“Bırakın, Ah kederlerimle baş başa bırakın beni; Oturacak ve solup gideceğim burada, Ta ki hiç bir şey olmayana dek

bir ruhtan başka Ve yitirene dek bu kilden şekli. O zaman eğer şans eseri bu ormanda, Patikasız yerlerde, yürürse biri, Görecek gölgemi kasvetin ortasında, Duyacak hafif bir rüzgârda sesimi. William Blake, “Hasta Gül”

GİRİŞ
Dünyanın geri kalanını unutmam mümkün müydü? Savaşlar, kavgalar ve tehlikeler arasında durup kendimi düşünmeye vaktim var mıydı? Bir yanım hep karanlıktaydı. Yokluğunda özlediğim bir yanım. Ruhumun derin dehlizlerinde bir yerlere kapatılmış, tutsak edilmiş dışarı çıkmak için vahşi bir hayvan gibi doğru zamanı bekliyordu. Zayıf bir anımı. Çelimsiz zaaflarımın beni ele geçirdiği bir anı. Ve işte o oradaydı. Karşımda okyanus mavisi gözlerinde sislerle duruyordu. Dudakları aralandı. Kendince bir şeyler söylemek için. Uzun bir tereddüt anı geçti. Sanki yıllar geçmişti. “Her şeyin net olduğunu sanıyordum” dedi. Saniyenin onda biri gibi bir sürede havaya fırladı. Tanrım, uçuyordu. Yoksa havada asılı mı duruyordu? Sonra kollarının kambur duran sırtının iki yanında açıldığını gördüm. Elleri bir leoparın pençeleri gibi saldırmaya hazırdı. Gözlerindeki hayvani parıltılara baktım. Sanki zaman durmuştu. Tüm evren donmuştu. Biri pause tuşuna basmış gibiydi. Korkmuyordum. Ne ona ne kendime acıyordum. Sadece sessizliği dinledim. Çocukluğumun geçtiği bu eski evde, bu kütüphanede, tanımsız bir hareketsizlikle dikiliyordum. Yüksek tavandan sarkan kristal avize, gün ışığının Sparta orduları gibi loş odaya saldırdığı uzun ve geniş pencereler, tavana kadar yükselen eski ahşap kütüphane, babamın yazı masası, Mont Blanc marka kalemi, Karamazov Kardeşlerin ilk baskısı, renkleri solmuş İran halımız ve altındaki belki yüz yıllık karolar. Hepsiyle vedalaşıyordum. Seçeneğim yok muydu? Savaşabilirdim. Tüm gücümle hayatımı kurtaracak birkaç hamle yapabilirdim. Belki başarırdım. Belki başaramazdım. Ama konu bu değildi. Yorgun ya da bıkkın değildim. Yaralı değildim. Beyin sarsıntısı ya da ona benzer bir şey geçirmiyordum. Büyülenmemiştim. Paniğe kapılmamıştım. Sadece aşıktım. Orada bütün korkunçluğuyla, dehşetiyle duran o adama âşıktım. Ve sırf bu yüzden orada kalacak ve ölecektim. Kendi kan gölümün üzerinde yatıyordum. Gözlerim tavanda tek bir noktaya kilitlenmişti. Tavan bordürlerindeki küçük varaklı işlemeler karanlığın gelişiyle ışıltılarını kaybediyordu. Kımıltısız duruyordum. Hayat vücudumdan, damarlarımdan akıp gitmeye devam etti. Ölüm ılık ve huzurluydu. Tıpkı bir çöl akşamında üzerinize aldığınız kaz tüyü örtü gibi davetkârdı. Yine de derinlerde bir yerlerde bana canlı olduğumu fısıldayan tiz ve kısık bir ses vardı. Ne olduysa tam o anda oldu tüm vücudumu saran korkunç bir yangın. Biraz önce yok muydu? Yoksa ben mi fark etmemiştim? Görünmeyen alevler kafamdan ayakuçlarıma kadar bedenimi sarmalıyordu. Sonra evin içinde yankılanan müzik sesini duydum. Mendelssohn‟un “Venedik Gondolu”… Babamın en sevdiği parça. Piyanosunun başına geçip saatlerce çalardı. Ama bunun gibi değildi. İçinde hiç bu kadar çok duygu olmamıştı. Hüzün, kabulleniş, isyan, tevazu… Notalardan çıkan hisler şeffaf bir sis gibi havaya yayılıyordu. Soğuk duvarlara çarpıp kaynağına koşan renkler içimden bir kez daha tüm sıcaklığıyla yükselen ateşten sancıya engel olamadı. Korkunç bir işkenceydi. Sanki biri

ellerini tenimin içine uzatıp hayatımı çıplak elleriyle söküp alıyordu. Bağırmak, haykırmak, çığlıklar atmak istedim. Nefesim kesilmişti. Göğsümden boğuk bir inilti bile çıkmadı. Çaresizlik tüm benliğimi kaplamıştı. Havada uçuşan rubatolar, minörlerdeki acı ve majörlerin yoğunluğu… Sersemliyordum. Gözlerim sonsuz bir karanlığa kapandı. Simsiyah bir boşlukta serbest düşüşe geçmiştim. Hiçlik, hiçlik, hiçlik ve sağır edici bir sessizlik.

I Paris‟te bir Eylül akşamıydı. Şehrin kokusunu ciğerlerime çekiyordum. Eiffel, Montparnas‟daki yüksek binalarından arasından eşsiz bir mühevcer gibi parlıyordu. Geniş caddeleri arşınlayıp kalabalığın arasından sıyrıldım. Ara caddelerden birine doğru ilerledim. Topuklarım Arnavut kaldırımlarına takılıyor her adım atışımda parlak taşların arasında bir noktaya saplanıp kalıyordum. Ailem beni ziyarete geliyordu. Aylardır kaldığım sefil pansiyon odasını görecek olmalarından mı yoksa asla hayal ettikleri kadar mükemmel olamamaktan mı korkuyordum bilmiyorum. Pansiyonun iki sokak gerisinde karanlık bir yola saptım. Pardösüm serin bir rüzgârla geriye açıldı. Adımlarımı hızlandırdım. Hayır, yoksul mahallelerden geçmek beni korkutmuyordu. Sadece karanlıkta yalnız yürümek ürkütücüydü. Yan yana dizilmiş, üşürmüşçesine birbirlerine sokulan binaların sokağa açılan dar kapılarına baktım. Ufak ve dipsiz pencereler koyu halkalı göz kapakları gibi binaların yüzüne gömülmüş içerideki ışığı yutuyordu. Bir süre ceplerimi kurcalayıp anahtarlarımı çıkarmayı başardım. Dış kapı gıcırtıyla içeri doğru açıldı. Ev sahibem penceresinden bakıyordu. Merdivenleri üçer beşer tırmanarak odama gittim. Kapı açıldı. İçeride yabancı bir adam vardı. Yatağımın kenarında oturuyordu. Çığlık atmaya hazırlandım. Ağır çekimde bana döndü. Doğrudan gözlerimin içine baktı. Dipsiz gibi görünen mavi, masmavi gözleriyle… Sanki ruhumun içine bakıyordu. Kendimi birden çok güvende hissettim. Bana doğru yürüdü. Hayır… Ona yürümek denemezdi. Havada süzüldü. Gülümsedi. Tüm dünyayı beraberinde güldürebilecek bir tebessümdü. Adonis, evet ta kendisi, bana “Merhaba “dedi.” Ben Sergei Aleksandrovich Esenin. Bu emri-vaki için özür dilerim. Ev sahibeniz sizi burada beklememde bir sakınca olmayacağını söyledi.“ Sadece gözlerine bakabiliyordum. Evet, yüzü de güzeldi. Ve belki diğer her şey de… Ama o gözlerde insana dinginlik veren bir ışık vardı. Sanki söyleyeceklerinden emin değilmiş gibi duraksadı. Derin bir nefes aldı. “Bayan Remington. Torrance ve Braxley için çalışıyorum.” “Babamın avukatı Lawrence Braxley‟ nin firması mı?” “Evet. Buraya kötü haberler vermek için geldiğimi söylemeliyim.” Yatağı işaret etti.

“Önce oturmak ister misiniz?” O an korktuğumu hissettim. Ama gözlerindeki ışık söyleyeceklerini sükûtla karşılamamı fısıldıyordu. Yanıma oturdu. Sanki düşmemi engellemek istermiş gibi kolunu omzuma doladı. “Anne ve Babanız. Onlar… Öldüler.” Bir an derin bir suda ağırlıklarımla dibe çöktüğümü hissettim. Acı, kızgınlık ya da inkâr… Hiçbiri yoktu. Sadece gri beyaz bir boşluk. Sonra karanlıkta adımı haykıran bir ses duydum ve beni sarsan kolları fark ettim. Gözlerimi açtım. Yerdeydim. Adonis başucumda duruyordu. Bakışlarında endişe ve tereddüt karışımı tuhaf bir his vardı. “Bayan Remington. Annabelle!” Biri günün birinde bir klinikte aylarımı geçireceğimi söylese ona inanmamakla kalmaz güler geçerdim. Sanırım altı ay olmuştu. Hafızamın sisli semalarında bölük pörçük hatıralar hortuma yakalanmış parçalar gibi uçuşup duruyordu. Ailem dönmemek üzere gitmişti. Hepsi yok olmuştu. Annemin sarı bukleleri arasından bakan ela gözleri ve neşeli gülümsemesi gitmişti. Babamın sevecen sarılışını bir daha asla hissedemeyecektim. Hayatım sanki bir başkasının hayatıydı. Ve ben yabancı bir bedende hapsolmuş gezgin bir ruh gibi hala her şeyin rüya olmasını umut ediyordum. Evrak işlerini avukatlara bıraktım. Beni dünyaya getiren insanları uğurlamak için en güzel yolu bulmaya çalıştım. Cenazenin olduğu gün yağmur, gri-siyah bulutların pamuksu ve yoğun duvarının arasından çılgın istilacılar gibi saldırıyordu. Islak toprağın kokusu, çamura batan çizmelerimin arasına sızan buz gibi su beni kendime getirdi. Yan yana duran iki tabutun etrafında toplanan siyahlı kalabalık koyu bir yas uğultusuyla sarsılıyor kimi zaman ağlama sesleriyle bölünen dualar hıçkırıklarla tamamlanıyordu. O an Maddeline halamı ve iki küçük kızını gördüm. Annelerinin eteğine yapışmış parlak sarı bukleli ikizler ve ortalarında silmekten kızarmış burnu ve ağlayan yüzüyle halam. Yanlarında Lawrence Braxley ve ekibi. Hepsi takım elbise giymiş penguenlere benziyordu. Babamın konsolosluktan arkadaşları, bazı üst düzey diplomatlar ve ailenin kalanı dışında kimse yoktu. O an Alex‟i gördüm. Siyah kalabalığın arasında paltosu, şemsiyesi ve üzgün yüzüyle dikiliyordu. Ona daha dikkatli bakmak istedim. Bana felaketi haber verdiğinden beri görüşmemiştik. Miras açıklandığında da Moskova‟da olduğunu söylemişlerdi. Şimdi ailemin cenazesinde durup bu adamdan gözlerimi alamıyordum. Geniş omuzları paltosunun içinde bile fark ediliyordu. Gözleri hala hatırladığım kadar derin maviydi. Rahibin soğuk havada yankılanan sesiyle irkildim. “ Kurtarıcımız İsa Mesih aracılığıyla her şeye kadir Rabbimizden kardeşlerimiz Geraldine ve Raul un ruhlarının sonsuz hayatta huzur bulmasını diliyor ve bedenlerini toprağa veriyoruz.

Toprak Toprağa küller küllere Tozlar tozlara. Tanrı onları kutsasın ve yanına kabul etsin. Tanrı‟nın yüzü üzerlerinde merhametle parlasın ve huzur versin. Amin.” Siyah kalabalık ıslak çimenlerin arasından yürüyüşe geçti. Mezarlık çamura batan ayakkabı sesleriyle yağmurun hışırtısına teslim olmuştu. Lawrence Braxley uzun siyah paltosu ve şemsiyesini tutan korumalarıyla yanıma yaklaştı. Başı öne eğikti. Belli ki yas havasını bir süre daha devam ettirecekti. Kolumu tuttu. “Anna, ne kadar üzgün olduğumu bilemezsin. Paris‟e ben gelmek isterdim. Bunları bir yabancıdan duymanı hiç istemezdim. ” “Biliyorum Lawrence. Önemli değil. Olan oldu. Bir kazaydı.” Güçlü görünmeye çalıştım. Ama gözyaşlarım yine akmak üzereydi. “Ne zaman istersen arayabilirsin. Ben de Katie de yanındayız hayatım.” “Bu arada…” Korumalardan biri siyah bir torbaya sarılmış kalın bir paket uzattı. “Polisler soruşturmayı sonlandırdı. Eşyaları geri verdiler. Bunları almak istersin diye düşündüm.” Lawrence „ı orada bırakıp arabama doğru yürüdüm. Kapıyı kapatıp pakete saldırdım. Sarı büyük bir zarfın içinden babamın kol saati, annemin gümüş küpeleri, siyah kaşmir bir atkı ve küçük bir anahtar çıktı. Onlardan geriye kalan her şey bundan mı ibaretti? Bir süre sonra okula geri döndüm. Ailemin bıraktığı miras hayatımın sonuna kadar rahat yaşamamı garantiliyordu. Akademide her şey neredeyse bıraktığım gibiydi. Uçsuz bucaksız yeşil bir denizin çevrelediği ağaçlıklı arazi ve yer yer sorunsuzca ortama uyum sağlayan tek katlı yerleşimlerin olduğu geniş bir alan. Tüm arkadaşlarım oradaydı. Kısa siyah saçlarıyla Lisa, üniforma gibi üzerinden çıkarmadığı mavi gömleğiyle Brandon ve Monique, zavallı küçük Monique. Babası onu terk edeli kaç yıl olmuştu? Yüzümden bir anlam çıkarmaya çalışırcasına bütün gün incelediler. Çizgilerim sadece donuk karartılarla kaplıydı. Gözle görülemeyen bir boşluk. Bir uçurumun kenarından her şeyin sonuna bakan bir insanın bakışı. Haftalar sonra evimize dönüp elimdeki anahtarın gizemini araştırmaya karar verdim. Uzun süren bir savaştan memleketine dönen yaralı bir asker gibi korku ve merak doluydum. Ne hissedeceğimi hiç bilemiyordum. Ağır meşe kapımızın küçük gotik gravürleri sabah güneşiyle başka bir zamandan fırlamış sessiz birer tanık gibi göz kırpıyordu. İçeriden gelen kesif havasızlık kokusu boğucu bir esanslar

harmanıyla birlikte yüzüme çarptı. Ahşabın künt, ruhsuz sesi ve çığlığa benzer gıcırtılarla babamın çalışma odasına ilerledim. Söylediğim gibi tam altı ay olmuştu. İdrar kokusu ve insanı yarı çıplak bırakan hastane önlüğüyle geçen aylar.Gözlerimi sararmış otlar ve bakımsız gül fidanlarıyla sarmalanmış bahçeye dikip metal ayaklı sandalyemde geçirdiğim günler.Hangisi daha kötüdür? Birilerinin yokluğu mu yoksa içimizdeki isyan mı? … Siyah mermerler ve kar beyazı duvarlar güçlü bir tezat oluşturuyordu. Sıcaklığı odaya yayılan eski şöminemizin yanında durdu. Elleri ceplerindeydi. Paltosu üzerinde mükemmel bir smokin gibi duruyordu. Dünyanın, hatta tüm evrenin hâkimi oymuşçasına mağrur, başı dimdik bana baktı. Ne gözleri, ne bedeni, ne de sözleri yalvarmıyordu. İstediğini almaya gelmişti. Ve alacaktı. “Aşk biter. Benimki bitti.” dedim. Neredeyse şeytani bir kahkaha tüm salonda yankılandı. Sesi kristal gibi berrak ve keskindi. Sonra gözlerindeki neşeli parıltılar teker teker söndü. Biri tüm şehrin ışıklarını kapatıyormuş gibi… Müthiş, sonsuz, önüne kattığı her şeyi yutacak soğuk karanlık bir girdap beliriverdi. “Buraya sana seçenek sunmaya gelmedim. Seni götürmeye geldim.” dedi. Yanımda belirdi. Kolumu kavradı. Beni tek eliyle dışarı sürükledi. Zorlanmasını beklemedim. Savaşmadım. Hayatımın kontrolü artık benim ellerimde değildi. Bunun beni rahatsız etmesi gerekirdi. Ama etmedi. Kendine özgü ikna yöntemleri vardı. Ve hiçbirinin mantıklı deliller ve tartışmalarla ilgisi olmadığı açıktı. Sadece büyü… Ölümsüzlere ait bir sır daha… Kapıdaki siyah limuzine bindik. Yol boyunca sessizdi. Gözleri sadece huzur aşılıyordu. Ona kızgın mıydım? Hatırlayamıyordum. Zihnimdeki her şey, bana bakan gözleri hariç, her şey önemsizdi. Ben buraya aittim. O benim dünyamdı. Ondan uzak kalmayı düşünemiyordum. Bir an kendimi onun omzuna yaslanmış gözlerimi kapatırken buldum… Başka hiçbir şeye benzemeyen kokusunu içime çektim. Düşmanıma sarıldım. Elleri saçlarımda gezindi. Kulağımı çocukken babamın söylediği ninnilerle doldurdu. Uyku üzerimden bir gölge gibi uzaklaştı. Gözlerimi beyaz, bembeyaz tülden bir gökyüzüne açtım. Önce bulanık, yarı saydam bir görüntü belirdi. Sonra tüm perdeler kalktı. Uzun cibinliklerin süslediği büyük bir yatakta yatıyordum. İpek çarşaflar tenimi okşuyordu. Yataktan sendeleyerek kalktım. Cuma gecesi çılgınca eğlenen yeni yetmeler gibi akşamdan kalma hissediyordum. Oysa tek bir kadeh dahi içmemiştim. Yere kadar uzanan camlar, yağmurun vuruşlarıyla dalgalanıyordu. Odada yatak ve küçük bir dolaptan başka hiçbir şey yoktu. Sonra kapıyı gördüm. Siyah ve kambur bir cüceye benziyordu. Yuvarlak kemerin altında büyük bir sırra açılır gibi duruyordu.

Kapıyı açtım. Yarı aydınlık koridorları geçtim. Bu evde merdivenleri bulmak bile bir mucizeydi. Mümkün olduğu kadar sessiz aşağı inmeye çalıştım. Merdivenin yarısına geldiğimde onun tüm ihtişamı ve sakinliğiyle mumların aydınlattığı köşede, karanlığın kollarını uzattığı pencerelerin önünde hareketsiz durduğunu fark ettim. Koşmaya başladım. Bacaklarım iflas edene kadar koştum. Kaçmalıydım. Bitmek bilmeyen koridorlar her defasında farklı bir yere, mutfağa, salona, oturma odasına çıktı. Kapana kısılmıştım. Onu yemek odasında buldum. Uzun bir masanın başında oturuyordu. Elinde siyah ciltli bir kitap tutuyordu. Peşimden gelmeye tenezzül etmemişti. Kaçamayacağımı biliyordu. Emindi. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. Kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu. “Sen... Sen yemek yemezsin. Bu odaya ihtiyacın yok.” dedim. “Eski alışkanlıklar kolay terk edilmiyor mon ange. Üstelik misafirlerime kabalık etmek istemem.” Eliyle masanın diğer ucundaki tabağı işaret etti. İtaat edeceğimden şüphesi yokmuş gibi kitabına döndü. Çatalımı isteksizce porselen tabaktaki ete sapladım. Küçük bir parçayı kesip yemeye başladım. Beklemediğim bir tat ağzımın içinde dolandı. Yüzümde şaşkın ve beğeni dolu bir ifadenin belirdiğini fark ettim. “Aşçılığımdan şüphe etmiyordun herhalde.” dedi. Sonra bakışları üzerimde memnuniyetsizce dolaştı. Hala dünkü keten elbiseyi giyiyordum. Bir kâğıt mendil gibi buruşmuştu. “ Valizimi toplamama izin vermeliydin.” dedim. “Zaman kaybetmekten hoşlandığım bir şey değil.” dedi. “Senin için pek fark etmiyor sanıyordum.” “Sen söz konusu olduğunda ediyor. “ “Evet… Tabii. Ne de olsa azalan benim zamanım.“ “ O yüzden uçup giden artık benim de zamanım. ” “Benim yüzümden mi? Benimle ne elde etmeyi planlıyorsun ki?” “Belki de bu kadar çok soru sormamalısın mon ange”

“Burada oturup evcil rehine rolü mü yapmalıyım? Hayatım senin saçma oyunlarından ve kaprislerinden ibaretmiş gibi mi davranmam gerekiyor?” Sandalyeden kalktı. Yavaş ve yumuşak adımlarla bana doğru yürüdü. Ellerini masaya dayadı ve bana doğru eğildi. Gözlerinde donuk, uçsuz bucaksız bir gece hüküm sürüyordu. “Bu kadar alaycı olman bazen hoşuma gidiyor. Ama şu an beni kızdırmak istemezsin.” “Demek artık kaçırmak, zihin karıştırmak, kafese kapatmak yetmiyor öyle mi MON ANGE?” son kelimeyi gerçekten de onu kızdırmak için üzerine basarak söylemiştim. Günler geceler ve haftalar akıp gidiyordu. Bu evde gezinmek, her gece başka bir odada kalmak, tozlu kitap rafları arasında kendimi kaybetmek artık bana yetmemeye başlamıştı. Dışarı çıkmalıydım. Ne pahasına olursa olsun beni buraya hapseden şovenist ve ölümsüz diktatörden kurtulup sıradan hayatımın zincirlerinin beni yeniden esir etmesine izin vermeliydim. Her yer, hatta belki cehennem bile buradan iyiydi. Alex‟i birkaç gündür görmemiştim. Evet, aynı evdeydik. Ama ya ev karşılaşamayacağımız kadar büyüktü ya da o bunu istemiyordu. Birkaç kere müzik dinlediğini odasının kapısının çarptığını ve aşağıya inen ayak seslerini duymuştum. Arada sırada batı kanadındaki geniş mermer banyoda vadi manzarasının tadını çıkarıyordum. Onun evinde olmanın belki de en iyi yanı asla kullanmadığı odalara, büyük ve süslü küvetlere, zengin bir şarap koleksiyonuna sahip olabilmekti. Bir gece yine doğu ve batı kanadını birleştiren kemerde ayışığını seyrediyordum. Haftalarca düşündükten sonra esaretten kurtulmanın tek yolu olduğunu anlamıştım. Güneşli bir günde kaçmalıydım. Belki elli dönümlük arazinin ortasında olmamız ve benim çıkışın nerede olduğunu bilmemem önemli değildi. Parlak güneşin altında, tabi intihar eğilimi yoksa beni takip edemezdi. Kapıdan çıktığım anda bu raundu ben kazanmış olacaktım. Tek sorun bu büyük ve tuhaf evin benim bildiğim bir çıkışının olmamasıydı. Buradan çıkar çıkmaz ailemin Windermere‟deki evine gidecektim. Beni yine de bulabilirdi. Belki de bulamazdı. … “Nereye kaçabileceğini sanıyorsun?” diye fısıldadı. Ellerini iki yanımdan duvara yasladı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Kaçacak yerim kalmamıştı. Gözlerindeki fırtına bir anda söndü. Kara bulutlar rüzgârla başka ufuklara ilerlediler. Sorduğu sorunun cevabını beklemiyordu. İmkânsızlığı anlamamı istiyordu. “Evet? Söyle… Ne yapmaya çalışıyorsun?” Sesinde, vurgularında garip, belli belirsiz bir tehdit vardı. Benden zaten bilmediği bir şeyi duymayacaktı.

“Ben… Ben sadece… Burada kalamam… Benim… Benim bir hayatım var…” Kirpiklerinin üzerinden yüzüme saplanan bakışları beni susturdu. Bir anda şöminenin yanında belirdi. Elindeki şarap kadehini kararsızca çevirdi. Sonra bir yudum daha içti. “Sana söylemiştim. Düşmanlarım var. Bana zarar veremezler. Ama sen kolay bir avsın.” “Beni öldürmeleri neden umurunda? ” “Planlarımı sana açıklamak en son yapacağım şey. Bunu anlamış olman gerekirdi.” “Ah evet. Unutmuşum. Sen ve değerli planların. Geri kalan her şey önemsiz.” … Yağmur gökyüzünden üzerimize tanrıların boş kadehleriyle dökülüyordu. Deniz, çılgınlar gibi sahilin iki yanında kudretten ayakta kalmış kayalara saldırıyordu. O dalgalar arasında bir denizci olmakla Alex‟in kızgın boğamsı bakışlarının önünde bir matador edasıyla salınmak arasında pek bir fark yoktu. Kendimi denize atamazdım. O yüzden sahilde kalıp kaçarken beni hayli zorlayacaklarını tahmin ettiğim yağmur çizmelerim ve balıkçı yaka kazağımla onunla yüzleşmek zorundaydım. “Senin derdin ne?” diye hırladı. Vücudumdaki tüm hücrelerle öfkemi gözlerine akıttım. “Sensin. Sen. Benim derdim sensin Sasha!” Yüzü neredeyse ifadesizdi. Ellerini ceplerine soktu. Başı bir an için yere eğildi. Islak kumun üzerinde derin izler bırakarak birkaç adım attı. Kafasını kaldırdı. Gri siyah bulutlarla kararan, gece gibi parlayan ufka baktı. “ Uzun zamandır kimse bana böyle hitap etmemişti.” Sesi neredeyse kısıktı, okşar gibi tenimin üzerinden geçti. Öfke keskin bir kılıç gibi açtığı yaraların üzerinde geziniyordu. Başımı kaldırdım. Gözlerine baktım. Bir zamanlar içinde kaybolduğum sonsuzluğun beni yeniden sarmalamasını bekledim. “Bu oyuna ne kadar devam edeceğiz Sasha? “ “Hiçbir şey bilmiyorsun.” diye gürledi. “Bir daha asla bana Sasha deme. Beni o kadar iyi tanımıyorsun ” Sesi, nefret dolu ve cansızdı. Gözlerinden fırlayan ateş topları hedefini buldu. “Yoksa ne yaparsın Sasha? Mafya avukatlık şirketinizden fedailer beni öldürüp cesedimi yok mu ederler?”

O kırık bir cam gibi çınlayan kahkahalarından biri aramızdaki boşlukta yankılandı. “Beni işlerini başkalarına yaptıran adamlardan mı zannediyorsun mon ange?” Aramızdaki mesafeyi avına saldıran bir kaplan hızıyla kapattı. Çelikten kolları ortaçağ askerleri gibi tüm kaleleri kuşatmıştı. Başını eğdi. Nefesi yüzümde bir avuç kuş tüyü gibi gezinip sersemletici bir hızla tüm bedenime yayılıyordu. Saçlarından akan perçemler tenimde iç gıcıklayıcı bir rüzgâr bıraktı. Yüzümden süzülen ılık gözyaşları gömleğine düşüp şeffaf küçük lekeler bırakıyordu. Öfkem, tüm hislerime yayılan kokusuyla dinmeye başlamıştı. Onu ittim. Kıpırdamadı bile. Geriledim. Ondan uzakta yutkundum. Yeniden nefes almaya çalıştım. Sonra yine ve yine söndüğü zannedilip kendi haline bırakılan bir yanardağ gibi patladım. “Tanrım! Beni evimden, hayatımdan uzaklaştırdın. Açıklama yapmadın. Sanki bir tür eşyaymışım gibi beni alıp evinin güzel bir köşesinde sergileyebileceğini mi sandın? Bütün bunların anlamı neydi? Bana işkence yapmak mı? Egonu tatmin etmek mi? Tanrı aşkına benden ne istiyorsun be adam!” Onu beklemediğim anlarda yanımda bulmaktan nefret ediyordum. Ama işte oradaydı. Bir sihirbaz gibi kendini istediği yere ışınlayabiliyordu. Kollarımı arkamda kenetledi. Yarı açık gözlerinden siyah akan bir nehir gibi uzanan kirpikleri yüzüme değiyordu. Daha sıkı ve daha çok sarıldı. Aramızdan hava bile geçemeyecek kadar yakındık. Kulağıma eğildi. Dudakları, şakağımda, saçlarımda, yanaklarımda dolaştı. “Bana başka seçenek bırakmıyorsun.” dedi. Beni kollarına aldı. Kucağında küçük bir çocuk gibi taşıdı. Dalgaların huzur veren sesi giderek uzaklaşıyordu. Başımı boynuna gömdüm. Baş döndürücü kadife kokusunu içime çektim. Nereye gittiğimizin, ne yaptığımızın önemi yoktu. Onunla olmam yeterliydi. Adımları bizi ay ışığının buz ışıltısıyla süslediği yatak odasına götürdü. Karanlıkta yüzü daha da pürüzsüzdü. Ona baktım. O bir melekti. O benim kara meleğimdi. Hayatımı, aşkımı, her şeyimi alabilirdi. Uyuşmuştum. Onun yatağında yatıyordum. Dirseklerimin üzerinde doğruldum. Tişörtünü bir çırpıda çıkardı. Kusursuz geniş omuzları göğsünün üzerinde birer sanat eseri gibi yükseliyordu. Dizleri bacaklarıma değdi. Yatağa doğru uzandı. Kazağımı yakasından çekip yere fırlattı. İçerideki soğuk hava çıplak omuzlarımda gezindi. Titredim. Bluzumun askılarına dokundu. Elleri tuhaf şekilde sıcak ve yumuşaktı. Gözlerini dolduran aç ve ilkel karanlık şehvet miydi aşk mıydı bilemiyordum. Dağılan saçlarımın arasından kaslı ve pürüzsüz göğsüne baktım.

Boğazından boğuk bir inilti çıktı. Rusça bir şeyler mırıldandı. Elleri boynumda, kollarımda gezindi. Zayıf bir engel gibi aramızda kalan bluzu da yırtıp attı. Eğildi. Parmakları üzerimde fetheder gibi dolaşıyordu. Dokunuşları, belli belirsiz, incitmekten korkar gibi yavaş ama kararlıydı. Dudakları çıplak omuzlarımda, boynumda ve dantelli çamaşırımın altında sertleşen göğüslerimde gezindi. Beni ıslak ve sıcak bir karanlık gibi yutan dudakları aralandı. Ellerimi saçlarının arasına soktum. Artık tüm ağırlığıyla üzerimdeydi. Tüm duyularımı kaplayan ipeksi dudaklarıyla çığlıklarımı bastırdı. Bir anda durdu. Baştan çıkaran dokunuşu gevşedi. Yavaşça doğruldu. Gözleri dibi bulanık bir su gibi sır vermiyordu. "Giyin" diye emretti. Bir parçam koparılmış gibi eksik ve yalnızdım. Evimden, dünyamdan, sıcak kollarından alınıp yine kış soğuğuna atılmıştım. Sıcaklığını, dokunuşunu, kokusunu özledim. Hayır ağlamayacaktım. Zalim ve egoist oyunlarına devam edebilirdi. Umurumda değildi. Blöflerini görebilirdim. Çok sevdiği oyununu ben de oynayabilirdim. Evet yapabilirdim. Onu incitebilirdim. Hızla yataktan fırladım. Yüzüne bakmaktan korkuyordum. Göz pınarlarıma kadar gelip orada donakalan gözyaşlarımı görmemesi için adımlarımı hızlandırdım. Kapıyı açtım. Soğuk bir rüzgâr saçlarımı uçurdu. Önümde duruyordu. Gözlerinde pamuktan, yumuşak, ılık bir meltem esiyordu. Bakışları güneş ışığıyla kaplanmış mavi gökyüzünü andırıyordu. Yüzümü ellerinin arasına aldı. “Seni neşelendirebildiğime sevindim.” dedim. “Annabelle” sesi sayıklar gibi çıkmıştı. Ellerini tutup yüzümden çektim. Uzun koridorlar boyunca ağlayarak doğu kanadındaki soğuk odama doğru yürümeye başladım. … Düşünceleri, zihnimin en kuytu köşelerine uzanıp beni gafil avlıyordu. Yüzünden hayata yeni başlamış bir ergenin ilk aşkına bakışı gibi zayıf ve savunmasız bir ifade geçti. Ve kelimeler yeniden ve yeniden bir nehir gibi zihnime aktı. Sana bakmaktan hoşlanıyorum. Beni zihnine al. Beni rüyalarına kabul et.Sana sahip olmak istiyorum. Dünyanı sarsmak, zaferimi seninle süslemek istiyorum.Bana ait olanı benden gizleyemezsin. Sonra yine tanıdığım Alexander oldu. Soğuk, mesafeli, anlaşılmaz. Bu med-cezir manzaraları benim gibi hayatını sıradan şeylere adamış bir insanoğlu için oldukça karmaşıktı. Kendi bulmacalarımın içinde bocalarken onun labirentlerinde hapsolup kalıyordum. Hayata dair her şeyi basit, hilafsız, tartışmasız, doğal bir şekilde özümsemişti. Sanki demirden ayakkabılarla

durgun suyun üzerinde yürüyordu ve bir tüy kadar hafifmişçesine yüzeyi dalgalandırmamayı başarıyordu. Tüm sırları çözmüş umarsız bir bilge gibi bazen katı, bazen sessiz, bazen deliydi. Bense sadece insandım. Etten, kemikten, kandan. Hiçbir zaman, popüler, güçlü ya da ilginç olmamıştım. Belirli bir yeteneğim yoktu. Birçok hayalimi gerçekleştirmek için yeterli vaktim bile yoktu. Ama o, sonsuzluğa sahipti. Her şey için bitmez tükenmez bir zaman yığını. Evet, en korkunç şey yaşamaya mahkûm etmektir; ama her hamlenizi sonsuz kere temize çekebileceğiniz bir ömür belki de o kadar ürkütücü sayılmazdı. … "Asla kimsenin önünde diz çökme mon ange" Kelimeler dudaklarından kuru, soğuk ve katı bir ciddiyetle çıktı. Bakışlarında küçümseme yoktu. Sadece kolay bir zafer daha kazanmış bir komutan edasıyla yorgun ve titreyen bedenimden uzaklaştı. Aramızda açılan ve giderek derinleşen uçurumu vurgulamak istercesine benden çok uzakta, salonun diğer ucunda duruyordu. Ben bir aptaldım. Yüzyıllar boyu yaşamış biriyle nasıl savaşabilirdim? Hem de böyle bir konuda. Hayatından binlerce, yüzlerce kadın geçmiş olmalıydı. Benim ne özelliğim vardı ki? Oyunun kurallarını her zaman o koymuştu. Ve onun gibi bir satranç ustasını kendi oyununda mat edebileceğimi nasıl düşünebilmiştim? Bahçeye çıktım. Bacaklarımın ağırlığıyla yere yığıldım. Tırnaklarımı toprağa geçirdim. Boğazımda düğümlenen alevler ağlamama engel oluyordu. Acı, içimden boğuk bir hırıltıyla çıktı. Bir çığlığa, bir haykırmaya benziyordu. Ama sessiz ve bastırılmıştı. Ciğerlerimde nefes almamı engelleyen bir kilit vardı ve ben onu böğürerek, öksürerek atmaya çalışıyordum. Kasabanın dışına, babamın mezarına koştum. Rüzgâr saçlarımı uçurup yüzüme çelikten tokadını indiriyordu. Kanatlarım kırılmıştı. Gökyüzünden gerçek dünyaya düşmeye başlamıştım. Yağmurdan yeni ıslanmış toprağa uzandım. Parmaklarımı mezar taşının üzerindeki silinmeye yüz tutmuş harflerin üzerinde gezdirdim. Göğsümden son alev kırıntısı da çıkana kadar ağladım. Yangın sönmüştü… Geriye külleri kalmıştı. Soğuk ve ıslak karanlık beni kucakladı. Bağrına bastırdı. Üzerime yağan yağmurdan battaniyeyle rüyalarımdaki babama sığındım. Sabah güneşi göz alan spot şıkları gibi odayı dolduruyordu. Açık renk perdelerin arasında dolaşan rüzgâr hafif bir serinlikle birlikte geri çekildi. Kuş cıvıltıları baharın ilk günlerini müjdeliyordu. Çarşafların arasında çıplak olduğumu fark ettim. Buraya nasıl gelmiştim? Yine düşmanımın kollarında altın kafesime mi taşınmıştım? Bu kâbus ne zaman sona erecekti? Hiçbir sorunun yanıtı bende değildi. Yataktan kalktım. Ellerimle çarşafa sımsıkı sarılmış halde odada gezindim. Pencerenin yanındaki soluk renkli berjerin üzerinde birkaç parça kıyafet duruyordu. Ne kadar da düşünceliydi. Hatta en

sevdiğim canavar oydu. Hızla giyindim. Dağınık saçlarımı ensemde topladım. Aynadaki gözler boş ve yorgun bakıyordu. Büyük bir isteksizlikle ettiğim kahvaltıdan sonra kendimi yine kitaplar arasında huzur ararken buldum. Saatler saatleri kovaladı. Koltuklardan birinde sızıp kalmıştım. Müthiş bir sese uyandım. Sanki binlerce ton cam korkunç bir gürültüyle un ufak olmuştu. Karşımda tanımadığım iki adam duruyordu. Deri ceketleri, kot pantolonları ve pejmürde tişörtleriyle bar kaçkını motorculara benziyorlardı. Kısa ve esmer olan daha geride duruyordu. Diğeri neredeyse beyaza çalan saçları ve küçük kırmızı gözleriyle vahşi bir tavşanı andırıyordu. Koltuktan kalktım. Belki de boşuna çabalayacaktım. Benden hızlı ve güçlü olabilirlerdi. Benden istedikleri her neyse elde edinceye kadar durmayabilirlerdi. Belki çok fazla şansım yoktu. Hiçbir şey bilmiyordum. Kimdiler? Neden gelmişlerdi? Alex i mi beni mi arıyorlardı? Bir şeyden emindim. Dost değillerdi. Tek yapabileceğim yardım gelene kadar zaman kazanmaktı. Ben de izlediğim macera filmlerindeki kahramanlar gibi yaptım. Düşmanımın dikkatini dağıtıp işini zorlaştıracaktım. Tüm gücümle kitap raflarını devirip çıkışa doğru koşmaya başladım. Tam o anda odanın diğer ucunda Alex‟i gördüm. Elleri ceplerindeydi. Fırtınadan önceki dinginlikle hareketsiz duruyordu. Hızlı adımlarla davetsiz misafirlerin üzerine yürüdü. Aralarında daha birkaç metre vardı. Kısa bir andı. Çok kısa bir an. Gözlerindeki şimşekler çakıp geriye elektrik mavisi bir ışık bıraktı. Sadece ellerinin uzandığını görebildim. Sonra düşmanına son darbeyi indirmiş bir şövalye gibi kılıcını saplandığı yerden çekti. Elleri sıcak ve kırmızı sıvıya bulanmıştı. Adamlar içleri boşaltılmış gibi yere yığıldılar. Yumruk yaptığı ellerinin arasında yaş bir sünger gibi sıktıkça içinden kan fışkırtan bir şeyler vardı. Gözleri beni buldu. Kendisinden korkmamdan çekinirmiş gibi acı çeken ve soru soran bakışları yüzümdeki şok dalgasının boyutlarını kestirmeye çalışırcasına üzerimde dona kaldı. Avuçlarını açtı. O an midemde bir şeylerin kıpırdandığını hissettim. Dizlerimin üzerine yığıldım. Kana bulanmış iki et parçası ahşap parkelerin üzerine ıslak ve tok bir ses çıkararak düştü. … Yıkılmıştım. Yenilmiştim. Kandırılmış, incitilmiştim. Görünmeyen yaralarımla yaşamaya zorlanıyordum. Harabelerimin arasından kurtlar gibi uluyarak sonsuz bir yas tutuyordum. Kim için? Ne için? İçimdeki binlerce küçük mezardan birine gömüp çürümeye terk ettiğim masumiyetim için mi? Zayıflıklarımın zaaflarımın beni yönetmesine izin verdiğim için mi? Geldiğini gördüğüm halde çığın altında kaldığım için mi? İçimde büyük, derin bir boşluk vardı. Oralarda bir yerlerde bir kamp ateşi gibi yanıp yanıp sönen intikam tutkusu beni kendine esir ediyordu. Asıl soru şuydu: Yanmıştım. Kül olmuştum. Ve şimdi… Yeniden doğacak mıydım? … Artık onun türündendim. Bu, şeytanla cehennemini paylaşmaya benziyordu. Zırhlarımı kuşanmıştım. Dünya sanki daha net bir berraklığa bürünmüştü. Daha önce karanlıkta

yaşıyormuşum ya da körmüşüm gibi gözlerimin yeni açıldığını, tüm çizgilerin keskinleştiğini hissediyordum. … Bambaşka bir dünya düşlemiştim. Ne istediğimi hiç bilmedim. Her zaman bulduğumda onun aradığım şey olduğunu anlayacağıma inandım. Bir insan ömrü süresince gerçekten aradığını bulmak mümkün müydü? Hem ne arıyordum ki? Ruh eşimi mi? Şu an Marakeş‟de ya da Angola‟da olabilirdi. Dünyanın tanrının bile unuttuğu herhangi bir yerinde sıradan bir hayat sürüyor olabilirdi. Çoktan ölmüş veya hiç doğmamış olması ihtimalleri de vardı. Peki ya aradığım bir yerse? Bu dünyada bir şehir veya bir ülkeyse şimdiye kadar bulmuş olmam gerekmez miydi? Yaşlı dünyanın yarısından fazlasını gezmiştim. Evet, sevdiğim yerler olmuştu. Ama bir ömür tüketmek? Aradığım başka bir galaksi bir başka boyutta birkaç güneşin aynı anda doğduğu ucube bir gezegen ise zaten pek şansım yoktu. … Dünyayı solumak istiyordum. Ne aşk, ne nefret ne cesaret ne de başka bir duygu beni yolumdan alı koyamazdı. Hayaletlerimden kurtulup yeniden yaşamaya başlayacaktım. Acımın dinmeye başladığını hissettim. Kendimi kurban etmek de dahil her şeyi yapmıştım. Ve sonuç? Başladığım noktadan uzakta ama yenilmiştim. Düşmüştüm. Ayağa kalkmalıydım. Hayat olanca sıradanlığıyla akıp gitmeye devam ediyordu. Yaşamış, öğrenmiş ve yaralanmıştım. Yaralarım, çiziklerim, izlerim hepsini alıp bir madalya gibi göğsümde taşıyacaktım. … Sessizliği dinledim. Hiç dinlemediğim gibi. Seslerin içindeki sesi dinledim. Ben yoktum. Gözlerim, ağzım dudaklarım yoktu. Kör ve dilsizdim. Yine de havanın kokusunu alabiliyordum. Kesif, acı, yok bir tat. Renklerin içinde boğuluyordum. Sınırlarım, çitlerim, duvarlarım yoktu. Bedeninden çıkmış bir ruh gibi sınırsız, dipsiz özgürdüm. Dünyayı değiştirebilir ya da yok edebilirdim. Sonsuzlukta bir daha asla atmayacak kalbimle yitip gidiyordum. İçimde bir nehir gibi donan şey ruhumdu. Buzdan kalelerimde yalnızlığım ancak bir deniz feneri kadar haykırıyordu. Beni öldürebilir ya da yaşatabilirdi. Artık hepsi aynıydı. Acılarım korkularımı yenmişti hepsi bu. Adil bir savaş değildi. Hiç olmamıştı. Ölmüştüm dirilmiştim ve öğrenmiştim. İnsan kalbiyle de yalan söyleyebilirdi. Denizler kuruyup ağlamadıkça Tanrıdan başkasına yakarmamalıydım. Issız banliyölerde, şehirlerarası yollarda gezindim. Onu aradım. Kendimi kaybedip onu, sadece onu bulana kadar aradım. Yağmurlara, tozlu toprak yollara, karanlığa, kendi derin kuyularımda, içimdeki tuzaklarda can çekişen diğerime direndim. Arada bir gayet ve naif ve tarafsız şekilde birbirimize bakıp hangimizin gerçek olduğunu anlamaya çalıştık. Eşitliğin iki tarafında birbirini götüren sabitler gibi öylece kalakaldık.

Çimenlerin yeşil, yemyeşil serinliğinde gerçek olamayacak kadar güzel rüyalarda buluştuk. Turuncu, pembe günbatımı benim anılarımdan çıkmıştı. Çimenler onun rüyalarına aitti. Tahta çitlere yaslandık. Rüzgârı, yağmuru ve toprağı dinledik. “Ölüyor muyum?” dedim. “Hayır. Sadece çok uzun zamandan beri uyuyorsun. Artık uyanman gerek.” “Uyanırsam… Yok olacak mısın?” “Bu senin rüyan Anna. Beni sen yarattın. Sen istemezsen bir yere yok olamam.” Sıcacık melek ışıltılı gülüşü yüzüne yayıldı. Sonra yine akışkan bir karanlıkta yüzmeye başladım. Ne bir ağrı, ne bir acı, ne bir his. Her şey beni terk etmişti. Üzerimde küçük mavi çiçekli bir elbise vardı. Bunu o seçmişti. O, kırmızı kareli gömleği ve kotuyla her zamankinden güzeldi. Sadece yakışıklı değil, sarılıp verdiği hislerle zamanda kaybolacak kadar mükemmeldi. Gözlerindeki dalgın ve yorgun bakışlar acısını ele veriyordu. “Gerçekten sen misin Sasha?” “Evet benim. Yanındayım. Bana sanki dünyada elinde kalan son şeymişim gibi sarıldı. “Geçen sefer bir şey beni dışarı attı. Çok zamanımız yok Anna. Uyanmalısın.” “O karanlıktı. Huzur ve hiçlikti. Sonsuz, sisli bir denizdi. Ilık ve bağışlayıcıydı. Sadece yüzdüm.” Gözlerimden akan yaşları sildi. Endişeyle yüzüme baktı. “Anna, sakın ona teslim olma. Sakın bunu yapayım deme.” “Seni seviyorum… Seni ölemeyecek kadar çok seviyorum.” O an sanki büyük bir el beni pastel rüyalarımın ılık, tatlı ve yumuşak ülkesinden çekip aldı. … Yan yana gidip bir süre farklı yönlere ayrılan göçmen kuşlar gibiydik. Sonsuzluk o kadar uzundu ki bazen kendi benliğinizin sınırlarında dolaşırken hayatın devam ettiğini, her şeyin her an yenilendiğini unutabiliyordunuz. Ebediyetin içinde buzdan heykeller gibi kaskatı kesilip, değişmeden, eskimeden, yaşlanmadan, ölüm anınızda saplanıp kalıyordunuz. Oysa var olmanın kanıtı değişimdir. Değişmeden kalan her şey ölüdür. Bizler de öyleydik. Karanlığın ve gölgelerin arasında belli belirsiz sisler gibi olmayan nefeslerimizi, vahşetimizi, içimizdeki her şeyi talan eden şeytani bir esintiyi saklamaya çalışıyorduk.

Karanlık benliğimizdeydi. Alex için belki daha kolaydı. O, hiç insan olmamıştı. Hiç dönüştürülmemişti. Hep kendisiydi. Bu yüzden içindeki şeytanla benden daha barışıktı. İnsanlığının, merhametinin, vicdanının, kanının sıcaklığının yasını tutmuyordu. Özleyecek bir şeyi yoktu. … Nathaniel ve Alex arasında ateş hattında kalmış yabancı bir asker gibi savunmasızdım. İçlerindeki nefret bile birbirlerini öldürmelerine yeterli değildi. Laneti bozmak için hepimize ihtiyaç vardı. Auralarımız birbirine karıştığında akacak yeri olmayan bir nehir gibi huzursuz bir güç bizi sarmalıyordu. Nathaniel sıcak ve canlıydı. Ve bir kurdun olabileceği kadar vahşiydi. Alex ise bir buzdağıydı ve gücü soğuk bir rüzgâr gibi her şeyin üzerindeydi. Ateş ve buz. Birlikte dünyanın sonunu getireceklerdi. … İçimi boşaltmıştım. Kelimeleri tüketmiştim. Söyleyecek sözüm yoktu. Arzu tüyden bir elektrik gibi üzerimden geçti. Tüm vücudum zangır zangır titriyordu. Nathaniel uzun sarı saçlarından bronz tenine doğru kayan su damlalarıyla karşımdaydı. Kesik kesik nefes almaya başladım. Gülümsedi. Göz bebeklerinde ihtirasın kırmızı benekleri yanıp sönüyordu. Tam karşımda durdu. Hızlı bir hareketle tişörtünü çıkarıp yere fırlattı. Bakışlarında meydan okuyan, sınayan, çılgın ve susamış bir hayvan vardı. Kaslı omuzları ve göğsü nefes kesiciydi. Yüzü donuklaştı. Çenesi kasıldı. Gözlerinde şehvetin amber rengi belirdi. Sanki üzerime koşarak beni ensemden yakaladı. Dudaklarını benimkilere yasladı. Elleri, omuzlarımda, sırtımda kalçalarımda gezindi. Sabırsız ve vahşiydi. Benimle tek bir vücut tek bir nefes olmak istermiş gibi bedenini benimkine bastırdı. Dudakları önce yumuşak kelebek kanatları gibi ürkek dokunurken aniden aç ve haşin bir tutkuyla beni içine çekti. Elleri kaçmamı engellemek istercesine kararlı ve sertti. “Nate… Lütfen. Lütfen dur.” dedim. Dizlerim titriyordu. Neredeyse yere yığılacaktım. Geri çekildi. Bakışları yıkılmış gibiydi. Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi çaresizdi. Başımı ellerimin arasına aldım. Titrememe engel olamadım. Nefessiz kaldım ve ağlamaya başladım. Çıplak kollarıyla bana sarıldı. “Şşştt. Bitti. Her şey geçti. Bitti.” dedi. Saçlarımı bir çocuğu okşar gibi okşadı, öptü. Dudaklarıyla yanaklarımdaki, yüzümdeki gözyaşlarını sildi. “Seni o kadar çok istiyorum ki… Bazen ne kadar kırılgan olduğunu unutuyorum.” “Alex… Her şeyi biliyor. Hissediyor.” “Evet… Onun oyunu bu. Duyguları kendine çekip onlardan besleniyor. Onu bu gece boşver. Bana sadece ne istediğini söyle seni bütün gece kollarıma alıp uyumanı seyredebilirim.”

“ Seni istiyorum” dedim. Gözyaşlarımın arasından sesim bir isyan, bir çığlık gibi çıkmıştı. Dudakları tekrar tekrar benimkilerin üzerinde gezindi. Ilık bir meltemde uçuşan yapraklar gibi birbirimize değdik. Yumuşak bir girdap gibi beni yutuyordu. Dili, dudaklarımın arasından ağzımı açılmaya zorladı. Birbirimizi keşfettik. Başım dönüyordu. Kollarının tutuşu bir an gevşedi. Dizlerimin üzerine düştüm. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Bakışları sevgi ve güven doluydu. Pantolonunun düğmesine uzandım. Titreyen ellerimle açamadığım düğmeyi ve bileklerimi kavradı. Kotu bacaklarından sıyrılıp yere düştü. Parmaklarımı sertliğinin üzerinde gezdirdim. Dudaklarımla ve dilimle bacaklarının arasına gömüldüm. Başını geriye atıp hafifçe inledi. Yüzümü tutup beni kaldırdı. Boynundan başlayıp göğsüne doğru hafif öpücükler kondurdum. Beni kucağında yatağa taşıdı. Tişörtümü çıkardı. Çok nazik ve yavaştı. Tanrım öyle yavaştı ki çığlık atabilirdim. Vücudu baştan aşağı titredi. Sutyenimi açtı ve omzumdan sıyırdı. Elleri göğüslerimi kavradı. Parmakları sıcak ve yumuşaktı. Kollarıyla yataktan destek alarak eğildi. Dudakları göğüslerime uzandı. Islak ve sıcak dili göğüs uçlarımda gezindi. Göğsümü ağzına alıp emmeye başladı. Dudaklarının dokunuşuyla altında kıvranmak, sırtını tırmalamak çığlıklar atmak istedim. Ama sadece kollarımı iki yana açıp çarşafı çekiştirdim. Dizleri üzerinde bana baktı. Hala titriyordum. “Şimdi titremeni geçireceğim” diye fısıldadı. Parmakları kotumun düğmelerine uzandı. Fermuarı açtı ve kotu bileklerime indirip çıkardı. Üzerimde sadece iç çamaşırımla kaldım. Tekrar doymak bilmez bir tutkuyla öpüştük. Elleri tüm vücudumda zevk veren bir his bırakarak gezindi. Doğruldu. “Artık dayanamıyorum” dedi. Sesi kalın ve boğuk çıkmıştı. Çamaşırımı sert bir hareketle hızla indirdi. Artık altında çırılçıplaktım. Gözlerindeki bakış kararlı ve sahipleniciydi. Dizlerimi tutup bacaklarımı açtı. Elleri kalçalarımda dondu. Okşuyor, sıkıyor morluğa yakın izler bırakıyordu. Beni kendine çekti. Dudakları kasıklarımı yaladı. Dili bacaklarımın arasına değdi. Beni tüm ıslaklığımı içine çekerek öptü. Dili içime girince inledim. Arzu siyahı bakışları yüzüme odaklanmıştı. Zevk acı verici ve neredeyse çıldırtıcıydı. Kendimi bıraktım ve ona teslim oldum. O zevki içimden çekip alırken çığlıklar attım. Üzerime çıktı çıplak bedenini benimkine yasladı. İçime girdi. Yavaşça gerildi. Her santimini içimde hissettim. Sonra açlığı ve tutkunun karanlığı gözlerinde yine belirdi. İçimden çıktı. Kalçalarına uzanıp tırnaklarımı sırtına geçirdim. Gitmesini istemiyordum. “Daha değil” diye inledi.

Beni kaldırıp kucağına oturttu. Dudaklarım, yüzünde, boynunda omuzlarında dolaştı. Parmakları sırtımdan kavisler çizerek kalçalarıma kadar indi. Okşayışı içimdeki yangını körüklüyordu. Yüzümü omzuna gömdüm. Parmakları bacaklarımın arasındaki ıslaklığa gömüldü. Diğer eliyle çenemden tutup beni yüzüne bakmaya zorladı. “Sana sahip olurken gözlerinin içine bakmak istiyorum” dedi. Dudaklarımız birbirine muhtaç çaresiz iki ruh gibi tekrar tekrar kenetlendi. Sonra yine ve yine kendini içime bastırdı. Yoğun ve acı veren bir zevk dalgası tüm benliğimi kapladı. Vücutlarımız birbirine karışırken adını haykırdım. İkimizde bulutların üzerine çıkana kadar içimde kaldı. Kalp atışlarımız yavaşlayıp arzumuz dinene kadar birbirimizi okşadık. Yürüyemeyecek haldeydim. O yüzden beni banyoya taşıdı sıcak ve köpüklü suyun içinde birbirimizi yeniden ve yeniden defalarca keşfettik. … İnsan affetmekten yorulur. Kabuk bağlayıp kapanmış yaraların yeniden ve yeniden kanamasından, onları tekrar dağlamaktan, içindeki durulmak bilmeyen fırtınadan, verdiği acıdan, tüm duyguları silip süpüren dev dalgalar içinizde uçsuz bucaksız güneşin kavurduğu bir çöl bırakırken susuzluğa yenilmekten. İnsan yorulur. Ölümlü ya da ölümsüz herkes bu sonsuz amaçsız döngü tarafından tüketilir. Eninde sonunda her şey sonlanmalıdır. Ölüm, huzur ya da sessizlik. Hepimizin bir kapanışa ihtiyacı vardır. … Bazen ikinci seçenek, güvenli ve istikrarlı olan, içinizi karın ortasında bir dağ evinde büyük bir şömine gibi ısıtan, oyunlar oynamadan gözyaşı dökmeden temiz ve güzel bir sayfayla kazandığınız ikinci seçenek, artık o kadar da uzak görünmeyebilir. Bu yüzden Nathaniel sorduğunda ona evet dedim. Güneşli bir bahar gününde birkaç kişinin katıldığı küçük bir törenle evlendik. Alex her zaman kapanmayan bir yara gibi kalacaktı. Güzel bir mücevher kutusuna kapatılmış masum ve yakıcı ilk aşk mektupları gibi benliğimin tavan arasında tozlu bir köşede, dokunulmadan, kirletilmeden duracaktı. Nate ile mutlu olmak kolaydı; zahmetsizdi. Hayatı ellerinize bırakıp yüzünde ışıl ışıl bir Noel gülümsemesiyle bakabilirdi. … İçinde yükselen sular her şeyi işgal edebilecek korkunç dalgalara dönüşüyordu. Ellerimiz kenetlendi. Nefretlerini kusan iki eski düşman gibi dans etmeye başladık. Buruk bir tango tüm salonda yankılandı. Geri adımlar atarken yüzüne bakamadım. Avuçlarındaki ellerimi daha sıkı tuttu. Büyük bir açlıkla gözlerimin içine baktı. Dişlerinin arasından;

“Bunu nasıl yapabildin?” diye hırladı. Ters yönlere giden dört ayağı ve tek gövdesi olan bir vücut gibi dönmeye başladık. Onu öldürmeliydim. Hançerlerle, kılıçlarla, silahlarla, ondan miras acımasızlığımla, intikam tutkumla içimden taşan öfkemle ona saldırmalıydım. İnsan hayatta bir kere sevebilirdi ve benim saplantım oydu. Başkası yoktu. Sonsuzluğu yaşasam bile olmayacaktı. Yine de canını acıtmak istedim. Tüm varlığımla nefretle sevgiyi ayıran inci çizginin tam üzerinde duruyordum. Benden sadakat bekleyen bu adam sadece katilim değildi; her şeyiyle beni yok etmesine izin verdiğim tek varlıktı. Yokluğu ya da varlığı. Hiçbirinin anlamı yoktu. Bir şeyler değişmiyordu. Yan yana geldiğimizde her şeyin yakıp yıkıldığı, herkesin öldüğü savaş alanları bırakıyorduk arkamızda. Ne yaparsak yapalım fırtınaya çalınan sonatların onu sakinleştirdiği söylenemezdi. Asla uzlaşamazdık. Ama yenişemezdik de. Belirsizliğin yeni uçurumlar açan büyük bir deprem gibi bizi içine çektiği bir gerçekti. İkimizden biri ölmeliydi. Aşk ya da sevgi. Bazen yeterli değildi işte. Defalarca her şeyi hiçe sayıp öylece bırakıp gitmişti. Ve şimdi bana hesap sorma hakkını nereden bulabiliyordu? Aşk neydi? Korkunç bir azap mı? Müthiş bir mutluluk mu? Bence tüm karmaşa hep arada bir yerlerde gezinmesinden kaynaklanıyordu. Yaşam koca bir boşluktu. Bizler onu karıncalar gibi uzaklardan taşıyıp getirdiğimiz envaı çeşit parçayla dolduruyorduk. Bu sanki bir evi dekore edip sonra eşyaların yerlerini asla beğenmemek gibiydi. Sığdı. Ve düşüncesizceydi. Aramızda intikamın varlığı hiç sönmeyen üzerinde daima dumanlar tüten bir kor gibiydi. Sessizlikte kendimize yer arayan iki yabancıydık. Dünyanın korkunçluğu bizi yıldırmaya yetmiyor muydu? Bizi birbirimize bağlayan şey hep daha acımasız, hep daha tehlikeli mi olmalıydı? Kolu fırlamaya hazır bir yay gibi gerilmiş adımları daha ağır, gürültülü bir hal almıştı. Diğer eli beni vücuduna bastırıyor bu öldürücü dansa devam etmeye zorluyordu. Dişlerinin kenetlendiğini hissettim. Yüzünü yaklaştırıp beni kendisine bakmaya zorladı. Şimşek tanrısı Zeus bütün ihtişamıyla karşımdaydı. Az sonra gazabına uğrayacaktım. Kolları beni ani bir hareketle duvara fırlattı. Çıplak etime çarpan betonun sertliği sersemleticiydi. Siyah ipek elbisemin parçaları arasından kanımın kokusunu alabiliyordum. Bulanık ve yarı saydam görüntülerin içinden bana yaklaştı. Yüzü artık bir serap kadar belirsizdi. “Bir gün bana bunun için teşekkür edeceksin.” dedi tanrım. Ben de onu bütün dualarımla diledim. Sonra eli saçlarımı buldu. Çekiştirerek başımı yana yatırdı ve boynumu ortaya çıkardı. Dişlerini boynuma sapladı. Vücuduma yayılan keskin acı nefesimi kesti. Güçsüzce çırpınmanın yararı yoktu. Kolları pençelerini avına geçirmiş vahşi bir hayvan gibi bedenimi sabit tutuyordu. Acımı katlayan yutkunmalarıyla gözlerim karardı. Sonra kendimi yine solgun ve ıslak bir boşlukta kulaç atarken buldum.

Dünyanın yükü omuzlarındaymış gibi ağır adımları sokağın köşesinden bana doğru ilerledi. Havada süzülür gibi hafif ve bir o kadar da yavaştı. Onunla ilgili her şeyde bir çelişkiler yığını vardı zaten. Düşünmek ve düşünmemek. Papatya falı bakan genç kızlardan farksızdım. Tekerlekleri çamura saplanmış bir araba gibi kurtulmak için manevra yaptıkça daha da dibe batıyordum. Sahte sonlardan bıkmıştım. Dünyanın sonunu getirecekse bunu hemen şimdi yapmalıydı. Çünkü o andan sonra ona bir daha asla inanmayacaktım. Belki bir saniye, belki bir dakika sonra evren bambaşka olasılıkların dans ettiği sonsuz alternatif boyutta çok farklı sayısız planı yürütmeye başlayacaktı. Koşullar asla şu anki gibi olmayacaktı. “Senden çok hoşlanıyorum” dedi. “Bu yeterli değil” dedim. “Çünkü ben sana aşığım. Mantıksızca ve geri dönülemez şekilde.” Kulağına iyice yaklaştım. Ellerim hala ceplerimdeydi. Saçlarının kokusu, sıcak nefesi başımı döndürüyordu. “Ve seni hiç tanımıyorum. Demek ki bir hayali seviyorum. Bencilim, mantıksızım ve sadece kendimi seviyorum. Buradan hemen gitmem gerek.” Gitmek üzere dönerken bileğimi yakaladı. Gözleri karanlık kuyular gibi insanı çağırıyordu. Sakin görünen yüzünde kendisinden sonraki fırtınayı gizleyen parlak bir güneşin ışıltıları vardı. Hayatım buna bağlıymış, her şeyi kusmam gerekiyormuş şimdi konuşmazsam sonsuza dek susmam gerekecekmiş gibi bağırdım. “Korkuyorum. Kaybetmekten. Sonlardan. Yenilmekten. Bu yüzden kabuğuma sığınıyorum. Duvarlarımın arkasına. Çelikten kuleme. Ama orada bile battaniyemin altında titriyorum. Üşüyorum.” Işık hızıyla benden ayrılıp gözlerinde daha önce hiç görmediğim garip bir şaşkınlıkla baktı. Tanık olduğu şeye inanmıyor gibiydi. Uzun ve dipsiz bir sessizlikti. Dünyanın geri kalanı silinmişti. Sanki etrafımızdaki her şey yok olmuştu. Mahşer günü gelip çatmıştı, kâinattaki her şey çöküyordu ve biz birbirimizin gözlerinden başka bir şeye bakamıyorduk. Derin mavi bir sonsuzlukta hayalet bir gemi gibi sürükleniyordum. Tek bir kelime etmedi. Büyüyü bozmadı. Uzun bir ömür bunları öğretiyordu işte. Sükûtun altınlığını takdir etmeyi. Sadece bana sarıldı. Sonsuza dek öyle kalacakmışız gibi. Kemiklerimi kırıp yaralayacak kadar sıkı. Ve umurumda olmadı. İçimdeki sancıyı sadece o dindirebilirdi. …

İpeksi kanatları sırtının iki yanında beyaz tüylü yelkenler gibi açıldı. Küçük grimsi tüyler sabah rüzgârında tembelce kıpırdandı. Beyaz, yumuşak ve uzun olanlar buğday tarlasındaki başaklar gibi esintiye kapılıp dalgalanıyordu. Gözlerinde çok dingin, çok sessiz, kımıltısız bir denizin yansımaları dolaşıyordu. Odesseus sefere çıktığından beri okyanuslarda gezinen tüm ölü denizciler son bir dua ediyordu. Mırıldanmaya, ulumaya, bir ayin şarkısına benzer tuhaf bir ses havanın hafif boşluklarına dolup içimi titretti. O, bu müziği asırlarca dinlemişti ve şimdi ben de duyuyordum. Ama neden? Sessizliği bana cevabı kendim bulmam gerektiğini fısıldıyordu. … Kalbimin zamanı Nathaniel‟ı gösteriyordu. Hayatlarımızın birleştiği, çok farklı yönlere giden iki patika gibi kesiştiğimiz günlerde ruhumda sadece o vardı. Küçük bir an için bile olsa onun aradığım “evim” olduğuna inanmıştım. Bir barınak, bir kuytu, bir cennet, bir limandı. … Sözcükler zihnimde soğuk ve boş bir mağaradaki sesler gibi yankılandı. Kelimeleri zihnimin duvarlarına çarpıyor, dile getirmediğim cevaplarımla ona geri dönüyordu. … Bir hastanedeydim. Yarı uyanık, yarı bilinçli bir sedyede yatıyordum. Zihnimdeki tüm duvarlar bir anda yıkılmıştı. Her şeyi yapabilir, her şeyi söyleyebilirdim. Duvarları yumruklayan, tüyler ürpertici çığlıklar atan ben değildim sanki. Ruhum bedenimin dışında bir varlık gibi her şeyi izliyor krizin dinmesini bekliyordu. Çığlıklarımla acıyı, hayal kırıklığını korkuyu, mutsuzluğu, ihaneti içimden atmak, hepsini kusmak, çıkarmak, havaya karışıp gitmelerini seyretmek istedim. Tüm bunlar, aynı anda aynı çatı altında aynı zihinde barınamayacak kadar güçlü duygulardı. Onları nefes gibi, içtiğim su gibi yutmuş, içime çekmiş ve boğazıma kadar dolmuştum. İçimi boşaltmam, patlamam, hepsini yok etmem lazımdı. … Alex‟in hayatımda belirmelerinden biriydi işte. Benim zavallı insan ömrümde büyük yer tutan yıllar onun için saniyeler gibi akıp gitmişti. Tek bir çizgisi dahi değişmemiş yüzü her zamankinden daha hırslı, daha tutkulu, daha tehlikeli olduğunu kanıtlar gibiydi. Oysa ben yaşlanmış ve yorulmuştum. Yaşamın ağırlığı üzerime çökmüştü. Domino taşlarından bir yıkıntının altında mücadele etmeden sessiz bir kabullenişle yatıyordum. Karanlığın ve ölümün beni alıp götürmesini bekliyordum. … Beni gecenin kalın kadife karanlığına sürükleyebilirdi. Çelik kollarının gölgesinde sessizce yok olabilirdim. Ruhumu delip geçen bakışlarının altında ezilip her ne isterse yapabilirdim. Kendimi

koşulsuz ona adayabilirdim. Tek bir geceydi. Ve sonsuza dek sürecek gibiydi. Zayıf insan zihnimde her şeyin, sadece bu anın, sadece kollarındaki mutluluğumun değil, acının da ebediyen sürmesini sağlayabileceğini biliyordum. Müzik tüm algılarımı fethediyordu. Dudaklarımı ona bıraktım. Artık benim değillerdi. Belimde kenetlenen elleri vücudumu kazandığı bir haktan kuvvet alırcasına kucaklayan kolları hiçbir şey düşünmeme fırsat vermiyordu. Beni yasladığı duvar ve kaya gibi sert göğsünün arasında sıkışıp kalmaktan ölesiye mutluydum. O an ölebilirdim ve gözüm açık gitmezdim. Karanlık, dokunulmaz köşemize çekilmiş, tüm dünya peşimizdeymiş gibi aç, susuz ve telaşlı birbirimizi içiyorduk. Biliyorduk ki o anı donduramayız, geçip giden zamana dur diyemeyiz ama sonsuzmuş gibi birbirimizin içinde kaybolabiliriz. Dünya üzerinde ondan daha fazla istediğim hiçbir şey yoktu. Beraber sokaklarda uyuyabilir, gezginler gibi yarı aç yarı tok dolaşabilirdik. Yersiz, yurtsuz kimliksiz kaybolabilirdik. Ruhum, zihnim, bedenim onundu. Hiçbir şeyim kalmayana dek onun için savaşacaktım. Aramızda dikilip duran tüm engelleri, buna onun kendisi de dâhil, her şeyi ayaklarım altında çiğneyip geçecek ona ulaşacaktım. Bir düzen vardı. Bir şeyler vermeden hiç bir şey alamazdınız. Kanımın son damlasına kadar harcamam gerekse de o benim olacaktı. Sonra mı? Sonra huzurla ölebilirdim. Kendi mezarımda, ılık ve nemli toprağın altında yüzümde çarpık ve yarım bir Monalisa gülümsemesiyle yatabilirdim. Bütün bedelleri, içimi acıtarak benden sökülerek alınacak her şeyi kabul ediyordum. İyileştiğimi düşündüğüm bir anda ellerini hayatımın direngi noktalarına uzatıyor, yokluğunda savaşmayı öğrendiğim tüm kalıntılarla beni yeniden kanatmayı başarıyordu. Geri gelişine verdiğim tepki hiçbir şeyin Hiçbir zaman değişmeyeceğini anlatıyordu. O hala dizlerimin titremesine göğsümün sıkışmasına neden olan yüzüne bile bakamadığım aynı adamdı. Ya da ben hala aynı eski âşık ve aptal kadındım. Hangisi doğru olursa olsun tek gerçek vardı: Bir şeyleri bastırmıştım evet ama yok edememiştim. Yakılıp yıkılmıştım ama alevler hala oradaydı. Acıyı korkuya tercih ediyordum. Yine de korkmaktan korkuyordum. Korkarsam yine yenileceğimi biliyordum. Peki, savaşmaya ne zaman karar vermiştim? Dünya dursa da değişmeyecek şeyler vardı. Kalbim bir daha asla atmayana kadar onu sevmeye devam edecektim. Gözlerindeki eşkıyalar seferlere çıkıp içimde kalan her ne varsa yağmalamaya devam edecekti. Aşkın ve tutkunun bittiği yerde başlayan şey neydi? Saplantı mı? Adanmışlık mı? Çaresizlik mi? … Duygular kollarına, omuzlarına dokunan ellerimden tenlerimizi karıncalandıran yumuşak bir elektrik akımı gibi aktı. Onun hislerini takip edip benliğindeki çelik duvarlara kadar ulaştı. Sonra duvarların üzerindeki boşluklardan karanlıktaki beyaz bir sis gibi yükselerek diğer tarafa geçti.

“Bunu nasıl yaptın” dedi. “Bilmiyorum… Ben sadece bir an için… Görmeni istedim. Anlamanı istedim. Birbirimiz için şeffaf olmamızı diledim.” “Bana gelen şey bir dilekten fazlasıydı. İmgeler ve hisler. Karmaşık ama aynı anda net.” İçimde haykıran, her yeri ateşe veren, isyan eden ve dışarı çıkmak isteyen bir başka ben vardı. Alex ruhumun en karanlık köşelerinde bir ip cambazı inceliğiyle dolaşmayı başarıyordu. Her şeyi gören, her şeyi duyan, imkânsızı gerçekleştirdiğini kanıtlayan düşsel bir kahramandı sanki. … Kuzey yıldızını andıran parlak kış güneşinin altında yemyeşil tepelerin Windermere gölüne yansıyan aksine baktık. Issızlığın ortasında sessizliğin yok tınısında kaybolduk. Kelimelere gerek yoktu. Zihni benim kafamda açılan büyük ve ihtişamlı bir kapı gibi davetkârdı. Ardındaki aydınlığı gizlemiyordu. Paltoma sarılıp iskelenin ucuna yürüdüm. Bulutların arasından usulca çiseleyen yağmur toprağın kokusunu havaya ulaştırıyordu. … Tüm dünya ağır çekimde dönüp duran bir film şeridi gibi aksak, topal, çarpıktı. Yine de zaman aktı. Tüm o saniyeler yine de geçti. Karşımda duran şeye odaklandım. Önce inanamadım. Belki de zayıf aklım bana oyun oynuyordu. Ama oradaydı. Gerçekti. Kendimde ve hayattaydım. Mavi alevlerle yanan bakışlar… Ah Tanrım… Alex… Kömür siyahı saçları, derin engin okyanuslar gibi parlayan gözleri. Bir zamanlar sıcaklığını hissettiğim dudakları tehlikeli bir gülümsemeyle aralandı. Koyu gri paltosu ve uzun deri çizmeleri üzerindeydi. O kadar tanıdık, o kadar yakındı ki, onun eski Alex olduğuna neredeyse inanabilir kollarına koşup beni yeniden sevmesi için yalvarabilirdim. “Geri gelmeyeceğini sanıyordum” dedim. Sesim çatlak ve kararsız çıkmıştı. Güç almak istermiş gibi arkamdaki duvara yaslandım. Sonra zihnimdeki karmaşa geri geldi. Siyah bir perde gibi beni ışığa çıkaracak tüm pencereleri kapladı. Ellerimi üzerime gelip beni ezmeye çalışan bir duvarı durdurmak istermiş gibi kaldırdım. “Benden uzak dur.” dedim. Kendinden emin ifadesiz bir yüzle üzerime yürümeye devam etti. Kendime onun düşman olduğunu haykırdım. Bir canavar, bir şeytandı. Hızla üzerine atıldım. Bunu beklemiyor gibiydi. Hançer tam kalbini nişan almıştı. Onu öldürmeliydim. Acılarıma son vermeliydim. Ama yapamadım. Bana sevdiğim adamı hatırlatan kokusu, sıcak nefesi, derinliklerinde kendimi kaybettiğim gözleri. Kalbimi, ruhumu, duygularımı esir alan varlığı. Bir

yarım hala beni sevdiğine, benden asla vazgeçmediğine inanmak istiyordu. Gözlerim sadece birkaç saniye daha bir bağımlı bir deli gibi önlerindeki görüntüyü hafızama kazımak istiyordu. “Anna” sesinde eski, kendine güvenen yarı çılgın Alex‟den izler vardı. Yine de buz gibi soğuktu. İçimi üşütecek kadar soğuk. Tam o anda kendime gelmem gerekirdi. Ama gözlerine bakmaktan kendimi alamadım. Güldü. Üzerimdeki etkisinden haberdar ve memnun şekilde gülümsedi. “Beni öldüremedin. Yapamadın.” Odanın ortasında durdum. Bir silah aradım. Kendimi savunabileceğim herhangi bir şey. Sonra şöminenin üzerinde duran eski kılıcı gördüm. Atalarımız pek sevgili Lord Edward Remington ve ailenin yüz karası kardeşi Ackley Remington „ın birbirlerinin eşi kılıçları. Bir yüzyıl önce içlerinden birinin öldüğü bir düelloda kullanılmış olmaları ne yazıktı. Beni engellemeye çalışmadı. Kılıcı almama izin verdi. Karşımda o kadar kımıltısız, o kadar sessiz o kadar durgun kaldı ki. Taştan bir heykelmiş ya da bir fotoğraf karesinde donmuş, oraya kısılmış sıradan bir siluet gibi hareketsizdi. Sanki arkamı dönsem ya da başka bir yere baksam görünmez olacaktı. Tüm hamlelerimi çıplak elleriyle, yaşlı vampirlere özgü soğuk bir bilgelikle karşıladı. Sonra kılıcı yakaladığını gördüm. Avuçlarının arasında un ufak olan parçalara baktım. Aniden hayat bulmuş, damarlarında gerçekten kan akmaya başlamış gibi bana doğru birkaç adım attı. Orada yüzünde bir gülümsemeyle dikildi. Elleri ceplerindeydi. Ne kadar ukala ne kadar sinir bozucuydu. O an ondan daha çok nefret ettim. Onu yıkamadığım, yaralayamadığım, hiçbir şekilde zarar veremediğim için. Şömineye doğru geriledim. Aramızda duran kanepeyi sanki ağırlığı yokmuşçasına kaldırıp duvara fırlattı. Artık biliyordum. Sadece kadim bir vampirken bile çok güçlüydü. Şimdiyse, evet sanırım yenilmezdi. Yine de durmadım. Tekmeler, yumruklar savurmaya devam ettim. Bilinçsizce onu hırpalamaya çalıştım. Alaycı gülümsemesi tüm yüzünü kapladı. Bana sıkıca sarıldı. Elleri belimde kenetlendi. Ve isteyerek ya da istemeyerek yere yuvarlandık. Kollarını savuşturmaya çalıştım. Bileklerimi yakaladı. “Anna” dedi. Artık üzerimdeydi. Kulağıma defalarca ismimi fısıldadı. Vücudu beni yere mıhlayan bir ağırlık gibiydi. Artık korkuyordum o yüzden daha çok kıvrandım. “Yeter kes şunu” dedi. Öfkeli bakışları yüzümde gezindi. Hırlamaya benzer sesi tınısını kaybedip gürlemeye dönüştü. Bileklerimi ellerinden kurtarmaya çalıştım. Dizlerini benimkilere daha çok bastırdı. “Sana dur dedim” diye bağırdı. Umutsuzluk korkunun beni ele geçirmesiyle geri geldi. Nasıl kazanabilirdim? Onu nasıl yenebilirdim? Acılarımı nasıl dindirebilirdim? Büyük bir sırrı çözmüş gibi yüzüme baktı. Vücudu hala benimkine kenetlenmişti.

“Yapamazsın” dedi. Beni şaşırtmaması gerekirdi. Ama bir an için gerçekten afalladım. Zihnimdeki soruların cevabını vermesi beni daha da ürküttü. Sanki asırlardır öylece duruyorduk. Beni öldürmek istese çoktan yapmış olurdu. Peki, ne istiyordu? Sakin sesinde insanı ürperten kısık ve belli belirsiz bir kımıltı vardı. “Hayır, seni öldürmeyeceğim” dedi. Cesaretimi topladım. Ne olacaksa olsundu. “Peki, ne istiyorsun” diye sordum. Biraz geri çekilip yüzüme dikkatlice baktı. “Bunu nasıl yaptın?” dedi. “Neyi ?” dedim. Yüzündeki şaşkınlık, araştıran, düşüncelerini doğrulayacak kanıtlar arayan şüpheli bakışlara dönüştü. “Gerçekten bilmiyorsun değil mi?” Kristal kahkahası kulaklarımda çınladı. “Anna. Sen… Zihnime konuştun Mon Ange.” “Hayır… Hayır. Bunu yapmış olamam.” “Evet olabilirsin.” Bir anda üzerimden kalktı. Toprak yola bakan pencerenin önünde durdu. Bana bakmamak için çabalıyor gibiydi. Korkunç bir sırrı açıklayacağı zamanlarda yaptığı gibi sıvı, soğuk bir sessizliğin ta dibine çöktü. Sonsuzluk gibi geçen dakikalardan sonra renksiz kımıltısız lığını bozdu. “Ailen hakkında ne biliyorsun?” dedi. Uzaklara dalıp gitmiş gözlerindeki ciddiyeti gördüm. Sonra yattığım yerden kalkıp kısık bir sesle konuştum. “Babam İngiliz hükümeti adına çalışan bir ateşeydi. Avustralya, İzlanda ve birçok yerde görev yaptı. Dünyanın birçok yerini dolaştı. Annem Balding‟ lerin tek kızıydı. Sığır tüccarlığıyla başlayıp geniş araziler satın alan emlak zengini ünlü Balding‟ ler...” “Peki ya ataların?” “Ah evet… Skandallarla dolu Remington‟lar, tutucu Balding‟ler. Sıradan ailevi meseleler. Hiçbiri sır değil.”

“Yani hiçbir şeyden haberin yok

Bu bir soru değildi. Gerçeği dile getiriyordu. Şüphe dolu bakışlarını bana çevirdi. Hala yüzümde bir şeyler bildiğime dair zayıf bir kanıt arıyormuş gibi baktı. “Ne bilmeliyim Sasha? Babamın çapkın akrabalarının seks skandallarını mı? Yoksa Balding papazlarının kan donduran hikâyelerini mi?” “Ataların, annenin akrabaları,1600‟ lerin sonlarında Salem‟ den geldiler. Krallığın daha güvenli olduğunu düşünüyorlardı. Birçoğu küçük işlerde çalışmaya, banliyölerde sakin bir hayat sürmeye başladılar. Diğerleri, aşk büyüsüyle kafayı bozmuş birkaç aristokratın himayesine girdi. Yeni Dünya „da kalanlar öldüler, yakıldılar işkence gördüler ve katledildiler. Kaçıp kurtulabilenler burada bile iyi gizlenmek zorundaydı. Onlara yardım eden birçok nüfuzlu kişi vardı. Bunlardan biri Lilyana‟ydı. Tahmin edeceğin gibi o da bir vampirdi.” … Küf kokan yarı karanlık soğuk bir bodrum katında hayli küçük bir sandalyenin üzerinde oturuyordum. Ellerim arkamda bağlıydı. Tek yapabildiğim arada sırada kafamı çevirip güneş ışığının yarım sızdığı küçük pencereye bakarak saati tahmin etmeye çalışmaktı. Buraya nasıl gelmiştim? Hafızamı kurcaladım. Sanki çantamın içinden anahtarlarımı çıkarmaya çalıştığım o tatsız zamanlardan biriydi. Sisli ve bulanık görüntülerin eşliğinde olmayan bir bulmacanın parçalarını birleştirmeye çalışıyor gibiydim. Etrafta en ufak bir ses yoktu. Ensemde tuhaf bir ağrıyla uyanmıştım. Bayıltılmış mıydım? Herhangi bir yerimden kan akmadığına emindim. Sadece rahatsız sandalyenin üzerinde oturmak bacaklarımı uyuşturmuştu.

İçeri 1.80 boylarında yarı ukala bakışlarında toprak rengi pırıltılar olan bir adam girdi. Sandalyenin izin verdiği ölçüde toparlandım. Üzerindeki beyaz gömlek yeni yıkanmış ve ütülenmiş gibi duruyordu. Açık renk kotu biçimli kalçalarını ele veriyordu. Kumral saçları kısa kesilmişti. Akşam güneşi buğday teninde gölgelerle geri çekiliyordu. Tam önümde durdu. Dudakları küçümseyen bir gülümsemeyle büzüldü. “Merhaba küçük hanım.” Somurtarak yüzüne baktım. Tek kelime etmeye niyetim yoktu. Bir de beni kaçıran biriyle sohbet mi etmem bekleniyordu? Yine de merakıma yenildim. “Sen de kimsin? Burada ne arıyorum neler oluyor? “ “ Hımmmm ben... “

Sanki karar vermeye çalışıyor gibiydi. Sonra aradığı cevabı bulmanın neşesiyle yüzünde neredeyse babacan bir ifade belirdi. “Bana Raven diyebilirsin.” “Ne! Kuzgun mu? Nesin sen deli mi? Sapık takipçi mi? Ya da seri katil falan mısın?” Şen kahkahası odayı doldurdu. Kötü adamlardan biri olmasa güzel bir gülüşü olduğunu düşünebilirdim. “Şansına küçük hanım hiçbiri değilim.” Odanın içinde volta atmaya başladı. “Burada ne arıyorum öyleyse?” “Erkek arkadaşında bize ait olan bir şey var. Seni onunla takas edeceğiz.” “Benim erkek arkadaşım yok seni psikopat beni derhal serbest bırak!” “Öyle mi? Şu yakışıklı Alex neyin oluyor öyleyse?” “Ahhhhhhhh yine mi o? O benim hiçbir şeyim olmuyor. En az senin kadar deli sapık bir adam o da.” Yüzünde çok eğlenen bir ifadeyle yine sandalyeye yaklaştı. “Aranız mı bozuk küçük hanım? Yoksa seni istediğin kadar sert beceremedi mi?” “Seni pislik! “ Sandalyede deli gibi kıpırdanmaya başladım. Ellerimi iplerden kurtarmaya çalıştım. Boşuna uğraşıyordum. Kesin gemici düğümü yapılmıştı. Brandon‟ın yelken gezilerinde yaptığı tuhaf düğümlerden biri gibiydi. İçi boş çirkin bir kahkaha ile kapıyı kapatıp çıktı. … “Onca zaman neden aramadın? Tek bir kelime yazmadın.” Bütün o günler geçmek bilmeyen saatler boyunca sadece” özledim” yazmak istediğimi ama elimin bir türlü tuşlara uzanmadığını nasıl anlatabilirdim? Bir yabancıya kendimi, aynadaki diğer beni ve karanlıktaki sessiz üçüncümüzü nasıl açıklardım? Onu başkalarının ellerine alay edilmeye, yaralanmaya ve sığlığa mahkûm ettiğimi nasıl itiraf edebilirdim?

Gece boyunca kafamın içinde dönüp duran hayli açık saçık sahneler, binlerce el vücudumda dolaşıyormuş gibi irkildiğim kısa anlar, yok gibi görünüp yanmaya devam eden el değmeyen bir ateşin kalıntıları; hepsi sanki beni parçalara ayırıp, tenimi yırtıp dışarı saçılmak istercesine derinden yarı barbar çığlıklar atıyordu. Uygarlığa dönmek isteyen yanım oyalanmak, bedenimi yormak, dikkatimi korktuğum şeyden uzaklaştırmak için tepiniyordu adeta. Ama ikimizden başka biri daha vardı, orada, yarı aydınlık köşesine çekilmiş, gri koridorlarda bizim yokluğumuzla huzur bulan, uçurum kenarlarında gezinen biz diğerlerinden bunalmış, alaylı yüzündeki bilgelikle bize dokunmadan, bize karışmadan dimdik duran bir parçamız. Ona ellerimi uzattım, dinginliğinden bir parça istedim. Gözleriyle güldü. Dudakları dümdüz, ifadesizdi. Yalnız gözlerinde soluk ışıltılar vardı. Sonra yavaş yavaş yok oldu, karartıların arasında giderek küçülerek gözden kayboldu. Yine ikimiz baş başa kalmıştık. Nefes alıp titreyen sesimle zorlukla hatırladığım satırları tekrarladım. “Kendimi şeytan çemberimden azat edemezdim Raven. Bu karanlıkta yaşamaya zorunluydum. O kadar ışıklıydı ki gökyüzün altında olmaya korktum.” “ Her zamanki gibi benden gerçek cevapları esirgiyorsun. Süslü satırlara sığınıyorsun.” “Benim için birine sırtımı dönmenin imkânsız olduğunu anlamıyorsun.” “Onca zamandan sonra dahi mi? O kadar sırdan ve paylaştığımız bütün o şeylerden sonra hala mı? Bu nasıl bir güvensizlik?!” “Ben hikâyeler yazmayı severim biliyorsun. Hepsi gerçek olabilir veya hiçbiri doğru olmayabilir. Sen seç. Ben sen ne istersen o olurum. Yeter ki beni rahat bırak. Beni yalnızlığımla dokunulmadan bırak “ … Tuhaf titrememelerim geçtikten sonra bir shot tekila belki daha iyi cila olurdu diye düşündüm. Son içkiyle kafamda gerçekten de ışıksız bir yaz gecesinden firar etmiş binlerce yıldız dönmeye başladı. Balkona çıktım. Bir sigara daha yaktım. Dumanı havaya üfledikçe rüzgâra karışan beyaz nikotin bulutu zihnimde keskinleşen berrak kristal parlaklığında her şeyi bir kez daha yüzüme çarptı. Ne kadar ileri gidebilirim diye düşündüm. Sonra anladım. Bir anda kafama dank etti. Hiç bir zaman sınırlarım olmamıştı. Şimdi de yoktu. Sadece kendimden korkuyordum. Yine de ihanetlerin en büyüğüyle içimde direnen arzu, siyah, simsiyah yeleleri uçuşarak dörtnala üzerime gelen bir at gibi bütün o netliği bulandırıyordu. Bordo saten pijamalarımı giydim. Saçlarımı düzelttim. Biraz parfüm bile sıktım. Yüzüme okunamaz bir ifade takınmaya çalıştım. Elinde anahtarla kapıda belirdi. Siyah deri ceketi, kot pantolonu, hayli seçkin duran gri tişörtü… Banyoda aynanın önünde duruyordum. Göz göze geldik.

“Geldin mi?” dedim. Banyo kapısına doğru bir hamle yaptı. Eliyle duvara yaslandı. O an tıraş losyonunun kokusu tüm banyoyu doldurdu. “Hayır, daha yoldayım.” dedi gülerek. Onunla ilgilenmemeye çalışarak nemlendiriciyi yüzüme boca etmeye devam ettim. Mutfağa doğru yürüdü. Fırsattan istifade kapıyı kapadım. Kilitlenememesi ne kötü diye düşündüm. Sonra lanet olasıca sancı geri geldi. Tıraş losyonunun kokusu korku filmlerindeki hasta kötü adamlar gibi tüm duyularıma saldırıyordu. Kokunun yoğunluğuyla boğulur gibi oldum. Sonra dışarı çıkıp mutfaktaki adamın dudaklarına yapışmamak için tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim. Acıya sığındım. Kendini beğenmişliğinden duyduğum tiksintiye, intikamın susamışlığına. Uzun zaman geçmiş olmalıydı ki ayak sesleri kapının dışında duyuldu. İçeri girdi. Kapıyı kapattı. Mikroskop altındaki bir şeyi inceliyormuş gibi yukarıdan yukarıdan baktı. Kaşları yarı çatılmış soru soran gözleriyle bir hışımda kolumu yakaladı. Morluğun olduğu yere bastırdığı için küçük bir acı çığlığı attım. Yanmış gibi elini çekti. Diğer kolumu kavradı. Beni kapıdan dışarı sürükledi. Ebeveyn banyosunun kapısını açtı. Beni duşun altına doğru ittirdi. Çıkmaya çalıştım ama musluğa uzanarak çıkışı kapattı. “Bu iyi gelebilir” dedi. Sonra buz gibi su kafamdan aşağı akmaya başladı. Pes ettim. Duvara yaslandım. Dişlerim takırdayarak suyun altında durdum. Kollarımı birbirine kenetledim.

Deri ceketini yere fırlattı. Çoraplarını çıkardı. Bana doğru yürüdü. Suyun altına girdi. Dudaklarım titreyerek “Üşüyorum” diyebildim. “Birazdan ısınır. Çok içmişsin. Sevişirken ayık olmanı istiyorum.” Tekrar kapıya yöneldim. Bu sefer arkamdan belime sarıldı. Elleri beni olduğu yerde tutmakta ısrarcıydı. Yüzüm duvara dönüktü. Dakikalarca öylece elbiselerimizle suyun altında durduk. Bir şeylerin durulmasını bekler gibiydi. Yüzüme düşen saçlarımı çekti. “Kendine geldin mi ?“diye sordu. Dudakları yanaklarımdan boynuma oradan omuzlarıma kaydı. Pijamanın askılarını çekiştirmeye başlamıştı ki yüzüne baktım.

Bir an duraksadı. Sonra yüzü aydınlandı. “Hayır” dedi. “Bu gece farklısın. Sadece şefkat istiyorsun.” Ahh işte. Bütün kalkanları, demirden çitleri ve çelik duvarları yerle bir eden buydu. İçindeki liman. Bir şeyler kötü gittiğinde omuzlarına gömüldüğüm baba tasviri. Güç. Fiziksel değil, ruhsal bir güç. Sonra üzerimdekileri çıkardı. Kendisi de soyundu. Havluyu üzerime sardı. Duşun içinde yüzen elbiselerin arasından yatak odasına geçtik. Beni yatağa yatırdı. Havluyla her yerimi kuruladı. Kollarından destek alarak üzerimde duruyordu. Bir dizi bacaklarımın arasındaydı. Gözlerimin içine baktı. “Sen her zaman sevgilim olacaksın.” Dedi. Dudakları benimkileri buldu. Dudaklarımızı içimize çekmek istercesine öpüştük. Elleri göğüslerimi buldu. Haşin bir şekilde sıkmasını bekledim. Ama yapmadı. Sadece avuç içlerini uçlarında gezdirerek daireler çizdi. Sonra dikleşen göğüs uçlarıma dilinin ucuyla yavaşça dokundu biraz ıslattı. Dişleriyle hafifçe çekiştirdi. Göğüslerimi dudaklarından ve dilinden oluşan ıslak ve sıcak karanlığa gömdü. Büyük bir açlıkla emmeye başladı. Dişleri tenime değdikçe küçük çığlıklar attım. Elleri bacaklarımın arasına gitti. Önce ıslaklığıma dokunmadı. Sadece kasıklarımı karnımı okşadı. Dudaklarıyla belli belirsiz öpücükler kondurdu. Belki de yarı dokunuyor olması daha tahrik ediciydi. Bacaklarımı araladı. İçime girdi. Çığlık atamayacak kadar sakinleşmiştim. O yüzden sadece ağladım. Nereden geldiği belirsiz yaşlar tüm yüzümü kapladı. Yüzünü yaklaştırdı. “Sakin ol” dedi. İçimde gidip gelmeye başladı. Zevk büyük ve sisli dalgalar halinde vücudumu esir aldı. İçimden çıktı. Beni yan döndürdü. Ayak bileğimi yakalayıp biraz geriye çekti. Tekrar içime girdi. Çok yumuşak kahredici derecede ağır hareketlerle içimde gidip gelmeye devam etti. Onu daha çok hissetmem lazımdı. Daha sert yapmasını istiyordum. Dileğimi duymuş gibi aniden sonuna kadar yüklendi. Dairesel hareketlerle içimdeki tüm duvarlara değdi. Geri çekilip kalçalarımı avuçladı. İçimde hızla gidip geliyordu. Vücutlarımız darbelerin etkisiyle sarsılırken ikimizden de boğuk sesler çıkıyordu. Bacaklarımı kaldırdı. Ayaklarım yüzüne değecek gibi oldu. Kalçalarımdan tutup beni kendine çekti ve ağırlığını kullanarak bacaklarımı tekrar bana bastırdı. İçime daha sert girip çıkmaya başladı. Çığlık attım. Elleri belime kaydı ve beni iyice kendine çekti. Çılgınca öpüşmeye başladık. Boğazından boğuk iniltiler yükseldi. Öyle bastırıyordu ki yatağın parçalanacağını düşündüm. O an orgazm büyük bir dalga gibi bedenime çarptı. Tırmaladım,

dişlerimi omzuna geçirdim. Kalçalarını hızla içime itti. Doruğa ulaşırken bağırdı ve gürültüyle boşaldı. … Raven büyük bir korkuyla koyu pelerin güruhunun arasında alevlerin çerçevelediği ayin çemberinin tam ortasında duruyordu. Yaralıydı ve gömleğinin yan tarafından sızan kan toprağa karışıyordu. Ne yapabilirdim? Hakkında ne hissettiğimi bile bilmediğim bu yabancı için hayatımı tehlikeye atmalı mıydım? Bunu yapacaksam dahi yardım almalıydım. Alex onu kurtarmakla ilgilenmezdi. Raven onun için değersizdi. Peki ya ben? Ben de onun için bir piyondum. Ama planlarında hala bir yerim olduğunu hissediyordum. Henüz tamamlanmamış bir şey. Sırf bu yüzden kendimi tehlikeye atarsam beni kurtarmak zorunda kalacaktı. Bundan adım gibi emindim. Kendimi çemberin ortasına attım. Çember onun kanıyla mühürlenmişti. Bir vampir ya da başka bir doğaüstü varlık artık alevden çizgilerin içine giremezdi. Ama ben insandım. Damarlarımda hala sıcak kırmızı sıvı akıyordu. Bu büyüyü bozabilirdim. Ama yapmayacaktım. Kana susamış güruhu dışarıda tutmanın tek yolu onlara kendi silahlarını doğrultmaktı. Yine de kapana kısılmış olacaktık. Tam o anda alevlerin aydınlattığı çemberin dışından karanlık bir köşeden uçarcasına bize doğru gelen Alex‟i gördüm. Koyu gölgeli uğultularla mırıldanan kalabalığı elleriyle yararak alevlere koştu. “O benim kölem! Burada ne işi var? Buna nasıl cesaret edersiniz? Bu bir meydan okumadır. Buna sessiz kalacak değilim!” diye bağırdı. Armand alevden çembere yaklaştı. Siyah uzun saçları esmer teniyle süslenen yakışıklı yüzünün iki yanında güzelce taranmıştı. Elinde biraz önce Raven‟a sapladığı hançeri tutuyordu. Siyah gözlerinde küstahça bir meydan okuma vardı.

“Kardeşim “ dedi. “Bu sefil yaratıklardan hangisi senin kölen?”

“O…Kız… Benim kölem O.” dedi diğer vampir. Armand sinirli bir şekilde güldü. “Ah Esenin… Sevgili köleniz buna kendisi gönüllü oldu. Bırakın varlıklarımızı daha fazla kanla kutsamak için yerinde kalsın.”

Tişörtümü çıkarıp yarasına bastırdım. Neredeyse bayılmak üzereydi. Kalabalığın önünde çamaşırımla kalmak rahatsız ediciydi ama ölmesine izin veremezdim. Yattığı yerden gözleriyle beni takip ediyordu. “Bu kadar güzel göğüslerin olduğunu bilsem seninle asla arkadaş olmazdım Karanina” dedi. Bana yakıştırdığı Anna Karanina lakabı bir zamanlar sinir bozucuydu. Ama şu an ölmekte olan bir adamın son arzusu gibi bütün pişmanlıkların yansımasıydı sanki. Çemberden kurtulmanın bir yolunu düşünmeye başladım. Mührü bozarsam bizi öldürürlerdi. Raven elinden geleni yapmıştı. Çemberi mühürlemişti. Dışarıdakiler için tek seçenek onun ölmesini beklemekti. Ya da onlara yardım edecek vampir yalakası bir cadı bulmak. Bu pek uzak bir olasılık olmasa da diğerinden daha zordu. Wiccanlar yaptıkları her şeyin kendilerine üç katı olarak döneceğini bilirlerdi. .... Alex, odanın diğer ucunda Nathaniel'ın yanına çömeldiği kanepenin üzerinde uzanıyordu.yarıya kadar açılmış gömleğininin altında parlayan pürüzsüz teni,sımsıkı kenetlenmiş dudakları alnına düşen koyu renk perçemleri, yığılmış gibi uzattığı uzun bacakları... Bir ölü omasaydı dünyanın en güzel erkeği olabilirdi. .... Binlerce parçaya bölünmüştüm. İyileşmemin imkanı yoktu.Ruhumdaki çatlaklardan sızan gün ışığı içimdeki vampirin canını acıtıyordu.O ise, asla beni dahil etmediği sonsuzluğunda eğilip bükülmeden, aşındırılmadan var olmaya devam edecekti.İnsan yanım hala yaşadığımı iddia etse de artık vahşi bir yarı-tanrıdan başka birşey değildim. ..... Vlad'ı sevmemek imkansızdı.Solgun yüzünde, gece gözlerinin gölgesinde son anda fark edilen kumral saçlarında insanı iliklerine kadar titreten sonsuz bir büyü vardı. Onunla olmak hem korkunç hem de eşsizdi. Sanki Şeytan'ın ta kendisiyle bir yemekte ya da sinemada buluşmuşsunuz gibi direkt yüzünüze bakarak konuştuğu, kapınızı açtığı ya dayanınızda durup hareketsiz kaldığı anlarda saygı ve korkuyla karışık bir çekingenlik üzerinizi bir kefen gibi kaplıyordu. ... İşte istediği olmuştu. geri çekilmiştim.babamın ve atalarımın bana miras bıraktıkları bu karmaşayı çözmeye gücüm yetmiyordu.Vlad ve çılgınlıkla geçen o kısa zamanlar ve hatta uzak bir gezegen gibi soluklaşan anılarımda herkes artık çok uzaktı. ...

"Lanet olsun Anna" diye kükredi."Onlar dünya üzerindeki en güçlü cadılardı ve yine de öldüler.Kadimlerle tek başına savaşamazsın." "Belki de ölmek istiyorum.Bunu neden umursadığını anlamıyorum.Aramızda hayatını benimkiyle bağlayan bir tür büyü mü var? Ya da kanını içtiğim için acımı mı hissedeceksin? Her ne saçmalıksa söyle de seni bu işkenceden kurtaralım.Böylece o çok kıymetli sonsuzluğun boyunca bana katlanmak zorunda kalmazsın." Arkamı döndüğümde sadece birkaç santim uzağımdaydı.Kolumu kavramış gözlerinde dile gelmeyen bir öfkeyle bakıyordu. .... 1998 yazıydı.Koyu gölgelerin arasında Trapani'deki bağ evimizin uçsuz bucaksız arazisinde geziniyordum.Güneş tepelerden göz kırpmaya devam ediyordu. Kırk beş dereceyi bulan sıcaklık insanı hayatından bezdiriyordu.En azından kasvetli havaları ve kar soğuğunu seven beni.Erice dağının tepelerinde ısrarla kurumadan kalan küçük makiler yeşil küçük lekeler gibi açık gri kayaklara tutunmuştu.Paris'i Vancouver'ı ya da Londra'yı özlemiyordum.Kırsalın küçük dünyasında herşeyi unutmayı öğrenmiştim. Asmaların köklerinden sökerek çıkardığım ayrık otları tarla boyunca sevimsiz öbekler oluşturmuştu. Terleyen avuçlarım, bahçe makasının açtığı henüz iyileşmemiş yaraya değen sarı eldivenlerim, her yanı toprak ve üzüm lekesi olmuş eski tulumum,dağınık kızıl saçlarıma tutunan küçük ot parçaları... Doğama aykırıydı evet. Ama başkası gibi davranmayı öğrenmiştim.Neyse ki babamın Chardonnay'le Merlot'u ayıramayacağını ve annemin şaraptan çok Bacardi insanı olduğunu göz ardı etmiştik ve dedem Harvey Remington'ın bir zamanlar bilmem hangi tüccarla kumar oynarken kazandığı bu araziyi satmamıştık.Bu sayede şimdi sığınacak bir yerim vardı. .... Camp Bordain'de bir battaniyenin altındaydık. Geceye yayılan yıldızları seyrediyorduk.Ölecektim.Yanımdaydı ve bana daha önce hiç duymadığım etnik bir şarkı mırıldanıyordu.Belki de daha çok bir ninniydi. "Fikrini değiştirebilirsin." dedi. Bana doğru rahatsızca döndü.Ellerini yanağının altına sıkıştırdı.Mavi gözleri gece karanlığında ışıl ışıldı. "Endişelenme.İnsanlar bunu hep yapıyor." dedim. "Şu an seni etkileyebilmeyi çok isterdim." Gecenin mavi ışığıyla parıldayan göle baktım.

"Elimde kalan tek şey varlığım. Özgür iradem.Şimdi ölmeye yakınım ve bana onu da benden koparmak istediğini söylüyorsun. Ne yapabilirim ki? Zayıf bir kalbim ve güçsüz bacaklarım... Görüyorsun işte herşey bana ihanet ediyor. Bilincimi kaybettiğimde aklındaki neyse yapıcaksın. Bunu biliyorum. Huzura kavuşmama izin vermeyeceksin." "Seni kaybetmeyi reddetmem o kadar kötü mü?" .... "Seni herşeyden, herkesten hatta kendinden bile koruyacağım.Sonsuz ve değersiz varlığım üzerine yemin ederim ki hiçbir şeyi asla senin kadar istemedim." "Vlad..." "Hayır dinle.Eğer geri dönemezsem devam etmeni istiyorum." Dünyam ayaklarımın altından kayıyordu.Derin, soğuk bir karanlığa sürükleniyordum.hareket etmedim.sadece gri çelik gözlerine baktım.Dudakları kımıldadıkça kelimeler havada asılı kalıyor, ağır çekimde aramızdaki boşlukta yüzmeye devam ediyordu.Yine de kulaklarım sesleri duymuş zihnim tüm o sözleri nasılsa algılamıştı. "Herşey olabilir.Herşeyi isteyebilirsin.Senin için ölmemi, savaşmamı ya da acı çekmemi.Ama bu...hayır bu... olmaz." Tam karşımda dikildi.Yeşil gri bakışları gözlerimi buldu.Tüm görüşüm bir sıvının içindeymişiz gibi dalgalandı.Herşey bulanıklaştı. "Senden istediğim yaşaman Anna.ne olursa olsun yaşaman." .... Fethetmek istedigim tüm zirveler Everest degildi elbet.gözümü diktigim daha kücük tepecikler alçak sıradaglar da vardı. Yine de icimde kendi kanımın tadını arzulayan,müthis bir açlık hissiyle dolup taşan varlık her kimse onu ehlilestirmek bana düsüyordu.Sanki kanımı akıtsam bu agırlık hissinden kurtulacaktım.Etrafımdaki bu boğucu havadan ve kemiklerime isleyen o korkunç nem tabakasından.Artık hicbir şey bogulmama engel olamıyordu.Geceyi her zaman sevmistim.bir gece yaratıgı olabilecek kadar hem de.şimdi ruhumdakinden daha büyük bir karanlıkta huzurla beni sarmalayan bu ışıksızlıkta dikiliyordum. Her zamanki gibi büyük bir zarafetle havada süzüldü.Hareketlerinde alısılagelmis bir incelik,eski zamanlardan kalma bir asalet vardı.Karanlıkta yüzüme baktı nasılsa gittiği her yeri aydınlatıyordu. "Burada ne yapıyorsun?"

"sadece karanlıkta dikiliyorum" "cevabını artık vermen gerekiyor" "bu birseyi degistirecek mi?" "haklısın degistirmeyecek" Belime sarıldı.birlikte donuk ve Simsiyah gece gögüne yükseldik Ucabildiğini bilmek ve uçarken yanında olmak kesinlikle iki farklı şeydi Yüksekten korktuğum için degil,1000 yıldan uzun zamandır benim anlayamadıgım ve belki de asla çözmeyi basaramayacagım bu dünyada yürümüş bir ölümsüzün insafına kaldığım için endişeliydim. * Hissettiğim şey utanç mıydı? Evet belki utanç ve pişmanlık arası bir duyguydu.spor ayakkabılarımı giyip maratona çıkmama sebep olucak şeyler yapmaktan ne zaman vazgeçicektim? "Burada sessizlikten başka hersey var." "Bu yüzden mi gidiyorsun? Zorunda degilsin." "Bu yaptıklarımız...ah Tanrım ...hazmetmem uzun zaman alacak" "Aylarca sahip oldugum bütün hücrelerle seni istedim.Sense sürekli kaçtın.dünyanın öbür ucuna gittin.benden uzaklaştın.şimdi sana istediğini verdim.En vahşi hayalini.ve sen! Lanet olsun ki sen yine kaçıyorsun!Seni korkutan ben degilim Anna! Sen kendinin ödünü yeterince patlatmışsın!" Orada yüzyıllık bir ağaç gibi durdum.bacaklarımı hareket ettirip kaçmama engel olucak köklerim olmadıgı halde başımı vurucak son darbeyi bekledim.Dişlerimin takırtısı yandaki ormandan duyulacak kadar yüksekti sanki.Sessizliğe batıp hiç olmak fırtına geçene kadar saklanmak istedim.Ama artık çok geçti bir yelken diregi kadar açıktaydım. Mutfağa gittigini anlamadım bile.Göz açıp kapayıncaya kadar giyinmisti.Gözlerimi mavi tişörtüne ve kotuna diktim.Buz kalıbını alnıma dayayıp tutmam için elimi üzerine yerleştirdi.Dudağımda donup kalmış kan lekelerini temizledi.Hareketleri mekanik ve hissizdi.Bana dokunmamaya özen gösteriyordu.Alnı kızgınlıkla kırışmıştı ve çatık kaşlarının arasından kınayan mavi alevler yükseliyordu.Aniden elindeki bezi yatağa fırlattı.Yabancı bir ses herşeye noktayı koyucaktı.

"Şimdi git Anna.seni o odaya tekrar kapatıp zihninde dönen tilkileri tek tek yüzüne çarpmadan defol buradan" Büyük salona ilerlediğini gördüm.piyanoya yaklastı.uçlarındaki görünmez ağırlıkla parmaklarını tuşlarda sürükledi Müzik beni dünyanın,imkansız dansımızın sonuna kadar takip edecekti.ondan kaçışım yoktu.notalar zihnimi işgal ettikçe artık sessiz,sakin ve yatıştırıcı olmaktan çıkan melodi aynı onun yaptığı gibi her yanımda yaralar izler bırakarak cezalandırıyordu beni Balo salonunun zemininde ne kadar yattığımı bilmiyorum.gözlerimin açık oldugunun,ellerimi başımın iki yanında tutup yüzükoyun uzandığımın farkındaydım. Uzun bir süre,belki günler boyunca tek ayağı kırık sallanan sandalyeye ve her tarafı tozla kaplı zemine boş boş baktığımı hatırlıyorum. Zihnimdeki boşluk beni yanıltmıyorsa kızdığım ve tiksindiğim kendimden başkası değildi.hak ettiğimi bulmuştum.şikayet edemezdim.Önceki hayatıma dair kareler zorlukla ördüğüm duvarları aşarak su yüzüne çıkmıştı.Annemi,arkadaşlarımı,evimizi,Paris teki özgür günlerimi anımsıyordum.ama o zaman diliminde bıraktığım kız sanki ben değildim.geçmişte kalan soluk ve yabancı bir yüzdü.artık tanıyamadığiım kilometrelerce uzaklaştığım bir yabancı.Sakat ruhumun ve yorgun bedenimin çözüldüğü gün vitray camlardan sızan zayıf ışığı fark etmiştim.Buz kütlesinden sıyrılan dokunulmamıs,bozulmamış Bir beden gibi doğruldum.elimle boynumu ovaladım.dizlerim ve ellerimden destek alarak ayağa kalktım. Salonun kapısından dışarı,yukarı tırmanan geniş merdivenleri,göz alıcı aydınlığı ve muhteşem kristal avizesiyle görenleri hayrete düşüren yüksek tavanlı antrede durdum.Gözlerim beni yanıltmıyorsa gördüğüm çıkış kapısıydı.bir zamanlar aylarca aradığım ama asla bulamadığım kapı.Malikaneyi ana yoldan ayıran bahçeyi yavaş adımlarla geçtim.Dizlerimin ve boynumun ağrısı neredeyse dayanılmazdı.etrafı çimler ve renkli çiçeklerle kaplı toprak yolda düşmemek için kendimi epey zorladım. Ufka yakın bir noktada,kara cüsseleriyle somurtan kayalıklar.İlk görebildiğim onlardı.Çıplak ayaklarımla yürüdüm.topuklarıma batan çakıl taşlarına yol kenarındaki arsız dikenlere aldırmadan ilerledim.ıssızlığın ortasında bulutlara,mavi-gri gökyüzüne içi boş bir avuç gibi uzanan kayalıkların ucunda durup fırtınanın kışkırttığı boz bulanık suya baktım.ve hiç tereddüt etmeden kendimi aşağı bıraktım. Parlak ve ıslak bir betona çarptım ve sert zemin yarılıp beni içine aldı.önce dibe çekildim sonra ağırlıksızmışcasına yükseldim.ölmedigimi durmadan üzerime çöreklenen dalgaları hissedince anladım.bu nasıl olabilirdi?nasıl olmuştu da ölmemiştim? Ufukta çakan renksiz ve parlak şimsekle birlikte birden zihnim aydınlandı.ah lanet! Lanet olasıca bana kanından içirmisti.neredeyse 20 metreden okyanusa atlayıp ölmememi başka neyle açıklayabilirdim ki?

Ah Alex.ama bunca zaman sonra çıkış kapısını bana göstermişti.demek ki beni artık yanında istemiyordu.dönmemi istemiyordu.öyleyse gururumdan arta kalan kırıntıları diğer eşyalarımla bir valize tıkıp gitmeliydim. .... Yüzûnde aynı vakar kaplı maskeyle konustu: "Mon ange.Yatakta, kütüphanede, mutfakta, salonda, banyoda ve bu evin diğer kırk odasında seni kollarımda tutarken yüzünün aldıgı hali hatırlamadığımı mı zannediyorsun?" "Birlikte geçirdiğimiz o günlerden sonra kafanı kuma gömüp herşeyi unutabilecegini mi sanmıştın? Aklından ne geçiyordu?" "Bunu zaten bildigini sanıyordum." "Zırhını kullandığında hayır." "Benim bir zırhım yok." "Yanılıyorsun anna.sen istemezsen düşüncelerini okuyamam." "Bu da ne demek şimdi?" "İcten ice bilmemi istediğin için aklını okuyabiliyorum demek." Yüzûne baktım.Mavi gözlerine.Gerçeğe ya da bir aldatmacaya dair kanıt yoktu. "Açık sözlülüğün için teşekkür ederim.Eğer izin verirsen..." Aramızdaki mesafeyi bir nefes alış süresinde kapatmıştı.gözleri üzerimdeki her noktayı izliyordu.Beynimde tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Tüm cesaretimi toplayıp yüzüne baktım. "Lütfen sadece dinle Sasha" Olduğu yerde kımıltısız durdu.soguk mavi gözlerinde bir ipucu bulmak imkansızdı. "Sadece kendimden beklemediğim şeyler yapıyorum.ne dönüstügüm insanı ne de eskiden oldugum kisiyi anlayamıyorum.Herşey çok yabancı.sana kızmıyorum.Seni hicbirseyden sorumlu tutmuyorum.olanlarda ikimizin de payı vardı.Ben artık kim oldugumdan ve istediğimden emin degilim.Sanki içimde baska biri var ve bazen herhangi birsey olana kadar kontrolü onun ele gecirdiğini anlayamıyorum bile" "Seni temin ederim Anna bir jeykıl ve hyde sendromu yaşamıyoruz "

"Bütün bunların anlamı ne peki?" "Büyüyorsun,degisiyorsun.yerinde saymayı ve ölene kadar aynı küçük kız olarak kalmayı mı bekliyordun? 1 yıl sonra 11 ekim Hayatımın anlamsız göründügü o kısa ama sonsuzluk gibi gelen anlardan birinde yine ona dönmeye ugrasıyordum.Zihnim büyük bir inatla ruhumda çelişkiler yaratan tüm o şüpheleri ortadan kaldırmaya uğraşıyordu. Ninayla geçirdiği aylar,beni öldüımeye kalkması ve en önemlisi ailemi katletmesi için.Önceden sadece bir şüpheydi.Salonunuzda dönüp duran rahatsız edici bir kara sinek gibi aklımın bir köşesinde başka düşüncelerin, tasarıların gölgesinde saklanan donuk, siyah bir lekeydi.Ama artık biliyordum.Bütün korkunçluğuyla gerçek oradaydı işte.Zihnimde binlerce soru yankılanıyordu.Annem,sarı bukleleri ve ağlamaktan ıslanmış buğulu gözleriyle canım annem.Hayatı için yalvarmış mıydı? Babam annemi bırakıp kendisini öldürmesini istemiş miydi? Çok acı çekmisler miydi?Muhtemelen.Evet.Hepsine evet. Peki ben ne yapıyordum? Lanet olasıca bir aptal gibi aşkımdan ölüyordum. Bu nasıl olabilirdi? Bu adam tarafından öksüz ve yetim bırakılmıstım.Su an tek istediğim intikam olmalıydı.Ama durup düsündügümde bütün bu korkunç suçları islemediğine ve herseyin mantıklı bir açıklaması olduğuna inanmak istiyordum. Bunca kanıta rağmen bütün bunları aklım almıyordu.Karşısına geçip 'Nina yı seviyor musun ? Beni neden öldürmek istedin? Ya da ailemi sen mi öldürdün?' diye sormadığım sürece emin olamazdım. Hem neden önce Nina yı soruyordum ki? Sorsaydım bile gerçegi söyler miydi? İtiraf eder miydi? Yaşlı bir vampiri soru yagmuruna tutmadan önce yapılacaklar listesi iki numarada ondan şerefi üzerine yemin etmesini istemek olabilirdi.Bir numara tabi ki çelik bir zırh bile sizi korumaz mümkün oldugunca uzak durun-ya da yaşamak için kaçın olabilirdi-ne faydası olucaksa-Ama bu saçma söz verme ritüelinin bile ölümsüzleri ne denli bağladığı konusunda bir fikrim yoktu.Üstelik bütün soruların cevabı evetse ben ne yapacaktım? Ne yapabilirdim ki? İkimizi

evime hapsedip herşeyi ateşe verebilirdim.Belki ben de ölürdüm ama atmayan kalbini gögsünden söküp öldügüne emin olduktan sonra. .... "Seni seviyorum Mon Ange." "Bende seni Sasha." Ve silahımı göğsüne sapladım.sadece, küçük, zayıf, önemsiz bir an için öldüğünü düşündüm.Dudakları sımsıkı kapalıydı.Gözlerinde yanıp sönen tek şey kabullenişti.Zamanın akışkanlığında silik bir dejavu anına saplanıp kalmış gibiydim. O an büyük bir rahatlama hissiyle sarmalanmştım. Öğle güneşinde aydınlanan kütüphanede, beni ilk öldürdüğü yerdeydik.Kitapların, tozlu rafların kokusu,parkelerin isyan çığlıkları,tavandaki altın rengi işlemeler, babamın çalışma masası, hepsi, herşey, herşey aynıydı. ... "Uzun zamandır herşeyin farkındaydım Sasha.Sadece bütün bunları dile getirmek zorunda kalmamayı yeğlerdim.Bunun beni kendi gözümde bile ne kadar küçülttüğünü bilemezsin.Sessizliğimi seviyorum.Sûkutun altın olduğuna inanıyorum.Bazı şeyleri ne kadar çok söylersem karşımdakini o kadar duyarsızlaştıracağımı biliyorum.Ama çamurlu ayaklarınla gelip yapış yapış sesler çıkararak parkelerimi mahvediyorsun.Sana bu pisliği temizlemeni söylemiyorum çünkü anlamayacağını biliyorum. Ah Tanrım! Bu kadarı bile fazla.Daha fazlasını sayıp dökmenin yararı olacağını düşünmüyorum.Birbirimizi fazla kırmadan ve herşey daha fazla ayyuka çıkmadan gitmelisin." Kaşlarını çatmıştı. Yine de gözlerindeki merak kıvılcımları saklanmıyordu.Merak ve birşey daha...tam adlandıramadığım bir endişe. Ya da sadece bir isyanın yankıları... "Neden Annabelle? Neden hayatında bir kez olsun çelik kulenden çıkıp üşüdüğünü itiraf edemiyorsun? Neden içindekileri döküp saçmak bu kadar aşağılık geliyor sana? Söylemediğin şeyleri yok sayman mantıklı mı sence? Sustuğunda hepsi bir akıntıya kapılıp yok olmayacak.Aksine daha da büyüyecek. Ve bir gün patlayacaksın Anna. Ama bu olduğunda yanında olmayacağım! Kendi adıma kaybedecek birşeyim yok.Sırlar da kalmadı artık.Şimdi bütün olanları didik didik etmenin tam zamanı!" Sesindeki sarsıcı tonlama üzerimde beklediği etkiyi yapabilirdi.Ama nefretim herşeye galip geliyordu işte. "Hayır. Lütfen bunu yapma.Sana olan sevgimi tüketme.Dokunulmadan kalmasını istediğim tek şey o."

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful