SEMERKANT

Amin Maalouf,
Amin Maalouf, 1949'da Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı; 1976'dan beri Paris'te yaşıyor. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır. Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, ilk kitabı Les Croisades vues par les Arabes (1983, Arapların Gözüyle Haçlılar) ile tanındı ve bu kitabın çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız-Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı (ilk romanı) Leon l'Africain (Afrikalı Leo) ise bugün bir "klasik" kabul edilmektedir. Maaloufun 1988'de yayımlanan ikinci romanı Samarcande (Semerkant) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maaloufun sonraki kitapları yine romandı: Les Jardins de lu-miere (1991, Işık Bahçeleri) ve Le Premier Siecle apres Beatrice (1992, Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl). Amin Maalouf, 1993'te yayımlanan romanı Le Rocher de Ta-nios (Tanios Kayası) ile Goncourt Ödülü'nü kazandı. Son romanı Echelles du Levant (Doğunun Limanları) ise 1996'da yayımlandı. Amin Maaloufun dört romanı yayınevimizce Türkçeye kazandırılmıştır: Afrikalı Leo (1993), Semerkant (1993), Tanios Kayası (1995) ve Doğunun Limanları (1996). AMİN MAALOUF Semerkant ROMAN Semerkant / Amin Maalouf Özgün adı: Samarcande İÇİNDEKİLER BİRİNCİ KİTAP Şairler ve Sevgililer • 11 İKİNCİ KİTAP Haşhaşiler Cenneti • 77 ÜÇÜNCÜ KİTAP Bininci Yılın Sonu • 135 DÖRDÜNCÜ KİTAP Denizde Bir Şair • 189 Ve şimdi, bakışlarını Semerkant üzerinde gezdir! O, yeryüzünün kraliçesi değil mi? Tüm kentlerin kaderini ellerinde tutmuyor mu?

Edgar Allan Poe (1809 -1849) Atlantik'in dibinde bir kitap var. Anlatacağım, işte onun öyküsü. Belki nasıl sonuçlandığını biliyorsunuz: o tarihte gazeteler yazdı, bazı yapıtlarda da belirtildi: 14 Nisan 1912'yi 15 Nisan 1912'ye bağlayan gece, Titanic gemisi, Newfoundland açıklarında battığında, en ünlü kurbanlarından biri de, İranlı bilge ozan, gökbilimci Ömer Hayyam'ın Rubaiyat'ının elyazması tek örneği idi. Bu deniz faciasından söz edecek değilim. Benden başkaları, felaketi dolar ile değerlendirdiler, benden başkaları, ölülerin ve son sözlerinin dökümünü, yapılması gerektiği gibi yaptılar. Aradan altı yıl geçmiş olmasına karşın, layık olmadığım halde bir ara sahibi bulunduğum o deriden ve mürekkepten olma varlık, daha hâlâ kafama takılıyor. Onu, doğduğu Asya topraklarından söküp alan ben değil miyim? Ben, yani Benjamin O. Lesage. Onu Titanic gemisine bindiren ben değil miyim? Bin yıllık güzergâhını değiştiren, çağımın küstahlığı değilse, nedir? O günden beri, dünya her gün biraz daha kana ve karanlığa bulandı. Bana gelince, artık hayat gülümsemiyor. Anıların sesini dinlemek, saf bir ümit beslemek, "onu yarın bulacaklar" hayalini kurmak için, insanlardan uzaklaştım. Altın kutusunun içinde, denizin derinliklerinden çıkacak, kaderine yeni bir macera eklenecek diyordum. Parmaklar ona dokunabilir, onu açabilir, içine dalabilir, gözler aşama aşama serüvenini izleyebilirdi. Keşfedecekleri: şairin kendisi olurdu ve onun ilk dizeleri, ilk aşkları, ilk korkuları! Ve de Haşhaşilerin mezhebi! Sonra, boz ve zümrüt rengi bir resmin karşısında, kuşkuyla dururlardı. Resmin üzerinde ne tarih, ne de imza! Sadece coşkulu ya da bezgin şu sözler var: "Semerkant, dünyanın güneşe dönük en güzel yüzü." BİRİNCİ KİTAP ŞAİRLER VE SEVGİLİLER Kim Senin Yasanı çiğnemedi ki, söyle? Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle? Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen Sen, Sen ile ben arasında ne fark kalır ki, söyle? Ömer Hayyam Bazen Semerkant'ta, ağır ve kasvetli bir günün bitiminde, kentin işsiz güçsüz takımı, baharat çarşısının yanı başındaki iki meyhane çıkmazında, Sogd ülkesinin kokulu şarabını içmek için değil, ama gelen gideni gözetlemek ya da çakırkeyif bir kaç akşamcıya saldırmak için dolanıp durur. Ele geçirilen kişi yere serilir, hakaret edilir, baştan çıkartan şarabın kızıllığını ona yüz yıllar boyu hatırlatacak olan bir cehennem ateşine sokulur. İşte Rubaiyat, 1072 yazında, böyle bir olay üzerine yazılmaya başlandı. Ömer Hayyam yirmi dört yaşındaydı ve bir süredir Semerkant'ta bulunuyordu. O akşam, meyhaneye mi gitmişti yoksa dolaşıp dururken rastlantılar mı onu oraya sürüklemişti? Bilinmeyen bir kenti arşınlamanın taze keyfi, biten günün binlerce biçim alışına açık gözlerle bakış... Gelincik Tarlası Sokağında bir küçük oğlan, aşırdığı elmayı göğsünde tutarak tabanları yağlıyor; çuhacılar çarşısında bir dükkânın içinde, bir kandilin kör ışığında tavla partisi sürüyor, iki zar atışından sonra bir küfür ve tıkırtılı bir gülüş duyuluyordu. İplikçiler geçidinde ise,

katırcının biri çeşmenin önünde durup yüzünü yıkıyor, sonra da uyuya kalan çocuğunu öpercesine, dudaklarını uzatıp musluğa eğiliyor, susuzluğunu giderdikten sonra ıslak avuçlarını yüzünde gezdirip şükrediyor, içi boş bir karpuzu yerden alarak su ile dolduruyor ve hayvanının başından aşağıya, o da içebilsin diye boca ediyordu. Tütüncüler Meydanında, gebe bir kadın Hayyam'a yaklaştı. Peçesini açtığında ancak onbeş yaşında olduğu anlaşılıyordu. Tek söz etmeden, çocuksu dudaklarında tek gülümseme olmadan, Hayyam'ın elindeki kestanelerden bir kaçını çalıverdi. Hayyam şa-şırmadı. Bu Semerkant'da eski bir inanıştı. Bir anne adayı, sokakta hoşuna giden bir yabancıya rastlarsa, yiyeceğini elinden almak cesaretini gösterebilmeliydi. Böylece, doğacak çocuk, onun kadar yakışıklı, onun gibi ince uzun, onun kadar soylu ve düzgün hatlara sahip olacaktır. Ömer, uzaklaşan kadına bakarken, elinde kalan kestaneleri yemeye devam etti. O sırada duyduğu bir uğultu, hız13 I lanmasına yol açtı. Az sonra kendini, zincirinden boşanmış bir güruhun ortasında buluverdi. Kolları ve bacakları upuzun, beyaz saçları dağılmış bir ihtiyar, yere serilmiş, çığlıkları öfke ve korkudan hıçkırığa dönüşmüştü. Gözleriyle yeni gelene yalvarmaktaydı. Zavallının çevresini, yirmi kadar titrek sakallı, sopalı adam almış, az ötede keyifli bir seyirci kitlesi birikmişti. Aralarından biri, Hayyam'ın kızgın yüzünü görünce: "Önemli değil, bu uzun Cabir'den başkası değil" dedi. Ömer sıçradı, bir utanç dalgası gelip boğazında düğümlendi, kendi kendine: "Cabir, Ebu Ali'nin arkadaşı!" diye söylendi. Ebu Ali, aslında sık rastlanan bir isimdi. Ama ister Buhara'da olsun, ister Cordoba'da, ister Belh'de olsun, ister Bağdat'ta, adı saygı ile anılırsa, kim olduğu kolaylıkla anlaşılır. Bu, İbn-i Sina'dan başkası değildir. Batı'da Avicenne diye bilinen! Ömer onu tanımış değildi. Onun ölümünden onbir yıl sonra doğmuş,, ama onu, kuşağının en büyük ustası, bütün bilimlerin üstadı, Mantık havarisi olarak kabul etmişti. Hayyam tekrar söylendi: "Cabir, Ebu Ali'nin en sevdiği arkadaşı!" Cabir'i gerçi ilk kez görüyordu ama, talihsiz yaşamı hakkında bilgisi vardı. İbn-i Sina, Cabir'i kendi halefi sayar, yalnız düşüncelerini sergilemedeki ataklılığını ve pervasızlığını eleştirirdi. Cabir, bu kusuru yüzünden günlerce hapis yatmış, meydan dayağma çekilmiş, son kamçılanması Büyük Semerkant Meydanında, ailesinin gözleri önünde gerçekleşmişti. Cabir bu hareketi asla unutmamıştı. Cesur, gözüpek bir adam iken nasıl olmuştu da böyle ihtiyara dönüşmüştü? Herhalde karısının ölümü yüzünden! Karısı öldükten sonra, yırtık pırtık giysilerle, sendeleye sendeleye, saçma sapan konuşarak dolaşmaya başlamıştı. Cabir'in peşinden, gülüşüp bağrışan, ellerini çırpan, attıkları taşlarla onun, gözlerinden yaş akıtacak kadar, canını yakan bir çocuk ordusu giderdi. Ömer, bütün bunları izlerken "Dikkat etmezsem, günün birinde ben de böyle olacağım" diye düşündü. Korktuğu sarhoşluk değildi; nicedir şarapla aralarında karşılıklı bir saygı oluşmuştu. Onun asıl korktuğu, içindeki saygınlık duvarını yıkmalarından ürktüğü, insan yığınlarıydı. Şurada duran zavallı, düşkün, etrafında çember oluşturulmuş adamı görmek istemiyor, uzaklaşmak istiyordu. Ama yine

gök yüzüne baktı. sonra da kalabalığa seslendi: — Vay canına. genelde din ya da edebiyat dışı her şeye ilgi gösteren adam anlamına geliyordu. Ya sen kimsin? Şeklen sorulmuş bir soruydu. suratı yaralı adam onu tanımamıştı. bir deli. bir feylesof! dedi. Sert olmakla birlikte. Irak'ı Arabî ve Irak-ı Acemî olmak üzere her iki Irak'ın dâhisi. Anlaşılan. ağzı laf yapar. Düşünceye dalma. Sustu. Adam bir adım geriledi ama yine de ısrar etti: — Adın ne yabancı? Hayyam duraksadı. halk yığınından kaçma! Kalabalık çevresini sardı. davetsiz konu14 ğunun karşısına dikildi. Cabir'in üzerine gelmişken doğruldu. İran'ın. ihtiyarı saçlarından yakalayarak. Gözlerinde beliren ani pırıltı ile hempalarına döndü. Kesik Yüz diye tanınırmış. Yani şu zavallı Cabir'e oranla çok daha büyük bir avdı. dudaklarını ancak kıpırdatabildiğini görmüyor musun? Elebaşı bir sıçrayışta Hayyam'ın yanına geldi. işi sonuna kadar götürmek istemiyormuş gibiydi. tanınmış bir feylesoftu. Son derece sakin bir sesle: — Bu zavallıyı bırakın gitsin! diye seslendi. uzaklara gitme. iç çekti. Hele bu son sözcük. Hilali örten bulutları gördü.biliyordu ki. Eli sopalı. İbn-i Sina'nın bir dostunu böylesi bir güruha terk edemezdi. Ağır ağır ilerledi. — Semerkant'da artık tek bir feylesof istemiyoruz! Kalabalıktan bir onama sesi yükseldi. bundan yararlanarak tekrar araya girdi: — Bırak şu ihtiyarı. kafasını üç. birkaç el omuzuna dokundu. Kimsin sen? Semerkant'lı değilsin! Seni bu kentte tanıyan yok! Ömer. feylesofların prensi Ömer! . Daha sonra Ömer adamın lakabını öğrenecekti. o bir dul. kendine gelip doğruldu: — Ben Ömer. Nişapur'lu İbrahim'in oğlu. bir anda bırakıvermişti. Yunanın din dışı bilimlerine. bir hasta. Hayyam. ağzından tükürürcesine çıkmıştı. Nişapur'lu İbrahim Hayyam'ın oğlu Ömer'i na15 sıl oldu da tanımadım? Horasan'ın yıldızı. çünkü arkasını dönerek işine koyulmuş. bir zındık. davranışının yine de temkinli bir yanı vardı. Adamın kendini tanıtmaya hiç niyeti yoktu. Onlar için "feylesof sözcüğü. sığmacak bir yer aradı. en yakın duvara çarpacakmış gibi yapıp. Yüzünde derin bir bıçak yarası vardı ve Ömer'e. parmağını gözüne sokarcasına sordu: — Sen onu iyi tanıyor gibisin. dört kez sağa sola sallamaya başlamış. bir işareti ile dilediğini yaptırdığı çevresindeki şu insanlara egemendi. karşısındakinin parmağını itti. genç yaşına karşın. Burası onun kentiydi ve sorgu sual etmek yalnızca onun hakkıydı. gelecekte Semerkant'ı titretecek olan adam! Şimdilik sadece. suratının o yanını dönerek konuşmaya başladı: — Bu adam bir sarhoş. Ömer Hayyam. Elebaşı. yıldızları adları ile tek tek sayma.

Herkesin unuttuğu Uzun Cabir. kalabalıktan ayartılan olmasın diye. inanç sahibi. cinayete davetiye çıkartmak demekti. Zevk yolumu tıkadın. Artık hiçbir şey hissetmiyor. kıyamı durdurmaya gelen silahlı on adama. Ömer onları görmüyor. Giysilerinin lime lime. bir daha dışarıda dolaşmamaya kendi kendine and içip meyhanelerden birinden içeri süzülürken. hiçbir şey duymuyordu. Kimseye bakmadan. — İman sahibi. kurbanlık koyun uyuşukluğu ile kendini koyuverdi. ardında saldırganlar güruhu yürüyordu. Onlardan değilsen eğer. gururlu tavrı. rubailer yazarını kim tanımaz? Şarap testimi kırdın. daha hâlâ bir kaç gün önce keşfettiği o düş ülkesiydi. kendini savunmaya kalkışmadı. Kendi içine kapanmış. yoksa sarhoş musun Tanrım? Hayyam. — Bu adam gerçekten bir simyacı ise. sırtına indirilen bir diz darbesi ile kendini yerde buldu. Tanrım. Kalabalığın altında ezilmişti ama. ama davranışlarını haklı kılmak için.Sözde derinden bir selam verip. Semerkant kent zabıtasının açık yeşil işareti vardı. — Simyacı? Bu yabancı bir simyacı? Zabıta şefinin tartışmaya hiç niyeti yoktu. Hayyam'dan uzaklaştılar. Tövbeler olsun. Ömer kimsenin yardımı olmadan ayağa kalktı. parmaklarını sarığının iki yanında şakırdatınca. üç hafta yürüyerek gelmişti Semerkant'a ve eskiden gelmiş olanların öğütlerine uyarak dosdoğru Kuhandiz kalesine çıkıp kenti . duymuyordu. Tanrım. feylesof olmak bir suç değildi ama simyacılığın sonu ölümdü. eliyle kalabalığı gösteren Hayyam. Ona göre sokaklar ıssız. Saldırganlar onları görür görmez. Nar rengi şarabımı yere çaldın. Benim yazdığım rubai şöyle: Hiç. Tek bir saniye yitirmeden. kızgın ve endişeli. Önünde. bedeninin param parça olmasına ses çıkartmayacaktı. gökyüzü bulutsuzdu ve Semerkant. yeryüzü sessiz. yanlış bir iş yapmış oldu. Bu biçimde bir kışkırtma. elbisesi parçalandı. Tanrım. hiç bir şey bilmiyorlar. dinledi. giysisini çekiştirmeye başladı. meşaleli zabıta güçleri yol açıyor. En arkadan da ayak takımı gelmekteydi. davetsiz konuklarmış gibi baktı. yüksek sesle haykırdı: — Bu dörtlüğü ilk kez duyuyorum. onu yüce yargıç Ebu Tahir'e götürmek gerekir. Hiç durup dinlenmeksizin. kalabalığı tanık göstererek haykırmaya başladılar: — Simyacı! Simyacı! Resmi makamlarm gözünde. aylakların kahkahalarına yol açtı. yoluna devam et. bilmek istemiyorlar Şu cahillere bak. lime lime olmuş giysilerini ve kanlı yüzünü bir tül ile örter gibiydi. "Şu cahillere bak" derken. Hayyam. sana kâfir derler Onlara aldırma Hayyam. Eller kalktı. dosdoğru yürüyordu. dünyaya egemen onlar. Keçe kalpaklarının üzerinde. iç âlemine çekilmişti.

Sonra saldırganlara bakarak: — Sizler de evlerinize dönün dedi. benim son gecem olsa bile. iki muhafız. Bu serin gece. Gerçeğin yüzü. Salkım söğütlerin kapladıkları su birikintisinin kıyısında." 16 17 II Kadı Efendi'nin geniş divanında. Suya giren kadın bir serap bile olsa. Gerçekten de kalenin batısında. Ömer'in hayalindeki görüntü bu değil miydi? Kendi kendine tekrarlayıp duruyordu: "Bu kentten nefret etmeyeceğim. Herkes. Sonra. karşı çıkacak oldu. işte bu cenneti anlatmak istememiş miydi? Semer-kant'da. Hayyam'ı farketmemişti. Ona "Su ve yeşillik. sonra: — Ahali dağılsın. Kesik Yüz heyecanla anlatmaya başladı. Sanık geceyi burada geçirecek. Manastır Kapısının iç kısmından. ama kendini tuttu. suratına vurmak için kalkıp uzanmak zorunda kalan öfkeli Kadı'ya bir an için bakmış. deve. saçma ayrıntılar ortaya dökülmüştü! Ebu Tahir. iki büklüm selam verdi. Yarından önce karar verilmeyecek. Dev gibi olanı. şırıl şırıl akan dereler görmüştü. saçlarını rüzgâra açmış bir kadın.Bu yüce makamda. Ebu Tahir dinliyordu. Anlaşıldığı kadarıyla bu bir komşu dalaşması idi. sadece kendi adamlarının tanıklığında. Ömer ile karşı karşıya geldiğinde. suya giriyordu. Biri. orada bulunanları dehşete düşürmüştü. oymalı bir kubbe. Ebu Tahir. en kısa yoldan evine dönsün. Nişapur'lu Ömer Hayyam'ı kabul etmek . diye buyurdu. Odanın öteki ucunda oturmakta olan Kadı. Birkaç saniye durdu. Yalnızca benim adamlarımın gözetiminde olacak. omuzlarından yakalamıştı. Hemen oracıkta. hızla ona bir tokat indirip. çiçeklikler ve bahçıvanların ustaca fil. diğerini azarlıyordu. şamdanlardan süzülen cılız ışık. şurada burada tuğladan bir minare. İçeriye girer girmez. başkasının değil! Böyle çarçabuk yok olması emredilen Kesik Yüz. ne düşündüğü belli olmuyordu. Davayı bitirmiş. Bunlar yaklaşıp raporlarını vermeye ve sokakta onca kalabalığın toplanmasına neyin sebep olduğunu anlatmaya başladılar. atlamaya hazır kaplanlar biçiminde budadıkları ağaççıkları göreceksiniz" demişlerdi. Eteklerini toplayıp. kendisi tehlikeli bir deliymiş gibi. sonra denileni yapmıştı. kadıların kadısı Ebu Tahir'in ikamet ettiği Asfizar'a götürülürken. Hayyam'ın yüzünün rengini balmumuna çevirmişti. açıkça usandığını gösterip. hiç ayrılmayacaklarmış gibi. dev gibi olanı ise geri çekilmişti. Kadı'nın onu uzun süredir tanıdığı anlaşılıyordu. Ebu Tahir. Çin Kapısına kadar sık meyvelikler. bir küçük köşkün duvarının beyazlığı gözüne çarpmıştı. bir adım atmış. eskiden birikmiş hınçlar yinelenmiş. Kadı. Rubaiyat'ın elyazması kitabını resmeden ve kim olduğu bilinmeyen ressam.seyretmişti. Yüzünden. şu şaşırtıcı sözleri söyledi: . Adam Kadı'nın önünde eğildi. Herkes çıktıktan sonra. düşündü. Sonunda sıra Kesik Yüz'e geldi. milislere yaklaşmaları için işaret etti. aile reislerinden öpüşüp barışmalarını istemişti. Onu bu durumda. kapının yanında bekletiyorlardı. davacılarla tartışıyor. çıplak. birine nasihat ederken. Kesik Yüz'ünki gibi olsa bile.

söylendiği gibi zındık mısın? Bu bir soru olmaktan çok bir ümitsizlik çığlığı idi. Kendini şimdiden cellada teslim edilmiş görüyordu. Kadı alaycı da değildi. sessizliği bozmanın sırası geldiğine karar verdi: — Kesik Yüz'ün söyleyip durduğu rubai. İbn-i Sina'nın adını duymak. bıyıksız bir yüz. bir kulağımdan girip. Muhafızların ellerinden kurtuldu. Semerkant'ın yabancısı değilsin! Genç yaşına karşın. bir saattir ayakta. hünerinin Maveraünnehir'de duyulmuş olmasından memnun. kalın kaşlar.. bilgin dillere destan. Uzuvları kesilmiş. Ömer için daha da şaşırtıcı oldu. onlar da onu sıkmıyordu. Kadı. herkesin alaylı bakışlarına hedef olmuş durumda bekletildiğinden. Pek tuhaf dörtlüklerin de varmış. Hayyam yanıtladı: — Yobazların gayretkeşliğinden çekinirim ama. Ebu Tahir devam etti: — Anlatılanlar sadece buluşların değil. Hiçbir heyecan belirtisi göstermiyordu. bir dostu tanıyabilir misin? Bu sözlerde. Bir Safi kadısının ağzından. Sana itiraf ettirmek. "Bir dostu tanımak mı?" Soruyu ciddiyetle tarttı. bana ait değil. ama yine de endişeli idi. Simyacılık suçlamaları. sırıtmasına. — Söylemedin ama düşündün mü? — Asla. sesini yükseltti. burma bir sarık. Neredeyse bağırıyordu: — Nişapurlu çadırcı İbrahim'in oğlu Ömer. Ebu Tahir. parçalara ayrılmış ya da çarmıha gerilmiş olarak. Tanrı tanığımdır. ustaca geçiştirdiği bir kaç saniyeden sonra. birbirini tanıyan iki kişi gibi ve ben sadece gerçeği bilmek istiyorum. heyecanlı da. bunları tekrarlayacak olursam. üstelik. başarıların okullarda örnek gösteriliyor. meraklı bakışlar. bir tuzaktan kuşkulanıyor. Ömer'in içi rahat değildi. sadece dolaylı biçimde sorgulayıcı. Ömer. daha hâlâ oturmasına izin çıkmamıştı. Tekdüze bir ses tonu. kır bir sakal.. suçlayıcı değil. elinin tersi ile bu çıkışa karşı koydu.bir şereftir. diğerinden çıktı. Güven duygusu yavaş yavaş içini kapladı. sakalının titreyişine dikkatle baktı. aklayıcı değil. Ölçülü sözler. Bu kez sesi sertti: — Şunu ya da bunu yazmış olman önemli değil. Yüz hatları gevşedi. konuşmaktan çekiniyordu.. . Şimdi yalnızız. Kadı'nın yüzünü 18 19 inceledi. onu Nişapur'da kelimesi kelimesine ezbere tekrarlayan sen değil misin? Hayyam.. Ebu Tahir. devam etti: — Ömer. Hayyam'ı kamçılayan bir içtenlik hissediyordu. Öylesine zındıkça sözler naklettiler ki. İbn-i Sina'nın kalın bir kitabını İsfahan'da yedi kez okuduktan sonra. Kadı içtenlikle gülümsedi ama yine de sorusunu tekrarladı: — Sen. Yumuşadı. Bir'in iki olduğunu asla söylemedim. zaten Kadı'nın işareti üzerine. kendimi yazarı kadar günahkâr sayarım. Böylesi bir karşılama. seni cezalandırmak niyetinde değilim. düzgün bir konuşma. yine de güven verici değildi.

içinden bir kitap çıkartarak özenle Ömer'e verdi. kulakların. Nasıl mı dua ederim? Güle bakarım. belagat. Dönemin hükümdarının hoşuna gitmeyen bir şiir yazdığı için Belh kentinde işkenceyle . Kapıyı kapattıklarında. Hayyam kitabı açtığında. Maturid mahallesinden bir Yahudi. duyularına. Ya halk için? Sözlerini. güzellik. birini halka diğerini de kendine ve Tanrı'ya göstermelisin. sonra oymalı bir kutunun kapağını açtı. uyanışmış ya da doyuma ulaşmış tüm duyularına hayranlık duyarım. Kadı. heyecanını gizlemek için. hayattan zevk alma. Bugüne dek Semerkantta imal edilmiş en iyi kâğıt cinsi. gözlerin. kulaklarına. Bizler. bir Âdem oğlunun erişebileceği en değerli şeyi vermiş: zekâ. Sen şöyle demişsin: "Arasıra. Hükümdarınkini de. yaratılışın güzelliğine hayran kalırım. dilin olduğunu unut. Kadı sustu. her hangi bir yerinde ne bir minyatür! Ebu Tahir. Öldüğünde.— Benim için bu yeterli. Ebu Tahir'in kuşkulu bakışları üzerine. kadı kalktı. sevgiye susamış olan yüreğine. Kitap kalın ve sert bir ciltle kaplı ve yüzü kabartmalı idi. Seni. İşte bu kitap. eskiden kalma yöntemle.. Gözlerine. Güneşe yardımcı olan gölgenin bulunduğu camilere giderim. Artık yumuşamış." — Sadece. Adamlar çekildiler. gelip Hayyam'ın yanına oturdu. giz ve korku çağını yaşıyoruz. sağlık. Çünkü dilini tutma bilgeliği olmazsa. yıldızlara bakarım. aynen ipek gibi. Yaradanı ile barış içinde olan bir insan. en güzel eseri olan insana. Salt benim için. hareketlerini gözlüyorlar. torunlarının torunları yaşlanacak zamanı bulur. aksine odayı tümüyle dolduran. Sanırım eskiden de. diline sahip olmak istiyorsan. beyaz dut ağacından imal etti bu kâğıdı. senin yaşındaydı. erkeklerin takdiri ve sanırım kadınların hayranlığı. dokunduğum kitaptı.. Tanrı için de. Oysa Ebu Tahir derin bir nefes aldıktan sonra adamlarına sert bir emir verdi. benim. ikiyüzelli boş sayfa gördü. Muhafızlar şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyordu. kenarlarında ne bir çıkıntı. Benimkileri de. Lesage'nin. — Düşündüğümü söylemek için yaşlanmayı beklemem mi gerek? — Bütün düşündüklerini söyleyebileceğin gün. ibadet yerinde rahat uyur. Karşısındakini konuşmaya davet etmeyen. ne bir not. bilgiye açlık duyan beynine. gözleri yerde. — Dinle genç dostum. üzerlerinde ne bir yazı. duası da secde etmek olanlardan değilim. elini babaca omuzuna koydu. öğrenmek arzusu. hizaya getirici bir sessizlik. imanı Yargı korkusu. Yüce Tanrı sana. Dokun bak. kafasındaki sözcükleri seçmesine fırsat vermek istiyordu. işi çığırtkanlığa vurdu: — Bu Çin Kaghez'inden yapılmış. Ömer heyecanla devam etti: — Ben. bilgelikten yoksun bırakmadığını umarım. Ama o unutulmaz yaz gecesinde. bekliyordu. bir duvar halısını kaldırdı. yani Benjamin O. Senin iki yüzün olmalı. sanırım. Boğazını temizleyerek devam etti: — Benden on yaş büyük bir ağabeyim vardı. dokunulduğu vakit aynı duyguyu verirmiş. tepeden inme bir sessizlikti bu. düşünceli düşünceli ayağa kalktı. yüzü koruyucu bir ifade almıştı. bütün bu saydıklarıma ne hayranlık duyulabilir ne de korunabilir. Kadı'nın. Yaradan'ın en büyük. ne bir resim. Ömer. Yapraklarının kenarları yenmişti. ellerimle tuttuğum.

haber almak üzere gelmiş olan Kesik Yüz. Doğru mu bilmiyorum. bir de kulağına fısıldıyor: — Efendi seni sabah namazından sonra bekliyor. Saltanatın Güneşi. Sabaha karşı bir rüya gördü: güzel bir cariye ona bir tepsi üzerinde dilimlenmiş kavunlar. Çin ipeğinden sarıklık kumaş getiriyor. kalemi. Sonra da konuşmaya başladı: — Değerli konuğumuzun başından. üzerine hiçbir şey yazılmamış kitabı duruyordu. dün akşam Semerkant sokaklarında tartaklanmış. Ebu Tahir. sır gibi gizlenecek bu kitaba yaz. şikâyetçiler. kendisine ayrılan yazlık köşkün içinde. edebiyat tarihinde en iyi korunmuş gizlerden birine yol açtığını biliyor muydu? Ömer Hayyam'ın o ince şiirlerini keşfetmek. Kadı durdurmadan önce. Ziyaretçiler tek tek ayağa kalkıp temenna ettiler. Söylediklerine kimse karşı çıkamaz. uyumak için dönenip durdu. Onu. kaçamak bakışlarla Kesik Yüz'e baktı. Kimse. gürültü bir süre devam etti. nefes nefese ayağa kalktı: — Bu kitabı sakla.öldürüldü. Adam köşede durmuş. Kadı'nın sesi. patlayacak gibi ama yine de alaycı bir yüz takınmış. Horasan'da Fars'ta. talepçiler. dalkavuklar. onu kendine sakla. Oda şimdiden dolmuş. Peygamberimizin hadislerini onun kadar bilemez. bu sözleriyle. Yazarken de Ebu Tahir'i unutma. akrabalar. her hükümdarın sarayında görmek istediği konuğumuz. herkesin dikkatini üzerine toplamış: — İmam Ömer Hayyam aramıza hoş geldi. Düşüncende bir mısra oluştuğu ve gün ışığına çıkmak için dudaklarına kaydığı her seferinde. Mazandaran'da başlar üstünde tutulan. Hiç kimse. sevgili hükümdarımız Nasır Han. ayrı bir mezhep kurmakla suçladılar. Ama bir şiire. Sesi çatallaştı. Tam da. Ömer'i sağına oturttu. sönmüş kandili ve ilk sayfası açılmış. her çevreden ziyaretçiler ve bunların arasında. yanındakilere hızla yer açtırarak. Kadı. Allah'ın izniyle bu sabah Buhara'dan kentimize geleceği sırada! O gü- . zavallı bir rubaiden biraz daha uzun bir şiire karşılık hayatını koymasını hiç affetmedim. her kentin konuk etmek için birbiriyle yarıştığı. Ömer. güvenilirliğini tartışamaz. dün akşam bir olay geçmiş. yepyeni bir giysi. hokkası. Ömer. aradan sekiz yüz yıl geçmesi gerekeceğini nereden bilecekti? 20 21 III Ömer o gece. Ebu Tahir devam etti: — Daha da kötüsü. Yanıbaşında. alçak bir sehpanın üzerinde. bu davranışı ile. çarşıda az daha bir ayaklanma olacakmış. kapıdan içeriye süzülmüş. Rubaiyat'ını çağların en özgün yapıtı saymak ve Semerkant'ın bu elyazması kitabının garip öyküsünü öğrenmek için. Orada bulunanlardan öfkeli sesler yükseldi. Ebu Tahir'in geniş bahçesindeki tepelerden birinde.

yönettiği kişilerin dürüstlüğüdür. Bir kadıya yapılacak en güzel övgü. onun meziyetlerini saymak değildir. Ebu Tahir. zoraki. Adam. Hayyam cevap verdi: — Dün akşam olanları unuttum bile. "Şükranını Yüce Tanrı'ya yönelt. konuştu: — Değerli konuğumuzu belagatinden tanıdım.. Gel. konuksever Efendin nerede. İleride. Ayaklanma sürseydi. Avlu. en azından bir dilenci olabileceği korkusu ile. en azından herkesin önünde sana sataşamaz. korkunun yüreklere iyice sinmesini beklemek için durdu. — Bu kente hoş geldin." dedi. kendisi de çok saygılı idi. katırım Kiş Kapısına giden son yokuşa da tırmanmış. "Efendim öleli yedi yıl oluyor. Bana. kimliğini sordum. Yatacak ve yiyecek bulursun. Biraz sonra. Ve . "Burada kalabilirsin" dedi. Ebu Tahir. dostların var mı? Bir yankesici. Ailen.22 ruh durdurulmasa ve dağıtılmasaydı. bir taraftan yürürken bir yandan da cevap verdim: "Hayır yok!" Adam: "Benden korkma soylu ziyaretçi. — Neyse ki bir eski öğrencim. beni ağır bir kapıdan geçirip. Kesik Yüz yapay bir uysallıkla yaklaştığı sırada. gelen ziyaretçileri ağırlama emrini efendimden aldım. ben de yere henüz ayak basmışken. bir kervansarayın avlusuna soktu. bu kenti düşündüğümde. dedi." Adam. tahmin etmeye bile cesaret edemiyorum. Efendinin adını söyle dediğimde. bir adam yanıma geldi. İn23 sanlar ve hayvanlar suyundan yararlanıyordu. gidip ona teşekkür edeyim" dedim. — Sana dostluk göstermese de. "Ben burada bekleyip. Hoca Ömer'in Semerkant'ı kötü anmasını istemeyiz. Kadı bağırdı ve yanında oturan ak sakallı ihtiyarı gösterdi: — Daha yüksek! Şuradaki yaşlı amcan seni duyamıyor. konuğumuzun yanına otur. sorumlu olduğu. Semerkant'a gelen yolculara sarf etmem için gerekli parayı bıraktı" dedi." Kaç para vereceğimi sorduğumda. O da harika bir adamın görüntüsü. Sonra yüksek sesle devam etti: — Başına gelenlere karşın. Bu onuru hak ettin. Ebu Tahir'den söz etmiyorum. Semerkant'a geldiğim gün. ki şimdi aramızda bulunuyor. ister bir mevsim. "Sen burada efendimin konuğusun" dedi. aklımda bambaşka bir görüntü kalacak. Ömer'in kulağına fısıldadı. bu sabah duyacağımız üzüntüyü. "Bunca cömert. kan akardı. Kesik Yüz. Katırın için de ot bulursun. İyiliklerini anlatmam için. Orta yerde bir kuyu vardı. "İster bir gece. nefes almak ve yarattığı etkiyi anlamak. Kimin için kendisine şükredildiğini bilir" dedi.. çepeçevre bir sürü odası olan iki katlı bir binayla çevriliydi. değerli konuğumuzu tanımış ve gelip bana haber verdi. Onu kadımıza getirmeden önce. Kadı parmağı ile Kesik Yüzü işaret etti ve ayağa kalkmasını söyledi: — İmam Ömer'i nasıl tanıyabildin? Cevap yerine bir mırıltı. Onu izledim. — İyi yapmışsın. fakir bir adama benziyordu ama üstü başı temiz. Ama hemen belirteyim: nice kelle omzunun üzerine düşmüş olacaktı.

Ama bu sıfatı sadece Semerkant hak eder. Herkes ceplerini doldurdu. üzerine adını yazdırmamıştır. Merv. hayvanıma da benim bakacağımdan iyi bakılıyordu. Bahreyn'deki Karmati'ler. her biri bir anlık ihmalin çölleştireceği kentler. O ise: — Şarap içmek istenirse. sesini hafifçe yükseltti: •— Ben. Hiçbir yerde buna benzer bir cömertliğe rastlamadım. Bildiğim kadarı ile. Semerkant. dedi Ömer. hayır. anlattıkları ne gözlerde bir ışıltı. Kadı. hepsi Semerkant'lıların armağanıdır. Konuşma burada bitti.böylece. Tanrı bizlere daha başka şeyler vaad etti. Ayağa kalktı. bu adamın konuğu oldum. bugüne kadar hiçbir yolcu. Ömer. aklıma takılan bir soruyu sorabilir miyim? — Ne soracağını biliyorum. Kervansaraya girip. Yolculara ya da yoksullara yardım edebilmek için iflas etmiş nice aile tanırım. Şaşırdığını anlayan Kadı: — Daha nice kent. Bu yüzden orta yere bir sini getirdiler. dedi. orada bulunanlar nefeslerini tutmuştu. bir kaç gün. çıkıyordum. . korkunun çocuğudur. Kadı'ya yetişmek için hızlandı. — Doğru. Bizim İslam kentlerimizin nasıl olduklarını unutma. yatacak ve yiyecek parası vermemiştir. Kimi tuğladan. Ömer. Kadı: — Kent halkı seni yanımda görmeli. kimi bakırdan iki bin çeşme vardır. — Hikmet yumurtlayan ulema takımı ile sonsuza dek ahirette olmak mı? Yok. Bağdat. Hayyam'a verdi: — Üzümü. senin gibi bir konuğa şiddet gösterebiliyor? — Ya da Uzun Cabir gibi zavallı bir ihtiyara? — Cevabımı tek bir sözcükle vereceğim: korku! Burada gördüğüm şiddet. Yol boyunca kuru yemiş yemeyi adet edinmişti. Cennete gitmek istiyorum. dedi. şarap olarak vermemi yeğlerdin. Kesik Yüz. Dün akşamki izlenimleri silinir böylece. Bir teki bile. pencereden giren güneş ışığına baktı. tüm kâfirler ve özellikle Bağdat'ın ortasına kadar hatta Semerkant'a kadar gelmiş olan Mısır'daki İsmailiyeliler. Sıra Kesik Yüz'e geldiğinde bir avuç alıp. İsfahan. Ama tek bir gün övündüklerini duyamazsın. gelen geçenin su içmesi için yaptırılmıştır. Konstantiniyye'deki Rumlar. tek damla içme heveslisi değilim. Mekke. Buhara. Şam. kum fırtmalarına açık. Herkes Ömer'e bakıyordu. teşekkür alacağım diye. Her biri. ne dudaklarda bir pırıltı yaratmıştı. Medine. Kahire. Kom'daki İmamiyeciler. Ama yine de. içki arkadaşı da özenle seçilir. Dostları ve konukları da ona uyardı. Üzeri tepeleme üzüm ile doluydu. Sofram nefis yemeklerle donanıyor. Dinimize her yandan saldırılıyor. kendisini dinleyenlere baktı. Sokak başlarında gördüğün çeşmeler. kimi çiniden. İslam ülkesinin en konuksever kenti olduğunu iddia eder. saki de. Yüksek sesle konuşmamıştı ama. Ellerini çırptı: — Bize yolluk getirsinler. Bana eşlik etmeye niyetli görünmüyörsun. Konukseverliği bunca ileri olan kişiler nasıl oluyor da.

kalabalığa bir göz atmış. gizlemeye çalışıyordu. topluluk içinde bir kurban. iyice çekik gözleri pırıldıyor ve elmacık kemikleri alev alev yanıyordu. sabahın erken saatinden beri toplanmış kalabalığın alkışlarına cevap vermeden geçip gitti. ama son savaşlarda kale yıkıldığı için. yanındakinin arkasma saklanmış. Mekke. Türk-Moğol şivesi ile sıraladığı küfürlerin ardı arkası kesilmiyordu. Dört kent var ki. Mekke'nin küstahlığını kılıcı ile gidermiş. Han bizden önce gelmiş olursa.Kadı'nın evi önünde biriken kalabalığın içinden. Ebu Tahir'in evinin iki adım ötesinde. somurtkan. hükümdarlar. Yavaşladı. boynunu. birdenbire keyfi kaçıverdi. yarı beline kadar çıplak bir köle ile. üst üste üç. bazen yedi kat giyinirler ve gün boyu. dört. hükümdarlar kale içinde otururlardı. onurlandırmak istedikleri kimselerin sırtlarına geçirirlerdi. önünde hanedanın kara bayraklarmı taşıyan dört atlı. Ama herkes. sesi etrafmdakileri titretiyordu. anlaşılmaz sözlerle uzaklaşmıştı. bir armut ağacını siper etmiş akşamki kestane hırsızını fark eder gibi oldu Ömer. zorla olmadıkça asla yöneticilerine baş eğmemişler. Aralarında Ebu Tahir'in de bulunduğu ikiyüz kadar eşrafa yaklaşmış. kıpırdanma cüreti gösterebilecek bir çift dudak. sırtını. inanmayan bir bakış. tören giysilerine saldırdı ve peşpeşe her birini sırtından çıkarmaya başladı. kemiklerini kırarım. Gözleriyle onu aradı. o gün onurlandıracağı kimse olmadığını göstermiş oluyordu. Geçmişte. aradığını bulamayınca. herkesin keyfi kaçmıştı. Siab ırmağı boyunca taşlı yolları aşıp. pençesine uygun bir av bulamadığı için. "arzuhalci'lere yazdırdıkları dilekçeleri ellerinde sallıyordu ama. Yüzü gülüyor. boşuna! Kimse dilekçesini hükümdara sunma cesaretini bulamamıştı. Nasır Han. fırtına geçene dek. arik adı verilen su yolları boyunca ilerledi ve Asfizar mahallesine vardı. Şam ve Palermo'dur. o da kâğıtları toplamak üzere atının üzerinden eğiliyor ve ilgileneceği vaadinde bulunuyordu. kentin kuzeyindeki Buhara Kapısından girmişti Semerkant'a. Gözleri. Geleneğe göre. Peygamberimiz. Bunlar Semerkant. Kimileri. 24 25 IV — Müneccimler ta ezelden beri bunu söylüyor ve doğru söylüyor. içgüdüsel olarak. Nasır Han. omuzlarını. Nasır Han. Bu kentlerin insanları. Daha çok vezirine başvuruluyor. adaletin kılıcı olmadıkça asla doğru yoldan gitmemişler. ben de Semerkant'ın küstahlığına adaletin kılıcı ile son vereceğim! Maveraünnehir'in hükümdarı Nasır Han. Sonra. Oysa. her yanı kakmalı. o gün de şenlik yapılmalıydı ama daha ilk saniyelerden itibaren. bir ihanet belirtisi yakalamaya çalışıyordu. Sarayını. ardında koca bir şemsiye tutan. Ama Ebu Tahir onu iteledi: — Çabuk ol. Böyle davranmakla Nasır Han. el kol hareketi ile konuşuyor. işte bu mahallede yaptırmıştı. muazzam tahtının önünde ayakta durmuş. Siyah kısrağının üzerinde dimdik. iki yanı ağaçlı yoldan geçti. bu işlemeli giysilerini. orayı . hükümdarın Semerkant'a her gelişinde olduğu gibi. isyan yıldızı altında doğmuş. atını mahmuzlayıp.

Öfkesinin geçmesini bekledi. çoğu kez kurnaz ve sinsi. kendilerini yarı-tanrı gibi görmeye başlamış giderek daha şatafatlı törenler düzenlemişler ve bu durumu subaylarına kabul ettirememişlerdi. Bazen açık ve kanlı. Nasır tahtına oturmuştu. Hava tümden değişmişti. sabah ezanında gelip ayaklarıma kapanmasını söyle" diye buyurdu. Onun bu uzlaşmacı tutumu. onu karşılamaya gelmemişlerdi. fırtınanın geçmiş olduğunu. Hükümdarın keyifsizliğini gören Ömer. kabul odasının ortasına kadar ilerledi. Uzunca bir sessizlikten sonra Nasır. kadı ile hükümdar arasındaki bu yakınlıktan memnundu. Hakan tahtına oturduğunda ve sırtını yumuşak yastıklara dayadığında. Bunlar . kuşaktan kuşağa. başını eğdi ve tek kelime etmedi. Han. öfkemden kaçıp sığınabilecekleri tek bir ülke yoktur. saltanatını. Hükümdarın cezalandırmaktan vazgeçmesi için. Kadı. Kadı: — Hükümdar ile din adamları arasında bitmez tükenmez bir savaş var dedi. İslam'ın yolundan ayrıldığını söylemelerini keyifle izler olmuşlardı. silahlı muhaliflerinin siper kurdukları Buhara'daki Büyük Cami'yi yaktırdığı için. Çoğu. kimse kaçmaya yeltenmesin. bıkkın fakat güçlü bir sesle: "Bu kentin tüm ulemasına. Anlatıldığına göre. Yanı başındaki kölelerden biri. hükümdarın davranışlarından bezmiş olan bazı subaylarla ilişki kurduğu da söylenmekteydi. uçurulacak. Ama. Nasır'a karşı çıkmaktan sakınarak onu yumuşatacak her yolu denedi. Artık kalede sadece yurtlarını kuran Türk askerlerinin karargâhı vardı. Ömer'in de içini rahatlatan bir ustalıkla işi ele aldı. üzeri pembe şekerlerle dolu bir tepsiyi tutmakta. Saraya gitmeye çekinmiş ama Kadı. "Baş eğmeyen kafa. bir kısım ulemanın hiç hoşuna gitmiyordu ama çoğunluk." Herkes. Havada hemen bir hafifleme olmuş. Bu hareket yirmi-otuz kez tekrarla-na dururken. içeriye bir cariye girdi ve savaş meydanını andıran yerden. cengâverlerinin cesaretine dayalı olduğunu göstermek için hiçbir fırsatı kaçırmazlarmış. ünlü dostunun orada olması havayı değiştirir ümidiyle ısrar etmişti. hükümdarm tutumundan anladı. hükümdarın Semerkant'a her gelişinde onu törenle karşılayıp ağırlardı. Ulema takımının. iktidarlarının. Acem hükümdarlarının kötü alışkanlıklarını edinir olmuşlar. Nasır Han'ın ataları. 26 27 Kadı. herkes gevşemiş.terk etmek gerekmişti. Hakanın giysilerini toplamaya başladı. Ebu Tahir neler olduğunu anlattı Hayyam'a: Kentin ileri gelen din adamları. heyetler de hükümdarın önünden geçmekteydi. Yolda giderlerken. hükümdar birini alıp dilinin üzerine koyarken. ertesi günü kadı ile birlikte Saraya gitti. gülsuyu dökme telâşı içindeki köleye uzatmaktaydı. Vezire işaret eder etmez. bir kez daha uzlaşmacı tutumu ile. yemeklerini subayları ile bir arada yer. din adamlarının yola gelmeleri yeterli olacaktı. Ebu Tahir. Onu sık sık Buhara'da ziyaret eder. Hakan ile ilişkileri iyi olan ender din adamlarından biriydi. fısıldaşmalar başlamıştı. Türk Hakanları. dini liderlerle ilişki kurmuş ve onların Nasır'a dil uzatmalarını. sarıklı kelleleri uçurtmakla başlatmış değil miydi? İçlerinde bulundukları o 1072 yılında. diğer elini. hükümdarın karşısında durdu. Ömer. Dini bütün bir adam olmasına karşın babası.

ödenmesi gereken bir bedeldi. Bütün kızgınlıklarını gösterdiklerine göre. Tuhaf bir alışkanlık! Bu usul. Zagrimah. bu yolda ısrar etmek kurban vermeyi gerektirirdi ki. Artık ne aslana. Cihan. Çarşıdaki esnafın ve loncaların temsilcileri. sert adımlarla yaklaştı. Hepsi önce yeri öpüyor. gözlerini kadından alamıyordu. sıkıldığını açıkça belli etti. usulca ortadan kaybolmak üzere. Mecusilerin ve Nesturi Hıristiyanlarının temsilcileri de vardı. kimi hakanın elini. o da eğilip hakanı dinledikten sonra. orada bulunanlara seslendi: — Efendimiz hep aynı şeyleri duymaktan bıktığını söylüyor. En gençleri bile. sonra doğrularak. Ebu Tahir. İşte şimdi tahtın karşısına dizilmişler. gelmelerini hiç zorluk çekmeden kabul ettirmişti. Panjkin. korunmaya alınmış toplulukların. Bir hayli dedikoduya yol açmış aşk öykülerine sahip genç bir dul. sıranın kendilerine gelmesini bekleyen ozanlar arasında mırıldanmalar. Vezirine işaret etti. övücü sözünü bir işaretle kesti. Ömer'in meraklı bakışlarını gören kadı: — Bu Buhara'lı bir kadın şair. iki büklüm bekliyorlardı. Dünya gibi. Bazıları. kâğıtçılar. Maturid gibi mahallelerin temsilcileriydi. Hakan. ipekçiler ve sakaların yani sıra. Odadan çıkarken. ne kartala ne de güneşe benzetilmek istiyor. merakla beklenen din adamlarına geldi. doğrulmak için hükümdarm işaretini bekliyordu. Aralarından yalnızca bir kadın. Sonuncusu da diz üstü çöktüğünde. Güzel bir şiir okumaya başladı. Sesi uyarıcıydı ama Ömer'in bir kez merakı kabarmıştı. bir iki adım geri attı. işin böyle sonuçlanmasına şaşmadı. bir kere olsun hükümdarın adı geçmedi. geldi. Semerkant'ı ve Buhara'yı sulayan. Hakan çekilmeleri için işaret edene kadar. Daha sonra sıra Türk subaylarına. bu rahatsız durumda kalabilmenin zorluğunu çekiyordu ama başka çare de yoktu. buna da hiçbirinin niyeti yoktu. peçesini hafifçe kaldırmış. bakırcılar. Kimse. yoksa pek kuşkucu bir ziyaretçi tarafından mı konulmuştu? Sonunda sıra. her biri yaşına göre edilebildiği kadar eğilmiş. Ama işaret bir türlü gelmiyordu. Bu. Hakan işaret verince.özellikle Asfizar. kimi ayağını. Her biri. Kendini Cihan diye çağırtıyor. kıpırdanmalar. Sonra bir ozan yaklaştı. Yirmi kişi kadardılar. Bu da eğilmek kadar saygı göstermekti ama hiç değilse daha az yorucu idi. sözcüleri bir kaç kelime ediyor. eşrafa ve köy ağaları dihkânlara. kimi de omzunu öpüyordu. Başka söyleyecek şeyi olmayan çekilsin. Rütbelerine ve mevkilerine göre. On dakika geçmişti. hükümdar kalkmalarını ve hiçbir konuşma yapmadan çekilmelerini emretti. . suyunu almaya hiçbir denizin layık olmaması yüzünden çölün derinliklerinde kaybolan Zerefşan ırmağını övüyordu. boyasız dudakları ortaya çıkmıştı. Hakanın yıldırımlarını üzerine çekmek olurdu. İzinsiz doğrulmak. geri geri giderek çekiliyorlardı. karışıklıklar görüldü. Şiirde. âlem gibi Cihan. dedi. ardarda diz üstü düşmüştü. Sonra yirmi dakika. hükümdara sırtlarını çevirmeleri söz konusu değildi. Hayır. saygınlığına fazlasıyla düşkün bir hükümdar tarafından mı. yani Yahudilerin. 28 29 V Vezirin bu konuşmasından sonra. hanı öven bir kaside okudu.

Nasır Han. her zamanki alışkanlığı ile: — İyi dedin. Hayyam konuşmağa başlamıştı bile: — Haşmetlû beni mazur görsünler. Cihan. hiçbir yıldızın sırrı yoktur. Konuğunun durumunu değerlendiremeyerek: — Ağzı altınla dolsun! dedi. yüreği o kadar cesur bu kadının. ağızdan giren her şey orucu bozar. Ağzın altınla dolsun. Hükümdarlar her zaman bu iki dala ilgi duymuşlardır. onurlandığını söyledi ama. Şiiri o denli saf. Sonradan borcumu ödeyeceğime and içtim. Bunu anlayan Ebu Tahir ürktü. Gözleri Cihan'a takılmış. Bu. ikincisine yazgılarını anlamak için! Hakan memnun olduğunu. zamanın iki yüzü var diye düşünmekten kendini alamadı. . Hayyam. Kadın yok olmuş. Nasır bu görüşü kabul etti ama tatmin olmadı. dedi. ona karşı ne gibi duygular hissettiğini anlamaya çalışıyordu. — Ramazanda seferi idim. bu aşağılayıcı ödüle boyun eğmesini anlayamıyordu. hükümdarın yüzünden bir şey anlamak olanaksızdı. içine çekti ve orada kalmasını istedi. koluna dokunmakla. Hayyam bir an duraksadı. Uzunluğu güneşe. Vezir. Nişapur'dan Semerkant'a gelirken orucu bıraktım. bir sevgili için upuzun bir sonsuzluktu. Gülmeyen tek kişi Hayyam'dı. dedi. o gün bilimsel konuşmalar yapmak niyetinde değildi. Horasan'ın en büyük bilgini Ömer Hayyam bulunuyor. ağzına altın sokup çıkartmakla Hoca Ömer'in orucu bozulur mu? Kadı yansız bir sesle: — Tam olarak söylemek gerekirse. Zamanın iki yüzü. üzeri altın para dolu geniş bir tepsinin önünde eğildi ve altınları tek tek ağzına doldurmaya başladı. iki boyutu var. Soruyu Ebu Tahir'e yöneltmeyi yeğledi: — Sen ki dinin kurallarını bilirsin. sağlıklarını ve yaşamlarını korumak. boğazına takılan bir hıçkırık yüzünden boğulacak gibi olunca. genişliği tutkulara uyarlanmış. Dostunu kolundan tuttu ama geç kalmıştı. bu bakışı yakaladı. Ömer'e dönerek: — Red edişinin gerçek nedeni bu mu? diye sordu. Ömer irkildi. başta hükümdar. Bu eşsiz anı. dedi. Kadı bozmuş oldu. Cihan. hükümdarı red etmek onu kızdırabilirdi. kadının yerine dönmesi için işaret etti. Herkes yüksek sesle saymaya başladı. Artık çok geçti. odadakiler kıpırdadı. — Yanılmıyorsam. şaşırdı ve yüzünde bir tiksinti belirtisi görüldü. ortada sadece bir çarşaf kalmıştı! Ebu Tahir dostunu Han'a tanıttı: — Yüce katınızda. tam kırkaltı dinardı. hiçbir bitkinin. Cihan peçesini kapatmadan önce daha da yükseltmiş ve bir bakış fırlatmıştı. Ağzıma bir şey koyamam dedi. Birincisine. kalabalığm kavrayamayacağı bir kısacık an. ama oruçluyum. Onun için. herkes kahkahayla güldü. sonra: — Tek nedeni bu değil. Altının yanlışlıkla yutulduğu da olmuştur. söyleyişi o denli vakur. Ağzından çıkan altın. Ömer. Hayyam'ın bildikleri arasında tıptan ve müneccimlikten söz etmesi boşuna değildi. Kadı dehşete düştü. oruç ayı geceli üç hafta oluyor. Ebu Tahir'in.

Ömer'e doğru kararlı adımlarla yürüdü. bu genel şaşkınlık havasından yararlanarak. Ömer.— Konuş öyleyse. elimde şarap. yanındakiler. tek tutkum. diye söylendi. derin bir düşünceye dalmışçasına sessiz. bu kez işin üstesinden gelebileceğinden emin değildi. Saraydaki geleceğin çizilmiş görünüyor. onur vermen. Az önce boğazını kurutan korku ne denli büyükse. yanı başında oturtuyordu. dedi. Ömer'in tek düşündüğü oydu ama sustu. elinden tutup peşinden sürükledi. Hakanın öfkeli sesi kulaklarından gitmemişti. Ebu Tahir güldü: — Şu şair kadın kadar güzel. Dürüstü ve özgürü onurlandırabiliyorsan. Tek düşüm. Saraydan çıktıklarında. Evin önüne gelmişlerdi. Böyle bir şeyi aslında istediği yoktu ama korkusundan söylemişti. yüzünü avuçlarının içine almıştı. biraz hafif davrandığını anlayarak.Öyle olduğunu kabul edelim ve diyelim ki karşılığında bir şey istiyorum. Tarihçiler: "Maveraünnehir'in Efendisi. . Acaba Ömer için mi korkuyordu? Sonunda Han ayağa kalktı. — Açılan kapıyı küçümseme. günün birinde bir rasathane. onu hep tahtında. hükümdarın dostu olmaz atasözünü unuttun mu? diye sormaktan kendini alamadı. başka bir şey değil. Ağzından çıkacak en ufak bir sözcüğün kendisini ele vermesinden çekiniyordu. dedi. Bir kitapla ilgili. Bir an için Ru- . bir idam hükmü beklercesine bekliyor. Han. Ebu Tahir kendi kendine: — Hey günlerin kararsın Hayyam. Benden korkmana sebep yok. yanımda güzel bir kadın. Ömer Hayyam'ı o denli sayıyordu ki. Bunun üzerine Ömer şu dörtlüğü okudu: 30 31 Beni sana getiren yoksulluk muydu? İstekleri basitse. Ona kuvvetle sarıldı. dalkavukların bir kısmı usulca yok olmanın yollarını arıyordu.İsteklerimle beni şımartan sensin her zaman. kimse yoksul değil. Kadı. hareketsiz kaldı. sözünü değiştirdi: — Senden bir şey isteyeceğim. Cihan'ın gözlerini aradı. . konuşmalarını sofrada sürdürmeyi önerdi: .Seninle ilgili bir tasarım var. Beklediğim. Ama Hayyam: — Denizin komşusu olmaz. Sonsuza dek. gökyüzünü incelemek istiyorum. bir gül bahçesi sahibi olmak. bir sütuna dayanmış." diye yazdılar. Cihan. — Saray hayatı bana göre değil. ağzından çıkacak ilk sözcüğü. Ebu Tahir: — Artık Han ile dostsunuz. Ebu Tahir. şimdi de sevinci o denli büyüktü.

zamanla X biçimi alacak ve bilinmeyeni göstermekte kullanılan evrensel X harfine dönüşecekti.. artık hiç kimsenin çözemediği yazılar olan harabeler gördüm. Semerkant'ta tamamladığı eserini. Onlara karşı çıksam. Üzerlerinde. Başkalarının kuramlarını nasıl yıktıkları belki anımsanacaktır ama kendi kurdukları kuramlar da başkaları tarafından yıkılacaktır. Bu cebirsel denklemin bilinmeyenine. Bilinen yasadır bu. geriye ne kaldı? Nasıl bir krallık vardı. Bu sözcük İspanyolca yapıtlarda Xay diye yazıldığından. Günümüz bilginlerinin bilmedikleri şeylerden biri. koruyucusuna adadı: "Bizler bilim adamlarının gözden düşürüldükleri bir çağın kurbanlarıyız. fizikte ve metafizikte başarılısın. Ebu Tahir. Ama yine de Safi bir kadıya şarap kokan şiirler adamak istemezsin herhalde. İşte bin yıl sonra. matematikte sayıların baş döndürücü tadını. benim zavallı şiirlerim de böyle olacak. Bir kentten geriye kalan. Bilginlerin yazdıklarından geriye. gerçek bir araştırma yapmak olanağını bulabiliyor. bir duvarda bir resim parçası bulabildim sadece. Sonuncusu olacak bir kitap ve onu bana ithaf etmeni istiyorum. İşte bunun için Rubaiyat'ı yazıyorum. pusulasını şaşırmış gibiydi: — Sözlerini anlıyorum diyebildi. şiirde böyle bir yasa yoktur. bu dünyada . astrolojide. Ömer. uzlaşmacı. Kırık çömlekler. Ebu Tahir devam etti: — İşte bu dallarda senden bir kitap bekliyorum. Ama bana gerçek olandan lütfen söz etmeyin! Bir an durdu. bir çanağın üzerinde bir yüz. astronomide evrenin gizemli mırıltısını.. benden sonrakiler de bana karşı çıkacaklar.. Yazdıklarını yineleyecek olursam. Kendi kendime dedim ki: Eskiden burada yükselen kentten. nasıl bir gerçek? Hiç. nasıl bir bilim.baiyat'ı unutalım. İbni Sina'nın ölümünden beri. sonraki ondan öncekini asla yadsımaz. benden önceki Müslümanları. Hayyam. Hintlileri. eğer şarabı sulandırmak denilebilirse. küp denklemleri ile ilgili ciddi bir eser yazmaya koyuldu. nasıl bir yasa. büyük bir rahatlıkla aşar. maddi sonuçlar çıkartmak. ki bunu hep istedim. Arapça şey diyordu. — Sanmam ki bu alanlarda sonuncu kitap olsun ve bu nedenle bugüne dek hiçbir şey yazmadan sadece okudum. Bilimde beni hayran bırakan nedir bilir misin? Onda. ardından gelen de onu yadsımaz! Yüzyılları. yarı yarıya sarhoş bir şairin üzerinde gezdirdiği kayıtsız bakışlardır. sonsuza dek gömül32 33 müş bir dünyanın artıkları. Bu konuşmayı izleyen aylarda. Aralarında pek azı. O benim için bir dahinin kaprisleri. şiirin yüceliğini bulurum. — Açıkla. hatta ardından gelenlerce alaya alınacaktır. Tüm bu konularda pek çok kitap yazdılar. Yunanlıları. resim parçaları. benim işim nafile iş olur. minnet dolu bir tavır takındı. matematikte. Sen asıl tıpta. yarın ne kalacak? Kendilerinden önce gelenleri karalamaları. öğrendim. İstediğim kadar bu enkazın altını üstüne getireyim. sonra devam etti: — Semerkant'ın çevresinde dolaştığım günler oldu. Bu nedenle. — Eskileri ele alalım.. bu konuları senden iyi bilen yok derken yanılıyor muyum? Hayyam cevap vermedi.

çünkü gün doğmadan gideceğim. üstelik şair kadın. bir sis perdesinin ardından gelir gibi. güzel kadın. bir gülümseme ile karşılaştığım çok oldu.. Şaşkınlığından zorlukla kurtulan Ömer. Şimdiye kadar girişken davranan da benim zaten. erkeklerden daha önemli. Şevval'in bu son günlerinde. Odasına girdiğinde. Hanın karısı olmak gibi bir niyetim olmadığını bilirler. hakkında bilgi edindim.olup biten kadar Bilime ve insanoğlunun kaderine ilgi duyan bir kişiye rastlamak ümidini yitirmişken. sarayla birlikte yolculuk yaptığımdan. Sen saraydan çıktıktan sonra. kaderi zorlamak niye? Çeyiz olarak sivri dilinden ve kötü ününden başka bir şeyi olmayan bir dul için Hakanın öfkesine yol açmak niye? Ömer. Basit bir kadın için. gerçek olmayan bir kentte. Semerkant'lı zengin bir adamla evli olan bir akrabamda kalacağım bahanesi ile dışarı çıktım. Benim için yaşamak. Cihan: . beni görmedin ve herhalde görmeyeceksin. akşamın o saatinden sonra yazamam diye yanına lamba almamıştı. Beni rakip olarak görmezler. Sarayda bakışlarımız karşılaştı gerçi ama. yüzüne çarpıp duruyordu. Tanrı karşıma büyük kadı Ebu Tahir'i çıkarttı. Han oradaydı. Nice erkek gibi sen de kaçmayı yeğledin. odanın mahremiyetini bozabileceğini sanmıyorsun. Şimdi ise." Hayyam o akşam. Ne kımıldayabiliyor. Haremdeki arkadaşlarım beni sever. gerçek olmayan bir köşkte. karanlıkta bir pırıltıya dönüşüyordu. el yordamıyla yürümeğe başladı ve birkaç kez düşecek gibi oldu. Ses. Boşuna. önce bir görüntü seçmeğe çalışıyordu. Bir kadının.. artık evi gibi kullandığı bahçedeki küçük köşküne döndüğünde.Bir şey söylemiyorsun dedi. tatlı bir sesin tatlı sitemi ile karşılaştı: — Daha erken gelirsin sanmıştım. Bu kadını aklından çıkarmadığı için mi sesini duyar gibi oldu? Usulca kapattığı kapının ardında durmuş. Salkım söğütlerin dalları. Gerçi hakanı baştan çıkartabilirdim ama hükümdar karılarının nemenem bir hayat yaşadıklarını yakından gördüm. kendini sunuyorsun. sen. ben de kendi kendime konuşurum. Geceleri. sanki görünmeyen güçler tarafından yerine mıhlanmıştı. beni dört duvar arasına kapatmakla işe başlar. Ne yapayım. Bu çalışmayı onun yardımı ile tamamlayabildim. Kadı'nın konağından uzaklaşır uzaklaşmaz. bu karanlığın içinde. bir gölgeye konuşuyor gibi konuştu: — Yetişme çağında ve daha sonraları bir bakış ile. . Cihan güldü: — Sunmak mı? Ne biliyorsun? Bana dokunmadın. ne konuşabiliyordu. Cihan'ın söylediklerini aklında tutamadı ve ilk sözcükler dudaklarından döküldüğünde Cihan'a ya da kendisine değil. ay incecik bir hilâl biçiminde olduğu halde. bu bakış bedenlenip bir kadına. Benimle evlenmeyi düşündüğü an. Birinin karısı olsam da olmasam da Hakan Divan'a gelip şiir okumamı istiyor. yeniden duyuldu: — Susuyorsun. nerede oturduğunu öğrendim. Onun için de istemem. Genelde. Sonra Kadı ve tüm Saraylılar. dışarı gidip onlara haber getirmemi isterler. Yolunu ay ışığı aydınlatıyordu. haremde kalırım. Bakışlarını kaçırdın.

. Birkaç kez seviştikten sonra. . neden ben. Kiş'in ya da Pencikent'in yolunu tutuverirdi göçebe oğlu göçebe! Saray.Koyu karanlığın içinde ipek kumaş hışırtısı ve koku birbirine karıştı. diğer eliyle sevgilisinin saçlarını okşuyor. Ömer. özellikle başka bir şey yapamadığı için kendini sunan değil.İçeriye girelim ve kapıyı kapatalım. peşinden yetişmenin telâşı içinde. itaatkâr köleleri. gece takkesini düzeltti. Ömer gülüyor. Saray'da karşı karşıya geliyorlardı. 34 35 VI Bir kadın. Bunu Han'ın eşinden öğrendim. küçük köşkünün yolunu tutup sevgilisini beklemeye gidiyordu. Muhafızların sesleri yakından gelince. Hükümdar. — Bu kentte bizim gibi buluşan kaç sevgili var dersin? Soruyu soran Cihan. Ömer Cihan'ı beklerken dışarı çıktı. bu anın gelmesinden korkuyorlardı. her sarılışta soluk kesici bir kaçamak lezzeti vardı. kendilerini satan ya da kiralayan fahişeleri. atına atladığı gibi Buhara'nın. Hayyam her akşam. birbirlerine sarılı olarak hayal etmiş. ürktü. Başkalarının gününü bitirip. Cihan'a Hint tanrıçasının dolgun memelerini yakıştırmış. iç çeken bakireleri bir kenara bırakırsak. bir çocuk safiyeti ile sormaktan kendini alamadı: — Peçen hâlâ yüzünde mi? — Geceden başka örtüm yok. Ömer'in bir elinde şarap kadehi. Çünkü Tanrı nasıl bazı çiçekleri zehirli yaratmışsa. Cihan doğruldu.. Mutluluğumuzun sesini duyabilirler. Ömer. sevdiği kadının. Bir sabah. kendi gecelerine başlamanın bir yoluydu bu. bizi de âşık yaratmış da ondan. Neden Semerkant'a geldiğini biliyor musun? Ömer onu durdurdu. yanaklarını şişirdi. önceden hiçbir açıklamada bulunmazdı. Cihan'ın gözyaşları akıyordu. Duygularını belli etmek korkusuyla birbirlerinden uzak duruyorlardı. Çok sıcak yaz gecelerinden birinde. sonrakiler uzun uzun. kendi seçtiği erkekle buluşan kaç sevgili kalır? Yine acaba kaç erkek. nefesini tuttu. ayakucunda akan gümüş rengi bir dere. bir erkek. Her öpüşte bir veda tadı.. bir başka nedenle kendini veren bir kadının yanında uyur? Kimbilir? Belki bu gece Semerkant'ta tek bir seven kadın ve tek bir seven erkek vardır. muzip muzip fısıldıyordu. Bunları dinleyenin kulakları yakılır. yarı yarıya örtündü. Acaba kısmette kaç gece beraberlik vardı? Her şey hükümdara bağlı idi.. Cihan. sesine bir ağırlık verdi: — Durumu yakından inceleyelim bakalım.. Harem dedikodusu dinlemeye niyetli değildi: — Hükümdarın sırları beni ilgilendirmiyor. sevgilisinden az öteye gitti: . İlk öpüşler kaçamak. eti canlandı. diyeceksin. geriye kaç kadın. kimseye görünmeden gelmişti işte. Canları sıkılan evli kadınları. Adı bilinmeyen bir ressam onları yan yana uzanmış. . Ömer ile Cihan. O gitmeğe kalkışırsa. Cihan da onlarla gidecekti. Güllerden bir yatak. Neden sen. Her gün. Ama endişesi boşa çıktı.Sana bir sır vereceğim.

biri aydır beslenen kurbanlık bir koyuna benziyordu. ağlaşıyorlardı. aşağılayıcı bekleyiş. ne gezmeyi. Yaz sonunda. Kentin ileri gelenlerine şöyle haber göndermişlerdi: "Erkeklerinizin küstah. bir vurgun. ne kuzu çevirmeyi düşünebiliyordu. Sadece halkın bağışlandığı ramazan ayından çıkana kadar beklemeye karar verdi. Bir fidye. kent halkının canına ve malına dokunulmayacağı. su yollarına zarar verilmeyeceği sözüne karşılık teslim olmaya karar verdiler. Dükkânlar boşalmıştı.— Dinle beni. Yeni ay gökyüzünde belirdiği vakit. bu zengin kenti yağmalamaları sözü verildiği için savaştıklarını söylüyor. Nişapur'un ileri gelenleri. Tuğrul Bey. iki kardeş arasındaki görüş farkını öğrendiklerinde. sıcaklar geçer geçmez. Ordularının başında iki kardeş vardı: "Şahin" diye tanınan Tuğrul Bey ve "Atmaca" diye bilinen Çağrı Bey. bir rüşvet bekleyişi içindeydiler. Hiçbir şey yapamadan. Diğerleri de komşu köyleri yağmalıyorlardı. Selçuklu kardeşler arasında hararetli bir tartışma sürmekteydi. Bu sır. askeri teftişte bulunmak için gelmiş. orucun sonsuza kadar sürmesi. kentlerini Türk savaşçılarının kuşattıklarını görmüşlerdi. Selçuklu Ordusunun saldıracağını sanıyor. bayramın hiç gelmemesi istendi. Erkekler gizlenmişti. sularınızın yer altında oldukları söyleniyor. ramazan olduğu ve bir İslam kentinin ramazanda yağmalanamayacağı gerekçesiyle karşı çıktı. Nasır Han. Nişapur'lular. Çağrı Bey adamlarını kent içine ve çarşıya salmak istedi. o günlerden kalma idi. Yanık Kapı'da mahalle aralarında. Bayram öncesinde. Kadınlar ve kızlar güçsüz kalmış. ayaklanmak üzere olduklarını. semt sokaklarında gidip geliyorlardı. Sürekli sarhoştular. bayramın gelmesi istenmez mi genelde? O yıl. Selçukluları Hayyam çocukluğundan bilirdi. saldırıya uğrayacaklarını ve öldürüleceklerini anladılar. Görüşü benimsendi ama Çağrı 36 37 Bey pes etmedi. Kale içinde ise. ertesi ay yağmalanacaklarını. Yenenin sözü ne işe yarar? Kuvvetler kente girer girmez. . tekkelerde geçirmişti. yer altındaki su oluklarınız yer üstüne. O sıralarda adları henüz duyulmamış ve daha yeni Müslüman olmuş göçebe aşiret reislerinden Selçuk Bey'in oğlu Mikâil Bey'in iki oğlu idiler. Müslüman Asya'nın efendileri olmalarından çok önce. Çağrı Bey. erkekleriniz de yer altına gider. Kuşaklar boyu dillere destan Büyük Korku. Atlı askerler. onları daha fazla tutamayacağmı söylüyordu. bir sabah uyandıklarında. İşte Büyük Korku böyle başladı. Ne yapmalı? Nasıl kaçmalı? Hangi yoldan gitmeli? İşgalci her yeri tutmuştu. Büyük Meydan Çarşısının çevresinde. dileklerin yerine getirildiği Kadir Gecesi'nde. doğduğu kenti ele geçirmişlerdi. Hayyam'ın doğumundan on yıl önce olmuştu bütün bunlar. saldırının beklenmesidir. Direnecek olursanız. geceyi camilerde. kimse ne eğlenmeyi. askerlerine aylardır para verilmediğinden sızlanıyor. ikimizi de ilgilendiriyor. Kentliler. dua ve gözyaşları içinde. Saldırıdan kötüsü. Zaten bütün kent." Kuşatma sırasında sık görülen palavralar! Yine de. Orucun bitmesi. çünkü hayatımızı altüst edebilir. binlerce kişi.

seninkileri durdurmak istiyorsan. Halifeden kızı Seyyide Hatunun elini isteyince. Daha alacağımız! nice kent var: İsfahan. Ömer. Özellikle Tuğrul Bey. ayağa kalkıp şöyle dedi: — Çok konuştuk. Sultanın elçisi çekilir çekilmez de öfkesinden patlamıştı: — Şu Türk. böyle konuşarak belki de hayranlığını belirtmiş oluyordu ama Cihan. Bunu deyip. halife sararmıştı. ben üç yaşmdaydım. alındı. alnı kırıştı. Ama o yılın Ramazanında duyduğu Büyük Korku'yu asla unutmadı. bana haremde anlatılanları anımsattın. nasıl alırız? En sadık olanları bile. Tuğrul Bey. İki kardeşin yanında. Ona. Sen. askerlerimiz bizi terk edecek olurlarsa. Cihan. hançeri kalbinin hizasına getirdi. bir daha karşı çıkmayacağına yemin etti. soyluların soylusu bir adamın kızını nasıl ister? Halifenin böyle tir tir titremesinin nedeni. yurdundan yeni fırlamış! Daha düne kadar ataları. Tuğrul cevap vermedi. müdahale etmek mi yoksa her zamanki gibi iki kardeşin hesaplaşmasını izlemek mi gerektiğini bilemiyordu. durdur. Bundan cesaret alan Çağrı. hiçbir karargâh zaaf göstermez. başka bir dilden konuşuyordu: — Biz. Aylarca duraksadıktan. saygısızca gülmeye başladı. bize hiçbir kapıl açılmaz. Nişapur böyle kurtuldu.duranlardan gelme şu Türk! Bir halifenin. isteği geri çeviremeyeceğini bilmesiydi. — Düşünü gördüğün tüm bu kentleri. bilmem hangi puta tapan ve bayraklarına domuz resmi koy. Cihan'm her bir ayrıntısını anımsadığı öyküyü hayal meyal hatırlıyordu. Rey. bu ani kahkahaya bir anlam veremedi. Hem insafsızca yağmacı ve hem de en aşağılık ve en yüce duyguları besleyebilen aydın hükümdarlardır.Ağabey. Ağabeyi bir an duraksadı. 38 39 VII Hayyam: — İşte Selçuklular böyledir. Oradakiler. bir imparatorluk kuracak çaptaydı. Sonra Tuğrul konuştu: . özür diledi: — Bu evlilikten söz edince. Ömer. Halifenin koruyuculuğunu üstlenmiş ve "Doğu ve Batı Kralı Sultan" unvanını almıştı. fetihler öncesi bir dönem yaşıyoruz. . bana itaat etmeni bekleyemem. İsfahan'ı aldığında. Teslim olduğu halde Nişapur'u yağmalayacak olursak. Sonra birden sıçradı ve hançerini eline aldı. şimdiden ayaklanmış durumda. Çağrı kılıcını çekti. dedi. aşiretin kıdemli subayları vardı ve hepsi Çağrı'yı doğruluyorlardı. Sonra kollarını açarak ona doğru ilerledi ve kardeşine sarıldı. Şiraz. Yetmiş yaşında olduğu halde Halifenin öz kızı ile evlenmişti. Korkunç bir ikilemin tam ortasındaydı. Senin adamlarını da durduramam. Bağdat'ı aldığında on yaşındaydım. Herkes kendi ordusundan sorumludur. kımıldamadı. bu hançeri kalbime saplarım. kendisine iki kez haber gönderildikten sonra. Tebriz ve daha niceleri. Adamlarıma kent sizindir diyeceğim. tehdit savuruyor. Ömer ona baktı. ordumuz olmadan. Ama onları kente salarsan. ciddileşti.Tuğrul Bey.

Ondan önce hiç kimsenin böyle bir istekte bulunmaya cesaret edemediğini. Horasan'ın. Azerbeycan'ın Efendisine. görevlinin. Bu bir onur işi. Türk olsun. Sultan büyük bir sevinçle. elçi arkasından gitmek üzere ayağa kalktı. Halife özür diliyor. Sultan'ın bunu. bu evlilikten kaçmanın hiçbir yolu kalmazsa. Tuğrul Bey'i kızdırmadan da bir sonuca ulaşabiliriz. şu muhafız seni ona götürür. Böyle davranıldı. Acem olsun. böyle bir gelenek olmadığını. Elçi. aile büyüğü bazı kadınların. Ona iletilen isteği yerine getiremeyecek. daha önce hiçbir Sultan. Verdiği cevabı asla tekrar edemem. 40 41 — Bundan birkaç ay önce. — Bu daha iyi bir yaklaşım. onun bu sevinçli anından yararlanarak. aralarında vezirinin. Adam önce vezir tarafından kabul edilmişti: — Sultan sabırsızlanıyor. Bunu sana açıkça söyleyebilirim. Halife sana kızını vermiyor" diyeceksin. — Cevabı duyunca o kadar sevinmeyeceksin. Fars'ın. vezirin yanına çöküverdi: — Ne önerirsin? diye sordu. Ama sanırım Sultanın. Sonra Sultan'ın veziri ile başbaşa kaldığında. Halifenin kızını vermeyi kabul ettiğini söylersin. neden altın karşılığı uzlaşma önerisinde bulundunuz? — Kesin red cevabı veremezdim. istiskalimden anlıyacağını ve benden böyle bir şey istemeyeceğini sanmıştım. Muhafız göründü. bu evliliği onaylamadığını. cevabın olumsuz olabileceğini düşünerek. Abbasilerin tahtının Koruyucusuna: "Hayır. Pek âlâ. gerçek dini savunan Mücahid'e. Vezir etkilenmiş görünmedi. servetini oğullarına dağıtmış. kumaşlar. Halife. Halife için yaptıklarından sonra. herkesin şaşıracağını söyledim. Bağdat'a bu kafile ile değerli armağanlar. Beni sıkıştırıp duruyor. Yeşimden tespihini çekmeye devam etti: — Şimdi buradan çıkıp. mallarını ve topraklarını kendisine iade ettirdikten sonra. Sen. yüz kadar muhafızın ve bir o kadar kölenin bulunduğu bir kafile oluşturdu. pek çok subayın. Sultanı hazırlıklı kılmak istedim. ününe yakışır bir armağan vermenin yerinde olacağını söylerim. ben de. — Halife hazretlerinin kararı bu ise. Şiilerin kendisini kovdukları yurduna onu kavuşturduktan sonra. . Vezir. bir karşılık istemek mantıklı bir şey olmaz. şehzadelerin. oradaki büyük kapıdan gireceksin ve Irak'ın. karşılığında üçyüz bin dinar altın iste. en masum halini takınarak: — Tedbirli bir adam olarak borçlarını ödemiş. Onurumu savunmalıyım. Tuğrul Bey'in bulunduğu Rey kentine göndermişti. heyetin ileri gelenleriyle görüştü. Asya'nın Fatihine. nazik ama mesafeli davrandı. Halifeyi böyle bir iş için zorlamamıştır. — Halife sana bir talimat vermedi mi? Bir uzlaşma yolu göstermedi mi? — Bana dedi ki. kıymetli taşlarla dolu kutular ve ayrıca yüzbin altın gönderdi. kızlarını evlendirmiş olmanı umarım dedi. Neyse ki cevabı getirdin. zorlanırsa Bağdat'ı terk edeceğini söyledi. En kıdemli danışmanını.cevabını verdi.

Vezir durumdan yararlanarak konuşmasını tamamladı: — Sultan ayrıca şunu söyledi: "Git söyle. isyan edip. Halifenin sarayına vardığında vezire. düğün hazırlıklarını görmesi için önden vezirini göndermişti. bana emanet ettiği bütün Müslümanları sana teslim ediyorum" diyor. bana hakaretler yağdırdı." Ondan sonra hergün gelip onu onurlandırdı. Sarayını. haremini korumam için yalvarıyor. Her "buluşmadan" sonra. onu orada yokmuş varsayarak. Gerçekten de Sultan. Uğruna savaşmak istediği tek yer. bu kızı alacağım. Halifenin sarayını kuşatmıştı. gerçeği kabul etmek zorunda . Halifenin kızı. Çünkü Tuğrul Bey o kadar keyifli çıkıyordu ki. ilk iki karısını boşamıştı. — Sadede gel! Tuğrul Bey ne dedi? — Sultan buyurdu ki: "Şu Abbasiler tuhaf herifler! Ataları. Halife sonunda direnmekten vazgeçti ve "buluşma" gerçekleşti. artık daha fazla sabredemeyeceği için. büyük bir zevkle. Ama iş kızını istemeye geldiğinde. Başkentlerini alıyorum. yüzündeki peçeyi açmıyordu. onurlandırdı. kendisine karşı olmakla suçladı. Bir de bugünkü hallerine bak! Ellerinden imparatorluklarını alıyorum. Vezirin sabrı taştığı halde. o sözcükleri tekrar edemem. Bağdat'ın yolunu tutmuş ve kente varmadan önce. Ağzından tek söz çıkmadı. — Konuş. kendini. dışarıda yığınla adam bekliyordu. Sayısız eş. Bağdat'ın etrafını çevirmiş. Halifenin. kendini tuttu: — Tuğrul Bey'i tanıdığım kadarı ile söyleyeyim. hınzırca sustuğunda. Cihan.— Korkma. ona tek bir söz söylemeden. işin şerefi kadar birleşmeye de verdiği önem yabana atılır gibi değildir. Mutluluk duyup beni hediyelere boğuyorlar. "İşin önemli yanı buluşup görüşmeleri değil. yeri öptü. odalıktan sonra. cariye. onu suçlamaktan vazgeçen Ömer de. ünlü adamların evlilik öykülerini ballandıra ballandıra anlatıyordu. bu nikâhın taşıdığı şeref" idi. Halife de bana "Tanrının bana verdiği bütün ülkeleri sana veriyorum. Altı ay sonra Tuğrul Bey öldü. sunulan bütün dilekçelere olur diyor. emrediyorum. ama bir tek kez olsun. bir bakirenin kıçı mı?" Halife boğulacak gibi oldu. Razı geliyorlar. Beni prangaya vurmakla tehdit etti. en bereketli kentleri kurdular. hiçbir şeyi gizleme! — Sultan önce. Tuğrul. sayısız "ihsan" dağıtıyordu. Beni sizden yana. VIII Cihan. Kendi kusuru olduğu halde. Meydan okuyarak yaptığı bu evlilikten çocuğu olmadı. Kısırlığı nam salmıştı. dünyanın yarısını fethettiler. nikâhın aktedilebileceğini ama buluşmalarının söz konusu olamayacağı söylendi. içini karalar basa basa "Evet" demek zorunda kaldığını söyliyeyim. Öykümüze devamla. O İmparatorluğu ve Bağdat'ı aldığım gibi". Vezir bile bile kemküm ediyordu. devam etmesi için yalvarıyordu. sonra "peçesini kaldırmadan. Cihan'in mimiklerine katılıyordu. altın işlemeli bir yastığın üzerinde oturuyordu: Tuğrul Bey odaya girdi. cevabı alır almaz. onurunu korumak istediğini söylüyor. konuş! — Halife Efendimiz beni affetsinler. birliklerini hazırola geçirmiş. Ömer öykünün nasıl bittiğini bildiği halde.

kalkıştı. Bütün camilerde onun zaferleri anlatılıyordu. Bizanslıların gönderdikleri Rus keşif erlerini ordugâhının yanı başında nasıl yakaladığı. Büyük. atası Selçuk'un adını taşısa da. Sırf. Ama bir adam ortaya çıktı: Bu Çağrı'nın oğlu Alp Aslan idi. Düşmanlarının ona taktığı ad "Efemine" idi. kimini katlederek. yeğen. yeteneklerinden konuşulmasını isterdi. . Yeni doğan İmparatorluk. ordusunu perişan etmişti. her dolunaydan 42 43 sonra. Ama rakipleri dedikodudan vazgeçmediler. ardından. iktidar boşluğu idi. İşin asıl ciddi olan yanı. kendi vatandaşlarının gözünde büyük bir hükümdar oldu. iksirini ulaştırması istenirdi. Dediğimiz gibi Seyyide Hatun. Ebu Tahir'in bahçesindeki küçük köşkte çene çalıp dururlarken. cins-i latife az ilgi gösterir diye bilinirdi. böylesi tehlikeli konuya değinmekten ürkerlerdi. iki hanedan arasındaki evlilikler de bir bırakışma sağlamıştı. veziri de çağının en yetenekli adamı Nizamülmülk idi. hatta yabancı konukların hünerini merak ederek. müthiş bir âşık olarak ün salmaya bakmıştı. Alp Aslan. Nasır Han da Alp Aslan'ın kızı ile evliydi. otuz sekiz yaşındaki Alp Aslan yer yüzünün en güçlü insanı olmuştu. altı ay sonra dul kaldı. Nereye gitse. Subaylarının. kısa süre önce Anadolu'da. Çocuksuz ölümü. ordusu sadık. Çevresindekiler. Savaşırken nasıl bembeyaz bir kefene büründüğü. Nasır'ın kız kardeşi Terken Hatun ile. sağaltıcılara. Sultanın büyük oğlu Melikşah. Müneccimlere. kimini satın alarak. Ama bu kusuru yakınları üzerindeki saygınlığını yok eder korkusu ile. Çevresinde. kuzen vardı. Doğu'daki İslam âleminde kargaşa yaratmıyacak mıydı? Bir sürü kardeş. atının kuyruğunu kendi eliyle nasıl bağladığı. Kısa sürede. İmparatorluğu. yeni sünnet edilen bir çocuğun kapçığını yutması tavsiye edilmişti. Kuşkusuz İslam âlemi için büyük bir an. burunlarını nasıl kestirdiği ama bunun yanı sıra İmparatoru nasıl serbest bıraktığı anlatılıyordu. Sonunda Tuğrul Bey de kaderine razı gelmişti. Kısır Tuğrul'un erkekliği ün saldığı halde. Sonuç yine aynı. Semerkant için korkulu bir düş yaşanmaktaydı. her biri doyuma ulaşmış bir harem taşıyordu. Haklı ya da haksız. Bizanslılar ile anlaşmazlığa düştüğünden bu işe ara vermiş. Bir kaç ay içinde aşiret üyelerine. Bizans İmparatorunu yenmiş. nasıl kokular süründüğü. azimli ve adil bir hükümdar. Türk'lerde ne büyük evlat hakkı ne de bununla ilgili veraset yasası vardı. üfürükçülere ve şamanlara başvurulmuş. henüz başlayan parlak saltanatına bir anda son verecekti. bu ünü. Alp Aslan her zaman Semerkant'ı is44 temiş geçmişte onu ele geçirmeye çalışmıştı. asıl kurucusu Tuğrul'du. kendini kabul ettirmişti. Cihan ile Ömer bunu henüz bilmiyorlardı. İktidarı mutlak. Malazgirt'de. Kabil'den Akdeniz'e uzanıyordu. kendisine aitti. Ortada bir kusur varsa. Altın işlemeli yatağı boş kaldı diye yakınacak hali yoktu. dokuz çocuklu Alp Aslan. bu işin sırrını kendilerine de yermesi ve geceleri edindiği bu gücün reçetesini.

Olaylar hızla gelişiyordu. sonuncu askerin geçmesi. Belh hükümdarı Mahmud'a sitem dolu bir mektup yazmış. yayılmaktan çok eldekini tutmak kaygısı içinde. yoksa böyle bir zamanda kaçmış olduğunu sanabilirlerdi. Ömer de hiçbir heyecan belirtisi göstermeden onu dinliyordu. silahsız gider Alp Aslan'a teslim olurum. savaştan doğan zararları onlara altınla ödettirmiş. Saraylılar üzgündü. vatandaşlarını cezalandırmış. Tanrı bize bilgeliğini unutturmasın. ama sessizdi. Kaçmak mı. Ama çoğunlukla evden çıkmıyor. kenti ve hanedanı savunmaya hazır olduklarını haykırmışlardı. daha eskiden Oxus dedikleri ve ileride Amu Derya adını alacak olan nehri. Bunun üzerine dedem. İki yüz bin Selçuklu askeri "nehri" geçmeye hazırlanmaktaydı. Tanrı kimi isterse. sayıca üstündü ve Han'dan yaşlı idi. Kayın babasının Hıristiyanları yendiğini haber aldığı andan itibaren. ona ilham veren sağduyu aracılığı ile vardı sadece. saraydaki haberleri getiriyor. hükümdarın yanına yaklaştırılmayınca da. Bu karışık günlerde. soyunun beşinci sırasında yer alıyordu. öfkelenerek gezisini yarıda kesmiş ve askerlere. Haksız da değildi. şimdiden ihanette bulunmak mı yoksa beklemek mi gerektiğini bilemiyorlardı. Belh halkı için geçerli olan. Çevresindeki acı gerçeği ona hatırlatan. Nasır ise. genç kentliler yanma yaklaşmak istemişler. bir tek Cihan idi. Nasır Han. Tabii ara sıra Saraya ya da Kadı'ya görünmezlik etmiyordu. Subaylar Nasır Han'ı haklı bularak halkı yatıştırma sözü verdi45 ler. bu işin sonu nereye varır?" Mahmud dedeme hak vermiş. Belh kentini almak istediğinde. yaralı hayvanlar gibi savaşacaklarını söylediler. Hayyam kentten uzak kalmak istedi. Bu gidiş gelişlerinden birinde. kuruluş heyecanını yitirmemiş ikinci kuşağa aitti. Tabii ki kendi yaşı değil. Ordumuz geri çekilmek zorunda kalmış. Saraya döndüğünde. Selçuklu ordusu kadar değerli içli. subaylarına verdiği öğüt şu oldu: — Büyük babam. asi mizaçlı Semerkant'lılar için de geçerlidir ve benim kurtuluşum kentlilere kalacaksa. onları gözlerinin yaşma bakmaksızın dağıtmalarını emretmişti. Her akşam cephedeki. O tarihte adı Ceyhun olan. Alp Aslan. Birbirine bağlı kayıkların üzerinde kurulan köprüyü. kentin basına gelecekler için korkmaktaydı. Onun için savaş sanki.Alp Aslan. Ama kavgamıza sıradan insanlar karışırsa. Han günde iki kez. yirmi gün almıştı. kale duvarlarından birini teftişe gidiyor. bu girişimden hoşnut olacağı yerde. Demiş ki: "Ordularımızın karşılaşmasını istersem. tek başıma. kentliler. Maveraünnehir ordusu. durmadan dört elle yazıyordu. çalışmalarına ya da gizli defterinin sayfalarına dalıyor. hükümdarlarının olmadığı bir sırada silaha sarılıp askerlerimizin çoğunu öldürmüşler. Semerkant hükümdarı. silah taşımalarını yasaklamış. Han. ama hanedanının yaşı daha fazlaydı. galip odur.Ancak bunun gibi düzenlemeler kimseyi aldatmaz. Semerkant'ta taht odası ağzına kadar dolu. . sarsılmıştı. askerleri yanında savaşmaya. Bunlar sırf laf olsun diye söylenmiş sözler değildi. Bir kez daha sadakatlerini yenileyerek. kendini askerlere ve ayak takımına alkışlatıyordu.

acı düşüncelere daldı. gerip parçalayın! Yusuf küçümseyen bir bakış fırlattıktan sonra haykırdı: — Erkekçe dövüşene bu ceza hak mı? Alp Aslan cevap vermedi. karı kılıklı! Sultan. Çatışmalar Semerkant'tan izlenebiliyordu. başı dimdik Sultanın karşısında duruyordu. bunca kısa mesafeden ok atmaya kalkışı yüzünden midir nedir. iki kolunu sıkıca tutmuştu. Çok kalabalık. Alp Aslan dört gün. O ise. kalenin surlarının yıkıldığı. onu Sultanın huzuruna çıkardılar. Nehrin yakınlarındaki kalelerden birinin komutanı. Benden güçlü çıkıp beni vurdu. Yusuf yaralanıp esir düşmeden önce. O savaşta yenilmiş bir esir. Eli bağlı bir adamı vurmak istemezdi. Üzerine çullandılar. Yusuf ona seslendi: — Sana söylüyorum. çatışmalar şiddetlenmişti. burçlarına tırmanılıp içeriye girildiği gün geldi. kaleyi kuşatır ve yoluna devam edebilirdi ama bu. Sinirli oluşu. akrep sokmuşçasına yerinden sıçradı. Yanı başındaki yayını aldı. yüksek bir yerden orduma bakıyordum. Suratında ölümün dondurduğu bir sırıtış vardı. Şişinerek: îşte buradayım! der. on gün önce bu kararı vereli. Ne var ki bir avuç savunucunun dağıtıldığı. aralarmda salgın hastalık söylentileri dolaştığı belirtiliyordu. Sultan'ın gününü karartanlardan biriydi. İki adam. Yusuf'u vuramadı. O acılı dört gün boyunca. geri çekilme halinde tehlike yaratabilirdi. Tanrı bana. birbirine meydan okurcasına bakıştı. Söylediği sözleri. Sultan buyurdu: — Dört kazığa bağlansın. Bunca sıkıntıya neden olan Yusuf'u merak ettiği için. Öcünü almıştı. kaleden uçurulan bir güvercin geliyordu. . Beni tahtımdan etti. dört gece can çekişti. esiri bırakmalarını buyurdu. o dönem tarihçileri şöyle naklettiler: "Geçen gün. sonuna kadar savaşmıştı. Gönderilen haber asla bir yardım çağrısı değildi. vücudunu paramparça ettiler. bir mahkum. acele edişi. sadece karşıdakilerin kayıplarindan söz ediliyor. Bu nedenle kale komutanının işini bitirmek gerekiyordu ve Alp Aslan." Ömer Hayyam bu olayın ardından mı yazdı şu dörtlüğü? Zaman zaman bu dünyada bir adam kalkar. disiplini gevşek. Alp Aslan. Başını çevirdi. Gerçi ordu. Harzemli Yusuf. üzeri yastıklar46 la dolu ahşap bir kerevette oturmaktaydı. insanlar ve yiyecekler tükeniyor diye bir sızlanma da değildi. esir üzerine saldırdı. bir günde Maveaünnehir'in kahramanı haline gelmişti. Kendi kendime Dünyanın hakimi benim! Benimle kim boy ölçüşebilir? dedim. insanların en sefilini gönderdi. Giysileri arasında saklı duran hançerini Sultana sapladı. İkinci okunu çekemeden. Zaten korkusu da yoktu. Okunu kertikledi.Alp Aslan yavaş yavaş ilerliyordu. Üç günde bir. İki dev yapılı er. geriyi görevsiz kılar. Bazen. hedefi hiç ıskalamış değildi. Askerlere. beni canımdan etti. büyük bir direnişle karşılaştığı için yavaştı. hastası çok bir ordunun bataklıkları geçerken gösterdiği yavaşlıktı onunkisi. Ayaklarımın altındaki toprağın titrediğini hissettim. Sultan da çok yaşamayacaktı. O güne dek.

iki yüzlüdür. 47 IX Bayram sevinci yaşayan Semerkant'ta. Bir gün önce. sevinci başına vurmuş Han'ın karısı idi. çığlıklar duyuluyor. Han mutlu bir sarhoşluk yaşıyordu. Semerkant'lılar Nasır ile geçinmenin yolunu bulmuşlar. en kötüsü de sayılmazdı. Yüzyirmi kişilik heyette Ömer de vardı. Nizamülmülk. İnsanlar da öyle. çocuk yüzlü bir deve benzeyen Melikşah. ayakta duruyordu. Sarayda şarap testileri dolup boşalıyor. Koca Ras-el-Tak alanında. genç hükümdar . tam nehrin kıyısında. yağma ve çapulculuk nedeniyle sahip değiştirmekten korkuyorlardı. yılan oynatıcıların çevresi kâh kalabalık kâh tenha idi. süresiz huzursuz kılması gerekirdi. geçici olarak kurulmuş olan bu kentte. Duvar diplerine seyyar satıcılar dizilmiş. Semerkant'ta. ertesi günü camide sâlâ okuttuktan sonra. Gerçi kocası ona başsağlığı dilemiş. Çevrede binlerce çadır ve yurt görülüyordu. Nasır Han. sokak lambalarının alt şarkıcılar ile çalgıcılar kapmıştı. Ölüm gelmiştir bile ve: îşte buradayım! der. sevincini çokça belli eden bir harem ağasını kırbaçlatmıştı ama. Alanın tam ortalık yerinde. eşi bulunmayan Semerkant adına şiirler okumaktaydı. Selçuklu Ordusunun karargâhı idi. IVlaveraünnehir'in saygı değer temsilcileri. Halkın kararı anlıktır. sonra kulağına fısıldadı: — Hiç şaşma. Gittikleri yer. başkalarının ise takma adı ile andıkları Nizamülmülk duruyordu. O çağda. Oysa Nasır Han böyle bir hükümdar değildi| Belki en iyisi değildi ama. gerisini de Allah'a havale! etmişlerdi. güle oynaya kutlamaya gelenler. onun kendilerini korkunç bir vergi yükü altında ezmesi. aynı akşam Ebu Tahir'i çağırttı ve Semerkant'ı temsil eden taziye heyetine katılmasını istedi. Aylardan aralık idi. kayınbabasının ölümü nedeniyle taziyeleri kabul etti. Gerçek. Ziyaretçilerinin her yaklaşışlarrnda. aşiretlerinin bağlılığını yenilemeye gelen askerlere kaygı ile bakıyorlardı. Divan'a döndüğünde: "Tanrı Semerkant'lıların duasını kabul etti" demekten kendini alamamıştı. şimdi de yaşlı gözlerle üzüntülerini belirtiyorlardı. onun babası idi. Ama Semerkant'lılar yine de dua et-mislerdi çünkü ardından gelecek katliam. falcıların. Yükselen yıldızların yanı sıra. babasının düştüğü basamakta. devlet düzeni anlamına gelmekteydi ve bu adı onun kadar hak eden bir başkası olamazdı. dumanlar yükseliyordu. Ömer'e de aynı şeyi yapmasını işaret etti. Bir kaç ayet okumuş olan Kadı. ele geçirilmeyen. bir kadın ağlama cüreti gösterebilmekteydi: O da. Meddahların. İmparatorluğun güçlü adamı. savaş önlendiği için bayram edilmekteydi. kayan yıldızlar da vardır. Melikşah'ın saygı belirtisi olarak "ata" diye çağırdığı. Onyedi yaşmda. derme çatma bir kürsüye çıkan ozanlar. kendi hükümdarlarını yenmesini dilemeleri için. bir kent ahalisi. Çünkü hançerlenen sultan. Nasır Han. haremin yas tutmasını buyurmuş.Kısa bir düş boyunca sürer zaferi. fethedilmeyen. Bir başka hüküm. bir Türk hükümdarına diğerini neden yeğ tutsun denilebilir. Geceleri sert geçiyordu.darın. Ondan bir iki adım geride.

demişti. Taşlı bir yoldan gidiyorlardı. Çünkü o ziyaretçi sırf onunla konuşmak için değil. doğru duyup duymadığından emin değildi. seni başkası ile karıştırmış değildir. önünde çok zaman var. adları nedir. İmparatorluğu yöneten eli sıkma onuruna sahip oldu. Çevresindeki bütün o yardımcıları görmedin mi? Ne işe yarıyorlar sanıyorsun? Her heyet kimlerden oluşuyor. Bir ziyaretçinin. Kadı'nın yanı sıra Nizam'a yaklaşmış. unutulmasını önlemek için gelmişti. Konuşalım. kimsenin görüp anlamadığı bir işarete göre. Pamir'in kollarıydı bunlar. ya saygılı. bir şeyler görmüş. kuşkularına son vermek. Dönüş yolunda Hayyam sadece bunu düşünüyordu. eyerleri birbirine sürtüp duruyordu. Kadı. Ebu Tahir. Nişapur'lu bilgin. gökbilimci Ömer Hayyam'mı diye sordular. Yardımcıları çevresinde dolanmaktaydı. bir şeyler hissetmiş olabilirdi.bakışlarıyla ona danışıyor. Onu. ta uzaklarda. Aralarından ileri gelen bir kaç kişi. O tarihe kadar tahminde bulunacağım diye kendini yorma. Zaten Nizamülmülk'ün kendisi yaratmak istemedikçe. Hayyam ve Ebu Tahir yan yana at sürüyor. bir şeyler duymuş. başkasıyla karıştırmış olamaz mıydı? Sonra gerek zaman gerek yer bakımından neden bu kadar uzak bir buluşma? Kadıya açılmaya karar verdi. sevgisini sağlamak. yanılgı söz konusu olamaz. törenden etkilenmiş. Hayyam'ı dinledikten sonra alaycı bir tavırla: — Vezirin sana bir şeyler fısıldadığını gördüm dedi. kalkıp Nizam'a doğru gitti. bağırıp çağıran bir amir olarak değil. ağlayıcıların bağrışmaları onu serseme çevirmişti. yorulursun. Bundan kimseye söz etme! — Konuşkan olduğumu gördünüz mü hiç? Hayyam'ın sesi sitemliydi. onları hiç kıpırdamadan dinliyordu. tam önünde durduğuna göre. işleri nedir. Sağda. Ama kesinlikle şunu söyleyebilirim ki. ya yakın. Nizam. sonra da alçak sesle kulağına: — Gelecek yıl bu vakit İsfahan'a gel. yüksek dağların tepeleri bir çizgi oluşturmuştu. nasıl davranılması gerektiğini hareketleri ile gösteren bir yönetici olarak görmek gerekir. Karşısındaki adam gözünü korkutmuş. Senin adını öğrendikten sonra. ayrıca. Suskunluğu dillere destandı. Kadı oralı olmadı: . o da başını kaldırıp. Ömer. ellerini avucuna almış. Hayyam. Bir doğrulama. Acaba bu 48 49 sözler yalnızca kendisine mi söylenmişti? Kendisini. Semerkant'lılardan oniki kişi. Nizam kıpırdamadan duruyordu. ya soğuk ya da ilgisiz davranıyordu. Ne dediğini duymadım. — Peki benden ne isteyebilir? — Bunu öğrenmek için bir yıl sabretmen gerekecek. Kimliğin hakkında yanılgıları yok. onun huzurunda tek bir söz etmeden bir saat oturduğu görülmüştü. bir onay bekler gibi durmuş ama ardındaki insan seli onu sürükleyip vezirden uzaklaştırmıştı. bunlar hakkında bilgi verirler. Semerkant heyeti olduğu gibi Melikşahın ayağına kapanmıştı.

— O bir kadın ve dahası bir dul. — Yine kabul et ki. sen açmadıkça benden tek söz işitemezsin! 51 X Semerkant'a vardıklarında soğuktan. Bu cesaretine hayran olmamak elde değil. Bu dörtlükleri.— Dobraca söylemek gerekirse. Ama gel gör ki. ya da değiştiriyordu. Senin iğrendiğin şeyi o ağzına soktu. o bir tepsi altın karşısındaki davranışlarınız farklı idi. Ona bunu söyledin mi? Ömer bir şey söylemedi ama Kadı. Ama sana bu kadını anlatmalıyım. sen saray hayatından nefret ediyorsun ve gerektiğinden bir saniye fazla kalamazsın. Onu görmezlikten gelmelerini ve seni her sabah uyandırmalarını söyledim. Yol boyunca üç adet rubaiî yaratmıştı ve şimdi onları yüksek sesle on kez. seni o kadından farklı kılan şey. O bir saray şairi gibi. Ebu Tahir devam etti: — Daha ilk buluşmanızda. Ebu Tahir kısa kesti: — Ben sana gerçek bir dosttan duyabileceğin şeyleri söyledim. ona tutkuyla baktın. yemek bile yemedi. Cihan'ın gidip gelmeleri günün birinde anlaşılacaktı. — Sözlerimin seni kızdırdığını biliyorum. Bu kadını sarayda ilk gördüğünde. Sakın telaşlanma. cesareti kanını alevlendirmiş olabilir. Hayata aynı bakışla bakmıyorsunuz. Gerçi dostluğumuz yeni ama. Sıkıntılı bir sessizlik oldu. Ama sen de kabul et ki bu kadın. Genç ve güzel bir kadın. saraydaki kadınlardan farklı bir hayat süremez. yirmi kez tekrarf ediyordu. muhafızlar haber verdiler. . o kadına bundan söz etme! Ömer'in kuşkulanması gerekirdi aslında. Kadı kendisinden büyük olduğu için karşılık vermedi ama yüzü asıldı. ciddi ve önemlidir. attan iner inmez küçük köşküne gitti. sonuna kadar söyleyeceğim. Hayyam'ı bu tartışmaya sürüklemiş olmaktan memnun. Ömer. onu neden suçlamak? Ebu Tahir. Aşkını tartışmak niyetinde değildi. Ama ne diyeceksem. Şiirleri ho50 suna gitmiş. Binbir zahmetle kurulan bu kırılgan yuvanın yıkılmasından korkulur. Ama bana kalırsa. devam etti: — Kabul edelim. Şiirinin hak ettiği altını aldı diye. Ömer bozuldu. sen ise bir bilge gibi davrandınız. at sürmekten ve aralarındaki] huzursuzluktan yorgun düşmüşlerdi. cevabın hayır olduğunu anladı. Onun ziyaretlerini meşru kılacak bir takım bahaneler uydurmak zorunda kaldım. Dostunun "bu kadın" deyiş biçimini sevmedi. Bundan sonra. bunu bugün de yarın da böyle bil. yaşım ve başım bana bu hakkı veriyor. o ev hâlâ senin evindir. Bir efendiye bağlı olmadan yaşamaya çalışıyor. İşin özüdür. Devam etti: — Genellikle bir ilişkinin başında hassas konulara değinilmez. kitabının derinliklerine gömmeden önceJ şurasını burasını düzeltiyor. — Belki.

İstemedim ki. Cihan ise meraklanmıştı: — Bana bir kaç satır okur musun? Hayyam'ın daha ileri gitmeye niyeti yoktu. Bir sürü boş sayfa arasında karalanmış bir kaç sayfaya ilgisiz gözlerle baktı.Her zamankinden erken gelen Cihan. Sonra: — Neden gösteriyorsun ki? dedi. Ağır bir sessizlik oldu. özlemin acısını çıkartması gerekmez miydi? Ama sanki Ömer. Kitabı önünde açık duruyordu. Ömer şaşmadı. Seni. kulaktan dolma. onları . Rubaiyat yazarlarına pek saygı göstermez. Hayyam'ın bundan çok hoşnut olması gerekirdi. sır perdesine bürünmüş bir kitapta saklaması. çarşafını çıkardı. bundan daha sevecen bir saldırıya uğrayabilirdi? Şaşkınlığı geçtikten sonra. güzel kokan saçlarıyla yüzünü örttü. Ayaklarının ucuna basarak ilerledi. Ömer sessizliği bozdu: — Bu kitabı sana göstermeyi hiç düşünmedim. Cihan'ın geri çekilmesini önlemek istedi ama Cihan bu soğuk karşılayışı hemen hissetti. Başka soru sormadı. — Yasaklanmış şiirler mi? Din dışı? Mezhep dışı? Kışkırtıcı? Cihan kuşkulu bakışlarla bakıyordu. — Günü geldiğinde hepsini okurum. ara sıra bir dörtlük yazması. aralık duran kapıdan süzüldü. Cihan bir kaç sayfasını çevirdi.. Keşke onu gizleyebilseydi. Saray şairlerinin hırsı bende yoktur. Cihan daha fazla üzerinde durmadı. Bundan bir kazanç beklemiyorum. Çıplak kollarını aniden boynuna doladı. sevgilisini belinden yakalayıp. — Rubai mi? Sen mi? Cihan'ın ağzından çıkan şaşkın çığlık aynı zamanda bir küçümsemenin de ifadesiydi. Nedenini anladı. Kitabı uzattı. — Bu kitapta ne gizli? Simyacılık formülleri mi? — Ara sıra yazdığım şiirler. yanağını yanağına değdirdi. gizlememi tembih etmişti. Ömer utanmış gibiydi. Rubailer. Bildiğim ne varsa. Onu bana hediye eden. Kuşkulu bakışlarını açık kitabın üzerinde gezdirdi. Sonra: — Bağışla! dedi. O tarihte nice iyi şairin okuma yazma bilme mesi olağandı. nereden aklına geldi? Hiç komplocuya benzeyen bir yanım var mı? Bunlar şaraba. bu ziyaretten rahatsızdı. Kim. yazdıklarını son derece ciddi bir biçimde. Ama fazla alaycı görünmemeye çalışarak: — Bu kitap bittiğinde sakın Nasır Han'a verme dedi. hafif hatta bayağı. yazınsal değerleri olmayan şeyler sayılırdı. dedi. oyalanmak diye nitelendirilebilirdi ama. üstelik kadınların hepsi cahildi. Seni rahatsız edebileceğimi düşünmemiştim. Zaten okuma bilmem. yaşamın güzelliklerine ve hayatın boşluğuna dair rubailer. avam şairlerine özgü. Ömer dalgındı. — Bu kitabı kimseye sunmak niyetinde değilim. Ömer gülerek kendini savundu: — Yok canım. Cihan Hayyam'ı. Aralarındaki sessizlikte. bu kıstaslara önem veren bir kadm şairi şaşırtacak bir işti. Hayyam da Cihan'ı yaralamıştı işte. bundan sonra bir daha yanı başına oturtmaz. Onu senden hep sakladım. Öğrenmedim. hangi sevgili.. geriye bir şeyler kalmışsa. Ömer Hayyam gibi bir bilginin. Seni bir an önce görmek istiyordum. her ikisi de çok ileri gidip gitmediklerini.

Beni sevdin. sevgilisine başka gözlerle bakıp bakmadığını bilemiyordu. Gözyaşlarını saklamaya çalışırken. Bana son kez bak Ömer! Senin sevgilin olduğumu anımsa. bana bakışın. sanki bir nedenden °türü bana kızıyormuşsun gibi. — Cihan. Hayyam: Acaba Kadı gözlerimi mi açtı.. Ömer. Söylediklerinden dolayı. Nasıl değiştiğini söyleyemem ama. geleceğimiz ile oynamamız için bizi zorluyor. bir yabancıya aitmiş gibi olan bu bakışları götürmek istemiyorum belleğimde. Ömer'in dehşete düşmüş yüzünü görünce. onlara dokunmak. Yaşadığım en güzel aşktan bu bakışları. tuzlu tadını dilimde tutmak istiyorum. hatta sonsuza kadar ayrılacağımızı biliyordum ama bu sözler. . İçini çekti: — Keşke içimizi dökmeye. Onları görmek. gel yarına kadar konuşmamayı kararlaştıralım. onu kollarına almaya çalıştı. Onu konuşturmuş olmaktan pişmandı. yeğeninde kalamaz mısın? — İş. — Nereye gidiyor? — Kiş. — Beni bu biçimde yatıştıramazsın. Ömer de bir damla gözyaşının döküldüğünü hissetti. Bir gözlemde bulunuyordu ve sevgisini yitirmiş değildi.Cihan hiç öfke belirtisi göstermeden bu sözleri söylemişti. Ama bu yüzden değil. Hızla kollarını boynuna doladı. O güne dek. açıklama yapmaya zamanımız olsaydı. bahane yaratmaktan ibaret olsaydı! Sarayda bir mevkim var. 52 53 Ömer. Hayyam. Beni tanıdın mı? Hayyam sevgi ile kolunu beline doladı. Anlamıyorum ama birdenbire içini hüzün kapladı. düşünmeden atıldı: — Eğlenmek için değil. tanıyamayacağım bir şekil aldı. ne bileyim? Bütün saray peşinden. Buhara. tabii bu arada ben de. büyük bir saflık ve umursamazlık içinde. bu bakışlarla değil. Bu budalaca kavga yok oluverirdi. — Yarın burada olmayacağım. Ama zaman çabuk geçiyor. Hayatımı paylaşmak istemez misin? — Hayatını paylaşmak mı? Paylaşacak bir şey yok! . Cihan hızla geri çekildi. yalvarmaya ve ağlamaya başladı: — Bu akşam ağlayacağımı biliyordum. şu anda Cihan'a değil. Ebu Tahir'in bahçesinde eğlenmek için bu yeri yitirecek değilim. izlerini yanaklarımda hissetmek. Tirmiz. onları birbirlerinden ayırabilecek şeyleri akla getirmeme isteği ile yaşıyorlardı. konuşuş biçimin. on erkek gücüyle savaştım. Bunu elde edinceye kadar. Kadı'ya kızıyordu. Ne oldu? Söyle bana. ben seni sevdim. Bu karmaşık saniyelerde. kendileriminkilere katmak. Cihan onu durdurdu. — Değiştin Ömer. kötü bir şey yapmışım da benden kuşkulanıyorsun. Birbirimizden uzun süre. — Semerkant'da. şafak vakti Semer-kant'dan ayrılıyor. Nasır Han. yüzünü yüzüne dayadı: — Yazılarını saklayabilirsin ama gözyaşlarını saklayamazsın. yoksa sadece mutluluğunu mu gölgeledi" diye düşünmekten kendini alamadı. Sanki.kurtarmanın şimdi sırası olup olmadığını düşündüler..

Ömer açık havada yatabilirdi ama. orada soluklanırlardı. yakıcı gözyaşları ile alevlenen bedenlerinin. 55 XI İpek Yolu'nun üzerinde. kapıya vurmak gereğini duymadan açtı. eti etin içinde eri-Hrcesine birleştiriyordu. zevkin doruğuna dek. doğru dürüst bir duvar. bu odalardan birini tutmak istedi ama han sahibi üzgündü. Masanın üzerindeki kum saati. medreseyi yeşile ve altına boğan o ünlü cilalı tuğlalar bu kentte yapılmaktaydı. Ateş yayılıyor. yalnızdın sevgilinin yanında! Şimdi gitti. sönmeye yüz tutmuştu. uğursuz Akbaba Dağı'na tırmanmadan önce. İsfahan'lı zengin tüccarlar. Senin odanı paylaşabileceğini düşündüm. ona sarıldı: . oğulları ve hizmetkârları ile gelmişlerdi. Kervanlar. damla damla zamanı eritiyordu. sarayı. giysileri uçuşmuş halde. Kaşan bir kil ve çamur kentiydi. — Bu saygı değer yolcu üç ay önce Semerkant'dan yola çıkmış. Ömer. çekingen ve bozuktu: Hayyam. artık ona sığınabilirsin. Kışın ilk günleri olduğu halde. Hiçbiri boş değildi. Soluk soluğa bir gülümseyişin habercisi gibiydi Birbirlerini uzun süre içlerine çektiler. coşturuyor. Bir Müslümanı geri çevirmek olmazdı: — Ufacık bir oda var. alçak konutlardan oluşan bir uğrak yeridir Kaşan. Hayyam'ın elyazması kitabında iki yeni mısra yer alıyordu. Kâşan'ın akrepleri. Söyle de sana yer açsın. ona ya da meydan okuduğu kadere seslendi usulca: — Kavgamız yeni başlıyor! Cihan. gözetleme kuleleri. onları sarıyor. Kendini ihtiyatla tanıttı: . Hayyam içeriye girdi. Doğu'daki İslam aleminde fayansın adı Kâşî ya da Kâşanî idi. hayvanlar ve yükler için bir dış avlusu. Her yan. boğuşmak. bir benzeri olmayan aşk gecesine 54 dalışı idi yaşadıkları. çevreliyor. Karanlık basmıştı. odacıklarla çevrili bir iç avlusu vardı. Ömer. titrek bir mum ışığının önünde bir kitap hızla kapandı. Elleri delirmiş. birbirlerini yok etmek ister gibiydiler. titremeye başlamış. Bunun doğru olduğunu anlamak için. Çin'e atfen Çinî adını taşıması gibi! Kentin dışında. dut ağaçlarının gölgesinde bir kervansaray vardı.Sanki birbirleriyle didişmek. Ateş hafiflemiş. süslü bir bina cephesi bulma ümidini boş yere beslerdi. Nazik ama hareketsiz durdu. Oraya varan. Hancı. Bir öğrenci kalıyor. El yazısı titrek. çinileri kadar ünlüydü. — Sabaha kadar kıvrılacağım en ufak bir köşe de mi yok? Adam kafasını kaşıdı.Gün doğana kadar beni uyutma! Ertesi gün. Semerkant'tan Bağdat'a binlerce camiyi. selam verdi. gözleri kapalı. Tuz Çölü'nün berisinde. Kapısı kapalıydı. Genç adam sıkıldıysa da belli etmedi. dedi. İsfahan varoşlarını haraca kesen haydutların sığınağı. Tıpkı porselenin Acemce ve İngilizce. mest ediyor. Odaya yöneldiler. gürültücü satıcılar ve semiz hayvanlarla doluydu. Dikdörtgen surları. han defterine bakmaya gerek yoktu.

Yerine oturdu. Sevimli olmayı da. simsiyah sarığı. Sadece. cehennemliksin. kutlamalar yapılmaktaydı. yaptıkları kunduraların tabanına "Ömer" diye yazarlar. — Akıllı olmasını da. eline tezekten yapılan bir tespih takarlar ve mahalle mahalle dolaşarak şöyle bağırırlardı: "Sen Ömer. özellikle Kum ve Kaşan kentleri. Hasan tekrar konuştu: — Bunları anlatmakla belki de seni incittim. deli olmasını da bilirim. büyük bir şaşkınlık gösterir gibi yaptı. Halifeye benzettikleri bir kukla yaparlar. adımı söylemem yetti. Uzun süren bir sessizlik oldu. yolum yüzünden adımı değiştirecek değilim. Bu gibi taşkınlıkların." Kum ve Kâşan'ın ayakkabıcıları. Öte yandan. bu da Peygamberin öğrettiklerine uymuyor. Rey'de öğrenci. çocuklar evlerinin önünden geçenlerin üzerine: "Allah Ömer'in belasını versin!" diyerek su dökerlerdi. Bu. esmer. Kaşan işi minarelerden "Ali'nin lanet olası mezhepçileri" diye bağırdıklarında. Kaşan çevresinde dolaşmak tehlikelidir. tok bir sesle şunları dedi: — Adım yüzünden yolumu. ayrıntıya girmedi.Ali Sabbah'ın oğlu Hasan. Ömer ona dik dik baktıktan sonra. diye düşünüyorum. itici olmayı da. Halife Ömer. O da kendini tanıttı: —. Sırtını duvara dayadı ve ufak tefek. Sen hainsin. 56 57 Çocukken. Ali'den yana olan Şiilerce sevilmezdi. Peygamberin ikinci halifesi Ömer'den almıştı. Şiilerin çoğunlukta oldukları yerlerdi ve buralarda bir takım garip âdetler türemişti. kadidi çıkmış delikanlıyı incelemeye başladı. Niyetimi yanlış anlama. Peygamberin öğrettiklerine de uymuyordu. katırcılar hayvanlarını "Ömer" diye çağırırlar ve her sopa vuruşta bu adı keyifle tekrarlarlardı. Oysa atılan taşı anlamıştı. Kum'da bu şenliklere ben de katılırdım. tatlılar. İran nüfusunun çoğunluğu Sünni olduğu halde. dedi. İsfahan yolcusu. bunu yapmaktan çekiniyordu. Bu ayrıntılı tanıtış Hayyam'ı huzursuz etti. dedi. müezzinler. Avcılar. Ömer hafifçe doğruldu: — İşte akıllı bir adamın sözleri. Adını. Kum doğumlu. bir bilgine yakışmayacağını düşündüm. Büyüdükten sonra bunlara başka gözle bakmaya başladım. kendi hakkında daha fazla bilgi vermesi için bir çağrı idi. uykuya dalmak için uzandı. Birbirlerinden bakışlarını kaçırdılar. Yedi günlük sakalı. kendini tanıtma zahmetine bile katlanmayan biri ile odamı nasıl paylaşabilirim? — Bana tatsız şeyler söylemen için. Ya bir de kimliğimi açıklamış olsaydım? . Buna bir neden görmüyor. buralarda adını söylerken dikkatli olmanı istedim. sonuncu oklarını atarken "Bu da Ömer'in kalbine" diye bağırırlardı. bütün bu âdetleri birkaç kelime ile anlatıverdi. Her yıl. Karşısındakinin gözlerinde bir ışık yanıp söndü.— Nişapur'lu Ömer. sen gasıpsın. Ömer ayakkabılarını çıkartarak. Halife Ömer'in katlinin yıldönümünde. Hasan. Sustu. fıstık kavurmaları yapar. yerinden fırlamış gözleri birbirine hiç uymuyordu. Kadınlar süslenir. Ama. Hayyam. Delikanlı gülümseyerek ona baktı ve: — İnsanın adı Ömer olunca.

Gün ağarırken. Euklides. Hayyam. Arkadaşının yanıtı her seferinde doğru. Yani: "İsfahan. kendisinin de büyük vezirin yanma gittiğini söylemekten son anda vazgeçti. Eflatun. Ömer. kenti övmek için neler söylenmemiş: "Taşları cevher. Daha sen içeriye girer girmez. hendeseci Ömer. Hasan sevinçliydi. İsfahan'a vardılar. Ptolemaios. sinekleri arı. Admı söyler söylemez iyice emin oldum. gökbilimci Ömer ya da feylesof Ömer sevilebilir. Dioscorides. Tüm bu birikimle ne yapmak niyetindesin? Hasan önce sitemle. 58 59 XII Isfahan. Yanyana yürüyor. diye itiraf etti. Farsça veya Arapça şiirleri ezbere okuyorlardı. "tartışılmaz gerçeklerden" söz ederken bile. böyle derler. Hasan "kesin doğrulardan". Bu deyim. otu safran!" "Havası mis. — Sına beni. şana da şerefe de yabancı olmadığını. — İnsanların kim oldukları sade adlarından mı anlaşılır sanıyorsun? Bakışlarından. artık burada olmayacağız. bilgili bir adam olduğunu. Hayyam'dan çok sonra ortaya çıkmış ama daha 1074'de. oyun oynar gibi. İki gün sonra tüccarlar kervanına katıldılar. hemen sonra gevşedi. — Beni etkilemeye çalışıyorsan. Sonra Şeriatın yorumlanması konusunda. başardın. karşısındakine bir kaç soru sordu. Ben." Bir haftalık yoldan sonra. Ama tekrarladığı sözler hep şunlardı: "Ne söyleyeyim istiyorsun? Bu şeyler örtülü. onu alıkoymuştu. Ben. Hayyam ayağa kalktı. konuşma biçimlerinden de anlaşılır. nadiren tercihte bulunuyor. Hasan kazanmıştı. gözlerini yere indirerek: — Nizamülmülk'ün yanma gitmek istiyorum. İçinin ta derinliklerinde yok olmamış kuşkusu. — Her şeyi okumak asla olası değildir. ama aynı zamanda ünü de unvanı da önemsemediğini. nısf-ı Cihan! Acemler. — Belki o zaman bunlardan hiçbirini söylemezdim. hemen ardından tartışmayı kesiyorlardı. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamışlardı. yürüyüşlerinden. kesin ve kusursuzdu. Galenos ve İbn-i Sina hakkında. . bilmediği bir şey olursa bilgisizliğini içtenlikte söylüyordu. tek bir Nişapurlu Ömer bilirim. dedi. Örtü kalktığında. felsefe. Porphyrios. dünyanın yarısı". Her gün öğrenilecek nice yeni şeyler vardır. tarih ve yıldızlar hakkında ne varsa okudum. Belki bana vereceği bir iş vardır. ruhunun derinliklerinden bir sırrı çalmışlarcasına baktı. ne biri ne de diğeri uyumuştu. yolunu sormadan bulanlardan olduğunu anladım. Kum'lu Hasan Sabbah'ım. Ömer ise etkilenmişti. Ya sen kimsin? — Sana adımı söyledim ama bir şey ifade etmedi. — Bunca şey bilene bugüne kadar rastlamadım. Halife Ömer'den nefret edilebilir de. Hiçbir şeyle övünmüyorum ancak onyedi yaşımdayken din.. her ikimiz de örtünün bu yanındayız. Sen ve ben. Ömer kuşkulu bekliyor. Arasıra tartışıyorlar. düşüncelerini belirtmede aceleci davranmıyor.

etleri dayanıklı!" Beşbin ayak yükseklikte kurulduğu bir gerçek! Ama yine de' altmış kervansaray. Kudüs'ten getirdiği Yahudileri yerleştirmiş. Bu iki kentin ve çevresindeki köylerin gerçek bir kente dönüşmesi için. Tam yetmiş yıl önce. Hangisi doğrudur. Sonunda bir başka kentin kapısına varmış. Atölyelerinde ipek ve pamuk dokunur. Çinli. Yolcumuz oradan da dönmüş. daha İslam'dan önce buralara yerleştirmiş. Sarraflar Meydanında. yoluna devam etmek istemiş ama. kerpiçten yapılma bir kalenin önüne varmış. Oturanların çoğu. Yahudi kenti. Kapıya gelince. biri Cay diğeri Yahudiye olmak üzere iki ayrı kentten oluşan bir mahallin adı idi. geldiği yer olan Rey'in eline su dökemezmiş. Birkaç saat sonra kendini. Büyük Vezire gitti. gezginin ve satıcının her türlüsü vardı. gelen bir yolcunun öyküsü anlatılıp durur. ama ben burada doğdum. Nişapur'dan. Hayyam'ın zamanında henüz kurulmamıştı ama. en büyük kenti değil mi? Çok eski zamanlarda Part Kralı Artaban'ın başkenti değil miydi? Kitaplarda güzellikleri ile övülmedi mi? — Kitaplar ne diyor bilemem. Sadece yabancılar İsfahan'dan söz eder. Halıları. Zenginliği dillere destan! Acem ülkesinin bu en kalabalık kenti. Buraya gelir gelmez. muhafızlara sormuş: — Burası Cay kentidir demişler. tam anlamı ile kent sayılmaz. hepsi sarrafların çevresinde toplanmış. — Sana İsfahan diye bir yer yoktur diyen olmadı mı? — Nasıl olur? O. Tirah Kapısına yakm bir kervansarayda yatacak yer bulmuşlardı. kervanından ayrılıp tek başına at sürmüş. ikiyüz banker ve sarraf. senin benim gibi Müslümandır. servet ya da bilgi arayanları kendine çeker. İsfahan'ı görmek için öyle acele etmiş ki.ambarları kurtsuz. — Bu ülkede o kadar çok Yahudi mi var? — Bir kaç aile var. çünkü Kral Nabukodonozor. Ama onu bugüne dek görmedim. . Ömer ile Hasan geç vakit kente girdiler. İçeriye girmeyi değer bulmayıp batıya yönelmiş. Adam. kumaşları. bir o kadar da çarşısı vardır. "hayat veren ırmak" anlamına gelen Zende-Ru'nun kıyısında bulmuş. XVI. Yaşlı bir adama sormuş: — Burası Yahudiye'dir diye yanıtlamış yaşlı adam. Andaluzlu. İsfahan adı. onlar da terazilerinin başına geçmiş Kirman'dan. kendi ırkından gelenleri. Ertesi gün Hayyam. İran'ın en güzel. Atı yorgun düşmüş. Kıyı boyunca gidip. Bazıları da der ki: Bir Acem Şahı ile evli olan Yahudi bir kadın. Yunanlı. kilitli çekmeceleri uzak ülkelere ihraç edilir. iktidar. yüzyılı beklemek gerekecekti. onu Allah bilir. tek kelime bile konuşmadan. pek o kadar abartmamıştı. birbirinden bir saat mesafede. on iki millik kale surları tüm bu yöreyi çepeçevre korumak üzere yapılmıştı. Buraya Yahudiye derler. atı yıkılır gibi olmuş. ne zamandan beri tek bir kentin adı değil. İhtiyar adam sormuş: — Böyle nereye gidiyorsun oğul? — İsfahan'a! Adam kahkahayı basmış. yatıp derin bir uykuya daldılar. Gerçi orası da kalabalıkmış ama. Bu kent dediysem de. İhtiyar. Rey'den.

Vaktinde geleceğini biliyordum. Yakında her önemli kentte bir büyük okul bulunacak. en iyi korunan devleti kurmak istiyorum. pişman olmuş mudur? Vezir acı bir gülümseme ile: — Olmuştur. Her kudretin kaynağmda O vardır.. adil.Sevilla'dan gelen bir dinarı tırnakları ile kazımakta. yükseliyor. Orada bulunanlara çekingen bir selam verdi. Her yanda imarethaneler. vatandaşlarının şikâyetlerine kulak veren yöneticilerce yönetilmesini istiyorum. Her gün hayat ve ölüm dağıtıyorum. Ancak burada. iki yanağından ve alnından öptü. her kentin. içinde Allah korkusu olan.. Nizam'ın çevresinde her türlü insan vardı. düşlerime saygı göstermeni istiyorum. en zengin. bu imparatorluk muazzam bir şantiye. — Bazı söyleyeceklerim belki seni şaşırtacaktır ama umarım sonunda davetimi kabul ettiğin için pişman olmayacaksın. Büyük toplantı odasma gidip. . tedrisat programını ben hazırladım. Her öğrenciye burs verdim. o devleti inşa ediyorum. Sultan da bir Acem vezire vermiştir. Ömer. dedi. yalnız kalabilecekleri küçük bir odaya götürdü. dostça gülümsedi. Planlarını ellerimle çizdim. zenginleşiyor. can sıkıcıları uzaklaştırmaktaydılar. Bağdat'daki açıldı bile. üç katli yer halılarını inceledi. Adma "Nizamiye Medresesi" denilecek. Ama düşlemekle kalmıyor. ya da değeri yeni düşürülmüş olan bir Konstantiniye nomisma'sına yüz buruşturmaktaydılar. Kurt ile kuzunun yanyana su içebilecekleri bir devlet düşlüyorum. Tanrı beni. oturmasını işaret etti. Odayı. Hükümet Konağı ve Nizamülmülk'ün resmi konutu olan Divan Kapısı. nizam'm çevresinde duran muhafızlar. Günde üç ya da beş kez Büyük Vezirin onuruna borazan çalmmaktaydı ama bu Şatafata karşın dileyen kapıdan rahatça girip çıkmaktaydı. niyetime göre yargılayacaktır. Başkalarının bu iktidara boyun eğmesini istiyorum. Yerde duran koca bir minderin üzerine yanyana oturdular. Gördüğün gibi. yaşanmaya değer bir devir bahşetti. Tanrı bize. Nizam ise bir Türk 60 61 subayı ile konuşuyordu. bir sürü sanatkârın arı gibi çalıştığını göreceksin. hemen oracıktaydı. Evet. Kimilerini gökyüzüne kadar yükselttim. Yarın İsfahan mahallelerinde bir dolaş. kaleler. — Seni bekliyordum dedi. Senden ise Hâce Ömer. Sana o kadar anlatacaklarım var ki. Nizam göz ucuyla. Her eyaletin. genişliyor. En yüce iktidarı bir Arap halifesine devreden O'dur. kapının eşiğinde durdu. Halife de onu bir Türk Sultanına. — Hiç Nizamülmülk'ün kapısından giren. yeni geleni gördü. Delhi'den gelen bir tanka 'yi koklamakta. kervansaraylar. saraylar yükseliyor. Bir alay işçinin temel atıp bina yaptığını. en istikrarlı. camiler. gelenleri sorguya çekip. en iyi öğretmenleri seçtim. kimilerini yerle bir ettim. önünde uzanıp giden bu muazzam topraklar üzerinde en güzel. İmparatorluğun en güçlü adamma yaklaşmaları ve gözyaşı dökmeleri ya da bir istekle bulunabilmeleri zor değildi. Beş dakika sonra Ömer'e yaklaşıp. Sonra Ömer'i elinden tuttu. çıplak duvarları.

Yeterli olur mu? — Artar bile. bir dizi kalabalık. Bunlar seni etkiledi mi? Bunları gerçekleştirmek için yanımda olmak ister misin? — Tasarıların heyecan verici. çılgınca cömertliğimden yaralanmaya bak. bağlılık. Günler ve geceler boyu. mahcup. eğildi. ben yaşadıkça. Ben seninle nasıl konuştuysam. Mekke kervanlarına yardım eder. gümüş tepsinin üzerindeki buz gibi gül şerbetlerini sundu. verilecektir. çarşıyı dolduranlara. cariyeleri ile senindir. uşakları. her yılın başında sana ödenecektir. Nizam ise bardağını bir yudumda dikmişti. 62 63 Tokgözlülüğünün ve alçak gönüllülüğünün. Vezir güldü. Vezir sözünü kesti: — İşte benim düşlerim ve kaygılarım bunlar. Bunun cevabını bulmak için. heyecanla atıldı: . Ne istersen. sen de öyle davran. odalıkları. bunları anlatmaktan usanmam ama seni dinlemek istiyorum. Niyeti. Bahçeleri. ezan okunduğunda camiye gelenlere. Konuşmasını sürdürdü: — Burada olmandan çok memnunum ve çok onurlandım. gelmeleri için ayaklarına gitmeye hazırım. önce kalabalığın seyrekleştiğini sonra geriye kalanların eriyip bittiğini görmek zorunda kalırım. adına bir de cami yaptırırsın. "Estağfurullah!" gibilerden bir şeyler mırıldanacak oldu. dört bir yana dağılmış orduma. sarayım da öyle. — Yokluk çekmeden çalışmalarımı sürdüreyim. Senin gibileri Semerkant'dan getirtmek bir yana. bir imparatorluk istediği kadar büyük. umutsuzca yalnız! Divanım boş. doğruluk var mıdır diye sorarım. Yiyip içeceğim. Hayyam karşılık vermek istedi ama Nizam onu durdurdu: — Seni pohpohladığımı sanma. Bu kadar para ile ne yapacağımı bilemem. dedi. ev sahibinin hoşuna gitmediğini anlayan Hayyam. — Barınman için sana İsfahan'ın en güzel evlerinden birini vereceğim. Bu kent de boş. Bu para. bana yeter. Harcamaların için on bin dinarın olacak. halıları. Sakın çekinme. Ama biliyorsun Hoca Ömer. daima adam yokluğu çekilir. Hayyam içtenliklidir ama Vezir kızmıştır: — Ne yapacağını bilemez misin? İstediğin bütün kitapları sabrı alır. hatta divanıma baktığımda. bütün sevgililerini mücevhere boğar. Sarayım yapılana kadar benim oturduğum evdi. bilgelik. bostanları. Yalnız bir adamım ben Ömer. Hayyam ise gülümsemeyle yetindi. bir yumak kitle! Oysa. bu adamlardan tek birinde acaba ussallık. kalanı da fakirlere sadaka diye dağıtır. hep bir elim arkada alkışlamak zorunda kalacakmışım gibi geliyor. kalabalık ve zengin olsun. barınacağım olsun yeter. tüm şarap testilerini doldurur. Ömer birini aldı. güvenin ise onurlandırıcı! — Benimle çalışmak için ne istersin? Açık söyle. Dudaklarına değdirdi.Kumral bir uşak içeriye girdi. bu imparatorluk da! Alkışlayacaksam. Ömer. Uzaktan baktığmda bir sürü yaratık. Daha çoğunu istemem. Ben ancak Tanrı'yı övecek kadar güçlüyüm. şerbetin keyfini yavaş yavaş çıkartmaktı.

Şu ya da bu eyaletin kadısı ya da valisi. doğruldu. en basit yolsuzluk. her konuda doğru ile yanlışı ayırabildiğini. Ama söyle bana. Ömer. 64 XIII Düşünmek. önerimi düşün. aydınlık bir meydancığa çıkıverdi. ne kadar minnet duyduğumu göstermenin bir yolunu bulursam. kalabalık daha yavaş hareket ediyor. ne mutlu bana! Nizam uzatmadı: — Sır sakladığını. sana güvenilebileceğini bilirim. işte bu yoldan çıkmışları bulup. iyi insanları ihbar etmen. — Seni Sahib-i Haber olarak atayacağım. Güneş gözlerini kamaştırdı. Ömer en kötüsünü beklerken. Aniden ayağa kalktı: — Tartışacak değilim.— En büyük emelim bir rasathane kurmaktır. kim olduğuna bakılmaksızın. kenti hangi yüzle terketsin? . Bir ülkede. adil olduğunu. Nefes aldı. Senden çok hassas bir görev yapmanı isteyeceğim. Ona ne oluyordu böyle? Sanki cehenneme zincirlenmiş bir cennet sunmuşlardı. tartmak. satıcılar ve dükkân sahipleri sanki birer maskeli oyuncu. Rasathanenin yerini seçersin. kadılar ya da valiler tarafından satın alınmamaları. yoksulun sırtından küpünü dolduruyor mu diye nasıl bileceğiz? Adamlarımız aracılığı ile! Çünkü zarara uğrayanlar korkularından şikâyet edemezler! — Ama bu adamların. herkesin huzurlu yaşamasını sağlamak. değerlendirmek. Sana ne verebileceğimi ve senden ne beklediğimi söyledim. — Sahib-i Haber mi? Ben mi? Casusların başı yani? — İmparatorluğun İstihbarat Teşkilatının başkanı. konuşmalar ve küfürler birer fısıltı gibi çıkıyor. Hemen ce-vap verme. Güneş yılının uzunluğunu tam olarak ölçmek istiyorum. en kötüsü onu bekliyordu. onları azletmektir. dürüstlüğünü. nasıl hayır desin? Büyük vezirin huzuruna hangi yüzle çıksın. bir kaç ay içinde yapılmış olur. işin doğrusu bunları kadı ya da vali yapmamak değil mi? Hayyam bunu safiyetle söylemişti ama Nizam bunu alay gibi aldı. dedi. Nasıl evet desin. Divan'dan çıkar çıkmaz. Söz konusu olan. Hay-yam'ın o gün yapamayacağı şeylerdi. bilge bir insan olduğunu. Git. Senden beklediğim. az konuştuğunu. ormanlıktaki düzlük misali. mümin. çarşının dar ve dolambaçlı yollarına daldı. en ufak halssizlik hükümdar tarafından bilinmeli ve suçlu. bir karara varmak. — Kolay! Gelecek haftadan sonra. bir sağa bir sola yalpa vura vura ilerliyordu. birer uyurgezer rakscı oluveriyordu. suç ortakları olmamaları gerekir! — Sahib-i Haber'in görevi. bu konuda ödenek alırsın. Cevabını yarın getirirsin. Birden. — Böyle namussuzlar varsa. istediğin başka bir şey yok mu? — Tanrım! Başka ne isteyebilirim ki? — O zaman belki ben de senden bir şey isteyebilirim? — Bana verdiklerinden sonra.lerin evlerini dinletmen değil. sokak biraz daha kararıyor. Her adımda. Eğrisini doğrusunu tart. cezasını bulmalıdır.

Bir an duraksadı. içine çekti. Büyük Vezir'in Divanında buluşmuştur ve kaderin cilvesine bakın ki bu buluşma Hayyam'ın çabalarıyla gerçekleşmiştir. Üç arkadaştan söz eder. Kapıyı itti. cevabının olumsuz olacağını anladı. Rey'de ve doğduğu kent olan Kum'da yapmıştır. — Demek ki tasarılarım seni ilgilendirmiyor. Kapı aralığından Ömer'in yüzünü görür görmez. Ömer'in. birkaç tozlu basamaktan indi. Yine de. Bana bir konuşmayı nakletmeye gelen muhbire söyleyeceğim ilk söz. — Kararını saygı ile karşılıyorum. Pürtüklü bir testi içinde getirdiler. salt bilim ile uğraşanlara da ihtiyacı vardır. Hasan da tahsilini Nişapur'da değil. Bunu akıl etmek için. herkes dağılmıştı. Gece olmuş. Cevaplarını aramak zahmetine katlanmadan. her üçü de Nişapur'da okumuştur. alçak tavanlı. onun gözünden düşmeden hayır diyebilen ender kişilerdendi" diye yazmaları ile avunurum. bu ciddi ve acılı yüzü uzun süre incelendi. Çarşının han sokağı ağır bir cümle kapısı ile korunuyordu. oturma yeri var mı yok mu belli değildi. Kararını vermişti. Büyük vezire. bu pis masada. Ben insanlarla ve olaylarla başka açıdan ilgilenirim. "Ömer Hayyam. Bir daha da evime gelme" olur. kervansaraya var-mak için dolaşması gerekti. Ama benim katkım. şarabı koklayıp. Nizam. Acı mı? Öylesi gider hoşuma. loş bir yere vardı. Hasan çoktan 65 uyumuştu. Derler ki. sus konuşma. Aklına bin çeşit soru geldi. Unutmak için içerim şarabı. Ömer'den otuz yaş büyüktü. dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve dünyayı titretmiş olan Hasan Sabbah. Birden aklına bir şey geldi. yapacaklarıma ortak etmek istedim. Giz ile gizi açığa çıkaran arasmda. kendini dışarıya attı. rasathane de senindir. Hayyam sıkılarak ama kararlı bir biçimde cevap verdi: — Çok yüce olan düşlerinin gerçekleşmesini dilerim. ben gizden yanayım. . Nizamülmülk ile aynı dönemde yaşadı. Genç. gözleri kapalı. senin önerdiğin biçimde olamaz. meyhane diplerine gitmesi gerekiyormuş meğerse! Burada. Hayyam'ın elyazması kitabında yer alıyor mu? Derler ki bu üç adam ilk kez İsfahan'da. gençliğimin güzel günleri. altın da. Zemin nemli topraktı. Bu acılıktır ömrümün tadı. küçük odasına çekilmişti.Sağ tarafmda açık bir meyhane kapısı gördü. Kitaplarda yer almış bir öyküdür. üçüncü ya da dördüncü kadehten sonra aklına gelecekmiş meğerse! Hesabı çarçabuk ödedi. Anlatacakların ne seni ne de beni ilgilendirir. Ömer. Ama doğru değildir bu! Nizam. Gönül rızası ile verdiğimi asla geri almam. — Senin bu büyüklüğünü bir gün ödeyebilecek miyim bilmem? Ömer sustu. Seni. Kum şarabı istedi. kimse bu kararı değiştiremezdi. Devletin. "Onu kendine sakla. tarihçilerin. Sana vaat ettiğim ev de. her birini defetti. hatırı sayılır bir bahşiş bıraktı. masalar da pisti. Derler ki: Binli yılların başlarında çağı etkilemiş üç İranlı vardır: Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam. Gerçek. Uzun süre. Ayaklarının ucuna basarak odasma girdiğinde.

— Bir tutkulu. yanında çalışmak ümidiyle geldiğini söyledi. bu işe soğuk bakan Melikşah'a varıp. diye söylendi Nizam. Çok akıllı. Nizam. her çarşıda. Daha ilk sözcüklerden itibaren. kaşlarını çatmış. Onlardan güvenimi de himayemi de esirgemem. Nizam gülümsedi: — Demek çevremi bilginler almış. sabırsızlığı beni ürkütüyor. hiç de etkilenmiş görünmüyordu. çenesinin titrediğini farketti Hayyam. ciddileşmişti. oyunlar bozuluyordu. hükümdarların en iyisidir denir. yeni karşılaştığım birini tanıştırmakla giderebilirim. sana sadık . çok becerikli birini. söylentiler rapor ediliyor. İsfahan'a. — Hasan Sabbah'ı takdim ediyorum. Bütün aşırılıklara karşı olsam da. Verdiğim göreve atılmaya hazır biri çıktığında da. Büyük Vezir'in vazgeçemediği yararcılarından biri oluverdi. Ömer. olumsuz cevap verişimi. bir hırslı adam. dedikodular. onları bir an için yakınlaştırdı. Hasan. açığa çıkarılıyor. Hasan'a ondan beklediklerini anlatmak için sabırsızlanıyordu. Her türlü Acem palavrasmı içeren laf ebeliğinden bir an önce kurtulup. Sahte tüccardan. Böylece. sahte acılardan oluşan ve Selçuklu İmparatorluğunu baştan aşağı dola66 67 şan bir muhbirler şebekesini kısa zamanda kurmuştu ve her saray da. O güne dek. Ömer'e sessizce çekilmekten başka yapacak iş kalmadı.. İznin olursa. Bu korkunç şebekenin ipleri kendi elindeydi. Komplolar. en iyi askerlerimden bazıları Ermeni'dir. birkaç saniye yok oldu. Bir tek İsmaililerden çekinirim. ilk günler çok memnundu. sahte dervişten.— Belki. Yardımcılarım arasmda en iyilerinden bir kısmı Ali mezhebin-dendir.. bilginlerin en kötüsüdür. Dışarıda bekliyor. Ama Nizam. Hasan Sabbah. veznedarlarım da Yahudi'dir. Böylesine sıkı sarılmış bir sarığın altında bu denli bilgi bulunması. kendin sorabilirsin. kanları kaynaştı. Babası Alpaslan. Ama hemen uyarayım: Kum kentinde doğmuş. umarım? — Bilmiyorum. görülmüş şey değildir. Arkadaşın İsmaili mezhebinden değildir. sonra arkadaşı ile geri geldi. Büyük bir kahkaha sesi duyuldu. Yine de sakalının altında. onu çağırayım. ihtirassız çıkıyor ve iktidarın gücünden çekiniyor. övüneceği sonuçlar sunuyordu. Bilginlerle düşüp kalkan hükümdar. Melikşah huzursuzdu. — Yani bir Şii imam? Aldırmam. Öyle değil mi? Bunu Hasan yanıtladı: — Yine denir ki: hükümdarlarla düşüp kalkan bilginler. çok bilgili. Sahib-i Haber görevi için biçilmiş kaftan gibi geldi bana. Benim kaderim de bu! Güvenilir birini buluyorsun. böyle bir siyaset gütmemeyi tavsiye etmemiş miydi? "Dört bir yana muhbir yerleştirecek olursan. Aslında. Kısa ama içten olan bu gülüş. her evde kulağı vardı. Hasan buraya kadar benimle geldi. Nizam bıkkın gibiydi: — Peki bu adam kim? — Hasan bin Ali Sabbah.

Hasan ve şebekesi aracılığı ile kendine ulaşmıştı. çepeçevre dizilir. kısa bir sürede benzeri bir yetenek sergiliyordu. harcamanın on misli fazlasını harcamak gerekeceğini anlatıyordu. Hasan Sabbah. düşmanların ise tetikte. aldığı yeni giysileri. çocuksu bir taşkınlıkla ellerini nasıl çırptığını izlemek yeterliydi. avuç dolusu altın saçmakla. bilginler. rakkaseler. Nizam'in hiç hoşuna gitmiyordu. gitme vaktinin geldiğini anlar. Sultan ile Hasan arasmdaki bu sıkıfıkılık. Nizamın iktidarı ve şatafatı sevdiği bir gerçekti. ayaklanmanın işte o zaman başlayacağını söylüyordu. altınını. düşmanların olur. düşmanlarına açarsın. şarap testileri dolar. Melikşah'ın sağında otururdu. kalbini dostlarına kapatır. Melikşah'ın dillere destan pintiliğini harekete geçirmeyi de iyi biliyordu. baş ağrısı ile uyanmıştı. Sonunda. Nizam hangi konularda erişilmez sayılıyordu? Bilgisi ile mi? Ussallığı ile mi? Tanrı ve İmparatorluğu savunma yeteneği ile mi? Hasan. Hint ya da Yemen kılıçlarını methederler. Melikşah ise. muhbirleri etkilemeye çalışacaklar. fena içerlemişti. Yanına gelip kurulanlar. Bir kere. biri mutlaka hedefi bulur. Bu şölenlerin birinci kısmı. O zaman. tabii ki. diğerleri de onu izlerdi. gücünden geriye ne kalır?" Ama Melikşah'm muhbir kullanmanın yararı konusundaki kuşkuları. Melikşahı iyice körükledikten sonra. Onların yerini sazcılar. ateşi yakmayı kararlaştırdı. İyi bir hükümet. hareminde onu zehirlemek istiyen bir kadının yakalanması ile yok oldu. Hasan. Vezirin sadakati mi söz konusuydu? Sadık olduğunu göstermekten kolayı yoktu. taht odasında meydana geldi. iki delikanlı. ihtiyaç duyulacak günler için saklamamalı mıydı? . Cuma günleri düzenlenen şölen sırasında. Nizam. Zaman geçtikçe. Okuma yazması olanlar. Sürekli biçimde Vezir'in yaptığı harcamalardan söz ediyor. Melikşah'ın yanından ayıramadığı adamı haline geldi. yalancı ağızlardaki kadar doğru olamaz. Vezir'in yakınlarının aldıkları eşyaları anlatıyordu. ayaklanmayı önlemek için birlikleri beslemek gerektiğini en ufak bir ayaklanmada. kötü olsunlar. Hasan ise sadece iktidarı seviyordu. önlemlerini almış olacaklardır. İyi olsunlar. Hasan. düşmanlarının lehine raporlar almaya başlayacaksın. oyuncular alır. İşte o zaman Vezir. Veziri ihmal ederek eğleniyorlardı. hakanın keyfine göre uzun ya da kısa sürerdi. Günü geldiğinde "baba"sını nasıl vuracağını tahmin etmek için. resmi ve ciddi bir biçimde cereyan ederdi. öğleye doğru. Ermenilerden oluşan muhafızlarına altmış bin altın dağıttığını öğrenmiş. Haber. gün gelecek dostlarının aleyhine. Güçlü vezirinden vazgeçmeyen Sultan öcünü eğlenmekle almış olurdu. bir cumartesi günü. Sadakat. içki sofrası da. Canı son derece sıkkındı. Sultan bir süre bu konulara ilgi duyar. Vezirinin. Olay. Nizam. Sultan. sonra bakışları donukla-şırdı. her ikisi de gençti. sonunda maaş verilemeyecek duruma düşüleceğini. Sultan'ın Vezir'den nefret etmesi için elinden geleni yapmaktaydı. Aristo'nun yazdıklarına kadar her konuda tartışırlardı. sabırla. sözler birer ok gibidirler.olan gerçek dostların bundan kuşkulanmayacak. Dünya nimetlerinden el etek çekmiş biri olarak görünmeyi iyi beceriyordu. Bir kaçını bir arada fırlattın mı.

Olanak verilir ve Divan'ın bütün evrakının verilmesi emredilirse. Nizam onu kabul etmeye devam ediyordu ama "zehirli hediyesi" için sitem etmekten kendini alamıyordu. Divan'da gerginlik büyüktü. bütün imparatorluk büyük bir telaşa düştü. zaman alır. Nizam. Hasan. Hasan geceleri. Arada sadece küçük bir bahçe vardı." Melikşah'ın böyle bir davranışta bulunmaya hiç niyeti yoktu. Emrini verdi: — Hazineme giren her bir kuruşun ve sarfedilen her bir akçenin ayrıntılı hesabını istiyorum. Divan'a girecektir. Sonuç ne zaman hazır olur? Nizam çökmüş gibiydi. — Bu hesabı verebilirim ama. ikameti hemen yanı başındaydı. iç savaştan söz edilir oldu. gözden düşmenin işareti de sayılabilirdi. saygılı bir biçimde yaklaştı: — Efendimiz. — Ne kadar zaman. Ömer son derece sıkkındı. anlatmaya çalışıyordu: — Her eyalete bir muhasip göndermek ve uzun hesaplar yap68 69 mak gerekecek. tepeden tırnağa silahlı olarak kol geziyorlardı. Nizam cevap vermek istediyse de. evrakların içinde kaybolmuştu ve Sultana sunacağı sonucun telaşı içindeydi. Divan kalemi onun emrinde olacak. Allah'ın cömertliğine inanıyorum. nicedir içini kemiriyordu. Koca Vezir kalemini Hasan'a bırakmak zorunda kalmıştı ama. söze karışmanın yerinde olacağını düşündü: — İslam'm ilk günlerinde Halife Ömer. dedi.Nizam'm on iki oğlundan biri. biz. belli başlı çarşıların kapıları kapatılmış. Kırk gün sonra bu iş bitmiş olacak. 70 XIV O günden sonra. Hasan. uzlaşma yolları arıyordu. Çarşıda esnaf malını gizler olmuş. özellikle kuyumcular dükkânlarını öğleden sonraları açmaz olmuşlardı. Müslümanların iyiliği için sarfedebileceğim altından bir tekini bile kasamda tutmam. Sultan ayağa kalkmıştı. şaşırmış. fetihlerde sağlanan altınları saçmakla suçlandığında şöyle demişti: "Bu altın bize Tan-rı'nın lütfü değil mi? Tanrı'nın daha fazlasını bahşedeceğine inanmıyorsanız. gerçek bir karargâha dönüşmüştü. Büyük adımlarla kapıya gitti ve: — Pekâlâ. Onun izni olmadan hiç kimse kaleme giremeyecek. bir . hoca? Sultan'ın "Ata" değil de "Hoca" demesi dikkati çekti. böyle bir çalışmayı kırk gün içinde tamamlarım. dedi. Hasan'a gelince. Gerçi saygılı bir sesleniş biçimiydi ama. idari kesimlerde çalışma yürümez oldu. birliklerin ayaklanacağı haberleri gelmeye başladı. Tanrı'nın inayeti ile. hiçbir şey sarfetmeyiniz. Böyle bir çalışmanın sonucunu iki yıldan önce almamız zordur. dedi. Hasan'ın kafasına soktuğu bir düşünce. Nizam'ın İsfahan'ın bazı mahallelerini silahlandırdığı söyleniyordu. geniş bir imparatorluğa sahi-. Ortalığı yatıştırmak için araya girmek istiyor. Ancak bu küçük bahçe. Nizamın kişisel korumaları. Bana gelince.

Kayısı ağaçları çiçek açmıştı. Terken Hatun iki tarafı barıştırmak için. Divan'daki kavgadan endişe duyuyor. orada birinin durduğu açıktı. Bağırmak istedi ama ağzından sevinçli bir mırıltı döküldü: — Cihan! Kadın örtüyü kaldırdı. bir köle ayaklanmasını bastırırken görebiliyor musun? Beni yıldızlarımla başbaşa bırak. Kan dökülecek. bilgili. Hayyam. beni mahvetmek mi istiyorsun? Beni. Ardından bir başka ses: — Sultanımızın eşi. Adam onu çapraşık yollardan. Ama böyle bir öneride bulunmadan önce. Divan'ın toplandığı odanın halısından başka yere yatmıyordu. Ses yabancıydı ve Türkçe konuşuluyordu. bir perdenin örttüğü. Hakanın öfkeli bağırmaları ile titriyor. Hayyam son bir girişimde bulunmak istedi. çıkarcı olmayan. Hayyam başıyla onayladı. Perde kıpırdadı. duvarları ipek kumaşla kaplı geniş bir odaydı. Ağa kapıyı açtı. Bir kaç saniye bekledi.. dedi. ya da daha tane tane konuşulmasını. bir bahçeye soktu. Kadının sözlerini bitirmesi için bekledi. Tavus kuşları serbestçe dolaşıyordu. iki rakibi saf dışı bırakıp. senin onayını almak istedi. Huzursuzluk artıyor. onu görmek için diretti. Bahçedeki çeşmenin arka tarafından geçip sedef işlemeli bir kapının önüne geldiler. Ama bir perdenin ardına gizlenmiş bir kadınla konuşmak kolay değildi. Bu durum böyle süremez. Farsça konuşulmasını rica etti. hanımım Terken Hatun. buraya geldiğin için sana teşekkür ediyor.avuç adamının ortasında. iş bu noktaya vardığına göre. Ancak Sahib-i Haber toplantıda olduğu için. tepeden tırnağa kırmızılar içinde bir harem ağası yanına gelip: — Hoca Ömer beni izlemek lütfunda bulunurlar mı? diye sordu. hafif bir kapı tıkırtısı duymuştu. peçesini açtı ve gülümsedi ama Ömer'in yaklaşmasını elinin bir hareketiyle önledi: — Hatun. Hakanımız seni çok takdir ettiği için. Harem.. Ömer. kendisinden bekleneni bir süre kavrayamadı. böyle bir bahçenin olabileceğini aklına bile getirmemişti. tonozlu bir girinti göze çarpıyordu. Sultanın. Ömer sesi tanıdı. çevresini sarmış entrikacılara değil. Kader gününden üç gün önce. Senin başarılı olmanı çok istiyor ama pek ümidi yok. Dip ta71 rafta. yanına yaklaşılmaz oldu. Hayyam içeri girince. bir saat sonra gelmesi söylendi. Hasan'ın yanına gitti. Hakanımız dahi çok kaygılı. konuşanın sözünü kesmek istedi. Bekleniyorsunuz. imparatorluğun ordularına kumanda ederken. senin büyük çaba sarfettiğini biliyor. Burası. Cihan devam etti: — Terken Hatun. Ömer'i buyur etti. Hayyam ne söylendiğini anlamadı. Sonra haykırdı: — Tanrı aşkına. bir emirin kellesini uçururken. Ses kısıktı ama sözler kaya gibi sertti. Sonra bir kadın sesi duydu. Cihan. . Kapıdan çıkacağı sırada. ya da Arapça. Bu kez Farsça konuşulmuştu. Sen atanırsan bütün ülke rahatlayacak. yönetimi huzur sağlayacak birine vermenin daha doğru olacağını düşünüyor. mantıklı birine ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Büyük Vezir olarak senin atanmanı önermek istiyor. akıllı. bir takım merdivenlerden geçirdikten sonra.

Nizam ile Hasan'ın karşı karşıya gelmeleri önlenemez olmuştu. Sultan'ın hemen yanında duran Ömer bitkin ve kaygılı idi. Orada bulunanlar daha fazlasını bekliyorlardı. kendi işlerini unutup sadece başkalarına. avurtları çökmüş.— Dinle beni Ömer. siyah buruşuk giysileri. bilgece söylenmiş cümlelerle doluydu. kıdemine duyulan saygıdan ötürü. Kafasının içinde. Ömer önerilerini red etti. geniş bir kurdele ile bağlanmış bir sürü evrak taşıyordu. — Ona de ki: Yönetmek için gerekli olan nitelikler ile. kendi dostlarının bile gözünün yaşına bakmayanı olacaksın. hayır duaları. Zaten bir işe de yaramazdı. İlk sayfalar. Çevrelerine kinci bakışlar fırlatıyorlardı. 72 73 Kâtibine döndü. iki gladyatöre bir bakış fırlatıyordu. en bencili. sakalı kır. herhalde söylemeğe hiç fırsat bulamayacağı sözleri tasarlayıp duruyordu. Sen sadece orada bulunacaksın. öneriyi yumuşatmak için araya girdi. insanların en aç gözlüsü. Büyük Vezir. hanımın da gerçek Sultan. Arkasında bir kâtip. Sonunda iş oraya da geldi. iktidara gelmek içinse. bu kadar kötü yönetilmekteyiz. gözleri Nizam'ınkilerle karşılaşmaya hazır ama uykusuzluktan ve yorgunluktan kıpkırmızı idi. İstediğin bu. Arada bir. Her şey hazır. Giysileri beyaz. Melikşah: — Hazinemizin durumu hakkında bugün bilgi verme vaadinde bulunulmuştu. dedi. Sadece gözleri genç. Bundan iyisi can sağlığı! Terken Hatun. birbirinin hareketini gözlemekteydi. uzun teşekkürler. — Sözümü tuttum. Çok iyi bir vezir olabilecek bütün niteliklere sahip olduğunu söylüyor. Sab-bah okumaya başladı. Her zaman taşkın mizacı ile tanınan Melikşah bile alçak sesle konuşuyor ve her zamanki gibi bıyığını çekiştirip duruyordu. Hasan eğilerek selam verdi. Hasan. oturmaktaydı. özellikle en yoksul olanlara bakacaksın. Sakalı sanki her zamankinden daha uzundu. İşleri iyi yönetmek için. O gün kabul odası bir arenaya benziyordu. Kararları başkaları verip uygulayacak! — Yani gerçek vezir sen olacaksın. Oğullarından ikisi yanında duruyordu. tasası bize ait olacak. Hasan: . hareketli ve parlaktı. Ben ise kimseyi incitemem! İki kadının tasarısı öylece yarım kaldı. öyle değil mi? — Bundan niçin rahatsızlık duyuyorsun? Onuru sana. Orada bulunan on-beş kişi. Âdet böyle idi. alnı kırışıktı. adam yanına geldi ve ona evrakı verdi. siyah sarığı ile ayakta duruyordu. Hazır mı? diye sordu. Cihan söylediklerini çevirdi: — Hanımım diyor ki: Senin gibi adamlar siyasete sırt çevirdikleri için. iş başına gelmek için gerekli olan nitelikler arasında fark vardır. İşleri yönetmeye niyetin olmadığını biliyorum.

Herkes. her ünlü ve büyük kentin. çevresindeki gürültü sesini bastırıyor. Hakanımızı bekletmek yerine. dedi. Düşmandan elde edilen ganimeti de değerlendirdim. Sayfaları sıraya koymuştum. sonra kısıldı. Nizamülmülk Hasan'ın kâtibini satın almış. Bu kent ve eyalet. işlerin zorluklarını bilen ve oluru olmazdan ayırabilenlere güven duymazsa. diğer sayfalara baktı. gerisini bulamıyorum... gerisini dinleyelim. Hakan onayladı. Sayfayı uzaklaştırdı. üst perdeden konuşmaya başladı: — Herkesin başına gelebilir. Durumdan yararlanan Nizam. bu sayfaya yazdığını biliyordu. 74 Nizam ayağa kalktı. Sultanımızın Hazinesine ne verdiğini tam olarak hesap ettim. Sonunda Hakan sabırsızlandı: — Ne oluyor? Seni dinliyoruz. Bu yeniden göze girdiğine işaret mi sayılmalıydı? Hasan utançtan kıvranırken Vezir. kaybolmuş. O istediği kadar komplo yapıldığını söylesin. diyebildi. lehindeki durumu daha da sağlama bağlamak istedi: — Kaybolan sayfayı unutalım. Tarihçilerin belirttiklerine göre. Melikşah.. diye fısıldadı. Aramaya devam etti. bazılarının yerini değiştirmesini emretmiş ve böylece rakibinin sabırla ve özenle yaptığı çalışmaları boşa çıkartmıştı. ya bir şarlatan ya da bir cahil tarafından işte böyle hakarete uğrar. Ayaklarına kapanmak ister bir hali vardı. okuduğu sayfaları kâtibine uzattı. bir saniye olsun. Nizam devam etti: — Örneğin. Boğazını temizledi. kuşku duymuyordu. — Haklısın ata. dedi. Böyle bekleyip duracağımıza gerisini dinleyelim. — Sayfa yok. ama aradığım kâğıt aradan kaymış olacak. Melikşah'ın yanına vardı ve kulağına: — Efendimiz en yetenekli hizmetkârlarına.— Her eyaletin. Kâğıtlarımı karıştırmışlar. sonunda ya bir deli. bazı sayfaları yok etmesini. acaba hazineye ne getirmiş? Hasan: — Hemen sunayım. Bu paraların nasıl sarfedildiğini artık biliyorum. müthiş bir oyuna getirildiğine.. Okumak üzere gözlerinin hizasına getirdi. dedi. kızgın bir biçimde evrakı karıştırmaya başladı. Ömer ilk kez söz aldı: . Nişapur'a ait ne varsa. Askerlerine onu tutuklamalarını söylemiş ve anında idamını emretmişti. Hakanın Vezirine yeni baştan "ata" dediğini farketmişti. Genç dostumuza bu yüzden kızmamak gerek. Sultan da oyuna getirilişinin. diğerini aldı. Çalmışlar. Alışkın bir biçimde dosyaya el attı. Kimseden ses çıkmıyordu. aramızda bulunan Ömer Hayyam'ın memleketi Nişapur'u ele alalım. Otuzdördüncü sayfayı çıkartmak istedi. kardeşimiz Hasan'ın bazı önemli kent ve eyaletlere ait rakamları vermesini öneriyorum. dudakları aralandı. dahası vezirinin vesayetinden kurtulma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının kusurunu Hasan'da buluyordu. Boşuna. Onu bulacağım. — Efendimiz.

Gerek Hayyam. Ömer yeniden söz aldı. İmparatorluk topraklarına bir daha asla ayak basmayacaktır. kaçtı. belki çok aceleci ve çok işgüzar olmakla günah işlemiştir. erkeğine verdi. her biri kendi kadehine döndü. her birini burada geçirir. gözden düşmüş olmanın tesellisini okumada bulacak bir adama. Ömer eğildi. sürahinin çevresinde binlerce pırıltısı olan kâseler dizilmişti. en iyi beyaz şarabı konmuş. en koyu renkli pestili seçti. mutluluğu şu tekdüzelikte bulurdum. Ömer: — Bir. meyveler dili ile "Hemencecik bir öpücük" demekti. Hasan ses çıkarmıyordu. Kendisinin işe soktuğu bir adamın öldürülmesine ya da gözlerine mil çekilmesine gönlü razı olamazdı: — Efendimiz diye yalvardı. acele etmeksizin ayrıldılar. Cihan onu izliyordu. üzerine Şiraz'ın. en kaygan. yeniden buluştu. Genç. birleşti. birini mutlaka burada geçirir.— Efendimiz merhamet etsinler. Fransızca Assassins (Caniler) sözcüğünün kökeni olarak bilinir. 75 İKİNCİ KİTAP HAŞHAŞÎLER CENNETİ Cennet de cehennem de senin içinde. Sarı Dağları aşıp. Şarap ve çerez. bu cezayı uygun görmeyin. Ömer kadehini kaldırdı. . Konumuz dolayısı ile Cani yerine Haşhaşi sözcüğü daha uygun görülmüştür. ama kimseye büyük bir kötülüğü dokunmamıştır. dudakları birbirine değdi. gerek İmparatorluk için görkemli yedi yıl! Son barış yılları! Üzerinde asma yaprakları olan çardakta sofra kurulmuş. ki bu yüzden kovulması gerekir. En büyük.) XV Aradan yedi yıl geçti. yani "Caniler Cenneti" dir.N. Hizmetçi kız geldiğinde. hafiften tıngırdatır. ayrıldı. Parmakları dolandı. 1090 yılında Hasan Sabbah tarafından kurulan ve haşhaş kullanmalarından ötürü Haşhaşin (Haşhaşiler) adı verilen gizli örgüt. ya da yedi yaşamım olsaydı. İşte haziran akşamları. Ama Kum kentinin adamı geri gelecek ve görülmemiş bir intikam alacaktır. şu kerevete uzanır. ayva tatlıları. elim saçlarında şuraya uzanırdım. kokusu kıvamında. Ömer'in kameriyesinde görülegelen manzara! Önce hafif olandan başlamalı. Elinde udu ile Cihan. Ömer Hayyam 1) Başlığın aslı: "Paradis des Assassins". Sabbah belki kusur işlemiştir. ya da üç. — Öyleyse gözlerine mil çekilsin. Cihan gülümseyerek mırıldandı: — Yedi yaşamım olsaydı. çiçekli meyve bahçelerinden gelir. Rüzgâra eşlik eder udunun sesi. Bu. parmaklarımı şu kâseye daldırır. en saf yürekli olan senin için Hoca Ömer. şu şarabı içer. diye yanıtladı. kararımdan vazgeçiyorum. Sonra karışık olanı tatmalı: yaprak dolmaları. Hafif esinti. Hasan Sabbah sürgün edilecek ve ömrünün sonuna kadar uzak beldelerden birinde yaşayacaktır. Ancak. (Ç. dedi. uzun uzun içine çekti. Bunun üzerine Melikşah: — İnsanlarm en bilge olanı. Demiri kızdırın.

halk arasında "Ömer Hayyam Takvimi" olarak bilmiyordu. yaşamın güçlüğünü düşündüğü içindir. bir çocuğun uykudan uyanışını düşün. Balık burcunun ortasına rastgelen yeni yılın Koç burcunun başlangıcına kaydırıldığını. onu Cihan'a yaklaştıran neydi? Bir ayrıntı ama önemli bir ayrmtı: ikisi de çocuk istemiyordu. Ömer yudum yudum tadına varıyordu. tanınan ve sevilen bir insan olmuştu. İsfahan'da bulunduğu ilk üç yılını. Ömer açısmdan durum farklıydı . "Dünyaya hiç gelmemiş olana ne mutlu!" deyip dururdu. yine yazmaya koyuluyor. Ama bir erkek ve bir kadın olarak. Cihan. Gece olduğunda. büyük emek sarfet-mişti. Hayyam otuzüç yaşma geldiğinde." Ömer çocuk sahibi olmak istemiyorsa. kimse benim günahımı çekmeyecek. zevkin bilimine varıyordu. coşkulu idi. Akşamlan ise kendisini aşkın mut79 luluğuna kaptırıveriyordu. daha sonra çalışma masasma geçerek yazıyor. dört yıllık karı koca idiler ama düşleri aynı çatı altında değildi. Bu takvim resmi olarak Sultan'ın admı taşı-sa da. şiddetten ve hükmetmekten nefret ettiğini bilmeyenler için de. ikisinin çocuk yapmak istemeyiş nedenler 80 aynı değildi. Cihan ihtiraslı olduğu. çizgiler ve resimler çiziyor. hayranı olduğu Suriye'li şair Ebu'l-Alâ'nın sözlerini aynen benimsemişti: "Beni döllendirenin günahını çekiyorum. hesap yapıyor. sağlığında böyle bir onura sahip olabilir? Kısacası. gereçler. Şu satırları yazan o değil midir?: "Acın sonsuz olduğunda. evinin üst katına yaptırdığı gözlem kulesine çıkıyordu. Bütün bunlara karşm. yağmurdan sonra parıldayan yeşilliği. ardında bırakacağı bir varlığın yükünü kesinlikle taşımak niyetinde değildi. birer birer denetiminden geçmişti. Onun. elleriyle bakıp onardığı aletlerine kavuşması için bahçeden geçmesi yeterliydi.Birlikte ama birbirlerinden değişik idiler. yatak odası dedikodularına kulak kesiliyor. aç karnına bir kadeh sabah içkisini içiyor. Dokuz yıllık sevgili. 21 Mart 1079'da büyük törenlerle ilan edilen yeni Celali takvimini hazırlamak için de. dünyanın kararmasmı istiyecek olduğunda." Bu tutumu bizi yanıltmamak. hareketli. -rasathaneyi kurmakla geçirmişti. Onun yaptığı hesaplamalar sonucu kutsal Nevruz bayramının tarihinde bir takım değişiklikler olduğunu. Hanımının kulağı idi. Ömer de ihtirassız olduğu için çocuk istemiyordu. Görüldüğü gibi. Heyecanlı. Sevdiği. ha-rurrtı da Sultan'm kulağı! Gündüzleri Sultanm hareminde düzenler kuruyor. çekinilen ve korkulan bir insan. yeni takvimin üçüncü yılını yaşamaktaydılar. Geç kalkıyor. İran'daki bütün erkeklerin ve . tüm haberlere el koyuyor. Yapı. Ömer... dünyaya egemen olmaktı. Kim. Hayyam da. zehirleme kuşkularından haberdar oluyordu. sonra gizli kitabına bir kaç satır şiir döktürüyordu. Hayyam hiç de kötümser biri değildi. Bilimin zevkine. Arasıra. Cihan zamanı yutuyor. kentten gelip geçmekte olan bir bilgin olurdu yanında. bu değişiklikten sonra İran ay adlarının burç adı aldıklarını ve böylece Favardin'in Koç ayı. Cihan'ın arzusu. Esfand'ın Balık ayı diye çağrıldığını hangi İranlı unutabilir? 1081 yılının Haziran'mda İsfahan'da ve bütün İmparatorluk topraklarında oturanlar.

ne yapması ve ne yapmaması gerektiği konusunda yıldız falma danışırdı. talihli olanlar Ömer'e baktırabiliyor. Ömer kâğıdı okudu. Saray hayatını. çarşıya gidip ilk duydukları sözcükten bir anlam çıkartmaya çalışıyorlardı. Bir an durdu. Cihan meraklandı: — Kim bu adam? — Birazdan dönerim. — Bu gece hazırlarım. birbirlerine bağlı idiler ve birinin ya da diğerinin kısır olduğu söylentisine aldırmadan aralarında müthiş bir ortaklık kurmuşlardı. diğerleri daha âz tanman gökbilimcilere başvuruyordu.. rasathaneye gitme vakti. Kâğıdı bin parçaya ayırdıktan sonra. Saray'dan dışarı çıkma. hiç bir ihtirası olmayan bir insan olan Ömer'den değerli fikirler alıyor ama kendi yaptıkları hakkında ona asla bilgi vermiyordu. hazinedarlar. Ama bu. Merdiven altındaki küçük odayı ver. bir takım zengin tüccarlar sıraya girdi. bu ayrıcalıktan yararlanmaya başladı. Gökyüzü berrak. bazı hasta Emirleri muayene etmesi. Geceyi geçirmek için konukseverliğinize sığınmak istiyor. Kalkacağı sırada içeriye bir hizmetçi girdi ve: — Kapıda bir derviş var dedi. Ömer'in elinden kendi yıldız falmı alan Nizam da. İsfahan'ın büyük kadısı. Meraklarının cevabını bu ayette bulmak kalıyordu onlara! Bir karar öncesinde olan yoksul kadınlar ise. sarardı. Cihan. Yaptıklarını Ömer'in onaylamayacağını biliyordu. Ömer: 81 — Gelsin. yine de sınırları olan bir suç ortaklığı idi. özellikle ayın son on günü ve gecesi! İnsanlar fala öylesine düşkündüler ki.. dedi. Melikşah'a takvimi hakkında bilgi vermesi ve yıldız falma bakması gerekiyordu. bazı amirler. o da Kur'an'ın bir sayfasını rasgele açarak bir ayet okuyordu. Yavaş yavaş başkaları da. ilaç içme. yabancının girmesine olanak tanımak için başını örttü. bazı kaçınılmaz yükümlülükleri olduğunu biliyordu. hızlı adımlarla çıkıp küçük odaya yöneldi. Bitmeyen kavgalar yaratmak kime yarardı? Gerçi Hayyam Saraya uzak bir insan değildi. hiçbir biçimde kan aldırma. Ayın 13'ünde kadınlarından hiçbirine yanaşma. sonra bir kucaklaşma ve bir sitem: . Ayın 7'sinde.bütün kadınların kınadıkları bir davranışla. bu da Ömer için bir hayli iş demekti. bu söylenenlere karşı çıkmayı asla düşünmezdi. Ayın 10'unda sarığını tersinden sardır. ama hizmetçi yalnız döndü: — Odasında dua etmeyi tercih ediyor." Sultan. sonra söyle bizimle yemeğe otursun. içeri girip kapıyı kapattı. Bu mektubu size vermemi istedi. iyice inceler ve harfiyen uyardı. O gece Cihan: — Terken Hatun. diye yanıtladı. Cihan. Arasıra Cuma yemeklerine girmesi. Genellikle de bir din adamına gidiliyor. Bir robot gibi ayağa kalktı. Tir ayı için falının hazır olup olmadığını sordu. diye izin verdi. dalaverelerini ne kadar küçümsese de. "Ayın 5'inde seni gözleyen bir yıldız var. Ömer dalgındı. mabeyinci. Melikşah da herkes gibi. yıldızlar gizlenmiyor.

kalabalık. ne olup bittiğini kavrayacaksın. ben olacaktan. Evime hoş geldin ama burada olduğundan kuşkulanırlarsa. Ömer kuşkulandı: — Öç almaya mı geldin? Ama öteki. Sen ve ben doğduğumuz vakit. bu dünyayı kimin sarstığını. hem ikna hem zor yoluna başvuracağım ve Yüce Tanrının inayeti ile kokuşmuş iktidarı yerle bir edeceğim. — Kendinden pek emin görünüyorsun. Dün nasıl idiyse.— İsfahan'da işin ne? Nizamülmülk'ün bütün adamları seni arıyor. bana duydukları sevgiden büyük. Melikşah'ın Sarayında Türk olan Sultanın gözüne girebilmek için Nizamülmülk ile rekabete giriştiğini anımsıyorum. benim yaptığım gibi. şimdi güç Türklerde. Hiç ara vermeden. siyah sarık yerine şimdi beyaz sarıklıydı ama her yanı kuma bulanmıştı giysileri kaba ve eskiydi. Vezir'in danışmanı Ömer Hayyam'ın evinden daha güvenli sığınak mı var? — Sana duydukları nefret. Hayatımı kurtarmış olan sana söylüyorum Ömer: pek yakında dünya. yarın da öyle olamaz mı? — Zaman değişti Hasan. İsfahan Acemlerin ve Şiilerin elindeydi ve Bağdat'taki halifeye hükmünü geçiriyordu. benim peşinde olduğum. onuruna dokunulmuşçasma sıçradı: — Ben kişisel bir öç peşinde değilim. Sen anlayacaksın. — Başkaları da savaşıyor. evden eve gizlenen ve tüm silahı şu çıkın ile şu sarıktan ibaret olan bir adamsın. ama yarın sayıları binleri bulacak. oysa bana göre. Bir de kalkmış. kitaplara sığınmaya bakıyor. diğerleri. yenilmez bir ordu olacak. . güçlülerle uzlaşmaya çalışıyor. anlammı pek az kişinin kavrayabileceği olaylara tanık olacak. Ben. Sultan'ın müneccimi. Bazıları. — Yanılıyorsun. bu kargaşanın nasıl son bulacağını bileceksin. — inandığın şeylerden kuşku duymuyorum ama. izi sürülen. yani aradan çok zaman geçmedi. sürgün edilmiş. ülkeyi boydan boya katedeceğim. Ama Hasan güldü. korkunç bir güç 82 olarak! Sultanları ve vezirleri korkudan titretecek. Türk egemenliğini yıkmak! Ömer arkadaşına baktı. — Sen olandan söz ediyorsun. seni kurtarabileceğimi sanma. Selçuklu İmparatorluğunun karşısına Fedailer dikilecek. adamın aklının başında olup olmadığından emin olmak istiyordu. Acemler Türklerin uşağı durumunda ve Nizamülmülk bu uşakların en aşağılık olanı. Yeni Görüş'ün havarisiyim. tıpkı Hayyam'la karşılaştıkları kervansaray odasında güldüğü gibi: •— Merak etme. Mezhep değiştirtmeyi düşüneceğim en son insan sensin. Doğu'dan Batı'ya uzanan bir İmparatorlukla boy ölçüşmeğe kalkışıyorsun. — Yarın uzaklara gitmiş olacağım. Nizam'ın yaptığı gibi. Örgütlü. artık ima ettiğin o aşağılık adam değilim. Ömer yüzüne baktı. — Seni ayartmaya geldim. Ama saklanmam gerekiyor. Belki henüz bir avuç insan. Bugün ise. Ben. İranlılar yenik düştü. kararlı.

kapı açıldı.. Azerbaycan'a uğradım. beni öldürmek istiyen Nizam'ın adamlarınca izlendim. Tabii verdiğim sözü tuttum ve and içtim. Birbirleriyle iletişimde hangi gizli şifreyi . Hasan dua eder gibi yaptı. ulemalar tarafından. sana gerçek öykümü anlattığımda olaylara başka türlü bakacaksın. Kâşan'da bir kervansarayda konakla83 dim. bilmiyordun! Şimdi biliyorsun. böyle sufi kılığında mı dolanıp duruyorsun? — Çok dolaştım. Öylesine hastalandım ki.Orada bir İsmaili Mısır'a. Orada bir gemiye binip İskenderiye'ye ulaştım. onu bana Allah göndermişti. Ona boyun eğerim korkusuyla konuşmamaya karar verdiğimde hastalandım. kendisinin de gitmiş olduğu medreseye gitmemi tavsiye etti. Divan 'ında yer alacak ve zorda olan İsmaili kardeşlerimi koruyacaktım.— Benim bir şey ima ettiğim yok. bir görüşü geliştirme sanatını. İsmailiye mezhebine girmeğe ahdettim. son saatimin geldiğini sandım. bir anlam veremedi. arkadaşlarım beni sakladılar. Hasan durdu. Küçük odamda Nizam'ın yanına nasıl gireceğim diye düşünüp dururken. bunları yayma teknikleri de Halife Sarayında öğretiliyordu. Ömer şaşkındı: — Bir de Nizamülmülk bana. Hasan fazla ayrıntıya girmek istemedi ama çeşitli kaynaklardan derslerin iki ayrı yerde görüldüğü biliniyordu. Böylece Rey'den çıkıp İsfahan'a vardım ve yolda. Şam'a gitmeden. Nizamülmülk'ün yanma girecek. Ertesi gün iyileşmiştim. inancımı sarstı. İsfahan'dan çıkınca. Bu yüzden kıyıdan gidip. Ta ki günün birinde bir dervişe rastlayana kadar. Mısır'a kestirmeden gitmeyi tasarlıyordum ama Kudüs çevresinde Türkler ile Mağribiler arasında savaş vardı. Hizmetçi içeri girdi. yemek getirmesini söyledi. hizmetçiye seslendi. Orada Ebu Davut başkanlığında bir heyet tarafından karşılandım. Ben eski bir Şii ailesindenim. Benimle tartıştı. sonra: — Beni yemeğe davet etmemiş miydin? dedi. geçmişimi bilmenden kaynaklanıyor. Ömer kapıyı açtı. Daha önce. Beyrut.Bunda bir hikmet var dedim. Tir ve Akra'dan geçmek zorunda kaldım. Yere bir kaç çanak koydu. senin İsmailiye mezhebinden olup olmadığını sordu da. ben de "sanmam" dedim! — Yalan söylemedin. Medrese'de kalabalıkçaydık ama aramızdan sadece bir avuç insan Fatımi ülkesinin dışmda iş görmeye layık bulunmuştu.. sonra soru sormayı sürdürdü: — Yedi yıldır. hizmetçi çıkınca konuşmasına devam etti: — Kahire'de iki yıl kaldım. — Bu tutarsızlıklar. İsmaililerin mezhep sapkını oldukları söylendi. Fatımi Sarayının önemli kişilerinden biri olan dervişlerin başı. Kim girdi dersin? Hayyam! Büyük Hayyam. Dinin ilkeleri El-Ezher'de. mantığa olduğu kadar duygulara da nasıl hitap edileceğini öğretiyordu. Görünüşe bakarak hükme varmanı eleştirmiyorum ama. Yüce Tanrı'dan bir işaret! Yaşarsam. Bana her zaman. Kum'da onlardan kurtuldum. bana bir görev verdiler. Ailemde. bu kadar çabuk iyileştiğime kimse inanmadı. Sonra Rey'in yolunu tuttum. İki yıl sonra. sadece birkaç tutarsızlığa değiniyorum. öğrencilerine insanları inandırma yöntemlerini. Saida..

Daha sonra. Bizler "Allah'tan başka Tanrı yoktur" derken. Şii'lerin ellerinde başka Hadisler var. hiçbir fırtına onları dağıtamayacak. düşmanlarımızın egemenliğine sabırla katlanmamız gerektiğini öğrettiler bana. o peygamber. Oysa Hadisleri okumuştum. hemen ardından "Muhammed O'nun Resulüdür" diye ekliyoruz. — Sen istediklerini okumuşsun. insanlara doğru yola germeleri Çağrısında bulunacak. öyle mi? — Bekle ve gör.kullanacaklarını da. Resulün bir mirasçı.. anlayamıyorum. Ali de bir mirasçı gösterdi.. şimdiden harekete geçmek. Muhammed'in mirasçı bırakmadığına. o da başlarının üzerinden. Ama o adam. — Peki. diğer Şiilerden ne farkın var. hiçbir rüzgâr. Sizler. bütün Zamanların İmamı'nı kabul edecek duruma gelmesi için dünyayı düzenlemek üzere gönderilen Öncü'yüm. Hayyam: — Bana. Sonra inanmayı öğrendim. yeğeni. diyorum. Peygam-ber'in benden söz ettiğini biliyor muydun? — Senden mi? Kum doğumlu Hasan bin Ali Sabbah'tan mı? — "Kum'dan bir adam gelecek. dememiş miydin? — Onyedi yaşıma kadar bilgi birikimi yaptım. yeryüzüne adaleti getirecek olan ve gerçek müminleri ödüllendirecek olan Gizli İmam gelene kadar. Oysa ben. öğretecek hoca olmadıkça din işe yaramaz. daha kısa bir ders başlıyor ama o sadece kadınlara veriliyordu. uzun süre önce öldü. neredeyse kardeşi İmam Ali'dir. Ben. sırlarını bilen bir halef bıraktığına inanırız: o da damadı. en güçlü ya da en kurnaz olanın kendilerini yönetmelerini kabul edeceklerine inanırsınız. bu ülkede İmamımızın "zuhuru" için gerekli ortamı her yoldan hazırlamak gerektiğine inanıyorum. Onlar aracılığı ile Muhammed'in Resullüğünün ve Tek Tanrı'nın varlığının kanıtı günümüze kadar devredildi. yaşadığını ve bize söylenen gibi konuştuğunu nereden bileceğiz? Ben ki senin gibi Eflatun ve Aristo okudum. İmam'm imzasmı taşıyan bir fetva geçiriyordu. öğrenciler onun önünde diz çöküyor. Kahire'de inandırmayı öğrendim. inandırmak istediklerine ne söylüyorsun? — Onlara. — Benim inancım ile aileminki arasında çok büyük fark var. kanıt gerek diyorum. zaaf göstermeyecekler ve Tanrı'dan güç alacaklar" demedi mi? 84 85 — Ben böyle bir şey söylediğini bilmiyorum. . dedi. savaşmaktan yılmayacaklar. Neden? Çünkü Tek bir Tanrı var derken. o resul. — Ve senden söz ediyor. Bizler ise. Müslümanları kendi başlarına bıraktığına. Hasan: — İhtiyacım olan bütün bilgiyi Mısır'da öğrendim. — Bütün bu anlattıklarında. Onlar. Meşru İmam'ların soyu işte böyle oluştu. onyedi yaşıma geldiğimde her şeyi biliyordum. — Ne kanıtı? Bu konuda gerçekten kanıt olabilir mi? — Siz Sünniler için aslında kanıt yok. anlamı kalmaz. kaynağını belirtmeyecek olursak yani bir gerçeği bize öğretenin adını vermezsek. Her dersin sonunda. çevresine adamlar toplayacak.

Katliam. tartıştı. sakalı beyazlaşmış. karşılıklı öldürme eylemleri. silahlı adamlar yolu kesmişlerdi. Son görüşmelerinden bu yana yaşlanmıştı. Her yerde vaaz verdi. diğerleri öldürülmüştü. Kaşgâr'ı. Yolcular bir kale-kente götürülmüş. Merv'i. sarığını düzeltti. Ulemalar tehdit üzerine tehdit savuruyorlardı: "Onlara katılanların vay hallerine! Kanlarını dökmek. Tirah Kapısından kente girer girmez doğruca arkadaşının evine varmış. haraç verip kurtulmak istemişti. Hiç yorulmayan bir derviş olarak İslam ülkelerini. İşte unutulmaz Semerkant krizi o sıralar patlak verdi. Kain kentine yarım günlük yolda. Kervan olayı. çarmıha gerildi. Bir tarihçi "O vaiz İsmaililerin öldürdükleri. sonra da ölüsü kent sokaklarmda gezdirildi. Nizamülmülk ibret olacak bir ceza verilmesini istedi. diğer müslümanlar gibi camide değil de ayrı olarak toplananları ihbar etmiş. yani gizli işlerin adamları! Onlara din sapkını. Oysa durum farklıydı. Kirman'dan altı yüz tüccar. Kervancı onları haydut sanmış. onları polisin cezalandırmasını istemişti. Allahsız da deniliyordu. hacı ve önemli miktarda yük getiren bir kervan gelmekteydi. Bir fedai bulmadan. İlk zafer de Nişapur'un güneyindeki Kain kentinde alındı. Geleneksel nezaket sözleri kısa kesilmiş ve Ebu Tahir yaşlı gözlerle: — Nizamülmük'ü hemen görmem gerek demişti. Ömer teselli edici birkaç söz söyledi. Hasan'ın ordusu gün geçtikçe büyüyordu. gezginciliğine devam etti. örgütledi. günlerden bir Kasım | günü çıkıp İsfahan'a gelivermişti. O kadar vahim mi? — Semerkant'tan kaçmak zorunda kaldım. bahçe sulamak kadar sevaptır. her kasabada. her köyde cereyan ediyor ve "Selçukluların barış düzeni" aşınmaya yüz tutuyordu. her kentte. İsmailiye mezhebinden bir marangoz yakalandı. Onlara "Batıni" deniliyordu. Onse-kiz tarikatçı tutuklanmıştı. işkence edildi. şiddet sözde kalıyordu. beklemekten usanmış Şiiler'i ve Türk egemenliğinden şikâyetçi Acem ya da Arapları çevresinde toplamadan. Kadı sözlerine devam edemedi. Kadı kendine geldi.86 XVI Yuvalarından fırlamışçasma koca gözlü adam. Bir tarihçi "Olayların ardında Ebu Tahir var" diye kestirip attı. bir kaç gün tutulmuş ve mezhep değiştirmeleri istenmişti. 87Gerçi. cildi kırışmış. . sonra: — Hani şu Kesik Yüz denilen adamı hatırlıyor musun? diye sordu. Ömer Hayyam'ın eski velinimeti. o da minnetini belirtebilmenin mutluluğu içinde. Belh'i. Savah kentinde bir vaiz. sadece kaşları kapkara kalmıştı. Onu yatıştırmaya çalıştı: — Vezire bu gece gideriz. inandırdı. o marangoz da verdikleri ilk kurban oldu" diye yazdı. evini ona açmıştı. Semerkant'ı dolaşıp durdu." Ses tonu yükseliyor. gözlerinden yaşlar akmaya başladı. ardından gelecek şiddet olaylarının sadece küçük bir habercisiydi. Oysa işler o kadar basit değildi. Hayyam kadıyı hiç bu halde görmüş değildi. Bir kaç gün sonra muhbir bıçaklanmış olarak bulundu. tıkandı. Bazıları kabul ettikleri için serbest bırakılmış. yüzleri maskeli. o kentten ayrılmadı.

O sırada adamlarım tarikatçıların reisinin Semerkant'a geldiğini haber verdiler. anında sakinleşirdi. Aynı sözleri bir ağızdan tekrarlıyorlardı. Kesik Yüz'ü izlemek üzere üç gönüllü çıktı. ne yapacağı belli olmayan biri. Allah rahmet eylesin. Yaptı88 ğım işi beğenileceğini sanıyordum. Görüşmeleri uzayıp gitti. Sabbah huzuruna çıkartıldığında. Benim muhafızlarımın yerini. biliyor musun? diye sordu. Gerçi bunu açıklamış değildi ve Gerçek Din'e bağlıymış gibi görünüyordu ama. kendi yasasını esnafa zorla kabul ettirdi. Sen Nasır Han'ı tanımıştın. Adamı. binlerce kişi peşinde gidiyor. Gün ağardığında. canının sıkıldığını göstermeyi de ihmal etmedi. Maveraünnehir'in Hükümdarı. her duamda ona da okuyorum. Adamlar. milis kuvvetlerinin komutanlığını ve bana yakm olan bazı yargıçları çağırdım. kafasına bir çuval geçirip bana getirdiler. Kaç kez Han'ı görmeğe gittim. Hiçbir şey yapamayacağını anlayınca. onlara bakmak için birbirlerini itekleyip duruyorlardı. adamı görmek istedi. Nizam sessizce kadıyı dinledi. — Hasan Sabbah mı? — Ta kendisi! Benimkiler îsmailiyelilerin toplandıkları Ghatfar mahallesinde Abdak sokağının iki başını tuttular. Ne yönden yanaşacağımı bilemedim hiç.— Ölümüme susamış adamı nasıl unuturum. Görüşme devam ediyordu. Sabbah. Toy. aniden öfkelenir.? — En küçük bir farklı düşünce sezinleyince zıvanadan çıktığını hatırlıyorsun değil mi? İsmailiyelilere katıldığı üç yıldan beri. Onları başbaşa bıraktı. Arasıra Han'ın adamlarından biri kapıyı aralayıp bakıyordu. ikisinin yanyana namaza durdukları görüldü. Ebu Tahir bir yudum şerbet içtikten sonra devam etti — Gerçeği kabul etmek gerekiyordu. Sabbah'ı yakalatan kuvvet komutanları teker teker öldürüldü. çevresindeki danışmanların yerini İsmaililer almıştı bile. yüzü gölgelendi. Karahanlıların Vâris'i tarikata girmişti. beni hep bir kulağı ile dinledi. eskiden Gerçek Din'i savunmak için gösterdiği gayretkeşliği. bu kez O'nun hatalarını kanıtlamak için gösteriyor. Kaç kez bu yobazların yaptıklarından şikâyet ettim. Han'ı o tehlikeli yobaza karşı uyarmak istedim ama fayda etmedi. Semerkant'ın Efendisi. ellerinin çö-zülmesini ve onunla yalnız kalmak istediğini söyledi. kararsız. Sokağın hâkimi o. kılık değiştirmiş olarak dışarı çıktığında üzerine çullandılar. Kesik Yüz'ün adamları aldı. îsmailiyelilerin hareketlerini yakından izlemelerini istedim. Yüzlerce. Han ilk kez ilgi gösterdi. Seni buraya getiren adam? — Ömer Hayyam mı? . doğru yola gelmesi için inandırmak istediğini söyledi. Onu hemen Saraya götürdüm. Amacım Han'a ayrıntılı bilgi vererek gözlerini açmaktı. Kadı konuşmasını bitirdiğinde: — Semerkant'taki felaketin ve hepimizi tehdit eden belanın gerçek sorumlusu kim. Hayyam Ebu Tahir'i Nizam'a götürdü. Şimdi yeğeni Ahmet işbaşında. Bana yapacak ne kalmıştı? İlk hacı kafilesi ile yola çıkmak ve İslam'ın kılıcını taşıyan Nizamülmük ile Melikşah'a durumu anlatmaktan başka? Aynı akşam.

Atalarının kurduğu saltanat son bulacak olursa. İmparatorluğun Maveraünnehir'i içermesi. Ne var ki. . Hasan Sab-bah'ın hayatını Hoca Ömer kurtardı. — Oysa Han'ın ordusu çok zayıf. Bir açıklama bekledi. Emirlerine maaş veremiyor. Kadı kızardı.— Başka kim olabilir? Onu öldürtebileceğim gün. — Bunu söylemedim. babası Alpaslan gibi. Kafasında bir plan oluşmak üzereydi. Vezir: — Yarın sabah Sultan'ın Harem'ine gidip. Şimdi bizi öldürmesini engelleyebilecek mi bakalım? Kadı ne diyeceğini bilemiyordu. Tane tane söylemeğe başladı: — Selçuklu bayrağının Semerkant üzerinde dalgalanmasının zamanı geldi. Melik-şah dinlemek istemiyor. kaleleri harabeye dönmüş durumda. Sultan asla Semerkant'ı almak istemeyecek. — Melikşah. vereceği kararı bekliyordu. Nasır Han ağabeyi idi. çocuk ne kadar küçükse. Kadı daha başka soru sormadı. Vezirin yüzü karardı: — Sözlerin altın değerinde dedi. Terken Hatunun vatanı. Hatunun silahlarından daha güçlü silahlar kullanmamız gerekecek. Kadı sessiz. Semerkant ve Buhara gibi zengin kent89 leri kapsaması gerektiğini tekrarlayıp duruyorum. yine de önerisinden vazgeçmedi: — Size anlattıklarımı Sultan'a tekrar etmem yetmez mi? Hasan'ın çevirdiği dolapları ona anlatmam yetmez mi? Nizam: — Hayır. Ahmet Han da yeğeni. onun da saray kadınları arasındaki konumu değişir ve oğlunun Melikşah'a vâris olma olasılığı ortadan kalkar. aynı akıbete uğramaktan mı korkuyor? — Katiyyen. seni kabul edecektir. — Ne yapalım dersin? Soruyu soran Nizam'dı. Onun korktuğu bir kadın! dedi. Unutma ki Semer-kant. diye kestirip attı. onu yatağına almayacağını. nehri geçecek olursa. — Ama oğlu daha iki yaşında! — İyi ya. Ebu Tahir'in cevabı hazırdı. Boşuna. Kısa. Onu öldürmemizi engelledi. Yıllardır. hanedanının sadık bir hizmetkârı olduğun için. Nazikçe gülümsedi. Ama bunun için fikrini değiştirmek gerekir. Memleketinin bir kadısı. — Terken Hatun mu? — Melikşah nehiri geçecek olursa. Maveraünnehir onun ailesine ait. O an tartışamayacak kadar düşünceliydi. Harem'i cehenneme döndüreceğini söylemiş. — Bunu biliyoruz. Nizam: — Sultan ne nehirden. anası o denli savaşmak zorunda! — Anladım dedi Kadı. Semerkant'tan geldiğini ve Terken Hatun'a ailesinden haber getirdiğini söyliyeceksin. ne rakip bir ordudan korkuyor. sıkıntılı bir sessizlik oldu. Nizam içini çekti. baş harem ağasını görmek istediğini söyliyeceksin.

her ordunun yaptığı işi yapmaya hazırdı. Manastır Kapısının yakınında mevzilendiler. insanlığın o güne kadar tanıdığı en korkunç terör örgütünü kurdu. Terken Hatun. Bu nedenle Nizam. Yıllardan beri. Hatta birlikler için verilen geleneksel zafer ziyafetini vermeyi red etti. Semerkant'ı kurtarmak için. Sadece Hasan. Semerkant'ı kurtarmaktan çok. Savaş iki hafta 91 bütün şiddeti ile devam etti. Halkın bir kısmı Sultan'ın birliklerini tutmaya karar vererek. Kubbeler mahallesinde bir dostunun evinde gizlenen Ahmet Han ile tüm İsmaili liderler esir alındı. Onu harekete geçiren yalanlar ve entrikalar bir yana. 1089 ilkbaharında. hatta Sultan'a bunları anlatmaktan seni vazgeçirmek istediğimi söyleyeceksin. Melikşah şaşırdı ama Nizam hiç heyecanlanmadı: "Han. onları beslemeye. strateji hiçbir engel görmeden aynen uygulandı. Önce Buhara'yı ele geçirdi sonra Semerkant'a yöneldi. yobazlarm Semerkant'ı ne hale getirdiğini anlatacak ama Ahmet'in onlara katıldığını söylemeyeceksin. hareketlerinde özgür değil. asi ele geçmiyor. Bu kandırma savaşı sonunda Maveraünnehir'i almaktan. ikiyüz elli bin kişilik bir ordu. inançlarından ötürü. Nizam. Bu örgüte Haşhaşiler Tarikatı denildi. Nizam devam etti: — Kabul odasma girdiğinde. yokmuş gibi davranalım" dedi. Diğerleri ise. Sultan'ı ikna etmeyi üzerine alırken. casusları Hasan'ın yerinin bilindiğini. Beni görmeğe geldiğini. Hükümdarları kazanmaktan vazgeçip. Batı'da. Kiş Kapısının yanma çekildiler. Bunun için de kesin ve etkili bir zafere ihtiyacı vardı. Ama sonucu belli idi. bir lağım kanalından kaçmayı başardı. Nizamülmülk buna karşı çıkar gibi yapıyor ama bir yandan da seferberlik hazırlığında bulunuyordu. Tam aksine. Semerkant ona. bu yenilgiden önemli bir ders çıkarttı. . İsmaililerin bozgunculuğu yüzünden sarsılan saygınlığına yeniden kavuşmak istiyordu. Hasan Sabbah'ın tahtını tehlikeye soktuğunu ve ancak bir mucizenin onu kurtarabileceğini söyleyeceksin. Melikşah. Melikşah Ahmet Han'a. Daha ilk günlerden itibaren. ama seni gereği gibi dinlemediğimi. her halde elleri boş dönecek değillerdi. Zaten ordunun geri gidecek durumu yoktu. Ma-veraünnehir'in en ünlü kentlerini ele geçirmekten memnun olduysa da.90 Kadı başıyla onaylamak gereğini bile duymadı. aldatılmış olmanın ezikliğini fazlasıyla duydu. yüzyüze savaşmanın yollarını arıyordu. Hasan Sabbah'a gelince. kule muhafızlarından birinin ihaneti ile saldırganlar kente sızmışlardı. soğuk bir ifadeyle "Saygıdeğer biraderimden böyle bir isteğim olmadı" diye cevap verdi. kendisini yobazların ellerinden kurtarmaya geldiğini yazdı. Han. filleri ve silahları ile harekete geçti. Savunucular ise güneye. duyması gerekenlere "pintilik" demekle yetindi. Ertesi günü. Emirler paylarına düşecek olanı istiyorlardı. onanmaz biçimde bozuldu. hiç ummadığı bir anda bu fırsatı verdi. duygulu bir üslupla. Ahmet Han'dan yana oldular. en ufak bir karşılaşmada adamları adeta buharlaşıp yok oluyorlardı. Tabii kazanan Nizam oldu ama Sultan'ı ve Hatun'u kandırarak! Saray ile ilişkileri. teşvik etmeye girişti. yakalanmasının an meselesi olduğunu tekrarlayıp duruyorlardı ama. Kentin kapısına geldiklerinde.

Adamlarını toplayacağı. her zaman olduğu gibi. Hasan da Alamut dolaylarında bulunuyordu. Orada bulunanlar için Alamut kalesi. Elburz Dağları'nm karları. devletinin doğuşunun gerçekleşeceği yerin ancak burası olacağını anlamıştı. girilmez. onları birkaç kez okumak zorunda kaldılar. aileleri ile birlikte yaşadıkları tahkim edilmiş bir yerdi. ulaşılmaz. örgütleyeceği bir yer bulmak için bütün İran'ı dolaştı. Bu boğazlardan en kalabalık ordu bile. Semerkant olayından sonra büyük kentleri zaptetmenin hayal olduğunu. Burası onun için bir esin kaynağı oldu. durumun elverişli olduğu haberini gönderdiler. Hasan: — Bana bu kale gerek. Alamut o sıralarda pek Çok kent gibi. Kuş gökyüzünde dolanıp durduktan sonra bu kayanın üstüne konmuş. ilkbahar olup da eridiği. vay kıyılarında konaklamaya yeltenen orduya! Nehirden ve göllerden hergün kaim bir sis tabakası yükselir. Manzara olarak: Çıplak dağlar. Hasan Sabbah da tıpkı o kartal gibi yaptı. dedi. unutulmuş göller. üzüm ve nar yetiştirmek ve sulamada kullanacağı suyu bulmaktı. içinde birkaç askerin. Alamut'lu birkaç müridini oraya salıverdi. bunun da İmparatorluğun lehine olacağını anlamıştı. Hasan. hâkimdir yöreye. ağaçları yerlerinden ettiği için "deli ırmak" diye adlandırılan Şah-Rû. Bir de biz görelim: . İmparatorluktaki çalkantılar uykusunu hiç kaçırmıyordu. adı Mehdi Alayit olan bir vali bulunuyordu. dar boğazlar. Ama konuğu hiç de gülümsemiyordu: — Ben bu yeri almaya geldim. bu dağları denetlemek için bir kale yaptırmak isteyen bir hükümdar. Adamm bütün derdi ceviz. Daha Alamut'u uzaktan görür görmez. dik yarlar. sufi bir derviş kılığında kente girdi. yanılmadıklarından iyice emin olmak için. Neyin hoşuna gideceğini sordu. uçurumu olduğu gibi kaplar. kendi yükselişinin. Aşağıdan bakıldığında da cinlerin sığınağı! Yerli deyişe gire Alamut: "Kartal Yuvası" demek. Çevreyi dolaştı. Ona gereken başka bir yerdi. ancak tek tek geçerek girebilir. Özellikle îsmaililer tarafından tutulmuş o günlerdeki tutanakları incelemiş olan doğubi-limcileri. bulutlar okyanusunda bir adadır. 92 93 Başında. Vali gülümsedi. Nizamülmülk'ün atadığı. Adamlar vaaz vermeğe ve mezhep değiştirtmeye başladılar. yer ortasmda öylece asılı kalır.XVII Alamut. denetledi. Sonrası ne duyulmuş ne görülmüştür. okutacağı. Yaklaşanın vay haline. Altı bin ayak yükseklikte. dağlık bir sığınak! Maveraünnehir'de ele geçen bayraklar İsfahan sokaklarında sergilendiği sırada. Selçuklular ile anında çatışmaya girmek zorunda kalacağını. alınmaz. dervişin şakacı bir adam olduğunu sandı. Vali bu mübarek adamı huzuruna kabul etti. Bu kayalıkları en hızlı kurşunlar bile delip geçemez. Birkaç ay sonra lidere. diye yanıtladı. birkaç köylünün. Hasan önce. teftiş etti. Anlatıldığına göre. oralara terbiye edilmiş bir kartal bırakmış. Sahibi de en iyi yerin burası olduğunu anlamış. Bir kaya üzerinde bir kale. bir o kadar da esnafın. Karargâhrndaki bütün adamlar benden yana.

Haftalardan beri Nizam. benim hokkamın kaderine bağlıdır. kendini azlettirecek hatta kellesini uçurtu-racak sözler söyleyebiliyordu? Küstahlığı delilik derecesine mi varmıştı? 94 95 O gün bu davranışın nedenini tam olarak bilen bir tek adam vardı. Koruyucuların en iyisidir. oysa bugün otuz-beş yaşında olgun bir erkek olarak işlerin yönetimini ata'sına bırakamazdı. kendisini iş yapamaz. herkesin önünde yaşlı bir Türk Emirine hakaret etmişti. Nizamülmülk gibi akıllı bir adam. Derviş kılıklı bu adamm imzasının bu miktarda bir parayı ödetmeye yetmeyeceğini düşündü. bir olay karar vermesini çabuklaştırdı. benimle eş düzeyde iktidar ortağı sanıyorsan^ bilesin ki bundan böyle. Haşhaşilerin dâhi kurucusu Hasan Sabbah. külahının kaderi. Oysa şuracıkta. yüzyıl sonlarındayız. bugüne kadar onun ortağı olduğumu ve şayet ben olmasaydım bu güce erişemeyeceğini bilmiyor mu? Babası öldüğünde işleri benim ele aldığımı. bütün asileri etkisiz kıldığımı unuttu mu? Ülkenin en uç sınırına kadar sözü dinleniyorsa. çünkü o tarihte daha onyedi yaşındaydı. Nizam ile Saray arasındaki çekişmeyle meşguldü." Vali endişelendi. ailesine karşı giriştiği eylemden ötürü. 166 yıl boyunca Ta-rih'in en korkunç tarikat merkezi olacak kaleyi ele geçirmek üzeredir.XI. gece uyuyamaz hale getiren korkunç ağrılardan şikâyetçiydi. babası öldüğü vakit bir vasi sahibi olması çok doğaldı. Melikşah'ı. Evet. Merv valiliğine kendi torununu atadı. İddialı. tam olarak 6 Eylül 1090 tarihinde. Nizam'ın gücünü kanıtlamak. valinin karşısında oturmuş. nasıl oluyor da Sultana. dedesinin gücüne güvenen delikanlı. Terken Hatun. telaş yaratmadı. güçlü vezirinden kurtulması için sıkıştırıyordu. Sultanm. Nizam. İs-hafan daha çok. bana itaat etmen ve yakınlarının adamlarıma çatmalarmı önlemen gerekir. Ömer onu uzun uzun muayene ettikten . gidin söyleyin." Heyettekiler donakaldılar. o da Ömer Hayyam'dı. diğer taht vârislerini benim saf dışı bıraktığımı." İmparatorluğun önemli adamları ile gönderilen mesaja Nizam şöyle yanıt verdi: "Sultan'a sorun. Bize Tanrı yeterlidir. efendisini aldatmak ve herkesin önünde onu küçük düşürmek istediğini göstermemiş miydi? Melikşah harekete geçmede duraksayıp dururken. İmparatorluğun gerçek efendisinin kim olduğunun öğrenilmesinin zamanı gelmişti! Semerkant olayı. Çileden çıkan Sultan. Nizam'a şöyle bir yazı gönderdi: "Sen benim yardımcımsan. benim sayemdedir. Damgan kentine vardığında. — Bu kale bana Sultan adına verildi. Onu almak için para verdim. XVIII Alamut'un alındığı haberi İsfahan'a geldiğinde. — Ne kadar? — Üç bin altın dinar! Sabbah bir kâğıt alıp yazar: "Alamut kalesinin bedeli olarak Mehdi Alayit'e üçbin altın dinar ödensin. gerekli kararları verme hakkı bana aittir. sesini yükseltmeden: — Alamut'u almaya geldim diye tekrarlayıp durmaktadır. yok kendini. hiç beklemeden altınını aldı. Nizam'ı af-fetmemişti. O da ağlayarak Me-likşah'a şikâyete gelmişti.

Hayyam'ın bu acı gerçeği dostuna söylediği gece. dinsizlikle savaştım. alevleri unutur. Her cümleden sonra uzun süren bir sessizlik oluyordu. rüzgâr külleri üfürür. benim Türk'lerin uşağı olduğumu söylüyor. — Yazı da yazamaz mıyım? — Uzunca konuşma da yapamazsın. beni hatırlayacaklar mı? — Nereden bilirsin? Nizam kuşkuyla Ömer'e bakıp devam etti: — "Hayat yangına benzer.sonra. gözlerimin önünden geçiyor. dudakları büzülmüştü: — Vay haline Hayyam! Hasan Sabbah onca-kötülük yapabiliyorsa. okullar yaptırdım. Oradan geçen. — Ne kadar zamanım kaldı? — Birkaç ay. Onca düş kı-rıklığı onca pişmanlık. ister İmam'ı hükümdar kılmak olsun— sonuç elde etmek için öldürmeyeceğiniz adam yoktur. bin yıl sonra. — Ya yapmış olabileceğim kötülükler? — Günahın ne denli büyük olursa olsun. — Daha fazla acı çekecek miyim? — Acını hafifletmek için sana afyon verebilirim ama o zaman da sürekli uyuklar ve çalışamazsın. değersizleşir. — Ahretten korkar mısın Hayyam? — Neden korkayım? Ölümden sonra ya hiçlik var ya da günahların bağışlanması. Ömer susuyordu. senin yüzündendir! Ömer. yaşamış olan insandır" dememiş miydin? Ni-zamülmülk'ün kaderi de bu mu olacak dersin? Nefes nefeseydi. — Öyleyse acı çekmeği yeğlerim. Tanrı'nın bağışlaması daha büyüktür. ülkeyi baştan başa geçip. Oysa benim için ölümle sonuçlanacak her dava. Gelecekte de söylenen bu mu olacak dersin? Beni. Nizam'ın içi rahatlamış gibiydi: — İyilik de yaptım. dava olmaktan çıkar. Hayyam sözünü kesmediği için devam etti: — Yüz yıl sonra. çok hazin bir geceydi. başka türlü yaşamak istediğim onca şey! Gözleri kısılmış. benim gözümde çirkinleşir. Ni-zam'da. bayağılaşır. bir doku kanseri teşhis etmişti. İstediği kadar güzel olsun. çokça vakit bırakmayan. — Arkadaşın Hasan Sabbah. Camiler. şöyle demeyi çok isterdi: — Seninle Hasan'm nice ortak yönleriniz var! Bir davayı benimseyecek olursanız— ki o ister bir İmparatorluk kurmak. Arilerin yüz karası olarak mı anacaklar? Sultana otuz yıldır kafa tutan ve istediğini yaptıranın ben olduğum unutulacak mı? Orduları zaferler kazanırken başka ne yapılabilirdi? Bir şey söylemiyorsun? Dalmış gibiydi: 96 — Yetmiş dört yıl. .

O günden kalma metinlere bakılırsa. Alamut reisi de ona bu görevi vererek "Bu. Yanına varıp gelenler. Nizam'dan dönen heyeti kabul ettiğinde. Vasisini kazığa oturtmaktan. o halde Sultan'ın üzerine kuşkuları çekmeden. görkemli bir ölüm. çapma uygun bir ölüm beklediği söylenebilirdi. sıkkın bir halde onaylayınca. Büyük bir çabayla kalemine sarılmıştı ve arasıra Ömer'e. İmparatorluğun güçlü adamının Tarih'teki yerini almaktan başka arzusu kalmamıştı. Kısacası. Artık var olmayacağı düşüncesine alışmıştı. canlı canlı doğramaktan. Nizamülmülk denilen beladan kim kurtaracak?" Aralarından. Nizam'ı İsfahan ile Alamut arasında bulunan Nihavend'e getirmesi kararlaştırıldı. Olayların akışı en ince ayrıntısına kadar gözden geçirildi. Melikşah. söylenenlere inanamadı: — Benim ortağım. vaktinin büyük bir kısmını yazmakla geçiriyordu. Bir tek Hayyam ve Nizamiye muhafızları evine girip çıkıyorlardı. Siyasetname adını verdiği kitabına kendini vermişti. Ancak işi. İmparatorluk kurmuş bir insanın eşi olmayan deneyiminin meyvesi idi. İsmaililerin elindeki kaleyi almak söz konusuydu ama aslında. benim eşitim olduğunu söyledi. mutluluğun başlangıcıdır" demiş. Nizam evine kapanmıştı. bu iş bu yolla yapılamaz mıydı? Alamut'a bir birlik gönderildi. Oraya gelindiğinde. Ancak ikisi arasında önemli bir fark vardı: Prens. Müslüman Doğu için aynı paralelde. çareyi bulmakta gecikmediler. Sultan'ın. Sultan patladı. siyasette düş kırıklığına uğramış. Hasan Sabbah uzun süredir düşünü kurduğu ele geçirilmez sığınağını fethettiği sırada. Nizam. Arrani denilen biri "ben" dercesine elini göğsüne bastırmış. hoşa giden sözcükler yerine gerçeği yansıtan sözcükler kullanmayı yeğliyordu. Nizam'a sadık askeri birliklerin tepkisini yaratmadan çözümlemek gerekiyordu. dört yüz yıl sonra Batı için Machiavelli'nin Prens adlı eseri ne ise. Devlet işlerinden uzaklaşmış. arkadaşını kaderi ile başbaşa bırakmayı yeğledi. Bunu da elde edecekti. Hasan Sabbah adamlarını toplayıp şöyle demiş: "Bu ülkeyi. Bu. Bütün bunlar ola dursun. iblisin ölümü. oysa Siyasetname. Nizam'ı tüm görevlerinden alacağını ve ölmesini istediğini söyledi. yazdıklarını gösteriyordu. Sonunda Terken Hatun'a varıp. yönetme sanatı ile ilgili eşsiz bir yapıttı. kuşku uyandırmadan görüşmede bulunmak amaçlanıyordu. Görünürde. Sultana sonuna dek kafa tutmaya hazır. öyle mi? Elçiler.Ömer haykırmak istedi ama kendini tuttu. Bu korkunç geceden sonra Nizam kaderine razı oldu. iktidardan yoksun kalmış bir adamın eseriydi. Madem ki Nizam'ın ölümünü istiyenlerin başında Hasan Sabbah 97 vardı. gözden düştüğünü öğrenince onu yalnız bırakmışlardı. Birliğin başmda Sultana sadık bir Emir bulunuyordu. . Haşhaşiler işini bitireceklerdi. Terken ile Cihan. kalenin burçlarından sallandırmaktan söz etti. Hatta artık.

. Hele de Terken Hatun'dan. bu imansızlar yok ettikleri vakit bu sözlerimi hatırlayın. İçimi rahatlatan bir cevap aldım. Artık uzun süre yaşayacağımı biliyorum. İslam'ın temel direğisin. ölüm vaktini seçme ayrıcalığını sana veriyorum. Tanrı Efendimizi ve Devletimizi kötülüklerden korusun!" Sultan tarafından bir haberci gelip onu. Sultan öfkeliydi: — Bana karşı küstahlığını geçsek bile. neredeyse kendini ele verecekti. Melikşah "babasına" şöyle dedi: — Daha ne kadar yaşayacağını sanıyorsun? Nizam hiç duraksamadan cevap verdi: — Uzun." Peygamberimiz kabul buyurdular. bazen surat asıyordu.. gerek Sultan. . — Benim durumumda artık hiçbir şey farketmez. Melikşah bembeyaz kesildi. Tarihi ben seçmek istemiyorum. Kırküçüncü Bölüm. o günün öncesinde korkudan tirtir titrerim. hıncını çıkartmaktan kendini alamamıştı. bana baba dediğini gördüm. metni okurken bazen gülümsüyor. Vezir kendisini neyin beklediğinden emin gibiydi. Onun büyüdüğünü. Çevrene iyilik yapıyorsun. Meydana gelen kargaşada hükümdar bilmelidir ki söylediklerim doğrudur. Tanrı'ya karşı da küstahsın! Yüce İradesi belli olduğu halde. o gün yaklaşıyor korkusu ile yaşar ve bir ay ya da yüz yıl sonra olsa bile. Nizam şöyle demekteydi: "Eski günlerden birinde. onun öldüğünü görmek mutsuzluğunu ve acısmı tatmak istemem. çünkü geçen gece bir rüya gördüm. Ne zaman öleceğimi sordum. ister aşırı sapıklık denilsin. ömrünün sonbaharında. "Perde Arkasındaki Kadınlar" adını taşıyordu. Beni öldürecek olan yol değil. Bunun sonucu olarak karışıklıklar ve anlaşmazlıklar çıkmış. Nizam gülümsedi: — Gördün mü? Hiç de küstah değilim. İster ince işlerin doruk noktası. Melikşah sabırsızlandı: — Nasıl bir cevap? — Peygamberimiz bana dedi ki: "Sen. Ömer: — Senin durumunda bu kadar uzun yola çıkmamalısın dedi. titredi. Daha fazlasmı söylemeyeceğim. bilinçsizliğin en üst aşaması. Ölüm "noktasına" gelmeden önce. herkes bu örneği başka çağlarda da bulabilir. çok uzun zaman. Veda etmek üzere Hayyam'ı çağırttı. krallardan birinin eşi kocasına hükmedermiş. senin varlığın müminler için değerlidir. Bağdat'a yapılacak bir yolculuk için çağırdığında." Daha sonraki bölümlerden altısı İsmaililere ayrılmıştı. Nice büyük adam gibi Nizam da. Öpüştüler ve vedalaştılar. İstediğim tek şey." Ben de dedim ki: "Tanrı korusun. oklarını savurmaktan. Ömer ne diyeceğini bilemedi.. nasıl böyle konuşursun? Yaşama da Ölüme de hükmeden O'dur! — Böyle konuştum. gerek Vezir ölümle oynamaktaydı. kadınların dediklerinin aksini yapmak gerekir. Şöyle bitiyordu: "Bu mezhepten söz ettimse. Peygamberimizi gördüm. Bir işte başarı elde edilmek isteniyorsa. "Sultandan kırk gün önce öleceksin" dediler. Sultanm sevdiği kişileri. Sultan Melikşah'ın ardma kalmamaktır. dikkatli olunmasmı uyarmak içindir. kim böyle bir seçimde bulunabilir ki? Hep daha çoğu istenir ve en uzak tarihi seçmiş olsam bile..Hayyam.

şiirler okur. dudaklarını. beyleri. bir aslan avı sonunda. sertçe.Sultan. Perde arkasında oturmuş. öğüt verici meseller söyler. onu bedeni ile bir kahraman gibi karşılar. Bunlar bir annenin gözyaşla-rıdır. ama kime karşı savaşacaklarını kadınlar söyler" diyordu. hayvanca sevmektedir ve son nefesine kadar sevecektir. karışık soydan gelmediği yüzünden anlaşılıyordu. kükrer. Kaşgâr asıllı bir ailedendi ve tıpkı ağabeyi Nasır Han gibi. Çenesindeki ayva tüylerini okşamış. okşar. Melikşah. Melikşah onun yanında bir saniye olsun sıkılmaz ve her geceyi onunla geçirmeye ahdederdi. Haremde ona "Çinli" denilirdi. zevkin doruğuna çıkartmasını bilirdi. Birliklere emirler yağdırdığını görüp de söylenen komutanlara: "Bizde savaşan erkeklerdir. Bir fetih gibi nefes nefese. Terken Melik100 sah'ı övücü sözler söyler. kadıları. Semerkant'da. En sevilen. Sonra usulca ince parmaklarıyla kaşlarını. keşiflerim ya da sıkıntılarını anlatırdı. Asya'nın bir ucundan diğerine orduları sevkediyor. valileri atıyor. huzuru Terken'in kollarında bulurdu. Bütün imparatorlukta Terken'in tek rakibi Nizam'dır ve 1092 yılına gelindiğinde. hoyratça. uzun süre içinde tutar ve tekrar içine çekmek üzere koyuverirdi. Terken'in sözleri ruhunun derinliklerine kadar işler. yaptığı işlerden söz eder. Terken'i kendine göre. Ne Arab'ın Sami çizgilerini. Üzerindeki tülleri çıkartır teni tenine değer. pazılarının şiştiğine tanık olmuştu. çocuklarından. ne Acem'in Ari çizgilerini taşıyordu. oynaşır. . bütün gezilere katılıyor. Onunla evlendiğinde Melikşah dokuz. gözkapaklarını. kızışmış kaplanını sarmalar. doymuş bir kedi gibi gülümserdi. ağlamaya başlamaktadır. ağırlaşır. Melikşah'ın en kıdemli karısı idi. bir kadın iktidarı eline alma cüretini gösterebilmişti. Neyi nasıl fethedeceğini söyleyen Terken'dir. kız da onbir yaşındaydı. Zaten Terken de en ufak bir isteğinin geri çevrilmeyeceğini bilir. muhafız subayları. Nizam öldürülecek olursa. "Çinli". halifeye yazılacak mektupları yazdırıyor ve Alamut'un reisine elçiler gönderiyordu. bedeninde ilk uyanış-mayı görmüş. kulak memelerini. o sırada vezirini öldürtmekten vazgeçti mi? Geçseydi pek iyi yapmış olurdu. artık işini bitirmek üzeredir. nemli boynunu okşardı. uzuvlarının gerildiğine. Oğullarından büyüğü Melikşah tarafından veliaht tayin edilmişti. Haksızlığa lanetler yağdırmaktadır ve kimse onu. Sabırla olgunlaşmasını beklemişti. olanca ağırlığı ile kendini koyuvermiş Sultanını. dünyanın en güçlü devleti olduğu dönemde. Yola çıkmadan bir gün önce. kanlı bir yarışmanın bitiminde ya da Nizam ile yorucu bir çalışma yaptığı bir günün akşamında. düşmanlarından hiçbirini sağ koymayacaklarına dair Kitap üzerine yemin etmişlerdi! 98 99 XIX Selçuklu İmparatorluğu. kaplan bitkin düşerek mırıldanır. çocukça. Çünkü rüya bir ima bile olsa. vezirleri. "Çinli" mutlu mudur? Nasıl olsun ki? Sırdaşı Cihan ile başbaşa kaldığında. Nizam müthiş önlemler almıştı. bu yüzden suçlamamaktadır. en sayılan ve özellikle sözü en çok dinlenen gözdeydi.

en büyük oğlun veliaht ilan edilmesi için ısrar 101 etmişti. ikram olsun diye yanlarında oturanlara veriyorlardı. ikram edilen her parçayı kemirmekle . yerini alacağı günden iftiharla söz edip duruyordu. vurucu bir ateş. Babası onunla o kadar övünüyordu ki. en besili keklik butları dizi dizi serilmiş. muazzam bir yurdun içinde kurulmuştu. Melikşah'ın çocuğa kanı çabuk ısındı. Onu nasıl saf dışı bırakabilirdi? Hangi gerekçe ile? Anadan ve babadan Selçuklu kanı taşıyan bir şehzade kadar veliahtlığa layık olanı var mıydı? Nizam da böyle düşünüyordu. Terken'e karşı çıkmaktan çekinmisti. Göğsü alev alevdi. çocuk bir buçuk yaşındaydı ve Melikşah'ın her biri daha büyük üç oğlu vardı. Ani. Ağabeyi gibi aniden ve onun gibi kuşkulu biçimde. Yas bittiğinde oğullarından ikincisini veliaht ilân ettirdi. her yolu denemeğe hazırdı. Ramazanın onuncu akşamında. yine de kendini toparladı.. her zaman hanedanın devamına önem vermiş olan Nizam. Zaten devir de görkem ve gösteriş devriydi: "Kralların Kralı. Dik durmak için büyük çaba sarfediyordu. Babası gibi. Müminler Emiiinin Muhafızı" gibi sıfatlar hiç de garipsenmiyordu. Sofra. hepsi alışılmadık biçimde az yiyordu. Uğursuzluk. Kanı alındı. üzerlerine altmış aç el uzanmıştı. Sonra. Nizam az yiyordu. Melikşah. Terken huzursuzdu. iki gün içinde yuvarlanıp gitti. Haşhaşiler ile ya-pılan görüşmeleri günü gününe izlemesinin nedeni de buydu. nazar. İkisi bir cariyeden olmaydı ama üçüncüsü teyzezadesinden olma Berkyaruk idi. Nazar değdi diyenler. Ama bu kez iş o kadar kolay değildi. ne yapıldıysa fayda etmedi. "Çinli"nin bir oğlu daha vardı ve Sultan'dan onu da veliaht ilan etmesini istedi. bütün ailesi gibi tahta bir vâris bırakmadan ölmeyi yeğliyordu. tutkularına set çeken Ni-zam'ın gözden düşmesini. yeni veliaht da ölüme yenildi. veliaht öldü. Bu yüzden. "Hiçbir sultan. Terken'in çok mutlu olduğu o günleri karartacak hiçbir neden yoktu. bölünüyor. her yere taşıyor. görünmez bir devin eli kucaklı.| yordu. dokuz yaşında olmasına karşın ona görülmedik sıfatlar verdi. Etler parçalanıyor. lapa konuldu. ne denilirse denilsin.bütün törenlerde hazır bulunuyordu. Karnının içini. saray erkânı. Yasa boğulan Terken. yutuluyordu. Üst düzey görevlileri. ancak kendi soyundan biri vâris ilan edil-diği takdirde rahat edecekti. kimseyi veliaht göstermeyecekti. Önlerine güzel bir parça geldiğinde. bütün kentleri gezdiriyor. Terken'in oğlunu seçemediğine göre. her zamankinden çok ağrısı vardı. İdam ferma-nını elde etmek için. oğluna bu kadar büyük bir İmparatorluk bırakmamıştır" diyordu. Nizam'ın son yemeği idi. herkesten çok o istiyordu. Kölelerden bir kısmı meşale tutuyordu. Yanıbaşmda oturan Melikşah. Büyük gümüş sahanlar içinde en iyi deve veya kuzu parçaları. İsa'nın son akşam yemeği gibi onunkisi de bir iftar yemeği idi. Devletin temel direği. son derece sağlam gerekçelerle. acımasız. Bu. hatta zehir verildi diyenler oldu. O gece. Ama boşuna. İnfaz sırasında orada bulunmak istiyordu. Türklerin aralarındaki çekişmeleri düzene sokmak isteyen. Sul-tan'a ve Vezir'e Bağdat yolunda eşlik ediyordu.. ordu komutanları.

Bütün gözler. en olgun olanlarından birini seçti ve Nizam'a uzattı. Her zaman yanında bir kaç insan olurdu ama. Yine de infaz etmek. Kurban yıkılır. gözden düşmüş bir ihtiyardan kim ne istiyebilirdi? Yine de bir adamın yaklaştığı görüldü. kim . vezirinin nasıl yüzünü ekşitip durduğunu anlatacaktı.Yol ne kadar da uzun görünüyordu. dişlerinin ucu ile dişledi. elin hareket ettiğini gördüğü anda.. seyyar satıcılar. celladı kıpırdamaz. Biz kendimizi savunmak için öldürüyoruz. Bunu izleyen yıllarda. son bir nefes. gözden düşmüş bir adamla kim birlikte görünmek ister? Her zamanki dilekçe sunucuları bile görünürlerde yoktu. Ölmek. mezheplerini değiştirmek ve fethetmek uğruna ölüyoruz. Askerler. hizmetçiler. hançer giysisini. Nizam kesesini yokladı ve üç altın çıkardı. meydan okuyan bir hal takınır. kendimizi savunmak bir araçtır" demişti.. herkesin biraraya geldiği namaz vakti yapılıyordu. Sadece bir şaşırma. en şüphe çekmiyecek kılıkta bekliyordur. Sultan tarafından ve Haşhaşiler tarafından üç kat mahkûm edildiğini bilince. zorlukla ayağa kalkabildi. Arasıra vezirine bir bakış fırlatıyordu. Nizam kibarca inciri aldı. Tek başına sürüklenir gibiydi. çileden çıkmış muhafızların kendisini paramparça etmelerini bekler. Hareminin çadırı uzak değildi. Korktuğunu sanmış olmalıydı. seçilen kurbanın üzerinde olduğu sırada. öldürmekten önemlidir. Bir parıltı. Yere yıkılırken. Bize katılacak olanlar işte o halkın arasından çıkacak. darbeyi indirir. Kurban. gece bastırdı. Alamut fedaisi. ölmekle halkın hayranlığını kazanıyoruz. Daha hâlâ ona gelebilen şu adamı ödüllendirmek gerekirdi. Örneğin. Mesaj verilmiştir. oralarda bir yerlerde. Sırtında yamalı bir palto vardı. camilerde. saray muhafızı kılığındadır. bir incirin tadı ne fark eder? Sonunda iftar yemeği bitti. çadır çadır arandı. arasıra bir cariyenin kıkır kıkır gülmesi. Alamut fedaileri hep aynı biçimde öldürüldüler. o parıltıyı. Nizam. bulundu. Nizam ise dirseklerinin üzerinde doğruldu. hemen orada boğazı kesildi. Katil kaçtı. Çünkü öldürmekle düşmanlarımızı harekete geçmekten caydırıyorsak. Bağırmak fırsatı bile olmadı.. Bir takım dualar mırıldanıyordu.meşguldü. Atacağı adımların sayısı yüzü geçmezdi. bir bıçak parıltısı. bir an önce "Çinli"sinin yanına varmak istiyordu. Hasan onlara: "Düşmanlarımızı öldürmek yetmez. Çevrede her zamanki gürültüler vardı. infazcıyız. ister din adamı olsun. ne var ki artık kaçmaya gerek görmüyorlardı. Birden elini bir incir tabağına uzattı. Melikşah aniden ayağa kalktı. dehşete düşürmek yeterli değildir. her şey bir anda oluverdi. etini delip ciğerine saplandı.. bin kişiye dehşet salıyoruz. Bir kişiyi öldürmekle. Öğretilen sözleri haykırır. halkın gözü üzerinde olur. Ölmesini bilmek gerekir. ister bir şehzade. ezan vakti çevresi kalabalık. Bizler katil değil. İbret olsun diye açıkça iş görmeliyiz. Bunu izleyen günlerde toplu öldürmeler. ister bir vezir. genellikle cumaları. ayaklarından sürüklenip ateşe atıldı. teyzesinin kızı ona esaslı bir yatıştırıcı hazırlamış olacaktı. Tanrı tarafından. Fethetmek bir amaç. o uzanan kolu ve o tükürük saçan ağzı görebildi: "Bu armağan sana Alamut'dan!" İşte o an çığlıklar yükseldi.

kurbanın tam kalbine . Sadece mümin idiler. Sabbah'ın bitki tutkunu olduğu. Bal. çok bağnaz bir imandan başka uyuşturucuları yoktu. Sonra mucip ler yeni acemiler gelirdi.öldürülmüşse. onun yerine geçen kişi artık Alamut'a daha hoşgörülü davranacaktır. Ölüme gülümseyerek gitmeleri. adamlarını hasta olduklarında tedavi eder. Aralarından üçü. Hasan'ın büyük önem verdiği hassas bir işti. 102 103 Bu inanılmaz sahneleri görenler. uyarıcı özelliklerini tanıdığı bilinirdi. Kuhistan'a ve Maveraünnehir'e bakardı. her birine uygun ilacı hazırlardı. bitkilerin tedavi edici. Dinin Esasına bağlı anlamına gelen "Esasiyun" diye çağırmaktan hoşlanır-mış. İlk eğitimlerinden sonra. örgütlerin en etkilisi. yeteneklerine göre yönlendirilirlerdi. aniden çıkartmayı becerebilmek. ya refik olurlar ya da o zamanın Müslümanlarına göre Hasan Sabbah'ın gerçek gücünü oluşturan "fedai" sınıfına seçilirlerdi. Ve bu iman. Büyük Usta 104 onları. Yüce İmam. Hiyerarşilerinin doruk noktasında Hasan Sabbah bulunuyordu. Bu ekibin hemen altında refik denilen. Hançerini saklamayı bilmek. Avrupa dillerinde katil ya da cani anlamına gelen "assassin" sözcüğünün kökü saymışlardır. bunlardan olmayanlar. Misyoner olabilecek birini asla fedailer sınıfına almazdı. tüm Sırların Bilicisi diye tanınan! Çevresinde bir avuç propagandacımisyoner bulunurdu. bir kaleyi. öğretilerin en bağnazı. Mükemmel bir eğitim görmüşlerdi. Bunların okuma düzeyleri düşük olurdu. yani örgüt üyeleri vardı. Kendisi de bitki yetiştirip. ikincisi. "Haşhaşiler"in yani "Assassins: Katiller"in öyküleri daha da ürkütücüdür. Ya mümin olurlar. Hasan'ın fedailerinin afyonlu olduklarını tekrar edip durmuşlardır. görev anlayışının en katısı ile sürekli pekiştiriliyordu. Yani "haşhaş içiciler. Gerçeğin bir diğer yüzü vardır: Hasan adamlarını. bir kenti hatta bir eyaleti yönetebilecek durumdaydılar. hareketin yöneticileri vardı. Büyük Usta. Bu yardımcılardan biri. Beyindeki öğrenme gücünü artıran reçetesi ünlüydü. başka türlü nasıl açıklanır? Haşhaşın etkisinde oldukları görüşü. dingin-leştirici. Horasan'a. Bunlara dai denilirdi. Hasan'm başyardımcıları idi. İran'ın batısına ve Irak'a. En yeteneklileri. Hiyerarşinin en alt basamağında lassek'ler. Görüleceği gibi pek basit bir ilaç! İnatçı ve cazip geleneklerine rağmen gerçeği kabul etmek gerekir: Haşhaşilerin. üçüncüsü de Suriye'ye bakıyordu. yirmi ya da kırk kişi onlara katılacaktır. günü geldiğinde misyoner çıkartılıyordu." Bazı doğubilimcileri bu deyimi. onlara haşhaşiyun adını takmışlardır. iman sahibi. Anlamını kavrayamamış olan gezginlerin bu sözcüğü haşhaşiyun ile karıştırdıkları söylenir. halk arasından da On. Bunları ne eğitime ne eyleme yetenekleri olurdu. Fedai'nin eğitilmesi. Bunu Batı'ya duyuran da Marco Polo olur. İran'ın doğusuna. ceviz ve kişniş karışımı bir şeydi. kadınlardan ve yaşlılardan oluşurlardı. İslam aleminde. giderek ağırlık kazanır. beceri ve direnç sahibi kişiler arasından seçerdi. Çoğunlukla Alamut çevresindeki çobanlardan.

Beş subay. Geri kalan ömrünü sana vermiş efendimiz. elçi kabullerine son verildi. yöresel şive ile konuşmasını bilmek. karısının aynasına bakıp yüzünü tokatladı. Eğildi. Ellerini cesedin üzerine uzatıp. O da katledilen Vezir'e bağlı olanların Nizamiye'si idi ki o da. yanına yaklaşılması zor biriyse yakınları ile ilişki kurup geliştirmek gibi şeyler öğretilirdi. Tekrar çığırtkanlıklarını sürdürdüler. alışkanlıklarını. Tarih'in en korkunç ölüm makinasını yarattığını kimse yadsıyamaz. İş toplantıları kesiliverdi. bir dua okudu. gezdiği yerleri akılda tutmak. keşiş kılığı ile bir manastıra kapandıkları anlatılır." dedi. Bir süre sonra Sultan geldi. yürüyüşünü. Son derece şaşkın ve üzgün görünmeyi ihmal etmedi. geceler içki alemleri ile geçmeğe başladı. Bir katil saldırmış. infaz saati gelene kadar kuşku çekmemek. Kimden başlamak gerekiyordu? Kara listeye alınanların sayısı çoktu ama. bir çevreyle bütünleşmesini becerebilmek. basit bir haşhaş kullanımı ile açıklanamaz. belki daha kurnaz ve daha az gösterişli yöntemlerle ölüm saçmış ve etkileri. Sultan ayağa kalktı. Melikşah'ın tutumu garipti. çileden çıkmış kitlelerin onu param parça etmek üzere üstüne geldiğinde. Ağlayıcılar korkarak sustu. İlk bağrışmalar başladığında Ter-ken'in yanındaydı. Yine de bu kanlı yüzyılın sonunda. 105 XX Kalabalık. avı bir avcı gibi izlemek. diğeri kadar yıkıcı olmuştu. tarikata girenin. Alamut ile süratli ve gizli haberleşme sağlamak. Nizam'ın henüz soğumamış cesedi başında ağlayan beş subay. Bukalemun gibi renk değiştirme yeteneği. Hasan Sabbah'm. yabancı bir çevreye sızabilmek. düşmanlarından hiç biri ardına kalmayacak" diye and içti. İmparatorluğu kendisinin yöneteceği beklenirdi. Her şeyden önce. Vasisinin kaybı ile işleri ele alacağı. günler cirit ve av. Aşırılıklarını frenleyen adamdan kurtulmanın sevinciyle kendini eğlenceye verdi. bu örgütün karşısına bir başkası dikildi. Hastalıktan tüy gibi olmuş ancak ölümün ağırlığı çökmüş cesedi birlikte kaldırdılar ve usulünce evine taşıdılar. bazen bir yörenin lehçesini öğrenmek. Öyle olmadı. giyinişini. dizlerini yere dayadılar. iki fedainin iki ay süresince. ata 'sının yanına varması için ona yol verdiler. birbirlerine danışma gereği duymadılar. ölünün yanına koştu. Sabbah'ın fedaisinden arta kalan parçalara hücum ettiği sırada. başsağlığı diledi ve için için sevinerek Terken'in yanına döndü. her bir ağızdan: "Rahat uyu efendimiz. Subaylardan biri öfkelenip: "Öcü alınmadıkça ağlamayın" diye bağırdı. Kadmlar.saplayabilmek ya da kurban zırhlı ise şah damarını kesmek. hepsi subaydan yana döndü. ölümle burun buruna gelecek kadar imanlı olması gerekir. ölüyü görünce ulumaya başladılar. O uzaklaşmıştı bile. Kurbanlardan birini öldürmek için. Karaçul paltosunu sırtına aldı. Haber alması için gönderdiği bir harem ağası titreyerek döndü: "Nizamülmülk imiş efendimiz. Ağlamak için bir araya toplanmış olan kadınlar. Melikşah ile Terken bakıştılar. şifreleri akılda tutmak. Nizam'ın talimatı açıktı. posta güvercinlerini kendine alıştırmak. .

Terken Hatun'un öyküsü kadar kısa ve kanlı bir öykü olamaz. Ataları üçbuçuk asırdır Bağdat'ta yaşamış olan Peygamber'in Halifesi. Yavaş yavaş iyileştiğini. İçkiye kimin zehir koyduğu hiçbir zaman öğrenilemedi. sadece işin onaylanması kalıyordu. adamlarına. Birden korkunç bir karin ağrısı ile avaz avaz bağırmaya başladı. dünyanın yarısına egemen bir hükümdara yakışmayan bu hafifliklerden endişe duyuyordu ama. ülkesinde . Arasıra da bir turşu atıştırıyordu. Oniki kadar köle vardı ve vurulan hayvanları temizleyip. "Kırk güne kadar" dememiş miydi? İntikamcıları zamanı ayarlamasını bilmişlerdi. o sırada dört buçuk yaşında olan Sultan Mahmud'a sadakat yemini ettirdi. Köleler işe koyuldular. Söyleyeceklerime kulak verin. Terken. Çevresindekiler şaşkın. İki büklüm olmuştu. kimsenin kendisini göremiyeceğini söyleyin sadece. Emirler ve memurlar artık ona başvuruyorlardı. 107 — Bu çadırın dışında hiç kimse. Açık hava ve yürüyüş. Bunlar. Hareketsiz ama henüz ölmemiş olan Sultanı bulunduğu yere getirdiler. Dua etmekten başka yapacak bir şey yok. Tanrı ışığına son verdi. Eliyle alıp dişliyor. Sultanın artık aramızda olmadığını bilmeyecek. biçip şişe geçiriyorlardı. Sultan hırsla bardağını fırlattı. bir imparatoriçe edası ile söyledi. kendine yer ara" 106 diye haber göndertti. Nizam'a sadık adamların yerlerini almıştı. korkudan titriyorlardı. dinlenmesi gerektiğini. ormanlık ve bataklık bir yörede ava çıkmıştı. ağzındakini tükürdü. En yağlı parça hükümdara aitti. Sultan'a. İçi boşaldı. Yoksa turşuya mı? Yoksa av etine mi? Ama insanlar hesapladılar: Nizam öleli otuzbeş gün olmuştu. yanındakiler övgü yarışçıdaydılar. Sonra Halifeye bir haberci göndererek. Yanındakiler titrediler. sönmeden önce titreşiyor. kesip. Terken Hatun. kendi otoritesini kurmaya kalktı. Attığı oniki oktan sadece biri hedefi vuramamıştı. Buna karşılık Halife. Bu sözleri dul kalacak bir kadın tavrıyla değil. bir yandan da mayalandırılmış içkisini içiyordu. Sarayından çık. iki oyun ya da iki içki kadehi arasmda. Bunu küfürlerle belirtti. olayın cereyan ettiği yere bir saatlik mesafede. kocasının öldüğünü. Tüm meraklıları uzaklaştırıp sadece Cihan'ı ve iki üç sadık adamını bir de Saray hekimini alıkoydu. Melikşah Bağdat'ın kuzeyinde. Sultan'ın iştahını açmıştı.Daha da kötüsü. Melikşah da buydu işte. oğlunun verasetini onaylanmasmı istedi. bayıldı. 18 Kasım 1092 günü. Bu onun en sevdiği yiyecekti ve aşçısı her gittikleri yere turşu taşırdı. otuz yedi yaşına gelmiş. — Efendimiz iyileşebilecek mi? diye sordu — Nabız hafifliyor. Bağdad'a vardığında halifeye: "Kışları burasını başkentim yapmak istiyorum. hafifliklerine göz yumup. Daha Melikşah'ın kalbi durmadan. işlerini yola koymak için bir aylık süre istemek zorunda kaldı. — Yüce Allah'ın buyruğu buymuş. sayıklamaya başladı. Saltanat karargâhında bulunuyordu.

O günün tarihçileri yanılmadılar. Sultan'ın yok olduğu duyuluverdi ama Terken mazereti bulmuştu: Ordunun ve Saray erkânının başkentten uzak olduğu bir sırada haberin. duasız. . Tahnit edilmemiş ceset. Ama yenilgiyi kolay kolay kabul edecek 108 kadınlardan değildi. Çevresinde toplanıyor. Şimdi sana İmparatorluğun başkenti İsfahan'ı sunuyorum. çürüyüp varlığını belli etmeden canlılar arasında daha fazla kalamazdı. savaşa hazırlıyorlardı. Kara liste nin ikinci sırasında Terken Hatun vardı. Yüce Şehinşah. Doğu'nun ve Batı'nın Hükümdarı. çevresi kuşatılan İsfahan'a çekilmek zorunda kalmıştı. Kim. Örneğin eyalet valilerine şöyle yazmıştı: "Dulum. "Çinli" haberi birliklerden gizlemeyi sürdürmüştü." Gerçekten de. İsfahan'ı kurtaracak. İmparatorluk birliklerinder söz ederlerken: "Terken Hatun'un Orduları" diyorlardı. ünü günümüze kadar gelen hilelere başvurmuştu. Terken ondan kurtulmak istedi ve böylece: "Sayılan ve sevilen Sultan. Seninle evleneceğim. gözyaşsız gömüldüğü ne görülmüştür ne duyulmuştur. altın ve silah sahibi olabilecek. Bu kentte pek çok adamın olduğunu biliyorum. iktidar senin olacak. bir fatih gibi kente gireceksin." Hile tutmuştu. Tarikata girmeler çoğaldı. İsmaililer su yüzüne çıktılar. Yüce Tanrı'nın Halifesinin tek dayanağı" bir gece yarısı. Niye karanlıkta yaşasınlar? Ortaya çıkmalarını söyle. alelacele. Terken. oğlunu tahta oturtmak ve dizginleri ele geçirmek için vakit ka-zanmıştı.rahat bırakılacak ve İmparatorluk topraklarında okunan hutbelerde adı saygıyla anılacaktı. Bazı mahallelerde. Hatun adına silahlı çeteler kurdular. tüm o baskı yıllarından sonra. tavsiyelerde bulunuyor. Aslında. Fetihler Babası. törensiz. açık açık vaaz verebileceklerdir. Ama hile sürüp gidemezdi. Suriye'den koşup geldiler."Çinli'nin çocuğu" diyorlardı. Valiler. O gün bugün kimse mazarını bulamadı. Dünyanın ve Ahiretin Medar-ı iftiharı. İlk çatışmalar lehlerine sonuçlanmış. emirler Azerbaycan'dan. Sultan'ın rahat aylar geçirmesini sağladılar. Ceset. altı atm çektiği ve üzeri çadırla örtülü bir arabaya konulmuştu. Terken. adım atmasını öğretecek bir babası olmayan bir çocuğun sorumluluğunu taşıyorum. İsfahan'a doğru yola çıktıklarında. doğru buraya gel. Hasan Sabbah ile de ilişki kurdu: " Sana Nizamülmülk'ün kafasını vaad etmemiş miydim? Sözümde durdum. Melikşah öleli birkaç gün olmuş ama. Terken'in karşısına Nizamiye subayları dikilmişti. Melikşah'tan hemen sonra! Şah'ın büyük oğlu Berkyaruk'ı destekliyorlardı. düşman tarafından duyulmasmı istememişti. İsfahan'dan söz ederlerken: "Hatun'un başkenti" diyorlardı. Çocuk Sultan'a gelince -ki neredeyse unutulmuştu. senden daha iyi bu işi yapabilir ki? Birliklerinin basma geçip. reşit olmayan. Kendini savunurken. Tarihçiler böylesine güçlü bir hükümdarın. İsfahan kuşatmasını kaldıramadılarsa da. İslam'ın ve Müslümanların temel direği. diye yazdılar. bir yolun kenarına gömülüverdi.

garip bir çıkmazla karşı karşıya idiler. makaraları koyuverirler. Onu hareme alan hizmetçi. O güne kadar binbir görüş sahibi olduğu halde. Minderinin üzerinde hareketsizdi. Terken'in adamları ile Kahab Kapısmda buluşmuştur. Terken'e haber vermeğe koşar. Boğmak mı gerekecek yoksa sadece gözlerine mil çekmek mi? Ağa. Bazıları. kollarını kavuşturdu ve dinlemeğe başladı: — Berkyaruk'a tuzak kurulmuştu. Yasak bölge olmasına rağmen. saçları dağınık durumda buldu. şimdi bu sarayda tutsak. Bir yandan Sultanları ölmüştü. Harem Kapısına götürürler. ellerini. onu boğan kuş tüyü yastık durmaktadır. çevresindekilerin keyfini zafere yormuştur. Kararlı adımlarla içeriye girmiş. Yüzü kırmızı ve sivilceli. sihirliymişçesine kendiliğinden açılmıştır. Ömer bir adım geri attı. Onun hareketsiz hale getirip. Güçlü kuvvetli bir harem ağası sırra kadem basmıştır. onlar da saygıyla. Berkyaruk tahta rahatça oturacaktı. günün birinde karşı karargâha gittiler ve Berkyaruk'a Hatunu terk ettiklerini. Onu ne yapacaklardı? Çocuk Sultan'ın sorumluluğunu. öte yandan en büyük rakibi ellerinde tutsaktı. Önemli bir konuda danışmak istedim. gözlerini bağlarlar. Saçlarını okşayacakken. Cihan elini itti: — Seni. özellikle bu tuzağı . bağrışmalar. Harun'un kaybı ile üzerine bastığı toprak kaymıştı. avucuyla yüzünü okşadı.Terken'in en son hilesi. Kapı. beni teselli edesin diye çağırtmadım. Kime başvurmalı. ağlaşmalar. kendileriyle birlikte kente girecek olursa. Ömer geldiğinde. Ömer Cihan'a yaklaştı. Adamlar yüksek sesle güldüklerinde susmalarını söyler. Bir yandan başkentleri kuşatılmıştı. Terken ve oğlu öldürülecek. Onu burada tutup tutmama konusunda adamlarımız ikiye bölündü. en korkunç olanıydı: Yanındaki emirler. Cihan'ı Terken'in yatağına oturmuş. Öneri hoşuna gitmiştir. bir işaretleriyle ayaklanmayı başlatabileceklerini söylediler. Emirlerinin bir yıldır kuşattıkları halde ele geçiremedikleri kenti. söz dinler gibi yaparak. Başağa uyanarak. Yanında. Sevecenlikle elini tuttu. Terken yerine Cihan üstlenmişti. Çocuk Sultan. ertesi gece gizlice karargâhtan çıkarak. tek başına almaya gidecektir! Hiç duraksamamış. subaylar meraklanıp içeriye girerler ve geveze bir hizmetçiden haberi alır109 lar: Terken Hatun yatağında ölü bulunmuştur. Bu kadar neşenin kuşku verici olduğunu farkettiğinde artık çok geçtir. birkaç yıl önce Nizamülmülk'ün tavsiyesi ile geldiğini hatırlar. başı eğik. çığlıklar duyar. Yıl 1094'tür ve tahta hak iddia eden kişi henüz onüç yaşındadır. öte yandan kuşatan ellerine düşmüştü. Oğlunun rakibi hakkında kararı verecek olan odur. baştan aşağı ipek kaftanı ve ipek sarığı ile yanı başında oturuyordu. XXI Terken Hatun yandaşları. gözleri yarı kapalı. Beni çağırtmakla iyi ettin dedi. loş koridorlardan geçtiği sırada. kime danışmalıydı? Ömer'den iyisi bulunamazdı. Alçak sesle: — Terken Harun'u söylediler. canı sıkılıyormuş gibiydi. ayaklarını. birliklerinin isyana hazır olduğunu.

Ömer Hayyam. yine de birlikte oluruz. gözüne girmek ve yapılanı unutturmaktan yan&! Bir kısmı da onu rehin tutup kuşatmacılara karşı pazarlık konusu yapmak istiyor. — Gözlerini dört aç Ömer. Şimdi dostlarına ne söylememi istiyorsun? Çocuğu bırakın desem. elini ver. Dün. eşyanı bile toplama. yarın Cihan'ı sakladığın için suçlarlar ve benimle birlikte seni de öldürürler. tereddüt eder miydim? Ama artık çok geç. onlarla suç ortağı olurum. şarap daha mı tatsız olacak? — Yavaş konuş Ömer. Seni korurum. ben yıldızlarımı incelerim. Beni bu kavganın uzağmda tut Cihan.kurdukları için hesap verme korkusu içinde olanlar. Her gece. arkana bakma. ömrünün en güzel yıllarını bu canavarların kafesinde nasıl geçirirsin? Bırak birbirlerini boğazlasınlar. Çok ileri gittim. çıplak. veda etme. sen de uzağında kal. beni bağışlamazlar. evimize dönelim. bu kadar basit(!) bir şey için rahatsız edilmek istemiyorsun! — Evet efendim. Güneş daha mı az parlayacak. — Olsun. Ona acıyarak baktı. Yan odalarda dinleyen vardır. bir vezir. bu kadar basit bir şey için rahatsız edilmek istemiyorum! Kapıya doğru gitti. ne çamuru ne de kanı bulaşır ayağımıza. kapıyı açacakken tekrar Cihan'a döndü: — Bana hep suç işlendikten sonra danışılıyor. Yarın. — Bir Türk sultanının veledi bir başka veledin yerine geçiyor. bu İmparatorlukta yaşayanların kaderi bu karara bağlı. bu saraydan çık. gel. — O masum günlere geri dönebilsem. Tanrı aşkına Cihan. çocuğu uyandıracaksın. bu kentte. onu duymadan üzerinden geçeriz. bir diğerini deviriyor. Kara listelerinin en başında benim adım var. birbirlerini öldürsünler. tek düşünceleri öç almak. Ve sen. sen şiirlerini yazarsın. Hasan Sabbah'rn kellesini kurtardığın için suçladılar seni. Bu adamları tanımıyorsun sen. şarabın kokusu bize şarkılar söyletir. Sence ne yapmalıyız? — Beni kitaplarımdan bunu sormak için mi ayırdın? Cihan öfkeyle ayağa kalktı: — Konu yeterince önemli değil mi sence? Hayatım buna bağlı. Cihan'ın gözleri buğulandı. koynuma girersin. 110 111 Binlerce insanın. evime girip karımı almazlar. buna katlanırım. kendi evimizde! Kaderimde seninle ölmek varsa. bizim için dünya durur. onu öldürmek istiyor. Bazıları da onunla anlaşıp tahta geçirmek istiyor. — Nizam'ın en yakın dostuydum. Cihan doğruldu: . onu görmeden. Nizamülmülk'ün adamları İsfahan'ı ele geçirecek olurlarsa. Ömer diretti: — Beni görüşümü almak için çağırtmadın mı? Açıkça söylüyorum işte: bu odadan çık. yarın boğazlarını kesmek istemeyeceği ne malum? Rehin tutun ya da öldürün desem.

— Muhafızı ve gölgesi mi dedin? Onu korumak sana düşmez miydi? 114 — Uzak durmamı emretmişti. Omuzlarına Nizamiye ordusunun kısa üstlüğünü atmıştı. Genelde. Nizam ile hayali konuşmalar yapıyordu. Son bir kez yalvardı: — Aşkımıza en ufak bir önem vermeye devam ediyorsan. — Sultanlar nasıl ölürlermiş? Zehirlenerek mi. Sonra Cihan yaklaşarak Ömer'in dudaklarına. Efendim ile kaderi arasına girecek kişi miyim? — Ne istiyorsun? . Buna benzer veda sahnelerine dayanamıyordu. Bana Ermeni Vartan derler. boğazlanarak mı? Yoksa doğururken mi? Şatafat. bana sadık adamlarla birlikte artık bana ait olan bir kentte yaşıyorum. yatağına uzanmıştı. Ama sokaklar ölüydü! Hayyam rasathanesine kapanmıştı. Kendi kendine. 112 113 XXII O gece İsfahan rüzgârları kayısı kokuyordu. Sonuna kadar savaşacağım. Ama bu kez öyle olmamıştı. Uzun süre sessizce bakıştılar.. bıyıklı bir adamdı. Yıldızlar sessizdi. Korktuğunu belli etmek istemedi. — Üstadım. usturlabının pürüzlü tekerini eline alıp dünyayı unuturdu. beni Nizamülmülk'ün yanında hiç görmediniz mi? Onun muhafızı idim. Bahçede sofra kurulu. kapının eşiğinde gürültüyle gelmiş olan adamı gördü... Sarı Dağlar'dan kopup gelen hafif bir esinti var.— Ben katlanmam! Ben bu sarayda. Ancak o zaman. O katili öldürsem bile bir başkası türerdi. Uzun boylu. Öyle bir ölümü istediğini bilmeyen yok. eliyle uzanıp düşünceli bir yudum alıyordu. İsfahan sahip değiştirirken bizi uyandırmamalarını tembih ederim. Kollarında hayali bir Cihan. Sol yanında. ama Ömer kendini çekti. ne bir mırıltı. Kaç saat uyumuştu? Ayak sesleriyle uyandı. Cihan ile. oraya girer. bir gümüş kupa duruyor. ancak şafak sökerken dalabildi. perde aralığından gözlerine girer olmuştu. ateşli olmasına çalıştığı. bitkin. boğularak mı. başı buğulu. Hizmetçilere. Boynuna dolanmış bir ip. onun gölgesi idim. İki saat içinde sarhoş olup gider yatarız. ne de sır verme. Eliyle kılıcının kabzasını okşuyordu. Güneş yükselmiş. bir buse kondurdu. Şimdi ışıkları söndürmüş. Hayyam esneyerek: — Kimsin? Uykumu bölme hakkını nereden buldun? diye sordu. ama içi rahat etmedi. ta barsaklarına kadar onu sıkar gibiydi. Özellikle de Tanrı ile. susmaları için bir nedenleri olmalı idi. benimle gel Cihan.. Ellerinde kâh çimlere kâh asi bir fidana konan çiy tanecikleri vardı. Çözülmekte olan bu evreni O'ndan başka kim tutabilir? Ömer. yerde bir sürahi. öleceksem bir sultan gibi ölürüm. felaketi önlemez. Ömer anımsadı. Eve dönmeye karar verdi. Başındaki sarık acı yeşil renkteydi. ne bir müzik sesi. Ömer ısrar etmedi. ağır adımlarla yürüyordu. gözlerini gökyüzüne diker. Kısa bir süre onun kollarında kaldı. gözleri şaraptan ve ağlamaktan kıpkırmızı.

daha çok Cihan'ı düşünüyordu. Hayyam aniden duruldu. İfadesiz bir sesle devam etti: — Ben başka bir şey için geldim. atasına. günün birinde kazığa oturtulacaklarını düşlerdim. senin hatırın için affederdi.— Geçen gece birliklerimiz İsfahan'a sızdı. Diğerleri seni öldürürlerdi. Karının davranışlarına rağmen seni hep sevdi. gözlerinde sanki korkunç bir itiraf gördü. Artık burası onun kenti. Ömer. ömür boyu onların düşmanı olurdum. — Benim düşüncem bu değil üstadım. seni mahkûm etmezdi. Ama çok eskiden beri. Ama geç kalmıştım. askerler tarafından öldürüldü. Vasisine. ona son bir hizmette bulunmamı gerektirdi: Melikşah'ın ölümünde benim de parmağım var ve bundan pişmanlık duymuyorum. Hayyam adamı süzdü. Vartan bir şey söylemedi. Hayyam bir hamlede ayağa kalktı: — Cihan! Bu bir çığlık ve aynı zamanda kaygılı bir soruydu. Aramızda olsaydı. Yüce Hayyam'a eşini sağ salim getirmekle övünmüş olacaktım. Aksine. Son anda vekarını kaybetmemek! İnsan kaderinin bu doruk noktasına ulaşmak için yaşamlarını feda etmiş nice bilge vardır! Yaşamak için savunmaya geçecek değildi. Kınından çıkarmadı. Ben düşünmeden hareket etmiyorum. Tanrı isteseydi. askerlikten ayrılmak kararı vermiştim. Hepsi ölümünü istedi. onu doruğa . Bütün saray halkı. — Bunu. Benim niyetim seni kurtarmak. — Seni Nizamülmülk ile çok sık gördüm. sanki onu yeni fark eder gibiydi: — Madem ölmemi istemiyorsun. korkusunun her saniye azaldığını hissediyor. Benden kurtulmak istemekte haklısınız. Karargâh bize katıldı. Efendim öldüğü takdirde ne oğullarına. ona inancım tamdı. Baba oğul gibiydiniz. bir ben muhalif kaldım. Gideceğim. Arkadaşların daha akıllıca davranmışlar. Arslanı yaraladığın takdirde. Onun da vakur kaldığından emindi. işini bitirmek gerekir diyorlar. Endişeli yüzü. Subay mırıldandı: — Onu kurtarmayı çok isterdim. Seninle birlikte. Karını da. Ölüm biçimi. askerce tavrına hiç uymuyordu. Ömer subayın üzerine atıldı: — Bana bunu haber vermek için mi geldin? Öbürünün eli hâlâ kılıcının kabzasındaydı. sanki uzun zamandan beri verilmiş bir karar gibi. Nizamülmülk'ün en sadık hizmetkârı idim. ne kadar sakince söylüyorsun! — Ama doğru. öldürmeye neden sen geldin? 115 — Adaylığımı koyan ben oldum. Karar veren beş subaydık. — Karımı öldürenleri asla affetmezdim. Yoksa seninle böyle durup konuşur muydum? — Arkadaşlarına nasıl açıklayacaksın? — Açıklamayacağım. Seni öldürme görevi bana verildi. — Hata etmişsin. onu korumak için canımı verirdim. Sultan Berkyaruk kurtarıldı. Nizamiye subayları senin ölmen gerektiğine karar verdiler. ne vârislerine hizmet etmemek.

yine de katil olmadım. Vartan'ın tek bir sözü ile kapılar açılıyor. yaşam biçimimi değiştirmenin. Hayvan dinliyordu. Arkadaşlarım benden zengindi. başlarını eğdirdin' dedi." . Büyülenmiş. ama bu onu daha güçlü kıldı. en güçlü olanıydı. nöbetçiler saygı ile yol açıyorlardı. Ömer'in tuhafına gitti ama yine de yol arkadaşına soru sormadı. neden kaderimi bir parsla köpeklere terk edeyim?' dedi. yola gelmiş gibiydi. O günden beri bir mağaradan diğerine. Semerkant Elyazması'ndan bir alıntı: "Üç arkadaş. en yaşlı. Yattığı yeri belirten hiçbir işaret yoktu. herkes beni sayar. en zengin. Haykırdı: 'Bu yörelerin efendisi benim. bir mümin gibi. 116 "Pars üç adama uzun uzun baktı ve onlara doğru koşmaya başladı. Öldürmem gerekti. çığrından çıkmış bir kalabalık Hayyam'ın evini yağmalamaya ve ateşe vermeye başladı. bana ait toprakları bir hayvanın altüst etmesine asla izin vermem. Subay atları eyerlerken. Beni dinlersen üstadım. Bir kadını asla öldürmezdim. İki köpeği de öldürdü ve sahiplerine saldırdı. Parsa ellerini açarak yaklaştı. İran'ın yüksek yaylalarında geziniyordu. Arkadaşlarım Hayyam'ı da kara listeye alınca. Yeryüzünün en vahşi yaratığı idi." Semerkant Elyazması şu sonuca varıyor: "Karışıklıklar başlamaya görsün.çıkartmış adama ihanet etti.' Yanındaki iki av köpeğini parsın üzerine saldı. gözleri hükmediyor. Köpekler parsı ısırdılar. arkasını dönerek savaşın sonucunu beklemeden kaçıp gitti. Bu denli kolaylık. yazı takımını. onları soydun. Kılıcım hizmetindedir. çevresine korku salmıştır. bir keşiş ya da gezginci ozan kılığına girmenin sırası geldi diye düşündüm. "İkincisi kendi kendine: 'Ben bir bilim adamıyım. Saray duvarının dibinde toprağa verilmişti. Ortalık yatışınca döneriz. kimse kaçamaz. bazıları da yararlanmanın yollarını arar. — Nereye gitmek için? — İstediğin yere. Öğleden sonra olduğunda rasathane çoktan yerle bir edilmişti. O günden sonra hiçbir pars ona yaklaşamadı. Şimdilik ona güvenmekten başka çaresi yoktu. Her yerde peşinden gelirim. ağzı laf yapıyordu: 'Bu topraklara hoş geldin. Kendi minicik diyarı Alamut'a sığınmak için. "Ömer Hayyam'ın kısmetine düşen buydu. Birincisi. insanlar da uzak durdu. yeryüzündeki vahşeti evcilleştirmeyi herkesten iyi becermiştir. "Üçüncüsü bir iman adamıydı. Hasan Sabbah. bir kulübeden diğerine. Ömer de elyazması kitabını. kimse durduramaz. matarasını ve bir kese altınını aldı. pars onu izliyor inancı ile dolaşıp duruyor. Aynı anda Cihan'ın bedeni. alacağını al ve bir an evvel bu kentten uzaklaşalım. Karşılarına bir pars çıktı." "Nizamülmülk'ün kısmetine düşen buydu. İsfahan'ı boydan boya geçtiler. karnını deşti. Üçüncü adam onu evcilleştirmeyi becerdi. ölmeyi hak etmişti. Yola çıkalı bir saat olmuş olmamıştı ki. benden gururluydu. batıdaki Mazbin mahallesine kadar askerler tarafından durdurulmadılar.

kuşatmacıların dayanma gücünü aşıyordu. Hasan'ın evi. . Böylece Hasan. saldırganlar onu açlığa ve susuzluğa mahkûm edebilirlerdi. Yukarı kale. işte bu dar boğazın uçundaydı. her saldıranı korkutacak yapıda muhafızlara sahipti. valilerden birine: "Ben Sultan kadar güçlü değilim ama. zayıftır. Yaşam öyküsünü yazanlar. Günde beş kez. yıpranmış ama asla değiştirmediği bir hasırın üzerinde oturur. Dar yanı sıkı korunurdu. Yağmur ve kar sularını bu sarnıçlarda toplattı. Saldırı ile Alamut'u ele geçirmek olanaksız bile olsa. kuzu yağı. Bu çoğu kuşatmanın elde ettiği sonuç olmuştur ve Alamut kalesi pek az içme suyu kaynağına sahip olduğu için. ziyaretçileri ile birlikte namaz kılardı. bir kayanın tepesinde bir kenti en azından bir kasabayı barındıracak büyüklükte bir yayla olmaktan ibaret olsaydı. Büyük İmam bunun da yolunu buldu. sirke. aynı hasırın üzerinde. kalesine çekilmiş ve bir daha oradan hiç ayrılmamıştı. tarihte bu denli ün salmazdı. Hasan'ın inzivaya çekildiği büyük odada. Kendisine bağlı fedailerle de mutlak bir saldırı silahına! Ölmeye hazır olana karşı ne gibi önlem alınabilir? Her türlü savunma caydırıya dayanıyordu ve bilindiği gibi önemli kişiler. Akla gelebilecek en esaslı savaş araçları ile donanan Hasan Sabbah. Günün birinde Hasan. kavurma. Bu önlemlerle mutlak bir savunma silahı edindi. Suyunu komşu derelerden alacak yerde. Alamut kalıntılarını hiç gezmemiş olanlara söylemek gerekirse. görülmedik boyutlarda sarnıçlar yerleştirtti. kurban edeceği adamın çevresine sızabilmişse? Onu durduracak hiçbir şey yapılamaz. Bunca erzak. denize atılma tehdidinden korkar mı?" Hele fedai. öğretir. Sabah akşam. özellikle kış aylarının onca sert geçtiği yörede. o da dama çıkmak için ayrıldığını yazmışlardır. Ama saldırgan ölmeye hazır ise? Şehit olmakla cennetin kapılarını açtığına inanmışsa? Büyük İmam'ın şu sözleri aklından hiç çıkmıyorsa: "Siz bu dünya için değil. geniş yanı doğuda. Bir yıl yetecek kuru yemişler. bu kale sadece zor alınan bir yer. Haşhaşiler döneminde doğudaki dar bir tünelden aşağı kaleye varılırdı. öteki dünya için yaratılmışsınız. düşmanın sızmasını önlemek istiyordu. meydanı geçtikten sonra yukarı kaleye ulaşılırdı. onu dış dünyadan yalıtlamak için çalışmalara girişti. kaleyi ele geçirince. iki tepe arasındaki geçitleri kapattı. Kale içinde kale idi. yazar ve fedailerini düşmanın peşine salardı. dar yanı batıdaydı. Her şeyden önce. bal muhafaza 117 edilen kuyular açtırdı. ömrünün son otuz yılında evinden iki kez. kusursuz bir kalkana sahip olmuştu. Akıllıca yapılmış binalar ve yörenin olağanüstü özellikleri sayesinde.. boşaldıkça dolan ve doldukça suları asla taşmayan "mucize havuz"u görmek mümkündür. sana onun verebileceğinden daha fazla zarar veririm! diye yazmıştı. Kalenin kalıntıları gezildikte. Erzak için de. yatık bir şişeye benzerdi.. Ama Hasan için bu kadarı yeterli değildi. Hiç balık.Hasan Sabbah. dağları delerek. Tek penceresi bir uçuruma açılırdı. arpa kodurtmayı ihmal etmedi. içinde yağ. Büyük İmam.

doğrusu araştırılmadan. oğullarının öldürülüşünü örnek gösterirler. Yeryüzünün bütün emirleri gelse. Doğu'da ve Batıda sürekli korku salmıştı. Birkaç gün sonra. İbret olsun diye! Hiç kimse. Mekke'ye gittiğinde. Konuşacak kimsesi yoktu. evine kapanmış. Yine de bazı kaynaklardan. yazarsın. içine kapanmıştı. bir adam tarafından suçlanmış. annesinin yalvarmalarına karşın sabaha karşı kafası uçurulmuştu. nazikçe ziyaretini kısa kesmesini istemişti. sessiz uşaklar." 119 XXIII İsfahan'dan ayrılalı. çabuk işleyen. En nadide eserleri bulur. en küçük bir kaval derhal ateşe atılır. haçlılar da önemli kayıplar vermişti. Katı havayı yumuşatırlar. tarikatı ve kalesi nedeniyle. sudan konular. çevreden kopmak. Ona yazdı. Hasan'ın onları Alamut'dan kovdurduğunu ve haleflerine aynı şeyi yapmaları tavsiyesinde bulunarak. Yine de. etrafmda bir taş ve korku duvarı örmek Hasan Sabbah'ın saçma düşü idi. bir akşam babası tarafından çakır keyif yakalanınca. Sıkıyönetimden beter ne olabilir? İmam Hazretleri. Burada huzura kavuşursun. ahlak ve erdem timsali olduğunu belirtirler. En güçlü kralların bile bir delisi. Hasan'ın öz oğlu. kırbaçlanır ve sonunda topluluktan atılırdı. şimdi ise acı çektiriyorum. eğrisi. Basra'dan geçtiğinde. çevresinde oluşan efsane. bütün bu cezalar sayesinde Alamut halkının örnek bir hal aldığını. ona karşı olanlar ağız birliği ile "Hoş görünme umresi" yapmakla suçlamışlar. Burada korunursun. Hasan'ın tek karısının ve kızlarının ona karşı çıktıklarını. müminlerinin her sani118 yesini kendisi düzenlemek iddiasındaydı. Gururlu ifadesinin ardında korkunç bir yeis vardı: "Bir kaçak gibi yaşayacağın yerde. Buna inanmak zor değildir. Hasan sonuncu oğlunun kellesini uçurmuştu. sayılırsın. saçının tek teline dokunamaz. . Hasan'ın ikinci oğlu. adaletini ve tarafsızlığını göstermek için. Tanımış olduğu bütün insanlar arasında. tek bir yudum şarap içemez olmuştu böylece. Haşhaşilerin büyük İmam'ı. Çekik gözlü adam ise. büyülenmiş müminler vardı. bu boşluktan bunalmaya başlamıştı.İşlettiği kanlı cinayetler. gerçek suçlu itiraf etmiş. genellikle unutulmaktadır. bu idamların ertesi günü. Kadı'nın oğlu. Bağdat'a gittiğinde. ölüme mahkûm edilmişti. bir soytarısı vardır. neden Alamut'a gelmiyorsun? Senin gibi ben de acı çektim. okur. Ömer Hayyam tam bir kaçak ve bir parya gibi yaşadı. dostça değilse bile mertçe konuşabildiği tek insan Hayyam'dı. Ama terörün. Halife onun halka konuşma yapmasını ya da kapısına yığılan hayranlarını kabul etmesini yasaklamış. Alamut adaleti. o da kellesinden olmuştu. baştan savma bir adaletti. Ne kadar çalgı aleti varsa yasaklanmıştı. kalesine kapanmış. İçkinin cezası daha ağırdı. Her İslam kentinde yüksek görevliler öldürülmüş. Muazzam bir kütüphane kurdum. sahibi prangaya vurulur. Dünyadan elini ayağını çekmek. önce Alamut'ta hüküm sürdüğü. Anlatıldığına göre. kadın etkisi ile doğru yoldan sapmamaları gerektiğini söylediğini öğrenmiş oluyoruz. onanmaz biçimde yalnızdı. Büyük İmam'ın yaşam öyküsünü yazanlar. bakılırsın.

Merv. aydınlar çevresine toplanmaktadır. tabii ki bir bedeli vardır. tıbba hatta dine ait sorular sormaktadırlar. altmışyedi yaşına geldiği halde. Bina bir tepenin üzerinde. barınacak bir dam. Ömer. her bayram. Hasan Sabbah ile olan arkadaşlığı anımsatılmakta.suçlanmakta. bir koruyucu hatta bir sanatsever arayışı içindedir. Büyük Hayyâm'ı nasıl çekeceğini bilmektedir: İsfahan'dakinin eşi bir rasathane kurmasını ister. Ömer. onu konuk edeceklere ceza verileceği tehditleri yapılmaktadır. bir çiçek bahçesinin ortasında. Gökyüzü bilimine. Anlatıldığına göre. canla başla çalışır. Hayyam. vezirin kahkayı basıp tüm isteklerini yerine getirdiğini yazarlar. 1114 yılında Horasan'ın başkenti Merv'dedir. konuşmalarını yarıda kesen bozguncular üzerine saldırtılmakta. — Nedenmiş? 120 — Çünkü benim gibi bilginlere yüzyılda bir rastlanır. diye yanıt vermiştir. Öklid geometrisi dışındaki geometrilerin dâhi bir öncüsü olduğunun anlaşılması için XIX. hâlâ bunun düşünü kurmaktadır. Ama gelişinden birkaç gün ya da birkaç hafta sonra ona karşı komplo düzenlenmekte ve hakkında inanılmayacak hikâyeler uydurulmaktadır. Oysa senin gibi vezirlerden. cebire. hükümdarların. Parlaklığını yitirmiş sarayına biraz canlılık katmak isteyen yerel hükümdar. parayı baş eğmeden almasını bilmektedir. iki yıldan beri mutludur. Yeni bir kente doğru. Ömer'in yazdığı ise şudur: "Benim kadar mutlu bir sultan. meteoroloji dalında şaşırtıcı deneyler yapar. her yıl beş yüz adet atanacak adam bulunur. duruma göre bir nükte yapmaya ya da bir ." Aradan yıllar geçer. bilgisini yadsımamaktadır. Aynı zamanda. yüzyılı beklemek gerekecektir. her av veya savaş dönüşü hükümdara saygılarını sunmak. benim kadar mutsuz bir dilenci yoktur. Saray törenlerine katılmak. divan 'da sık sık hazır bulunmak. çevresine o günün ünlü kişilerini toplamak çabasındadır. onu biliyor musun? deyişine. her sünnet. Matematik alanında da öncül kuramlar geliştirir. valilerin yıldız fallarına bakarak geçinmek zorunda kalmaktadır. Merv bağlarının olağanüstü ürünü sayesinde aşka gelip. Bütün bunların. Yanında Vartan'dan başka kimsesi olmadan. Bab-ı Sencan mahallesinde yükselmeğe başlar. gökyüzünü iyi tanıdığı için beş günlük hava tahminlerinde bulunur. ipekli kumaşları ve bir süreden beri siyaset yapması yasaklanmış medresesi ile ünlüdür. Aslında. onun ölümünden beri alamadığı için. okur yazarlar. nereye gitse. Ömer'in beşbin altın dinar istemesi üzerine şaşıran bir vezirin: — Ben bu kadar para almıyorum.Gelecek can sıkıcı görünüyordu.. oradaki günlerinin de bir önceki kadar kısa ve rasgele olacağı bilinci içinde yola çıkmaktadır. öneriye dört elle sırılır. Semerkant'daki gibi büyücülükle. Nizam'ın bağlatttığı yüklü maaşı.. Hayyam da ısrarcı olmamaktadır. Havanın ağırlaştığını hisseder etmez bir rahatsızlık uydurarak ortalarda görünmemekte ve hemen ardından piliyi pırtıyı toplamaktadır. Kimse dehasını. Rubaiyat'ını yazmayı sürdürmektedir. Ona zındık veya sapık denmekte. Hep sıkıntı içinde olduğu halde. Hayyam: — Çok doğal. Tarihçiler.

darbımesel söylemeye hazırlıklı olmak zorundadır. Bu işler onu yormaktadır. Bilgin bir ayı postuna büründüğü hissine kapılmaktan başka, çalışma masasmda daha verimli geçirebileceği bir zamanı yitirmenin huzursuzluğunu duymaktadır. Üstelik, hiç hoşlanmadığı kişilerle karşılaşmak olasılığı da büyüktür. Tıpkı, onu çekemeyen birinin, gençlik günlerinde yazdığı bir dörtlüğü bahane edip kendisine çattığı o soğuk şubat gününde olduğu gibi... O gün divan'da sarıklılar çoğunluktadır. Hükümdar, ağzı kulaklarında çevresine bakınıp durmaktadır. Ömer geldiğinde, din adamlarının pek sevdiği tartışma konusu çoktan açılmıştır: "Dünya, bundan iyi yaratılabilir miydi?" Bunu "evet" diye yanıtlayanlar zındıklıkla suçlanmaktadır çünkü Yüce Tanrı'nın daha iyisini yapamadığını ima ettikleri ileri sürülmektedir. 121 İnsanlar birbirini çekiştirmekte, tartışmaktadır. Ömer, her birinin el yüz hareketini gözlemektedir. Ama konuşmacılardan biri, onun adını ortaya atar ve ne düşündüğünü sorar. Ömer hafifçe öksürür, daha konuşmasına fırsat kalmadan, kentte bulunuşuna sinirlenen Merv Kadısı, yerinden fırlar ve onu parmağı ile suçlarcasına: — Bir Allahsızın dinimiz konusunda fikir yürütebileceğini bilmiyordum, der. Ömer bezgin ama aynı zamanda endişelidir. Gülümseyerek: — Bana Allah'sız demek yetkisini sana kim verdi? En azından, beni dinledikten sonra konuş, der. — Seni dinlemem gerekmez. "Yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen Sen, Sen ile ben arasında ne fark kalır ki, söyle?" diye yazan sen değil misin? Böyle şeyler söyleyen adam Allahsız değil midir? Ömer omuz silkti: — Allah'ın var olduğuna inanmasaydım, O'na hitap etmezdim. Kadı alaylı sorar: — Bu biçimde mi? — Çetrefilli sözlerle sultanlara ve kadılara hitap edilir, Yaradan'a değil. Tanrı uludur, bizim eğilip bükülmemize, yaltaklanmamıza ihtiyacı yoktur. Beni düşünür yaratmıştır, ben de düşünüyorum ve düşüncemin ürününü gizlemeden O'na açıklıyorum. Topluluktan onama sesleri yükselince Kadı tehditler mırıldanarak çıktı. Hükümdar güldüyse de endişelendi, bazı yerlerde bunun acısının çıkartılmasından ürküyordu. Yüzü asılınca, ziyaretçiler dağıldılar. Ömer, Vartan ile birlikte eve döndüğünde, Saray hayatına da, tuzaklarına da, kofluğuna da sövüp durdu. Kendi kendine, Merv'den bir an önce ayrılmaya karar verdi. Vartan hiç telaşlanmadı, üstad yedinci kez gitmekten söz ediyordu. Ertesi gün olduğunda ise, sakinleşiyor, araştırmalarına koyuluyordu. O gece Ömer, kitabına şunları yazdı: Şaraba karşı ver sarığını, Pişman olma, yün takkeyi geçir başına Sonra kitabını her zaman soktuğu yere gizledi, yatağı ile duvarın arasına! Uyandığında rubai'sini yeniden okumak istedi. Bir söz-

122 cüğü düzeltmek istiyordu. Kitabını eliyle yoklayıp, buldu. Açtığında, uyurken sayfaları arasına konulmuş notu buldu. Hasan Sabbah'tan geliyordu. Ömer o saniye, el yazısını, imzayı tanıdı. "Kaşan kervansarayındaki arkadaşın" diyordu. Kırk yıl önce, aralarında böyle bir parolayı kararlaştırmışlardı. Okuduğunda bir kahkaha attı. Yan odada henüz uyanmış olan Vartan, Üstadını neyin eğlendirdiğini anlamaya geldi. — Sunturlu bir davet aldık. Ömür boyu bakılacağız, konuk edileceğiz, korunacağız. — Hangi hükümdar tarafından? — Alamut hükümdarı? Vartan irkildi. Kendini suçladı: — Bu mektup buraya kadar nasıl gelebildi? Yatmadan önce bütün kapılara baktım. — Hiç kendini yorma. Sultanlar ve halifeler bile kendilerini savunmaktan vazgeçtiler. Hasan sana bir haber ya da bir hançer göndermek isterse, emin ol sana ulaşır. Kapın ister ardına kadar açık olsun isterse de mühürlü! Vartan mektubu yüzünün hizasına kaldırdı, kokladı, sonra bir kaç kez okudu: — Bu iblis belki de haksız değil. Sen en iyi Alamut'ta korunursun. Üstelik Hasan senin eski dostun. — Şimdilik en eski dostum Merv şarabı! Ömer çocuksu bir sevinçle kâğıdı binbir parça yapıp havaya fırlattı ve saçılmalarına bakarken: — O adamla ortak neyimiz var ki? diye sordu. Ben hayatı seviyorum, o ölümü. Ben "Sevmesini biliyorsan, güneş doğmuş ya da batmış ne umurun?" diye yazıyorum. O ise adamlarına aşkı, musikiyi, şiiri, şarabı ve güneşi yasak ediyor. Bir de üstelik cennet vaad etmeğe kalkışıyor! İnan bana, kalesi cennetin kapısı olsaydı, ben cennetten vazgeçerdim. Bu sahte dincilerin inine asla ayak basmam. Vartan oturdu, ensesini kaşıdı, sonra: — Madem cevabm bu, o halde ben de sana eski bir sır vereyim, dedi. Acaba hiç kendi kendine, İsfahan'dan kaçarken askerler bizi neden saf saf, zorluk çıkarmadan koyuverdiler diye düşündün mü? — Hep merak ettim. Ama yıllardır senden sadakat ve sevgi gördüğüm için, geçmişi kurcalamak istemedim. 123 — O gün, Nizamiye subayları seni kurtaracağımı ve seninle kaçacağımı biliyorlardı. Bu benim tasarladığım planın bir parçasıydı. Konuşmasını sürdürmeden önce, Hayyam'ınkiyle birlikte kendi kadehini doldurdu. — Nizamülmülk'ün kendi eliyle yazdığı kara listenin başında, asla yakalayamadığımız adamın, Hasan Sabbah'ın adı yazılıydı. Cinayetin baş sorumlusu o değil mi? Planım basitti. Alamut'a sığınırsın ümidiyle seninle gelecek, kim olduğumu söylemeden beni yanına almanı istiyecektim. İslam'ı ve tüm dünyayı bu iblisten kurtarma fırsatı geçecekti elime. Ama o karanlık kaleye ayak basmamakta inat edip durdun. — Bütün bu zaman içinde yine de yanımda kaldın. — Başlangıçta, sabretmek yeterlidir sandım. Onbeş kentten kovulduktan sonra Alamut yolunu tutmaya razı olabilirdin. Sonra yıllar geçti, sana bağlandım,

arkadaşlarımdan her biri İmparatorluğun bir yanına dağıldı. Bu konudaki kararlılığım zaafa uğradı. İşte şimdi de sen Ömer Hayyam, Hasan Sabbah'ın hayatını ikinci kez kurtarıyorsun. — Sızlanıp durma, belki de seninkisini kurtardım. — İninde iyi korunduğu bir gerçek. Vartan'ın canının sıkılması, Hayyam'ı eğlendirdi: — Oysa sen bana planını söylemiş olsaydın, seni Alamut'a götürürdüm. Vartan yerinden fırladı: — Sahi mi söylüyorsun? — Hayır. Otur yerine. Sırf seni üzmek için söyledim. Hasan'ın yapmış olduğu şeylere karşın şu an nehirde boğulduğunu görsem, onu kurtarmak için yine de elimi uzatırdım. — Bense kafasını suyun içinde tutardım. Ama davranışın içimi rahatlatıyor. İşte böyle bir adam olduğun için yanında kaldım. Bundan hiç pişman değilim. Hayyam dostunu uzun uzun kucakladı: — Hakkındaki kuşkularımın dağılmasından dolayı çok mutluyum. Artık yaşlandım, yanımda güvenebileceğim birine ihtiyacım var. Şu elyazması kitabım yüzünden. Sahip olduğum en değerli şey o! Dünyaya meydan okumak için Hasan Sabbah Alamut'u inşa etti: ben ise sadece şu kâğıttan şatoyu inşa ettim ama Alamut'tan çok yaşayacağma inanıyorum. Benim iddiam, benim övüncüm de 124 bu! Öldüğümde kitabımın değer bilmez ellere düşme olasılığı kadar beni ürküten bir şey yok! Törensel bir tavırla kitabını Vartan'a verdi. — Açıp bakabilirsin, çünkü artık sende kalacak! Arkadaşı heyecanlandı: — Benden önce bu ayrıcalığa sahip olan oldu mu? — İki kişi. Biri, Cihan'dı. Semerkant'da kavga ettiğimiz gece. Diğeri de Hasan'dı. İsfahan'da aynı odayı paylaştığımızda. — Ona o denli güveniyor muydun? — Aslını istersen hayır. Ama canım sık sık yazmak istiyordu, sonunda görüp kitabın varlığını keşfetti. Ben yokken, gizliden okuyabileceği için açıkça göstermeyi yeğledim. Sır saklayacağına da inanıyordum. — Sır saklamasını çok iyi biliyor. Ama daha çok bunu sana karşı kullanmak için. Şiir kitabı, gecelerini Vartan'ın odasında geçirir oldu. En ufak tıkırtıda eski asker sıçrıyor, kılıcına davranıyor, kulaklarını dikiyordu. Evin her odasını tek tek kontrol ediyor, sonra bahçeye çıkıp evin çevresini dolaşıyordu. Dönüşünde yine de uyuyamıyor, masasındaki kandili yakıyor, bir dörtlük ezberliyor, sonra da onun anlamını çözmek ve üstadın bu şiirleri hangi koşullarda yazdığını anlamak için derin düşüncelere dalıyordu. Uykusuz geçirdiği birkaç geceden sonra aklına geleni Ömer de iyi karşıladı. Sayfanın, Rubailer'den boş kalan kısmına, bu kitabın öyküsünü yazmak ve bu yolla Hayyam'ın da hayat öyküsünü yazmış olmak. Nişapur'daki çocukluğu, Semerkant'taki gençlik yılları, İsfahan'da ün kazanması, Ebu Tahir, Cihan, Hasan, Nizam ve diğerleri ile tanışması. Böylece, Hayyam'ın gözetiminde, bazen de onun

aynı acı ile ağladı." 126 XXIV Ömer Hayyam. Vartan. ömrümün ilk durağı idi.yazdırması ile öykünün ilk sayfaları yazılmış oldu. Artık yazıyor. beni affet!" Gözlerini bir daha açmadı. Vartan'a seslendi. virgülüne kadar anımsayabilirdi. sonra olmuş dutlardan kopardı. şöyle yazıyordu: "Kitabın senden önce Alamut'un yolunu tuttu. yirmi kez bir başka sayfaya yazıyor." Ama neden yalan söylemeli? En çok kitabının kaybına üzüldü. Artık orada yaşayacaktı. on. Sonra duasını şu sözlerle bitirdi: "Tanrım. Çiçeklerin üzerindeki çiy damlacıklarını üflemekle oyalandı. doğduğu kente doğru yola çıktı. Alamut'a gitmeyi asla düşünmüyordu. Masanın üzerinde. Tarihçi Belh'te bildirmek üzere kendi doğumunu böyle saptamıştı. "Artık serseriliğe son vermenin sırası geldi. Sevecenlikle "uykusuz bir gece daha geçirdi" diye düşündü. 18 Haziran 1048'de şafak vakti doğmuştu. Gözleri ve ağzı. son durağı olması doğal değil mi?" diyordu. kâğıdı alıp açtı. Ömer. kandil ile yazı takımının arasında. Ama Hayyam'ın. Hayyam bir süre sonra Merv'den ayrıldı. Dinlenmesi için üstelemedi. 4 Aralık 1131 idi. kitabının kaçırılmasından çıkarttığı bir ders vardı. son bir çağrıda bulunmak istercesine açıktı. Bir gün. Ama bu özen günün birinde. Eve dönmeğe karar verdiğinde bir saat geçmişti. Gerçi yeni baştan yazabilirdi. köşeli bir yazı ile temize çekiyordu. Senin hakkında bildiklerim. Merkür'ün ve Jüpiter'in konumlarını saptamaya çalışmıştı. Çağdaşlarından yazar Nizami Aruzi şöyle anlatır: .. cevap alamadı. her zaman olduğu gibi odasında İbn-i Sina'nın Tedavi adlı kitabını okurken. cinayet kaması kıvrılmış bir kâğıda saplanmış duruyordu. kitabı kapattı. Yakınları. sonra onu ince. dikkatli.. diğerlerine ağladığı gibi aynı vakarla. Sana ulaşmanın tek yolu olduysa. "Aynı şaraptan tattık ama benden iki üç kadeh önce sarhoş oldular. yakınlarını çağırıp vasiyette bulundu. Ona sesleneceğine odasına girdi. Bundan böyle asla geleceği elinde tutmaya bakmayacaktı. Ama Hayyam bu konuda bir gökbilimcinin hassasiyeti ile davranmıştı. Vartan sıkı çalışıyordu. Annesinden bilgi edinmiş. dostunun ölümüne. Ömer Hayyam seksen dört yaşındaydı. aynı sabırla. yeğenleri ve ömrünün sonbaharında bütün sevgisini verdiği kız yeğeni ile birlikte. içkisine meze yaptı. yerde yatıyordu. ne kendi geleceğini ne de şiirlerininkini. Vartan'ın kalkma zamanıydı. bir cümlenin tam ortasında kala kalacaktı. elimden geldiğince Seni algılamak istedim. boğa125 zı kesilmiş. O sabah Ömer erken uyandı. Nişapur. Her sererinde. O devirde doğum tarihinin bu kadar kesinlikle bilinmesi görülmüş şey değildi. kitaplarının arasında. sağır bir acı içini yaktı. kızkardeşi. İkizler burcundan olduğunu anlamış ve dünyaya geldiği saatte Güneş'in. Elindeki altın kürdanı sayfanın arasına koydu. ustalarının kitaplarını okuyordu. kendine bir kadeh doldurup bahçeye çıktı. saygılı bir enişte.

Tarikatçıların yaşamları. En azından dörtlükleri var oluyor. yeni yeni var oluyor. herkesin önünde düşüncelerini belirtmemeye özen göstermeye başlamışlardı. Hasan seksen yaşında öldüğü vakit. Buna gönülden mi katlanıyorlardı? Her geçen gün daha az. Köle Tüccarları sokağında oturan eşraftan birinin evinde konuktu. artık kimselerin oturmadığı o semtte dolaşmaktan bile korkarlardı. Söylediği kadar geçici olmadığı gibi. Bir göründü. Tabii ki herkesin önünde. Hasan'ın sağlığında Alamut'a gelmiş olan "eskiler" arasında değil tabii. kendisi için istemeye cesaret edemediği ölümsüzlüğü." Denizde boğulan su damlacığı. şeftali ve armut ağaçlarının dalları kabrin üzerine uzanmış. Hayyam'm ölümünden dört yıl sonra. tüm gençliklerini her türlü eğlencenin yasak olduğu bir çeşit garnizon-manastır karışımı bu yerde neden geçirdiklerini sorar olmuşlardı. bir yok oldu. Hasan'ın dediklerine harfiyen uymaları istenmişti ama. Kurucularının ölümünden nice yıl sonra bile Alamut halkı. Ömer Hayyam haklı değil. Böylece "Mezarım her ilkbahar kuzey rüzgârının çiçek saçtığı bir yerde bulunacak" dediğini duymuş oldum. Kabrin üzerinde sanki çiçeklerden bir halı vardı. ama onun gibi bir adamm gelişigüzel konuşmadığını da biliyordum. Hayaletine rastlarız korkusu ile. hiçbir rahatlama söz konusu değildi ve dış dünyaya 128 karşı reisin ölümü ile hiçbir şeyin değişmediğini göstermek için bile olsa daha fazla cinayet ve şiddet oluyordu. O kitabı. O sıra bu sözcükler bana saçma geldi. çünkü gizli toplantılar evlerde yapılır . ölümünden yirmi yıl önce Belh'te rastladım. Toprakta eriyen toz zerreciği. oturduğu yerin duvarlarından bile ürkmüşlerdir. Artık kalede bunların oğulları ve torunları da yaşıyordu. O kitabın ne olduğunu bilmezler. duvar oyuklarının birinin önündeki bir kafeste bir kitabın saklandığını farkedebilirlerdi. Ününü bildiğimden. sürekli çilekeş durumundaydılar.127 "Ömer Hayyam'a. Nişapur'dan geçtim. Bu dünyadan geçişimiz nedir ki? Değersiz bir böcek. Mezarı bahçe duvarının dibindeydi. Bir bilim ustasına duyulması gereken saygıyı duyduğumdan mezarını ziyarete gittim. topluluk üyeleri. hele de esrarengiz kafesi hiç açamadı. Bir rehber beni oraya götürdü. Gerçi her birinin daha beşikteyken beyinleri yıkanmış. Hiçbir gevşeme. onlar için istememiş miydi? Hasan Sabbah'ın odasına girmek ayrıcalığına sahip olanlar. çoğu giderek karşı koyar olmuş. Büyük İmam'a sormaya cesaret edemezlerdi. onlar en ufak bir gevşemenin ağır cezalarla sonuçlanacağı korkusunu üzerlerinden atmış değillerdi. Mırıltılar yükselmeye başlıyordu. Ama bunların sayıları gün geçtikçe azalıyordu. hayatı yaşamaya başlamışlardı. Öylesine ağır bir ceza görmüşlerdi ki. Hasan'ın vermiş olduğu talimat doğrultusunda sürüp gitmekteydi. halefi olarak tayin ettiği kişi İmam'ın odasına geçip oturma cesaretini gösteremedi. Zaten şair. sözle anlatılması olanaksız gerçekleri içeren kitapların bulunduğu büyük kütüphaneye vermemesi için kendine göre nedenleri olduğunu düşünürlerdi. çiçeklerini boydan boya üzerine dökmüştü. Hatta bazıları. bir sözünü kaydetmek üzere onu bir gölge gibi izledim.

asi oğlu hiçbir zorlukla karşılaşmadan onun yerine geçti. Hasan Sabbah'ın yaptığını yapmadı. Kafes yerinden çıktı. Veliaht'ın da adı Sabbah gibi Hasan idi ama onu görenler: "İşte Kurtarıcı. büyülü havuza yaklaşmış. Hasan'ın halef olarak atadığı adamın torunu idi. Bir gün. erkek. onyedi yaşmda iken. bir oğul. işte Münci. çocuk. Bu durum yedi gün sürdü. Bir tek şeyden korkuluyordu: Eskilerin duygularını biliyor. hepsini alabilecek tek yer olan meydan'da topladılar. Hatta anlatılanlara göre babası. Batı yönünde bir kürsü dikilmiş.. odasına kapanıp okuduğunu. babası öldüğünde Tarikat'ın dördüncü reisi olacaktı. Kadın. Alamut sokaklarında dolaştığında. Ama acaba beklenilen "Kurtarıcı" o muydu? Acıları dindirecek o muydu? O ise hiçbir şey söylemiyordu. oğlunun yandaşlarının iki yüz elli129 sini öldürtmüş. kendisine çok yaklaşmasalar bile yine de çevresinde toplanıyorlardı. Kendisinden öncekilere oranla avantajı. yasak odaya girmiş. Hayyam'ın kitabını aldı. yedi günün sonunda tüm Alamut halkının toplanmasını emretti. Bu ilk ziyaretinde. veliahtın ihtiyatsızca konuşmalarından iktidara gelmesini önlemelerinden ürküyorlardı. arkadaşlarının cesetlerini sırtlarında taşımakla cezalandırarak Alamut'tan kovmuştu. duvardaki oyuğun önünde durup bütün gücü ile kafes kapağa asıldı. Hatta bir kez. Alamut güneşi başlara ve yüzlere vurmuştu ama kimse korunmayı düşünmüyordu. ne zamandır beklenen kişi!" diye fısıldıyorlardı. odadan çıkıp gitti. Gençler. Bu gizli. bir kardeş ya da bir kocayı asla geri döndürmeyen bir görev uğruna kaybetmiş kadınlar tarafından teşvik edilir olmuşlardı. içerde bir tur atmış. Uzun zamandan beri ilk kez. tekrar tekrar yeniden okuduğunu anlattılar. Ama babalık sevgisinden bir nebzecik nasibini almış olmalıydı ki. iki yüz ellisini de. toz ve taş parçacıkları yere saçıldı. bu kadarı yeterliydi. kararlı adımlarla Hasan Sabbah'ın dairesine gitti. buz gibi suyuna elini değdirmiş ve Elyazması'nın durduğu duvar oyuğunun önüne dikilmişti. Gerçekten de babası dilini tutmasını söyleyip duruyor hatta zaman zaman onu dinsizlikle suçluyordu. dört bir yanına .. hızla kapıyı açtı. üzerine vurup tozunu yok etti ve koltuğunun altına sokup. Kitabı açmak istemiş sonra vazgeçip arka arka yürüyerek odadan çıkmıştı. Alamut'un loş sokaklarında gerçek bir bayram yaşandı. Kurucu'nun ölümünden sonra doğması ve onun dehşetini yaşamamış olmasıydı. Ondan başka kimse buna cesaret edemezdi. Baba 1162 yılında öldüğünde. Sonra. Günlerden 8 Ağustos 1164'tü. Bir takım dualar okuyarak.olmuştu. bastırılmış özlemleri dile getiren bir adam ortaya çıktı sonunda. Alamut sokaklarında düşünceli düşünceli dolaşmaya devam ediyor ya da Kirman'lı kütüphanecinin sevecen bakışları altında saatlerce kütüphaneye kapanıyordu. Hasan'ın odasını merakla geziyor ve o denli olmasa bile bütün diğerleri gibi büyülenmiş oluyordu. Veliaht.

inançsızlıktır!" Kur'an'ın cennetin içkisi diye nitelediği şaraba izin çıkmıştı. eğrisini doğrusundan ayırmak olanaksızlaştı. Gözlerini yere dikmiş. Vartan'ın bıraktığı yerden Kurtarıcı'nın emriyle mi yazmaya devam etmişlerdi? Hayyam'ın ölümünden . Tanrı sizi Şeriat ile zora koştu. insanlar ve melekler! Çağdaş İmam'ınız sizi kutsuyor. Böylece Hayyam'ın Rubaiyat'ına yüzlerce sahtesi eklendi. merak edenler gelip bakıyordu. Kitap. O göründü. Hayat daha yaşanır biçime girmiş ve İslam kentlerini dehşete düşüren cinayetler son bulmuştu. yüzü sıkılmaktan al al olmuştu. O güne kadar Hayyam'm sadece gençliğinde ihtiyatsızca kaleme aldığı bir kaç dörtlüğü bilinmekteydi. Bugünden itibaren cennet sizindir. müminlerine selam verdi ve yeryüzünde o güne dek duyulan en tuhaf konuşmayı yaptı: — Dünyada oturan herkese sesleniyorum: Cinler. Kurtarıcı Semerkant Elyazması'nın bir bilge kitap olarak saygı görmesini emretmişti. İsmaili'ler son derece köktenci bir tarikat iken örnek bir hoşgörü sergiler olmuşlardı. Şeriat'ı kaldırdığını ilân ediyor. Kurtarıcı'nın halefleri. onun bu mesihçi coşkusunu ılımlaştırmışlardı ama Alamut bir daha asla eskisi gibi olmamıştı. San'atkârlar kitabı resimler. genç ve ufak tefek olan karısı arkasında duruyordu ve yüzü açıktı. Hiç kimse kitabı kopya etmek iznine sahip değildi. Artık dua etmek. herkesin kurtuluşu kutlamalarını istediler. Öyle ki. Madem ki artık cennetteyiz ve Tanrı ile sürekli iletişim halindeyiz. çünkü Diriliş vaktidir. Hasan Sabbah'ın Şeriat adına uyguladığı sıkı yönetime tepkiydi bu. diğerleri de öğrenildi. Elyazması Kitabın öyküsünü. o halde sadece belirli saatlerde O'na başvurmamıza gerek yok. kitaba bakmadan. Alamut'lulara ve çevre halkına iyi haberi verdikten sonra Asya ve Mısır'daki İsmaili topluluklarına elçiler gönderdi ve onlara eliyle imzaladığı belgeler yolladı. Acaba Alamut kütüphanecileri. üç ayrı takvime göre saptanıyordu: Peygamberin Hicri takvimi. Artık Şeriat yok. onları Hayyam'a yüklüyorlardı. Alamut'da. Bu görüntü son kuşkuları da yok etti. secde etmek. Kar beyazı bir giysi içindeydi. beş vakit secde etmekte direnecek olanlar Diriliş'e inanmayanlardır. Kurtuluş günü. tekrar edildi ve bazıları ciddi değişikliklere uğradı. Birden. Bütün yasaklar kaldırılmıştır! Bütün mecburiyetler yasaklanmıştır! Beş vakit namaz yasaktır. O tarihte yaşamış olan bir Acem tarihçisi: "Önüne gelen saz çalmaya hatta mimberin basamaklarma çıkıp şarap içmeye başladı" diye yazar. biri yeşil. Elçileri. herkes: "Kurtarıcı O" diye mırıldandı. geçmiş ve gelecek bütün günahlarınızı af ediyor. içmemek günahtı. O tarihte tuhaf bazı olaylar da oldu: Şairler başlarına dert açabilecek şiirler yazdıkları her sefer. Nişapur'lu Ömer'in takvimi. O günden sonra. minyatürler ile süslemişler. Hak ettiniz.muazzam bayraklar asılmıştı: biri kırmızı. ezberlendi. biri sarı ve biri beyaz. cenneti hak edesiniz diye. Makedonyalı İskender'in takvimi ve her iki âlemin en değerli bilgini. Bakışlar o yöne çevrildi. Daha sonra. kütüphanede sürekli olarak bir rahlenin üzerinde duruyordu. Kurtarıcı. Vakur bir biçimde kürsüye çıktı. altın mahfazısını bir kuyumcu gibi işlemişlerdi.

Cüveyni adlı otuz yaşındaki bir tarihçinin içeriye girmesine izin verdi. subaylarıyla çevreyi dolaştıktan sonra. halkı öldürülmüş. el-yazmasının bulunduğu bu yere girebildi. Kapının dışında bir Moğol subayı ve bir el arabası tutan bir asker bekliyordu. Bu felakete karşın. akınların ikincisi idi. İnançlı bir Sünni olan Cüveyni. gerisi ateşe verilecekti. bütün istilacılara kafa tutmuş olan Haşhaşiler kalesi. insanları hayvan gibi boğazlanmış. Daha az kanlı ama daha büyük bir akındı. oradaki kitaplar. Şimdi neyi seçmeliydi? Bir duvara gitti. Moğol istilaları konusunda en değerli kaynaktır. İşte bu adam. Cüveyni. ilk işinin Kelam-ı Kadim'i kurtarmak olduğunu düşündü. hiç kuşkusuz Doğu'daki en yıkıcı akındı. Bu yapıt. Hasan Sabbah'ın otuz yıllık gönüllü çilekeşliği sırasında yazdığı çeşitli yapıtları vardı. el arabasına koydu. bu askeri deha yapıtını şahsen görmeğe geldi. Şam'ı. Buhara. Cengiz Han yönetimindeki ilk akın. Özellikle. Sadece. bir süre sonra Kadı da Cengiz Han'a bağlılığını ilân etmişti. Oysa kendini toparlayamayan nice kent vardı. Tahran'ın yükseldiğini görmek için yüzyıllar beklemek gerekecektir. Semerkant gibi ünlü kentler yerle bir edilmiş. diğer raflardakilerden daha düzgün duruyordu. Alamut'u yok eden. esnaf köleleştirilmiş. Yüzaltmış yıl boyunca. geriye kalanlar kılıçtan geçirilmişti. Cengiz Han'ın Torunu Hulagu Han. Pekin. günümüzde bile. kadınları subaylara peşkeş çekilmiş. Yerine bir başka kentin. Moğol birliklerinin birkaç ay farkla Bağdat'ı. bu enkazın içinden yükselerek Timurlenk'in başkenti olacaktı. hep aynı yerde oldukları 132 için kolayca saptanabilen ne kadar Kur'an varsa toplayıp. hatta efsaneye inanılacak olursa. Hulagu'nun emriyle Dünya Fatihi'nin Tarihi'ni yazmaktaydı. Moğolların istilası başlamıştı. o günleri yaşayanların korkusu kolaylıkla anlaşılır. Bu el arabasının alabildiği kadar kitap kurtarılabilecek. Hasan Sabbah'tan beri korunmuş erzak buldu.sonra Haşhaşileri etkilemiş olduğunu ve değişmelere neden olduğunu bu Kitap'tan öğre130 131 niyoruz. Buna Rey'i de eklemek gerekir. Bu nedenle. Belh ve Nişapur bu durumdaydı. askerlerine her şeyi yıkmalarını. dünyanın bu kesimindeki bütün kültürel etkinliklerin yoğunlaştığı Horasan'ın üç büyük merkezi Merv. Büyük Kadı'nın çevresindeki azınlık kurtulmuş. teslim oluverdi. Aralarından . sonra birden aniden kopuverdi. Araba nerdeyse dolmuştu. taş üzerine taş bırakmamalarını söyledi. Polonya'daki Krakovi'yi ve Çin'deki Tzeçuan'ı yok ettiği bilinince. hatta başlıklarını bile okumak söz konusu değildi. Semerkant yine de ayrıcalıklı bir kent gibiydi çünkü bir süre sonra. Doğu'daki Tıp merkezi sayılan bu kentin adı bile unutulacaktır. onbinlerce kitabın. Hulagu Han. Olaylar yüzyıl bu biçimde sürüp yazıldı. Kütüphane bu emrin dışında tutulmadı. Ancak orayı ateşe vermeden önce. Kitapları.

çünkü Tarihin bu kesimini. Atlantiğin küçük bir uzantısı olan Chesapeak körfezinde. Ama o yıl. uyumak için Önümüzde sonsuzluk var! Ömer Hayyam XXV Buraya kadar. Aile kökeni konusunda her zaman hafif bir saplantısı vardı. Babam bu ilişkileri canlandırmaya çalıştı. 133 ÜÇÜNCÜ KİTAP BÎNÎNCİ YILIN SONU Ayağa kalk.sadece birini seçti. Moğollar döneminde kaybolan bir yapıtın. Atalarım. yaşadığı olayları nasıl anlattığını göstermekti. 18'inde Cherbourg'a. Zaman saatinin tersi yönünde! Bu gezi yılını çok kötü ya da çok isabetli biçimde seçmişti. Amacım. Geri çekilme. Varlığından haberi olsa. Acelesi olduğunu göstermek için meşaleyi tozlu bir sürü tomara yaklaştırdı. Maryland eyaletinde. Sonra büyük bir heyecan ve büyük bir resmiyetle Atlantiği geçmişti. Fransa ile ilişkilerim bu uzak akrabalıktan ibaret değil. arar mıydı? Bilinmiyor. Annapolis'te doğmuşum. Louis zamanında Fransa'dan göç etmiş bir Hugue-notf(1) ailesi. Tarihçi ısrar etmedi. çağımızın ortasında nasıl ortaya çıktığını. kıyım. Yıldızların ve Sayıların Sonsuz Gizi adlı kitap yere düştüğünde eğilip yerden kaldırmadı. Anlatıldığına göre. O da Kurtarıcı'nın öyküsünü anlatmaktaydı. kaçakların salını yapmak için mi yıkıldı?" diye yazmış ve Fransızca öğrenmeye koyulmuştu. Adımı söylemiştim: Benjamin O. tek bir nüshası bile kalmadı. Semerkant Elyazmasının. kimse bilmiyordu. bir süre simyacılık ve büyücülükle ilgili yapıta dalmış ve saati unutmuştu. bu kendi yazdığı kitaba da aktaracağı. Annapolis'e döndüklerinde. Elinde bir meşale tutuyordu. aynı zamanda anılarının en güzel yılıydı. Komün. Sınırlar düştüğünde barikatlar yükseliyor. Hayyam'ı. bundan kötüsü her halde düşünülemezdi. başka şeydi. 19 Temmuz akşamı da Paris'e vardı. onu ele geçirmek için ne gibi serüvenler yaşadığımı ve hangi rastlantı sonucu kaybolmadığını öğrendiğimi anlatmaya kaldı. bozgun. açlık. Paris'te . Cuveyni'nin Semerkant Elyazması 'ndan haberi var mıydı? Herhalde yoktu. kadınlar ve erkekler ilkel klan hayatının zevkini yaşıyordu. Bunu almakta ivecenlik gösterdi. istila. Neden yadsımalı? Kuşatılmış bir kentte bulunmanın manyakça keyfi. basma da bir miğfer geçirmişti. Çok uzun süre. zırha bürünmüş. XIV. Ayrıca yeni ve iyi belgelenmiş bir Alamut tarihi buldu. 9 Temmuz 1870'de Scotia gemisiyle New-York'tan ayrılıp. İsmaililer dışında. Haşhaşilerin kütüphanesi yedi gün yedi gece yandı. Hasan'ın özyaşamı ile ilgili yazılardı. onun tanıdığı kişileri. Tam o gün. Bunların. öğle saatinde savaş patladı. Nice yapıt yok oldu. Fransız adına benzese de Amerikalıyım. hiçbir seçme ve ayıklama yapmaksızın ellerine ve koltuk altlarına ne alabildiyse aldı. evrenin en iyi korunan gizlerini içerdikleri ileri sürüldü. geleneksel yılbaşı hindisinin başında. kendimden az söz ettim. Ona saati hatırlatmaya gelen Moğol subayı. Semerkant Elyazması'nın Alamut'ta kül olduğuna inanıldı. Lesage. Okul defterine "Soyağacım. Annem ve babam. Şimdi iş.

monologunun dördüncü gününde. Tocqueville'den söz etti. la Presse. kendi aralarında da bir gizli anlaşma oluşturmuşlardı. Amerikan İç Savaşı'na katılmış. sabahları (1) 16. kır bıyıklı bir adam gelip. sonra da uzun uzun gazetelerde okuduklarını açıklamaya başladı. Gazetelere göre: 'Bu savaş. La Fayette'den. diğer elinin parmakları mermer masanın üzerinde piyano çalıyordu. Anlatmama gerek kalmadı. Benim gibi genç. Koltuğumun altına bir sürü gazete alırdım: Le Temps. bir süre sonra onları bir kenara bırakıp bana bakmaya başladı.yılbaşı gecesi Haussmann Bulvarı'ndaki İngiliz kasap Roos'tan kilosu kırk franga aldıkları fil hortumunu nasıl yediklerini anlatırlardı." Kız onsekiz yaşındaydı ve babam ondan on yaş büyüktü. Sağdıçları savaş olmuş. birbirlerini uzun uzun süzmüşlerdi. Atlanta'da yaralanmıştı. barut öylesine ayartıcıdır ki. birliklerimiz için Berlin'e bir gezi yapmaktan ibaret'idi. Vatanseverlik atmosferi içinde. Onun da bir sürü gazetesi vardı ama. 7 Ağustos'tan itibaren. senin annen olacaktı.) 137 I Boulevard des Italiens'deki Cafe Riche'e gitme alışkanlığı edinmiştim. Masaya oturur. beni evine yemeğe çağırdı. tartışmaktan kaçındım. Üçüncü gündü. "Koca salonda ilk kez başbaşa kaldığımızda. konuşmam beni ele verdi. ağzımı açmama fırsat vermeden bir araba çevirdi. Adam özür diledi. Zaten tartışmanın ne yeri ne sırasıydı. Adam düşüncemi sormuyordu. Bir eliyle bastonunun topuzunu kavramış. Benim her zamanki gibi onaylayacağımdan emin olarak. Adı Charles Hubert de Luçay idi ve Boulevard Poissoniere'de bir konakta oturuyordu. yandaki masaya oturdu. Hoş bir adamdı. Arasıra 'Öyle değil mi?' diyor. le Gau-lois. Böylece her sabah buluşmaya başladık. Ses tonu nazik ama kuşkucu idi ve not defterime kaçamak bakışlar fırlatıyordu. Anlatmaya devam etti: "Savaşların hiçbiri bir gezinti değildir diyebilecek konumdaydım. aramızda bir ölüm sessizliği oldu." Babam ona karşı çıkacak olmuş. Sanki bir soru sormak istiyordu. Sonunda dayanamadı. Ben her zamanki gibi az konuşuyordum. dönüşte bizim bilgiç kapıcıya sorardım. Ama uluslar öylesine unutkan. Babam anlatırdı: "Paris'e ayak basar basmaz. Anlayamadığım sözcükleri defterime not eder. ertesi yıl evleneceklermiş. Pişman olmadığımı itiraf etmeliyim. (Ç. kısık bir sesle benimle konuşmaya başladı. Benjamin Franklin'den. Her ne kadar Fransızlar ile Prusyalıların güçlerini kıyaslayabilecek durumda olmasa da. Dedem. İki oğlu askere alınmıştı ve kızı. o da bir Amerikalının görüşlerini bu denli paylaşmasından mutluluk duyuyordu.N. ben de başımla onaylıyordum. Kızı ve gelecekteki damadı üzüntüsünü 138 yatıştırmak isterlerken. yüzyıldaki Reform sonucu Protestan olmuşlara Fransa'da verilen ad. beni masasına davet etti. Bu denli coşkulu. her satırını okurdum. Sonra da ölesiye . görünüşte sağlıklı birinin vatanı savunmak için neden cepheye gitmediğini öğrenmek istiyordu. doktorluk yapmaya kalkışırken ne gibi gerekçeler ileri sürecekleri bir bakışmalarıyla saptanabiliyordu. birbiri ardına üç bozgundan sonra. Henüz nişanlanmışlar. savaşın kaybedildiği anlaşılmıştı. giderek konuşmaz olmuştu. Vatan toprağı tehlikedeydi. le Figaro. Artık hangisinin söze başlayacağı.

1867 yılında. bazı dergilerde hakkında yazılar çıkmıştı ama. Babam ise beraberinde. bize o an. Hatta doğumuma neden oldu diyebilirim. çocuksu. rahat bir gülüştü bizimkisi ama devam etmesi yersiz kaçardı. yapımı kime ait olduğu bilinmeyen bir kaç dörtlük ve üzeri örtülü bir gökbilimcilik ünü! Bir İngiliz ozanı olan FitzGerald. İlginin doğmakta olduğunu sezinleyen yayımcı. Batılılar onu henüz tanımıyordu. Napolyon'un emretmiş olduğunu annenden öğrendim. Rubaiyat. benim kadar saklayamadı. belki de incelenecek en ilginç kişi Hayyam'dır. altmış kat düşüş göstermişti. Paris'ten geçmesi gerekti. Theophile Gautier Monüeur Üniversel'de "Hayyam'ın Dörtlüklerini okudunuz mu?" diye tanıtımını yaptı. İlk sözü benim söylemem gerekiyordu. Bir gün içinde. Nicolas kitabı çevirdi. aklımıza bile gelmemişti. Doğu'nun tüm görüntüleri Hayyam'ın adı çevresinde buluştu. yayımcı indirimli satış yapıp kitapları elden çıkartmak istedi. kaderin bir işareti gibi geldi. Annenin kucağında bir kitap vardı. İran'daki Fransa Büyükelçiliği eski çevirmeni J. . FitzGerald Farsça öğretmenine "Poor old Omar". Gerçi. çeviriler birbirini izledi. III. kitap Londra'da hemen tutulmadı. Altı kitap satın alıp dostlarma armağan verdiler. Cebir çalışmaları 1851'de Paris'te yayınlanmış. Yazarı birkaçını dostlarına vermiş. Edward FitzGerald'rn 1868 baskısı Ömer Hayyamın Rubaiyat ını getirmişmiş. artık zengin bir adam olarak Piccadilly'e yerleşmiş olan aynı Quaritch'ten o ilk baskıdan birini satın almak için dokuzyüz sterling vermek zorunda kaldığımı düşünüyorum da. Bunun basit bir rastlantı olduğu." Uyanış korkunç oldu. çevirdiği yetmiş beş adet dörtlüğü yayımladığında. Bu yapıtın yayınlanmasını. İki yıl sonra. Bunu görmezlikten gelmek günah olurdu. Kitap iki yüz elli adet basıldı. gerisi yayımcı Bernard Quaritch'in deposunda kalakalmıştı. ilgi yaratmadı. "Ömer" dernekleri kuruldu. Gerçi bir takım uzmanlar daha önce ondan söz etmişlerdi.gülmeye başladık. içimizdeki fırtmayı dışa vurmadık. M. yaşamıma o an girdi. fiatı iki peniye yükseltiverdi." İşte o sıralar. Ama yine de. Anglo-Sakson dünyasında FitzGerald ve "Zavallı Ömer"in nihayet gün ışığına çıkabilmeleri için. İmparatorluk Matbaasında basılan. Ne okuduğunu sordum. Ernest Renan'ın şöyle yazması gerekti: "İslam dogmatizmi içinde İran'ın özgür dehasının ne olduğunu anlamak için. "Zavallı Ömer kimseyi ilgilendirmiyor" diye yazmıştı. Babam diyordu ki: "Annen ne kadar memnun olduğunu. birkaç efsane. Avrupa Ömer'i keşfe başlamıştı. İçten.. Hayyam'dan geriye ne kalmıştı? Bir isim.. 1859'da. beş şilingden bir peniye inerek. İngiltere'den son geçtiğimde. Birlikte onca zaman bir arada bulunmuştuk ama birbirimizle doğrudan konuşmadığımızı yeni fark etmiştik.B. İngiltere'de ve bir çok Amerikan kentinde baskı üzerine baskı yapıldı. Nicolas tarafından Farsça'dan çevrilmiş Hayyam'ın Dörtlükleri'ni almışmış. Ömer. Bu fiyata bile az satılmıştı. İkimiz de yaşamlarımızın birleştiğinden emindik. Doğu'da ise. konuşmamızı şiirler üstüne sürdürdük. Annem. iki eleştirmenin onu keşfettikleri güne kadar! Onu okuyup hayran kalmış139 lardı." Sanırım Ömer Hayyam.

Hayyam'ın dörtlüklerine gelince.) 140 okumaya koyuldum. istediğim vakit sadece basit bir O.Tekrar edecek olursak. Büyükbabam. Okuldaki arkadaşlarım bunun Oliver. Ömer hayranları günden güne artıyordu ama. annemle babamı birbirlerine yaklaştırmış. Sonunda. dudaklarında yepyeni bir tat bırakıyordu. Doksanlı yıllarda. Ama bu ilk heyecan dalgasından sonra duruldum. aralarından bir tekinin bile. bazı yazarlar bin kadarını sayabiliyordu. Hayyam'ın kaleminde Nicolas'nın dediği gibi. Ömer'in dörtlüklerini ezberlemişler. salt mistik simgeler miydi? Yoksa. Farsça öğrenmeye ve İran'ı görmeye karar vermiştim. hem yapıtına olan ilgim kesildi ve adımın ortasındaki O harfini. kesinlikle Ömer'e ait olduğunun ileriye sürülemeyeceğini belirtiyorlardı. Ta ki beklemediğim bir karşılaşma beni ilk aşkıma döndürene ve hayatımı Hayyam'ın adımları doğrultusuna çekene kadar. hanımların her geçişlerinde eliyle kaldırdığı şapkası . Caligny rıhtımında. Bütün derslerimi yarıda kesip yola çıktım. Birlikte Hayyam okumaları. FitzGerald'rn mısralarına. anlamını tartışmaya başlamışlardı: mey ve meyhane. Babam. annem kızarıyordu. bu yola henüz hiç başvurulmamıştı. Onbeş yaşımdayken. Boşuna. Nicolas dörtyüz tanesini çevirtmişti. yüzlerce küçük Amerikalıya bu ad takıldı. 1870 yılında. onun hakkmda ne varsa (1) Ömer adı İngilizce Omar olarak "O" harfiyle yazılıp okunur.. hem kişiye. Bu egzotik adın yükünü taşıyabilmem için. ölmeden önce son bir kez görmek istiyordu. yürüyüşü endamlı. Onu yeniden görür gibiyim. ancak böyle bir kitabın bulunduğunu gösteren hiçbir belirti olmadığını söylüyorlardı. Hayyam modası daha henüz başlamıştı.. Bir özgün kitabın var olabileceğini. annemle babamm çocuksu bir hevesine bağlamakla yetindim. uzak akrabamı merak etmezlik edemedim. sevgilisinin saçlarını okşayan Ömer'den söz ettiğinde.N. 141 XXVI Eski kıtaya 1895 yılında. gemide. Beni bekleyen bu olmalıydı. soğumakta olan elini tutacağımı ve son sözlerine yetişebileceğimi düşünüyordum. ilk kez evlilikten söz ettiklerinde doğacak oğullarına Ömer admı koyma vaadi. Hayyam'ın yazdıklarıyla yakından uzaktan ilgisi yoktu. İki aşk şiiri arasında ilk öpücük. (Ç. İngiliz şiirinin başyapıtı diye bakılmışsa da. Böylece. yaz sonunda gittim. her zamankinden dik bıyıkları. Böylesine bir isim mirasına konunca. onu ikinci ad olarak takmayı uygun görmüşlerdi.. hep başucuna çömeleceğimi. aydın smıfının sınırlarını henüz aşmamıştı. kitabın gerçek ile sahteyi birbirinden ayırmaya yarayacağını. Oswald.. Beni. en sağlıklı haliyle beni Cherbourg'da bekliyordu. ince eleyip sık dokuyan uzmanlar sadece yüzünün "gerçek" olabileceğini söylüyordu. ben 1 Mart 1873'te doğduğum zaman. harfiyle yetinebilecektim. Tanmmış bazı doğubilimciler. Büyükbabam yetmiş altı yaşına basmıştı ve bana ve anneme ağlamaklı mektuplar gönderiyordu. Osborne veya Orville olduğunu sanıyorlardı ve ben hiçbirini yalanlamıyordum. FitzGerald ve Renan'ın dedikleri gibi zevkin hatta sefahatin belirtisi mi? Bu tartışmalar. Şayet herkesin kabul ettiği gibi. elinde bastonu.

Ama yine de kadınlar önce ona bakarlardı. Versailles'cılar tarafından Yeni Kaledonya'ya sürüldükten sonra. gazeteci ve politikacı vardı. Amirallik Lokantasına girip oturduğumuzda. Bastonu sadece süs diye kullanıyordu. Etkili gazetesi Intransigeant'ı Londra'dan yönetmeyi sürdürmüştü. 1889'da yeniden sürgün edilmişti. Adam inanmıyormuş gibi bana baktı. demagog. yeni gençlik yılları. kendisini iki yüz bin Parisli çılgınca karşılamıştı. eski bir parlamanter ve bakan. Sonra da: — Pazar sabahı gelip beni görsün dedi. Blanqui ve Boulanger yanlısı. kendisini izlememi istedi: — Gel sana kuzenim Henri'yi tanıtayım! Beni çekiştirip duruyordu. içimde bir delikanlı doğdu. O tarihte önünde daha onyedi yıl yardı. Çünkü söz konusu kişi Victor Henri de Rochefort-Luçay.. ve bir arkadaşa gereksinimi var. Bu kez. sonra bana döndüler: — İşte Amerikalı torunum! Seninle çok tanışmak istiyordu. Saptanan gün Pergolese Sokağı'ndaki konağına gittim. Mirliton'a Aristide Bruant'ı. inanılmaz yöntemlerle firar etmiş ve çağdaşlarına. hızlı bir komüncü. Bir hamlede kalkar. söz konusu kuzen Atlantiğin öte yakasında pek tanınmasa da. Soylu bir marki. Doğu âlemine yapacağım gezinin ilk adımlarını oluşturacağını nereden bilebilirdim? . yerin ona ayrıldığını anladım. Edouard Manet bile. benim kadar hızlı yürürdü. Bütün bunları biliyordum ama beni bekleyen sürpriz başkaydı. Rochefort'un Kaçışının resmini yapmıştı. sol ve sağ devrimci. Bu geçkin baharın her gülünü koparmak istiyordu. Az sonra bir adam geldi. üzerinde işleyebilecekleri malzeme olmuştu. aynı şapka. Büyükbabam. Brebant'da. çileli bir zindan mahkûmu idi. Lokantanın bir köşesinde. 1874'te. Patlayan her şampanya şişesinde nasıl hareket ettiğine. ancak benim duyabileceğim bir sesle her birini teker teker tanıttı. Tek bir kez aksamazdı. aynı soydan olmanın böbürlenmesiyle söz ederdi. Doksan üç yaşına kadar yaşadığını belirtmekten iftihar duyuyorum. demokrasilerde tanınan adıyla Henri Rochefort'dan başkası değildi. Şaşkınlığımı pek gizleyemedim. Eugenie Buffet'yi. yanyana konulmuş masaların çevresinde bir grup kadın-erkek oyuncu. Foyot veya Pere Lathuile'de yemeğimizi tam bitirmişken. Bir akşam beni Madeleine Alanı'nda Durand'a yemeğe götürdü. Masanın tam ortasında boş bir iskemle vardı. Ondan sık sık. Fransa'da Sarah Bernhardt'dan da ünlüydü. Büyükbabamın en sevgili kuzenini bu ilk ziyaretimin. 1895 affından yararlanarak döndüğü vakit. Büyükbabam onu mutlaka tanımamı istiyordu. General Boulanger ile komplo kurmakla suçlanıyordu. Aslında. Scala'ya Yvette Guilbert'i görmeye koşardık. kolumu sıkıca tutup tiyatroda oynar gibi "Dostum demişti. aynı yürüyüş.. beyaz bıyıklı ve kara bıyıklı. Sanki iki kardeştik." Sözlerini hafife almakla yanılmışım.ile. Trisikletimle gezintim bittiğinde(1) Ancak yerime oturduktan sonra kim olduğunu anlayabildim. İki kuzen birbirlerine sarıldılar. gezintimiz tam bir fırtına idi. nasıl yürüdüğüne bakardım. Dedem kalktı. birbiriyle çekişen yüz çeşit davanın sözcüsü olmuştu. idealist. söylediği her söz hayret ya da gülüşmeyle karşılanıyordu. Hemen çevresini 142 sardılar.

Fransa'dan dışarı ayak atmazdım. Bir hayli şaşırmış ve meraklanmıştım ama. dalgalı ve gür saçların kapladığı çıkık alnına bakıyordum. Benjamin Ömer. Sürgün edilmiş olmasaydım. Karşımdaki adam bana tam bir güven vermiyordu. bir sürü öykü beraberinde. Rochefort heyecanla sordu: — Ya. başka şeylere ilgi duyduğumu. Ben konuştukça. Doğu Ekspresine bindiğinizi anlatmıştı. (1) Trisiklet: Üç tekerlekli bisiklet. İran'dan söz etmiştik. Onun bu tahminlerini gerçekleştiremediğimi. Ama zaman değişiyor. el kol hareketlerinde bulunacağını sanırdım. hayli sıkıldım. — Çok iyi anımsıyorum.— Demek siz. heyecanla konuşuyordu. Meraklandığım ve sıkıldığım için kısa kestim. Ateşli yazılarını bilince. Elyazması Kitabın varlığından emin olsaydın. kocaman kafasına. — Hiç ayak basmadığım halde İran'a bayılıyorum. . doğru olmaz. New-York'ta sizi garda karşılamışız. dünyanın öbür ucunda meydana gelen olaylar bizi de etkiliyor. Gezginci bir ruha sahip değilim. değil mi? — Evet. bu Elyazması'nı gözlerimle gördüm. Onu yarım yamalak dinliyordum. Doğu'da bir serüven yaşamak isterdim. Rochefort'un beklediği tepkiyi göstermedim. gözlerinde anlamını çözemediğim bir ışık belirdi. Hayyam'dan. O zaman iki yaşındaydım. Bugün altmış yerine yirmi yaşında olsaydım. bana uzun bir söylevde bulundu. siz kaçtıktan sonra San Fransisco'ya gelip. Söylediklerim böyle bir heyecanı yaratacak nitelikte değildi. hem de şurada Paris'te ellerimle dokundum dersem? 144 XXVII Bu ani açıklama hayatımı altüst etti dersem. Louis'nin elçisi diye tanıtıp İran Şahı tarafından kabul edilen kumarbaz Marie Petit'nin serüvenine Jean Jacques Rousseau'nun kuzeninin ömrünün son yıllarını İsfahan'da bir saatçi olarak geçirmesine kadar bir dizi hikâye anlattı. Hele adım Ömer olsaydı! Hayyam'dan niçin yüz çevirdiğimi anlatmak zorunda kaldım. Aşırılığa kaçmadan. Ömer Hayyam'a yeniden ilgi duyar miydin? — Elbette. gerçek olduklarını gösterecek hiçbir kanıtın olmadığını anlattım.N. Montesqieu'nun îran Mektupları ve Nasıl İranlı Olunur? adlı yapıtlarından tutun da. daha çok mali konulara yöneldiğimi. Üstelik.) 143 — Annem. Dikkatimi onu incelemeğe vermiştim. — Ya ben sana. kendini XIV. (Ç. Rubaiyat ile ilgili kuşkuları. aynı zamanda kuşkuluydum. babamın kurduğu denizcilik şirketinin başına geçmeyi tasarladığımı söylerken. Senden. Benim bu seçimimden düşkırıklığına uğrayan Rochefort. sevgili Genevieve'in oğlusunuz? Ömer adını taktığı oğlu sizsiniz. Ama bu sesleniş tabii ki tek yönlü olmakla kaldı. Dokunduğu. — Seni kollarıma aldığımı biliyor muydun? Bu koşullarda bana sen demesi doğaldı. senin büyük bir doğubilimcisi olacağını söylemiştim.

Birbirimizle hemen kaynaştık. belki de onu aldatmışlardı. Sakin ve sessiz görünüşünün altında. zekâsı ile gideriyordu. İçerde boğucu bir puro kokusu vardı. Mısırlı Yahudiler. Hiçbir doğubilimcisi varlığını açıklamadığı halde. Adı Cemaleddin. koyu kara sakalı yarı beline kadar inmiş. Hayyam'ın gerçek yapıtı olduğunu nereden bilecekti? Farsça bilmiyordu. Aslında Mısırlı değildir. Bütün İslam dünyasında ün salmış. Gelecekteki kuşaklara iz bırakmak üzere tarihte yerini alan kişilerden biri.. Adı Şeyh Cemaleddiri. Genel Vali de endişelenerek.(1) Tanıyor musun? Cehaletimi itiraf etmek zorunda kaldım. dernekler kurulmuştur. (Ç. Konuşmasını bekledim. Ama yalnız(1) Söz konusu kişi Cemaleddin Afganî'dir. Fransızla arasında sanırım en iyi arkadaşı bendim. bu adamın çağrısı üzerine ayaklandı. Ölümünden bir süre önce Victor Hugo da onunla tanışmıştı.. Onu Üstad diye çağırırlar. Cemaleddin'i Durand'a yemeğe davet etmiş ve onu geçip alacağımı söylemiştim.N. küçük bir oda tutmuştu." Kâğıtları yerine koydu ve devam etti: — Cemaleddin. Tek tük konuşabildiği Fransızcayı az çok anlıyordu ama dilimizi bilmemesini. Doğrudan odasına çıktım.yapraklarını çevirdiği kitabın. vekilin huzurunda feylesofluğun insanlığa peygamberlik kadar gerekli olduğunu söylemiş.) 145 ca ben değil. kâğıtları arasından. Daha bu sabah. Bunlar Hintli Müslümanlar. Hindistan'a sürülmüş. Madeleine yakınlarındaki Seze sokağında bir otelin son katında. Peygamber sülalesinden olduğu halde İstanbul'dan kovuldu. onunla ilgili bazı notları gözden geçiriyordum. Rochefort: — Olağanüstü birini tanımıştım dedi. İran Şahı adını duyduğunda titriyor. Türk padişahı ondan çekiniyor. neye benzediğini görmek için. ince yazısı ile yazdığı bir kâğıt çekti ve okumaya başladı: "Bana sürgün edilmiş bir adamı tanıştırdılar. Rochefort. çünkü pek çok din adamının. Bana müridlerini tanıştırmıştı. gerçek bir aziz! Güzel kara gözleri hem yumuşak hem ateşli. Bir 'Islahatçı ve İhtilalci' olarak. orada da bir çok yandaş edinmiştir. ondan saygıyla söz ederler. Gazete ve kitap yığınları arasından zor geçiliyordu. O da Avrupa'da yerleşmeyi yeğlemiş ve etkinliklerini Londra'dan ve daha sonra Paris'ten sürdürmüştür. Ernest Renan ve Georges Clemenceau da var. İngiltere'de de Lord Salisbury. — Mısır İngilizlere karşı ayaklandıysa. Bir kez içeri girdim. Cemaleddin'i smır dışı etmiştir. Anılarımda ondan söz etmek niyetindeyim. çünkü bende devrimci bir ruh var ve her özgürlük savaşçısı beni kendine çeker. Hindistan'a ve Arabistan'a balyalarla gönderdiği gazetelere burada yazı yazardı. ona tuhaf bir azamet kazandırıyor. Onun teşvikiyle gazeteler çıkmış. Böylece hem karşımdakinin heyecanına katılıyor. hem de kendi kuşkularımı belirtmiş oluyordum. Nil vadisinin tüm okur yazarları. Randolph Churchill ve Wilfrid Blunt ile dostluk kurmuştu. bu aynı zamanda gerçek düşüncemdi. Orada pek az kalmıştır. Kitlelere egemen olan tiplerden. vezirin. Intransigeant'a yazı yazıyordu ve çok sık karşılaşırdık. . Suriyeli Maruniler idi. kıpır kıpır bir canlılık vardı. nasıl oluyordu da bu kitap Paris'te bulunuyordu? Terbiyeli bir biçimde: "İnanılır gibi değil!" dedim ama.

Cemaleddin. seçimler olmalı. red edileceğini biliyordu. Ama var olduğuna tanıklık edebilirim. Yabancılara verilen ödünler mi? Olanları kaldırmak bir yana. Louis'ye benzeyeceğini söylüyorlardı. Bundan yararlanmaya baktı: — Tabii bu konuda Cemaleddin'in söylediklerini pek anımsamıyorum diye acımasızca devam etti. İran'ın durumu. daha çok Sudan'dan söz ettik. Belliydi ki inançsızlığımı bir yana atarak. Cemaleddin de koşullarını söyledi: "Bir Anayasa yapılmalı. Özellikle muhteşem minyatürlerle süslenmiş Hayyam'ın kitabını. Oysa büyük bir şaşkınlıkla. O gece. — Good Lord! Benim Tanrı'ya İngilizce seslenişim. 'uygar ülkelerde olduğu gibi' yasa karşısında herkes eşit olmalı ve yabancı devletlere verilen aşırı ödünler kaldırılmalı" idi. onlar da Posta İdaresi'ne el koymuşlardı. Avusturyalılara gelince. Hükümdar da ilk zamanlar ona. İran'da yol yapma tekelini ellerinde tutan Ruslar. Bir Anayasa mı? Din adamları bunun Tanrı Yasası'na aykırı olacağına Şahı inandırdılar. Arasıra notlarına da bakıyordu: — İran Şahı 1889'da Sergi için Avrupa'ya geldiğinde. Ama reformlar askıdaydı. — Hayyam'ın kitabı da mı? Yanıt olarak Rochefort. Şahın bütün koşullarını kabul ettiğini ve ülkeyi modernleştirme vaadinde bulunduğunu gördü. şimdi de askeri eğitimi üstlenmişlerdi. Buna karşılık İngilizler. Elyazması'nın hangi yoldan eline geçtiğini de belirtti. Bir Kazak Tugayı kurmuşlardı. Yine de. hükümdarın çevresinde yer aldı. yeni ödünler vermek zorunda kalıyordu. bir lokma ekmek karşılığında bütün madenlerin ve ormanların işletmesini üstlenmişlerdi. cesaret verici bir işarette bulunmakla yetindi. ozanın kendi eliyle yazdığı dörtlükleri içerdiğini. önem verdiği bir kaç kitap gösterdi. onu can kulağı ile dinleyecektim. kenarına da tarih düşüldüğünü anlattı. hükümdar hep para sıkıntısı çektiğinden. Rochefort gülümseyerek teşekkür etti ve konuşmasını sürdürdü: — Dağınıklıktan ötürü özür diledikten sonra. Henri'nin kahkahasına yol açtı. Arkadaşımın elinde ne varsa yakılıp yıkıldı ya da dağıtıldı. adamı çok beğendiği halde. haremindeki kadınları sunacak kadar yakınlık gösterdi. Şirketin yalnız dış . Önemli bir görev vereceğini ima etmekten geri kalmadı. o son cümleyi yüzünü ekşiterek söyledi ve benim de o saniye yakmış olduğum puroyu söndürmeme yol açtı. yıllar boyu karikatürlerimize konu edilmişti. İran ordusunun en iyi donatılmış tugayı idi ve doğrudan Çar'in komutanlarından emir alıyorlardı. kaybolmuş olmasından korkuyorum. Şah mutlak otoritesinin sarsılmasına izin verirse. Cemaleddin'e "kâfirler arasında ömür tüketeceğine İran'a dönmesini" önerdi. Seçimler mi? Saraylılar. on beş bin sterlinge karşılık. Sonra heyecanla anlatmaya başladı.Rochefort. mutlakiyetçiliğe son vermesi ve yabancılara verilen ödünlerin kaldırılmasını isterken. İran'ın tütün tekelini vermişti. sonunun XVI. Sonra o Elyazması 'nı bir daha görmedim. Bu. ayrıca banka sistemini ellerinde tutma hakkını elde etmişlerdi. Bir İngiliz şirketine. "Cemaleddin İran'a gitti. O kitabm adının "Semerkant Elyazması" olduğunu.

O günden sonra hiçbir İranlı. Cemaleddin'in türbenin dokunulmazlığından yararlanma hakkına sahip olmadığını söyleyerek onu etkilediğini anlatırlar. pasif direnişe geçmeye karar verdi. Tahran.karşı çıkmış sayılır. çocuk. Yaralı. Rochefort konuşmasını sürdürerek ayağa kalktı. Ona orada rastladım. Kadın. Üstelik hükümdarın öfkesi onu rahat bırakmamıştı. pek kârlı bir işti. Ama boykot daha da sertleşti. Anımsadığım kadarıyla. İran'daki Baş İmam'a uzun bir mektup yazdı. Bu hainliği yapmadan önce çok düşündüğünü. Bundan sonrasını gazetelerden izlemişsindir. Askerler bu ibadet edilen yere silahlarıyla girdiler. "Ödünler konusunda bu sonuncu haber.satım değil iç satım hakkı da oluyordu. o türbede. Şahın karıları bile. Mehdi'ye -Tanrı gelişini yakın kılsın. Bunun üzerine hükümdar da öfkelenerek onun oradan çıkartılmasını emretti. onu görüp dinlemek için yola çıktı. böylesine aşağılanmasına seyirci kalmalarını hazmedememişti. Şiilerin Baş İmamının şaşırtıcı bir açıklamada bulunduğunu yazmıştı: "Tütün içen her kişi. Avrupa'da yetişmiş biri olduğu halde. emre harfiyen uydular. Orada yakalanmazdı. Şahın askerlerinin çizmeleri altında kayboldu. Cemaleddin de aynı şeyi yaptı ve bu hareketiyle kitleleri harekete geçirmiş oldu. dedi. el altından dağıtılan el ilanları ile duyurulmuş ve Şahın bu kararından vazgeçmesi istenmişti. tütüncüler kapandı. erkek. Tahran dolaylarındaki eski türbelerden birine sığınırdı. Baş İmam'a gönderdiği mektupta onu. tek sigara içmedi. aşağılanmış biri olarak intikam almaktan başka bir şey düşünmüyordu. yarı çıplak durumda ülke sınırına kadar sürüklediler. Amerikan basını. Hatta hükümdarın 146 147 yatak odasına bile bu bildirilerden bir tanesi konulmuştu. duvara yaslanıp kollarını birbirine geçirdi: — Cemaleddin sağ ama hastaydı. Şah. İran'da âdetti: herhangi bir insan. kendisini hayran hayran dinlemeye gelen onca ziyaretçinin. uzun uzun görüştüm. nesi varsa soyup. Rochefort devamla: — Bu ara. Binlerce kişi. O günü. İsfahan'da gösteriler yapıldı. Hükümdar telaşlandı. İran'ın dört bir bucağından. Fransa ve Türkiye'deki mason localarına devam ettiği halde. Müslümanların mallarını kâfirlere ucuza satmasını önlemesini istedi. özgürlüğünden ya da hayatından kaygılandığı vakit. Ne olursa olsun sonuçlarına da katlanacaktı! Bunun üzerine. Bana. herkesin nargile içtiği bu ülkede bu. Cemaleddin İngiltere'ye varmıştı. "Şah'ı devirmek gerek" deyip duruyordu. Lord Salisbury'e bir mektup yazmıştı: "Biz bu . Nargileler kırıldı. şaşkın ve ne söylediğini bilmez göründü. ancak sadrazamının. Hükümdarın. Tahran'da resmen açıklanmadan önce. Tebriz. Şah'a baş eğdirmek üzere elindeki sonuncu silahı kullanmaya karar verdi. Bunları yazanın Cemaleddin olmasından kuşkulanılıyordu. tütünü yasaklamakla Müslümanların sağlığı ile oynuyorsun diye suçladı. ziyaretçiler arasından kendilerine bir yol açarak Cemaleddin'i yakaladılar. Kaygılanan Cemaleddin. Bundan da bir takım sonuçlar çıkarttı: Ömrünü bazı din adamlarının yobazlığını kınamakla geçirdiği Mısır. Özellikle. Semerkant Elyazması.

Konuşur gibi yapıp. Üstadın. bedeni fidan. Özel olaraksa. Ben. Doğu'nun bu ilk görüntüsü ne kadar güzeldi! Çöl ozanlarının övecekleri bir kadm: yüzü güneş. tuhaf şapkam. Ama tuhaf şey.. Saray mutfağından geliyor. boynuna. oradan dizlerine. gülümsemesi serap! Onunla konuşmak mı? Burada mı? Seslerin olduğu gibi yankılandığı bu odada mı? Ayağa kalkmak? Ona doğru yürümek? Daha yakınına oturup gülümsemesine . Sonra yavaş yavaş. Osmanlı usulü bir temennan. Sultan ona bir konak tahsis etmiş. ellerim buz gibi olmuştu. Bana da profilini ve teninin duruluğunu izlemek kalmıştı. göğüslerine. Sadrazam konağının yanı başında. Cemaleddin'in etkinliklerini sınırlayacak yasal yollar bulunacağı vaad edilmişti. kendisine takılırdı. Çok hüzünlü olduğu söyleniyor. Yanaklarım terlemiş.. Orada dostlarını ve müritlerini kabul ediyormuş. bir insanın sığınmasını önleyecek hiçbir yasa bulunmadığı söylenmişti. güleç bir yüzle tokalaşmak için yaklaşmayacak kadar ülke adetlerini biliyordum. bir kadm görüntüsü gözüme çarptı. İster istemez gözlerimi eğdim. Başında ipek bir yaşmak vardı. Büyük salonda beklemem istendi. tok sesiyle Şah'a ve İran'a lanetler yağdırdığı duyuluyordu. Oysa yaşmak. -eski bir şiir kitabını. tuhaf yürüyüşüm. Ziyaretçiler art arda ağaçlıklı yoldan ilerliyor. Şah'a İngiltere'nin özgür bir ülke olduğu. peçeyle karşılaşacak yerde. yabancının karşısmda açık duruyor ve inmiyordu. belli belirsiz şapkamla selam verdim. bir yer döşemesine takılı kaldılar. gözleri pınar. İçeri girildikte. bakışlarım da ona doğru yükseldi. Ayrıca Cemaleddin'den de ikametini kısa kesmesi rica edilmişti. İngiliz çıkarlarına karşı çıktığı için kovduk. saçları gölge. İçeriye girer girmez. istemeye istemeye İstanbul'a gitti. Ama ülkeden çıkması yasakmış. Bu kez bakışları uzağa dalmıştı. Oraya seyirttim. Sıkı göz hapsinde tutuluyormuş.. Yemekler. onun tenine konulurdu. Tanrım. bir mantarın suda yükselişi gibi. Bunun üzerine. peçesine kadar yükseldi.Doğu'nun kargaşasına dalıverdim! Yanıma bir uşak geldi. O kalkmış nereye sığınıyor? Londraya!" Resmi olarak. Tatlılığın bir adı olsaydı. boş bir koltuk gözüme çarptı. tuhaf kaygılarımla Paris'ten İstanbul'a yetmiş iki saat süren ve üç imparatorluk toprağından geçen Amerikalı yabancı.adamı. tek bir soru sormaksızın! Buraya zaten herkes aynı nedenle geliyordu: Üstadı görmek. Ve de bir gülümsemeyle. kadının iskarpinlerinden mavi etekliğine. Gözlerim yerdeki halıya dikilmişken. halılarda gezdirdim. Üstadı gözaltında tutmak. Gizemin bir adı olsaydı. Üstadı dinlemek. 148 149 XXVIII Kapıları ardına kadar açık muhteşem hapishane: Yıldız sırtlarında ahşap bir saray. açık bir yüz ve bana bakan gözlerle karşılaştım. Şakaklarım mutluluktan zonkluyordu. kapı eşiğine vardıklarında pabuçlarını çıkartıyorlardı. — Şimdi orada mı? — Evet. Oturduğu yere yakın. Bakışlarımı kaçırdım. elyazması bir kitabı elde etmek için. Gerekirse yüzünü örtüyordu. iki Fransızca sözcük.

— Sizi beklettiğim için özür dilerim. O gazeteyi düzenli gönderir. beni ziyaretleri ile onurlandıran kişilere duyurabiliyordum. Halkımdan binlerce kilometre uzaktaydım ama onların iyiliği için burada ya da İran'da olduğumdan daha rahat çalışıyordum. Nezaket mi? Vaad mi? Konuşurken muzipçe gülümsüyordu. Koltuğumdan acemice kalkıp. Bir kafa tutma ya da tatlı bir sitem izlenimini edindim. adım Fransız adına benziyor ama ben Amerikalıyım. benim dostlarımdır. yüzünü örttü. Böylece Paris'te olan biten hakkında bilgi sahibi olurum. — Rochefort'un dostları. kollarını açtı. — Ben Paris'te yaşamıyorum.. Eğlenir gibiydi: — 1882'de Hindistan'dan kovulduğum zaman Amerika'dan geçtim. Olanları Intransingeant''da okudum. — Paris'te karanlık bir odada yaşadım. Hatta inanır mısınız. dengemi bulmak için salınıp dururken. 150 151 Cemaleddin özenle. Sesimi ta Cezayir'e kadar duyurabiliyordum. Tam çıkacağı sırada yavaşladı. Söyleyecek tek bir sözcük bile bulamıyordum. Maryland'da oturuyorum. Kapım onlara her zaman açık tabii. onu çok mutlu etmiş olmalı. düzgün bir Fransızcayla konuşuyordu. yumuşak ama mertçe. Onlarla daima açık konuşurum. Doğru bulmuş-sam teşekkür ediyor. Annem Fransız. sonra gözlerini kaçırdı. Birincisinde çay ve sigara tutmak için. Bugün ise sadece. Parislilerin admı bağıra bağıra önünde geçmeleri. Henri Rochefort tarafmdan geliyorum. Birden yok oldu.. Bazen bir sözcük ararken. kadın onu izledi. Bunun üzerine kalktı. — Adım Benjamin Lesage. o karşımda hareketsiz durmuş. Okumadan cebine soktu. Sol elinde sönmüş bir puro tutuyordu.. Ama odam geniş bir dünyaya açılıyordu. Omuzlarımdan tutup. ağaçlarm ve faytonlarm arasından onu seçmeğe çalışırken. ona fısıldayıveriyordum. Uşağın gelmesiyle bu kısa buluşmalar da son buldu.yakından bakmak ve peçesinin bir giyotin gibi indiğini görmek tehlikesini göze almak mı? Gözlerimiz. dedi. Rochefort'un mektubunu uzattım. bana döndü ve benimkinden çok daha iyi bir Fransızcayla: — Bilinmez! Bir gün yeniden karşılaşırız. bir ses beni düşüncelerimden ayırdı. adamm uzaklaşmasını bekledi. az daha Amerikan uyruğuna geçecektim.. Pencerenin yanmda durmuş. beni kucaklayıp alnımdan öptü. ikincisinde de yerlere kadar eğilip Türkçe bir şeyler söylemek için gelmişti. özellikle Paris'ten gelirlerse. Gülümsüyorsunuz! Dindaşlarımın . adama meşin bir kese uzattı. ahşap merdivenlere doğru sürükledi. rastlantıymış gibi yeniden karşılaştı. — Umarım dostum Henri iyidir. Adam çıkış kapışma doğru koştu. Sürgünden büyük bir zaferle döndüğünü duydum. bulmamışsam belleğini yokluyordu. Bu evden bin kat ufaktı ama içim böyle daral-mıyordu. içtenlikle elimi sıktı. Konuşan Cemaleddin'di. eğlenir bir tavır takınmıştı. Sağ elini uzattı.

Nicolas'nm.çoğu şok geçirirdi. Nefes nefese kalmıştı. yarım saat içinde beni ser152 best bıraktırırdı. "güzelim ülkelerimizi hapishaneye dönüştürmeseydiniz. Sultan ve Halife Abdülhamid'in resmi konuğu değil miyim? Tıpkı Şah gibi. onu elime almak. o da kâfirler ülkesinde yaşadığım için sitem dolu mektupları göndermedi mi? Keşke ona. Nizamülmülk. çekilmez bir Türk Sultanı tarafından yönetilsin! Tıpkı Hasan . sonuç ortada! Bu yarı deli. Avusturya-Macaristan hatta Rus veya İngiliz uyruğunda olsaydım. İslam Rönesansmın havarisi. Tıpkı Nizamülmülk gibi bir büyük İslam devleti kurmayı düşlüyorum. konukseverlik kurallarını bir yana iterek. İran'da geleneksel olarak dokunulmazlığı olan bir türbeye sığınmak istedim. kimsenin kılı kıpırdamadı. İsterse. Gerekçem basit: İslam toprakları üzerinde zulümden korunabileceğim tek bir köşe yok. hastalıklı ve kendini müneccimin ellerine terk etmiş. hatta dostum Wilfried Blunt'un bunu Anıları'nda belirtmesine izin verdim. beni yüzlerce ziyaretçi arasından alıp dışarıya çıkardılar. Kimse karşı çıkma cesaretini göstermedi. Son bir çabayla: — Söylediklerimin hepsini yazabilirsiniz dedi. kandırıldım. derinliklerine inmek. Henri Rochefort dedemin kuzeni olur ve sizi görmemi o söyledi. Ona en son şu haberi gönderdim: "Sizin davetliniz değil miyim? Bırakın gideyim! Sizin mahpusunuzsam. Sadece. beni hapsetti. Bu kafesten uçup gitme fırsatını tümüyle yitirmek istemiyorum. konsolosum Sadrazamın kapısmı vurmadan içeri dalar. ne bir kulübe vardı! Titreyen bir elle. yanlış bir anlama olmaması için atıldım: — İtiraf edeyim ki ben gazeteci değilim. Rubaiyat'ı tanıtırken üç arkadaşın. Bunların hiçbirini yazacak değilim. Ama zaaf gösterdim. Ancak gelişimin amacı İran ya da sizin hakkınızda yazı yazmak değil. Üstelik yazarsan da yalan olur çünkü adam tam deli. — Türkiye bundan da kötü. M. Sözünü ettiğiniz konu beni her zaman heyecanlandırmıştır. Zalimden korunacak ne bir medrese. — Hiç kaygılanmayın. bu yüzyılın Müslümanları olarak. Seyyid Cemaleddin. Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam'm öyküleriyle ilgili yazdıklarını okudunuz mu? Onlar birbirinden farklı kişilerdi ama her biri İran ruhunun ölümsüz bir yanını temsil ediyorlardı. Abdül-hamid'e yarı deli dediğimi yazmaym. Ara vermesinden yararlanarak. masanın üzerinde duran tahtadan bir dünyayı okşamağa başladı. bizler birer yetimiz. Dediğim gibi. Fransız. ayağıma pranga takıp beni zindana atın!" Cevap bile vermedi. Ben bazen her üçü olduğumu sanırım. sayfalarını çevirmek. Beni dikkatle dinledi ve sevincini gizleyemedi: — Beni bir an tasalarımdan uzaklaştırdığınız için size minnettarım. Amerikan. içeriğini yakından incelemek istediğimi anlattım. Tek bir talihsiz istisna dışında. bir Hıristiyan ülkesinin uyruğuna geçsin! Ama utandığım yok. üstüne üstlük tehlikeli bir cani. Peygamber soyundan gelme. Avrupalılara sığmmam gerekmezdi" diye yanıt verseydim. Ona Hayyam'm Elyazması 'na duyduğum ilgiyi. İstanbul'a geldim. hükümdarm askerleri içeriye girip. ne bir türbe.

Sabbah gibi, tüm İslam ülkelerine bozgunculuk tohumları ekiyorum, beni ölüme kadar izleyen müridler yaratıyorum. Durdu, düşündü, kendini toparlayıp gülümsedi: — Hayyam gibi bir anın zevkini tadıyor, şarap, meyhane ve sevgili üzerine şiirler yazıyorum; tıpkı onun gibi sahte dincilerden kaçınıyorum. Bazı dörtlüklerinde kendisinden söz ederken, Ömer'in beni anlattığını sandığım anlar oldu: "Rengârenk Dünyada bir adam gezer, Ne zengin, ne fakir, ne mümin, ne zındık, Hiçbir gerçeğe dalkavukluk etmez, Hiçbir yasayı tanımaz... Bu alacalı dünyada kimdir bu adam, cesur ve üzgün?" 153 Bunu söylerken, bir sigara yaktı, düşünceye daldı. Küçük bir ateş parçacığı sakalının üzerine düştü, alışkın bir hareketle silkeledi. Sonra devam etti: — Ta çocukluğumdan beri Hayyam'a hayranlık duyarım. Şair, ama özellikle feylesof, özgür düşünür Hayyam'a! Avrupa ve Amerika'nın, geç de olsa, onu keşfetmesinden kıvanç duyuyorum. Hay-yam'ın kendi eliyle yazdığı Rubaiyat elime geçince, ne kadar sevindiğimi tahmin edersiniz. — Ne zaman elinize geçti? — On dört yıl önce, Hindistan'da, sırf beni görmek için gelmiş olan genç bir Acem getirdi onu bana. Kendisini şöyle tanıtmıştı: "Mirza Rıza, Kirmanlı, Tahran Çarşısı'nda eski bir tacir, hizmetkârınız!" Gülümsemiş ve eski bir tacirden ne kastettiğini sormuştum. Öyküsünü bunun üzerine anlattı. Eski giysiler satan bir dükkânı varmış, bir gün, Şah'ın oğullarından biri, ondan şallar, kürkler almış. Karşılığında bin yüz tuman, yani bin dolar verecekmiş. Ertesi günü, Mirza Rıza parasını almak üzere Şah'ın oğluna gittiğinde, dayak yemiş, hatta ölümle tehdit edilmiş. Onun üzerine gelip beni görmeye karar vermiş. O sıralarda Kalküta'da ders veriyordum. Mirza devamla dedi ki: "Keyfi yönetilen bir ülkede, namusuyla para kazanmanın olanaksız olduğunu anladım. İran'da bir Anayasa ve bir Parlamento gereklidir diye yazan sen değil misin? Bugünden itibaren en sadık müridin olayım. İşyerimi kapattım, karımı terk ettim, sırf peşinden gelebileyim diye! Sen sadece emret!" Bu adamı anımsarken, Cemaleddin acı çeker gibiydi: — Heyecanlanmış ve zor durumda kalmıştım. Ben bir gezgin feylesoftum. Ne evim, ne yurdum vardı. Yükümlü olmamak için evlenmemiştim. O adamın Mesih'mişim, Kurtarıcı'ymışım ya da Mehdi'ymişitn gibi beni adım adım izlemesini istemiyordum. Ona "Her şeyi, dükkânını, aileni, pis bir para işi için terketmeğe değer mi?" diye sordum. Yüzünü astı, buna cevap vermedi, dışarı çıktı. Altı ay sonra tekrar geldi. Cüppesinden üzeri taş işli altın bir kutu çıkarttı. Açıp bana verdi: "Şu kitaba bak. Kaç para eder dersin?" Sayfaları çevirdim, okudukça heyecandan titriyordum. "Hay-yam'm gerçek kitabı! Şu resimler, şu süslemeler! Paha biçilmez!" "Binyüz tumandan çok mu eder?" diye sordu. "Çok daha fazla!" dedim. "Öyleyse senin olsun, dedi. Sana, Mirza'nın parasını geri almak için değil, onuruna yeniden sahip olmak için geldiğini hatırlatır."

Cemaleddin devamla: — Elyazması böylece benim oldu, dedi. Bir daha da ayrılmadım. Amerika'ya, İngiltere'ye, Fransa'ya, Almanya'ya, Rusya'ya sonra da İran'a hep yanımda götürdüm. Şeyh Abdülazim'in türbe-sindeyken de yanımdaydı. Onu orada, o türbede kaybettim. — Şimdi nerede olabileceğini biliyor musunuz? — Size anlatmıştım. İtilip kakıldığım sırada tek bir adam Şah'ın askerlerine karşı çıkabilmişti. O da Mirza Rıza idi. Ayağa kalkmış, bağırmış, ağlamış, askerleri ve orada bulunanları alçaklıkla suçlamıştı. Onu tutuklayıp işkence ettiler, dört yıl süreyle zindana attılar. Serbest kaldığında İstanbul'a beni görmeye geldi. O kadar kötüydü ki kentteki Fransız hastanesine kaldırdım. Geçen kasım ayına kadar oradaydı. Onu daha fazla alıkoymak istedim, dönüşünde tekrar yakalanmasın diye! Ama kabul etmedi. Hayyam'ın Elyazması m geri almak istiyordu. Onu başka hiçbir şey ilgilendirmiyordu. Bir saplantıdan diğerine geçen adamlar vardır. — Sizce Elyazması hâlâ duruyor mu? — Bunu bir tek Mirza Rıza söyleyebilir. Ben tutuklanırken onu elimden alan askeri bulacağına inanıyordu. Gidip onu bulmak, kitabı ondan satın almak istiyordu. Tanrı bilir hangi parayla? — Elyazması'm geri almak söz konusuysa, para sorun değil! Heyecanla atılmışım. Cemaleddin yüzüme baktı, kaşlarmı çattı, üzerime eğildi: — Bence siz, dedi, zavallı Mirza gibi, bu Elyazması'na takmışsınız! O halde tek bir yolu var: Tahran'a gitmek! O kitabı bulacağınızı garanti edemem ama, görmesini bilirseniz, Hayyam'ın başka izlerine de rastlayabilirsiniz! — Vize alabilirsem yarın yola çıkarım. — Bu sorun değil. Bakü'daki İran konsolosuna bir mektup veririm. Gerekeni yapar, hatta Enzeli'ye kadar gitmenizi sağlar. Yüzümde bir endişe farketmiş olmalı ki güldü: — Herhalde benim gibi birinin, İran hükümetinin bir memuruna nasıl tavsiyede bulunabileceğini düşünüyorsunuz. Bilin ki her yerde müritlerim var, her kentte, hatta hükümdarın en yakın çevresinde bile! Bundan dört yıl önce, Londra'da bulunduğum sırada, bir Ermeni arkadaşımla İran'a gizliden sokulan bir gazete yayınlıyordum. Şah telaşlanmış, Posta Bakanını çağırtmış ve gazetenin dağıtımına mutlaka son vermesini emretmişti. Bakan, gümrükçülerden her türlü bozguncu yayını içeriye sokmamalarını ve derhal iade etmelerini istemişti. 154 155 Cemaleddin purosundan bir nefes çekti, sonra bir kahkaha attı: — Şah'ın bilmediği, Posta Bakanının en sadık adamım olduğu idi ve gazetenin dağıtımı görevini üstlenmişti. Kırmızı fesli üç ziyaretçi geldiğinde, Cemaleddin hâlâ gülüyordu. Ayağa kalkıp onlara selam verdi, yer gösterdi, birkaç kelime Arapça konuştu. Benim kim

olduğumu anlattığını ve onlardan biraz izin istediğini tahmin ettim. Tekrar bana döndü: — Tahran'a gitmeğe kararlıysanız, size birkaç mektup veririm. Yarın gelin, üstelik korkmayın, kimsenin aklına bir Amerikalıyı sınırda aramak gelmez. Ertesi gün üç koyu renkli zarf beni bekliyordu. Onları kapatmamıştı. Birincisi Bakü'daki konsolosa, ikincisi Mirza Rıza'ya yazılmıştı. Üçüncüsünü uzatırken şunları söyledi: — Bu adamın dengesiz ve sapık olduğunu söyleyip sizi uyarmak istiyorum. Gereğinden fazla görüşmeyin onunla. Onu çok severim, çok içten ve sadıktır. Müritlerim arasında en temiz olanıdır ama her türlü deliliği yapabilir. İçini çekti. Beyaz entarisinin altındaki pantolonunun geniş cebine elini soktu: — İşte on altın. Benim tarafımdan ona verirsiniz. Hiçbir şeyi yoktur, belki de açtır. Ama dilenmeyecek kadar onurludur. — Onu nasıl bulacağım? — En ufak bir fikrim yok. Ne evi, ne ailesi, ne yeri, ne yurdu var. Bir yerden bir yere dolaşıp durur. İşte bu yüzden bu üçüncü mektubu bir başka gencin adına yazdım. Bu, farklı biridir! Tahran'ın en zengin adamının oğludur. Yirmi yaşında olduğu halde, bizi yakan ateş onu da yakıyor. Değişken huylu değildir. En devrimci düşünceleri, karnı doymuş bir çocuğun gülümsemesiyle söyler. Onu, Doğulu olmamakla suçlarım bazen. Göreceksiniz, Acem kılığı altında İngiliz soğukluğu, Fransız mantığı, Clemenceau'nunkinden çok karşıt-ruhbancılık vardır. Adı Fazıl. Sizi Mirza Rıza'ya götürecek olan odur. Mirza'ya göz kulak olmasını ondan rica etmiştim. Delilik yapmasını engellediğini sanmıyorum ama, nerede olduğunu bilir. Gitmek için ayağa kalktım. Hararetle uğurlarken elimi eline aldı: — Rochefort mektubunda adınızın Benjamin Omar olduğunu 156 yazmış. İran'da sadece Benjamin'i kullanınız. Ömer adından hiç söz etmeyin. — Oysa Hayyam'ın adı! — On altıncı yüzyılda Acemler Şii olduklarından beri, bu isim yasaklandı. Başınıza iş açabilir. Doğu ile bütünleştiğinizi sanırken, kendinizi kavgaların içinde buluverirsiniz. Yüzünde bir üzüntü, bir avuntu, bir aciz belirtisi oldu. Tavsiyesine teşekkür ettim. Çıkacağım sırada beni durdurdu: — Son bir şey daha... Dün burada genç birine rastladınız. Onunla konuştunuz mu? — Hayır, fırsat olmadı. — O, Şah'ın torunu prenses Şirin'dir. Eğer herhangi bir nedenle çok darda kalacak olursanız, ona bir haber gönderip benim evimde karşılaştığınızı hatırlatın. Onun tek bir sözü ile pek çok kapı açılır. 157 — Yolculuk yaparken beraberinde aşçı bulundurmak gerekir. XXIX Trabzon'a kadar yelkenliyle gidiş... Karadeniz sakin, çokça sakin, hafif bir esinti, saatlerce aynı kıyı, aynı burun, aynı kayalık, aynı Anadolu ağaçlığı... Aslında sızlanmamam gerekirdi, yapacağım işin ağırlığını düşündükçe... Hayyam'ı çeviren

daughter'ı. diğer Müslümanların dillerindeki Allah'tan daha yakındır. — İran'da hangi paralar geçiyor? — Rus İmparatorluk kaimeleri. kendini tutamıyordu. İran konsolosu beni o denli nazik karşıladı ki. mi? — Evet. İngilizce God ve Almanca Gott'a. bende kalması doğru olmayacak bir mesaj vardı. İran'da en etkili olmuş dil Arapça'ydı. birader. Karadeniz'deki Rus limanı Batum'a kadar gidiyordu. yatağı. Gelişimin dördüncü günü. Fransız ve İngiliz parasına az rastlanır. Nicolas'ın Acemce-Fransızca konuşmalarını anımsamak gerekiyordu. Oradan trene bindim. ona basit bir yolcu olarak görünmek daha iyi değil miydi? Ama yine de içimi bir kuşku kapladı. Türkçe. Örneğin. İran'da. Aydınlar arasında çok kişi. Fransızca konuşur. — Evet. — Çok iyi bir kralmış. yabancılara karşı çok iyi ve çok cömerttir. ve tabii Acemce bilir. rahat bir oteldi. İtalya Oteli'ne yerleştim. Fransızca'nın pere. dohtar'dan geliyordu. Hint-Avrupa dilleri arasındaki akrabalık. pek çok aydının. Acemce peder. Bir süre sözümü dinliyor ama bir sineği gözüne kestirdi mi. Tarih. Ben de. Ama saraylar ve elçilikler çemberi aşılmak istendiğinde. İran'da aşçısı. Hollanda dukaları. Nicolas'nın sözcükleriyle yetiniyordum ve bunlar bana Acemce öğretmekten başka. üst görevlinin ya da tüccarın Fransızca konuştuklarını biliyordum. şöyle konuşmalar öğretiliyordu: — İran'dan hangi mallar ihraç edilebilir? — Kirman şalları. Türkiye'de olduğu gibi. resim bilir. Hatta bazıları İngilizce biliyordu. Kendi dilimle hatta çoğu Latin kökenli dille ortaya çıkarttığım inceliklerden keyif alıyordum. Hoda. Aniden: . Her yemeği harman yerine çeviren sinekler bir yana. birkaç kuruşa sinekleri kovacak bir çocuk tuttum. Hazar denizi kıyılarındaki Baku'ya kadar gittim. diğer yolcular gibi. — Şimdiki Kralın adı ne? — Nasreddin Şah. halı. Yalnız işin en zor yanı. Şimdilik M. İyi okumuştur. mere. Şiraz tütünü. fille'i ve İngilizce'nin father. Özellikle Cemaleddin de buna düşkündü. büyük kentlerin dışında dolaşmak istenildiğinde. Trabzon'a vardığımda. brother. Pek çok Acemce sözcüğün yerine Arapçasını kullanmak bir çeşit kültürel züppelikti. onları dolmalarla kebapların içinde ezmeğe kalkışmasından vazgeçirmekti. halısı ve uşakları olmadan yolculuk edilmez. inci. coğrafya. frere. yararlı ipuçları da veriyordu. mader. Marsilya-İstanbul-Trabzon hattını yapan gemide yer buldum. Bu örneğe karşm. bundan daha iyi betimlenemez. mother. yeşim.M. yasemin sigara ağızlığı. Belki de mektubunda. İran Müslümanları Tanrı'ya "Hoda" derler. Acemce öğrenmek gerekiyordu. Arapça. sülük. Bu zorluk beni hem kamçılıyor hem eğlendiriyordu. Arapça'ya girişmeye daha sonra niyetliydim. Manderan ipeği. kendi dili yerine Arapça sözcükler hatta koca koca cümleler kullanmayı yeğliyordu. sinekleri kovacağı yerde. Çünkü oradakilere kendi dilleriyle seslenmek istiyordum.

Trabzon'dan Erzurum'a ve oradan da Tebriz'e. Nargilesinden ayrılıp da bavuluma bakması için kaytan bıyıklı gümrükçünün cebine para koymayı. bugünün rengine. keyfi ve özellikle İran'daki durum için ne dediği hakkında sorular sorup durdu. benden önce bu yolu yapmış olanların çilesini düşündükçe. en dehşet verici biçimde kullanıldığını gördüğüm içindir. Sadece traşlı kafası topun ağzından çıkıyordu. İran'a ancak eski kervan yolunda gidilebilirdi. ben akıl edemezdim. Moğolların yıktığı bilim kenti Rey'e bağlı bir kaza imiş. Bütün İran'ı egemenliği altına alan kent. Sonra yanıma arabacısını katarak Kazvin'e kadar bana eşlik etmesini. kendilerini yöneten ama dillerine varana kadar hiçbir şeylerini bilmeyen "kuzeyli köylüleri" asmaktan beter etmeyi . parmaklarının titrediğini gördüm. susuz. bavulumu evine taşımaları. Tahran'da böyle bir şey görmedim. Arabacı çok becerikli. az bulunur bir adamdı. büyük tehlikeler atlatmadan Baku'dan gemiyle Enzeli limanına. hatta hizmetine gereksinim duyacağım süre yanımda kalmasını istedi. dedim. yüzyıl sonunda bir Türkmen aşireti olan Kaçkarlar burayı ele geçirmiş. alacalı kumaşlar karmaşası içinde bir pazar! Nereye baksan. Kirman veya Şiraz imiş. gidip kapıyı kilitledi. okudu. Orada. Topun içine her tarafı bağlı bir adam sokulmuştu. Ayrılma vakti geldiğinde. sonra faytonla Tahran'a giderek varılabiliyordu. Kendine gelir gelmez hizmetçilere seslendi. katlanabiliyordum. kırk moladan ve bitkin düşüren altı haftalık pahalı ve aşiretler arası savaşlardan ötürü tehlikeli yolculuktan sonra varılabilirdi. Kafkas demiryolları bu durumu değiştirmiş. Konsolos dikkatle açtı. uzun süre cesedi orada bırakılacak diye anlattılar İbret olsun diye! Bu ilk görüntüden ötürü mü İran'ın başkentinden hoşlanmadım acaba? Doğu illerinde.— Belki de ortak bir dostumuz var. ölümü bekleyecekti. en güzel odaya yerleştirmeleri ve akşama güzel bir yemek hazırlamalarını buyurdu. Yolculuğun bu zahmetlerine. Zarfı çıkarttım. aç. Sonra buna dönerek kazadan kurtulmuş bir kardeşe sarılır gibi sarıldı. Sonra. Kafkas Merkür Şirketine ait bir 158 159 Rus gemisinde bir kamara tuttu. mektubu dudaklarına götürdü ve birkaç saniye öylece kalakaldı. güneşin altmda. Ayağa kalktı. O güne kadar ülkenin siyasi merkezi İsfahan. Artık oraya. Tahran'a vardığım gün. Bundan on üç yıl önce. Ertesi günü gelmemizi söyleyip duran memuru. bu kentlerde oturanlarm. basit bir kasaba olmaktan çıkıp başkent düzeyine yükselmiş. İsfahan'ın ya da Tebriz'in çarşılarının ellerine su döke-meyeceği develer. Ya ne gördüm? Kuzeydeki zengin mahallelerine bağlayan koca koca caddeler. Batı'da top. bize bir araba kiralaması için yola getirmeyi de beceremezdim. katırlar. Masasından gümüş çerçeveli gözlüğünü aldı. durmadan Üstad hakkında. İran'ı dünyaya açmıştı. Beni böylece iki gün evinde alıkoydu. İran'da ayrıca bir de işkence aracı! Bunu söylüyorsam. sağlığı. işi gücü bırakmış. Bu da. dünün gölgesine bakılır. Ancak XVIII. iç karartıcı binalar! Tahran fazla yeni! Tarihi yönü pek az! Uzun süre. bir savaş ya da tören aracıdır. İstanbul'un. Kahire'nin. Birden.

Prevost'da zar zor bir oda bulabilmiştim. onuruma bir yemek verdi. Kent ulusal bayraklarla donatılmıştı. mektubu verip. Tahran'ın en zengin adamlarından biri olan Fazıl'ın babası. Cemaleddin'in dostunun beni evine davet edeceğini biliyordum. keşke ölseydi diye yanıtlamıştım. Ama ilk görüşmemiz soğuk geçti. Tartışmalar hararetlendiğinde. Konuşmalar 160 161 hep Hayyam üzerineydi. fıkraları bütün ağızlardaydı. Cemaleddin'in yakın dostu olmasına karşın. Mirza Rıza'yı bulmayı düşündüm ama sabırsızlığımı dizginledim. Bazıları da biraz Türkçe. politikaya dönüşüyordu. Rusça ve İngilizce anlıyordu. Yüz kişilik bir davetti. Oteli bir Cenevreli işletiyordu. — Şimdi nerede? — Haftalardan beri Şeyh Abdülazim'in türbesinde kalıyor. tahta çıktığında vatandaşları ile konuşmak için. hiçbir siyasi eyleme katılmamıştı. Önceleri. Şimdiki Şah. siyasi eylemine hele de Üstad'ınkine karışmak da istemiyordum. karşı koymaktan bir süre sonra vazgeçtim. çevirmen kullanmış. kendimi daha bilgisiz buluyordum. beyaz entarisi. Benim aracılığım ile Üstad'ı ağırlamış oluyordu. Ağzını her açışında davamıza zarar veriyor. Hepsi beni Rubaiyat uzmanı bir doğubilimcisi olarak gördükçe. Ancak. Oysa Seyyid'in kendisi bu kadar abuk subuk konuşmasını yasaklamıştı. . Ben Tahran'a Nisan 1896'da vardığımda. Dörtlükleri. Onun için de Prevost Oteli'ne yerleştim. Çok iyi arkadaş olacaktık. Arapça'yı. Büyükelçiler Cadde-si'ndeki Amerikan Elçiliği'ne bir nezaket ziyaretinde bulundum. Sonra da Cemaleddin'in en sevgili müridini bulmaya gittim. Bu nedenle Avrupalılar için yapılmış Albert ve Prevost Otelleri doluydu. Onunla bir arada gerçekten görülmek istemem. kendi çektiklerini bağıra çağıra söylüyor ve Şah'ın devrilmesine dua ediyor. Sizi ona götüreceğim ama sonra bir saniye bile yanınızda kalmayacağım. Ertesi sabah bir katır kiralayarak. Dobra konuşuşu beni huzursuz kılmış ve kaygılandırmıştı. Zaten yeterince zamanı da olmuş. bu daveti red ederek incitmek istemediğim gibi. — Elyazması hakkında bana bilgi verecek tek insan o! — Biliyorum. Cemaleddin'in nasıl tutuklandığını anlatıyor.düşündüklerini gösterir. İnce bıyığı. Şah tahta çıkışının ellinci yılını kutlamaya hazırlanıyordu. Bana öyle bakmayın. doğrudan Fazü'a gidip. Bahçesinde geziniyor. O akşam. çünkü bu da gerçek bilginlere özgü bir alçakgönüllülük işareti sayılmaya başlanmıştı. o deliye bulaşmak istemem. Fransızca'yı iyi biliyordu. soğukça edası ile Fazıl. Mirza Rıza'dan söz ederken de öyle oldu: — Size yardımcı olmak için elimden geleni yaparım ama. aklını yitirdi. kibirli hali. Ben de. Seyyid Cemaleddin'in Mehdi olduğunu tekrarlayıp duruyor. bir canavar değilim ama o adam o kadar çekti ki. Doğuluların âdetlerini bildiğimden. O tarihten beri Acemceyi daha iyi öğrendiği anlaşılıyor. Onu. Üstad bana onun canlı bir kurban olduğunu söylemişti. bana İstanbul'da anlatılana çok benziyordu. Hepsi Acemce'yi.

Yemek gece yarısına doğru verildi. Ona biraz para vermek gerek. dedi. yani cuma günü. kitabı kurtardığı için adama teşekkür etmek için. zayıf. Çünkü baş yemek gelir gelmez. Şiraz şarabı ile otelin balkonunda tatlı bir rehavet içindeydim.. üçüncüsü servis yapıyordu. Bunun için de büyük bir semaver gezdirilmekteydi. Dindarlar çay içmekle yetindi. elini yüzünü yıkayıp gitmesi âdetti. Onu sana veririm. Kayısılı piliç. 162 163 XXX Tembellik kentin ruhuna sinmişti. Doğu'nun tüm yeisi okunuyordu. — Cumartesi gel. Tüm uyuşukluğu ile İranlılara özgü bir gündü. kirpi sakallı. Bana. Yemeğin çıkması. elleri sürekli titreyen bir adamdı. badem. Gözlerinde. Allah'ın izniyle Elyazması burada olur. onun içindeydi. Hiçbir aşırılık. Ya bir halının ya bir yastığın ya da doğrudan doğruya toprağın üzerine! İran bahçelerinde çim bulunmaz. Benim bir kuruşum bile yok ne yazık ki! Hiç duraksamadan Cemaleddin'in gönderdiği altmı cebimden çıkardım. sen de İstanbul'a. Üstad'a götürürsün. bir ömür tükenecek. çalgıcılara pes perdeden eşlik ediyorlardı. Sonra oyuncular geldi. . Bir o kadarını da kendimden ekledim. Ev sahibinin yemeği olanca geç vermesi bir nezaket kuralıydı. Dışarı çıktığımızda fenerlerini yakmış faytonlar kapı önüne yığılmış. Çoğu erkekti. Kitabı satın almak için değil. dedi. anlamakta güçlük çektiğim yarı Acemce yarı Fransızca karışımı bir dille: — Kitap Kirmanlı bir askerde. biçimsiz bir çanta asmıştı. Yüzüme ıslak bir havlu koymuştum. Ellerimden koparırcasına aldı. Kirman. rengârenk bahçesini göstermek istiyordu. Ertesi gün şafak vakti Fazıl beni Şeyh Abdülazim'in türbesine götürdü. Sonra. Uzun beyaz bir entari giymişti. benim de memleketim. Çalgıcılar arasında bir Tar'a bir zarb'cı bir de ney'ci vardı. Kızışmış toz zerrecikleri güneşte parlıyordu.. sadece bahçesiyle övünür. Ama o 1 Mayıs 1896 günü. Davet boyunca ortalıkta tek bir kadın görülmedi. davetin sonunun geldiğine işaret sayılıyordu. beni unutmuş gibiydi. kabalık gözlenmiyordu. bu da bir Amerikalı için çoraklık demektir. bir diğeri başlayacaktı. Öbür gün. Çoğu rakı. Beni neyin ilgilendirdiğini söylemek için bekledim.. Mirza Rıza'ya Üstad'ın mektubunu verdim. Çakırkeyif olanlar. çekirdek ve şeker yenmişti. ellerine bir içki bardağı alıp salkım söğütler arasından kıvrılıp giden doğal ya da yapay su akıntısının yanına seriliyorlardı.Davet gün batımmda başladı ama ev sahibim daha erken gelmemi istemişti. Uzun boylu. Daha önce fıstık. pek çok sayfası olduğu halde bir nefeste okudu. Bir İranlı. ki o geceki baş yemek cevahir pilavı idi. Boynuna renksiz. İçeriye yalnız girdi. Davetliler geldikçe. İki uşak semaveri taşıyor. her biri efendisini bekler durumdaydı. O akşam çok içki içilmedi. Fazıl'in babası gibi bir saray sahibi de olsa. Memnun oldu. her konuğun yemeği yiyip. beni gelip görmeğe söz verdi. tan vaktinde. votka ya da şarap içmeyi yeğliyordu. yanında çekingen tavırlı biriyle döndü. Dünyada nesi varsa.

"Bir şey değil! Hafif bir yara!" diye bağırmış. O sırada içeriye. Ama "Tutun beni!" diyecek gücü bulmuş. yeşim ve zümrüt rengi kalpak. Bu kıyafetini sakın değiştirme. Odayı boşalttırmış. bir gün önce satm aldığım bir entari vardı. Şahı saray arabasına taşıttırmış. kapatmak için beni bir kenara savurdu ve omuzlarımdan yakalayarak beni sarsmaya başladı: — Uyan! Onbeş dakika sonra ölmüş bir adam olacaksın. halk türbeye hücum etmiş. Ne var ki. Derviş kılıklı adam. tüm bu ayrıntıları anlatmadı. üzerimde. Linç edileceği sırada. namaza duracağı yeri seçmiş. tabancayı örten kâğıt parçası bulunmuş. okumak üzere gözlüklerini takmış. Ben aba'ma bürünerek kapıya seğirttim. Türbede kalan Şahın karıları katili yakalayıp. Şahın karıları yerlerini almak üzere ilerlerken aralarından bir adam süzülmüş. Ama bulunamamış. Birden bana doğru: — Kazaklar geldi bile! Oteli çeviriyorlar! diye bağırdı.Kapım deli gibi yumruklanıyordu. tuhaf bir biçimde kaybolmuş. muhafız güçlerinin komutanı Albay Kassakouvski araya girip adamı ellerinden çekmiş. daha az kuşku uyandıran bir tutum takındık. Secdeye kapanmadan önce gözleriyle karılarına arkasında saf tutmalarını işaret etmiş. tartaklamaya. üstünü başmı paralamaya başlamışlar. Dış avludan alkış sesleri duyuluyormuş. hangi komiser benden kuşkulanmazdı? Fazıl balkondan bakıyordu. Türbenin en geniş odasında. Mirza Rıza o sabah onu alabilmiş miydi? Aslında durumun vahametini henüz anlamadığım açıktı. . Fazıl kapıyı itti. Bu kargaşa içinde aklını ilk toplayan sadrazam olmuş. Tabii Fazıl. Onun çıkarttığı sonuç müthişti. muhafızlar önleyememiş. Birden. Jübilesi için diktirdiği giysiyi giymiş. sarı sakallı. Bir an önce Amerikan Elçiliği'ne sığınmaya bak! İlk düşündüğüm şey Elyazması oldu. Tahran'a kadar. İşte o kadar. daha vakur. Kazakların siper kurmaya hazırlandıkları bahçeye çıktım. Fazıl'ın kesik cümlelerle anlattığı şeyi. başsağlığı diledi. Sırmalar. Sonunda duyabilmiştim. Cinayet aracı silah. pasaportunu al. arkada oturur durumda olan cesedi yelpazeleyip durmuş. O ara. Hangi yargıç. komutanın beni bıraktığını sandılar. Onlar da içerden geldiğim için. Yerimden fırlayıp yalınayak koştum. gözleriyle çevreyi kolaçan eden bir subay girdi. "Elçiliğe" diye tekrar fısıldama fırsatını bulup benden ayrıldı. Bir devlet başkanının öldürülmesinde suç ortaklığı. Onlardan hiç çekinmedim. İçinde senin de adın geçiyor. "Palkovnik!"(Albay) dediğini duyabildim. Hükümdar kalbinden vurulmuş. subaya doğru gitti. kâğıt parçasının arkasmdan bir tabanca görülmüş ve o an bir ateş sesi duyulmuş. Şah. şeritler. Üzerinde Cemaleddin'in mektubunu bulmuşlar. Merdivenlere yöneldik. ben ki şairlerin ülkesine gelmiştim! Görünürde her şey bana karşıydı. — Şu deli Mirza Rıza Şahı öldürdü. elinde bir kâğıt parçası tutuyormuş. Islak ellerimle kapı tokmağını zor çevirebildim. paranı. bütün dünya telgraf denilen büyücülük sayesinde ertesi gün öğrenmiş olacaktı. Giriş kapısına geldiğimizde. Hükümdar cuma namazı için Şeyh Abdülazim'in türbesine gitmiş. Bu ara Tebriz'de vali olan veliahtı çağırmış. Elini saygıyla sıkıp. Bir kadının onu yerden alıp çarşafının altına sakladığını görmüşler. Fazıl.

Başları örtülü. Ve kapı açıldı. en dar geçitlere dalıyor. İlerledim. komşunun ihbarı gibi sudan nedenlerle binlerce masum da katledilmişti. nice ev! Üstelik karanlık da basmıştı. Belki oraya sapsam daha iyi olacaktı. Nice geçit. Hangi sokakta "buharlaştığımı" nereden bileceklerdi? Mahalle çok karışık bir mahalle idi. Hiç acele etmeden. doldurulan tüfekler. ne onlar beni. Neden mi? Bundan onbeş yıl önce. Oradan Büyükelçiler Caddesine geçebilecektim. Bir el elimi tuttu. askerlerin ayak sesleri önce yaklaşmış sonra uzaklaşmıştı. Cennetin kapısı. olanca gücüyle kendine çekti. Bir işareti ve bir büyülü söz. Bahçenin arka tarafında. Yarım saat sonra her yer karanlık olacaktı. hiç arkama bakmıyordum. koca bir hasır koltuk vardı. nefes nefese gözlerim kapalı. kadın-erkek eşitliğini. İşte kurtarıcım. o günden beri. O tarikat. Şah'ın katilinin suç ortağının. çok kadmlı evliliğin kaldırılmasını. yabancıların kaldıkları otelde olduğunu duymuşlardı. Beni oraya oturttu ve işaretlerle biraz sonra döneceğini belirtti. Konuşmaya başladık.Parmaklıklı bahçe kapısından çıkarak dar sokağa çıktım. Aralarından en yaşlı görüneni —ki kırk yaşlarında gibi duruyordu— arkasından gitmemi işaret etti. mütevazı evlerine şeref vermesinden onur duyuyorlardı. "Tanrım! Tanrım! Tanrım!" diye söylemekten başka birşey yapamıyordum. Kaçmalı mı? Bana yetişmeleri güç olmayacak üstelik suçlu duruma düşecektim. Amerikan Elçiliği on dakikalık mesafeydi. Bildiğim bütün duaları okuyordum. içimi rahatlatmıştı: "Enderun". atılan adımlar. Yeni 164 165 bir seslenme. o kahramanın ben olduğumu anlamışlar ve beni korumak istemişlerdi. Şah'm ve din adamlarının ortak eylemleriyle on binlerce Babîlik yanlısı öldürülmüş. o intikamı almış olan kahramanın. bir ayrılıkçı tarikata bağlı olduğu gerekçesiyle haksız yere idam edilmişti. yüzleri açıktı ve bana yeni doğmuş bir bebek gibi bakıyorlardı. sanki bir şey duymamış gibi yoluma devam etmeğe karar verdim. kızlarıyla yapayalnız kalmış ve intikam saatinin çalmasını beklemişti. Yani: Harem! Askerler buraya gelemezlerdi. Dışarıda koşuşmalar devam ediyordu. öylece durdum. demokrasiyi savunan Babîlik tarikatı idi. ardımdan kapıyı kapattı. mutluluktan. Hiçbir şey düşünemez oldum. ne ben onları görecektik. Askerlere hiç bakmıyordum. Gerçekten de. Tek tük Acemce. Birkaç adım sonra. . sokak aralarından koşmaya başladım. Sanki cennetin kapısında durmuş.. Kaçtığımı görünce. nice bahçe.. açılması için yakarıyordum. Korkudan. — Dur! Ne yapmalı? Durmalı mı? Daha ilk soruda Acemce bilmediğim anlaşılacak. Üç çift göz üzerime dikilmişti. Önlerinden geçebilecek miydim? Soldan bir başka sokak vardı. biraz Fransızca karışımı ile kurtuluşumu neye borçlu olduğunu anlattılar. en karanlık yerleri seçiyordum. İyi niyetimi anlatmam büsbütün olanaksızlaşacaktı. Sokağın başmda üç nöbetçi duruyordu. Çamurlu bir duvarm içinden gizli bir kapı. Bir seçim yapmam için bir saniyeden az vaktim vardı. Bir saat sonra siyah çay getirdiler. şaşkınlıktan. Üç kadm. tabii bu ara. Üç kadın. Güneş batmıştı. kimliğimi göstermem istenecekti. evin reisi. sigaramı sardılar.

birlikte yaşayabilecektik. gözlerimi gözlerinden kaçırmanın yollarını arayarak. sıkışıklıktan. sonsuzluğa dek anlatabilirim. iki kızmı da sol yanına almıştı. Önce cesaretimi övdü ve beni evinde ağırlamaktan mutluluk duyduğunu söyledi. Bu evlat edinme töreni ile hepimizi korumuş oluyordu. Gizemli bir suskunluğa bürünmekle. sonra diğerine. bu kadınların arasında geçirdiğim günleri. yavaş yavaş diğer ikisinden uzaklaşıp. bu kadınlarla geçirmiş oldum. işime yarayan bir yanılgı. dudaklarımı meme uçlarma değdirdim. Omuzları ve göğüsleri çıplaktı. kendisini ne gibi zorlukların beklediğini biliyordu. sıkıntıdan. gülmeyi kesmiş olan kızlarına döndü ve benim bundan böyle ağabeyleri olduğumu. "kızkardeşlerimi" alınlarından öpebilecektim. Bana. Simgesel bir evlat edinme töreninden başka bir çözüm düşünülebilir miydi? Artık evde istediğim gibi dolaşabilecek. Geriye baktığım vakit. Koruyucum. Sonra. Yaşam savaşı veriyordum ve onlara ihtiyacım vardı. Önce birine. İsteklenmedim dersem yalan söylemiş olurum. Tören duygulandırıcı ama gülünçtü. Kentte aranan insanların başında yer aldığım o günleri işte böylece. ayrıcalıklı günler olarak görüyorum. gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Onlar olmasaydı. Onlar olmasaydı. hayatı pahasına yardım elini uzatmaktan çekinmemiş ve kayıtsız. Seni doğurup. İlişkilerimiz tensel ama aynı zamanda saftı. Sabah şafağında beni çağırtmış. Müthiş bir yabancılık çektim. içinde bulunduğumuz durum. Üç kadın. üstelik bu Doğulu kadınlar arasmda en ufak bir yerim olamazdı. bu üç kadından biriyle bir ilişkiye girebilir. Kızlar kıkırdıyordu ama anaları törensel bir ciddiyete bürünmüştü. En masum halimle. İşsizlikten. eminim o. düğmelerini ilikledi. kendini kapana kısılmış hissedebilirdi. bir mucize gibi.. Bu İran ilkbaharının gerçek dışıymış gibi geçen kırk gününü. sağıma oturtmuş. İlk günler birkaç kelime Fransızca . koşulsuz evini açmıştı. Ama öte yandan. hiç acele etmeden. bir bahçe. Bu kadın için. sabah akşam kızlarıyla birlikte kalan yabancı bir erkeğin varlığı. onları yalanlıyabi-lir misiniz? Düşlerini kırmanın yersiz hatta tehlikeli olacağını düşündüm. Kızardım. aynı odada yatabilecek. Sonra bir süre sustu. iyiliğimden başka birşey istememiş olan bu kadınları düş kırıklığına 166 167 uğratabilirdim. Böylece onların kaç-göç yapmalarına gerek kalmadan. Ama sonra düşündüğüm vakit. dedi. başka yere baktım ama beni kendine doğru çekti. Benden başkası. sabaha dek gözlerini kırpmamıştı. zor bir durumdu. Sonra uzun uzun düşünüp tasarladığı anlaşılan bir konuşma yaptı. dillerini bu denli öğrenemezdim... bana öz kardeşleri gibi davranmalarını istedi. Bunun üzerine. Son derece resmi bir biçimde: — Böylece oğlum oldun. son kuşkularını da dağıtmış oldum. Üstüste koyduğu üç şilte-li yer yatağımda mışıl mışıl uyurken. Ben rahatlamış oldum. Oysa her şey. açık ve temiz bir biçimde çözümlenmişti. başka bir tehlike içeriyordu.Kadınların gözünde kahraman olmuşsanız. emzirmiş gibiyim. Doğu'nun ince bir yönünü keşfettim.. Doğu ile bu denli haşır neşir olmazdım. son derece basit. Sözle ve işaretle göğüslerini öpmemi istedi.

. Amerikan elçiliğine kadar yürümemdi. yeterince açık olduğu halde.83. Çevreyi dolaşmış ve elçiliğe giden bütün yolların tutulmuş olduğunu saptamıştı. Buluşmamız. İlk tehlike işaretinde gizlenmek üzere. korkuyla kimin yazdığına bakınmış. gelenleri duymadım. sonra: — Yarın arabacım gelip sizi alacak. Adını ya da kızlarınkini kötüye çıkartmaktansa. "Annem".. kadın olduğuma inandıramazdım. ilk karşılaşmamız kadar kısa oldu. Enderun'un ortalık yerinde.. Olağan bir ziyaret.. İş. Üstelik böyle bir boyla -1. başkasının eline geçerse bir anlam ifade etmeyecek biçimde nasıl yazacağımı saptamaktaydı. bu denli hoş bir anı olur muydu? Hiç bilemeyeceğim. çarşaflı iki kadın. cesaretimi övüyorlardı. 168 XXXI Birkaç saniye sonra odaya giren "annem". "Annem"e söylediğimde. dudaklarına bir gülümseme yayıldı. Aslında böylesine münasebetsiz bir durumdan. annemi yanma oturtmuş. Şahın kırkı okunduğunda Prensese yaklaşmayı uygun bulmuştu. yabancının kim olduğunu açıkladı. nedir. durumum sorun yaratacak nitelikteydi ama beni gizlemek için bundan başka çare yoktu. Bir erkeğin öksürüğü ile yerimden sıçradım. Öldürülen Şah'ın torununu duymuştu. ancak bu açıklamayla sıyrılabilirdi. her zaman beklenebilecek bir olay. Ne yazık ki.konuşmuşlardı ama onu izleyen günlerde tüm konuşmalarımız Acemce olmuştu. Ne kendi adımı. Diğer çözüm. arabacıyı çağırtıp. Büyük bir vatanseverlik ve kahramanlık ile. zorda kalanlara yardım ettiğini biliyordu. sonra kararlarını verdiler. kendime çok güvendiğim için midir. Prenses Şirin'e haber göndermekti.hiçbir askeri. Aslında her zaman.. bütün polisin aradığı Frenk işte buydu! Bir an duraksadılar. hemen onayladı. Sonra Saray ar169 malı fayton Prevost Otelinin önünde durmuş. Hazır olun. İki seçeneğim vardı. Büyükanne ve büyükbabanın ziyareti bu işi noktalamış oldu. Koruyucumu da kutlamayı unutmaksı-zın. Bana söylediği cümleyi yazmakla yetindim: "Bilinmez! Belki yollarımız bir gün karşılaşır!" "Annem". "Bizde" diye fısıldamış. Çarşaf giyin. Kadınların odasında sere serpe oturuyordum. Bu kez. Prenses gözleriyle beni inceledi.. giriş kapısından uzakta dururdum. Namus kurtulmuştu ama benim de gitme zamanım gelmişti. Keyifli keyifli nargilemi içiyordum. bu daha uzun sürseydi. Yani birkaç hafta önceki yoluma devam etmem! Ama manevi annem beni vazgeçirdi. Zalimi yok edenin ve böylece kocasının intikamını almış olanın suç ortağı. Bir sürü insanın arasından mektubu ona iletmekte zorluk çekmedi. evinde bir erkek bulundurmanın açıklamasını yapmak zorunda kaldı. o günlerimize son verdi. ne Üstadmkini belirtemezdim. kadın kılığına girip. Prenses okumuş. Beni kutluyor. gerçeği söylemeyi yeğledi. Bilmek de istemiyorum. başınızı kaldırmadan yürümeye bakın! diye buyurdu. . yollarına yürüyerek devam etmişler. Cemaleddin'in tavsiyesine uyarak. Şirin hemen duadan ayrılmış. Basit olanı. Ona bir mektup götürmeyi önerdi. Eğer.

Yolculuğunuzun geri kalanı için de bol para gerekecek. sizi gizleyen kadıncağız da zor durumda kalırdı. diye atıldım. Öğrenirim. o zavallı kadınlardan daha iyi korurlar. Polis. — Hiçbir şey bilmiyorum. Emniyette olurdunuz ama oraya nasıl geldiğinizi öğrenmekte hiç zorluk çekilmezdi. Ama başka kimse görmesin. Şeyh Abdülazim'in köyünde bekliyorlar. diye güldü.Beni elçiliğe götüreceğini sanıyordum. asırlık bir çınar. Ama bir saray faytonuna kim dokunabilirdi? Safran rengi bir binaya gelene dek yolumuza devam ettik. dedi. Osmanlı smırma kadar size eşlik edecekler. hatta okumanız gerek. Ama yine de sizi Türkiye'ye kadar götürürler. Ama acaba Mirza Rıza'nın eşyaları arasında eski bir elyazması kitap bulunmuş mu? Gözlerini kaçırdı. onları temize çekmekle geçirdim. — Ben de kuşkuluyum. Kaldı ki. Sizi. dedi. aşiretiyle birlikte gelmişti. Bizi. İşinizi görebilir. Mektubu entarimin cebine sokuşturdu. — Mirza Rıza'nın ilk sorgusunun tutanakları bunlar. Hanedan ailesinden olduğum için gücüm varsa da. Avlunun ortasında. size yazarım. bu kitap yüzünden gelmemiş miydi. Size pek çok şey öğretecektir. ifadesi sertleşti: — Gerçekten de yeri değil. Paranız var mı? — Var. Araba kent dışına çıkınca yanıldığımı anladım. Elçiliğiniz. Sizi anne tarafından akrabalarım olan Bahtiyari-lerin reisine götürüyorum. — Yetmez. — Sizi Amerikan Elçiliğine götürebilirdim. Ama Şirin sabırsız bir biçimde içini çekti. İşte biraz Türk parası. . Köyün dışma varmıştık. İstanbul'a varmadan. Üstelik yalnız ben değil. Ancak adamları hiçbir şey bilmemeli. Okuyabilirsiniz. o meczubun adını ağzınıza almayın! — Hayyam'ın kitabı! Israr etmede haklıydım. İstanbul'dan geçeceksiniz değil mi? Ona "hayır" demek zordu. Ama sakın bana cevap yazmaym. İran'ı terk etmeniz herkes için iyi olacak. katırların yüküne varana kadar her yeri didik didik ediyordu. Bütün geceyi. İnanın. Elinizdekinin yarısını size eşlik edenlere dağıtmanız gerekecek. Kervanların bilmediği yollardan gideceksiniz. böyle bir suçla suçlanan kişiyi korumaktan hiç memnun kalmazdı. Bana adresinizi bırakın. suçsuz olduğunuzu anlattım. Bütün bunlar başıma. Şah'ın kırkı için. Vedalaşacağımız sırada: — Biliyorum yeri değil. Yanımda dört yüz tuman kadar var. Kim olduğunuzu. Şahın katilinin görünürdeki suç ortağını koruyacak kadar güçlü değilim. Koruyucularıma iki yüz tuman verdim. Bir de Üstad'a bir mektup gönderiyorum. 170 — Kuşkum var! Gözlerimle. Üstelik uzun yolculuğunuzda sizi oyalayacaktır. çevresinde de çapraz fişeklikler kuşanmış askerler vardı. dört bir yöne çevrili namlulara kaygıyla baktım. Prenses onlara hor baktı: — Gördüğünüz gibi sizi emin ellere bırakıyorum dedi.

Acele ile "Annapolis, Maryland" diye yazarken, İran'daki yolculuğumun bu denli kısa sürmesine ve daha başlangıcında kötü başlamış olmasma üzüldüm. Kâğıdı prensese uzattım. Alacağı sırada elini tuttum. Kısa sürse de iyice sıktım. O da tırnaklarını avu-cuma geçirerek, elimi kanatmadan bir süre sürecek bir iz bıraktı. Dudaklarımızda iki gülücük belirdi. Aynı anda:, — Kimbilir! Belki yine karşılaşırız! dedik. İki ay boyunca, yola hiç de benzemeyen yerlerden geçtim. Şeyh Abdülazim'in köyünden sonra, güneybatıya, Bahtiyari aşiretinin topraklarına ulaştık. Tuzlu Kum Gölü'nden geçtikten sonra, aynı adlı ırmağın kenarında geceledik, ancak kente girmedik. Yol arkadaşlarımın omuzlarından tüfek düşmüyordu. Kalabalık yerlerden kaçmıyorduk. Şirin'in dayısı zaman zaman "Amuk'tayız, , Verça'dayız, Humeyn'deyiz" dese de, bu sadece bu kentleri tepeden gördüğümüz anlamına geliyordu. Kum Nehri'nin karşı yakasındaki Luristan Dağları'na vardığımızda, Bahtiyarilerin topraklarına girmiş olduk. Onuruma bir ziyafet düzenlendi. Elime afyonlu çubuk tutuşturuldu, gevşeyip şenliğe katıldım. Önümdeki uzun yolculuğa çıkmadan iki gün beklemem gerekti. Şuster ve Ah-vaz'dan geçerek Şattülarap'taki Osmanlı kenti Basra'ya gelebildim. Artık İran topraklarında değildim. Kurtulmuştum. Bahreyn'e kadar bir ay süren bir deniz yolculuğu yaptım. Kızıldeniz'den ve İskenderiye'ye kadar Süveyş Kanalı'ndan geçmem gerekti. Sonunda, eski bir Türk gemisi ile İstanbul'a vardım. 171 Bu tehlikeli ve yorucu kaçış boyunca tek dinlencem, Mirza Rıza'nın sorgulanmasıyla ilgili tutanaklar oldu. Oyalanacak başka bir şey bulsaydım belki bunlara yine bakardım ama, bu idam hükümlüsü ile başbaşa geçirdiğim saatler, beni tarif edemeyeceğim kadar etkilemişti. Sıskacık hali, acı çekmiş gözleri, molla kılığı gözlerimin önünden gitmiyordu. Bazen, acı çekmiş sesini duyar gibi oluyordum! "— Sevgili Şahımızı neden öldürdün? "— Görmesini bilenler, Şah'ın Seyyid Cemaleddin'in tutuklandığı yerde vurulduğunu anlarlar. O aziz insan, peygamber ahfadından gelen o eşsiz adam, türbeden öyle sürüklenip götürülmek için ne yapmıştı? "— Şah'ı öldürmeni kim söyledi? Suç ortakların kimler? "— Yüce, güçlü Cemaleddin'i ve bütün insanları yaratan Tan-rım'a and olsun ki, benden ve Seyyid'den başka, Şah'ı öldüreceğimi kimse bilmiyordu. Seyyid İstanbul'da yaşıyor, haydi gidip yakalayın bakalım! "— Cemaleddin sana ne emirler verdi? "— İstanbul'a gittiğimde Şah'ın oğlunun bana yaptığı işkenceleri anlattım. Seyyid, "Sızlanıp durma. Ağlamaktan başka birşey bilmez misin? Şah'ın oğlu sana işkence ettiyse, öldür onu!" dedi. "— Neden oğlunu değil de Şah'ı öldürdün? Madem sana işkence eden oğlu idi ve madem Cemaleddin sana öyle öğüt vermişti? "— Kendi kendime dedim ki: "Oğlunu öldürürsem, Şah o korkunç kudretiyle, karşılığında binlerce insanı öldürecek." Bir dalı kesmek yerine, zulmün ağacını kökünden sökmek yeğdir. Belki yerine başka bir ağaç yeşerir. Zaten Türk Sultanı

da Cemaleddin ile konuşurken" Bütün Müslümanları birleştirmek için bu Şah'tan kurtulmak gerekir." demiş. "— Sultan'm Cemaleddin ile yaptığı özel konuşmayı sen nereden biliyorsun? "— Seyyid Cemaleddin'in kendi söyledi. Bana güvenir, benden sır saklamaz. Ben İstanbul'dayken, bana öz oğluymuşum gibi davrandı. "— Orada sana o kadar iyi davranıldı ise, tutuklanmaktan ve işkence görmekten korktuğun İran'a neden döndün? "— Ben, şayet yazılmamışsa, hiçbir yaprağm ağacından kop-mayacağına inanırım. İran'a döneceğim ve yapılan işin aracı olacağım Yazılı imiş." XXXII Yıldız Tepesi'nde, Cemaleddin'in evinin çevresinde dolanıp duran adamlar, feslerinin üzerine "Sultan'ın espiyonları" diye yazmış olsalardı, ziyaretçilerin en safının bile görür görmez anlayacağı şeyi bundan iyi açıklamış olmazlardı. Ama belki de bunu amaçlıyorlardı: ziyaretçiyi sindirmek! Gerçekten de, bir süre önce yandaşları ile, yabancı muhabirlerle, İstanbul'dan geçmekte olan önemli kişilerle dolup taşan ev, bu eylül gününde tam bir sessizliğe bürünmüştü. Sadece, geçen seferki kadar sessiz duran uşak vardı. Beni birinci kata çıkardı. Üstad kadife koltuğuna gömülmüş, düşünceli ve dalgındı. Beni görünce yüzü güldü. Büyük adımlarla bana doğru geldi. Beni kucakladı, başıma gelenlerden özür diledi, kurtulmama sevindiğini söyledi. Kısaca nasıl kaçtığımı, prensesin yardımlarını anlattım. Sonra sıra Fazıl ve Mirza Rıza ile karşılaşmama geldi. Adını duymak bile Cemaleddin'i öfkelendirdi. — Geçen ay asıldığını haber verdiler. Tanrı affetsin! Tabii sonunun ne olacağını biliyordu, bilmediği ne zaman olacağı idi. Şah'ın ölümünün yüzüncü gününde! İtiraf almak için işkence görmüştür kuşkusuz! Cemaleddin yavaş konuşuyordu. Zayıflamış, güçsüzleşmişti. Her zaman dingin olan yüzünde, zaman zaman tikler oluyor ama yine de çekiciliğini yitirmiyordu. Acı çeker gibiydi, özellikle Mirza Rıza'dan söz ettiğinde. Şu zavallının elinin titremesine İstanbul'da baktırdığını ama yine de bir çay fincanını tutamazken nasıl olup da tabancayı tutabildiğini ve tek atışta Şah'ı öldürebildiğini anlamakta güçlük çekiyordu. Acaba meczup olmasından yararlanarak, başkasının işlediği suçu ona yüklemesinler? Yanıt olarak, prensesin temize çektiği tutanakları uzattım. İnce çerçeveli gözlüklerini takıp, okudu. Heyecanla, dehşetle hatta bana öyle geldi ki içten içe sevinerek! Sonra kâğıtları katlayıp cebine soktu ve odada gidip gelmeye başladı. On dakikalık sessizlikten sonra bir çeşit ağıt yaktı: 172 173 — İran'ın yitmiş evladı Mirza Rıza! Salt meczup olaydın keşke, salt bilge olaydın keşke! Bana ihanet etmekle ya da sadık kalmakla yetmeydin keşke! Bende yalnızca sevgi ya da yalnızca nefret uyan-dıraydın keşke! Nasıl sevilirsin, nasıl ihanete uğrarsın! Ya Tanrı? Seni ne yapsın? Seni şehitlerin cennetine mi, cellatların cehennemine mi göndersin?

Yerine geçip oturdu. Yorulmuştu. Yüzünü ellerinin araşma aldı. Ben sessiz kalmayı sürdürüyor, nefes almaya korkuyordum. Cemaleddin doğruldu. Sesi daha dingin, düşüncesi daha berrak idi. — Okuduğum sözler gerçekten Mirza Rıza'ya ait. Bu ana kadar bazı kuşkularım vardı. Artık hiç kalmadı. Hiç kuşkusuz katil o! Herhalde bunu intikamımı almak için yaptığını düşündü. Ama söylediğinin aksine ben ona asla öldürme emri vermedim. İstanbul'a gelip, Şah'ın oğlu ve avenesi tarafından nasıl işkence gördüğünü anlatırken ağlıyordu. Onu kendine getirmek için "Sızlanmayı bırak! dedim. Sanki sana acınsın istiyorsun! Sana acıyacaklarını bil-sen, sakatlanmayı göze alırsın!" Ona eski bir öykü anlattım. Darius'un orduları Büyük İskender'in orduları ile karşılaştığında, Yunan'ın danışmanları, Acem'in ordusunun daha kalabalık olduğuna dikkat çekmişler. İskender omuz silkmiş: "Benim adamlarım yenmek için, Darius'unkiler ölmek için savaşıyor!" demiş. Cemaleddin belleğini toparlamaya çalışıyordu: — O zaman Mirza Rıza'ya dedim ki:" Şah'ın oğlu sana zulmediyorsa, sen de kendini mahvedeceğine onu mahvet!" Bu, onu öldür demek mi? Siz gerçekten, evimde bin kişinin gördüğü Mirza Rıza gibi bir meczuba böyle bir görev verebileceğime inanıyor musunuz? İçten davranmak istedim: — Size yüklenmek istenen cinayetin suçlusu değilsiniz ama, manevi sorumluluğunuz yadsmmaz. Açık konuşmam onu duygulandırdı: — Bunu kabul ediyorum. Şahın ölmesini her Allah'ın günü istemiş olduğumu da! Ama kendimi ne diye savunuyorum ki? Zaten mahkûm edilmişim. Bir kasaya doğru gitti, içinden bir kâğıt çıkardı: — Bu sabah vasiyetimi yazdım. Metni bana verdi, okurken heyecanlanmamam olanaksızdı. "Hapis olduğuma üzülüyorum. Yaklaşan ölümden korkmuyorum. Tek üzüntüm, ektiğim tohumlarm yeşerdiğini görmemektir. Zu174 lüm, Doğu halklarını ezmekte devam ediyor. Yobazlık, özgürlüğün sesini boğuyor. Eğer tohumlarımı, çorak saray toprağı yerine verimli halk toprağma ekseydim, belki daha iyi sonuç alırdım. Ve sen, bütün ümidimi bağladığım İran halkı, bir adamı yok etmekle özgürlüğünü kazanacağmı sanma. Senin yok etmen gereken, yüzyıllık geleneklerin yüküdür!" — Bir suretini alıp, çevirip Henri Rochefort'a verin. Intransige-ant suçsuz olduğumu savunan tek gazete. Diğerleri bana katil gözüyle bakıyor. Herkes ölmemi istiyor. Rahatlasınlar, kanser hastasıyım. Çene kanseri! Sızlanma zaafını gösterdiği her sefer, kendini yapay bir kahkaha ile toparlıyor ve işi şakaya vuruyordu. — Kanser, kanser, kanser, diye tekrarladı. Geçmişteki hekimler, bütün hastalıkları yıldızların konumuna bağlarlar. Bir süre düşünceli, tasalı durdu. Sonra bir hayli yapay bir neşe ile devam etti:

bilmiyorum. Annapolis'e döndükten birkaç ay sonra. Doğunun büyük reformcusunun hangi koşullarda öldüğü. Üstad'ın çenesi şişmiş. sokaklarını ancak gezebilmiş-tim. Dişçi gelip bakmış. Ama geri dönecek yerde." Prensesin anlattıkları. Aslında. bir gecelik annenin safiyetle sunduğu göğüslere kondurulan buse — ve tabii hepsinin üstünde. benim bir cumartesi akşamı ayaklarımda pabuçlarım. Ama acaba beni öldürecek olan bu kanser mi? Orası da belli değil. ölüm haberini aldım. Uşağı boğul175 makta olduğunu görünce. Çünkü iademi istemiştir ama ellerini benim kanıma bulamaktan çekinmektedir. O gün. Beni hangisi öldürecek? Kanser mi? Şah mı? Sultan mı? Bunu bilecek belki de hiç vaktim olamıya-cak. koruyucu meleğimin kolları arasında duran Elyazması kitap! Doğu'nun çekiciliğine kendilerini kaptırmamış olanlara. Üstelik dönüşte. Şirin'in elini tutmanın heyecanı. sonra gidip yatarlar. çıkmak için üç ay gerekmiş. Birkaç saniye sonra. Sultan'ın adamları gelip cesedini almışlar. bize bilginin yolunu gösterenler. kuşku denizinde boğulmadılar mı? Bir öykü anlatırlar. En azından yandaşlarının inancı buydu: "Bir süredir. "İyi akşamlar Bay Lesage". Hay-yam'dan çevirdiği sözcüklerle son buluyordu: "Onca bilgi sahibi olanlar. dişçinin peşinden koşmuş. İran'a dönmek mi? XXXIII İran serüveninin tadı damağımda kalmıştı. hazırlamış olduğu bir iğneyi diş etine sokarak acısının duracağmı söylemiş. Cemaleddin'in nasıl öldüğünü öğrendim. bileceksin! Üstelik gülme yürekliliğini gösterdi. "İyi gezintiler Bay Lesage". istediğiniz kadar bakabilirsiniz. Ancak yaz sonu. her halde kanserinden ötürü olacak. kendisini bekleyen faytona doğru koşmaya başlamış. Akşam. Sultan kendi dişçisini yollamış. Ama sen genç dostum. Adam henüz evden çıkmamışmış. Seyyid Cemaleddin bir kaç dakika sonra ölmüş. Çözüm? Sultan beni burada öldürtecek. Şahtan ve sülalesinden nefret etse bile.— Bu kansere lanet ediyorum. Beni oraya çeken nice görüntü kalmıştı belleğimde: Nargile içmenin keyfi. Kitap şimdi bende. kafamda koyun derisi külahımla Annapolis'in ıssız olduğunu sandığım kıyılarında dolaştığımı nasıl açıklayabilirim. acısı çekilmez olduğundan uşağını Saraya göndermiş. Sultan davetlisi olduğum için beni veremiyor ama bir devlet başkanına karşı suç işlemiş bir adamın cezasız kalmasını istemiyor. "İyi akşamlar sayın peder!" Kendime . 12 Mart 1897 tarihli Intransigeant gazetesinde. Şah iade edilmemi istiyor." Benden bu kadar kuşkulanırlarken. hiç de ıssız olmadığını unutmuştum. selamlamalar üst üste yağıyordu. tahta yeni geçmiş olan Şah rahatlayacaktır. düşlerime dalmış durumda Compromise Caddesinden geçerken. bu dünyanın büyüklerini. Alelacele yıkayıp gömüvermişler. İran'a döndüğünüzde. Şirin'in vaat ettiği mektup geldiğinde. gizemini korudu. üç gün önce öldüğü yazılıydı. Cemaleddin gibi bir kula karşı birleştiren meslek dayanışması var." Mektubunun asıl amacı olan Etyazması'mn ne olduğu konusunda Şirin basit bir şeyden söz eder gibiydi: "Gerçekten de katilin eşyaları arasında bulunmuş. bir anlık bir vaat. Tahran'a gitmek için bir ay. korkunç diş ağrıları çekiyormuş. ben de hiç bilemedim.

Yazılarınız belki derinliğini kaybedecektir ama genişlik kazanacaktır! İkimizin de yüzü güldü. İngiltere'de zirzoplara her zaman hoşgörüyle bakılmıştır. Bir daha bu kılıkta hiç dolaşmadım ama. Eve geldiğimde üzerimdekileri çıkarttım. Barış purosunu uzattıktan sonra: — Daha düne kadar Doğu bizim için Cod Burnunda bitiyordu. hatta sanırım aba'mın içindeki çıplaklığımı gizlemek üzere koşmaya başladım. cehennem. o kılıkta gezdiğimi duymuş. hatta biraz da hayranlıkla. Ama şayet tüm dış haberleri yüklenmeyi ve uzak diyar-lardaki ülkeleri vatandaşlarımıza tanıtmayı kabul ederseniz. sakin kentimiz yeryüzünün keşmekeşine kendini kaptırıverdi. Ama birdenbire bir yüzyıl batıyor. diğeri doğuyor bahanesiyle. Hasan Sabbah'ın İsmailiye mezhebinden. . Pederin şaşkın bakışlarını görünce geldim. Aniden durup. 176 177 Annapolis Gazette and Herald'da İran adının en son geçtiği tarih 1856 olmalıydı. Mathias Webb bilgimden dolayı beni kutladığı vakit daha sürekli bir işbirliğinde bulunmamızı önerdim. Yüzyılın dönemecine büyük bir ölçülülük ile giriliyordu. İran serüvenimi yazmamı istemişti. Doğu'nun büyük kâşifi olarak. bunun "Ayrania Vedca" yani "Arilerin Toprağı" anlamına geldiğini belirtmek gereği duydum. gazetemizde size yer bulunur. dolabın dibine attım. Yerel gazetenin müdürü Matthias Webb. Yüzündeki şaşkınlık açıkça görülebilirdi ancak Webb'in de kendine göre gerekçeleri vardı: — Gazette'nin sürekli olarak bir İran uzmanına verebilecek parası yok. Ben de yazı dizime başlarken Persia adının uygunsuz bir deyim olduğunu.ancak... Manicilikten. sonra adımlarımı sıklaştırdım. dedi. Bizim yöreden yedi tayfa ölmüştü. yukardan aşağıya kendime baktım. Talihsiz geminin adı: Persia idi. hiç de hak etmediğim bir üne kavuştum. Şeyhlerden. Belki New York ya da San Fransisco'da değil ama benim kentimde durum böyleydi. Denizciler. sonra bizlere daha yakın olan Babilikten. Cunnard şirketinin pek övündüğü yandan çarklı gemilerinden biri bir aysberge çarptığı vakit. zengin oldukları takdirde! O yılların Amerika'sı bu tarz zıpırlıklara açık değildi. Bahailerden söz ettim. Acemce "paradaeza" yani bahçe sözcüğünden geldiğini anımsattım. Acemlerin kendi ülkelerine İran dediklerini. Annapolis'in kaldıramayacağı kadar çoktu! Bu işin bir yanı. Diğer yanına gelince. adımın zirzopa çıkmasına yetti. o tek sefer. bu garip yerleri gören oldu mu?" İran topraklarında varola gelmiş nice din ve tarikattan söz ermeden önce. kaderin göstergeleriyle oyun oynamaz. Bir Fransız anne ve bir Acem külahı. Sünni ve Şii İslam'dan. Azıcık sıkıldı ve sonra: — Denemeyi isterim ama şu metinlerinizi barbar sözcüklerle donatmaktan vazgeçerseniz. Zer-düştlükten. Sonra. sarıp sarmaladıktan sonra. böyle bir giriş yapmayı uygun bulmuştum. çoğu okuyucunun adını duydukları tek İranlıdan. Bizim "paradis" yani cennet sözcüğümüzün kökünün. Ömer Hayyam'dan söz ettim ve büyük bir şüphecilik belirtisi olan şu sözlerini naklettim: "Cennet.

beklentimi daha da artırıyordu. Çevresinde olan bitenden söz ediyordu. Güney ve Batı kıyılarının altmıştan çok gazetesinde söz edildi. İçinden. bir dostun. sizin göreviniz hemşerilerinizin endişelerini yatıştırmak olacaktır. Londra'da. Baltimore'da meslektaşlarımın yazdıkları yazılardı. Başkan Mackinley'i tehlikeli bir serüvenci olarak görüyorlardı. Bense. bir 178 akrabanın. Sonra günün birinde Şirin. Bu ciddi.'. bize iki bin dört yüz ölüye mal olmuştu ama. Her mektup gelişte ümitleniyor. Gururlanarak söyleyebilirim ki. Şirin sayesinde anlıyabiliyordum. orta yaşlı aile babası bunu açıklarken kükrüyordu. kalp biçiminde yuvarlak bir beş sayısı arıyordum. Sadece "Sevgili uzaktaki Dost" diyordu. Ondan. Amerika Birleşik Devletleri. yaşlı ve sağır aşçımızla kalmayı yeğlemiştim. Babam artık orada çalışıyor ve iki erkek kardeşiyle bir banka kurmaya uğraşıyordu. Ben de Şirin'e borçluyum. Boer'lerin savaşı. pullar üzerinde bir Arap harfi. yazdıklarını olduğu gibi yayınlayabilirdim. Baltimore'a yerleşmek üzere Annapolis'ten ayrılmıştı. mektup göndermeye başladı. zarfların üzerindeki yazılara bakıyor. daha önce otoritesini hiç bu kadar uzaklara götürmemişti. bir nişanlının kaybı demekti. Zekâsına hayran kalmıştım. Ümit etmiyorum anlamına gelmiyordu bu tabii. İlk ve herhalde son defa. Yedi yıldır prensesimden haber almamıştım. Kimliğini açıklamamam konusunda koyduğu kesin yasağa uymasam. Paris'te. Her kayıp. Yüzü ekşimiş. New-York'ta Washington'da. Hemşerileri-min en tutucuları. İspanyol İmparatorluğu'na karşı zaferimiz. Webb böyle düşünmüyordu ama okurlarının antipatilerini dikkate almak zorundaydı. pek parlak bir biçimde sıyrıldığım söylenemeyecek bir sorumluluk! Benim haber kaynaklarım. Semerkant Elyazması'ndan tek söz etmiyordu. Annapolis Gazette and Herald'm yazılarından. meydana gelen ve 1906'da tüm dünya gazetelerinde yer alan patlamayı öngören ilk gazete oldu. — Vahşi dünya Annapolis'e büyük adımlarla yaklaşıyor ve siz Benjamin Lesage.Bu konuşmayı 1899'da yaptığımızı belirtmeliyim. Pek fazla dostum yoktu ve bu yalnızlığım. Sadece İran konusunda gazetecilik mesleğimden söz edebilirim. Kentim ve gazetem bunu bana borçlu. Düşüncesinin ürünlerini sunmak üzere beni seçmiş ol179 ması da gururumu okşuyordu. Oluşmakta olan olayları. Deniz Aka-demisi'nin merkezi Annapolis için durum farklıydı. Uzun mektubunda kendisiyle ilgili hiçbir şey yazmamıştı. Artık ayda bir gönderdiği haberlerin ritmine kendimi kaptırmıştım. Çar ile Mikado arasındaki 1904-1905 savaşı ya da Rusya'daki karışıklıklar hakkında sanırım yazdıklarımın hiçbiri kayda değer değildi. Elyazması hakkında bana bir yanıt mı borçluydu? O borcunu ödemişti. O tarihte ailem. kısa İran deneyimimle değil. Gazette. doğduğum yerde. parmakları bir canavarın pençesi gibi kıvrılmıştı. . Birliklerimizin yalnız Küba ve Porto-Rico'ya değil aynı zamanda Filipinlere kadar gitmesine yol açan İspanyolAmerikan Savaşı'ndan hemen sonraydı. daha başka bir şey beklemiyordum.

Hiçbir armağan. Gümrük İdaresini kendi memurlarının denetimine vermektense. Bu fotoğrafm klişesi. yetenek180 siz yöneticiler yüzünden onurları kırılan Rusların öfkesi.Olayları okuyuculara sunma biçimim. İran'ın en nefret edilen kişisi olduğunu söylemeye gerek yok. fotoğrafı çekildi. Kraliyet Yüksek Konsey üyesi. Defterdar.toplama zorunda kalışının İran üzerindeki yıkıcı etkileriyle yetineceğim. Tahran Çarşısında elden ele dolaşmaya başladı. Posta ve Telgraf Bakanı. Sivastopol başkaldırısı. Bunların en önemlisi. işte bu karışıklıklar sırasında meydana geldi. Ancak bu iş. Ayrıca vergi sistemini düzenlemekle görevliydi ve yeni kervan vergisi adıyla bilinen katırların yükünden alman vergiden o sorumlu tutuluyordu. dünyanın beklediğinin aksine. Hazinesi her zamanki gibi boştu. Onbeş yıllık bir süre boyunca! Bu imtiyazın ne demek olduğunu ve Avrupa devletlerinin bundan hiç hoşlanmayacaklarını bilen Çar. Çar'm yenilgisi ile sonuçlandı. Kimsenin unutmadığı bu olaylar üzerinde duracak değilim. 181 XXXIV . sürekli iflasın eşiğinde olan güneyli komşusunun bu parayı ödeyeceğinden emin olmak için. Kronstadt Ayaklanması. Moskova olayları görüldü. Donanması yok oldu. bu denli zehirli olamaz! Saint-Petersburg Yönetimi. sadece. Koruyucusu devrilene kadar da öyle oldu. kutlandı. İktidarın en yüksek basamaklarına kadar yükselebilmişti. Arasıra kovulması için sesler yükseliyor ama adam yerinden oynamıyordu. vesayet altına almak! M. özellikle Nicolas linin 1906'da bir Parlamento -Duma. Belçika asıllı bir Bakan.5 milyon ruble vermişti. bu işi kendi adına yönetecek birini aramış ve Belçika Kralı Leopold H'yi bulmuştu. Bu çevrenin siyasal amacı. Pasaport Dairesi Başkanı ve Gümrük Genel Müdürü idi. Çar. molla kılığına girmek gibi aptalca bir düşünceyi uygulamaya koyduğu gün başladı. M. M. Şah 1900 yılında Contrexeville'deki kaplıcalara gittiği sırada ortaya çıkmıştı. gülmeler. alkışlar arasmda Bakan1 in çevresi alındı. Bundan sonra da Şah'm çevresinde. Çardan borç istemiş o da 22. onunkisinden çok farklı idi. Naus'un molla kılığında gitmek geldi aklına! Kıkırdamalar. birkaç gün sonra. Son derece basit bir olay. Naus'un durumu çok sağlam görünüyordu. devrimin ilk belirtileri. İran'daki en hayalperest kişilerin bile düşleyemeyeceği kadar çabuk oldu! İki aşamada! Önce Japon Savaşı! Savaş. Naus admda biriydi. sayıları otuzu bulan Belçikalı danışmanlar görülmeye başlandı. Şah tüm çevresindekiler ile gitmek istemiş buna da parası yetmemişti. daha doğrusu çevresindeki gericiler de bu adamı tutuyordu. M. kimseyle paylaşmadan. Şirin'e göre. Örneğin. İran Gümrük İdaresine el koymuş ve alacağını gümrük gelirlerinden kesmeye başlamıştı. Belçikalı bir danışmanın verdiği maskeli baloya." Bu pek de yalan sayılmazdı. Saint-Petersbourg resmi basınında açığa vurulmuştu: İran'ı ve Basra Körfezini. Prenses asla şunları yazmazdı: "İran Devrimi. Sonra sırasıyla. Potemkin zırhlısı subaylarının isyanı. Naus'un.

Çadırlar loncalara göre gruplanmıştı. Suçlu gizlenecek olursa.Şirin. Bahçenin ortasında. 1 Ağustos'ta oniki bin kişi! Bir İngiliz bahçesinde yükselen bu Acem kenti. Sadece. bir seccade ve birkaç kitap getirmişti. Çar'ın Truva Atı rolünü üstlendiğine göre. Gizli örgütler yıllardan beri çalışmaktaydı. Resmi makamların tanıdıkları tek dokunulmazlığı olan yer. Bu nedenle 19 Temmuz 1906'da bir grup tüccar ve çarşı sarrafı. Kazaklar sokak başlarını tutmuştu. geniş elçilik bahçesinde bulduğu bir köşeyle yetinmişti. dostum Fazıl. Arasıra gülerek bakarım. meslektaşlarının üzerinde büyük etkisi vardı. Tıpkı Rusya'daki gibi bir Parlamento kurulmasmı istiyen bildiriler dağıtıldı. Acemlerin dediği gibi bast yapılmış. Mutlakiyet rejimine karşı olan örgütler bazen Cemaleddin'e hatta bazen de Mirza Rıza'ya bağlı olduklarını açık açık söylüyor-ladı. Onun asıl kabahati. bazı arkadaşlarıyla elçiliğe gelmiş ve hararetle karşılanmıştı. . bu yerlerin pek güvenli olmadıklarını göstermişti. Hiçbir karışıklık. Temmuz 26'da beş bin kişi olmuşlardı. elçiliğe sığınabilirler ve korunabilirler miydi? Yanıt olumluydu. Önce Naus'un sonra bütün Hükümet üyelerinin gitmesi istendi. tüccarları tehdit etme biçimiydi. bir türbenin dokunulmazlığında pasif direnişe geçmişlerdi. Naus! Şirin resmin arkasına şöyle yazmış: "Onca suç için ceza görmedi. İngilizler en güzel odalarını vermek iste182 diler. Aynı günün akşamında. gerçekten tuhaf bir görüntüydü. Hemen bir düzen kurmuşlar. bilinçsiz davranış ve isabetsiz bir seçimde bulunma ile suçlanabilirdi. Türk. gelenlerin sayısı sekiz yüz altmışı bulmuştu. hafiflik. Çarşı askerlerce açılıp halka yağmalattırılacaktı. hiçbir gürültü yoktu. babasmın tek vârisi olarak. Tah-ran'm pek çok yerinde türbe vardı: Şeyh Abdülâzim Türbesi. güvenlik güçleri gelip onu oradan çıkartamazdı." Naus'un herhalde din adamlarıyla alay etmek gibi bir niyeti yoktu. yabancı elçiliklerdi. kır bıyığı ile rahatlıkla dindar bir patrik de olabilecek molla kılığındaki M. Geniş kültürü ve bilgisiyle. Ne var ki Cemaleddin olayı. nöbetçi kulübelerinin arkasma bir mutfak yapmışlardı. Gelenler teşekkürler ve temennahlar ile ayrıldılar. Avusturyalı kılığına girmiş. Hâlâ saklarım. 23 Temmuz günü. ancak o kabul etmeyerek. Onun konumunda birine. Bu bin yıldan bu yana. Bast ların en küçüğü. Üç gün sonra. Ev sahiplerine de dişlerini sıkıp gözlerini kısarak eşyalarmı yerleştirmesini izlemek kalmıştı. bir kabahat için lanetlendi. İngiliz maslahatgüzarına başvurarak önemli bir konuyu görüşmek istediler. Ertesi günü otuz tüccar daha gelmişti. Tophane Meydanmdaki tekerlekli toptu. Japon. Koca kazanlar bahçedeki "mahalleler" arasında dolaşıyor ve yemek servisi üç saat sürüyordu. ortalarında hemen ön planda. Resmi makamların yaydığı sö^dentilere bakılırsa korkunç cezalar verilecek. Henüz otuz yaşında olmasına karşın. çarşının en zengin adamı sayılıyordu. Şayet tutuklanma tehlikesiyle karşılaşacak olurlarsa. kendisini unutturması gerektiğini anlamamış olmasıydı. bir halının üzerinde kırk kadar kadın-erkek. bunlardan birini bana gönderdi. Şah Ahırları gibi. beyaz sakalı. Bir başka deyimle. yani sığınmada bulunulmuştu. Bunun için bir çadır.

Bir avuç insan değil. RozeKhıvan lardan çekinmelerini öğütlemişti. Bast 'in başlamasından bir ay bile geçmeden. Saint-Simon'un. her biri kendi ilacını öneriyor. Hüseyin'in çektikleri için ağıt yakıyorlardı. Fazıl'ın çevresini Çağdaşçılar almıştı... okyanuslar kadar fark vardı. bir yıl önce Fransa'da oylanan ve Kilise ile Devleti birbirinden ayıran yasa metnini gazeteden kesmiş. mollaların çoğu. Ağustos'un 7'sinde elçilikte on altı bin Basti vardı. Kent sokakları ıssızdı. Çağdaş doktorlar. kendilerine ağlıyor. olmazsa demokratlar molla-laşma zorunda kalacaklar. Hatta demokrasi. Cemaleddin. İsa'nın çilesine eş değerdeydi. Malkom Hanı'ı o dönemin belgelerinde aramasınlar. Avrupa'dan gelen her şeyi red ediyordu. Fazıl. istekleri kabulden başka bir şey kalmıyordu. Şah'a. anayasa düşüncesine sıcak bakıyorlardı. Fazıl'ın dostları bu gösteriden uzak duruyorlardı. Bir kısmı. Şah'rn keyfî yönetimine son vermek için. "Başucunda pek çok doktor var. Gizli ya da yarı gizli örgütlerdi bunlar! Aralarındaki konuşmalar sık sık Japonya. Genç-yaşlı." Şimdiki halde hepsi aynı siperde. yüzlerce insandı. çünkü az ötelerinde mollalar toplantı yapmaktaydılar. O dönemi daha yakından incelemek isteyenler. gelecek onun olacak. gelenekçi doktorlar. Rousse-au'nun ve Waldeck-Rousseau'nun Fransa'sını biliyorlardı. Robespierre'in. Onlara endişe ile bakıyor ve dinliyorlardı. Malkom Han. İsfahanlı bir Ermeni ve en eski muhaliflerinden biri olan Malkom Han'ı seçmişti. encümen şeklinde örgütlenmişlerdi. meşrutî bir hükümdarın söylevini Parlamentoda okumayı düşlemişti. Bir çadırdan diğerine. Kitabm insanlara. Bast yaparak yüzlerce kişi haline gelişlerini. Hüseyin'e ağlıyor. mollalar demokratlaşma. Din adamları bölünmüştü. Onu kim iyileştirirse. İran'ın ilk Parlamentosu 7 Ekim'de toplandı. Ünlü tüccarların hemen hepsi "göç" etmişti. Doktrin tartışması bir yana. nargilesini ve düşlerini getirmişti. Şah Tahran'da doğrudan. aranızda danışarak görün" demiyor muydu? Sonra kurnazca şunu ekliyorlardı: Şayet Müslümanlar. taşrada dolaylı seçimlere gideceğini ilan etti. profesyonel ağlayıcı takımı Roze-Khıvan lar. halkın çektiği çileyi de İmam Ali'nin oğlu Hüseyin'in çektiklerine benzetiyorlardı. Zaten Hüseyin'in bir Müslüman olarak çektikleri. yeni doğmakta olan devlet183 lerini bir anayasaya sahip olarak örgütleselerdi. Hararetle tartışıyorlardı. İran'a ağlıyorlardı. İmam Ali de yok edilemezdi. . elçiliğe. kanlı veraset savaşları da olamazdı. çevirmiş ve dostlarına dağıtmıştı. aynı bahçede bulunuyordu. kendilerini demokratik biçimde yönetmelerini söylediğini belirterek karşı çıkıyorlardı. Rusya ve özellikle dilini konuştukları Fransa hakkında oluyordu. Ama alçak sesle. onu son Londra'da bulunduğunda konuk etmiş olan.Her sığınmacı. İngiliz'i andırır muhteşem bir ihtiyardı ve bütün ömrünce. Taht adma konuşma yapmak üzere Şah. parlamento ve çağdaşlaşmayı bile! "Kur'an varken anayasaya ne gerek var?" diyorlardı. Peygamberin Medine'ye hicretine. Fransızca kitap ve gazete okuyor. Şirin'in mektuplarından birinde yaptığı soğukkanlı yorum beni etkilemişti: "İran hasta" diyordu. Elçilik bahçesinde. Kitap: "İşlerinizi. Cemaleddin'in dostu. Çağdaşçılar buna. Bu devrim başarılı olursa.

Neto-Jersey Princeton Üniversitesinde 185 öğrenci olan Howard C. Gazette'in müdürü daha ılımlı olmamı istedi ama okuyucu mektuplarından. "Sultanın Gölgesi" gibi. bir coşku ve bir kuşkudur. birkaç hafta sonra Annapo-lis'e gelerek. Amerikan Presbiteryen Kilisesi tarafından yönetilen Tebriz Erkek Okulunda bir öğretmenlik aldığını haber verdi. Uygarlık. Onu . onun için tavsiyelerimi ve öğütlerimi almaya gelmişti. Parlamentonun bulunduğu Baharistan'a yürümesi için kışkırtıyorlardı. Çar'ın ajanlarına ve daha çok da yobazlara fırlatıyorlardı. Gazetelerin ve dergilerin sayısı bir ay içinde doksana çıkmıştı. Hemen yola çıkmayı planlıyordu." Yanıtımda. yöneticilerini adlarıyla değil unvanlarıy-la tanır: "Krallığın Güneşi". Ya da daha tantanalı biçimde Yeniden Doğuş Borazanı gibi adlar. Baskerville. Bachelor of Arts diplomasını almış ve anlattığım olayları yakından görmek için İran'a gitmek hevesine kapılmıştı. Onun yazdığı bir cümle. bir takım mollalar çarşıda yandaş edinmek istediler. İran farklı olacak mı? Ben. bir heyecan. yazım senet yerine geçti. Prensesin yazdıklarına kendimi öylesine kaptırmıştım ki. Batı uyuyamayacak gibi bir sezgim var. Karikatürcüler oklarını Saray dalkavuklarına. Her gün yeni dernekler kuruluyordu. BaskerviUe'den geliyordu. Demokrasi çağını başlatmış olan Malkom Han'a da unvanların en ünlüsü verildi: Nizamülmülk! Şaşırtıcı İran! Çalkantılar arasında onca değişmez. endişeyle soru yağmuruna tutan okuyucu mektupları alıyordum. değişimler arasmda onca kendisi olan! 184 XXXV Doğu'nun uyanışına katılmak bir ayrıcalıktır. Eşitlik. İranlı çocuklara İngilizce ve Fen dersleri verecekti. doğmakta olan demokrasiye güvenerek "Evet" diyordum. "Gökyüzünün Korkunç Kızı" yaşlı İmparatoriçenin karşısına dikilen lejyoner ordu olduğu için. İnanasım gelmiyor: İran'da artık yobazlık öldü.. Gözlerini bir karış yukarı kaydırmadan. Asya'dan korkuyorlardı. Arasıra bir kişi durup onlara bakıyor. yabancı diplomatların rehin alınmaları. İstedikleri kadar yırtınsınlar halk ilgilenmedi.Hayyam'ın yaşadığı dönemde olduğu gibi bugün de İran. onaylandığımı anladım. Uyuyan beyninde ne gibi hayırlı ya da canavarca düşünceler yeşermişti? Uyanırsa ne yapacak? Kendisini sarsanın üzerine yürüyecek mi? Beni. Sonunda kentin en saygm üç uleması geldi. "Dinin Temel Direği". en kısa yoldan evlerine dönmelerini istedi. 1900 yılındaki Pekin Boxers isyanı. Özgürlük gibi adlar taşıyorlardı. yazılarımdan en güzeline başlık yaptım. Şirin şöyle yazıyordu: "Geçen cuma. daha ilk sayısmda kapışılıyordu. Bir Anayasa ve İnsan Hakları Yasası çıkartılmıştı. Bu mektuplardan biri. bu yolculuğa çıkmasını teşvik ediyor ve çıkacak olursa bazı dostlarımın adlarını vermeyi vaat ediyordum.. Bunlardan İngiliz basınında ya da liberal Ryech veya sosyal-demokrat Sovremenny Mir gibi Rus gazetelerinde söz ediliyordu. sonra geçip gidiyordu. Tahran'ın mizah gazetelerinden biri. bana bayağı dokunmuştu: "Bu yüzyılın başında Doğu uyanmazsa. Anayasayı din dışı bir yenilik diye niteliyor ve halkı. Başarısız oldular. Daha hâlâ belleklerinde." İşte bu son cümleyi.

Alçak ve enine yayılmış bir bina idi. Dostça bir yanıttı. Öbür gün de Tahran'a gitmeyi düşünüyorum. Konuşmaya başlamadan önce. Beni. Yine de bir an önce Baskerville'i görmek istediğimden doğru Presbiteryen Okuluna gittim. neşe kayboldu. Büyük Çarşı'yı. Baskerville'in gidişi. boş yere bir gülümseme aradım. Kayısı ağaçlarının arasında yer almıştı. Ama yakmda gidebileceğimi hiç sanmıyordum. Benim bunca kötü bir gezgin olmama esef ediyordu. oradan da Se-lanik'e hareket ettim. bakışlar kaçamaktı. her türlü sanıklıktan arındırıldığıma dair resmi bir yazı almış. Adalet Bakanlığından. İstanbul.kutladım ve düşünmeden konuşarak İran'a gidecek olursam onu görme vaadinde bulundum. Parmaklıkların üzerinde ve damda gösterişsiz iki haç ve kapının üstünde yıldızlı bir bayrak vardı. Yani artık tüm İran topraklarında serbestçe dolaşabilirdim. Her geçen gün daha büyük etki kazanan Fazıl'a yazmaya karar verdim. adı Binbir Gece Masallarında geçen mavi caminin kalıntılarını görmeden gitmeyi nasıl düşünürsünüz? Günümüzde yolcuların çok acelesi oluyor nedense. Bu adı söyler söylemez. — Ağır bir sorumluluk! Yüzünde. Yanıtını üç ay sonra aldım. Trabzon ve sonra katır sırtında Ağrı Dağı üzerinden Tebriz! Sıcak bir haziran günü Tebriz'e vardım. bir günden fazlasına layıktır. Buraya kadar gelmişken. Burası var olduğundan beri sürdürülen bir âdettir bu! İçtenlikle üzüntülerimi beyan ettim. durumumu düzeltmek için bazı girişimlerde bulunmama yol açtı. Ermeni mahallesindeki kervansaraya yerleştiğimde. Bana birden bitkin ve çökmüş gibi geldi. Yüz sıkıntılı. hava ağırlaştı. Uzun bir sessizlikten sonra: — Howard'in arkadaşı mısınız? diye sordu. sakallı kızıl saçlı bir rahibin yanına götürdü. İranlı bir bahçıvan bana doğru geldi. Bakışları yalvarır gibiydi: . Gerçi istiyordum ama yersiz suçlamalar nedeniyle henüz bu yolculuğu erken buluyordum. — Tebriz. Daha fazla beklemeden Marsilya'ya. — Eşyalarımı kervansaraya bıraktım. güneş damların hizasına inmişti. onu gönderiyordu. Size özel muamele yapmıyoruz. babaca yaklaşımlar yok oldu. — Bir bakıma İran'a gelişinden sorumlu sayılırım. sizde öğretmenlik yapan Howard Baskerville'i görmek içindi. beni gece konuk edebileceğini söyledi: — Aniden gelip bizi ziyaretleriyle onurlandıran vatandaşlarımız için her zaman boş bir odamız var. hararet söndü. tozlu belgelerden biri yüzünden sınırda tutuklanmaktan ve elçiliğe haber ulaştıramamaktan korkuyordum. Yeni beyaza boyanmıştı. Savunma yapmak zorunda kaldım: — Aslında Tahran'da işim var. Millet Meclisi'nde sözü geçenlerin başında geliyordu. Şirin'e asla yazmayacağıma söz vermiştim. Şah'ın katilinin suç ortağı sanılmıyor muydum? Tah-ran'daki değişikliklere karşın. Tebriz'e kadar gelişim.

onlar da Howard'i destekliyor ve kalmasını istiyorlardı. Do186 187 ğu'ya duyduğu ilginin geçici olduğunu mu söylüyorsunuz? Yerinden sıçradı: — Tanrım hayır. Bunu belki siz başarabilirsiniz. ama Baskerville ile değil. size pek çok kişiyle başımıza geleni anlatmaya çalıştım. Tek çözüm Baskerville'in sakinleşmesi. Birkaç dakikadan beri odasındaydım. ondan hiçbir şey istememiştim. En umursamaz biçimde: — Siz Howard'in birkaç ay içinde cesaretini kaybettiğini. Onunla olan sorun. İngilizlerin. Anlıyorsunuz ya? Bu böyle devam ederse bu kentte kalamayız. bir öğretmen öğrencilerinin kaydettikleri ilerlemelere hiçbir sevinç göstermezse ona derhal Amerika'ya dönmesini tavsiye ederim. Bir bakıma bugüne kadar gelen en iyi öğretmen. Baskerville'in gitmesi. aileler varsa yoksa o diyorlar. Herhangi bir kuşku duymam için bir neden yoktu ama adamın kendini savunmadaki heyecanı beni rahatsız diyordu. değil mi? Bundan sonra rahip sustu. güler geçerdim. horozlar. İçini çekti: — Dün sabah. aksi halde Misyonunun kapanması istendi. en genç olanlar bile. Yaptığımız işin yararlı ve hayırlı olduğuna inanıyorum. hepsi Baskerville için. onuherhangi bir şeyle suçlamamış-tım. Çalışmalarımıza katkıda bulunanlar buna inanmasa. bizi her zaman desteklemiş olanların öfkesini çekeceğimden korkarım. her tonda. Üç saat sonra bir başka gösteri yapıldı. nasıl olsa gitmek zorunda kalırmışız. Bu çok insanca. Başımı nazikçe sallamakla yetindim. Howard'i görmek istedim. En önemli iki din adamının liderliğinde. İşini kolaylaştırmayı görev bildim. — Howard'la konuşmadmız mı? — Belki yüz kere. Ama Baskerville görünüşle yetinmiyor. öğrencilerini çok iyi yetiştiriyor. heyecansız olabiliyor. kapımızın önünde bir gösteri oldu. Koca parmakları sinirli biçimde piposunu sıkıyordu. Misyonun kaderinden önemlidir diyor da başka bir şey söylemiyor. Doğu'nun Uyanışı. Bazen. Şahın ve gerici mollaların aleyhine kışkırtıyor. Gerçi sözleşmesini iptal edebilirim ama bunu yaparsam. bir yabancı olduğunu unutması! Buradaki insanlar gibi giyinmekle. her üslupta. Bir sıçrayışta ayağa kalktı: . Okulumuz kentin en iyi okulu. Papazın bir an gözü parladı. Siyasi savaşa atıldı. Anayasayı övüyor. Anayasa devrimi başarısız olursa. Arkadaşınızla işin tam tersi oluyor ve bu yüzden son derece endişeliyim. Onları zorlayan hiç bir şey yok. Onun burada "Adem'in Oğlu" yani gizli örgüt üyesi olmasından bile kuşkulanıyorum. öğrencilerini Rusların. genelde düşmanca bir ortamda buraya gelmeye gerek görmezler. Devam etti: — Bir misyoner İranlıların acılarına ilgisiz kalırsa. Böyle bir söz vermeksizin.— Burayı onbeş yıldır yönetiyorum. helvalar. benimle bile yörenin lehçesiyle konuşmakla ve pilava bayılmakla yetinse. Misyonumuz bugüne kadar bu kadar çok hediye almamıştır: kuzular.

Baskerville! Tekrar dönüp Rahibe baktım. neden böyle düşündüğümü anlar.— Arkamdan gelin.. Az sonra kurban ortaya çıktı. morarıyor ama dayanıyor. Tam o sırada oyunculardan biri ortaya atıldı. müminleri ağlamaya. anlatıcı darbelerin ve çığlıkların gürültüsünü bastırmak için daha çok bağırıyordu.. yarıdan yukarısı çıplak. Onu sessizce izleyin. cilt ince. yüzünü buruşturdu. bu trajedi ortamında komik kaçan bir de hotform şapka 191 giymişti. Bir çocuğun ya da çok kısa boylu bir adamın kafasının üzerine bir koyunun kopmuş kafasını oturtuyorlar. bizlerse dama taşı! İşin doğrusu bu.. Siyah bir fışkırtı! Acının tiyatrosu da bu! Bin yıllık çile gösterisi! Kırbaçlanma arttıkça. kıpır kıpır insanlar. üzerlerine de tam yerinden delinmiş beyaz bir çarşaf örtüyorlar. Ömer Hayyam 188 XXXVI Duvarlarla çevrili bir bahçenin alacakaranlığında. Adamın biri ortaya çıktı. sahnede sıçrayıp döneni-yordu.. Kendisine birkaç da taş atıldı. DÖRDÜNCÜ KİTAP DENİZDE BİR ŞAİR Oyunu oynayan Tanrı. Kafası kopmuş olan. ağlıyordu ve gördüğüm kadarı ile. Baskerville'i nasıl ayırdetmeli? Tüm yüzler öylesine yağız ki! Bir ağaca yaslanmış. demir kaygan. Gözlerini kırpıştırmakla yetindi. Ben bile kendimi tutamayıp bağırdım. kan dökmeye çağırmaktaydı. Çevreme bakıyorum. salıverir hiçliğin kuyusuna. Onun için dünya dama tahtası. Halk yine de avaz avaz bağırıyor. hiçbiri eğlenir görünmüyordu. Kanatması için otuz-kırk darbe vurması gerek. halkın bağırması da artıyor. bağırmaya. kaygılarımı paylaşırsınız. Gördüğünüz gibi yarattığı izlenim dehşet verici! Piposunu çekti. O da bana anlatma nezaketindeydi: . Sanırım nerede olduğunu biliyorum. soğuk bir gülümsemeyle beni yatıştırdı: — Bu çok eski bir hile. gönüllü olduğunu söyledi. Hatta. İçi aydınlatılmış bir kulübenin önünde tuluat yapılıyor. Sonra yerini garip bir adama bıraktı.. bizler birer oyuncak. yerde sürükleniyordu. elleri zincirli. zincirleri havaya fırlatıyor. çünkü adamın kafası kopmuş. dehşet içinde rahibe baktım. kanlı boyun üst kısımda kalıyor. kılıcıyla tehditler yağdırdı. omuzlarından çıplak sırtına kaydırıyor. Bıkar sonunda. duruyorum. Kalabalık çığlık üstüne çığlık attı. gerisi laf-ı güzaf. Acıya gönüllü! Yalm ayak. nerede olduğunu göstereyim. Anlatıcı ve ağlayıcı Roze-Khvan'lar. Asıl tuhaf olanı. BaskerviUe'in bir Amerikalı gibi giyinmiş olması idi. Başımı çevirdim. Öyle bir biçim veriyorlar ki.. lanetlendi. Rahibi saymazsak.

Farkına varmadan ben de ağlamaya başladım. Bana karşı güttükleri . sıcak çorba kâsesini dudaklarma götürdü. Çevremde iniltiler yükseliyordu. İranlılar geçmişte yaşıyorlarsa. yine sessizliğe büründü. koca koca sakallıların. özgürlük simgesi olan her şeydir. Gözlerim arkadaşıma takılmış. Bir kısım mollalar rahatsız oldu. heyecanla ayağa kalkmasını bekliyordum. Çevremdekiler bunu gördü. Tören bitmez gibi geliyordu. perişan. ülkenin en yararlıları. ama bir haçın ve yıldızlı bayrağın gölgesinde. Sonra güçlükle: — Bu ülkeye geldiğim zaman. Kalabalığı duymaz olmuştum. Bir saat sonra. bin iki yüz yıl önce işlenmiş bir cinayete ağlayıp sızlanmalarını anlayamı-yordum. kalabalığa karışmış. sonra bir robot yavaşlığı ile diz üstü çöküyor. büyük bir gürültü çıkararak Basker-ville'in çevresinde döneniyordu. bir çorba kâsesinin önünde buluşabildik. Posta: Avusturya-Macaristan'dır. Şimdi ise anlıyorum. Hüseyin'in ölümünden etkilenip cinayeti açıkça kınamak durumundadır. Sarayda bulunan bir elçi. Benim öğrencilerim. sahnede ağlıyor! O sırada. — . en ustaları olacaktır ama diğerlerinin onlara satılmış gözüyle bakmaları nasıl önlenecektir? Geldiğimin haftasında. Baskerville Tebriz'de olduğundan beri. Yol: Rusya'dır. bundan mutluluk duyuyorlardı. Bir gün.. Tabii ellerinde her zaman bir Avrupalı bulunmuyor. şapkasını düşürüyor. Sonra. heyecanlandılar ve bana iyileri temsil eden dürüst elçi rolünü oynattılar. sarı saçları ortaya çıkıyor. ya da Amerikalılar gibi eğitim görecekleri benim sınıfıma yollayacaklar. Geleneğe göre. en iyileri. korkmuş. Ray. Çocuklarını Presbiteryen Okuluna göndermenin yanıtını bulmuşlar. kendi kendime bu soruyu sordum ve yanıtını. Bizler için çağdaş yaşam. Misyon'da. — Tam üstüne bastınız. güneş ışığı gözyaşlarmı belir-ginleştiriyor. yürüyordum. o geçmiş vatanları olduğu içindir. diye mazeret beyan etti. siyah giysisinin üzerine çiçekler yağdırılıyordu. ve de bilimlerin öğretimi: Amerikan Presbiteryen Misyonundan Baskerville'dir. Aramızda sıkıntılı bir sessizlik vardı. Onunla karşılaşmak için acele ediyordum. onlar içinse yabancı egemenlik anlamına geliyor. bu role hep o çıkıyor. Baskerville kıpırdanıyor. Bugün buraları yabancı bir diyar olduğu ve bu diyarda onlara ait hiçbir şey bulunmadığı içindir. Rahip bizi yalnız bırakmıştı.. tıpkı Ataları gibi aynı cümleleri on yıl boyunca anırsmlar diye geleneksel okullara gönderecekler. dedi. — Acele etme. yere uzanıyor. Telgraf. Öksürdü. Yeni yüzyıl henüz başlıyor. — Batılı ruhuma dönmem vakit alıyor. İran'ın bütün sefaletini görmüş oldum. Tebrizliler için iki seçenek var: oğullarını ya. "Ben oğlumu İmam Hüseyin'e ağlayan öğretmene emanet ettim" diyorlardı. Ağlayan.. Baskerville'in gözlerindeki kızarıklık geçmemişti. kılıçlı adam.— Bu törenlerde daima bir Avrupalı bulunur ve tuhaf ama hep "iyileri" temsil eder. Ertesi gün öğrencilerimin velileri geldi. şaşkın yüzleri inceledikçe. onun yerine bir Türk'ü ya da açık renkli bir Acem'i çıkartıyorlar. Mükemmel bir oyun sergiliyor. Banka: İngiltere'dir. gördüğünüz törenlere benzer törenlerde buldum.

sarhoşluğu ve zındıklığı övüyorsunuz" dedim. Sonra. Beni ağlar görmeselerdi. bir adam gelip beni gördü. benim ne derece başarılı olduğufnu kanıtlıyor. başkalarının felaketini küçümsememektir. — Senden hiçbir şey gizlemeyeceğim. bir büyükbaba gelip beni gördü. Bunu smıfta söylüyorum. onun aleyhinde olanların görüşlerini anlattım. minnet göstermenin bir yolu buydu. ekledi: — Onlara Hayyam'dan da söz ettim. Ama bütün aileler böyle davranmadı. Kabul ettim.. Tebrizli mollaların ondan geri kalmadığını söylememe izin vermezlerdi. seni suçladıkları suçla övünüyorsun." Ben de "Böyle söylemekle Hayyam'a hakaret etmiyor. Beni ağlarken gördüklerinde benim yabancılara özgü umursamazlığım olmadığını gördüklerinde. ben. Afacan bir çocuğa benziyordu! — Yani şimdi sen. Ana ve babaları da. Hangi konuda dersin? Hiç tahmin edemezsin! Darwin teorisi üzerinde! Ülkedeki siyasi kargaşa ortamında. hatta biri şikâyet bile etti. Sadece basit bir eylem. Davranışını anlıyordum ama yine de kuşkuluydum: — Yani sence. Benim vicdanım. Yani sen yoksa "Âdem Oğullarından" mısın? — Rahip bunu da mı söyledi? Benden çok söz etiniz gibi bir izlenim içindeyim. başka toplantılara da gittim. Değişik konularda konuşmalar . Ertesi günü. Bundan iki ay önce. Howard bir çocuk gibi güldü. tacı ve sariklıkıfr sarstım ve öğrenciler bana hak verdi." Tabii bir tekinin bile adını bilmiyordu ama ne önemi vardı? Ona göre. Konuşmam sıkıcıydı ama salon doluydu ve beni büyük bir hayranlıkla dinliyorlardı. İran'ın sorunlarına çözüm yolu. yapabileceğim en iyi işin Tebrizli çocuklara doğru dürüst eğitim vermek olduğunu söylediler. bana geldiler ve ağlamanın bir işe yaramadığını. Önemli olan tek şey. Ağlamak reçete değil. Rahibin önünde bana dedi ki: "Hayyam sarhoş bir zındıktır. İran'ın fazladan bir goygoycuya gereksinim duymadığını. şayet ağlamamış olsaydım. Torunu ona her şeyi anlatmış. — İkimizin tanıdığı bir başkası yok da. Bana. Milyonlarca Amerikalı ve 192 193 Avrupalı'nın Rubaiyat'ı başuçlarından eksik etmediklerini anlattım. Encümen'de bir konuşma yapıp yapmıyacağımı sordu. Bana dedi ki: "Biz de Amerikalı şairleri çok sayarız. genç Amerikalı. sakalsız. Rahip az daha boğuluyordu. Marifet de değil. yeni doğmuş bir bebeğinki kadar temiz. Darwin hakkmda bir sürü bilgi topladım. — Bunu sınıfta söylüyorsun. Koskoca bir deve benziyordu ama bir o kadar da utangaçtı. yabancılara benzesin istiyorlar. ağlayıcılara katılmaktan mı geçiyor? — Ben bunu demedim. bunu eğlenceli buldum. Ben de sana aynı şeyleri söyleyecektim. bana gelmezlerdi.düşmanlık. Presbiteryen Misyonu Okulunun küçük öğretmeni. — Akıllıca sözler. Kimse gözyaşı dökmeye zorlanmamalı. Onlar yabancılar. Ben. Fitzgerald'ın şiirlerini ezberlettim. benim çocuklara bugünkü Şah'ın kokuşmuş olduğunu.. öyle mi? — Evet. Sadece Rahip huzursuz oldu. — Ne var ki. Benim kendime gelemediğimi görünce.

Oysa Fransızca ve alçak sesle konuşmuştum. kerpiç bir evin önüne vardık. çocuklar oyunlarını yarıda bırakıp. gözlerimi ovuşturdum: — Fazıl! Birbirimize sarıldık. Fazıl ve onun üç arkadaşı. Birbirlerini sadece ismen tanıyorlardı. Tebriz Çarşısında pek az dükkân açık kalır ama sokaklar hareketlidir. Tam oturacağımı sandığım sırada. tarihi bir anıt ya da kutsal bir yadigâr oluverdim. Fazıl. ağaçlıklı küçük bir bahçeden geçtik. İran'a gelişine benim neden olduğumu söyleyince. Onun yanında olduğum için ben de kardeşçe kucaklandım. 195 Howard'ı Fazıl'a takdim ettim. Zaten bu sıvası dökük duvarlar. Yanında oturanlara kaçamak bakışlar fırlattı. değerli bir konuk olmaktan çıkıp. yedi kez vurduktan sonra kapı gıcırtıyla geniş bir odaya açıldı. Onları. Fazıl. gelip karşımda durdu: — Benjamin! Yerimden sıçradım. Erkekler köşe başlarında. huyu olmadığı halde. . Sonunda paslı bir kapının önüne geldik. onlar da senin benim gibi bir dünya düşlüyorlar. bir yılı geçkin bir zamandır gelmiyormuş. odanın karşı köşesinden bir adam ayağa kalktı. — Gece gelirim. Seyyid Cemalettin'in dostuydu. çekine çekine yaklaşıyorlardı. — Ermeni mahallesindeki kervansarayda. Baskerville. Rahatsız oldu. Arkadaşım kapıyı itti. hasır iskemleler üzerinde nargilelerini tüttürürler. Howard'mkine uydurmaya çalışıyordum.yaptım. daha da sıcak bir kucaklaşma oldu. Gece yarışma doğru. Anayasa Devriminin temel taşlarından biri olan Demokrat Parlamenterlerin lideri değil miydi? Şu sıralar başkentten ayrılması doğru muydu? Bu soruları kendisine sordum. Oda. gözlerimi kapatıp uzanmak istiyordum. Hiç duraksamadan. arasıra bir öğrencisinin babasına selam vermek için duruyordu. Zaten karşılanışından belliydi. gün içindeki bin bir çeşit kokuyu bastırır. Her yerde. 194 XXXVII Akşamları. O saniye. doğduğu kent olan Tebriz'e. üstelik Howard. "Âdem Oğulları" toplantılarının yabancısı değildi Baskerville. Bu insanlarda müthiş bir öğrenme açlığı var. sadece küçük adları ile tanıttı. Hiçbir yüzü sabit göremiyor. Odadakiler buna alışık olmalıydılar. Tahran'dan son haberleri almak için. Onları tanımalısın. bu samimiyetimizi açıklamak gereğini duydu: — Benjamin Lesage. Ama ben sallanıp duran bir kayığa binmiş gibiydim. cereyandan ötürü sallanıp duran tavandan sarkan lambalarla aydınlanmıştı. kimlikleri bilinmesin diye. bir sokaktan diğerine geçiyor. Nargilenin dumanı. odamda altı kişi olmuştuk. birbirimize masum küfürler savurduk. evlerine uğradığım olur. Yürüyüşümü. ben. geçmesi için kenara çekiliyorlardı. yanıma büyük bir saygı ile. Bunlar aynı zamanda en ateşli Anayasacılar. Sonra yanıt olarak: — Nerede kalıyorsun? diye sordu. sallanıp duran lambalar arasında bulunması hayra alamet değildi.

Birden bir görevli çıkageldi. Kazaklar. Her şey açıkça yazılıymış. Şah'in tahttan indirilmesi halinde. — Ama İngilizler için aynı şey söylenemez? — Hayır ama. Rus Elçiliğine kolayca girip çıkmanın yolunu buldu ve hangi rastlantı ya da hangi hile sonucu bilmem. Ryech gazetesinin muhabiriydi. — Çünkü Çar. Parlamento sözcüğü bile onu zıvanadan çıkartıyor. arasıra yazılarından alıntılar yapardı. Bizi yalnız boğmaya hazırlanmıyor. düşüncelerini kendine sakladı. Fazıl devam etti: — O bir sosyal-demokrat. Panoff büyük bir riske giriyordu. mutlakiyet rejimini geri getirmek üzere bir darbe hazırlığı içindeymişler. 1901 yılında. Parlamento'nun olağanüstü toplanmasını istedim. Çarlık düşmanı. suçlu mollaların tutuklanmalarını önerdim. — Oysa bast olayı Elçilik bahçesinde olmuştu! . Bu. hırsızlık olayları başlatılacak. İngiliz ve Rus elçilerinin bize acele bir nota vermek üzere Parlamento'da olduklarını söyledi. Saint-Petersbourg'dan bir gazeteci beni görmeye geldi. Her halde duymuşsunuzdur. Meclis Başkam ve Başbakan dışarıya çıktılar. Pek çok konuşmacı kürsüye çıkıp durumu kınadı ve önerilerimi destekledi. Tabii bana bu belgeleri getirirken. Bugüne kadar üretim önemsiz miktardaydı. Ondan söz edildiğini duymuştum. her iki devletin askeri müdahalede bulunmak zorunda kalacaklarını söylemeye gelmişlerdi. Ama işin doğrusu bu! Tepki gösteremeyecek kadar afallamıştık. Knox d'Arcy adlı bir İngiliz. milletvekillerinin çoğu beni destekledi. Anayasacılar için kayıp vaka! Bunu otuz kişinin önünde söyleseydim. Tabii bir de petrol var. Kazak Birliğinin kaldırılmasını. Adı Panoff ama yazılarını "Tane" diye imzalıyor. pılılarmı pırtılarını toplayıp gitmek zorunda kalacaklar. Çünkü o takdirde İngilizler. yeni rejime güveni sarsmak için. Çarşıda. Ona teşekkür edip. dönüşlerinde birer kadavra gibiydiler. panik yaratmış olurdum. yerine oğullarından birinin geçirilmesini. anayasayı kaldırmasını is-teyeceklermiş. bunun Hintlilere örnek olmasından korkuyorlar. İranlılar kendi kendilerini yönetmeyi öğrenirlerse. Çünkü başkent. ülke için önemli bir gelir kaynağı olabilir. Londra basını. bir takım dosyalara el koyma fırsatını buldu. Toplantıya ara verildi. sözde İslam'a aykırı olan. Parlamento'dan Londra Antlaşması'nı gözden geçirmesini ve böylece daha adil koşullar elde etmemizi istedim. yirmi bin sterling karşılığında tüm İran petrolünü işletme hakkını aldı.— Encümen'de neden Tahran'da değil de burada olduğumu sordun. O günden beri İngiliz Elçisi beni davetlerine çağırmaz oldu. hükümdarın tahttan'indirilmesini. burnunun dibinde demokrasi istemiyor. Durumu ayrıntılarıyla anlatıp. Elçiler. Fazıl devam etti: — İki hafta önce. ama birkaç haftadan beri Bahtiyari aşiretlerinin topraklarında büyük miktarda petrol çıktı. kendimizi savunmamızı da engelliyorlardı! Baskerville dehşet içinde: — Bu gayretkeşlik niye? diye sordu. Ama bir kaç ay önce Tahran'a geldiğinde. bazı mollalar da Şah'tan.

İran pastasından kendilerine çok az bir parça bırakıldığını düşünüyorlardı. Bütün düşmanlara aynı anda karşı koyamayacakları için. birlikleri görünce. güneyi de İngil-tere'ninkine girecekti. Oysa milletvekilleri kalkmış tutuklanmasını ve Çar'ın elçisine teslim edilmesini istiyorlardı. Konuşmamız uzayıp gitti. başlarında Albay Liakhov olmak üzere. Cesaret edemediler. Yerel Encümenlerden birinin üyeleri. Bunun için bir de önerge vermişlerdi. Ezan sesi ile aydınlık daha belirgin oldu. bir iskemlenin üstüne çıktım. anarşist olmakla suçladı ve amacının İran ile Rusya arasında savaş başlatmak olduğunu söyledi. Baskerville patladı: — Hangi hakla? Fazıl ona babaca gülümsedi ve konuşmasını sürdürdü: — İki diplomatın gelişlerinden sonra milletvekilleri cesaretleri196 197 ni kaybettiler. Oturumu ertesi güne ertelediler. tanıklığı gerekebilir diye onu büyük salonun yanında. 23 Haziran 1908 Çarşamba günü sabahın dördünde. başka bir ülkeye gidene kadar Tebriz'de bir yerlerde saklanıyor. bahçelerini açtılar. Rus etkisinin çok olduğunu. cellatlara teslim edilecekti! Her zaman sakin bir insan olduğum halde. demokrasimizden yüz çevirdiler. bin kadar Kazak. dur durak bilmemiştik. İngilizler istediklerini elde eder etmez. bir uyurgezer gibi ayağa kalktı. darbe harekâtı başlamıştı. Parlamento'nun bulunduğu Baharistan'a doğru yürümekteydi. kendimi tutamadım." Dokunulmazlığımı kaldırıp beni de tutuklayabilirlerdi. buraya geldim. Onlar da Çar gibi demokrasimizi sakıncalı buluyor ve yok olmasını istiyorlar. Ben rastlantı demek istemiyorum çünkü bu işte rastlantının pek rolü yok. Bu önergeyi onaylayacaklar olanlardan hiçbiri sağ çıkmayacaktır. zavallı Panoff'a yüklenmeyi yeğlediler. Böylece sabahı bulduk. ama Fazıl bize Panoff'un belgelerine dayanarak genç İran demokrasisine karşı oynanan oyunları anlatırken. babamm mezarı üzerine and içirim ki 'Âdem Oğullarını çağırır ve Parlamento'yu kana boğarım. Daha sonra öğrendiğim üzere. Gazeteci Parlamen-to'ya benimle gelmişti. Bizim hareketimiz başarı kazanınca. kapı önünde bekletiyorum.. ensesini kaşıdı ve: — Aman tanrım! dedi saat altı olmuş! Uykusuz bir gece. Tartışmış. Çarı bir bölüşme anlaşmasına razı etmiş oldu. Onun için bizi destekleyip. deli gibi bağırmaya başladım: "Şayet bu adam tutuklanacak olursa. Hatta M. çıkışlar denetime alınmıştı. saatine baktı. Naus'u kötü duruma düşüren resmi. Londra. telefonun henüz takıldığı yakınlardaki bir koleje koşup bazı sosyal- .— İngilizler o tarihte. olasılıklar üzerinde durmuş. Pek çok konuşmacı onu sahtekâr. Öğrencilerimin karşısına ne yüzle çıkacağım? Bu saatte döndüğümü gören Rahibe ne diyeceğim? — Bir kadınla beraber olduğunu söylersin! Howard'in gülecek hali yoktu. Baskerville gerindi. Kendi hükümetine karşı bize yardım elini uzatmış olan bu adam.. İran'ın kuzeyi Rus nüfuz alanına. O gece başkenti terk ettim. onların bastırdığı söyleniyor. Panoff da benimle geldi. Parlamento'nun çevresi sarılmış.

yani Tebrizlilerin konuştukları Türkçe. Parlamentodan çıkışı yasaklamaktı. Güneş batarken. birliklerini ve toplarını yerleştirmekle meşguldü.demokrat milletvekillerine ve Ayetullah Behbahani ile Ayetullah Tabatabayi gibi dini liderlere haber vermişlerdi. Yakından geliyordu. Çarın emirleri kesindi: Parlamentoyu feshetmek yetmiyordu. altı adet top saymışlardı ve bunlardan en öldürücü olanı Topnane Meydanına yerleştirilmişti. Kaçmaya başlamışlardı. meşaleler birbirine karışmıştı. Direnişçiler. . Gerçekten de damlarda. çünkü Azericeydi. tüfekler. Biz de buluşacağımız yere varmak için adımlarımızı sıklaştır-dık. Bu. teslimiyetin beyaz bayrağı İran tarihinin ilk Parlamentosuna çekilmiş bulunuyordu. geçmemizi sağlayarak acele etmemizi tavsiye ettiler. Kuvvetler denk olmadığı halde çatışma altı-yedi saat sürdü. her birine düşen altmış kadar fişek vardı ama kullanmaktan çekiniyorlardı. bir miktar cephane. Sabah olduğunda üç-yüz kişi olmuşlardı ve aralarında pek çok "Âdem Oğlu" vardı. engellenmişti. Kazaklar geçmelerine izin vermişti. Yaşlı bir adam. Baskerville çevirmeye çalışıyordu: "Anayasaya ölüm! Parlamentoya ölüm! Allahsızlara ölüm! Yaşasın Şah!" Bir sürü insan her bir yana koşup duruyordu. Aldıkları emir. gençlerden bir grup barikatlar kurmaktaydı. Fazıl ve bir arkadaşı ile yemek yemek üzere Encümen'de buluşacaktık. Son atıştan dakikalarca sonra. Kadının birinin ayağı takılmış. altı yaşındaki oğlu doğrulmasına yardım ediyordu. girişi değil! Protestocu kalabalık giderek büyüyordu. Yüz metre ötede. Sokakta. Yanındaki Rus ve Acem subaylarla Liakhov. duman. Bizi tanıdılar. Gariptir. toprak. Çar'ın bunu bahane edip ülkeyi işgal etmesinden korktuğu için. Albay üst üste birkaç kez savunucularm hattını atı ile yarmış ama "Âdem Oğulları"nm karşılık vermeleri. Bütün "Âdem Oğullarını" öldürme emri almışlardı. ilk silah seslerini duymaya başladık. Ellerinde karabinaları. Anlamıyordum. çünkü "bu yana geliyorlar mahalleyi yakacaklar" diyorlardı. Henüz çarşının çapraşık sokaklarına girmemiştik ki. Onlar da şafak sökmeden önce. şaşkına dönmüş bir keçiyi çekiştirmeye çalışıyordu. ümitsizliğin kahramanlığı idi. bağırıp çağıran bir kalabalık yürüyordu: toz. Büyük bir merakla seslerin geldiği yöne gittik. Anlamadığım sözler bağırılıyordu. O günü. Tebriz'de ilk silah sesleri duyulmaya başlandı. Hovvard'ı dersten sonra almaya gitmiştim. pencere arkalarında siper almışlardı ama önce kendilerinin ateş edip müthiş bir kıyıma yol açmaları mı yoksa darbe hazırlıklarının tamamlanmasmı pasif biçimde beklemeleri mi gerektiğini bilmiyorlardı. Liakhov topçularına yeniden ateş emri verdi. onu barındıran bina da yıkılmalı ve Tahranlılara ilelebet ders olmalıydı! 198 199 XXXVIII Çarpışmalar Tahran'da devam ettiği sırada. toplardan üçünü saf dışı bırakmayı başardılar. Saldırı emri öğleye doğru verildi. anayasaya bağlılık yemini etmek üzere Parlamentoya gitmişlerdi.

Önce. Bu sabahtan itibaren Anayasacı avmı başlattı. o da bu sabah mollalara haber göndermiş. Birden hepimizi bir titreme aldı. Onlar da yandaşlarını Deveci Alanı'nda toplamışlar. Howard'la aramızda. kan gölü ortasmda bırakıp gitmişler. bir saniye durdu. Yardımcılarına. Kendisini Tahran Askeri Valisi ilan etti. sonunda biz kazanacağız. Sadece bir tabanca. Sonra emredercesine: — Şimdi korkutmak sırası bizde dedi. On iki yandaşıyla birlikte onu izledik. bir Avusturya tabancası vardı. Fazıl dışarıya bir göz atmamızı istedi. — İşte. Hiç tasalanmayın. Beni izleyin. bir ucu yapraklar arasından kaybolmuş tahta bir merdivenin önüne getirdi. Bizi bahçeden geçirdikten sonra. karısı ile anasının gözleri önünde boğazını ve sağ elini kesmişler. Artık Parlamento merkezi burası. bu kentin direneceğini bildiğim için geldim. Diğerleri de bunlar kadar azimli. istediğimiz kadar bir duvarın ardma sığınmış olalım. Dama çıktık. yaşayacağımız en korkunç deneyim olacaktı. Albay Liakhov darbesini yaptı.. oradan da kentin dört yanma yayılmışlar. sonunda kaim duvarlı. bin beş yüz kadar. akşam olmadan Ali'nin intikamı alınacak! Sesi boğuklaştı. barikatm arkasında. Kendimi tutamayarak fısıldadım: — Kaç kişiler? — Bin. Her yerde ve özellikle Tebriz'de. derin bir nefes aldı. zincirinden boşanmış bir sürünün bağıra çağıra üstümüze gelmesi. elinde tüfek yirmi kadar genç bekliyordu. Üzerine bastığınız bu toprakta Anayasa henüz geçerli. çekilmez bekleyiş bittiğinde eylem adamının duyduğu rahatlığı duyuyordu. bir evin çevresinde dolandırdı. en zayıf noktasının üzerinde bulunuyorduk. Panoff ne dediyse doğru çıktı. Güruh gelmeyegör-sün. sonra: — Ben Tebriz'e. Sakindi. Onlar da silahlıydı. Güruhun gelmesi uzun sürmedi. neredeyse mazgal deliği denecek minnacık pencereli bir odaya geldik.. dostum gazeteci Ali Meşhedi'nin evine gitmişler. — Darbenin başladığı Rus konsolosuna telgrafla haber verilmiş. sokağa çıkma yasağı koydu. Hepsi mahallenin başlarını tutuyor. Fazıl: 200 . İstediğimiz kadar geldiklerini bilelim. O soğuk nesnelere büyülenmiş gibi bakıyorduk. Howard hayretle: — Her şey ne kadar çabuk oldu. diye açık ve yüksek sesle yanıt verdi Fazıl. dedi.Encümen merkezinde. bağıra çağıra yaklaşıyorlardı. bir geçitten geçtik. Esaslı bir savaş olacak. Bir barikat kurulmuş. "Âdem Oğulları"na ait birkaç evi yakmak için biraz geç kalmışlardı. dedi. Fazıl'ın yanında kırk-elli kişi vardı. yasal hükümet merkezi burası. Tüfeği olmayan tek insan Fazıl'dı. Mahallenin en az korunan. bize de silah vermelerini söyledi. bir dizi yerde. dedi. Fazıl: — Başkaları da var diye açıkladı. birkaç basamak indik. neredeyse alaylı bir bakışma oldu. bir gece öncesine oranla daha az sinirliydi.

hiçbir şey yokmuşçasına dalıyordu. O çıkar çıkmaz. On kişi kadar vurulup yere düşüyor. "Âdem Oğulları" ateş ediyorlardı. Sonra bir başka kalabalık barikata yüklendi. Amacı açıktı: Anayasaya bağlı olan birkaç kişiyi. Salvolar yeniden ilk sırayı dövmeye koyulmuştu. Saldırı yavaşladı. Aralarında biri barikatı aşmayı başarmış ama bir süngünün üzerine olanca ağırlığı ile geçivermişti... bu vahşilere bir sürprizim olacak. Şiraz'dan Heme-dan'a kadar her bağırdan aynı ses yükseliyordu: "Ölüm! Ölüm!" Özgürlük. anayasacılar .. çatışma başladı.201 — Pencerelere geçin dedi ve kim yaklaşırsa vurun. adelet sözcüklerini söylemek için. — Tanımadığım birine nişan alıp. 202 203 XXXIX Hayyam'ın ülkesinde karanlık günler yaşanıyordu. Doğu'ya vaad edilen şafak bu muydu? İsfahan'dan Kazvin'e. İşte tam o an. Bir eski Bange Fransız topu. Alnından vurulan "Âdem Oğullarından" biri.. savunucular ellerindeki tüfekleri havaya kaldırarak bağırmaya başladılar: "Meşrutiyet! Meşrutiyet!" Barikatın öte yanında sayısız ceset vardı. Ya sen? diye sordu. demokrasi. bu kez daha becerikliydiler. geri çekildiler. Eylemcilerin elebaşısı arkada durmuş. kin kusan. Sonra bir daha. Sürü geliyordu. Anlamlı bir başarı kazandığmı bildiğim halde. ortalığı kana bulamıştı. idealist olanımız bunu hayatı ile ödedi. kendi takımının tek kaybı oldu. birbirlerine bağıra çağıra danışıyorlardı. — Sürprizime ne dersiniz.Gelecek. Ardından bir ölüm çığlığı. haziranın o karışık gününde.. Bir salvo. Saldırganların tam ortasına bir havan topu düşmüş. geriye kalanlar çekiliyordu. Damın üzerine yerleştirdik. Benim şimdi ayrılmam gerekiyor. başlarındaki öncüyle barikatlara.. gizlenmek gerekiyordu artık.. omuzlarında Lebel silahları ve bir tek Bange topu ile. yeri göğü inleten bir ses duyuldu. onu öldürmek üzere tetiği çekmek. "Ölüm!" diye haykırmağa devam ediyordu. gözlerimi çevirdim. — Ben de. gelin de hayran kaim! Pek yakında onu Tebriz'in en geniş alanına yerleştirip üzerine "Anayasayı kurtaran top" diye yazacağız. Yeni bir saldırıya geçecekleri sırada. bu sözlerini fazla iyimser buluyordum. Fransız İmparatorluk ordusundan bir subaydan satın aldık. Yani savunmacıların ve ateş edilen pencerelerin üzerlerine ateş ediyorlardı. Tek bir fişek atmadım. korunabilecekleri ve en önemlisi gelecekte ne yapacaklarmı düşünebilecekleri bir toprak parçasına sahip olmak! Eğer bize. Fazıl birkaç saniye sonra geri geldi. kim inanırdı? Ama öyle oldu.. İran'a çalınmış olan özgürlüğünü geri vereceğimiz söylenseydi. toplanabilecekleri. Çatışma demek abartmak olur. zıvanadan çıkmış bir güruh. yasaklanmış bir düştü. Tebriz Çarşısının dolambaçlı yollarının az ötesinde. Sevinçliydi. Howard usulca: — Benim silahım sopsoğuk duruyor. Ne varki.

Şah eninde sonunda askerlerini gönderecektir. ona verdirdiğimiz kayıpların şaşkınlığı içinde. "Âdem Oğulları"nın merkezleri boşaltılmış. kiloyu. . Hocam. Dersimi iyi öğrendiğimi göstermek için: — Demek ki Cav en küçük ölçü birimi. Bu durumdan yararlanmalıyız. genç partizanlar. ihtiyar yüzlerce kişi. Genç. kitapları toplatılıp yakılmıştı. Satıcılar ona büyük yakınlık gösteriyorlardı. her şey lehlerine gidiyorflu. Burada dirhem. — Müthiş! diyordum. geçici bir yönetim iş başına geçti. meskal. Bazıları silahlarıyla birlikte geliyordu. Onların topu yok ve bizim kaç topumuz olduğunu bilmiyor. diyordum. otuz kadar mahalle arasında yine de biri. Bu kazançlar halka cesaret verdi. İranlıların ağırlık ölçüleri ile pek âlâ baş edebiliyordu. Birkaç hafta içinde düşman kent dışına itilmiş oldu. onar onar Çarşı kapısını tutarken. yabancılarla ilişki kurmak. diyordu. buruşuk bir harita üzerinde bir takım oklar çiziyordu. Akşam olmadan kale bizimdir: Kale on gün sonra ele geçebildi. Her sokakta kanlı çatışmalar oldu. hatta Londra ve Bombay ile iletişim kurulabiliyordu. — Hiç de değil. dedi. O gece. Yerel lehçeyi konuşamadığım için. direnişini sürdürüyordu. onsu unut. Howard. güvenliklerini sağlamak ve Fazıl'ın niyetleri hakkında onlara bilgi vermekle yükümlüydüm.sokaklarda kovalanıyordu. Fazıl: — Düşman henüz. Bu gece saldırıya geçeceğiz. Derhal notlarıma bakıyor. karargâha dönüştürülen Encümen Merkezi'nde Fazıl. darbe günü sona ererken. Bana öğretme çabasındaydı: — Temel ağırlık ölçüsü Cav. şinik ve eşek yükü için de harvar geçerli. sonra: — Bir arpanın ağırlığı yetmiş hardal tanesine eşit ya da altı adet katır kuyruğu teline! Benim görevim onunkisi kadar ağır değildi. ben öğrencisine sitemle bakıyordu. O gün bir polis kışlası da Anayasacüara katıldı ve bir de Maxim mitralyözü ile otuz kasa cephane getirdi. Şimdiden kentin tamamını ele geçirmemiz gerek. pek oturulmayan ve Deveciler mahallesinden Sahip-Divan ordugâhına kadar uzanan bir yöreyi elinde tutabilirdi. Kaleminin çizgilerini izleyen on kişi kadardık. Bizi olduğumuzdan güçlü sanıyor. ama direnişçiler ilerliyordu. Howard'a alım-ikmal işleri verildi. Artık bütün vaktini çarşıda alışveriş etmekle geçiriyordu. — Litreyi. "Âdem Oğullarından bazıları Hint-Avrupa Postahanesini ele geçirmişlerdi. Eğildi. bu sakin akıl durdurulamamıştı. Temmuz ortalarına doğru bir gönüllüler ordusu kuruldu. diye kızıyordu Howard. Çarşmm kuzeybatısında AmirHız denilen mahalle. kurtarılmış mahallelere koşuyordu. Böylece Tahran ve ülkenin diğer kentleri. Çarşıdan ve mezarlıktan saldıracağız. Sadece kentin kuzeyinde. İran'ın hiçbir yerinde. Orta büyüklükte kabuklu bir arpa ağırlığına eşit. onunla birlikte bütün başlar da harita üzerine eğildi: — Ani olarak nehri geçip kaleye iki yandan saldıracağız. Tebriz dışında hiçbir yerde! Kaldı ki bu kahraman kentte...

yılda bir kere buraya gelip kalmayı düşlemişti. aramızda kimsenin bozamıyacağı bir ortaklık kurmuştu. Ermeni. İran'da laubalilikten hoşlanılmaz. sonra da inançları yüzünden kentlerinden ya da köylerinden kaçmak zorunda kalmış olan göçmenler destek veriyorlardı. . Moore'u. Ama Sığınmacıların en değerlisi hiç kuşkusuz Şirin idi. yirmi yıl önce Trans-Kafkasya Demiryolu yapılana kadar. beni her görüşünde seviniyordu. Halk bu propagandaya kulak asmıyor. Fazıl'ın yanında silaha sarılmaktan çekinmemiş ve yaralanmış olan Manchester Guardiarim. hele soylulara ve soyluların kadın olanlarına hitap edilirken yerlere kapanılır. hatta cafcaflı bir terbiye vardır. konuşurken: "Bendeniz. Her erkek bizlere kardeş. gölgeniz. Ülkenin dört bir yanından gelmiş olan Âdem Oğulları. Otuz yıldan beri kimse oturmuyordu ve biraz ürkerek oraya "Boş Saray" deniliyordu. Mektuplar. Alman Mossig ve Schünemann veya Avusturya Doğu Ticaret Anonim Ortaklığı gibi pek çok Avrupa Şirketinin Tebriz'de şubesi vardı. Ayrıca konsolosluklar. Baskerville'den. daha ilk gece bir rahatsızlık geçirmiş ve yıldızbilimciler böyle uğursuz bir yere ayak basmamasını öğütlemişlerdi. Öldürülen yaşlı Şah. İran'm giriş kapısı. muhabiri Mr. üstelik aslen Tebrizli olan şoförü. geniş bahçesinde toplanmaktan hoşlanıyorlardı. Bakan ve Tahranlı gazeteci için de durum aynıydı. Babai ve de her türlü serseri" diyorlardı. Amerikan Presbiteryen Misyonu ve daha başka kuruluşlar da bulunuyordu. Bir kere Tebrizliler. O zor günlerde hiçbir yabancının zarara uğramadığını övünerek söyleyebilirim. her toplantıda veya her yemekte en az on kişi oluyordu. bizi sevgiyle karşılıyordu. Şirin uğursuzluğa filan aldırmayarak oraya geçip oturmuştu. ince bir nezaket. gerçekte değilse bile bu iş sözle yerine getirilir. onu durdurmaya cesaret edememişlerdi. Kentin bazı din adamları. O sarayı büyükbabası yaptırmıştı. Bir çok milletvekili. yabancıların bu katkılarını Anayasacılara karşı kullandılar: "Bir avuç Avrupalı. kulunuz" gibi deyimler kullanılır. yük katarların zorunlu geçit noktasıydı. Ama anlatıldığına göre. Durmadan tartışıyor. Sokağa çıkma yasağına aldırmadan otomobiliyle yola çıkmış ve Kazaklar. kendimden ya da harekete katılan Panoff'tan söz etmiyorum. duygulandırıcı bir dostluk bağı kurulmuştu. Prenses terk edilmiş bir saraya yerleşti. Tabii hiçbir zaman yalnız kalmıyorduk. Direnişçiler. Söylemeye gerek yok. ya da pek çok lojistik sorunumuzu çözen ve Asie française'e yazdığı yazılarla Paris'te ve bütün dünyada Tebriz'den yana tavır alınmasına yol açan 204 205 ve böylece kenti tehdit eden korkunç kaderden kurtaran yüzbaşı Anginieur'ü selamlamak istiyorum. Prenses. Halk. arasıra şakalaşıyorduk ama asla aşırılığa kaçmıyorduk. her kadm abla ya da anne idi. Burada. böyle bir aracı kullanan nadir İranlılardan biriydi. Aralarına ben de sık sık karışıyordum. Dahası.Tebriz. kendilerine bir silah verilmesinden başka bir şey istemiyorlardı. Çoğu kez. hayran hayran arabasını izliyordu. Direnişe en büyük destek yine İranlıların kendilerinden geldi.

onu görüyordum. Hemen geri döndüm. anılarla dolu birkaç saniyeden sonra Şirin: — Tahran'dan kitapsız ayrılmadım. şaşırmış değildi. dedi. olgun. — Semerkant Elyazması mı? — Başucumdaki çekmecemde duruyor devamlı olarak. obur biri olarak. Uzun bir öpüşme yakıcı bir öpüşme. bana doğru dönmüştü oysa. dalgm. — O kitapla bir gece geçirmek için ömrümün on yılını veririm. bir ece! İlk günkü gibi endamlı! Onun durumunda ve konumunda olan kadınların alışkanlıklarına kendini kaptırmamıştı: tembel.. Bense. . yanımızdakiler çeşitli nedenlerden ötürü çıkmışlar. Az sonra. hele her sayfanın yanma yazılmış olan günlük olduğu gibi belleğimde. Sanki ne gitmiş ne de geri gelmiştim. Hâlâ oturuyordu.. Şirin hâlâ sessiz. Ben de hiç ses çıkartmadan onu seyre koyuldum.. dudaklarımız buluştu. Rubailerini ezberlemekten. İstanbul'da. onu gözden yitirmeden. aramızda bir çeşit parola olmuş sözleri: — Bilinmez! Belki bir gün karşılaşırız! Sessiz. Sayfalarını çevirmekten hiç bıkmıyorum. çantamı usulca aldım. uzaklardan gelen. sonra tek bir ses çıkmadan yeniden kapandı. — Ne düşünüyorsun? İlk kez sen diyordu. Yanıtı dudaklarımın üzerindeydi: — Seni.. gözlerimiz kapandı. Bakışlarıyla duraksadı. ben de sona kalanlarla birlikte izin istemiştim. huzurlu bir kadm. beni görmemiş gibiydi. Sanki oniki yıl öncesin-deymişim gibiydi. O zaman kaç yaşmdaydı? Onyedi mi? Onsekiz mi? Bugün ohız yaşında. Gülümseyişi biraz sıkılgandı ama hiçbir engelle karşılaşmak istemediği bütün yüzüne bu gülümseyişin yayılmasından belliydi. Dudaklarım kıpırdadı. Şirin. prensesi görmek gibi bir art düşüncem yoktu. yirmibeş boş iskemlenin ortasında. Dış kapıdan çıkacağım sırada. onun sözlerini tekrar etmekten başka bir şey bulamamıştım. İstanbul'dan beri. Şirin'in yüzüne eğildim. önemli yazıların bulun206 duğu evrak çantamı unuttuğumu gördüm. engelleri aşan bir öpüşme.Sonunda o heyecanlı perşembe günü gelip çattı. Nasıl unutabilirim? Şirin'in sarayında. dolup kalmış kafalarımızın içindeki ağustosböce207 ği şarkılarından başka bir ses duyulmaz oldu. Ziyaretçilerini geçirdikten sonra. — Ben de ömrümün bir gecesini. 17 Eylül günü. tek basma! Endişeli.. Ona çok kesin bir biçimde: "Seni İstanbul'dan beri seviyorum" diyebilmeyi istiyordum. O zaman da böyle yan oturmuştu. Yanılmışım. Cemaleddin'in salonunda kendimi görüyordum.. saçlarını örten ve iskemlenin ayaklarına kadar inen mavi bir örtü vardı. dinlenmek üzere çekildiğini sanıyordum. bütün günü bir divanın üstünde yatarak geçirmek gibi! Evlenmiş miydi? Boşanmış mıydı? Dul muydu? Bundan asla söz etmedik.

Durdum. acemi öpüşleriyle karşılık veriyor. bir rahatlama. Uykusuz gecelerin düşünceleri nasıl olursa. vücudunun her kıvrımını yeniden çiziyordum. . dudaklarımla. onu bile bilmiyordum. Yeni bir gümbürtü duyuldu. kokusunu içime çekiyor. parmaklarımla. Ağır iki kapı kanadı üzerimize kapandı. Şirin çıplak. ardından üçüncüsü. hareketler. sevgilimi öpüyordum. ardından silahlar patladı. göğüsleri bana dayalı uyuyordu. "Şah tehlikede. Oraya varmak için hiç acele etmiyordum. Fazıl. Kestirmeden gitmeye kalkışmadan. XL "Boş Saray"dan çıkmış. dünyanın bir ucunda bir kentti. bizim ayrıcalıklarımızı kaldırmak. onu izledim. Sütunlu. Oysa Anayasa. Hemen toparlanmak zorunda kaldım. Gecenin kıpırtısı içimde durulmuş değildi. fısıltılar gözlerimin önünde uçuşup duruyordu. Mollaların tuttukları mahallelere yerleşmişlerdi. gözlerinde bir inanç arayacağım. başı kollarımda. ikimiz! Tebriz. kulak verdim. Kaleye doğru. her düğmeyi. ne gibi pembe düşler ya da korkulu rüyalar gördüğünü tahmin etmeğe çalışıyordum. Bu kez telaşlandım. Tebrizliler onu tanımıyor. ya da daha çok. Tahran askeri valisi albay Liakhov'un. sonunda her şey duruldu. Başarırlarsa. Arkalarından gelen birlikler vardı. dünya Tebriz'den uzak erimekteydi. Tebriz sokakları hiç sıcak değildir. hizmetkârlar görür korkusuyla ayağa kalktım. boyalı koca bir yatakta. kentin ilk gürültüleri de başlamıştı. Önce bir sessizlik oldu. İki sokak ötesinde iki havan topu patladı. o biçim düşünceler takılıyordu kafama: "Ben gittikten sonra. Onu Anayasayı kabule zorluyorlar. Yatağın öte yanındaki komodinin üzerinde duruyordu. Şahın kuvvetleri gece gelmişti. Mutlu muydum. kapı olduğu hiç anlaşılmayan küçük bir kapıdan geçtik. Sabah olduğunda. kervansarayın yolunu tutmuştum. kirpiklerine bakıyor. avuçlarımla. Tebriz kuşatılmıştı. ona savaş açtılar. bir sonraki aşk gecesinde bakmaya söz verdim. birliklerine çektiği nutuk şöyleydi: "Değerli Kazaklar. birliklerimizi lağvetmek istiyor. yüzünde bir gülümseme ile tekrar uykuya daldı mı? Pişmanlık duyuyor mu? Onu tekrar gördüğümde ve yalnız kaldığımızda yakınlık mı gösterecek. Her bir yandan akıyorlardı. ürpererek yürüyordum. Resimler. korktuğum haberi doğruladı. okşayışlarıma. kulağımı kabartmış yürüyordum. basamakları yer yer kırılmış bir merdivenden çıktık. bu sıklıkta tek bir top atışı olamazdı bu! İki top olmalıydı. bir dolgunluk hissediyordum ama yasak aşklarla birlikte gelen suçluluk duygusu içimi kemiriyordu. Kendi kendime Hayyam'ın kitabına. kapalı gözlerinden ılık gözyaşları akıyordu. bir kilit sesi ve yalnız kaldık. Her düğümü. her iliği ellerimle açıyordum. soğuk mu duracak? Bu gece gene gideceğim. Nefesini." Birden bir top atışı duyuldu. biraz daha hızlı adımlarla. Dünyada hiçbir şey beni yerimden kıpırdatamazdı. Yoluma devam ettim. Bir doyum. Koşmaya başladım.Başkaları gelir korkusuyla. Elyazması'nı henüz açmamıştım. Uyandığında. şimdi torununun kaldığı eski Şahın odasına vardık..

208 209 sizin karılarınız ve çocuklarınız aç kalacaklardır. Anayasa en büyük düşmanımızdır. Ona karşı aslanlar gibi savaşmaksınız. Parlamentoyu yıkmakla, bütün dünyayı kendinize hayran kıldınız. Bu hayırlı eyleminizi sürdürün, isyan etmiş kenti ezin, ben de size, Rus ve İran hükümdarları adına para ve mevki vaad ediyorum. Tebriz'in zenginlikleri sizindir. Gidip almaya bakın!" Tahran ve Saint-Petersbourg'da yüksek sesle, Londra'da fısıltı ile verilen emir aynıydı: Tebriz'i yerle bir etmek! Tebriz cezaların en ağırını hak etmiştir! İbret için cezasını görmelidir! Tebriz yenilirse, artık hiç kimse Anayasa, Parlamento, demokrasi sözü edemez. Doğu yeniden derin uykusuna dalabilir. İşte böylece bütün dünya, aylar boyu sürecek garip ve acıklı bir çekişmeye tanık olacaktı. Tebriz örneği, İran'ın diğer kentlerinde direniş ateşini yaktığı halde, kentin kendisi giderek sertleşen bir kuşatmaya tabii oluyordu. Anayasacılar kalkınmak, toparlanmak, yeniden örgütlenmek ve son kaleleri yıkılmadan silahı ele almak vaktini bulabilecekler miydi? Ocak ayında önemli bir başarı kazandı Anayasacılar. Şirin'in dayıları Bahtiyari reislerinin çağrısı üzerine, eski başkent İsfahan isyan etti ve Tebriz'i desteklediğini ilan etti. Haber, kuşatılmış kente ulaştığında, sevinçten yer yerinden oynadı. Bütün gece, bıkıp usanmadan "Tebriz-İsfahan, Ülkedir uyanan!" diye bağrıldı. Ama ertesi gün ağır bir saldırı sonucu, savunuculardan bir kısmı güneydeki ve batıdaki noktalardan çekilmek zorunda kaldı. Tebriz'i dış dünyaya bağlayan tek bir yol kalmıştı, o da Rus sınırına götüren kuzey yoluydu. Üç hafta sonra, Rest kenti isyan etti. İsfahan gibi Rest de Şah'ın boyunduruğunu red ediyor, anayasadan ve Fazıl'm direnişinden yana olduğunu ilan ediyordu. Tebriz, yeni bir sevinç daha yaşıyordu. Aynı anda, kuşatmacılardan yeni bir saldırı oldu, Tebriz'i dışarı bağlayan son yol da kesildi. Tebriz çepeçevre kuşatılmış oldu. Artık ne haber ne de yiyecek gelebiliyordu. Kentin iki yüz binlik nüfusunu beslemek için daha sert bir tayın usulü uygulamak gerekiyordu. 1909 Şubat ve Mart aylarmda birkaç kent daha isyan etti. Böylece Şiraz, Hemedan, Meşhed, Astarabad, Bender-Abbas, Anayasayı kabul eden kentler oldu. Paris'te, Tebriz'i savunma komitesi kurulmuştu. Başmda M. Dieulafoy adında biri vardı; tanınan bir do-ğu-bilimciydi. Aynı iş Londra'da da yapıldı. Başkanlığına Lord La-mington getirildi. Daha da önemlisi, Osmanlı topraklarında Kerbe210 la'daki Şii din adamları açıkça anayasadan yana tavır almış ve gerici mollaları kınamışlardı. Tebriz kazanmıştı. Ama Tebriz ölüyordu. Bunca isyana, bunca yadsımaya karşı koyacak gücü olmayan Şah'ın kafasmda tek bir düşünce vardı: kötülüğün kökeni olan Tebriz'i yerle bir etmek gerek! Tebriz düşerse, diğerleri baş eğer. Onu ele geçiremediğine göre, açlığa mahkûm edecekti. Karneye bağlandığı halde, ekmek giderek bulunmaz olmuştu. Mart sonunda, özellikle yaşlılar ve küçük çocuklar arasında ölüm oranı yüksekti.

Londra, Paris, Saint-Petersbourg basınında eleştiriler çoğalmış ve kuşatılan kentte hayatları tehlikede olan vatandaşlarının bulunması nedeniyle, Devletler kmanmağa başlanmıştı. Bu haberler bize ancak telgrafla ulaşabiliyordu. Bir gün Fazıl beni çağırttı: — Ruslarla İngilizler pek yakında kendi vatandaşlarını buradan çıkartacaklar, böylece Tebriz, dünyada pek fazla yankı uyandırmadan rahatça ezilmiş olacak. Bizler için ağır olacak ama bilmeni isterim, buna karşı çıkmayacağım. Burada kimseyi zorla tutacak değilim, dedi. Benim görevim ilgililere bunu duyurmak ve gidişlerini kolaylaştırmaktı. İşte olayların en olağanüstü olanı o sırada meydana geldi. Buna tanık olunca, insanların diğer alçaklıklarına daha kolay katlanabiliyorum. Durumu anlatmak için dolaşmaya başlamış ve ilk önce Presbiteryan Misyonu'na gitmiştim. Doğrusu Rahiple karşılaşmaktan ve azar işitmekten korkuyordum. Howard'i yola getirmem için bana güvenmişken, aynı yoldan gitmeme sitem etmeyecek miydi? Gerçekten de beni gerektiği ölçüde bir nezaketle ama mesafeli karşıladı. Neden geldiğimi söyleyince, hiç duraksamadan: — Gitmeyeceğim, dedi. Yabancıları buradan çıkartmak için bir konvoy düzenlenebildiğine göre, aç kenti doyurmak için de bir konvoy düzenlenebilir. Davranışına teşekkür ettim. Dini ve insani inançlarına yakışır bir davranıştı. Daha sonra o yakınlardaki üç şirkete gittim ve büyük bir hayretle, aynı yanıtı verdiklerini gördüm. Rahip gibi tüccarlar da, gitmek istemiyorlardı. Aralarından bir İtalyan şöyle dedi: — Böyle zor günlerde Tebriz'den gidecek olursam, daha sonra dönmeye utanırım. Onun için kalacağım. Belki burada kalışım, hükümetimi harekete geçirebilir. 211 Aralarında sözleşmiş gibi her yerde aynı cevap verildi. İngiliz konsolosu Mr. Wratislaw'dan, konsolos M. Pokhitanoff dışında Rus Konsolosluğu'nun personeline kadar! Yabancıların bu müthiş dayanışması kente moral verdi. Ama durum parlak değildi. 18 Nisan'da Wratislaw, Londra'ya şu telgrafı çekiyordu: "Ekmek azaldı. Yarın daha da azalacak." 19 Nisan'da yeni bir mesaj gönderiyordu: "Durum ümitsiz. Kuşatmayı yarmak için son bir hamleden söz ediliyor." Gerçekten de o gün kalede bir toplantı yapılmaktaydı. Fazıl, Anayasaya bağlı birliklerin Reşt'ten Tahran'a yürüdüğünü, iktidarın yıkılmasına az kaldığını söylüyordu. Ama Howard artık hiçbir yerde yiyecek kalmadığını belirtmek zorunda kaldı: — İnsanlar, damdaki kedilere varana dek tüm evcil hayvanları yediler. Pek çok aile, gece gündüz sokaklarda bir arpa tanesi, bir ekmek kırıntısı arıyor. Yamyamlık tehlikesi gelip kapıya dayandı. — İki hafta, iki hafta bize yeter! Fazıl adeta yalvarıyordu. Ama Howard'rn elinden bir şey gelemezdi: — Bugüne kadar idare ettik. Artık dağıtabilecek hiçbir şey kalmadı. Hiç. İki haftada halk kırılıp gider, Tebriz bir hayalet kent olur. Son günlerde ölü sayısı sekiz yüze çıktı. Açlıktan ve açlığın neden olduğu hastalıklardan ölüyorlar.

— İki hafta! Sadece iki haftacık! Oruç tutmak gerekse bile! — Biz kaç gündür oruç tutuyoruz. — Öyleyse ne yapalım? Teslim mi olalım? Sabırla oluşturduğumuz bunca desteği yok mu edelim? Bir başka çare bulunamaz mı? Dayanmak için? Dayanmak. Dayanmak. Açlıktan, yorgunluktan ama aynı zamanda hemen ellerinin altındaki bir zaferin sarhoşluğundan şaşkına dönmüş oniki adamın tek bir saplantısı vardı, o da dayanmaktı. Howard: — Bir çözüm olabilir, dedi. Belki... Bütün gözler Baskerville'e çevrildi: — Ani bir yarmada bulunmak, dedi. Parmağını haritaya koydu ve devam etti: — Bu konuma yeniden girebilirsek, güçlerimiz dışarı ile yeniden bağlantı kurmuş olur. Düşman kendine gelip toparlanıncaya kadar, selamete çıkabiliriz. Ben bu öneriye hemen karşı çıktım; askerler de aynı fikirdeydi. Hepsi bunun bir intihar olacağını söylüyordu. Düşman, hatları212 mızın beşyüz metre kadar ötesinde, bir tepenin üzerinde mevzilen-mişti. Bu beşyüz metreyi geçip, kerpiç bir duvarı aşıp, savunucuları yerlerinden edip, karşı saldırıya direnecek güçleri yerleştirmek söz konusuydu. Fazıl tereddüt ediyordu. Haritaya bakmıyordu bile. Onun merak ettiği, harekâtın yaratacağı siyasal etkiydi. Birkaç gün kazandırabilir miydi? Tartışma uzayıp duruyordu. Baskerville diretiyor, savlar ileriye sürüyordu. Bir süre sonra Moore da ona katıldı. Guardian 'in muhabiri, kendi askeri deneyimini ileri sürüyor, ani baskından sonuç alınabileceğini söylüyordu. Sonunda, Fazıl karar verdi: — Hâlâ inanmış değilim ama başka bir çare olmadığına göre Howard'rn önerisine karşı çıkmayacağım, dedi. Ertesi günü, 20 Nisan'da, sabahın üçünde saldırıya geçildi. Sabahın birinde bazı yerler ele geçirilmişse, cepheye birkaç yerden ilerlenecek ve düşmanm karşı saldırıda bulunması önlenecekti. Ama daha ilk dakikalardan itibaren, girişimin ne derece tehlikeli olduğu anlaşıldı: ilk çıkışta, Moore, Baskerville ve altmış kadar gönüllü bir ateş hattı meydana getirmişlerdi. Ama düşmanm hiç de baskına uğramış bir hali yoktu. Hazırlıklarımızı bildiren bir casus mu vardı? Doğrulanması olanaksızdı tabii, ne var ki orası, Li-akhov'un en yetenekli subaylarından biri tarafından korunuyordu. Mantıklı biri olarak Fazıl, harekâtm durdurulmasmı emretti. Geri çekilme işareti verdi. Savaşçılar tersine akmaya başlamışlardı. Moore da dahil çok kişi yaralanmıştı. Geri dönmeyen bir tek kişi vardı: Baskerville. Daha ilk salvoda, vurulup düşmüştü; Tebriz üç gün boyunca taziye havası içinde yaşadı. Presbiter-yen Misyonunda usulca, Âdem Oğullarının semtlerinde'avaz avaz ağlanıyordu. Gözlerim kıpkırmızı, kime ait olduklarını bilmediğim eller sıkıyordum. Durmadan, hiç bitmeyecekmiş gibi kucaklanıyordum. Ziyaretçiler arasında İngiliz konsolosu vardı. Beni bir köşeye çekti: — Belki teselli eder diye söylüyorum; arkadaşınızın ölümünden altı saat sonra Londra'dan haber geldi. Tebriz konusunda, Devletler bir anlaşmaya varmışlar.

Merv'de nasıl çalındığını. Çevrede ordusu olan bir tek onlar var. prensesin odasına kadar gizlice sızabildim. Kendine göre. Şirin'e yalnız gitmemi engelliyordu. — Bir Rus birliği mi? — Elbette. Her sözcüğü biliyor." Bu satırları yazan. Gözlerimi. Yaralı kuşlar ölürken saklanır. Yine de Fazıl'ın yanına hemen gitmedim. Şirin'e gittim. Herkese casus ya da sabotajcı gözüyle bakılıyordu. belli başlı binaların girişlerinde nöbet tutuyorlardı.. Onu tutmaya layık eller tutana dek. Aşk gecemizden beri ona sadece topluluk içinde rastlayabiliyordum. Birkaç saatliğine kaçmayı yeğledim. Elyazması'nı dizlerinin üzerine koymuştu. Yenik düşmüş çok büyük bir şairin hazin şikâyeti! Huzur bulsun ahiretin kam sessizliğindeki insan! Keyifli. Dilediğine yol gösterir. öylesine çağdaş.. Şirin yatağın üzerine oturmuş. Elyazması hin öyküsünü. kalçası kal-çamdaydı. Onun yazdıkları sayesinde o gece Ömer ile Cihan'in ve üç arkadaşm öyküsünü öğrenmiş oldum. son sayfaları bana Şirin okumuştu: "Alamut yıkılmadan önce. memleketim Kirman'a kaçtım. kitabın tekrar başına dönüp sayfa kenarmdaki yazıları okuyorduk. dilediğini yoldan çıkarır. Öylesine güçlü. Fazıl'ın silahları bırakması için güvendiğim kişi sizsiniz... omzu omzumda. Anayasacılar rahat bırakılacak ve Çar ordusunun. Ne o ne de ben o akşam sevişmeye gönüllüydük! O gece başka türlü seviştik. görevi tamamlanır tamamlanmaz geri çekilecek. Yazıyı sökemediğim için. Dörtlükleri sonuna kadar okuduktan ve her minyatüre uzun uzun. Alamut kütüphanecileri. sekiz yüz yıl önce Nişapur'un ya da İsfahan'ın ya da Semerkant'm bir bahçesinde yazıldıkları unutuluyordu. hayranlıkla baktıktan sonra... yanakların kadar pembe olsun sıkıntım da saçının kıvrımları kadar hafif. neşeli olanları da var: Mey. Niçin kabul ettim? Şaşkınlıktan mı? Yorgunluktan mı? Bende de yerleşmeğe başlayan İran kaderciliğinden mi? Ne var ki karşı çıkmadım işte. bir birlik gönderilmiş. Oysa benim için bunlar ilk idi. her resmi tanıyordu. Usulca ittim. Bunun için Yüce Tanrı'ya sığınıyorum. Beni her seferinde gülerek selamlasalar da. Nişa-pur'lu büyük Hayyam'ın eserini de beraberimde götürerek. Usulca yanma vardım. Kenti kurtarmak ve donatımını sağlamak için. dudaklarımı yönetiyordu. ikimiz de aynı kitaba dalmıştık.. O akşam. Hiç durmadan düşmanın sızdığından söz ediliyordu. Önce. Daha sonraki otuz sayfanın her birinde. Tebriz'de yepyeni bir hava yaratmıştı. orada oluşları. Ama biz de 213 teminat istedik. Haşhaşiler üzerindeki etkisini ve Moğol akınına kadar Haşhaşilerin öyküsünü yazmışlardı.Baskerville boş yere ölmüş olmayacak.. Silahlı adamlar sokaklarda kol geziyor. öylesine zaman ötesi şiirlerdi ki. bu berbat görev benim yazgımmış gibi bir duyguya kapıldım. bir de tarih atmıştı: 14 Mart 1257. Genelde Fransızcaya çeviriyordu. onu saklamaya karar verdim. Tabii yabancıları da kentten çıkartacak. Kapı aralıktı. yapıtm yarısmı doldurmuş olan Ermeni Vartan'ın yazdıklarını. nöbet her yanda laçkalaştığı için. babadan oğula. . Kuşatma. Boş sa-ray'm kapısı önünde de beş ya da altı kişi oluyorlardı.

Bıkkın bir sesle: — Doğru. dedim. — On ay savaş. îki dünya arasında. dedim. Çıplak kolunu. arada ne oldu? — Uzun bir uyku. Peki. Gerçekten de gün ışığı odaya dolmuş. kadere razı olması gerektiğini söylemeye çalışıyordum: — Halkm direnecek gücü kalmadı. onun verdiği örneği anımsamayacak mı? İran. yiyecek geldi. Ona. Ama beni gerçekle yüzyüze getirdi: — Seni yatağımda yakalamalarını istemiyorsan. yakışıklı bir yabancının bütün geceyi. Sonra kimse bana göz dikmez! Elyazmasim kutusuna yerleştirdikten sonra. Sonra o deli Mirza Rıza'nın ellerinde sıçrayarak uyanış. Eline tarağını aldı. kentin kalabalığına karışıverdim. yaptıklarını hatırlamayacak mı? Düşünmek bile istemiyorum. Tüm İran haremlerinde. soyunmayı bile düşünmeden yanımda geçirdiğini anlatmalarını istemem. o denli şaşırtıcı mı? Şirin ayağa kalktı.Düşüncelere saplandım: — Elyazması 13. bizi bugüne kadar tutmuş olanların desteğini yitirmek olur. yüzyılda armağan edilmiş. aynasmm önünde bir tabureye oturdu. Bana laf gelsin istemem. ölümü yararsız olmadı diyebilirim. yirmi yıl. Uluslararası topluluk adına geliyorlar. yüz yıl sonra Batı. 214 XLI Bu acılı günlerde ölenlerden neden Baskerviile'i andım? Dostum ve vatandaşım olduğu için mi? Kuşkusuz. gözleri sitem doluydu: . Gülerek döndü: — Üstüne bastm. Yine de. zarif hareketlerini saatlerce seyredebilirdim. Bunu red etmek. Sana laf gelsin istemem. Onlara verebileceğin tek armağan açlıktan kurtarmaktır. Çar ordularının kente girişi Fazıl'ın hoşuna gitmedi. Howard sayesinde mi? Belki daha önce karar verilmişti. yabancısı olduğu şu Doğu'da özgürlüğün ve demokrasinin doğduğunu görmekten başka ihtirası olmadığı için de! Kendini boş yere mi feda etti? On yıl. perdeler saydamlaşmıştı. Bunca acıdan sonra onlara böyle bir borcun var. Ama aynı zamanda. Binlerce aç insan. diye yanıtladı Şirin. buna karşı çıkmak. gitmeye hazırlan. melankoliye kapılmaktan korktuğum için. yüzyılda susuyor. abluka kalktı. aynı zamanda hem va-ad edici hem düş kırıcı iki dünya arasında. silahları bırakmak! — Bana mı cevap veriyorsun yoksa kaderine mi laf atıyorsun? Fazıl silkindi. ama onun ölümü kentin kurtarılmasını çabuklaştırdı. Bitmez tükenmez bir Doğu siestası. Bekleneceği gibi. Cemaleddin'e 19. Yeryüzündeki tüm dostlarımız bu harekâtı alkışlıyor. sevgilimin dudaklarına bir buse kondurdum. hayatlarını ona borçludur. sonra Şah'rn koruyucusu Nicolas'm eline düş! — Ruslar kendi başlarına hareket etmiyor. Alamut kütüphanecileri gibi o da Kirmanlı değil mi? Ataları arasmda bir Haşhaşi'nin olması. Dışarıdan müdahale edildi. — Zafer yanıbaşımızdayken teslim olmak. sonra sarayın koridorlarından koşarak kendimi dışarı attım. Baskerville'in ölümünün hemen ardındaki olaylarla yetinecek olursam.

— Silahlarımız? — Herkes kendi silahını alıkoyabilecek. Sonra buraya döner. Gidip İngiliz konsolosuna seni razı edemediğimi söyliyeyim. Tebriz halkı kazanmak üzereydi ama kazanmasına fırsat vermiyorlar. İranlılar özgür olduklarının bilincinde olsunlar diye. bunu anlaman gerek. Sen ki özgür bir ülkede doğdun. büyük devletlere kafa tuttu. Hiç de inanmış görünmüyordu: — Peki. Taktik değiştirmek zorunluluğunu duydum. bu gururlu halk ekmek yemek için çarın askerlerine baş eğecek. Hele bunu söylerken bir de yüzünü ekşitirse. Aradan birkaç saniye geçti. bu örneğin yayılmasından korkuyorlar. düşünceye daldı: — Arkadaşlarım ne olacak? — İngilizler güvenliklerini garanti ediyor. — Sakin ol ve anla beni! Rusların Tebriz'e girmelerini önleyecek olanağım olmadığını biliyorum. bir süre sonra ordusunu geri çekmeye Çar'ı kim mecbur edecek? — Tanrı'ya emanet olacağız! — Birdenbire başıma Doğulu kesildin! Fazıl'ın dilinde "Doğulu" sözcüğünün iltifat olmadığını bilmek için onu yeterince tanımak gerekir. tartışmakla hata ettim.. Bu kent. Şahın ve mollaların vesayetini red etti. sadece ateş edilen ev' olursa oraya girilecek. — Savaşma amacın da bu değil miydi? — Hayır. Önerini red etmiş de değilim. onları aşağılamak istiyorlar.. Ağır silahlar teslim edilecek. Burada bunu başarmak istedim.— Tebriz böyle bir aşağılanmaya layık değil! — Elimden bir şey gelmez. Fazıl kolumdan tuttu: — Seni suçlamış değilim. sonuna kadar yanında kalırım. sana en az pişmanlık vereceği seç! Durulmuş göründü. Sonra: — İngiliz konsolosuna ne cevap vermemi istiyorsun? diye sordum. yürekli in217 sanların hayranlığını kazandı. Kötüler arasında. — Önerim mi? Benim mi? Ben sadece İngiliz konsolosunun önerisini naklettim. günümüz dünyasında layık oldukları yeri alsınlar diye savaşıyorum. Ben. Öyle anlar 216 vardır ki vereceğin her karar kötüdür. En ufak bir direnişte bulunursam.. burada söylendiği biçimiyle birer Âdem Oğlu gibi kendi güçlerine güvensinler. evler aranmayacak. Gürültülü bir iç çekmesiyle ayağa kalktım: — Belki de hakkın var. üstelik kimin tarafından yapıldığını vurgulayarak.. kimin tarafından olursa olsun kurtarılmayı bekleyen kendi vatandaşlarım başta olmak üzere bütün dünyanın beni kınayacağını da biliyorum. Kuşatmanın son buluşunun Şah için bir yenilgi olduğunu da biliyorum... işte bunda yanıldın! Bu Şah1 a lanetler yağdırabilirim ama savaştığım o değil. Fazıl yapay bir gülümseme takındı: . elinden bir şey gelmez. Bir despotu yenmek nihai amaç olamaz.

Birkaç gün sonra. Suçu. Sonra M. 9 Temmuz'da iki ordu Tahran surları önünde buluştu. Yeni döneme. Fazıl'ın karamsarlığının ne denli yerinde olduğunu anlamam için zamanın geçmesi gerekti. Smirnoff ile birlikte. Fazıl ile arkadaşları aldırmadılar. onları durdurabilirdi. hızlı bir temizlik hareketi ile başladılar. Ailesinin yanından apar topar alındığı için. Tahran üzerine yürümeğe hazırlanıyorlardı. ellerini tutan bağdan kurtulduklarını hissettiler ve hiç vakit kaybetmeden başkent üzerine yürümeğe başladılar. diğeri güneyden İsfahan'dan iki ordu halinde ilerliyorlardı. Kuşatma kalkar kalkmaz. Anayasacıların ilerlemeyi durdurmalarını ve Şah ile anlaşmaya gitmelerini istiyordu. Çok fazla gülümsemeden. Çatışma bütün hızıyla 16 Temmuz'a kadar sürdü. Törensel biçimde beş yüz asker ve Saraylı kendisine eşlik etmişti. bir yıl . Aksi halde iki devlet müdahale etmek zorunda kalacaktı. Sadece Liakhov direnmeye kalkışmıştı. Yeni Şah. onbin kişi başkente kuzey-batı-da iyi tutulmayan bir kapıdan ve Temps gazetesi muhabirinin hayretten açılmış gözleri önünde kente giriyordu. kendini asmaya kalkıştı. Bir gün önce "Şah'a Ölüm!" diye bağıranlar. içinde kötülük olmayan bir çocuktu. uzun bir bekleyişten sonra. O günü saat sekiz otuzda Şah. Güney ordusu çoklukla Bahtiyari aşiretlerindendi ve 23 Haziran'da Kom'u ele geçirmişti. Rus hatlarmı geçerek. Tebriz kuşatma altında olduğu sürece Şah'ın elinde. Tek şartı. yürüyüşlerine hız verdiler. Bundan böyle anayasaya sadık kalacağma ve Anayasacıların hizmetinde olacağma yemin etti. bir kez daha Majestelerine iltica etmekten kıvanç duyacağım. Saraya gitmek üzere kentten geçerken "Yaşasın Şah" çığlıklarıyla karşılandı. Çünkü hemen ardmdaki olaylar. düşmanlarını caydıracak bir koz bulunuyordu. İlmik boynunu sıkınca. Biri kuzeyden Kazvin'den. annesiyle babasını bulmak üzere Saraydan kaçmaya kalkıştı. Onlar da. Çatışmaların ertesi günü vasisi M. onu haksız çıkarmıştı. Aralarında Âdem Oğullarına savaş açmış mollalar ve bir de Şeyh Feyzullah Nuri vardı. Bu da kendisine vaad edildi. Ama Saray'a varır varmaz çevresindekilerin dünyasmı kararttı. Yakalanınca. Bu serüven. bir İngiliz-Rus ortak bildirisi yayınlandı. Wratislaw onu kendi arabasıyla. Hatta o yaz. 218 Kazak komutanının silahı bırakmaktan başka seçeneği yoktu. üzerinde olumlu bir etki yarattı: Korkularından sıyrıldı ve meşruti hükümdar rolünü. durmadan ağlıyordu. Fazıl İngiltere konsolosluğunda birkaç gün kaldı. Rus Elçiliğine sığındı. birliğinin dağıtılmamasıy-dı. Fazıl orada Anayasa birliklerine katıldı. Gerçek iktidar Fazıl ile dostlarının ellerindeydi. Üçyüz askeri. yumuşak ve duygulu. gereği gibi oynamaya başladı. Tam vaktinde kurtulabildi. Eski rejim yanlısı altı partizan asıldı. Oniki yaşında var yoktu. aynı kişilerdi! Genç Şah halkın üzerinde iyi bir izlenim bıraktı. Fazıl'ın dostları.— Ona de ki. Kazvin yakınlarına kadar götürdü. Onu bebekliğinden beri tanıyan Şirin'e göre. 13 Temmuz günü. bu kez korkup imdat istedi. birkaç eski topu ve iki makinelisi ile merkezde birkaç mahalleyi denetimi altmda tutmayı başardı. zaman zaman elini sallayarak vatandaşlarını selamlıyordu. tahttan inen Şahın küçük oğlu idi. Bu davranışı tahttan feragat anlamına geliyordu. Onları tehdit edebilir.

Bütün bir yıl. Sokaklarda geziliyor. Hükümet ve Parlamento. son sevinç anlarından yararlanmaya bak! Gecenin tüm kutlama hevesini kursakta bırakan ürkütücü sözler! Fazıl. her sözcüğü "Anayasa". "Demokrasi". Ülkeye huzur ve güveni geri getirmiştir. devletin yeniden örgütlenmesine. yeni hükümet üyeleri. halkın desteğine sahip olmasından memnunluk duyuyoruz. havai fişekler kenti aydınlattı. Seçimler düzenlenmişti. gökyüzü kısa aralıklarla gündüze dönüyor." O gün Tahran'da bayram havası esti. aynı şeyleri bağırıyorlardı. Ama bazı anılar aklımı çeldi. yedi ay önce Tebriz'de yaptığımız tartışmayı mı sürdürüyordu yoksa? Endişe duyacağı yeni konular mı vardı? Ertesi gün. Doğu'da "özgürlük" diye bağırılsın istiyordum. daha fazla bilgi almak için ona gitmeye karar verdim. milletvekilleri. özellikle mali işlerin uygar ülkelerdeki gibi düzenlenmesine öncelik vermelidir. Âdem Oğulları. gerekli reformların yapılması için. çağlar boyu. Hangi çığlık. dini liderler. değişikliği önlenemez kılmıştır. anayasanın delilik olduğunu iddia etmişti. Parlamentoyu yeni baştan yaptırmak oldu. Baharistan bahçelerinde tribünler kurulmuştu. Yeni yöneticilerin ilk işi. Baskerville'in bir arkadaşı olarak bana ilk sıralarda yer ayrılmıştı: Fazıl'ın hemen arkasında oturuyordum. "Özgürlük" ile kafiyeli şiirler döktürülüyor. birbirini izliyor. dedi. havai fişekler. Bu gelişme acı deneyimlerden geçmiştir ama İran. eğlen. başlar arkaya eğiliyor. kö-şebaşlarmda şarkılar söyleniyor. onunla karşılaşmaktan kaçmıştım. Bu bayram aslmda onun bayramı idi. satıcılar sokaktakilere şerbet ve şeker ikram ediyor. 31 Temmuz 1909 günü Tophane Meydanında halkm gözü önünde ipe çekildi. Cinayete bulaştığı için ölüme mahkûm edildi ve ölüm fermanı Şii makamlarınca onaylandı. Çarşı loncasından temsilciler bulunuyordu. Ölmeden önce: "Ben gerici değilim" demiş ama hemen sonra yandaşlarına anayasanın dine aykırı olduğunu ve son sözün dine ait olacağını söylemişti. Gece olunca. yüzler ışıldıyor. bir çok buhranı atlatmasını bilmiştir ve bugün İran halkı emellerinin gerçekleştiğini görmektedir. hiç yorulmadan. Patlamalar. Şeref tribününde diplomatlar. 15 Kasım'da genç Şah İkinci Meclis'i şu sözlerle açıyordu: "Özgürlüğü bahşeden Tanrı adına ve Mehdi'nin manevi koruyuculuğunda Ulusal Danışma Meclisini büyük bir sevinçle açmış bulunuyorum. Kültürel ilerleme ve zihniyetlerdeki gelişme. darbe sırasında susturulmuş olan onlarca gazete özel sayılarının reklamını yapıyorlardı. hangi gürültü Howard'i düşünmeme neden oldu bilmiyorum.önceki darbeden sonraki kıyama fetva vermesiydi. sonra çocuksu gülümsemelerle yerine geliyordu. Tanrı'ya ulusun temsilcilerine yol göstermesi ve İran'dan onuru. bağımsızlığı ve mutluluğu esirgememesi için yakarıyoruz. Ama sonra vazgeçtim. Dışarıda ise. Bina enkaz halindeydi. Fazıl da aynı anda bana döndü ve: — Hüzünlü görünüyorsun. gülümse. Bu cezanın simgesel bir yönü olduğu da açıktı: Nuri. Bu 219 ilerici yeni hükümetin. — Hüzünlü değilim tabii ki! Ne zamandır. — Onları bir yana at. .

hatta zaman zaman şampanya yudumluyor. hayranlıkla izlemekten kendimi alamıyorum. Yazın gidip. bozulmadan ara vermek. — Ender bir mutluluk yaşadım. politikacıların. Görünüşü kurtarmak için. unutulmak. kışın döneceğim. ucundan karışmıştım. Evlerin parmaklıkları önünde başıboş gezenlerin sayısı arttı. . Yabancılar içinse Tahran'in boz sıkıntısını gidermenin yolu bu yeşil cennete gelmekti. Yabancılar ve İranlı zenginler köşklerine gelmeye başladı. Ben bu işe tesadüfen. ziyaretçilerini kabul etmeye başladı. Zar-ganda tepelerinde. Bu mutluluğa. Artık ö rahat kış günleri sona ermişti. kahraman bir arkadaş sahibi olmuştum ama anısına sarılarak ayrıcalıklar ve iltifatlar peşinde değildim. Fa220 zıl ve arkadaşları için bir şehitti. Seni aşkla. Yabancı topraklarda. Onlar için uzun dinlenme ayları başlıyordu. Tebriz'deki davranışımın doğruluğu konusunda kuşkularım vardı. Benim için yitirdiğim bir arkadaş. Şiraz şarabı. arkadaşımın ölümünden sonra. yabancılara ait bir dava için ölmüş ve ailesinin bir gün çocuklarını neden baştan çıkardığımı soracakları bir arkadaş! Howard yüzünden vicdan azabı mı? Belki saygı gösterme hassasiyeti! Uygun sözcük mü bilemiyorum ama demek istediğim. Şirin'le böylesi bir ıssız çöle gereksinimiz vardı. Şirin. Elyazması'm ve birkaç başka kitabı okuyor. çünkü hizmetçilerin yardımı ile gece gündüz onunlaydım. Kış aylarında Zarganda boşalırdı. Kulüp üyelerinin. O kış. bir dost sahibi. Kirman fıstığı ile İsfahan helvası atıştırıyorduk.. Gitmek gerekiyordu. bekçiler ve yerli halk kalırdı. Her saniye saklanmak. Çevremizi saran ka221 labahğın. her öğle uykusundan sonra. Yazm ilk günlerinde Zarganda hareketlendi. Sadece bahçıvanlar. nargile içiyor. Ailesine ait pek çok ikâmetgâhtan birine gidip yerleşmesini kabul ettirebilmiştim. diplomatların yanlarına uğramamak istiyordum.. koridorlardan kaçmak zorunda kalıyordum. bozulmadan yeniden kavuşmak istiyorum. Ben de çevrede küçük bir ev kiralamıştım. odasından çıkmadan haftalar geçirdiğimiz oldu.Hangi nedenle? Yaşadığım müthiş serüvenden sonra. Prensesim üzüldü: — Mutlu olduğunu sanıyordum. Tahran sokaklarında dolaşıp Tebriz kuşatması sırasındaki sözde kahramanlıklarla böbürlenmeye hiç niyetim yoktu. bana ait olmayan bir savaşa bu denli bulaşmaya hakkım var mıydı? Hangi hakla Ho-ward'a İran'a gitmesi tavsiyesinde bulunmuştum? Baskerville. Aslında yok olmak. Ne yazık ki nisan ayından itibaren taşınmalar başladı. bir kitabın peşine düşerek gelmiş olan benim. Harikulade bir çini sobanın ısıttığı odada. Doğu'ya. Prensesim hem bir ağırbaşlı hanımefendi hem de afacan bir kız çocuğu olmasını biliyordu. bakışlarımı çevirmeme neden olmasını istemiyorum. Bunu kendisine söylediğimde. başkentin dışında bir yerdeydi. Hergün zevkle gördüğüm tek insan Şirin idi.

kuleleri. benim ömrüme hükmedeceğini sanıyorsun. benim yerime Elyazması yaptı. geçen yıllar. ayağım takıldı. Konuşmaya başladık. altmmor-türkuaz ışıklar saçan süslemeleri ve üzerlerine işlenmiş pek çok yazı ile. Asfizar mahallesi.. Boğaziçi'nden Çin Denizi'ne kadar Türkiye.. yıllara. ne olmuştu? Eski Çin yöntemine göre beyaz dut ağacından kâğıt yapan Yahudinin oturduğu Maturid mahallesi duruyor muydu? Haftalarca. gelip geçenlere. Hayyam'm devrindeki gibi bir görüntü müydü bu? Hafif bir rüzgâr kumları savurdu. ömrüne. kubbeler delikti.. döneceksin. camideki imamlara sorular sordum. Ben sadece Tebriz ile Tahran'ı biliyordum. Bu anıtlara. kızılımtrak sakalları ile bin yılın ötesinden gelmiş gibiydiler.. Gözlerini gözlerime dikti. Krasnovodsk'ta trene bindim. yüzyıllık umursamazlık yapıları her bir yönden kemirmişti. Bir çanak çömlek satıcısıyla pazarlık ediyordu. muhalif gazeteleri ile övünür olmuştu. bahçedeki küçük köşk. Ama birkaç yanıt bulmuştu. içini çekti. ki İngilizler baş eğdirmişlerdi ama ne pahasına! Ve tabii İran'ın geriye kalan yerleri. ama kuleler eğriydi. Önümde. cepheler oyuk oyuktu. Ya İsfahan? Ya Şiraz. talihim açıldı. tüm alanı görünmez bir örtü kapladı.. kış.. Her şey muhteşemdi. Yaşlı deveci az ötemde durmuş. Yün örme takkeleri.. Çevreme baktım. ki o da İran'la aynı zamanda isyan etmiş. her ikisinde de kuşatmaya uğramıştım.. İran'a ikinci gelişimdi. kulüpleri. Ömer'in Cihan ile seviştiği. kucağına yeni doğmuş bir kuzu almıştı. küçük bir kervan. hangisine sapmak? Seçimi. Hayyam'dan ders almadın mı? "Aniden. alaylı gülüşler ve çay davetleri almaktan başka bir yanıt alamadım.. mozaik kaplı yüksek duvarları. Arkeolog. Üç muazzam külliye. arkama baktığımda. gideceksin. — Nereye gideceksin? Ben de bilmiyordum. Herşeyi anlamıştı. Sonra gururlu Afganistan vardı. Mevsimlere. SultanHalife'yi tahtından indirmiş. Semerkant'a özel olarak gittim. XLIII Hayyam'm gençliğini geçirdiği kentten geriye ne kaldığını merak ediyordum. dudaklarını ıslatana kadar. uçup gidersin. Adam Rus'tu. Recistan meydanına gitmekle. Bir kervan geçmekteydi.. . Kaşan ve Kirman? Ya Nişapur ve Hayyam'ın mezarı? Bütün bu yollardan hangisini seçmeli. altı-yedi deveden ibaretti. karşılığında bilgisizce edilmiş sözler. Bir sabah. cümle kapıları. esen rüzgâr. Aşkabad'ı ve tarihi Merv kentini geçtim. beni okumak istercesine. yaya sonra da katır sırtında dolaştım.. Recistan'm yanında üç bina yükseliyordu. kubbeleri. milletvekilleri. keşfedeceğim bütün bir Doğu alemi vardı. İkisini izliyordum. çizgili entarileri. bu harikulade. Satıcılara. benim gibi giyinmiş bir adamla burun buruna geldim. devasa. Geriye doğru gittim. Buhara'yı gördüm.— Yaz. O da kafasında binlerce soru ile gelmişti. bilinmeyen yapıtlara bakan tek bir göz yoktu. giysiler kabardı.

belli başlı sanat yapıtları. Hayyam'ın döneminden kırık dökük birkaç çanak çömlek kalmış. Bu kent başka nedenlerden ötürü ilgimi çekiyor. — O kitabı görmeyi çok isterdim dedi. O Tarihte ne yazılı ise yok edilmiş. her akşam batan ve onu . 222 223 Geriye kalanlar kentlerini bir başka yere. Bu yerleri terketmişler. Bu yıkıntının yakınında bulunmaları. her sabah doğan. Bu kent. biliyor musunuz? Lanetlenmiş gibi. evleri. Çok zengin olduğu için. Selçukluların Semerkant'ı bütünüyle. Beni bir serüvenden diğerine sürükledi. ne gizler var! Toprak üstünde sadece otlar! Günün birinde. Durdu. bahçeler. — Emin olun. çizilmiş olan resimlerden. varlığını şimdi sizden öğrendiğim o mucizevi Elyazması. — Anlattığı yerleri görmek için mi Semerkant'a geldiniz? — En azından. O eski şehir. Duvarlar. sadece onun için yaşıyorum. kitaplar. bizlere öyküsünü anlatabilecek. kendisine hiçbir vakit ulaşmasın diye. — Sizi düş kırıklığına uğratacağım için özür dilerim. benim sevgilim oldu. çok kişi için bu kentin gizemi içinde yer alan efsane! Anlatmasını istedim. Onun dünyası benim dünyam oldu. Beşyüz yıldan daha az bir zamandan kalma. toprağın derinliğinden gelen nice garip sesler duyulmuş! İşte ünlü Semerkant efsanesi böyle doğmuş. cin ve dev öyküleri dinlersiniz. Onu ellerinize almış olmanız hem büyük bir ayrıcalıktır hem de ağır bir sorumluluk. — Hangileri diye sorsam çok mu saygısızlık etmiş olurum? Ona Elyazması 'ndan söz ettim.. Bugün hayran kaldığımız yapıtlar. Ve bir de. Muazzam bir saray. Semerkant kurtulunca.— Semerkant'da zaman. sokakları ortaya çıkartmak gerekecek. tapınaklar. Semerkant krallarından biri. Bu kitabm var olduğunu öğrendiğim yıllardan bu yana. — Siz de arkeolog musunuz? — Hayır. su yolları. bu kentin insanları bana eski mahallelerin nerede olduğunu gösterirler sanıyordum. Toprağın altında ne hazineler. bir yıkımdan bir yıkıma geçer. daha sonraları Timur tarafmdan yaptırılmış.. belki de hayal güçlerini arttırıyor. bir felaketten bir felakete. — Derler ki. — Yani diğer Asya kentlerinden de mi çok? — Korkarım öyle. ama sizi ilgilendiren çağ hakkında sadece efsaneler. kaç çocuk yarıklarından düşüp bir daha ortaya çıkmamış. yer altında demirden bir saray yaptırmış. bunun farkındayım. saraylar bostanlar. daha güneye kurmuşlar. onları büyük bir keyifle yaşatır. Bütün çıkış yerlerini kapattırmış. yerleşim yerleri mezarlığa dönüşmüş. Yüzyıllar boyu. her insanın gerçek224 leşmesini istediği düşü gerçek kılmak istemiş: ölümden kaçmayı! Ölümün gökyüzünden ineceği inancı içinde. Üstelik bir de şu yeraltı kenti var. İçinde yazılmış olan Tarih'ten. Moğollar onikinci yüzyılda kenti yıktıklarında. kum katmanları altmda yitip gitmiş. Onun bekçisi.

Böylece Semerkant." 225 XLIV Sabırsızlandıklarını göstermemeye çalışan iki kişi bekliyordu beni Elçilikte! Gri takımları. Kentten ayrılacağım sırada. Doğulu biçimde yaşamak. Theodore Roosevelt'inkine benzeyen ama daha özenle kırpılmış sarkık bıyıkları ile Russel ve her zamanki beyaz entarisi. ne denli güçlü ve zengin olurlarsa olsunlar. Çekingenliğimi yeneceğime inanıyordum. Russel'ın bir notunu verdi: "Sayın B. Anayasa Devrimine duyduğum ilgiyi ve sempatiyi dile getirdim. hükümdarı aldatıp sarayın içine sızmış. mutlu olmak şarta yetmiyor mu?" diyecekti kuşkusuz. Hemen yanıtladı. siyah üstlüğü ve mavi sarığı ile Fazıl! Tabii söze ilk başlayan Elçi oldu. cenneti yaşamak olmaz mıydı? Dönüş yolunda yalnız ve dalgındım. sonra devam etti: — Birkaç gün önce. Lesage. . Bütün insanlara. Onun için de delice bir tasarı yaptım. Mesafelere ve farklılıklara aldırış etmeksizin. Hazar kıyılarında kiraladığım araba beni Zargânda'ya kapalı kapımın önüne getirdiğinde. Dışişleri Bakanımız.ısıtan yapay bir güneş yaptırmış. Düzgün ama duraksak bir Fran-sızcayla konuşuyordu. Çok önemli ve acele bir iş için bugün öğleden spnra saat dörtte gelebilirseniz sevinirim. bitmeyen bir özlemin duyulduğu yesdi. Bizim kişiliklerimizde iki ulus buluşuyor. gidişimden bu yana bekliyormuş gibi bir duyguya kapıldım. Hemen şunu da belirteyim. Paris'e. Annapolis'e gidecek. sonra büyük kentlerden birine gidecektik. ölümden kaçamayacaklarını kanıtlamak istiyormuş. — Bir ay. Beni. insanın kaderi ile buluştuğu kent olmuş. muare papyonu. — Bugün yaptığımız toplantı. — Efendim. eve dönmeye karar verdim. İran'a dönecek. sabahtan beri bekliyormuş. Knox da benim gibi düşünüyor. önünde bir başka araba duruyordu. " Gitmek. kim olduğumu sordu. harikaların yer aldığı. Bu sözlerinin kendisini rahatsız etmediğini anlamak için Fazıl'a bir bakış attı. tarihin akışını değiştiren türden bir toplantıdır. Viyana'ya veya New-York'a ! Şirinle bir Batı kentinde. bin yıllık eski bir ulus ama genç bir demokrasi olan İran. birkaç yıl dinlenecek ve sonra yeniden yola koyulacaktım. Şirin'e söyleyeceklerimin heyecanı içindeydim. Sonra bana Amerikan elçisi Charles W. Başkan Taft ve Dışişleri Bakanımız Mr. Şirin'i ve Hayyam'ın Elyazması 'm alacaktım. ya da bir yıl sonra dönebilirdim ya da hiç dönmezdim! Hayretime hiç aldırmadı: — Buradasınız ya! dedi. Tahran Demokrasi Kulübüne davetliydim. Şoförüm emrinizde olacaktır. Genç bir ulus ama yaşlı bir demokrasi olan Amerika ile. Doğu'nun bir ucu. gitmek. siz dönene kadar beklememi söyledi. Ne varki ölüm tanrısı. Semerkant'dan sonra nereye gitmeli? Benim için Semerkant. Direğinde yıldızlı bayrak dalgalanan bir Jewel-40! Şoförü beni görür görmez arabadan indi.

Kazaklar sokakta kadınların peçelerini çekiyorlar. İran'm çağdaşlaştırılmasının yolu buradan geçiyor. Ama korktuğum başımıza geldi. Ama niçin benim ülkem? Charles Russel bu sorumu hayret ve endişe ile karşıladığını gösteren bir harekette bulundu ama Fazıl'ın yanıtı ile yatıştı: — Bütün devletleri tek tek gözden geçirdik. Varacağımız sonuçları kendisine telgrafla bildireceğiz. halkın kanını emen birini görevlendirirdi. İran'ın özgürlüğü buna bağlı. bütün zenginliklerimiz bu yoldan uçup gitti. Mr. böylesini bulmak kolay değil. Halkı her gün rahatsız ediyorlar. otuz yıl ayakta kalabilseydi. Bana durumu açıklama işini Fazıl'a bıraktı: — Çar ordusuna direnmememi istediğin günü anımsıyor musun? — Ne baş belasıydı! — Sana asla alınmadım. Ama ümitsiz değilim. çarşı daha hareketli. Biliyorum. Bence "kırılgan" demeliydi. Ruslardan ve İngilizlerden borç alırdık. Geçmişte Naus ile. Bizim için en ivedi uğraş. dürüst ve yetenekli yabancı uzmanlara başvurmaktan başka çözüm yok. bir bakıma da hakkın vardı. Fransızlar. Ama bunun gerçekleşmesini beklerken. diğer devletlerin vesayetini kabul etmek zorunda kalacağız. onlar da borcun ödenme sırası geldiğinde ödünler ve ayrıcalıklar kopartırlardı. Ruslar ile İngilizler. On milyonluk bir ulus için bunu söylemek acı ama. Parlamento'da ve hükümette bazı dostlarımla görüştüm. Her eyalette. bu görevi yapabilecek çapta değil. bütün bu alanlarda bir kuşak yetişmiş olurdu. — İlacı bilindiğine göre. Görünürde her şey çok iyi gidiyor. İleri ülkelerde devletin üst düzey görevlile-rinkine eş bir eğitim almış bir avuç insanız şurada. özellikle maliye olsun. Askerlik olsun. Ruslar Tebriz'den hiç çıkmadılar. sadece bir kısmı ile Saraydan bir takım adamları satın alırdı. Yeni iktidar da aynı dertle karşı karşıya: çağdaş ülkeler gibi vergi toplayamazsak. diye atıldım. Âdem Oğulları ufacık bahanelerle hapse atılıyor. hazine tamtakır. topladığı parayı kendisine alıkoyar. Deneyimimizin engin olduğu tek alan diplomasi. Tebriz'in işgal edilmesinden. Hazine'ye para gelmeyince. Eski rejimin garip bir vergi toplama yöntemi vardı. arkadaşlarımın basma gelenlerden de kötü! Demokrasimizin batma tehlikesi var. Birden: — Gurur duydum. bize daha fazla egemen olabilmek için. sıfır! Rejimimiz yirmi yıl. Amerika'nın bize yardım edebileceğini sanıyoruz. Bu konuda.bugün yaptığımız bu toplantıdan haberlidir. Liakhov ile ve daha birçoğu ile kötü deneyimlerimiz oldu. Adam. cehaleti gözardı edemeyiz. tıpkı geçmişte olduğu gibi. yapman gerekeni yapmıştın. mollalar daha uzlaşmacı! Oysa yapının 226 yıkılmasını önlemek için mucize gerek. neden harekete geçilmiyor? — Çünkü günümüzde hiçbir İranlı. bizim kaderimize ilgi gösteremeyecek kadar Çarla ilişkilerinin düzgün gitmesi . iflasa sürüklenmemizden sevinç duyuyor. Russel "genç" diye tanımladı. maliyemizi yoluna sokmak. Ama daha kötüsü var. ulaşım olsun. Neden mi? Çünkü. Çar iç işlerimize bu yoldan karışmaya başladı. Felaket de işin bu noktasında. Halk daha mutlu.

Bu yüzden Mr." 228 Bunu izleyen 2 Şubat günü. aynı biçimde konuşmayı yeğledi: — Bakın bu doğru! Tanıklık edebilirim. açık fikirli birini istiyorum. Rus Elçiliğinin çevirmeni. bunu herkes biliyor. Benim arkadaşımsın. başarısız olman için ellerinden geleni yaparlar. Siyasi rakiplerim. dürüst. tasarıyı Meclis'e sunan Maliye Bakanı. derhal kendisine teslim edilmelerini istedi. Ben güçlü. Ama asıl görev ona ait olmalı. kaçamak bakışlar: — Siz adamınızı bulun. ne zamandır orada kalmış. iki Gürcü tarafından vuruldu. Bu metni olduğu gibi kendisine iletin ve tavsiyeleri doğrultusunda hareket edin. unutulmuş. bu eylemin Parlamento oylamasına yanıt . Sonra senin daha da büyük kusurlarm var. dinliyordu. ben senin maliye okuduğunu unutmuştum. Tah-ran'da herkes. gelir ve giderleri düzenlemekten sorumlu olacak ve kendisine bir muhasebe uzmanı ile taşrada vergi tahsilini denetleyecek bir müfettiş yardımcı olarak verilecektir. aracı sokmaktan çekinin. başlangıçta üç yıllık bir sözleşme ile hazinedar olarak çalışacak. Yüzündeki gülümseme. senin adını veren o oldu. İran Hükümetinin Washington'daki Elçiliğine 25 Aralık 1910 Pazar günü gönderdiği telgraf şöyleydi: "Parlamento'nun onayına sunulacak. dedi. Israr etmekten vazgeçen Fazıl. Bizi ele geçirmek istemeksizin yardım elini uzatabilecek tek ülke Amerika'dır. Sizde böyleleri var. pek basit bir dama taşı olur. Şakalaşma biçimimiz hiç onun tarzı değildi ama yine de istifini bozmamıştı. donmuş gibiydi. Devletin gelir kaynaklarını. Hemen söyleyeyim. — Aklınıza gelen biri var mı? — Hiçbir isim bilmiyorum.kaygısmda! Yani genelde bütün Avrupa. Kendisiyle doğrudan ilişki kurun. Fazıl ona dönerek: — Benjamin'in kusurlarmdan dolayı özür dilerim. bunun içinde İran. Aynı akşam. temiz. ben yanında çalışır. dürüst bakan. Ben çok iyi niyetli biriyim ama o denli de bilgisiz ve tembel biriyim. İran Dışişleri Bakanlığına giderek Çarın tebası olan katillerin. doğru sözlü. bir takım ittifaklar ve karşı ittifaklar ağı kurmuş ki. dışişleri bakanından sizi derhal Amerikan mali çevreleriyle temas ettirmesini isteyiniz. Birkaç gün sonra. Tahran'daki Amerika Birleşik Devletleri Elçisi. Russel sessiz. Belki de bu işi. dedim. Ama anlaşmamız bozulmuş sayılmaz. tavsiyede bulunur. Russel'a başvurdum ve böyle ağır bir görevi 227 yerine getirebilecek bir Amerikalı tavsiye etmesini istedim. dürüst bir Amerikalı uzman istihdam etmek üzere. Sıkıntılı gülüşler. Amerikan Dışişleri Bakanının onayını bildirdi. sokağın ortasında. Nasıl biri olduğunu gözümün önüne getirir gibiyim: zarif. ona yardımcı olurum. İran'daki olaylara hiç karışmamış birine vermek daha doğru olacak. Meclis Amerikalı uzmanların atanmalarını ezici çoğunlukla ve alkış yağmuru altında kabul etti. dik duran. bunu biliyorum. Tanımı Baskerville'in tanımıydı.

Ne kadar da Howard'a benziyordu! Aynı gözler. Çarşı. Yanıt belirsizdi. Kentin gürültüsünü bastıran kuş ve ağustosböceği cıvıltılarıyla tam bir İran cennetiydi. Amerikalı. istekleri kabul ettiler. bu diplomatik gerginlikten son derece rahatsızdı. Hazine dolacak. meraklan üzerine çekmeyi beklemiş olmalıydı. ilk kriz patlak verdi. Resmi makamlar. aynı tokalaşma. otuz kocaman odalı. Fazıl. araştırılacaktı doğal olarak! Bazen kötü niyetle. Çar'ın ordusu Tebriz'den kovulacak. vesayet kalkacak. Shuster'e İngiliz ve Rus elçiliklerini ziyaret etmeyi düşünüp düşünmediğini sorup duruyordu. Rus mallarının boykot edilmesi çağrısında bulundu. cılız atların çektiği kırık dökük posta arabasıyla gelmişti. İran'm yeni Genel Hazinedarı bize doğru geliyordu. Yamndakilerle birlikte. bir kısmı Doğu diğer kısmı Avrupa stili döşenmiş. Tanrı'nın günü hoş geldiniz demeye gelen yüzlerce kişi arasından bazıları.. sabır gösterilmesini istiyordu. Atabek Sarayında oturan vatandaşımı ziyarete gittim. Âdem Oğullan. diyorlardı. Onu Kazvin yolunda karşılamaya gitmiştik. aynı saç rengi. savurduğu tehdit yok olacak. belki daha yuvarlakça ama aynı yüz. modern bir ordu kurulacak. Katiller Elçiliğe " götürüldü. nazik ama fethedici! Ona gözlerimizi dikmiş olmamızdan rahatsız olmuş olmalıydı ama bunu belli etmedi. elçiliklere nezaket ziyareti yapmalı mıydı yoksa yapmamalı mı? Elçilikler hakarete uğradıklarını ima ediyorlardı. Benim araya girmemi istedi. Beyaz mermer. Gerçi yabancı bir ülkeye. Bununla birlikte Hükümet. Ama sorular giderek sıklaşıyor ve söylentiler. hatta ülkede sayıları hiç de az olmayan Gürcülere karşı misillemeler oldu. Gelişinden bir hafta sonra. Burada bulunduğu sürece incelenecek. Morgan Shuster idi.. izlenecek. Gerçek reformlar yakında başlayacak. her davranışı anlatılacak. övülecek ya da yerilecekti. İran'ın beklediği mucizeydi. bu denli olağan dışı koşullarla gelince. Çarşı'da tartışmalara yol açacak kadar artıyordu. okullar ve hastahaneler yapılacak. Fısıldayarak konuşuyordu ama sevinçliydi. halıların ve sanat eserlerinin ağırlığı altında adeta eğilmiş bir yapıydı. aynı burun. aynı saç çizgisi. . İşin tümüyle bozulması tehlikesi vardı. 229 XLV İlk mucizeyi Fazıl haber verdi. uzmanlar gelecek. borçlar ödenecek. Böylece. hava gerginleşiyordu. İçinde akar suların. yorumlanacak. Gerçekten de mucizeler olacaktı. yapay göllerin bulunduğu muazzam bir bahçenin ortasindaydı.olduğunu anlamıştı. Anayasacı zengin bir tüccara satılmış ve o da sarayını Amerikalının emrine vermişti. Eskiden başbakanlardan birine ait iken. sonra da sınıra. protesto anlamında kepenk kapattı. — Bak ona! Sana Baskerville'e benzeyecek dememiş miydim? O dediği. Her hareketi. Shuster'in gelmesinde oynadığı rolden ötürü. Sınırı geçer geçmez serbest bırakıldılar. Tahran'ın en güzel ikâmetgâhı idi. güçlü komşularıyla arayı bozmamak için. Amerikalılara.

hükümete haber vermem doğaldır. Baskerville'in fedakârlıkları. İranlılar bugün Hıristiyan uluslara hangi gözle bakıyorlar? Pek Hıristiyan İngiltere petrolüne el koyuyor. . Ama Ruslara. bildiğim kağıt oyunlarını oynarlar. bizimle eşit olamazlar mı? Neyse ki aralarından birkaçı bize inanmaya devam ediyor ama Avrupalıyı canavara benzeten binlerce kişiyi nasıl susturacaklar? Yarının İran'ı neye benzeyecek? Bu. Yol yorgunluğu gitmişti ve adamakıllı genç görünüyordu. ilke işi! Bu görevi kabul etmeden önce. bizim davranışımıza. Neredeyse bağırıyordu. tenis. Daha ilk ziyaretimi yapar yapmaz. Ben İran Parlamentosu tarafından İran Genel Hazinedarlığına atandım. ata binme. entrikalar diyarında bulunuyoruz. Bugüne kadar ilişki kurdukları Hıristiyanlar kimler? Kurnazlar. Ama ben buraya bunun için gelmedim ki. dedi. Unutmayın. Üç yıl sonra ülkeme döndüğümde. Belçikalılara ya da Avusturyalılara ne diye nezaket ziyaretinde bulunayım? Bakın ne diyeceğim: Amerikalılardan bunca şey bekleyen İran halkına.. hakkımızda ne düşünsünler istiyorsunuz? Birlikte nasıl bir dünyada yaşayacağız? Bizim kölelerimiz ya da düşmanlarımız olmaktan başka onlara önereceğimiz bir şey yok mu? Bizimle ortak. — Entrikalardan benim kadar hoşlanan olmasın! Güldü. Devamla: — Çok belirgin bir görevle geldim. briç. ne iyi niyeti eksikti. bu ülkeye gelmiş olan pek çok yabancı uzman hakkında bilgi edindim. maskeli balo. kapıyı kapattı. Naibe. kelli felli bürokratlarından birinin geleceğini sanmıştım. dedi. Ben bir Hıristiyan 230 231 topluluğundan geliyorum Bay Lesage ve bunun benim için bir anlamı var. Russel'ı ziyaret etmem de doğaldır.. bir Frenk olduğum gösterilmek isteniyor. Morgan Shuster'in diğer yabancılar gibi bir yabancı.Shuster beni kapının eşiğinde karşıladı. Diplomatlar kibar insanlardır. Görünmeyen bir el. İran'ın maliyesini çağdaşlaştırmak. Bazılarının ne yeteneği. Kazaklar. pek Hıristiyan Rusya orman kanunu kuralları doğrultusunda dişlerini gösteriyor. Otuzdört yaşındaydı ama göstermiyordu. İngilizlere. — Siz de mi? Eğlenmiş görünüyordu. keyfime diyecek olmaz. diğerlerinin canavarlıklarını unutturdu. çay partileri. davetlerin ardı arkası kesilmeyecektir. Bu insanlar bizim kurumlarımıza ve işleri yönetiş biçimimize inandıkları için bizi çağırdılar. bizim vereceğimiz örneğe bağlı. Amerikalı olduğum için Mr. Bense. Onları düş kırıklığına uğratmaya hakkım yok. — Bu protokol işinin ne denli büyüdüğünün farkında mısınız bilmiyorum. Bunu farketmedi bile. — Size şu Elçilik işinden söz etmeğe geldim. Tanrısızlar. belki de eşinin eli. sonra birden görevinin gerektirdiği ciddiyete büründü: — Bay Lesage. Gelişimden Şaha. onları aldatmaya da. küstahlar. İş sadece protokol işi değil.. bildiğim dilleri bilirler. Burada mutlu yaşayabilirim Bay Lesage. Washington'un dazlak kafalı. tüm baskılara karşın bizi işe alan parlamentoya. zengin ve sağlıklı biri olarak dönerim.. Niye biliyor musunuz? Çünkü beni bugün davet ettikleri tuzağa düştüler. Ama hepsi başarısız oldu.

— Beni incitmediniz Bay Shuster. Bahai'lerin Amerika'da çok etkin bir şube açtıkları söyleniyor. halkın gözünde kuşkulu kişiler durumuna düştüler. Bundan sonra. Hemen söyleyeyim. refaha kavuşmasına çalışacağım. bir Amerikan şirketine hizmet eder gibi hizmet edeceğim. Morgan Shuster bir Acem tarikatından-dı. Saçma görünebilir ama. tepkileri benimkinden farklı olmayacaktır. Neyle suçlandığını anlattım: — Senin adamlarının arasında Babî'lerin ya da Bahai'lerin olduğu söyleniyor. önemli olan da bu! Benimle çalışanları. Yönetime saygım olacak ama el öpmeyeceğim. Yine de Babî ile Bahai arasındaki farkı bilmem. . yalanlarına gerçek süsü vermeyi başardılar. Nereden kaynaklandığı belli olmayan ama tahmin etmesi de zor olmayan bir söylentiye göre. — Sizi bilmeden incittimse. Girişilen bütün işlerin tehlikeye düşmesinden korkuyor. düzenli biçimde Bakanlar Konseyine katılacaktı. İlk karşılaşmamızdan sonra. ben ona Morgan diyordum. Onu uzaktan görünce. Morgan bir süre düşündü: — Önem taşıyan tek soruya cevap vereceğim: Hayır. onu soymayacağım. ölmeye hiç niyetim yok. herkesin bildiği gibi. Oradan çıkar çıkmaz Baharistan'a koştum. Benim ilkelerime de tıpatıp uyuyor. İran'a. İran'dayız ve hassasiyet duydukları konular değişik olabiliyor. bir mucize daha! 13 haziran günü. Bu ara. Gözyaşlarımı tutamadım. Hizmetçilere gelince. haberi yayanlar. ben buraya vaaz vermeye ya da mürit kazanmaya gelmedim. Ayağa kalkıp. eşi görülmedik bir oylama ile. sadece beni altüst ettiniz. Ancak. İran maliyesinin çok gerekli olan düzenleme işini yapmaya geldim. Sadece dürüst olmaya çalışıyorum. çarşıyı ve elçileri telaşlandıran bir başka olay oldu. O bana Ben. ilişkilerimiz iyileşmişti. İran Parlamentosu. sağlığına kavuşmasına. Buraya gelmemden önce de buradaydılar. Konuşmamızm sonucu hakkmda kendisine hemen bilgi vermemi istiyor. — Maliye Bakanının bu konuda endişesi mi var? — Sandığından da çok. uşaklarını kovman gerektiğini düşünüyor. En azından aralarından birkaçını. seslendim: — Fazıl. lütfen affedin. ki bu evde yirmi kişi kadardırlar. Genel hazinedarla konuşma işini bir kez daha üstlendim. Amerikalılar bir gün içinde. Bu tarikatlarm varlığını. zehirlerini sulandırarak. Dedikoducuları susturmak için. Bana kuşku ve şaşkınlıkla bakıyordu. Delegasyonundaki bütün Amerikalıların Bahai oldukları ve ülkenin maliyesini düzeltme bahanesiyle yandaş kazanmaya çalıştıkları sonucuna varılmış. Fazıl'ı orada bulacağımı biliyordum. dinsel inançlarına ya da kravatlarının rengine göre değerlendirme gibi bir alışkanlığım yoktur. onları işe ben almadım. — Davranışını anlıyorum. Yeni Maliye Bakanı ile görüştüm. elimi uzattım. aptallar gibi! Shuster sustu. Bahai filan değilim. İşlerinden memnunum. eğilip bükülmeyeceğim.Ona büyük saygım var. Sözlerinizi İranlı dostlarıma nakledeceğim. Bunu Fazıl da doğruladı. ülke maliyesini düzenlemesi için tam yetki verdi. buraya gelmeden önce okuduğum Profesör Browne'un kitabından öğrendim. Morgan Shuster'e. Ama emin olun.

daha temiz bir hava esiyor. Onlara yerli muamelesi yapmadı. ülkemin insanlarına inanmayı öğretti. 234 XLVI 1911 yılında. — Sayın Bakan o paradan hiçbir şey kalmadığından emin mi? — En ufak bir akçe bile. Üstelik. Biliyor musun? Ailemdeki yaşlı kadınlar onun için dua ediyor. Aksine herkes. Shuster'den de şu yanıtı alınış: — Sayın Bakan on gün önce. aynı miktarda bir para aldı. hiç de abartmış olmam. bahçıvanımın dinini kontrol etmekten başka bir işiniz yoksa. Bir örnek vermek gerekirse: 17 Haziran günü. Ayağa kalktı. aksi halde ayaklanacaklar ve bunun da sorumluluğu Genel Hazinedara ait olacak diye atılmış. Durum ümitsiz. Asker aileleri aç. Yapmak istediklerini gazetecilere açıkladığı hatta dikenli konularda onların fikirlerini aldığı için. ilk karşılaşmalarında ona düşündüklerini söylemiş olmalı. Tek bir kuruş harcanmamış. prensler. Morgan ile her şey bir günde değişti. "varsa yoksa Amerikalı" dediğini. üstlendiği bu zor görevde başarı kazanmak üzereydi. ısrar etmek zorunda kaldım: — Bu yanıtın yeterli olacağını sanmıyorum Morgan! — Öyle mi? Öyleyse şunu da ekle: "Sayın Maliye Bakanı. bütün İran'ın. pis ve buruşuk bir kâğıdı Hazi-ne'ye göndererek kaç para istediklerini bildirirler. . oradaki memurlar da canlarını ya da görevlerini kaybetme korkusu ile her isteği yerine getirirlerdi. Tahran'daki birliklerin maaşlarını ödemek için kırk iki bin tuman istemiyle karşılaşmış. sözlerinin sadece anlammı taşıdım ama sanırım Morgan. hiçbir uşağa yol vermeyeceğimi ve işin burada biteceğini söyle. Onu ne yaptı? — Gecikmiş borcu ödedim. bayağılıkları görmezlikten gelerek. Shuster Bakanlar Kurulunda. üst düzey görevlileri. Birden bir insan çıkar ye ölüme mahkûm bir ağacın yeşerme mucizesi göstermesi gibi. yani Savaş Bakanı. bakanlar. Ona. üzerindeki incecik yazıya bakmış ve sonra: — On gün önce Hazine'den alınan para Bakan'ın özel uşaklarının adına yatırılmış. Shuster cebinden bir küçük kâğıt çıkartmış. dedi. vaktinizi doldurmak üzere size önem taşıyan birkaç dosya gönderebilirim. gazetelerin desteği büyüktü. Bütün subaylar borçlu. meyve vermeye başlar. küçüklükleri. O gelmeden önce.— Öyleyse seni alıkoymayayım. bütün sorumlular arasında en sevileni ve en güçlüsü olduğunu söylersem. O yabancı bana. Mali sistem tam çökeceği sırada. insanca davrandı. 232 233 Birgün Şirin: — Shuster geleli. İçinden çıkılmaz durumların çözümü için yüzyılların geçmesi gerekeceği sanılır. Bu bir sorun yaratmadı. Elimde bankacının adı ve hesap numarası var.. sadece hırsızlığı ve savurganlığı önleyerek bütçeyi dengelemesini bilmişti." Bakana. Emir-i Azam. bir takım şeylerin açıkça söylenmesinden memnundu.. daha sağlıklı.

Hazar denizini geçerek İran topraklarına ayak basacak ve bundan ne Çar'm ne hükümetinin-. sonra masum bir gülümseme ile: — Bu kör olası bankacı talimatımı anlamamış. askerler ve yurt dışındaki diplomatlar maaşlarını zamanında alıyorlardı. Savaş Bakanı ona doğru atılıp fısıldayarak birkaç sözcük söylemiş. meslektaşlarına kızgın bir bakış fırlatarak: — Şerefimle oynanmak mı isteniyor? diye sormuş. ne ipotek etmek söz konusuydu. Temmuzda. Londra'daki Seligman kardeşler. Ama o olaydan sonra hiç bir Bakan Hazineyi soymaya kalkışmadı. Bu durumdan hoşlanmayanlar vardı tabii ama susmaktan başka çareleri yoktu. İran'a asla geri dönmeyeceği vaadi ile Odessa'da tutulmuyor muydu? Saint Petersbourg makamları. silahlarıyla birlikte bir Rus gemisine binip. Parlamento Shuster'den para istedi. Şahın gözetimlerinden kaçtığını. Nitekim. Amacı iktidarı ele geçirmekti. İran'a dört milyon sterling kredi açmayı kabul etmişlerdi. Çünkü pek çok kişiyi. Çar ise daha sert yöntemlere başvurmaktaydı. sahte bir pasaportla yolculuk yaptığını. Olay zorlukla kapanmış. eski Şahm. Sonunda bankacıyı getirtmişler. Odessa'daki ikametgâhından ayrılıp.Emir Azam ayağa kalkmış. parlak bir Ermeni subayı idi ve üç ay içinde eski Şah'ı ezip sınırın öte yanma püskürtecekti. Birliklerin parasını ödememiş. Amerikalı hiç tartışmadı. bunu bilen en son kişi olduğuma yemin ederim. birkaç gün içinde ordunun en iyi silahlarla donatılması için elinden geleni 236 yaptı. Ukrayna ile İran arasındaki yüzlerce kilometrelik alanı kimseye görünmeden aşıp. Uluslararası finans çevrelerinde Shuster mucizesine inanılmaya başlanmıştı. demiş. kendilerine soruldukta. hatta Bakanları bile memnun edecek bir çok neden vardı: İran tarihinde ilk kez. Bu kez. Bu tarz kredilerin yanı sıra istenilen aşağılayıcı ödünlere yer verilmiyordu. Tam tersine. silahlarını üzerlerinde "maden suyu" yazılı kasalarda taşıdığını. Efrayim Han. Komutanlığına Efrayim Han'ın getirilmesini önerdi. öfkeden her bir yanı titriyormuş. hatta bir adım daha atarak. memurlar. Arada bir anlaşmazlık var demiş. . bu kaçıştan sorumlu olmadıklarını söylüyorlardı. Ödeme gücü olan normal bir müşteriye verilen normal bir borçtu! Bu önemli bir adımdı. İran'a baş eğdirmek istiyenlerin gözünde ise tehlikeli bir adım! İngiliz Hükümeti borcu bloke etmek için müdahale etmişti. Oysa Rus Hükümetinin gözetiminde. iki kardeşiyle birlikte. ne ordusunun/ne gizli polisi Okhrana'nın haberi olmayacaktı! Ama tartışmanın ne gereği vardı? İran'ın hassas demokrasisinin yıkılmasını önlemek gerekiyordu. Böylece. bankacı gelir gelmez. paralı askerlerden oluşan bir orduyla Tahran üzerine gelmekte olduğu haber alındı. 235 Kimse ses çıkartmayınca: — Böyle bir para adıma yatmışsa. Ne gümrük gelirlerine el koymak.

Saint-Petersbourg'da bir hükümet bildirisi yayınlandı. Çara ve Çariçeye bir mektup yazarak korunmasını istemiş. Amerikalı duyduklarına inanamadı. Pokhitanoff. Gözlemcilerin çoğu için bunun tek bir yanıtı vardı. Shuster orada oldukça gerçekleşemeyeceğini anlamıştı. bir İranlı bakanı öldüren katillerin Çarın uyru-ğundadır diye yargılanmamasını anlıyordu. Bu değiştirilmesi zor bir kuraldı. mülklerini yabancı bir hükümdarm koruyuculuğuna bırakarak kendi ülkelerinin yasalarına karşı gelmeleri. işi son derece yasal ölçüler içinde yapmak istedi. bir jandarma timi eşliğinde. Atabek Sarayının az ötesindeki "Saltanat Işığı" adını taşıyan saraydaydı. o da: Shuster idi. Bu işi Genel Hazinedar sıfatı ile yerine getirecek olan Shuster. Olan biten hakkında haber aldığı vakit Shuster. yardımcılarından birini Rus Elçiliğine gönderdi. yabancıların dokunulmazlığı olmasını. eskiden yıllar boyu sürerdi. O artık sadece Genel Hazinedar değildi. İran gerçekten modern bir ülke mi olmuştu? Buna benzer ayaklanmalar. Baku'ya birlik çıkarttığını. Amerikalı oraya. ellerinde yasal emirler bulunan bazı sivil görevlileri gönderdi. şimdiki Tahran Başkonsolosu Pokhita-noff oldu! Görev sözcüğü belki de çok basit kaçacak: çünkü son derece büyük bir beceriyle düzenlenen bir komplodan söz etmek daha doğru olacak. İran'ı işgal etmeğe hazırlandığını ve ültimatomu kabul etmenin akıllıca bir iş olacağını bildirdi. Çar istifini bozmadı. Şahı ve kardeşlerini yakalayana para vaadinde bulunuldu. Çar'ın temsilcisi de şu yanıtı verdi: . Malların önemlice kısmı. Parlamento. Rus Elçiliğine gitti. İran'daki emellerinin." Ona uzanan eli sıkarken. Sarayı kuvvete başvurmadan ama kararlılıkla teslim almaları emrini verdi. İngiliz Dışişleri Bakanlığı. Ama İranlıların. meydana gelen olaym Rusya'ya saldırı. Onun gitmesi gerekiyordu! Bir olay yaratmak gerekiyordu. içi kan ağlayarak. Hükümetim beni. çekil-mezlerse Hükümete başvuracaklarmı söylüyorlardı. İngilizlere danıştı. Parlamen-to'nun eski Şahı yasa dışı ilan etmesini öneren de o oldu. eski Şah'ın ve iki kardeşinin mallarına el koyma kararı vermişti. Jandarmalara. Bu kez Pokhitanoff 237 ses çıkarmadı. bir gün içinde. Jandarmaların saraya girmesini engelliyor. Çarın şakası olmadığını. Hükümetinizin konsolosluk mensuplarının uğradıkları hakaret nedeniyle özür dilemekle görevlendirdi. Tıpkı Amerikan kovboy filmlerinde "Aranıyor" dercesine. işte bu duyulmuş şey değildi. onlar da bu işi üstlenmişlerdi. Paniğe kapılan Başbakan. Bunlar Rus Konsolosunun gönderdiği Kazaklarla burun buruna geldiler. Yangını başlatmıştı.Bütün dünya buna inanamıyordu. büyük bir olay! Bu görevi yüklenen eski Tebriz Konsolosu. gelen adamı tehdit etti: "Saltanat Işığı" sarayının sahibi Prensin annesi. Elçinin elini sıktı ve şunları söyledi: "Ekselans. Görevi tamamlamıştı. 24 Kasım 1911'de İran Dışişleri Bakanı. Tepki gecikmedi. Shuster bunu kabul etmek istemedi. Çara ve Çariçeye hakaret sayılacağını öne sürüyor ve Tahran Hükümetinin resmen özür dilemesini istiyordu.

" XLVII Parlamento'da. Kazanmışlar238 239 dı ama içlerinden bu zaferi kutlamak gelmiyordu. Bana ulaştırıldığında. bastonuyla yere vurdu. çeşitli bahaneler öne sürerek aceleyle dışarı çıktı. Kısa bir konuşma yaptı: — Özgürlüğümüzün ve egemenliğimizin zorla elimizden alınması belki de Allah'ın emridir. Rus Elçisi Dışişleri Bakanına yeni ültimatomu verdi ve ayrıca Londra'nm da onayı olduğunu bildirdi: "Madde Bir: Morgan Shuster gitmelidir. Yeni bir sessizlik. Dört milletvekili. Bütün kabinesiyle düştü. Başbakan istifa etmiş sayıldı. Onikiye yirmi vardı. Çarm ültimatomuna hayır! Shus-ter'in gitmesine hayır! Hükümetin tutumuna hayır! Böylece. vesayetleri altına gireceklerdi. karmaşık bir oturumdu bu. Ne yapabilirlerdi? Ne yapacaklardı? Bildikleri yoktu. Milletvekilleri kendi başlarına kaldı. Beterin beterini önlemek için yetkiye gereksinimleri vardı. Onun için de milletvekillerine ültimatomun öğle saatinde bittiğini. Saint-Petersbourg'da ikinci bir ültimatom hazırlandığını haber vermek durumundayım. sıkıcı bir sessizlik oldu. Amerikalıyı geri göndereceklerdi. bundan böyle yabancı uzman istihdam edilmeyecektir. Pokhitanoff kalktı. ültimatomu kabul edecekler. Sonra aynı doğrultuda kısa bir konuşma daha! M. anayasanın geleceği onlara bakıyordu. Madde İki: Rus ve İngiliz Elçiliklerinin onayı olmaksızın. ne alkışlandı."Özrünüz. Ancak şu anda. Peygamber sülalesinden saygıdeğer bir seyyid ayağa kalktı. Büyük kapı çarpılarak kapandı." Bu sözlerin ardı hemen geldi. Başbakan yerine oturduğunda. Ama onları kendi ellerimizle teslim edecek değiliz. ülkenin yazgısı. içeriye girmesini kimsenin önleyemediği M. Ürktü. Beş gün sonra. Bazıları sarıklı. Başbakan bir darağa-cına çıkar gibi kürsüye çıktı. İktidar ellerindeydi. devletlerin çizmeleri altında ezilmektense. Ezici. Saint-Petersbourg'a çekeceği telgraf zaten hazırdı. Âdem Oğullarından en aşına olanları Avrupa usulü giyinmişlerdi. gösterişli bir biçimde saatine bakıyordu. Pokhitanoff. yetmiş altı milletvekili bekliyordu. Saat onbirde. duygulu. Konuştuğu sürece. Sonra. birinci ültimatomumuza bir yanıt olarak kabul edilmiştir. Shuster'i başından beri desteklemiş olan. Bir bakıma da çocuksu. bazıları fesli veya takkeli idi. eskiden olduğu gibi. ne yuhalandı. içeriğini öğrenmiş olacaksınız. yankısı sessiz salonda dalga dalga yükseldi. Ara-sıra ileriye bir düşünce sürülüyor ve hemen vazgeçiliyordu: — Amerika'dan askeri birlik göndermesini istesek? . 29 Kasım öğle vakti. Hükümetinin kararını bildirdi: direnmeyecekler. Londra'nın da onaymı almış ültimatomu kısık bir sesle okuduktan sonra. Başbakan bunu görünce saatini çıkardı. tartışacak vakitleri olmadığını hatırlatarak güvenoyu istedi. Oylamaya geçilmesini istedi. Gerçek dışı. Geriye kalan yet-mişiki milletvekili "Hayır" dedi. Pokhitanoff'un locasma kaçamak bakışlar fırlatıyordu. yani bir kelimeyle.

İsfahanlıları bile yardıma çağıra-mayız. 24 aralık günü düşük Başbakan iktidarı zorla ele geçirmeye karar verdi. Davaya ihanet ettikleri için değil. bu sırf geleceği kurtarmak içindir. Çar ise iki haftada burada olur. Çarm birlikleri ülkenin kuzeyini işgal ettikten sonra. İlerlemelerini yavaşlatan tek şey. sözcükler gerçek anlamını buldu. 11 Ocak 1912'de Shuster törenle uğurlandı. O andan itibaren. yenildi. çılgınca. Üzerimize bin Kazak değil. Kimi . İran'da sadece sekiz ay kalmıştı. yetmiş iki kişiyiz. bu Tahran'da olacaktır. Saint-Petersbourg ile Londra'yı kızdırmış olmasından pek hoşlanmıyacaktır. Ölürsek. işine son verildiği bildirildi. İran daha hâlâ İmam Hüseyin'in anısını yaşamıyor mu? Oysa o da. Hepsi ölüme hazır olduklarını söyledi ama hiç biri ölmedi. "Adem Oğulları" ilk sıralarda yerlerini almıştı. Ama bu çözüm değildi. aksine kentin savunmasını üstlene240 cek gönüllüler bulmuşlardı. katledildi ve şimdi biz onun adını onurlandırıyoruz. jandarma kuvvetlerinin önemli bir kısmının yardımı ile başkente egemen oldu ve Parlamentoyu feshettiğini bildirdi. yardımımıza koşarlar. — Onlardan bir demiryolu yapmalarını isteriz. Ama gelmeleri altı ay sürer. Tebriz'de olduğu gibi. Ya Türkler? Ya Almanlar? Japonlar neden olmasın? Rusları Mançurya'da ezmediler mi? Kirman'lı bir milletvekili. Pek çok milletvekili yakalandı. Japon İmparatoru ile barıştıran Başkan Roosevelt değil mi? — Ama Shuster'e yardım etmek istemezler mi? — Shuster İran'da çok tanınıp. Belki bu öneriye bayılırlar. Nazik bir mektupla Morgan Shuster'e. En etkin olanları sürgüne gönderildi. emrine kendi otomobilini ve Fransız şoförü M. Çarın ültimatomunu resmen tanımak oldu. Ona veda etmeye gelen İranlılar ve yabancılar bir hayli kalabalıktık. baş döndürücü ve Doğunun yüzünü değiştiren sekiz ay. bu Parlamento bir anıt-kabir olur. Biz İmam Hüseyin'in yoldaşları gibi. Amerikan Yönetimi. Ama Tebriz kahramanından. Hiçbir kazanma şansımız olmadığını bilerek çarpışmış olacağız. Listenin başmda Fazıl vardı. inanmak için kana ihtiyacı var. çok seviliyor. Varlet'yi verdi. Yeni rejimin ilk işi. direniş önerisinde bulunmak zorlaştı. elli bin Kazak göndereceklerdir. havanın karlı oluşu idi. Âdem Oğullarının en ünlüsünden gelince. —'¦ Belki. Genç Şah. Eğer savaşacaksak.— Neye gelsinler? Rusların dostu onlar. şimdi de başkente doğru yürümekteydi. suçlamaların ardı arkası kesilmezdi. önceden yitirilmiş bir savaşta çarpıştı. ezildi. Çarı. Ama Fazıl. Şahm tahtmı Japon Mikadosuna sunma önerisinde bulunacakken. Tahranlılarla olacaktır ve şu anda Tahranda bulunan silahlarla olacaktır. yine de bunu yaptı: — Vuruşmaya hazırsak. yani gerçeğin acı yüzü ortaya çıktı. İran'ın. soluk soluğa. Bahtiyarilerin. Fazıl patladı: — Şunu iyice bilmeliyiz ki. yüzyıllar boyu Doğu toprağına gömülür. onu En-zeli limanına götürmek üzere. Bu cesaret kırıcı konuşmayı başkası yapmış olsaydı. Kazaklarm. Demokrasi. Ama ülkesinde admı duyan çok az. Tıpkı üç yıl önce Tebriz'de olduğu gibi.

Şimdi demokrasimiz yok oldu. — Shuster'i yolcu ettim. — Ne kusuru oldu ki? — Olmadı. sadece ufak bir olay oldu: bir Kazak." Hükümdar gidince. bunu ben Şirin söylüyor. Ona dehşetle baktım: — Bunu sen mi söylüyorsun? — Evet. onu bir kurtarıcı olarak gören ben. eylemini tamamlayabildiğini sanmıyorum. İran'ı anlayamamış olduğu da bundan belli. Beni karşılarken: — Çok üzgün görünüyorsun! dedi. Sonra tek başıma. Şirin'in sarayına yöneldim. "Ama bir yıla kadar hükümdar ölebilir. Bir alay insan. Otomobil Kazvin kapısından çıkıp kaybolduğunda. Doğru duymuş olduğumdan emin değildim. Amerika'da kalmamış olduğuna üzülüyorum.oturduğu saraya gitmiş. subayma karşı haklı olan bir er iki kat ceza görmez mi? Zayıfların haklı olmaları hatadır. bir zayıf gibi davranmalıydı. "Pek âlâ. "Eşeğin konuşmayacağını sen de biliyorsun. ölümlerden ölüm beğen. toprağımız işgal edildi. karısı Hoca'ya "Böyle bir şeyi nasıl söylersin? diye sormuş. Hoca şöyle bağırmış: "Aslında bu eşek benim kardeşimdir. — Krala karşı haklı olan bir bakan. — Sonuna kadar mı? Günün birinde ayağa kalkması. — Bu yüzden ona saygım sonsuz. modern bir devlet kurması." Hükümdar ilgilenmiş. terkedilen bir sevgili gibi ağlıyordu. Ona tekrar. halkını eğitmesi. Alkış yoktu ama binlerce elin usulca selamı. ben ölebilirim. Bir büyücü onu bu hale soktu. kocasına karşı haklı olan bir kadm. geç gelmesi yeğdir! Sen Nasreddin Hoca'nın eşek hikâyesini bilir misin? Nasreddin Hoca. Tam öldürülmeye götürülecekken. bu er geç olacaktı. Hocaya söylediklerini tekrar ettirdikten sonra. zengin ve saygın ülkeler arasına girmesi gerekmez mi? Shuster bunu denemeğe kalkıştı. demiş. Konvoy geçerken. Maveraünnehir'de ve Küçük Asya'da. eşek çaldı diye Nasreddin Hoca'yı ölüme mahkûm etmiş. Gelişinde Amerika'lıyı alkışlayan ben. Şirin anlatmaya koyuldu: — Yarı deli bir hükümdar. her eylemini onaylayan ben. bugünkü duruma düşmezdik diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Açıkladı: — Kendi kendime bu ülkeye hiç gelmeseydi daha iyi mi olurdu diyorum. kimi yol boyunca dizilmişti. — Çarın emelleri hep böyleydi." "Tabii ki biliyorum" diye yanıtlamış Nasreddin Hoca." . sizin benim gibi konuşma öğretirim. — Felaket gelecekse bile. İran'da. fıkralarıyla efsane olmuş bir kişidir. Charles Russel ile birkaç adım yürüdüm. Ama günü gününe bir yıl sonra eşek konuşmazsa. 241 — Gerçekten anlayamıyorum. Bu eşeği bir yıl bende bırakın. Rusların ve İngilizlerin karşısında İran zayıftır. eşek ölebilir. yerden bir taş aldı ve Amerikalıya atar gibi yaptı. Yol boyunca. gözlerden akan gözyaşları vardı. — Ah! Nihayet gitti. Ama daha az başarılı olsaydı.

milyonlarca göçmen erkek. Titanic bu isteğime tam uyan gemiydi. İstanbul'daki ya da Kahire'deki gibi .. Sabretmeliydik. sakin. kadın ve çocuk için.. Shuster bizi. Sonra Çar da ölümsüz değil. Şirin.istiyordum. Do-ğu'daki keyif ehilleri gibi zevkleri olan kişilerce inşa edilmişti. bir dik kafalılığa sahip görünüyordu. en sarsılmaz ürün olan bu gemiyle denize açılmayı bir ayrıcalık sayıyordu. Yanı başımda: Şirin. Bu yüzen saray. olanca Doğulu! Titanic'e binen pek çok ünlüden söz edildi ama bu deniz devinin kimler için yapıldığı unutuldu: göçmenler. dedi. — "Başka türlü" nasıl gidilir? — Seninle gidiyorum. Queenstpwn'dan İrlandalıları ve Cherbourg'dan daha uzak diyarlardan gelen Yunanlıları. Ben de farklı düşünmüyordum. belki Rusya Balkan veya Çin Savaşına girerdi. Hırvatları. Amerika'ya yerleşme düşüncesini. Bu boş bir kapris değildi. uzun süre benimseyememişti. Batıya varır varmaz. kuşkuyla yüzüme baktı: — Gidiyorsun.Şirin devam etti: — Vakit kazanabilseydik. Doğu her zaman böyle bir basiret göstermiştir. Sonra sevecenlikle ona sarıldım: — Şirin! Adını söyleyiş biçimim miydi? Sıçradı. — Evet. Anadolu Ermenilerini. Her biri serüvenci bir bakışa.. yaşadığı görkemli Doğu debdebesine eş bir balayı yolculuğu yaşatmaktı. Ama başka türlü. beklemeliydik. Bavullarımızda: Elyazması. sevgilime. Hepsi. Bunları söylerken acı çekiyordu. Selanik veya Besarabya Yahudilerini. Önümde uçsuz bucaksız Manş Denizi. Şirin bu önerimi asla kabul etmezdi. bir insan beyninden çıkma en güçlü. Hiçbir toprağın beslemeyi kabul etmediği ve Amerika özlemi çeken onca insan için. en modern. Şirin devamla: — İran bana şanssız bir yelkenliyi anımsatıyor. Onu. Limanda gördüğüm Doğulular bunlardı. Gemi. benden uzaklaştı. 10 Nisan 1912. tam bir dolmuş gemisi gibiydi: Southampton'dan İngilizleri ve İskandinav-ları. gümüş sularıyla uzanıyor. 242 Uzun süre düşüncelere dalıp sustuk. Suriyelileri. Sırpları. Çevremizde belirsiz bir kalabalık. Ölebilirdi. köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyebilmeliydik. ona karşı çıkmamaya özen gösterdim. İran'ın uyanışı yarıda kesilmeseydi. Üç hafta önce Paris'te evlenmiştim ve yola çıkmayı erteleme nedenim. 243 XLVIII Cherbourg. Denizciler yeterli rüzgâr olmamasından yakınıyorlar hep. isyanlarla tahttan indirilebilirdi. Acemleri toplamaktaydı. onları cezalandırmak istercesine bir fırtına gönderiyor.. bizi yıkıma götürdü. bir iç acısına. ayrıldığı ortamdan çok daha görkemli bir düş dünyasında yaşatmak. Batılıların ritmi ile ilerletmek istedi. Sonra birden Tanrı.

Bugünlerin. kaygıyla yüzüne baktım. Bu. Hoffmann'ın Masalları'va ve Geyşa'yı ya da Büyük Moğol'u yorumlayan orkestrayı dinlemek de cabasıydı. Lyon usulü pişirilmiş bir tavuğun keyfine varmak. Yemeğimizi yer yemez bir gemi subayını ve hep aynı subayı bulmaya gidiyorduk. Aşırı tepkisini anlamakta güçlük çekiyordum. bir imansız bile böyle bir şey demeye cesaret edemez. 244 Titanic'te yalnızca bu egzotik görünüşün arayışı içinde değildik. Yolda düşmemesi için kendisini tutmak zorunda kaldım. Şirin sözümü kesti: — Lütfen! Boğuluyor gibiydi. "Tanrı bile bu gemiyi batıramaz!" Böyle demekle onu rahatlatacağımı sanırken büsbütün ürküttüm. Hayyam'ın şu dörtlüğünün bulunduğu yerden açtık: Ömür soluğumuz nereden geliyor diye soruyorsun. dedi. . Gecenin ilerlemiş saatinde. Dördüncü gece. Elyazması'nı. Omuzlarımı silktim: — Yeryüzünde güvenle yolculuk yapacağımız bir gemi varsa. birlikte kol kola gezmenin keyfini sürüyor ve geminin en geniş kamarası olduğu halde. Her şeyi yeniden yutan Okyanus'tan. Elyazması m. 1887 Cos d'Estournel şarabını yudumlamak. Şirin'in pek hoşuna giden bir tören.insanı gevşeten bir Türk hamamı vardı. oradan El-yazması'm çıkartıyor. 245 Anlatmaktan vazgeçti. Tekrarlamaya kalkıştım. dedi. Prensesimin Tebriz'deki. odamıza götürüyor ve sabah aynı subay tarafından kasaya konuluncaya kadar yanımızda alıkoyuyorduk. Palmiye ağaçlı verandaları. derin bir nefes aldı. Onun için de. Sanki. Uzun bir öyküyü özetlemek gerekirse Derim ki Okyanus'un dibinden. güverteden ve koridorlardan geçerek Cafe Parisien'in rahat koltuklarına kuruluyor. Kaptan Smith'in dediği gibi. kamaramıza dönmeyip geç vakte kadar çevremizdeki bakışların üzerimizde takılı kalmasından hoşlanıyorduk. bir ayindi. barfiksli jimnazyumu. Okyanus'tan söz ermesi hoşuma gitmişti. Koluma yapıştı: — Böyle konuşma! Asla! dedi. Bunu sen de biliyorsun. rastgele birkaç dörtlük okuyor sonra asansöre binerek güverteye çıkıyor ve açık havada öpüşüyorduk. — Bu rubai'yi ezbere biliyorum. Artık birlikte olmanın. Avrupa usulü eğlendiğimiz de oluyordu. biraz sakinleşmiş gibiydi: — Bir an önce varmış olmayı istiyorum. aşkımızı dört duvar arasında gizli tutma zorunluluğu beni rahatsız ediyordu. Titriyordu. o da bu gemidir. İran'daki gibi gizlenmek zorunda olmayışımızdı. bizim için değeri. — Bizde.. O bizi bir kasanm önüne götürüyor. — Niçin böyle telaşlanıyorsun? Laf olsun diye söyledim. çölde geziyor izlenimi edinmek isteyenler için elektrikli düğmesine basınca yürüyen devesi vardı. her gün aynı ayrıntıları aynı biçimde tekrar etmeye özen gösteriyordum. İstridye yemek. Zarganda'daki veya Tahran'daki evleri ne kadar rahat olursa olsun. Ama birden ilk kez duyuyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. En çok sevdiğimiz şeylerden biri de akşam gezintilerimiz idi.

Herhangi bir çarpma duymuş değildim. Fazla kaygılanmadığım için Şi-rin'i uyandırma gereği duymadan ne olup bittiğine bakmaya gittim. Acele giyindi. Onun için kaygılı idim ve bu kadar erken yatmaya alışık olmadığım için gecenin büyük bir kısmını onu seyretmekle geçirdim. fazla telaşlı olmayan bir sesle. Yaklaştım. Onu eğlendirmek için geminin eğlence yerlerini gezdirdim. Ama Şirin'i hiçbir şey oyalayamıyordu. Saatime baktım. Biraz önceki kamarot oradaydı. kürek çekmesini bilir misiniz? . Bu sözcük bir yıldırım etkisi yaptı: — Hudâyâ! Tanrım! diye haykırdı. Onu yatıştırmak zorunda kaldım. Sabahlığımı sırtıma geçirip kapıyı açtım. — Onsuz bir yere gitmem! Kamarot: — Gitmek diye bir şey söz konusu değil. Kamaraya dönüp Şirin'i uyandırdım. Güverteye çıktığımızda görülür bir telaş vardı. diyene kadar. Ta ki bir gemi subayı yanıma gelip: — Efendim. elektrikli deveye bindirdim. — Bu karışıklıkta onu büsbütün kaybederiz. Koridor boştu. diye araya girdi. — Kaptan herkes dedi efendim. Güvertedeki gezimizi yapmamayı ve Elyazması'nı kasada bırakmayı önerdim. bu bile gerekli değil ama gemide kaptanın sözü geçiyor. mırıldanırcasına: — Kalkman gerekiyor.. Neden yalan söylemeli? Gemi buzdağına çarptığı zaman. bitkin gibiydi. bu yana. gece yarısından az önce. — Gezecek değiliz. Çok üşüyorum. Yolcular filikalara bindiriliyordu. Kaptanın emri. kamarotlardan biri "bazı küçük sorunlardan" söz ediyordu. Gecenin bu saatinde bu normal bir şey değildi.. alnını okşayarak. bire on vardı. avaz avaz bağırıldığı vakit sıçradım. dedim. Yolcuları bir veya iki saat için uzaklaştırmak söz konusu. Akşam yemeğinde sessizdi. Kapıya vurulup. Çok sonraları. Kasada daha iyi korunuyor. Güverteye çıkmalıyız. "Kaptan bütün birinci smıf yolcuların. — Önce kadınlar ve çocuklar. farkına bile varmadım. çarpma ne zaman oldu diye sorulduğunda.. Bana sorarsanız. Sonunda uykuya dalmıştım. — Bu filikada bir erkek eksik. Merdivende. dudaklarımı kulaklarına yapıştırarak. admı fısıldayarak. Sadece sürüklendi ve buna karşı koymadı. Uzakta yüksek sesle konuşulduğunu duyuyordum. Ona doğru gittim. Soğukkanlılığından bir şey yitirmemişti. — Bu akşam olmaz. Şirin'i elinden tuttum. Son derece yumuşak bir biçimde. Yatmak üzere kamaramıza çekildik." 246 — Karımı uyandırayım mı? Biraz rahatsız da. Şirin inanmış görünmedi. kirpiklerini öperek.Ertesi gün kendisine gelmişti. size ihtiyacımız var. filikalara doğru götürürken: — Elyazması diye yalvardı. yandaki kamarada yırtılan çarşaf sesi gibi bir şey duyduğumu hatırladım. Rahatsız bir uykuya daldı. acelemiz olmadığını söyledim. geminin en üstündeki Güneş güvertesinde bulunmalarını istiyor. O kadar.

kurtulduğumuzu hatırlatmak istiyor. Dondurucu bir rüzgâr esiyordu ve gemi orkestrasının çaldığı havayı duymamızı engelliyordu.— Cheaspeak Körfezinde yıllardır kürek çektim. Çevreme bakınıp duruyordum. Şirin'e seslendim. Beş dakika öylece durdu. sonra da rıhtımda uzun uzun konuştuk. gazeteciler kurtarılanlara doğru koşup. biraz da birlikte oluşumuzun nedeni olduğunu biliyordum. müthiş bir karşılama oldu. Az sonra. 247 gerçeği aniden farkettik: Titanic öne doğru kaykılmış. sessizliğini korumuş. Özellikle Kaptan Smith'in tutumuna ve yolcuların davranışlarına ilgi duyuyordu. Yine de ona öğüt vermekten kaçınıyordum. Carpathia gemisinin güvertesinde Şirin yanı başımda. Sadece gemiden uzaklaşmaya ve yarım mil ötesinde beklemeye karar verdim. Carpathia rıhtıma yanaşır yanaşmaz. beni flaş ışığı ile yaklaşan şu fotoğrafçının arkasında bekliyor olmalıydı. Bunca felaketten sonra yok oluşu. 15 Nisan günü. tek bir söz etmemişti. Küreklere asıldım. Şirin bir çığlık attı. Gazeteciler kayıklarla gelmiş. 18 Nisan gecesi NewYork limanına yanaştığımızda. Şirin. Bizi. Onu sarsmak istiyor. Şirin'i ister istemez çok etkileyecekti. şu güvertede kocalarını. Gazeteci ayrılırken tanıklığım için beni kutladı. Filikayı ona doğru yönelttim. Bir kaç deneyimli kürekçiy-le filikaya binmem emredilmişti. Bu işe dalmışken. aralarından hangisinin konuyu ayrıntılarıyla anlatacağını bulmaya çalışıyordu. Birden biri seslendi. Rahatladı. Şirin yoktu. Nereye gitmek için? Hangi karanlık noktaya? Hiçbir fikrim yoktu. Şirin'i ve beni filikaya bindirdi. Hepimiz heyecanlanmıştık. belleğimi yokluyordum. ışıkları tek tek söner olmuştu. Bu işi zamana bırakmayı yeğledim. Bu Elyazmast'mn benim için olduğu kadar onun için de bir mücevherden daha değerli. sonra birden yok olmuştu. Şirin ve diğerleri adamı filikaya çıkartmaya yardım ettiler. suskunduk. Yolcular panik olmuşlar mıydı? Birinci sınıftaki yolcuların kurtarılmasına öncelik verildiği doğru muydu? Yanıtların her birini düşünüyor. Kaygılanmam için bir gerek yoktu. bir o kadar da boş yer vardı. kuşkusuz bu yakınlarda olmalıydı. sessizdi. çocuklarını yitirmiş kadınlar olduğunu söylemek istiyordum. yolcuların bir kısmı da. çoğu yolcunun öldüğünü. Vapurdan inerken. yorgun. sonra yazgısının kendisini beklediği yere gömüldü. ellerinde hoparlörlerle avaz avaz sorular soruyor. sesim gittikçe yükseldi. Filikada otuz kişi kadardık. daha sonra da konuşmak için adresimi aldı. Beni bıraktığı 248 . Kurtarma işiyle uğraşanlar da bilmiyorlardı. başkaları da işaret verdi. Titanic dikey bir biçim almıştı. Evening Sun'ın genç bir muhabiri oldu. Titanic'in battığını gördüğümüzden beri. onları da denizden topladık. pek de hoşuma gitmeyen bir sertlikle denize indirdiler. bu yüzen bir adamın seslenişiydi. Beni seçen. ellerini hoparlör gibi ağızlarında tutarak yanıt vermeye çalışıyorlardı. Uygun bir yerde durduğumuz zaman. üzgün haldeydik. bitkin. İlk dakikalarda hepimizin tasası soğuktan korunmaktı. bir ara yanımda durmuş. Bakışlarını benden kaçırıyordu.

yeni bir aşkı yaşıyormuşum izlenimini veriyor. adresimi bildiği ve yatıştıktan sonra beni arayabileceği yere dönmeye karar verdim: Annapolis'teki evime! Uzun süre Şirin'den haber bekledim. onları yeni almışım gibi açıyor. Rıhtıma geri döndüm. Tebriz'de geçirilen uykusuz geceler. Rıhtım yavaş yavaş boşaldı. bir iki adım geri atmış ve tiyatroda oynar gibi gökyüzüne seslenmişti: — Titanic'te Rubaiyat! Doğu'nun çiçeği. karanlık bir köşede öpüşüyorduk. kendi kendime soruyorum: acaba böyle biri var mıydı? Doğu saplantılarımın bir ürünü müydü yoksa? İçimdeki kuşku artınca. kokularını içime çekiyor. Yüzünü ellerimin arasına alabilmek için. Şirin. aklımı kaybedecek gibi olduğumda. kalkıp odanın bütün ışıklarını yakıyor. Nereye bakmalı? Önce White Star bürosuna gittim. İstanbul salonlarından birinde söyleniverilen bir sözcük. Gelmedi. Bir saat. belleğim sislenince. Boştu. Zarganda kışının sıcaklığı! Son yolculuğumuzdan da şu sahne: güverteye çıkmış dolaşıyor. Bana yeniden. kimse benim önümde adını anmadı. eski mektupları çıkartıyor. Ancak o zaman yatışarak onları yerlerine koyuyor ve geçmiş anılara döndüğüm karanlıklara dalıyorum. Hiçbir iz yoktu. bunu görünce gülmekten kırılmış. Bekledim. İki saat. Bana yazmadı. Sonra kurtarılanların yerleştirildikleri otelleri dolaştım. Bunun üzerine. Elyazması'nı bir kenara bırakıyordum. Batı'nın çiçekliğinde! Ey Hayyam! Yaşadığımız şu güzel ânı görebilseydin! -son- 249 . Bugün.yerden kıpırdamamaya karar verdim. bazı sayfalarını yeniden okuyorum. Titanic'in şirketiydi. Bu mektupların ifadesindeki soğukluk bile içimi ısıtıyor.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful