
hayattan böyle mi sileceklerdi. Müslümanlar, yüzlerce milyona baliğ oldukları halde dinlerini ve siyasî
varlıklarını müdafaa etmeyecekler miydi?!!
Bunun cevabı: evet, kafirler Hilâfet’i bu derece bir kolaylıkla yıktılar. İslâm’ın siyasî hayattaki varlığını
böylece sildiler. Müslümanlar ise, buna karşı bir müdafaada bulunmadılar. Hatta mücadele meydanını
bırakırlarken bile hiç olmazsa bir mağlubun vurduğu son darbeyi dahi vurmadılar. Bunun meydana
gelmesinin sebebi ise, bu büyük felaketin vukuu bulduğu sırada, ölüm-kalım icraatlarını/uygulamalarını
gerektiren sorunların/davaların ümmet tarafından idrak edilmemiş olması ve dolayısıyla bunların fertlere
ve kamuoyuna hakim olmamasıdır. İşte bundan dolayı bu öldürücü darbe ümmete vaki oldu. Zira bu
olayın vukuu bulması ümmet tarafından, ümmetin devamını veya sonunu netice verecek bir hadise gibi
algılanmadı. Bunun için ümmetin varlığına inen bu bela, onun varlığının bağlı bulunduğu
davalar/sorunlar kadar ehemmiyet kazanamadı. Bundan dolayı ümmet ona karşı ölüm-kalımın
gerektirdiği tavır ve hareketlerle karşı koymadı. Böylece kafirler, Hilâfet’i ve İslâm’ın nizamını ortadan
kaldırdılar.
Beka duygusu; yer yüzünde her halka ve dünyada, her ümmete en küçük bir münakaşa ve tereddüde
düşmeden, kahramanca canını ve kanını verebileceği esas davaları takdir etmiştir. Bu davalar, ruhun
kaybolması ve onun muhafazası veyahut bir milletin varlığının ortadan kalkması veya onun bakî kalması
ile ilgili olan davalardır. Bunlar, bütün insanlar nezdinde sanki tek bir davadır. Bu hususta benimsenen
icraatlar/uygulamalar da birbirlerine pek yakın bir sayıdadır. Zira bu icraatlar hissedilir bir şekilde hayatı
tehdit eder. Dava tek olduğu gibi bu husustaki icraat ta tekdir.
Yalnız bu beka duygusuna ilişkin davalar hayatî davaların hepsini teşkil etmez. Aynı zamanda hayatî
davaların hepsi, beka duygusuna bağlı değildir. Başka bazı hayatî davalar da vardır ki, bunlar dindarlık
veya cinsiyet duygularına dayanır. Fakat insanlar, hayat görüşlerine göre, bu hususta ve bunlar uğrunda
teşebbüs edilecek icraatlarda ihtilafa düşmüşlerdir. Çünkü bunlara, hayatî bir ehemmiyet verdiren
muayyen bir görüştür. Değişmelerinin ve bu husustaki icraatların muhtelif olmasının sebebi de budur. Bu
sebepten ve hayata ait bu görüş ayrılıklarından dolayı milletler ve ümmetler nezdinde hayatî davalar
muhteliftir.
Müslümanların bir takım hayati davalara sahip bir ümmet olduğundan şüphe yoktur. Bu davaların hepsi,
ister bekaya, ister cinse, ister dîne ait olsun onların hayata bakışlarına göre olması gerekir. Onların hayat
hakkındaki bakış açılarını ancak, İslâm tayin eder. Bunun için hayatî davaları ve bu uğurdaki icraatlarını
İslâm yönlendirir.
İslâm’a gelince; insanlara, hayatî davaları beyan etmiş ve bunların uğrunda hayata veya ölüme ait
icraatları açıklamıştır. Bunun için müslümanlar bu davaları tayin etmekte serbest değildirler. İslâm’ın
hayatî dava kabul ettiği her şey, müslümanlar indinde öylece kabul edilir. Bu dava uğrunda hayatı veya
ölümü seçmede serbest değildirler. Zira İslâm bu davaları sınırlandırdığında, onların uğrunda yapılacak
icraatları da müslümanlara sınırlandırdı.
Bu durum karşısında İslâm’ın geleceğini ve müslümanların müslüman olmaları itibariyle geleceğini tehdit
eden şeylerin vukuu bulması açık seçik idi. Hayatta her hareketin özellikle reformcu ve doğru hareketlerin
geleceğini tehdit eden şeylerin vaki olması açıktır. İslâm'ın şafak sökmesinden beri İslâm ile küfür
arasındaki mücadele en şiddetli şekilde devam etmekte idi. Bu mücadele, küfrün ve İslâm’ın akibeti
etrafında dönüyor. İslâm Devletinin, Medine'de kuruluşundan beri fikrî mücadele'nin yanısıra, bugüne
kadar devam eden kanlı mücadele de olanca şiddetiyle devam ediyor. İşte bu mücadele, hayatî davaların
müdafaası için yapılmıştır. Bundan dolayı, müslümanlar için bu hayati davaların oluşturulması kesin ve
açık bir meseledir. Buna ilaveten ölüm-kalımın gereklerini benimsemeleri de açık ve kesin bir meseledir.
Buna binaen Cihad, farzların en önemlilerindendir. Rasul (s.a.v) dedi ki:
"İşin başı İslâm’dır. Onun, direği namazdır. Zirvesi de cihaddır."
Cihad, kıyamete kadar da bakidir. Resul (s.a.v) dedi ki:
"Cihad, Allah'ın beni Rasul kılmasından itibaren, ümmetimin en sonuncusunun, Deccal'la savaş
etmesine kadar yürürlüktedir. Onu, adilin adaleti ve zalîmin zulmü iptal edemez."
“Cihad takvalı ve facir ile de yapılır.”
Bunun için müslümanlar, hayatî davaları müdafaa etmekte bir an dahi kusur etmediler. Her hayatî dava
için ölüm-kalımın gerektirdiği işleri yapmakta tereddüt göstermediler. Onların, bir ümmet ve bir devlet
olmaları itibariyle, haçlı savaşlarında varlıklarını tehdit eden bir şey vukuu bulunca haçlı kafirler
karşısında ölüm-kalımın gereklerini yerine getirmek için bir asırdan fazla devam eden şiddetli harplere
giriştiler. İslâm ümmeti, kendine indirilmek istenen öldürücü darbeyi geri çevirmeyi başardı. Moğollar'ın,
İslâm memleketlerine hücum ettikleri esnada da aynı şeyi yaptılar. Böylece İslâm ümmeti, varlığını tehdit
eden Moğolların hücumları karşısında, ölüm-kalımın gereklerini yerine getirdi. Müslümanlar onlara karşı
harplere giriştiler. Bu hususta bir çok canlar feda ederek açık bir zafere ulaştılar.
Bu suretle müslümanlar, hayatî davaları idrak ediyorlar ve bunlara karşı alınacak tedbirleri yerine
getiriyorlardı. Bu da ölüm-kalımın gereklerini göz önüne almaktı. Çünkü İslâm’ın hayatî davalara dair
açıklamaları müslümanlar nezdinde, "çelik elle" tuttukları hakîkatlerdi. Bunlara arız olacak tehlikeleri
açık bir şekilde idrak ediyorlardı. Geleceklerini tehdit eden bir hadise vukuu bulunca ona karşı, İslâm’ın
gerektirdiklerini yerine getirmemelerine -ki o ölüm-kalım uygulamalarıdır- asla ihtimal yoktu. İslâm
ümmetine ve İslâm Devleti’ne, hayati davaları idrak etmemek ve onları anlamamak gafleti arız olmamıştı.
Dolayısıyla bu uğurdaki icraatları idrak etmemek, onlara riayet etmeyi kavramamak ve bunları tatbike
koymaktan geri kalmak da vaki olmamıştı. Fakat İslâm anlayışı, bozulma derecesinde zaafa uğrayınca ve
nefislerde de açık küfre karşı sükut edecek dereceye kadar takva zayıflayınca bu hayatî davalar,
hayatiliklerini kaybettiler. O uğurda, ölüm-kalımın gerekleri yapılmadı. İşte bu sırada gelecek tehlikeye
düştü. Müslümanlar, onun uzaklaştırılması için canlarını ve kanlarını can-u gönülden harcamadılar.
Hilâfet’in yıkılması vukuu buldu, İslâm'î nizam zail oldu ve İslâm ümmeti, tamamen yok olma
tehlikesiyle karşılaştı.
Binaenaleyh İslâmî görüş açısından, aynen Kitap ve Sünnetten geldiği gibi, İslâm’ın "ölüm-kalım"
davalarını idrak etmek gerekir. Bunlar uğrundaki icraatlarında Kur'an-ı Kerim ve Rasul (s.a.v)'in
hadisinde geldiği gibi idrak edilmelidir. İşte bu anda ölüm-kalım derecesinde ki davalar ve onlar uğrunda
yapılacak icraatlar için uygun kavrayış meydana gelir. Bunları geri bırakmak ihtimal dışı olur.
İSLÂM’A GÖRE HAYATİ DAVALAR
Kitap ve Sünnete müracaat eden herkes, İslâm’ın, "hayatî davaları" ve "ölüm-kalım" icraatlarına karşı
farz olanları açık olarak sınırladığını görür. Mesela; İslâm, bir ferdin veya topluluğun İslâm’dan çıkması
meselesini, hayatî davalardan saymıştır. Bu hususta ölüm-kalım karşısında alınacak tedbiri ya tevbe, yada
o kimsenin katli olarak beyan etmiştir. Davayı beyan ederek arkasından bu husustaki icraatı da beyan
eder. Resul (s.a.v) dedi ki:
"Kim dinini değiştirirse onu öldürünüz."
İbni Mes'ud (r.a) dedi ki; Allah'ın Rasul'u (s.a.v) buyurdu ki:
"Allah'tan başka Allah olmadığına ve benim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadet eden bir müslümanın
kanı ancak üç halden birisiyle helal olur: Evli ve dulun zina yapması, haksız yere bir adamın
öldürülmesi ve dinini terk ederek cemaatten ayrılması."
Bu hayatî dava anlayışı müslümanlar üzerine de hakim oluyordu. Hakikatte de ona çelik bilekle
yapışıyorlardı. Müslümanlar bu davaları icra ediyorlar ve tevbe etmeyince, mürtedi öldürüyorlardı.
Sahabe bunu, Rasul'ün sağlığında Yemen'de tatbik etti. Daha sonra da tatbik ettiler. Onlardan sonraki
gelenler de tatbik ettiler. Ebu Musa (r.a)'ın rivayet ettiği hadiste: Neb'î (s.a.v) Ebu Musa'yı Yemen'e
göndermişti. Yemen'e gitti. Arkasından Muaz İbn-i Cebel'i gönderdi. Muaz, Musa'nın yanına gelince,
Musa ona bir döşek yaydı ve otur dedi. O sırada orada bir adam bağlıydı. Muaz, ona: "Bu ne?" dedi. O
da; "Yahudi idi, Müslüman oldu. Arkasından tekrar Yahudiliğe döndü" dedi. Bunun üzerine Muaz:
"Öldürmedikçe oturmam. dininden kim dönerse öldürünüz." dedi.
Ebu Davud bu hadiseyi şöyle nakleder: “Ebu Musa'ya, İslâm’dan dönen bir adamı getirdiler. Yirmi gece
veya buna yakın bir zaman içinde, onu İslâm’a davet etti. Bundan sonra Muaz geldi. Onu tekrar dine
davet etti. O kabul etmedi. Bunun üzerine boynu vuruldu.”
Darokutnî ve El Bayhakî tahriç ettiler ki: “Ebu Bekîr (r.a.), Müslüman olduktan sonra kafir olan Ümmü
Kürfa denilen bir kadının tevbe etmesini istedi. O da tevbe etmeyi kabul etmeyince onu öldürdü.”
Arap kabilelerinin çoğu zekatın farziyyetini inkar edince, Ebu Bekir, bunu İslâm’dan irtidat/çıkış sayarak
onlara karşı kılıç çekip, İslâm dairesine dönünceye kadar onlarla savaştı.
Fetih-El Kadîr de, Abdullah İbni Şureyk el-Amirî babasından naklettiği bir haberde şöyle der: “Ali'ye
burada Mescid'in kapısı önünde bazı adamlar senin Rab olduğunu iddia ediyorlar, denilince, onları
çağırdı ve şöyle dedi: "Yuh sizin dediklerinize?" Onlar da, “Sen bizim Rabbımız, yaratıcımız ve rızık
vericimizsiniz.” dediler. O da cevaben: "Yuh size, ben ancak sizin gibi bir kulum. Yemek yediğiniz gibi
yemek yerim, sizin gibi su içerim. Allah'a itaat edersem, isterse beni sevaplandırır, ona asi olursam beni,
azap etmesinden korkarım. Allah'tan korkun. Bu fikrinizden vazgeçiniz." dedi. Onlar ise, onun dediğini
kabul etmediler. Ertesi günü sabahleyin Kanber geldi: “Vallahi yine o sözü söylemeye başladılar.” dedi.
Ali, "onları yanıma getir" dedi. Ve yanına girince aynı sözü tekrarladılar. Üçüncü günü Ali onlara, Eğer
bu sözü yine söylerseniz sizi en fena bir şekilde öldüreceğim, dedi. Onlar, onun tavsiyesini yine
tutmadılar. Bunun üzerine Ali evi ile mescidi arasında hendekler kazılmasını, bu hendeklere odunlar
yığılmasını ve odunların ateşle tutuşturulmasını emretti. Sonra onlara; Ya bu fikrinizden vaz geçersiniz,
veya sizi bu hendeklere atarım, dedi. Onlar bu teklifi yine kabul etmediler. Bunun üzerine onları
hendeklere attı.”
İbni Abbas (r.a.), onların yakıldıklarına dair haberi işitince, yakılmalarını uygun bulmadığını belirtti.
Fakat öldürülmelerini tasvip etti.
İkrime’den rivayet edilen bir haberde şöyle denir: “Müminlerin Emiri Ali (r.a.)’e bazı zındıklar getirildi,
onları yaktı. İbni Abbas bunu duyunca "ben Ali'nin yerinde olsam onları yakmazdım. Zira Rasulullah
(s.a.v) yakmaktan menetmiştir. Ve Allah'ın azabıyla azap etmeyiniz demiştir. Fakat yine Rasullullah
(s.a.v)'in; 'Dinini değiştireni öldürünüz' sözü gereğince onları öldürürdüm." dedi.
Mehdi zamanında, mülhidlerin ve zındıkların adedi çoğaldı. Mehdi, onların tevbe etmelerini ister, tevbe
etmeyenleri öldürürdü. Bu şekilde onların bir çoklarını öldürdü.
Böylece sahabe, tabi'in ve halifelerden bir çokları mürtedleri öldürürlerdi. Bu hususta müslümanlar en
küçük bir yumuşaklık dahi göstermezlerdi. Fakat halifeler ve İslâm anlayışı zayıflayınca, mürtedleri
öldürmek hususunda gevşek hareket edilmeye başlandı. O kadar ki, inançsızlık ve dinden çıkma aldı
yürüdü. İş, bazı mürtedlerin, cemaat oluşturarak İslâm’a muhalif dinler edinmelerine kadar vardı. Bunun
neticesi müslümanlar zayıfladılar. Halbuki bu mesele, bir bakımdan hayatî bir dava ve diğer taraftan da af
ve şefaat edilmesi doğru olmayan bir mevzu idi.
Bu sebepten dolayı Mustafa Kemal gibi birisinin İslâm’a karşı harp ilan etmeye cür'et etmesi, yani
İslâm’dan çıkması ve kendisine karşı şer'î hükmü uygulayacak bir şahsın da bulunmaması pek tuhaf
değildir. Zira bu sırada irtidat/dinden çıkma meselesi, hayatî bir dava mevkiinden düşmüştü. İşte, bu
duruma gelindi. Onun için bu davayı hayatî bir dava sayarak, hakiki mevkiine kavuşturmak için
mürdetlerin sayıları milyonlara dahi ulaşsa, onların teker teker öldürülmesi gereklidir.
Bununla, her hangi bir kimsenin, bir şüpheli fikriyle, hemen mürted sayılıvermesini kasdetmiyoruz.
Aksine, o kimseye kafir ve mürted hükmünü verebilmek için kesinlikle onun, mürted olması gerekir.
Mesela, bir şahsın söyledikleri % 99 mürtedliğine, % 1 ise onun müslüman olduğuna delalet etse, bu bir
ihtimal tercih edilerek, onun mürted olmadığı kanaatine varılır ve müslüman sayılır. Zira müslümanda asıl
vasıf müslüman olmasıdır. Katiyetle küfrü ve irtidadına hükmedilmedikçe o Müslüman sayılır. Fakat
hakîkaten mürted olunca, hiç bir şekilde mazeret aranmasına tevessül edilmez ve irtidad hükmü de onun
üzerinden kaldırılmaz. Zira aksine bir hüküm, hayatî davada; ölüm-kalım icraatını kaldırır.
Bu sebepten bir müslümanın kilisede Hıristiyanlarla beraber namaz kılması veya tarihin rivayet etmediği
Kur'an'ın zikrettiği İbrahim kıssasının yalan olduğunu söylemesi veyahut İslâm’ın bu asırda tatbik
edilemeyeceğine inanması veya dinin devletten ayrı olduğuna inanması veya Kur'an'ın Allah kelamı
olduğunda ve buna benzer kendisini mürted yapacak bir şüphede bulunması gibi mevzular, mürtedliğini
gösterirse kat'î olarak onun mürted olduğuna hükmedilir. İşte bu durumda bu mesele, hayatî bir dava
sayılır. Bu uğurda ölüm-kalım icraatları tatbik edilir. Ya tevbe ettirilir veya öldürülür.
Ayrıca İslâm, ümmetin ve devletin birliğini hayatî davalardan kılmıştır. Bu uğurda tatbik edilecek icraatta,
ölüm-kalım icraatı saymıştır. Yani davayı da icraatı da sınırlandırmıştır. Bu husus iki meselede açık olarak
belirir: Birincisi; Halifelerin birden fazla olması meselesi, ikincisi; asilerin akibeti meselesi.
Halifenin Birden Fazla Olması Meselesi
Abdullah İbni Amr İbnu el'Assdan şöyle rivayet edilir: Bir gün kendisi Rasulullah (s.a.v)'den şu sözünü
duymuş:
"Kim bir imama biat edip onunla el sıkışır, kalbini ona bağlarsa elinden geldiği kadar ona itaat etsin.
Eğer başka biri çıkıp ta ona rakîp olursa, rakîbi öldürünüz."
Ebu Said el-Hudrî'den nakledilen diğer bir rivayette ise, Rasulullah (s.a.v) şöyle demiştir:
"İki Halifeye biat edilince, sonuncuyu öldürünüz." Böylece Halifenin birden çok olmasını men etmekle,
devletin birliğini hayatî bir dava kılmış ve Hilâfet’te bir den çokluğu meydana getirmek isteyenin, vaz
geçmediği takdirde öldürülmesini emretmiştir.
Arfaca'dan rivayet edilen diğer bir hadîste ise, Rasulullah (s.a.v)’den şöyle duymuştur:
"Kim size gelip, cemaatinizi bölmeyi veya asanızı kırmayı isterse, onu öldürünüz."
Burada müslümanları parçalamak isteyen bir adamın, fikrinden vazgeçmezse öldürülmesini emretmekle
ve İslâm cemaatını parçalamaktan menetmekle; ümmetin ve İslâm Devleti’nin birliğini hayatî bir dava
kılmıştır.

Asilerin Akibeti Meselesi


Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:
"Müminlerden iki bölük, birbirleriyle çarpışırlarsa aralarını düzeltiniz. Eğer biri diğerine karşı
taşkınlık yapacak olursa, taşkınlık yapan taraf hareketinden vazgeçinceye kadar onunla savaşınız."
Şöyle: Müslümanlar için imamlığı, yani halifeliği sabit olan bir kimseye karşı isyan etmek haramdır. Zira
halifeye karşı isyan, müslüman cemaatının parçalanmasına, müslümanların kanlarının akıtılmasına ve
mallarının zayi olmasına sebep olur. Çünkü Resul (s.a.v) şöyle demiştir:
“Ümmetim toplu bir haldeyken onun dışına kim çıkarsa, kim olursa olsun onun boynunu kılıçla
vurunuz.”
Halifeye karşı isyan edenlerin tevbe etmesi istenir, şüpheleri izale edilir. Eğer bundan sonra hâlâ eski
fikirlerinde ısrar ederlerse öldürülürler. Devletin birden fazla olmasına karşı çıkılması ve ümmetin
asasının kırılmasının yani ümmette ayrılığın çıkmasının men edilmesiyle; devletin ve ümmetin birliği
hayatî davalardan sayılmıştır. Zira Şari’i, bunlara karşı tatbik edilecek icraatı ölüm-kalım icraatı kılmıştır.
Bunları isteyen ya vazgeçer, ya da öldürülür. Bu hususu, müslümanlar uygulamışlardır. Bunu en büyük ve
en tehlikeli bir mesele saymışlardır ve kim olursa olsun her hangi bir müslümana karşı bunu tatbik
etmekte gevşeklik göstermezlerdi.
Ali, Muaviye ile arasındaki meselede bunu tatbik etmekte gevşeklik göstermedi. Bu hususta Ali,
Emevî'ler ve Abbasi'ler de Haricilerle yaptıkları mücadelede gevşeklik göstermediler. Bu konuda sabit
olan hadiseler sayılamayacak kadar çoktur.
Fakat Halifeler ve İslâm anlayışı zayıflayınca; Halife ve müslümanlar, İslâm memleketlerinin Hilâfet’ten
ayrılmasına ses çıkarmadılar. Neticede, müslümanların birliği bozuldu, çeşitli devletlere ayrıldılar.
Halbuki bir memleketin, devletin vücudundan ayrılması, ölüm-kalım meselesidir ki; bu ne kadar mal ve
can olsa da ayrılan cismin ya devlete iade edilmesini ya da onlarla harbi gerektirir.
Durum o dereceye vardı ki, Müslümanlar sonunda çeşitli devletlere ayrıldılar. Hilâfet Devleti de, bu
devletlerden birisi haline geldi. Hatta durum daha da kötü oldu. Bazı müslümanlar İslâm camiasına, yani
Hilâfet Devleti’ni, kendisinden ayrılan devletlerle ittifak etmeye, bunun neticesi, Hilâfet Devleti’nin, o
devletleri tanımasını ve müslümanların çeşitli devletler halinde kalmasını kabullenmesine davet etmeye
kadar ileri gittiler. Yani müslümanların birliği hayatî bir dava iken ve hadisler açıkça, dönmeyi veya
öldürülmeyi istemesine rağmen, bunlardan çeşitli halklar ve milletler meydana gelmeleri temin edildi.
Bunun için Mustafa Kemal'in Türkiye'nin diğer İslâm memleketlerinden ayrıldığını, üstelik bu
memleketleri kafir devletlere bıraktığını ilan etmesi garip değildir. Çünkü bu mesele, hayatî bir dava
seviyesinden düşmüş ve olan olmuştu. Müslümanların muhtelif devletler halinde kalmaları, halklara ve
milletlere bölünmeleri artık kolay olmuştur. Bu ancak devletin ve ümmetin birliği davasının, hayatî bir
dava sayılması ve bunun için ölüm-kalım icraatlarının tatbik edilmemesi neticesinde vukuu buldu.
Binaenaleyh bu davaya gerçek önemini kazandırıp, hayatî bir dava olarak itibar ettirmek gerekir. Böylece
senelerce harbe, hatta milyonlarca müslümanın ölümüne dahi sebep olsa, her hangi bir memleketin
Hilâfet bünyesinden ayrılmasına mani olunur.
Bu sebepten İslâm, açık bir küfrün ortaya çıkmasını hayatî davalardan ve buna karşı tatbik edilecek icraatı
da ölüm-kalım icraatlarından saymıştır. Yani davayı sınırlandırdı ve arkasından bu husustaki icraatı da
sınırlandırmıştır.
Müslim Avf İbni Malik hadisinde, Rasulullah (s.a.v)’in şöyle dediğini rivayet etti:
"Yakında öyle emirler gelecek ki, siz onların hareketlerini tanıyacak ve kabul etmeyeceksiniz. Tanıyan
suçsuz olur, kabul etmeyen kurtulur. Fakat buna memnun olup ta onlara tabi olan ise..." Buna karşı
oradakiler; "Ya Rasulullah onlara karşı kılıcımızla çarpışmayalım mı?" dediler. O da: "Hayır.
Namazlarını aranızda ikame ettikleri müddetçe çarpışmayınız." dedi.
Diğer bir rivayette ise:
"Biz, “Ya Rasulullah bunun üzerine onlarla çarpışmayalım mı?” dedik. O da: "Hayır, sizinle beraber
namazlarını ikame ettikleri müddetçe çarpışmayın." dedi.
Buhari de, Ubade İbni Es-Samit'den şöyle rivayet eder:
"Bir gün Neb'î (s.a.v) bizleri çağırdı, ona biat ettik. Hoşumuza giden ve gitmeyen, kolay ve zor hallerde
onu kendimize tercih edeceğimize dair işitmek ve itaat etmek üzere bizlerden biat aldı. Egoist olmamamız
ve Allah nezdinde açık bir delil olacak bariz bir küfür görmedikçe, yöneticilerle mücadele etmememiz de
vardı."
Taberani ise: “Sarih küfür” şeklinde rivayet eder. Ahmed'in naklettiği diğer bir rivayette ise;
"Sana açık günah olan bir şeyi emretmedikçe" der.
Avf îbni Malik El-Escafden nakledilen diğer bir rivayette şöyle geçer: “Rasulullah (s.a.v)'den duydum ki
şöyle dedi:
“İmamlarınızın en hayırlısı, sizin onları, onların sizi sevenleri ve sizin onlara, onların size dua
edenleridir. İmamlarınızın en kötüleri ise, sizin onlara, onların size buğz edenleri ve sizin onlara,
onların size lanet edenleridir." Buna karşı biz, "Ya Rasulullah, bu sırada onlarla çarpışmayalım mı?"
dedik. O da: "Hayır, sizlere namazı ikame ettikleri müddetçe dokunmayınız." dedi.
Namazı ikame etmek, dinî ikame etmek demektir. Bu da, İslâm ile hükmetmek/yönetmek ve İslâm’ın
şiarlarını izhar etme yerine kinayedir. “Açık küfür” ise, kaim olan fiil ve davranışlarda, bariz olarak
görülendir, yani küfür ile hükmetmektir.
Bu hadîslerin mefhumu; şayet İslâm hükümlerini yerine getirmezlerse ve onun şiarlarını göstermezlerse,
yöneticilerle kılıçla savaşmanızdır. Ve onlar, şayet küfrün hükümlerini ikame ederlerse/uygularlarsa
onlarla savaşmamızdır. Açık küfrü görürsek, Ulul Emre karşı koymamız, onlarla savaşa sebep olsa dahi
çatışmayı meydana getirerek çatışmamızdır.
Fetih'de şöyle der: "Fakihler galip olan sultana itaat edip onunla beraber cihad etmenin vacip olduğu
üzerinde ittifak etmişlerdir. Zira, müslümanların kanının akıtılmasına mani olacağı, fitneyi teskin
edeceğinden dolayı, ona itaat etmek, isyan etmekten daha hayırlıdır. Bu hususta sultandan sarih bir küfür
sadır olmadıkça hiç bir istisna kabul etmemişlerdir. Fakat, eğer böyle bir şey sadır olursa, ona itaat vacip
olmaz. Aksine hadiste varid olduğu gibi, gücü yetenin onunla mücadele etmesi vaciptir."
Şevkanî “Neyl-ül Evtar”da; “Zalim sultanlara isyan edilmesini, onlara karşı kılıçla çarpışılmasını, harp
ile açık mücadele verilmesini söyleyenler, Kitap ve Sünnetin genel hükümleriyle delil getirmişlerdir.” der.
İslâm ile hükmetmenin/yönetmenin farz olması ve küfür ile hükmetmenin men edilmesi meselesi, hayatî
davalardandır. Zira Şari’i, bunun uğrunda ölüm-kalım icraatlarını icraat olarak koymuştur. Kim, İslâm ile
hükmetmez ve küfür nizamı ile hükmederse, ya geri döner veya öldürülür.
Halbuki, müslümanlara farz olan şey hayatî bir dava olması dolayısıyla, Allah'ın indirdiğinden başka bir
şeyle hükmedilmesine/yönetilmesine sükut etmemeleridir. Fakat müslümanların kalplerinde takva ve
zihinlerinde İslâmi anlayışı zayıflayınca, bir meselede yöneticilerin veya Halifenin, küfrün hükümleriyle
hükmetmelerine karşı sükut etmek onlarca önemsiz sayıldı. Bu duygular biraz daha zayıflayınca, onların
muhtelif meselelerde küfrün hükümleriyle hükmetmelerine ses çıkarmadılar. Daha sonra bu sükutun sonu
yöneticilerin, açık bir şekilde küfrün hükümlerini tatbik etmelerine sebep oldu. M. 1883 de Mısır'da
Fransız medenî kanunu tatbik edilip Şeriat'ın hükümleri kaldırılınca müslümanlar bir şey demediler.
Bundan sonra 1909 senesinde İslâm Devleti’nde, küfrün hükümleri, müslümanlara Anayasa olarak
konulurken de bir ses çıkarmadılar. Fakat bununla beraber önce isyan edip sonra sükut etmişlerdi.
Bundan dolayı Mustafa Kemal'in, Hilâfet’i yıkıp sonra bütün İslâmî hükümlerin kaldırılması ve küfrün
hükümlerinin tatbikini ilan etmesi pek garip değildir. Zira bu mesele, müslümanlar nezdinde hayatî bir
dava olma mertebesinden düşmüş ve bu netice hasıl olmuştur. Müslümanlar arasında açık küfrün
zuhuruna karşı kılıç çekmemek müslümanlara kolay geldi. O kadar ki, ekseriyet küfür nizamı ile
yönetilmesini ve ona karşı çıkılmamasını normal karşıladılar. Kendi istekleriyle, İslâm’ın hükümlerini
bırakarak küfrün hükümlerini içlerine sindirerek ona alıştılar. Durum, buna memnun olmaya, sükut edip
ona karşı kılıç çekmemeye ve küfrün hükümlerini istemeye kadar vardı. Bunun sebebi ise, küfür
nizamiyle yönetmenin ve ona karşı ölüm-kalım icraatlarının tatbik edilmemesi ve bunun hayatî bir dava
sayılmamasıdır. Bundan dolayı, senelerce harbe ve bunda müminlerden milyonlarca şehit verilmesine
dahi mal olsa; küfür nizamı ile hükmetmek/yönetmek engellenmeli ve bu hayatî davaya hakiki mevkiî ve
itibarı geri verilmelidir.
Şari'in açıklayıp sınırlarını çizdiği, uğrunda tatbik edilecek icraatları ölüm-kalım icraatları kıldığı bütün
hayatî davalar, hep böyledir. Zira bu davalar hakkındaki anlayış önce zayıfladı, sonra onların İslâm
akîdesiyle bağları gevşedi. Bunun neticesi olarak da itibarları düşünce, uğurlarında silah kullanılması
gereken önemli şer'î hükümler oldukları idrak edilemeyecek bir dereceye geldi. Böylece şeriat'ın
yerleştirmiş olduğu mevkîden, yani hayatî dava mertebesinden düştü. Şeriat'ın uğrunda ona karşı farz
kılınan kuvvetle karşı koyma, küfrün hükmünü ortadan kaldırıp yerine İslâm'ın hükmünü iade etmek için
kılıç kullanmak gibi icraatlar görülmedi. Bunun için Hilâfet’in yıkılması ve İslâm nizamının kaldırılması
meselelerinin hayati bir dava olduğu fark edilmedi. Dolayısıyla bunlar, tabiî olarak insanların kalplerine
ve kamuoyuna hayatî bir dava itibariyle hakim değillerdi.
İşte bundan cesaret alan Mustafa Kemal, teşebbüse geçerek Hilâfet’i yıktı ve İslâm'ın siyasî varlığını
ortadan kaldırdı. Ve ona karşı hiç bir kimse mücadele etmedi ve silah kullanmadı. Kafirlerin Hilâfet’i
yıkmaları ve İslâm nizamını bu derece kolaylıkla varlıktan kaldırmaları milyonlarca müslümanların gözü
önünde oldu. Eğer müslümanlar, o anda bunun, müslümanların ve İslâm’ın geleceğinin dayandığı hayatî
bir dava olduğunu ve bu uğurda tatbik edilecek katî hükmün silaha sarılıp, Mustafa Kemal ile savaşmak
olduğunu idrak etselerdi; müslümanların başına bu darbe indirilemezdi ve müslümanlar bu korkunç
felaketle karşılaşmazlardı. Müslümanlar bunun hayatî bir dava olduğunu, bunun için ölüm-kalım
icraatlarının yapılacağını idrak edemediler. Başlarına gelen faciayı bile kavrayamadılar.
HİLÂFET’İ KURMAK VE
ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE YÖNETMEK
MÜSLÜMANLARIN TEMEL-HAYATİ DAVASIDIR
Şimdi, müslümanlar öyle bir duruma düştüler ki, ondan daha ağır bela ve musibet tasavvur edilemez. Bu
durumdan kurtulmalarında onlar için yegane şifa verici ilaç, kendi davalarının hayatî dava olup
olmadığını idrak etmeleri ve davranışlarını, ölüm-kalım meselesi seviyesinde benimsemeleridir. Kaldı ki
bu mesele, bütün hayatî meseleleri içine alan -ana- hayatî meseledir. Meselenin bu olduğu,
müslümanlarca açık bir şekilde idrak edilip, nefislerde kökleşen hakim kanaat haline gelmedikçe
düşüşleri ve gerilemeleri devam edecek ve diğer ümmetler arasında hiçbir varlık da gösteremeyeceklerdir.
Bu sebepten müslümanların, hayatî davalarını anlayarak; sarsılmaz bir sebat ve tükenmez bir coşkunlukla
bunların icabet ettirdiği ölüm-kalım davranışlarına sevk edecek şekilde bu hayatî davalarını kalplerinde,
nefislerinde ve kamuoyunda yerleştirmeleri lazımdır. İşte müslümanların şu anda içinde bulundukları
durumdan kurtulmaları için çare olarak bu esas ve bu mevzu etrafında bütün gayretlerini göstermeleri
gerekir.
Müslümanların bugünkü vakıası, her müslümanın hissettiği gibi, hiçbir beyan ve izaha muhtaç değildir.
Memleketleri küfür nizamları ile yönetilmektedir. Onun için bu yerler kesinlikle ve tartışmasız “Dar-ül
Küfür”dür. Şöyle ki, İslâm memleketleri bu günkü durumda; kırktan fazla devlete, emirliğe, şeyhliğe ve
sultanlığa ayrılmış olduğundan, kafirlere karşı duracak bir vaziyette değildirler. Binaenaleyh, müslüman
memleketlerinden her birinin davası, varlığını “Dar-ül İslâm”a çevirerek diğer İslâm memleketleriyle
birleşmeye çalışmaktır. Bu dava hayatî bir davadır. Hatta bütün hayatî davaları içine alan ana hayatî
davadır. Bu mesele ile ilgili icraatlar ölüm-kalım icraatı olarak algılanmalıdır. Yalnız bu hayatî dava, yani
İslâm memleketlerini “Dar-ül İslâm”a çevirmek ve diğer İslâm memleketleriyle birleştirmek meselesi,
gerçekleşmesi için çalışılan bir hedeftir. Bunun gerçekleşmesi için takip edilecek yol, Hilâfet'i tekrar
kurmaktır. Bugün müslümanların üzerine borç olan en mühim mesele, İslâm memleketlerini Dar-ül
İslâm'a çevirebilmek için Hilâfet'i yönetim sistemi olarak iş başına getirmektir. Sonra bu memleketleri
Dar-ül İslâm’a çevirerek diğer İslâm memleketleriyle birleştirmektir.
Yalnız bugün müslümanların karşılaştıkları husus iyi anlaşılmalıdır. Bugünkü vazife, İbn-i Ömer'in Nebî
(s.a.v)'den rivayet ettiği;
“Kim, başında cemaatı birleştiren bir imam yok iken ölürse onun ölümü cahiliye ölümü olur.” hadisine
binaen, hayatî bir dava olmayan farz-ı kifaye üzerine bir Halife belirlemek değil, aksine Hilâfet'i yeniden
kurmaktır. Yani Hilâfet nizamını bir yönetim sistemi olarak getirmektir. Bu halife seçimini gerektirmekle
beraber halife seçiminden ayrı bir meseledir.
Hilâfet'i kurmak kesin olarak hayatî bir davadır. Bu, memleketlerimizi “Dar-ül Küfür”den “Dar-ül
İslâm”a çevirerek küfür nizamlarını yıkmak suretiyle açık küfrü ortadan kaldırmak demektir. Böylece bu,
hayatî bir davadır. Çünkü Resul (s.a.v) şöyle demiştir:
“Ancak, açık küfür görürsen.” Ve aynı hadiste: "Ey Allah'ın Rasulü onlara karşı gelmeyelim mi?”
denilince, dedi ki, “Sizlere namazı ikame ettikleri müddetçe hayır."
Bundan dolayı müslümanları, hayatî davalarının gerçekleşmesine götüren yol, yine hayatî bir davadır.
Çünkü Sürmef'den alınan şer'î delil, bunun hayatî dava olduğuna dalâlet ediyor. Bundan dolayı bu konu
ile ilgili davranışların ölüm-kalım davranışları olması zaruridir.
Yalnız, küfrün hükümlerinin kabus gibi çökmesinden ve müslümanların yönetimlerini; kafirlerin,
münafıkların ve mürtedlerin ele almalarından itibaren onlar, daimî olarak küfür sultasından ve onun
sahiplerinin ve yardımcılarının tahakkümünden kurtulmaya gayret sarf ediyorlar. Yalnız onlar, mücadele
ettikleri bu meselenin hayatî bir dava olduğunu, uğrunda ölüm-kalım mücadelesi lazım geldiğini idrak
edemediler. Müslüman topluluğundan bu idrakin kalkması, ümmet olmaları itibariyle hayati davalarla
uygun mücadelede, normal kabul edilmesi gereken fakirlik, yıkım ve ölüm dışında; işkencelere,
zindanlara ve eziyetlere katlanmak için gereken yeteneği bile kaldırdı. Bunun için bu teşebbüsler, kesin
başarısızlıklara uğradılar. Uğrunda mücadele edilen davaya, doğru bir adım dahi atamadılar.
Müslümanlar bu davalarının hayati bir dava olduğunu anlamaları için uzun uzadıya tefekkür ve
araştırmaya muhtaç değildirler. Bu dava, gözleri görenlere ilk andan beri gayet açık olduğu gibi daima da
açıktır. Kafirler aklen ve adeten, İslâmiyet'in siyasî hayata/yönetime dönmesine asla müsaade etmezler. Ve
bu davayı gerçekleştirmek isteyenlere karşı koymak için ellerinde zerre kadar imkan varsa bunu
kullanmaktan asla geri durmazlar. Bu mevzuda mürted ve münafıklar da kafirlerden geri kalmazlar. Onlar,
Allah'ın haramlarını, Allah’ın hadleriyle korumak ve O’nun hükümlerini yürürlüğe koymak için yönetimi
ellerinden almak isteyen müminlere karşı, ellerinden gelen kuvveti kullanmaktan geri kalmayacaklardır.
Buna binaen meseleyi/davayı uğrunda ölünmesi icabeden bir dava olarak görmedikçe, müslümanlar bu
davanın gerçekleşmesi için ne kadar gayret sarfetseler de semere vermeyeceği muhakkaktır. Müslümanlar,
mücadelenin tabiatını kavrayamadıkları ve bu husustaki Allah'ın hükmünün hakikatini idrak edemedikleri
için davalarını hayatî davalar seviyesine çıkmayan basit davalar seviyesinde algıladılar. Ve bu uğurdaki
gayretleri ölüm-kalım seviyesinde olmadığından kendilerini kurtarmak için boşuna çalışıp durdular.
Hakikatte ise küfür sistemini kaldırıp yerine İslâmî sistemi yerleştirmek gibi varlığı hayatî olan davalar bu
seviyeye ulaşsın veya ulaşmasın onun hayatiyetini nazarı itibare alarak ölüm-kalım mücadelesi
yapmadıkça, kuvvetleri de kadar olursa olsun ve ne kadar gayret sarfederlerse etsinler, hiçbir kimse bu
gayeyi gerçekleştiremeyecektir. Bunun için müslümanlar fert ve toplum olarak küfürle aralarındaki
mücadelede mutlaka ölüm-kalım seviyesinde mücadele etmelerinin gerekli olduğunu açık bir şekilde
bilmelidirler. Zira onların davalarının tabiatı, bu çeşit icraatı gerektiriyor. Şeriat, Kitap ve Sünnet’te böyle
emretmektedir.
Rasul (s.a.v), davamızı sınırlandırmamızı ve hayati davalar uğrunda, ölüm-kalım mücadelesi etmemizi
öğretti. O (s.a.v), Allah'tan kendisine İslâm elçiliği gelmesine müteakip daveti, fikrî mücadele ile tebliğ
etmeğe başlayınca davasını İslâm'ın izhariyle sınırlandırdı ve bunun için ölüm-kalım mücadelesi verdi.
Resul (s.a.v)'den rivayet edildiğine göre Amcası Ebu Talip, Kureyş’in isteğini kendisine anlattığı sırada
ona, yani Muhammed (s.a.v)'e, şöyle dedi: "Sen kendine ve bana bak. Ve bana kalkamayacağım bir yük
yükleme.” Rasul (s.a.v) buna cevaben şöyle dedi:
"Ey amcam. Onlar bu davadan vazgeçmem için sağıma güneşi, soluma da ayı koysalar, yine vallahi
vazgeçmem. Allah, ya bu dini muzaffer kılacak yahut da ben bu uğurda öleceğim.”
Yine devleti kurup kılıçla cihad etmeye başlayınca, davasının, İslâm’ı üstün çıkarmak/hakim kılmak
olduğunu açıkça beyan etti. Bu gayeyi gerçekleştirmek için ölüm-kalım mücadelesi yaptı. Resul
(s.a.v)'den rivayet edildiğine göre; Hudeybiye vakasının cereyan ettiği Umre'ye giderken Mekke'ye iki
konaklık mesafede olan Asfan denilen yere varınca, Ben-i Ka'b'dan bir adamla karşılaştı. Ondan Kureyş
hakkında malumat istedi. O adam cevaben: "Kureyş senin hareketini duydu. Kaplan derileri giyerek Zî
Tava denilen yerde karargah kurdular. Seni, Mekke'ye sokmamak için Allah'a and içiyorlar. Halid bin
Velid'i ise, süvarilerinin başında Kura El Gamîm denilen yere kadar gönderdiler." dedi. Bunun üzerine
Rasul (s.a.v) şöyle dedi:
"Yazık Kureyş'e, harp onları mahvetti. Ne olurdu benimle diğer Arapları baş başa bıraksalar. Eğer
Araplar bana galip gelirse zaten istedikleri olur. Eğer ben galip gelirsem rahatça İslâm'a girerler ve
girmezlerse kuvvetli oldukları müddetçe savaşırlar. Kureyş ne zannediyor?... Allah'a and olsun ki,
Allah İslâm’ı muzaffer kılıncaya veya şu baş, bu vücuttan ayrılıncaya kadar gönderildiğimin uğrunda
cihad edeceğim."
Ve bundan sonra yoluna devam ederek Hudeybiye'ye kadar vardı.
Bu her iki halde de; yani İslâm'a davetin, fikrî mücadele ve kılıç ile cihad yaparak yüklenilmesi halinde
Rasul (s.a.v), davasının İslâm’ı zafere ulaştırmak olduğunu ve bu davanın hayati bir dava olduğunu
sınırlandırdı. Her iki halde Ölüm-kalım seviyesinde mücadele etti. Birinci halde, “Allah, İslâm’ı muzaffer
edinceye veya bu uğurda ölünceye kadar bu davayı bırakmam" dedi. İkincisinde ise, “Allah, İslâm’ı
muzaffer kılıncaya veya bu baş, bu vücuttan ayrılıncaya kadar mücadeleyi bırakmayacağını" söyledi.
Eğer Rasul (s.a.v), bu davayı hayatî bir dava saymasaydı ve davranışları ölüm-kalım seviyesinde olmasa
idi, gerek fikrî mücadele safhasında, gerekse kılıçla mücadele safhasında, İslâm muzaffer olmazdı.
Müslümanların, bugün içinde bulundukları vakıa da aynıdır. Küfür nizamları, onların üzerine tahakküm
etmiş durumdadır. Yine üzerlerinde kafirlerin ve münafıkların baskısı hakimdir. Eğer bu davalarının
hayatiyetini düşünmezler ve bu uğurda ölüm-kalım mücadelesi yapmazlarsa, çalışmalarından hiçbir
semere elde edemezler. Ve bir adım dahi ilerleyemezler.
Bundan dolayı, İslâm memleketlerine tahakküm eden bu küfür ortamı içindeki her müslümana,
memleketlerini “Dar-ül İslâm”a çevirmek ve diğer İslâm memleketleriyle birleştirmek maksadıyla
Hilâfet’i kurmak için çalışmaya, İslâm'ı muzaffer kılmak için bütün dünyaya İslâm davetini taşımaya ve
sadık bir insan, aydın ve hakiki bir anlayışla Rasul (s.a.v)'in;
"Onlar bu davadan vazgeçmem için sağıma güneşi, soluma da ayı koysalar, vallahi yine vazgeçmem.
Allah, ya bu dini muzaffer kılacak yahut da ben bu uğurda öleceğim."
Ve Resul (s.a.v)’in; "Allah'a and olsun ki; Allah, İslâm’ı muzaffer kılıncaya veya şu baş, bu vücuttan
ayrılıncaya kadar gönderildiğimin uğrunda cihad edeceğim" sözlerini hatırlatmaya ve idrak etmeye
davet ediyoruz.
Hicri: Recep 1382
Miladi: Aralık 1962