SüLeyman TEVFİK

II. M eşrutiyette^ Cumhuriyet’e
Elli Yıllık Hatıralarım

HATIRA

“Cinayet” Kelimesi Arap Harfleri İle Bir Nokta Eksilince “Cenabet” Şeklinde Çıkmıştı Bir Nokta İçin Tam Bir Hafta Sorguya Çekildim!

Çünkü bir noktanın, bir harfin eksikliği, fazlalığı, yanlışlığı ça­ bucak bir jurnal sunulmasını mucip olur, gazeteci uzun uza dıya sorgulara çekildiği gibi çok kere de sürgüne gönderilir ya da hapsedilirdi. Size bir Vaka anlatayım: O zaman memuriyet, rütbe ve nişan tevcihâtı gazetelerde yazılırdı. Bir gün cinayet âzâsındaıı birine verilen rütbenin yazıldığı sırada ye’nin bir noktası eksik olmuş. Cinayet “cenabet” şeklinde dizilmiş. Bu da derhal jurnal edilmişti. Diyeceksiniz ki bundan ne çıkar? Şimdi ne çıktığını ben size anlatayım. Padişahın otoritesini temsil eden bir yüksek mahkemeye cenabet denilmesi, temsil ettiği otoriteye cenabet dem ek olur, bu da tâ padişaha kadar varır. O hâlde, bu hata, kasten olmasa bile dikkatsizliğe delâlet eder, bu da cezayı müstelzem olur. îşte bu bir nokta için ben bir hafta Saraya gittim geldim, belki on defa sorguya çekildim. H ata olduğunu, noktanın kelimede kırılmış olduğunu anlatıncaya kadar anam dan em ­ diğim süt burnum dan geldi.
44

|Süleyman

Tevfık

|

Milrüvvefin çıktığmdan bir ay kadar sonra matbaacı Mihran . ıııli, Şemseddin Sami Bey’in başyazarlığı altında on paralık I#///*1gazetesini, ondan biraz sonra da Saadet gazetesi sahibi plııned Nuri Bey’in kardeşi Ö m er Efendi yine on paralık ılıııı*'2 gazetesini neşre başladılar. Bu münasebetle meşhur ı Kâzım Paşa [Yunanistan 1821-1890]: "Yine bir ... zuhur etti sabahın m avrasından” mısrasını demişti. Zuhur çıktığından birkaç gün sonra, okuyucu bulamadıiılan ölüp gitti. Sabah yaşadıysa da Mürüvvet’t pek de zarar irmedi. Ben gazetemi, yalnız İstanbul’da dört binden fazla Ityordum ki bu o zaman için çok önemli bir satıştı.
Sabah gazetesi: Bu isimle dört gazete yayınlanmıştır. İlki 5 Mart 1876 tarihinde İstanbul’da günlük yayınlanıp 308 sayı çıkmıştır. Pupodopulos adında bir Rum çıkarmıştır. Başyazarı Şemseddin Sami Bey’di. Bu gazetede ilk defa miladî tarih kullanılmıştır. Bu / a m a n gazeteler basılmadan önce sansüre tabi tutulmuşlardı. Bu Hiızetede haberlere önem verilmiştir. Bu gazete ile gazeteler ar­ lık günlük olarak çıkmaya başlamıştır. İkincisi 1882 ile 7 Kasım 1922 tarihleri arasında İstanbul’da günlük olarak 11.838 sayı çıkmıştır. Mihran E fendi’nin çıkarmakta olduğu bu gazetenin yazarları Mahmud Sadık, Selânikli Tevfik, Halit Beylerdi. A b­ d u l l a h Zühdü’nün “Şu Şevketlü Gazi Abdülhamid” başlığı O s­ m a n l I c a yazıldığında bir harf düşmüş ve başlık “Şu Kötü Gazi Abdülhamid”e dönüştüğünden kapatılmıştır. Bu gazete gerek ya­ zıları gerekse yazar kadrosuyla Meşrutiyet döneminin en önemli gazetesi olmuştur. Yazar kadrosunda Hüseyin Cahid, Cavid Bey, Adnan Adıvar, Ata Bey, Ahmed Emin Yalman, Arif Cemil gibi yazarlar yer almıştır. Üçüncüsü Ankara’da Sırrı Atalay tarafın­ dan çıkarılmış günlük bir gazetedir. Dördüncü gazete 22 Nisan 1985 tarihinde D inç Bilgin tarafından yayınlanmıştır. Daha sonra liırgay Ciner almış, günümüzde ise Çalık Holding bünyesinde çıkmaktadır. İki defa çıkmıştır. İlki 1890 yılınnda İstanbul’da günlük olarak 218 sayı çıkmıştır. Diğeri 1918 - 1919 yılları arasında 6 sayı çıkmıştır.

45

|II. Meşrutiyetten

Cumhuriyet’ e

|

Çünkü Saadet, Tarik, Tercüman-ı H akikat gibi eski gaze telerin satışları iki bin beş yüzü geçemiyordu. Sanıyorum kı bunun başlıca sebebi M ürüvvetle bir büyüklükte olduklaıı hâlde değerlerinin kırk para olmasıydı. G azetem tutulm uş, kâr vermeye başlam ış olduğundan ayrıca bir musahhih almaya k arar vererek gazeteye bir ilan koydum, bir düzeltiç (musahhih) istedim. E rtesi gün otuz be$ yaşlarında, kara sakallı bir adam m üracaat etti. Ona: - Bir prova düzeltmeyi bilir misiniz? Diye sordum. - Yaparım, cevabını verdi. Onu hem en işe başlattım. İşini gördükten sonra ücretini kararlaştıracaktık. Akşamüzeri baş dizici (sermürettip) D akes Efendi, elinde birkaç kolon prova olduğu hâlde yanıma gelerek dedi: - Beyefendi ben şaştım kaldım. Ya bizim dizicilerimiz bugün hiç yanlış dizmiyorlar yahut bu efendi prova düzelt­ mesini bilmiyor. Elinde getirdiği provaları alıp masanın üzerine koyarak: - Haydi, onu bana gönder, dedim ve biraz sonra gelen musahhihe sordum: - Size düzeltilmek için getirilen provalarda hiç yanlış yok muydu? - Epeyce yanlış vardı, onları düzelttim. - Nasıl düzelttin? - Bir nokta veya harf eksik olan yere o nokta ve harfi yazdım, fazla olan nokta, harf ve kelimeyi çakı ile kazıyarak kaldırdım! Bu sözü işitince kendimi gülmekten men edemedim. Masanın üzerindeki provaları alarak gözden geçirdim. Zavallı adamın bunları düzeltmek için ne kadar zahmet çektiğini anladım.
46

|Süleyman

Tevfık \

Bunu gazeteciliğin gülünç bir vesika olduğundan yazıyorum. () zamanlar gazeteler, basılmazdan evvel sansür edilebilirdi. Iı, Masın Direktörü (M atbuat Dahiliye M üdürü) Rıfat, Yar ılııcktör (m üdür muavini) ve sansür memuru Hıfzı6 beylerdi. 3 Her gazete, akşamdan sonra provalarını, ikişer tane olarak Hıizı Hey’in Saraçhane başındaki evine göndermeye borçluydu. O ı lıı bunları baştanbaşa okur, çıkarılacak bir yer varsa, üstüne hıı kırmızı çizgi çekerek çıkarır, hatta kelimeler, cümleler değiştirirdi. Bazen bu değiştirme yüzünden yazının manası bütün bütün değişir, bozulur, anlaşılmaz bir hâle gelirdi. Sansür m em uru saatlerce uğraştıktan sonra kolonları, ıllına imza ederek, bir tanesini yanında alıkor, ötekini gazete id.ırehanesine çevirirdi. O vakitler bir de tebligat-ı resmiye meselesi vardı. H er Hİİıı hüküm et rütbe, nişan verilmelerini, memuriyet tayinlelini, halka bildirmek istediği şeyleri, tebligat-ı resmiye başlığı ııllında gazetelere gönderirdi. H er vakit akşamüzeri gelen tebligat bazen gece yarılarına, hatta şafak atm asına kadar gecikirdi. Gazeteler onu beklemeye mecburdu. Sahifeler ha­ zırlanır, makineci sızlanır, baş dizici söylenir, ne olursa olsun tebligat beklenirdi yahut sansür m em uru sabaha karşı, bugün tebligat yoktur, diye haber gönderir, ondan sonra makine işlemeye başlardı.

** Hüseyin Cahid Yalçın ilgili kişi hakkında “Edebiyat Hatıraları” adlı eserinde bilgi vermektedir.

47

Besmeleyi Bile Doğru Okuyamayan Bir Hocayı Meclis-i Maarif Başmualliııı Yapıyordu

Bir gün komisyon toplanmıştı. A nadolu’da bir kaza rüştiyesi nin başmuallimliğini isteyen sarıklı bir adamı imtihan ettik ( I zaman imtihan edilecek adam a önce birkaç ayet Kur’ân oku tulur, sonra başka bilgilerden sorguya çekilirdi. Bu hocaya da Kur’ân okuttuk. Besmele’yi bile doğru dün M çekemedi. Sonra hesap, coğrafya, sarf ve nahv, Türkçe kıraat ve imlâdan imtihan ettik, hiçbir şey bilmiyordu. Hoca odadan çıktıktan sonra komisyon kâtibi mazbatasını yazdı. Bütün n/.ı adlarını yazarak mazbatayı tasdik etti. Bana gelince, yazılım kâğıdı baştanbaşa okudum . H oca değerini gösterdiğindi'n istediği muallimliğe tayinini tasdik ediyorlardı dedim ki:

Bu adam besmele okumasını bile bilmiyor. Başka şeylerd de hiçbir bilgisi yok. Buna nasıl değerini gösterdi diyorsunuz? Düşününüz ki bunu bir kazâ rüştiyesine başmuallim yapıyorsunu/ O m ektepte şüphesiz yüzlerce vatan yavrusu vardır. Onların hepsini cahil bırakmış olacak, kanlarına gireceksiniz.

194

W

~

-----------------------------------------------------------

Nâzır, Arabacısının Kardeşini M uallim Yapmamamıza Kızmıştı,

AnAılan biri, hatırımda kaldığına göre Hoca M ehmed Tevfik I lı udi yanıma sokularak dedi ki: [ . Öyle fakat bu Nâzır paşanın arabacısının kardeşidir. I Arabacının kardeşi değil, kendisi bile olsa, hatta bizzat NA/irın kendisi olsa ben bunun altına adımı yazmam ve bu kutlar büyük bir günaha girmem, dedikten sonra kâğıdın altına llıı adam hiçbir şey bilmiyor, muallim yapılması günahtır.” H ly c yazdım ve adımı koydum. lîrtesi gün Nâzır beni çağırdı ve dedi ki: f - Tevfik Bey, siz komisyonda her şeye söyleniyor, işlerin jlıvikmesine, bozulmasına sebep oluyormuşsunuz. Cevap verdim: |j - Paşa hazretleri! Ben bu komisyona âzâ tayin edildim. Ilorcum ve vazifem bildiğimi söylemek gerekli gördüğüm yerlerde karşı gelmektir. Fakat ben bir kişiyim. Ekseriyet meclistedir. Onlar istediklerini, verdikleri kararı ekseriyetle yapıp vereceklerinden icra olunur. Benim karşı söylememde linklim yoktur. Evet öyle; amma sinek pis değil mide bulandırır, derle Sizin bir tek reyiniz icrayı geciktirmezse de şüpheyi çeker, i Rica ederim işleri güçleştirmeyiniz. 195

|II. Meşrutiyetten

Cıımhuriyet’e

|

- Paşa hazretleri! Ben bildiğim ve aklımın erdiği her şevi söylerim. Çünkü o n u söylemek benim için bir borçtııı, İn vazifedir. Beni bundan hiçbir şey alıkoyamaz. Amma sözilııı dinlenmezmiş. Bu d a bana ait değildir. Eğer bu hâlim zai ı devletlerince hoş görünmüyorsa izin verdiğiniz birçok arkadaştın gibi bendeniz de devam etmem. O hâlde olanı biteni gönıp duymayacağım cihetle karşı söyleyen de bulunmaz. - M em nun olurum. - Fakat bunun bir şartı vardır. H er ayın son günü aylığım odacı ile evime gönderilmelidir. O gün aylığım gelmezse ertesi gün ben gelir işime başlarım. Nâzırla buna karar verdik. Ben komisyona gelmemesi başladım, her ayın son günü aylığım odacı vasıtasıyla geliyordu Bütün m em urlar senede altı ay aylık aldıkları hâlde, Meşru* tiyet ilanına kadar süren bu âzâhktan her ay maaşımı aldım Aylık Alan Yalnız Ben Değildim H er ay aylığını alan yalnız ben değildim. Bütün Nâzırlar hıl yük m em urlar iş başında bulunan generaller aylıklarını alıı lardı. O rta ve küçük m em urlar ile Yıldız muhafızı olan ikim I fırkadan başka bütün zabitler, senede altı ay, o da muha.se becilere, mal müdürlerine, defterdarlara bin rica ve niyaz ili aylıklarım alırlardı. Bu aylık verilmemesi işi, çok kere parıı mn yokluğundan ileri gelmezdi. H er yerde aylık kırmak ili geçinen, bu yüzden zengin olan birtakım sarraflar vardı. Bıııı lar, mal memurları ile uyuşurlar, yüzünü yirmi beşe, otıızıı kırdıkları aylıkları, kârı ortak olarak o gün mal sandıkların dan alırlardı. Bu işte en ziyade güçlük çeken zarar eden te kaütler, yetimler, dullardı. Onların aylıkları en ucuza kınlı yordu. Bazen bu aylık işinden dolayı kazalarda, sancaklarda, 196

|Süleyman

Tevfık

|

llullıı vilayetlerde zabitân ile mal memurları arasında dövüşH Icr bile olurdu. Dayak yiyen mal memurlarını her vakit U |Oıııi' ve işitirdik. Meclise gidip gelmiyorsam da çalışmaktan da geri kalmı­

yordum. Kitap yazıyor, tercüm e yapıyor ve bastırıyordum. Anı sıra da gazete m atbaalarına giderek arkadaşlara yardım
■diyordum. ııpa’dakilerle Alakam ız l'ıiıis’ten, İsviçre’den, Mısır’dan çok kere sefaret kuryeleri, tleınir yolu memurları vasıtası ile gönderilen şifreli mektuplıiı la bir diiziye haber alıyorduk. Biz de burada, komitenin faHİlyelc geçtiği zaman -ben buna hiç ihtimal vermiyor, inana(Hiyordum- onlara yardım edebilmek için Harbiye ve Tıbbiye me kteplerinde, idadilerde m edreselerde, gizli gizli, fakat süirkli propagandalarla fikirleri hazırlıyorduk. I Komiteye arka olarak istibdada karşı çalışan, efkâr-ı umu■llycyi hazırlamakla uğraşan bir hayli gruplar vardı. H er grup Peki grubun kimlerden mürekkep olduğunu bilmiyordu. Bizim artıp sekiz kişiydi. Hepimiz -birbirimizi tanımıyor gibi görünefek gizli gizli birbirimizle birleşiyor, birlikte çalışıyorduk.

197

|II. Meşrutiyet 'ten

Cımıhuriyet'e

|

Ertesi akşamüzeri oraya gittim. İftarda müteferrika koıııı* ıl de vardı. Yemekten sonra M azhar Bey’le komiser, ertesi nilfl icra olacak Hırka-i Şerif Alayı’na dair konuşmaya başladığı O sırada “Tık! Tık!” kapı vuruldu, biri içeri girerek: - İşte efendim! B en geldim, dedi. Bu adam; orta boylu, esm er benizli, etine dolgun, kanı bıyıklı biriydi. M azhar Bey’in: * - Aferin Simon!, dem esinden bu adam ın Erm eni oldu ğunu anladım. Polis m üdürü kapının önündeki nöbetçi polisi çağırarak: - Simon Ağayı misafirhaneye götür, emrini verdi. Somu bana işi anlattı: - Yarın R am azan’ın on beşi Hırka-i Şerif Alayı icra buyıı rulacak. Bu münasebetle büyük bir takayyüdatta bulunuru/ İstanbul’da, polisçe ne kadar şüpheli adam varsa -bunlaı ııı çoğu Erm eni’dir- bugün toplar, buraya getiririz, misafirhaneye koyarız. Bu gördüğün adam, Em inönü’nde, tramvay yolunda tatlıcı Tokatlı Simon’dur. Şüpheli bir adam olduğu için her sene R am azan’ın on dördüncü gününden on altıncı gününe kadar burada kalır. Onunla üç sene evvel bir mukavele yaptık. Ram azan’ın 011 dördüncü günü akşamı, dükkânını kapadıktan sonra, kendi ayağıyla buraya gelir, misafirhanede kalır. Bu sayede, gündüz den getirilerek dükkânın, işini erkenden bırakmasına meydan kalmaz. İşte bu anlaşmamız mucibince bu akşam da gelir. - Bu toplanan şüpheli adam lar çok mudur? - Elli, altmış kişidir ve şimdi hepsi buradadır. Yarın gece hepsini salıveririz.

208

Ilırka-i Şerif Alayı Nasıl Olurdu? 1 4 7 Ahdülhamid Yıldız’dan Nasıl Çıkardı?

I In'ka-i Şerif Alayı, eski devrin en ehemmiyetli bir merasi­ miydi. Bunu, gençlerimizin, çocuklarımızın birçoğu bilmediği t ılıolle burada birkaç sözle anlatmayı gerekli gördüm. Ramazan’ın on beşinci günü padişahlar15Topkapı Sarayı’nda, 7 Mr daire-i mahsusa da bulunan Peygamber’in hırkasını ziyaret ı l meyi âdet edinm işlerdi. Bu âdete A hdülham id de uyu­ yordu. Devrine yetiştiğim Abdülaziz1 6oturduğu Dolmabahçe 7 Sarayı’ndan havalar güzel ve sıcak olduğu zaman, çok sevdiği kır atına binerek, soğuk ve yağışlı günlerde dört atlı bir araba ile Kabataş, Fındıklı, Tophane, Galata, Köprü, Sirkeci, Soğuk,,'t Bu konuda geniş bilgi için: Hakan T. Karateke, Padişahım Çok Yaşa, ■ Kitap Yay., İst., 2004, s. 195-208. w Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı ve Hicaz’ı fethederek Peygamber’e ait emanetleri İstanbul’a getirdiğinden beri. [Yazarın notu] 1 6 1276’da doğduğum, Abdülaziz ise 1277’de cülûs ettiği cihetle on altı 7 sene süren zamanının son dört senesini pek iyi hatırlıyorum. [Yaza­ rın notu] Sultan Abdülaziz, Sultan II. Mahmud’un oğlu olup oluz beşinci Osmanlı padişahıdır. 18 Şubat 1830 - 4 Haziran 1876 tarih­ leri arasında yaşamıştır. 25 Haziran 1861 ile 30 Mayıs 1876 tarih­ leri arasında on dört yıl, on bir ay, beş gün tahtta kalmıştır. Vefatı tıpkı oğlu Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi’nin ölümü gibi bir meç­ huldür. Sultan Abdülaziz’in ölümünden sonra yapılan Yıldız Mah­ kemesi olarak bilinen bir mahkeme oluşturulmuş suçlu bulunan bazı kişiler cezalandırılmıştır.

209

|II. M eşıutiyet’tenC um huriyet’e |
çeşme ve Ayasofya Meydanı yoluyla Ayasofya’nm arkasındaki Bâb-ı Hümâyûn denilen büyük kapıdan geçerek Hırka-i Şerif dairesine gelir, o rada b ü tü n Nazırlar, İstanbul’da buluıı:ııı paşalar ve büyük m em urlar tarafından -hepsi üniformala rım lâbis ve nişanlarını takmış oldukları hâlde- karşılanırdı, İstirahata mahsus odada beş-on dakika oturup dinlendiklı-ıı sonra em anetlerin bulunduğu odanın önüne gelir, Hazine ı Hümâyûn kethüdası tarafından açılan kapıdan girer, hırkanın çekmecesini kendi eliyle açar, kat kat bohçaları çözer, hırkayı öpüp ziyareti m üteakip orada bulunanların ziyaret etmelerim izin verirdi. Sonra sarayda bir m üddet istirahat eder, bazen akşam yemeğini orada yer, Dolmabahçe Sarayı’na kâh karadan ve kâh denizden dönerdi. İlk cülûsunda, iki atlı bir arabaya binip yanına iki yavcı alarak, h aber verm eden Babıâli’ye, Harbiye N ezareti’ııe. Meşihat’a gitmek, şehir içinde dolaşmak cesaretini göstermekle olan Abdülhamid, kendine karşı tevali eden hadisatın, onıııı böylece, habersiz öteye beriye gitmesini görmeyen bazı ricâl-i hükümetle saray erkânının, onu korkutm ak için söyledikleri sözlerin, her taraftan verilmeye başlanan jurnallerin tesiri ile Yıldız Sarayı’na kapanmış, m üm kün olsa öm rünün son nefesine kadar kapıdan çıkmak istemeyecek kadar korkuya, vesveseye tutulmuştur. Abdülhamid, ilk senelerde birkaç kere, amcası gibi karadan ziyarete gelmişse de sonraları Ortaköy’deıı vapur ile Sarayburnu’na gelmeyi ve yine o suretle dönmeyi âdet edinmişti. Fakat Abdülhamid, saraydan dışarıya çıkması iktiza ettiği zaman, arabasına bininceye kadar nereye ve hangi yoldan gideceğini haber verm em ek itiyadında olduğundan, belki karadan gider diye Yıldız’dan Soğukçeşme Kapısı’na kadar, yer yer asker dizilir, sokak başlarına, güzergâha polis noktaları
210

|Süleyman

Tevfik

|

kı nıurdu. Denizden gitmesi de muhtemel olduğundan Söğütlü Ynlı hazırlanır, Bahriye Nezareti’nden gönderilen yüzlerce »lindallar, istimbotlar Ortaköy önüne toplanır, polis sandalları, Uiıınrük muhafaza kayıkları da. Ortaköy’den Sarayburnu’na kutlar olan mesafeyi, sinek uçmaz bir hâle getirirlerdi. Bu alayın icrası esnasında bir suikast, bir tecavüz vukuu İlil imali düşünülerek, polisçe şüpheli görülenler bir gün evveli J r polis müteferrika komiserliği tarafından toplatılıp Zaptiye ıt , Nczareti’ne getirilir, Ramazan’m on beşinci günü, Hırka-i Şerif Al.ıyı bitip hünkâr saraya döndükten sonra salıverirlerdi. ' O gece, iftardan sonra polis m üdürünün odasına gelip: I • İşte efendim, ben geldim, diyen tatlıcı Tokatlı Simon da bunlardan biriydi. Vhdiilhamid Devrinin Son S ansü rü 1 77 llıımidiye Etfal H astahanesi başhekim i İbrahim Paşa’nm delâletiyle M atbuat-ı Dahiliye İdaresi’ne mümeyyiz tayin cılılmiş olan Ebülmukbil Kemal Bey, yine paşanın delaleti ile 1323 [1907] senesinde M atbuat-ı Dahiliye m üdürü ve sansür memuru olmuştu. İbrahim Paşa dedim de hatınma geldi. Etfal Hastahanesi’nin ile için ve ne zaman yapıldığını anlatayım. İbrahim Pâşa, 1313 [1897] senesinde Almanya’da bakteriyoloji Inlısil ettikten sonra İstanbul’a gelmiş bir hekim kolağasıydı. Beylerbeyi’nde oturduğu cihetle Beylerbeyli İbrahim Bey diye tanınıyordu. Sabah gazetesine devam eder, hekimliğe, lı.ıkteriyolojiye dair yazılar yazardı. O zamanlarda hekimliğin hıı şubesine vâkıf pek az doktorum uz vardı.
m Bu konuda geniş bilgi için: Alpay Kabacalı, Türkiye’ e Basın San­ d sürü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yay., İst., 1990.

211

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful