ASLINDA

“Hayatın Kur’an Tefsiri”
* GENĐŞLETĐLMĐŞ EKLĐ BASKI *

A. SALĐM ADĐLOĞLU
2012

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Bu kitabın tüm yayın hakları yazarına aittir. Đzni olmadan hiçbir surette kopyalanamaz, çoğaltılamaz, elektronik ortama aktarılamaz. Sadece referans verilerek alıntı yapılabilir.

(Kapak fotoğrafı Nasa’ ya aittir.)

ISBN : 978-1478294719

© A. Salim ADĐLOĞLU, 2012

2

A.Salim Adiloğlu

BĐSMĐLLAHĐRRAHMANĐRRAHĐM

Bu kitabı, merhum babama ithaf ediyorum.

3

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Yazar Hakkında: A. Salim Adiloğlu müstear ismini kullanan yazar, Ekim 1975’de Malatya’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini burada tamamladı. Odtü ve İtü’de mühendislik öğrenimi aldı, öğrenimini yurtdışında tamamladı. Halen İngiltere’de Astronomi öğrenimi almaktadır. İngilizce, Almanca, Rusça bilmektedir. Bu kitap, yazarın 2011 yılında yayınlanan “İşte Zülkarneyn İşte Kıyamet” adlı kitabından sonraki ikinci kitabıdır.

Yazar İletişim: asaturka@gmail.com

4

A.Salim Adiloğlu

GĐRĐŞ ................................................................................. Bölüm I Yaratış-Yaratılış ............................................................... Yerin-Göğün ve Yerle Gök Arasındakilerin Yaratılışı .. Canlıların ve Đnsanın Yaratılışı ...................................... Bölüm II Kavramlar .......................................................................... Allah Kimdir? ................................................................ Cennet-Cehennem .......................................................... Helal-Haram .................................................................. Kader .............................................................................. Müşrik-Münafık-Kafir-Hristiyan-Yahudi-Kitap Ehli .... Đçki-Kumar-Fal-Zina-Fuhuş ..........................................

7

9 11 49

101 105 117 129 147 167 177

Bölüm III Ferdi ve Đçtimai Sorumluluklar ....................................... 189 Ferdi Sorumluluklar ....................................................... 191 Đçtimai Sorumluluklar .................................................... 217 Bölüm IV Gayrimüslimlere Cevaplar................................................ 231 Bölüm V

ASLINDA ................................................................... 259
Bölüm VI

EK ĐZAHATLAR ...................................................... 277

5

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

6

A.Salim Adiloğlu

GİRİŞ

Bu kitabın önsözü ve sonsözü yoktur. Sözlerin en güzeli, Allah’ın sözüdür ve bu kitapla yaptığımız da Allah’ın sözünü insanlara ulaştırmaya çalışmaktan başkası değildir. Bu kitapta, sadece “Kur’an Ayetleri” işlenmiş, yer yer “hadislere” referans verilmiş ve başkaca hiçbir dini ek kaynaktan istifade edilmemiştir. Bundan dolayı kaynakça verilmemiştir. Hadislerin tamamı, Kûtüb-i Sitte’den alınmıştır. Ayetler, kitap içinde koyulaştırılmış olarak yazılmışken, hadisler italik harflerle yazılarak öne çıkarılmıştır. Bundan başkaca, ilmi ve fenni bir takım gerçeklere refere edilmiş, ancak bunlarla ilgili de kaynak verilmemiştir. Bunun nedeni, kişilerin araştırmaya ve incelemeye teşvik edilmesidir. Nihayetinde teknoloji çağında yaşıyoruz ve eskisi gibi kitaba, bilgiye ve belgeye ulaşmak hiç de zor değil. Dileyen, kitabın içinde geçen bilgilerin tamamını teyit maksatlı olarak imkânları dahilinde irdeleyebilir. Şu bir hakikattir ki, kitaba alınmış ilmi bilgilerin tamamı reel bilgilerdir.

7

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Din mi bilimin önündedir, bilim mi dinin önündedir, bunu bize zaman gösterecek inşallah. Arabistan’ın sıcak çöllerinde bundan asırlarca önce ümmî bir peygamber kendince bunca şeyi, -haşa, uydurmuş mudur, yoksa Allah’ın bir takdiri gereği bu peygamber, uydurmasına imkân vermeyecek şekilde ümmî bırakılarak, Ku’ran’ın bir Hak sözü olduğu ayrıca delillendirilmiş midir, bu sorunun cevabını da herhalde ancak akıl ve vicdan sahibi insanlar dürüstçe verebilir. Allah’ın rızasını kazanmaktan başka bir gaye olmaksızın yazılan şu kitabın hayırlara vesile olmasını ümit ediyorum. Allah, şüphesiz hatadan münezzehtir. Bir beşer olarak yapmış olduğum, olası hata ve yanlışlardan dolayı da Allah’a sığınıyorum Bugüne kadar Kur’an’ı izah eden türlü tefsirler hazırlanmış, ancak bu kitap Kur’an diliyle hayatın tefsiri olması münasebeti ile bir ilktir. Mezar başlarında ölülere okunsun diye gelmediği kesin olan Yüce Kitabımız, insana iki tür okumayı emretmiştir: “Kitabın kendini” ve “hayatın kendini” okumayı. İşte biz de bu kitap ile inşallah hayatı tefsir etmeye çalışacak, bir başka ifadeyle hayatı nasıl okuyacağımıza, nasıl okumamız gerektiğine kanaat oluşturmaya çalışacağız. Umulur ki, muvaffak oluruz. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.

8

A.Salim Adiloğlu

BÖLÜM I YARATIŞ-YARATILIŞ

“Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir.”

(Zümer, 62)

9

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

10

A.Salim Adiloğlu

YERİN-GÖĞÜN VE YERLE GÖK ARASINDAKİLERİN YARATILIŞI

Allah’ın, yaratılanı ilk baştan nasıl yarattığını, sonra bunu tekrarladığını görmediler mi? Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah bundan sonra ahiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah her şeye kadirdir. (Ankebût, 19-20) Allah, gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz bunda, iman edenler için bir nişane bulunmaktadır. (Ankebût,44) Şüphesiz ki

Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir. ( A’râf, 54) Sizin yaratılışınızda ve yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır. (Câsiye, 4) Bilin ki O, (kainat yokken) ilk olarak yaratan, (ölümden sonra tekrar hayatı) geri getirendir.(Büruc,13) Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve

11

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

eğlence olsun diye yaratmadık. (Duhan, 38) O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için ayetleri geniş geniş açıkladık. (En’âm, 97) İnkar edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı? (Enbiyâ, 30) O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı….yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedir. (Enbiyâ, 33) Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden Rahman’dır. Bunu bir bilene sor. (Furkân, 59) De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. (Fussilet, 9) O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti. (Fussilet,10) Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semayı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, aziz, alim Allah’ın takdiridir. (Fussilet, 12) O,gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’ın üzerine istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, yaptıklarınızı görür. (Hadîd,4) Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyredenler için onu süsledik.(Hicr,16) O,hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arş’ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin

12

A.Salim Adiloğlu

ederim ki, (Resulüm): “Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz” desen, kâfir olanlar derhal “Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir.” derler. (Hûd, 7) Biz, geceyi ve gündüzü birer ayet olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin nimetlerini araştırmanız, ayrıca, yılların sayı ve hesabını bilmeniz için gecenin karanlığını silip aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz, her şeyi açık açık anlattık. ( İsrâ, 12) O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu ve orada her çeşit canlıyı yaydı. Biz gökyüzünden su indirip, orada her faydalı nebattan çift çift bitirdik. (Lokman, 10) O ki, birbiri ile ahenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?(Mülk, 3) Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan habersiz değiliz. (Müminun,17) Yeryüzünde haşmetli dağlar yarattık, sizlere tatlı sular içirdik. (Mürselât, 27) Yeryüzünde sizin için rengarenk yarattıklarında da öğüt alan bir toplum için gerçek bir ibret vardır. (Nahl, 13) Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağları, yolunuzu bulmanız için de ırmakları ve yolları yarattı. (Nahl, 15) Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı. İşte böylece Allah, Müslüman olmanız için üzerinize nimetini tamamlıyor. (Nahl, 81) Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah

13

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

bina etti. (Nazi’at, 27) (Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirdik. Allah’tan başka tanrı mı var! Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur. (Neml, 61) (Onlar mı hayırlı) yoksa ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah’tan başka bir tanrı mı var! De ki: Eğer doğru söylüyorsanız siz kesin delilinizi getirin! (Neml, 64) Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmış! (Nuh, 15) Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır. (Ra’d, 3) Allah, yeri canlılar için yaratmıştır. (Rahman, 10) Allah, yedi kat göğü ve yerden de bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasında inip durmaktadır ki, böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz. (Talak, 12) Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah sakınanlarla beraberdir. (Tevbe, 36) Biz, yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık.(Yâsin,34)

14

A.Salim Adiloğlu

Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tesbih ve takdis ederim. (Yâsin, 36) Onlar için, bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık.(Yâsin, 42) Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır.(Yâsin, 71) Bir şeyi yaratmak istediği zaman Onun yaptığı “ol” demekten ibarettir. Hemen oluverir. (Yâsin, 82) Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek Arş’a istiva eden Allah’tır. Onun izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte o Rabbiniz Allah’tır. O halde O’na kulluk edin. Hala düşünmüyor musunuz? (Yunus, 3) Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için ona birtakım menziller takdir eden O’dur. Allah bunları, ancak bir gerçeğe binaen yaratmıştır. O, bilen bir kavme ayetlerini açıklamaktadır. (Yunus, 5) O, size yeri beşik kılmış ve doğru gidesiniz diye yeryüzünde size yollar yaratmıştır.(Zuhruf, 10) Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat et! O, azizdir ve çok bağışlayandır. (Zümer, 5)

15

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Hiçbir şey yok iken O vardı. Dünya hayatı sona erdirildiğinde, Azrail a.s. dâhil tüm meleklerin dahi canı alındığında yine tek kalacak olan O’dur. Böylece “Her canlı ölümü tadacaktır….” ve Allah, yegâne hükümran olduğunu gösterecektir. (Âl-i Îmran ,185). “O, ilktir, sondur, zahirdir, batındır. O, her şeyi bilendir. “ (Hadîd, 3). O, hem görünen hem görünmeyendir. Ve bundan dolayı, hem zahir hem de batındır. Eğer kendini zatı ile göstermiş olsa idi, imtihan sırrı olmaz, yeryüzünde iman etmeyen tek insan kalmaz idi. Oysa O, batın olan zatının, belki fizik gözüyle değil ancak gönül gözüyle görülüp, zahiren idrak edilmesini istedi. Ve insanlara delil olsun diye, zahirini Hz. Musa a.s.’ın üstünde durduğu dağa tecelli ettirdi. Ve bir peygamberi O’nun zahirinin gücüne şahit oldu: “Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip de….” (Ar’af, 143) İnsanlara da, peygambere iman etmelerini, başka bir deyişle peygamberlerin gördüğü, bildiği ve şahit olup naklettiklerine şahadet etmelerini emretti. Musa a.s ‘ın kavmi, “Allah’ı bizatihi görmedikçe sana asla inanmayız “ (Bakara, 55) demişlerdi de, Allah, onların bu taleplerine yıldırım ile cevap vermiş, böylece Allah’ı zatıyla görmemiş olsalar da, varlığının tecellisine şahit olmuşlardı. İşte bunun gibi, yerin, göğün, yerle gök arasındaki birçok nesne ve hadisenin kendisi bizatihi Allah’ın varlığını delillendiriyor. Tek yapılması gereken, eşyaya ve hadiseye bu gözle bakmak ve benliği ile bir yaratıcıyı bulmaya çalışmak yerine, yaratıcının eylemlerini fark etmek ve zatına ulaşmak olmalıdır.

16

A.Salim Adiloğlu

Musa a.s.’ın kavminin başına gelen Allah’ın inkâr edilemez varlığının delillerindendir. Ve Ku’ran-ı Kerim’de Allah, bu hadiseyi bize bilimsel bir gerçekle be-raber, inanmanın nasıl olduğunu göstermek adına varlığı-nın delilleri ile sunuyor. Evet, biz o anı yaşamadık, yıl-dırım bizi çarpmadı, Lâkin biz bugün çok iyi biliyoruz ki, yıldırım çarpması vakalarının bir kısmında geçici ölüm vukuu bulur ve yeniden hayata dönüş mümkündür. Aynen Cenab-ı Allah’ın takip eden ayette buyurduğu gibi: “Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.” (Bakara, 56) Ve işte bilim de aynen teyit ediyor: “Yıldırım çarpması mağdurlarında ölümün en sık nedeni kardiyopulmoner arresttir. Yıldırımın internal yayılması masif direkt akım sayacı olarak elektriki potansiyel yapar ve böylece tüm miyokardiumu depolarize eder ve kardiyak asistole neden olur…..Bununla birlikte primer olarak solunum arresti yıldırıma bağlı medüller merkez paralizisinden ötürü birlikte olabilir ve kardiyak arrest uzun süre devam edebilir….” İşte bilimin bugün kendi lisanı ile söylediği nefesi ve kalbi durduran yıldırım çarpması vakalarında geri dönüşün mümkünlüğü, Ku’ran lisanı ile asırlar öncesinden dile getirilmiş. Aynı konunun izahındaki bilim lisanı ile Kur’an lisanı farkı, nasıl da Kur’an’ın kendini, “kolaylaştırdık” deyişi yönünden teyit ediyor. Birileri umuyor ki, Kur’an bilimi, bilim diliyle izah etmiş olsun, ama aynı Kur’an herkese hitap ediyor olsun!

17

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Ve sadece kendileri anlasın, başkalarına da canlarının istediği gibi, istediği kadarını anlatsınlar! Onlar için, Kitap’ta Allah:“Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Resulullah’ı) kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyan edenler var ya, işte onlar inanmazlar.” (En’âm, 20) şeklinde buyurmuştur. Yukarıda evrenin yaratılışı ile ilgili sıraladığımız ayetlerin her biri bugün bilimin de desteği ile bize Allah’ın varlığı ve gücü hakkında birer delil niteliğinde. Allah, yine kitapta: “Onlar, ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki, kâfirler istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff, 8) ve “ İnsan, aceleci yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin. “ (Enbiyâ, 37) derken, kendi yüceliğini ve yüceliğinin delili ayetlerini zaman içinde insana göstereceğini, bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, bugün olduğu gibi ne kadar ilerledikçe yaratıcıdan uzaklaşıyor gibi görünse de, yaratıcıyı teyitten vazgeçemeyeceğini, eninde sonunda teslim olup, ikrara ereceğini, düşünen, vicdan sahibi gönüllerin bu hakikate ereceğini işaret etmiştir. Bugün bilimin ortaya koyduğu her şey, adı ne olursa olsun, bir yaratıcının varlığına işaret etmektedir. Normal şartlarda, teknik bir olguda, kusurlar genelde detaya inildiğinde ortaya çıkarken, evrende detaya indikçe mükemmellik göze çarpmaktadır. Bu ise, her şeyi mükemmel yapan, muazzam bir mühendis eli olmaksızın imkânsızdır. Lâkin, her şey Allah’ı işaret etse de, inananlar yanında, inanmayanların varlığı da mutlak surette devam edecektir.

18

A.Salim Adiloğlu

Bunun böyle olması da, ayrıca Allah’ın sözü Ku’ran’ın hak olduğunun delillerindendir. Yani, o inkâr edenler, farkında olmadan, Allah’ın kitabı Ku’ran’ın sözünün doğruluğunu teyit etmiş olmaktadırlar. Şöyle ki, yine Cenab-ı Allah : “And olsun ki biz, bu Ku’ran’da insanlar için her çeşit misale yer vermişizdir. Şayet onlara bir mucize getirsen inkârcılar kesinlikle şöyle diyeceklerdir: Siz ancak batıl şeyler ortaya atmaktasınız.” (Rûm, 58) diyerek inkâr edenin her şartta inkâr edeceğini teyit etmiştir. İnkâr gözüyle bakanın, bir Yaratan görme lüksü yoktur. Ve en acısı, insanda tabiatı gereği, hep aidiyet duygusu varken, mevzu yaratana geldiğinde nefisler, bağımsızlığı tercih etmektedir. Esasen, mevzu bir yaratıcının varlığı ya da yokluğu değildir. Her düşünen akıl, sonunda yaratıcıya ulaşır. Sorun, hesap soran, her yaptığın eylemin, her söylediğin sözün kaydını tutup, bir gün bundan seni sorumlu tutacak bir yaratıcının insan nefsine ağır gelmesidir. Din, aslında çok basittir. Hz. Peygamber’e din nedir diye sorulduğunda verdiği cevap: “din, güzel ahlaktır.” şeklindedir. Evet, din insanın birey olarak kendini bilmesiyle başlayıp, içtimai olarak bir nizam içinde yaşamasına varan bir yaşam tarzıdır. Yani, din hayattan kopuk, soyut bir şey değil, bilakis hayatın ta kendisidir. İşte bu yaşam tarzının nasıl olması gerektiğine dair hükümler de Kutsal Kitap ile düzenlenmiştir. Daha özete indirger isek, “İhlâs Sûresi, Kur’an’ın üçte biridir.”

19

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Kur’an’ın açılış sûresi de Fâtiha Sûresi olup, bir dua niteliğindedir. Peki bu ne manaya geliyor: “De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.” (İhlas Sûresi, 112) Kur’an’ın özde anlatmaya çalıştığı şey budur! Allah’ın bir olduğuna, O’nun hiçbir şeye ihtiyacı olmadığına, aksine her şeyin O’na muhtaç olduğuna, evvelinin olmadığına, insan aklı ve fikrinin O’nu kendi seviyesine indirgeme teşebbüsünden münezzeh olduğuna inanmaktır. Ancak bu inanma ikrar ile kısıtlı değildir. Şöyle ki, “Bedeviler, dedi ki: "İman ettik." De ki: "Siz iman etmediniz; ancak "İslam olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah'a ve Resulü'ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." (Hucurât, 14) ayetinin ifade ettiği şekliyle bir kademeli olgu söz konusudur. Bu kademe 3 safhadan oluşur. Zihnen idrak edip, dil ile ikrar ederek “teslim olunur”, yani müslüman olunur. Akabinde, bu teslimiyet ile birlikte imanın esasları kalbe sirayet eder, kalp mutmain olur. Ardından mutmain olmuş kalp ile kişi tüm yaşamını, yani amelini Allah’ın rızasına uygun hale getirir. İşte İhlâs Sûresi’nin üç kere okunmakla tüm Kitap’ın okunmuş oluyor olmasındaki hikmet budur. Temel düsturu anlayıp idrak ettikten sonra, teslim olmak/ müslüman olmak, sonra bu imanı kalbe yerleştirmek ve en nihayetinde de, hayatın tamamında bunu yaşamaktır.

20

A.Salim Adiloğlu

Kitap’ta anlatılan ve insandan beklenen budur. Gerisi teferruattır. Hz. Ali, “ilim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” derken, özün nasıl terk edilip, insanların teferruata boğulduğuna işaret etmiştir. İhlâs Sûresi’nde ifade edilen temel düsturun, zihnen, kalben ve nihayetinde tüm benlikle idrakinden sonra, insana düşen artık tam teslim olması ve Rabbini hamd ile tesbih edip, yüceliğini ikrardan sonra, Rabbinden doğru yaşamak için niyazda bulunmasıdır. Fâtiha Sûresi, insana bir öğretidir. Allah, kuluna bu istikamette, nasıl dua etmesi gerektiğini öğretmiştir. Ardından da, bu duaya, “İstediğin doğru istikamet yoluna seni götürecek ve yine kaçındığın ziyan olmuş ve sapıklığa düşmüşlerin yolundan” seni koruyacak rehber bu Kitap’tır diyerek icabet etmiştir. Allah, dil ile imanı yeterli görmeyip, bunun kalbe yerleşmesini umduğuna ve zahirde zatını, -en azından, imtihanın en doğal şartı gereği açığa çıkarmadığına göre, batînda zatına delil oluşturacak verileri eşyanın içinde akıl sahibi insanlarca keşfedilecek şekilde mutlaka yerleştirmiştir. Düşünen, akıl sahibi bireyler için bu farklı yol ve yöntemlerle olsa bile, imkânsız olmasa gerek! İşte Kitap’ta imansız bir babanın oğlu, çocuk İbrahim için bu keşif şöyle açıklanıyor: “İbrahim, babası Azer’e dedi ki, “Putları tanrı mı ediniyorsun?”, “Seni ve kavmini apaçık bir sapıklıkta görüyorum ” Böylelikle yakîn sahibi olsun (sebepleri anlasın) diye göklerin ve yerin hüküm-

21

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

ranlığını ve idaresini İbrahim’e gösteriyoruz Karanlık çevresini sardığında bir yıldız gördü ve “Bu benim Rabbim” dedi Battığında ise dedi ki, “Batanları (yok olmaya mahkum olanları) sevmem!” Ay’ın doğuşunu gördü, “İşte benim Rabbim” dedi O da batınca, “Eğer Rabbim bana hidayet etmezse kesinlikle sapıklardan olacağım ” dedi Tam güneşin doğuşunu izliyordu ki “Benim Rabbim bu işte” dedi, “Bu, diğer ikisinden daha büyük!” Fakat o da ufukta görünmez olunca şöyle dedi: “Ey insanlar, Allah’a ortak koştuklarınızdan bizarım Ben yönümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve hakka yöneldim, müşriklerden değilim ” Kavmi onunla tartışmaya girişti Bunun üzerine dedi ki, “Benimle, bana hidayet veren Allah hakkında mı tartışıyorsunuz? Allah’a ortak gördüklerinizden korkmuyorum! Hiç delili olmadan Allah’a ortak koştuğunuz putlarınızdan siz korkmuyorsunuz da ben neden korkayım!” Bunlar, İbrahim’e kavmi karşısında verdiğimiz kanıtlarımızdır (hüccetlerimizdir) ” (En’âm 74-83) İşte, düşünme, kavrama kabiliyetine haiz birisi, çocuk dahi olsa hakikate erişmek için etrafta yeterince veri bulabiliyor. Bu ilk keşiftir. Telsimiyete giden ilk basamaktır. Akabinde, imanın kalbe nakli gelir ki, bu “mutmain oluştur” ve yine Kur’an bunu: “Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın

22

A.Salim Adiloğlu

üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara, 260) ayeti ile izah etmiştir. Ve bunun devamında, yine Hz. İbrahim a.s. örneği üzerinden teslim oluş, mutmain oluş ve nihayetinde imanı hayata tatbik ediş ile alakalı Kur’an’da yeterince misal ve izahat vardır. İlginç bir teferruat, Hz. İbrahim a.s. üç büyük din için de peygamberlerin atasıdır. Seçilen örnek manidardır ve bugün yapılan gereksiz kavgaların önünü alacak cinstendir. Yine aynı örnek üzerinden Kur’an, “ataların bulunduğu yol, itikat üzere olmanın” iman sayılamayacağı, ola ki ataların yanlış yapıyor olabileceği üzerinde ısrarla durmaktadır. Atalar denen kimdir? Kur’an, niye ısrarla atalar mevzusu üzerinde durmuştur? Atalar ile sadece Kitap’ta anlatılan örneklerde adı geçen atalar kastedilmemiş olsa gerek! Aksine, örnekler üzerinden düşünen insanlar için bir genelleme yapmaları beklenmiş olmalıdır. Babamız, bugün bizim için bir atadır. Dedemiz, hem bizim hem de babamız için bir atadır. O halde, Kur’an’da Allah, dinin zamanla insan yaşantısından esintilerin tesiri altında kalabileceğini, hatta yaşamın dinamiklerinin bir takım dini hükümlerin yerini dahi alabileceğini, bunlara karşı dikkatli olunması gerektiğini, insanların eski kutsal kitapları dahi değiştirdiğini, eskimeyen ve değişmeyen hakikatin Kitap’taki hükümler olduğunu hatırlatıp, insanların bu kitabı asla değiştiremeyeceğini “Muhakkak ki o zikri (Kur’an’ı) biz indirdik. Ve muhakkak onu koruyucu olanlar da elbette biziz.” (Hicr, 9)

23

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

“O’na (o Kur’an’a) ne önünden, ne de arkasından batıl (yaklaşıp) gelemez.” (Fussilet, 42) ayetleri ile garanti

etmiştir. O halde, yapmamız gereken, imanın üç basamağında yol alırken, Kur’an rehberliğinden ayrılmamaktır. Denilebilir ki, -ki zaten deniyor, madem İslam bu kadar iyi, o halde müslümanların hali nedir? Niye dünya üzerinde adamakıllı Müslüman bir ülke yok! Bu acı gerçek, Allah’ın sözüne zeval getirmez, aksine Allah’ın sözünü teyit eder. Birincisi, Hz. İsa’yı takip edenlere İsevi/hrîstiyan, Hz. Musa’yı takip edenlere Musevi/Yahudi denirken, sırf ayrıştırma maksatlı olarak Hz. Muhammed (s.a.v)’ı takip edenlere de Müslüman/ Muhammedi deniyor. Bu sosyolojik bir yakıştırma. Oysa Allah katında din ancak İslam’dır. Bu yolu takip edip teslim olmuşların tamamı da müslümandır. İkincisi, Müslüman ülkelerin hiç birisinde gerçek manada özgür, İslam’ın öngördüğü bir idari sistem yoktur. Devlet idarecilerinin hemen hemen hiçbiri İslami usullere göre seçilmiş kişiler değil, aksine ne şekilde olursa olsunlar, atanmış kişilerdir. Özgürlüğün olmadığı bir ortamda cuma namazı bile kılınmaz iken, insanların gerçek islamı yaşamalarını beklemek hayal olsa gerek! Üçüncüsü, müslümanlar maalesef, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) çok kısa zaman sonra hem Kur’an hem de hadislerle insanlar uyarılmışlar iken fırkalara bölünmüş ve tüm Müslümanlık tarihi bu fırkaların mücadelesinden ve doğal olarak dış tehditlere açık hale gelmesinden ibaret kalmıştır.

24

A.Salim Adiloğlu

Fırkalaşmak o kadar kötüdür ki, dine bidat kapısı aralar. Özde herkes aynı dine inandığına, aynı Allah’a, aynı peygambere, aynı kitaba inandığına göre, bunları da değiştiremeyeceklerine göre, insanlar neyin üzerinden fırkalara ayrılacaklar ve parçalanacaklar, birbirlerine karşı tez oluşturacaklardır? Bu din adına olacak ise, ancak yeni icatlar ile mümkündür. İşte fırkalaşma hastalığının neticesi olarak, her fırka kendi yolunu açmak için, kendi rehberlerini, kendi liderlerini, kendi hurafelerini, kendi bidatlarını icat etmiştir. Dinin kendisi, bir kenara bırakılmış, insanlar işte bu icat edilmiş bidatlar etrafında bocalayıp durmuşlardır. Ve bütün bunlar, İslam alemini bugün içinde bulunduğu duruma taşımıştır. Netice insanlar için yanlış da olsa, aleyhte de olsa, dinin hükmü değişmemiş, aksine tecelli etmiştir. Nitekim, “nasılsanız, öyle idare edilirsiniz.” hadisini de ,”Nedeni şu: Bir kavim (toplum), kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir.” (Enfal, 53) ayetini de bu ümmet çok iyi bilir. Dördüncüsü ise, her gün onlarca hatta yüzlerce trafik kazası olur. Bunların bin bir nedeni olabilir: hatalı sollama, aşırı hız, dikkatsizlik, uykusuzluk gibi….sebebi kullanıcı hatası olan hiçbir kazayı ve neticeyi, o aracı imal eden firmaya ya da o aracı dizayn eden mühendise mal edemezsiniz. Onu ortaya koyan, mutlak surette nasıl kullanılması gerektiğine dair ilkeleri de izah etmiştir. İşte Allah’ın dini de böyledir. Daha evvel söylediğimiz gibi, din bir yaşam tarzıdır. İnsanı ve eşyayı var eden Allah, onun nasıl nizam

25

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

içinde yaşaması gerektiğine dair ilkeleri din adı altında insanlığa sunmuştur. Kişi veya toplumların bu ilkelere hakkıyla uymamasının neticesi, asla ilke sahibine mal edilemez. Beşeri kanun için de bu böyle değil midir? Kanunların suç saydığı bir eylemi gerçekleştirdiği için kişi suçlanır. Mahkeme edilir, hakkında hüküm verilir. Siz, hiç ortada suç ve suçlu var diye, kanunların ya da kanun koyucunun suçlandığı bir duruma rastladınız mı? Bu akla ziyan bir durum olur. O halde, beşeri nizam ve kanunlar için doğru yolu takip eden aklın, iş Allah’ın hükümlerini değerlendirmeye geldiğinde aklın yolundan sapması ve hükme tabi olacağım diye ortaya çıkmışların, hükme uymamaları nedeni ile vardıkları veya yarattıkları neticelerin sorumluluğunun Allah’ın hükmüne nakledilmeye çalışılması da vicdansızlık olur. O halde yapmamız gereken, imanın üç merhalesini üç aşamada yaşamamız için bize yol gösteren İhlâs Sûresi üzerinden bizden istenenin özüne inmek, yine bunu yaparken men edildiğimiz şeylerin de farkına varmaktır. Yani; Yaratanın mesajını almalıyız. Onu kabul etmeliyiz. Sonra, zahiren olmasa bile bir üstün yaratıcının var olduğunu kalben kabul etmeliyiz, onun istediği üzere, O’ndan gayrısını öne çıkarmadan ve ancak O’nun istediği şekilde yaşamalı, yine bu istikamette yaşarken, bu yolda yaşamaya mani her türlü hasleti de reddetmeli ve ondan uzak durmalıyız. İşte yaratılıştan başlamamızın nedeni budur!

26

A.Salim Adiloğlu

Bugün bilim çağında yaşıyoruz. Yüzlerce asır önce bilinmeyen birçok hakikat bugün ilkokul seviyesinde biliniyor. Yadsınmıyor, izah edilebiliyor. Önemli olan bu değildir. Önemli olan, bugün bilinen bu birçok hakikatin ne kadarının Allah’ın kitabının içinde binlerce yıl önce izah edilmiş olduğudur. Bu azımsanamayacak kadar, hatta inkâr değil, ikrar gözüyle bakan vicdan sahiplerini yaratıcıya ulaştıracak kadar çoktur. Bilim boşluk kabul etmez ve her şeye bir somut izah arar. Bir bilimsel gerçeğin izi sürülürken, bu prensip gereği, arada olası boşluklar hep teori ya da hipotezler ile doldurulur. Burada sorun yok. Sorun, bilimin işte boşlukları doldurmak için ortaya attığı teori ve hipotezlerin bir kısmının bilimin diğer dalları ile uyuşmuyor olması, bir kısmının hileli olması, bir kısmının da olduğundan daha gerçekçi gösterilmeye çalışılmasıdır. Kısaca bilim sanıldığı kadar masum değildir. Bir diğer hakikat de, İsevilik ve Musevilik hayatın içinden koparılıp uhrevileştirildiği ve bilim dünyasının ekserisi gayrımüslim olup, İslam’dan ve Kur’an’ dan bihaber olduğu, dinin bilinçaltlarına yerleştirildiği veya yerleştiği haliyle kendi kitaplarındaki veya sektlerinde olduğu gibi bilimden uzak ve dogmatik olduğu önyargısı ile bilim adamlarının Kur’an’da yer alan bilimsel bir çok hakikati göz ardı etmeleridir. Richard Dawkins, tanrıyı inkâr ederken, Kur’an’da zikredilen “(Suları acı ve tatlı olan) iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Ama aralarında birbirlerine karışmalarını önleyen bir engel vardır” (Rahman,19/20) ve Müslümanlarca “bu Allah’ın yaratıcı oldu-

27

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

ğunun delilidir” denilerek bugün bilimsel olarak ispatlanmış bu delili, “yahu bunu bilmeyecek ne var, yoğunluğu farklı iki şeyin birbirine karışmayacağını çocuklar dahi bilir.” diyor. Bu delilde olan sadece yoğunluk farkı değil ama öyle olduğunu varsaysak bile bugün çocukların bildiği tek hakikat yoğunluk farkı olan sıvıların birbirine karışmayacağı değil. 1400 sene önce Kur’an’ın söylediği bu hakikatten başka, bundan 500 yıl önce Galileo’yu idama götürebilecek kadar karşı çıkılıp reddedilen,”dünyanın güneş etrafında dönüyor” olduğu gerçeğini de bugün çocuklar çok iyi biliyorlar. Demek ki, kıyasta mantıkla beraber vicdan da önemli bir enstrüman. Nitekim Galileo’ya karşı çıkan bazı sözüm ona bilim adamları, gerçeği söylemek yerine, Galileo’nun bu neticeye varmasına neden olan deneysel çalışmalarını yaptığı teleskopunun hileli olduğunu dahi iddia etmişlerdi. Bilim bugün evrenin ilk varoluşuna dair kanaat sahibi. Bigbang denen bir patlama ile tekil madde ve enerji parçalara ayrıldı ve bu parçalar zamanla bugünkü konumlarına gelip yerleştiler, soğuyarak gezegenleri, yıldızları oluşturdular. Bu akıllı teoride sorun yok. Ancak bu akıllı teoride eksik var. Bu eksik, bu teoriden daha akıllı olan bu patlamanın nasıl kendiliğinden olduğu ve bugünkü nizama gelecek bir pozisyonlanmayı nasıl oluşturduğu!…En küçük nesneye bakıp ardında onu ortaya koyan bir yapıcıyı arayan aklın, iş evren gibi devasa bir olgu ve bu olgunun içinde tıkır tıkır işleyen bir sisteme

28

A.Salim Adiloğlu

geldiğinde yapıcıdan/yaratıcıdan vazgeçmesi, çok insaflı görünmüyor. Ama bunun da kendine has nedenleri var. Manevi nedenleri bir kenara bırakırsak, işin maddi nedenlerinin başında bir yanlış soruya yanlış cevap gerçeği yatmaktadır. Evrendeki mükemmel nizam ve düzene bakıp, “bir yaratıcı var mıdır yok mudur” diye sorarsanız soruyu, nizamın kendisini esas aldığınız için, cevap olarak yaratıcıyı görmezden gelebilirsiniz. Ancak, soruyu “evrendeki böylesine mükemmel bir nizamı kim yapmıştır” diye sorarsanız, gerçekte bilinmeyene hedeflenmiş olur ve ihtimal ki, çaresiz olarak bir yaratıcıya isteseniz de istemeseniz de ulaşırsınız. Ortada mükemmel işleyen bir sistemin olduğu malum. Bugün yüzlerce bilim disiplinini ilgilendiren bir kanunlar silsilesinin milyarlarca yıldır kusursuz işliyor olmasını, hiçbir vicdan sahibi bilim adamı “bu denklemi bir kuran olmalı” şüphesinden uzak tutamaz. Hele hele, bahsini ettiğimiz şeyler devasa gökcisimleri ve milimetrik hesapların dahi fark yaratacağı şeyler iken, olayları tesadüfün mükemmelliğine bağlamak hiç de bilimsel bir yaklaşım değil. Bilim adamları genelde bir şeyi keşfettiklerinde sevinirler, oysa mevzu tanrı/yaratıcı olduğunda “olmadığı kanaati” onları sevindiriyor. Bu da bir başka çelişki. Esasında, bu durum dahi, Kitap’ta ifade edilen inkâr örneklendirmeleri açısından sözün teyidi manasına geliyor ve böyle yapanlar farkında olmadan yine yaratıcının sözüne hizmet ediyorlar. Tanrının enstrümanlarını kullanarak, onu inkâr etmek de cabası… ”Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?

29

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

İşte bunlar, Rablerine sunulacaklar ve şahidler: "Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır" diyecekler. Haberiniz olsun; Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd,18) ayeti ile işte Allah bu zevat hakkındaki hükmünü izah etmektedir. Kur’an, bundan yaklaşık 1400 yıl önce Arap çöllerinde yaşayan insanlara indirilmiştir. Onun içinde bilimsel gerçekleri Einstein dili ve formülleri ile zikredilmiş bulmak gibi bir lüksümüz olmasa gerek. Kur’an nihayetinde bir bilim kitabı da değildir. Kaldı ki, yaratıcıdan bahsedip, ortada mevcut tüm bilimsel kanunları da bu yaratıcının koyduğu ön kabulü ile hareket ettiğimize göre, sırf varlığını ispat etmek için yaratıcının bu bilimsel kanunlara tek tek bu kitabın içinde değinmesini beklemek de çok büyük bir saflık olacaktır. Yaratıcının yaptığı o günkü insanlar da dahil olmak üzere, tüm zamanlarda yaşayan insanların en basit dil ile anlayabileceği şekilde, kendi varlığını ispat eden hükümlere yeteri kadar kitapta yer vermiş olmaktan ibarettir. Yukarıda evrenin, yerkürenin ve göklerin yaratılışı, güneşin, ayın yörüngesel hareketleri ile ilgili verilen ayetler kendi başlarına bir yaratıcının varlığını delillendirecek niteliktedir. Sözün hangi zamanda söylendiği ile sözün içeriğindeki hakikatin hangi zamanda bilim tarafından keşfedildiği kıyası önemlidir. Elli yıl önce keşfedilmiş bir bilimsel gerçeğin 1400 yıl önce zikredilmiş olması azımsanacak bir delil değildir. Ve inanın bunca şeyi yaratan bir

30

A.Salim Adiloğlu

yaratıcı, Kitap’tan da anlaşılacağı üzere kulunu çok iyi bildiğinden, onun nasıl nankör olduğundan haberdar olduğundan, vakti gelip sözünün bilimle doğrulanacağını ama buna rağmen bilimin inkârı seçeceğini de bildiğinden mutlaka ama mutlaka kurduğu evren nizamı içerisine, her türlü formül ile açıklanabilecek genel düzenin yanında, asla hiçbir izaha sığdırılamayacak ve hiçbir formüle sokulamayacak, imza niteliğinde bir veri, bir detay koymuştur. İşte dünyanın uydusu ay, böyle bir imzadır. Ay, big bang teorisine uymamaktadır. Olması gereken yerde ve olması gereken boyutta değildir. Ama öyle bir boyutta ve öyle bir hacim/kütle denkliğindedir ki, akıllara ziyan bir fayda üretir dünya için. Sanki, hususi imal edilip, bulunduğu yere özel olarak getirilip yerleştirilmiş gibidir. Hacim/kütle durumuna bakıldığında içi boş bir balon ya da lamba izlenimi vermektedir. Ki, bilim adamlarının hatırı sayılır bir kısmı bu kanaattedir. Zamanla bu da net olarak inşallah anlaşılacaktır. Ancak ben burada şimdiye kadar dillendirilmemiş bir şeyi dile getiriyorum ve diyorum ki, ay dünya ile eş zamanlı yaratılmıştır ancak ay daha sonradan şiş/iril/miştir. Bilimin ayın kendine dair net bir izahı yoktur. Ve görünen o ki, daha uzunca bir zaman da olmayacaktır. Değişik teoriler mevcut olup, bunlardan birisi de ayın içi boş bir küre oluşudur. Şimdi Kur’an yollu ayın kendisini izah etmeye çalışalım. Yalnız bunu yapmadan önce belli noktaları da açığa çıkarmakta fayda var. Yukarıdaki yaratılış ayetlerinde bahsi geçen günlerin bizim saya geldiğimiz günler olmadığı aşikar.

31

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Yani, Allah, “yer ve gökleri altı günde yarattım” derken, bizim bugün bildiğimiz ve anladığımız manada günlerden elbette ki bahsetmiyor. Nihayetinde biz, dünyamız güneş etrafında dönerken, kendi etrafında attığı bir tura gün diyoruz. O halde, daha yerküre veya güneş var edilmemiş iken sayılan “bir gün” bizim bugün sayageldiğimiz gün elbette değildir. Bu Allah’ın o zamanki şartlar dahilinde kendi katında geçerli olan gündür ve muhtemel ki bugün saydığımız günler ile kıyaslandığında milyon ve milyarları ifade edecek kadar uzun bir zaman dilimidir. İşte uzayın farklı boyut ve mekanlarında, merkezi değiştirdiğiniz müddetçe zamanında göreceli olarak değiştiğini ilk dillendiren de bu yönü ile Kur’an’dır. Yine, big bang teorisinin bir parçası olan evrenin genişlemesi, “Evreni (yaratıcı) güc(ümüz) ile inşa eden Biziz; ve şüphesiz Biziz onu istikrarlı bir şekilde genişleten.” (Zâriyât, 47) ayetiyle ilk kez insanlığa işaret edilmiştir. Yerin ve atmosferin de yedi tabakadan oluştuğu,” Allah, yedi kat göğü ve yerden de bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasında inip durmaktadır ki, böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” (Talak, 12) ayeti ile işaret edilmiş ve ilk kez Kur’an’ın dile getirdiği gerçeklerdendir. Her ne kadar “gök ve sema” kelimeleri eş anlamlı olarak kullanılmış ve çoğu mütercimce “sema”dan kasıt, “uzay katları” olarak algılanmış ve nakledilmiş olsa da bu kelimenin “hem atmosferi hem de uzay katlarını” ifade ettiği; şöyle ki, “Göğün boşluğunda emre boyun eğdirilmiş olarak uçuşan kuşları görmediler mi?

32

A.Salim Adiloğlu

Onları orada Allah'tan başkası tutamaz. Kuşkusuz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.” (Nahl, 79) ayetinde “uçuşan kuşlar” gerçeği ile bu ayette “gök/sema” ile atmosferin kastedildiği ve yine “And olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onları şeytanlar için taşlamalar yaptık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık.” (Mülk, 5) ayetinde “kandil” ile kastedilen “yıldızlar”ın nerede olduğunu bildiğimizden “gök/sema” ile uzay göğünün kastedildiğini rahatlıkla anlayabiliyoruz. Görüldüğü gibi, bilimin yaptığı Yaratıcıyı teyit etmekten başka bir şey değil aslında… Bilimin babalarından sayılan Galileo’nun, kendisine bu ünvanı kazandıran tezlerinden biri olan, Aristo’nun “dünya merkezli evren sistemi”ne karşılık olarak ileri sürdüğü “güneş merkezli ve dünyanın güneş etrafında döndüğü” tezi de, her ne kadar 500 yıllık bir maziye sahip olsa da, Kur’an’ın Galileo’dan asırlar önce dile getirdiği hakikatlerden biridir. Dünya semasının aşılabileceği, yani uzaya gidilebileceğinin zor olmakla beraber imkânsız olmadığı da yine Kur’an’ın “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.” (Rahman, 33) ayeti ile dillendirilmiş bir başka gerçektir. İşte adım adım, insanoğlu kendi eliyle istese de istemese de Yaratıcı’nın bir başka ayeti olan “Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf, 8) ayetinin hükmüne boyun eğecektir. “İşte Zülkarneyn İşte Kıyamet” adlı kitabımızda, Kehf Sûresi içinde nakledilen “Zülkarneyn

33

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Kıssası ile Kur’an’ın, keşfinden asırlar önce Amerika kıtasından, yine çok yakın zamanda keşfedilmiş olan “Gulf Stream Sıcak Su” akıntısından bahsettiğini, daha da ötesi, dünyanın insan yaşayabilen en uç noktalarını; doğrusu özet bir dünya haritasını daha kıtaların keşfinden önce insanlara sunduğundan bahsetmiştik. Okyanus dibi karanlıklar ile uzayın engin karanlıklarından, yani birden fazla karanlıktan da ilk bahseden Kur’an’dır. Uzayda sayısız ışık kaynağı olmasına rağmen uzayın nasıl olup da karanlık görüldüğü ışığı emen kara delikler izahı ile ancak yakın zamanda açıklanabilmiştir. İnsanoğlunun zatı ve etkisi ile görebildiği yegane ışık kaynağı ise güneştir. Yani, tekil bir aydınlığa karşı, çoğul karanlık söz konusudur. İşte Kur’an “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Böyle iken inkâr edenler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar.” (En’âm ,1) diyerek tekil aydınlıkla beraber çoğul karanlığa da asırlar öncesinden referansta bulunmuştur. Kur’an bunun gibi sayısız delil ile doludur. Kimin, neyi Rabbe denk tuttuğuna dikkat etmek lazım! Kişi ancak maksadına erişir ve ancak nasibinde olanı bulur. Arayan bir çift göz için Allah her yerdedir. Ayetlerde mealen verilen “İnsanın topraktan yaratılması” (Rûm,20), “İnsanın kendi nefsinden eşler yaratılması ve arada kaynaşma için sevgi ve muhabbet hasıl olması” (Rûm,21), “Gece olsun, gündüz olsun uyunması ve insanların geçim için arza yayılması” (Rûm, 23), “ Şimşek, yağan yağmur” (Rûm, 24), “Göğün ve yerin denkliği” (Rûm,25), “Rüzgarların kendisi” (Rûm,46), “

34

A.Salim Adiloğlu

Yer, gök ve yayılmış canlılar” (Şûrâ, 29), “ Denizlerin içinde dev dağlar gibi akıp giden gemiler” (Şûrâ, 32) bir yaratıcının varlığına delillerdir. İşte hayatın içinden ve değişik konularda verilmiş bu örneklerden yaratıcıya ulaşmak da yine Kur’an lisanı ile ancak akleden, ibret almayı bilen insanların becerebileceği bir meziyettir. Bakmayın meziyet dediğimize… Aslında kendine insan diyen her canlının sadece tefekkür ile yapabileceği şeylerdir bunlar. Her şey aklı kullanmak ile başlıyor. Aya dönecek olursak, Çok eski mağara resimlerinde gökyüzünde ay yoktur. Aristo, “Constitution of Tagean” adlı eserinde bazı olayların gökyüzünde ay olmadığı zamanlarda cereyan etmiş olduğundan bahsetmektedir. Eski Yunanlılar, dünyanın o çok eski dönemlerindeki insanlar için “proselens”, yani “Selene’den öncesi” ismini kullanırlardı ki, Selene “ay tanrıçası” manasındadır. Dr. Bellamy ve çalışma arkadaşı Dr. P.Allan’a göre, Tiahuanaco Şehri’ndeki “güneş kapısı” abidesinde gökyüzünün 27.000 yıl önceki durumu ifade edilmiştir, Lâkin burada ay yoktur. Güneş kapısı sembollerinde, ayın, dünya yörüngesine 12.500-13.000 yıl önce girdiği açıkça belirtilmiştir. O zamanlar ay, dünya çevresinde 425 tur atıyordu. Yine kozmolog Hans Hoerbiger, ayın dünya yörüngesine 13.500 yıl önce konulduğunu ifade etmiştir. Ay ile ilgili bunca belirsizlik karşısında, Harward Smithsonian “ay için en iyi açıklama gözlemsel bir hata olduğudur, aslında ay yoktur.” demekten kendini

35

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

alamamıştır. Aydaki bazı kayalar, dünya üzerindeki kayalardan daha da yaşlıdır. Ay olması gerekenden daha büyük, daha yaşlı ve olması gerekenden daha hafiftir. Cornell Üniversitesi Gezegen Çalışmaları Laboratuarı yöneticisi ve astronomi-uzay bilimleri profesörü Carl Sagan “iyice anlaşılmıştır ki, doğal bir uydu içi boş bir cisim olamaz” diyerek, ayın içinin boş olduğu ve dolayısı ile doğal bir uydu olamayacağına atıfta bulunmuştur. Arizona Üniversitesi’nden bir ekip, yaptıkları çalışmayla ayın 680km +/- 180km kalınlığında ince metal bir çekirdeği olduğunu tahmin ettiler. Bu sonuç, ayın Dünya, Merkür, Venüs gibi gökcisimlerine benzemediği fikrine götürüyor. Dünya iç ve kabuğu arasındaki döngüsel hız farkı, “dünya manyetik alanı”nı oluşturmaktadır ancak ayın içinde sıcak bir çekirdek yoktur ve ayın görünmeyen yüzünde manyetik alan daha kuvvetlidir. Dünya manyetik

alanında bundan yaklaşık 12.450 yıl önce ciddi bir değişiklik olduğu bilgisi ile bazı bilim adamları, ayın yine bu dönemde dünya yörüngesine girdiğini savunmuşlardır. Burası önemlidir! Ay, kendi içinde dengesizdir. Yüzeyler arasında manyetik denklik yoktur ve bize dönük olmayan yüzeyinde manyetik yoğunluğun olduğu bir çıkıntısı vardır. Tam ay fotoğraflarını incelediğinizde ayın dilim çizgilerinin olduğu bir portakalı andırdığını görürsünüz. Mevsimlerin oluşmasına neden olan,- daha duyarlı bir deyişle hayatın idamesine neden olan, dünyanın eksen eğikliği, dünyanın sabitleyicisi rolüne sahip ayın etkisidir. Yine güneş sisteminde sıvı suyun yer aldığı yegane

36

A.Salim Adiloğlu

gezegen olan dünyadaki bu sıra dışılığın aktörü de aydır. Ay-dünya arasında sürekli bir enerji alışverişi vardır. Bu enerji alışverişi dünyanın dönüş hızına etki eder, yani günlerin sayısı, ölçüsü hep ayın tesiri ile oluşur. Ay, dünyanın dönüş hızını yavaşlatmaktadır. Şimdi benim teorim şudur: “Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (aya) birtakım menziller takdir eden O'dur. Allah bunları, ancak bir gerçeğe (ve hikmete) binaen yaratmıştır. O, bilen bir kavme ayetlerini açıklamaktadır.” (Yunus, 5) , “Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayımı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on ikidir…..” (Tevbe,36) ayetlerinden anlaşılan şudur: a) Günlerin ve ayların sayısı, hesabı bilinsin diye ay var edilmiş ve ona bu gaye için bir menzil belirlenmiştir. b) Ayların sayısı, ay hareketi ile belirlendiğine göre ve ayette göklerin ve yerin yaratıldığı günden itibaren ayların sayısı 12 dendiğine göre, Ay ilk günden itibaren var idi.

Bu Kur’an’ın kanunudur. Bilim henüz bu konuda karar verememiştir. Ancak, biz inananlar için bunda şüphe yoktur. Nasılını bulmak bilimin işi ve biliyoruz ki, bilim

37

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

doğrulardan sapmadıkça ve sırf Kur’an’a inat olsun demedikçe, sonunda bu doğruyu bulacak ve teyit edecektir. Peki hal böyle iken nasıl oluyor da, ilk insanlardan kalma gökyüzü resimlerinde evvelki sayfalarda ifade ettiğimiz gibi ay gösterilmiyor? Ayı bugün bizim için kayda değer kılan onu güneş gibi diğer gök cisimlerinden gözle görülür şekilde ayırt edecek büyüklük ve etkide görmemizdir. O halde, ilk insanların ayı yukarıda olmasına rağmen resimlerinde figüre etmemelerinin nedeni, ancak ayın kayda değer büyüklükte veya yakınlıkla veya görsellikte olmayışıdır. Ay, her zaman bulunduğu yerde bir iç etki ile şiş/iril/miştir. Bunun alametleri var mıdır? Elbette vardır. Bilimin ne dediğinin şu safhada önemi yok. Çünkü bilim ancak bildiğini söyler. Ay konusunda da kesin bir şey bilmiyor. Ola ki, söylediklerimiz bilimin zihin karmaşasının önüne geçer de, ayda tıkanıp kalan gökyüzü macerası bir sonraki safhaya geçer. Evet, ayın belli bir tarihte şişerek büyümüş olma ihtimalinin yukarıda sayılan sıra dışı durumlardan başkaca da alametleri vardır. Ay, Nuh Tufanı hadisesinde şiş/iril/miştir. Peki tufan ile ne olmuş ve tufandan sonra yeryüzünde neler değişmiştir? Tufanda, yerin sularının gökten boşalan sağanak yağmur, daha doğrusu nehir gibi boşalan yağmur [Referans: Kamer-11] ile birleşmesi ile muazzam bir su hareketi olmuştur, ki bu ayın bir iç etki ile şiş/iril/mesinden dolayı geçici ve güçlü bir çekim etkisi oluşturarak, okyanusları harekete geçirip yükseltmiş olması, hava hareketlerine yol açmış olması

38

A.Salim Adiloğlu

veya dünya ekseninde açıya neden olup, buzul bölgelerin ısınmasına ve suya dönüşmesine neden olduğu ile kolaylıkla izah edilebilir. Ancak, ilginç olan, o zamana kadar insan ömürleri yaklaşık biner yıl seyreder iken [“Andolsun ki biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik de o bin yıldan elli yıl eksik bir süre onların arasında kaldı. Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken tufan

kendilerini yakalayıverdi.” (Ankebût, 14)] birdenbire yaklaşık 120 yıl gibi bir süreye düşmüştür. Eski Ahit’te bu sürelerle ilgili yeterince kişisel örnek ve yine ömrün kısalması ile ilgili de “karar” niteliğinde izah vardır. İnsan ömrünün bu ciddi değişiminin nedeni nedir bilinmez ancak zaman algısında değişiklik olduğu kesin. NASA’nın çalışmalarına göre, ay her yıl dünyadan yaklaşık 3.5cm uzaklaşıyor, ayın bu uzaklaşması, gün geçtikçe dünya gününün az da olsa kısaldığına işaret eder. Bu hesap ile bulunabilecek çok şey vardır. Ay, dünya ve güneşin Kur’an’ın ifade ettiği gibi eş zamanlı yaratıldıkları varsayıldığında, daha evvel dünya gününün kaç saat olduğu, dünyanın dönüş hızının ne olduğu gibi bilinmeyenlere de cevap bulmak mümkün. Teoriye devam edecek olursak, Ay, dünya ile eş zamanlı yaratılmış, ancak şuanki boyutuna sonradan ulaşmıştır. Bu ani bir şişme ile olacağı gibi, kademeli bir şişme de olabilir. Evreni var eden, yeri canlılar için planlamış ve bu planı bir sisteme bağlamış olabilir. Dünya, üzerinde kusursuz işleyen sistemde büyük rolü olan eksen eğikliğini aya borçludur.

39

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Başlangıçta dünya eksen eğikliği olmadan var iken, ki bu dünya üzerinde bir takım oluşumların, -petrol gibi, meydana gelmesi için daha uygun şartlar oluşmasına neden olur; dünya kendi üzerinde evrimi oluştururken, nihai olarak kararlanmış canlı türlerinin hayatının idamesi için lazım gelen şartların oluşması adına, ay kademeli olarak şişirilmiş ve bu Nuh Tufanı ile nihayetlenmiş ve karar kılınan duruma getirilmiş olabilir. Bu, eski gök yüzü figürlerinde ay yok iken, sonradan ayın belirgin olarak ortaya çıkması, “Ve Ay'ı bunların içinde bir nur yapmış, güneşi de bir lamba kılmış.” (Nuh,16) ayetinden anlaşıldığı üzere insanların aydan tufandan önce de haberdar olması durumunu izah eder. Kademeli şişme olayı, bir takım efsanelerde bahsi geçen Nuh Tufanı benzeri tufanların da oluşuna izah getirir. Kamer (ay) Sûresi’nde, helaklardan bahsedilişi ve bu konuya, Nuh Tufanı ile giriliyor olması da ayrı bir detaydır. Bu ani veya planlı şiş/iril/meler sırasında ayın bize dönük yüzünde sığ kraterler oluştu ve ay manyetik dengesini tersinir yön lehine kaybetti. Yani bize dönük olmayan yüzü, hareketin zıttı yönünde ve gerideki yıldızların da çekim gücü ile manyetik olarak daha yoğun hale geldi. Ve bu dengesiz yapısından dolayı kademeli olarak ay dünyadan uzaklaşmaya devam ediyor. Allah’ın bunları anlık yapma kudreti olmasına rağmen, genel sünneti gereği bunların ilmen takdir edilmiş ve sırası/vakti gelince icra edilmiş olduğuna inanmak evladır. Bunlar ezelden ebedi bilen Allah’a güç şeyler değildir. Sadece ilmen takdir edilmiş şey saati

40

A.Salim Adiloğlu

geldiği zaman vukuu bulmaktadır. Böyle olduğunu düşünmeye sevk edecek delillerden biri “Ve Nuh'a “Senin kavminden şimdiye kadar inanmış olanların dışında kimse inanmayacak” diye vahyettik.” (Hûd, 36) ayetinin ifadesidir. Ayette, artık vaktin geldiğine işaret vardır. Bütün bunları, zaten evreni en başta yaratan bir sınırsız gücün, üstün hesap gücü ile yaptığını bilime dost ancak inkârı yol edinenlere inat göz ardı etmiyoruz. Tufan olayının aydaki bir takım değişimlerle oluştuğu tezini güçlendirecek nakiller de vardır. Öyle ki, bunlardan birinde Nuh a.s., başını göğe kaldırıp, aya “sana ne oluyor?”

demektedir. Ayın daha evvel atmosferinin olması da olasılıklar arasındadır, ki bu ayın görselliğine de etki eder ve ayın küçüklüğü ile beraber eskiden şimdi olduğu gibi görünmemesinin delillerinden biri sayılabilir. Ayın şiş/iril/mesi, dünya atmosferinde hava hareketlerine sebep olup, yağmur oluşturmuş olması ile beraber, genişleyen ay kendi atmosferini tutacak gücü kaybedip, atmosferini dünyaya tam karşısında olduğu noktadan kaptırmış ve ayın atmosferinde bulunan su yağmur formatında yeryüzüne ulaşmış olabilir. Tufanda gökten indirilen su için Kur’an’da “nehir gibi” denilmiş olması manidardır. “Biz, gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter.” (Müminun, 18) ayetinde bahsi geçen “gökten inen su” bilindik yağmur olarak algılanabileceği gibi, yeryüzünün nihai düzenine erişmesine kadar olan süreçte, atmosfer dışından suyun

41

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

yeryüzüne nakli olarak da düşünülebilir. Böyle düşünmeyi gerektirecek iki delil vardır. Bunlardan birisi ayetin içinde geçen “onu yeryüzünde tuttuk” ifadesidir. Buna denilebilir ki, bu yağmurdur ve yağmur, yeryüzündeki suların buharlaşıp yoğunlaşması sonucu tekrar yeryüzüne dönmesidir. Bu doğrudur, yağmuru izah eder ve böylece ayette geçen suyun yeryüzünde kalması haline de izah getirir. Ancak bu döngüsel gerçek, ayetteki ifade ediliş şekline uymaz. Çünkü yağmur oluşum mekanizmasında kaynak su, yeryüzündedir ve buharlaşmadan sonra tekrar yeryüzüne döner. Oysa ayette, yeryüzünde olmayan ancak “belli bir ölçekte” yeryüzüne indirilen sudan bahis edilmektedir. Bu ikisinin ortak izahı şudur: Yeryüzüne uzaydan su indirilmiş ve bu su, yeryüzündeki “yağmur oluşum ve dönüşüm mekanizmasının bir parçası olmuş, böylece yeryüzünde tutulmuştur.” Bu indirilmeye kadar yeryüzünde su olmadığı manasına gelmez. İkinci delil, yine Kur’an’ın kendisindendir: ”.. Büyük bir kuvvete ve halk için yararlara sahip olan demiri de indirdik..” (Hadîd, 25) ayeti basit bir cümle gibi görünse de çok şey ifade etmektedir ve bu çok şey “insanlar tarafından yerin yüzeyinde bulunup ilk işlenen ve uzaydan yeryüzüne göktaşları bünyesinde indirilmiş demirle birlikte yeryüzünde bileşik halinde bulunan indirgen demiri” ifade eder. Yani demir de yeryüzünde bulunmasına rağmen dünya dışından da gönderilmiş/indirilmiştir. Ayette geçen su da aynı durumdadır. Bilimin görevi, evrende döşeli kanunlara bakıp, “ne güzel kanunlar bunlar, nasıl da muazzam çalışıyorlar” deyip,

42

A.Salim Adiloğlu

bunu kendi kendine oluş diyerek olduranı inkâr etmek değil, aksine bu kanunlara bakıp, bunların nasıl ve kimce bu nizama getirilmiş olabileceğine de izah getirmesidir. Bilimin şüpheci olması anlaşılabilir, ancak inkâr apayrı bir şeydir. 10 ayrı disiplinden alanında uzman, 10 ayrı kişi seçseniz ve deseniz ki, öyle müşterek bir nizam oluşturacaksınız ki, 10 ayrı disiplinin her kanununa, ilkesine uyacak, Allah bilir, ortaya hiçbir şey koyamazlar. Teoriye dönecek olursak, ay, işte dengesiz bir manyetik alan yapısı ile çifte baskı altında ve dünyadan uzaklaşmaktadır. Ve ihtimal ki, güneş ve diğer birkaç gezegenin sıralı dizildiği veya çapraz dizildiği bir günde veya tam tersi istikamette bir dizilişte, dizilişin şekli nasıl olursa olsun, nihayetinde bu asimetrik içi boş balon şeklindeki gökcisminin manyetik direnci kırılacak ve aynen Kur’an’ da ifade edildiği “Kıyamet saati yaklaşır, ay yarılır….” (Kamer,1) şekilde ay yarılacak, bunun neticesi olarak ayın dünya üzerindeki olumlu tüm etkisi ortadan kalkacak, dünya, zembereği boşalmış bir saat gibi başıboş kalacak ve bu süreçte de “güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmaz…” hadisinde ifade edildiği üzere dünyanın dönüş hızı ve istikameti düzenini yitirecek, neticede de dünyanın sonu gelecektir. Sonu gelecek olan sadece dünya değil, dünyanın da içinde bulunduğu evrendir. Ay ve güneş bir saat gibi çalışır! “O, sabahı aydınlatandır. O, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı (vakitlerin tayini için) birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, aziz olan (ve her şeyi) pek iyi

43

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

bilen Allah'ın takdiridir.” (En’âm ,96) ,”… Onun katında her şey ölçü iledir.” (Ra’d, 8) , “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir.” (Furkân,2), ”Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” ( Kamer, 49) Ayetlerinin de belirttiği gibi Allah, nizamı var eden, her şeye ölçü ve hesap getirendir. Zaten inkârcıların da işini bu kolaylaştırıyor. Allah, onlara ; “Kâfir olanlar için dünya hayatı cazip kılındı….” (Bakara, 212) ,” Şurası muhakkak ki, imanı verip inkârı alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler…” (Âl-i Îmran, 177),” İlahınız bir tek Tanrıdır. Fakat ahirete inanmayanlar var ya, onların kalpleri inkârcı, kendileri de böbürlenen kimselerdir.” (Nahl,22) ayetlerde belirtildiği üzere tanım getiriyor ve “Muhakkak ki biz, bu Kur'an' da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.” (Isra, 89) , “Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerini yaratmaya da kadirdir! Allah, onlar için bir vade takdir etti. Bunda şüphe yoktur. Ama zalimler, inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.”(Isra, 99), ”Andolsun ki biz, bu Kur'an'da insanlar için her çeşit misale yer vermişizdir. Şayet onlara bir mucize getirsen inkârcılar kesinlikle şöyle diyeceklerdir: Siz ancak batıl şeyler ortaya atmaktasınız.”(Rûm, 58) inanmadan nasibi olmayan kişinin ne dersen de, ne gösterirsen göster nasiplenemeyeceğini beyan ile “Onların (inkârcıların) sözleri seni üzmesin.

44

A.Salim Adiloğlu

Çünkü bütün izzet (ve üstünlük) Allah'ındır. O, işitendir, bilendir.” (Yunus, 65) onların tavırlarına

üzülmememiz gerektiğini, hakikatin baki kalacağını ve “Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: "Keşke toprak olsaydım!" diyecektir.” (Nebe, 40) ayeti ile de sonunda onların inkârları ile yüzleşeceklerini bildiriyor. Bize düşen ise “..sana ancak (Allah'ın emirlerini) tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir. “(Ra’d, 40) ayetinin icabıdır. Konu ile alakalı olarak belirtmekte de fayda var ki, Kur’an dili matriksli bir dildir. Az lafz ile çok şey ifade edilmiştir. Arapça dilinin yapısı da bu işi kolaylaştırır niteliktedir. “De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak üzere insü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.” (Isra,88) ayetinde ifade edilen benzersiz oluşu kasıtlarından birisi de tek cümlenin, bazen tek kelimenin birden fazla şeyi kastediyor oluşudur. Kur’an’ın çoğu yerinde geçen “güneş” yer yer manaca yorumlandığında, dinin kendini, İslam’ı ifade ederken; “ay”, ümmeti, inananları veya müslümanları ifade etmektedir. Ay, nasıl dünya ile beraber güneş etrafında dönüyor ve istikamet üzere ise, ümmet de, aynı şekilde, hayatın kendini dünya ekseninde ama din yörüngesinde yaşamaya nizamlanmıştır. Maalesef ümmet, Hz. Peygamber’in (s.a.v) vefatından çok kısa bir zaman sonra, fırkalara ayrılmış, aynen Kur’an’ın ifade ettiği gibi “ay yarılmış” Lâkin ya-

45

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

rılan fiziki ay değil, ümmeti işaret eden ay, manen yarılmıştır.” İşte ay, “……..ay O'nun ayetlerindendir….”

(Fussilet, 37) ayetinde belirtildiği üzere, Allah’ın mutlak gücünün bir sembolüdür. İnsanoğlu, nasıl bir yaratıcıya inandığı konusunda net olmalıdır! Adının önüne hasbelkader bir ünvan alıp, tüm ilmi aleme yayan yaratıcının ilimlerinden sadece birkaç cüz öğrenmiş bazı insanların bu nizama bakıp, her şey silsileler şeklinde dinamik oluyor deyip, yaratıcının zaten kendine yakışır şekilde ve Kitap’ında ikrar ettiği üzere nizamsız olamayacağı gerçeğini göz ardı ederek, O’nu inkâr ettikleri gibi mi yapacağız, yoksa yaratıcının nizamı yaratılana rahmet olarak halk etmenin ötesinde, dilediğini dilediği an ve dilediği şekilde, yani “O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.” (Bakara, 117) ayetinde ifade edildiği haliyle yapmaya muktedir sınırsız güç sahibi olduğunu kabul edip, öyle mi inanacağız, işte bu kararı peşin vermemiz gerekiyor. Eğer böyle yapmaz isek, atamız Hz. Adem’in topraktan, yani anasız-babasız, bildiğin çamurdan yaratıldığına inanırız, bunda şüpheye düşmeyiz de, Allah, bir İsa yaratır, hem de bilindik soylu, temiz bir ailenin kızından, yani annesi belli; ama atasız Adem’e insan deriz de, sırf babasız olduğu için İsa’ya tanrı deriz! İşte bu ikisi bir arada olmaz. Sırf babasız olduğu için annesi olmasına rağmen bir insanı tanrı ilan eden kişinin, ben yaratıcının ilk insanı topraktan anasız babasız yarattı-

46

A.Salim Adiloğlu

ğına inanıyorum deme hakkı yoktur. Akıl bunu reddeder, çünkü bu ikisi bir arada olamayacak kadar mantıksızdır. Hz. Isa’ nın yaratılışı da bir kudret nişanesidir. Nizamla beraber, Allah’ın dilediği an dilediğini yapma kudretinde olduğunun işaretidir. Hz. Isa ile ilgili duruma ileriki bölümlerde değineceğiz.

47

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

48

A.Salim Adiloğlu

CANLILARIN VE İNSANIN YARATILIŞI

“Sizin yaratılışınızda ve (Allah'ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Câsiye, 4)

49

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

50

A.Salim Adiloğlu

İnsan, iki mahşer arasında yaşar! Birinci sur üfürülür, Bir kıyamet kopar babanda da, Kendi babandan, kendi kardeşlerinden ,[Abese 34] Anana kaçarsın! Bu bir mahşer provasıdır! Sonra ananın karnında, Güneş gibi bir ateşin bağrında, Ölürsün. Bu ilk ölüştür. Sen yaşarsın, ama kimse bilmez. Bu ölüm, bir vefattır! Ananın karnı, senin kabrindir! Sonra ikinci sura üfürülür… Uyanırsın, doğarsın. Bunların hepsi bir ölçü ile olur. [Ra`d 8, Fatir 11, Fussilet 47] Dilenirse, nefes alırsın, yaşarsın! Sonra, yaşar ve tekrar ölürsün! Bu gerçek bir ölümdür! Böylece bir vefat etmiş, bir ölmüş olursun! Sonra, sura üfürülür de, dirilirsin!

51

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

“Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları biraraya toplamaya da kadirdir.” (Şûrâ,29) , ” Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.” (Nahl, 49), “Allah, yeri halklar için yaratmıştır.”

(Rahman, 10), ”O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.” (Bakara,29), “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.”(Bakara,30), “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının.” (Nîsa, 1), ”…. O dilediğini yaratır ve Allah her şeye tam manasıyla kadirdir.” (Mâide, 17), “Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. Bir de O'nun katında muayyen bir ecel (kıyamet günü) vardır. Siz hala şüphe ediyorsunuz.”(En’âm,2), “O, sizi bir tek nefisten

(Adem'den) yaratandır. (Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Anlayan bir toplum için ayetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık.” (En’âm,98), “Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Dilerse

52

A.Salim Adiloğlu

sizi yok eder ve sizi başka bir kavmin zürriyetinden yarattığı gibi sizden sonra yerinize dilediği bir kavmi yaratır.”(En’âm,133), “Çardaklı ve çardaksız (üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O'dur. Herbiri meyve verdiği zaman meyvesinden yeyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.”(En’âm, 141), “Hayvanlardan yük taşıyanı ve tüyünden döşek yapılanları yaratan O'dur. Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin, şeytanın ardına düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.” (En’âm, 142), “(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki... De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana ilimle söyleyin.”(En’âm, 143), “Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattı.) De ki: O bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kıldı? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine şahit mi oldunuz? Bilgisizce insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan kim daha zalimdir! Şüphesiz Allah o zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”(En’âm,144), “Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Adem'e secde edin! diye emrettik. İblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.”(A’râf,11), “Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis):

53

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.”(A’râf, 12), “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arş'ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır.” (Hûd, 7), “Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O'dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”(Ra’d, 3), “Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık. ”(Hicr,26),” Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.”(Hicr,27), ” O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir.” (Nahl,4), “Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz.” (Nahl, 5), “Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve (gözlere) zinet olsun diye (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nicesini yaratır.” (Nahl,6), “Yeryüzünde sizin için rengarenk yarattıklarında da öğüt alan bir toplum için gerçek bir ibret vardır.” (Nahl, 13), “Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağları, yolunuzu bulmanız için de ırmakları ve yolları yarattı.” (Nahl, 15), “İsterse aklınıza (yeniden dirilmesi) imkânsız gibi görünen herhangi bir yaratık! (Bunlar, Allah'ın sizi yeniden diriltmesini güçleştirmez.) Diyecekler ki: "Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?" De ki: Sizi ilk kez yaratan. Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve "Ne

54

A.Salim Adiloğlu

zamanmış o?" diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek!”(Isra, 51), “Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.”(İsrâ, 70), “Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: "Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'ı inkâr mı ettin?" (Kehf, 37), “Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.” (Ta’ha, 55),” İnkar edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her diriyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?” (Enbiyâ, 30), “Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya

55

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

çiftten) iç açıcı bitkiler verir.” (Hac, 5), “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac, 73), ” Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.”(Müminun, 12), “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp

yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Müminun, 14), “Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Nur, 45), “(İnsanlar!) Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Unutulmasın ki, Allah her şeyi bilen ve görendir.” (Lokman, 28), “O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.” (Secde, 7), “Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (Secde,9), “Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.”

56

A.Salim Adiloğlu

(Fatır, 1), “Allah sizi (önce) topraktan, sonra meniden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. O'nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah'a kolaydır.”(Fatır,11), “Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.” (Yâsin, 36), “Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı "Ol" demekten ibarettir. Hemen oluverir.” (Yâsin, 82), “Allah sizi bir tek nefisten (Adem'den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş meydana getirdi. Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor. İşte bu yaratıcı, Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. O'ndan başka tanrı yoktur. Öyleyken nasıl oluyor da (O'na kulluktan) çevriliyorsunuz?” (Zümer, 6), “Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlamanız -ki içinizden daha önce vefat edenler de vardır- ve belli bir vakte ulaşmanız için sizi yaşatan O'dur. Umulur ki düşünürsünüz.” (Mü’min, 67), “De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.” (Fussilet, 9-10),

57

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

“Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.” (Şûrâ, 49), “Bütün çiftleri O yaratmıştır. Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti.” (Zuhruf, 12), “Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.” (Zâriyât, 49), “Şurası muhakkak ki erkek ve dişiden ibaret olan iki çifti O yarattı.” (Necm,45), “Gökleri ve yeri yerli yerince yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak O'nadır.” (Teğabun, 3) ,” (Resulüm!) De ki: Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz!” (Mülk, 23), “Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.” (İnsan, 2), “O Allah ki seni yarattı, seni düzgün ve dengeli kılıp, ölçülü bir biçim verdi.” (İnfitar,7), “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin,4)

Allah’ın makamı arştır ve arş su üstünde idi. [Referans:Hûd-7] Hiçbir şey yok iken, ilk olarak melekler, hizmet amaçlı var edildi. [Referans: Mü’min-7] Ardından imtihan maksadı ile yaratılacak canlılar için mekan olacak gezegenler, yıldızlar var edildi.[Referans: Furkân-59] Bu arşın sahibi Allah’ın, kendi zaman ölçütünde tam iki günde bitti.[Referans: Fussilet, 9-12] Sonra cinler yaratıldı. [Referans: Hicr-27] Yine aynı zaman ölçütüyle takip eden dört günde dünya yüzeyine şekil verilip, üzerinde türlü

58

A.Salim Adiloğlu

türlü nebatatın, canlının yaşamına elverişli hale getirildi. [Referans: Fussilet-10] Her şey insanoğlunun yaratılışından önce tamamlanmıştı. Yeryüzünde yaratılan her şey insanoğluna hizmet edecek, yerdeki yaşamı dengeli kılacak şekilde dizayn edildi. [Referans: Furkân-2; Kamer-49] Maksat insan oğlunun, batın olan Yaratan’ını, zahirde eşya üzerinde görüp [Referans: Hadîd-3], akıl ve kanaat yoluyla O’na ulaşmasını sağlamaktı ve insandan beklenen hakkıyla hilafet görevini icra etmesi idi. [Referans: En`am-165; Fatır39]. Evrenin yaratılışı ile dünya üzerindeki canlıların (hayvanlar, bitkiler) yaratılışına dair Kur’an’ın öngördüğü zaman ile bilimin tahmini örtüşmektedir. İhtilaf insanların yeryüzünde var oluşu ile alakalıdır. Dinin, buna dair açık bir ifadesi yoktur. Ancak bilim, insanların evrimin bir neticesi olarak, milyonlarca yıl önce oluştuğunu ve değişik çevre şartlarının etkisi ile bugünkü halini aldığını iddia eder. Bilimin kendine has ,- sözümona, karizması olduğu için, buna karşı çıkmak yürek ister. Oysa evrim bir kanun değil, sadece teoridir. Teori de tam manası ile ispat edilene kadar reddedilemeyeceği gibi, alternatif teorilerin de reddini gerektirmez. Ancak, evrimin kırılma noktası ve sunulduğu şekli ile kabul edilemez oluşunun nedeni, yaratıcıyı görmezden gelmesinden başkaca, insandaki mana varlığını hiçe sayıp, onu hayvan seviyesine indirmesidir. İşte bu iki unsuru evrim göz ardı ettiği için, bugün evrim teorisi, bilimsellikten uzaklaşıp ideolojik bir enstrümana dönüşmüştür. Aslında evrim teorisi, hepten yanlış bir teori değildir. Dinin kendisi de, bir noktaya kadar evrimleşme

59

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

olduğunu zaten iddia eder. Yaratıcı, düzeni zaten bu şekilde kurmuştur. Mantık da bunu gerektirmez mi? Eğer her şey yoktan var edildi ise, önce bir şey yapılmış, ardından ötekine geçilmiştir. Zaten Yaratıcı’ nın işinde keyfiyet yoktur. Bu Kitap’ta “……Her şeyi yaratmış, ona ölçü , biçim ve düzen vermiştir.” (Furkân,2) ,” Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O'nun nezdine çıkar.” (Secde,5), “Yaratıp, düzene koyan..” (A’la, 2) şeklinde zikredilmiştir. Bundan 1400 küsür yıl önce Allah’ın o günkü insanlardan itibaren anlaşılacağı şekilde indirdiği kitapta, bugünkü bilimin lisanını bulmak diye bir lüksümüz yok. Ayrıca Kitap, bir zümreye değil, halkın tamamına indirilmiştir. Bir ilmi sahada çok iyi olsanız dahi, bu her şeyi çok iyi bildiğiniz manasına gelmez. Yaratıcı’dan, doğal olarak, evrende mevcut tüm ilimlerin var edicisinden bahsediyoruz. Eğer bu nazarla bakılırsa, bir şeyi ne kadar iyi biliyor olursanız olun, esasında hiçbir şey bilmediğiniz sonucuna ulaşırsınız ki, kullanılan lisan böylece tüm insanlığın anlayacağı, ortak idrak seviyesine hitap eden lisan olmak ile mükemmelliğini teyit eder. Lisanın bu özelliğinden başkaca, derinlemesine düşündüğünüzde ve bilimin verileri ile kıyas yaptığınızda, aslında kullanılan bu basit lisanın içinde birçok bilimsel hakikati bulacak ve “sanki asırlar sonra, insanoğlunun bilim alanında gelişeceği, bir çok hakikati keşfedeceği, eğer zahmet edip, dönüp bakarsa, bu hakikatlerin Kitap’ın içindeki kolay dilinde nasıl da yerleş-

60

A.Salim Adiloğlu

tirilmiş olduğunu fark edecek” öngörüsünün de yer aldığını fark edersiniz. Bu kitabın gayesi insanlara dini öğretmek veya insanlara dinin yüceliğini ispat etmek değil. Bu kitapta gayemiz, tebliğ etmek ve inanmışlara da mutmain olmaları için kapı açmaktır. Yoksa, nasibi olmayana Allah’ın Kitabı orda ak pak dururken nasip olmamış şeyi, bizim şu aciz kitabımızla nasip ettirecek halimiz yok. Lâkin umulur ki, Allah’ın Kitap’ını örtenlere denk gelmiş ve bunların oyunlarına, hilelerine yenik düşüp gaflette kalmış insanların eline ulaşır bu kitap da, uyanmalarına ve en doğru Kitap’a ulaşmalarına vesile olur. Konumuza dönecek olursak, “Ol” deyip olduran Allah, tabiatı dört arş gününde var etmiş. İnsana düşünmek yakışır! Burada gün derken daha evvel belirttiğimiz üzere, milyarlarca yılı alan bir günden bahsediyoruz. İşte bu bir evrim sürecidir. Yaratan, canlıların ayrı ayrı türler halinde var olması için gerekli her türlü düzenlemeyi bu zamanda yapmıştır. İnsanın var edilişi, tüm bunlardan sonradır. İnsan var edildiğinde tabiat, içindekilerle beraber zaten var edilmiş ve insanoğlunun kullanımına hazır hale getirilmişti. Kur’an’da insanın maddi yaratılışı ile ilgili: “Rabbin meleklere, "Kurumuş, yıllanmış balçıktan bir insan yaratacağım," demişti.” (Hicr,28), “And olsun ki, insanı süzme çamurdan yarattık.” (Müminun,12),” O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı.” (Secde,7), “Sizi topraktan yaratması

61

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

O'nun varlığının belgelerindendir. Sonra hemen birer insan olup yeryüzüne yayılırsınız.” (Rûm,20) ayetleri yeryüzünün yaratılışından sonra insanoğlunun yerden temin edilen toprak ve su ile harmanlanarak şekil verilmek suretiyle bedene büründürüldüğünü ifade etmektedir. Esasen ilk insanın var edilişine refere edilen topraktan edinim, bugün de toprağa bağlılık sureti ile devam etmektedir. İnsan, hayatını ancak toprak sayesinde idame ettirebilmektedir. Aldığı gıdaların hepsi topraktandır. “Süzme balçık” ile kasıt, toprağın içeriğinde bulunan ve insanın bedenini oluşturan element ve minarelerin seçilerek ayıklanması, sonra buna şekil verilmesinden başkası değildir. İnsanın bugün, hayatını yine toprağa bağlı sürdürüyor olması, onun topraktan var oluşunun delilidir. Vücudumuzda sahip olduğumuz her şey, tamamıyla köken olarak toprağın bünyesinde bulunan seçme element ve minarelerdir. Yaşarken, yeme yolu ile yaptığımız da, yine fiziki aktiviteyi sağlayacak enerji kaynağı besinler ile vücudun yaratılış gereği yenileme gayesi ile ihtiyaç duyduğu element ve minareleri vücuda takviye etmektir. Kur’an, insanın topraktan yaratıldığını söylemek ile, indirildiği günün şartlarında insanın maddi özünü tek kalemde ifade edecek en mükemmel kelimeyi seçmiştir. O dönemde, metali sadece kullandığı ev ve el eşyalarında gören insanlara “sizi demirden, magnezyumdan, çinkodan vs. yarattık” demesi beklenemezdi herhalde. “Toprak” kelimesinin seçilmiş olması bile başlı başına bir sıradışılıktır. Evet, insan özü toprakta olan seçilmiş belli element ve minareler

62

A.Salim Adiloğlu

kullanılarak var edilmiştir. Bugünkü hastalıkların çoğunun da nedeni, özde olması gerekenlerin dışındakilerin ya da tabiatı değiştirilmiş öz materyallerin bünyeye alınmasıdır. Yine bu tür durumların tedavisi de toprakta ve doğada gizlidir. “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” (Şu’arâ,80), “(Ona:) “Ayağın ile (yere) vur! İşte yıkanılacak ve içilecek (ve böylelikle şifa bulacağın) bir serin (su)!” (dedik.)” (Sad,42) ayetleri ile de, bu teyit edilmiş ve hastalığın şifasının yine doğanın kendinde, yani insanın öz materyalinin kaynağında olduğu belirtilmiştir. Bu cihetle, topraktan yaratılan sadece ilk insan değil, tüm insanlardır. Çünkü her ne kadar insanın var edilişi, “…O sizi analarınızın karınlarında, üç kat karanlık içinde peş peşe yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, hükümranlık O'nundur, O'ndan başka gerçek ilah yoktur. Buna rağmen nasıl oluyor da, O'na kulluktan başka ilahlara çevriliyorsunuz.” (Zümer, 6) ayetinde belirtildiği şekliyle artık bir taşıyıcı, -anne üzerinde devam etse de, ceninin oluşmasını sağlayan yumurta ve spermi hücre olarak meydana getiren de yine insanın bünyesinde barındırdığı element ve minerallerdir. Yine yukarıda belirtilen ayette geçen “ üç kat karanlık içinde” denilerek, “anne karnının kendisi, uterusun kendisi ve plasenta” üçlüsünden oluşan üç kat ortam kastedilerek bilinmeyenlerin olduğu bir dönemde hakikatte olanın bilgisi verilmiştir. Sözün her yeri, “Câsiye 4” ayetinde belirtildiği gibi “kesin olarak inananlar” için delillerle doludur.

63

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

İnsanın anne karnında geçirmiş olduğu safhalar da Kur’an’ da net bir şekilde tasvir edilmiştir ki, bu tasvir bugün anne karnında ne olduğunu bildiğimiz gerçeği ile birebir örtüşmektedir. “Şüphe yok ki, Biz insanı karışık bir damla sudan yarattık” (İnsan,2) ayetinde insanın kadın ve erkek üreme hücrelerinin karışımı/birleşimi ile halk edildiği özellikle “ bir damla” ifadesi kullanılarak, kastedilen suyun ne kadar bırakıldığı bilinen gerçeğine rağmen “damla” seviyesine indirgenerek belirtilmiştir.” Sonra onu sağlam bir karargahta nutfe haline getirdik.” (Mü’minun, 13) denilerek onun kadının içinde güvenli bir mekana, uterusa yerleştirildiğini belirtmekle kalmamış, ileriki safhalar için “Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak teşekkül ettirdik.”(Mü’minun, 14) ayeti ile “asılıp tutunan şey/yapışkan şey/sülük” manalarının hepsine gelen “alak” kelimesi kullanılarak tam da ceninin rahim içinde nasıl tutunduğu, kanı nasıl temin ettiği hallerinin bugün bilinen tüm safhalarını tasvir etmiş, yine “et, kemik ve et” sıralaması verilerek en doğru ve basit lisan ile belirtilmiştir. Kaba hatları ile bir insanın nasıl erkek-kadın arasındaki ilişkiden meydana geldiğini, anne karnında ne kadar kaldığını elbette Kur’an’ın indirildiği dönemde herkes biliyordu. Ancak, bu sıralı teferruatların bilinmesine imkân yoktur. Hele de bunların okuma-yazma dahi bilmeyen bir peygamber tarafından vahiy olmaksızın

64

A.Salim Adiloğlu

dillendirilmiş olmasına imkân yoktur. Aslında, Peygamber’in (s.a.v) ümmî oluşu bile başlı başına takdir edenin mucizelerinden birisidir. Her şeye o noktadan bakarak değerlendirmek de sağlıklı sonuçlara ulaşmak adına önemli bir kriter olacaktır. Yukarıda verdiğimiz Zümer Sûresi 6. ayette geçen “üç karanlık içinde peş peşe evre” ifadesi “karanlık içinde birbirini takip eden üç bölge ve evre” şeklinde de yorumlanmıştır. Böyle yorumlanması da, bugün bilimsel olarak bilinen ceninin anne karnında geçirdiği üç evre gerçeğini teyit etmektedir: Birinci bölge, fallop borusundaki bölge; üreme hücrelerinin birleştiği karanlık bir tüneli andıran yumurtalığın rahime bağlandığı bölümdür. Birleşmeden sonra yaklaşık iki haftalık ve hücrelerin çoğalmaya başladığı evredir ve birinci trimester dönemi olarak anılır. İkinci bölge, rahim içi bölgesi, yine ayette belirtildiği şekilde ceninin rahim duvarına asılarak tutunmasıyla başlayan ve temel organların oluştuğu evredir. 2-8. haftalar arasını kapsar. Üçüncü bölge, sıvı dolu plasentadır, doğuma kadar olan evredir. Görüldüğü gibi her iki yorum şeklinde de karanlıklar içinde üç bölgede ve üç evreli bir yaratılış söz konusudur. Canlılar evrim izleri taşırlar. Bu, evrim teorisinde iddia edildiği gibi tek bir hücreden türleşme manasında değildir. Bu tek bir El’in bir nizam ile yaratıyor olmasındandır. Belli safhaya kadar yaratılış seyri ortaktır. İnsanın, insan olmaya başlama safhası ikinci trimesterden sonrasıdır. İşte bu aşamadan sonra, insan fiziki olarak ve mana olarak diğer yaratılmışlardan ayrılıyor ve insan olarak ortaya çıkıyor. İnsanın yaratılış serüvenine

65

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

burada, sonradan devam etmek üzere bir ara vererek, diğer canlıların yaratılışına değinelim: İnsan, evrende yalnız mıdır? Melek, cin, şeytan bunlar bizim Kur’an’dan bildiğimiz varlıklar. “Şeytan” ın zaten bir varlığı, türü tanımlamaktan ziyade “bir sıfat” olduğunu, “Meleklere: "Adem'e secde edin" dediğimizde İblis dışında hepsi secde etti. O cinlerdendi, Rabbinin emrinden çıktı…..”(Kehf, 50) ayetinden “ilk şeytan”

İblis’in gerçekte varlık olarak bir cin olduğu ve bu safhadan sonra şeytan olarak adlandırıldığı,” Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık…….” (En’âm,112) ayetinde belirtildiği üzere “insan ve cin” soyundan şeytanların olduğunu biliyoruz. Yalnız yukarıdaki Kehf 50 ayetinde secde emri “meleklere” yapılmış, ayetin devamında “İblis hariç hepsi secde etti, o cinlerdendi.” denmiş. Bu ifadeden mantıken, İblis’in de aslında melek olduğu, ancak cin soylu olduğu manası çıkıyor. Aşikar bu manayı, İblis’e melek yakıştırması yapmış olmamak adına görmezden gelemeyiz. Asi oluştan önce eğer İblis cin soylu bir melek olarak adlandırılıyorsa, bunun bir tek izahı olabilir, o da melekliğin de varlık olmakla beraber aynı zamanda “bir makamı” ifade ettiğidir. Melekliğin varlıkla beraber bir makamı ifade ettiği çıkarımım “İşte Zülkarneyn İşte Kıyamet” adlı kitabımda aynen burada naklettiğim şekli ile cümlenin yapısını esas alıp ileri sürdüğüm bir iddiadır. Bu konuda kafamın karışık olduğunu itiraf etmeliyim. Bu karışıklığın nedeni, yine

66

A.Salim Adiloğlu

ayetteki ifadeden şu yorumun da çıkarılabilir olduğudur: Allah emri meleklere verdiğini söylemek ile, o an mevcut bulunan varlıklar içinde en yücesine verilmiş bir emirden bahsetmektedir. Emir sadece meleklere değil, tüm mevcudata; meleklere, dağlara, taşlara, her türlü hayvanata, nehirlere, sulara, okyanuslara, havaya, ateşe, her şeye verilmiştir. Meleklere denilerek, en yüce varlığa verilen emrin tüm varlığı kapsadığı işaret edilmiştir. Bu şöyle düşünülebilir: Cumhurbaşkanı bir askeri garnizonu ziyaret etse ve oradaki Genelkurmay Başkanına “ayağa kalk” dese, sadece onun değil, onunla beraber tüm askerin ayağa kalkması beklenir. İşte ayetin devamında “İblis dışında hepsi” ifadesinde yer alan “hepsi” meleklerle beraber İblis hariç tüm mevcudatı refere eder. Nitekim hakikat de böyledir. En vahşisinden hayvan bile, insana karşı boyun eğmiştir. İnsana karşı muhalif tek varlık, imansız cin soyudur. Bu iki yorum da İblis’in öğretme seviyesinde derin ilim sahibi olduğu düşünülürse, mümkün ve geçerlidir. Sorun, birinci yorum ikinciyi kapsar ancak geçerli olan ikinci yorum ise, birinciyi de kapsar deme kesinliği yoktur. Doğrusunu Allah bilir. Bu gerçekle beraber, bilindik varlıkları melek, insan ve cinler olarak gruplandırmak mümkün. Peki bunların dışında varlıklar yok mudur? “….göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın…..” (Âl-i Îmran, 191) ayetinin işaret ettiği üzere, dünyamız insanın üzerinde yaşadığı gezegen

67

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

iken ve güneş sistemimizin diğer unsurlarını da, dünya denen gezegeni yaşanabilir kılmak için var oldu varsaysak bile, güneş sistemimizin dışında sayısız sistemlerin olduğunu da bugün biliyoruz. Peki kendi sistemimiz topyekün insan yaşamının var olduğu dünyayı sabitlemek, yaşanabilir kılmak için var iken, diğer onca sistem ne için var edildi? Bütün bunlar sebepsiz olmamalı! “Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler Allah'a secde ederler ve büyüklenmezler.” (Nahl, 49) “Gökleri, yeri ve ikisinde yaydığı canlıları

yaratması varlığının delillerindendir.” (Şûrâ, 29) Yukarıdaki iki ayeti, daha evvel varlıklara dair belirttiğimiz detayları da göz önüne alarak inceleyecek olursak, bilinen varlıkların insan, cin ve melekten müteşekkil olduğu gerçeği ile, Nahl Sûresi’nde “göklerde ve yerde bulunan canlılar” denerek göklerde canlıların, yerde canlıların olduğu ifade edilmiş, takip eden cümlede ise “melekler” ayrıca zikredilerek, bahsi geçen canlılardan kastın melekler olmadığı netleştirilmiştir. Böylece, meleklerin göklerde olduğunu bildiğimizden, göklerdeki canlılardan kasıt kimdir diye düşünürken melekler olmadığını bilerek düşünmemiz gerektiğini anlıyoruz. Şûrâ Sûresi 29 ayetinde de, gök ve yerin her ikisinde de canlılar olduğu gerçeği yenilenmiş, ancak bunda melekler ayrımı yapılmamış. Misal bu ayeti tek başına değerlendirirken, “göklerdeki canlılardan” kastın melek olduğu varsayımı yanlış olmaz. İki ayeti kıyasladığımızda, birinde genel

68

A.Salim Adiloğlu

olarak canlılardan bahsederken, diğerinde melekler ayrı tutularak melek dışı canlıların varlığından bahsedildiğini şüpheye mahal olmayacak şekilde anlıyoruz. “Yeryüzünü de her zihayat için döşedi.” (Rahman,10) ayetinde ise yukarıdaki ayetlerden farkli olarak “canlı” manasında “dabbe” kelimesi yerine “halklar” manasında “enam” kelimesi kullanılmıştır. Buradan çıkan mana, yeryüzünde insanlar dışında hayvanat ve bitki nevinden başkaca canlılar yaşarken, diğer gök cisimlerinde “sadece” belli tür varlıkların yaşadığı izlenimi oluşmaktadır. Peki bu göklerdeki canlılardan kasıt, melekler ayrı tutulmuşsa, insan gibi zaman ve mekan sorunu olmayan cinler olabilir mi? “Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk. Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.” (Sâffât, 7/8/9) Ayetlerinden de görüldüğü üzere cinlerin gökyüzünde yüce meleklerin bulunduğu noktaya kadar mekan tuttukları anlaşılmaktadır. Bundan başka semada canlı olarak kastedilmiş varlıklar arasında melekler ve cinler dışında olması kati olan varlıklar vardır. Kur’an’da vefat ettirilerek “yüce makama” eriştiğinden bahsedilen peygamberler vardır. Yine “Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri olup Rableri katında rızıklan-

69

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

dırılmaktadırlar.” (Âl-i Îmran, 169) ve “Allah yolunda öldürülenlere de ölü demeyin. Onlar diridir ama siz anlamazsınız.” (Bakara, 154)” ayetlerinde belirtilen

şehitler de gökte diri olarak zikredilmiştir. Yeryüzünde yaşamış, ölmüş ancak kıyameti bekleyen ruhlar da birer canlıdır ve bunlar da semada Berzâh denen bir mekanda beklemektedir. Bu veçhile, ayette gökteki canlılardan kasıt bu da olabilir. Görüldüğü üzere, bilinen canlılardan cin haricinde, “ölmüş ve mahşeri bekleyen insanlar, şehitler, peygamberler ayrı ayrı veya tamamen” ayetlerde “semadaki melek harici canlılar” tabiri ile kastedilmiş olabilir. Ancak bu bilindik bu sayılanların haricinde başka canlı türü veya türlerinin olmadığı manasına da gelmez. Böyle olamayacağına dair delilimiz yok. Aksine, “…O, her türlü yaratmayı bilir.” (Yâsin, 79) ayetinden de anlaşılacağı gibi, Allah gözümüzle gördüğümüz ve göremediğimiz her türlü yaratmaya gücü yetendir. Nitekim, “Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.” (Yâsin, 36) ayetinde insanların (Kur’an’ın nazil olduğu zaman itibarı ile) yaratılmışların bir kısmından henüz haberdar olmadığı ile mikrop gibi, sonradan keşfedilen birtakım kara ve deniz hayvanları, bitkilerden başkaca hala varlığını bilmediğimiz canlılar olduğu kastedilmiş olabilir. Yine “Andolsun ki biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve temiz yiyeceklerden onları rızıklandırdık. Onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün

70

A.Salim Adiloğlu

kıldık.” (İsrâ, 70)

ayetinde geçen “yarattıklarımızın

birçoğundan üstün kıldık” ifadesi yine ayette geçen “şan ve şeref sahibi olma” durumu ile değerlendirildiğinde, yeryüzünde mevcut tüm mahlûkatı zaten geride bırakmakla beraber, daha yaratılışında üstünlüğü “meleklere kendine secde etmesi emri” ile tescillendiğinden yani bilinenlerin en şereflisi olduğuna göre, “birçoğundan üstün olan” ifadesi “üstünü olmadıkları da vardır” manasını paralelinde taşıdığına göre, bilmediğimiz bizden üstün varlıkların da olması ihtimaline delil gösterilebilir. Doğrusunu Allah bilir! Bizden milyonlarca ışık yılı uzaklıkta gezegenler var. Orda bir yerlerde birileri var mıdır yok mudur Allah bilir ama varsa da, onlarda gelme imkânı var mıdır bilinmez, ancak bizim mevcut şartlarda gitmeye niyet etsek de gidemeyeceğiz, gitsek de varmaya ömrümüzün yetmeyeceği aşikar. Herhalde en doğrusu, başka canlı olabileceğine ihtimal vermek, ancak kendi gerçekliğimize dönmek. İnsanın anne karnındaki yaratılış seyrinde kaldığımız yere dönmeden, bilindik varlıkların yaratılış özü ile ilgili Kur’an’ın tanımlamalarına da burada yer vermekte fayda var: “Cinne gelince onu da (insandan) daha önce, (vücudun gözeneklerine) nüfuz eden kavurucu ateşten yarattık. (Hicr, 27), “Cinleri öz ateşten(dumanı olmayan alev) yarattı.” (Rahman, 15) Bildiğimiz ve Kur’an’da zikredilen bilinç varlıkların insan, cin ve melek ile sınırlı olduğunu

71

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

belirttik. İnsanın yaratılışını Kitap’ ta Allah “süzülmüş çamurdan” derken, toprakta yer alan bir takım element ve minerallerin seçimi ile fiziki yapısının oluşturulduğunu kastettiğini de izah etmeye çalıştık. Bundan başkaca Kur’an’da insanlara imtihan maksadı ile göz, kulak gibi organların verildiğinden bahsedilmekle beraber, insandaki organları tek tek saymak yerine, genelde algıya yarayan; iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış ayrımı yapabilen organların dile getirildiği ve yine Kur’an’ın geneli içinde insanların ve hatta cinlerin “ gözleri var ama görmezler, kulakları var ama duymazlar” gibi tabirlerle bu organlarına manen işarette bulunduğu ve imtihana tabi varlıkların yer yer doğru algı yapamadığı, hakikati sezemediği ifade edilmiştir. Velhasıl, esasta varlıklar için Kur’an uzuvları belirtmek yerine hangi materyalden ve özden yaratıldıklarına değinmiştir. İnsan için belirtilen bu işaret, yukarıda iki ayette verildiği şekliyle cinler için de yapılmıştır. Geriye bir tek melekler için olan kalıyor ki, meleklerin neden yaratıldığı da bu mantıkla Kur’an’da zikredilmiş olmalıdır. Melekler ile ilgili Kur’an’ın ifadesine bilahare değineceğiz. Yukarıda cinlerle ilgili Kur’an’da geçen iki ayette cin kelimesi değil “cann” kelimesi kullanılmıştır. Öyle ise “cin”, gözle görülmeyen varlıkların genelini temsil ederken, bunlardan “bilinç varlık” olanına “cann” denilmelidir. Nitekim, peygamberimiz bugün bildiğimiz mikrobu kastederek “cin” tabirini kullanmıştır. O halde, bugün bizim “cin” olarak tabir ettiğimiz ve varlıklarına Kur’an kaynaklı inandığımız bilinç varlıklar, “gözle

72

A.Salim Adiloğlu

görülmeyen canlılar” içinde “cann” olarak tabir edilenlerdir. İşte yukarıdaki iki ayette bu varlıkların neden yaratıldığı ifade edilmiştir. İnsan da “Melekler inkâr edenlerin, yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırlarken, bir görseydin! "Tadın bakalım ateşin azabını!” (Enfal, 50) ayetinde görüldüğü gibi “cann” sahibidir. Peki cin denen görünmez varlıklardan cann denen bilinç varlığın yaratılış özü olan, aynı zamanda insanda da cann haliyle bulunan “dumansız, kavurucu ateş, ateşin özü” nedir? Bu radyoaktif ışımada elde edilen elektrondur! Evet, cinler “elektron” dan ibaret iken, insan “elektron, proton ve nötron” üçlüsünden ibarettir. Bundan asırlarca önce indirilmiş Kur’an’da radyoaktiflikten, ışımadan, elektrondan, nötrondan, protondan bahsedilemeyeceğine göre izah için seçilen dil “özde” ve özelliklere işaret ile en ala dildir. Gözle görülemeyen, ancak eylem yapabilen, insana yeri geldiğinde tasarruf edebilen cinlerin öz yaratılışı ile ilgili tasvir; onların insan gibi tam madde boyutunda olmamaları, aksine daha hür olmaları, maddeye ait unsurlardan en dinamiğine sahip oldukları neticesine götürüyor bizi. “…şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbeti….” (Bakara, 275) ifadesinden de anlamak icap eden, elektron yaratılışlı cinni şeytanın, insan bünyesine girerek sinir sistemini ve beyni kontrolü altına alması ve düzenli fonksiyondan mahrum bırakması olmalıdır. Her hücre yenilenirken çoğunluğu sinir hücresinden oluşan beyin ve sinir hücrelerinin yenilenmiyor olması da bu manada ilginçtir. Canı taşıyan bu sistemdir. Can, beden vasıtası ile algı ve algıya

73

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

cevap mekanizmasıdır denebilir. Bu şekli ile fiziki ölüm de bir “elektron boşalması ve madde boyutundan sıyrılmadır” denebilir. Aslında insan, madde boyutuna indirgenmiş, yani kısıtlanmıştır. Bir durumda kısıtlanmadan bahsetmek için, evvelinde daha iyi bir durumun olması lazım. Oysa “hür ve maddenin kısıtlamasından bağımsız” insan, toprağa muhtaç bir ağaç gibi, kemiğe muhtaç bir köpek gibi” toprağa bağımlı hale gelmiş, mahlûkat seviyesine inmiştir. Aynen “Biz elbette insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tin ,4-5) ayetlerinin dediği gibi… İşte insan hayatı, mana yönü “ahsen-i takvim”deki yaratılışı ile madde yönü “esfel-i safilin” arasında tercihte bulunma imtihanıdır. “Yalnız, inanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır….” (Tin, 6) ayeti iki durum arasındaki yol ayrımını işaret etmektedir. İnsan iyilik ile kötülük arasındadır. Yani meleklik ile şeytanlık arasındadır. Meleklik, daha evvel belirttiğimiz üzere “bilinç bir varlığı” ifade etmekle beraber “iyilik makamını” de belirtmektedir. İnsanda iyilik ve kötülük hep savaş halindedir. Yani insan kendini iyiliğe götürecek “melekelerle” donatıldığı gibi, imtihan maksadı ile kötülüğe sevk edecek şeytani şehvetlerle de donatılmıştır. Hadiste, “Her insanın meleklerden ve cinlerden bir yoldaşı bulunur.” denerek bu işaret edilmiştir. Zaten yukarıda insanın canından bahsettik. “Şüphesiz erkeği, dişiyi iki eş yaratan O'dur,” (Necm, 45) ayetinde insanın dişili erkekli çiftler halinde yaratılmışlığı vurgulanırken “Sizi çift çift yarattık.” (Nebe, 8) ayetinde insanın mana çiftliği vurgu-

74

A.Salim Adiloğlu

lanmıştır. “Biz her şeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz.” (Zâriyât, 49) ayetinde ise “istisna konmaksızın her şeyden” denilmiş ve çift olma durumundan bahsedilmiştir. Esasında her üç ayette de “çift” e karşılık gelen kelime olarak “zevc” kelimesi kullanılmış ve bundan dolayı “eş, dişi-erkek” manasında alınabilir. Ancak ayetlerde nüanslar vardır. Necm Suresinde çifte dair “erkek ve dişi” detayı verilmiştir. Nebe Suresinde, hiçbir detay verilmemiştir. Zâriyât Suresinde ise, diğer surelerde insana hitap yapılıp, insan kastı sınırlaması getirilmişken, bunda hiçbir sınırlama getirilmemiş, aksine “her şey” denip genellenmiştir. Bu şu demektir: ay çifttir, dünya çifttir, güneş çifttir, insan çifttir, göz çifttir… yani aklınıza gelebilecek her şey çifttir. Buradaki “çift” , kopya manasında değildir. Böyle olmadığını; eş, dişi-erkek olma manasında kullanımdan çıkarmak mümkün; dişi ayrı, erkek ayrıdır. Buradaki mana, kopya/ aynı olma manasından ziyade “birbirini tamamlayan” manasındadır. Yani buradan yola çıkılarak, ikinci bir ben var denemez. Allah tarafından söylenmiş bir sözde “her şey” tabiri “çok şey” ifade eder. Bunun da tek bir izahı olabilir: Bu maddenin kendine eşlik eden antimaddesinin oluşudur. Basite indirgersek, elektrona, yerini dolduracak elektrik akımı eşlik eder denebilir. Özetle, bilimin bugün söylediğini esasında Allah çok evvelden söylemiştir. Zaten “Evet, bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.” (Kıyâme, 4) diyerek her insanın kendine has parmak izi oluşuna işaret eden ve yeniden yaratmanın

75

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

kudretini ifade etmek için “farklara” işaret ederek yarattığını bildiğini ifade eden bir Yaratan’ın şanına yakışan da budur. Bizim inananlar olarak Allah’ın varlığını ispat derdimiz yoktur. Sadece mutmain olma derdindeyiz. Bilime tapanlara da, “Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa, -ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki kâfirler iflah olmaz.” (Mü’minun ,117) demekten başka sözümüz yoktur. İnsan, cin ve cann ile ilgili hususa dönecek olursak; “Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar ahirete inanmayanların kalblerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut olması ve kendilerinin işledikleri suçları işlemeleri için böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, sen onları iftiraları ile başbaşa bırak;” (En’âm, 112-113) ve yine “Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl, 99-100) ayetlerince, şeytanın ahirete inanan, iman etmiş ve tevekkül etmiş insanlar üzerinde etkisi olmadığı belirtilmiş. Bunun zıttı, hakkı ile inanıp Allah’a güvenmeyen insanlara şeytanın etkisi var demektir. Bu basit mantık ile madde boyutundaki insanda, Allah ile irtibatını sağlayan, yani insanın kalben ve zihnen, Allah’a bağlandığı ve dolayısı ile

76

A.Salim Adiloğlu

şeytanın tesirine mani olduğu bir ileti merkezi olmalıdır. Ki, yakın zamanda bu irtibat noktaları beyinde keşfedilmiş ve “tanrı noktası” olarak adlandırılmıştır. “…Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kaf, 16) ayeti ile Allah, bizim özümüzde olduğunu zaten ikrar etmiş, yine “Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O'nu tesbih ederler. Hiç bir şey yoktur ki O'nu övgüyle tesbih etmesin. Ancak siz onların tesbihlerini anlamıyorsunuz. Şüphesiz O hilim sahibidir, bağışlayandır.” (Isra,44) ayetinde “hiçbir

istisna” bırakmaksızın tüm evrenin onu zikrettiğini belirtmiştir. İşte bu atom seviyesinde bir zikirdir. Her bir nötron esasında Yaratan ile bağlanma noktasıdır. Yani, insan yaratılıştan yaratanına bağlıdır. Bilinç varlıklarından meleklere gelince, “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. O, yaratmada dilediğini artırır. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (Fatır, 1) ayetinde kanatlardan kasıt, kuşlardaki gibi kanat olmasa gerek. Melekler, kendilerine verilen değişik görevleri ifa eden, yerin altına inebilen, göklerde dolaşabilen, hızlı varlıklardır. İlk bakışta bu sürekli hareket ediş, öteden beriye gidiyor oluş, ayetin içinde de düz manası ile “kanat” kelimesinin geçiyor olmasından dolayı, ortada bir uçma eylemi var ve kanat da uçmaya yarayan enstrümandır algısı ile “evet, bu bilindik kanattır” neticesine sevk edebilir, ancak yine aynı şekilde her bir yere gidip gelebilen, zaman sorunu olmayan “cin-

77

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

ler” göz önüne alındığında, onlar meleklerden daha düşük vasıflı ve kanatsız bu işi yapabiliyor iken, melekler niye aynı şeyi kanatlı yapmak zorunda olsunlar ki? Yine, ayette “yaratma” dan bahsedilmiştir. Daha evvelki sayfalarda bilinç varlıklarından insan ve cinlere dair Kur’an’da özde neden yaratıldıkları izahı yapıldığını belirtmiştik. Usulen, aynı izah başka bir bilinç varlığı olan melek için de yapılmış olmalıdır. Bütün bu izahatla, burada “ikişer, üçer, dörder kanatlı “ diye bahsetmekle, Kur’an, meleklerin KARBON elementinden yaratıldığını izah etmiştir. Karbon “iki, üç ve dört bağı” yapabilen tek elementtir ve ayette “kanat“ diye ifade edilen de, “kanat görünümündeki” kimyasal bağdan başka bir şey değildir. Şimdi ilk kez dillendirilen bu ifade birilerini alarma geçirebilir, ancak İbn-i Arabi’nin dediği gibi “bu böyledir” ve karbonun ne olduğunu hakkıyla bilen bunu anlar. Zaten eğer ayette geçen “kanat” bilindik manada kanat ve kasıt meleklerin çeşidine göre farklı sayıda kanat verildiği olsa idi, “Mearic 4 “ ayetinde verilen aynı mesafeyi tüm melekler ve Cebrail aynı sürede alıyor olmak yerine, Cebrail en üstün melek olarak çok daha fazla kanadı olacağından, daha kısa sürede alıyor olurdu. İnsanın anne karnındaki macerasına kaldığımız yerden devam edecek olursak, üç evreden oluşuyor demiştik. Yaratılış, mahlûkat için belli noktaya kadar aynıdır. İşte o noktaya kadar insan aslı ile insan değildir. Ancak birinci evrenin sonunda insani vasıflar ortaya çıkar. Bu

78

A.Salim Adiloğlu

sekizinci haftanın başıdır. İnsanın kalbi oluşmuştur, kasları hareket etmeye başlamıştır, organları, sinir sistemi şekillenmiş ve el, ayak ve yüz hatları belirginleşmiştir. Artık bu ayırt edilebilir bir insandır. Konu ile alakalı iki hadis rivayeti vardır: “Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddette alaka olur. Sonra bu kadar müddette mudga olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir. Bu melek rızkını, ecelini, amelini, şaki veya said olacağını yazar, ona ruh üflenir….” Diğeri ise “Nutfenin rahme düşmesinden sonra kırk iki gece geçti mi, Allah ona bir melek gönderir ve onun vasıtası ile nutfeyi şekillendirir, işitmesini, görmesini, derisini, etini, kemiğini yaratır. Sonra melek sorar: Ey Rahim! Bu erkek mi, dişi mi? Rabbin dilediğine hükmeder, melek de yazar. Sonra sorar: Ey Rabbim! Eceli nedir? Rabbin dilediğine hükmeder, melek de yazar. Tekrar sorar: Ey Rabbim! Rızkı nedir? Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Sonra melek elinde sahife olduğu halde çıkar. Artık buna ne bir şey ilave edilir ne de eksiltir.” Her ne kadar ortak ifadeler yer alsa da yukarıda rivayet edilen aynı konudaki iki hadisten ancak birisi doğru olabilir. Bugün insanların çoğunun kabul ettiği ilk beyan edilen hadistir. Ancak hadisin içinde geçen “bu kadar zamanda” ifadesi, başta zikredilen 40 güne atıf olarak yorumlanmış ve kırkar günlük üç safhadan bahsediliyor kanaati ile ruhun üflenmesine 120 gün sonra yorumu getirilmiştir. Bu teknik olarak mümkün değildir. 120 gün dört ay eder ki, bebek bu safhada çoktan insan şeklini ve vasfını almıştır. Hadisin içinde “rızk” kelimesi geçmektedir ve bu yemeye tekabül eder. 120 gün

79

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

yaklaşık 18. gebelik haftasına denk gelir ki, bebek çoktan; yaklaşık 12. haftada sıvı yutma ve dışkılama kabiliyeti kazanmıştır. Doğru olan ikinci rivayettir. Muhtemelen birinci rivayette, “bu kadar sürede” denildiği sırada, kasıt ilk 40 gün süresi değil, parmakla “ bir gün işareti” yapılmıştı ancak nakil sırasında işaretin lisan içinde yer alma durumu söz konusu olmayacağından söz olduğu gibi ama sözün işaret ettiği nokta göz ardı edilerek nakledildi ve önermenin ilk kısmına atıf olarak algılandı. Yukarıda verilen ikinci nakil hem bu hatayı düzeltmesi hem de bugün bildiğimiz bilimsel gerçekliğe daha uygundur. Bu önemli bir noktadır. Çünkü 120 gün yorumunu yapanlar, bu rivayet kaynaklı hadisi esas alarak 120 günden önce insan bilindik manada insan olmadığı için kürtaj yapılabilir savındadır. Hâlbuki, insan olma süresi çok daha kısa ve 8. haftadır. Bundan sonrası oluşmadan ziyade, büyüme ve gelişmedir. Yasal süreleri içinde kürtaj yapan çoğu doktor, fetusun kürtaj aparatlarına “korku ve irkilme” tepkisi verdiğine şahit olmuştur. Ki, yasal kürtaj süresi de genelde 12 haftadır. Konu ile ilintisiz bir başka hadiste: “Ey Allah’ın Resulü! Ayette geçen beyaz ipliğin siyah iplikten ayrılması nedir, bunlar iki iplik değil mi? Diye sordum da bana: İki ipliğe baktı isen sen gerçekten kalın enselisin dedi ve şu açıklamayı yaptı: Hayır, iki iplik değil! Onun biri gecenin karanlığı, diğeri de gündüzün beyazlığıdır.” denmiştir. Yani sözlerin bir kısmı gerek hadiste gerekse Kitap’ta düşünerek netleştirilecek şekilde misaldir. Sözü bazen bu cihetten almak icap eder. Yukarıda gözlemsel bilime de uyan ikinci rivayeti seçtikten

80

A.Salim Adiloğlu

sonra, bunu yorumlamak icap ederse, farklı bir noktaya varırız: Bu hadisin içeriğinde, ilk bakışta bilime uygunluk ile beraber bilime aykırılık da vardır. Genel manada süreç seyri açısından bilime uygundur. Cinsiyet, ceninde artık 8. haftada yumurtalık veya testis oluşumu şeklinde belirmiştir. Süreç açısından sıkıntı yok, uyuşuyor. Yalnız bilime göre, cinsiyet ta en baştan bellidir. Şöyle ki, her bir birey 46 kromozom taşır, bunlardan son ikisi cinsiyet kromozomudur ve bu kadında XX, erkekte XY şeklindedir. Eşey hücreleri, mayoz bölünme mahsulü olduğundan tekildir ve 22+ X veya 22+Y şeklindedir. Kadının eşey hücreleri her zaman 22+X şeklindedir, fark erkektedir ve eşey hücreleri ya 22+X ya da 22+Y şeklindedir. Eğer erkeğin 22+X şeklindeki spermi yumurtayı döller ise çocuk kız, 22+Y şeklindeki spermi döller ise çocuk erkek olur. Yani, eğer sperm hücresinin kromozom yapısını biliyorsanız, baştan olacak çocuğun cinsiyetini de biliyorsunuz demektir. Cinsiyeti belirleyen bilime göre erkeğin eşey hücresidir. Hâlbuki, hadiste, bu baştanlık reddedilmiş ve 42. günün sonuna “takdir” şeklinde bırakılmıştır. Bu “Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah'a aittir. O dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk

bahşeder.” (Şûrâ, 49) ayetinin ifadesine uygundur. Denilebilir ki, erkeğin hangi eşey hücresinin kadını dölleyeceğinin takdiri Allah’a aittir ve ayette bu kastedilmiştir, ki düz mantıkla doğrudur ancak hadis ile uygun değildir.

81

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Hadise uygunluğun şartı bunun ancak 7. haftanın sonunda belirleniyor olmasıdır. Peki bilim mi doğru söylemiştir yoksa hadis mi? Anne ile babanın eşey hücreleri birleşerek zigot denen varlığı teşekkül ederler. Her bir eşey hücresi N sayıda kromozom taşırken, zigot 2N sayısınca kromozom taşır. Esasında yumurta hücresi bir robot gibi çalışır. Erkek eşey hücresi yumurta hücresine girdiğinde yumurta zarında elektriksel bir etki oluşturur ve yumurta hücresi bu etkiyle dışa kapanıp, içine aldığı erkek eşey hücresiyle birleşip bölünmeye başlar. İşte bu robotik karakterden ötürü, bugün klonlama denen çalışmalar yapılmaktadır. Dişinin eşey hücresinin içindeki N sayıda kromozom alınıp, yerine kadının 2N kromozom içeren kendi vücut hücresi yerleştirildikten sonra, yapay bir elektriklenme verilerek dişi eşey hücresine bölün komutu verilmiş olur ve bunla beraber bünyesindeki 2N kromozomlu DNA’yı birleşmiş DNA sanan hücre bölünmeye ve kendi klonunu üretmeye başlar. Yani klonlama kodlanmış kadın yumurta hücresinin bir nevi alarma geçirilip, aldatılmasıdır. Velhasıl, işte dişi ve erkek eşey hücrelerinin birleşen 2N kromozomlu DNA’sı daha sonra bölünmelerle oluşturulan yeni hücrelere aktarılır. Her hücre yine bu DNA çiftine sahiptir. Sonrasında hücreler arasında ihtisaslaşma başlar. Olay protein sentezidir. RNA tarafından yönetilir. Her bir eş hücreden, farklı organları ve yapıları teşkil eden proteinler oluşturulur. Oysa, bütün hücrelerdeki DNA kodu aynıdır.

82

A.Salim Adiloğlu

Protein sentezi safhasından önce DNA sarmalı bir fermuar gibi açılır ve RNA polimeraz denen protein enzim DNA üzerinde gezerek RNA’yı; oluşan RNA ise, proteinleri oluşturur. Bu kademeli ve komplike bir süreçtir ancak burada basitçe dile getiriyoruz. İşte bu oluşturulan proteinler insanın bedeninin değişik unsurlarını yaparlar. DNA tüm hücrelerde aynı iken, farklı organları teşkil edecek hücrelerde farklı proteinler üretilir. Yani gözü oluşturacak hücrede de, kulağı oluşturacak hücrede de aynı DNA varken, birisi göze lazım gelen, diğeri kulağa lazım gelen proteini oluşturur. Bir organda o organla ilgili proteinler üretilirken, başkaca protein üretilmemesi için DNA’nın üzeri “histon” adı verilen özel bir protein ile kaplanır. Bu farklı proteinler üreterek farklı organlar oluşturma sürecine morfogenez denir. Bu mükemmel bir süreçtir ancak bilim hala, hücredeki histonların hangi genlerin üzerini örtüp, hangi genlerin üzerini açık bırakacağını nereden bildiğini izah edememiştir. DNA üzerinde kodlama yapan bölüm DNA’nın ancak %10’u kadardır. Bilimsel olarak durum budur. Bu şu demektir: Her bir organın ve sistemin şekli ve fonksiyonu, her bir organın ve sistemin yeri, her bir organın ve sistemin oluşum sırası farklı olduğuna göre DNA, a)Ne oluşturacağını biliyor b) Nerede oluşturacağını biliyor c) Ne zaman oluşturacağını biliyor. Bu bilgi DNA’nın kendinde mevcut demektir. Peki bu bilgi nasıl kodlanmış, nasıl

83

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

formulize edilmiş ve nerde saklanmıştır? DNA’lar kromozomlar üzerinde yer aldıklarına ve her bir kromozom ayrı bir organ, organel için gerekli genetik bilgiyi sakladığına göre, bu işlem DNA üzerinden tekil olarak değil, kromozomlar üzerinden matriks olarak yürütülmektedir. Bir bilimsel problemin çözüm metotlarından birisi alternatifler ile kıyastır. İnsan kompleks bir canlıdır. Basitçe ökaryot veya çok hücreli canlı diyebiliriz. Ancak basit, tek hücreli, yani prokaryot hücreli canlılar da vardır. İnsan gibi organ ihtisaslaşması gerektiren kompleks canlılardaki bu oluşumun nasılını anlamak için ihtisaslaşma gerektirmeyen canlılarda olan durum ile kıyas yapmakta fayda var. Her iki canlı türünde de protein oluşumuna neden olan sistemin özü DNA’dır. Genetik kod aktarıcısı bu sistemdir. Her ikisi arasındaki fark, DNA’nın konumu ve kromozomların şeklidir. Prokaryot hücrelilerde DNA hücre içinde dağınık bulunurken, ökaryot hücreli canlılarda hücre çekirdeğinde ve kısmen de kloroplast, mitokondri gibi enerji üreten organellerde bulunur. Basit canlılarda kromozom dairesel iken kompleks canlılarda doğrusaldır ve kodlamayan DNA, kompleks canlılarda daha çoktur. Ve bu durum ancak, bu kodlamayan ve atıl görünen DNA’nın, kromozomların şekil etkisi altında, tüm kodlamayı kontrol etmesi ile açıklanabilir. Yani esasında kodlamıyor görünen DNA, bir nevi kodlayıcı DNA’yı kodlayandır. Yeri ve zamanı belirleyen budur. Kodlayan DNA’dan onlarca kat daha fazla kodlamayan DNA olması çok doğaldır, çünkü insan bir sistemler bütünüdür. Bağımsız

84

A.Salim Adiloğlu

organların her biri, bir sisteme entegredir. İşte bu entegrasyonu kontrol eden de protein kodlaması yapmayan DNA dizimleridir. Kaldı ki, sistem entegrasyonu müstakil organ faaliyetlerinden çok daha komplike bir düzendir. Bir organ oluşmak ile kalmaz, diğer organlar ve tüm sistem ile entegrasyon gösterir. Bilim izah edemediği şeye, atıl deyip ya da evrim süreci içerisinde fonksiyonunu yitirmiş deyip kenara çıkıyor. Ama biz çok iyi biliyoruz ki, insan vücudunda atıl olan veya fonksiyonel olmayan bir tek hücre dahi yoktur. Zamanında bademcik ve apandisit için de verilen bu insafsız hükmün bugün geçerli olmadığını biliyoruz. Cinsiyetin belirleniş şekline dönecek olursak, cinsiyet organlarının oluşması ve cinsiyete bağlı etkenlerin kendini göstermesi farklı şeylerdir. Genetik olarak oluşan cinsiyet daha sonra hormonların kontrolünde kendini gösterir. Misal, testisleri alınmış bir erkek çocuğu sonradan erkeklik için gerekli ses kalınlığı, sakal vs gibi dışavurumları gerçekleştiremez. Hâlbuki DNA’sındaki cinsiyet kromozomları vücudunda mevcuttur. Ancak cinsiyet fonksiyonlarının açığa çıkması sonraki aşamalarda beyin kontrolüne ve hormonlara devredilmiştir. Kromozomlar esasında genetik bilgiyi taşıyan DNA’ları yüklenen paketlerdir. Esas önemli olan kromozom değil, DNA’dır. Yani zarf değil mazruftur. X kromozomunun dişilik ve Y kromozomunun erkeklik kromozomu olduğu, bu veçhile, anomali durumları bir kenara

85

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

bırakıp, genel üzerinde bilimin söylediği XX dişiyi ve XY erkeği oluşturur iddiası eğer katiyen doğru ise aşağıdaki iki durumun cevabını da verebiliyor olması gerekir: 1- Hz. İsa erkektir ve babasız dünyaya gelmiştir. 2- Erkekte ve kadında kendi cinsleri haricinde karşı cinse ait cinsiyet hormonları da mevcuttur. Şimdi denebilir ki, Hz. İsa Allah’ın bir mucizesidir ve Allah’a göre güçlük yoktur. Doğrudur! Ancak mucize de olsa, Allah her şeyi bir ilme binaen yapar. Onu mucize yapan, o ilmi bizim bilmeyişimiz ve istisna teşkil etmesidir. “Meryemoğlu’nu da anasıyla bir ayet kıldık…” (Mü’minun, 50) ayetinden de anlaşılacağı üzere sadece babasız doğan İsa değil aynı zamanda kocasız doğuran Meryem de birer “ayet” sayılmıştır. Ayetin içinde mucize denmemiş, “ayeten” kelimesi kullanılmıştır. Peki ayet nedir? Kur’an’ın deyişi ile gün bir ayettir, gece bir ayettir, ay bir ayettir, güneş bir ayettir. Bu örnekler üzerinden gidilince ayet, “Allah’ın ilmi ile ortaya koyduğu güç ve kudretini götseren alamettir.” denebilir. Yani “ ol deyip olduran Allah” keyfe keder ol deyip oldurmamaktadır. Ol deyip olduracak ilme sahiptir. Her şeyi ölçü ve ilim ile var eder. Evreni “ol” demekle var etmiştir, ancak “oluş” bir seyirle olmuş ve zaman almıştır. Bu ilmin gereğidir. Bu izahat ile, bir kadının babasız çocuk, hatta “erkek çocuk” doğurması ilmen mümkün demektir. Ancak bugünkü ilmi verilerle bu pek mümkün görünmüyor. “Allah katında İsa’nın durumu Adem’in durumu gibidir…” (Âl-i Îmran, 59)

86

A.Salim Adiloğlu

ayetinde Hz. İsa’nın babasız yaratılışı, Hz. Adem’ in hem anne hem baba olmaksızın topraktan yaratılışına benzetilmiştir. Buradan yola çıkarak yine keyfiyet adledilemez. Hz. Adem, topraktan anasız babasız, ancak bir ilme binaen yaratılmıştır. Allah’ın “ol” dediğinde onun “olmamak” gibi bir şansı zaten yoktur, çünkü “….O’ nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.” (Ta’ha, 98) Öyle ise yukarıdaki ayetten anlaşılması gereken, “daha zorunu ilmiyle yapan Allah’a, Hz. İsa’ nın yaratılışı kolaydır, çünkü en azından annesi var” çıkarımı olmalıdır. Yukarıda bir kadının “babasız çocuk, hatta erkek çocuk doğurması ilmen mümkündür” derken “erkek çocuk” vurgusu yapma nedenimiz, bilimin bugünkü izahından dolayıdır. Bünyesinde Y kromozomu bulundurmayan birinin, Y kromozomu taşıyan bir birey doğurması durumundan dolayı bu vurgu yapılmıştır. Eğer doğan çocuk erkek değil de kız olsa idi, en azından kızda olan da anne de olan da XX olduğundan bir şekilde daha kolay izah edilebilirdi. Ama mevcut durum, olabilecek en ekstrem durumdur. Esasen üzerinde durduğumuz hadisin bilimle çelişir yanı yoktur. Aksine 100% bilimle örtüşmektedir, ancak bilimin şuan cevap veremediği noktalara da dolaylı ve kendi lisanı ile cevap vermektedir. Bilim bunu mutlaka ileriki zamanlarda teyit edecektir. Şöyle ki, a) Tam olarak cinsiyetin ceninde ortaya çıkış anını işaret etmektedir. Cinsiyet için bireyselleşecek hücreler daha erken teşekkül etse bile, cinsiyetin ortaya çıkış zamanı hadiste ifade edildiği gibidir.

87

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

b) Hayatın varlığı, tamamen X kromozomuna bağlıdır. Y kromozomu sadece cinsiyet ile alakalıdır ve ancak X ile hayat bulur. ” Onda 'sükun bulup durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Rûm, 21) ayeti bunu işaret eder. X’ in kendisinde zaten her iki cinsiyet için lazım gelen genetik kod vardır. Bu, kadında erkek, erkekte kadın cinsel hormonlarının oluşumunu izah eder. Y bir bütünleçtir. Kapı-anahtar rolü gibi. X olmadıkça Y’ nin hayat bulmasına imkân yoktur. Y bir genetik çeşitliliktir, ama zorunluluk değildir. Başlangıçta var edilen X’ tir. ”Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. “(Nîsa,1) Ayetinde “nefs” ile kastedilen işte bu X kromozomudur. “Nefs” kelimesi Arapça dişil bir kelimedir. Buradan yola çıkarak esasında ilk yaratılan Adem değil, Havva’dır; “dişil nefs” kelimesi Havva’ya işaret eder, Adem’i Havva doğurmuştur diyenler yanılmıştır. Eğer böyle olsa idi Allah, “Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir” demek yerine “İsa’nın durumu, aynen Adem’in durumu gibidir” derdi. Oysa ki, “katında” kelimesi ile ilme referansta bulunulmuş, iki durum arasında vaziyet nüansı olduğu da işaret edilmiştir.

88

A.Salim Adiloğlu

X den ayıklanıp ortaya çıkarılan Y dir, Adem’den kadına aktarılan ise sadece X’dir. Artık toprak rolü, kadına verilmiştir. “Kadınlarınız sizin için bir tarladır….” (Bakara, 223) ayeti bunu kasteder. Ayet numaraları konumuz ve önceliğimiz değil, Lâkin ilginçtir. 21. kromozomdaki hasar, üretkenliği ve sükuneti ortadan kaldırır, düzensizliktir. Bakara Sûresi, 2. suredir ve 2, çifti ifade eder. 22 ve 23, toprak ve tohumu ifade eder. Nitekim, vücut kromozomları 22 çift ve 23. çift eşey kromozomlarıdır. Lâkin bunlar teferruattır. c) Bilim adamları bugün evrenin bir sonu olduğunu kabul ediyor, çünkü fizik kuralları bunu gerektiriyor. İnsan ve evren için bir son oluşunu “Sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel takdir eden O'dur. Tayin edilen bir ecel de (kıyamet zamanı) O'nun katındadır. Sonra bir de şüphe ediyorsunuz.” (En’âm, 2) ayetiyle Allah enteresan biçimde bir arada izah ederken, insanı evren seviyesine çıkarmış, evreni de insan seviyesine indirmiştir. O halde, evren için bilimin fizik kanunları gereği kabul ettiği ecel, kanun koyucunun yine fizik, kimya, biyoloji gibi çoğul ilimlerle var ettiği insan için bireysel manada da ta en baştaki yaratılışından itibaren vardır. İnsanın ömür süresi “Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yaratmış, sonra da sizi çiftler halinde var etmiştir. Dişinin gebe kalması ve doğurması, ancak O'nun bilgisiyledir. Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz Kitap'dadır. Doğrusu bu Allah'a kolaydır.” (Fatır,11) ayetinin

89

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

zikrettiği üzere, ömrüne şekil verecek kişiliği, karakteri genetik kodunda saklıdır. Genler üzerindeki çalışmalar bunları mutlaka ortaya çıkaracaktır. d) Hz. Meryem, muhtemelen XXX kromozomlu bir süper dişi idi. Bu manada, Kur’an’da kendisinden “ayet olarak bahsedilmesi” de bundandır. Kendi bünyesinde zaten birey oluşturabilecek 2N kromozom karakterine sahip idi. Tek yapılan, XX şeklindeki ayrışmış hücrelerinden Y’ nin sentez edilmesi idi ki, X ‘in Y’ ye ait genleri zaten taşıdığını ifade ettik. Bunu da bilim yakında söyleyecek, X’ in hayatın her bireyini dişi olsun, erkek olsun ortaya çıkarma kabiliyeti olduğunu gösterecektir. Her şeyin doğrusunu Allah bilir. e) Yaratılış bir nizam iledir. İslam, evrime temelde karşı çıkmaz. Sorun evrimin keyfiyeti öngörmesi ve bütün bu düzenin bir EL tarafından kurgulandığını kabul etmemesidir. Yaratılış belli bir noktaya kadar ortaktır. İşte yukarıda incelediğimiz hadis, o ortaklıktan ayrılış noktasını işaret etmektedir. Cenin 8. haftaya kadar, insan ayrımına sahip değilken 8. haftadan itibaren fiziken ve manen artık insan olma vasfına kavuşturulmuş demektir. Bu kırılma noktasıdır. Bu safhadan sonrası, artık özel plan iledir. Evcil ve evcil olmayan atların kromozom sayıları bile farklıdır. “….Sizin için hayvanlardan sekiz eş meydana getirdi….” (Zümer ,6) ve “(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki...” (En’âm, 143), “Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattı.)…” (En’âm, 144)

90

A.Salim Adiloğlu

ayetleri ile

Allah,

mahlûkat

içinde

birebir

insanın

istifadesine verilen ve bu maksat ile insan gibi hususileştirilen canlılara işaret etmiştir. İlk insandan Nuh a.s.’a kadar insanlar, Ademoğlu olarak anılmış, Nuh a.s. ile birlikte, artık “insanoğlu” tabiri kullanılmıştır. Alternatifi olmamanın gereği olarak ilk insanlar kardeş evlilikleri yapmışlardır. Bugünkü oturmuş insani bilgi ve değerler ile bu durum yadırganabilir veya ahlaki bulunmayabilir. Ancak, bu tamamen bilinçaltı ile ilgili bir algıdır. Bugünkü algımız, bunu negatif karşılasa bile, zamanında bunun böyle oluyor olması ahlaka aykırı görülmemiş, aksine doğal karşılanmış olmalıdır ki uygulanmıştır. Günümüzde de bu tür evliliklerin kısıtlı da olsa olduğu ancak doğal karşılandığı topluluklar mevcut. Kaldı ki, böyle olsa bile, bunun mutlak surette uygulama sınırları da takip eden nesillere şeriat olarak hükmedilmiştir, lâkin bu bilgiye sahip değiliz. Allah dilese bir yerine birçok Adem ve Havvalar yaratır, bu duruma mani olurdu, misal iki Havva iki Adem yaratır, bunları kendi aralarında eşleştirir, bunların çocukları arasında nikaha müsaade ederdi, ama bu zaman da ortak çıkış noktası “insan olma” gayesi gölgede kalır, insan tabiatı gereği, “kavmiyetçilik” öne çıkardı, ki bugün yaşayarak buna şahit oluyoruz. Allah, tek bir atadan insanlığı türetme takdiri ile, “insan olma ve insanlık” niteliğini hedef almıştır. Nuh a.s. ile birlikte Ademoğlu’ndan İnsanoğlu’na geçilmiş ve “Allah, Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur….” (Şûrâ, 13) insanlık yeni bir şeriat düzenine geçmiştir. O günden

91

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

bugüne temel şeri hükümler aynıdır. Kardeş evliliği yasağı kesin olmakla beraber, birtakım kurallar yeni yaşam düzenine göre düzenlenmiştir. Bu kavimler düzenidir. “…dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rûm, 22) ayetiyle aynı ortak atadan gelinmesine rağmen birbirine benzer olmayan insanların var edilişi ile işte insanın genetik olarak zengin yaratılmışlığı vurgulanmıştır. Çoğalıp yeryüzüne yayılan her insan grubu aynı ortak atadan geliyor olmasına rağmen bulunduğu coğrafyada edindiği kazanımlarına göre dilini şekillendirmiştir. Ama diller hep bir kural üzerinedir. Öyle doğada taş düştü şu ses çıktı, cam kırıldı bu ses çıktı gibi, taklitler kökenli değildir. Dil denen şey, “Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: 'Eğer doğru sözlüyseniz, bunları bana isimleriyle haber verin' dedi.” (Bakara, 31) ayetinde olduğu gibi ancak öğretilme ile bu kadar kurallı ve nizamlı olabilir. Etkileşimlerle dilin şekil kazanması, aynı karkası elinize hazır verilmiş bir binayı dekore etme, ince işlerini kendi zevkinize göre düzenlemek gibidir. Evren ve içindeki dünya milyarlarca yıl önce yaratılmıştır. “Göklerde ve yerde bulunanlar, O'ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir.” (Rahman, 29). Evrenin genel nizamından başkaca, Allah her an yaratmaya devam etmektedir. Her an yeni canlılar doğmakta, her an var olan canlılar yenilenmektedir. Ve Allah, sonsuz

92

A.Salim Adiloğlu

ilmi ile bunları kuşatmıştır. Kurduğu nizam her an üretmeye devam etmektedir. Evrenin ve yeryüzünün var oluşu ile beraber, gen havuzunu da oluşturmuştur. İşte “sudan yaratılış” budur. Bitkiler, hayvanlar, toprak her şey bu havuzdan türetilmiştir. İnsan, özel bir varlıktır. Yeryüzünde yaratılışın zirve noktasıdır. İnsan, üstün yaratılmıştır. Kitab’ın deyimi ile şerefli kılınmıştır. Akıl ile donatılmıştır. Aslan gibi pençeleri yoktur, ama aslanı sirkte oynatır. Kuş gibi kanatları yoktur, ama tonlarca ağırlıkta uçakları yapıp, havada uçurur. Balina kadar beyni yoktur, ama balinayı alt eder. Bir kartal kadar keskin gözü yoktur ama kartala bir perçem etle hükmeder. Yeryüzünün hakimidir. Yaratılışı böyledir. İnsandan da tek beklenen bu hakimiyeti Allah adına yürütmesidir. Allah, “insanı kendi Suretinde yaratmıştır.” Bu fiziki bir suret değildir, bu sıfatlar itibari ile surettir. Allah, insana kendinde olan sıfatları suret nispetince ruhundan vermiştir. İnsanların bir kısmının iddia ettiği gibi bu fiziki bir tabir değildir. Çünkü “….O'nun benzeri olan hiçbir şey yoktur….” (Şûrâ, 11), “Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.” (İhlâs, 4) İnsan, bir gecede yaratılmamıştır. İnsan bir süreç içinde yaratılmıştır. “Gerçekten insan üzerine dehirden (zamandan) öyle bir müddet geldi ki o zaman o, anılmaya değer bir şey değildi.” (İnsan, 1) ayetinde bahsedilen zaman milyarları bulan bir zamandır. Burada insanın balçık halinden, hamurunun mayalanması sürecinden bahsedilmektedir. İnsanın bu yaratılış kademeleri işlerken

93

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

yeryüzünde insandan daha ilkel, hatta insanımsı canlılar ve cinler zaten yaşıyorlardı. “Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?...”(Bakara, 30) ayeti, insanın işte bu yaratılış aşamasından önce yeryüzünün haline şahit meleklerin yer için yaratılacak yeni canlıya olan tepkisinden bahsetmektedir. “Ve Adem'e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. "Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin" dedi. Melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin” dediler.” (Bakara, 31-32) Ayeti ise yeryüzünde ilk kez “bilgi ile donatılmış, meleklerin dahi bilmediklerini bilen bir canlı türü”nün var ediliş anını belirtmektedir. İnsan aynı gen havuzundan ancak özel olarak yaratılmıştır. ” Şüphesiz siz, içinizden cumartesi günü haddi aşanları bilmişsinizdir. Biz onlara "aşağılık maymunlar olun" demiştik.” (Bakara, 65), “De ki: Bundan daha fena olanları, Allah'ın cezasına uğramış bulunanları haber vereyim mi size? Allah'ın lanet ettiği, gazabına uğrattığı, içlerinden bir kısmını maymun ve domuz şekline soktuğu kişiler ve Şeytan'a tapanlar. İşte bunlardır yeri daha kötü olanlar, doğru yoldan daha fazla sapmış bulunanlar.” (Mâide, 60),” Ve sonra da kendilerine yasak

94

A.Salim Adiloğlu

edilen

şeyleri

yapmakta

küstahça

diretenleri

de:

“Aşağılık maymunlar olun!” diyerek cezalandırdık.” (A’râf, 166) diyor Allah… Maymun mu insandan gelmiştir, yoksa insan mı maymundan türemiştir işte izah edilmiş! Maymun zaten insandan önce var idi, insan özel olarak yaratıldıktan sonra, ceza olarak bir takım insanlar maymuna döndürülmüştür. Aynı gen havuzundan çıkma olunduğundan, fiziki insan ciheti ile bu mümkündür. Düşünün ki, elinizde bir lego seti var ve bununla türlü nesneler kurguluyorsunuz. Kimiyle ev, kimiyle araba, kimiyle masa, kimiyle sandalye.. İşte Yaratan da, oluşturduğu bir gen havuzu ile bir nizam oluşturmuş ve bu nizama göre özde aynı olan materyalden farklı farklı canlılar türetiyor..” Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır…” (Nur, 45) Kur’an’ın yaratılış seyrinde evrimden bahsettiğini ve bugün adlandırılan evrim teorisi gibi olmasa da, canlıların yaratılışında bir evrimleşmenin olduğunu Kur’an lisanından çıkarabiliyoruz. Bu konuyu özetle izah etmek gerekirse, Bitki ve hayvanat grubu yaratıldıktan sonra, en üst grup olarak bugünkü bilindik manada insan var edildi. Bu Adem ile başlayan süreç idi. O zamana kadar insana fiziken benzeyen ancak insan bilinci olmayan canlıların olması ihtimal. Çünkü, melekler Adem’in yaratılışında

95

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

gösterdikleri tepkiden, “Adem’in eşyanın adını biliyor” olması ile, yani bilinçli, akıl sahibi bir varlık olması ile geri adım atıyorlar. Yalnız görünen o ki, insanın yaratılış şekli Adem ile nihayetlenmiş olmuyor. “….Düşünün ki (Allah) sizi, Nuh kavminden sonra, onların yerine hakimler yaptı ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa eresiniz." (A’râf, 69) ayeti Nuh kavminden sonra insanların yaratılışının değiştirildiği, daha üstün varlık haline getirildiğinden bahsediyor. Hz. Adem ile başlayan bilinç insan türü, Hz. Nuh’a kadar bir seyir ile yeryüzüne yayılmış, sonradan insan türü değişik merhalelerden geçip, bugünkü halini almış demektir. Sebebi bilinmez ancak genel kanaat, -belki de her hayvan birer çift gemiye alınmış olması nedeni iledir; Nuh tufanının tüm yeryüzünü kapsayacak şekilde olmuş olduğudur. Lâkin, Kur’an lisanından bunu çıkarmak mümkün değildir. Kitap’ ın her neresinde geçiyor olursa olsun, tufana maruz kalan “insanlık” olarak değil, “Nuh Kavmi” olarak ifade edilmiştir. Bu durumda, gemiye “havyanattan da çiftler alınması” ancak şöyle izah edilebilir: Yeryüzünün değişik coğrafyalarında yetişen bitki ve hayvan türleri birbirinin aynı değildir. Her coğrafik bölgenin kendine has bir ekosistemi vardır ve tufan bölgesine ait bu varlıkların soyunun korunması hedeflenmiştir. Tufan, bir bölgede yoğun olmuş, ancak uzak bölgeleri de kısmen etkilemiş olabilir. Bu durumda, uzak coğrafyalarda, tufandan etkilenmiş ancak tufandan kurtulmuş olma ihtimali akılcıdır. Bu haliyle, tufandan sonra yeryüzünde, uzak

96

A.Salim Adiloğlu

coğrafyalarda yaşayan her mahlûkat, insanımsı varlıklar,ki bu Aborjin gibilerinin durumunu izah edebilir, ve Nuh’un gemisinde kurtarılmış insanlar ile hayvanat kalmış demektir. Nuh tufanından sonra da yeryüzünde, değişik doğa olayları ile bir takım nesiller helak edilmiştir. Bunu “çığlık, bağırma, rüzgar vs.” gibi tanımlarla Kur’an’ da bahsi geçen helak vasıtaları, aslında sıra dışı doğa olaylarıdır. Radyoaktif bir ışıma, bir gök cisminin çarpması, tsunami vs gibi bilindik vasıtalar yine genel usul gereği, basit ve tasavvur edilebilir kelimeler ile Kur’an’ın indirildiği dönemdeki insanlarca kolayca anlaşılabilecek şekilde ifade edilmiş olmalıdır. Doğrusunu Allah bilir ancak helak durumlarının anlatıldığı ayetlerde ifade edilen tasvirlerden çıkan da budur. “…..onların helaki için de mukadder bir zaman tayin etmiştik.” (Kehf, 59), “Biz hiçbir memleketi (Allah katında) bilinen bir zamanı olmaksızın helak etmedik.” (Hicr, 4) ayetleri helakın bir ilme tabii olduğunu teyit etmektedir. Yani hasbelkader olmamaktadır. Misal ki, bir gökcismi bir yere çarpacak ise, bunun ne zaman çarpacağı bellidir. Bugün biz bunun böyle olduğunu biliyoruz. O günkü halklar bilmese de, Allah bunu biliyordu. İşte bu olaylar, yeryüzünde değişik mutasyonlara sebep olmuş, bu mutasyonlar da çevre koşulları ile insan genetiğine etki ederek, bugün bilindik manada aynı atadan gelen ancak birbirinden farklı görünümde insan gruplarını ortaya çıkarmış olmalıdır. A’râf Sûresi 69. ayette belirtilen “yaratıştaki değişim” bu vesile ile olmuş olmalıdır. Doğrusunu Allah bilir.

97

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Müslümanlar, inandığımız Allah; işte yoktan var eden, evrenin yegane hakimi, dilediği an “ol” deyip olduran, sonsuz ilim sahibi, emsalsiz mühendis, ilimlerin hepsinin kendinde toplandığı, doğmamış, doğurulmamış olan, sahte hamilelikleri, sahte kanamaları, hücrenin yenilenme süresini bilen ve buna göre boşanmış kadına iddet koyandır. Hayatın her anında ve her yönünde yüzünü gösterendir. Döndüğünüz her cihette hazır bulunan, dualara icabet edendir. Rahmeti alemleri sarmış olandır. Rahmetinden nizamı ve kaderi/ölçüyü var edendir. İşittikten sonra mutmain oldunuz mu? Kalbiniz ve zihniniz İhlâs’ın iki rüknuna erdi ise, artık sıra üçüncüye niyet ve Yaratan’a itaattir. Yapılacak şey, bu istikamette Allah’a, aynen O’nun bize öğrettiği gibi yönelmektir: Gücünü, kudretini, ilmini ve rahmetini gördük şahit olduk. Bizi, diğer mahlûkattan üstün ve akıl sahibi yaratıp, Zatını tanıma, idrak etme ve insan olma şerefine erdirdiğin için Sana hamd-ü senalar olsun. Senin, teker teker ve topyekün yarattığına gösterdiğin rahmete şahit olduk. Dünya hayatının geçici olduğuna inandık, hesaba çekileceğimiz gün yegane söz sahibinin Sen olduğuna iman ettik. Senden başka ilahımız yoktur. Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz. Biz zayıfız, aciziz. Bizi doğru yola, nimetlendirilmişlerin yoluna ilet ve bizi yoldan sapmış ve cezaya uğramışların yolundan muhafaza et, bize rehberlik et. Fâtiha Sûresi’nde bize öğretilen bu ikrar, tesbih, iman ardına sıralanan duayı Rabbimiz Kitap’ın başına koyarak,

98

A.Salim Adiloğlu

“inandın ve teslim oldu isen, itaat ile mükellefsin. Nasıl itaat edip, nasıl hilafet edeceğinin, duanda istediklerinin cevabı da, işte bu Kitap’ın içindedir” diyerek yol göstermiştir. Müslümanlar uyanın! Allah’ın kutlu Peygamberi (s.a.v) ‘nin size öğrettiği dine bidat karışmış, Kitap’ta kınanan ataların dinine dönmüştür. Allah’ın rahmetine sığının! Sığının ki, elinizde tahriften korunmuş bir Kitap var! Önce inandım dediğiniz Allah’ı kendi kendinize bir sorun bakalım, nefsiniz ne cevap verecek. Kime inanmışsınız, ne kadar inanmışsınız. Bir sorun kendinize bakalım, Allah’ı en son nerde ve ne zaman görmüşsünüz!

99

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

100

A.Salim Adiloğlu

BÖLÜM II

KAVRAMLAR

“Kişi bilmediğinin düşmanıdır.”

101

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

102

A.Salim Adiloğlu

Mütedeyyin,

hatırı

sayılır

bir

zata

demişler,

“Efendim, ümmete dua edin de kurtuluşa ersin”, zat müthiş bir kinaye ile “Siz, bana Muhammed ümmetini gösterin, ben duayı edeyim” demiş. Acı ama doğru söylemiş. Bir istatistiğe göre, müslümanların % 85’i Kur’an’ı hayatında hiç okumamış. Bilineni bilene öğretecek değiliz. Lâkin hatırlatma babından, Kur’an her müslümanın evinde bulunmaz, bulunanların da yabana atılmayacak bir kısmında Kur’an, kılıflara sarılmış ve duvara asılı durmaktadır. Ölene, doğana, sünnet olana, nişanlanana, evlenene hep okunur. Ama her mahallede bunu Arapçasından türkü tadında, yürekleri sızlatacak şekilde okuyacak birisi bulunur ve ritüel şeklinde tekrarlanan bu hadiselerde, kılıfında tutulan Kur’an, mahallenin yanık seslisine indirilip verilir, ritüel bittikten sonra tekrar kılıfına konur. Bu duruma karşı değiliz, bu da hiç yanında bir şeydir. Burada sosyolojik bir realiteyi işaret etme derdindeyiz. Kur’an ile müslümanların bir kısmının fiziki bağlantısı bundan ibarettir. Baştan sona okunup anlaşılmamış Kitap’ın insan hayatında olması gerektiği hali ile kendini göstermesi de doğal olarak beklenemez. Müslümanların çoğu, Kur’an’dan parçalar halinde çıkarılıp alınmış bir takım hükümleri, kendi gelenek, görenek ve alışkanlıkları ile harmanlayıp bir yaşam tarzına çevirmişler ve yaşanan da budur. Öyle ise,

103

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

aklı başında bir müslümanın yapacağı ilk iş, kaynağa yani Kitap ve Kitap’ın özüne dönmektir. Bu öze dönüş yapılırken, kaynaktan alınmamış ve birçoğu kulaktan dolma bilginin oluşturduğu zihin karmaşasından arınmak zorundadır. Bunun için, temel kavramları net olarak anlamalı, zihnini netleştirmelidir. Bu nedenle, bilinen temel kavramları ve temel unsurları gözden geçirmekte fayda var. Bir önceki bölümde, zaten yaptığımız şey de, dinin ve inancın temeli olan Yaratan’ı tanımak ve tanıtmaktı. Varlığının delillerini inceledikten sonra, Zatının vasıflarını ve sıfatlarını da tanımakta fayda vardır. Bu nedenle, izahata Yaratan’ın kendisi ile başlıyoruz:

104

A.Salim Adiloğlu

ALLAH KİMDİR?

Allah, ismi kendine has , ismi kendinden başkasına atfedilemeyen Zat’ dır. El-Evvel’dir; hiçbir şey yok iken, tek başına var olandır. El-Ahir’dir; herkes yok olup kıyamet ile ortadan kaldırıldığında, hayatın ancak kendi iradesi ile var olabileceğini delillendirdikten sonra tek başına kalacak olandır. Ez-Zahir’dir; Varlığını ispat ve işaret eden delilleri yaratandır. Eylemleri ve ilmi ile kendini akıl ve vicdan sahiplerine gösterendir. El-Batın’dır; varlığı gözle görülemeyen, aklın figür idrakinden, algısından uzaktır. El-Hakk’ tır; varlığı vacip olan,

değişikliğe uğramayandır. El-Hayy’dır; varlığı ezelden ebede var olan, her daim diri olan, ölümün kendisine erişemediği, baki olandır. El-Alim’dir; sınırsız ilim sahibi, olmuşlarla beraber olacakları da çok iyi bilendir. El-Mecid’ dir; Zatında ve sıfatlarında pek yüce, büyük olan, en üstün ve şeref sahibidir. El-Macid’dir; Şan ve şerefi yüce, kerem ve müsamahası bol olandır. El-Vahid’dir; Zatında, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı ve benzeri olmayan, tek olandır. El-Bakii’dir; varlığı sonsuz

105

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

olan, ezelden ebede var olandır. El-Muksıt’tır; bütün işleri denk ve birbirine uygun, yerli yerinde yapandır. ElKaviyy’dir; Pek güçlü, hiçbir zaman gücünü yitirmeyen, tam bir kudret sahibidir. El-Halık’tır; her şeyi bir hikmet ve ilim ile var eden. El-Mübdi’dir; varlıkları örneksiz, yoktan var edendir. El-Muhsi’dir; tüm varlıkların sayısını tek tek bilendir. El-Kuddüs’tür; noksan-lıktan, kusurdan,

eksiklikten münezzehtir. El-Müteali’dir; her şeyden yüce, her hal ve tavırdan yüce olandır. El-Melik’tir; bütün kainatı var eden yegane sahibi ve hükümranıdır. ElMütekebbir’dir; büyüklükte eşi olmayandır, uluların ulusudur. Zü-l Celali ve’l ikram’dır; Azamet ve ikram sahibidir, büyüklük sahibidir. El-Hakem’ dir; hükmeden, hakim, yaptığını hikmetle yapan, her şey hakkında gerçek hüküm sahibidir. El-Latif’tir; olayların her türlü teferruatına hakim olan, her açık ve gizli şeyi tüm teferruatı ile bilen. El-Habir; her şeyden haberdar olan, varlıkların gizli durumlarını, iç yüzlerini en ala şekliyle bilen, gönüllerde gizli durandan bile haberdar olandır. El-Celil’dir; yüce ve uludur, celal ve azamet sahibidir. El-Muhyi’dir; Can veren, hayat bahşeden ve diriltendir. El-Mümit’dir; yaratıp hayat verdiklerini öldürendir. El- Kayyum’dur; Zatıyla kaim, bütün varlıklara yaşama kudreti veren ve vermeye devam eden, mahlûkatın hayatını, geçimini, her türlü iş ve hareketlerini ikame eden, sürdürendir. El-Muid’dir; öldürdüğü canlılarını yeniden diriltip kendisine döndürecek olandır. El-Bais’tir; Ölüleri diriltip kabirlerinden çıkarandır. EşŞehid’dir; her zaman ve her yerde hazır ve nazır olan,

106

A.Salim Adiloğlu

yapılan her işi görendir. Malikü-l mülk’tür; mülkün yegane sahibi, arzu ve iradesini dilediği gibi yürüten, emirler veren, yasaklar koyandır. El- Hakim’dir; bütün işlerinde tam hikmet sahibi, emir ve yasakları sırf hikmet olandır. El-Bedi’dir; örneksiz yaratan, ilki ortaya koyandır. En-Nur’dur; Nur sahibidir. Alemleri nurlandırandır. Maddi ve manevi ışığın kaynağıdır. El-Vali’dir; Kainatı ve içinde olanları tek başına idare edip, yönetendir. El-Metin’dir; Çok sağlam, kuvvet ve kudretinde çok yaman olandır. El-Vasi’dir; rahmeti, kudreti, lütuf ve ihsanı, müsaadesi engin olan ve her şeyi kuşatandır. El-Azim’dir; pek büyük, pek azametli olandır. El-Aliyy’dir; pek yüksek, pek büyük ve yegane yüce olandır. El- Kebir’dir; Çok büyük, mutlak büyük, dengi ve benzeri olmayan, yüceler yücesi olandır. El-Kerim’dir; ikram sahibi, keremli, alicenap, cezaya gücü yeterken bağışlayan, söz verdiğinde sözunde durandır. ErRakib’dir; bütün varlıkların üzerinde bir gözcü, bir şahit, bir nazır, kullarının yaptıklarını her an görüp gözetendir. El-Kadir’dir; güçlü, istediğini istediği gibi yapmaya gücü yetendir. El-Muktedir’dir; kudret ve kuvvet sahipleri üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunandır. El-Ganiyy’dir; çok zengin, her şeyden müstağni olan, herkesin kendisine muhtaç olduğudur. El-Varis’tir;servetlerin gerçek sahibidir. El-Mani’dir; Engelleyen, meydana gelmesini dilemediği şeylerin oluşmasına izin vermeyendir. Ed-Darr’dır; elem ve zarar veren şeyleri yaratandır. En-Nafi’dir; hayır ve menfaat veren şey-

107

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

leri yaratandır. El-Basir’dir; açık ve gizli her hali görendir. Es-Semi’dir; gönüllerden geçen dahil her şeyi ve her sesi işitendir. El-Kahhar’dır; mutlak galiptir, her şeye istediği şekilde hakim olan, varlıkları hor ve zelil kılmaya kadir olan, mamur yerleri tarumar edip harabeye çevirmeye gücü yetendir. El-Cebbar’dır; eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olandır. El-Aziz’dir; mutlak galip olan, mağlup edilemeyen, üstün kudret sahibi olup, emir ve iradesine karşı gelinemeyendir. El-Muheymin’dir; her şeyi görüp gözeten ve bütün varlıkları zerreden küreye kadar kuşatan ve bunlardan haberdar olandır. El-Musavvir’dir; var-lıklara Suret ve şekil veren ve her şeyi ayrı ayrı özelliklerde yaratandır. El-Bari’dir; düzelten, eşyayı bütün unsurlarıyla birbirlerine uygun olarak meydana getirendir. El-Halim’dir; hilm sahibidir, yarattıklarına yumuşak davranan, kulların hata ve günahları nedeni ile rızkını kesmeyen, muktedir olduğu halde hemen cezalandırmayandır. Er-Rahman’dır; çok esirgeyen, mümin-kâfir ayırımı yapmadan tüm yarattıklarına nimet verendir. Er-Rahim’dir; pek merhametli, ahirette müminlere, sevdiklerine büyük ve ebedi nimetler bahşedecek olandır. Es-Selam’dır; selametin ta kendisi, selamette kılandır. ElVehhab’dır; çeşit çeşit nimetler bağışlayan, veren, karşılısız lütufta bulunandır. Er-Rezzak’tır; bütün varlıkların rızıklarını verendir. El-Fettah’tır; sıkıntıları gideren, maddi manevi bütün kapıları açan, kaldıran ve giderendir. El-Mümin’dir; gönüllere genişlik veren, gönüllere iman ışığı yakan-

108

A.Salim Adiloğlu

dır. El-Muzill’dir; zillete düşüren, hor ve hakir kılan, maddi ve manevi itibar ve izzetten yoksun bırakandır. ElMu’ızz’dır; izzet veren, kullarına şeref veren, onları haysiyetli, vakarlı kılandır. Er-Rafi’dir; yukarı kaldıran, yükselten, şan ve şeref veren, yücelere çıkmalarını murat ettiğini yüceltendir. El-Hafid’dir; aşağı indiren, alçaltandır. ElBasit’tir; bolluk, genişlik veren, bol rızık vererek genişliğe kavuşturan, kalpleri açıp, genişletendir. El-Kabid’dir; darlık veren, sıkıntıya sokandır. Madden ve manen darlık ulaştırandır. El-Gaffar’dır; mağfireti pek çok olan, günahları bağışlayıp örtendir. El-Hafiz’dir; koru-yan, gözetendir, söz ve eylemi kayda alandır. El-Mukit’tir; mahlûkatın azığını veren, ömürlerini tayin ettiği yaratıkların ölümüne kadar gıdalarını verendir. El-Adl’dir; çok adaletli olan, zulmet-meyen, her şeyi yerli yerinde uygulayandır. El-Hasib’tir; en iyi ve hassas şekilde hesap soran, hesap sormak için kulların yaptıklarını tespit eden, ayrıntıları ile hesabı bilendir. El-Mucib’tir; duaları kabul eden, icabet eden, yakarışlara cevap veren, istekleri yerine getirendir. El-Hamid’dir; Hamde layık olan, bütün

varlıkların kendisini övdüğüdür. El-Veliyy’dir; dost, iyi kullarının dostu olandır. El-Vekil’dir; İşlerini kendisine bırakanların işlerini düzeltip onlardan daha iyi yapandır. El-Vacid’dir; istediğini istediği zaman bulandır. El-Vedud’dur; İtaatkar kullarını çok sevendir. Dostluğu ve sevgisi kazanılmaya tek müstehak olan, seven ve sevilendir. EşŞekur’dur; rızası için yapılan iyi işleri sevap sayan, kendi

109

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

yolunda harcayanlara ziyadesi ile veren, az da olsa yapılan iyi amelin karşılığını misliyle verendir. El-Gafur’dur; çok bağışlayandır. Er-Rauf’tur; esirgeyen ve şefkat gösterendir. El-Afuvv’dur; affı çok olan, kulların günahlarını çokça affedendir. El-Cami’dir; istediğini istediği zaman istediği yerde bir araya getirendir. El-Muahhir’dir; geri bırakan, erteleyen, istediklerini huzurundan uzaklaştıran, arkaya bırakandır. El-Mukaddim’dir; ileri götüren, öne alan, istediğini ileri geçirendir. Es-Samed’dir; ihtiyaç sahiplerinin kapısına koştuğu, herkesin ve her şeyin doğrudan doğruya muhtaç olup yöneldiği tek mercidir. El-Muğni’dir; zenginlik veren, dilediğini zengin edendir. Er-Raşid’dir; Mürşittir, doğru yolu gösteren, bütün işleri ezeli takdirine göre yürütüp dosdoğru ve bir nizam ve hikmet üzere sonuca erdirendir. Es-Sabur’dur; Çok sabırlıdır. Suçluları ve günahkarları hemen cezalandırmayan, tevbe ve istiğfar etmeleri için süre tanıyandır. El-Hadi’dir; doğru yola ileten, hidayet veren, istediği kullarını hayır yollarına iletendir. El-Berr’dir; ihsanı ve iyiliği çok olandır. Et-Tevvab’tır; tevbeleri kabul eden, gühanları bağışlayandır. El-Muntekim’dir; suçluları adaleti ile hak ettikleri cezaya çarptırandır. Kur’an referanslı olarak sıralanan ve inandığımız Allah’ın zatını tasvir eden 99 ismi bunlardır. Allah’ı zihin ve kalben idrak ettikten sonra, kime teslim olunacağını bilmek adına Allah’ın sıfatlarını içeren bu isimleri bilmekte fayda var. Misal Kur’an “Bilmediğin şeyin üstünde durup

110

A.Salim Adiloğlu

ısrar etme; çünkü kulak da, göz de, gönül de, hepsi de sorumludur bundan.” (İsrâ ,36) derken, teslimiyetten bahsetmektedir. Eşyaya ve hadiseye, her ne kadar beşer eliyle cereyan ediyor olsa da, bir kudret elinin hakim olduğunu bilmek icap eder. Yine aynı ayet, duyum yolu ile alışkanlık haline gelmiş şeylere itikat ve inançta ısrarcı olmamak gerektiği, hakikati araştırmak gerektiğini, “keşfi” ifade eder. Her şey kime inandığın ile alakalıdır. Kime inandığını tam olarak bilmeden, edinilen bilgilerin doğruluğunu sentez etme ve hayatın dinamiklerine karşı doğru duruş belirleme şansı da maalesef yoktur. İnandığınız tanrının, her şeye güç yetiren, “ol” deyip olduran, her zorluğun kolaylığını var eden, her karanlığı aydınlık ile sıyırıp alan olduğuna inanıyorsanız, hayatın hiçbir zorluğundan korkmanıza gerek yok demektir. İşte o zaman, neden intihar etmenin dinde yasaklandığını da, anlamışsınız demektir. Her gece, içinde ne kadar kasvet, gök gürültüsü, şimşek, yıldırım bulundurursa bulundursun, sonunda güneşin aydınlığına teslim olmaya mahkûmdur. Öncelikle bu hayatın “O hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O güçlüdür, O'nun gücüne hiçbir güç erişemez ve tek bağışlayan da O'dur.” (Mülk, 2) ayetinin belirttiği gibi ne için var edildiğini anladıktan sonra, yaşam şekline ve kime karşı sorumlu olduğuna karar vermek insanın kendi iradesindedir. İmtihan için var edilmiş bir hayatın içinde iyi ve kötü insanların, iyi ve kötü hadiselerin, kolay ve zorluğun bir arada bulunmasından daha doğal bir şey

111

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

olamaz. Bu imtihanın kendi tabiatı gereğidir. Ancak teslim olmuş, Hakk’a yönelmiş insanlar için zor diye bir şey yoktur. Çünkü onlar hayatın bir imtihan olduğunu ve “… gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.” (İnşirâh,5) hükmünün tecelli edeceğini bilirler. Kime inandığını ve inandığın Zat’ın her şeye güç yetiren, olmaz denilenleri dahi olduran olduğuna inandı isen “(Zekeriyya) "Ey Rabbim! Ben iyice yaşlanmış biri ve hanımım da kısırken benim nasıl bir oğlum olur?" dedi. (Allah) "Allah işte böyle dilediğini yapar" dedi.” (Âl-i Îmran, 40) örneğinin seni de kapsadığını biliyorsun demektir. Teşbihte hata olmasın, Allah ile kul arasındaki bağlantı, bir cep telefonu operatörü ile cep telefonu arasındaki bağlantı gibidir. Öyle bir operatör düşünün ki, dünyada tek olsun, dünyanın en ücra köşelerini dahi kapsama alanına almış olsun. Nereye giderseniz gidin, telefonunuza sinyal gönderiyor olsun. Bu sinyal her daim açıktır. Cep telefonunuzdaki simkart, “Gerçek şu ki, insanı yaratan biziz. Benliğinin ona ne gibi vesveseler verdiğini biliriz ve biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kaf, 16) ayetinde ifade edilen şahdamarından daha yakın olma, insanın özünde olmayı ifade eden, bağlantı vasıtasıdır. Her daim açık olan sinyalin alınması için gerekli olan donanım da size verilmiştir. Alıp almamak tamamen sizin elinizdedir. Sizin bu sinyali almanız için, bir takım zorunlulukları yerine getirmeniz gerekir. Birincisi, telefonunuz sürekli açık olmalıdır. Bu Kur’an’da defaatle tekrarlanan “akletme” durumudur. İkincisi, telefonunuz sürekli yanınızda

112

A.Salim Adiloğlu

olmalıdır. İşte bu durum da, “….kendisine yöneleni de hidayete erdirir.” (Ra’d, 27) ayetinde ifade edilen, Allah’a yönelme ve neticesinde doğru mesajı alma halidir. Üçüncüsü telefonunuzun bir şarj süresi olduğunu bilmeli ve sürekli kapanma riskine karşı şarj etmelisiniz. Bu, “Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.” (İnşirâh , 7) ayetinin belirttiği sürekli canlı kalma halidir. Dördüncüsü telefonunuzu düşme, kırılma risklerine karşı korumak zorundasınız, ki bu “...insan zayıf yaratılmıştır.” (Nîsa, 28) ayetinin belirttiği zayıflık halidir ve “Sen Allah’ın dinini koru ki, Allah da seni korusun...” hadisinin ifade ettiği durumdur. Sonuncusu da, her ne kadar bağlı bulunduğun operatör, yeryüzünün her bir yanını kapsasa da, maksadı seni yer üstünde konuşturmaktır. Bir iş merkezinin bodrum katında veya yer altı otoparkında cep telefonun çalışabilir, ancak bir maden ocağının 2 kmlik yer altı sahasında cep telefonunun nasıl çalışmasını ümit etmiyorsan, şeytana ait mekanlarda dolaşıp, Allah’tan hidayet sinyali almayı ümit edemezsin. Bu durumda “Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakmıştır.” (Bakara, 17) ayetinin dediği gibi kendi kendini karanlıklar içinde bırakmışsın demektir. Yine aynı örnek üzerinden gider isek, yapabileceğiniz en kötü şey, operatörünüzü değiştirmek olacaktır. Tek sinyal gönderen Allah değildir. “şeytan, her birinizin içinde, vücudunuzda kanın dolaştığı gibi, (kendisini hissettirmeden) dolaşır.” hadisinde görüldüğü

113

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

üzere şeytan da insana sürekli vesvese sinyalleri vermekle meşguldür. Bu durumda, “O şeytan ki Allah onu lanetledi (rahmetinden kovdu). O da şöyle dedi: “Yemin ederim ki senin kullarından belirli bir bölümünü kendi tarafıma alacağım.” (Nîsa, 118) ayetinde ifade edilen ve şeytanın “kullarından bir bölümünü kendi tarafıma alacağım“ dediği zümreye dahil olmuşsunuz demektir. Sizi türlü türlü yalan muhabbetlerle, iftiralarla, olmadık karanlıklarda gezdirerek, “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir….”(En’âm, 32) ayetinde ifade edildiği gibi oyun ve eğlence ile ömrünüzü, yine ” Onları ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak

davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez.” (Nîsa, 119-120) ayetinde ifade edildiği şekli ile tükettirip, size dost görünecek ve sonunda “O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: "Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım" demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu (karşılaştı) o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: "Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan da korkuyorum" dedi…..” (Enfal, 48) örneğinde

114

A.Salim Adiloğlu

olduğu gibi sizin amelinizin hiçbir sorumluluğunu almayıp, aksine sizi fersah fersah uzaklaştırdığı Allah’tan korktuğunu ikrar edip, yalnız bırakacak demektir. Lâkin ümitvar olunuz! Allah, gafurdur! Rahmeti karanlıkları da kuşatmıştır. Size her an teveccüh etmek için hazır ve nazırdır. İnsan, her an ölür ve her an yeniden doğar. Her nefes alışverişi bir ölüm-dirim provasıdır. Ne kadar karanlıklarda gezmiş olursanız olun, Allah, sizi aydınlığa çıkartmak için, her daim hazır ve nazırdır! Sizden gelecek tek bir sinyale mutlaka cevap verecektir. “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (Zümer, 53) lafzını ciddiye alın! Şeytanın, size vakti zamanında “daha gençsin bir şey olmaz, Allah affeder” [referans: Fatır-5] diyerek işlettiği günahlar yetmezmiş gibi, içinizde yer yer filizlenen vicdanınızın, günahtan kirlenmişliğinize duyduğunuz pişmanlığın şeytan tarafından bu defa “sen artık çok kirlendin, günahkâr oldun, Allah seni asla affetmez” diyerek söküp atılmasına müsaade etmeyin. “Biz, İsrâiloğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): 'İsrâiloğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım' dedi.” (Yunus, 90) ayetinin örneklendirdiği Firavun gibi ölümün artık kaçınılmaz olduğu bir noktada değilseniz, hala kurtuluş şansınız var demektir ve inşallah

115

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Allah size, Firavun’a dediği gibi “şimdi mi?!....” (Yunus, 91) demeyecek, “…..şeytan onların kazandıkları bazı şeylerden dolayı ayaklarını kaydırmak istedi. Ama yine de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok

bağışlayandır, halim(çok yumuşak)dir.”

(Âl-i Îmran,

155) hükmünü tecelli ettirecektir. Bu temennim, nefsim başta olmak üzere tüm insanlığadır.

116

A.Salim Adiloğlu

CENNET- CEHENNEM

Aslında üzerinde yaşadığımız dünya minyatür bir cennet cehennem kompleksidir. İçindeki magmasından tutun da, uçsuz bucaksız okyanuslarına kadar her şey bir cennet ve cehennem prototipi olarak yaratılmıştır. Hz. Adem, bu dünyanın toprağından yaratılmıştır. Yaratılışından sonra, melekler ile olan diyalog ve meleklere “Adem’e secde edin” emri, bu dünya üzerinde verilmiştir. İblis, emre bu dünya üzerinde asi olmuştur. Adem’in cennette var edilmiş olması, eşiyle beraber cennette dolaşırken şeytanın gelerek onları aldatmış olması kelimeler üzerinden gidildiğinde çıkarılabilecek bir sonuç olsa da, genel hükümlere aykırıdır. Şöyle ki, “Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” (A’râf, 19) ayetindeki “cennet” kelimesini gerçek cennet olarak alırsak, bununla alakalı “Hani biz meleklere (ve cinlere): Adem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.” (Bakara, 34) ayetinde “Havva’yı hile ile aldatma” faslında

117

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

evvel,

İblis’in

itaatsizlikten

dolayı

“kâfir

olarak

tanımlandığı ve “Allah, dedi ki: “Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum.” (A’râf, 18) ayeti ile isyana müteakip derhal huzurdan kovulduğu ve nihayetinde varacağı yer olarak cehennemin işaret edildiği görülür, ki bu durumda, huzurdan kovulmasına, kâfir olarak nitelenmiş olmasına rağmen şeytanın hala bir şekilde cennette dolaşıyor olduğu kanaati hasıl olur. Bu mümkün değildir. Zira, cennet kâfirlere haramdır. Bir diğer husus, bahsi geçen yerin cennet olduğu kanaati ile, şeytanın nasıl sonradan cennete girdiği/ sızdığına türlü izahatlar getirilmiştir. Bunlardan en meşhuru, yılanı ikna ederek, onun dişleri arasında girdiğidir. Yani, şeytan Allah’ın kendisine haram kıldığı mülke, haşa Allah’a karşı hile yaparak, aldatarak girmiştir. Bu da kesinlikle mümkün değildir. Allah, bu tür bir halden münezzehtir. “Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.” (Bakara, 2) ayeti bunun olamayacağını, Allah’ın aldatılamayacağını teyit eder. Kaldı ki, “..Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.” (Hucurât, 1) ve bu iddiada bulunanların söylediği gibi şeytanın hayvanata başvurup, onları ikna etmeye

çalışması, sonunda yılanı ikna etmiş olması ve bu şekilde cennete sızmış olması Allah’ın her şeyi görüp duyan, bilen olduğunu bilen İblis tarafından kurgulanacak bir şey olamaz. Yine, aşikar ki, şeytan Adem ve Havva’ya boş ve

118

A.Salim Adiloğlu

yalan söz söylemiştir ve bu da Kur’an’ın cennet için belirttiği “Orada boş bir söz işitmez.”(Ğaşiye, 11) tasvirine aykırıdır. Sonuncusu da, “cennet ölümsüz, içinde ebedi kalınacak “ bir makamdır ve şeytanın gelip “Derken onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: "Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti." dedi.” (A’râf, 21) ayetinde belirtildiği gibi “ebedi kalmayasınız diye” bir mazeret ile zaten ebedi kalınan mekanda böyle bir eylem yapmış olması düşünülemez. Bir başka delil de ; “Dedi ki: "Rabbim! Andolsun beni saptırdığın için onlara yeryüzünde (kötülükleri) süslü göstereceğim ve onların tümünü muhakkak saptıracağım.” (Hicr, 39) ayetidir. Şimdi kronolojik olarak bakar isek, ilk secde emri verilmiştir ve İblis Hicr 39 ayetindeki ifadesini bu olayın ardında söylemiştir. Daha sonra Adem-Havva cennete yerleştirilmiş, İblis gelip burada onları kandırmış ve bunun üzerine İblis ve Adem/oğlu birbirine düşman olarak yeryüzüne gönderilmiştir. Yani ilk yaratılmada bahsi geçen cennet eğer cennet diye bildiğimiz cennet olsa, İblis secde etmeyişi üzerine söylediği Hicr 39’daki ifadesinde “yeryüzünde” tabirini, henüz yine cennet diye tabir edilen yerde yaptığı “aldatma” eylemini yapmamış ve ceza olarak birbirlerine düşman yeryüzüne gönderilme hükmü daha verilmemiş olduğundan kullanamaz. Böyle bir şey, onun olacağın gaybını bildiği manasına gelir ki, bu

119

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

mümkün değildir. Bütün bu çıkarımlarla söylenebilecek nihai şey, ayette bahsi geçen “cennet”in yeryüzünde cennet tasvirine uyan güzel bir yer , “İnin oradan” ile kastın da o güzel yerden sürülme olduğudur. İnsanoğlu fıtraten ebedi yaşama arzusu ile

yaratılmıştır. Bitmez tükenmez ihtirasının, sınırsız mal edinme arzusunun temelinde yatan budur. Din bir şekliyle bu ihtiraslarını kontrol etmeyi öğretir. Öğretiye de aslında “Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.” (Hadîd ,20) diyerek dünyanın geçici bir mekan olduğu, arzu ettiği şeylerin hepsinin cennet denen mekanda olduğu, burada zenginlik adına gördüğü ve kendini cezbeden şeylerin cennette olanlardan bir cüz olduğu izahatı ile başlar. Kur’an’da cennet tasvir edilirken hep dünya üzerinde insana cazip gelen şeylerden bahsedilir ve daha niceleri diye devam eder..Zümrütten köşkler, çeşit çeşit meyveler, içkiler, alttan akan ırmaklar gibi…Ve daha niceleri diyerekten de, bu zihninizde canlananın dışında daha zihninizin alamayacağı niceleri vardır diye de eklenir.

120

A.Salim Adiloğlu

Cenneti tasavvur etmek, zaten mala, mülke ve cazibeye düşkün ve emsallerini etrafında gören insan için zor değildir. Şöyle düşünün ki, bir demo yazılım programı alıyorsunuz, deneme maksatlı kullanıyorsunuz, ama programın tüm fonksiyonlarının işlevsel olduğu esas programı almak için bedel ödemeniz gerekiyor. İşte dünyada istifade ettiğimiz cennet emsali nimetler, aynı böyle bir programın demo versiyonu gibidir. Daha ziyadesine ulaşmak içinse, bir bedel ödemeniz gerekmektedir. “De ki: Şüphe yok, namazım da, ibadetlerim de, diriliğim de, ölümüm de alemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’âm, 162) ve “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kuran'da söz verilmiş bir hak olarak cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin; bu büyük başarıdır.” (Tevbe,111) ayetleri işte bu bedelin nasıl ödeneceğine dair işaretleri vermiştir. Aksi de düşünülemez. Şu dünya üzerinde, iki göz ev sahibi olmak için bir ömür çalışmak ve kazandığından tasarruf yapmak zorunda kalan insanoğlunun, her türlü nimetin sınırsız sunulduğu, ev değil köşklerde ikamet edeceği cennete bedelsiz gireceğini hayal etmesi mantıksızlıktır. Sekiz adet cennete karşılık yedi adet cehennem vardır. İnsanlar derecelerine göre değişik cennet ve cehennemlere gidecekler. Dünya üzerinde de cennet tabir edilecek yerlerin güzelliği ve imkânları birbiri ile eş değildir. Her birinin kendine göre ayrı ayrı güzellikleri vardır. Cenneti tasavvur etmek bu yönü

121

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

ile kolaydır. Tasavvuru zor olan ise cehennemdir. Dünyanın, cenneti barındırdığını emsalleri ile bilirken, ahiret yurdunun iki temel unsurundan diğerini barındırmıyor olması elbet düşünülemez. İşte yeryüzü içindeki kor alevle beraber bu cennet ve cehennem olgusunun birer küçük örneğidir. Allah derin, sıcak ve ıssız, içinde kaktüsten başka su kaynağının olmadığı vadiler ile güneşin kumları kavurduğu, kumların algıda serap olup suya dönüştüğü çölleri, ateş tandırı volkanları boşuna yaratmadı elbet! Denebilir ki, bunlar dünyanın kendi iç dinamikleri içinde olan doğal şeyler. Doğrudur, Lâkin Allah cennetinin emsalini koyduğu dünyaya mutlak surette cehenneminin de emsalini koymuştur ve Allah’ın bir tek örnek ile birden fazla maksat murat etmiş olması mümkündür. Cehennem içinde ateşin sürekli yandığı, günahkâr insanların da bu ateşin içine atıldığı yer değildir. Ateşin sürekli yandığı ve insanların içine atıldığı cehennem, cehennemlerden biridir. Volkan-lar buna örnek olabilir. İşte içinde sürekli ateşin var olduğu, “Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar, sürekli yaşarlar ve Allah onları cehennem azabından korumuştur.” (Duhan, 56) ayetinde cennet ehli için söylenen yinelenen ölümün olmadığı hayatın aksine, her gün ölüp tekrar dirilip tekrar ölümün olduğu yer cehennem cüzlerinden bir cüzdür. Yeryüzünde bunun gibi yerler vardır, yine bu yerlerde yaşayan ölüp ölüp dirilen mahluklar vardır. Cehennem ile alakalı birkaç ayeti burada vermek icap ederse:

122

A.Salim Adiloğlu

“Cehennem ehli, cennet ehline: Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin! diye seslenirler. Onlar da: Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler.” (A’râf, 50) “Ardından da (o inatçı zorbaya) cehennem vardır; kendisine irinli su içirilecektir!” (İbrahim, 16) “…(Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!” (Kehf, 29) “Zira o, cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaçtır.” (Sâffât, 64) “İşte bu, cehennem ehlinin tartışması, şüphesiz bir gerçektir.” (Sad, 64) “Ateşte bulunanlar cehennem bekçilerine: Rabbinize dua edin, bizden, bir gün olsun azabı hafifletsin! Diyecekler.” (Mü’min, 49) Görüldüğü gibi içinde sadece ateşin olmadığı, aksine yemenin içmenin olduğu, konuşma ve tartışmaların olduğu bir yaşam alanından bahsedildiği anlaşılmaktadır. Yine cehennem ehlinin bir kısmının cennet ehlinin yaşamını görebildiği, onlardan talepte bulunabildiği de ayetlerden anlaşılmaktadır. Bunların hepsi bu üzerinde yaşadığımız dünyada örneği olagelen durumlardır. Öyle mahlûklar vardır ki, akıllara ziyan şeylerle beslenirler. Dışkı ile beslenen, leş ile beslenen mahlûklar yaşar dünyamızda..

123

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

İşte cehennem ehlinin bir kısmı da, aynı o mahlûkat gibi yaşayacaktır. Yeryüzünde yaşayan o çeşit mahlûkatlar ile Allah, insana cehennem ehlinin yaşantısından emsal vermiştir. Kur’an’da cehennem; yurt, gidilecek kötü yer, hapishane, konak, yatak, karargah gibi değişik isimler altında zikredilmiştir. Mana olarak ise, aşağıdaki misal yeterli olacaktır: Rasulullah s.a.v. Efendimiz, ölmüş bir koyunun yanından geçerken sahabilere: - “Gördüğünüz şu koyun ölüsünün, sahibi nezdindeki kıymeti nedir?” diye sordu. Dediler ki:“Hiçbir kıymeti olmadığı için buraya atılmıştır.” Bu cevap üzerine Efendimiz :- “Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, dünyanın Allah katındaki kıymeti, ölü bir koyunun sahibi yanındaki kıymetinden daha çok değildir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirlere bir yudum su bile içirmezdi.” “Dünya inkârcının cenneti, müminin cehennemidir.” hükmünce, dünya inkârcıya göre bütün lezzetlerin kaynağıdır. Ahirette çok şiddetli azap göreceğinden, dünya onlar için cennettir. Mümin için ise dünyadaki bütün nimetler ahiret nimetleri yanında pek kıymetsiz olduğundan, dünya cehennem mesabesindedir. “Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem,71) ayeti, cennete gidiş yolu üzerindeki cehennemden inanan inanmayan herkesin mecburen geçmiş olacağını beyan ile birlikte, mana yönünden baktığınızda

124

A.Salim Adiloğlu

“inkârcıların zaten inkârlarından dolayı fiilen gidecek olmaları, inananların ise, emsalini yeryüzünde yaşayarak cehennemi bilmiş olmaları” yorumunu da yapmaya imkân vermektedir. Cehennem içinde ebedi kalınacak bir hapishane, yurttur. Girenin çıkması mümkün değildir. Cehennem, günahtan dolayı “alçalmışlar/ kamil olmayı becerememişler” için “Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır.” (Furkân, 69) ayetinin ifadesi ile içinde ebedi kalınacak mekandır. Cehennemin kendisi de, manen alçalmış bu insanlar için bir hapishane nevinden “alçağa kurulup izole edilmiş, içinden çıkmanın mümkün olmadığı” bir maddi alçalma ile inşa edilmiştir. Kur’an ayetlerinin hiçbirisinde “inanan ancak günahı sevabını geçtiği için geçici süre cehenneme girecek, arındıktan sonra cehennemden çıkacak” anlamasını gerektirecek ifade yoktur. Aksine tamamen “ebedi kalınacak mekan” olarak belirtilmiştir. [Referans: Âl-i Îmran-88/116; Ahzâb- 65; A’râf-36/40; Bakara-39/81/167/217 / 257/275; Beyyine-6; Cin-23; Câsiye-35; En’âm-128; Enbiyâ99; Furkân-69; Fussilet-28; Haşr-17; Hûd-39; Kehf-3] Girilen cehennemden çıkış yoktur. Sadece cehennem içinde “sürekli ateş azabına maruz kalma” veya “azabın hafifletildiği” durumlar vardır. Yani, cehennemin kendi içinde durum değiştirme söz konusudur. Kaldı ki, sürekli ateşin olduğu yerde azabın kısmen hafifletilmesi bile, her ne kadar her ikisi de cehennem içinde olsa da, kıyas açısından algıda cennete nakil varsayılacak türdendir. Cehennemden arınmadan sonra cennete nakil, yaratılıştaki “şaki veya

125

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

said” olma durumuna aykırıdır. Mizanda kişinin yükü hangi kısımda ağır ise, istikameti orasıdır. Mizan hesabının neticesine, Allah’ın mağfireti ile kendisine şefaat etme izni verdiklerinin şefaati [Referans: Tâ-hâ-109] da dahildir. Denilebilir ki, bu kişinin günahlarının yanında yapmış olduğu iyi amellerin yok olması manasına, itikadın hiç olması manasına gelir. Olabilir, bu hakikati değiştirmez. Bunun delilleri Kur’an’da mevcuttur. Şöyle ki, Kur’an Hucurât Sûresi 2. ayette Allah’a ve Peygamberine inananları, hem de “ey iman edenler” nidası ile uyarıp amellerin nasıl boşa çıkabileceğine dair misal vermiştir. Genel manada bakıldığında ise, İblis’in Allah’a iman etmiş olmadığını söylemek abes olur. İblis, aksine Allah’a mutmainlik derecesinde iman etmiştir, çünkü Zatı ile müşahede etmiştir. Ancak buna rağmen ebediyen cehennemliktir. Lâkin, inanmış olanlardan, mağfireti hak edenlere “mahşere giderken Meryem Sûresi 71. ayette ifade edilen cehenneme uğramayacak yoktur ifadesi gereği mecburen görecekleri cehennem korkusu” arınma için yetecektir, ki bunun oluşu da mizandan öncedir. Bunun da ötesinde şahsi kanaatim odur ki, dünya cennet ve cehennemin bir prototipi olmanın yanında, göklerin bir izdüşüm haritasıdır. Ve bundan ötürü, cennet ve cehennem sureti yeryüzüne yansımıştır. “Allah, yedi göğü ve yerden de onların mislini yarattı….” (Talak, 12) ayeti ile kastedilenlerden biri de budur. Dünya içinde bulunduğu güneş sistemi ve birinci gök ile beraber tüm

126

A.Salim Adiloğlu

gökler bir düzende arşın altında dönerler/akarlar. Dünya üzerinde hiçbir şeyin konumu ve verilmiş hükmü tesadüfü değildir. Nitekim, Peygamberimiz (s.a.v) ilk kıble olarak Kudüs’e yönelirken, bundan üzüntü duyuyor, Kabe’nin kıble olmasını ümit ediyordu. Ancak bu ümidi hemen gerçekleşmedi. Oysa, tebliğ zorluğunda karşılaştığı birçok durum için peygamberimize “üzülme” diyen, Taif’te taşlanırken meleğini gönderip, “iste şu iki dağı kavuşturup, bunları arasında helak edeyim” diyen Allah, ne diye O’nun bu masum isteğini bilerek geciktirsin? Bu ihtimal ki, “yeryüzündeki bir noktanın gökteki makam denkliği” ile alakalı bir durumdu ve bu denklik sağlanana kadar kıble değişimi ertelendi. “Allah, Kabe'yi, o saygıya layık evi, haram ayı, hac kurbanını ve gerdanlıkları insanların belini doğrultmaya sebep kıldı. Bu da Allah'ın, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bildiğini ve Allah'ın her şeyi bilici olduğunu bilmeniz içindir.” (Mâide, 97) ayetini bu manada düşünmeye değerdir. Allah, maddi manası dışında manen hangi usul gereği ayların bir kısmını haram kılmıştır, Kabe, neden kutsanmıştır, yine aynı ayette Allah neden yerdeki insanoğlu için verdiği hükümden bahsederken, “gökler ve yerde ne varsa hepsini bildiği”ne işaret etmiştir? Bunları düşünmek lazım.Her şeyin aslını ve doğrusunu Allah bilir.

127

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

128

A.Salim Adiloğlu

HELAL- HARAM

“De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.” (A’râf, 32) Ayetinden görüldüğü üzere, Allah yeryüzünün tüm nimetlerini kulları için halk etmiştir. Esasen inanan kullarını layık gördüğü bu nimetlere, Rahman sıfatı gereği tüm kullarını eriştirmektedir. Allah’ın yasak kıldığı şeyler haram, herhangi bir yasağa maruz bırakmadan kullarına faydalanma izni verdiği şeyler ise helal olanlardır. Allah, her şeyi bir hikmete bağlamıştır. Onun işlerinde keyfiyet yoktur. Yarattığı nimetlerin tamamı kendine aittir, ancak zülüm olsun diye de kullarını sebepsiz yere bu nimetlerden mahrum bırakmaz. Aksine yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı gibi, nimetlerin kendisi tarafından kulanımına izin verilmişken, sebepsiz yere birilerince haram diye adlandırılmasına da karşı çıkmaktadır. Allah, mevcut bir nimeti üç sebepten haram kılar: 1 ) Ceza olarak 2) Temiz olmadığı ve bireyin sıhhatine mani olduğu için 3) İçtimai olarak sorun teşkil edeceği, beşeri veya tabi nizamı boza-

129

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

cağı için. Bunların haricinde her türlü nimet insanoğluna helaldir ve maksadına uygun kullanıldığı müddetçe sorun yoktur. Örneklendirmek icap ederse, “Yahudilere tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç, iç yağlarını da haram kıldık. Aşırı gitmelerinden ötürü onları bu şekilde cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru sözlüyüzdür.” (En’âm, 146) ayetindeki durum ceza babından verilen haram hükmüne örnektir. “Allah size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası için kesilmiş hayvanı haram etmiştir. Zorda kalan, isyan etmek niyetini gütmeden ve fazla olmamak şartıyla yiyebilir, şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahimdir.” (Nahl ,115) ayetinde ise şirk durumu ile beraber insanın sıhhatine zeval getirecek,-ki bugün tıbben böyle olduğu kesinleşmiştir, hayvanların yenilmesinin haramlığı kurala bağlanmıştır. Ve bu kural belirtilirken “ancak” kelimesi kullanılarak, bunların gayrisi size helaldir hükmü verilmiştir. Yalnız burada dikkat edilecek bir husus şudur ki, “…O (Resul), onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri haram kılar….” (A’râf, 157) ayeti Peygamberimize (s.a.v) helal ve haram kılma yetkisi vermiştir. Bu nedenle, harama helal hükmü vermemekle beraber, Kur’an’da haram olduğu belirtilmemiş bir takım hususlarda, peygamberimizin haram olduğuna dair hükmü vardır. Örneğin yukarıdaki ayette sayılmamış olmasına rağmen “yenmesi tiksinti uyandıracak” fare, akrep, yılan vs.. gibi hayvanların yenmesini

130

A.Salim Adiloğlu

peygamberimiz yasaklamıştır. Kur’an’ın tek tek hayvanları sıralaması düşünülemeyeceğine göre, Allah’ın sünnet yoluyla Peygambere böyle bir yetki vermiş olması da hikmetlidir. Sizlere, analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanınızda kalan üvey kızlarınız ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bir engel yoktur, öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada almak Suretiyle evlenmek, -geçmişte olanlar artık geçmiştir- size haram kılındı…” (Nîsa, 23) ayeti de içtimai nizamın selameti açısından verilmiş haram hükmüne emsaldir. Hasılı, “Sana, kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar. De ki: 'Bütün temiz şeyler size helal kılındı.' “ (Mâide, 4) ayeti mucibince, eşyada aslolan “helal olmasıdır” ve Allah’ın Kitab’ında açıkça haram olduğunu belirtmediği ve yine Kitap’ta Peygamberimize verdiği yetkiye dayanarak, Peygamberin haram olduğunu belirtmediği her şey helaldir. Helal olan bir şeyi de haram saymak, haddi aşmak olur ki, büyük vebal ve günahtır. Zira Allah nimeti kulunun üstünde görmek ister. Bundan başkaca bir de “haram aylar” mevzusu vardır: Allah, bugün bizim kullandığımız “güneş

takvimini” de hicri takvime temel teşkil eden “ay takvi-

131

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

mini” de kullanmaz. Burada zihin karmaşasına düşmemek için tamlamalara dikkat etmek lazım. Kastım şudur; hesap temeli ay veya güneşe dayanıyor olsa da, Allah’ın takvim hesabı farklıdır. Kitap’ta günlerin ve ayların hesabı ile alakalı ayetler şöyledir: “O, sabahı aydınlatandır. O, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı (vakitlerin tayini için) birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, aziz olan (ve her şeyi) pek iyi bilen Allah'ın takdiridir.” (En’âm, 96) “Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (aya) birtakım menziller takdir eden O'dur. Allah bunları, ancak bir gerçeğe (ve hikmete) binaen yaratmıştır. O, bilen bir kavme ayetlerini açıklamaktadır.” (Yunus, 5) “Biz, geceyi ve gündüzü birer ayet olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin nimetlerini araştırmanız, ayrıca, yılların sayı ve hesabını bilmeniz için gecenin karanlığını silip aydınlatan, gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz, her şeyi açık açık anlattık.” (İsrâ, 12) Bu üç ayetten anlaşılan, hesabının güneş ve aya, yılların hesabının ise hem güneş hem de ayın hareketine dayandığıdır. Ancak bu üç ayette hesabın usulüne dair bir izah verilmemiştir. Kur’an, gün içindeki eylemlere ilişkin tanımlamalarını ve zaman kriterini güneşe göre izah etmiştir, bu manada “Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de

132

A.Salim Adiloğlu

sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir.” (İsrâ, 78) ayeti günlük namaz vakitlerine işaret ederken, “….Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın….” (Bakara, 187) ayeti ise yine günlük oruç vaktine işaret eder. Görüldüğü gibi, gün içi eylemlerin vakit tayin esası tamamen güneşe göredir. Bu nedenle, yukarıda verilen En’âm 96 ayetinde güneşin hesap ölçüsü olması ile alakalı ifadede, bahsi geçen hesap, günlük eylem planına dair hesaptır. En’âm 96’da bahsedilen hesap enstrümanlarından ayın, yıl hesabı için enstrüman olduğunun izahı zaten Yunus 5 ayetinde açıkça verilmiştir. İsrâ 12 de ise, ne ay ne de güneşten bahsedilmemiş, gece ve gündüz beraber anılarak, hem ay hem de güneşe referansta bulunulup, yıl hesabında her ikisinin rolüne değinilmiştir. Esas refere edilen hesap ölçütü “ay” dır. Ayın gözlemi de nihayetinde günlerin ve gecelerin döngüsüne bağlı olduğundan bu döngüden de tamlayan olarak bahsedilmiştir. “Ayların sayımı, gerçekten de Allah katında on ikidir ve göklerle yeryüzünü yarattığı günden beri Allah'ın takdirinde bu, böyledir. Onların dört tanesi haram aylardır. Budur dosdoğru hesap….” (Tevbe, 36) ayetinde Allah, ilk günden beri ayların sayımının 12 olduğunu belirtmiş ve her ne kadar “doğru hesap/din” tabiri “onların dört tanesi haram aylardır” ifadesinden sonra gelse de, mantık gereği, önündeki her iki ifade birbirini tamlayan

133

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

olduğundan her iki ifadeyi de kapsıyor olması gerekir. Yani, yıl hesabı, ne dünyanın güneş etrafında attığı süresi sabitlenmiş bir tura, ne de ayların ardı ardına gelmesine ve bunun toplanmasıyla oluşan gün hesabına göre yapılmaz deniyor. Bu sürekli değişkenlik gösteren hızlar, çekim kuvvetleri göz önüne alındığında, daha net anlaşılacaktır. Bu, takvim birden fazla bileşenin ortak seyrine bağlıdır.” demektir. Ayette geçen ifade “iddete-ş şuhuri”, “ayların sayılması” manasındadır ve 12 ay saydığınızda bir yıl eder demektir. Tek doğru hesabın, “ayın 12 ardışık sayılmasının bir yıl ettiği” böylece izah edilmiştir. Güneş yılı, dünyanın güneş etrafında dönmesi ile meydana gelir ve dünyanın bir noktasının ikinci kez aynı noktadan geçmesine kadar geçen süre 365.242217 güneş günüdür ve bu bir güneş yılına denk gelir. Ay yılı ise, ayın dünya etrafında 12 defa dönmesi için geçen süre olan 354.36768 günlük süredir. Allah’ın seçmiş olduğu hesap, her ne kadar basit görünse de, aslında bu kafa karıştıran küsuratlardan ari, ezele uzanan dün ile istikbale gidecek yarını bilen birine ait olduğu bellidir. Temel hesaptır. Hiçbir şekilde çelişmez ve her şartta geçerlidir. Çünkü güneş, dünya ve ayın her biri dinamik ve hareketli yıldızlardır ve hızları, birbirlerine olan mesafeleri, etkisinde kaldıkları çekim kuvvetleri ve bunların neticesinde yörünge süreleri hissedilmese de matematiksel olarak değişmektedir. Tüm zamanları kapsayacak doğru tanım, bu nedenle Kitap’ta ifade edilmiş olan bu sayım tanımıdır. Özetle, Kur’an’da ifade edilen yıl hesap metodu “ay” esaslıdır ve bu matematiksel tekil sayım-

134

A.Salim Adiloğlu

dan bağımsız ardışık 12 görsel ayın SAYIMI iledir. Ve bu aynı zamanda bir yıl içindeki ay sayısıdır. Bununla beraber, Kur’an uygulamada kullanılan ne güneş takvimini ne de ay takvimini reddetmemiştir. Çünkü, “Yûsuf dedi ki: Yedi yıl, adet olduğu gibi ekip biçin, hasılatın pek azını yiyin, geri kalanını saklayın.” (Yûsuf, 47) ayetinde bahsedilen YIL, güneş yılıdır. Bunu tarihin kendisinden biliyoruz. Bunda dikkat edilmesi gereken, “yıl” kavramı hiçbir izaha gerek olmadan olduğu gibi kullanılmıştır. “Andolsun ki biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik de o bin yıldan elli yıl eksik bir süre onların arasında kaldı.” (Ankebût, 14) “Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.” (Kehf, 25) Yukarıdaki iki ayet ise, bu hesabın nasıl işleyişi açısından örnek niteliğindedir. Görüldüğü gibi, düz mantıkla bakıldığında birinci ayette 950 yıl, ikinci ayette ise 309 yıl demek var iken, böyle denmemiş, bir süreç iki ayrı dilim halinde dillendirilmiştir. Bunun nedeni ay yılı ile güneş yılı arasındaki farktır. Ay yılı ile güneş yılı arasında küsurat göz ardı edilirse, 11 günlük fark vardır. Kehf Sûresi’ndeki rakamlar değerlendirildiğinde, 300*11 /365= 9 eder ki, bu önermenin içinde “eklediler” şeklinde verilmiştir.

135

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Yine aynı denklemi Ankebût Sûresi’nde verilen örneğe uyarladığımızda, 1000*11 /365= 30 eder ki, bu görüldüğü gibi önermenin vermiş olduğu 50 rakamı ile uyuşmamaktadır. Denklemi uyarlamasak da, kullandığımız teori gereği verilen 50 sayısı 33 rakamından büyük olduğundan sonucun tutmayacağını kestirmek zor değil. (Çünkü bugünkü hesaplar ile güneş yılı yaklaşık 33 yılda +1 ay yılı eder ve bu durumda yukarıdaki ayetlerde verilen süreler bu oranla olsa idi “eklendi/az” diye ikinci bahsedilen yıl 33’den fazla olamazdı) Peki bunun nedeni ne olabilir? Kehf Sûresi’nde bahsi geçen hadise, Hz. İsa’dan sonra vukuu bulmuş ve günümüz astrolojik kriterlerine uygundur. Ancak Ankebût Sûresi’nde bahsi geçen hadise, Hz. Nuh ile alakalıdır ve kitabımızın birinci bölümünde iddia ettiğimiz gibi, o günün ay, dünya ve güneş konumlaması bugünkü ile aynı değildir. Güneş yılını sabit aldığımızda ve aynı denklemi sağlama niteliğinde tersinir uyguladığımızda, yani; 50 * 365 /1000 = 18.25 sonucunu buluruz ki, bu ancak şu manaya gelir: O zamanki ay yılı gün sayısı 354 değil, 348 gündür. Bu mukayeseli müstakil örnek, her ne kadar da teori üzerinden konuşuyor olsak da, teoriyi kurguladığımız Kur’an ayetleri içinden seçilmiş olduğundan delil niteliğindedir. Kur’an, Nuh peygamber dönemi ile

günümüz arasında, aydaki değişikliğe matematiksel izah

136

A.Salim Adiloğlu

vermiştir. Yine bu da, Nuh tufanında olanın aydaki değişimin sonucu olduğunun delillerindendir. Yukarıdaki iki ayetin yapılan izahatında görüldüğü üzere, her iki ayette de hem ay, hem de güneş yılına işaret edilmiş, aksine ikisinin birbirine nasıl dönüştürüldüğüne dair bir formül ortaya konmuştur. Bu formül şudur: Her iki takvim türünde de, ay sayısı 12’ dir. Ancak bugünkü şartlarda 300 güneş yılı 309 ay yılına eşittir. Bu “siz ne kadar tekil yılları kıyaslayarak, on yılları kıyaslayarak iki takvim arasında ölçü ve oran bulmaya çalışsanız da, hata etmiş olursunuz, çünkü her bir bileşen bağımsız değişken hareket ve etkenlere sahiptir ve ancak oran denkliği 300 güneş yılında her şartta denk gelir ve azalan oranlar ancak yaklaşan sonuçlar verir.” demektir. Tercüme etmek gerekirse bu şu demektir, ay takvimi kullanırken güneşi, güneşi kullanırken ayı göz ardı edemezsiniz. Yalnız, ek bir nüans vardır, öyle ki, Allah İsrâ 12 ayetinde, yılı hesap için ay, güneş yetmez; gece-gündüz de bu hesabın içindedir, demiştir. Hesabın sonucu açısından önem arz etmeyip, neticeyi değiştirmeyen bir teferruat olmakla beraber, ilginç olan yılların hesabından bahseden Yûsuf (111), Kehf (110) ve İsrâ Sureleri (111)’ nin parantez içinde verilen ayet sayıları hesabın detayında mana ifade eden paralel ve meridyenler arası mesafeleri refere etmektedir. Haram aylar konusuna dönecek olursak, her ne kadar “haram aylar” diye ifade edilse de, haram olan aylar değil, bu aylarda savaşmanın, kan dökmenin haram

137

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

oluşudur. Bu Hz. İbrahim döneminden kalma bir şeriattır, müşrikler o günden kalma bu şeriatı kendi menfaatlerine göre kullanmaya başladıklarından; bu yaptıklarının doğru olmadığı, suistimal olduğu, helali haram, haramı helal saymak olduğu Kur’an’da vurgulanmıştır. Bu aylar, icma ile Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarıdır. Bunlardan ilk üçü birbirini takip eden aylar iken, Receb ayı tek başınadır. Bu durum farklı yorumlara neden olmakta ve normalde bu dört ayın birbirini takip ediyor olması gerektiği görüşleri vardır. Bu görüşte olanların dayanağı “Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün….” (Tevbe, 5) ayetinde geçen “haram aylar” çıkınca tabiridir. İfadeden bu ayların birbirini takip eden aylar ve toplu halde olduğu ve tek kerede çıktığı ilk bakışta anlaşılandır. Devamında gelen, “çıkınca müşrikleri öldürün” tabiri de bunu destekler mahiyettedir. Öteki türlü, sanki ilk üç birbirini takip eden aydan sonra müşriklerle mücadele edileceği, sonra Receb girince bekleneceği, sonra Receb’e takiben bu mücadelenin devam edeceği mantığı çıkıyor ki, bu anlaşılması zor bir durum. Yine Tevbe 2 ayeti de “Yeryüzünde dört ay daha dolaşın…” diyerek bu anlayışı güçlendirmektedir. Yine konu ile alakalı olmasa da, üzerinde

çalıştığımız ayetlerde geçtiği ve kafa karışıklığı oluşturmuş bir konu olması hasebiyle parantez açıp belirtmekte fayda var ki, “…müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın…” (Tevbe,36)

138

A.Salim Adiloğlu

hükmü ile “Bununla beraber müminlerin hepsinin birden topyekün savaşa katılmaları uygun değildir….” (Tevbe ,122) hükmü bir arada hem de aynı sure içinde geçmektedir. Birinde “topyekün savaşma” emri var iken, diğerinde “ topyekün savaşmanın doğru olmadığı” hükmü vardır. Aslında Kur’an’ın genel üslubu gereği burada bir çelişki yoktur. Bu Kur’an’ın bir roman kitabı veya gazete makalesi gibi okunmaması gerektiğini bilme ile alakalıdır. İslam’a saldıranların, en büyük silahlarından birisi, kelime üzerinden veya tamlayanı başka bir yerde verilmiş bir önermenin öncülü üstünden manalar çıkarıp, kendilerine göre çelişki bulmalarıdır, ki çölde su bulmuş bedevi gibi sevinirler. Bu da ayrı bir hikmet olup, “…..Sana Rabbinden indirilen onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır…..” (Mâide, 68) Kur’an, kendi içinde bir matriks sistemine sahiptir, bunu daha evvel ifade etmiştik. Bir bütün olarak ele alınmadıkça, tam olarak anlaşılması imkânsızdır. Böyle bir sisteme sahip olması da, onun hükümlerinin iç içe olduğu ve hayatın tamamını kapsadığının delilidir. Yukarıdaki çelişir görünen iki hükümde çelişki “ sadece gözdedir.” Hakikatte çelişki filan yoktur. Çünkü “topyekün savaşın“ hükmü, iki durumu: “ahdi bozan, Allah’ın işaretlerine hürmet etmeyen ve fitneye sebebiyet veren düşmana karşı” [Referans: Bakara-217] ile birlikte “ilim öğretmenin de bir cihat türü” olduğunu ifade eder. Diğer hüküm olan “ topyekün savaşmanın uygun olmayışı” ise, “haram aylar dışında, anlaşmanın bozulması dışındaki durumlarda” geçerli bir hükümdür,

139

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

diyerek bu konudaki parantezi de böylece kapatmış olalım. Haram aylar konusuna dönersek, Kur’an’da ay adı zikredilmemiştir. Zaten Kur’an, hiçbir beşerin kullandığı takvimi de kabul etmez. Beşer içinde sistemi kendi sistemine uyan takvimler olabilir ancak, Kur’an’da hususen bir ay adının zikredilmemiş olması (sadece Ramazan ile ilgili durum var, buna bilahare değineceğiz) onun evrensel bir mesaj olduğunun delillerindendir. Hac ile ilgili bile herhangi bir ay adı zikretmeden “Hac bilinen aylardadır….” (Bakara, 197) denilerek kapalı geçilmiştir. Ki bu aylar icrada, “şevval, zilkade ve zilhicce’den on gündür.” Peygamber Efendimiz (s.a.v) Veda haccında, Haccın yapıldığı Zilhicce’nin o yıl, “Allah’ın yeryüzünü yarattığı haline/sıraya” geldiğini bildirmiştir.” Bu takvim referansı olma açısından önemlidir. Veda Haccı zamanı hicretin 10. yılı olmasına rağmen Peygamberimizin (s.a.v) böyle demiş olması, İslamiyet’in gelişine rağmen, Veda Haccı zamanına kadar olan geçmiş yıllarda takvim karmaşası, ay değiştirme gibi durumların hep uygulanmış olduğu gösterir. Bu aslında bir yönü ile şu manaya gelmektedir; ayların doğruluğuna dair ,-çünkü müşrikler sürekli menfaatleri gereği ayların ismen yerini değiştiriyorlardı; ilk doğruluk esası Peygamber Efendimiz (s.a.v) ‘ın belirttiği, Veda Haccı’ ndaki Zilhicce’dir. Evvelkilerin ne nispette değiştirildiğini bilmeye de imkân yok, çünkü bildiğimiz sadece keyfi değiştirilmiş olduğudur. Bu cihetle, Hicri takvim başı neden, daha sonra Hz. Ömer döneminde,

140

A.Salim Adiloğlu

Veda Haccı’nın yapıldığı ve Peygamberimizin doğruluğunu teyit ettiği Zilhicce ayını takip eden Muharrem ayı olarak belirlenmemiş de; ay doğruluğu net olmayan hicretin yapıldığı yılın Muharrem ayı esas alınarak ve tarih 2 ay 8 gün geriye götürülerek yapılmıştır, bu da ayrı bir soru işareti. “Şüphesiz biz O Kur'ân'ı Kadir gecesinde indirdik.” (Kadir, 1) “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır.” (Bakara, 185) “Yine o inkâr edenler dediler ki: "O Kur'an ona, hepsi birden indirilseydi ya"! Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk.” (Furkân, 32) Bir başka çelişki gibi görünen husus da, Kur’an’ın indiriliş zamanı ile alakalıdır. Biz, Kur’an’ın 23 yıllık bir zaman diliminde ve fasılalar ile indirildiğini peygamberimizin hayatından biliyoruz. Ancak yukarıdaki üç ayetten sadece sonuncusu bu bilinen hakikati teyit ederken, diğer iki ayet farklı iki referansta bulunmaktadır. Kadir gecesi Ramazan içinde olduğundan bu iki ayet birbirini teyit eder. Ancak, yine de genel 23 yıllık sürecin ancak bir bölümünü işaret ettiğinden cevapsız soru bırakmaktadır. Denilebilir ki, nüzul 23 senede ancak tamamı Ramazan ayı içinde olmuştur, ki böyle olmayıp her ayda

141

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

nüzul olduğunu da biliyoruz. Allah, Kur’an’da hem “ben” hem de “biz” tabirini kullanmaktadır. Oysa Allah’ın hiçbir şekilde ortağı yoktur. Ben zamirini, tamamı ile şahsının zatı ve şahsı eylemleri için kullanırken, biz zamirini, şahsının yücelik sıfatlarına işaret ederken veya melekler eli ile yaptırdığı eylemlerine işaret ederken kullanmaktadır. Yukarıda verilen üç ayetin tamamında kullanılan zamir “biz” zamiridir. Kur’an’ın, Cebrail a.s. vasıtası ile vahyedildiğini bildiğimizden, usule uygun zamir kullanıldığı aşikar olmuştur ve bu da bilindik nüzlu teyit eder. Peki neden 23 yılda fasılalarla indirildiği halde, belli bir ay ve yine belli bir ay içinde belli bir gece verilmiştir? “Kur’an, Allah’tan önce meleğine, akabinde peygambere nakil edilmiştir.“ şeklinde yukarıdaki ayetlerde bahsedilen çift zamanlı durumu izah etmeye çalışan yorumlar vardır. Ancak bu bir gayrettir. Meselenin izahı yine Kur’an’ın kendindedir: “…Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac, 47) Öyleyse, Kur’an, ilk vahyolunduğu gün, aylardan Ramazan, günün gecesi Kadir gecesi’dir ve 23 yıllık süreç boyunca bu Allah katında değişmemiştir, gün aynı gündür. Çünkü Allah nezdinde bir gün, bizim 1000 yılımıza denktir. 23 yıl ise, ancak böyle bir günün içinde cüzdür. Bunun böyle olduğunun delili yine Kadir Sûresi’nin içindedir :” O gece tan yeri ağarıncaya kadar bir selam ve esenliktir.” (Kadir, 5). Şöyle ki, o gece nereye göre gecedir? Dünya üzerinde her yerde aynı anda gece olmaz. Bir yer gece iken öteki taraf gündüzdür. Allah’ın rahmeti, bir bölgeyi kapsamaya-

142

A.Salim Adiloğlu

cağına göre, demek ki süre bir tek geceden bahsetse bile, icrada ve fiiliyatta her yerin aynı güne ait gecesi farklı zamanlarda olduğundan, bu tek ve lokal bir gece olamaz. Öyle anlarsak, Japonya’dan başka yerde o gece yaşanmamış olur. Demek ki, yeryüzünde lokal olarak zamanı değişen gecelere denk gelse de, Allah indinde, “tek bir zaman kavramı/ birimi” içinde olmaktadır. Yani “geceden kasıt, dünyanın gecesi, ancak zaman ölçütü, arşın zamanı”dır. Allah katında, gece olduğu düşünü-lemez. “Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.” (Kadir, 3) ‘ın izahı da yine aynı temele dayanır. Allah indinde bir gün, bize göre bin yıla denk geldiğine göre, bir gün 12.000 ay demektir. Atıfta bulunulan; gece dediğiniz (ilk vahiy vakti göz önüne alındığında en fazla günün üçte biri eder) günün bir kısmıdır, bu da 4.000 aydır. Dünyanın her tarafının gecesini düşündüğünüzde de, bu her bir dilim için 1000 aya denk gelir. Karmaşık bir kurgu gibi görünse de, ilerde kader kavramını açıklarken izah etmeye çalışacağımız zaman olgusu ile daha iyi anlaşılacaktır. Aylara ve takvime tekrar dönecek olursak, kameri takvimin uygulanması ile ilgili pratik zorluklar ortadadır. Arabistan gibi bir ülkede her yıl vakti değişen bir ay, pratikte isim değişikliğinden başkaca görsel bir şey ifade etmeyebilir, ancak dünyanın değişik coğrafyalarında bunun aynı olduğunu söylemeye imkân yok! Düşünün ki, zihniniz haziran ayının buğday hasat ayı olduğuna şartlanmış ama 3 yıl sonra maalesef, temmuz buğday hasat

143

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

ayı olacak. Yine, siz her yıl değişen günlerde doğmuş, ceddiniz her yıl değişen günlerde ölmüş olacak. Geçmiş sayfalarda Kur’an’ın takvim hesabına değinmiş idik. Bariz bir şekilde hesabın nasıl yapılacağı Kitap’ın içinde Kehf 25 de verilen örnek ile gösterilmiştir zaten. Bu örnek, ayın görsel ardışık 12 sayımının temel alınarak, yıl hesabının nasıl yapılacağını açık bir şekilde izah etmektedir. “300 yıllık 12 ay döngüsü 9 artık yıl verir.” denmiştir. Aslında Kur’an her şeyi kendi sözünü teyit eder nitelikte açıklamıştır. Takvim konusunda da, anlayanlar için kendince izahatı getirmiştir. Yûsuf Sûresi’nde, güneş takvimini kabul etmiş ve kabul ediş konusuna da bizatihi örnek vermiştir. İlgili konu, mevsimler, üretim, hasat ile alakalı yani dünyevi/maddi bir konudur. Bu tür konularda kullanılması gereken takvim kesinlikle güneş takvimi olmalıdır. Yine ay takvimi için konunun işlendiği ayetlere bakarsak, burada durumun farklı olduğunu, manevi, uhrevi konulara işaret edildiği görülür. Mâide Sûresi 2. ayette “Allah’ın şiarlarına hürmetli olun” denilirken, burada yine ayetin içinde geçen dini konularla beraber, Allah’ın kural koyarken gözettiği göksel semboller, işaretlerin konumlarına kastedilmiştir. İşte dini konularda kullanılacak takvim de budur. Çünkü Allah, zamanlı hiçbir ibadeti, hiçbir haramı keyfi koymamış, bir nizama göre belirlemiş ve bunu yaparken de ayı ölçü kriteri almıştır. Bundan dolayı, Allah kitabında her iki takvimi de reddetmemiştir. Zaten, tarihte ay takvimi genel olarak dini günlerle ilgili olduğu için tercih edilmiş olmasına rağmen, kimi toplumlarca günlük kullanım zor-

144

A.Salim Adiloğlu

luğundan ya güneş takvimine geçilmiş ya da her iki takvim bir arada kullanılmıştır. Dini günlerin sene içinde gezmesi, tamamen Mâide Sûresi 2. ayette belirtilen bu günlerin “göksel işaretlere bağlı bir hesapla tespit ve takdir edildiği” ile alakalıdır. Aslında dini diye uhrevileştirip, zihinlerde dogmaya bürüdüğümüz çoğu şey, hakikatin ta kendisidir, ama madde boyutunda yaşayıp, yine madde boyutunda düşünmeye alışmış insan için böyle algılanması da çok normal. İlerde kader konusu işlenirken, konu daha iyi anlaşılacaktır diye ümit ediyorum. Kur’an’da anılan Ramazan ayı, özel bir aydır ve gerçekten ay adıdır. Bunu kelimenin etimolojisine inip, “bu ay adı değildir; Ramazan, kavuran/ sıcak manasındadır, dolayısı ile Kur’an’ da ifade edilen Ramazan Ayı, kavuran sıcak aydır, her zaman güneş yılı içinde aynı zamana denk gelir” diyenler yanılmıştır, çünkü onlar güneşin de bir eylemi/hareketi olduğunu göz ardı etmişlerdir. Ay hareketi ile ay takvimi, ay ve güneş hareketi ile de güneş takvimi yapılıyor, ancak genişleyen evrende bunlarla beraber “Güneş de bir delildir ki kendi yolunda akıp gidiyor….” (Yâsin, 38) ayetinin işaret ettiği hareket eden bir başka hakikat var ki, o da güneşin kendisi. İşte Ramazan ayı; dünya, ay ve güneş üçlüsünün arşın gölge izdüşümünden geçtiği andır ve güneşin evren içinde akıp gidiyor olması, bunu her yıl öne alır..İzah edeceğiz inşallah. Ancak her yıl yaşanan “hilal gözlemleme” komedisi ve fennin bu kadar gelişmiş olduğu bir zamanda müs-

145

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

lümanların böyle bir konuda ittifak sağlayamamaları ile alakalı ayette geçen “inen hilaller” ve yine orucun adedi ile alakalı ayette geçen “ sayılı günler” referanslı, “sayılı günlerin” ne demek olduğuna dair de söyleyeceklerim var, ama “Ramazan Ayı’nın dolunaydan itibaren olan günleri önemlidir” diyerek Kitap’ta geçen “…Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür….” (Bakara, 191) hükmü gereği, fazlası takva olur, kaybeden olmaz diyerek susuyorum.

146

A.Salim Adiloğlu

KADER

Kader, belli başlı kafa karıştıran mevzulardan birisidir. Kafa karışıklığının nedeni, aslında düşünceyi madde boyutuna indirip mana boyutunun göz ardı edilmesidir. Allah, Zatında ve eylemlerinde bizim zihnimizin aldığı hudutların dışındadır. Konuyu izah etmeye çalışalım: “Bir de Rabbin, Ademoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği vakit, "pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz" dediler. (Bunu) kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu." demeyesiniz diye (yapmıştık).” (A’râf ,172) “Peygamber sizi, Rabbinize iman etmeye çağırdığı halde niçin Allah'a inanmıyorsunuz? Hâlbuki O, sizden kesin söz de almıştı. Eğer inanırsanız.” (Hadîd, 8) “Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidayetini verirdik. Fakat benden: "Bütün insanlar ve cinlerden cehennemi elbette dolduracağım." sözü hak olmuştur.” (Secde, 13)

147

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Cennet ve Cehennem insanoğlundan çok önce yaratıldı. Rivayet ki, Mikail a.s. cehennem yaratıldığından beri hiç gülmemiştir. Peygamberimiz insanları kahkahalarla gülerken gördüğünde “Benim bildiklerimi bilseniz, hiç gülmez, ağlardınız.” diyerekten cehennem ile alakalı bildiklerine atıfta bulunmuştur. Eğer insanlar cennetin nimetlerini, cehennemin de dehşetini görmüş olsalar idi, iman etmeyen hiç kimse kalmaz idi. Oysa Allah, insanlara sadece nimetini gösterdi. Nitekim, eli ateşe değen bir çocuğu kaza durumları haricinde, tüm ömründe bilerek ve isteyerek dünyaları verseniz ateşe dokunduramazsınız. Kaza durumu da, yanılma durumudur, Allah da bunu, neticesi “öldürme dahi olsa” günahtan saymaz, hata sayar. Mevzu aynı mevzudur. İşte cehennemi görmeyip, sadece nimeti gören insanoğlu, A’râf 172 ayetinde belirtildiği gibi daha maddi yaratılmışlığının evvelinde, ahde tabi tutuldu ve cezayı görmeyen insanoğlu nimete ram olup, istisna olmaksızın imanını teyit etti. Hâlbuki Allah, işte o söz verenler içinde kimlerin sözünde hak sahibi olduğunu, kimlerin o sözü yürekten verdiğini, kimlerin bu sözü sırf gördüğü cezp edici nimetler hatırına verdiğini çok iyi biliyordu, çünkü “Allah şüphesiz, göklerin ve yerin gaybını bilir. Doğrusu O kalplerde olanı bilendir.” (Fatır, 38) Ve Allah, dilese idi, işte o an, sözünü hakikat ile vereni cennetine, sözünde eğri duranı ise cehennemine

koyabilirdi, ancak Allah her şeyin hakikatini ve neticesini bilse dahi, zahirde açığa çıkan söz, “ikrar ve iman” babından olduğu için, insana geçici bir hayat verdi.

148

A.Salim Adiloğlu

Aslında,

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece

"İman ettik" demeleriyle bırakı verileceklerini mi sandılar? “ (Ankebût, 2) ile Allah , “Ben, seni senden iyi bilirim, ama sen git kendini öğren” demiştir. İşte içinde yaşadığımız bu dünya hayatı, kim olduğumuzu öğrenme sürecidir. Aslolan, bizim en başta Allah’a söz verirkenki, kalp halimizdir. Kitabımızın başında insanın anne

karnında teşekkülü ile ilgili nakledilen hadisin devamında “…Sonra Allah dört kelimeyi/dört hususu yazmakla görevlendirilen bir melek gönderir ve kendisine: 'Onun amelini, rızkını, ecelini, bir de şaki veya said olduğunu yaz' diye emredilir. Sonra kendisine ruh üflenir.” şeklindeki ifadenin izahı da budur. İşte her birey “kâlû belâ”daki kalp hali üzerine yaratılır, bu onun kaderidir. Ayrıca Allah ezelden ebede tüm zamanı kuşatmıştır. İnsanın anne karnına düşüşünden ölümüne kadar olan zaman dilimi, Allah indinde bir an gibidir. Hatta insanın anne karnına düşmesinden evvelinde daha ebeveyninin bedeninde iken, ebeveyninin halini bilen, niyetini bilen de O’dur, bundan dolayıdır ki, çocuklar birer imtihan vesilesi sayılmıştır. [Referans: Enfal-8; Teğabun15] Ancak, Allah rahmet sahibidir. Kulunun her an dönmesini ümit eder. Kalpleri evirip çeviren O’dur. İnsanı kâlû belâda verdiği söz üzere tutacak da, o sözden uzaklaştıracak da insanın akletmesi ile alakalıdır. Bundan dolayı ki, Allah kulunu bilip yaratmış olsa da, o kalbinde hastalık bulunup sözünü hak üstüne vermeyenler içinden de olabildiğince zümrenin Hakka yönelmesini ümit eder.

149

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Bundan dolayı, Kur’an’da defaat ile “akletmekten“ bahseder ve “..Umulur ki, böylece korunmuş (Allah'ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.” (Bakara, 21), “…Allah'tan korkun, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Bakara, 189), “İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır.” (Nîsa, 99), “…Umulur ki düşünüp anlarsınız.” (En’âm, 151), “Fakat tevbe eden, iman edip iyi işler yapan kimseye gelince, onun kurtuluşa erenler arasında olması umulur.” (Kasas, 67) diyerek işte bu umudunu dillendirir. Ve yine Kitap, üslubu gereği hem özeli hem geneli esas alarak, baştaki iman sözüne atıfta bulunarak hatırlatır : “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter.” (Tahrim, 8) Özetlemek icap ederse, insan evvelinde verdiği sözün kalbi haline uygun bir kader ile halk olur. Ancak, Rahmeti alemleri kuşatmış olan Allah bu kaderi değiştirme güç ve kudretine sahiptir. “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.” (Hadîd, 22) diyerek Allah kaderi işaret etmiş, “Ama Rabbiniz buyuruyor ki: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Şüphesiz ki, bana kulluk etmekten ululuk taslayarak çekinenler, aşağılık bir halde cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min, 60) ve “her insanın amelini boynuna dolayıverdik ve Kıyamet günü onun için bir kitap çıkarırız ki, onu neşredilmiş olduğu halde karşılar.” (İsrâ, 13) diyerek de kaderin seyrinin kendi

150

A.Salim Adiloğlu

elimizde olduğunu belirtmiştir. Bunu şeklen ifade etmek gerekirse, aynen aşağıdaki gibidir. Başı sonu bellidir, Hak’tan gelinip Hak’ka gidilir, sınırlar çizilmiştir, iyi ve kötü, hayır ile şer örgüsü kurulmuştur ama her halden diğer hale geçiş de her daim mümkündür:

ŞEKİL 1
Allah, yarattığı kulunu bilmiş, kaderini ona göre belirlemiş, Lâkin yine de rahmet göstermiş, ona kaderini değiştirebilme imkânı vermiştir. Bu yönü ile dua insanoğlu için büyük nimettir. İblis’i de Allah bilmiştir. Allah İblis’in içinde tuttuğu gizli kibri bilmiş ve bunu açığa çıkarmak için uygun ortam hazırlayıp, herkesin bulunduğu bir ortamda Adem’ e secde emrini vermiştir. Maksat İblis’in kibrini açığa çıkarmaktır ve İblis de kendinden umulanı yapmıştır. "Ey İblis! O benim kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?"

151

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

dedi.” (Sad, 75) derken, bunca melek, yüce makam sahipleri secde etti de seni alıkoyan nedir denerek kınanmıştır. İblis, bunun bir imtihan olduğunu anlamıştır ve bundan dolayı “Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” (A’râf, 16), “Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!” demiştir. Burada İblis’in “beni azdırman” demek ile kastettiği “bunun bir imtihan olduğunu kavrayamayıp kibrinden gaflete düşmüş” olmasıdır. “Rabbim” diyerek bunu dillendirmesi de delilidir. Rabbin, İblis’in özünü bilmesi gibi, İblis de Rabbi bilmiştir. İblis burada üç günah işlemiştir: Kibir, emre itaatsizlik ve tövbe etmek yerine, rahmetten ümit kesip, isyanını artıracağına dair ahdetmesidir. Oysaki, “…Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tövbe edip Allah'a yöneldi.” (Sad, 24) de belirtildiği gibi hatasını anlayıp isyana isyan katmak yerine hemen tövbeye yönelse, belki de Allah özrünü kabul edecek idi, ama o kendine açık olan rahmet kapılarını kendi kapatıp, kendi kaderini ebediyen değişmeyecek şekilde kapattı. Oysa, biz kibir ve emre itaatsizlik günahını her gün işliyoruz; öyle ki; İblis, Adem’e secde emrine itaat etmedi de şeytan oldu. Biz müslümanız deyip, Allah’ın Kitap’ında “Bana secde edin” dediği emrine itaat etmiyoruz, Lâkin hala cenneti/ rahmeti ümit ediyoruz. Öyle ise, şeytanı kınama ey insan, kendi nefsini kına!

152

A.Salim Adiloğlu

Kaderin bir diğer manası ise “Allah’ın her şeyi bir ilim ile belli bir ölçü ve nizam ile yaratmış” olmasıdır. Bu manası açıktır. “Hiç şüphesiz, biz her şeyi bir kader ile yarattık.” (Kamer, 49) ayetinde geçen “kader” bunu ifade eder. Ay, güneş, yıldızlar, demir, insan, hayvanat akla gelebilecek her şey bir ölçü ile, hesap ile ilmen yaratılmış ve tesadüfe yer yoktur. Yani, uçurumun kenarına gidip kendinizi aşağı bırakırsanız, düşer ya ölürsünüz ya sakat kalırsınız. Neticeye kader diyemezsiniz. Çünkü yukarıda ilk hali ile izah ettiğimiz kader, hayatın iskeletini oluştururken, ona eti kemiği sizin aklen tercihleriniz giydirir. Bir kadın bir erkek ile ilişkiye girerse, vakti ilmen olmasını gerektirecek vakit ise, sıhhat de buna elverişli ise, çocuk sahibi olursunuz ve siz bu durumu kaderde gelmesi varmış diye izah edemezsiniz. Bu iki türlü kader izahından, birini kabul edip diğerini reddedemezsiniz. Yukarıda bahsettiğimiz her iki kader izahı geçerli izahtır. Hayat bu ikisini bir arada taşır. Eğer bunlardan sadece kaderin “ölçü, nizam olması” halini sırf birilerine şirin görünmek adına alırsanız, “…Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor, yine öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor, öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor….” (Bakara, 74) ayetinde geçen “Allah korkusundan yerinden yuvarlanan taşları” yerçekimine, toprak erozyonuna, kaya çözülmesine bağlar, zahire izah bulursunuz da, bir taşın, kayanın Allah’tan korktuğunu ifade eden Allah’ın ayetinin altında kalırsınız.

153

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Bundan başka bir de evrenin kaderi vardır. Bu aslında vuku bulan çoğu şeyi, hatta tam manası ile izah edilebilse, her şeyi açıklayacak niteliktedir: Evren yoktan verilmiştir ve yine yok olmaya mahkûmdur. “Odur sizi çamurdan (balçıktan) yaratan ve sonra (size) bir ömür tayin eden. Bir de O'nun katında muayyen bir ecel (kıyamet günü) vardır. Ama hala şüphe edip duruyorsunuz.” (En’âm, 2) ayeti, içinde bulunduğumuz maddi evrenin, aynen insanoğlu gibi ömrünün bir sonu olduğunu belirtir. İnsan da zaten minyatür bir evren niteliğinde yaratılmıştır. Şimdi Kur’an ayetlerini esas alarak, evrenin genişleme temelli sonunu/ kaderini izah etmeye çalışalım. Bilinsin ki; Biz, Allah’a koşulsuz inanırız. Çünkü biz, bizim bize denilen kadar basit olmadığımızı bilir, bizi “Üstün Bir Elin” kudretiyle yapmış olmasından gocunmaz, aksine özenerek halk edilmiş olmaktan onur duyarız ve bunun için de “her ne istersek, her ne umarsak söze hamd ile başlarız.” O’nun her dediği mutlak doğrudur. Bilim, ne söylerse söylesin, O’nun dediklerini teyit noktasını geçemeyecektir. Bugün neyin nasıl izah edildiğinin önemi yok. Uzun koşulu bir maratonda, ilk çıkışı yapanın şampiyon bitireceği garantisi nasıl yok ise, bugün söylenegelenin baki geçerli söz kalacağının da garantisi yoktur. Yazık ki, inada teslim olmuş birilerinin son sözü görme şansı olmayacak. Aslında yaptığımız, bilime dolaylı katkıdır. Burada okuyacaklarınız, parçalar birleştirilmiş olarak ilk kez duyacaklarınızdır. Doğrusunu Allah bilir ve

154

A.Salim Adiloğlu

ümit ediyorum ki, Rabbim beni Kendi’ni bildirme ve tebliğ niyeti hatırına, doğruya isabet ettirmiş veya olabildiğince yaklaştırmıştır: “Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.” (Âl-i Îmran, 133) “Rabb'inizin mağfiretine ve genişliği göklerle yerin genişliği kadar olup Allah'a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete koşuşun. İşte bu Allah'ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd, 21) “Göğü de biz güçle bina ettik ve biz onu genişletmekteyiz.” (Zâriyât, 47) “Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar; Allah, va'dine kesin olarak muhalefet etmez. Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduğunuz bin yıl gibidir.” (Hac, 47) “Melekler ve Ruh (Cibril), süresi elli bin yıl olan bir günde O'na yükselir.” (Mearic, 4) “Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem, 71) “Ey iman edenler! Allah'ın işaret/ sembol/

şiarlarına…saygısızlık etmeyin..” (Mâide, 2)

155

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

“O, gökten yere kadar olan bütün işleri düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler), sizin hesabınızla bin yıl tutan bir günde O'na çıkar.” (Secde, 5)

Temel referansımız olan ayetler yukarıda sıralanmış ve bunlar içinde yine referans cümleler italik yazılarak vurgulanmıştır. Bunları temel alarak diğer ayetlerin de yardımı ve eldeki bilindik gerçeklerle izah etmek gerekirse: 1- Evrende bir simetri hakimdir. Bununla birlikte, her şey zıddı ile vardır, ki evvelki bölümlerde madde, antimadde olayını izah ettik. 2- Evren sürekli genişlemektedir. Ancak bu bir sınırsız ve sonsuz genişleme değildir. Eğer böyle olsa idi, “Allah katında bir gün sizin saydıklarınızla bin yıla” denk gelmez, bir denklik söz konusu olmaz idi. Denilebilir ki, belki Allah katında da genişleme söz konusudur; ki değildir, eğer öyle bir şey olsa “cennete ait en/genişlik değeri” verilmez idi. 3Allah katında gece yoktur, yıl yoktur; çünkü

sonsuzlukta zamana ihtiyaç yoktur. “Allah katında gün” ifadesi zihinlere yol göstermek için bir kıyas kriterinden başka bir şey değildir. Ancak bu ifade, sonsuzdan gelip sonsuza giden bir ölçütün kendi içinde birimlere ayrıldığını ve bu ayıraç kriterinin “gün” diye ifade edildiğini, bu

156

A.Salim Adiloğlu

günün ise dünya yılı ile “bin yıla” denk geldiğini ifade eder. 4- Allah katında zaman, biri nurdan (manevi/biz buna Ty diyeceğiz) diğeri ışıktan (maddi/biz buna Tx diyeceğiz) ve her biri bin dünya yılı genişlikli düzlemsel ve birbirine dikey iki kaynağın kendi içinde sonsuz paralellikte sıralanması ile oluşturdukları saçaklardan oluşur. Bu iki kaynağın kesiştiği yerde oluşan “biner yıllık kare birim” günü ifade eder ve biz buna Tb diyeceğiz. Bu iki kaynaktan dolayı, “O iki doğunun da Rabbi, iki batının da Rabbidir.” (Rahman, 17) ( Buradaki iki doğu ve iki batı tabiri aynı zamanda, üslup gereği birden fazla durumu işaret etmekte olup, dünyanın eksen eğikliğinden kaynaklanan astral ve coğrafik doğu ve batı durumunu da kapsar.) 5- Evrenin genişlemesi bir balon genişlemesi gibi değildir. Öyle olsa, yer (ki yerde göklerin içinde bir cüzdür) ve gökte olan işlerin Allah’a yükselmesi için geçen zamana sabit bir değer yerine sürekli azalan bir değer verilmesi gerekirdi. Oysa ki, “1000 yıl süren bir gün” denerek sabit bir zaman verilmiştir. Evrenin genişlemesi, bir yumurta içinde civciv teşekkülü gibidir: Dışardan yumurta sabit hacimlidir. Ancak, varlıktan varlığa ve enerjiye dönüşerek teşekkül eden yeni varlık, sınırı değişmeyen hacim içinde genişlemektedir. Yani genişleyen yumurta değil, merkezdeki sarı maddedir. Bir tavuk yumurtası, evrenin prototipidir. Yumurta figürüne sığdırılmış evren içindeki varlık,

157

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

bir sonraki dünya yılı bir önceki bulunduğu konuma göre yaklaşık 21 günlük bir düzlemsel öteleme yapmıştır. Bu aynı düzlem üzerinde simetrik olarak (+) ve (-) yönlerde yaklaşık 10.5’ar günlük öteleme demektir. Bu ayın bir

güneş yılı içindeki yörüngesel geri kalım süresidir, güneş takvimi ile ay takvimi arasındaki gün farkıdır. Yani mevsimsel gün hesabınızda ve güneşe karşı konumsal anlık duruşunuzda güneş takvimi size rehberlik ederken, bir önceki yıla kıyasla evrensel varlık duruşunuzda size rehberlik edecek olan Ay takvimidir. Yani, ayın bir güneş yılı geçtiğinde vardığı seyir noktası, sizin bir yıl önce evrende bulunduğunuz noktadır. 7- Sonsuzdan gelip sonsuza giden düzlemsel ve birbirine dik, sonsuz boyuttaki Tx ve Ty’ lerin oluşturduğu düzlemden bir kesit alındığında; cehennem ve dünyanın içinde bulunduğu bilindik maddi varlıklı evren Tb kadar alçaktadır ve Tz derinlik düzlemini oluşturur. Bunu bir analitik düzleme oturttuğunuzda (şekil 2’de götse-

rilmiştir), Evren Tx-,Ty-,Tz- ; Cehennem Tx-/Ty+,Tz- ve Tx+,Ty-,Tz-; cennet ise Tx+,Ty+,Tz+ düzleminde yer alır. Arş ise cennet yerleşkesinin üstündedir. Bu Tb kadarlık alçalma durumu “işlerin bin yıl sayılan bir günde” O’na erişmesinden ve cehennemin çift düzlem üzerinde oluşu “alemlerdeki simetri” düzeninden dolayıdır. Bu diziliş, yine diğer ayetlerde geçen “herkesin cehennemi görmesi”, “cehennem ehlinin cennet ehline seslenmesi” durumunun izahıdır. Sırat köprüsü denen şey, işte bu alçalma duru-

158

A.Salim Adiloğlu

mundan mahşere giderken geçilecek olan bir Tb lik yükselme köprüsüdür. Yine bu düzlemsel dizilimden dolayı, cehennemin üstündedir. 8- Düzlem merkezi Allah’ın zatına ait evrensel sıfır (O) noktası ve O’nun nezdinin başlangıç noktasıdır. Evren ile düzlem merkezi arası mesafe bir Tb iken, cennetler ile arş arası mesafe 49 Tb kadardır. Yani evren ile arş arası 50 Tb’dir. (Mearic,4 ) 10- Evrenin genişlemesi, sürekli yavaşlamaktadır. (Bilim eldeki kısıtlı verilerle hızlanmaktadır demektedir). Çünkü bu süre, Nuh a.s. döneminde her bir yönde yaklaşık 18 günlük öteleme gösterirken, bugün yaklaşık 10.5 güne düşmüştür. Bu prototip seçilen yumurtada vukuu bulan ve örnek üzerinde varlığın varlığa dönüşüm genellemesine uyar. Hücre bölünmesi, teşekkülün erken safhalarında ilerleyen dönemlere nazaran muazzam denecek seviyede çok ve hızlıdır. 11- Düzlemsel diziliş, merkez düzleme paralel veya yatay değil aksine 45 derece eğimlidir. Öyle olmasa, “işlerin Rabbe ulaşımı için sabit bir zaman verilemez idi.” Bu ancak 45 derecelik ve merkezden etrafa balon gibi küresel değil, spiral dairesel genişleyen bir evren izahı ile mümkündür. 12- Genişlemeyi, yumurta şeklindeki hudutlar içinde sarı maddenin içine beyaz maddenin spiral difüzyonu şeklinde düşünmek mümkündür. Yani her hâlükarda ortada sarı

159

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

madde varken olmuştur. Bu nedenle evren ilk big bang anından itibaren değil, 6 günlük yaratılma ve çekim denge sürecinin tamamlanmasından sonra genişlemeye başlamıştır. Evrenin genişleme hızı ortalama bir hızdır. Bu her yönde aynı sonucu vermez. Aynen dünyanın güneş etrafındaki hızı gibidir. Evren, spiral genişlemesini Tx- ve Tydış düzlem alanında en hızlı yaparken, O noktası karşısına gelen düzlemlerde yavaşlatır. Yumurta içinde civciv teşekkülünde olduğu gibi, evrensel genişleme zoraki bir yerde duracak, bundan sonra, evren kendi içsel enerjisini ( bu yumurta içindeki 3 günlük ihtiyacı karşılayan hava deposunun kullanımına karşılık gelir) tüketip kendi içinde toplanarak yok olacaktır. [Referans: Enbiyâ-104] Mekanizma aynıdır. Tek fark, birinde enerjinin varlığa dönüşümü söz konusu iken, diğerinde varlığın yeni bir enerjiye dönüşümü söz konusudur. 13- Genişleme 7 kademelidir. Her bir kademenin ortalama genişleme hızı farklıdır. Biz son kademenin içindeyiz. Genişlemenin manevi izahı “Rabbin, gel deyişi ve her şeyin isteyerek geliyor oluşudur.” [Referans: Fussilet:11] Genişleme, aslında Rabbe yükselmedir. Her bir genişleme kademesinde, ay bir kademe şişirilmiştir ve artık ayın genişleme imkanı yoktur. Yumurta örneğinde geçen 21 günlük süre, yaratılmadan itibaren geçen 3’er günlük 7 safhayı ifade eder. Son safha toplanma safhasıdır. Evreni prototip teşkil eden yumurtadaki bu maddi varlıktan mana varlığa 7 kademeli geçiş, aslında tüm mahlûkat için geçerlidir.

160

A.Salim Adiloğlu

Tüm gebelikler 7 kademelidir. İlk kademeden sonra her maddi varlığa mana verilir. Şekil 2 bunu tasvir etmektedir. 14- Evren sadece genişlememekte, aynı zamanda spiral bir yörüngede dönme/akma eylemi yapmaktadır. [Referans:Yâsin-38] Bu eylem, dünyanın güneş etrafındaki dönme eyleminin çizgisel hız ve yörünge tipi olarak aynıdır. Bir tam döngüyü dünyanın güneş etrafındaki dönüş süresinde tamamlar. Sadece dönüş yönü zıttır. Yine dünyanın içinde bulunduğu galaksi dahil galaksilerin tamamı tek bir cisim gibi dönme eylemi yaparlar. Bu eylemin de çizgisel hızı dünyanın kendi ekseni etrafında dönüş hızına eşit, ancak yönü zıttır. İşte temel olarak bundan dolayı, dünyanın dönmekte olduğunu bireysel ve topyekün bizimle dönen dünya içi varlıklara bakıp anlayamayız. Havaya atılan değişik türde cisimlerin, atıldığı noktalara dönmesinin temel nedeni atmosferin de bizimle beraber dönüyor olmasından ziyade budur. Zıt yönlü ve eşit hızlar birbirini sıfırlar. 15- Evvelki babda bahsini ettiğimiz ve ardı ardına olması mantıklı görünüyor olmasına rağmen böyle olmayıp, ardışık üç ay ile bağımsız tek aydan oluşan “haram aylar” olgusunun nedeni, evrenin bu döngüsü ile alakalıdır. Evren yıllık döngüsünü yaparken, her yıl aynı hicri aylarda “0 noktası”nın önünden geçmektedir. Bu aylar, Mâide Sûresi 2. ayette belirtilen “işaretler”den olması dolayısı ile haram kılınmıştır. Yani bu aylarda, evrenin içindeki dünya

161

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

0 noktasından; Allah’ın huzurundan geçmektedir. Evren, dünyanın güneş etrafındaki yörünge hareketinin aynını yapıyor olduğundan tek döngüde dünya biri yavaş ve 0 noktasına yakın geçiş olan, diğeri hızlı ve 0 noktasından uzak olan iki geçiş yapar. Yavaş geçişe denk gelen haram aylar, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ayları iken; hızlı geçişe denk gelen ve hızdan dolayı tek olan bu ay Receb ayıdır. Allah, kendi huzurundan geçişte savaşa ve kana müsaade etmemiştir. Bu durum şekil 3 de temsilen götserilmiştir. Şimdi birileri diyebilir ki, Allah her an insanoğlunu gözetlemededir. Ne diye, sadece dünyanın kendi huzurundan geçtiği anları kutsayıp, bu zamanlarda kan akıtmayı haram etsin. Doğrudur, Allah her an bizi görmekte ve gözetlemektedir. Ancak, Allah günlük yaşamda konuşmayı yasaklamaz iken, kendi huzurunda duruş olan namazda zikir harici konuşmayı yasaklamıştır. Bu da aynı haldir.

162

A.Salim Adiloğlu

ŞEKİL 2

163

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

ŞEKİL 3

Şimdi böyle diyoruz diye birileri hemen ayaklanır, “din elden gidiyor, bunca asırdır böyle olmuş, böyle bilinmiş, bir sen mi akıllısın, hem benim bulamadığımı sen kimsin ki buluyorsun…..” diye.. Bunlara denecek sözümüz ancak şudur; maksadımız hakikati ortaya çıkarmaktır. Allah’ın Kitabı’nın daha iyi anlaşılmasına vesile olmaktır. Yaptığımız ve dediğimiz en doğrusudur iddiamız zaten

164

A.Salim Adiloğlu

fıtrata aykırı olur. En önemlisi de yine Kitap’ın vereceği cevaptır: “Söylenen başlarına geleceği vakit, bunlar için yerden bir "dabbe" (canlı) çıkarırız ki bu, onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.” (Neml, 82) diyerek Allah’ın zaten, ahir zaman insanlarını muhatap alarak, hakkı ile iman etmeyip, yanlış üzere olduklarını kendilerine hatırlatacağını ifade ediyor. Yine Kitap’ta, “Karşılığında nefislerini sattıkları şeyi kıskançlıkları sebebiyle Allah’ın, kullarından dilediğine lütfuyla indirdiği vahyi inkâr etmeleri ne kötüdür!.....” (Bakara, 90); “Seni yalancı saydılarsa, senden önce açık deliller, hikmetli sayfalar ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberler de yalanlanmıştı.” (Âl-i Îmran, 184) denilip, peygamberlerin bile kınandığı, yalancı sayıldığı belirtildiğine göre, ben şahsım adına sıradan bir beşer olarak gayem istikametinde kalmayı ve niyetim ile teslim olanlardan olup, şaşırmadan, aldırmadan üstüme düşeni yapmayı tercih ederim. Bilim nihai doğruyu bulana kadar birçok konuda çok fikir değiştirmiştir, sonunda bu konuda da Kitap’ın dediğine gelecektir.

165

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

166

A.Salim Adiloğlu

MÜŞRİK- MÜNAFIK-KAFİR HRİSTİYAN- YAHUDİ- KİTAP EHLİ

“İbrahim, ne yahudi, ne de hrîstiyan idi; fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi; müşriklerden de değildi.” (Âl-i Îmran, 67) Kur’an, yukarıdaki ayette İbrahim a.s.’ın dinine referansta bulunmak ile, aslında her üç dinin de özde aynı din olduğunu belirtmektedir. Aslında önceki sayfalarda belirttiğimiz gibi şeriat temelde Hz. Nuh şeriatıdır. Ancak Nuh a.s. yerine bu ayette İbrahim a.s.’ın dininden bahsedilmesinin nedeni, hrîstiyan ve yahudilerin, İslam’ı Peygamberimizin (s.a.v) Hz. İbrahim’in diğer çocuğunun soyundan geldiğini esas alarak farklı görmeleridir. Bu ayet ile soyun dayandığı Hz. İbrahim’in dininin İslam, kendisinin de müslüman olduğu, ayrılıkların ise, insan icadı olduğu vurgusu yapılmıştır. Aslında ilk insandan itibaren din aynı dindir ve bu dinin adı “İslam”dır. Bugün insanların bunu ayrıştırmış olmaları hakikati değiştirmez, aksine uydurdukları şeylere kendilerince isim vermiş olduklarını teyit eder. İnsanların yaptığı şey, “Allah katında din, şüphesiz İslam'dır.” (Âl-i Îmran, 19) ayetinin belirttiği insanlar için en başından beri öngörülmüş olan tek dini,

167

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

zamanla “karıştırıp bozarak ve yeni şeyler uydurarak” [Referans: En’âm-137] ortaya yeni kurallar manzumesi çıkarmaları, bu icat edilen kurallara kendilerine göre adlar vererek bunu yeni bir din haline getirmeleri ve bunu çocukları vasıtası ile yeni nesillere aktarmalarıdır. Bundan dolayı, “Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Bakara, 170) ayetinde hiçbir din adı verilmeksizin “Allah’ın indirdiğine uyun” denerek, indirilenin hep aynı olduğu ancak insanların bunu anlamak yerine, atalarından kendilerine miras kaldığı hali ile yaşamayı tercih ettiği vurgulanmıştır. Velhasıl, Şekli nasıl olursa olsun, kendine göre adı belli bir dine inanıyor, velev ki, inandığını iddia ettiği dinin adı İslam, kendine verdiği isim de müslüman olsa dahi, kişi Allah’ı birlemiyor, O’na ortaklar isnat ediyor, O’nla arasına aracılar koyuyor, ve dahi, müslümanım diyor ve namaz kılmıyor ise, şirke giriyor demektir ve her kim şirkte ise onun adı müşriktir. Çünkü “Hepiniz O'na yönelerek O'na karşı gelmekten sakının, namazı kılın; müşriklerden olmayın.” (Rûm, 31) ayetince “namaz kılmamak” bir müşriklik alametidir. “Namaz, dinin direğidir.” hadisince din binası ancak namaz ile ayakta durur ve o olmadan din olmaz. Namaz; vaktin, dolayısı ile vaktin oluşturduğu hayatın Allah’a adanmışlığıdır.

168

A.Salim Adiloğlu

“De ki: "Benim namazım, ibadetlerim, yaşamam ve ölümüm hep alemlerin Rabbi olan Allah içindir." (En’âm, 162) Eğer Allah için kıyama durmuyorsanız, siz işte kıyama durmadığınız o iki vakit arasında, kendinizi şeytana adamışsınız demektir. Allah’ı terk edip, şeytanı dost edinmiş, din uydurmuşsunuz demektir. Her türlü kolaylığı sağlanmış namazı kılmamakla kimsenin kendisine “ben iman ettim” deme hakkı yoktur. “"İman ettik" dediler. De ki: "Siz iman etmediniz. Ancak "teslim olduk" deyin. Fakat iman henüz kalplerinize girmemiştir ….”(Hucurât, 14) Ayeti, imanın “ben şuyum” demekle olmadığının delilidir. Namaz da, görsel ve ritüel olarak tek başına yeterli değildir. En’âm 162’de “Benim namazım Allah içindir” ifadesi ile, Allah için olmayan namazların varlığına atıfta bulunulmuştur. Namazı ve ibadetleri Allah için olmayana müşrik denir, yaygın anlayışta olduğu gibi münafık denmez. Münafık, zaten namazını hiçbir ilah için yapmaz, onun derdi gösteriştir, her nifak, parçalanma, fırkalaşma, onların elinin altından çıkar. Her şey için akla bürünme yoluyla uydurdukları mazeretleri vardır. İnfak etmezler, dünyayı pek severler. Münafıklık ile ilgili Kur’an’da yeterince izahat vardır. Müşrik ise, namazını hamd ve teslimiyet için değil, ritüel olsun diye, Allah’tan kendisine bir şeyler istemek için, menfaat olsun diye yapar. Müminin namazı özel bir namazdır, DOSDOĞRU namazdır: “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler,

169

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azizdir, hikmet sahibidir.” (Tevbe,71) ayetince “Dosdoğru namazın” da tamlayanları vardır. İyiliği emredip, kötülükten alıkoymak, zekât vermek ve ayet ile hadislerde emrolunana itaat etmek bir elin parmakları gibi dosdoğru namazdan ayrılmayan, mümin olmanın şartı hükümlerdir. Müşriklerin kafası karışıktır! Akletmeksizin bir tanrıya inanırlar, ne yaptıklarından, niçin yaptıklarından haberleri bile yoktur. Geleneğin takipçileridirler. Atalarının yolu üzeredirler. Kitaplarından da Kitap’ta yazandan da, aleme döşenmiş ayetlerden de akletmedikleri için haberleri yoktur. Öylesine ağızları ile inanırlar. Birkaç ritüeli, neyin niçin olduğunu bilmeden yaşarlar. Yılın her günü Allah’ındır. Ama onlar, bütün bir yıl yapmaları gereken rütin ibadetleri, numerik bir sistemle, bir veya birkaç geceye ya da özel güne sığdırıp, işi bitirirler. Bir de müşriklerin içinde inkâr edenleri vardır.“kitap ehlinden ve müşriklerden inkâr edenler….” (Beyyine, 6) ayeti bunları işaret eder. Bunlar ise kafa karışıklığından kurtulmak için, yol olarak kendilerine hepten reddetmeyi seçmiştir. Onlar için, sadece dünya hayatı vardır. Yaptıkları her eylem, dünya hayatlarında menfaat edinme, hayatlarını idame maksatlıdır. İşte bunlar da kâfirlerden bir cüzdür. Görüldüğü üzere münafıkın ve müşrikin dini yoktur, menfaati vardır. Her dinin içinde münafık ve müşrik vardır. Onlar için din bir enstrümandır sadece. Allah çocuk edindi diyenler ise tamamen küfre düşmüş, kâfir olmuştur: “Yahudiler, "Uzeyir Allah'ın

170

A.Salim Adiloğlu

oğlu" dediler, Hıristiyanlar da "Mesih Allah'ın oğlu", dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. Daha önce inkâra sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da

saptırıyorlar!” (Tevbe, 30) ayetinde “daha evvel inkâra sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar” ile kasıt, daha evvel “melekler Allah’ın kızlarıdır” diyenlerin sözleridir. Allah, kitabın başında izah ettiğimiz gibi evlat edinmekten münezzehtir. Her kim, kendine göre böyle bir çıkarımda bulunur ve bunu itikat edinirse, şüphesiz sapmış, küfre düşmüştür. Ayetin içinde geçen ifade ilginçtir; “gevelenmiş sözler”. Bu, böyle diyenlerin dediklerine kendilerinin de inandığı yok da işte, bir kere denmiş ve o deyiş üzerine yaşayıp gidiyorlar manasındadır. Aklı başında, okuduğunu gözü ile değil, gönlü ve zihni ile okuyan hiçbir Yahudi ve Hrîstiyan, kitap diye okuduklarının Allah’ tan geldiği hali ile olan bir kitap olduğunu iddia edemez. Bu mümkün değildir. Çünkü başından sonuna kadar, birbiri ile çelişen yüzlerce binlerce ifade mevcuttur. Allah’tan olan bir şeyde de böyle bir durum söz konusu olamaz. Ama onları kınamamak lazım.Çünkü bizde de insan yazması dini bazı kitaplarda, Allah’ın Kitap’ıyla çelişir bir dolu ifade bulunurken, hakkı konuşmak ve bu yanlışları işaret etmek varken, türlü sebeplerle susmayı tercih edenlerimiz yok mu? Vallahi akşama kadar kınadığımız Yahudi ve Hrîstiyanların hali, bizim bu halimizden iyidir. “….Allah'ın kelamını işitip dinleyinceye kadar ona aman ver, sonra (müslüman olmazsa) onu güven içinde bulunacağı

171

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

bir yere ulaştır. İşte bu (müsamaha), onların, bilmeyen bir kavim olmalarından dolayıdır.” (Tevbe, 6) ayetinin dediği gibi hiç olmaz ise, onlar bilmeyen kavimler! Bize ne oluyor ki, hem müslümanız diyor, hem de hakkı konuşmuyoruz? Bizim Yahudiler ve Hrîstiyanları kınama hakkımız yoktur! Bu hak, anası babası müslüman olduğu için müslüman olmuş ve olduğu ile kalmış insanlara haramdır! Çünkü onun, eleştirdiği insandan bir farkı yoktur! Aksine, seviye olarak belki de onlardan daha aşağıdır, aynı neviden işlenecek bir günaha karşı veballeri daha da çoktur. “Allah'ı ve peygamberlerini inkâr eden, Allah'la peygamberleri arasını ayırmak isteyen, "Bir kısmına inanır bir kısmını inkâr ederiz" diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir

olanlardır.” (Nîsa, 150-151) ayetleri çok manidardır. Bu ayetlerde, kâfir tanımı, daha doğrusu kâfirliğin türlerinin sıralaması vardır. İlk cümledeki “inkâr” zaten kâfirliğin genel kabul görmüş tanımına uyduğu için anlaşılması kolaydır. İkinci cümlede geçen “Allah ile peygamberin arasını ayırmak istemek” ile “bir kısmına inanır bir kısmını inkâr ederiz” ise, tokat niteliğinde tanımlardır. Öyle ki, bugün müslümanım diyen insanları muhatap alır bu cümleler. Hepten inkâr eden zaten zayi olmuştur. Hüküm verilmiştir. Ancak Allah’ın Kitap’ında, “peygamberde sizin için örnekler vardır” [Referans: Ahzâb-21] denilmiş ve sayısız ayette “Allah ve Resüluna itaat” ayrılmaz ikili ola-

172

A.Salim Adiloğlu

rak verilmişken Allah Resülunun sünnetlerini, Kitap’a uyan hadislerini hiçe sayanlar bu ümmetin içindedir. Emir olarak namaz da, zekât da, içki yasağı ile beraber tek bir Kitap’ın içinde verilmişken, ben kafama göre takılırım diyenler de bu ümmetin içindedir. Namaz da, başörtüsü de tek bir Kitap’ın içinde iken, ben namazımı kılarım ama başımı örtmem diyenler de bu ümmetin içindedir. Şu yokluk dünyasında karnını doyurmak için, işsiz kalacağım korkusu ile işvereninin önünde binbir takla atan, ama aldığı nefesi kendisine bahşeden Yaratıcısına bir namazı çok görenler de bu ümmetin içindedir. Üç kuruş borç verip borçlusunu köle yaparken, her şeyini borçlu olduğu Rabbine kul olmayanlar da bu ümmetin içindedir. Ankara’da öğrenci iken evden okula otobüs ile giderken, geçtiğimiz güzargahtaki pavyon, gazinoların camlarına Ramazan ayında asılan “Ramazan münasebeti ile kapalıyız” yazısı beni çok üzerdi. Bu trajikomik bir durumdur. İşte kendine müslümanım diyenlerin bir kısmının durumu budur. Ve yukarıda Nîsa 150-151 ayetlerinde vurgu yapılan ve “işte bunlar kâfirlerdir” denilen şeyden kasıt tekil örnekleri ile bunlardır. Bizim kimseyi kınamaya hakkımız yoktur. Müslümanların önce kendi iç muhasebelerini yapmaları gerekmektedir. Müslüman olmak kolaydır, ancak mümin olmak ve müslüman kalmak zordur. Anlaşıldığı üzere “münafık, müşrik ve kâfir” kavramlarının işaret ettiği durumlar, aralarında kıldan ince sınırlar olan üç durumdur. Birinden diğerine geçmek

173

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

veya üçünün hepsi olmak an meselesidir. Allah kimseyi bu sapıklıklara düşürmesin, düşmeye vesile olunacak hal ve niyetlerden de muhafaza etsin. Bu üç vasıf öyle kötüdür ki, Allah lanetlerle anmıştır ve ekserisi bu üç hasletten ve bunlarla nasıl mücadele edileceğinden bahseden Tevbe Sûresi, Kur’an’ın besmelesiz tek Suresidir. Öyle ki, Allah rahmetini Kitap içinde dahi bunlardan esirgemiştir. Bu konu ile alakalı üzerinde en çok tartışılan mevzulardan birisi Tevbe Sûresi 5. ayette geçen “müşrikleri nerede bulursanız öldürün” ve Bakara Sûresi 191. ayette geçen “onları nerede bulursanız öldürün” referanslı, İslam’ın gayrimüslimlere yaşama hakkı vermediği iddiasıdır. Bunu diyenler Kur’an’ın “onlar peygamberi kendi oğullarını bilir gibi bilirler” ifadesinde olduğu gibi, iddia ettikleri şeyin hiç de öyle olmadığını bildikleri halde sırf fitne, fesat olsun diye böyle demeye devam ederler. Bu ayetlerde kastedilen “öldürme” eyleminin muhatapları bellidir. Karşı tarafın dinine, hukukuna saygılı olacağım diye ahitleşmesine rağmen bu ahde uymamışlar, ahde uymuş gibi görünüp ahdin taraftarı olmayan grupları İslam’a karşı kışkırtıp, destekleyenler ile ahde hiç yanaşmayanlardır. Bu gün ışığı gibi net ortadadır. Tarih de buna şahittir. Öyle bir şahittir ki, Yahudileri engizisyon zulmünden kurtaran da, Hrîstiyanları Bizans zulmünden kurtaran da, onları himaye edip, yaşam ve özgür ibadet hakkı veren de, hatta bu hakkı sınırsız ve hadsiz verip, onları şımartıp tepesine çıkaran da müslü-

174

A.Salim Adiloğlu

manlardır. Onun için, bu tür iddialarda bulunanlar, ancak iki şeyi teyit ederler: Birincisi, Kur’an’ı tam okumadıklarını, çünkü iddianın cevabı ayetin geçtiği surenin devamında açıklanmıştır. İkincisi, Allah’ın sözünü teyit ederler. Bunlara ne yapsan yaranamazsın! Ötesinde Kur’an akıl sahiplerini muhatap alır ama bunu yaparken de “aklet” diye dürter. Kur’an’da geçen “kendilerine kitap verilenlerin (yahudi, hıristiyan vb. nin) yiyeceği size helaldir….” (Mâide,5) ayeti onlar ne pişirir, önünüze korlarsa yiyin manasında değildir. Hâlbuki, Kur’an’ın diğer hükümlerine gözünüzü yumup, sırf bu ayeti ele alırsanız, böyle bir mantık yürütebilirsiniz. Ancak bu mantık sadece sizi bağlar. Bu ayette ifade edilen “helal yemenin” sınırı diğer ayetlerde açıklanmıştır. Önünüze “domuz eti”nden yapılarak konmuş bir yemeği yiyemezsiniz. Onun için işinize gelen bir tek cümle ile hüküm veremezsiniz. Bundan dolayı, yapılan haksız yorumlar, yorum sahibinin ancak Kur’an’a olan cehaleti veya kinini ifade eder. Kur’an, hrîstiyan, yahudi, ve kitap ehli tabirlerini bir arada kullanmıştır. Hâlbuki, düz bir bakış ile hrîstiyan da yahudi de birer kitap ehlidir. Gündelik konuşmada İncil’e inanıp, onu tatbik eden hrîstiyan, Tevrat’a inanıp onu tatbik eden Yahudidir. Oysa teoride böyle olsa bile, pratik yaşamda bu tek kelimelik dar tanımlar yetersiz kalır. Hrîstiyanlar ve Yahudiler de kendi içlerinde değişik sektlere ayrılır. Hatta bilindik bu sektlerin dışında aklını kullanarak, yanlışları tespit etmiş, bunları inanç kaideleri

175

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

ve pratiklerinden çıkarmış ama çeşitli nedenler ile hala hrîstiyan veya Yahudilik üzerine olanları vardır. İçlerinde Allah’a oğul isnat edenler vardır, bunlar kâfir olmuştur, bunlara kurtuluş yoktur. İçlerinde Hz. İsa, tanrıdır diyenler vardır, bunlar kâfir olmuştur, bunlara kurtuluş yoktur. Ancak, bunları demeyenleri de vardır. Mâide Sûresi 5. ayet Müslümanlara kitap ehli kadınlar ile evlenme izni verirken, Bakara Sûresi 221. ayet müşrik kadınlarla evliliğe izin vermez. Oysa Kitap Ehli hrîstiyanların ekserisi müşriktir. Hatta akla ilk gelen kanaat, onların tamamının müşrik olduğudur. İşte evlilik konusundaki bu iki ayet, hepsinin aynı olmadığına, kitap ehlinin hepsinin müşrik olmadığına dair işaretini vermiştir. “…kitap ehlinin inkârcılarından olan kardeşlerine….” (Haşr, 11) ayetinde geçen “kitap ehlinin inkârcıları” tamlaması da, yine kitap ehlinin içinde inkârcı olmayanlar olduğunu gösterir. Bu konuda değerlendirmede bulunurken dikkatli olmak ve “ehli kitap”ın hepsini aynı değerlendirerek vebal altına girmemek ve Kur’an ölçütlerinde kalmak gerekir. Çünkü Kur’an, yahudi ve hrîstiyanları veli edinmeyi yasaklamakla birlikte, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da hrîstiyanları sebebiyle birlikte göstermiştir.

176

A.Salim Adiloğlu

İÇKİ-KUMAR- SİHİR- FAL- ZİNA-FUHUŞ

“Sonra

andolsun

ki:

“Onların

önlerinden,

arkalarından, sağlarından ve sollarından gelip sokulacağım. Ve sen, onların çoğunu şükreder bulmayacaksın” dedi.” (A’râf,17) “Şeytan onları hakimiyeti altına alıp kendilerine Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, şeytanın tarafında olanlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücadele, 19) “Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hakimiyeti yoktur. Şeytanın hakimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl, 99-100) “Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.” (Mâide, 90)

Kötülüğü insana şeytan öğretmiştir. İnsan aslında iyilik üzere halk olunmuştur. Ancak fıtraten zayıftır.

177

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

İnanmak, güvenmek, daha fazlasını istemek, sevmek, sevilmek insanın fıtri özellikleridir. Şeytan secde etmeyişi anından itibaren insanın azılı düşmanıdır. Her türlü hile ve desise ile iddiasını kanıtlamanın peşindedir. İlk günden beri izlediği metot budur. İnsanın neden yaratıldığını bildiğinden tüm zaaflarını da pekâlâ iyi bilmektedir. İlk, kadını kandırmıştır. Çünkü kadını kandırılmış bir erkek zaten kazanılmış bir erkektir ve onunla ne baştan ne sonradan uğraşmaya gerek yoktur. Kadını kandırırken, kadının zaafını kullanmıştır. İnsanın en büyük talihsizliği, şeytanın insanı biliyor olmasına karşın, insanın şeytanı bilmiyor olmasıdır. İşte bu bilinçsizlik, fıtri zayıflık ile zaaf bir araya gelince şeytan için kadını kandırmak bir tek bahaneye kalmış ve nihayetinde emeline ulaşmıştır. Erkeğin de en büyük zaafı kadındır. Yeryüzünde ilk cinayet kadın yüzünden işlenmiştir. Onun için Kur’an’da inananlara vaat edilen huriler hizmetçi değil, pekâlâ evlenilecek kadındır. Öyle İslam’a üç kuruşluk bilgileri ile vicdandan ve realiteden uzak saldıranları tatmin etmek, onlara şirin görünmek için lafı eveleyip geveleyip onlar aslında kadın/eş/zevce değil, hizmetçi demenin alemi yoktur. Siz hiç, bir hizmetçinin hizmet kalitesini tasvir ederken “iri gözlü” [Referans: Vakıa-22, Sâffât-48, Duhan54] tabirinin kullandığını gördünüz mü? Kitap’ın sözü açıktır. Bunda utanılacak, evirilip çevrilecek bir şey yoktur. Yarattığını bilen Allah, beklentiye ahlak ölçüleri nispetinde cevap vermiş, ahlaksızlığın önünü almayı hedeflemiştir. Demiştir ki, dünyada kadına tamah etme, kadın zaafına

178

A.Salim Adiloğlu

yenik düşüp de ömrünü de ahir hayatını da karartma. Kurallarıma uy, senin burada hoşuna gidenlerle kıyas edilemeyecek derecede güzel olan kadınlardan el değmemiş ve yepyeni yaratmayla yaratılmışlardan sana vereceğim. Bunu kime demiş? Evlilikten başka her türlü münasebeti kendisine yasak ettiği erkeğe söylemiş. Gerçek manada iman etmiş insanlar için bu çok şey ifade eder. Bunu akşama kadar eşini aldatan, metres hayatı süren; komşusunun karısından tutun da okuldaki öğrencisine; işindeki mesai arkadaşına; otobüste, trende beraber seyahat ettiği bayana kadar hiçbir fırsatı kaçırmayan hasta kalplilerin anlamasına imkân yoktur, bunlara karşı da sırf dini savunacağım diye lafı evirip çevirmenin manası yoktur. Allah, işte bunlar gibi olunmasın, temiz dururken kirliye bulaşılmasın diye hükümlerini net bir şekilde izah etmiştir. Çok eşlilik mevzuda aynıdır. Evet, İslam çok eşliliğe cevaz vermiştir. Çünkü İslam, evlilikle dışında, sınırsız gizli kadın/metres kapısını ebediyen kapatmıştır. İslam bu cevazı da evliliğin sınırsız olduğu bir toplumda evlilik sayısına sınır getirerek yapmış ve sayıyı dört ile sınırlandırmıştır. Bu dört sayısı da, erkeğin fıtraten kadına meyilli oluşunun bilinmesi ile beraber, dinamik yaşam koşullarının bu tür evlilikleri bazen mecbur kılmasından dolayıdır. Yine bu kuralı getirirken de, “eşitlik, adalet“ şartı koymuş, bu şartın da fıtraten gerçekleştirilmesinin zor olduğunu ifade edip, tek eşliliği önermiştir. İnsan fıtratı ve hayatın dinamiklerini bu kadar derinlemesine bilen ve buna göre hükümler getiren bir dinin; her türlü kire pasa

179

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

bulaşmış, önüne geldiği ile ilişkiye giren, ancak sırf akşam yattığını sabah unuttuğu ve sorumluluğunu almadığı için sadece bir hatıra nevinden gören, pratikteki eylemi ile teorideki durumunu karşılaştırmak yerine sadece kâğıt üzerinde kaç kişi ile evli olduğuna göre değerlendiren insanlara karşı savunmaya kalkışılması bile dine hakaret olur. Eşlerine sadakat ile yaşayan insanlar elbette vardır. Ancak İslam kural korken, bireysel durumların yanında içtimai realiteleri de göz önüne alır ve hiçbir açık kapı bırakmaz. Bu işin erkek tarafından olan boyutu.Bir de kadın tarafından olan boyutu var ki, o daha da içler acısı. Çok eşliliğe karşı çıkan kadının, erkeğine ya koşulsuz çok güveniyor olması gerekir ya da aklını peynir ekmekle yemiş olması. Yeryüzünde takva seviyesinde itikat sahibi olmayıp, beş vakit namazını kılmayıp eşini aldatmayacak erkek yoktur. Yûsuf’u için bile “…Eğer Rabbinin burhanını görmese idi. Yûsuf da ona özenip gitmişti….” (Yûsuf, 24) diyen Allah, aslında erkeğin halini izah etmiştir. Bu fıtri bir realitedir. Bu aldatma; göz ile, el ile, lisan ile ve her şeyden fenası zihin ile aldatmadan fiili aldatmaya kadar duruma göre değişecek seviyede türlü türlü aldatmadır. Toplum içinde bunu yapamayan erkek, bu işler için hususi kurulmuş müesseselerde bu işi illa ki yapacaktır. Düşünün ki, bir müslüman memlekette bir umumhanenin sahibi vergi rekortmeni olabiliyor. Nasıl oluyor da oluyor? İthalat-ihracat yapmadığına göre bu zat, işletmesi iyi çalışmış demektir. Peki bu işletmenin sermayesi var da, müşterisi yok mu? Varsa bu müşterisi kimdir?

180

A.Salim Adiloğlu

Bu müşteriler, günün, ayın, yılın rutin seyrinde toplum içinde erkeğim diye dolaşan insanlar değil mi? Bunlar birilerinin eşi, birilerinin kardeşi, birilerinin çocuğu değil mi? Allah’a inanıyorsanız, hakkı ile inanacaksınız. Onun “ilim ve hikmet sahibi” olduğuna itimat edeceksiniz, koyduğu kanunlara, nizam ölçülerine itiraz etmek yerine hikmetini anlayıp, ne kadar yüce bir Allah’a inandığınız için şükran duyacaksınız. Zina nedir? Fuhuş nedir? Zina, evlilik dışı sayılı sayıda ilişkidir. Fuhuş, zinayı meslek veya alışkanlık haline getirme, sürekli yapma durumudur. Fuhşun ve zinanın cezası,Kur’an’da açıkça mevcuttur. Kur’an’ın zinaya getirdiği ceza, bekar tarafların her birine kalıcı yara ve zarara sebep olmayacak şekilde yüz sopa vurulması ve bu uygulamanın yapanı bir daha yapmaktan, izleyeni de aynı hale düşmekten çekindirecek kalıcı etkisi olması için halka açık şekilde yapılmasıdır. [Referans: Nur-2] Zina eylemi iddiası için genel iki şahit ilkesinin dışına çıkılmış ve dört şahit şartı getirilmiştir. Bunun nedeni cezasının ağırlığı değildir. Dört şahit şartının nedeni, iddia edilen suçun ve sonuçlarının toplum üzerindeki etkisinin ağırlığı olup, iddianın aynı zamanda kendi nefsani arzu ve isteklerini gerçekleştirmek veya nefsani arzu ve isteklerinin reddine karşı intikam almak dahil bir çok nedenden dolayı yapılmış olması ihtimali ve bunun önüne geçilmeye çalışılmasıdır. Bu öyle bir ihtimaldir ki, kendi istek ve arzularının reddini namuslu kadınlara iftira etmeye götürecek kadar tehli-

181

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

kelidir. Emsali Yûsuf ve Züleyha kıssasında mevcuttur. Bundan dolayı, iddiasını şahit ile ispat edemeyenlere de “Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkardırlar.” (Nur, 4) ayetince geçici ve kalıcı cezalar öngörülmüştür. Yine aynı nedendendir ki, eşlerin birbirlerine karşı suistimal niyetli zina isnadında bulunmayacağı gerçeği ile eşine karşı kendisi haricinden şahidi olmayanlara, her bir yemin bir şahitlik hükmüne bağlanıp dört yemin hakkı verilmiş ve yine bunun dahi suistimal edilmesini önlemek için yalana yemin lanetlenmiştir. [Referans: Nur-6] Evli olup zina edenler için Kur’an’da kelimeler ile direkt ceza hükmü yoktur. Ancak, ceza recm cezasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ‘ın sünneti ile sabittir. Recm cezası Tevrat kökenli bir cezadır. Evlilere bunun uygulanacağı söz ile direkt ifade edilmemiş olsa da Kur’an lafzından çıkarılmaktadır. “Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.” (Nur, 3) ayeti bu konuda net izahat getirmiştir. Zina cezasının ifade edildiği ayeti takip etmesi, yüz sopa cezasının “evli olmayanlar” için geçerli olduğunun delilidir. Nur Sûresi 3. ayetin lafzı da ilginçtir. Burada hüküm ile beraber aynı zamanda bir kader işleyişi bahsi vardır. “Zina eden erkek, istese de istemese de, ya zina eden kadın ile ya da müşrik bir kadın

182

A.Salim Adiloğlu

ile evlenir.” manası vardır. Çünkü ifade “hüküm” olma durumu ile beraber “takdir” durumunu da içermektedir. Yine ifadeden anlaşılan, bu durumun müslümanlar için geçerli olduğudur. Zina eden müslüman erkeğin müslüman karısı zinadan dolayı boş olur. Çünkü zina eden müslüman erkek, eyleminden dolayı müşrik, hatta “Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (Isra, 32) ayetine muhalefetten kâfir olur ve müslüman kadınların müşrik/kâfirlerle evlenmesi haramdır. [Referans: Bakara-221] İmanını tazelese dahi, müslüman eşi boş olmuştur ve nikah tazelemek gerekir. Zani erkeğin de ister bekar ister evli olsun, zinadan olmuş çocuk üzerinde hakkı yoktur velev ki zahiren kendisine ait olduğu belli olsa bile. Bu sünnet ile sabittir. Zina yapılan kadın bekar ve hür ise, çocuk anneye; kadın evli ve hür ise “çocuk yatak sahibine aittir, zaniye de mahrumiyet vardır.” hadisince kadının kocasına; kadın cariye ise, çocuk efendisine aittir. Bu cemiyet nizamını sağlamak adına getirilmiş bir hükümdür. Çocuk, annenin ayrılmaz bir parçasıdır. Anneyi red mümkün değildir. Lâkin baba için durum böyle değildir. “Kız çocuğu rahmet, erkek çocuğu nimettir.” hadisinde belirtilen “rahmet ve nimetten” zani erkeğin nasibi yoktur. Çocuk, Sünnetullah’ın bir tecellisidir ve ancak anneye aittir. Müslüman bir erkek, Allah’ın “yaklaşma” deyişi hükmü ile şiddetle yasakladığı bir eylemi icra etmekle, peşinen hak mahrumiyetini kabul etmiştir. Velev ki, eylemi kadın provoke etmiş olsun. Eylemden fail kendi payına düşen cezayı alır. Çünkü, cennet mekandan

183

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

şeytana aldanıp sınırı aşan Havva ile beraber, Havva’ya aldanıp günah işleyen Adem de sürülerek nasibini almış, muaf tutulmamıştır. Bekar zaninin çocuk üzerinde hakkı yoktur, çünkü “her doğan İslam fıtratı üzerine doğar” ve İslam fıtratına aykırı eylem yapmış bir erkeğe “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” (Nîsa, 58) hükmü gereğince Allah’ın emaneti olan çocuk teslim edilmez. Hem bu hüküm gereği hem de recm edilip öldürüleceği gerçeği ile zaten evli müslüman zaniye pratik olarak çocuk hakkı mümkün değildir. Bütün bunlar, temelde aile genelde ise toplum nizamı için konulmuş kanunlardır. Zinayı alışkanlık ve fuhşu da meslek haline getirmişler için öngörülmüş ceza da Nîsa Sûresi 15 ve 16. ayetlerde açıklanmıştır. Kur’an hükümlerinde neshedilme, yeni gelen hükmün bir diğerini ortadan kaldırması diye bir şey söz konusu olamaz. Kur’an’ın tüm hükümleri kıyamete kadar bakidir. Nesh çıkarımı yapmak, her müslümana, eğitim seviyesi ne olursa olsun, yaşadığı mekan ne olursa olsun, İslam ile beraber tarih bilme külfeti de getirir, ki kimsenin böyle bir zorunluluğu yoktur. Bundan dolayı Nîsa 15 ve 16. ayetlerde verilen zina ve fuhşu alışkanlık haline getirmiş, meslek edinmiş kişilere verilecek ceza onların toplumdan tecrit edilip, tövbe edene ve hallerini

184

A.Salim Adiloğlu

düzeltene kadar hapis koşullarında eziyete maruz bırakılmasıdır. Bundan sonrasında ise onların durumu müstakil zina etmiş kişi koşullarına tabidir; evlilikleri, hak sahiplikleri buna göre tespit edilir. İşte insan zaafından kaynaklanan zina böyle melun bir şeydir. Toplumun çekirdeği olan aile hayatını altüst eder. Şeytanın en kolay saldırı noktalarından birisidir. Çünkü şeytana uymayan Havva ile Nefsine uymayan Züleyhaların ve Rabbine teslim olmuş Yûsuflar ile Meryemlerin sayısı, toplumda elle gösterilecek kadar azdır. Bunun temeli fıtri zayıflık ve meyildir. Kadın ise, fıtraten kandırılmaya ve yönlendirilmeye yatkındır. Bundan dolayı, kadına karşı şeytanın işi kolaydır. Zina ve fuhuş mevzusunda şeytana düşen ise kadını kandırdıktan sonra, erkeğin kadına meyil zaafının işleyeceği ortamları hazırlamaktır. Kandırılması kadına göre daha zor olan erkeğe karşı şeytanın tuzakları ise içki, kumar gibi kötü alışkanlıklardır. Erkeğin analitik düşünme yetisinin elinden alınması için içkiden daha iyi bir silah olamaz. Aklı sarhoşluğun gölgesinde kalmış bir erkeğin, fıtraten ormanda gördüğünüz vahşi bir hayvandan veya dallarda zıplayan maymundan farkı yoktur. Bu safhaya gelmiş bir erkekten “İçki bütün kötülüklerin anasıdır.” Hükmünce artık insani bir eylem bekleyemezsiniz. Kumar pisliği de illa ki, içki pisliğine eşlik eder. Hayvanlaşmış erkek için artık ormanın kralı olma vaktidir. Kimi ve neyi yediğinin, nasıl yediğinin bir önemi yoktur. Allah bunca vahşi hayvanı niye yarat-

185

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

mıştır diye düşünenlere, ekosistem dengesi için elzem olması durumu dışında, insanın kendi içinde barındırdığı ve terbiye edilmez ise dışa yansıyacak vahşeti görmesi açısından başka nasıl güzel bir örnek olabilirdi diye sormak lazım! Bireysel olarak kadın ve erkeğin zaaflarını kullanarak her birini kendi yoluna çekmiş şeytanın bir sonraki hedefi ailedir. Aile toplumun çekirdeğidir ve çekirdeği bozarsanız, toplumu kendiliğinden bozmuş olursunuz: “Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar,

şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Hâlbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de Harut ile Marut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı.

Hâlbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekden, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların (ona inanıp para verenlerin) ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!” (Bakara, 102) Harut ile Marut, Allah tarafından insanlara mucize ve sihir arasındaki farkı göstermek için hususen melik sıfatı ile gönderilmiş meleklerdir. Hz. Süleyman, kuşlara,

186

A.Salim Adiloğlu

rüzgara, cinlere hükmedip sıra dışılıklar gösterince, cinler insanlara Süleyman’ın büyü ve sihir ile bütün bunları yaptığını telkin etmeye başladı. Allah da, Süleyman a.s.’ın yaptıklarının büyü ile alakası olmadığı, bunun Allah’ın izni ile vukuu bulan mucizeler olduğunu ve sihrin farkını göstermek için bu iki meleği görevlendirdi. Mucize ilmi bir gerçekliktir. Tek farkı, bizim güncel bilgimizin mucizenin gerçekleşmesine neden olacak ilmin gerisinde olması ve olanı bildiklerimiz ile anlamaktan uzak oluşumuzdur. Oysa büyü ve sihir tamamen bir ilizyon ve duyu aldanmasıdır. Bütün dünya içindeki nesnelerle beraber bir sahnedir aslında. Olanı biteni biz beş duyumuz vasıtası ile algılar ve bunu beynimiz ile yorumlar, karara bağlarız. Görmeyen birisi için masanın üstünde duran bir kitap yoktur. Duymayan birisi için konuşan bir ağız yoktur. Beethoven gibi sesin, ritmin ve melodilerin en ince algısını beynine kazımış birisi için ömrünün geri kalanında zihinde melodi ve ritim üretmek için duyusal/algısal sese ihtiyaç yoktur, zihin bu kabiliyeti edinmiştir. İşte sihir denen şey, görsel algının zihinsel yorumunun değiştirilmesinden başka bir şey değildir. Dış dünyada olan şeyi, zihin olduğu gibi değil, olması istendiği gibi algılamaya başlamıştır. Tâhâ Sûresi 66-70. ayetlerde geçen “sihirbazlar ile Hz. Musa arasında geçen hadisede” olan durum da budur. Sihirbazlar algıda yanılmaya neden olmuş, attıkları değnek ve ipler hareket ediyor gibi görünmüş, ancak Hz. Musa’nın asası yılana dönüp onların tamamını yiyince, bunun bir algı bozulması değil, gerçek eylem, mucize olduğunu anla-

187

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

dıklarından hemen iman edip, secdeye kapanmışlardır. İşte sihir denen şey bir zihin kontrolü hadisesidir. Allah’a tevekkül edip teslim olan kişilere bunun tesiri yoktur. Allah, bu şeytan pisliğine karşı insanlara teminat vermiştir. Ancak insan, Allah’ın elini bırakıp zihnen bunlara meyledince, kendiliğinden zihnini bu hileyi kabule hazır hale getirmiş olur. Yukarıda verilen Bakara Sûresi 102. ayette, yüzlerce belki binlerce sihir içinden aile yapısını bozacak, karı-koca arasını açacak sihirden bahsedilmiş olması önemlidir. Çünkü aileyi bozduğunuzda, bir dolu pisliğe de kendiliğinden yol vermiş olursunuz ki, neticede kazanan şeytan olur. Allah, tüm inananları bu tür pisliklerden korusun.

188

A.Salim Adiloğlu

BÖLÜM III

FERDİ VE İÇTİMAİ SORUMLULUKLAR

"Bir kimse kendisi için istediği bir şeyi, mümin kardeşi için de istemedikçe, hakiki mümin sayılamaz."

189

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

190

A.Salim Adiloğlu

FERDİ SORUMLULUKLAR

Kime, neye, niçin ve nasıl inandığımızı bildikten sonra geriye bir tek şey kalıyor o da inandığımız şeyi nasıl yaşayacağımız. İnsan için ölçü insan olmaktır. İnsan, her şeyi kusursuz yapmaya programlanmış bir melek değildir. Yine insan her şeye isyan eden, kötülüğü şiar edinmiş şeytan da değildir. Ama her ikisine ait özellikleri de şahsında toplamıştır. İnsan için yol, ikisi arasında insanca dengede yaşamaktır. “Eğer biz dileseydik, sizden yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.” (Zuhruf, 60) ayetiyle insana kim olduğu hatırlatılmıştır. Onun için, vasat yaratılmış insana insan-i kâmil kriteri esas alınarak din öğretmek ve ona göre yaşamasını dikte etmek vebal altına girmektir. Dokunduğu her şeyin haram olduğu, nereye adımını atsa ateşe gideceği öğretisi, içerik olarak doğru olsa bile metot olarak yanlıştır. İnsan, fiziken ve manen aciz bir varlıktır. Bir inek doğurur da, buzağısı iki dakika sonra ayaklanırken insanın ayaklanması bir yılı bulur. Allah dilese idi, üstün yarattığı insana elbet bu yetiyi verirdi. Ama Allah insana “İnsan, aceleci yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.” (Enbiyâ, 37) ayetindeki sözünü “İnsan hayrı

191

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir! “ (İsrâ, 11) sözü ile birleştirerek acele istememesini tavsiye değil, emretmiştir. İslam’a girmek ile ertesi gün kamil insan olunmaz. Hucurât Sûresi 14. ayette bunun bir süreç aldığı ifade edilmiştir. İnsan, adım adım yükselir ve yücelir. İlkokul çağındaki bir talebeye siz integrali getirip bunu öğreneceksin diye dayatamazsınız. Yine Einstein’in dediği gibi, herkes dahi yaratılmıştır ancak siz bir balığın zekâsını ağaca tırmanma kabiliyeti ile yargılarsanız, balığı ebediyyen gerizekalı kalmaya mahkum etmiş olursunuz. Öğreti metodu çok önemlidir. Siz “hem müjde hem uyarı” olarak gönderilmiş bir dinin, hep uyaran tarafını esas alarak, kimsenin samimi müslüman olmasını bekleyemezsiniz. Öğretide ceza önemlidir, ancak sürekli ceza vererek bir çocuğu bile terbiye edemezken, yetişkinin terbiye edilmesini umamazsınız. Allah sevgisi, Allah korkusundan önce gelmelidir. Eğer sevmeden korkarsanız, şeytanca bir itikat üzere olursunuz. Çünkü, “Tıpkı şeytanın meseli gibi ki hani insana küfret dedi de küfredince ben dedi senden beriyim, çünkü ben alemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım” (Haşr, 16) ayetinin dediği gibi, şeytan Allah’ı insanın tahmin ettiğinden daha iyi bilir, O’nun alemlerin Rabbi olduğuna iman etmiştir. Cezasının şiddetini de iyi bilir, Lâkin rahmetinden ümit kesmiştir. Şeytan figürünü kafanızda çok iyi canlandırmanız gerekir. Düşmanınızı ne kadar iyi tanırsanız, kendinizi o kadar iyi savunursunuz. İçinizde Allah ile konuşan var mı? Şeytan konuşmuştur! Öyle ise mevzu, Allah’ı bilmek değil, hakkı ile bilmektir ve

192

A.Salim Adiloğlu

hakkını vermektir. Allah’ı sevmekle işe başlamak gerekir. Yaratan’ı sevmek bir zorunluluk şeklinde de olmamalıdır. Aşk ile olmalıdır. Olmaz ise, “…Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler.” (Nîsa, 142) ayetinde belirtilen münafıklar gibi olunur ki, onlar için de Allah “Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele!” (Nîsa, 138) diyerek hükmünü vermiştir.

Kurguyu zihninizde doğru yapmalısınız. Sizi bir yaratan vardır. Öyle bir yaratıcı ki, sizi istediği gibi halk etme imkânı varken, sizi yarattıktan sonra da sizi mahrum bırakmak elinde iken; sizi insan olarak yaratmış, her şeyi de emrinize vermiş bir yaratıcı! Ve bu yaratıcı diyor ki, “şu dünyada görüp gıpta ettiklerin benim hazinelerimden sadece bir cüz!” [Referans:Hicr-21] Yaratanı bir sevgiliyi ilk görüşte sevdiğin gibi, o aşkı, coşkuyu her an muhafaza ederek sevmelisin ki, dünya gözünde kendi benliğinle beraber hak ettiği küçüklüğe ulaşsın da, Yaratıcı ile arana girecek hiçbir şey kalmasın! Allah’ı keşiften sonra, kendini keşfedeceksin.

Edeceksin ki, Allah’a layığı ile hamd edesin. Kendini keşfetmeyenin hakkı ile şükretmesi mümkün değildir. Etrafa bakacaksın; sinekleri göreceksin, böcekleri göreceksin, fareleri göreceksin, üstüne basıp geçtiğin çimeni göreceksin, tavada kavrulmuş eti, o etin bir zamanlar ot yiyen bir kuzu olduğunu; salatada domatesi, o domatesin bir zamanlar dalında salındığını göreceksin. Acıkınca

193

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

kendi

ellerinle

buzdolabını

açtığında,

bacaklarında

sırnaşıp bir dilim ciğer vermeni bekleyen kediyi göreceksin, bir kuru kemik için bin kuyruk sallayan köpeği göreceksin, bataklıklarda debelenip duran suaygırını göreceksin, bir kartalın pençesinde çırpınan tavşanı göreceksin, sırtına yük vurulmuş eşeği, ağzına gem vurulmuş atı göreceksin. Göreceksin tüm bunları ve kendini kendi nevinden olanlarla değil, bunlarla kıyaslayacak; dileseydi bu görüp gözetlediğim kanı canı olan diğerlerinden biri yapardı, ama O beni bunların hepsinden üstün yapmakla, bana zaten yaratılışımdan lütufta bulunmuş diyerek hamd edeceksin. Kendini kendi nevinden olan insanların hiçbiri ile takva ölçüsü dışında kıyaslamayacaksın! Çünkü bu hesap doğru hesap değildir, akıl yanılır. Hastanın olmadığı toplumda doktor acından ölür. Herkesin patron olduğu bir toplumda ekmeği yapacak adam bulamazsın da bu defa herkes acından ölür. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha

hayırlıdır.” (Zuhruf, 32) derken Rabbin, hayatın kendini izah etmiştir. İnsanlar arasında türlü türlü maddi farklılıklar olmasından daha doğal bir şey olamaz. Rabbini, insanlar arasındaki maddi farklılıklara bakıp, Rabbinin adaletini böyle bir terazi ile ölçemezsin. Hiç kimse ben kendi kendime yeterdim, her işimi kendim görürdüm diye bir iddiada bulunamaz. Böyle bir iddianın pratikteki ömrü

194

A.Salim Adiloğlu

üç günü geçmez. Şükrün başlangıcı insan olmaktır. Bundan gerisi teferruattır. Boyunuzun kısa ya da uzun olması, hasta ya da sağlıklı olmanız, zayıf veya şişman olmanız, zengin ya da fakir olmanız eğer hayatın maksadını ve onun sadece bir imtihan olduğunu anladı iseniz, sizin için bir imtihan sorusu türü olmaktan başka bir şey değildir. Aslında bu mantığı anladı iseniz, birçok iyi ve nimet diye görünen şeyin de külfetten başka bir şey olmadığını, yokluğuna da üzülmenin manası olmadığını, aksine sorulması muhtemel zor sorulardan birinden muaf olunduğu için sevinmek dahi icap ettiğini anlamışınız demektir. ”… Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Gerçeği (hayırlı ve doğru olanı) Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (Bakara, 216) ayetinden ders almak ve her halde Yaratan’a tevekkül etmek lazım. İnsan olmak ve Yaratan’ı sevmek ile başlayan keşfinizle, insan olarak kendinize ve sizi insan yaratmakla birlikte, yeryüzünün halifesi olarak atayan Rabbinize karşı sorumluluklarınız olduğunu her daim hatırlamanız

gerekmektedir. Şimdi bir düşünün, ben müslümanım diyen kaç kişi, sabah yatağından kalkıp gününe bir halife gibi başlıyor ve gününü bir halife gibi yaşıyor? Allah, yeryüzünde sizi kendini temsil edecek, yeryüzüne bu sıfatla hükmedip, kurulu düzeni idame ettirecek varlık olarak atamış. Bir müslümanın güne başlarken aklına gelecek ilk iş bu olmalıdır. Evinden işine gitmek üzere çıkmadan,

195

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

nasıl işinin gereği gibi hazırlanıp öyle evinden çıkıyor ise, Yaratan’ının teklif ettiği, kendisinin de keyfle üstüne vazife aldığı hilafet görevinin [Referans:Ahzâb,72]; dünyevi görevi, ünvanı, konumu, toplumsal statüsü ne olursa olsun bilincinde olmalı ve ona göre günlük hazırlığını ve eylemini yapmalıdır. Bu bilinçte olan bir insanın 24 saat gizli kameralarla çekilmesine, eylemlerinin takip edilmesine gerek yoktur. O zaten kendisini 24 saat durmaksızın izleyen, yorulmaktan muaf bir göz Sahibi’nin olduğunu pekâlâ bilir. Bireyleri bu bilinç ile donatılmış bir toplumda, bırakın güvenlik alarmını, kapılarda kilide bile ihtiyaç yoktur. İşte bunun içindir ki, bir toplumun müslümanlık demografisini çıkarırken, ağızların ne dediğine değil, insanların nasıl yaşadıklarına bakmak lazım. Namaz, oruç, zekât, hac İslam’ın temeli olan beş koşuldan “Allah’tan başka ilah olmadığı ve Muhammed (s.a.v.)’ın O’nun kulu ve Resulü” oluşunun teyidinden sonra gelen dört temel koşul ve zorunlu olmasına rağmen bunların hiçbirisi hakkı ile icra edilmedikçe kişinin kurtuluşuna vesile olmaz. Hakkı ile icranın ilk koşulu “Allah’ın ilahlığına ve peygamberin resul oluşuna şahadettir.” Dikkat ediniz! Bu bir ikrar değil, bu dil ile söylemek değil, bu şahadettir. Şahadet ise idrak ile olur! Peki idrak nasıl olur? Allah’ı zat olarak göremeseniz de varlığını ayetleri ile fark etmeli, “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin

196

A.Salim Adiloğlu

düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın.” (Âl-i Îmran, 191), ayetinde belirtilenlerden olmalı ve buna şahadet etmelisiniz. Aksi halde, ne kadar inanıyorum deseniz de, ne kadar dini pratikte bulunuyor olsanız da, bu “atalarınızın dini” olmaktan öteye gitmeyecektir. “Ataların dini” tabiri çok önemli ve bir müslümanın buna göz yumması söz konusu olamaz. Kur’an’da defaatle üzerinde durulan bu hususta bir algı sorunu olduğu reddedilemez bir gerçektir. Algı sorunu şudur: Kur’an, bunu müşrikler ile ilgili olarak dile getirmektedir. Burası doğru ancak, algıdaki sorun, bu insanların niye müşrik olduğunun göz ardı edilmesidir. Bu insanların dedelerine, dedelerinin dedelerine de Allah tarafından peygamber ve kitap gönderilmiştir. Onlar da Allah’ın varlığına inanırlar. Ancak zaman içinde insanlar türlü nedenlerle doğru yoldan sapmışlar, helali haram, haramı helal yapmışlar, hayatlarını dinin öngördüğü kurallara göre şekillendirmek yerine, alışageldikleri hayatları yaşayabilmek için dinin kurallarını kendi hayatlarına adapte etmişlerdir. Bunu hem de din adamları marifeti ile yapmışlardır. Kur’an’ın nazil oluşunun üstünden asırlar geçmiştir. 1400 küsür yıl azımsanacak bir zaman değildir. Bu süre, Kur’an’ın “Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara, 170) diyerek kınadığı kişilerin bir kısmının yaşadığı dönem ile uyarılmış ataları arasında geçen zamandan daha uzun bir zamandır bu! Biz müslü-

197

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

manların, bu kınamanın neresinde oluşumuzu tetkik etmemiz lazım. Elimizde Allah’ın bildirdiği dine ait Kur’an’dan başka neler var, ne üzere itikat ediyor ve ne üzere yaşıyoruz bunu irdelememiz lazım! Müslümanların yarısından çoğu Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne geleceğine, dünyada adalet ile İslam üzerine hükmedeceğine, mezhepleri kaldıracağına inanır. Bütün bu olacağını ümit ettiği şeyler güzel ve olumlu şeylerdir. Kimse O’nun gelip kötü bir şey yapacağına vurgu yapmaz, ki böyle bir şey de beklenemez. Peki ne imiş; işte o yapılacak iyi şeylerden birisi de “mezheplerin kaldırılması” imiş. Madem bu iyi bir şey, “peki sen ne diye kendi yaşantında, hayatının hedeflerinin belirlenmesinde mezhep darlığından kendini çıkarmayıp, bunun olması için Hz. İsa’nın gelmesini bekliyorsun?” diye sormazlar mı adama. Ya Hz. İsa gelmeden ölüp gidersen, yanlış olduğunu bildiğin bir şeyi doğru imiş gibi yaparak yaşayıp, bu yanlış üzere ölmüş olmayacak mısın? Kur’an’a kimse dokunamıyor. Vallahi Allah’ın muhafaza garantisi olmasa, Allah muhafaza onu da çoktan kendimize uydurmuştuk. “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.” (Rûm, 32) hükmü nerede yazıyor? Her mezhebin benim dediği Kitap’ta. Kim demiş? Her mezhebin “inandık ve itaat ettik” dediği Allah. Bu hüküm kime vahy olunmuş? Her mezhebin “Anam babam sana feda olsun” dediği Peygamber’e. Öyle ise, Allah bir iken,

198

A.Salim Adiloğlu

Peygamber tek iken, Kitap tek iken, neyi ne için paylaşamıyorsun da “fırkalara ayrılmayın” diyen hükme rağmen fırkalara ayrılıyorsun, bu da yetmezmiş gibi Allah’ın sözünü ispat edercesine “benim yolum en doğru yol” deyip, kendi tuttuğun yol ile böbürlenip, gerisini düşman belliyorsun? "Yahudiler 71 fırkaya bölündü, Hıristiyanlar 72 fırkaya. Ümmetim ise 73 fırkaya bölünecek. Biri dışında hepsi ateşte olacak. Kurtulan fırka benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir." hadisi daha ne kadar açık söylenmeli idi ki, mezhep denen şeyin, buna dayalı yarışın, inatlaşmanın, kavganın, savaşın ne kadar tehlikeli ve yanlış olduğu daha iyi anlaşılsın? Müslümanlar bunu yapmayın! “Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus, 44) diyen Allah’ın sözüne kulak verin ve bu zulmü durdurun! Sizi Kitap üzerinden, Peygamber üzerinden ayıramayanlar, mezhep üzerinden ayırıyor! Ortalıkta yaranızı göstere göstere dolaşmayın. Zira bu yarayı kaşıyacak, sonra da onu kangren edip, ortalıktan kaybolup sizi maddi manevi ölümlere sevk edecek düşman çok, kendi kendinize bu zulmü yapmayın, kendinize acımıyorsanız, çocuklarınıza acıyın. Görmüyor musunuz, başınıza diktatörler dikip sizi bir asırdır onların zulmü altında inletenler, sanki o diktatörler gökten zembille gelmiş gibi, bugün gözünüzün içine baka baka, utanmadan, sıkılmadan “bunlar zalim, gitmeleri lazım, size özgürlük getireceğiz” diyerek sizi kendi kanınızda boğmaya çalışıyorlar. Sürüdeki koyun kadar da mı beyniniz yok ki, “Deccal,

199

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

yanında bir su ve bir de ateş olduğu halde ortaya çıkacak. Bazılarının onun yanında gördüğü su gerçekte su olmayıp yakıcı ateştir. Bazılarının onun yanında gördüğü ateş de gerçekte ateş olmayıp soğuk, tatlı bir sudur. Sizden deccale kim yetişirse, ateş olarak gördüğü tarafta bulunsun. Zira o, tatlı, içimi güzel bir sudur.” hadisindeki ifadenin bir teşbihat olduğunu, Deccal’ in zaten ortalarda fink attığını görmüyor ve duyduğunuz her hikâyeye gerçekmiş gibi inanıyorsunuz? Size su diye sunulan şeye koşan bir milyon Irak’lı daha dün denecek zamanda kadın demeden, çocuk demeden, yaşlı demeden canından oldu. Yoksa siz çok akıllısınız da dedeleriniz gerizekalı mıydı ki, evlerinde oturup birilerinin onlara özgürlük getirmesini beklemek varken, savaş meydanlarında canlarından oldu? Sakın ola demeyin ki, “işte biz de dedelerimizin yaptığını yapıyoruz, zulme başkaldırıyoruz.” Kendinizi kandır-mayın! Sizin bir şeye başkaldırdığınız yok! Siz sadece üstünüze rehavetin çöktüğü koltuklarınızdan, birilerinin kirli emellerini icra etmek için, bu uğurda dökülecek kan var ise, kendi kanları değil, sizin kanınız olsun diye kaldırılanlarsınız. Ve bir gün, “işte tamam bitti, tekrar oturabiliriz” dediğinizde, birilerinin sizin o koltuklarınıza çoktan oturmuş olduğunu göreceksiniz! Ve işte o gün çok geç olacak! “Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost

edinirse o onlardandır. Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.” (Mâide, 51) hükmünü unutmayın.

200

A.Salim Adiloğlu

Filler kavgasında kendinizi fare edip ezdirmeyin. Düşünün, düne kadar elinize ekmek dahi vermeyenler, bırakın ekmek vermeyi, size ait olanları sizden alanlar, bugün ne diye “elinize silah veriyor, cebinize para koyuyor”! Allah sizi birbirinizden üstün olasınız diye değil, ancak birbirinizi daha iyi bilesiniz, kaynaşasınız diye kavimlere, milletlere ayırdı. [Referans: Hucurât-13] Ve demedi mi :” Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin! Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayın ki size merhamet edilsin!” (Hucurât, 10). Geçmişinizden ders alın! Bu ümmeti geçmişte, milliyetçilik tuzağı ile birbirlerine kırdırdılar. “Her millete bir devlet” dediler, aramıza suni sınırlar çizdiler. Oysa biz çok iyi bilirdik ki, “Allah’ın arzı geniştir” [Referans: Zümer-10, Nîsa-97] ve “Vatan, ancak üzerinde Allah’a hakkı ile kulluk yapılabilen yerdir.” O çizili sınırların ardında parçalanmış insanları istedikleri gibi yönettiler! “…Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez….” (Rad,11) hükmü dün vardı da bugün yok mudur? Dün, safiyâne duygularını sömürüye açıp, birilerinin kirli ve gizli emellerine alet olup, ümmet birliğini milli devletlere terk etmek zorunda bırakanlar, bugün mezhepler üzerinden daha da ufalama planlarına alet olmanın hesabını vermeyeceklerini mi sanıyor? Uyanın müslümanlar! Kur’an’a gösterdiğiniz maddi saygı-yı, artık muhteviyatına da gösterin. Saygı gösterdiğini sandığınız şey, yeryüzünün bilmem neresindeki bir ormanın ağacının işlenmesinden

201

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

yapılmış kâğıttan başka bir şey değil. Siz, Kur’an’ı raflardan, duvarlardan indirmedikçe, sayfalarını açıp okumadıkça, okuduğunuzu anlamadıkça, anladığınızı yaşamadıkça daha çok planlara alet olacaksınız. Daha çok ağlayacak, daha çok ufukta mehdiler bekleyeceksiniz! Mezheplerinizi bir kenara bırakın! Namaz kılarken, ellerinizi bağlasanız ne olur, salsanız ne olur! Tahiyyat okurken, şahadet Parmağınızı kaldırsanız ne olur, kaldırmasanız ne olur? Siz bunlara bakmayın, dininizi ufaltıp alçaltmayın! Siz, namazı ne kadar “doğru” kıldığınıza bakın! Namazınızın “dosdoğru” olup olmadığına bakın! Köpek dokunsa abdestim mi gider, guslüm mü gider endişesi kadar, farkında olmadan birilerine kul, köle, köpek oldum mu olmadım mı endişesi yaşayın! Peygamberin de bir beşer olduğunu, beşerin en üstünü olmasına rağmen “De ki: 'Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için, bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim.' “ (A’râf, 188) ayeti ile nelere malik olup nelere malik olmadığının belirtildiğini görün, anlayın ve kendi kendinize aracılar icat edip, peygamberde dahi olmayan vasıfları onlara yükleyip, kendi kendinizi kandırmayın. Ehl-i Beyti sevin. Ama niye “Peygamber Soyundan” bahsedilmediğini, “Ehl-i Beyt” teriminin tercih edildiğini düşünün. Sofranızda ekmeği sizinle paylaşanları, sohbetinizde bulunanları “hane halkınızın” dışında

202

A.Salim Adiloğlu

tutmayın. Takvanın, imanın, kan ve nesep yolu ile aktarılmadığını, Kabil’in bir peygamber oğlu olduğunu, Yûsuf’u kuyulara atanların Yûsuf’un hem kardeşi hem de Yakûb’un oğlu olduğunu, Nuh’un kurtuluş gemisine binemeyenler arasında oğlu ve karısının olduğunu, Lut’un gerisinde ailesinin de kalıp helak olduğunu bilin, bilin ki, eline nereden geçirdiği belli olmayan bir parça kâğıt alıp, ben seyyidim diyerek hiçbir hissesi olmamasına rağmen kendine Peygamber takvasından hisse çıkarmaya çalışanlara meydan vermeyesiniz. “Ey Fatıma! Baban peygamber diye güvenme! Kıyamet günü herkes kendi amelinden hesaba çekilecek!” diyen Peygamber sözünü asla unutmayın, unutmayın ki, aklınızı kimseye emanet etmiş ve farkında olmadan “(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.” (Nîsa, 120) ayetinde belirtilen boş ümide kapılanlardan olmayasınız. “Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.” (Muhammed, 25) ayetinin belirttiği gibi, kendilerine doğru yol gösterildikten sonra Peygamber öncesi dönemin adet ve alışkanlıklarına dönüp, dinimi yaşıyorum sanarak istikametten sapmayasınız. Ayet, içinde geçtiği surenin ismi ile nereye bağlanmanız gerektiğini, başlangıç noktanızın ne olması gerektiğini göstermiştir. Muhammed’ den önceye giden din ile Muhammed’den (s.a.v) arkaya kalan din, şeytanın ümit yolundan başka bir şey değildir. İlla bir mezhebe bağlı olmak, bir kimlikle anılmak istiyorsanız, ki

203

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

bu neyi ne zaman ve ne için yapacağını bilmek açısından güzeldir, organize olmaktır, bunda bir beis yok. Sorun bunu taassup haline getirip getirmediğinizdir. Ekserisi amelde farklılığa dayalı mezhepler, ana yol değildir. Bunlar tali yollardır. Bunların varlığı sizi şaşırtmasın, bunları olmaz ise olmazlar, sizin tuttuğunuz yoldan gitmeyenleri de Hakka varmazlar olarak görmeyin. Peygamberin bir tek eylemde birden fazla sünnet uygulamış olması, rahmettir. Bu rahmeti, kendi elinizle zulmete çevirmeyin. Unutmayın, “De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” (İsrâ, 84). Siz, tuttuğunuz yolun anayola çıkıp çıkmadığına bakın. Günlük hayatın içinde yapılagelen bir çok eyleme dair “bu şöyle olursa günahtır, böyle olursa sevaptır” hükümlerinin çoğunun imanla alakası yoktur. Bunların çoğu bireyin ve toplumun sıhhati ile alakalı tavsiyelerdir. Tekil bir örnek ile somutlaştırmak icap ederse “geceleyin tırnak kesmek günahtır.” örneği layığı ile örnektir. Kimse geceleyin tırnak kesti diye kâfir olmaz, müşrik olmaz, cehenneme gitmez. Bu bir tavsiyedir, bireyin sıhhati ile alakalıdır. Gece tırnağınızı sağlıklı kesemeyebilirsiniz, kendinize zarar verebilirsiniz, tırnak etrafa sıçrayabilir, hatta yediğiniz yemeğin içine bile düşebilir ve bundan zarar görürsünüz. Bu tavsiyenin günah kelimesi ile anılmış olması, sözün söylendiği toplumun bunu anlayabileceği ve ciddiye alacağı bir lisan ile ifade etme gayretindendir. Bunun gibi binlerce örnek bulmanız mümkündür. Din, aklı olanadır.

204

A.Salim Adiloğlu

Aklınızı kullanmak da farzdır. İşte bu vesile ile neden namazın, orucun, zekâtın ve haccın İslam’ın temel koşulları olmasına rağmen kurtuluş için yeterli olmadığını izaha çalışalım: Allah sebepsiz hiçbir şeyi haram etmediği gibi, yine sebepsiz hiçbir şeyi de insanoğluna külfet olarak veya görev olarak ya da ibadet olarak yüklememiştir. İnsan etten kemikten ibaret maddi bir varlık değildir. İnsanın içinde insanlığı içine alacak kadar derin bir alem vardır. Namaz, dinin en büyük vecibelerindendir. Ama sadece münafıklara külfettir. Namaz maddi ve manevi birçok rolü tek başına üstlenmiş muazzam bir aksiyondur. Sokaklarda yoga yapanları görürsünüz, oralarını buralarını kıvırırlar, kimsenin gıkı çıkmaz. İnsanlar havanın şişenin dibinde kaldığı, sesin ayak parmaklarına kadar tüm hücrelerce rahatsızlık seviyesinde yüksek olduğu gece kulüplerine, diskolara gider, üste de para verirler, oynatmadıkları yerleri kalmaz, buna da kimsenin gıkı çıkmaz. Ama mevzu namaza geldi mi, beynamazlar ve kâfirler rükusuyla, secdesi ile dalga geçerler. Bu da şeytanın nasıl insanları kendi gemine takıp, maymun gibi oynattığının bir delilidir ya, mevzumuz bu değil. Namaz, kulun Allah ile buluşmasıdır. Birebir görüşmesidir. Bulunduğunuz şehrin valisini ömrünüzde ya görürsünüz ya göremezsiniz. Sizi idare eden başbakanın sizi muhatap alması için ise mucize gerekir de, alemleri var eden Allah, eğer kıymetini biliyorsanız, sizinle adınıza, ünvanınıza bakmaksızın

205

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

birebir muhatap olur. O görüşme yerinde her daim hazır ve nazırdır, görüşmeyi hakkı ile bir diyaloğa çevirmek de, sadece yat kalklardan ibaret bir ritüel yapıp kapıdan dönmek de sizin elinizdedir. Namaz kılınmaz, namaz dosdoğru kılınır. Nedir namazı dosdoğru kılmak? İçindeki ve dışındaki rükunları ile koşullarına uyulur. Abdesti eksiksiz alınılır, niyeti halis yapılır, rükuya secdeye, ateş üstünde namaz kılar gibi gidilip gelinmez, acele edilmez, kelimeler yutulup yenmez. Hakkı ile ve net bir şekilde fiziki şartları yerine getirilir. Bir an önce bitsin diye gözetlenilmez. Bir sevgili buluşmasıdır namaz. Aksine uzattıkça uzatmaktır namazın olması gereken hali. Saygı ve bağlılık namazın şartıdır. [Referans: Bakara-238]. Namaz, huşu içinde kılınır. Bitsin de işime bakayım hesabı yapılmaz. [Referans: Mü’minun-2]. Namaz, sadakat ile bir ömür kılınır. [Referans: Meryem-31]. Namaz, ailenin tüm fertlerince kılınır. [Referans: Tâ-hâ 132]. En önemlisi namaz, iki vakit arasında Rabbe tekmil vermektir: “Allah’ım, senin yap dediklerini yaptım, yapma dediklerinden sakındım. İsmini yüceltmek ve bana verdiğin hilafet görevini hakkı ile yerine getirmek için elimden geleni yaptım. Senin rızan için karşıma çıkan her zorluğa katlandım, Sana olan saygımdan, kötülüklerden uzak durdum. Bir sonraki vakte kadar da yükümü hafiflet, azmimi artır, sebat ver.” deyip, bir sonraki vakitte buluşmak üzere selamlaşıp vedalaşmadır namaz! Eğer iki namaz arası “kötülüklerden ve hayasızlıktan korunamamış iseniz [Referans: Ankebût-45] siz dosdoğru namaz kılmamışsınız demektir. Ve işte o

206

A.Salim Adiloğlu

zaman bir sonraki namazda sizi karşılayacak, Rabb’ in “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar.” nidasıdır. Namazın bu yönü ile birlikle, insan sağlığı için reddedilemez faydası vardır. Namaz ve abdest bir bütündür. Faydası abdest ile başlar. Abdest vücutta biriken negatif ve statik elektrik yükünü boşaltmanın akılcı bir yoludur. Bundan dolayıdır ki, alternatifi toprak ile yapılan teyemmümdür. Temizlik abdestin gayesi değil, aksine doğal sonucudur. Gayesi sadece temizlik olsa idi, sadece toza, çamura, pisliğe bulaştığınızda abdest almanız icap ederdi, oysa uyuduğunuzda, uyukladığınızda ya da yellendiğinizde bile abdestinizi yenilemeniz gerekir ve bunun da nedeni işte bu enerji boşalımını sağlamaktır. Aynı sebepten sinirli iken abdest alınması tavsiye edilmiştir. Sadece namaz için değil, mümkünse her fırsatta abdest almak gerekir. Aynısı gusl abdesti içinde geçerlidir. Özellikle cinsel ilişkiden sonra vücudun elektrik dengesi aleyhte bozulur. Bunu basit tükürük deneyi ile test edebilirsiniz. Gusl abdestinizin olmadığı bir zamanda lavaboya tükürmeyi denediğinizde tükürüğünüzün su kıvamında olmadığını, aksine koyu ve yapışkan kıvamda olduğunu, öyle ki tek kerede tükürmenin zor olduğunu göreceksiniz. Gusl abdestinden sonra, tükürüğünüz normal su kıvamına gelecektir. Vücudun elektriksel dengesi; yediğiniz besinlerden doğru istifade etmenizden, düzenli hücre bölünmesine, doğru genetik kod aktarımına, sağlıklı düşüne-

207

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

bilme yetinize kadar çok şey üzerinde etkilidir. Namaz kılarken vücudunuzun tüm çakralarını harekete geçirir, enerji yenilemesi yaparsınız. Yine sürekli tek yönde oluşan kan dolaşımınızı tersine tetikleyip, sisteme lehte uyarı gönderir, kalbinizin daha iyi çalışmasını sağlarsınız. Bütün bunlar siz farkında olsanız da olmasanız da namazdan maddi edinimlerinizdir. İşte namazı “hakkıyla Allah’ı anmak” olan mana gayesiyle yapmadığınızda, ne niyetle yaparsanız yapın zaten elde edeceğiniz bu maddi kazanımlardan başka bir kazanım elde etmemiş olursunuz ve kıldığınız namaz, tüm maddi kazanımlar bu dünya üzerinde kalacak olduğundan, öteye eli boş gitmiş olursunuz. Zekât, namazın ikiz kardeşidir. Öyle ki, Kur’an’da namazın anıldığı hemen her ayette zekâtı namazın yanında görürsünüz. Namaz, bu manada vücudun zekâtıdır. Eğer hakkı ile inanıyorsanız, bedeniniz başta olmak üzere sahip olduğunuz her şeyin zaten Allah’a ait olduğunu da biliyorsunuz demektir. Maddi kazanımlarınız için ne yaptığınız çok da önemli değildir. Çünkü size o fırsatı veren Allah’tır. İşte Allah’ın adaleti budur. Allah insanlar arasındaki maddi dereceyi sadece hayat nizam bulsun diye karar kılmıştır. “…Sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınıza imtihan (vesilesi) kıldık; (bakalım) sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi hakkıyla görmektedir.” (Furkân, 20) ayeti işin sırrına işaret eder. Varlık sahibinin sahip olduğu da, yokluk sahibinin sahip olmadığı da aslında eşdeğerdir.

208

A.Salim Adiloğlu

Birisi varlığın imtihan sorusu, diğeri de yokluğun imtihan sorusudur. Sınav aynı sınavdır. Kişi diyebilir ki, “beni Rabbim varlık ile imtihan etse daha başarılı olurdum” ya da “beni Rabbim yokluk ile imtihan etse daha başarılı olurdum”. Bu bir faraziyedir. Oysa Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. [Referans: Bakara-286]. Neyle imtihan ediliyorsan, bil ki, Rabbin senin için olabilecek en kolay yolu seçmiştir. Onu bile başaramadı isen, ötekileri zaten başarmana imkân yoktu demektir. Bundan dolayı, kendisine imkân verilmiş kişi, kazancının her yıl kırkta birini zekât olarak vermek zorundadır. Bu aslında çok basit bir imtihandır. Her kazanç erbabı, az çok hesaptan anlar. Yapacağı tek şey, sene başlarken kendine kalacak net kazancı, kazandıklarım eksi kırktabir şeklinde formüle edecektir. Bu öngörü ve plan ile verilmiş zekâtın verildiği bile fark edilmez. Yalnız vermek yetmez! Kur’an, Tevbe Sûresi 60. ayette zekâtın kimlere verileceğini de belirtmiştir. Zekâtı doğru yere ve doğru şekilde vermek gerekir. Çalıştırdığı işçisinin hakkını vermeyen tüccarın verdiği zekât, zekât değildir. Çalıştırdığı işçisinin

mutfağındaki tencerede pişen aştan haberi olmayan tüccarın verdiği zekât, zekât değildir. Borcu olan çalışanı olanın, kendi çalışanı dururken, götürüp başkasına verdiği zekât, zekât değildir. “Elinizin altındakilerden sorumlusunuz.” hadisi her taciri bağlar. Hele ticaretinden dolayı, kendisine borçlu olan birisinin evine haciz götürtmüş, altındaki çula kadar aldırtmış bir tacirin verdiği hiç zekât değildir. Çünkü o zekât verecek adam aramaya bile ihtiyaç kalma-

209

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

yacak şekilde, zekâta muhtaç insanla muhatap iken, onu görmezlikten gelip, üstüne beter muhtaç hale düşürmüş; onun hakkı olan zekâtı götürüp başkasına vermiş, bununla da kalmayıp, zekât verecek kadar varlığı var iken, “Borçlu dardaysa Borcunuzu genişleyinceye sadaka(zekât) dek mühlet verin ona. bu, olarak bağışlarsanız

bilseniz, sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 280) ayetini göz ardı etmiş, alacaklı olmayı kendine sınırsız hak sahibi olmak görmüş, hakkını ararken zulme tevessül etmiştir. Allah’ın böyle bir zekâta ihtiyacı yoktur, böyle bir zekâtın da sahibine hayrı yoktur. İşte maksadına uygun kılınmayan namaz için nasıl Rabbim “ yazıklar olsun o namaz kılanlara” diyorsa, namazın geçtiği her yerde namazla beraber anılan zekât farîzasını maksada uygun ve “dosdoğru” yapmayanlara da yazıklar olsun! Allah, her an ve her daim, hayır ve şer ekseninde insanı imtihan eder. Borçlu nasıl borcunu ödeme konusunda gayreti, sözü ve niyeti ile imtihan ediliyorsa, alacaklı da aynı nispette sabrı, tahammülü ve borçluya tavrı ile imtihan edilir. Öyle ki, Allah merhamet etmeyene merhamet etmez. Her farz kulun Allah’a borcudur. Maddi alacağı için merhamet ve tahammül göstermeyene, Allah mutlaka kendine karşı olan borçlarını sorgularken tavrını hatırlatacak ve

merhameti kadar merhamet edecektir. Zekât müessesesinin sağlıklı işlediği bir toplumda fakir ve borç batağına düşmüş insan bulamazsınız. Bu mümkün değildir. İşte zekâta imkânı olup da vermeyen ya da doğru kişiye ve doğru şekilde vermeyen, hak sahibinin bütün Mahru-

210

A.Salim Adiloğlu

miyetinin ve mağduriyetinin sonuçlarının ortağıdır. Çocuğu aç kalmış ise, müsebbibidir. Yuvası dağılmış ise müsebbibidir. Sıhhatini yitirmiş ise müsebbibidir. Zenginlik nimeti verilenin, nimetin her imkânından faydalanırken, öteki tarafta yokluk külfeti ile imtihan edilen kula karşı sorumsuz olması, sorumluluğunu da ciddiyet ile olması gerektiği gibi yapmayışının hesapsız kalması düşünülemez. İşte bu yönüyle, fakirlik ve zenginlik nimet veya külfet olma bakımından görecelidir. Ahiret yurduna inanan insanlar için ikisi arasında kıldan ince kılıçtan keskin bir köprü kadar fark yoktur. Ameller yapılırken samimiyet ile ve maksada uygun yapılmalıdır. Kişi kendisini aldatabilir, Lâkin Allah aldatılmaktan münezzehtir. Ve Allah diyor ki, “Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete duçar olmaması için Kur'an ile nasihat et…” (En’âm, 70) Oruç farîzası da yine maddi ve manevi getirileri olan temel farizalardandır. Allah’ın kimsenin açlığına ve susuzluğuna ihtiyacı yoktur. Yeryüzüne nimetler döşeyen ve bunu inkâr edenlerden dahi rahman sıfatı hatırına esirgemeyen Allah’ın, inanmış kullarını, kulların istifade edeceği bir fayda olmaksızın bundan mahrum etmek istemesi düşünülemez bile. Oruç ancak inanmış kullar için, nimetin şükrünü daha ziyadesi ile eda edebilmek, yenilip içilen bir günde unutulan ihtiyaç sahiplerini daha iyi hatırlamak, onların halini müşahade etmek için bir enstrü-

211

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

mandır. Tüm nefsani arzuları besleyen yine almış olduğumuz gıdalardır. Şehvet duygusu, imtihan için var edilmiş en güçlü duygulardan birisidir. İnsan vücudu, kendi kendini tanıyan bir mekanizmaya sahiptir. Önceliklerini çok iyi bilir. Gıda takviyesinin azaldığı bir zamanda mevcut enerji stoğunu temel ihtiyaçlar dururken, tali ihtiyaçlara harcamayacak kadar zeki yaratılmıştır. İşte bu yönü ile oruç insanın şehevi duygularını bastıran önemli bir metottur. İmkan var iken, yiyip içmemek de ancak inanan kulların yapacağı şeydir. Bundan başka oruç, durmaksızın yıl boyu çalışan insan bedeninin revizyonu ve rehabilitasyonu için elzemdir. Tek ürün üreten mekanik bir fabrika bile, yıllık bakıma alınır. Belli bir süre üretim durur, makineler gözden geçirilir. İnsan bedeni ise, binlerce çeşit üretimin yapıldığı hacmen küçük ancak icraatça devasa bir kimya fabrikası gibidir. Birbiri ardına ve durmaksızın sayısız kimyasal işlem bütün bir hayat boyunca biz farkında olmadan gerçekleşir durur. Bütün bu kimyasal prosesler, aldığımız gıda ve içeceklerin yıkımı ile gerçekleşir. Vücut her zaman tedbirli çalışır. Her an çalışan organlar ve sistemler için, sürekli düşünen ve yorumlayan beyin için vücutta sürekli ihtiyaç halinde enerjiye dönüştürülecek hammadde stoğu vardır. Vücutta bekleyen ve düzenli yakılmayan bu hammadde stoğu zamanla vücuda zararlı toksik maddelere dönüşür. Bu, evinize aldığınız ekmeği tüketmediğinizde zamanla bozulup küflenmesi gibi bir şeydir. İşte oruç, bu birikimin önüne geçer ve siz bu toksik maddeleri vücudunuzda sürekli biriktirmek

212

A.Salim Adiloğlu

zorunda kalmazsınız. Bu bir nevi, resetleme işlemidir. Vücudunuzu fabrika ayarlarına getirmiş olursunuz. Temel farizalar içinde haccın özel bir yeri vardır. Hac, bireysel yapılmakla birlikte toplu yapılması hasebiyle içtimaidir. Diğer temel farizalarda mekan zorunluluğu yok iken hac farîzasını ancak Mekke’de yapabilirsiniz. Diğer hiçbir farizada olmadığı gibi, dışardan bakıldığında külfet gibi görünen bu farz de hikmet doludur. Gerçekleştirmek için, yeryüzünün en sıcak yerlerinden birine gitmek zorundasınızdır. Ancak bunun alternatifi yoktur. Hac, “bireysel olarak hayatıma yerleştirdiğim dinimin ben bir neferiyim, her nerede ve ne şartta olursa olsun ben dinime hizmete hazırım ve yolum Allah yolu”dur deyişin ve bu deyişi eylem ile ortaya koyuşun sembolüdür. Birliğin sembolüdür. Hac farîzası, dünyanın neresinden olursanız olun, hangi milletten olursanız olun, hangi renkte olursanız olun, “tüm müslümanlar kardeştir” düsturunun resmini çizmektir. Bundan başka hac bir şarj işlemidir. Manen ve fiziken şarj oluştur. İslam’ın doğuş topraklarını görmek, oralara ayak basmak manevi şarjdır. Fiziki şarjın sırrı da, “…Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa…” (Bakara, 196) ayetinde gizlidir. Arabistan sıcak bir memlekettir. Ancak dünyanın en sıcak memleketi değildir. Oradan daha sıcak yerlerde yaşayan müslümanlar vardır.Diğer farizalarda, Allah onlar için hiçbir istisna getirmemiştir. Misal “şu derecenin üstünde sıcaklıkta yaşayanlar başından rahatsız ise oruç tutmasın,

213

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

güneşe çıkmasın” ya da hac ibadeti için kriter koyarken “hacca sadece sıcağa alışkın insanlar gelsin”denmemiştir. İbadete mani hastalık durumu, hastalık nevi belirtilmeksizin ibadetten sorumluluğu kaldıran veya erteleyen mazeret olarak kabul edilmişken, Hac için “diğer ibadetler için geçerli olan hastalık durumu” ile beraber özellikle “ başından rahatsızlığı olanlar” için istisna getirilmiştir. Bunun nedeni oranın sıcak oluşu değildir. Çünkü sıcağın çaresi vardır. Kendinizi gölgelendire-bilirsiniz, en basitinden şemsiye kullanabilir ya da yaratıcılığınıza göre değişen çareler üretebilirsiniz. Bunun nedeni şudur: Daha evvelki sayfalarda, evrenin dönüş ve genişlemesini izah ederken, haram aylarda evren içindeki dünyanın arşın önünden geçtiğini belirtmiş idik. Arş, Allah’ın huzurudur! Yani tüm dünya, o zamanlarda birebir Allah’ın huzurundan geçmektedir. Bu dünyanın topyekün geçişidir. Haccın yapıldığı ay ve o ayın kısıtlı farz günleri ise, bizzat Kabe’nin Allah’ın huzurundan geçtiği zamandır. Bu huzur noktasını evvelki sayfalarda 0 noktası olarak belirtmiş idik. Bütün bu evrensel hareket içinde yıl boyunca, dünyanın birebir 0 noktasına denk gelen tek noktası Kabe’dir. Tavaf eylemi de evrensel hareketin izdüşümsel taklididir. İşte bu huzur noktasından insana nur/pozitif enerji transferi gerçekleşmektedir ve başından rahatsızlığı olanların gelememesinin mazeret kabul edilmesi bundandır. Kabe, bir işaret noktasından ibarettir. Bütün rolü de budur. Bu nokta yeryüzünde işaretlenmiştir.

214

A.Salim Adiloğlu

Onun için “Arabistan’a sel geliyor, öyle zamanlar olmuştur ki, Kabe’yi sel basmıştır, Kabe yıkılmıştır, o nasıl bir kutsal mekan, Tanrı evidir” deyip akıllarınca İslam ile dalga geçenler boşuna sevinmesinler, kutsal olan noktanın kendisidir, Kabe’yi kutsal yapan ise, bu noktayı işaretleme misyonunu üstlenmiş olmasıdır. Safa ver Merve de bu nevidendir. [Referans: Bakara-158]. İşte bu böyledir. Allah, sebepsiz hiçbir şeye kutsiyet vermez. Onun üstlendiği bir misyon mutlaka vardır. Bu nokta Hz. İbrahim’e işaret edilmiş ve akabinde buraya bir bina yapması emredilmiştir. Sonradan bu nokta, Tur Dağı’nın yükseltilmesi ile veya başka bir yolla Kudüs’e taşınmış, -ki bu evrensel boyutta mikrometrik bir hadisedir; yine Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) temennisi ve Allah’ın izni ile bu nokta tekrar Kabe’ye getirilmiştir. [Referans: Bakara -144]. İşte bu fiziksel konum değişikliğinin evrensel düzlemde olabilirliği vakti gelene kadar Allah, kıblenin Kabe oluşunu Efendimizin (s.a.v) çok istiyor oluşuna rağmen geciktirmiştir ve muhtemelen bu değişiklik dört haram aydan birinde gerçekleşmiştir. Çünkü Allah, mutlak gücüne rağmen, her şeyi bir ilme binaen ve nizam üzere yapar. Bireyin fert olarak sorumlulukları bundan ibarettir. Müslümanım demek ile birey, Allah’ı yeryüzünde halife sıfatı ile temsil etmenin vermiş olduğu bilinç ile kendine ve Allah’a karşı sorumludur. Zaten müslümanım demek de, bu sorumluluğu almışım ve gereğini yapmaya hazırım demektir. Bundan sonrası içtimai sorumluluklardır.

215

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

216

A.Salim Adiloğlu

İÇTİMAİ SORUMLULUKLAR

Cüleybib, Efendimizin (s.a.v) huzuruna çıkıyor ve “Ey Allah’ın Elçisi! Zina etmeme izin ver!” diyor. Sahabiler onu böyle bir ifadeden dolayı “Sus! Sus!” diye susturmaya çalışıyorlar. Ama İki Cihan Güneşi, onu “Hele şöyle gel!” diye yanına çağırıyor. Cüleybib, Efendimizin yanına gelip oturuyor. Peygamber Efendimiz onunla konuşmaya başlıyor: “Söyle bakalım. Bir başkasının senin annenle zina etmesine razı olur musun?” “Canım feda olsun, hayır, olmam.” “Zaten hiç kimse annesiyle zina edilmesine razı olmaz. Peki kızınla zina edilmesini ister misin?” “Uğrunda öleyim ya Resulullah! Hayır, istemem.” “Öyleyse hiç kimse kızıyla zina edilmesini istemez. Bir başkasının kız kardeşinle zina etmesini ister misin?” “Yoluna feda olayım, hayır, istemem.” “Hiçbir kimse, kız kardeşiyle zina edilmesini istemez. Peki halanla zina edilmesi seni memnun eder mi?” “Canım feda olsun, hayır, kesinlikle.” “Halasıyla zina edilmesi hiç kimseyi memnun etmez. Peki birinin teyzenle zina etmesine razı olur musun?” “Uğrunda öleyim, hayır buna da razı olmam.” “Teyzesiyle zina edilmesine kimse razı olmaz.” Evet, bu konuşma ile akıl mantık planında Allah Resulü, Cüleybib’in aklını ikna eder ve onu doyurur. Ardından da elini bu gencin göğsüne

217

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

koyar ve şöyle dua eder: “Allah’ım! Onun günahını bağışla, kalbini temizle ve namusunu muhafaza buyur.” Bireyin, toplum içindeki duruşu, yukarıda zikrettiğimiz örnekte olduğu gibi bugünün tabiri ile “empati” şeklinde olmalıdır. Empati denen popüler terimin en hakkaniyetli tanımını Peygamberimiz (s.a.v) , “kişinin kendisi için istediğini bir başkası için istemesi” şeklinde vermiştir. Bunun zıttı da varittir. Yani kendin için istediğini başkası için isterken, kendin için istemediğini başkası için de istememelisin. İşte kişinin kendine ve Yaratan’ına karşı temel sorumluluklarını bildikten sonra, günlük hayatını toplum içinde idame ederken ciltler dolusu kitap karıştırmasına, hususi fetvalar aramasına gerek yoktur. Din, akıl kullanmayı gerektirir. Dininizi doğru anladı iseniz, temelde “empati” yolu ile toplum hayatınızı düzenleyebilir, kendinize ve başkalarına zulüm etmekten uzak durabilir, böylece günaha bulaşmazsınız. Yine aynı yolla, din adına söylenen bir şeyin hakikatte dinin özünden mi olduğunu, yoksa sonradan uydurulmuş bir bidat mı olduğunu anlamanız da zor olmayacaktır. Lâkin akletmek tek başına yeterli değildir. Akıl bir rehberdir. Empati yapabilmek kalbin işidir. İnanan bir birey olarak, ölümün hak oluşuna ve ölümden sonra bir hesap gününün sizi beklediğine dair ön kabulünüz var demektir. İşte, tüm hesabı o güne bırakmadan, müslüman kendi vicdanı ile kendi mizanını her an kurmayı becerebilmelidir. Yani müslüman, Mahkeme-i

218

A.Salim Adiloğlu

Kübra’ya, sadece alacakları için çıkacak şekilde yaşamalıdır. Toplum, aileden başlayan bir düzendir. Ardından en yakın çevreniz, komşu ve akrabalarınız gelir. Bunlar ile ilgili sorumluluklar hakkı ile yerine getirildiği zaman, toplumsal düzen kendiliğinden tesis edilmiş olacaktır. Öteki türlü, bir bireyin tüm topluma düzen vermesi, bunu toplum ölçekli yapması düşünülemez. Bunlar idarecilerin işidir. Ailesi içinde huzuru tesis edememiş birinden toplumun başına geçip, idareci sıfatı ile tüm topluma huzur tesis etmesini bekleyemezsiniz. Kendi çocuklarına baba olamamış, onlara merhamet göstermeyen birisinin öğretmen olmasını beklemek, bu vazifeyi hakkı ile icra etmesini beklemek, mucize beklemek gibi bir şey olur. Kişinin aile içindeki, ailesine karşı ve ailesi ile ilgili işlerdeki tavrı aslında toplum içindeki tavrı açısından ölçektir. Hz. Ali, “çocuklarınız ile yedi yaşına gelene kadar oyun oynayınız, on beş yaşına gelene kadar arkadaşlık ediniz, sonrasında da onlarla istişare ediniz.” diyerek, topluma hazırlanan birey eğitimine dair önemli bir kriter koymuştur. Bekar ve çocuk sahibi olmayan birisinin ilkokul öğretmeni olması bir risktir. Çünkü onun kendi çocuklarına karşı tavrı sınanmamıştır. Sağlıklı bir toplum ancak yeteri ve doğru eğitim almış bireyler ile mümkündür. Kendi akrabası ile ilişkiyi kesmiş, onların halini, ihtiyaçlarını gözetlemeyen birisinden fedakarlık ve kalıcı

219

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

dostluk bekleyemezsiniz. Çünkü o, dost olması fıtraten gereken insanlarla dostluğu reddetmiştir. Böyle birisinin üçüncü şahıslarla dostluğu ancak menfaat esaslıdır. Ve böyle bir dostluk, her ne kadar an itibarı ile dostluk olarak görünse de ömrü, bağı kuran menfaatin varlığı ile sınırlıdır. Yine kendi çocuklarının üstüne titrer iken, başkasının çocuklarını hiçe sayan bir insandan toplum namına bir şey üretmesini bekleyemezsiniz. Çünkü, o zaten temel “empati” kuralını hiçe saymış, her çocuğun kendisi için önemli olduğu bir ebeveyne ait olduğunu göz ardı etmiştir. Hiçbir ebeveynin kendi çocuğunu seçme hakkı yoktur. Yine hiçbir çocuğun da kendi ebeveynini seçme hakkı yoktur. Bununla birlikte hiçbir ebeveynin de sahip olduğu çocuk yetişkin olana kadar onun başında veli olarak bulunma garantisi yoktur. Yani her çocuk aslında potansiyel bir yetimdir. Yetimlerin tamamı ümmetin müşterek çocuklarıdır. Ona erişen, kendi çocuğu gibi ona bakıp, onu kollamak ile mükelleftir. Elbette kimseden kendinden olmayan çocuğu, kendi çocuğu ile aynı ölçüde sevmesi beklenemez. Çünkü ebeveynin evladına sevgisi, Allah tarafından “zayıf yaratılmış ve kollanıp gözetilmeyi gerektiren insan”ın doğru ve aile içinde yetiştirilmesi için hususen bağşedilmiş, kökeni “rahim sıfatı” olan bir sevgidir. Ancak, kendi evladına karşı duyduğu bu hususi sevgi kadar olmasa bile, her inanan, elinin erdiği yetime, “rahman sıfatının” hatırına sevgi göstermeli, onları

220

A.Salim Adiloğlu

kollayıp

gözetmelidir.

Kendisi

de

bir

yetim

olan

Peygamberin (s.a.v) ümmetine yakışan budur. Yetime gerekli ilgiyi göstermeyen, onu horlayan, ezen, umursamayan bir kişinin şahadetinin de, peygamber imanının da, kitaba imanının da kıymeti yoktur. Çünkü o Allah’ın rahman sıfatının nasıl işlediğini olduğunu anlamamış, bilmemiş, kendi peygamberinin yetim
“Öyleyse

yetimi sakın ezme.” (Duha,9) emrini yerine getirmemiştir. Böyle birisinin imandan söz etme hakkı yoktur. Allah’ın bir yetimin korunup, gözetilmesi için kimseye de ihtiyacı yoktur. Bu bir nasip meselesidir. Allah, hayatı birbiri içine geçmiş “sebep-sonuç” ilişkileri ile örmüştür. Yetime denk gelen, umulur ki, Allah adına hilafet gereği onu kollayıp gözetsin. Yapacağı ancak kendi lehine olacaktır. Ancak yapmaması da, Allah’ın o yetimi görmezlikten geldiği manasına gelmez. Allah, nice viraneler içinde yetim kulları için hazineler gizlemiştir. Kul, ya zahire bakar görmezden gelir ya da hikmete sarılır da Hızır olur. İşte Hızır, Allah’ın hikmet elidir. [Referans: Kehf-82]. Allah, her yerde hazır ve nazırdır. Siz isteseniz de istemeseniz de, hikmetini tecelli ettirecek bir vasıta bulacaktır. Bundan dolayıdır ki kıssada geçen Hızır, “…Ben bunu da kendiliğimden yapmadım...” (Kehf,82) demiştir. Aslında, Allah size Hızır olma fırsatı vermektedir, ancak bu görene ve bilenedir. Yoksa, “…O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez…” (En’âm, 59)! Allah’ın Musa ve Hızır kıssası ile anlattığı budur: Sen, zahirde doğru olanı yap, eğri bir duvar görürsen neticesinin hayr olacağını ümit ederek o duvarı

221

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

düzelt. Eğriyi düzeltmek her halûkarda hayrdır. Bundan başka zahirde aslını anlayamadığın şeyin de neticesini Allah’a bırak. O’nun görüşü senin “anlık görüşünden” daha keskindir. Allah’ın her işe dair mutlak bir planı vardır. “Sizler ancak Rabbinizin dilemesi sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (İnsan, 30) derken Allah, sizin planladıklarınız ancak Allah’ın nihai planı içinde olmak şartı ile gerçekleşir realitesini vurgulamıştır. Düşünün ki, günah işleme niyeti ile bir yerden başka bir yere vasıta ile hareket ediyorsunuz. Yolda karşınıza bir köpek çıkıyor, siz o köpeğe çarpmamak için gayret ederken, direksiyon hakimiyetini kaybediyor ve kaza geçiriyorsunuz. Neticede bir şerre maruz kalıyorsunuz ama bu şer sizi günah işlemekten muhafaza etmiş oluyor. Siz, günah işleme halini görmediğiniz veya kazadan dolayı göremediğiniz için, olanı sadece kazadan ibaret ve şer olarak algılıyorsunuz. Oysa, karşınıza çıkan o köpek size ulaşan Allah’ın hikmet elidir. Bir Hızır gibi size yetişmiş ve sizi altından kalkamayacağınız bir yükten korumuştur. Hadisenin kimin eli ile ve nasıl gerçekleştiğinin önemi yoktur, sonrasını bilen Allah hikmetini tecelli ettirmiştir. Yalnız bir nüans önemlidir. Hızır ile Musa kıssasında vukuu bulan her üç hadisede de ortak olan, birbirinden bağımsız bu üç hadisenin “iyilik sahibi” kişilerle ilintili olmasıdır: İyilik sahibi adamın gemisi, iyilik sahibi babanın yetim çocukları ve iyilik sahibi ebeveynin asi çocuğu….Bu üç bağımsız durumun ortak yanı, hikmetin neye bağlı olarak tecelli

222

A.Salim Adiloğlu

ettiği açısından önemlidir. Ebeveyn ile çocuk hayatının da birbiri ile bağlantılı oluşu, çocukların birer imtihan vesilesi oluşu da buradan çıkarılacak neticeler arasındadır. Komşu, aile ve akrabadan sonra, topluma açılan ilk penceredir. İnsan elinin ulaşacağı ilk zümre komşusudur. “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir.” hadisi komşuyu kollayıp gözetmenin önemi açısından vicdan esaslı çok önemli bir alt sınır çizmiştir. Hiçbir vicdan sahibi, bu alt sınıra gözünü yumamaz. Bundandır ki, bu konuyu izaha bile gerek yoktur. Vicdanı olan zaten anlar, vicdansıza da söz faide etmez. Onun durumu, “…üstüne varsan da soluyan, kendi haline bıraksan da soluyan bir köpeğin durumuna benzer. Bu kıssayı anlat, olur ki düşünürler.” (A’râf, 176) ayetinde anlatılmıştır zaten. Bir de bu ikisi arasında olanlar vardır: Bunlar da sözü bilen ancak işine geldiği gibi yorumlayan ve “komşuyu gözetmeyi, komşuyu gözetlemek” olarak algılayanlardır. Bunlara da Allah, vicdandan önce akıl fikir versin demekle yetineceğiz. Onlar için komşunun aç ya da tok olmasından ziyade; komşuda ne piştiği, neyin içinde piştiği, nasıl piştiği, nasıl servis edildiği, o gün komşuda misafir olup olmadığı, komşuda olandan kendilerinde olup olmadığı önemlidir. Bunlar için, hakikatten mahrum kalmaktan başka, kendilerine kendi elleri ve dilleri ile yaptıkları zulüm bile ceza nevinden yeterlidir. Bunlara mutluluk yoktur. Ömürlerini, başkasının sürüsünde kaç koyun olduğunu saymakla geçirirler.

223

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Yalan söylememek, iftira atmamak, zan yapmamak, haksız yere insan canına kıymamak, ölçüde ve tartıda adil olmak da temel toplumsal sorumluluklardandır. Yalan, hakikatin önüne perde çekmektir. Zamanın israfıdır. Yeryüzünde hiçbir birey ve eylem kendi başı-na müstakil hayat bulmaz. Her birey, nasıl annesine bağlı olarak hayata gelir ise, her eylem de bir başka eyleme bağlı olarak hayata gelir. Bu sonsuz eylemler silsilesi demektir. Çünkü her bir sonuç, bir başka sebebin neticesidir. Bir babanın kendinden olma çocuğunu inkâr şansı vardır, ancak hiçbir annenin kendinden olma çocuğunu inkâr şansı yoktur. İşte yalan, bir babanın kendinden olma çocuğunu inkâr etmesi halidir. Düşünün ki, bir baba kendi erkek çocuğunu bile bile inkâr ediyor ve öteki tarafta aynı babanın başka bir kadından kız çocuğu oluyor. Aradan yıllar geçiyor ve dinamik hayat bu iki çocuğu birbirlerinin kardeşi olmaktan habersiz olarak büyütüyor ve karşılaştırıyor. Ve bu iki çocuk birbirlerini iki kardeşin birbirini sevdiği gibi değil, iki bağımsız ferdin birbirini sevdiği gibi seviyor ve gerçeklerden habersiz evleniyor, hatta çocuk sahibi oluyorlar. Bu evlilik ne kadar sıhhi ise, yalanın toplum üzerinde ürettiği sebep-sonuç ilişkisi de ancak o kadar sıhhıdir. İftira ise yalandan beter durumdur, çünkü yalanı kendiliğinden içinde barındırır. Zan ise, ise iftira ile yalan arası bir şeydir. Hiçbir zaman gerçeğe ulaşmaz. En iyi ihtimal ile bir zannın varacağı yer, gerçeğe teğet geçmek olacaktır. Oysa hakikat bir çember üzerinde yerleşiktir ve bir başka hakikate bağlıdır.

224

A.Salim Adiloğlu

Müslüman, kimseyi içinde bulunduğu duruma bakarak kınamamalıdır. Kalpleri evirip çeviren de, kişiyi halden hale koyan da Allah’tır. Başkasının düşkünlüğü veya günaha düşmüşlüğü üzerinden bir başkasına yükselme yoktur. Hayatınızda yaptığınız her eylem ile farkında olmadan bir enerji üretirsiniz ve ürettiğiniz bu enerji mutlak surette sizin karşınıza çıkar. İnanıyorsanız bu böyledir, inanmıyorsanız bu hayatta karşınıza çıkmaz ama bu size hesap olarak mizanda sorulur. “Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz.” hadisi inananları esas alır. İnanan bir insanın Allah, günahının ve hatasının vebalini bu dünyada çekmesini murat eder ve bundan dolayı ölümden önce kınadığı şeyi, kendisine, kendisine olmaz ise, kendi şahitliğinde evladına yaşatır. Yine müslüman, kişiyi geçmişi ile yargılamamalıdır. Her insan hata yapar. Bu insanın yaratılış gereğidir. Geçmişini bildiğiniz, hatalarına şahit olduğunuz insanların, kendilerini düzelttiklerine de şahit olursanız, o insanların geçmişteki hatalarına olan şahitliğinizi unutun. Çünkü şeytan insanlar arasında her daim, fitne fesat olsun ister. Kendini düzelten ve geliştiren insanlar, şeytanın canını yakar. Şeytan, bu insanların geçmiş kusurlarını akla, dile dökerek onların itibar kaybetmelerini, aşağılanmasını arzu eder. Şeytanın bu oyununa gelip, kendinize yazık etmeyin. Allah bağışlayandır, kusur örtendir. Allah’tan ancak ne yaptı iseniz, mislini ümit edebilirsiniz. Kendi ayıp ve kusurlarınızın hem bu dünyada hem de ahirette örtül-

225

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

mesini istiyorsanız, kimsenin geçmiş ayıp ve kusurlarını araştırmayın, onları dillendirmeyin. Bu genel kaidelerin dışında müslüman hayatının her anında, iyilik ve doğruluk üzere olmalıdır. İyiliklerin belki de en güzeli kişinin kendi anne-babasına karşı gösterdiği iyiliktir: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” (İsrâ, 23) ayetinde bu iyilik şiddetle vurgulanmıştır. Öyle ki, ayetlerin cümle bazında anlaşılır ifadesi yanında cümlede seçilen

kelimeler, hükmün yer aldığı cümlenin varsa eşlik ettiği diğer hüküm, bahsi edilen hükmün anlaşılır olmasından başkaca, şiddetine dair de fikir vermektedir. İşte yukarıdaki ayette, Cenab-ı Allah, Ana-babaya iyilik etmeyi, hükümlerin en güçlüsü olan “sadece kendisine kulluk” hükmü ile beraber anmış, emri “kesin” lafzı ile kuvvetlendirmiş ve onlara iyilikten başkaca bir hal içinde bulunamazsınıza vurgu için, olabilecek en basit asi oluş tepkisi olan “of deyiş” i misal seçerek insanlara sınır çizmiştir. Bunun tek tercümesi şudur, Evladına Allah’a kulluğu men etmeyen her anne baba, anne-baba olmak yeter şartı ile evladından sevgi ve saygı görmeyi hak etmiştir. Bizi dünyaya getiren, büyüten yetiştiren, Allah’ı tanıyacak ortamları hazırlayan bu köprüye hizmetkar olmak elbette her bilinçli müslümanın üstüne vazifedir. Bu evladın atasına

226

A.Salim Adiloğlu

karşı durumudur. Atanın da evladına karşı duruşu önemlidir. Çocuğu dünyaya getirmek marifet değildir. Nitekim, bir çocuğun dünyaya gelişi sünnetullaha tabidir. Şartlar gerçekleşir, Allah da takdir ederse gelir. Marifet, çocuğa doğru eğitim vermek ve onu insan gibi yetiştirmektir. Bir babanın çocuğuna öğreteceği ve nesilden nesile aktarılmasını isteyeceği şey, “namazın dosdoğru kılınması, kibirden uzak durulması, insanların hor görülmemesi, davranışlarında ölçülü ve dengeli olunması, konuşurken ses tonuna dahi dikkat edilmesi ve her şeyden önemlisi iyiliği emredip kötülüklerden sakındırması, bunu yaparken karşılaşması muhtemel meşakkatlere de katlanıp, sabır göstermesi” olmalıdır.[Referans:Lokman,17-19]. Kişinin iyi olması yetmez, kişi iyi oluşu ile örnek olurken, hayatının her anında iyiliği de insanlara bir halife edası ile öğretmeli, emretmelidir. İyilik için yol açmak adına, mevcut kötülüklerle de mücadele etmeli, bu mücadeleyi yürü-türken de yılmamalı, sabretmelidir. Mikro ölçekte Allah rızası için yapılan bu bireysel toplumsal duruşun nihai noktası ise Allah adına cihat etmektir. Bireyin kendi hayatını Allah’ın razı olacağı şekilde intizama getirmesi de bir cihattır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir sefer dönüşü “Küçük cihattan büyük cihada geldik.” diyerek bunu vurgulamıştır. Savaş, hiç kimsenin tasvip edeceği bir şey değildir. Allah da, bundan hoşnut değildir. Ancak, savaş hayatın bir realitesidir. Allah, yarattığını çok iyi bilmektedir. Yeryüzü bir oyun alanı olarak yaratılmamıştır. Allah’ın insanları yaratış ve yeryüzünün insanlara istifade

227

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

etmek üzere tesis ediliş gayesi açıktır. Mülkün yegane sahibi Allah’tır. Bu mülkte nasıl yaşanması gerektiğinin kurallarını koyan da O’dur. Bu kurala uymayan, uymadığı gibi, uymak için gayret gösterenlere zulmeden, onların Allah’ın razı geldiği gibi yaşama çabasını hiçe sayıp engel olan insanlara karşı; sözün çare etmediği, anlaşmanın mümkün olmadığı, anlaşılmış olunmasına rağmen anlaşmanın ihlal edilmiş olması halinde yapılacak tek şey savaşmaktır. “…Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur…” (Mâide, 32) diyen bir dinin savaşı sebepsiz olarak caiz görmesi zaten söz konusu olamaz. Şu mantık çok iyi anlaşılmalıdır: Yeryüzü Allah’ındır. İnsanlar da onun yeryüzünde seçtiği akil yaratıklarıdır. Yeryüzünü insanların istifadesine sunmuştur ve yeryüzü denen mülkün nizam ile idaresi için bir kurallar manzumesi seçmiş, bunun adına da İslam demiştir. Bu koca dünyayı tek bir ülke gibi düşünün. Nasıl her ülke belli bir kanunla yönetilir ve egemenlik hakkını da başkasına çiğnetmez, harici ve dahili tüm düşmanlara karşı savaş dahil gerekli tedbiri alır ise, Allah da kendi belirlediği nizamın hüküm sürmesine mani her türlü mihraka karşı önce sulh yollu, bu mümkün olmaz ise savaş yollu mücadeleyi esas almıştır. Bu kişilerin yaşam hakkının elinden alınması değil, aksine adam gibi yaşamayı bilmeyenlerin ve yeryüzünün fesada uğramasına neden olanların eylemlerine son verilmesinin bir yoludur. Yoksa, canı ve hayatı veren Allah, ne diye almak için,-haşa,

228

A.Salim Adiloğlu

kendine yol arasın! İslam’a cihad üzerinden saldırıp, onu eli kanlı bir din gibi göstermeye çalışanlar sizi aldatmasın! Onlar, şarabı dahi ilah ettikleri peygamberlerinin kanı niyetine içecek kadar kana bayılırlar. Onların gemi şeytanın elin-dedir. Ağızlarından hakkaniyet namına tek söz işitemezsiniz. Şeytan kadar isyankâr, ama şeytanı bile şaşırtacak kadar arsızdır onlar! Burgerlerinden geçilmez, akşama kadar et arası ot yerler, beyinleri dumura uğramıştır, yedikleri eti ot gibi yerden biter sanırlar da, müslümanın Allah için senede bir kez kestiği kurbana vahşet derler. Onun için onların ciddiye alınacak ne sözü ne de hali vardır. Müslüman için “Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, alemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’âm, 162) ayeti düsturdur. Hayatın kendisi ve içindeki her şey Allah uğruna ölmekten daha kıymetsizdir. [Referans: Tevbe-24] Yeryüzünde hakim hüküm Allah’ın oluncaya, kâfirler ve münafıklar da bu hükme boyun eğinceye kadar Allah uğrunda cihad etmek bizim boynumuza borçtur ve bu borcu da öderken hiçbir kınayanın kınamasından da korkumuz yoktur. [Referans: Mâide-54]. Evvelki bölümlerde evrenin genişlemesi konusunu işlerken, onun durumunu bir tavuk yumurtasına benzetmiştik. Müslümanlar, Allah huzurunda namaza dururken, niyet etmeden önce bu örneği hatırlayın. Hatta namaza dururken seccadenizin önüne bir yumurta koyun! Allah’ın, sadece sizi değil, içindeki her şeyle beraber dünyayı, dünya ile beraber de

229

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

güneşi, ayı, gezegenleri, galaksileri, gözün gördüğü ve görmediği evrenin tüm derinlikleri ile evrenin kendisini işte o kadar bir yumurtanın içine nasıl hapsettiğini anımsayın! Böyle bir yücelik ile toplantıya girdiğinizi hayal edin. Namaza başlamadan önce zihninizi kurcalayan ne kadar problem var ise, o yumurtanın içine hapsedin. Çünkü unutmayın, siz de o yumurtanın içindesiniz ve emin olun, bunu yaptığınızda o yumurta çatlayana kadar şeytanı siz çoktan çatlatmış olacaksınız! Tabi, ümit ediyorum böyle bir tavsiyem sonraki nesillere kutsanmış yumurta olarak miras kalıp, yumurtanın yenilmesinin haram sayılmasına kadar uzanan bir sapıklığa dönüşmez!

230

A.Salim Adiloğlu

BÖLÜM IV

GAYRİMÜSLİMLERE CEVAPLAR

“Bilgiden nasibi olmayanlar da "Allah bizimle konuşsa ya, yahut bize de bir mucize gelse ya!" dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişlerdi. Onların kalpleri birbirlerine benzedi. Gerçekten de yakine ermek (hakikati bilmek) isteyen bir kavim için biz mucizeleri çok açık seçik gösterdik.”(Bakara,118)

231

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

232

A.Salim Adiloğlu

1- İslam, kadına baskı uygular ve İslam’da “kadını dövme” vardır iddiası: Savcıların görevi, emareleri mevcut bir suç ile ilgili zahir delilleri toplamak ve bu deliller üzerinden potansiyel bir faile, kanunların ilgili suç ve suçun işleniş tarzı göz önüne alınarak belirlediği ceza esasınca dava açıp, mahkemece cezalandırılmasını istemektir. Bir savcının kendine göre delilleri olsa bile, sanığa ceza istemesi, iddia ettiği suçun işlenmiş olduğu ya da suçun iddia ettiği gibi işlenmiş olduğu ya da suçun o sanık tarafından işlenmiş olduğu manasına gelmez. Konu başlığındaki gibi bir iddianın sahibinin İslam’ı biliyor olduğunu düşünmek bile hayal olur. Ancak bir gayrimüslim ile din diyaloguna girdiğinizde bu duyacağınız muhtemel ilk iddiadır. Bir savcı edası ile iddiada bulunulur, hatta iddiada bulunulmakla kalmaz, hüküm de aynı ağızdan verilir. Kadının soyunup dökülmesi, erkeklerin hakim olduğu toplumda, erkeğin kendisine biçtiği ancak

kendinin farkında olmadığı bir rolde hayatımı özgürce yaşıyorum zannı ile hareket ediyor olması, aynı kadının bir emtia gibi vitrinlerde pazarlanması eğer kadına özgürlük ise, doğal olarak bu haksız sınırın dışında kalan

233

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

kadın profili kısıtlanmış veya baskıya maruz bırakılmış kadın algısı doğurabilir. Bir şeyi doğru ölçmek için, sadece ölçüm yapmanız yetmez. Neyi ne ile ölçtüğünüz önemlidir. Maksat ağırlık hesaplamaksa farklı bir ölçek, hacim hesaplamaksa farklı bir ölçek kullanırsınız. İslam kadına sadece kadın gözü ile bakmaz. Kadını ele alırken onun dikey ve yatay tüm statülerini ele alır. Kadın eştir, kadın annedir, kadın kız kardeştir, kadın teyzedir, kadın haladır, kadın süt annedir, kadın süt kardeştir. Kadını erkek seviyesine indirip, kadın erkeğe eşittir demek kadının kendine hakarettir. Allah, ikiliği değil tekliği tercih eder. O, alemlerin yegane hükümranıdır. Tüm alemi tek başına idare eder. Ülkelerin tek idarecisi olur. Toplumu oluşturan birimlerin en küçüğü olan ailenin idaresini de Allah, yaratılıştaki faktan dolayı erkeğe vermiştir. İslam nazarında erkeğin tek üstünlüğü, hatta üstünlükten ziyade sorumluluğu budur. Bunun haricinde kadın her zaman ve koşulda erkekten üstün tutulmuştur. Bütün sapık ve kadını aşağılayan sistemleri göz ardı etsek ve sadece kitap ehli dinleri esas alsak bile, kadının İslam ile yüceltildiğini görmüş oluruz. Çünkü icat edilmiş ruhbanlık ile duvarlar arasına hapsedilmiş kadın, İslam ile duvarlar arasından çıkarılmış ve topluma katılmıştır. İslam’a göre, Havra’da itikâfa çekilmiş Meryem de, Sebe Kraliçesi Belkis da kadındır ve aynı saygıya layıktır. İslam, kadına hem dünyadan dilediği gibi faydalanma hakkı vermiş, hem de inancını yaşayabilme hakkı. Bu

234

A.Salim Adiloğlu

yeryüzünde sadece İslam’ın temin ettiği bir haktır. Bir hrîstiyan kadın gibi Allah’ı bilmek, O’nun istediği gibi yaşamak için kendinizi anne olmaktan, eş olmaktan mahrum, dünya nimetlerinden kopuk manastır duvarları arasında yaşamak zorunda değildirsiniz. Dilediğiniz gibi hayatın içinde yer alırsınız. Tek yapmanız gereken, Allah’ın toplum içinde bulunurken kadına çizmiş olduğu sınırlara riayet etmektir. Bu konuda da, erkeklerden tek fark, tesettürdür. Tesettür de İslam’ın getirdiği yeni bir uygulama değil, İslam’a kadar olan tüm dinlerin ortak buyruğudur. Dini manuple edip, kitaplarının buyruğunu kelimelerle, cümlelerle oynayıp değiştirenlerin ortadan kaldıramadığı bir hükümdür tesettür. Diğer kitap ehli dinler değiştirilip, dine uhreviyat katılıp, din dinamik hayattan koparılıp, ibadethanelere hapis edildiğinden, yahudi ve hrîstiyan cemaatlerinde dinini hakkı ile yaşamaya çalışan tesettürlü kadınları sokaklarda pek göremezsiniz. Bu da sanki, tesettürün sadece İslam’da var olduğu algısı oluşturur. Oysa, İslam birçok konuda olduğu gibi bu konuda da yeni bir şey getirmemiştir. Bugünlerde sırf birilerine şirin görünmek için müslümanlar arasında “İslam’da tesettür yoktur” diyenlere yanıldıklarının delillerinden birisi de budur. İslam’da bal gibi tesettür vardır. Çünkü diğer kitap ehli dinlerin hepsinde tesettür vardır. Tüm gayretlerine rağmen bunu ortadan kaldıramamışlar, sadece ibadethanelere sıkıştırmışlardır. Konu açılmışken bu tesettür mevzunu netleştirmek icap ederse, kadının tesettürü ile ilgili Kur’an’da geçen iki ayet şöyledir:

235

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

“Ey

Peygamber!

Hanımlarına,

kızlarına

ve

mü'minlerin kadınlarına söyle, (dışarı çıkacakları zaman) bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine daha uygundur.” (Ahzâb, 59) “Mü'min kadınlara da söyle: gözlerini sakınsınlar, namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek

kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsi güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkın-da olmayan

çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz. (Nur, 31) Bu iki ayetin irdelemesinden çıkan sonuç şudur: a) Kadın için birisi hane içinde diğeri de hane dışında giyim kriteri getirilmiştir. b) Hane içinde başın kapatılması şartı, Nur 31 de sayılı şahıslar dışındakilerin bulunması hali için geçerlidir. Hane dışında, ister istemez bu izin verilen şahısların

236

A.Salim Adiloğlu

dışında şahıslarla karşılaşılma durumu, en azından riski olduğundan her halükarda başı kapatmak icap eder. c)Ahzâb Sûresi’nde başörtüsü geçmemekle birlikte, dışarı çıkılması durumunda vücutlarını göstermeyecek şekilde bir dış kıyafeti üzerlerine almaları belirtilmiş. Ancak biz başörtüsünün hükmünü Nur Sûresi’nden bildiğimizden, hane dışına çıkıldığında başörtüsü ile beraber vücudu genişçe örten bir dış kıyafetin de giyilmesi gerektiğini anlıyoruz. d)Ahzâb Sûresi, kadın ve kızları birlikte anarken, Nur Sûresi’nde sadece kadınlar anılmış ve yine kimlere karşı baş örtülmeyeceği listesi verilirken, “kocaları” kelimesi ile başlanmıştır. Bundan Ahzâb Sûresi’nin hükmünün evli, bekar tüm bayanlar için geçerli iken, Nur Sûresi’nin hükmünün sadece evli bayanlar için olduğu sonucuna varmak mümkün. Ancak bu varsayım kadınlık ve kızlık ayrımının evlilik ile olduğu mantığı ile geçerli bir varsayım. Oysa ayetin devamında yer alan “göğüslerin üzerinin kapatılması” ve “cinsel istekten mahrum yaşlılar” ifadesi, kadınlık kriteri olarak, “fiziken cazibe uyandıracak çağa, ergenliğe gelmiş bayanların tamamı” şeklinde yorumlanmalıdır. Yine çıkarılacak bir diğer sonuç, ergenliğe ermiş olsun veya olmasın, her bayanın dışarı çıkarken dış giyiminin tesettür ölçüsünde olması gerektiğidir. Ayetlerde dış elbise olarak “cilbab” kullanılmış iken,- ki cilbab geniş, vücut hatlarını belli etmeyen, vücut boyunca uzanan elbisedir; başörtüsü olarak “humr” kulla-

237

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

nılmıştır. Bu, ayetin indiği dönemde zaten başı örtmek için kullanılan bir örtüdür. Bu haliyle İslam, kadına başörtüsünü ilk kez getirmiş değildir. Zaten kullanılmakta olan başörtüsünü nasıl kullanacağını izah etmiş, bu örtünün başı kapattıktan sonra sarkan kısımları ile göğüslerin de üzerinin kapatılması şartı getirilmiştir. Başörtüsü ile ilgili durum budur. Özetle İslam, kadına bu tür kıstaslar getirerek ona toplum içinde dinini de dünyasını da yaşama hakkı vermiştir. Kadının örtünmesi de, onun kısıtlanması değil, aksine şehvetine düşkün erkekten gelecek tehlikelere karşı korunması ile alakalıdır. Bu konuda delil aramaya da gerek yoktur. Kadının İslam dışı toplumlarda hali ortadadır. Sözümona özgürlük adına kadın, cinsel cazibesi ortadan kalkana kadar bir emtia olarak kullanılmakta, kadın üzerinden birileri hem kirli arzularını tatmin etmekte hem de servet kazanmaktadır. Kadına değer verdiğini iddia eden bu zümrenin tek değer verdiği şey kadının bedenidir. Güzelliğini yitirmiş bir kadın onlar için miadını doldurmuş bir emtiadır, onların cinsel arzularını tatmin etmeyecek derecede güzel olmayan ya da onlara para kazandırmayacak kadar güzel olmayan kadın ise zaten onlar açısından hiç yoktur. Kadının dövülmesi hususuna gelince; Kur’an, kadından bahsederken kadının müslüman olduğu ön koşulu ile hareket eder. Yani kadın, eşi ile hangi şartlar altında nikah ettiğini, eşinin kendine, kendinin de eşine

238

A.Salim Adiloğlu

karşı olan haklarını bilir. Allah, kadını erkeğe birey olarak eşit tutmakla beraber, aile sorumluluğunu erkeğe vermiş, evin geçimi yükünü kadından kaldırmıştır. Kadın istemez ise, kendi doğurduğu çocuğunu dahi emzirmek ile mükellef değildir. Erkek, bir nevi idareci olmakla beraber evinin de hizmetkârıdır. Doğal olarak kadının da bu fedakârlık karşısında erkeğin haklarını koruması icap eder. Kadının evlilik içinde sorumlulukları vardır. Bunlar, “kocalarının yokluğunda onların malını, ev sırlarını, namus ve iffetlerini korumaları, hane içinde ihtilafa mahal vermeyecek derecede itaatkar olmaları, ibadetlerine devam etmeleri, çocuklarını güzel yetiştirmeleri, kocanın rıza göstermediği kişileri haneye almama vs..” şeklinde sıralanabilir. Nitekim bir erkek, evinde huzur arar. Evinden dışarı çıktığında karısına dair güven problemi yaşamak istemez. Sokrates , “ mutlaka evlenin, karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok eğer kötü çıkarsa filozof olursunuz” demiştir, Lâkin kimse filozof olmak için evlenmez. İşte erkeğin fedakârlığına rağmen, kadın serkeşlik yapıyor ise İslam bu duruma “…Önce kendilerine öğüt verin, yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse hafifçe dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bir bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür.” (Nîsa, 34) ayeti ile kademeli bir müeyyideler silsilesi getirmiştir. Kimse, kimi kadınların tabiatından kaynaklanan nedenler ile, zaman zaman erkeğe sinir buhranları geçirttirecek kadar serkeşlik yaptığı gerçeğini inkâr edemez. İslam, bu ölçüyü korken

239

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

aslında İslam dışı toplumlarda kadının kemiklerini kırma, gözünü çıkarma gibi seviyelere varan erkek vahşetine “hangi şartlarda, hangi metotlar işe yaramadığında, hangi ölçüde ve hangi şarta kadar” bu eylemin yapılabilir olduğuna sınır ve ölçü getirmiştir. Peygamber Efendimizin (s.a.v) hanımlarına karşı davranışı ortadadır ve müminlerin bu konuda ne tavsiyeye ne de örnek alınacak başka bir şahsiyete ihtiyacı yoktur.

2- Peygamber, çocuk denecek yaşta kızla evlenmiş iddiası: Hz. Ayşe validemiz kastedilerek yapılan bu iddiaya karşı bazı müslümanlar, Hz. Ayşe validemizin evlendiğinde çok küçük olmadığını, yetişkin bir kız olduğunu ispat ile meşguller. Bu konuda yazılı bir kayıt yoktur. Kimse ne Efendimiz (s.a.v)’in ne de Ayşe validemizin nüfus cüzdanını görmedi. İddia sahibinin de iddiayı bu şekilde çürütmeye çalışanın da kendi sözünden başka delili olamaz. Peygamber, Hira Dağı’nda mağaraya toplumdan uzak olmak, daha rahat ibadet edebilmek için gitmiştir. Lâkin peygamber ömrünü toplum içinde geçirmiştir. Yaşadığı dönemde de İslam’ı tebliğ ederken, dostundan çok düşmanı vardı. Sözün özü şudur; Hz. Ayşe’nin peygamber ile evlendiğinde yaşı kaçtı Allah bilir. Lâkin, mağarada dağ başında yaşamayıp, toplum içinde yaşayan bir adam, eğer yetim olmayan bir kız ile evlendi, içinde onca düşmanının olduğu bir toplum da kınamadı, gıkını

240

A.Salim Adiloğlu

bile çıkarmadı ise, o günün şartlarında olağan bir evlilik yapmış demektir. Böyle bir şeyin de bugün tartışılacak tarafı yoktur. 3- Kadına mirastan eksik pay verilmektedir. İslam’da kölelik sistemi vardır iddiaları: Modern çağın üretebildiği öne çıkmış iki sistemden birisi kapitalist, diğeri sosyalist sistem olmuş ve tam bir asır bütün dünya bu iki sistemin etrafında kutuplaşmıştır. Her şeyin emtia diye alınıp satıldığı, satış fiyatının ise reel emek ve üretim kriterlerinden ziyade, suni arz ve talebe göre belirlendiği kapitalist sistemde en hızlı ve en ucuz satılan ise kadın başta olmak üzere insan olmuştur. Sanayi devrimi denen şey, dünya üzerinde yerin altı ve üstünün sömürülmesinin bir sisteme bağlanması ve ilkel kölelik düzeninin modern bir kimliğe ve niteliğe dönüştürülmesinden başka bir şey değildir. Tarih boyunca var olan, insanların alım-satımı ile yapılan kölelik sistemi sanayi devrimi ile birlikte, sistematik ve gönüllü köleliğe dönüştürülmüştür. Afrika’da bir ülkenin tüm yeraltı zenginliklerini toprağın altından çıkarmak için artık eli kırbaçlı, yerel insanları peryodik olarak korku ile motive etmeye çalışan bekçilere ihtiyaç yoktur. Afrikalı teni kara, büyücülere inanan ve ağaçtan yontularak yapılmış çalgılarının etrafında dans etmekten başka bir şey bilmeyen (!) insanlara batılı ve aristokrat insanlar, tanrıyı tanıtmışlar, ellerine devşirilmiş İnciller vererek, ebedi saadete karşılık topraklarını ellerinden çoktan almışlardır. Afrikalı insanın

241

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

tüm yapacağı, kendilerine tanrıyı tanıtan bu seçilmiş (!) insanlara minnet borçlarını kendi elleri ile ödemek adına yerin altından elmas çıkarmak, ama asla gıkını çıkarmamak, akşama kursağına giren bir lokmaya da ellerine devşirilmiş İncilleri tutuşturanların öğrettikleri birkaç şiir bozması dua ile şükür duası etmektir. Çıkarılan elmas, elmasın çıkarıldığı sahanın büyüklüğü kadar bir Avrupa ülkesinde işlenmek üzere Avrupa’ya gidecek ve o ülkenin üzerinde yaşayan bir avuç insanın refahı için kullanılacaktır. Bu, Afrikalı insanın kendisine tanrıyı tanıtan insanlara bir minnet borcudur! Dünyanın her köşesinde efendilik yapanların, kölelerin ayağından çıkardığı prangaların hikayesi budur ve aktörler değişse de, hedef de sonuç da hep aynıdır. Sözde verilen özgürlük, göstermelik olarak prangaların çözülmesidir. Ancak prangaların çözülmesinden çok önce, insanlar Pavlov’un köpekleri gibi şartlandırılmıştır. Her değişim de beraberinde bir takım direnişleri meydana getirir. En basitinden, oturduğunuz yerden ayağa kalkarken bile, soluduğunuz havanın direnci ile karşılaşırsınız. Sanayi Devrimi ile oluşturulan “kölelik yerine işçilik” adlı bu yeni sistem de kendi direncini göstermiştir. Komin esaslı sosyalist sistem de işte bu direncin farkına varan sistemin efendilerince ince hesaplarla oluşturulmuş alternatif ama göstermelik bir sistemdir. Hakikatte, dışardan bakıldığında birbiri ile zıt görünen bu iki sistemin de gerisinde aynı efendiler vardır. Ancak kurguyu yapanlar o kadar akılcı bir kurgu yapmışlardır ki, kapitalist düzen içinde yaşayan ve çocuklarına kadar

242

A.Salim Adiloğlu

sisteme köle edilmiş, bir ayda sistemin bir efendisinin tezgahında çalışarak kazandığını, diğer ay gelmeden sistemin diğer efendisinin tezgahında tüketmek zorunda bırakılan insanlar karşıt sistemin kötülükleri ile korkutularak sisteme isyanları önlenmiş; yine karşıt sistemde karın tokluğuna çalışmak zorunda bırakılanlar da psikolojik baskı altına alınarak, kendileri için sistem kurgulanırken hesap edilen yüz yıl sonranın potansiyel tüketicileri olma hedefine uygun şartlandırılmışlardır. Sovyetler Birliği’nin en önde gelen komünistleri, Komünist Parti Şefleri bugün en önde gelen kapitalistlerdir. Rusya’nın bütün oligarkları bunların içindendir. Rus halkı ise hala karın tokluğuna çalışmaya devam etmektedir. Dahası erkekler işsiz ve ayyaş, kadınlar ise fuhuş batağına saplanmıştır. Sistem kurgulandığı gibi işlemiştir. Olan yine, filler tepinirken farelere olmuştur. İnsan olmanın şartı, akıl sahibi olmaktır. Akıl sahibi olmanın da gereği aklını kullanabilmektir. Dünya üzerinde denenmemiş hiçbir sistem yoktur. İnsan fıtratının zaafları vardır. Aklını kullanmayan akıl sahipleri var olduğu müddetçe de bu zaafları kullanacak birileri mutlaka olacaktır. İşte İslam ilkelerinin tamamında insan fıtratını esas alır ve insanı bireysel olarak muhatap alıp, zaaflarının kendisini ve neticede kendi zaaflarına esir düşmüş insanın, başkalarınca esir alınmasını önlemeye çalışır. Portakal fiyatları yükselsin diye her gün tonlarca portakalı okyanus sularına gömen, buna rağmen insanları günlük üç beş portakal karşılığında çalıştıran insanların utanmadan sıkılmadan ve hiçbir

243

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

hakikate dayanmayıp, sırf Kur’an’da “köle” kelimesinin geçiyor olmasından dolayı “İslam’da kölelik vardır” demelerine verilecek cevap, “İslam’da kölelik yoktur. İslam realisttir. Hayatta kölelik vardır. Sizin gibiler yüzünden olmuştur ve görünen o ki, sizin doymayan gözünüz, bitmeyen hırsınız var olduğu müddetçe de var olmaya devam edecektir. İşte İslam bu realiteyi bildiğinden, mecburen kölelik kelimesini anmıştır, ama köle kelimesinin geçtiği tüm ayetlerde kelime AZAD kelimesi ile beraber geçmiştir. Hemen her suça, alternatif köle azat etme cezası getirmiş bir dinin, köleliği savunduğunu iddia etmek için ancak sizin gibi vicdansız olmak gerekir. Ayrıca Beled Sûresi 12 ve 13. ayetler, “Hiçbir cezaya karşılık olmaksızın köle azat etmenin, nefse ağır geldiğini ancak yapılması gerektiğini” söyleyerek de, köleliğin önünü tıkamıştır. Kadınların İslam hukukunda mirastan eksik pay aldığı iddiası da, yine sizin gibi hayatı para ile mülk ile ölçenlerin iddia edebileceği iftiradan başka bir şey değildir. Size göre, kadının eline ne kadar çok para geçerse, o kadar çok tüketir ve siz o kadar çok kazanmış olursunuz. Hatta size göre kadın doğuştan sermayedir. Parası yok ise, bedenini satar, kazandığını gider bir başka dükkanınızda harcar. Hatta öyle ki, bu çirkin eylemi kadın fırsat bulup, düşünüp fark edemesin, fark etse de geri dönemesin diye, kadını narkotik ile uyuşturmak gerekir. Bunun için, dünyanın bir ucundan temin edip diğer ucuna sattığınız uyuşturucunun para transferini kolay kılmak için

244

A.Salim Adiloğlu

bankalar kurmak gerekir. Bu da yetmez, insanlara bu bankalardan kartlar vermek, zehir yolu ile köle edemediğiniz insanları kartlarınız ile köle etmek gerekir. İşte sizin için insan budur. Tüketiyorsan insansın! Sizin tezgahınızda tüketiyorsa bir insan, işte sizin için o, kamil insandır. İslam’dan nefret edersiniz. Çünkü İslam, ta en başta şeytanın hilesine aldanmış Havva’dan itibaren aldanmaya fıtraten müsait olan kadının başına erkeği veli kılmıştır. Paranın kontrolünü ve sorumluluğunu da kadın yerine erkeğe vermiştir. Kadına evlenirken “mehr” verilmesi şartı getirmiştir. Kadına ne mehrini ne de mirastan aldığı payını aile bütçesine katma zorunluluğu vermeyip, tamamen kadının tasarrufuna bırakıp, kadını maddi güvence altına almıştır. Yani İslam, dul kalması halinde, bir savaş veya yokluk halinde, bir darlık halinde, hayatın getirebileceği her hangi bir zorluk halinde kadının sizin kirli tuzaklarınıza düşme riskini ortadan kaldırmıştır. Öyle ki, kız kardeşleri ve anneleri de mirasa ortak yaparak, onları da size karşı korumuştur. Sizin de karın ağrınız bu yüzdendir. Yoksa ailenin mali sorumluluğu üzerinde olan erkeğin hiç çocuğu olmaması halinde bile aldığı mirasın kulanımından payına düşen, kadının aldığı payın dengidir. Çocuğunun olması halinde ise, bu çocuk sayısına bağlı olarak azalan nispetlerdedir. Ve siz, parayı da paranın hesabını da, matematiği de çok iyi bilenler olarak, bu gerçeği kendinizi bilir gibi bilirsiniz.”

245

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

4- İslam, çok eşliliğe izin vermiş, üstüne cariyelik sistemini getirmiştir iddiaları: “Eğer yetim kızların haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helal olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuzla yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (Nîsa, 3) “Kadınlar (ınız) arasında sevgide eşitlik yapmağa hırs gösterseniz bile, asla buna gücünüz yetmez. O halde büsbütün birine meyledip diğerlerini (ne kocalı, ne de kocasız) askıda kalmış gibi bırakmayın. Eğer nefsinizi düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız gerçekten Allah günahlarınızı çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Nîsa, 129) Bu konu değerlendirilirken, hükmün verildiği Nîsa Sûresi 3. ayet yine adalet ile ilgili teferruatın verildiği Nîsa Sûresi 129. ayet ile birlikte ele alınmalıdır. Bu iki ayet, birbirinin tamamlayıcısı niteliğindedir. Peygamber ile birlikte gelen İslam dinidir. Din, gelirken beraberinde o dini yaşayacak yeni bir kavim, yeni bir nesil getirmemiştir. Din, mevcutta alışkanlıkları olan, gelenekleri olan, hatta kendine göre inançları olan bir topluma ve o toplum ekseninde tüm insanlığa gelmiştir. Durum böyle iken, değerlendirme yaparken, sanki din

246

A.Salim Adiloğlu

yeni bir toplum ile birlikte gelmiş veya mevcut toplumun üzerine o toplumun hafızaları, alışkanlıkları bir gecede resetlenmiş olarak gelmiş gibi bir algı ile hareket etmemek gerekir. Vahyin gelişi bile bu alışkanlıklar yüzünden bir gecede veya bir kerede olmamış, aksine tam 23 sene sürmüştür. Çok eşlilik İslam’ın getirdiği bir yenilik değildir. Bugün öze bağlı yaşamaya çalışan Hrîstiyan ve Yahudi birçok fırkada da çok eşlilik mevcuttur. Kitap Ehli olmayan birçok toplumda geleneksel olarak çok eşlilik sayı sınırı olmaksızın uygulama bulmaktadır. Kaldı ki,

kendilerine hrîstiyan veya yahudi diyen, resmi olarak tek eşle yetinen toplumlarda erkek ve kadın ilişkilerinin durumu ortadadır. Gecelik ilişkiler veya süreli metres ilişkileri, fuhuş bugün bu toplumların olağan karşıladığı durumlar haline gelmiştir. Hiçbir kadının metres olmak gibi bir aşağılamayı yaşama hakkı yoktur. Kadının yeri, aile içinde eş ve anne olmasıdır. İslam, zaten uygulamada sınırsız olarak var olan çok eşliliğe sınır getirmiş ve bunu şarta bağlamıştır. Çok eşliliğin ciddi bir adalet gerektirdiğini vurgulamış, bunun da zor, hatta imkânsız olduğunu Nîsa Sûresi 129. ayet ile vurgulamış ve bu hale düşmemek için dörde kadar evliliğe izin verse de, tek eşle yetinilmesini tavsiye etmiştir. Erkek fıtratı çok eşliliğe meyillidir. İslam dışı toplumlarda, resmi evliliklerin tek olması bu gerçeği değiştirmez, çünkü evlilik dışı ilişki ve fuhuş olaylarının istatistiki durumu ortadadır. Fuhuş ve zina denilince akla hep kadınlar geliyor.

247

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Oysa bu işteş bir eylemdir. Paris sokaklarında akşam yollara dizilen fahişeler birbirleri ile yatmadıklarına, müşterileri de evlilik cüzdanlarının var ya da yok olmasına göre seçmediklerine göre, kimse bu toplumlarda evli erkeklerin cinsel yaşamı eşleri ile sınırlıdır diyemez. İşte fıtraten bu meyle sahip erkeğe İslam, evlilik dışı her türlü ilişkiyi yasak etmiştir. Yani, müslüman bir erkeğin, batı toplumlarında olduğu gibi, bir gecelik kaçamak yapıp ya da ayda bir birlikte olduğu metres tutmak gibi bir şansı yoktur. İslam, bir tek kişinin dahi riske girmesine müsaade etmez. Bundan dolayı, bu fıtri durumun yaratabileceği menfi eylemlerin önüne ruhsat vererek geçmiştir. Bu erkek açısından böyledir. Bunun bir de kadın açısından olan boyutu var ki, kadınların da fıtri ihtiyaçları vardır. İslam, fıtri ihtiyaçların giderilmesine ancak müspet sınırlar içinde izin vermiştir. Yani bir kadın ancak bu ihtiyacını aile içinde giderebilir. Müslüman bir kadının gecelik ilişkilere girme, birilerine metres olmak gibi bir durumu söz konusu olamaz. Nitekim, savaş veya savaş dışı nedenler ile zaman zaman kadınlar dul kalmakta ve yine toplum içinde kadın nüfusu her zaman erkek nüfusunun önünde seyretmektedir. Eğer tek eşlilik zorunluluk olsa, dul kadınların yeni birisi ile beraber olması veya kadınlardan erkek nüfusunu aşan kısmının aile kurması söz konusu bile olamaz. Teorik olarak da, bir erkeğin kız çocuğu sahibi olma ihtimali mayoz bölünme prensipleri gereği erkek çocuk sahibi olma ihtimalinin 3 katıdır. Bu her zaman olasılığın denk işleyeceği, -yani dört çocuğu olan bir

248

A.Salim Adiloğlu

erkeğin üçünün kız, birinin erkek olacağı; manasına gelmez, ancak bir realitedir. İşte hayatın tüm bu realiteleri içinde İslam, çok eşlilik hususuna şartlı bir ruhsat getirmiştir. Yine Nîsa Sûresi 3. ayette “sahip olduğunuz ile yetinin” diyerek; İslam evveliyatında geleneklere göre yapılmış, ancak getirmiş olduğu yeni kurallara uymayan evlilikleri mağduriyete sebebiyet vermemek için lağvetmek yerine, yenilerinin getirilen kurallara göre yapılması şartı ile geçerli saymış; bu manada getirilen sayı sınırlarına zaten erişmiş olanların artık bunun üstüne evlenemeyeceğini belirtmiştir. “…Öz oğullarınızın karılarıyla ve iki kız kardeşi nikahınız altında birleştirmeniz de, size haram kılınmıştır. İslam gelmezden önce yapılanlar, geçmişte kalmıştır. Çünkü Allah çok bağışlayan ve acıyandır.” (Nîsa, 33) ayeti İslam öncesi yapılan, ancak İslam ile birlikte yasaklanan evlilik türlerine örnek ile geçmişte yapılmış bu tür evliliklerin yenilenmemek üzere geçerli olduğunu belirtmiştir. Yalnız Nîsa Sûresi 3. ayetin başında çok önemli bir önerme vardır: “İkişer, üçer ve dörder evlilik izni”, bu önerme ile “yetimlerin haklarına riayet etmekten korkulması” şartına bağlanmıştır. Ayetin inme vesileleri arasında muhtelif nedenler vardır ve bunu tek bir hadiseye bağlamak zordur. Ayetin anlaşılır zahir manası bundan dolayı göz ardı edilemez hale gelmektedir. Bu da şudur: 1- Yetim ve bakire kızla evlenen, artık yeni bir eş alamaz.

249

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

2- Birden fazla eş alıp, Nîsa 129 ayetinin belirttiği “kadınlar arasında asla adil olamazsınız” hükmü gereği, bu adaletsizliğe düşmek istemeyenler; baştan yetim eş alarak, erkeklere verilen çok eş ruhsatının yolunu kendilerine kapatabilirler. Yani, ayet çok eşliliğin sebep olacağı eşler arası adaletsizliğe düşme durumuna karşılık müslüman erkeklere yol göstermiş, bir yetime aile kurup sahip çıkmanın fazilet olduğunu, yetime karşı takvadan dolayı endişe edilen hakkına riayet edememe riskinin, çok eşlilikte kesin vukuu bulacak adaletsizlik durumundan daha evla olduğuna işaret etmiştir. Cariye sistemi ise, her ne kadar kadın ile alakalı olsa da, siyasi bir sistemdir. “Allah uğrunda canları ile cihat edenlere, savaş sonunda esir alınan kadınların ganimet olarak verilmesi” durumudur. Cihadın maksadı, Allah’ın hükmüne ve dinine karşı çıkanlar, bozgunculuk yapıp düzenin önüne geçenler, Allah’ın dini ve düzeninin yaşanmasına müsaade etmeyenler ile mücadele etmektir. “Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin….” (Hac, 78) diyerek Allah, müslümanların cihadı Tevbe 24 ayetinde belirtildiği üzere, gayeyi Allah’a hakkı ile kul olmak, bu davayı her şeyin üstünde tutmak ve davayı sahip olduğu her şeyden daha kıymetli bilerek hakkı ile yapmaları konusunda uyarmıştır. Ganimet, cihadın maksadı değil, neticesidir. Allah’ın dinine karşı çıkanların kadınlarının bunlar ile yaşama, bunların zulmüne ortak olma hakkı yoktur. Aksine umulur ki, savaşın neticesinde elde edilen

250

A.Salim Adiloğlu

bu kadınlar, İslam ortamında Allah’ın hükümlerini ve İslam’ı öğrenirler. Cihat eden müslümanlar derece olarak en üstün müslümanlar olarak sayılmış ve yine cariyeler de bu müslümanlara ganimet olarak verilmiştir. Bu bir ödül değil, aksine en iyi potansiyel öğretmene öğrenci telsimidir. Allah’ın hükmüne göre tesis edilmemiş, özellikle Allah’ın hükmüne isyan ve savaş üzere olan bir hayatın nikah ahdi dahil hiçbir ahdi varit değildir. Bu nedenle, böylesi bir savaş durumunda elde edilen cariye, cihat etmiş müslümana potansiyel bir müslüman olarak teslim edilir. Onun her türlü eğitimi ve ihtiyacı bu müslüman tarafından karşılanır, buna karşılık da kendisinden faydalanılmasına, -kadının da fıtri hali gözetilerek müsaade edilmiştir. Cariyelerin her türlü hakları hukuken düzenlenmiş ve nihayetinde müslümanlara da bunların iman etmeleri halinde, kendileri ile evlenmeleri ya da

evlendirilmeleri tavsiye edilmiştir. Yani yapılan şudur; Milyonlarca insanın öldürüldüğü batı savaşlarında,

tecavüze uğrayıp öldürülen, öldürülmeyip esir kamplarına alınan, işkencelere maruz bırakılan, bir tabur askerce sayısız tecavüze uğratılan kadınlara, İslam’da en küçüğünden en büyüğüne kadar bu tür muamelelerin hepsi men edilmiş, kendileri bir tek müslümana verilerek maddi hayatları temin altına alınmakla beraber, hukukları belirlenmiş, dünya hayatlarının güvence altına alınması ile beraber, ahiret hayatlarının da kurtarılması hedeflenmiştir. Bunu da hakkı ile anlamak için, önce Allah’ı bilmek, sonra

251

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

bu hayatın ne olduğunu ve ne için olduğunu anlamak, dünya sonrası bir hayatın da varlığına inanmak gerekir. Bunları bilmeyen birisine, cariye sisteminin ne olduğunu anlatmak ise, beyhude bir gayrettir. 5- İslam, hırsızın elinin kesilmesi hükmünü getirmiştir iddiası: Bu durum biraz karmaşıktır ve maalesef itiraf etmek gerekir ki, iddia sahiplerini haklı çıkaracak şekilde müslümanlarca da tam olarak anlaşılamamış, sözün deyim olma ihtimali göz ardı edilerek, kelimelerin müstakil ve direkt esas alınarak yorumlanmıştır. Ayet şöyledir: “Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak, ellerini kesin. Allah Güçlü'dür, Hakim'dir.” (Mâide, 38) ve hırsızlığa ceza hükmünün yer aldığı bu ayeti, aşağıdaki ayet takip eder: “Kim (bu) haksız davranışından sonra tevbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Mâide, 39) Kur’an’da hırsızlık ile ilgili fiili örnek vardır ve Yakûb a.s. şeriatına göre, bu fiilin cezası hapsedilme, alıkonulmadır: "Peki yalancı çıkarsanız onun (hırsızlık edenin) cezası nedir?" dediler. Onlar da: “Cezası, su kabı kimin yükünde bulunursa, o kimsenin kendisi(nin alıkonması)

252

A.Salim Adiloğlu

onun cezasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız” dediler.” (Yûsuf,74-75) İlginçtir hırsızlık ve cezasının yer aldığı Yûsuf Sûresi’nde ayrıca, “el kesme” ifadesi vardır: “Kadın onların düzenlerini duyunca kendilerine (birini) gönderdi. Onlar için dayanacakları koltuklar hazırladı ve her birine bir bıçak verdi. (Yûsuf'a): "Çık karşılarına" dedi. Onu gördüklerinde (gözlerinde) büyüttüler, ellerini kestiler ve: "Allah'ı tenzih ederiz, bu bir beşer değildir. Bu ancak üstün bir melektir" dediler.” (Yûsuf, 31) Kur’an’ın bir başka ayetinde ise şu hüküm vardır: “O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeri'at (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat

kendilerini çağırdığın (bu) esas, Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve iyi niyetle yöneleni kendisine iletir.” (Şûrâ, 13) Bütün bu ayetlerin birlikte değerlendirilmesi ve yine diğer fiillere verilen cezanın durumu kıyaslanırsa aşağıdaki yorumlara ulaşılır: a) Suç, suçtur. Birbiri ile kıyas edilerek değer biçilmez. Bu elma ile armudu her ikisi de meyvedir diyerek her halûkarda eşit tutmak olur. Lâkin, iş suçun kendi değil, suça uygulanacak cezaya geldiğinde kıyas

253

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

yapmak nispet bulmak açısından bir yoldur. Zina; hem kul hakkına tecavüz, hem soyu bozan, hem de toplumsal ahlakı zedeleyen bir fiil iken cezası yüz sopa ile sınırlandırılmıştır. Bu düşünüldüğünde zina gibi ağır bir suça verilen ceza hırsızlık suçuna verilen cezadan hafif olamaz. b) Ayette, Hz. Nuh’tan itibaren verilen şeriatın müslümanlara da verildiği belirtilmiştir. Ancak eski dinlere ait kaynaklar tahrif edildiği, bir takım şeri hükümler insanlarca değiştirildiği gerçeği ile bu bizim onların bugün sahip olduğu şeri hükümlere birebir uyacağımız manasına gelmez. Ancak Kur’an, Yakûb a.s.’ın şeriatına ait bir durumu nasıl olduğu şeklinde izah etmiştir. Bu bizim için de geçerli bir şeriat demektir. c) Yalnız verilen örnekte, hırsızlık malı bulunmuş, teslim alınmıştır. Yani orada verilen “alıkonulma cezası” mala karşı işlenmiş suça değil, eylemin kendisine verilen cezadır. Hâlbuki, hırsızlık durumunda çalınan malın iade edilip edilmediği, maldan istifade edilip edilmediği de önemlidir. d) Hırsızlık suçunun cezasının ifade edildiği Mâide Sûresi 38 ayetten sonraki ayet “durumunu düzeltmesi” ifadesini içermekle, “bu huyundan vazgeçmesi” durumuna işaret etmiştir. Yani eylemin tekrarlanan bir eylem olabilmesi durumuna referans edilmiştir. e) Mâide Sûresi 38. ayette “ellerin kesilmesi” ifadesini deyim olarak “men edilme, alıkoyma” şeklinde

254

A.Salim Adiloğlu

almak mümkündür. Ancak ayetin devamında ifade edilen “ibret olması” tabirinden dolayı illaki böyledir diyemeyiz, çünkü alıkonulmadan ziyade, ellerin fiziki kesilmesi ibrete daha uygundur. f) Yûsuf Sûresi 31. ayette kadınların ellerini kesmeleri, bilekten koparıp atma değil, bıçak ile ellerine zarar vermiş olmaları şeklindedir. Bütün bu yorumlardan çıkarılacak sonuç da şu olmalıdır: -Malın sahibine iade edilmesi durumunda, hırsızlık eyleminin cezası alıkonulma, hapistir. - Mal sahibine iade edilmemiş ve mal sahibi bağışlamamış ise, hırsızlık eylemine verilecek ceza; mal için ayrı eylem için ayrı olmak üzere, zarara misliyle zarar/cezaya misliyle ceza hükmü gereğince [Referans: Nahl126] malın sahibine tazmini kadar mal sahibine borçlanma veya nevinden bir malı iade ile eylemin kendisi için alıkonulma şeklinde olmalıdır. Hırsızlık eylemini yapan kişinin, eyleminin

nişanesi olarak ellerinin üzerinin iz şeklinde kesilmesi ve ancak toplum içine böyle salınması. Ellerinin üzerindeki iz bırakmış yarayla birlikte tövbe eden kurtulmuştur. Ancak buna rağmen eylemi tekrarlayan, mal ve hırsızlık eylemi için öngörülmüş temel tazmin ve alıkoyma cezasına çarptırıldıktan sonra, topluma salınmadan bu defa ellerinden birisi kesilir. İkisinin kesilmeyeceğinin delili Mâide Sûresi

255

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

33. ayetteki çaprazlama kesim hükmüdür: “Kişi, tek cezayla bir uzvun yaptığı işlevin hepsinden mahrum bırakılamaz.” Her tövbe bir nevi, Allah’a işlenen hata veya günahı bir daha işlemeyeceğine dair söz verip, yemin etmektir. Bozulmuş tövbeden sonra yeni tövbe için bozulan tövbenin kefaretini ödemek gerekir. Bu da, Mâide Sûresi 89. ayet uyarınca “aileye yedirilen yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan için üç gün oruç tutmaktır.“ Yine tövbe eder ve eylemini tekrarlamamışsa kurtulmuştur. Buna rağmen eylemi yine tekrarlar ise, bu durumda verilecek ceza, kesilmiş elinin diyeti olarak ikinci elinin kesilmesi ve böylece ebediyyen de elleri olmadığı için hırsızlık eylemini yapacak imkânının teorik olarak kalmamış olmasıdır. Buna rağmen bu eylemi bir şekilde tekrar ederse, Mâide Sûresi 33. ayetteki cezalar sırası ile uygulanır. “Başkasına ait malı gizlice almak” olarak tanımlanan hırsızlığın cezası “had, kısas/diyet ve tazir” üçlemesinin hepsini kademeli olarak içerir. Hırsızlığa karşı uygulanan had cezası; suçlunun suçunu, yakalanması veya tetkikten suçlu olduğu anlaşılmadan evvel kendiliğinden itiraf etmiş olması halinde ise Mâide Sûresi 34. ayet uyarınca uygulanmaz. Çünkü ilgili ayet eşkiyalık ve gasp nevinden daha ağır suçlarla ilgilidir ve büyük her zaman küçüğü kapsar. “El kesme cezasının; malın tazmini, eylemin kendisi ile alakası yoktur”. Bunlardan hiçbirinin yerini tutmaz. Çünkü ayet “Allah tarafından bir ibret” demekle, bunun kendisine verilen nimeti, ısrarla

256

A.Salim Adiloğlu

başkasının hak ve hukukunu çiğnemede kullanıp, tövbesinde ve halini düzeltmekte samimi olmayana Allah’ın belirlediği bir ceza olduğunu ifade etmiştir. Bireyin ellerinin kesilmiş olması, onun nihai tövbesini edip, Allah’a karşı pişmanlığını ikrarına engel değildir, aksine tövbe kapısı her daim açıktır. Bu cezayı ağır bulanlar unutmamalıdır ki, ceza suçtan sonra gelir ve cezayı düzenleyen hukuk, düzenlemeyi yaparken, cezalandırmak amacı değil, caydırmak ve suçu işlenmeden önlemek amacı güder. Hırsızlık için öngörülen had cezasına da bu gözle bakmak gerekir. Ancak gayrimüslimlerin ekseri bir kısmının bu cezayı ağır bulmalarını ve kınamalarını da yerin altında üstünde, cebimizde ne varsa gizliden, bırakın bedenimiz, ruhumuz bile duymadan çalmayı sistem haline getirdiklerini bildiğimizden anlayışla karşılıyoruz. Normalde sadece hırsızların şikâyet etmesi gereken bir durumun, yarası olanı gocunduruyor olmasını da olağan karşılıyoruz.

257

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

258

A.Salim Adiloğlu

BÖLÜM V

ASLINDA

“Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat, o zalimler Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar.” (En’âm,33)

259

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

260

A.Salim Adiloğlu

Aslında, namaz bir ibadet değildir. İbadet olsa idi, “De ki: Şüphe yok, namazım da, ibadetlerim de, diriliğim de, ölümüm de alemlerin Rabbi olan Allah içindir ki.” (En’âm, 162) ayetinin içinde, ama ibadetden ayrı zikredilmezdi. İbadet hayatın kendisidir, hayatın nasıl yaşandığıdır. Aslında, hayat “La İlahe İllallah” demeyi tek ve her nefeste becerebilmektir. “La ilahe” , ilah yok; “İllallah” ise Allah’tan başka demektir. Eğer bu iki önermeli basit cümleyi tek ve her nefeste söylemeyi becerebiliyorsanız, ne inkâra düşersiniz, ne de Allah’ın tek ilahlığını ikrar etmiş olmaktan geri kalırsınız. Aslında, lanet ile rahmet iki anahtardır. Rahmet cennetin, lanet ise cehennemin kapısını açar: “(Resulüm!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 107) ayeti ile Allah bu anahtarı Peygamberimizin (s.a.v) eline verdiğini, “Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lanet senin üzerine olacaktır! “ (Hicr, 35) ayeti ile de lanet anahtarını şeytanın eline verdiğini izah etmiştir. Öyleyse kişi, takip ettiğinin açtığı kapıdan girmeye mahkûmdur. Aslında, Ebu Cehiller ölmedi, aramızda yaşıyor! Ahiret gününe iman edip, Allah yolunda cihat etmedikçe; hacılara su da verseniz, cami yaptırmayı bir kenara bıra-

261

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

kın, gidip Kabe’yi baştan onarıp inşa da etseniz size faydası yoktur. [Referans: Tevbe-19]. Bunları Ebu Cehil de yaptı. Aslında, Kabil Habil’e karındaştır! Kıyamet günü Kabil, Habil’den kaçacaktır. [Referans: Abese-34] .Oysa tüm müminler kardeştir. [Referans: Hucurât:10] Bir işe girmek için rüşvet veriyorsan, o işi hak eden bir başka müslüman kardeşinin işe girme hakkını öldürüyorsun demektir. Eğer bir iş için rüşvet alıyorsan, bir katile yol veriyorsun demektir. Ve sen kıyamet günü, kimden kaçman gerektiğini bile bilemeyecek kadar aciz kalacaksın demektir. Aslında, İslam’da ruhbanlık yoktur: “…. Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu, biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar …” (Hadîd, 27) Yani din adamlığı yoktur. Hayattan kopmak yoktur. Bir lokma yoktur, bir hırka yoktur! Uydurmadır! Olmayan bir şeyi sırf takva olsun diye, Allah rızası için, iyi niyetle olduran, ne için oldurmuş olursa olsun, uydurmuştur! Hakkıyla uymadıkça da, uydurduğu boynuna yük kalır. Hele oldurduğu olanı gölgede bırakmışsa, yol icat etmiş demektir. Ve her kim o yoldan giderse, yol sahibine yoldaş olmuş demektir. O yolun da akibeti Allah’a kalmış demektir! Aslında, kabir azabı diye bir şey yoktur. Çünkü her ölünün kabri yoktur! Okyanus dibinde yatan ölünün, tıp

262

A.Salim Adiloğlu

fakültesinde kadavra olmuş ölünün, Ganj nehrine tozu savrulmuş ölünün ve daha nicelerinin kabri yoktur! İnsana ne kabirdekilerin sayısının [Referans: Tekasür-2] faydası vardır, ne de insanın seslenişinin kabirdekine faydası! [Referans: Fatır-22] Kabristan, bir ibretistan mahallidir. Lâkin, kimse sevinmesin çünkü olmayan “kabir azabıdır”, daha doğrusu “mezar azabıdır.” Oysa “azap” vardır. Daha mezara konmadan, ölüm anında başlar: “Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak ve "Tadın yakıcı cehennem azabını" (diyerek) o kâfirlerin canlarını alırken onları bir görseydin! (Enfal, 50) . Kişinin cennet ehli mi cehennem ehli mi olduğu ölüm anında bellidir. “(Onlar,) meleklerin, "Size selam olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir.” (Nahl, 32)

Evvelki sayfalarda cennet-cehennem faslını işlerken verdiğimiz zaman boyut esaslı yerleşim düzeninin basite indirgenmiş hali aşağıdaki gibidir:

263

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Merkezi, bu dört alanın merkezi kesişim noktası ve çapı evren büyüklüğünde olan küresel alan berzâh alemidir. Şekille ifade etmek icap ederse aşağıdaki gibidir:

Kişi öldüğü andan itibaren bu dünya ile hiçbir maddi ilişkisi kalmaz. Bedenin bir kıymeti yoktur. Kişi nerede ve nasıl ölmüş olursa olsun, mezarı olsa da olmasa da gideceği yer işte bu Berzâh alemidir. Kişi ameline göre, Berzâh aleminde bu dört bölmeli yerden birisine gider. Evren tarafında kalan bölme, bizim rüyalarımızın cereyan ettiği ve

264

A.Salim Adiloğlu

uyurken ruhumuzun göçtüğü bölgedir. Kaza gibi ani olaylarla geçici bilinç kaybı, koma durumu yaşayanların döndüklerinde tarif ettikleri buraya gidiş halidir. Rüyalarımızda ölmüş insanları görebilmemizin nedeni ölmüş kişilerin burada bulunabiliyor ve uyku ile kendi ruhumuzun buraya yükseliyor olmasıdır. Bu bölge bir nevi geçiş bölgesidir ya da hapishanelerdeki açık görüş alanına benzetilebilir. Berzâhta kendi nevinden ruhsal düzeyde bir hayat vardır. İnsan burada bilinç düzeyinde diridir! Kıyamet ile birlikte, insan tekrar ölür ve Berzâh yaşamı sona erer! Kur’an’ ın anlaşılır olması için “kabir” somut örneği ile dile getirdiği, ancak hakikatte kıyametin ardından sur’a üfürüş ile kabirden kalkılacak yer işte burasıdır. İnsan kıyamet anına kadar birisi dünya hayatında diğeri de işte Berzâh aleminde olmak üzere iki kere ölmüştür. Yukarıdaki Enfal Sûresi 50. ayette “tadın cehennem azabını” denmesinin nedeni, Berzâhın bir geçiş formu olduğu, cennet nimetleri ile cehennem azabının örneklerinin burada olmasıdır. Her bölge kendi nevinden karekter taşır. Cehenneme dönük bölmeler cehennem, cennete dönük bölge cennet, evrene dönük bölge evren karekteri taşır. Rüyalarımızda evrene ait örnekler görmemiz ancak bunların ancak yorum ile anlaşılır olması, buranın benzer karekterde ancak bilinç düzeyde olmasından dolayıdır. Berzâha ait zaman artık Allah katında zamandır. Rüyalarımızda saniyeler içinde günler hatta aylar içinde oluyormuş gibi olaylar görmemizin nedeni budur. Ölenin de uyuyanın da ruhunun gittiği yer “Allah,

265

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Zümer,42) ayetinin de belirttiği gibi burasıdır. Berzâhta her bölge yedi katmandan oluşur. Kişinin durumuna göre; geride bıraktıklarından kendine ulaşan hayır, hasenat ve duaya bağlı olarak kişi bulunduğu bölgenin katmanları arasında yer değiştirebilir. Şuana kadar cennete veya cehenneme giden olmamıştır. Cennet ve cehenneme ancak kıyametten ve hesaptan sonra gidilecektir. Ancak Berzâhın içinde cennet ve cehennem birer minyatür haliyle mevcuttur. İyilik üzerine ölenler ile ilgili olarak “Onların ödülleri, sabretmelerinden ötürü iki kez verilecektir. Kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz nimetlerden verirler.” (Kasas, 54) ayetinde “iki kez” ödüllendirilecekler denmesinin nedeni biri Berzâhtaki diğer hesaptan sonraki asıl cennet olmak üzere iki kere cennetlik olmalarıdır. Peygamberler ve şehitler de dahil şu ana kadar ölenlerin hepsi Berzâhtadır. Peygamber ve şehitler cennet kısmındadır ve nimetlendirilirler. Ölmemiş, öldürülmemiş Hz. İsa’nın bir uyku hali gibi vefat ettirilerek “Onu üstün bir makama yücelttik.” (Meryem, 57) ayetinde belirtilen yüceltildiği makam Berzâhın cennet kısmıdır. Peygamber Efendimiz’in Miraç’ta ziyaret ettiği de Berzâhın bu bölgeleridir. “Yüceliğinde sınır olmayan O Allah ki, kulu Muhammed'i geceleyin, kendisine bazı

266

A.Salim Adiloğlu

ayetlerini göstermek için, Mekkede'ki Mescidi Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız, Mescidi Aksa'ya götürdü.” (İsrâ, 1) ayetinde “ayetlerin bazısı”nı denmesinin nedeni budur. Peygamber ve şehitlerin istisnai durumu bunların cennet bölgesinin üst katmanlarında yer alıyor olması ve cennete yakın oluşlarıdır. Bu söylediklerimin duyulmaya alışılanlara ters düştüğünün farkındayım. Ancak bu böyledir. Allah’ın, peygamber ve şehitlerini asıl cennete değil de Berzâhtaki cennetçiğe koymasının nedeni,-haşa, cenneti onlardan esirgemesi değil, cennete girmenin “Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi!” (İsrâ, 49) ayetinde işaret edildiği gibi yepyeni bir yaratılış gerektiği ve bunun da ancak kıyametten sonra olacağıdır. Hesap gününe çıkmayacak kişi yoktur. Buna peygamberler ve şehitler de dahildir. Çünkü hesap günü sadece hesap verme değil, aynı zamanda şahit olma ve hak alma günüdür. Nitekim, “Kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara da, peygamber olarak gönderilenlere de soracağız.” (A’râf, 6) ayeti bunun delilidir. Oysa, cennete girişin çıkışı yoktur. Hesap için dahi olsa oradan çıkış yoktur. “Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve oradan çıkarılacak da değillerdir.” (Hicr, 48) ayeti bunun delilidir. Orası ebedilik mekanıdır ve farklı yaratılış gerektirmesinin nedeni de budur. Meryem Sûresi 71. ayette belirtilen herkesin cehenneme uğrayacak olması; mizanın, cennetin ve cehennemin konumlanması ile alakalıdır. Peygamberler

267

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

dahil herkes cehennemi bu konumlandırmanın zorunluluğu gereği görecektir. Ancak, Berzâh döneminde bir takım amellerinden dolayı cehennem katmanlarından birine gitmiş birisi, arındıktan veya mizanda şefaat gördükten sonra asıl hayatta cennete gidebilir. Mizanın varlığı da zaten bunun içindir. Ve kıyamet ile birlikte, Berzâhtakiler de dahil, Allah’ın diledikleri dışında herkes ölür. Dünya hayatına geliş bir diriliş değildir. O maddi bedene bürünüştür, daha doğrusu ölüştür. Dünya hayatı bir uyku halidir. Bedeni ise bir kafesten başka bir şey değildir. Bedene hapsedilmiş insan dünyaya gelmeden evvel zaten vardır. Allah’a söz vermiştir. İşte anne karnında ete kemiğe bürünmek bir ölümdür. Bu ilk ölümdür. Sonra insan madde boyutunda dünya hayatında geçirdiği zamanın sonunda ölür! Bu bir rüyadan hakikate uyanıştır esasında, ilk diriliştir. Madde boyutundan, kafesten sıyrılıştır. Sonra Sur’a üfürüş ile kıyamet kopar ve insan ikinci kez ölür. ” (Düşün o) günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. (Bu) üzerimize aldığımız bir vaad oldu. Biz, (vadettiğimizi) yaparız.” (Enbiyâ, 104) ayetince artık yer, gök, yıldızlar, ay, güneş hiçbir şey yoktur. Evren ilk günkü enerji haline dönmüştür. Öyle ise, kabir azabını mezarların içinde arayanlar, “O gün kabirlerden, hızla çıkarlar. Sanki dikili bir şeye doğru koşuyorlarmış gibi.” (Mearic, 43) ayetindeki “kabri” bildiğin mezar sananlar,

268

A.Salim Adiloğlu

yok olmuş evrende mezar ne gezsin? Sur’a üfürülmek ile maddi zaman ve maddi zaman ölçeğinin oluşumuna yarayan yıldızlar ortadan kaldırılmıştır. Artık, evrenin kendine ait zamanı yoktur. Sur olduğu atfedilen boynuz da zaten zamanı temsil eder. Bu aşamaya kadar insan iki kere ölmüş ve bir kere dirilmiştir. Toprağa ekilmiş tohum gibi, sûr ile birlikte insan yeniden dirilmek üzere ölmüştür. Kabir mekanı Berzâhtadır. Berzâhın toprağı insanlığın kabridir. İkinci sûr ile, Berzâh kabrine gömülü insan, yumurtasından çıkmış timsah yavrularının nereye koştuklarını bilmeksizin suya koşuşu gibi, mahşer yerine koşar. Bu artık yepyeni bir hayata, maddi zamandan manevi zamana geçiştir. Mahşer yeri, Berzâhın merkezidir. Dört bir yandan insanlar buraya koşar, işte bu ikinci diriliştir. Ve insan sonunda, bu safhaya kadar olan seyrini “Onlarsa Rabbimiz derler, iki kere öldürdün bizi ve iki kere dirilttin, artık suçlarımızı da söyledik, buradan

çıkmamıza bir yol yok mu?” (Mü’min, 11) diyerek ikrar eder. Artık geride sadece cennet ve cehennem vardır. Ve maddi zamanın yok olup açtığı Allah indindeki bin yıllık boşluğa cennet yaklaştırılmıştır. [Referans: Tekvir-13] Aslında güneş ve ay bir saat gibi çalışır. Kıyamete ayarlanmışlardır. “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar. İşte bu, aziz ve alim olan Allah'ın takdiridir.” (Yâsin, 38) denişi bundandır. Güneş, maddi zaman için ölçek, ay ise mana zamanı için ölçektir. Dünyanın güneş etrafında attığı bir turluk zamanda, ayın dünya etrafında

269

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

attığı bir turluk zaman kadar evren dönmüş, genişlemiştir. Güneş ateşini cehennemden, ay nurunu cennetten emsal almıştır. Ne zaman evrenin kolları Tx ve Ty zaman kollarına değer, -vaktini Allah bilir; işte o zaman, maddi zaman boynuzu için üfürülme vakti gelmiştir. Aslında, her doğum bir ölümdür. Sonsuzluk için yaratılmış insanın sınırlanmasıdır hayat ve bundan dolayıdır hayata başlarkenki feryat. Aslında yeryüzündeki mahlûkatın tamamı yeryüzünde oluşturulan gen havuzunda yaratılmış değildir. En azından koyun, keçi, deve, sığır [Referans:Zümer6,En’âm-143]ve bıldırcın[Referans: A’râf-160] yeryüzüne indirilmedir. Bakmayın siz meallerin bir kısmında bunlar için “yarattı” yazdığına, onlar polemiğe girmek istemeyişlerinden böyle yazmışlardır. Ayetlerde bunlar açıkça “indirdik” şeklinde belirtilmiştir. Aksi halde, zaten her şeyi yaratan Allah neden özellikle bunları belirtmiş olsun ki! Gökten kurbanlık koç geldiğini [Referans: Sâffât-107] bilip, ahiret gününe inanan, “…Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” (Yâsin, 79) ve “…Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar.” (Münafıkun, 7) ayetlerine iman etmiş biz müslümanlar için bunlar Allah’a güç olmayan olağan şeylerdir. Belki de kim bilir, popüler evrim teorisini çürütecek deliller de bu hayvanlarda gizlidir. Ben gösterdim, inşallah bir müslüman biyolog/genetikçi de görür! Bir hayvanın hem eti, hem sütü, hem derisi/yünü ile kendini

270

A.Salim Adiloğlu

kullanılabilecek seviyede, hem de uysal olarak evrimleşmiş (!) olması zaten evrim iddiasını çürütmeye yetecek cinstendir. Çünkü evrim teorisine göre, türler bencilleşerek evrimleşir. Aslında, siz bakmayın yaratıcısız evrim iddiasında bulunanların ne dediklerine. Onlar bitkileri hepten görmezden gelirler. Onların dedikleri hakikat olsa, bugün içinde zehir olmayan bir tane meyve, bir tane sebze bulamazdınız. Hepsi dalından koparılmamak için kendine ya içinden ya dışından bir kalkan oluştururdu, ama her ne hikmet ise, hepsi hususen dalından koparılsın diye, albeniye bürünmüştür. Şimdi buna da derler ki, onlar daha evrimini tamamlamamıştır. İnsan gibi kompleks bir canlı evrimini aynı tek hücreden türeyip, aynı zamanda tamamlamışken, basit kalan ama kompleks meyveler veren bitkiler için böyle bir iddianın komik olmasını bir kenara bırakın ve onlara gelecekte insan neslinin bu kendi teorilerine göre aç kalma riski olduğundan çocuk yapmamalarını önerip geçin. Aslında, dünya yaşamı bir algı düzenidir. Algılamadığınız bir şey, yoktur. Hayat ve madde, beş duyunuzun size verdiği cevaptır. Algınıza yarayan duyularınız ise, gerçekte size ait değil, sizin dünyayı algılamanız için verilen enstrümanlardır. Sizin olan sadece algıyı nasıl yorumladığınızdır. İşte bunu ayet aynen şöyle açıklar: “O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış

olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir.”

271

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

(Nur, 24) . Yani benim diye bildiğiniz vücut uzuvlarınız aslında sizin değildir. Siz sadece bilinçten ibaretsiniz. Ömründe kendini aynada görmemiş, ayna görmemiş, ayna nedir bilmeyen birisi için aynada gördüğü gerçek bir insandır ve kendisi değildir. Ta ki, aynaya dokunana, yani bir başka duyusu ile bir terslik olduğunu yorumlayana kadar. Aslında, Kerbela yoktur, Yezid yoktur, sadece takdir vardır. Çünkü Allah, “Ey İnananlar! Yolculuğa çıkan veya savaşa giden kardeşleri hakkında: “Onlar yanımızda olsalardı ölmezler ve öldürülmezlerdi” diyen inkârcılar gibi olmayın. Allah, bu tür düşünceleri onların kalplerinde acı bir pişmanlık kaynağı yapacaktır. Çünkü yaşatan ve ölüme hükmeden yalnız Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (Âl-i Îmran, 156) demiştir. Hüküm, ezelde verilmiştir. Allah, maddeyi Yezidlerin, manayı ise Seçilmişlerin sırtına yüklemiştir. Allah’ın selamı Seçilmişlerin üzerine olsun! Aslında, gözleri âmâ Yakûb peygamber yoktur. Gözleri de gönülleri de âmâ olan çocukları vardır. Yakûb’ un görmek için bir algı enstrümanına ihtiyacı yoktur. Allah’ın da, en basit mahlûkatına bile üçer beşer verdiği bir algı enstrümanını seçilmiş peygamberinden, daha iyisini vermeden esirgemiş olmasına imkân yoktur. İşte kişinin maddi donanımına, bedensel güzelliğine bakıp, farkı işaret ederek, “tanrı adil değil” diyenler mana derinliğine inemeyenlerdir.

272

A.Salim Adiloğlu

Aslında, her bireyin kendine has bir enerji kodu vardır. Hiçbir bireyin enerji kodu, diğer bireyin enerji kodu ile aynı değildir. Bu kod, kişinin nerede ve ne zaman öleceğine kadar her şeyi üzerinde taşır. Kişi bu koda doğuştan sahiptir. Bu kod, kişinin genetik kodunun bir parçasıdır. “ALLAH sizi topraktan, sonra bir damlacıktan yaratmış ve sonra da sizi çiftler halinde üretmiştir. Bir dişinin gebe kalması ve doğurması ancak O'nun bilgisiyledir. Bir canlının uzun ömürlü olması da ömrünün kısa tutulması da ancak bir kitapta kayda göredir. Bu, ALLAH'a kolaydır” (Fatır, 11) ayetinde anlatılmak istenen ve “kitap” diye ifade edilen de, bu genetik yazılımdır. Kimi tercümelerde “Lehv-i Mahfuz” denmesinin nedeni, insanların başka bir kitap bilmeyişindendir. Oysa ayette “bir kitap” denerek, “artikelsiz” bir kitaptan bahsedilmiştir. “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?” (Kamer,17) ayeti ile kastedilen kolaylıklardan birisi de, bir bilim adamının ancak 20 yıl önce keşfedip, sıradan insanların da ancak temel bilgiye sahip olduktan sonra tasavvur edeceği adı konulmamış ilmi bir gerçeğin asırlar öncesinde herkesçe kavranabilecek bir ifade tarzı ile ifade edilmiş olmasıdır. Lehv-i Mahfuz da zaten “ilim kitabı”dır. Ezelden ebede zamanın da ilmine sahip olan Allah’ın her türlü veriyi içinde tuttuğu kitaptır. Fatır Sûresi 11. ayet dikkatlice incelendiğinde ömrün uzun veya kısalığının kayıtlı olduğu kitap ifadesinin, insanın sperm ve yumurtadan, zigota, zigottan doğuma olan safhaların özet

273

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

geçilmesinden sonra ifade edildiği görülür. Bu süreçte kitap olabilecek, insanın her türlü bilgisinin kaydedildiği kodlar sistemi, insanın genetik kodudur. Allah, bunun ilminden bahsetmiştir. Nihayetinde, genetik kod bir kitap olmakla, Lehv-i Mahfuz kitabından bir cüzdür. Genetik kod, kişinin sadece maddi dünyasını değil, aynı zamanda içerdiği enerji kodu ile manevi dünyasını da şekillendirir. Yapılan her eylem, söylenen her söz, işte bu enerji kodu üzerinden kodlanıp kayda geçer ve enerjiye dönüşür. Birisine beddua ettiğinizde, bu kod üzerinden ilgili kişiye bir enerji mesajı iletmiş olursunuz ve o kişi bundan etkilenir. Yani genetik kod, aynı zamanda bir enerji kayıt ve nakil aparatıdır. Ve siz öldüğünüzde bu kayıt, bir vakitte karşınıza gelmek üzere kendi kodunuz altında bir merkeze iletilir ve saklanır. Bilim bütün bunları zamanı gelince keşfedecek ve bizi daha da mutmain edecektir. Düşünen bireyler için aslındalar hiç bitmez. Bilim de zaten, “acabalar ve aslındalar” ile adım adım ilerler. Bir müslüman için bilimdeki ilerleme çok önemlidir, çünkü her müslüman bilim ne kadar gelişir ise, yaratıcının o kadar bilinir hale geleceğini çok iyi bilir. Çünkü bilim denen şeyin üzerinde çalıştığı da, ortaya çıkarıp koyduğu da Allah’ın ayetlerinden başkası değildir. Aslında ben bu kitabı insanların Allah’ı unuttuğu ama Allah’ın insanları unutmadığı bir yerde yazdım. Aslında bu yer yok. Aslında siz yoksunuz, aslında ben yokum. Aslında bu kitap da yok. Çünkü dünya bir yokluk

274

A.Salim Adiloğlu

alemi. Aslında Allah var ve başka hiçbir şey YOK! Dolayısı ile Allah için ve Allah adına olmayan hiçbir şeyin de kıymeti yok!

275

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

276

A.Salim Adiloğlu

BÖLÜM VII

EK İZAHATLAR

277

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

278

A.Salim Adiloğlu

Aslında

ben

kitaplarımı

yazarken

bir

metot

kullanmayı tercih ediyorum. Temel olarak izlediğim metot, ana verileri ortaya koymak, bunun üzerine bir iddiada bulunmak veya iddiayı önceden söyleyip sonrasında iddiayı destekleyecek ana veri ve delilleri izah etmekten ibaret. Bir takım delil ve verileri var olduğunu bildiğim halde dillendirmeyiş nedenim, okuyucunun düşünmesini ve bunlara kendi ulaşmasını sağlamak niyetidir. Çünkü her durumda düşünce yolu açtıktan sonra, bu delillere konu üzerinde zihin yoran bireylerin ister istemez ulaşılacağını ve bunların iddia ettiğim şeyi desteklediğinin görüleceğini ümit ediyorum. Lakin, bu bazen yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebiliyor. Her şeyi okuyucunun önüne hazır koymayı üzerinde çalışma yaptığımız alan açısından doğru bulmuyorum. Bu ezberci bir yaklaşım olur ve maksada erişilmemiş olur diye düşünüyorum. Ancak “İşte Zülkarneyn İşte Kıyamet” Kitabı’nda izlediğim bu metodun bir takım sorunları da beraberinde getirdiğini müşahede etmiş oldum. Bir takım delillerin bilinçli olarak dışarıda bırakılmış olması, gütmüş olduğum maksada erişmeye maalesef yaramadı. Mesela o kitapta iddia ettiğimiz, Zülkarneyn’in dünyanın üç ayrı noktasına yapmış olduğu seyahatlerin analizinden ortaya çıkan sonuç, bugün bilimce varlığı bilinen ancak izah edilemeyen birçok soruya cevap verir niteliktedir. Bunlardan bir kısmı dile getirilmiş, bir kısmının ise işaretleri verilmiş

279

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

iken, kimse işareti verilen kısmı ile ilgilenmedi. Yaptığımız analizlerin neticesinden ve verilen işaretlerden, Antik Mısır eserlerinden bazılarında Uzakdoğu insan figürünün işlenmiş olmasının nedenlerine izahat getirmek mümkün iken kimse böyle bir çıkarımda bulunmadı ve böylelikle izlenen metot da maksadına erişmemiş oldu. Oysa ben bu izahatı, işaret vererek geçmek yerine kendim de kitapta işleyebilirdim. İşte bu tecrübe ile, bu kitapta farklı bir yol izleme kararı aldım: Aynı kitabı, eş zamanlarda birisi konuların işlenmiş ve bitmiş hali ile, diğeri de işlenmiş konulara ek izahatlar şeklinde; konuların bitiminden sonra, işlenmiş konuların içinde bahsedilmese bile, işlenen konuyu destekler mahiyette başkaca delillerin de olduğunu gösteren son bir bölüm içeren formatta yayınladım. Böylece okuyucuya, tüm verilerin işlenip bittiği sanılan bir kitapta hâlâ aynı konu ile alakalı işlenmemiş veriler ve deliller olabileceğini göstermeyi hedefledim. Benim bu ekte işleyeceğim de yine konuları nihayetlendirir, işlenmedik şey bırakmamış nitelikte olmayacaktır. Çalıştığımız konu, Allah’ın ilmidir ve Cenab-ı Allah, kendi ilmi ile alakalı “Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allah'ın sözleri (yazmakla)

tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir.” (Lokman, 27) ayet içinde “söz” kelimesini kullanarak “sınırsız ve sonsuz” tanımlamasında bulunmuştur. Yani ne kadar yazarsak yazalım, ne kadar veri ortaya korsak koyalım, sonunu getirmek mümkün değil-

280

A.Salim Adiloğlu

dir. Çünkü gözünüzün ve gönlünüzün görüp algıladığı her şey hakikatte Allah’ın ilminin birer tecellisidir. Bunun izahı çok basittir. Birbirine paralel iki düz aynayı alıp, ortasına bir ışık kaynağı koyduğunuzda, o ışık kaynağının kendinin de, ürettiği ışığın da aynalarda yansımış halinin adedini sayamazsınız. Aynalar arasında olan bir ilmin tecellisidir, fakat sonuç sonsuzdur. İşte tek ve basit bir hadisede cereyan eden Allah’ın ilminden bir cüz için bile; adedinin sayısını sayamayacağınız, saydıklarınızı satırlara ve sayfalara sığdıramayacağınız veri elde etmiş olursunuz. İkinci bir husus da şudur: Konuları işlerken bir bahisten aniden başka bir bahse geçilmesi.. Bu aslında bir Kur’an metodudur. Elbette bu aciz kitabı, haşa Kur’an ile kıyaslamak gibi bir niyetim yok. Ancak burada işaret etmeye çalıştığım şey, konu menşei Kur’an lafzı olan bir kitaptan O’nun metodunun aksi bir metot bekleyemezsiniz. Bu kendiliğinden gelişen bir neticedir. Kur’an’ın herhangi bir konuda konuşurken aniden bir başka konuya geçiyor olması, O’nun bir rituel veya dua kitabı değil, aksine hayatın kendisini anlatan bir menşe kitap olmasının delillerindendir. Hayatta müstakil hiçbir nesne veya hadise bulamazsınız. Hayatın tüm unsurları birbirine bir örümcek ağı gibi örülü ve bağlıdır. Bir dalından tuttuğunun hayat, sizi kendi içinde başka bir dala ulaştıracaktır.

281

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Kur’an’ı doğru anlamak çok önemlidir. Kur’an, her şeyden önce Allah’ın sözüdür. Allah, sözünün yazılı olduğu Kitap için bakın ne diyor: “Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşr, 21) ! Ayetin bitiş cümlesi manidardır ve mealen “Bu bir misaldir ve düşünenlere bunda hisse vardır” demektedir. Bir dağ Kur’an’dan nasıl korkabilir? Ondan ne alabilir ki, korkudan parça parça olsun? Kur’an, kâğıt üzerine yazılıdır. Kâğıt dediğiniz şey, ağaçtan elde edilir. Eğer ayetin indirilme ile kastı, “lafzın fiziki olarak teması” olmuş olsa idi, nesnel olarak dağdan bir farkı olmayan kağıdın da Kur’an’ı üzerinde taşıyacak mecali olmaması gerekirdi! Bunun için, ayette “Kur’an’ın üzerine indirilmesi” ile kastedilen, “buyruğun indirilmesidir.” İnsan, Kur’an’daki buyruğun muhatabıdır. Emir insana gelmiştir, çünkü bu sorumluluğu insan isteyerek almıştır: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb, 72) . Peki yerin, göğün ve dağların reddedip, insanın kabul ettiği emanet nedir? Dağlar, yerin bir parçası iken neden ayrıca ayetin içinde dile getirilmiştir? İşte bu sorunun cevabını bulmak için, kendimize bir yol bulmamız lazım. Yollardan birisi “bunlarda olup insan da olmayan nedir?”, Diğeri de “insanda olup bunlarda olmayan nedir?” Şeklinde sorulacak iki sorudur. Sorulardan hangisini

282

A.Salim Adiloğlu

seçerseniz seçin, sizi bir sonuca götürecektir. Bu metoda dair bir izahtır. Siz kendinize benim seçtiğimden farklı olanı seçebilirsiniz; bu ne sizin yolunuzun ne de benim yolumun yanlış olduğu manasına gelmez. Önemli olan doğru sonuca ulaşmaktır. İşte bu misal ile yukarıda ifade ettiğimiz metoda dair bir fikir yürütmüş olabiliriz. Konuya dönecek olursak; yer, gök ve dağlarda olup bizde olmayan “boyun eğme, teslim olma, koşulsuz itaattir.” “Göklerde ve yerde olanlar hep O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmiştir.” (Rûm, 26) Bunların hepsi Allah’a koşulsuz itaat etmiş ve teslim olmuşlardır. Oysa insanda olup bunlarda olmayan ise, “irade seçeneği ve irade seçeneğinin kaynağı akıldır.” Burada akıl ile kastedilen hafıza değildir elbette. Çünkü öyle mahlûkat vardır ki, hafızası insan hafızasından misli ile kuvvetlidir. Köpek misal bu mahlûkatlardan birisidir. Ama o da teslim olanlardandır. Akıl ise seçme özgürlüğünün menşeidir. Zekâ ile akıl da karıştırılmamalıdır. Zekânın varlığı doğruya ulaşmada yeterli bir entrüman değildir. Zekânın işletilmesidir akıl. Kur’an insana işte bunun yolunu gösterir. Bundan dolayı defaat ile “akletmekten” bahseder. Çünkü delilleri ortaya koymuştur. İnsana düşen sadece bu delillerden yola çıkarak Yaratıcı’ya teslim olması, boyun eğmesidir: “Çünkü Rabbi ona: Müslüman ol, demiş, o da: Âlemlerin Rabbine boyun eğdim, demişti.” (Bakara, 131) Kur’an’ın öngördüğü Müslümanlık böyle bir Müslümanlıktır: Teslimiyetin boyun eğmişlik seviyesinde olduğu! Yani insana verilen emanet “zekâ”dır. İnsandan beklenen ise, zekâyı işletmesi,

283

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

yani akletmesidir. Çünkü emanet maddi bir olgudur ve zekâdır. Oysa akıl maddi bir olgu değildir. Daha somut bir örnek vermek gerekirse, göz maddi bir olgudur, verilmiştir, oysa “görmek” bir eylemdir, göz maddi unsurunun işletilmesidir. “Bakmak” da bir eylemdir ancak görmekten ayrılır. Her ikisi de aynı somut nesnenin icraatı olmasına rağmen, görmek eyleminde aklın tesiri, bakmak eyleminde ise sadece duyunun işleyişinin doğal neticesi mevcuttur. İşte Kur’an ile dillendirilen ve insandan beklenen, mevcut zekâ olgusunun akıl yollu işletilmesi ve Yaratıcı’nın görülmesidir. “O, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberidir.” (Mü’min, 54) ayetiyle bu kastedilmiştir. Herkes kendine göre zekâ sahibidir, ancak “akıl sahibi olmak” zekâyı işletebilme ve doğru kullanabilme kabiliyeti gösterebilmektir. Kur’an’ın baştan sona insanlara öğretmeye çalıştığı şey aslında budur. Kur’an elbette bir bilim kitabı değildir. Böyle bir iddiada bulunmamız imkânsız. Çünkü bu Kur’an’a –haşa, hakarettir. Çünkü Kur’an, tüm ilimlerin gerçek sahibinin sonsuz ilminden bir cüzdür. Bu öyle bir cüzdür ki, beşerin değişik disiplinlere ayırdığı fenni ve sosyal ilimlerin hemen hepsine dair referanslar Kur’an’ın içinde mevcuttur. “..Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmran, 62) ayetinde ifade edilen “mutlak güç” Allah’ın sonsuz fenni ilim sahibi oluşudur. O her şeyi ilmi ile kuşatmıştır. “Hikmet” sahibi oluşu ise, her şeyin hakikatine ve en doğru neticesine gidecek yolu evvelden

284

A.Salim Adiloğlu

biliyor olmasıdır. Bu yönü ile hikmet, sosyolojik olarak olaylara yaklaşırken, hakikat seviyesinde yaklaşabilme kabiliyetidir. Kur’an insanlara her ikisinden de yol gösteren bir rehberdir: “(Resulüm!) Bu söylenenleri biz sana ayetlerden ve hikmet dolu Kur'an'dan okuyoruz. (Âl-i İmran, 58) . Bu temel bilgiden sonra, kitapta anlatmaya çalıştığımız bir takım noktaların daha net anlaşılması açısından teferruata girmek icap ederse: Levh-i Mahfuz’u bu manada doğru tanımlamak ve anlamak gerekir. Manası korunmuş levha demektir. Kur’an’ın kendisi, Levh-i Mahfuz’dandır: “Hayır, o şerefli Kur'an'dır. Levh-i Mahfuz'dadır.” (Bürûc,21-22). Levh-i Mahfuz, Allah’ın ilim kitabıdır. Ezelden ebede olan her şeyin kaydının tutulduğu yerdir. Bunun vasfını tam olarak bilmemize imkân yoktur. Bugün teknoloji bize tasavvur edebilme gücü vermektedir. Ancak bu tasavvur bize isabet de veriyor manasına gelmez. Levh-i Mahfuz, bir server’dır denebilir. Ancak bu server, kaydı nasıl tutar, materyali nedir bunu biz şuan bilemez ve kestiremeyiz. Misal, yüz yıl önce sadece kayıtları filmler üzerine tutan insanoğlu bugün kompakt disklere, mini çiplere kayıt tutabilmektedir. İlerde teknoloji bizi bu konuda nereye götürür nasıl bilemiyorsak ya da bugünkü teknolojinin halini elli yıl önce nasıl bilemiyor idi isek, Levh-i Mahfuz’un da aslını bilmemize bugünkü bilgilerimiz ile vakıf olmamıza imkân yoktur. Allah, kendi sınırsız ve sonsuz ilminin verisini buraya kaydetmiştir. Yine bu ilmin ekseninde olup

285

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

biten her şeyin de kaydı burada mevcuttur. Bunu böyle bilmek lazım: “Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) sayıp yazmışızdır.” (Yâsîn, 12) Aslında yaşadığımız zaman, Allah katında olup bitmiş bir zamandır. Evet, işlerin izahı budur. Biz yaşadığımızı sandığımız şeyi, Allah’a ait olan zamanda çoktan yaşamış ve bitirmişizdir. Hayatın bir algıdan ibaret olmasının nedenlerinden birisi de budur. Bütün bunların kaydı da Levh-i Mahfuz’a ulaşmıştır. Kur’an’ın gelecekte olacak olaylardan haber veriyor olmasının izahı da budur: “Rumlar en yakın bir yerde yenildiler. Onlar bu yenilgilerinden bir kaç yıl sonra galip geleceklerdir. İş, eninde sonunda Allah'a aittir. İşte o gün, inananlar, istediğine yardım eden Allah'ın yardımına sevineceklerdir. O güçlüdür, merhametlidir.” (Rum, 2-5) ayetinde ifade edilen durum bunlara bir örnektir. Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v)’ın kıyametin büyük küçük alametleri ile ilgili verdiği sayısız hadise örneği de aynı nedendendir. Yaşanmış bitmiş bir zamana ait verilerden bir kısmı Allah tarafından insanlara Kur’an’da ve peygamberi aracılığı ile bildirilmiştir. Allah’ın insanların kaderini biliyor olmasının nedenlerin de birisi de budur. Bu tamamen içinde yaşadığımız zaman boyutunun alçaltılmış bir boyut olması ve Allah indindeki zamanın gerisinde işliyor olması ile alakalıdır. Allah, alimdir. her şeyi

286

A.Salim Adiloğlu

bilir. Ancak Allah hiçbir şeyi ilimsiz ve nizamsız yapmaz. O daha yaratılışta her şeyi bir nizama bağlamış ve “arşa istiva etmiştir.” İşler artık o andan itibaren O’nun koyduğu nizam ile yürümektedir. Olanı biteni, olacak ve biteceği Allah ziyadesi ile görmüş ve kayda almış, bu kaydı da Levh-i Mahfuz’da tutmuş, dilediği kadarını dilediği hariç kimse ile paylaşmamıştır. Levh-i Mahfuz’a da korunmuş denmesinin nedeni budur. Bundan dolayı kehaneti, gelecekten haber vermeyi yasaklamıştır, çünkü zaten geleceğin bilgisi kendi koruması altındadır ve ona da kimsenin ulaşma şansı yoktur. Bilinecek kısmını zaten insanlarla bir şekilde paylaşmış, insanlara malûm etmiştir. Ben geleceği biliyorum diyenin dediğinin doğru olma ihtimali bu korunmuşluktan dolayı mümkün değildir. Yine Allah, Kur’an’ da “hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme” [Referans: İsra-36] derken, kasıtlardan bir kasıt olarak, geçmişi irdeleme, aslını öğrendiğinde üzüleceğin, gönlünü burkacak şeylerle ilgilenme, geçmiş geçmiştir kastında bulunmuştur. İşte İsrafil’in Sûr’a üfürecek olması yaşanmış bitmiş bu zaman boyutunun ortadan kaldırılmasından başka bir şey değildir. Mikail nasıl doğa olaylarının idaresinden mesûl ise, İsrafil de zamanın idaresinden mesûldur. Yoksa, İsrafil, dünya var olduğundan beri elinde boynuzdan bir boru, kıyamet vaktini bekliyor değildir. Zamanın oluşumu ve nihayetlenmesi görevi İsrafil’dedir. Zaman denen olgu, yaşanması kolay, ancak algısı zor bir olgudur. Her uyan-

287

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

dığınızda gördüğünüz güneş size yaşanacak yeni bir gün saydırır. Siz o günü yaşar ve görürsünüz. Hâlbuki, gün denen şey, o günün saatleri, dakikaları, saniyeleri, bir dizi astral olayın icrasına bağlıdır. Bu kolunuzdaki saatin akrep ve yelkovanının size saat ve dakika bilgisi verirken, sizin o akrep ve yelkovanı hareket ettiren içerdeki mekanizmanın işleyişinden habersiz oluşunuz gibidir. İçerde birbiri ile ilintili onlarca çark, size dakika ve nihayetinde dakikalardan oluşmuş bir saat neticesi vermek için durmaksızın çalışır. İsrafil, işte evren boyutunda zamanın işlemesini organize etme görevi ile görevlendirilmiş melektir. Sûr denen şey, kolunuzdaki saatin iç mekanizmasıdır. Evren boyutunda bu elbette farklı bir mekanizmadır ve evrende çarkların yerini güneşler almıştır. Düzenlenmiş yok oluş vakti geldiğinde, İsrafil’in yapacağı, içinde bulunduğumuz zaman boyutunu ortadan kaldırmaktır. İkinci Sûr ise, yeni bir zaman boyutunu devreye sokmasıdır. Artık bu devre, insanın ebedi yaşayacağı devredir. Şimdi “madem yaşanmış bitmiş bir zamanı yaşıyoruz, o halde nasıl oluyor da İsrafil hâlâ bu zaman boyutunu kaldırmak için kıyameti bekliyor” denilebilir. Ancak bunun da izahı şudur. Bizim zamanımız, dünyanın güneş etrafında dönmesi ile oluşan kendi güneşimiz eksenli bir zamandır. İsrafil’in sorumlu olduğu zaman ise, bizim güneşimizi de içine alan evren esaslı zaman boyutudur ve kıyamet de dünyanın değil, evrenin saatini esas alır. Çünkü kıyamet ile yok olacak sadece dünya ya da güneş sistemi değil, evrenin kendisidir.

288

A.Salim Adiloğlu

Kader olayını izah ederken, Allah kulunun Kâlû Belâ’daki kalp halini bilmiştir dedik. Bu doğrudur. Bunun bir diğer delili de yine “…Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.” (Necm, 32) ayetinde geçen “topraktan yarattığında” tabiri ile ilk yaratılışa yapılan atıftır. Bu insanın bireysel kaderi ile alakalıdır. Yani Allah, daha yaratılışında insanı bilmiştir, yaratıp hayat verdikten sonra da yaşamını seyretmiştir. Neresinden bakarsanız bakın, Allah insanın kaderini görmüştür. Allah’ın insanlara bireysel rahmeti de şudur: Kul belirlenmiş bir kader üzerine dünyaya gelir, gelişi de gidişi de plana bağlanmıştır zaten. Onu kaderin dışına çıkaracak tek şey duasıdır. Allah indinde insanoğlunun yaşadığı dünya zamanının zaten bitmiş olması çok şey ifade etmez. Çünkü bizim pratik olarak zamanda geriye veya ileriye gitme şansımız olmasa bile, zamanın sonunu gören ve bilen Allah’ın zamanın ilerisine müdahale gücü vardır. Allah bu gücü kullanmaya hazır ve nazırdır. Ancak, Allah bu gücü ancak kuldan gelecek dua mukâbilinde harekete geçirir. “(Resulüm!) De ki: "Rabbim size ne kıymet verir duanız olmasa? (Ey inkârcılar! Size bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; o halde azab yakanızı bırakmayacaktır! (Furkân,77) ayetinin işaretlerinden birisi budur. Duanın bu manadaki gücüne işaret eder. Duanız yoksa, yaşamınız robot gibidir, sizin evveldeki kalp halinize göre çizilmiş hayatı yaşar gidersiniz.

289

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Oysa dua sizin için bir güçtür, bu çizginin dışına çıkma gücüdür. Bu Allah’ın size çizilmiş kader ölçütünde teknik olarak bitmiş ancak ilmen müdahale etme gücü olan dua anından öteye olan yaşamınızı lehinize düzeltme durumudur. Yine tövbe duanız da, geçmişe dönük yaşamınızın lehinize düzenlenmesi halidir. Allah, siz müdahale edemeseniz de, sizi geriye götürmese de,- ki bu teknik olarak Allah indinde mümkündür ama sosyal nizama aykırı olduğu için işletmez; kayda alınan geçmişinizi sizin duanıza mukâbil düzenler, günah ve hata olan yerleri kayıtlarınızdan çıkarır. Rüyalarımız gerçekte yaratılışta ait olduğumuz zaman ölçeğinde gerçekleşir. Saniyeler içinde gördüğümüz rüyalarımızı, sanki günler içinde olmuş hadiseler gibi anlatmamızın nedeni budur. Buna rağmen üzerinde yaşadığımız dünya ise, zamanı yavaş ve alçaltılmış bir dünyadır. Gerçekte rüya olan bu dünya üzerindeki yaşamımız, rüyalarımız ise, gerçek ve ait olduğumuz yaşam boyutundan aldığımız mesajlardır. İnsanlara ahiret hayatında, dünyada ne kadar kaldıkları sorulduğunda dediler.” (Mü’minûn, 113) şeklinde cevap "Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Sayanlara sor," verecek

olmalarının nedeni budur. İnsan, uykudan gerçek hayatına uyanmıştır ve artık dünya hayatına dair hatırladığı şeyler ancak rüya nevindendir. Rüyalarımızın tabire ihtiyaç duymasının nedeni de, yine dünya hayatının gerçek ait olduğumuz hayat kriterleri esas alınarak bir model şek-

290

A.Salim Adiloğlu

linde yaratılmış; her nesne ve olgunun bir temsil görevi olmasındandır. İşte bundan dolayı Yakûb var ancak “âmâ Yakûb” yoktur; Süleyman var ancak “kral Süleyman” yoktur; Yûsûf var, ancak vezir Yûsûf yoktur; Kerbelâ yoktur, Yezîd yoktur. Sonsuzluğa ait olanlar var, ancak yokluğa ait olanlar yoktur, hiç nevindendir. Kur’an’da dünya zamanı ile arşa dair zaman kıyası yapmaya yarayacak “bin yıla denk gelen gün” ölçeği verilmiştir. Bu ölçek ile birçok şeyin kıyasını yapmak ve birçok şeyin izahını bulmak mümkündür. Bunlardan birisi de Cebrail a.s.’ın Efendimiz ile birebir görüşme sayısıdır. Efendimiz (s.a.v) ile Cebrail a.s.’ın görüşmesine dair Necm Sûresi’nin girişinde bilgi verilmiştir. Burada görüşmenin iki defa olduğu izahı vardır. Birisi anlatılmış diğeri de “daha evvel de oldu” denilerek refere edilmiştir. Bunun defaatle olma imkânı, işte bu zaman boyut farkından dolayı yoktur. Bu ayetlerde belirtilen “Sidretü-l Müntehâ” kitapta belirttiğimiz evrenin, yani içinde bulunduğumuz zaman boyutunun uç noktası ile merkezin arasında kalan serbest berzâh noktası, rüyaların görüldüğü yerdir. Görüşmelerden birisi, “buranın yanında” denilerek evren ile berzâh sınırı işaret edilmiştir. Yine ayetlerde belirtilen “Cennet-ül Mevâ” kitabın içinde bahsini ettiğimiz berzâh alemindeki ön cennettir. İşte kıyametin kopması ile evren ve evrenin içinde olduğu zaman boyutu ortadan kaldırılacak, evrenin sağında solunda yer alan cehennem birleşecek, yeni düze-

291

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

nin solunu oluşturacak, cennet ise, bu yeni düzenin yerleşim planı gereği yaklaşmış olacak ve sağda kalacaktır. Kitapta verilen şemada evrenin ortadan kalktığında ortaya çıkacak manzara gözde canlandırıldığında bu daha iyi anlaşılacaktır. İşte bu durum ile alakalı Kur’an aşağıdaki izahı yapmıştır. Zaten şemayı oluştururken dayandığımız temeller de hep bu izahatlardır: “(O gün) cennet, takva sahiplerine yaklaştırılır. “ (Şu’ara, 90) “(Resulüm!) Sen bu sözü (Kur'an'ı) yalan sayanı bana bırak Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştırıyoruz.” (Kalem, 44) İşte berzâhın cehennem bölümünde olanlara cehennem, berzâhın cennet bölümünde olanlara ise cennet yaklaştırılmıştır. Yine Kur’an’da “kitabı sağdan ve soldan verilenler” diye belirtilen durumda da “sağ ve sol” tabiri ile belirtilen kişinin kendi sağı veya solu değildir. buradaki sağ ve sol tabiri cennet ve cehennemi refere eder. Bunu şöyle düşünebiliriz. Siz bir master öğrencisisiniz. Bir tez hazırlayıp denetleme kuruluna gönderiyorsunuz. Kurul inceliyor, teziniz onanırsa kabul arşivine; reddedilirse, red arşivine kaldırılıyor. Siz sonradan kurula müracaat ediyorsunuz, tezinizin durumu arşiv kayıtlarında inceleniyor ve reddedilenlerin olduğu soldaki arşivden veya kabul edilenlerin tutulduğu sağdaki arşivden çıkıyor.

292

A.Salim Adiloğlu

Bütün bu ek izahattan sonra, kitapta işlenen konulardan, ay ve güneş takvimi mevzusunu işlerken, dünyalık işlere buğday hasatı örneğini vermiş ve “düşünün ki, buğday işi ile iştigal ediyorsunuz, kullandığınız takvim ay takvimi ve sürekli değişiyor, bu yıl haziran ayında yaptığınız hasatı, takip eden yıl temmuzda yapıyorsunuz.” demiştik. Burada yanlış anlaşılma durumu söz konusu olmasın diye açıklık getirmek icap ederse, ay takviminde günlerin her yıl geriye gittiği gerçeği göz önünde bulundurulmuş, kullandığınız ay adları güneş takviminde kullandığınızın aynısı şeklinde ancak takvimin kendisinin ay takvimi şeklinde olduğu varsayılmıştır. Doğal olarak, güneş takvimi esasına göre dönemi sabit kalan buğday hasatı, ertesi sene yine güneş takvimi kullanıldığında haziranda olacak iken, aylar geriye doğru kayma yaptığından ertesi yıl temmuz ayına denk gelecektir. Şöyle ki, bir önceki yıl 1-30 haziran dönemi, bir sonraki yıl, 10-20 haziran ve 1-10 temmuz dönemi olacaktır. Oysa buğday yine güneş takvimindeki olması gerektiği yerde hasat ediliyor olduğundan siz her sene ya da en iyi ihtimal ile 3 senede bir, sonraki isimle adlandırılan ay içinde hasat etmiş olacaksınız. “Yemin ederim ki, bu Kur'an'da insanlar için her türlüsünden temsil getirdik. Gerek ki iyi düşünsünler.” (Zümer, 27) diyen Allah’tır. Ve eğer Allah, her türlüsü demişse bu istisnasız her türlüsüdür. Bu ayete ait değişik mealleri incelediğinizde bir kısmının “her türlü” tabirini

293

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

“ahlâk ölçeğine” indirgediğini görürsünüz. Bu beşeri bir yorumdur. Oysa Allah, “her türlü” derken istisna bırakmamıştır. Bu her şeyi Kur’an’da bulursunuz demek değildir. Çünkü “temsil getirdik” denmiş ve her şeye değinildiği ancak her şeyden örnek verildiği belirtilmiştir. Yani bu şu demektir: Kur’an, dışardan bakıp okuduğunuzdan daha derin bilgileri içeren bir kitaptır. Ancak anlamak ve görmek için düşünmeye ihtiyaç vardır. Kur’an’da her türlü ilim dalına ait bilgi vardır. İlmin gururla ortaya koyduğu birçok yeni keşfin zaten Kur’an’ın içinde olduğu bellidir. “Ta ki, sana, (böylece) en büyük ayetlerimizden bazılarını gösterelim.” (Tâ-hâ, 23)

ayetinde bahsedilen “ayetler” doğru anlaşılmalı ve Kur’an’da “ayet” diye kastedilen her ayetin, Kur’an’da sıralı cümleler olmadığını bilmemiz gerekir. Kur’an’ın cümleleri olmanın haricinde bu ayette bahsi geçen ayet ile kastedilen de Allah’ın ilim ve kudret nişaneleridir. Kur’an her türlü ilme dair emsali kendi içinde vermiştir. Bu Kur’an’ın kendi sözüdür. Onu bir zikir kitabı ya da hüküm kitabı haline indirgemek onu anlamamış olmaktır. Ancak böyle olduğunu anlamak ile birlikte, Kur’an’ın içinden olmadık şeyler çıkarmaya çalışmak da ifrat ile tefritten birini seçmek olur. Evvelki nasıl doğru değil ise, sonraki de doğru değildir, aksine tehlikelidir. Misal, vukuu bulmuş müstakil bir hadisenin kendisini Kur’an içinde “benzeşen birkaç kelimeyi” esas alarak, bu kelimelerin geçtiği ayet yada sûrelerde matematik formülleri üretip, hadiseyi bu ayetlerin içine oturtmaya çalışmak ve her müstakil olay için farklı

294

A.Salim Adiloğlu

formüller üretmek, “içinde bilimi barındırdığına inanılan” bir kitaba bilim dışı yaklaşmak olur. Birincisi Kur’an , “her şeyi içine aldığını söylememiştir.” , “her şeyden misal verdiğini söylemiştir.” İkincisi, buna rağmen siz her şeyin Kur’an’ın içinde olduğuna inanıyor ve bu istikamette formüller üretiyorsanız, en azından ürettiğiniz formül benzer durumların hepsinde geçerli olmalı ve ortak sonucu vermelidir. Üçüncüsü, bütün insanlık için indirilmiş bir kitap, sınırlı sayıda ayet ve sûrede, bir konuda seçilmiş bir örnek vermiş ise, bu örnek seçilmeye değer ve tüm insanlığı ilgilendirecek bir örnek olmalıdır. Misal, eğer bir deprem hadisesinin Kur’an içinde illa ki emsal verildiğini düşünüyorsanız, bu insanlık tarihinin en büyük veya en yıkıcı depremi olmalıdır ya da en sıra dışı depremi olmalıdır. Bulunduğunuz şehrin, yaşadığınız ülkenin içinde olmuş, sizin için kayda değer ancak tüm insanlık için kayda değer olmayan, hatta emsali diğer depremlerin bir kısmına göre sıradan bile sayılabilecek bir depremi Kur’an’da aramak manasızdır. Yok eğer illa ki olduğuna inanıyorsanız, emin olun, tüm insanlık tarihi boyunca olmuş ve olacak depremleri Kur’an içinde bulana kadar iddianız hükümsüzdür. İşte bundan dolayı da, bu tarz iddialar, çıkarımlar tehlikelidir. Bunlar ile enerji kaybetmektense, Kur’an’ın diğer hakikatlerine eğilmek daha akılcıdır. Kur’an’da genel bilim ilkelerini mevcuttur. Hatta bugün bilimin bildiğinin ötesi de mevcuttur. Kur’an bilim kitabı değildir. Bir rehberdir. Allah’a nasıl ve niçin kulluk edileceği, hayatın bireysel ve içtimai olarak nasıl yaşan-

295

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

ması gerektiği, neyin iyi neyin kötü olduğunu izah eden bir rehber kitaptır. Ancak, Allah’a nasıl ve niçin kulluk edileceği izahını Allah’ın kim olduğunu izah etmeden yapmış da değildir. Bu izahlardan birisi de Allah’ın yegane yaratıcı ve yarattığına nizam koyucu olduğudur. İşte bu yaratış ve yarattığına nizam koyuş izahı da, bilimin izahından başkası değildir. Yani Allah Kur’an’da kendini ve nizamını anlatırken bilime doğal atıfta bulunmuştur. Kur’an, inananlar açısından şüphesiz ki bilimin önündedir. Çünkü bilim Kur’an’ın içindedir. Ancak, Kur’an’ın meselesi bilimi insanlara öğretmek değildir. Kur’an, insanlardan bilimdeki gelişmeleri gördükçe kendisinin daha iyi anlaşılmasını ve dolayısı ile mutmain olmalarını bekler. Kur’an’da çelişki yoktur. Onda çelişki arayanların elleri hep boş kalacaktır. Ya da onda çelişki olduğunu iddia edenler eninde sonunda kendi cehaletleri ile baş başa kalacaklardır. Çünkü bu tür iddiaların hepsinin kaynağı, Kur’an’a meal üzerinden veya parçalar halinde yaklaşmaktır. Oysa Kur’an bir bütündür ve meal bilgisi kesinlikle yetersizdir. Çoğu meallerdeki çeviriler de, meal sahibinin kendi algı ve anlayışının cümlelere dökülmüş halidir. Eksiltili verilmiş cümlelerde kullanılan tamlamalar sürekli meal sahibinin kendi anlayışı doğrultusundaki seçimleridir ve bunların bir kısmı isabetli iken, bir kısmı tartışmalı, hatta bir kısmı tamamen isabetsizdir. Kur’an, Arapça değil, “Apaçık bir Arapça” ile indirilmiştir. Arapça az söz ile çok şey kastının yapılabildiği mükemmel bir dildir.

296

A.Salim Adiloğlu

Böyle deyişimizden kimse Arap veya Arapça hayranlığı çıkarmasın. Bütün diller Allah’a aittir. O mesajını iletmek için, o mesajı taşıyacak en uygun dili seçmiştir. Bu yönünü bir kenara bıraksak dahi, bu dil seçimine itiraz edemeyiz. Nihayetinde gelmesi gereken ve tüm insanlığa hitap edecek bir kitap, olan dillerden hepsinden birden gelemeyeceğine ve illa ki tek bir dilde olacağına göre, Allah takdir hakkını kullanıp, her halükarda dilediği bir dil ile gönderecekti. Arapça olmayıp Türkçe olsa veya başka bir dilde olsa, bu defa da o dili kullanmayanlar için sorun olarak algılanacaktı. Nedense, bu dil mevzusu da sadece Kur’an’a gelince sorun oluyor. Diğer kutsal kitaplar için bunu sorun yapan yok. Velhasıl, Kur’an’ın dilinin Arapça olması, takdirin böyle yapılmış olmasından ziyade içeriğindeki mesajlar ile alakalıdır. Mesela miras mevzusu, sürekli parçalar halinde yapılan değerlendirmelerden ve meal sorunundan dolayı hep tartışma konusu olmuştur. Erkeğin birden fazla eş durumuna ruhsat veren kitabın, miras mevzusunda ölümünden sonra, çok eşli olması durumunu göz ardı etmiş olması düşünülemez. Bu düşünülmüştür de. Ancak bunun geçtiği ayetlerdeki “kadın” kastı, adamın çocuklarından kadın olan zannı ile göz ardı edilmiş, mirası matematik hesabı ile çalışmaya kalkan insanlar hep denksizlik ile karşılaşmıştır. Denk olmayan ise sadece kasıt ile anlayıştır. Yoksa kitapta hiçbir surette denksizlik yoktur.

297

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

Müslümanlar olarak bizim görevimiz, öncelikli olarak kendimizi yetiştirmek, kendi hayatımıza İslam’ı hakim kılmaktır. Her birey, kendi kendisini bir devleti idare eder gibi idare ve kontrol etmelidir. Başkalarına din öğretmek veya din adına tavsiyelerde bulunmak müslümanın ancak kendinde bunu yaşamasından sonra mümkündür. Dinin de en doğru öğretilme tarzı, lisan ile değil hal iledir. Din bir müslümanın üzerinde iki beden büyük veya iki beden küçük elbise gibi durmamalıdır. Elbise vücuda oturmalıdır. Göreni kendine imrendirmeli, albenisi olmalıdır. Ama ne yazık ki, bugün biz müslümanların ekserisi için böyle olduğunu söylemek pek güçtür. Teorik bilginin de maalesef kimseye faydası yok. Yaşanmayan, teoriden ibaret bilgiden de verim ve üretim beklenemez. Bizde de sayısız üniversiteler olmasına rağmen, icat çıkmayışının nedeni işte bu yaşanmayıştır. Her şey kağıt üzerindedir. Çoğu akademisyen, senelerce öğrencilerine anlattığı şeyin pratiğini hiç görmemiştir aslında. Formüller içinde cebelleşip durulur. Oysa öyle icatlar vardır, bambaşka bir şey üzerinde çalışırken, laboratuarda elinizin kazara bir şişeye çarpması ile ya da bir damla asidin yanlışlıkla başka bir yere damlaması ile ortaya çıkar. Bilimde şevk ancak görerek olur. Bir adım attınız ve attığınız adım sizi bir üst basamağa taşıdı ise, artık şevk basamaklarından keşif basamaklarına doğru yükselirsiniz. Sonunda kendiniz için de insanlık için de bir değer üretme yolundasınızdır. Din de böyledir. Akşama kadar ezberden, ne dediğini bile bilmeden istediğin kadar ayet oku, iste-

298

A.Salim Adiloğlu

diğin kadar salavat getir, bundan kendine fayda üretemezsin, başkasına fayda üretemezsin. Bu ancak, ümmiler için bir yoldur. Çünkü ümmi insan, duru insandır. Zihni de kalbi de kolay mutmain olur. Onun nefes alışının bile ibadet olacağı anları, cezbeleri vardır. Ancak okumuş insan, kafası karışık insandır. Kafa karışıklığından arınması, kendini arıtması ve dininin hakkını vermesi gerekir. Bir doktor, hastasını her inceleyişinde, tıp ilminin derinliklerinde Allah’ı bulabilmeli, “Et tıbb-i mihrabi-l iman” düsturunca mutmain olabilmeli, böylece kendisi için ve insanlık için bir müslüman olarak fayda üretebilmelidir. Genel manası ile müslüman, Allah’ın varlığında yok olmayı bilebilmeli; kendi yokluğunu keşfedebilmeli, varlığının ise ancak Allah ile mümkün olduğunu idrak edebilmeli, Allah’tan başkasının hakikatte olmadığını, her şeyin varlığını O’nun varlığına borçlu olduğu bilincinde olmalıdır. Bu aynen en mükemmel düzeyde geliştirilmiş bir elektronik cihazın elektrik olmaksızın bir hiç olması gibi bir şeydir! Bu kitap ile derin Kur’an ilminden birkaç hususa açıklık getirmeye ve hayatın kendini Kur’an lisanı ile açıklamaya çalıştım. Ümit ediyorum ki, maksadına ulaşmıştır. Biz müslümanların kimseyi müslüman yapmak gibi bir gayesi yoktur. Hidayet Allah’tandır. Biz iyiyi ve güzeli işaret etmek, tebliğ etmek ile mükellefiz ve yaptığımız da Allah’ı ve ayetlerini işaret etmektir. Bizi, kimsenin hristiyan misyonerler gibi değerlendirme hakkı yoktur. Bizim

299

ASLINDA-Hayatın Kur’an Tefsiri

maksadımız İsa’ya mürit toplar gibi ümmet oluşturmaya çalışmak değildir. Yine biz Yahudiler gibi, kendimizi diğer milletlere de kapatıp, dini ve tanrıyı,-haşa, kendimize mülk de edinmiş değiliz. Biz, sadece Allah’ı tanıtmak ve elimizin erdiği insanları O’nun yoluna davet ile mükellefiz. Bundan da bir menfaatimiz yoktur. Gayemiz Allah rızasıdır. Aksine, aslında kazanılmış her insan, bizim için bir risktir. Çünkü Allah’ın cenneti ve cehennemi dolduracağım sözü vardır. Yani birileri illa ki cennete ve cehenneme gidecektir. Böyle bir söz olduğuna göre, başkaları cehenneme ne kadar yakın olursa, düz mantıkla biz o kadar uzak oluruz diye bencilce bir çıkarım da mümkündür. Ancak biz böyle bir çıkarım da yapmıyoruz, çünkü biz insan olarak aynı toplum içinde yaşadığımızı biliyoruz, başkasının altında yanan ve bizim görüp seyrettiğimiz ama müdahale etmediğimiz ateşin bizi de yakacağını biliyoruz. Biz, yaratılanı Yaratan’dan ötürü seviyoruz ve cenneti veya cehennemi maksat edinmiyoruz, çünkü biz cennet tüm insanlık ile dolsa dahi, bizi daha bir hiç iken en güvenli yerlere yerleştirip, biz dünyaya gelmeden annemizin gövdesinde rızkımızı temin eden, acizliğimizi bilip annemize rahîm sıfatı ile tecelli ederek bizi şefkatli ellere teslim eden Allah’ın bizim için yepyeni cennetler var edeceğinden şüphe dahi etmiyoruz. Kitabımızı doğru anlamalı ve bu istikamette doğru amel etmeliyiz. İslam dini, köleleri azat etmeyi değil, kölelere özgürlüğü; yoksullara yardım etmeyi değil, yok-

300

A.Salim Adiloğlu

sulluğu ortadan kaldırmayı ilke edinmiştir. Hayat, Kur’an’dadır ve Kur’an, hayatın kendisidir. Her ikisini de bilerek ve anlayarak okumak gerekir. İşte Zülkarneyn İşte Kıyamet adlı kitabımızda dünya-ay ilişkisini bir başka kitapta işleyeceğimizden bahsetmiş, böylece kısmet olmuş bu kitapta bu konuyu fasıl halinde işlemiş olduk. İnşallah kısmet olursa, yine üç farklı ilmi konuya açıklık getirecek ve konusu sadece bu üç mevzudan oluşan bir Kur’an çalışmasında daha bulunacağız. Neyle ilgili olduğuna dair bu kitap içinde kısmi işaretini verdiğim insanlık için çok önemli bu üç konu inşallah işlendiğinde ve anlaşıldığında Kur’an’ın yüceliği bir daha tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde teyit edilmiş olacaktır. Din, biz inananlar için şüphesiz bilimin önündedir. Bundan zerre kadar şüphemiz yok. Sonunda bilimin kendisi dini teyit edecektir. Bilim bugün olduğu noktaya, kendi teorilerini geliştirerek, keşfederek gelmiştir. Beş yüz yıl doğru bilinen bir teori yeni bir keşif ile bir gecede yok olup gidebilmektedir. Onun için hâlâ son söz söylenmiş değildir. Yapılan her keşif aslında Allah’ın ilminden bir cüzdür ve sonunda varılacak olan da şüphesiz Allah’tır. Bu vesile ile Allah bize yeter, Allah var, başkası yok diyoruz!

301

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful