You are on page 1of 334

SANARİST

v. 1.0

Gezgin Gezer

2004 - 2007
1
Yazarın Notu

Bu kitaptaki yazılar Ağustos 2004 - Temmuz 2007


tarihleri arasında, http://sanarist.blogspot.com
adresinde, gezgin gezer tarafından yayınlanmıştır.
Yazıların bazıları orijinal, bazıları alıntı, bazıları da ikisinin
karışımıdır. Bu kitap ücretsiz dağıtılmak üzere
hazırlanmıştır, internet üzerinden ya da başka
yöntemlerle paylaşılmasında hiçbir sakınca yoktur. Kitabın
tamamını ya da bir bölümünü satmak, kaynak
göstermeden kullanmak, ya da üzerinde değişiklik
yapmak kesinlikle yasaktır. Bu kitapta yazılanlar sadece
tavsiye niteliğindedir. Yazar, yazılanların
uygulanmasından kaynaklanabilecek sorunlardan mesul
tutulamaz, ama elde edilecek başarılarda kendini küçük
de olsa bir pay sahibi addedecektir :). Kitaptaki yazılar,
en yeniden en eskiye doğru sıralandığı için, yazıları ilk kez
okuyanların sondan başa doğru ilerlemesi tavsiye olunur.
Kitabın en sonunda yer alan “İçindekiler” bölümüne
bakarak, istediğiniz yazıyı kolayca bulabilirsiniz.

g.g.

gezgingezdi@hotmail.com

2
3
SANARİST
Artık Hiçbir Senaryo Yorumsuz Kalmayacak

Perşembe, Ağustos 23, 2007

Sanatçılık: Zor Zenaat

Her türlü gerçek sanatsal yaratış, insanın ruhundan kopup gelen itkilerle (impuls) gerçekleşir. Ruhtan
gelen bu itkiler, sanatçının kendine özgü yorumlayıcı programları (i.e. yetenekleri) tarafından
yorumlanarak eser halini alır, kitap olur, müzik olur, resim olur, heykel olur.

Ruhtan gelen bu itkileri duyabilmek, onları canlandırıp coşturabilmek, yöntemini, sanatçıların kendi
başlarına öğrenmek zorunda olduğu birşeydir. Bir sanatçı için geçerli olan bir yöntem, diğeri için geçerli
olmayabilir. Bu yüzden sanatçılık, insanın, kendi ruhuyla temasa geçmeyi ve temasta kalmayı
öğrenmesini de gerektirir.

Bunun bedene ve ruha zarar verilmeden yapılması en iyisidir. Aksi takdirde bir süre sonra sanatı icra
edecek bir beden, ya da ona kaynaklık edecek bir ruh kalmayabilir. Yıpranmış bir bedenden ve tükenmiş
ve/veya sağlığı bozulmuş bir ruhtan ancak kalitesiz ürünler çıkar.

posted by gezgin @ 5:55 AM 0 comments

Perşembe, Temmuz 05, 2007

Bu sizin umrunuzda bile değil!

“Yeşil Test” başlıklı yazımda, bir insanın gerçek düşünsel derinliğini ölçmenin en kestirme yolunun, o
kişinin görüşlerinde ve davranışlarında “çevre” (“environment”) ile ilgili unsurların ne kadar var olduğuna
bakmak olduğunu söylemiştim. Bu aralar gündemimizi çokça meşgul eden siyasilere bir bakın. Çevreden
ne kadar bahsediyorlar. Programlarında çevrenin payı ne. (Aslında bunların programı baştan sona çevre
olsa ne yazar. Uygulamıyorlar zaten)

Haziranın son haftasında, gelmiş geçmiş en sıcak günlerden birini yaşadık. Ve yazın ilerleyen günlerinde
böyle günler yaşayacak gibiyiz. Klima satışlarında patlama olmuş, fiyatlar da yüzde 40 artmış. (Yani, bir
şekilde KIYAMET GÜNÜ’nün tarihi ve içeriği belli olsa, bundan bile para kazanmanın bir yolu
bulunacağından eminim!)

***

Bu konudaki yazıma gelen en iyi eleştirilerden biri, “İyi de, sıradan önerilerin dışında ne söylüyorsunuz?”
diyor özetle. Haklı. Hemen anlatayım:

(Aşağıdaki bölümü ekonomik-siyasi kıstaslara göre değil de, bir bilim kurgu romanının geriplan
araştırması gibi okuyun, durup dururken sinirlerinizi oynatmayın!)

* Bütün dünyadaki ekonomik düzenin, temel kıstaslarını derhal değiştirmesi gerekiyor. İhtiyaç dışı üretim
ve tüketimin derhal durdurulması gerekiyor. Zira ekolojik sistemin bozulmasının temel nedeni, gereksiz
üretim ve gereksiz tüketimin yarattığı kirlilik.

* Bütün ülkelerde "doğal" olarak kabul edilen mülkiyet anlayışı temelden değişmeli. Kapitalist
sistemlerdeki sınırsız mülkiyet hakkı ortadan kaldırılmalı, ama komünist sistemlerdeki gibi, insanların
çalışma motivasyonunu sıfırlayan bir kollektivizme de gidilmemeli. İnsanların, ihtiyaç duymadıkları şeyler
edinmeleri çok zorlaştırılmalı. Zira üstün yetenekli ya da ortalamadan daha çok çalışan insanları
cezalandırmaya gerek yok. Ama onların da durmalarını sağlayacak bir tavan olmalı.

*Nüfusun bu hızda büyümesi kesinlikle durdurulmalı - bu kesin. İnsanlar çocuk sahibi olmadan önce
kesinlikle çok sıkı bir sağlık kontrolünden (bedensel ve zihinsel) geçirilmeli. Ve her anne-baba adayı,
çocuk sahibi olmadan önce İKİ YIL boyunca ZORUNLU ANNE-BABALIK OKULU’na gitmeli ve okuldan
mezun olamayanlar, çocuk sahibi olamamalı. Bu kadar bencil psikopat bize yüz yıl yeter!

* İşler yoluna girene kadar, yani nüfus doğal yollarla (i.e. kimseyi öldürmeden!) makul bir seviyeye
çekilene kadar, belki 100 yıl kadar, temel ihtiyaç maddeleri karne (ya da benzeri bir sistemle) ile
dağıtılmalı. Ama bu temel ihtiyaç maddeleri arasında bilgisayarlar, kitaplar, müzik kayıtları, vb. de olmalı.
Mevcut üretim teknikleri herkese bunları sağlayacak kadar gelişmiş durumda.

4
* Ama bütün bunlara rağmen, ekonomiden elde edilen artı değerin bir bölümü pragmatik bilimsel
çalışmalara aktarılmaya devam edilmeli. Teknolojiden tamamen vazgeçilmemeli, yani örn. evinizde bir
bilgisayar ve bir internet olabilmeli, ama herkes her iki yılda bir bilgisayar, her 6 ayda bir cep telefonu
değiştirememeli.

* En büyük şehirlerin nüfusu 1 milyon ile sınırlandırılmalı. Ortalama şehir büyüklüğü ise 100 bin - 500 bin
arasında olmalı. (Büyük şehirlerde yaşamaktan “Uyaran Bağımlılığı” çeken arkadaşlara - bkz. Eski bir yazı
- biraz zor gelecek ama, ne yapalım.)

* Eğitim, insan beyninin neredeyse sınırsız kapasitesini geliştirmeye odaklanmalı. Müfredatın en az yarısı
uygulamalı ve işe yarar konulara odaklanmalı: psikoloji, gündelik ekonomi, temel teknoloji, ilk yardım,
doğru beslenme, dans, kadın erkek ilişkileri, vb.

* Politika kurumu tamamen ortadan kaldırılmalı (en azından düze çıkana kadar). Devlet yöneticiliği,
sadece çok zeki ve çok yetenekli olanların yapabileceği bir kuruma dönüştürülmeli. Kulağı olmayan
insanların konservatuara girememesi gibi, aptallar ve yeteneksizler (idari yetenek, empati duygusu,
iletişim becerileri, plan yapma ve proje uygulama, vizyon geliştirme, vb.) de devlet yönetimine
girememeli.

* 20. yüzyılın kanseri olan şirketlerden elde edilen yöneticilik deneyimi (kriz yönetimi, motivasyon
sağlama, iş bölümü, vb.) devlet ve diğer kurumlara aktarılmalı. Tabii içine bolca insaniyet katılarak.

(Greenpeace'in kurucusu olan ve gezegenin kurtulması için 5 milyar kişi ölmeli diyen adamdan daha
insaflıyım değil mi?)

Bütün bunların, tek bir ülkede ya da bir grup ülkede (örn Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloku’ndaki gibi)
olması değil, bütün dünyada aynı anda uygulanması gerekiyor. Aksi takdirde, 20. yüzyılın büyük bir
bölümünde olduğu gibi, çok gereksiz bir kamplaşmaya neden olunur. Ama küresel ısınma hepimizi, toptan
yok eder.

“Peki”, diyeceksiniz “bunu kim sağlayacak?”

Bence insanlar bunların gerekli olduğunu kendi kendilerine anlayacaklar. Doğa koşulları o kadar bozulacak
ki, politikacıların gündeminin birinci, ikinci, ve üçüncü maddesini bu konular oluşturacak.

Ama mesele, insanlar (çoğunluk) bunu anladığında, “geri dönüşü olmayan nokta”yı geçmiş olur
muyuz, olmaz mıyız?

***

Ha, "zenginler" mi? Onlar her zaman hayatta kalmanın bir yolunu bulurlar. Siz kendinizi ve daha da çok
çocuklarınızı düşünün.

***

Böyle bir sistemin bütün dünyaya kabul ettirilmesini anlatan bir bilimkurgu kitabı var. Arthur C. Clarke’ın
“Childhood’s End”i (Türkçe'ye "Son Nesil" diye çevrilmiş). 50’lerde yazılmış. Ursula ablanın
“Mülksüzler”i de bir yan okuma olarak düşünülebilir.

posted by gezgin @ 4:33 AM 3 comments

Salı, Temmuz 03, 2007

2007 YAZ NOTLARI - 1

* "Beynelmilel" fena bir film değil, finali hariç. Final kötü ve filmin geri kalanıyla tamamen (TA-MA-MEN)
alakasız. Yani, hangi aşçı yaptığı kazandibi tatlısının en dibine bir parça kızarmış, kanlı bir et koyar ki?
"Beynelmilel" böyle birşey yapmış. Ama amaç bir biçimde sisteme/12 Eylüle/askerlere giydirmek olunca,
seyircinin seyir zevki ve eserin içsel bütünlüğü gibi kaygılar kolaylıkla bir kenara atılıyor demek ki. Demek
ki BKM filmleri artık hep böyle bitecek. Yani!

* Casino Royal. Güzel film. Ders gibi film. Senaryodan müziğe, oyunculuktan kurguya kadar. Klişelerin
nasıl taze bir biçimde yeniden kullanılabileceğini gösteriyor. Anında klasik olan bir film.

* "Dark City". Tek kelime ile "pretentious" - özenti, sahicilikten uzak, tatmin edici değil. Kahramanı aşırı

5
pasif. Uzaylılar komik. Dr. Bilmem kim (K. Sutherland) vasat ve komik, hele o suni konuşma biçimiyle...
Hafızayı değiştirmek için koca koca iğneler, filan. (Matrix'teki dev gibi jaklar bile komikti, ama bu daha
komik). Alex Proyas (ki "Ben Robot"tan dolayı kendisine ayrı bir muhabbetim vardır, ama "The
Crow"dan dolayı değil), bir sene sonra Matrix'i seyrettiği zaman şöyle demiştir herhalde: "Ama... ama...
ama... Ühüüüü!"

* "Entourage" hoş ama boş bir dizi. Dizi boş olmayı kendine hedef koymuş ve bunu başarıyor. Truby'nin
"Karakter Ağı" dediği şeyin çok güzel bir uygulaması. (Sürpriz: 3. sezon, 2. bölüm 6. dakika 28. saniyede
başlayan şarkıyı dikkatli dinleyin. Burak Kut'un "Komple"sinin aynısı değil mi? Vay canına, adamlar bizden
çalmışlar!)

* "Lost" Birinci sezon gayet iyi. Hikaye tamamen "E, peki şimdi ne olacak?" sorusu üzerine ilerliyor.
Lakin tatmin edici değil. Bir türlü, başka dizileri seyrederken hissettiğiniz tamamlanmışlık hissini
yaşamıyorsunuz. Hep muallaktasınız. Dizinin başarısının buna bağlı olması kötü. Birinci sezonda güncel
olaylara paralel olarak insanların geçmişleri hakkında verilmesi güzeldi. Ama 2. sezonda işin tadı kaçtı.
Ben ikinci sezon ilk 5 bölümde seyretmeyi bıraktım. Daha fazla Mualla'ya tahammülüm yok...

* "Six Feet Under", sonradan açılanlardan. İlk sezonlardaki karanlık, sonraki sezonlarda açılınca benim
için izlenebilir oldu. Ama Nate'in ölümü kötüydü - duygusal olarak. Eh "American Beauty" yazarından da
böyle birşey beklenir zaten. Önce birilerini sevdirip sonra onu öldürürler. Ama bittiğine sevindim.

* "ROME", müthiş. Tek kelimeyle. İkinci sezonunu heyecanla bekliyoruz. (Osmanlı ile ilgili bir dizi ya da
film çekilirse, bu kalitede çekilmeli ya da hiç çekilmemeli. Neticede Roma İmparatorluğu ile aynı ligde bir
imparatorluktu bizimkisi.)

posted by gezgin @ 2:54 PM 2 comments

Perşembe, Haziran 07, 2007

GELECEĞİN SİNEMASI

James Cameron yine yapacağını yaptı. Geleceğin sinemasını yarattı. İleride filmler nasıl mı izlenecek?
Dijital projeksiyon makinalarıyla ve 3 boyutlu olarak.

Bunun nasıl olduğunu görmek için şu linke bakınız (İngilizce ama sadece görüntüler bile çok şey anlatıyor,
sonuna kadar sabredin derim):

http://video.google.com/videoplay?docid=-241532803911842846

posted by gezgin @ 4:08 PM 1 comments

Çarşamba, Mayıs 30, 2007

AHESTE VİTES!

SANARİST yazıları 300'ü aşmış. Hepsinin arşivlik olduğunu düşünmüyorum. Ama yaklaşık yarısında,
senaryo yazımıyla ilgili bazı faydalı bilgiler var. Ve şimdiye kadar bu ülkede kullanılmamış bir yaklaşımla
yazılmış yazılar. Zira şimdiye kadar senaryo dendiğinde herkes ya Aristo'dan söze başlıyordu, ya da M.T.
Öngören'den. O açıdan, SANARİST yazıları bir ilk teşkil ediyorlar. Size Michael Hauge'u, John Truby'yi,
ve Robert McKee'yi tanıttılar en azından.

Daha çok ve daha kaliteli yazabilmeyi isterdim. Ama herşeyde olduğu gibi bu da bir motivasyon
meselesi. Tıpkı senaryolarda olduğu gibi "Kahramanın bir şeyi yapmak için yeterince motive olması"
gerekiyor. Motivasyon olmadan yapılan işler, McKee'nin deyimiyle, melodrama yol açar. Ben ise daha çok
trajik ve komedik bir tipim, melodramla çok işim olmaz. Bu nedenle ya bir şeylere çok sinirlendiğimde
(belirli bir konudaki aşırı bilgisizliğe), ya da birşeyi çok eğlenceli bulduğumda (belirli bir konudaki bilginin
öğrenilmesinin çok eğlenceli olacağına inandığımda) yazı yazıyorum.

Bu nedenle bazen uzun süreler yazı yazamıyorum. Dikkat edin, yazmıyorum değil, yazamıyorum. Zira
içimde bir öfke ya da arzu yok. Bir çok konuda denmesi gerekenleri söylemişim gibi geliyor. Aynı konuları
tekrar tekrar yazmaya gerek yok. (Örneğin geçen gece "İki Süper Film Birden"i tekrar seyrettim. Film
baştan sona hata. Ama ben bu hatalarla ilgili bir sürü yazı yazmıştım, onun için tekrar yazmaya gerek
yok. Ya da "Örümcek Adam 3". Bilenler bilir, "Örümcek Adam 3 daha mı kötü olacak?" diye bir
yazım vardır, iki sene önce yazılmış. O zaman bir öngörüde bulunmuştum, ama filmin bu kadar kötü
olacağını ben bile tahmin etmiyordum.)

6
Senaryo dışındaki yazılarımın ise yeterince anlaşılmadığı kanaatindeyim. En azından büyük bir kesim
tarafından. Zira çıkış noktalarımız, referans sistemlerimiz farklı. Ben hayata temelde BİYOLOJİ -
PSİKOLOJİ - SOSYOLOJİ açısından bakıyorum. Yani temelde bilimsel bir yaklaşımım var. Geçerliliği,
doğruluğu kanıtlanamayan şeyler beni pek ilgilendirmiyor. Ama bir çok insan, Türk milletinin çok sevdiği
ve kahvehane muhabbetinden biraz daha hallice bir şey olan SİYASET açısından bakıyor olaylara. Bu
bakış açısı ise, bilimsel kesinlikten tamamen uzak, sonsuza dek sürebilecek tartışmalara gebedir. Bu ise
bana mizaç olarak hiç uymuyor. Bununla kaybedecek zamanım yok benim. Artık o kadar genç değilim.

***

Arada sırada dönüp eski yazılarımı okuyorum. Üzerinden yaklaşık 3 sene geçmiş yazılarım var! Yani
tamamen unutmuşum yazıyı. Hoşuma gitmiyor dersem yalan olur. Zira bu yazıların çok az bölümü, ilk
yazıldıkları gibi yayınlanıyorlar. Bir çok yazı, bir iki hafta dinlendirilip, büyük revizyonlardan sonra
karşınıza çıkıyor. Bu nedenle okunmaları o kadar kolay ve eğlenceli. Bu işin de tekniği var yani :)

***

Demem o ki, bir süre burada yeni yazı bulamazsanız, eski yazılara takılınız. En az yenileri kadar
bilgilendirici ve eğlendiriciler.

Hatta daha da iyisi, kendiniz bir blog oluşturun ve izlediğiniz filmler hakkında yazmaya başlayın. Yazmak
çok ilginç bir uğraştır. İnsanı, zihnini disipline etmeye sevk ediyor. Eğer "ben yazdım oldu" gibi bir
kolaycılığa kaçmazsanız, söylediklerinizi somut şeylerle destekleme zarureti hissediyorsunuz. Bu da
yazılarınızın değerini artırıyor. Eğer böyle bir blogunuz olursa, seve seve burada tanıtırım.

(Bu ülkede bu kadar sinemacı var, senarist var, sinema-TV hocası var... nerede bu insanların blogları
yahu? Sinema blogu denince sadece Tarkovski vb. sever teenager'ların blogları çıkıyor karşımıza. Biraz
daha "hafif" birşeyler yazmaya utanıyor mu insanlar? Nedir?)

Özetle söylemek gerekirse, bir süre için yazı sıklığında azalma olabilir. Bu arada kendinize iyi bakınız. Bol
bol senaryo yazınız. Cesareti elden kaybetmeyiniz. "Adaptation"daki ürkek ama derin kardeş gibi değil,
sığ ama cesur kardeş gibi olunuz. Bu dünya, utana sıkıla yaşanmayacak kadar kısa ömürlü zira.

posted by gezgin @ 11:53 AM 16 comments

Cuma, Mayıs 25, 2007

YORUM ADABI

SANARİST'teki yazılara yorum yazabilirsiniz, ama efendiliğinizi elden bırakmamak kaydıyla.

Bir insanın fikirlerine katılmamanız, hatta o insanın fikirlerine taban tabana zıt fikirlere sahip olmanız, size
kabalaşma hakkı vermez. Entellektüel olarak farklı mecralarda bulunmamız, bize gayri-insani
davranma hakkını tanımaz.

Bunun ayırdına varamayacak kadar kaba bir ruh hali içindeyseniz, yorum yazarken gözünüz kararıyor
ise, insaniyetinizi kaybediyorsanız, hakaretamiz bir yorum yazmaktan kendinizi alıkoyamıyorsanız, yorum
yazmayın. Ya da yazın ve ben de sileyim.

Üzerinize alınmalı mısınız?

Kesinlikle!

posted by gezgin @ 11:25 AM 4 comments

Çarşamba, Mayıs 23, 2007

RÜYA BİLMECESİ ("The Science of Sleep")

Dikkat: Eğer henüz bu filmi seyretmediyseniz, bu yazıyı okumamanız tavsiye olunur.

***

"Rüya Bilmecesi"nin ait olduğu bir film kategorisi var. Güçlü bir karaktere sahip olmayan, istediğini elde
etmek için yeterli iradeyi ve zekayı gösteremeyen, sonunda da genelde mağlup olan (bu sonuncusu şart
değil) kahramanların bulunduğu filmler kategorisi. Bunlar hafif (komik) bir tarzda da çekilmiş olabilirler

7
(çeşitli Woody Allen filmleri, örneğin), ağır bir tarzda da (milyonlarca Avrupa filmi). Eylemden çok
diyalog içeren bu filmleri daha çok festivallerde seyredersiniz, zira ortalama seyirci bu tür filmleri pek
tutmaz.

Neden?

"Kazananlar"dan çok "kaybedenler"i anlattığı için (bkz. 4 Ocak 2006 tarihli yazım). Büyük insan
kitlelerinin çoğunlukla kaybedenlerden oluştuğu göz önünde bulundurulursa (biraz iddialı bir sav oldu
ama, durum kanaatimce böyledir), bu kadar az seyirci çekmeleri ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Ama
kaybedenlerin, kendileri gibi insanların sefil hayatlarını seyredip sinema dışında olduğu gibi sinema
salonunda da bunalmak yerine, kendilerinde bulunmayan cesaret ve yeteneklere sahip insanları
seyrederek, 2 saatliğine de olsa bu sefaletten kurtulmak istemeleri aslında son derece anlaşılır bir
durumdur.

***

"Rüya Bilmecesi" de kaybeden birini anlatan bir film. Sevimliliği, yaratıcılığı, zekası, onun, kişiliği
yeterince gelişmemiş bir kaybeden olduğu gerçeğini gizleyemiyor. Gizlemek ne kelime, film aslında onun
bu az gelişmişliği üzerine kurulmuş. Belirli bir süre sevimli gelen bu az gelişmişlik ("arrested
development"?), bir süre sonra insana, "Eh, büyü be artık!" dedirtiyor. Ama öyle olmuyor. Az gelişmiş
kahramanımız, filme başladığı zamankinden daha da az gelişmiş bir halde filmi bitiriyor. (Ne "karakter
değişimi" ama!).

Filmin güzel yanları yok değil. Kahramanın rüyalar ile gerçek yaşam arasında bir denge
kuramaması son derece hoş. Gördüğü rüyaların perdede yansıtılma şekli de öyle (Stop motion, mavi
ekran kullanımı, kartondan maketler, vb.). Hatta anlaşılan yönetmen daha çok bu rüyaların yaratıcılığına
odaklanmış gibi. Senaryonun geri kalan bölümündeki zayıflığın nedeni bu olabilir.

Yine de filmin en sonunda, bu rüyaların verdiği hoş duygu değil de, kahramanın zayıf karakterinin ve
pısırıklığının bizde yarattığı "sinir olma" duygusu ile kalıyoruz (en azından ben öyle kaldım). Ne büyük bir
aşk, ne de benzer bir duygu var. Sadece cesaretten yoksun bir kahramanın duygularını açmadan önce
oyalanırken kurduğu hayaller.

***

Benzer bir duyguyu "Dolls"u seyrederken de hissetmiştim. Orada da yeterince güçlü olmayan bir
nedenden (arkadaşın ölümü) dolayı bir araya gelemeyen iki tip anlatıyordu. Filmin bir noktasında,
"Bunlara altı aylık Prozac tedavisi, artı psikoterapi uygulayacaksın, bak birşeyleri kalıyor mu!"
diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama yönetmen (ve yazar) kahramanlarından bu tedaviyi esirgemiş,
onları divaneler gibi dağ bayır gezdirmişti, zira bu ona daha ilginç -sinematik- gelmişti. Bazılarının
(gerçek ve büyük bir aşkla karıştırdıkları için sanırım) ayıla bayıla seyrettiği bu film de beni sinir ettiği
ile kalmıştı. Ne kadar iyi çekilirse çekilsin, karakterlerin önündeki engeller gerçek ve aşılmaz olmadıkça,
ve onlar da bu engelleri aşmak için canlarını dişlerine takarak çabalamadıkça, onların bu engeller
önünde acı içinde kıvranmaları bende bir sempati ya da empati uyandırmıyor.

***

"Rüya Bilmecesi"ni bir daha seyreder miyim? Rüya sahneleri için belki ama senaryo için, kesinlikle
hayır.

posted by gezgin @ 10:28 AM 2 comments

Pazartesi, Mayıs 21, 2007

SANATIN KAYNAĞI

Peşimizi bırakmayan o tuhaf düşüncedir, en sonunda sanata dönüşen.

Aklımızdan atamadığımız o tek imgedir, en sonunda sanata dönüşen.

Aklımızdan çıkaramadığımız o tekil/acayip/hususi/istisnai düşünce, sanata dönüşür.

***

Orijinali:

8
"It's the singular image that haunts us that becomes art."

Julia Cameron

***

Bir çok kereler başıma gelmiş bir hadisedir. Bir görüntü, bir imge çakar beynimde, ve bu imgenin bir
hikayenin kilit nitelikli bir anı olduğunu bilirim hemen. Artık bana düşen, bunun geri kalan bölümünü
bulmaktır.

Ne zaman akıl yolu ile bu imgeye eklemeler yapmaya çalışsam, başarısız olurum. İçimi sıkıntı basar. O
imge, kendisini doğal/organik olarak tamamlayan diğer bölümlerin de bilinçaltından çekilip
çıkartılmasını ister.

İşte yaratıcılık budur. Orijinal eserler böyle yaratılır. Bunun dışındaki her yöntem (formüller, vb.), tek
başlarına kullanıldıklarında, yapay ya da güçsüz olurlar.

Sanat eserleri, güçlerini, bu peşimizi bırakmayan imgelerin (ki onları aysberglerin görünen ucuna
benzetebiliriz) görünmeyen, bilinçaltında kalan bölümlerinden alırlar. İşte bu kaynağa ulaşabilmek,
oradan yazabilmek, orayı besleyebilmek, gerçek sanatçılığın uğraş alanlarıdır.

posted by gezgin @ 1:04 PM 1 comments

Perşembe, Mayıs 17, 2007

Düzeltme, ve Ne Özrü?!

Arada sırada yazdığım yazıların sonucunda, benim bir "ulusalcı", hatta ve hatta "milliyetçi" olduğum
izlenimi doğuyor olabilir. Ne yazık ki hayatta, kendini şöyle bir kampa atıp, sonra da o köşeden bütün
dünyaya atıp tutma lüksüm olmadı. Hiçbir kampa ait ya da bağlı değilim. Olamam da...

Bunun birinci nedeni insanların toplu olarak hareket ettiklerinde IQ'larında meydana geldiğini
gözlemlediğim "dramatik" (anlayan, kelime oyununu anladı) düşüş. Bu tür ortamları pek sevmem, onlar
da beni sevmez.

İkinci nedeni, girdiğim kampın savunduğu görüşlerdeki çelişkileri görmezden gelecek kadar vicdansız
olamamam. Sevmemek ve sevilmemek için bir sebep daha!

Üçüncü neden, mevcut kamplardan hiçbirinin, bu ülkede yaşayan olabildiğince çok sayıda insan için doğru
düzgün bir plan ve projeye sahip olduğunu düşünmemem. Buna merkezdeki görüşler kadar radikal
görüşler de dahil.

***

Benim daha çok eklektik bir bakış açım var. Ve bu eklektizm, bu kampların her biri tarafından çelişik
olarak nitelenebilir. Olsun. Ben bu dünyaya yüzde yüz tutarlı bir yaşam sürmek üzere gelmedim. Zaten
yaşamın kendisi yüzde yüz tutarlı değil. Hatta bu yaşam, bir senaryo olarak önüme gelse, "Ne kadar
çelişik" deyip reddederdim :) Ama bırakın reddetmeyi, bu çelişik kuralları bir santim bile yerinden
oynatmak mümkün değil.

Ben sadece gerçeği, işe yarayanı, ve bu esnada da olabildiğince ahlaki olanı arıyorum. Yani hem
idealistim, hem pragmatist. Hem tutucuyum, hem özgürlükçü.

Şimdilik bir şikayetim de yok bu durumdan.

posted by gezgin @ 2:27 PM 6 comments

BİRİ BİZİMLE KAFA BULUYOR!

Bazen insanın karşısına öyle haberler çıkar ki, "durumu" tam anlamıyla özetlediği için kesip bir yerde
saklamak gerekir. Bugün Milliyet'te çıkan bir haber da bu kategoride:

"Avrupalı aydınlardan TSK'ya tepki

Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinden yaptığı açıklamaya Avrupa'dan sert tepki geldi. Aralarında
siyasetçi, sivil toplum örgütü temsilcileri ve düşünürlerin olduğu 50'ye yakın isim, açıklamayı protesto

9
etti... "Avrupalı dostlarından Türk halkına" başlıklı açıklamada, "Türkiye'nin ilerlemesini ve Avrupa Birliği
ile ilişkilerini zedeleyecek bu girişimi şiddetle reddediyoruz" denildi.

Açıklamadaki diğer ifadeler şöyle:

"Türk ordusu yaptığı açıklamayı Türkiye'nin laikliğini korumak olarak savunmaktadır. Halbuki laikliğin
tehdit altında olduğu abartılmıştır. Çünkü , Türkiye, kadın haklarından eğitime kadar pek çok alanda
önemli reformlar gerçekleştirmiş, bu reformlar laik değerlere hukuk çerçevesinde koruma getirmiştir."

"Türk Ceza Yasası ve kanunları hiçbir dönemde şu anda olduğu kadar AB standartlarına yakın olmamıştır
ve bu değişikliklerin çoğu şu anda görev başında olan hükümet döneminde yapılmıştır. Biz Türk halkının
tercihlerinin, Türk siyasetçileri ve Türkiye'nin sivil toplumu tarafından ifade edilmesi gereketiğini
düşünüyoruz." Avrupalı aydınların açıklaması AB'ye mesajla noktalanıyor:

"Avrupa hükümetlerine Avrupa Birliği'nin verdiği sözlere sadık kalması yönünde çağrıda bulunuyoruz.
Türkiye'de Demokratlara verilecek destek AB yönündeki süreci güçlendirecektir."

***

İnsan düşünmeden edemiyor: Bu adamlar bu kadar mı kör? Bu kadar mı Türkiye'de olan bitenden ve
mevcut hükümetin art niyetlerinden habersiz? Bu kadar tanımadığın bir ülke hakkında nasıl böyle bir
açıklamada bulunabilirsiniz? Nasıl "aydın"sınız siz?

Neymiş: Demek ki, okumuş cahillere, ya da daha da kötüsü, okumuş kötü niyetlilere sadece bizde
rastlanmıyormuş.

Yine de kafası karışıklar için "durumu" kısaca netleştirmekte fayda var:

1) Mevcut iktidar kesinlikle demokrat filan değildir. Halkın inançlarını manipule ederek iktidar olmayı akıl
edebilmiş / başarabilmiş bir gerikafalı insanlar güruhudur. Demokrasi, onlar için sadece kendi seslerini
daha fazla duyurabilmeleri için gerekli bir şeydir. Başkalarının sesini duymaya tahammülleri bile yoktur.

2) Mevcut iktidarın amacı Türkiye'yi ileri değil geri götürmek, ama bu arada ticari kazançlarını da
maksimize etmektir.Bu amaçlarını gerçekleştirmek için buldukları "dahiyane" yöntem ise, ülkeyi geri
götürme niyetlerini, "ülkeyi ileriye götürür gibi yapmak" şeklinde maskelemektir.

3) Avrupa Birliği'ne girmek, onların bu niyetlerini maskelemek için kullandıkları en etkili silahtır. Avrupa
Birliğine katılım için gereken ön şartlar ile, mevcut iktidarın ülkeyi geri götürmesinin önündeki engellerin
kaldırılması, kaderin bir cilvesi sayesinde örtüşünce, onlar da "biz geri gitmek istemiyoruz, AB'ye girmek
istiyoruz" diyebilme şansını yakalamışlardır.

4) Mevcut iktidar, kendi gerici planlarıyla çatışan her noktada AB kriterlerini terk ve inkar etmekte,
"Avrupa"yı yetersiz bulmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin "türban" ile ilgili kararları bunun en
bariz örneğidir.

5) Bu ülkede Askerler de, Bürokrat Elit de bu ülkenin çocuğudur ve bu ülkenin çıkarlarını savunmaktan
başka bir şey düşünmemektir. Son tahlilde her iki grup da memur maaşı alan iyi okumuş insanlardan
oluşmaktadır. Kendi çıkarını düşünen bir kast, ya da aristokrat bir sınıf değildir. Öz be öz vatan evladıdır.
(E. Ardıç'ın ıskaladığı basit bir kaç gerçekten biri).

6) Son olarak da şunu tekrar hatırlamak gerek: Bu ülke, Avrupalı ülkeler gibi yavaş yavaş, doğal bir
evrim sonucunda kurulmamıştır. Bir imparatorluğun çökmesinin ardından, ASKERLER tarafından (bunu
açıklamaya gerek var mı?), Avrupalılarla ve Gericilerle ve Bölücülerle savaşılarak kurulmuştur.
Kuruluşunun üzerinden 80 yıldan fazla bir zaman geçmesine karşın hâlâ aynı düşmanlarla uğraşmaktadır.
İşin ilginç ve insanları en çok aldatan tarafı, bu düşmanların, "demokrasi" "özgürlük" vb. adı altında
birleşmiş, farklı bir imaj yaratmış ve Türkiye Cumhuriyeti ile hala mücadele ediyor olmalarıdır.

posted by gezgin @ 11:18 AM 5 comments

Çarşamba, Mayıs 16, 2007

HÜRRİYET'TEN BİR HABER

Hürriyet'in bugünkü sayısında yayınlanan şu haberi atlamayın. ASELSAN'ın olayı ele alış tarzı ve
davanın örtbas edilmesi, çok ilginç.

10
Birileri gerçekten bizim fazla bilgilenmemizi istemiyor galiba.

posted by gezgin @ 12:21 PM 4 comments

Pazartesi, Mayıs 14, 2007

That's The Way I Wanna Rock n Roll

Önümüzdeki 5-10 yılı meşgul edecek olan teknolojik hadise, HD (High Definition - Yüksek Çözünürlüklü)
TV ve sinemadır. Örneğin Amerika'da yanlış hatırlamıyorsam 2008'den itibaren bütün yayınlar HD olmak
zorunda. Japonya ve Avrupa da bu yönde hızla ilerliyor. Bizde ise benim bildiğim tek girişim Kanal D'den
geldi.

Bunda, gerçek HD televizyon setlerinin pek satılmaması da rol oynuyor. Zira adam ne yapsın HD
televizyonu, evinde HD oynatıcı ya da kamera yokken. Ayrıca gerçek (full) HD televizyonların fiyatı biraz
tuzlu. HD oynatıcıların da iki ayrı standardının bulunması (HD-DVD ve Blu-Ray), tüketicileri erken bir
hamle yapmaktan alıkoyuyor da olabilir.

Ama işin ilginci, teknolojik gelişmeler, bizim bu tedirginliğimizi umursamadan aynen devam ediyor.
Sony'nin HC1 ile tüketici (consumer) düzeyine indirdiği HD (aslında HDV), Canon'un el kadar
kameralarıyla iyice ulaşılabilir oldu. Yakında, HD (ya da başka bir formatta) çekim yapan cep telefonları
çıkarsa şaşmayın.

***

Amma, işin asıl heyecan verici noktası bu değil. Bu noktayı anlatabilmek için de azıcık teknik bilgi vermek
gerekiyor (Korkmanıza gerek yok, son derece basitleştireceğim):

Normal bir TV görüntüsünü oluşturan dikey satır sayısı 576'dır (PAL). Bir DVD görüntüsünü oluşturan
dikey satır sayısı 720'dir. Bir HD (Yüksek Çözünürlük) görüntüsünü oluşturan dikey satır sayısı 1920'dir.

Normal bir film kamerasının çektiği tek bir karede ise 4000 (4K) satır olduğu varsayılır. Bu nedenle 35mm
ya da 16mm çalışmış insanlar, video görüntülerine genelde burun kıvırırlar.

***

Ama işte öyle bir kamera piyasaya çıkıyor ki, hem sinema kalitesinde (4K) görüntü sağlayacak, hem
dijital olacak, hem de post production'ı çok daha kolay olacak.

İşte o kamera RED ONE. Fiyatı da (inanılmaz gelebilir ama) 17.000 dolar civarında (olacak).

"The sensor will have a 12 Megapixel CMOS (brand name: Mysterium) that is 24.4mm x 13.7mm, with
4520x2540 active pixels, 4900x2580 full pixels, and a 66dB dynamic range. The Mysterium sensor has
the same active area as a Super 35 film frame (masked to a 16:9 aspect ratio), allowing the same
shallow depth of field to be produced in conjunction with lenses designed to cover the 35mm format."

"The recording formats include 2540p, 4K, 2K, 1080p,1080i, and 720p."

"The Redcode RAW codec will allow 4K sensor data to be recorded at 24 frames per second with a data
rate of around 27.5 MB/s (220 megabits per second). This data rate is low enough that on-camera
recording"

(Wikipedia'dan)

Şu anda sadece siparişleri alınan bu kamera eminim sinema okullarının, yapım şirketlerinin ve cebi biraz
paralı heveslilerin en yakın dostu olacak. Zaman içerisinde mutlaka onun (ve aksesuarlarının) da fiyatı
düşecektir. İşte o zaman, gerçek "in-digi" (independent-digital) sinema atağa geçecek ve bizi cebi para
dolu kifayetsizlerin elinden kurtaracaktır.

***
Şurada, RED ONE ile ilgili bir yetkilinin NAB 2007'deki konuşması var (İngilizce).

Şurada da ayrıntılı bir RED ONE değerlendirmesi (İngilizce).

posted by gezgin @ 2:19 PM 4 comments

11
DERİN İLETİŞİM

Hayattaki en zevkli dördüncü şey, biri ile derinden iletişim kurmaktır.

Derinden iletişim ile kastım, size karşı hiçbir önyargısı olmayan ve söylediklerinizi anlama
kapasitesine sahip olan biri ile yapılan iletişimdir. Bu tür iletişimler sürekli olmaz, belki bir kaç ayda
bir, belirli bir konuda başlayıp sonra çok farklı alanlara yönelen sohbetler şeklinde gerçekleşir. Ama bu
sohbet bittiği zaman, kendinizi çok güzel bir yemek yemiş gibi, ya da çok güzel bir konserden çıkmış gibi
ruhen doymuş, tatmin olmuş hissedersiniz. Ve aslında gerçekten de ruhunuz doymuştur, zira bir başka
insan evladı ile bu kadar derin bir iletişim kurmak, her ruhun en temel ihtiyaçlarından biridir. Böyle bir
iletişimin etkisi aylar sürer. Bu ihtiyaç karşılanmadığında, kendinizi koskoca evrende yapayalnız ve
amaçsız hissedersiniz. Yalnız olmadığınızı anlamak ve hayatınızın aktığı yönü kestirebilmek için,
sizinle aynı frekansta bir başka ruh ile iletişime geçmeniz gerekmektedir.

***

Dramatik çatışma türlerinden biri olan "insanlar arası çatışma", işte bu tür derin iletişimlerin
kurulamamasından kaynaklanır. Böyle bir iletişimin herkesle kurulamayacağı açıktır, ve bu da gündelik
çatışmalara yol açar. Ama bizi etkileyen şey, birbirine son derece yakın olan insanlar arasında da bu
derin iletişimin kurulamamasıdır. Hikayenin başından beri özdeşleştiğimiz karakterler arasında yaşanan
iletişimsel sorunlar, bizi kahreder. Her iki tarafın da iyi niyetli olduğunu biliriz, ama gururlarından ya da
kötü şanslarından dolayı yaşanan iletişimsizlik, onları birbiriyle çatışmaya iter, ya da bir araya
gelmelerine engel olur. (Bunun en iyi örneğini, mesajın zamanında Romeo'ya ulaşmamasında görürüz).

***

Böyle bir iletişimin önündeki engeller nelerdir? Tarafların birbirleriyle aynı karakter kalitesinde olduğunu
ve birbirleri ile önemli sayılabilecek bir ilişki içinde bulunduklarını varsayarsak, şunları söyleyebiliriz:

1) Gurur: Gurur, insanın içindeki şeytandır. "Aslında" önemli olmayan bir sürü şeyi kafaya takıp, bunlar
yüzünden üzülüp ya da öfkelenip, abuk subuk eylemlerde bulunmamıza neden olan duygudur. Derin bir
iletişimin önündeki en büyük engel de odur aynı zamanda.

2) Geçmişteki İncinmişlikler: Bir kişiyle ne kadar aynı ruhsal karakterde olsanız da, geçmişte o kişiyle
yaşadığınız can yakıcı deneyimler, sizi, ruhunuzu o kişiye tamamen açmaktan alıkoyar. Artık dersinizi
almışsınızdır. Her ne kadar, bu acı verici deneyimden önce bu kişiyle çok derin bir iletişim halinde olsanız
da, artık cennetten kovulmuş, ya da çıkmışsınızdır.

3) Yargılama Eğilimi: Bu eğilimin evrimsel bir şey mi, yoksa öğrenilmiş bir davranış mı olduğunu
çıkartamadım. Her ikisi de olabilir. Her birimiz, karşımıza çıkan herşeyi ve herkesi, "iyi, kötü, doğru,
çirkin" şeklinde yargılama eğilimindeyizdir. Gündelik hayatımızı olabildiğince kazasız belasız yaşamamızı
sağlayan bu eğilim, derin iletişimin en büyük düşmanlarından biridir. Zira bu tür derin bir iletişim anında
tarafların en son istediği şey, birisi tarafından yargılanmaktır. İstediği ilk şey ise "anlaşılmak"tır, sadece
anlaşılmak. Kendisi hakkında "iyi" ya da "kötü", "doğru" ya da "yanlış" şeklinde hüküm verilmeden,
sadece anlaşılmak.

Kökeni ister genetik olsun, ister kültürel, bu eğilim engellenmediği sürece, bir başkası ile derin iletişime
geçmek mümkün değildir. Buradaki "engelleme"den kastım, karşındakini dinlerken içte yaşanan
yargılama sürecinin söz ile dışa vurulmaması değil. O kişiyi gerçekten yargılamamak, olduğu gibi kabul
etmek, olabildiğince çok yönüyle ve sevecen bir tavırla anlamaya çalışmak.

4) Kader: Bazen, insanlar arasında derin bir iletişimin kurulması için diğer bütün koşullar yerinde iken,
yine de böyle bir iletişim kurulamaz. Zaman uygun olmaz, mekan uygun olmaz, ruh hali uygun olmaz, bir
şeyler uygun olmaz işte... Buna karşı ise yapılabilecek bir şey yoktur.

***

Bir çok insan, kendisini gururdan arınmış, kin tutmayan, ve yargılama eğilimi olmayan kişiler
olarak tanımlar. Ama bahsettiğim derinlikte ilişkiler kuramamalarını ve (gündelik hayatın yüzeysel
boyutunda ne yapıyor ya da ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar) neden büyük bir yalnızlık hissi içinde
boğulduklarını açıklayamazlar. Çok sayıda insan, bu yalnızlık hissini ortadan kaldırmak için kendisini
eğlenceye ve zihin dağıtma faaliyetlerine vurur.

***

Bir yazar olarak, derinlikli karakterler yaratabilmeniz için, önce kendi ruhunuzun derinliklerine

12
inebilmeli, orada bütün iyi ve kötü yönlerinizle yüzleşebilmeli ve hesaplaşabilmeli, sonra başka
insanlarla da yukarıda anlattığım tarzda bir derin iletişim kurabilmelisiniz. Ancak ve ancak bu sayede,
insan ruhunu bütün çıplaklığı ile tanıyabilir ve izleyicilerde/okuyucularda, kalıcı bir etki yaratan eserler
verebilirsiniz.

posted by gezgin @ 11:08 AM 0 comments

Cuma, Mayıs 11, 2007

KISA FİLMCİLERE NEDEN GICIK OLUYORUM!

(Güncelleme: Bu yazıda anlatılanların ne kadar doğru olduğunu anlamak için, bu aralar S'NEK'te -
Digiturk, Kanal 99- NYFA'ya gönderilmek üzere çekilmiş kısa filmleri -en azından bazılarını- izlemenizi
tavsiye ederim. Kaç tanesini izleyeceğiniz size kalmış, zira daha sonra "Sizin tavsiyenize uydum ve
ömrümün üç güzel saati gitti" derseniz, sorumluluk üstlenmem :)

Çok uzun bir süredir iyi bir kısa film seyretmediğim için.

İnsanlar bir kaç kısa film çektikten sonra kapağı doğrudan TV'ye ve reklam sektörüne attıkları, kısa
filmleri sadece bu doğrultuda bir basamak olarak kullandıkları için.

Kısa filmciler, o kadar materyali (kamera, ışık, oyuncu, ses, post) bir araya getirdikten sonra, dişlerini
biraz daha sıkıp uzun metraja zahmet etmedikleri için.

Karikatürlerdeki espriler gibi, küçük ama ilginç bir fikir bulduktan sonra, bunu hiç geliştirmeyip hemen
film yapıp, sonra bunun için de yere göğe konulmamayı bekledikleri için.

Bazı gerizekalı kurumlar, sanata katkı adına çeşitli kısa film yarışmaları yoluyla, aslında yeteneksizlik ve
üşengeçliği ödüllendirdiği için. (Ben, bu kadar ödüllendirilen kısa film dünyasından, uzun metraj
dünyasına gerçekleşen büyük katkı örnekleri göremiyorum. Ya siz?)

***

Daha saymama gerek var mı?

Benim film çekme konusundaki fikirlerim, biraz katolik rahiplerin evlilik konusundaki fikirlerine benziyor.
Ya bu işi "tam" yapmalı, ya da "hiç" yapmamalı. İnsan, ara ya da geçici yollara başvurup, enerjisini boşa
harcamamalı bence.

Gençlerin bu konuya eğilmemelerinin temelinde yine bilgisizlik yatıyor bence. "Aslında" neler
yapabileceklerini bilseler, bir çoğu uzun metraj çekerdi. Bir "Clerks" bir "El Mariachi" bu gençlere örnek
olmalı, cesaret vermeli. Ki bu filmler çekildiğinde ne internet gibi dev bir bilgi kaynağı var, ne şimdiki
kadar kaliteli ve ucuz video kameralar var, ne de neredeyse ev bilgisayarında kurgu yapmayı sağlayan
programlar var.

Ama, görüldüğü üzere:

"Reklam dünyasına giden gelmiyor,


Acep nedendir..."

***

YORUMLARA YORUM…

Benim gibi bir insanın derdinin anlatamamış olması, tek başına bir depresyon nedenidir, zira ben kendini
iyi ifade ettiğini düşünen biriyim. Bu nedenle kendi yazılarıma bir de açıklama yapmak ayrı bir dert. Yine
de yapayım:

Türkiye’nin gerçeklerini değerlendirirken, bize referans (karşılaştırma) noktası teşkil etmeyecek ülkeleri
anmamaya çalışın. Yüzyıldır büyüyen bir Hollywood ile Türk sinemasını karşılaştırmayın. Özellikle de bir
dönem ayakta kalabilmek için en büyük oyuncularının ve yönetmenlerinin bile erotik filmler çekmek
zorunda kalan bir ülke olduğunu unutmayın buranın.

Şu aralar Türk sinemasında yaşandığı iddia edilen “patlama” ise bir kalite patlaması olmayıp sayısal bir
patlamadır sadece. Çeşitli nedenlerle yabancı filmlere tepki duymaya başlayan seyircinin gösterdiği
eğilime, Türk sinemacılarının verdiği kalitesiz bir cevaplar topluluğundan ibarettir. Her yıl çekilen 30-40

13
filmde sadece bir ya da ikisinin “iyi” (mükemmel ya da çok iyi demiyorum, bakın) olması (ya da onun bile
olmaması), buna dalalet eder.

İşte bu ahval ve şerait içerisindeyken, kısa filmcilerin bol ve anlamsız/yetersiz ürünlerinin


ödüllendirilmesine duyduğum bir tepkiyi ifade ettim bu yazıda. Şu aşamada, bize kısa film yapıp sonra
hepsi reklama ya da TV’ye kayacak yönetmenlere ihtiyacımız yok. Adam gibi uzun metrajlı film yapıp
kendi çağını yakalayacak, onunla halleşecek, ona hesap soracak yönetmenlere ihtiyacımız var (Bu
bağlamda Ç. Irmak ne kadar geri kafalı kalıyor, farkında mısınız?).

“Kısa film uzun metraja giden yolda bir basamak…” demişsiniz. Ben ise bunun kuramsal olarak
doğru, ama günümüz Türkiye’sinin gerçeğinde kesinlikle yanlış olduğunu söylüyorum. Yani kısada uzuna
geçen insan sayısı o kadar az ki… Yazının başında da belirttiğim gibi kısa filmler sadece reklam sektörüne
geçiş aracı olarak, bir CV DOLGUSU niyetine kullanılıyor.,

Bunun ne kadar doğru olduğunu görmek için, Canon XL1’in çıktığı 1997 yılından günümüze geçen 10
senede (daha öncesinin mazereti var diyelim) Türkiye’deki sinema okullarından ve sinema eğitimi veren
kurumlardan mezun olanlardan kaçının uzun metrajlı filme yöneldiğini bir araştırın derim ben. Binlerle
ifade edilen bu sayının ne kadarı sinemada şimdi? Lütfen döne döne Ç. Irmak ve Mustafa Altıoklar
örneğini de vermeyin.

Bence bunun altında yanlış ödüllendirme yer alıyor. Sinemacı olmak aşkıyla bu okullara giden insanların
önce kısa filmle yetinmeye, sonra da reklam ve TV sektörüne girmeye cezp edilmeleriyle, bu genç
insanların içindeki yetenek, yanlış yönlendiriliyor. Bunun en iyi örneği belki de Ezel Akay. Reklam
sektörüne girdikten sonra sinema yapmayı hep ertelediğini, çeşitli röportajlarında hep dile getirir.

***

İkinci yorumun cevabına gelince:

“Kısa filmle uzun metraj arasındaki mesafe o kadar "kısa" mı sahiden?” denmiş. Daha güzel bir
soru olmuş.

Tabii ki 5-6 oyuncu arkadaşınızla çekebileceğiniz bir film ile “Gladyatör”ü aynı kefeye koymuyorum. Ama
diyorum ki, 5-6 arkadaşınız, 2-3 mekanınız varsa, bunlarla uzun metrajlı film çekin. Örneğin Richard
Linklater “Tape” adlı filmi bir otel odasında çekti. Ve elinde sadece 3 oyuncusu vardı. Geçen sene CNBC-
e’nin yayınladığı film, beni gece yarılarına kadar ayakta tutacak kadar da iyiydi.

Ve Clerks’ün ve El Mariachi’nin nasıl ve hangi koşullarda çekildiğine bakın diyorum. Clerks, yazar-
yönetmenin çalıştığı bir markette ve geceleri çekildi. (Bu markette çalışan Kevin Smith, ancak geceleri
çekim yapmak için izin alabilmişti. Bu nedenle marketin pancurları kapalı ve bunu açıklamak için de çok
güzel bir yol bulmuşlar. Filmi izleyin, ne demek istediğimi anlarsınız).

Ama bizde genelde genç yönetmenler yaratıcı çözüm üretme değil ağlama eğilimindedir (hence the title).
Hatta bu yaratıcılıktan uzaklık, genel olarak senaryolarına da yansır.

posted by gezgin @ 7:29 PM 7 comments

Robert McKee Türkiye'de!

www.kapital.com.tr'den bana gelen bir duyuru. İlginizi çekebilir diye düşündüm:

"Senaryo yazarlarının hocası Robert McKee, Türk pazarlama dünyasını pek çok ilkle tanıştıran MediaCat
dergisinin düzenlediği, Digitürk’ün desteklediği, Alametifarika, Hürriyet ve Ünite İletişim’in iletişim
sponsorluğunu üstlendiği üç günlük bir seminer için haziran ayında Türkiye’ye geliyor. McKee’nin semineri
4-5-6 Haziran tarihlerinde Ceylan Intercontinental Bosphorus Salonu’nda gerçekleşecek."

Başvuru:

0212 282 26 40
0212 282 26 99 / 211 / 232 / 233

pirilkadibesegil@kapital.com.tr

Not: Bu tür seminerlerin genelde çok yüksek bir giriş ücreti olur. Bu paranın üçte birine, seminerdekinden
otuz kat daha fazla bilgi içeren kitabı alabilirsiniz. Ama seminerin ve kitabın ingilizce olduğunu unutmayın.

14
Seminerde tabii ki simultane çeviri olacaktır...

posted by gezgin @ 6:12 PM 0 comments

Salı, Mayıs 08, 2007

AĞLAMA YAR, AĞLAMA!

Bağımsız sinemanın ("Independent filmmaking") önündeki engeller teker teker kalkıyor. Hem film
çekmek, hem bu filmi kurgulamak, hem de seyirciyle buluşturmak, sinema tarihinde hiç olmadığı kadar
ucuz ve kolay artık. Geriye biraz heves, bir miktar tanıdık bağlantısı, biraz da yüzsüzlük gerekiyor
(yüzsüzlüğün neden gerektiğini birazdan göreceğiz :).

***

KAMERALAR

En başta kameradan başlayalım. Video kameralar uzun bir süredir piyasada, ama ilk kez, sinemada
gösterilebilecek kalitede film çeken kameralar bu kadar ucuzlamış durumda. Ucuzdan kastım 5 bin dolar
civarı. Bugüne kadarki kameralarda hep bir sorun, eksiklik oluyordu: Ya kameranın çözünürlüğü yeterli
olmuyordu, ya progressive çekmiyorlardı, ya da bu özelliklere sahip olanlar çok pahalı olabiliyordu. Ama
bu bile bir çok yönetmeni bunlarla başarılı filmler çekmekten alıkoymadı: Soderbergh 2001'de "Full
Frontal"ı bir Canon XL1 ile çekti (2 milyon dolar maliyet, 3 milyon dolar gişe). Danny Boyle
(Trainspotting, The Beach) bir sene sonra "28 GÜn Sonra"yı aynı kamera ile çekti (8 milyon dolar maliyet,
82 milyon dolar gişe!).

Ama artık sinemalarda rahatlıkla gösterilebilecek kalitede görüntüler veren kameralar 5 bin dolar
civarında. Bu kameralar hem HD ya da HDV çekiyorlar, hem progressiveler, hem XLR girişleri sayesinde
çok iyi ses kaydedebiliyorlar. (Eğer sadece senaryo yazımıyla ilgileniyorsanız ve bu terimlerin ne
olduğundan haberiniz yoksa paniğe kapılmayın. İleride bunları daha detaylı bir biçimde öğreneceğiz.
Şimdilik hiçbirşey olmamış gibi devam edin.)

Peki hangi kamera bunlar. Şu anda bu fiyat aralığında piyasada iki adet müthiş kamera var: SOny HVR V1
ve Panasonic AG-HVX200. İşte bu isimleri iyi öğrenin. Aradığınız kameralar bunlar. Her kim bunların
dışında bir şey sizi öneriyorsa, bir şeyleri eksik biliyor demektir. Pek kulak asmayın.

Eğer bir okulda iseniz (bu özel bir üniversite de olabilir, devlet üniversitesi de), bölüm başkanlarınıza,
dekanlarınıza, rektörlerinize, bu kameraları almaları için baskı yapabilirsiniz. "Kariyerimize engel olmayın"
sloganı da benden size hediye...

şimdi bu kameralarla ilgili iki ufak mesele var. Bu kameralardan Sony olanı MiniDV kasetlere kayıt
yapıyor. Kasetin tanesini 5-10 YTL'ye bulabilirsiniz. Normal "film" (ve onun baskı masrafları) ile
karşılaştırıldığında o kadar komik bir rakam ki bu, inanılmazlık derecesinde. Ama sette bu kayıt yapılan
kaseti çok oynatmamak (izlememek) gerekiyor. Görüntülerin en kısa sürede bilgisayara atılmasında fayda
var. Panasonic ise HD kaydı P2 denilen kartlara yapıyor. Bunlar, cep telefonlarındaki ya da fotoğraf
makinalarındaki kartlar gibi, kameraya takılıyor, sonra oradan doğrudan bilgisayara aktarılıyor. Çok
dayanıklı, ama düşük kapasiteli ve pahalılar. Ama bunun da çaresi var: Bu kartlara değil de harici
harddisklere kayıt yapabiliyorsunuz. Bir walkman büyüklüğündeki bu harici harddiskler (Firestore
sözcüğünü google'da aratın), sizi bayağı bir külfetten kurtarıyor. Aynı harici harddisk desteği sony için de
geçerli.

Rakamlarla konuşacak olursak, bir kamera ve onun harici harddiskini yaklaşık 6 bin dolara
halledebilirsiniz.

***

KAMERA AKSESUARLARI

Sadece bir kamera, kaliteli bir film çekmek için yeterli değil tabii. Bir iki aksesuara daha ihtiyaç var.
Aslında bir çok aksesuar olsa iyi olur ama ben en elzemlerini yazıyorum:

1) Redrock Micro M2 Adapter: Bu ne demeyin. Bu alet sayesinde, 35 mm'lik objektifleri, video


kameranızın objektifine takabileceksiniz. Yani bu adaptör, 35 mm objektif ile kameranızın objektifini
buluşturan, bir araya getiren bir nevi çöpçatan. Bir yumruktan biraz daha büyük, siyah bir kutu.

Bu neden lazım? Detaya girmeden şöyle anlatayım: Sinema filmlerinde, bir görüntüde odaklandığınız

15
nesne net iken, zemin bulanıktır. Bu sayede önplandaki nesne ile arka plandaki nesne birbirinden ayrılır.
Bu, sinemanın en belirgin özelliklerinden biridir. Video görüntülerde ise önplandaki nesne de nettir,
arkaplandaki nesne de. Bu nedenle bu iki nesne birbirine karışmış gibi görünür. Bu, video kameraların
chip büyüklüğünden kaynaklanan kaçınılmaz bir durumdur.

Ama eloğlu bu sorunu aşmak için bir adaptör icat etmiş. Şu anda bu adaptörün en kalitelisini şu adresten
bulabiliyorsunuz: http://www.redrockmicro.com/micro35.html

2) Follow Focus: Amatör video kamera görüntülerini hatırlayın. Özellikle hareketli sahnelerde, nesneler
bir net, bir bulanık çıkar. Bunun nedeni kameranın otomatik zumunun nesneye hemen
odaklanamamasıdır. Eğer sinema için bir şeyler çekecekseniz, görüntülerinizin çok net olması gerekiyor.
Bunun için de kameranızın focus'unun manuelde olması gerekiyor. Ama bu da kafi değil. Zira bir sahnede
zumu, halkasından yapmaya çalışmak büyük bir eziyettir.

Eloğlu bunun için de "Follow Focus" denen bir nane üretmiş. Bunu kameranızın önüne takıyorsunuz ve
zum olayı dert olmaktan çıkıyor. İnternette "follow focus" terimi aratın, bir çok adres bulacaksınız. Ama
yine redrock'unki en ideali bence: http://www.redrockmicro.com/mff_product.htm

3) Filtreler: Görüntülerinizin biraz daha sinematik olması için, biraz daha doygun (saturated) olması
gerekiyor. Bunu post-production'da da sağlayabilirsiniz, ama yine de el altında en azında bir ND filtre
olması iyi olur. Genel olarak filtre konusunu bir araştırın, fotoğrafçı arkadaşlarınızdan bilgi alın, kitaplarını
çalın, bir şeyler yapın işte.

4) Ucuz steadicam: Hani filmlerde kamera yürüyen bir insanı takip eder ya. Ama sanki kamera havada
uçar gibi, ya da pürüzsüz bir zeminde ilerler gibi hareket etmektedir. İşte bunu sağlayan meretin adı
steadicamdir (stedikem). Orijinali son derece hantal ve pahalı bir şeydir. Ama bunun da üstesinden
gelmenin yolu bulunmuş. Glidecam Pro 2000 denen bir cihaz, profesyonele yakın sonuçlar veriyor. Daha
fazla bilgiyi adamların sitesinden bulabilirsiniz: www.glidecam.com.

5) Tripod ve tripod kafası: İşte bu meretin ucuzu ve kalitelisi yok. Paranıza kıymanız gereken
nesnelerden biri bu. www.zoomithalat.com'a gidiyorsunuz, tripodlar sayfasına bakıyorsunuz, sizi
öldürmeyecek ama işinizi de görecek bir şey alıp çıkıyorsunuz. Tripodu olan arkadaşınız varsa, ya da
okulunuzda böyle bir şey bulunuyorsa, hiç üzülmenize gerek yok. Ama unutmayın, kaliteli birşeyden
bahsediyorum. 20-30 milyonluk uyduruk ayaklardan değil.

6) Şaryo (Dolly): Bu maddeyi yazıp yazmama konusunda tereddüt ettim. Bu kadar gerekli mi diye.
Sonra gerekli olduğuna karar verdim. Dolly, biliyorsunuz, yerlere döşenen raylar üzerinde sallantısız bir
biçimde giden ufak bir araç. Bunu buraya yazmamın nedeni ise, dolly kullanımının artık sinema dilinin bir
parçası olduğuna inanmam. Aksi takdirde bütün çekimleriniz omuz kamerası ya da tripodla yapılır ki,
seyirciyi en kısa süre baymanın garantili bir yoludur.

Peki nereden bulacağız bu dolly'yi? Eğer kamera ekipmanı kiralayan arkadaşlarınız varsa, onlardan elde
edebilirsiniz. Ya da kendiniz de yapabilirsiniz. Ama bu, biraz torna-tesviye bilgisi gerektiren bir hadisedir.
Bu yeteneklerden ve olanaklardan yoksunsanız, bunlara sahip olan birilerini devreye sokmanın zamanı
gelmiştir. İnternette "home-made dolly" ya da benzeri terimleri araştırın, çok ilginç sonuçlarla
karşılaşacağınızdan eminim.

7) Her ne kadar artık bu video kameraların içerinde bir sürü otomatik ayar olsa da, elinizin altında bir
pozometre ("lightmeter") olması iyi olur. Paranız varsa satın alın, okulunuzda varsa ödün alın,
arkadaşınızda varsa, yalvarın! Ve bu mereti kullanmayı iyi öğrenin. Ya da bilen biri ile çalışmaya çalışın.

***

SES KAYIT

Bunlar, kemara departmanının alet edevatıydı. Şimdi gelelim ses departmanına.

1) "Kameramın üzerinde hazır bir mikrofon var, daha ne!" demeyin. "Ses, bir filmi olduran ya da öldüren
şeydir" denecek kadar önemlidir. Ve kamera üzerindeki uyduruk bir mikrofonla olacak gibi değildir.

Bir kere ya kameranızın XLR (Canon) jak girişi olmalıdır. Bunun ne olduğunu bilen arkadaşlarınıza da
sorabilirsiniz, internetten de araştırabilirsiniz. Ama şurası kesin: sinemayı hedefleyen bir film, mutlaka
XLR girişle kaydedilmiş sese sahip olmalıdır.

2) İkincisi, kullandığınız mikrofonun da çok kaliteli olması gerekiyor. Burası da, kaliteyi ucuza
alamayacağınız yerlerden biri. En iyi markalar: Sennheiser, Shure, Rode. Sennheiser ME66, işinizi

16
görecektir. Ama daha iyisine paranız yetiyorsa neden almayın? Bu alanda da eğer stüdyosu olan
arkadaşlarınız varsa, onlara sırnaşabilirsiniz. (Demiştim size bu iş biraz yüzsüzlük gerektiriyor diye :)

3) Yukarıdaki mikrofonun "shotgun" mikrofon olduğunu söylemiş miydim? Hani şu oyuncuların tepesinden
sarkıtılan. Bir de yaka mikrofonlarına ihtiyacınız var. Bunların da kalitelisine ihtiyacınız var. Burada yine
Sennheiser markasına bakmanız tavsiye olunur. En az iki tane olması lazım, takdir edersiniz ki!

4) Sıralama biraz kaydı ama olsun: Bir yukarıdaki shotgun mikrofonu tutturabileceğiniz bir "sopaya"
ihtiyaç var. Bunun profesyonellerini de bulabilirsiniz, ama pahalıdır. "Vileda sopası" işe yarayacaktır.
Unutmayın, siz bağımsız sinema yapıyorsunuz, yani henüz "Spielberg" karizmasından söz etmem
mümkün değil.

5) Ee, bu sesi nereye kaydedeceğiz?

İki olasılık mümkün. Kameraya da kaydedebiliriz, harici bir kayıt cihazına da. Kameranız, XLR girişi
olduğu için, sizin için yeterli bir kayıt olanağı sağlayacaktır. Ama "yeterli"nin "çok iyi" olmadığına dikkat
edin. En iyisi, kameranızla ve yukarıda anılan ses ekipmanıyla denemeler yapın, tatmin olmazsanız harici
kayıt olanaklarını araştırın.

6) Artık kayıt cihazları da nispeten ucuzlamış durumda. Sadece ucuzlamakla kalmadılar, aynı zamanda
video kameralarla çalışmaya da uyumlu hale geldiler. Yani hem bit oranları ve frekansları yükseldi, hem
de timecode gibi özellikler kazandılar (Örn. Tascam HD-P2). Bunların ne olduğunu bilmiyorsanız, bilen
birinden öğrenmeye çalışın. Ya da internette araştırın. İngilizce'niz varsa ne ala, yoksa
"www.benimsinemalarım.com" sitesinin "forum" bölümünde "ses ve ışık" kısmına bakın).

Alternatif bir kayıt yöntemi olarak, iyi bir ses kartı ile desteklenmiş bir laptop da kullanabilirsiniz. Ama
bunun için bu işleri anlayan birilerinden destek almanız tavsiye olunur. Bu arada en azından bir ses işleme
programını (Adobe Audition, mesela) da asgari düzeyde öğrenmeniz lazım.

***

IŞIK

Gelelim ışık departmanına... (Sona yaklaşıyoruz, sabırsızlanmayın)

Tabii ki bir şeyin profesyonelini almak ve kullanmak her zaman daha iyidir. Ama genelde onlar da çılgınlar
gibi pahalı olur. Elektrikten anlayan birilerinin yardımıyla kendinize 6-7 kilowatt'lık bir ışık seti
oluşturabilirsiniz. 250watt'tan başlayıp 2kw'a kadar uzanan bir yelpazede çeşitli ışıklar yapabilirsiniz. Tek
yapmanız gereken, ne yaptığını bilen bir arkadaşınızla birlikte, bu tür ışıkların satıldığı bir mağazaya
gitmek. Japon lambalarını da unutmayın (Bunların İngilizcesinin "chinese lantern" olması ilginçtir). Bir kaç
tanesinin elinizin altında bulunması hiç kötü olmaz. Çok işe yararlar.

Lambalar tek başına işe yaramaz tabii. Onların üzerinde duracağı ayaklar da bulmanız gerekiyor. Bunları
nasıl halledeceğinizi sizin yaratıcılığınıza bırakıyorum. Herşeyi devletten beklemeyin.

Bir de kablo meselesi var. Bol bol uzatma kablosuna ihtiyacınız olacak. Ve yedek ampule. Ayrıca ışıkların
rengini değiştirmek için kullanacağınız jelatinleri unutmamak gerek. Ve bu jelatinleri tutturmak için
gereken tahta mandalları da. Bir de ışıkların şiddetini artırıp azaltmak için gereken "dimmer" hadisesini
çözdünüz mü, ışık departmanında malzeme açısından herşeyi çözdünüz sayılır.

İyi de, o sinema filmlerinde gördüğümüz ışıklandırmayı nasıl yapacağız? Bunun için çeşitli kaynaklara
başvurabilirsiniz. İnternette tonlarca belge ve "tutorial" var. Ben Kodak'ınkini tavsiye ederim. İngilizce'nin
olmasa bile bir çok şeyi kolayca anlayabilirsiniz. Ama "Üç noktadan aydınlatma"yı (three-point lighting)
mutlaka öğrenin. Bunun için güzel bir kaynak: http://www.jamesarnett.com/lighting.html

***

OYUNCULAR, MEKAN, ULAŞIM, YEMEK

İşte burası yüzsüzlüğünüzün had safhaya vuracağı alanlar :). Filminizde oynayacak oyunculara
olabildiğince az para vermek zorundasınız. "Film satıldıktan sonra ödeme yapılmak kaydıyla" diye
anlaşma da yapabilirsiniz. İnsanları kandırmaya çalışmayın ama. Ne diyorsanız yapın. Mevcut durumunuz
hakkında gerçekçi olun. Kabul eden eder, etmeyen etmez. Filmin yarısında durumunuzu keşfederlerse,
çekip gitmeleri işten bile değildir.

Mekanlar da önemli. Zira artık bir çok mekan sahibi film çekimi için para istiyor. Bunu by-pass etmenin

17
bir yolunu bulun. Mekan eğer ticari bir yer ise "ürün yerleştirme" yaparak o yerin filminizde belirgin bir
biçimde görünmesini sağlayın. Ya da kimsenin kullanmadığı zamanlarda o mekanları kullanın (Clerks'ün,
Kevin Smith'in çalıştığı yerde gece çekildiğini biliyor muydunuz?).
Ama en önemlisi, daha en başta, senaryonuzu yazarken mekanları minimum sayıda tutmaya çalışın.

Ulaşım meselesini de en başta açıklığa kavuşturun. Oyuncular ve ekip kendi olanakları ile mi gelecek,
yoksa onları birisi arabasıyla/minibüsüyle toplayacak mı? Kendileri gelecekse, en azından yol/benzin
paralarını vermeniz büyük bir incelik olur.

Yemek konusu da ulaşım gibi. Önceden düşünülmeli. Uygun miktarda yiyecek ve içecek sağlanmalı. Gece
çekimleri için bolca kahve. Ya da başka sıcak içecekler. Filminize sponsor olarak bunları sağlayacak
birilerini de bulabilirsiniz.

***

POST-PRODUCTION (Yapım-sonrası)

Diyelim ki filminizi kazasız belasız bitirdiniz - pek mümkün değil ya! Elinizde onlarca kasetlik görüntü var.
Sıra bunları kesip biçim, aylardır kafanızda canlandırdığınız filme dönüştürmeye geldi. Bunun için post-
prodüksiyona başlamanız lazım artık.

Bunu yapabilmek için iyi bir bilgisayara, bu bilgisayarda çalışacak bazı programlara ve bu programları
kullanacak elemana ihtiyacınız var. Herşeyi kendiniz yapmaya kalkmayın, ama birlikte çalıştığınız
insanlardan neler talep edebileceğinizi bilmek için biraz da olsa herşeyden haberdar olun.

Bilgisayarınızın Dual Core olması gerekiyor, hem de en iyilerinden. RAM'inizin en az 2 GB, RAID'li hard
disklerinizin de en az 500GB olması gerekiyor. Ses ve ekran kartlarınız da çok iyi olmalı. Boru değil,
sinema filmi işliyoruz.

Program olarak Adobe Production Studio'yu tavsiye edeceğim. Premiere-After Effects-Audition-Photoshop


dörtlüsü, bir çok ihtiyacınızı görecek kapasitededir. Başka programlar da olabilir, bilenlere sorun. Ama
herkesin, kendi iyi bildiği programı övme ve diğerlerini fena halde küçümseme, hatta aşağılama
eğiliminde olduğunu da unutmayın...

***

MÜZİK

Gelelim müzik konusuna. Müzik, sanılandan çok daha önemli bir konudur. Sinemanın görsel tarafı insan
zihninin daha çok bilinçli tarafında etki ederken müzik, doğrudan bilinçaltında açılan bir yolu kullanır. Bu
nedenle çok güçlüdür. Yakın çevrenizde bir "John Williams" ya da "James Horner" olma ihtimali çok düşük
olacaktır. Ama yine biraz araştırmayla, kendi sesini duyurmak isteyen müzisyenlere ulaşabilirsiniz. Ama
burada da ne istediğinizi bilin, müzisyenin kafasına göre uçmasına izin vermeyin.

***

PAZARLAMA

Filminizi çektiniz, kurguladınız, müziğini döşediğiniz, jeneriğini yazdınız ve son haliyle çıktısını aldınız.

Dertleriniz bitti zannediyorsun değil mi?

Hayır. Asıl dert şimdi başlıyor: PAZARLAMA.

Filminiz bildik dağıtımcılara götürebilirsiniz: Warner Bros, ÖZEN Film, vb. Adreslerini webden bulun, beni
uğraştırmayın. Eğer beğenirlerse, filminizi uygun bir zamanda, uygun bir kopya sayısıyla ve uygun bir
tanıtım bütçesiyle vizyona sokabilirler. Ama bunun için filminizin az-çok ticari bir niteliğinin olması
gerekiyor. Bu da taa, senaryo yazarken düşünmeniz gereken bir konu: Bu hikaye satar mı?

Filminizi sinema dağıtımcılarına satamadınız. Üzülmeyin. DVD/VCD piyasasını düşünebilirsiniz. Tiglon ve


Kanal D Home Video'ya filminizi gösterebilirsiniz. Ya da başka şirketlere. Onların da adresleri webde var.
Ya da piyasadaki filmlerin arka kapaklarından bakın.

Onlar da olmazsa, artık TV kanalları ile görüşmeye başlayacaksınız. Türkmax, ilk başvuracağınız yerlerden
biri olmalı. Zira onlar yerli filmleri eski yeni demeden alıyorlar, ve iyi de ediyorlar. Sonra diğer kanallar
var.

18
Bu arada çeşitli festivallere ve yarışmalara filminizi göndermeyi unutmayın. Zira ödül almış bir filmin,
dağıtımcılar tarafından satın alınma ihtimali daha fazladır her zaman.

Hatta dağıtımcılarla görüşmeyi en sona bırakmamanız daha hayırlı olabilir, filminiz çekmeye başladıktan
sonra, ilginç görüntülerden oluşan bir DVD ile görüşmeye giderseniz, "Benim bir projem var" diyen
birinden daha fazla ciddiye alınırsınız. Hatta senaryoyu ve götürdüğünüz görüntüleri beğenirlerse,
filminize maddi destekte bile bulunabilirler.

Diyelim ki bunlardan hiçbirinda başarılı olamadınız, ama yine de insanlar eserinizi seyretsin, namınız
yürüsün istiyorsunuz. Bu durumda 1) Kendinize bir web sitesi açıp burada filminizi parça parça
gösterebilirsiniz, bir Flash oynatıcı ile 2) Ya da filminizin tamamını Rapidshare gibi paylaşım sitelerine
bırakabilir, sonra da çeşitli forumlarda insanları bundan haberdar edebilirsiniz. Hiçkimse bedava filme
hayır demeyecektir. Hele biraz da güzelse...

***

VEEE... SENARYO!

Ama bütün bu sürecin en başında, filminizin kaderini belirleyecek olan faktör, dört unsurdan
oluşmaktadır: 1) Bir adet tükenmez kalem (kırtasiyelerde var) 2) Bir top kağıt (bu da kırtasiyelerde var)
3) Dramatik yazarlık yeteneği (Bu Allah vergisi bir şey. Eğer yoksa, zaten bu alanda da işiniz yok
demektir) 4) Senaryo bilgisi (Sanarist diye bir site varmış, böyle bilgiler veriyormuş, onu bulun derim
ben).

***

NOT: Bu yazıdaki bilgilere dayanarak film çekmeye kalkarsanız ve batarsanız karışmam. Akıllı ve ihtiyatlı
davranın. Ama önünüz, daha önceki kuşaklardakinden çok daha açık, bunu bilin istedim...

posted by gezgin @ 5:19 PM 3 comments

Pazartesi, Mayıs 07, 2007

HAZIR MECLİSİN ELİ DEĞMİŞKEN...

Son meclis hazır yangından mal kaçırır gibi yeni seçim yasasını çıkartırken, elleri bir değse de Türk
TV'lerindeki yerli dizilerle ilgili bir iki yasa çıkarsa. Benim bazı önerilerim olacak bu konuda, nacizane:

1) Yerli bir dizi 50 bölümden fazla olamaz, olmamalıdır. Zira yerli diziler 50 bölümden sonra kısır
döngüye giriyor, enerjilerini, yaratıcılıklarını, sevimliliklerini kaybediyorlar. Bundan sonrası artık
keyifli bir seyir değil, bir biçimde dizi bağımlısı olmuş insanların istmeye yerine getirdikleri tatsız bir vazife
halini alıyor. Bkz. Çocuklar Duymasın, Beyaz Gelincik, Gümüş, Avrupa Yakası, vesaire...

2) Dizilerde Mehmet Ali Erbil kesinlikle oynatılmamalıdır. Hatta bu MAE yasağı, sinema filmlerini de
kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Hatta ve hatta, bu konularda ona teklif götürülmesi bile
engellenmelidir. Zira kendisinin "Tatlı Kaçıklar" dışında ekranda ve perdede bir adet "dramatik" başarısı
dahi hatırlanmamaktadır. Kendisinin sadece gösteri dünyasında kalması için gerekirse lazer parmaklıklı
hapishaneler düzenlenmelidir.

3) Kıraç'a artık müzik yaptırılmamalı. Detaya girmeye gerek yok herhalde.

4) En kısa sürede, "yayından kaldırılan diziler müzesi" kurulmalıdır. Ciddiyim. Gülmeyin. Bu bir web
sitesi de olabilir. Sitede yayından kaldırılan dizilerin künyesi, hangi kanalda, saat kaçta, kaç bölüm
oynadığı, hatta senaryoları yer almalı; YOUTUBE tarzı küçük bir ekranla da bu diziler izleyicilere
seyrettirilmelidir. Hatta bu blogda olduğu gibi, dizinin yapımına katkıda bulunan insanların ANONİM
olarak diziyle ilgili yorumlarını ifade etmesine izin verilmelidir. Ki gelecek kuşaklar aynı hataları
tekrarlamasın.

5) Dizilerin, insanlık onuruna ters düşen mesajlar vermesi yasaklanmalıdır. Yani "Binbir Gece",
"Sıla", "Kurtlar Vadisi" gibi dizilerin üretilmesi engellenmelidir. Senaryoları bu açıdan değerlendirecek
bir etik kurul oluşturulmalıdır. Ve bu kurulun kararları bağlayıcı olmalıdır. (RTÜK böyle bir işlev görmeye
çalışıyor, ama çok zayıf kalıyor. Sadece KV üzerinde etkili olması, Binbir Gece ve Sıla'yı ıskalaması,
yetersizliğinin bir kanıtı.) Bu kararla ilgili olarak, senaristlerin "Biz sadece dizimizi yazıyoruz,
insanların bu diziden etkilenerek suç işlemesi bizi bağlamaz" demesi yasaklanmalı, ceza olarak da
"TV'deki şiddetin izleyici üzerindeki etkileri" ile ilgili mevcut yüzlerce sosyopsikoloji doktora tezi ve

19
kitap okutulmalıdır. (Bu tez ve kitapların bazılarının yabancı dilde olması engel teşkil etmemeli,
senariste önce bir ya da birkaç yabancı dil öğretilmeli, sonra da bu eserler zorla okutulmaya devam
edilmelidir. Cehalet suça mazeret teşkil edemez zira.)

6) Yapımcı ve kanal yöneticilerinin dizilerin oluşturulması safhasındaki müdahaleleri en fazla yüzde


10 ile kısıtlanmalıdır. Herkes kendi işini yapsa, yayından kaldırılan diziler çöplüğü bu kadar hızlı
büyümezdi, tahminim.

posted by gezgin @ 10:35 AM 5 comments

DONDURMAM GAYMAK

"Dondurmam Gaymak" başarılı bir film. Neden? Çünkü kendisi için koyduğu hedefe ulaşıyor.

Peki güzel bir film mi? Eh. Tekrar seyreder miyim? Belki... Sıcak bir yaz gecesinde... El alında daha iyi bir
film olmazsa...

***

"Dondurmam Gaymak", tipik bir "mini hikaye" (mini-plot) filmi. Yani ortada büyük kahramanlar,
onların peşinden koştuğu büyük amaçlar, onları bu amaçlardan alıkoymaya çalışan şeytani düşmanlar
yok.

İlginç bir karakter diyebileceğimiz Ali Usta'nın önce motorsikletini kaybetmesi, sonra da bulması var. O
kadar. Bu arada da, Ali Usta'nın yaşadığı bölgedeki sevimli insanlarla tanışıyoruz, yaşlısıyla genciyle.

Ve aslında filmi götüren de bu insanlar. Hemen hepsi bir biçimde komik olan bu insanlar, çeşitli
aralıklarla perdede görünerek bizi güldürüyor ya da gülümsetiyorlar. Ali Usta'nın hikayesi, aslında onların
resm-i geçidi için bir vesile neredeyse. Yönetmen sanki bu sevimli insanları göstermek için bir mazeret
olarak Ali Usta'nın motorunun kaybolması hadisesini bulmuş.

Bunda bir sakınca var mı? Hem var, hem yok. Yok, zira bu güldürmeyi amaçlayan bir film. Merkezine bir
ölüm-kalım meselesini koyacak hali yok ya! Var, zira filmi tekrar tekrar izleme şansımızı elimizden alıyor
bu zayıf çatı. Bu sevimli tipleri bir kere gördükten sonra, tekrar tekrar görmemize pek gerek olmayacak.
Bir "Mediterrano" ya da "Cinema Paradiso" gibi, hikayenin merkezinde daha sağlam bir olay olsaydı,
bu filmi de izlemekten bıkmazdık. Ne yazık ki yazar-yönetmen Yüksel Aksu bize böyle bir hikaye
vermiyor.

***

Ama en başta da belirttiğim gibi, "Dondurmam Gaymak", kendisine koyduğu bu mütevazı hedefi (Muğla
Köylülerini göstermek) hakkıyla yerine getiriyor. Seyirci de bu nedenle kendini tatmin olmuş hissediyor,
filmi izledikten sonra.

Eh, alan razı, satan razı. Bana da fazla söz düşmüyor bu durumda.

posted by gezgin @ 10:31 AM 3 comments

Pazar, Nisan 29, 2007

DEMOKRASİ v.2.0

Yazılarımdan ve yazılarımın tonundan, serde öğretmenliğin de bulunduğunu anlamışsınızdır. Öğretmenlik


mesleği, inanılmaz bir meslektir. İnsan psikolojisi hakkında yüzlerce kitaptan öğrenemeyeceğiniz şeyi size
45 dakikada uygulamalı olarak öğretirler. İnsan ruhunun zayıf ve güçlü yanlarını bu meslekte bire bir
görür, yaşarsınız, hem kendinizde, hem de karşınızdakilerde.

Bu mesleği icra etmiş biri olarak, "okulda demokrasi" "öğrencilere söz hakkı" gibi kavramların bana ne
kadar acayip geldiğini belirtmek isterim. Bir insanın belirli bir konuda seçim yetkesini kullanabilmesi için,
o konuda ehil olması, hadi bırakın ehliyeti, en azından asgari bir bilgiye sahip olması gerekir. Oysa
öğrenciler, adları itibariyle, öğrenen kişilerdir. Ne kendilerine ne öğretileceği hakkında bilgileri vardır, ne
de öğretme teknikleri hakkında. Yani bu konuların onlara sorulması abesle iştigaldir, hatta zaman, enerji
ve kaynak kaybıdır.

Ama hayır, özellikle üniversitelerde, öğrencilerin bu gibi konularda söz sahibi olması gerektiği tekrar
tekrar gündeme getirilir. Ciddiye alınması mümkün olmayan bir şeyin bu kadar çok savunucusunun

20
olması beni hep hayrete düşürmüştür. Daha önce de söylediğim gibi, bazı kavramlar o kadar parlaktır ki
insanın gözünü (mantığını) alır, doğruluğu tartışılmaz, özellikle de büyük ve düşünmeyi külfet sayıp
sloganlarla hayatını sürdürmekten memnun olan kitleler için geçerlidir bu.

***

Bu ufak örnekten, bugünlerde gündemi meşgul eden bir başka konuya geçeceğim.

Biliyorsunuz son birkaç günümüz Cumhurbaşkanı seçimiyle doldu taştı. En sonunda medya hesabı
Askerlere kesti. Onları darbecilikle suçladı. AKP bu krizden de mağduru oynayarak kazançlı çıktı, çıkacak.
Kendileri için zaten "win-win" olan bir durumu "win-win-win"e çevirdiler. Askerleri AB vasıtasıyla köşeye
sıkıştırdıkları yetmiyormuş gibi artık DARBECİLİK suçlaması ile de sıkıştırabilecekler.

Askerler ise, yapmak zorunda oldukları bir hamle yaptılar. Satranç oynayanlar iyi bilir, bazen karşınızdaki
sizi aslında aklınızdan hiç geçmeyen hamlelerde bulunmaya iter. Durup dururken kendinizi vezirinizi feda
ederken bulabilirsiniz. Askerlerin yaptığı da böyle bir şeydi aslında. Darbecilik filan değil.

Ama "tehlikenin" farkında olmayan, olmak istemeyen, ya da bizzat tehlikenin bir parçası olan ya da ondan
çıkar sağlayanlar, bu fırsatı kaçırmadılar. Areneyı kendileri için biraz daha güvenli bir hale getirmek için
bağırmaya başladılar hemen: Tek Yol Demokrasi!

Önce şunu belirtmek gerekir, demokrasi bir kaptır, bir araçtır, bir yöntemdir. Bu kabın içerisine ilaç da
koyabilirsiniz zehir de. Bu aracı iyi amaçla da kullanabilirsiniz, kötü amaçla da. Bu yöntemle insanları
mutlu da edebilirsiniz, mutsuz da. Yani bir şeyin demokratik olması, o şeyin iyi, yararlı, meşru olduğu
anlamına gelmez. HİTLER'in iktidara demokratik yöntemlerle geldiğini hepiniz çok iyi biliyorsunuz, George
W. BUSH'un da.

Mevcut iktidarın, kendi kötü niyetlerini bu Demokratik yöntemi kullanarak uyguladığını bilmeyen yok.
Ama işin kötü tarafı, mevcut sistem, yönetilenlere bu konuda hiçbir itiraz şansı bırakmıyor. Halkın yüzde
70'ini oluştursalar bile, yüzde 30'un dediklerine uymak zorundalar. Oyunun kuralı bu. Bu akıllı azınlığın
oyununa karşı çıkabilen tek ciddi kurumu da darbecilikle suçluyorlar. Ve bütün dünyda da onları
destekliyor.

Burada sorun sistemden kalkıyor. Sistemin iyi ile kötüyü ayırt edememesi, her ne şekilde olursa olsun oy
çoğunluğunu kazanan küçük bir gruba bütün ülkeyi yönetme yetkisi vermesi, sistemin en büyük zaafları.
Her ne kadar Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi gibi üç kurum, sistemin emniyet sübapları gibi iş
görse de, elinde yasama ve yürütme gücünü bulunduran bir iktidar önünde pek fazla seçenekleri yok.
Üstelik belden aşağı vurmaktan da çekinmeyen bir iktidar bu. Başbakanı meclis kürsüsünden Danıştay
üyelerini hedef gösterince ve bu üyeler birileri tarafından vurulunca başbakana birşey diyen yok, ama
benzer olayların ilerde artmasını engellemek isteyen Genelkurmay bir uyarıda bulununca tükaka sayılıyor.

***

Mevcut iktidarın ve benzerlerinin en hoşuna giden insan tipolojisi, düşünmeyen, inanan; bilgili değil cahil;
birey değil sürü üyesi insandır. Bütün amaçları bu tarz insanların çoğalmasını sağlamaktır. Ellerindeki
maddi gücün önemli bir bölümünü bu tür insanların yetiştirilmesini sağlayacak kurumların kurulmasına ve
yaşatılmasına harcarlar. Bilgili, sorgulayan, modern düşünen insan onlar için makbul değildir.

Ve Cumhurbaşkanlığı ile ilgili sevdaları da temelde bu amaçla bağlantılıdır. Cumhurbaşkanı kendilerinden


olduğu zaman istedikleri yasaları daha kolay geçireceklerdir. Sıra zamanla Danıştay, Yargıtay, ve Anayasa
Mahkemesine gelecek, imam hatip mezunlarını Ordu'ya soktukları zaman da muratlarına ereceklerdir. Ve
bunu da, yine oyunun kuralı gereği, küçük bir azınlık olmalarına rağmen gerçekleştirebilirler.

Peki bu durum sizde de, oyunu sorgulama isteği doğurmuyor mu? Bende doğuruyor. Demokrasinin
erdemlerini sorgulamaya başlıyorum ister istemez. İnsanları etkilmeyi başaran üç beş lafazanı başımıza
getiren bir sistemi sorgulamak, aklı başındaki her ademoğlunun kaçınamayacağı bir görevdir.

Hayır, dikta taraftarı değilim. Ama bu demokrasinin bir üst versiyonunu oluşturup işletmeyi başarmamız
lazım. Demokrasi v. 2.0 gibi bir şey lazım bize. Zırt pırt çökmeyen, kendi kendine virüs üretmeyen,
kendisini oluşturanlara zarar verici bir eğilime girmesi engellenen bir demokrasi lazım. Her "mavi
ekran"da demokrasiyi resetlemek de çare değil çünkü.

posted by gezgin @ 3:45 PM 5 comments

21
Cuma, Nisan 27, 2007

ÖLÜM NEDENİ: CEHALET

İnsanın paranoyak olması işten bile değil. Sanki gizli bazı güçler bazı bilgilerin bu ülke topraklarında
öğrenilmesini istemiyormuş gibi bu bilgi kaynaklarını bizden esirgiyorlar.

Konu tabii ki "senaryo kitapları"... Bizdeki kitapların bu kadar az ve bu kadar kalitesiz olması şaşırtıcı.
Ama kaliteli olanların ("Screenplay", "Story", "Writing Screenplays That Sell", etc.) bile hala
basılmamış olması, artık insanda paranoya tarzı düşüncelerin doğmasına neden oluyor. Neden bu kitaplar
basılmıyor?

***

Ama işin ilginç tarafı, sadece senaryo yazarlığı alanında değil bu durum. Üniversitelerin çeşitli
bölümlerine gidin, belirli dallarda uzmanlaşmış olan hocalarla konuşun. Hemen hepsi, çok temel bir çok
kitabın henüz Türkçe'de bulunmadığını söyleyecektir. İşin ilginci, adamlar dışarıda çatır çatır yeni temel
eserler veriyorlar, yani biz gün geçtikçe bir adım daha geride kalıyoruz.

Burada yayınevlerinin sosyal sorumluluk görevi devreye giriyor. Daha doğrusu, girmeli. Tıpkı kamu
yararına çalışan bazı şirketlerin, zarar ettikleri zaman, devlet tarafından sübvanse edilmesi gerektiği gibi,
yayınevleri de, kendi alanının köşetaşı olduğu belirlenen eserlerin basımı, dağıtılması, tutundurulması
konusunda devlet tarafından desteklenmeli. (Devlet'in bu kitapları kendisinin basmasını önermeyeceğim,
çünkü bu konuda çok kötü bir performansları var. İnanmayan Kültür Bakanlığının ya da Milli Eğitim
Bakanlığının kitaplarına baksın).

Hangi kitapların temel eser olduğunu belirlemek de o kadar zor değil. 6 ayda bir ülkenin önde gelen
üniversitelerinden ve hocalarından, kendi branşlarıyla ilgili bir "Top 10" listesi alınır. Ayrıca yabancı
üniversitelerdeki hocalardan da mütalaa alınır. Ve hangi kitapların Türkçeleştirileceği belirlenir.

***

Bu konu gerçekten de çok önemli. Herkese yabancı dil öğretmeye çalışmak yerine, önemli eserleri seri bir
şekilde ve düzenli olarak Türkçeleştirmek çok daha verimli bir yöntem olacaktır. Okullarımızda verilen
yabancı dil derslerinin ne kadar işe yaramaz olduğu meydanda. O hocalar, kitaplar, ders saatleri için
harcanan paranın 10'da biri ile bu bahsettiğim proje en mükemmel bir şekilde uygulanabilir.

Tabii tepelerdeki birileri bizim cahil kalıp koyun gibi güdülmemizi istemiyorsa. Eğer istiyorsa, şu anki
uygulamaya (daha doğrusu "uygulamamaya") devam edilmesi yerinde olacaktır.

posted by gezgin @ 11:59 AM 1 comments

Salı, Nisan 24, 2007

"28 GÜN SONRA" - DİJİTAL İLE NE YAPILABİLİR

DİKKAT: "28 GÜN SONRA" filmini seyretmediyseniz ve seyretme niyetiniz varsa, bu yazıyı okumayı
ertelemeniz tavsiye olunur.

"28 Gün Sonra" konu itibariyle basit bir film: İnsanlığın kökünü kurutacak bir virüs serbest kalır. Virüse
yakalananlar acayip vahşileşmektedir. Yakalanmayan bir avuç insan hayatta kalmak için ellerinden
geleni yaparlar.

Film temelde 3 bölümden oluşuyor - 3 modülden de diyebiliriz. 1. Bölümde kahramanımızı tanıyoruz.


Onun bomboş Londra sokaklarında gezintisini. Sonra bu canavarlaşmış tipler kahramanımızı kovalıyor ve
virüse yakalanmayanlar tarafından kurtarılıyor. 2. Bölümde Kahramanımız ve genç kadın, virüse
yakalanmamış bir baba-kıza rastlıyor ve onlarla birlikte, aldıkları bir radyo mesajını takip etmeye karar
veriyorlar. Bu mesaja göre Manchester civarında virüse yakalanmamış bir grup asker vardır ve virüsün
çaresine sahip olduklarını iddia etmektedirler. Oraya giderken yolda başlarına çeşitli olaylar gelir. Bu
bölüm, sayısı üçe çıkan kahramanlarımızın askeri üsse ulaşması ile bitiyor. 3. Bölümde ise
kahramanlarımız, bu kez askerlerle mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Zira askerler kızlara tecavüz
etmek, baş kahramanımızı da öldürmek istiyorlar. Bunun üzerine baş kahraman, zombileri askerlerin
üzerine salarak kızları kurtarıyor.

***

22
Çok akıllıca yazılmış bir senaryo değil. Orta karar bir şey. İlginç bazı sahneler var. Londra sokaklarını
bomboş görmek hoş. Ama gerilim dozu yerinde. Belirli aralıklarla insanı heyecanlandıracak olaylar oluyor.
Ve 3. Perde'nin sonunda da en büyük çatışma meydana geliyor. Yani bir akşamınızı dolduracak kalitede
bir film. Ama fazlası değil. Bir "Alien" beklemeyin yani. Felsefi olarak o kadar dolu değil.

***

28 Gün Sonra'nın ilginç bir özelliği daha var: Film, bir Canon XL1S ile çekilmiş. Yani bir DV kamerayla.
Sadece senaryo yazımı ile ilgilenenler, "Bunda ne var?" diyebilir. Ama sinema olayına, özellikle de dijital
sinemaya biraz daha ilgi duyanlar, ne demek istediğimi anlamışlardır hemen. Bu, fiyatı yaklaşık 1500
dolar olan bir kamera! Üstelik HD de değil. En büyük avantajı "progressive" çekim yapması. Yani
normal filmli kameralar gibi saniyede 24 kare çekim yapabiliyor. Ayrıca 3 CCD'si var.

Tabii ki filmin yapım tasarımı için bayağı bir para harcamış. Filmin toplam bütçesi 8 milyon dolar. Ama
hiçbir yıldız oyuncu yok. Filmin getirisi ise şaşırtıcı: $82,719,885. Yani yapımcılarına 1'e 10 kazandırmış.

Filmin bu kadar başarılı olmasının ardında, Danny Boyle'ın (filmin yönetmeni), orta karar bir malzemeyi
çok iyi cilalayabilmesi yatıyor bence. Hızlı kamera hareketleri, yine çok hızlı bir kurgu, bazı güzel müzik
parçaları... Aynı zamanda gerilim ve korkunun, son 10 yılın yükselen trendi olması da filmin başarısına
katkıda bulunuyor.

***

Dijital kameralar, sinemanın geleceğini belirleyecek en önemli etkenlerden biri (diğer bir faktör de
İnternet). Genç sinemacıları ham filmcilerin, laboratuvarların ve kurgucuların zulmünden kurtaracak
yegane vasıta. Çektiğiniz sahneyi anında sette seyredebilmenin ne büyük bir nimet olduğunu, filmlerin
banyodan gelmesini bekleyen yönetmenler bilir.

***

Yine de, iyi senaryonun yerini hiçbir şey tutmuyor, tutmayacak. Senaryo yazımı ile ilgili teknolojik bir
gelişme yok çünkü. En iyi senaryolar hala bir kalem ve bir kağıtla yazılıyor. Senaryo programları sadece
yazma eylemini hızlandırıyor, o kadar.

***

Eğer iyi bir senaryonuz varsa, elinize bir dijital kamera (ve ışık ve ses gereçleri) geçirebiliyorsanız, oyuncu
arkadaşlarınız da bulunuyorsa, Türk Sineması'na katkıda bulunmanız işten bile değil.

***

Uyarı Notu: Bu, tabii ki, yapımcılarla, dağıtımcılarla, ve bilumum insanla boğuşmayacağınız
anlamına gelmiyor. Bu alanlardaki mücadele bâki, ve hatta film çekme sürecinden biraz daha zor ve
yıpratıcı. Bunu unutmamak ve bu nedenle, hemen "tarlayı davarı satıp" sinema işine girmeden önce
herşeyi iyice bir tartmak gerekiyor.

posted by gezgin @ 4:20 PM 0 comments

Cuma, Nisan 20, 2007

NE PARS, NE KİRAZ, NE OPERASYON

Dikkat: Eğer henüz Osman Sınav'ın PARS filmini seyretmediyseniz, bu yazıyı okumak seyir zevkinize
zarar verebilir.

(Böyle bir uyarıdan sonra kaç kişi yazıyı okumayı bırakıyor, merak ediyorum doğrusu)

***

"PARS - Kiraz Operasyonu" da bir sürü senaryosal hatadan mustarip bir film. En başta, filmin
merkezini oluşturacak bir olay örgüsü hattı yok, ya da varla yok arası şeklinde var. Kahramanlar tam
olarak ne istediklerini bilmiyorlar, bunları yeterince istemiyorlar, istedikleri şeyleri elde etmek için
de doğru davranışları göstermiyorlar.

Bunlar, filmin temelini oyan kusurlar. Bunun dışında sahnelerin önemli bir bölümü çok uzun. Ve bir çoğu
kötü yazılmış. Diyaloglar da öyle. Bazı diyaloglar var ki, yüksek sesle gülmeden edemedim - ki ortada

23
komik bir durum ya da bir espri yoktu. O kadar kötü yazılmıştı. (Örn. ilk yarıdaki "Sen şimdi benimle
gelmiyor musun?"lu diyaloğa bakınız.)

Karakterler çok tutarsız - "ortada karakter namına bir şey yok" demenin kibarcası oluyor bu. Kardeşinin
ölümünü hemen hiç takmayan biriyle karşı karşıyayız. Filmin çok geç bir bölümünde "inciting incident"
(tetikleyici olay) olarak devreye giren kardeşin ölümü, kahramanımızı bir süre sonra hiç etkilemez oluyor.

Kötü adamımız da yeterince kötü değil. Osman Sınav, bu kötü adamın devletle bağlantılarının olduğunu
öğrenmemizin bizi dehşete düşürmesini bekliyor. Ama biz zaten bunu biliyoruz ki. Halihazırda
cumhurbaşkanı olmaya çalışan başbakanı hakkında muazzam suç dosyaları olan bir ülke burası Osman
Bey! Öyle, milletvekili, bakan kesmez bizi!

"Şaka" bir yana (ne şakası yahu!), kötü adamın sadece bir iki kötülüğünü görmek bizi ondan soğutmaya
yetmiyor. Kötü adamların kötülüğünü göstermeniz gerekiyor. Bizzat birilerinin canını hem de sebepsiz
yere ya da çıkar için yaktığını görmeliyiz. (Çatır çatır adam öldüren Darth Vader'ı ya da Schindler'in
Listesi'nde balkonundan yahudileri vuran yüzbaşıyı hatırlayınız). E, bunu görmeyince de onun
kötülüğünden yeterince etkilenmiyoruz.

İyi adamımızın, filmin büyük bir bölümün boyunca yapmak istediği net birşey yok. Genel olarak narkotik
ile ilgileniyor. Hatta arada sırada saçmalıyor - çok önemli bir izleme esnasında izlemeyi bırakıp küçük bir
uyuşturucu satıcısına sarması ve operasyonu tehlikeye atması, bir örnek.

Hikayede ucu açık bırakılan ya da çok önemli olduğu halde sadece bir iki sözle geçiştirilen hikaye uçları
var. Bankamatik'teki uyuşturucu haplara ne olduğu konusu, mesela. Ya da kahramanın kardeşinin
cinayeti. Bir narkotik polisi, kardeşinin cinayetini bu kadar incelemeden mi bırakır? O gece ne yaptığını,
nerede ve kimlerle olduğunu hemen araştırmaz mı? Bizimkisi bunu çok geç yapıyor. Ölen çocuğun
kolyesi bile çok geç açılıyor. Neden? Yeterince açıklama yok, yazar öyle görmüş. Ama film bayağı aksıyor
böyle şeylerden dolayı.

Bu tür filmlerde seyirciyi etkileyen şeylerin başında, suçluların ve onları takip edenlerin kullandığı ileri
teknolojidir. Zekice tasarlanmış aygıtlar, seyir zevkimize çeşni olur. Ama PARS'ta koskoca otel odasına
tek bir dinleyici konuyor. Ya da Hollandalı kötü adamımız, filmin finaline doğru kahramanın evini ziyaret
ederken, bastonunun içinden bir bıçak çıkartıyor. Ah ne yaratıcı, ne yaratıcı!

Bir de, aksiyon filmlerinde genelde aksiyon olur. Filmin en başında bir tır sahnesi var, o kadar. Onun
dışında ciddi bir aksiyon hatırlamıyorum. Filmin finali bile, anlaşılır nedenlerle kapalı bir mekanda, bir
dağ evinde çekilmiş. Ama burada olan tek şey, bir araç patlaması ve kısa bir silahlı çatışma. Kötü
adamlardan birinin cebinden (!) çıkardığı roketatar ise çok şık olmuş.

***

Yazılacak çok şey daha var PARS hakkında. Ve hepsi de olumsuz şeyler. Senaryo yeterince işlenmemiş,
üzerinde çalışılmamış, (çalışıldıktan sonra bu çıkıyorsa, daha da kötü), fazla uzun olmuş, yeterince
ilginç değil, sahneleri çok uzun, karakterler yüzeysel, diyaloglar cidden kötü, sona doğru gittikçe
artan bir heyecan yok.

Osman Sınav bu haliyle Holywood'da nasıl çekecekti, ben anlamadım. PARS, B filmi bile olamayacak
bir eser zira.

posted by gezgin @ 10:57 PM 1 comments

FARKLI BİR ŞEY YAPIN!

Bir çoğumuz "içimizden bir yerlerden" farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini, özel bir şeylerin kendimizi
farklı bir yerlerde beklediğini, ancak tam olarak adını henüz koyamadığımızı söylüyoruz. Biz, hemen
hepimiz, kendimiz için doğru olan şeyin ne olduğunu bulmak ve onun peşinden gitmek istiyoruz. Bizim
yaşam amacımız ne acaba? Hayatımızı ne yaparak kazanırsak, ne ile uğraşırsak daha mutlu oluruz,
daha yararlı oluruz, daha güvenli oluruz, daha zengin oluruz, daha sevilen oluruz? Yeteneklerimiz,
potansiyelimiz ne yana düşüyor?

Diyorsunuz ki, "eğer ben radikal bir eylem yapacaksam, yani eğer iç sesimi dinleyeceksem, eğer
teslim olacaksam yaşama, bunun bir karşılığı olmalı. Başarı garanti olmalı! Yolda zorluklar
olmamalı. Acı artık ortadan kaybolmalı. Çabalamamalıyım! Her şey sadece benim isteğime göre
gelişmeli."

Peki, eğer gökten tam olarak ne yapmanız, nereye gitmeniz gerektiğinin talimatları zembille inse ve bu

24
talimatların arasında sadece parasız kalmayacağınızın değil, şimdiye kadar hayal ettiğinizden bile fazla
kazanacağınızın garantisi olsa, kabul eder miydiniz? İşte bizim istediğimiz de böyle bir şey tutkumuzun
peşinden gitmek denildiğinde.

Duyun beni: KİMSE SİZE GARANTİLER VERMEYECEK! SEÇTİĞİNİZ YOLUN İSTEDİĞİNİZ YERE
GİDİP GİTMEDİĞİNİ BİLEMEYECEKSİNİZ VE BU KÖTÜ BİR ŞEY DEĞİL!

Garanti olan tek şey şu: Şu ana kadar yaptıklarınızı yaparsanız, şu ana kadar elde ettiklerinize
ulaşacaksınız. Eğer farklı bir şey istiyorsanız, farklı bir şey yapın. neyi seçiyorsanız, ne olursa!

İnsan ancak iki şekilde amaçlarına ulaşamaz. Ya öldüğünde, ya da vazgeçtiğinde.

(Kaynak: "Cesur Sorular"; Dost Can Deniz; Hayat Yayınları; s: 260-2; fena halde kısaltan: gezgin)

posted by gezgin @ 6:56 PM 1 comments

Perşembe, Nisan 19, 2007

SINAV'DA ÇAKMAK

Dikkat: "Sınav" filmini henüz seyretmeyenlerin bu yazıyı okuması tavsiye olunmaz.

Sınav'ın neden kötü bir film olduğu ile ilgili çok şey söylenebilir. Bunların başında tabii ki senaryosunun
yetersizliği gelecektir. Sınav, uzun süresine rağmen "malzemesi" az bir film, tıpkı malzemesi az bir
çorba gibi. Bunu gizlemek için de bir sürü gereksiz senaryo dolgu malzemesi ve görsel-kurgusal-
müzikal yöntem kullanıyor.

Sınav'ın en temel sorunu bu değil ama. En temel sorunu yapısal: "Sınav sorularını çalma fikri"nin
hikayeye çok geç girmesi. Bu fikir, onu uygulamaya koyabilecek asıl kahraman olan Mert'e filmin 45.
dakikasında açılıyor! Yani biz kırk beş dakika boyunca, serim ya da dolgu malzemesi seyrediyoruz.

Filmde, filmin asıl konusu olması gereken ÖSS soygunu, çok geç karşımıza çıkıyor. Filmin ilk bir saati
boyunca, gerçekten dişe dokunmayan iki soygun girişimi görüyoruz. (Michael Mann'ın "HEAT"inde de
böyle bir sorun vardı, hatırlarsanız). Bu soygunlar yaratıcılıktan o kadar uzak ki, herhangi bir lisenin
öğrencileri size bundan çok daha gelişmiş soygun deneyimlerini anlatabilir.

Bu tür "aksiyon" sahnelerinde heyecanı yaratan temel unsur, kötü adamın yenilmez gibi görünen
gücü ve yetenekleridir. Biz seyirciler olarak, (bilinçaltı düzeyimizde, hayatımızdaki aşılması imkansız
sorunları temsil eden) bu yenilmez kötü adamın, kahramanımız tarafından (zeki ve yaratıcı bir biçimde)
alt edilişini görmek isteriz. Ama Sınav'da ilk iki aşama (yani matematikçiden soruları çalmak ve soru
bankasının sorularını çalmak) aslında hiç de zor işler değil. Öğrencilerin bu ikisinden sınav sorularını
çalma gerekçeleri de inandırıcılıktan uzak.

Gelelim ÖSS sorularının çalınmasına. İşte bu noktada gerçekten heyecanlanıyoruz. Her ne kadar filmin
artık 2. saati içerisinde bayağı ilerlemiş olsak da, gösterilen hedef gerçekten de anlamlı, ilginç ve
uğraşmaya değer bir şey. Ama burada da, kendisiyle az çok özdeşleşmiş olduğumuz kahramanlarımız,
kahramanlıklarını bir başkasına ihale ediyorlar! Hem de kime: Jan Claude VAN DAMME. Hem de
nasıl: Okul dışında çalışarak ve kendileri için önemli olan bazı eşyaları satarak biriktirdikleri parayla. 4 bin
YTL'ye tuttukları hırsız, özel jeti ile geliyor. (Her ne kadar bu durum daha sonra Levent Lemi faktörü ile
açıklanabilse de, filmin o aşamasında çok komik ve inandırıcılıktan uzak duruyor). "Çok ince
planlanmış" bir soygunu gerçekleştirip (!) gidiyor.

Senaryonun inandırıcılıktan en uzak noktalarından biriyle de burada karşılaşıyoruz: Meğersem Van


Damme'ın öğrencilere verdiği sorular, geçen senenin sorularıymış. Bizden de buna inanmamız
bekleniyor. Yahu, ÖSS'ye girecek her Allah'ın kulunun yaptığı ilk işlerden biri, önceki senenin sorularını
çözmek, ve hatta hatmetmektir. Koskoca bir soygun planlayan bu zeki çocukların bunu fark etmemesi,
akıl almaz geliyor tabii.

Senaryonun sakat taraflarından biri de Okan Bayülgen tarafından canlandırılan Levent Lemi. Kendisi
kopya çekerek okuldan mezun olmuş birinin daha sonra doğru yolu bularak - nasıl? belli değil -
öğrencilere doğru yolu öğretmeye kalkması, komik ("funny" değil de "ridiculous") olmuş. Başkalarına
ahlak dersi veren birinin önce kendisinin ders verecek konumda olması beklenir değil mi? (Okan
Bayülgen'in yetersiz oyunculuğunu, TV'deki performansına da sirayet etmiş olan "Ben bu ülkede ne
yapsam tutar!" düşüncesi ile açıklayabiliyorum ancak.)

Senaryoda, öğrenci-izleyicileri tavlayacak yan karakterler de yok değil. Güven Kıraç ve Hümeyra bu

25
konuda iyi iş çıkartıyorlar. Müzik öğretmeni ve rehberlik öğretmeni de öyle. Ama hikayenin temeli sağlam
olmayınca, bu karakterler de havada kalıyor tabii.

Filmin iki yerinde, iki tam şarkıyı video klip gibi izliyoruz. Hadi bunlardan biri filmin nispeten başlarında
olduğu için kabul edilebilir bir şey. Ama ikincisi, filmin tam finalinde. Filmin en heyecanlı olması
gereken yerinde. E, elinizde heyecan verici bir final olmazsa, olacağı da budur.

Filmde sınava hazırlanan öğrenciler ile yarış atları arasında kurulan paralellik, ilk defasında hoş olmakla
birlikte ikinci defasında (finale doğru) boş kalıyor. Aynı sahneleri tekrar izlettiriyorlar bize.

Hatırlarsanız, McKee'nin bir sözü vardır: Senaryonuzun başı ve ortası ne kadar vasat olursa olsun,
SONUNU İYİ BİTİRİN! Seyirci bir filmi değerlendirirken en çok finale bakar çünkü. Zira en çok finali
hatırlar - "recency effect". Ama Sınav bunu yapamıyor. Mert'in annesinin ölümü ve çalınan soruların
geçen seneye ait olduğunun fark edilmesi, bizde yeterince güçlü bir etki bırakmıyor.

Sonuç olarak içeriği yeterince güçlü olmayan, sadece bazı anlarda eğlenceli olabilen, bunun dışında
bir sürü mantık hatası ya da özensizlikten dolayı inandırıcılığını kaybeden bir film SINAV. Yani Sınav,
seyirci sınavında çakıyor.

Şunu da ekleyeyim: Filmin en sevdiğim yeri, başlangıçtaki rüya sahneleri oldu. Belli ki çok çalışılmış,
iyi de uygulanmış. Ama filmin geri kalan bölümünde böyle bir özen ve yoğun çalışma görmek mümkün
değil. İnşallah bir gün, "tamamı" çok çalışılmış ve iyi uygulanmış filmler de izleriz Sorak'tan.

***

Yalnız, Sorak'ın affedilmez bir hatası var. O da, gerçekten kökten yanlış olan bir sistemi (ÖSS ve
öğrencileri ona hazırlayan okul - dershane - aile üçgeni) eleştirme şansı var iken, son tahlilde
SİSTEM'den yana tavır koyması ve ÖSS'yi savunması. Türk insanının bireysel potansiyelini tamamen
hiçe sayan (bkz. Türk eğitim sisteminde aslında var olmayan Rehberlik uygulaması), sadece tek bir
zekayı ölçen (bkz. Çoklu Zekalar - Howard Gardner), ve bunu da insanlık dışı bir süre içerisinde (3
saat) ve son derece yanlış bir biçimde (çoktan seçmeli sınav) yapan ÖSS, eleştirilmesi son derece
doğru bir konu iken, Sorak bu "tehlikeli sularda" gezinmeyi tercih etmiyor. Ve çok yüzeysel bir ahlak
anlayışına bağlı kalmak adına, yanlış bir sistemin savunusunu yapmış oluyor.

Burada derin ahlaki tartışmalara girmeyeceğim. Sadece şu ipucunu vermekle yetineyim: İzlediğiniz
soygun filmlerinin bir çoğu, örneğin "Ocean's Eleven", "Köpeklerin Günü", vb. gayri ahlaki bir tavrın
yüceltilmesi değil, haksız zenginleşmenin ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin eleştirilmesi
amacını güder. Evet, soygun yapmak ahlaken yanlış bir şeydir, ama insanları sömürerek onların
haklarını gaspetmek, daha yanlış bir şeydir.

Sorak, eğer bu gerçeği kavramış olsaydı, "ne olursa olsun ahlaki davranış" deme yanlışına düşmez,
yanlış bir sistemi değil, ruhları harap edilen gençleri savunurdu.

***

Sonuç olarak da Sınav, bence, Türk sinema tarihinin kaçırımış fırsatlar "hall of fame"inde pek de nadide
olmayan bir yere girip, araya karışacaktır.

posted by gezgin @ 6:13 PM 4 comments

Pazar, Nisan 15, 2007

ŞERİATÇILAR NEDEN KAZANACAK?

Çünkü şeriatçılar oyunun kuralını öğrendiler. Çünkü bu kuralları uygulamak için daha fazla çaba
harcıyorlar. Ve arkalarında, 1400 yıllık bir geleneğin desteği var.

Şimdi bu maddeleri teker teker inceleyelim:

1) Çünkü oyunun kuralını öğrendiler. Oyun nedir? Demokrasi. Demokrasi nedir? Vatandaşların oy
vererek kendilerini yönetecek insanları seçmesi. Öyleyse bir partinin (yani belirli bir düşünce
etrafında toplanmış bir grubun) iktidara gelebilmek için yapması gereken tek şey, olabildiğince çok
sayıda insanı kendilerine oy vermeye ikna etmektir. Oyunun kuralı budur. Demokraside önemli
olan, partinizin savunduğu inancın ne kadar doğru, faydalı, modern, vb. olduğu değildir.
Demokraside önemli olan, sizi destekleyen insanların sayısının çok olmasıdır, ideolojiniz ne olursa olsun.

26
Bunun için, insanları sizi desteklemeye ikna etmeniz gerekir.

Peki insanlar nasıl ikna olur. Konunun ayrıntılarını Mediacat'ten çıkan "İknanın Psikolojisi" adlı kitapta
bulabilirsiniz - eğer hala okumadıysanız! Ama burada şunu söyleyeyim: nasıl iyi senaryo yazmanın,
yaratıcılık kadar önemli olan ve denenip sınanmış teknikleri varsa, iknanın da bu tür teknikleri var. Ve
bunları doğru kullananlar, eninde sonunda kitlelere ulaşıp onlara istediklerini yaptırabiliyorlar.

Bu tekniklerin hepsini burada yazacak değilim. Sadece bir tanesinin üzerinde durmak istiyorum:
KARŞILIK VERME PRENSİBİ. Bu prensibe göre insanlar, kendilerine bir iyilikte bulunan kişilere karşılık
verme zorunluluğu hissederler. Bu çok ama çok güçlü bir sosyo-psikolojik dürtüdür. Biri size bir iyilik
yaptığı zaman hissettiğiniz borçluluk duygusu, size yapılan iyiliğin maddi bedelini kat be kat aşan
karşılıklar vermeye zorlar sizi.

İşte Şeriatçılar, bu ilkeyi kullanıyorlar seçime hazırlanırken, seçmenlerini kendilerine bağlarken, yeni
seçmenler kazanırken. Dikkat edin, Türkiye'nin her yerinde dinci partinin seçim hazırlıklarının ilk
maddelerinden birini, insanlara dağıtılacak olan yiyecek, giysi, yakacak, vb.ler oluşturur. Hatta bu
eylemleri seçim daha ufukta yokken yaparlar, ki seçim günü geldiğinde -ki elbet bir gün gelecektir o gün-
ellerinin altında çok sağlam bir seçmen kitlesi bulunsun. (Seçim alanlarında bedava döner dağıtan bir
politikacının, bu kadar kısa sürede bu kadar çok oy toplaması, bu nedenle beni şaşırtmıyor).

Bu teknik, özellikle ekonomik olarak sıkıntı içindeki büyük gruplarda çok etkili olur. Maslow'un
ihtiyaçlar piramidinin daha birinci basamağında kalmış insanlara bir çuval patates verirsen, adamın hayır
duası ile birlikte oyunu da alırsın. Hele bir de diğer partiler, kuru vaatten başka hiçbir şey vermiyorsa.
Toplumun daha eğitimli ve zengin kesimleri bu tekniğe karşı biraz daha bağışıklık sahibidir, ama tamamen
değil. Zira onlar, ihtiyaçlar piramidinin daha üst düzeyinden şeyler aldıklarında karşılık verirler. Yani
karşılık prensibi, her düzeyde geçerlidir.

Şeriatçılar, bir başka davranışsal tekniği de kullanıyorlar. Bu da ödül yoluyla insanların davranışlarını
değiştirme tekniği. Davranışçı psikolojiyi biliyorsanız, ödül (ve ceza) yöntemiyle, hemen bütün canlıların
davranışlarını şekillendirebildiğinizi öğrenmişsinizdir. Uygun şekilde ödül verildiğinde güvercinlere bile pin
pon öğretebilirsiniz. Ödül beklentisi de (burada bilişsel psikoloji devreye girer) insanları belirli şekilde
davranmaya iter. Yani bir yerden bir ödül geleceğini düşünün insanlar, belirli eylemlerde bulunmaya ikna
edilebilirler. Ülkemizde her gün loto vb. oynayan milyonlarca insan, bu ikna mekanizmasının kurbanı
olmaktadır.

Siyasi partiler de, kendilerine oy vereceklere iş, vb. bulma gibi somut ödüller dağıtma vaadiyle seçmenleri
etkilemeye çalışırlar. Ama bir kere iktidara geldikten sonra bu sözü yerine getirmeleri gerekir. Aksi
takdirde bir sonraki seçimde avuçlarını yalayabilirler. Mevcut iktidar da bu yönde vaatlerde bulunmuş, ve
özellikle de belediyeler vasıtasıyla kendi yandaşlarını ihya etmiştir. Yeni seçimde de daha fazla iş, ve hatta
ev vaat etmektedirler.

Oyunun (Demokrasinin) seçmenle ilgili kuralının dışında, bir de makroekonomik oyuncularla ilgili bir
kuralı da var: Sırtını her zaman zenginlere (ve medyaya) dayayacaksın. Sen onları ihya edersen,
onlar da seni ihya eder. Sevgili zenginlerimizin alenen TV'lere çıkıp "Şeriatçıları destekliyoruz, zira
bize deli gibi para kazandırıyorlar" demeleri, bunun en güzel kanıtıdır. Güler Sabancı tabii ki tam bu
kelimeleri söylemiyor, ama söylediği tam olarak bu anlama geliyor: "Ülkemiz psikolojik olarak,
kültürel olarak, kimlik olarak tam bir yok oluş içerisinde, ama biz bu arada deli gibi para
kazanıyoruz. Bu nedenle de Şeriatçıları destekliyoruz" diyor. Kendisine (ve benzerlerine)
sorarsanız, "Ne yok oluşu canım!" derler, "Herşey güllük gülistanlık." "Kendini Kandırmanın
Psikolojisi" yazısında yazdığım, "İnsan zihni mutlu olmak ile gerçekleri öğrenmek arasında seçim
yapmak zorunda kaldığında mutlu olmayı tercih eder ve gerçekleri çarpıtır" kuralını şıppadanak
uygularlar.

Oyunun bir başka kuralı da, Amerika'nın desteğini almaktır. Amerika'nın desteği olmadan, Türkiye'de
iktidara gelmek ya da uzun süre iktidarda kalmak mümkün değildir. Bu kadar büyük dış borçla, bu kadar
büyük askeri bağlantılarla, böyle bir iktidara geliş hayal dahi edilemez. Şeriatçılar da gittiler, Amerikadan
icazet aldılar ve iktidar oldular.

Özetlemek gerekirse, şeriatçılar bu ülkede iktidar olmanın kurallarını iyi öğrenmişler, ve bunları da çatır
çatır uyguluyorlar. Darısı, kendilerine oy verdiğimiz ama iktidar olmayı bir türlü başaramayan, zira işin
kurallarını bilmeyen diğer partilerin başına...

2) Şeriatçıların kazanacak olmasının temel nedenlerinden biri de, politika ile dini inançlarını
örtüştürerek, politikayı hayatın bir parçası haline getirmeleridir. Daha doğrusu, gündelik hayatlarının bir
parçası olan din ile politikayı özdeşleştirmeyi başarıp, politikayı gündelik bir uğraşa dönüştürmeleridir.
Şeriatçılar için politik eylemlerde bulunmak, seçimden seçime yapılan bir şey değildir. Her gün yapılan bir

27
şeydir. İbadetlerinin, ve sevap kazanma süreçlerini bir parçasıdır artık.

Ödül ve ceza yöntemi, binlerce yıldır kullanılan bir davranış değiştirme yöntemidir. Dini inançların
(özellikle de İslam'ın) merkezinde, çok yalın bir ödül - ceza sistemi vardır. İyi şeyler yaparsan cennete
gidersin (ödüllendirilirsin), kötü şeyler yaparsan da cehennemi boylarsın (cezalandırılırsın). Şeriatçı
politikacıların başarısının bir bölümü, politikayı "dini bir misyon olarak" yaptıklarını ileri sürmelerinden ileri
gelir. Yani, aslında paraya ve güce hakim olma çabasından başka bir şey olmayan politikayı, "Allah rızası"
için yaptıklarını söylemeleri ve büyük kitleleri de buna inandırmalarıdır. Bunun sonucunda da bir çok
insan, "Şeriatçı politikacılar için çalışmak = Allah için çalışmak" gibi bir denklik kurmakta ve ister istemez
bu politikacıların neferleri haline gelmektedir.

Peki bunun sonucu ne olmuştur? Şeriatçı parti şubelerinin gece yarılarına, hatta sabahlara kadar
çalışması, kendi üye tabanlarını genişletmek için bıkıp usanmadan uğraşmaları, kendi üyelerinden oy
verme çağına gelmişlerin çok iyi organize edilmesi, sandık başlarında çok iyi örgütlenmeleri... Siz sayın
artık. Şurası matematik bir gerçektir. Şeriatçı partinin üyeleri, iktidara talip olan diğer partilerden iki üç
kat daha fazla çalışmaktadır.

Ne demişler: Çalışan kazanır, elması ...

3) Şeriatçı partinin insanlara ulaşmak için kullandığı söylem, insanların günlük hayatlarında hali hazırda
çok yoğun olarak kullandığı bir söylemdir: Din söylemi.

Yani şeriatçılar, insanlarla iletişim kurarken, onların zihinlerinde yeni zihinsel kavramlar oluşturmaya
çalışmıyorlar. Yaklaşık bin yıldır var olan (ve çoğu duygu kökenli) kavramları kullanıyorlar. Bu da
kendilerini çok iyi iletişimciler yapıyor. Dertlerini olabildiğince az kayıpla anlatıyorlar ve insanlardan da
istedikleri tepkiyi almayı başarıyorlar. Hele bizim milletimizin duygusal bir kültüre sahip olduğu
düşünülürse, yerleşik ve duygusal kavramları kullanmanın ne kadar etkili olacağı kolaylıkla tahmin
edilebilir.

Diğer partiler (özellikle de solcular) ise, insanların büyük bir bölümüne (i.e asıl oy kaynağına) yabancı
(laiklik, çağdaşlık, vb.) ve çoğu zihinsel olan kavramlar kullanarak insanlara dertlerini anlatmaya, onları
etkilemeye, kendilerine oy verdirmeye çalışıyorlar. Ve genelde de başarısız oluyorlar. Onların derdini
anlayanların sayısı ise onları tek başına iktidara taşımaya yetecek kadar değil.

***

Yukarıda anlattıklarım, Şeriatçıların neden iktidar olduğunu ve neden iktidar kaldığını açıklayan temel
nedenler. Bunların dışında başka nedenler de var tabii: Diğer partilerin yaptığı hatalar (kendi aralarında
bölünmek gibi), gösterdikleri zayıflıklar (karizmasız liderler seçme eğilimi gibi), tembellikler (sadece
seçimden seçime kımıldanmak gibi)... Bunlar tabii ki şeriatçıların ekmeğine yağ sürüyor. Şeriatçıların
kararsızları etkilemek için yürüttükleri gri propaganda (Mustafa Kemal'le ilgili, laiklikle ilgili, vb.) etkili
oluyor. Ekonomik olarak sıkıntıda olan gençleri alıp onları yetiştirmeleri de kendilerine yeni
seçmenler kazandırıyor (Karşılık Prensibi burada da geçerli: Ben seni yetirştirdim, sen benim istediğim
partiye oy vereceksin).

Şeriatçılar aynı zamanda mazlum psikolojisini de çok iyi kullanıyor. Başörtüsü yasağı (neden hala bu
yasak kalkmadı zannediyorsunuz. Bu yasağı kaldırmak, altın yumurtlayan tavuğu kesmekten farksız
olurdu onlar için), mevcut başbakanın bir şiirden dolayı hapis yatmış olması ve Halkçı Parti'nin
geçmişteki bazı uygulamalarının zulüm olarak cahil kitlelere yutturulması, bu insanların daha da
militanlaşmasına neden oluyor. Şeriatçılar, özellikle yerel yönetimlerden aldıkları maddi güçleri, dini
pratiklerle birleştirerek kendi seçmen tabanlarını sağlamlaştırıyorlar: İftar çadırları, özel bayram
uygulamaları (sirkler, bedava otobüsler, vb) hep kendilerine oy olarak geri dönen şeyler (CHP'den
Mustafa Sarıgül de benzer uygulamalar sayesinde, CHP'nin rüyasında bile göremeyeceği oranlarda oylar
kazanıyor). Dernekler vasıtasıyla yürüttükleri faaliyetler de öyle. "Deniz Feneri" programı bile,
yayınlandığı kanal itibariyle, aynı cephenin lehine çalışıyor.

***

İşin ilginç (belki de hiç ilginç olmayan) yani ise, diğer partilerin kurallara bu kadar hakim olmayıp, bu
kadar çalışmayıp, ve içinden çıktıkları topluma bu kadar yabancı kalıp hala iktidar olacaklarını iddia
edebilmeleri.

Koskoca profesörlerin, bakanlık yapmış karakterlerin TV'lere çıkıp, yukarıda anlattığım nedenleri hiçe
sayan propaganda faaliyetlerini görünce, içim acıyor. Toplumlar, galiba gerçekten de hak ettikleri
yöneticiler tarafından yönetiliyorlar.

28
***

Bu yazının amacı, okuyucuların moralini bozmak değil. Sadece, şeriatçıların neden ve nasıl başımıza
geldiğini, ve neden bir süre daha orada kalacaklarını göstermek. Ne zamana kadar mı başımızdalar? Diğer
partilerden biri (umalım ki aklı başında bir parti olsun bu), bu teknikleri keşfedip uygulayana kadar.

posted by gezgin @ 6:37 PM 12 comments

Cuma, Nisan 13, 2007

MERAKLILARA...

Kim olduğum, anladığım kadarıyla okurlarımın en merak ettiği konulardan biri. Sebebini de çok iyi
anlayabiliyorum. İnsan zihninin "tamamlama" ("closure") eğiliminden kaynaklanan bir şey. Tamam.
Ama ben bu kadar yazı ile (1 milyon karakteri devirmişiz arkadaşlar, az değil, yaklaşık 2-3 kitap eder),
sanırım kim olduğum konusunun o kadar önemli olmadığını gösterdiğimi düşünüyorum.

Eğer bir aksilik olmazsa, kim olduğumu asla ama asla öğrenmeyeceksiniz. Hatta öğrenmemeniz
gerekiyor. Bu yazıların var olabilmesi ile benim kim olduğumu öğrenmeniz, birbiriyle çelişen şeyler. Yani
ben varsam yazılar yok, yazılar varsa ben yokum. Kural bu.

İşin kötüsü, bu konuda bir seçme hakkınız da yok. Yazıları okumayı tercih edip etmemekten başka. Ama
seçme şansınız olsaydı, herhalde yazıları okumaya devam etmeyi tercih ederdiniz.

Değil mi?

posted by gezgin @ 12:05 PM 6 comments

PIXAR TARZI HİKAYE ANLATMAK

PIXAR'ın kim olduğunu söylemeye gerek var mı? Olabilir: Oyuncak Hikayesi 1 - 2, Sevimli
Canavarlar, Bir Böceğin Yaşamı, İnanılmaz Aile, Kayıp Balık Nemo, ve Arabalar filmlerini yaratan
animasyon stüdyosu. Ama PIXAR sadece bir animasyon stüdyosu değil. Aynı zamanda son derece
kendilerine has bir hikaye anlatma tarzları da var. "Bana ne, ben animasyon sevmem zaten" diyebilirsiniz
(ki büyük bir kayıp olur), ama bu filmlerin hepsinin, tüm zamanların en çok iş yapan filmleri arasında yer
aldığını söylemek biraz dikkatinizi çekebilir. İnanmayan IMDB'nin "All-Time Worldwide Boxoffice" sayfasını
incelesin.

Neyse, bu adamlar (PIXAR'ın başındakiler) geçtiğimiz sonbaharda (Ekim 2006) Los Angeles'taki
Screenwriting EXPO 5'te (yaa, duy da inanma, Senaristler Fuarı gibi birşey!) bir gün boyunca ard arda
konferanslar verdiler. En sonuncusunda da bütün PIXAR ağır topları birlikte çıktı sahneye.

İşte aşağıda bu konuşmalardan derlenmiş bazı notlar:

* Tıpkı bir fıkra anlatırken olduğu gibi, hikaye anlatıcılığı da hikayenizin nereye gittiğini bilmenizi
gerektirir. Fıkranın en vurucu cümlesini bilmeniz gerektiği gibi, hikayenizin de sonucunu, amacını
bilmeniz gerekir. Ama bu noktaya giderken önemli olan, ne söylediğinizden çok bunu nasıl
söylediğinizdir.

* Hikaye yazma süreci, karman çorman birşeydir. Burada oyunlar oynamanız ve keşfe çıkmanız
gerekir. İlk müsvedde sadece bir başlangıçtır ve genelde de kötüdür. Kendinizi emniyette hissetmeniz
ve hatalar yapma konusunda istekli olmanız - sonra da bunları düzeltmeniz - gerekir. İyi hikaye
yazmanın yolu, yeniden yazmaktan geçer. Andrew Stanton: "Olabildiğince kısa sürede hata yapın"
diyor. Fikirlerinizi sayfalara taşıyın. Gerçek altın daha sonra ortaya çıkacaktır.

* Hikaye yazmak, karakter yaratmaktan ibarettir. Karakter yaratırken, çeşitli karmaşık yönleri olan
tam bir insan yanılsaması yaratıyorsunuz. Bir keresinde Mr. Roberts şöyle demişti: Kişisel hikayesini
duyduğunuzda sevemeyeceğiniz insan yoktur. Drama, beklentinin belirsizlikle birleşmesinden
doğar. İyi hikayeler her zaman seyircinin, hikayedeki karakterleri önemsemesini ve onlar için
endişelenmesini sağlar. Bu nedenle bir sanatçı olarak dışarı çıkıp bir sürü farklı insanla tanışmanız
elzemdir. Brad Bird'in de söylediği gibi "Eğer kendiniz bir hayat yaşamadıysanız, bir yaşam
yanılsaması (yani hikaye) yaratamazsınız."

* PIXAR liderlerinin bazı prensipleri var. Öncelikle kendilerinin de seyretmek istedikleri filmler
yapıyorlar. Önce sinema seyircisi, sonra sinemacılar. Hikaye formüllerinden uzak duruyorlar. Yazma
süreci esnasında bir formül ortaya çıkarsa onu terk ediyorlar. PIXARcılara göre animasyon bir ortamdır

29
(medium), bir tür değil. Orijinal olmaya çalışıyorlar. Yazarların hikayelerini keşfederken, kendilerinin
yaratıcı açıdan güvenli bir ortamda olmak zoruda olduklarını biliyorlar.

* Andrew Stanton'dan bir kaç öneri: Kahramanınızla duygudaşlık (empati) kurun, onun bütün
motivasyonlarını sevmeseniz bile (Örneğin "Oyuncak Hikayesi"nde Woody bencilce niyetlerini
yardımseverlik maskesi altında saklıyordu). / Her kahramanın çok net amaçları olmalıdır ve bunlar
birbirleriyle çelişmelidir. / Söyleyecek birşeyiniz olsun. Bu ille de bir mesaj olmak zorunda değil. Ama
bir perspektif, tecrübi bir gerçek sunun. / Hikayenizin özünü özet olarak içeren anahtar nitelikli bir
imgeniz olsun. Örneğin Kayıp Balık Nemo'da bu, baba Marlin'in, köpekbalığı saldırısından sonra yuvada
kalmış tek yumurtaya baktığı görüntüdür. / Hikayenizi ve onun kurallarını bilin (Sevimli Canavarlarda
olduğu gibi) / Hikayenizin özü, dış değil iç çatışmalar üzerinde olmalıdır. / Flashback'lere hayır deyin!

* Bir hikayeyi geliştirmek, arkeolojik bir kazı yapmak gibidir. Hikayenizin gömülü olduğunu
düşündüğünüz bir yer seçin ve onu bulana kadar kazmaya devam edin.

***

PIXAR'ın en büyük özelliklerinin başında, gerçek bir ekip olarak çalışmaları geliyor. Yani yazar
toplantısında insanlar kendi egolarını bir kenara bırakıp ortadaki fikri geliştirmek için ellerinden geleni
yapıyorlar. Birbirlerini besleyerek hikayelerini geliştiriyorlar. Yaratıcı süreç esnasında komik ya da aptalca
denebilecek hatalar yapmaktan çekinmiyorlar. Zira yaratıcı fikir, genelde en aptalca ya da komik fikrin bir
santim daha düzgün duranıdır genelde. Bunu bildiklerinden o alanlarda gezinmekten çekinmiyorlar.

posted by gezgin @ 11:59 AM 2 comments

Salı, Nisan 03, 2007

PARS FRAGMANI

Geçen akşam PARS filminin (O. Sınav'ın yeni aksiyon filmi) fragmanını izledim. Ve fragman bittiğinde
filme gitmemeye karar verdim.

Genelde fragmanların, bunun tersi bir etki yaratması beklenir değil mi? PARS ise bende filme gitmeme
isteği uyandırdı. Niye? Çünkü neredeyse filmin tamamından bölümler gösterdiler! Azıcık akıllı bir seyirci,
bu fragmana bakarak filmin neye benzediğini, sonunun ne olduğunu tahmin edebilir. O kadar çok çekim
("cut") var ki fragmanda... Üşenmeyen otursun saysın.

Bir fragmanda bu kadar çok bilgi verilmez. Fragmanın amacı filmin bazı (HER değil) önemli
sahnelerinden, merak uyandırıcı bir kolaj sunmaktır. Burada "az aslında daha çoktur" ("less is more")
felsefesi geçerlidir. Bizde ise filmdeki BÜTÜN ÖNEMLİ SAHNELER'den bir şeyler konulur fragmana. Ve
filmi izlemenize neredeyse gerek kalmaz.

Fragman hazırlamak, ayrı bir eğitim işi. Film çekmekten ve kurgulamaktan çok farklı bir mantığı var.
Burada az bilgi ile çok merak uyandırma çabası söz konusu. Yani insanlar filmin en başında bir iki
dakikalık bir şey izleyecekler, sonra film bittikten sonra bile o fragmanı hatırlayacaklar. Yani o kadar
etkili olmalı fragman.

Ama işte bu etki, ne kadar çok ilginç görüntü koyarsan o kadar büyük olmuyor. Böyle bir tavır fena halde
geri tepiyor. Aşırı makyaj yapmış, bulduğu her takıyı takmış, fazla dekolteli kadınlara benziyor bu
fragmanlar: Güzelden çok komik, hatta itici, hiç merak uyandırmayan şeyler...

***

Nacizane tavsiyem, internette eski filmlerin fragmanlarını bulun. Olmadı APPLE - Quicktime'ın web
sitesine gidip izleyin. Ya da bilgisayar dergilerindeki fragmanları (artık HD formatında veriyorlar)
seyredin. Hem de tekrar tekrar.

Bu işi öğrenmenin ilk adımı, bunları çok seyretmek, nasıl yapıldıklarını çok iyi analiz etmek. Unutmayın,
her türlü öğrenme, önce TAKLİT ile başlar. İnsan, oradan yola çıkarak zaman içinde kendi sesini bulur.

İyiyi taklit etmekte bir sakınca da yoktur...

***
Gülmek isteyenlere: Fragmanlardaki o derin, davudi sesle nasıl dalga geçildiğini görmek için ŞU LİNKE
bakınız.
posted by gezgin @ 4:48 PM 0 comments

30
Perşembe, Mart 29, 2007

KENDİNİ KANDIRMANIN PSİKOLOJİSİ

İnsan zihninin iki temel eğilimi vardır. Bu iki temel eğilim, zihne giren ya da zihinde var olan verilerin
yorumlanış şeklini büyük oranda etkiler. Bu eğilimler,

1) Kendini iyi hissetmek,

2) Gerçeği öğrenmektir.

Herkes kendini iyi hissetmek, mutlu olmak ister. Bu, hayattaki en temel güdümüzdür. Vaktimizin ve
enerjimizin büyük bir bölümünü, mutlu olma arayışı için harcarız.

En büyük mutluluklar, temel ihtiyaçlarımız karşılandığında yaşanır. Uzun süre aç kaldıktan sonra yenen
yemek, susuzluktan dilimiz damağımıza yapıştığında içilen su, soğuk ve karlı bir kış günü uzun süre
dışarıda kaldıktan sonra girilen sobalı bir ev, sıcak bir yaz günün yenen buz gibi bir dondurma... Bize hep
mutluluk verir. Temel ihtiyaçlarımız karşılandıktan sonra, daha üst düzeydeki ihtiyaçlarımızın - sevgi,
saygı, ait olma, entellektüel, estetik, dinsel ihtiyaçlar - karşılanması arayışına gireriz (bkz. Maslow'un
İhtiyaçlar Piramidi).

Bunlar bedensel ihtiyaçların karşılanması ile gelen mutluluklar. Bir de zihinsel ihtiyaçlar var. Nedir bunlar?
Kendimizin iyi birer insan olduğunu, yetenekli, zeki, irade sahibi, dürüst, çalışkan, vb. olduğunu görmek,
düşünmektir. Bu nedenle bir sorunu çözdüğümüz zaman kendimizle gurur duyarız. Bir irade gösterdiğimiz
zaman, kendimize olan güvenimiz artar. Kısacası, çeşitli zihinsel (ruhsal) olumlu özelliklere sahip olmak,
ve sahip olduğumuzu görmek/hissetmek/duymak isteriz.

Adeta, mutlu olmaya programlanmış robotlar gibiyizdir. (Bu nedenle "Hayatın anlamı ne?" diyen insanlara
şaşıyorum: "Hayatın anlamı yaşamak ve genlerinin -ve eğer inanıyorsan, ruhunun- sana emrettiği şeyleri
yapmaktır, a be şaşkın!")

***

İnsan zihninin bir diğer eğilimi de, çevremiz ve kendimiz hakkındaki gerçekleri öğrenmektir. Bu da büyük
bir ihtimalle, öğrenen organizmaların hayatta kalma olasılığının daha fazla olmasından kaynaklanan,
evrimsel bir durumdur. Yani evrim, öğrenen organizmaların hayatta kalmasına izin vermiş,
öğrenemeyenleri elemiş, ya da köşe bucağa itmiştir. Anlaşılacağı üzere çevreleri hakkında bilgi toplayan
ve bu bilgileri saklayan organizmalar, bunu yapamayan organizmalar karşısında evrimsel avantajlar
yakalamıştır. Birinci grup yaşamayı (ve genlerini aktarmayı) sürdürürken ikinci grup yeryüzünden silinip
gitmiş, ya da bu üst grubun avı haline gelmiştir.

İnsan sadece çevresi hakkında değil, kendisi hakkında da gerçekleri öğrenmek ister. Bu bilgi de hayatta
kalmamız/başarılı olmamız için son derece elzemdir. Eğer kendimizi iyi tanırsak, yeteneklerimizi,
avantajlarımızı, üstünlüklerimizi iyi bilirsek, hayatta başarılı olma, istediklerimizi elde etme olasılığımız
artar. Ayrıca zayıflıklarımızı öğrenmek de bizim için bir artıdır. Zayıflığının farkında olmayan bir insan,
hayatın zor koşulları tarafından eninde sonunda alt edilecek bir insandır.

Yine de insanın kendisindeki kusurları, eksiklikleri, zayıflıkları bulması, görmesi, kabul etmesi dünyanın
belki de en zor işlerinden biridir. Hiçkimse kendisinin yeterince zeki olmadığını, yeterince yetenekli
olmadığını, çeşitli karakter kusurlarının bulunduğunu duymak istemez. Zira insan benliği (egosu) çok
kırılgandır. Bu nedenle bir çok insan, kendi iç dünyasındaki bu kırılganlığı ve kusurları örtmek için dışarıya
karşı son derece güçlü/zeki/yetenekli bir görünüm (maske) yansıtır.

***

Peki, bu iki eğilim, yani mutlu olma ve gerçekleri öğrenme isteği, birbiri ile çelişirse / çatışırsa ne yaparız?
Yani, kendini iyi hissetme eğilimi ile gerçekleri öğrenme eğilimi çelişirse ne olur?

Burada, bağlanma ("commitment") kavramından biraz bahsetmek gerekiyor. Şu örneğe bir bakalım:

Bir hipodromda, bahisçiler arasında bir araştırma yapılmış. Bahisçiler, paralarını henüz belirli bir ata
yatırmadan önce ve sonra incelenmiş. Bulgular son derece ilginç: insanların, parayı yatırdıktan sonra o
atın kazanacağına karşı duydukları inanç, yatırmadan önceki inançlarından çok daha fazlaymış. Bu iki
durum arasındaki tek fark, parayı yatırmış olmaları, yani bahisçilerin o ata artık bağlanmaları
("commitment"). Yani bahisçiler bu arada o atın kazanacağına dair fazladan bir bilgi vb. almış değiller.
Sadece parayı yatırma, yani kendilerinden bir şeyi (para) o ata bağlama eylemi, o ata olan inançlarını

31
artırmış.

Ne var bunda? diyebilirsiniz. Demeyin. Bu (ve benzeri yüzlerce) deneyin ortaya koyduğu ilginç bir durum
söz konusu insan zihnine dair:

Bir insan, bir şeye bağlandığı zaman, o şey için belirli bir zaman/para/emek harcadığı zaman, o şeyin
değeri o kişinin gözünde daha da büyür. Yani elde etmesi zor olan şeylerin bizim için değeri büyüktür, bir
anlamda. O şeyin asli/gerçek değeri fazla olmasa bile, bize yine de çok değerliymiş gibi gelir.

Bir başka örnek daha:

Bir grup üniversite öğrencisine, cinsellikle ilgili bir konferans verileceği ve bu konferansa katılmaları
söylenmiş. Birinci gruptaki öğrencilerden, bu konferansa katılabilmek için çok zor bazı ön koşulları yerine
getirmeleri istenmiş. Bu öğrenciler uzun mülakatlara, testlere, vb. tabi tutulmuşlar. İkinci grup
öğrenciden de bazı ön koşulları yerine getirmeleri istenmiş ama bu ön koşullar ilk grubunkiler kadar ağır
değilmiş. Üçüncü grup öğrenciden ise hiçbir şey yapmaları istenmemiş.

Araştırmacılar daha sonra bu öğrencileri, son derece sıkıcı bir cinsellik konferansına sokmuşlar. Yani
konferansın sıkıcı olması için ellerinden gelen herşeyi yapmışlar.

Konferans çıkışında da bu öğrencilere, konferansı nasıl buldukları sorulmuş. Sonuçlar çok ilginç.
Konferansa hiçbir koşulu yerini getirmeden, elini kolunu sallaya sallaya girenler (üçüncü grup), konferansı
çok sıkıcı bulmuşlar. İkinci grup, konferansı biraz ilginç bulurken, birici gruptakiler konferansın son derece
güzel ve aydınlatıcı olduğunu söylemişler!

Bu ilginç durumu da bağlanma kuramıyla açıklayabiliriz. Burada birinci gruptaki öğrenciler, konferansa
girebilmek için çok büyük emek ve zaman harcamışlardır. Bu nedenle, girdikleri konferansın çok değerli
olduğunu düşünmüşleridir.

***

Peki ama neden? Yani bir insan, neden zaman/para/emek harcadığı şeyleri, olduğundan daha değerli
görme eğilimi gösterir?

Bunu da "bilişsel uyumsuzluk" ("cognitive dissonance") kuramı ile açıklıyor psikologlar, ve iyi ediyorlar.
Bilişsel uyumsuzluk kısaca şöyle diyor:

Zihinde, birbiriyle çelişen iki düşünce, iki bilgi varsa, zihin bunlardan, kendisini iyi hissetmesini sağlayacak
olana ağırlık verir, onu kayırır; ve diğerini de görmezden gelir, ya da görmezden gelinemeyecek kadar
büyük ve bariz bir şey ise, kendisini iyi hisstemesini sağlayacak şekilde bu bilgiyi çarpıtır.

Cinsellikle ilgili konferansa katılan öğrenciler örneğine dönelim. Bu deneyde, birinci gruptaki (yani
konferansa katılmak için bin bir türlü zahmete katlanan) öğrenciler şöyle bir durumla karşı karşıyadırlar:
Bu konferansa katılmak için o kadar zahmete girmişlerdir ama konferans son derece
sıkıcıdır/önemsizdir/değersizdir. Burada bir çelişki var. Yani bu gruptaki öğrenciler, zihinsel bir
uyumsuzluk yaşıyorlar: "Ben bu konferansa katılmak için o kadar ter döktüm, ama konferans berbat çıktı.
Ben aptal mıyım?" İşte bu durumda insan zihni, yazının en başında bahsettiğimiz iki eğilimden (gerçeği
öğrenmek ve kendini iyi hissetmek) "kendini iyi hissetmek"i tercih ediyor ve "Hayır, benim gibi akıllı birisi
aptalca bir şey yapmaz. Öyleyse bu konferans son derece önemlidir" şeklinde, gerçeği çarpıtmak
pahasına bir yorum yapıyor. Hiç kimse kendisinin aptal olduğunu kabul edemeyeceğine göre, yaptığı
tercihin doğru olduğu sonucuna varıyor. (Bu değerlendirmelerin bilinçaltı düzeyde gerçekleştiğini, yani bu
sürecin farkında olmadığımızı söylememe bilmem gerek var mı? Yok.)

Bahisçilere de bir göz atalım. Bahisçi de, belirli bir ata parasını yatırdıktan sonra, o atın kazanacağına
daha fazla inanmaktadır. Neden? Hiçkimsenin (özellikle de bahisçilerin) "Ben kaybedecek ata oynayacak
kadar aptalım" diyeceğini düşünmüyorsunuz herhalde. "Ben, kazanacak ata paramı yatıracak kadar
akıllıyım" düşüncesi, insanları o atla ilgili değerlendirmelerini değiştirmektedir.

Sanırım ne demek istediğimi anladınız. Yine de özetleyeyim:

İnsanlar, belirli bir emek/para/zaman harcadıkları şeyleri değerli bulma eğilimindedirler. Bu şey ASLINDA
ne kadar boş, anlamsız, değersiz, olsa bile. Bunun nedeni de, kendilerinin bu şeyi yapacak kadar aptal
(ya da ....; sıfatı siz koyun) olduklarını kabul edemeyecek olmalarıdır. İnsan zihni, gerçek arayışı ile
kendini iyi hissetme eğilimleri arasındaki bir çatışmada, kendini iyi hissetmeyi tercih eder ve hiç farkında
olmadan gerçekleri çarpıtma eğilimindedir.

32
***

Diyelim ki belirli bir siyasi görüşe sahipsiniz. Örneğin, kronik solcusunuz diyelim. Ya da fanatik - ama
harbi fanatik - bir dincisiniz. Ya da sıkı bir liberal. Sahip olduğunuz bu siyasi / dini / ekonomik görüş sizi
tanımlıyor, kendinizi değerli, anlamlı, işe yarar biri gibi hissetmenizi sağlıyor. Sizi mutlu ediyor.
Dünyadaki yerinizi belli ediyor. (Bu, yani insanlara dünya üzerinde belirli bir duruş, belirli koordinatlar
vermek, sanıldığından çok daha güçlü ve değerli bir şeydir, ha. Sakın küçümsemeyin.)

Ve yine diyelim ki çevrenizde, sizin siyasi / dini / ekonomik görüşlerinizin "yanlış" olabileceğine dair bazı
verilerle karşılaşıyorsunuz.

Örneğin solcu söylemlerin çağı yakalayamadığına dair sözler duyuyorsunuz. Kendinizi 30 yıl önceki
sloganları tekrarlarken buluyorsunuz hep. Ya da (Türkiye'den örnek verelim) 12 Eylül öncesinde, sizin
tuttuğunuz tarafın, yaşanan kargaşada en az karşı taraf kadar sorumluluk sahibi olduğunu birileri
söylüyor. Yani o kadar eleştirdiğiniz darbenin en has davetçilerinden birisiniz aslında.

Ya da samimi bir biçimde bağlandığınız dini görüşe sahip ülkeler, dünya üzerindeki en sefil, en barbar
ülkeler gibi görünüyor. Hayatınızı kolaylaştıran icatlar ya da hukuksal uygulamalar hep "kafir" insanların
ülkelerinden geliyor. Ve bu durumu da bir türlü açıklayamıyorsunuz, çünkü en doğru inanç sizinkiyse,
nasıl olur da "yanlış şeylere inanan insanlar" teknolojik olarak bu kadar ileri, ekonomik olarak bu kadar
güçlü olabilir?

Ya da liberalizme gönülden inanıyorsunuz diyelim. Ama ülkeniz ve hatta dünya gittikçe liberalleşirken,
etrafınızda sürekli artan bir sefalet görüyorsunuz. Liberalizmi en katı haliyle uygulayan ülkelerin çevreyi
en çok kirleten, iklimleri en çok bozan, kısacası dünyayı yok oluşa sürükleyen ülkeler olduğunu da
görüyorsunuz. İklimler her geçen sene biraz daha bozuluyor, sosyal adaletsizlik ve suç oranları,
dehşetengiz boyutlara ulaşıyor. Liberalizm bütün bunlara nasıl çare olamaz?

Ya da aşırı sayılabilecek milliyetçi görüşleriniz var (yine 12 Eylül öncesindeyiz). Bu uğurda ölmeyi ve
öldürmeyi göze almışsınız. Ama bir sorun var: size düşman olarak gösterilen insanlar, yani solcular, yine
sizin ülkenizin evlatları. İşin kötüsü, onlar da vatanları için mücadele verdiklerini söylüyorlar. Ve peşinde
koştukları idealler (eşitlik, özgürlük, sömürüye direniş) de aslında akla ve vicdana hiç ters gelmiyor. Ve
hatta bu insanlar sizinle aynı mahalleden, aynı sokaktan, belki de çocukken birlikte oyun oynadığınız,
özünde kötü olmadıklarını bildiğiniz insanlar. Ama bu insanlarla mücadele etmek zorundasınız, size böyle
söyleniyor, inançlarınız size bunu emrediyor, çevrenizdeki insanlar da böyle yapıyor.

Alın size, zihinsel uyumsuzluk ("cognitive dissonace") yaşayan dört kişinin zihin halleri...

Sizce bu uyumsuzluk durumundan nasıl çıkılır dersiniz? Bir yanda kendini iyi hissetmenizi sağlayan bir
düşünce veya inanç, diğer yanda da bu düşünce ya da inancın kısmen ya da tamamen yanlış
olabileceğine dair gerçekler. Zihniniz bu çelişkileri nasıl çözer?

Ben söyleyeyim:

Böyle bir durumda zihin, sizi rahatsız eden gerçekleri, kendinizi iyi hissetme lehine "bozar, saptırır, yanlış
yorumlar, ya da yok sayar". Yani zihin, "kendi mutluluğum mu, yoksa gerçekler mi?" ikileminde
kaldığında, kendi mutluluğunu seçer ve bu durumu devam ettirmek için gerçekleri saptırmayı tercih eder.

Açarsak:

Solcu şahıs, ömrünün en güzel günlerini işlevsiz, hatta belki de darbeye yol açan bir ideolojinin peşinde
harcadığını kabul edemeyeceği için, gerçekleri görmezden gelecek, ve hatta onları çarpıtacaktır. 12 Eylül
öncesinde, kendileri o şekilde davranmaya itilmişlerdir. Kendi davranışları tamamen doğru ve haklıdır.
Onlar sadece kendilerine yapılanlara tepki vermişlerdir. Olanlarda hiçbir sorumlulukları yoktur.

Fanatik dinci de yukarıda bahsettiğim çelişkiyi çözemeyecek, suçu başkalarına atmakta bulacaktır. Bazı
gizli örgütlenmelerin (örn. Siyonistler) kendilerinin gelişmesine engel olmak için ellerinden geleni yaptığını
iddia eder. Diğer tarikatlar da yollarına taş koymaktadır. Yoksa, kendi inancında (daha doğru söylemek
gerekirse "inanç yorumunda") hiçbir hata yoktur. Suç hep başkalarındadır. Ve bir gün elbette herkes
"doğru"yu bulacak, kendileri gibi inanmaya başlayacak, işte o zaman Altın Çağ (i.e. Asr-ı Saadet) yeniden
başlayacaktır.

Aynı şekilde liberal de, dünyanın mahvolmasında payının bulunduğu gerçeği ile yüzleşemeyecektir. Aksine
"dünyanın yeterince liberalleşmediğinden" yakınır. O en liberal ülkelerde bile yeterince
uygulanmamaktadır liberalizm, ona göre. Liberalizmin kökten yanlış olabileceği ihtimali aklına dahi
gelmez...

33
Aşırı milliyetçi de, kendi inançlarında bir sorgulamaya gitmeyecek, onun uğruna gerçekleri görmezden
gelmeyi tercih edecektir. Kendininin onca sene, hatalı bir inancın peşinden koşmuş olabileceğini kabul
edemez. Bu nedenle, inançsal tutarlılığını sürdürmek için, bu inancın buyurduğu şeyleri gözü kapalı
yapacaktır - zira gözünü açarsa, çelişkiyi =kendisi gibi bir vatanseverle mücadele ettiğini= görebilir.

***

Daha iyi anlaşılması için bir kez tekrarlayalım:

Zihin, mutlu olmak ile gerçekleri öğrenmek arasında ikileme düştüğünde , mutlu olmak için gerçekleri
bozma / saptırma / yok sayma eğilimine girer.

***

(Bu psikolojik eğilimin, para verip seyrettiğiniz filmleri daha çok beğenme şeklinde kendini gösterdiğini
söylememe gerek var mı? Ya da aylarca uğraşıp yazdığınız senaryoların ne kadar kötü olduğunu
görememenize neden olduğunu? Ya da bazı yönetmenlerin onca zaman/emek/para harcadığı filmini
şaheser zannetmesine neden olduğunu? Gerek olmasa yazar mıydım? Bilmem?)

***

Bu ilginç psikolojik durumların günlük hayattaki yansımalarını sık sık gözlemleyebilirsiniz. İnsanların,
"doğru"yu yapmamak için mazeret ürettiği hemen her durumda, ikileme düşmüş zihnin mutluluğu / kolayı
tercih edişine ve gerçeği "harcayışına" tanık olabilirsiniz.

Çok az, ama çok az insan, kendi mutluluğu pahasına gerçeğin peşine gider.

Çok az insan.

Yürek sızlatacak kadar az hem de...

posted by gezgin @ 1:30 PM 0 comments

Pazartesi, Mart 26, 2007

PIRATES OF THE CADDIKOYH

KORSAN'ın sadece bizim sorunumuz olduğunu düşünüyorsanız, dünyadan pek haberiniz yok demektir.
Haberiniz olsun diye şu (İngilizce) linki okuyabilirsiniz.

posted by gezgin @ 6:10 PM 0 comments

Salı, Mart 06, 2007

BARDA

Dikkat: Barda filmini henüz izlememişlerin ve bu film hakkında olmulu beklentileri olanların bu yazıyı
okuması tavsiye edilmez.

***

Hani öyle filmler vardır ya, seyrettikten sonra içinizde kötü bir his kalır, ama bu his filmin
kalitesizliğinden değildir -aksine son derece becerikli bir biçimde çekilmiştir- ama ele aldığı konunun
iğrençliğinden, daha doğrusu iğrenç bir konunun gereksiz yere film yapılmış olmasındandır. İşte
"Barda" öyle bir film. ("Closer" gibi.) Seyrettikten sonra sizde, insan ruhunun derinliklerine bir
yolculuk yapmış olmanın verdiği hazzı vermiyor. Sadece ruhun kötü bir tarafını büyüteçle -sinemayla-
büyüterek ve nedenleri açıklamayarak midenizi bulandırıyor.

Barda'nın senaryosunda sakat olan bir kaç şey var. Bunlardan birincisi, filmin yaklaşık ilk 30
dakikasında, filmin sonraki bölümleriyle ilgili hiçbir olayın olmaması. Barda, bu açından çok kusurlu bir
film. Yani Serdar Akar'ın ilk 30 dakika boyunca anlattığı bilgilerden hiçbiri -genç kadınlardan birinin
hamile olması bile- senaryonun ilerleyen bölümlerinde önemli bir rol oynamıyor. Bu bölüm sadece
serim, ama serilen şey dramatik olarak filmin geri kalan bölümüyle hemen hiç alakalı değil.

Özellikle bu bölümde dönen TGG (Tekrar Gözden Geçirme) geyiğinin tekrarı tam bayacak raddeye

34
ulaşmışken, filmin, ilk yarım saatiyle hiç alakasız olan ikinci bölümü başlıyor. Bu TGG geyiğinin, gençler
arasında kullanılamayacak kadar yüzeysel olması ve bunu dile getiren karakterin bitmek tükenmek
bilmeyen feylozofi konuşmaları, senaryoda ilk sırıtan noktalar. Hele TGG'nin, hikayenin çok ileri bir
bölümünde -şiddetin tam göbeğinde- tekrar dile getirilmesi ise, o anın gerçekliğini tamamen bozan bir
şey. Hayatları tehlikeye girmiş insanlar, hayatı açıklamaya çalışmazlar. Hayatta kalmaya
çalışırlar. Yalvarırlar, ağlarlar, sosyal ortamlardaki maskelerinin tamamının düşürüp gerçek
benliklerine dönerler. Her nedense Barda'daki "iyi çocuklar", ölümle burun buruna geldiklerinde bile,
normal insan tepkileri vermeyip acayip felsefe yapıyorlar ya da duruma ters davranıyorlar. Bu ters
davranış filmin finalinde de var. Biri arkadaşları olan iki insanın ölümüne, kendilerinin fena halde dayak
yemesine ve kız arkadaşlarının -ki bunlardan bir hamile- tecavüze uğramasına karşın bu gençler, olayları
TGG edince (yani tekrar gözden geçirince), suçlulardan intikam almamaya, bu olayı bir sınav gibi
değerlendirmeye karar veriyorlar (ÖSS'nin yan etkileri olsa gerek!). O kadar genç insanlardan, özellikle
de film boyunca bayağı yüzeysel davranan genç insanlardan, hiç de beklenmeyecek olgunlukta bir
davranış. (Hatta bunun "oldunca" bir davranış olduğu bile şüpheli!) Bütün bunlar, senaristin "psikoloji
bilgisi" hanesine yazılması gereken bir eksi olarak sırıtıyor.

Daha önce de dediğim gibi, ilk 30 dakika kayda değer hiçbir şey olmuyor. Eh, hepimiz filmin konusunu
medyadan öğrendiğimiz için, "Artık psikopatlar gelse de, şunları bir dövse" diye düşünmeye
başladığımız anda psikopatlar geliyor. Ve çok kısa bir sürede dayak başlıyor. Şimdi, Serdar Akar'ın çeşitli
röportajlarında söylediği gibi, ortada sebepsiz bir şiddet yok. Maço kültürünün hakiki taşıyıcısı koyu
gri Türkler ile, bu kültürü taşımak zorunda olduğunu zanneden açık gri Türkler arasında bir çatışma
vuku buluyor. Yani kavga, bir tarafın diğerini haksız yere dövmesi şeklinde gerçekleşmiyor. Her iki
taraf da kavgaya bile isteye giriyor. Bu nedenle koyu gri Türkleri suçlamak, bu aşamada imkansız.
Zira açık gri Türkler efendi efendi bardan çekip gitseler, başlarına hiçbir şey gelmeyecek. Her hallerinden
sakat oldukları bildikleri tiplere saldırarak, Darwin'in doğal seleksiyonuna (zayıfın elenmesi) aday
olduklarını gösteriyorlar - yani dayağı biraz hak ediyorlar.

Kavganın başlamasından hemen sonra eksiltileme yöntemi kullanılarak, çok hızlı bir biçimde kavganın
çok ileri bir aşamasına sıçrama yapılıyor. Bu sahnede artık olay kavga olmaktan çıkmış ve bir işkence
seansına dönüşmüştür. Neden? Nasıl? Ne zaman? Serdar Akar bu hayati bilgileri bize vermiyor. Peki,
bilgiyi bu şekilde esirgeyiş, ne anlama geliyor? Hemen söyleyeyim: uygulanan şiddetin sebepsizliği,
keyfiliği, amaçsızlığı. Serdar Akar ister istemez bize, "Bakın bazı insanlar sebepsiz yere bu kadar
abartılı şiddet uygular. Aramızda ne gibi canavarlar var değil mi?" demiş oluyor.

Şimdi biz seyirci olarak, sebepsiz yere birilerine işkence uygulayan bir grup insanı seyretmek durumunda
kalıyoruz. Mağdurlar öyle bağlanmış durumda ki, inlemekten başka yapabilecekleri hiçbir şey yok.
Serdar Akar'ın senaryosundaki en temel boşluklardan biri de işte bu: Çatışma yok. Çatma var. Birileri
pat küt diğerlerine çatıyor. İşkence görenlere bir miktar üzülüyoruz, ama hiçbir şey yapamayacak
durumda olmaları da sinirimize dokunuyor. Bizi böyle bir işkenceye maruz bıraktığı için yönetmene de
kızıyoruz. Oysa güçleri birbirine nispeten genç taraflar arasındaki bir çatışmanın, her iyi hikayenin
sahip olması gereken bir özellik olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu açıdan Barda, dramatik bir eser
olmaktan çıkıp bir S&M revüsüne dönüşüyor.

Bu işkence aşamasına gelindikten sonra, zaten zayıf olan dramatik yapı, biraz daha zayıflıyor, bir
monotonluk başlıyor. Hep üst düzey şiddet izlemeye başlıyoruz: Çeşitli tecavüzler, ağır yaralamalar,
adam öldürmeler, vb. McKee bu durumu anlatmak için ekonomi biliminden bir terim alır: "Azalan
verimler yasası" ("Law of Diminishing Returns"). Bu terimin senaryo yazımındaki anlamı şu: Hikaye
ilerledikçe, olayların, duyguların, vb. şiddeti artmalıdır. Bir şey, aynı düzeyde tekrar tekrar
sunulursa, ilk seferde verdiği etkiyi veremez. İkinci seferde uyandırdığı tepki biraz daha az olur,
üçüncüsünde ve sonrakilerde ise gittikçe azalır. Serdar Akar bu hatayı yapıyor. Karşımıza hep ağır şiddet,
tecavüz ve adam öldürme çıkarıyor. Biz de bir noktadan sonra, şiddete ilk defasında olduğu gibi tepki
vermemeye başlıyoruz. Duyarsız insanlar olduğumuzdan değil, beynin "alışma" ("habituation")
özelliğinden dolayı.

Şimdi burada, hikayeleme tekniklerinden birine dikkat çekmek gerekiyor. Filmin başından beri yönetmen,
sürekli olarak zaman sıçraması yapıyor. Bir geri, bir ileri, bir çok ileri (Hep bu Tarantino özentisi
yüzünden bunlar. Ah, AH!). Filmin ilk 30 dakikasındaki bu zıplamalar, çok önemli ve fonksiyonel ya da
yanlış değil. Seyrediyoruz işte.

Ama ağır şiddet faslı başladıktan sonra gerçekleşen bir ileri sıçrama, hikaye anlatımına büyük bir darbe
vuruyor. Hangi sahne dersiniz? Çok daralmayın, ben söyleyeyim: suçluları mahkemede gördüğümüz
sahne. Bu sahnenin nesi var? diyebilirsiniz. Hemen açıklayayım: Bu sahneyi gördüğümüz an, hikaye
anlatma sanatının en önemli unsurlarından biri olan "Şimdi ne olacak?" sorusunu sormaz oluyoruz, zira
filmin sonunu öğrenmiş oluyoruz: Adamlar tutuklanacaklar ve büyük bir ihtimalle de ağır bir ceza
alacaklar. Gıcık arkadaşların ve densiz film eleştirmenlerinin yaptığı bir şeyi (filmin sonunu
söylemeyi) yönetmen bizzat yapıyor. Ee? Biz neyi merak edeceğiz şimdi? Mahkemenin sonucunu mu?

35
Bu kadar ağır suçlardan yakalanmış olduklarına göre hafif bir şeylerle yırtamayacakları belli. Bunu
kendimiz anlayabiliyoruz. Bu da, filmin geri kalanını seyretmek için motivasyonumuzu -ki abartılı şiddet
teşhiri ile zaten zayıflamıştı- iyice zayıflatıyor.

Film, bu ileri sıçramayla aniden tür ("genre") da değiştirmeye çalışıyor. Aniden karşımıza bir "mahkeme
draması"ndan ("courtroom drama") sahneler çıkıyor. Şimdi: Mahkeme filmlerinin kendine özgü
özellikleri vardır. Mahkeme süreci, sanıkları, tanıkları, mağdurları, ve avukatları kilim gibi
silkeler. Bütün kirli çamaşırlarını, zaaflarını ortaya döker. Başlangıçta bir takım olarak hareket
eden taraflar aralarında anlaşmazlığa düşer ve birbirlerini satmaya başlarlar." JFK" böyledir,
"Sanık" ("The Accused") böyledir, "Bir Kaç İyi Adam" böyledir, vb.

Barda ise filmin çok ileri bir aşamasında başladığı bu işe, yeterince vakit ayıramıyor. Sanıklar arasındaki
uzlaşmazlık ise yeterince ikna edici değil. Sıradan lümpen kaypaklığı düzeyinde kalıyor. Ama bu
da bir anlamda kaçınılmaz. Zira o gece Barda yaşanan işkence seansı o kadar nedensiz, o kadar
spontane ki, tarafların birbirlerini savunmaları, birbirlerine arka çıkmaları için hiçbir neden yok. Ee? O
zaman neden "Mahkeme draması"na geçtik? Bence seyirciyi, şiddet sahneleri ile daha fazla baymamak
için.

Gelelim filmin (senaryoculuk dışındaki anlamıyla) teması olan "şiddet"e. Hatırlarsanız, filmlerde şiddete
değil, yanlış kişiler tarafından kullanılan ve yüceltilen şiddete (ki hatırlarsanız, bunun örneklerini Serdar
Akar "Kurtlar Vadisi"nde mebzul miktarda vermiştir) karşı olduğumu söylemiştim. Bu filmde şiddet
yüceltilmiyor. Ama buradaki sorun "şiddetin nedeni". Serdar Akar, filmin son sahnesine kadar,
şiddetin nedeni ile ilgili hemen hiç açıklama yapmıyor. Sadece baş şiddetçi Selim (N. İşler), dövdükleri
çocuklara karşı hissetikleri aşağılık kompleksini dışa vuran bazı şeyler söylüyor, o kadar (futbol
sahasındaki sahne). Bir de son sahnede, gençlerin bara girmeden önce, istemeden N. İşler karakterini
provoke etmelerini görüyoruz. "Haa" diyoruz o noktada, "Adam buna kızdığı için şiddet
uygulamış". Ama bu da çok tatmin edici olmuyor. Bu kadar şiddetin bu kadar zayıf nedenlerle
gerekçelendirilmesi yetersiz, hatta komik kalıyor. Bu açıdan bakıldığında Barda, fena halde "Şiddet için
şiddet" filmi gibi duruyor. Şiddet pornografisi bile denebilir Barda için.

Şimdi hemen "Ama gerçek hayatta da bunun gibi olaylar oluyor" diye atlamayın. Sinema (ve tiyatro
ve benzeri performans sanatları) gerçek hayatı bire bir yansıtmazlar. Yansıtamazlar. Hatta
yansıtmamalıdırlar. Zira sinema perdesine konan herşey bir kaç kat büyür. Bir şeyin perdeye (ya da
ekrana) konması -sadece bu koyma eylemi- o şeyle ilgili bazı alt mesajlar doğurur: "Herkes böyle
yapıyor", "Herkes böyle yapmalı", "Doğru olan budur", vb. Sinemanın büyüteçlik, megafonluk,
amflikatörlük, iddiacılık işlevi vardır yani (İşte bu sebepten dolayı "Medium is the message"). Bu
nedenle perdeye neyi koyduğunuza çok ama çok dikkat edersiniz. Çekilen bir acı, toplumun geneliyle ilgili
bir mesaj veriyorsa, ancak o zaman gösterilmeye ve izlenmeye değer olur. Ama Barda'da böyle bir mesaj
da yok.

Serdar Akar'ın yaptığı, şiddeti eleştirmek de değil. Eğer eleştiriyor olsaydı, film süresi içerisinde, şiddeti
uygulayanlara uygun bir ceza keserdi. Ama filmde şiddeti uygulayanlar ağır hapis cezalarına
çarptırılsalar bile seyirci bundan manevi bir tatmin alamıyor. Çünkü insan gördüğüne inanır,
deneyimlediğini hisseder. (Şiddet uygulayan tayfanın hapiste tek tek öldürülmelerinin de gerçek
olmadığını anlıyoruz.). Şiddete maruz kalanların yaşadıkları acıları görüyoruz, ama bunu
uygulayanların uzun süre hapiste yatacağını bilmekten başka hiçbir şey verilmiyor bize. Bu da ne
yazık ki seyircinin adalet duygusunu tatmin edecek kadar güçlü bir anlatım değil. Yani yönetmen biz
seyircilerin ruh halinin içine ederek bizi dışarı gönderiyor. "Şiddet kötüdür" "şiddet uygulayanlar
cezalandırılmalıdır" vb. gibi bir tema var mı? Yok. Söylediği sadece "Aramızdaki insanlardan bazıları
psikopat, sebepsiz yere şiddet uygulayabiliyorlar". O kadar. E, ama ben bunu her gün gazetenin
üçüncü sayfasında okuyorum zaten?!

Burada Mel Gibson filmlerinde görülen şiddet aklıma geliyor hemen. Ve tabii ki de "Passion".
"Passion"da Hz. İsa'nın gördüğü şiddete tanık oluyoruz. Ama öyle böyle değil. En iğrenç detaylarına
kadar. Her aklı başında seyirci, belirli bir miktardan sonra "Evet, anladık. Hz. İsa çok acı çekmiş" der
ve ekler "peki sonra ne oldu, sen onu anlat." Ama Gibson öyle yapmıyor, bize şiddeti verdikçe veriyor.
Yani insan bir noktadan sonra "Acaba işin içerisinde biraz SADİZM mi var?" diye şüphelenmeden
duramıyor. Ama bu şüpheleri boşa çıkartacak bir şey var. Hristiyanlık dini GERÇEKTEN de İsa'nın
çektiği acılar üzerine kuruludur. "Bakın, isa sizin için ne acılar çekti. Siz de onu bu fedakarlığına karşılık
vermelisiniz" der. Barda ise, böyle yetersiz bir temelde de sahip değil. Şiddet'in nedenleri, şiddeti
uygulayan karakterler yeterince incelenmediği için, örtük bir sadizm havası var.

Eğer, üst sınıftan çocukların ağzı bağlanmamış olsaydı ve kendilerini dövenlerle az da olsa
diyalogları olsaydı, şiddetin ardında yatan bu sosyal-ekonomik-kültürel-psikolojik nedenler daha net bir
biçimde ortaya çıkardı. Sadece Nejat İşler'in söylediği bir iki cümle ile sınırlı kalmazdı. Biz de şiddeti
uygulayanları onaylamaz ama az da olsa anlardık ve filmden bir şeyler kazanmış olarak çıkardık.

36
Bir not: Filmdeki "iyi" çocuklar, ağızlarını açtıklarında neredeyse her defasından saçmalıyorlar. En
başından itibaren. Zaten şiddet de, erkek kültürüne dayalı bir çatışma olarak başlıyor. Şiddet
tırmandıktan sonra TGG'cinin ağzı açıldığında -futbol sahasındaki sahne- bile o erkek söylemi devam
ediyor. Nejat İşler'e gol atan ve böylece kendisini bacağından vurduran çocuğun davranışı da aynı erkek
kültüründen besleniyor. İnsan bir noktada "Ee, bu kadar aptal olursan, ölmeyi hak edersin" bile
diyor. (Eğer filmden çıkartılacak bir ders varsa -ki Serdar Akar'ın bunu hedeflediğini sanmıyorum- o da
"Maço kültürü başa beladır" olabilir.). Filmin kötü karakterleri ne kadar abartılı bir hastalıklılık içindeyse,
"iyi" karakterleri de o kadar büyük bir aptallık içinde ne yazık ki. Akar, karakter yaratımını da yeterince iyi
(hatta hiç iyi) gerçekleştiremiyor.

***

Neticetül kelam: Seyrettikten sonra insanın aklında sadece "Vay canına, böyle cani insanlar da
varmış" cümlesinin kaldığı, ama insan ruhu hakkında pek bir şey söyleyemeyen bir filmle karşı
karşıyayız. Ne diyelim. Türk sinemasına hayırlı uğurlu olsun.

posted by gezgin @ 11:32 AM 1 comments

Cuma, Mart 02, 2007

DUYGU İMPARATORLUĞU

Yazıya Michael Hauge'un bir sözünü hatırlatarak başlayayım:

"Bütün senaryoların (ve filmlerin) asıl amacı, izleyicide duygu uyandırmaktır."

Aslında bütün sanat eserlerinin amacı budur. Bir ressam, kompozisyonunu ve renkleri bu uğurda kullanır.
Müzisyenin notları bu amaçla bir araya getirir. Heykeltraş taşa bu niyetle çekicini vurur.

(Tabii 20. yüzyılın, insan hayatının bir çok yönüne yaptığı gibi, sanatın bu değişmez özünü de piç ettiğini,
bilerek yanlış yorumladığını söylememe gerek yok. Bu nedenle, yirminci yüzyılda çıkan asılsız zibidilikleri -
kavramsal sanat, absürd tiyatro, vb.-, bu tanımların dışında tutuyorum.)

Senaristler de, senaryolarındaki olayları, izleyicide duygu uyandıracak şekilde kurgularlar,


kurgulamalıdırlar. Bu nedenle, hangi olayların izleyicide nasıl bir tepki yaratacığını bilmelidirler. Bir
ressam, hangi renkleri yan yana koyunca nasıl bir duygu uyandıracağını biliyorsa -ki bu da büyük
ölçüde renk kuramı bilgisi sayesinde olur-, bir senarist de hangi olayları hangi sırayla dizdiğinde nasıl bir
duygu uyandıracağını bilmelidir. Yani senarist, insanların duygularını, yaratıcı bir biçimde manipule
etmelidir, edebilmelidir.

Bunun için senaristin insan duygularının doğasını da bilmesi gerekiyor. İnsan duyguları, insan
düşüncelerinden farklı bir biçimde işler. Beynin korteks (kabuk) tabakasında meydana gelen bir hadise
olan düşünce, çok hızlıdır. Çok çabuk değişebilir. İnanmıyorsanız, herhangi bir anınızda zihninize
girip çıkan düşünceleri takip etmeye çalışın. Hele serbest çağrışım esnasında zihinde dolaşan
düşüncelerin, haddi hesabı yoktur.

Ama duygular öyle değildir. Duygular, beyindeki nöronlar arasında meydana gelen hızlı akışlardan çok,
çeşitli hormonların bütün vücudu etkisi altına almasıyla meydana gelir. Ve bu hormonların etki süresi,
düşüncelerinkinden çok daha uzundur. Yani bir insanın duyguları, düşüncelerinden çok ama çok
daha yavaş ortaya çıkar, çok daha uzun sürer, ve çok daha yavaş değişir.

***

Bu bilginin bize ne faydası var? diyebilirsiniz. Çeşitli faydaları var. Bir kere, senaryonuzdaki olayları
yaratırken, bu bilgiden çokça yararlanabilirsiniz, hatta yararlanmalısınız da. Mesela, seyirciyi
etkileyeceğini bildiğiniz önemli olaylardan sonra, seyircinin bu duyguyu iyice yaşaması için ona bir
"soluklanma -duygulanma- süresi" vermeniz gerekir. Bu esnada senaryonuzun uyandırdığı duyguları
yaratmaktan sorumlu hormonlar üretilerek ve vücuda yayılarak, istenilen etkiyi meydana getirebilirler.

Eğer bu ilkeye uymazsanız, senaryonuzdaki olaylar ne kadar çarpıcı olursa olsun, seyircide istenilen tepki
istediğiniz şiddette meydana gelmez.

Bu gerçeği atlayan yakın bir örnek olarak "Sihirbaz"ı ("The Illusionist") verebiliriz. Filmdeki olaylar kendi
başlarına son derece güçlü. Ama bu kadar güçlü olaylar o kadar arka arkaya veriliyor ki, seyircinin
duygulanmasına zaman kalmıyor.

37
Buna bir de bizim millet olarak nispeten fazla duygusal ve az zihinsel karakterimizi eklerseniz, TV
dizilerinin neden bu kadar ağdalı bir yapısının olduğunu da anlarsınız. Bir çok Amerikan dizisinin bizde
tutmamasının nedenini de. Onlarda sitcom en fazla 25 dk. Bizde ise 60 dakikadan fazla. Jack Bauer 45
dakikada üç operasyon düzenlerken bir Kurtlar Vadisi'nde Polat Alemdar bir bardak suyu zor içiyordu.

(Hatırlarsanız, ilk yayınlandığında Kurtlar Vadisi'ni seyretmediğimi söylemiştim. Arada sırada


gerçekleştirdiğim seyretme girişimlerinin başarısız olmasının nedenlerinden biri de "Allahım, neden bu
dizide herkes çok yavaş konuşuyor ve hareket ediyor?" sorusunu tatminkar bir biçimde
yanıtlayamamamdı.)

Duyguların dünyasını iyi inceleyin. Kendinizinkini olduğu kadar, başkalarınınkini de. Çeşitlerini,
şiddetlerini, sürelerini, aralarındaki geçişleri, ve en önemlisi de kaynaklarını öğrenmeye çalışın.
Sadece bu bilgi bile, bir sürü senaryo kuramı bilgisinden çok daha değerli, çok daha üst seviyededir.

posted by gezgin @ 2:40 PM 0 comments

SENARYO YAZARININ BAŞARISI NEYE BAĞLIDIR

Steve Moffat'i hatırlarsınız. "Coupling"in yazarı. Bu aralar "Dr Who" ile İngiliz TVlerinin tozunu attırıyor
- bir Hugo bile aldı. Yakın zamanda da "Dr Jykell and Mr Hyde"ın yeni bir versiyonuna başlayacak.
Aşağıda, yakın zamanda verdiği bir röportajdan, ilginizi çekebilecek bir alıntı var. Dikkatle okuyun derim.

"Genç yazarlar vakitlerinin önemli bir bölümünü endişelenerek geçiriyorlar. "Doğru insanlarla nasıl
karşılaşırım?" "Doğru partilere nasıl giderim?" "Keşke birisi senaryomu okusa!" Unutun bunları.
Bütün bunların hepsi kolaydır ve eninde sonunda gerçekleşir. Senaryonuzu doğru insanlara
ulaştırmanızın yolu, onu bir zarfa koyup göndermektir. Bu da son derece kolaydır. İşin zor yanı,
insanların yeni bir yazar için riske girmek istemesini sağlayacak kadar iyi bir senaryo
yazmaktır. Olay budur - gerçekten harika bir senaryo yazmak zorundasınız.

Sanırım Robert McKee söylemişti: Üstün nitelikte bir senaryo yazdığınız zaman başarılı olur ve
saygı görürsünüz. Öğrenilecek başka bir şey yok. Sosyal becerileriniz önemli değil. Bana bir bakın:
iğrenç bir adamım. Kimi tanıdığınızın önemi yoktur. Bir gün herkesi tanıyacaksınız. En başlarda ben de
hiçkimseyi tanımıyordum. Bu önemli değil. Önemli olan yazdıklarınızın kalitesi. En başta herkes ama
herkes aptalca şeyler yazar. İleride başarılı olacak olanlar, yazdıkları şeyin aptalca olduğunu fark
eden ama yazmaya devam edenlerdir. Başarısız olacaklar ise, yazdıkları saçmalıkları harika
zannedenler ve bunun ötesine geçemeyenlerdir. Öz-eleştiri herşeydir."

posted by gezgin @ 2:36 PM 0 comments

JOHN TRUBY KİMDİR?

Arada sırada bu sitede John Truby adlı bir zatın yazılarını görüyorsunuz. Eminim "Bu adam da kim?"
diye bir kez sormuşsunuzdur. Aşağıda, hazretin kendi sitesinden alınan tanıtım bilgilerini bulabilirsiniz:

John Truby, Houston Uluslararası Film Festivali'nde En İyi Drama ödülünü almış ve Hollywood Film
Festivali'nde En İyi Film dalında aday olmuş "All-American Boy" adlı filmin yazarı ve yönetmenidir.

Truby, dünyanın çeşitli yerlerinde 22 000 öğrenciye "22 Adımda Harika Senaryo Yazmak" ve "Tür"
("Genre") derslerini vermiştir Aynı zamanda Disney Stüdyoları, Sony Pictures, FOX, HBO, Alliance
Atlantis ve Cannell Stüdyoları için hikaye danışmanlığı ve senaryo doktoru olarak hizmet vermiştir.
Avrupa'da ise BBC, RAI, LUX, TV4 ve İsveç MTV'si için danışmanlık yapmıştır. Öğrencileri arasında,
aşağıdaki filmlerin yazarları/yönetmenleri/yapımcıları yer almaktadır.

* Shrek
* Pirates of the Caribbean
* The Mask of Zorro
* Nightmare on Elm Street
* Outbreak
* Scream
* Sleepless in Seattle
* Back to School
* The Addams Family
* Kiss of the Spider Woman
* Beetlejuice
* Valley Girl

38
* The Negotiator
* Star Wars

posted by gezgin @ 2:32 PM 0 comments

Perşembe, Mart 01, 2007

POLİİİİİS!

Bu sezon şöyle bir karar aldım: Yerli filmleri sinemada izlemeyecektim. "Hepsinin DVD'si çıksın, o
zaman seyrederim. Böylece kötü bir filmle karşılaşırsam, olumsuz eleştiri yazıp filmin gişesine zarar
vermek durumunda kalmam (kendime atfettiğim ehemmiyete bakınız!)" diye düşünmüştüm.

Lakin bu sözümü bozdum. Ve her bozulan söz gibi, hata etmiş oldum.

Dün "POLİS"i seyrettim. Hakkında yazılabilecek tek iyi şey, Özgü Namal'ın inandırıcı oyunculuğu ve
Haluk Bilginer'in, elindeki kıt malzemeyle bir şeyler yapmaya çalıştığını gösteren performansıydı.

Olumsuz yönlerinden en belirginleri ise, en başta tabii ki paramparça dağılmış bir senaryo, şaşırtıcı
derecede yanlış müzik kullanımı (bir sahnenin ortasında müzik başlayıp, o sahne bitmeden müzik biter
ve sonra tekrar diyaloglara dönülür mü yahu?!), düşüncesiz kamera kullanımı, vesaire...

Korkmayın detaya girmeyeceğim. Filme sadece, en başta bahsettiğim sözü bana tekrar hatırlattığı için
olumlu bir özellik atfedebilirim:

Neymiş? Sözler tutulmak içinmiş.

posted by gezgin @ 1:06 PM 0 comments

"POST IT"LİK BASİT HİKAYE TANIMI

Hikâye Nedir:

"Bir hikaye genelde şu unsurlardan oluşur: (a) bir kişinin (b) bir fırsatı, bir sorunu ya da bir amacı vardır
(c) bu kişi çeşitli engellerle ve/veya bir düşmanla karşılaşır, ve (d) bu kişinin kaybedecek bir şeyleri
(tehlike) ve (e) kazanacağı bir şeyler (ödül) vardır."

"A story is generally: (a) a person with (b) an opportunity, problem or goal (c) who faces obstacles
and/or an antagonist, and (d) has something to lose (jeopardy) and (e) something to gain (stakes)."

Kaynak: Complications Ensue'dan Alex Epstein

posted by gezgin @ 11:49 AM 0 comments

Salı, Şubat 27, 2007

YANLIŞ FORM YÜZÜNDEN SOYKIRIM!

Aşağıda "Referans Gazetesi"nin bugünkü nüshasından bir haber var. İnsanlık adına yanlış olan o kadar
çok şey var ki, tek tek belirtemiyorum bile. Okuyun ve Avrupalı olmanın ne olduğunu bir kez daha görün:

"Sırbistan'ın saldırıları nedeniyle Bosna'nın kuzeydoğusundan kaçan Müslüman mülteciler için 1993 yılında
Srebrenitza yakınlarında bir Birleşmiş Milletler (BM) Güvenli Bölgesi oluşturuldu. Bölge, Bosnalı Sırp
güçler tarafından 1995 temmuzunda kuşatma altına alındı. Bölge, 600 hafif silahlı Hollandalı
piyadenin koruması altındaydı. Sırp güçler, Srebrenitza'ya önce havan topuyla saldırdılar. Saldırılar
üzerine, Müslüman savaşçıların silahlarının iade edilmesi talebi BM barışgücü askerlerince geri
çevrildi. Sırp saldırılarının atması üzerine, binlerce mülteci güneydeki kamptan Srebrenitza köyünün
merkezine gittiler. Sırplar, Hollanda askerlerinin bulunduğu izleme noktalarına saldırarak yaklaşık 30
askeri rehin aldılar.

10 Temmuz gecesi, Hollandalı komutan Albay Karremans, Müslümanların liderlerine sabah saatlerinde
NATO'nun geri çekilmemeleri durumunda Sırplara yönelik bir hava saldırısı düzenleneceğini açıkladı.
Ancak, Sırpların geri çekilmemesine karşın hava operasyonu düzenlenmedi. Karremans'a Saraybosna'daki
BM karargahından, hava desteği talebini yanlış formla ilettiği ve bu nedenle de operasyonun iptal
edildiği bilgisi verildi. Karremans'ın talebini yinelemesine karşın NATO uçaklarının yakıt ikmali için
İtalya'daki üsse geri döndükleri bildirildi.

39
11 Temmuz günü öğle saatlerinde köye ulaşan mülteci sayısı 20 bini geçmişti. Sırp komutan Ratko
Mladiç önderliğindeki güçler, köye girdi. Ertesi gün Sırplar, BM ile varılan anlaşma uyarınca kadın ve
çocukları Müslüman bölgelere götürecek otobüslere yerleştirilirken, yaşları 12 ile 77 arasında olan
erkekleri "savaş suçu şüphesi nedeniyle sorgulamak" üzere ayırdı.

13 Temmuz itibariyle yakınlardaki Kraviça kasabasında bir depoda ilk katliam başladı. Diğer yandan da
Sırplar, ellerindeki 14 Hollandalı barışgücü askeri karşılığında Potocari'deki Hollanda üssüne
sığınan yaklaşık 5 bin Müslümanı teslim aldılar. Katliamla ilgili ilk haberler, kaçanların Müslüman
bölgelere ulaşmalarıyla duyulmaya başlandı. Olaylarda 7 binden fazla kişinin öldürüldüğü sanılıyor."

posted by gezgin @ 2:18 PM 0 comments

Pazartesi, Şubat 19, 2007

OLAY ÖRGÜSÜ: 22 ADIM

Olay örgüsü ("plot"), farklı eylem hatlarının hikaye içinde bir kilim gibi dokunmasından meydana
gelir. İyi olay örgüleri 22 adım üzerine kuruludur. Bu adımlar her hikayenin temel taşlarını oluşturur.

Bu 22 adım, dramatik akışın 22 adımıdır. Bunlar hikayenizde ne olması gerektiğini söylemezler. Size
olayları, seyirci için olası en dramatik biçimde nasıl sıralayacağınızı gösterirler.

Eğer bu 22 adımı incelerseniz bunların, kahramanımız amacına ulaşmak ve hayati bir meseleyi çözmeye
uğraşırken, kahraman ile düşman arasında yaşanan mücadelenin ayrıntılı bir koreografisini sunduğunu
görürsünüz.

Bir hikayede 22'den daha fazla ya da daha az adım bulunabilir. Bu da hikayenin türüne ve
uzunluğuna bağlıdır. Örneğin kısa bir hikaye ya da bir durum komedisi, hikayenin kısa süresi içerisinde
sadece 7 büyük adımı gösterebilir. Uzun metrajlı bir film, kısa bir roman, ya da bir saatlik bir TV draması
ise bu 22 adımın hepsini kapsar. Daha uzun bir roman, fazladan sürprizler içerir, ve 22'den daha fazla
adım içerebilir.

22 adım, her türlü kurgu ("fiction") yazımında büyük bir yardımcıdır. Ama bunları uygularken esnek olun.
Her iki hikaye bu 22 adımı biraz farklı bir biçimde işler. Sizin olay örgünüz ve karakterleriniz için en uygun
sıralamayı siz bulacaksınız.

22 YAPITAŞI

1. KENDİYLE İLGİLİ BİR GERÇEĞİ KEŞFETME, İHTİYAÇ, ARZU

Kendiyle ilgili bir gerçeği keşfetme ("self-revelation"), ihtiyaç ve arzu, karakterinizin hikaye boyunca
geçireceği değişimin tamamını ifade etmektedir. Bunlar, kahramanınızın yapacağı yapısal "yolculuk"tur.
Bu nedenle, ilk önce bunları belirlemek gerekir ki hikayenizdeki diğer bütün adımlar sizi gitmek
istediğiniz bir yere götürsün.

2. HAYALET ve BAĞLAM

Hayalet, kahramanınızın geçmişte yaşadığı ve onu hala rahatsız eden / etkileyen olaydır. Bu olay,
kahramanınızın psikolojik ve ahlaki ("moral") ihtiyacının kaynağını meydana getiren açık bir yaradır.

Hayalet, kahramanın içinde bulunan bir düşman, bir karşı-arzu, kahramanı eyleme geçmekten alıkoyan
bir korku olarak da görülebilir.

Çok nadiren de olsa bir hikayede hayaletin bulunması imkansız olabilir çünkü kahraman hikayenin en
başında cennet gibi bir dünyada yaşamaktadır.

Bağlam, kahramanınızın içinde yaşadığı dünyadır. Arenadan, doğal ortamdan, havadan (iklimden),
sosyal aşamadan, aletlerden, binalardan, sokaklardan, odalardan, yerlerden, ve değerlerden
meydana gelen bağlam, hem kahramanınızı etkiler hem de onun kişiliğinin bir dışavurumudur.

3. PROBLEM / İHTİYAÇ

Problem, kahramanın hikayenin başından beri karşı karşıya olduğu güçlüktür. Kahraman sorunun ne
olduğunun farkındadır, ama bunu nasıl çözeceğini bilememektedir.

40
İhtiyaç, kahramanın, daha iyi bir hayat sürmek için yerine getirmesi gereken şeydir. Genel olarak
kahramanın, bu ihtiyacı karşılayabilmesi için büyük bir zayıflığın üstesinden gelmesi gerekir.

Psikolojik bir ihtiyaç son derece kişiseldir. Kahramanın bir zayıflığı vardır, ya da onda birşey eksiktir.
Ama bunun kahraman dışında kimse üzerinde olumsuz bir etkisi bulunmaz.

Ahlaki bir ihtiyaç, kişinin başkalarına karşı doğru bir biçimde davranmayı öğrenmesini gerektirir.
Bir başka deyişle kahramanımız hikayenin başında diğerlerini incitmektedir. Ahlaki bir ihtiyacı olan bir
karakterin her zaman başkası üzerinde doğrudan olumsuz bir etkisi vardır.

Hayaleti, bağlamı, sorunu ve ihtiyacı hep birlikte düşündüğünüz zaman, hikaye anlatım sanatında üç tür
açılış olduğunu görürsünüz:

TOPLULUK (CEMAAT) AÇILIŞI: Burada karakter, arazinin, insanların ve teknolojinin mükemmel bir
uyum içinde olduğu bir cennet içinde yaşamaktadır. Bunun sonucu olarak kahraman mutludur - hiçbir
sorunu yoktur, varsa bile bu sorun son derece önemsizdir - ama aynı zamanda saldırıya da açıktır.
Saldırı kısa bir süre sonra, ya içeriden ya da dışarıdan gelecektir.

"Meet Me in St. Louis" bu sıcak, cemaat açılışının bir örneğidir.

HIZLI AÇILIŞ: Okuyucuyu ilk 10 sayfada yakalamayı amaçlayan bu klasik açılış aslında bir çok
unsurdan meydana gelir. Kahramanın güçlü bir hayaleti vardır, bir kölelik dünyasında yaşamaktadır,
bir ya da daha fazla sorunu vardır, ve hem kişisel hem de ahlaki bir ihtiyacı vardır. Bir çok iyi hikaye
bu açılışı kullanır.

YAVAŞ AÇILIŞ: Yavaş açılış, yazarın hiçbir açılış yapısını koymadığı bir açılış değildir. Bu tür açılışlar
daha çok bir amacı olmayan kahramanlara odaklanan hikaye türlerinde görülür.
Bu gibi insanlar var olmakla birlikte, onlarla ilgili hikayeler son derece yavaştır. Kahramanın "kendiyle
ilgilili olarak keşfedeceği gerçek", gerçek arzusunu öğrenmek olduğu için, bu tür hikayelerin ilk üç
çeyreği ilginçlikten ve momentumdan yoksundur. Sadece "Rıhtımlar üzerinde" (On the Waterfront) ve
"Asi Gençlik" (Rebel Without A Cause) gibi az sayıda film bu tür hikayeleri başarıyla anlatabilmiştir.

4. TETİKLEYİCİ OLAY

Tetikleyici olay, dışarıdan gelen ve kahramanın bir amaç edinmesini ve harekete geçmesini sağlayan bir
olaydır.

Tetikleyici olay, ihtiyaçtan arzuya geçiştir. Hikayenin en başında - ihtiyaç/sorun aşamasında -


kahraman bir şekilde paralize (felç) olmuştur. Kahramanı bu felç halinden çıkartıp harekete zorlayacak bir
olay gereklidir.

Anahtar Kural: Hikayeniz için gerekli olan ideal ya da gerekli tetikleyici olayı bulmak için, "yağmurdan
kaçarken doluya tutulmak" deyimini aklınızda bulundurun.

Bir başka deyişle en iyi tetikleyici olay, kahramana, hikayenin başından beri yaşamakta olduğu sorunları
aştığı hissini vermelidir. Oysa kahraman, bu olay nedeniyle hayatının en büyük güçlüğünün içine
düşmüştür.

Örneğin "Sunset Boulevard" filminde Joe, arabasını ele geçirmek isteyen iki kişi tarafından
kovalanırken, arabanın lastiği patlar. Joe arabasını Norma Desmond'un bulunduğu yola sapar ve
adamlardan kurtulduğunu düşünür. Oysa içinde asla çıkamayacağı bir tuzağa düşmüştür.

5. ARZU

Arzu, kahramanın hikayedeki özel amacıdır.

Amaç hikayenin başında düşük düzeyde olmalıdır ki hikaye ilerledikçe gittikçe artsın. Bu da
ortalarda hikayenin yavan olmasına ve kendini tekrarlıyor hissi vermesine engel olur. Şunu aklınızdan
çıkarmayın: yeni bir arzu hattı yaratmak istemiyorsunuz, asıl istediğini arzunun şiddetini ve onu
elde etmek için ortaya konanların değerini artırmak.

6. MÜTTEFİK(LER)

Kahraman belirli bir arzu elde edince, düşmanı (rakibi) yenip amacına ulaşmasında kendisine yardımcı
olacak müttefikler bulur. Bir müttefik, kahramanın fikirlerini paylaştığı sığ bir insan değildir. Müttefik,
kahramanınızı tanımlamanın (özelliklerini belirgin bir hale getirmenin) en önemli yollarından biridir.

41
Püf Noktaları: Müttefike de bir arzu hattı vermeye çalışın. Bu da, onu geliştirmek için nispeten az bir
zaman olmasına karşın, müttefikin tam bir insan gibi görünmesini sağlar.

Örneğin "Oz Büyücüsü"nde Korkuluk bir beyin istemektedir.

Müttefiki asla kahramandan daha ilginç bir insan yapmayın. "Her zaman en ilginç karakterle ilgili
hikayeyi yazın" kuralı, eski ama güzel bir kuraldır.

7. DÜŞMAN / GİZLİ

Büyük hikayeler iki bacak üzerinde yürür: kahraman ve düşman. Bu her hikayedeki en önemli ilişkidir.
Eğer düşmanı doğru bir biçimde yaratırsanız, hikaye güzel bir biçimde ilerleyecektir. Eğer kahramanı
doğru bir biçimde yaratmazsanız, hikayeyi ne kadar çok tekrar yazarsanız yazın, hiçbir şey
değişmeyecektir.

Doğru düşman, kahramanınızın en büyük zayıflığına en iyi şekilde saldırabilecek düşmandır.


Kahramanınız ya o zayıflığı yenip gelişecektir (büyüyecektir), ya da yok olacaktır.
Gizemin (gizliliğin) düşmanla iki şekilde bağlantısı vardır: Gizli bir düşmanı yenmek çok daha zordur.

Ortalama hikayelerde kahramanın görevi düşmanı yenmektir. Ama iyi hikayelerde kahramanın, iki
bölümden oluşan bir görevi vardır: önce düşmanın kim olduğunu bulmalı, onu sonra yenmelidir. Bu
da kahramanın işini çok daha zorlaştırır ve başarısını bçok daha büyük bir hale getirir.

Örneğin Hamlet, kralın gerçekten de babasını öldürüp öldürmediğini bilmemektedir. Othello da Iago'nun
kendisinin peşinde olduğunu bilmez. Kral Lear, hangi kızının kendisini gerçekten sevdiğini bilmemektedir.

Gizem ve dedektif hikayeleri, eksik bir unsurun yerini doldurmak için gizeme ihtiyac duyarlar. Dedektif
hikayeleri, hikayenin sonuna kadar düşmanı kasten gizledikleri için izleyicinin, kahraman ile düşman
arasında süregitmesi gereken çatışmanın yerine bir şey koyması gerekmektedir. Bu tür hikayelerde
gizem, normal hikayelerde düşmanın hikayeye girdiği ana denk gelen bir zamanda hikayeye sokulur.

8. DÜŞMAN-MÜTTEFİK

Düşman-müttefik, kahramanın dostu gibi görünen ama aslında düşmanı olan ya da düşmanı için
çalışan bir karakterdir.

Düşman-müttefik her hikayede bulunmaz, ama hikaye anlatıcı için son derece faydalı bir araçtır. Bir çok
hikayedeki olayların sırası, kahramanın, düşmanın gerçek gücünü keşfederken attığı adımlar tarafından
belirlenir. Düşman-müttefik, düşmanın gücüne derinlik katmanın mükemmel bir yöntemidir, ve
hem kahramanı hem de seyirciği buzdağının su altında kalan bölümünü de görmeye ve hikayenin
sonunda kahramanı gerçekte neyin beklediğini keşfetmeye zorlar.

Düşman-müttefik aslında doğası itibariyle karmaşık bir karakterdir. Bu karakter her zaman hikaye
sırasında büyüleyici bir değişim gösterir. Kahramanın müttefikiymiş gibi davranarak, kendisini öyle
(müttefikmiş gibi) hissetmeye başlar. Böylece düşman-müttefik bir ikilem ile karşı karşıya kalır: düşman
için çalışmaktadır ama kahramanın kazanmasını ister. (En güzel örneklerinden birini "Buz Devri 1"deki
Diego'da görüyoruz - gg).

9. KENDİYLE İLGİLİ 1. GERÇEĞİ KEŞFEDİŞ VE KARAR: ARZUNUN VE MOTİVİN DEĞİŞMESİ

Hikayenin bu aşamasında kahraman, onu bir karar almaya ve yeni bir yönde hareket etmeye zorlayan
büyük bir bilgi edinir. Bu bilgi aynı zamanda kahramanı, arzusunu ve motivini ya da eyleme geçme
nedenini değiştirmeye iter.

10. PLAN

Plan, kahramanın düşmanını yenmek ve amacına ulaşmak için kullanacağı yönergeler bütünüdür.

Dikkat: Kahramanınızın bu planı baştan sona aynen uygulamasına imkan vermeyin. Düşmanın
hareketleri kahramanı, planını değiştirmeye ve seyirciyi şaşırtmaya itmelidir.

11. DÜŞMANIN PLANI VE ESAS KARŞI-SALDIRI

Kahramanın nasıl bir planı varsa ve kazanmak için çeşitli girişimlerde bulunuyorsa, düşmanın da bir planı
vardır. Güçlü bir düşman bir plan yapmalı ve kahramana saldırmaya başlamalıdır.

42
12. EYLEMLER

Eylemler, kahramanın düşmanı yenmek ve kazanmak için giriştiği faaliyetlerdir. Her hikayenin en büyük
bölümü olan eylemler, kahramanın planı le başlar ve görünüşteki (zahiri) yenilgiye kadar devam eder.

Eylemler sırasında kahraman genelde düşman karşısında yenilgilere uğrar. Bunun sonucunda kahraman
umutsuzluğa kapılır ve sık sık gayri ahlaki eylemlerde bulunmaya başlar.

Püf Noktası: Eylemler sırasında hikaye kendini tekrarlamamalı, gelişmelidir. Bir başka deyişle hikayede
hep aynı vuruşu ("beat") yapacağınıza eylemi değiştirin.

Örneğin bir aşk hikayesinde, önce plaja giden, sonra sinemaya giden, sonra da parka giden aşık
karakterler hep aynı vuruşu yapmaktadır.

13. MÜTTEFİKİN SALDIRISI

Eylemler sırasında kahraman umutsuzluğa kapılır. Başarılı olmak için gayriahlaki hareketlerde bulunmaya
başlar. Bu da müttefikin kahramana karşı çıkmasına neden olur.

Müttefik kahramanın vicdanı haline gelir, ona "Ben, hedefine ulaşmanda sana yardımcı olmaya
çalışıyorum, ama şu anda yaptığın şey yanlış" der gibidir. Genelde kahraman kendi eylemlerini
savunmaya çalışır ve müttefikin eleştirilerini kabul etmez.

Müttefikin saldırısı hikayeye ikinci bir çatışma düzlemi katar (birinci çatışma düzlemi kahraman ile
düşman arasındakidir). Bu da kahramanın sorununu daha da artırır ve onu, değerlerini ve yaşam biçimini
sorgulamaya iter.

14. GÖRÜNÜŞTEKİ (ZAHİRİ) YENİLGİ

Eylemler sırasında kahraman düşman karşısında yenilmektedir. Hikayenin üçte ikisi ila dörtte üçü
civarında kahraman görünüşte bir yenilgi yaşar. Kahraman amaca ulaşamayacağını ve düşmanın
kazandığını düşünür. Bu kahraman için hikayedeki en kötü andır.

Görünüşteki yenilgi, her türlü hikayenin genel yapısında önemli bir vurgu anını teşkil eder. Aynı
zamanda kahramanı yenildikten sonra ayağa kalkara hikayenin sonunda kazanmaya zorlar.

Görünüşteki yenilgi kahraman açısından büyük ve mahvedici bir an olmalıdır. Seyirci kahramanın
gerçekten de işinin bittiğini düşünmelidir.

Hikayede sadece tek bir görünüşte yenilgi olmalıdır. Kahraman hikaye boyunca çeşitli gerilemeler
yaşayabilir ve yaşamalıdır da; ama herşeyin açıkça bitmiş gibi göründüğü tek bir an olmalıdır. Aksi
takdirde hikaye şekilden ve dramatik güçten mahrum olur. Bu olayı, bir fıçının içinde tepeden aşağı
yuvarlanması gibi düşünün. Bu yuvarlanma sırasında bir kaç defa bazı tümseklere çarpılacak, en sonunda
da bir tuvara toslanıp fıçı parçalanacaktır.

15. İKİNCİ GERÇEĞİ KEŞFEDİŞ ve KARAR: TAKINTILI GÜDÜ, DEĞİŞEN ARZU ve MOTİV

Görünüşteki yenilgiden sonra kahraman hemen her zaman ikinci bir gizli bilgi öğrenir, bir ifşaat yaşar.
Kahramanın, yaşadığı şeyin sadece görünüşte bir yenilgi olduğunu ve zafere hala ulaşabileceğini anlaması
için böyle önemli bir bilgi alması gerektiği açıktır. Bu olay üzerine kahraman tekrar oyuna girmeye ve
tekrar amacın peşinden gitmeye karar verir.

Bu ikinci ifşaatın kahraman üzerinde ateşleyici bir etkisi vardır. Daha önce hedefe ulaşmak için bir cazibe
hissetmekteyse de şimdi hedefe ulaşmak onun için bir takıntı haline gelmiştir. Kahraman kazanmak
için gerçekten de herşeyi yapmaya hazırdır.

Kısacası kahraman, kazanma arayışı içinde zalimleşir. Böylece bu bilgi sayesinde güç kazanmışsa da,
eylemler sırasında yaşamaya başladığı ahlaki inişinde devam etmektedir.

İkinci ifşaat kahramanı, arzu ve motivini değiştirmeye de sevk eder. Burada da hikaye yeni bir yön
kazanır.

16. SEYİRCİYE YAPILAN AÇIKLAMA

Seyirciye yapılan açıklama, kahramanın değil ama seyircinin çok önemli bir bilgiyi öğrendiği andır.
Genelde -ama her zaman değil- seyirci, kahramanın müttefiki gibi görünen bir karakterin aslında

43
düşman olduğunu ya da esas düşman için çalıştığını öğrenir.

Hikayenizde düşman-müttefik yoksa bile, seyirciye yapılan açıklama, birkaç nedenden dolayı son derece
değerli bir andır.

Genelde hikayenin yavaş bir bölümünde heyecan verici bir duygu patlaması sağlar.

Seyirciye, kahramanın mücadele etmekte olduğu kişilerin gerçek gücünü gösterir.

Seyirciye, gizli olarak yapılan bazı eylemleri dramatik ya da görsel bir biçimde gösterir.

En önemlisi de seyirciye yapılan açıklama seyirciyi kahramandan ayırır. Bir çok hikayede seyirciler
bilgileri kahramanla aynı anda öğrenir (Fars türü komediler bir istisna teşkil eder).

Seyirciye yapılan açıklama sırasında seyirci ilk kez kahramandan önce bir şey öğrenir. Bu da seyircinin
kahramandan uzaklaştırılmasına (koparılmasına) yarar, böylece seyirci kahramanın geçirmekte olduğu
değişim sürecinin tamamını görmeye başlar.

(Matrix 1 filminde bu an, seyircinin Cypher'ın hain olduğunu öğrendiği andır.)

17. 3. GERÇEĞİ KEŞFEDİŞ ve KARAR

Üçüncü gerçeği keşfediş, gerçeği keşfedişlerin en büyüğüdür; bu anda kahraman, düşmanı yenmek için
ihtiyaç duyduğu herşeyi öğrenir.

Eğer hikayenizde bir düşman-müttefik varsa, kahraman bu anda seyircinin düşman-müttefik hakkında
zaten bildiği şeyi öğrenir.

Eğer düşman-müttefik yoksa, kahraman düşmanla ilgili nihai gerçeği öğrenir.

Kahraman, gerçek düşmanının ne kadar güçlü olduğunu öğrendiğinde, çatışmadan kaçınmak isteyebilir
diye düşünebilirsiniz. Tam aksine, bu bilgi kahramanı daha güçlü kılar, çünkü artık düşmanla açık bir
biçimde savaşabilecektir.

18. KAPI, GEÇİT, ÖLÜMÜ ZİYARET

Hikayenin sonlarına doğru kahraman ile düşman arasındaki çatışmanın şiddeti artarken, kahraman
üzerindeki baskı neredeyse dayanılmaz bir hal alır. Kahramanın seçenekleri azalır, kahramanın
geçmek zorunda olduğu yer daralır. Son olarak kahraman dar bir kapıdan geçmek ya da uzun bir geçit
(koridor) boyunca ilerlemek zorunda kalır.

Dahası, kahraman "ölüm"ü ziyaret eder. Efsanelerde kahraman gerçekten de yeraltı dünyasına gider ve
ölüler ülkesinde kendi geleceğini görür.

Modern hikayelerde ise kahraman kendi ölümlülüğünü farkeder (hisseder), hayatın sonlu olduğunu
görür. Bu fark ediş kahramanı çatışmadan alıkoymak yerine, onu savaşa girmeye sevk eder. Kahraman
şöyle düşünür: "Eğer hayatımın bir amacı olacaksa, inandığım şeyleri savunmak için mücadele
vermeliyim."

Kapı, geçit, ve ölümü ziyaret sık sık hikayenin diğer bölümlerinde de bulunabilir. Örneğin kahraman,
görünüşteki yenilgi sırasında ölümü ziyaret edebilir. Kahraman son savaş sırasında geçit boyunca
ilerleyebilir, tıpkı Yıldız Savaşları'nın finalindeki siper savaşı gibi. Ya da kahraman savaştan sonra geçitten
geçebilir, "On the Waterfront"un sonunda Terry Molloy'un yaptığı gibi.

19. SAVAŞ

Savaş, kimin amacına ulaşacağını belirleyen nihai çatışmadır. En az ilginç olan savaş şekli, büyük, şiddetli
bir çatışmadır. Bu savaş, tarafların uğruna savaştığı değerlerin en açık ifadesi olmalıdır. Bizi asıl, hangi
gücün daha üstün olduğu değil, hangi düşüncelerin, hangi değerlerin daha üstün olduğu
ilgilendirmelidir.

Bu an sırasında:

Bütün karakterler ve bütün eylem hatları bir arada toplanır (bir araya gelir, birleşir);

Savaş, mümkün olan en dar alanda gerçekleşir;

44
Kahraman genelde ihtiyacını giderir ve arzusunu yerine getirir;

Kahraman düşmana çok benzemektedir. Ama bu benzerlik içerisinde kahraman ile düşman arasındaki
farklılık da en belirgin haldedir;

Hikayenin teması, izleyicinin zihninde en açık haliyle tezahür eder. Bu değerler çatışmasında seyirci,
hangi eylem ya da yaşama tarzının daha üstün olduğunu açıkça görmeye başlar.

20. KENDİYLE İLGİLİ GERÇEĞİ ÖĞRENME

Savaş sınamasını yaşayan kahraman değişime uğrar. İlk kez kendisinin kim olduğunu çok derin bir
biçimde öğrenir. Aldatıcı dış görünüş şok edici bir şekilde ortadan kalkmıştır ve gerçek benlik açığa
çıkmıştır.

Kendisi hakkındaki gerçek ile karşılaşmak kahramanı ya yok eder - "Oedipus Rex" ve "The
Conversation"da olduğu gibi - ya da onu daha güçlü kılar.

Eğer kendiyle ilgili gerçeği öğrenmek psikolojik olduğu kadar ahlaki de olacaksa, o zaman kahraman bu
anda başkalarına karşı doğru davranma biçimini de öğrenmelidir.

Harika bir "kendiyle ilgili gerçeği öğrenme" şöyle olmalıdır:

Daha fazla dramatik etki yaratabilmesi için ani olmalıdır.

Olumlu ya da olumsuz bir şekilde, kahraman için sarsıcı (tahrip edici, yok edici) olmalıdır.

Kahramanın o ana kadar sahip olmadığı yeni bir bilgi içermelidir.

Kahraman, başkalarıyla olan ilişkilerinde hangi hataları yaptığını fark etmelidir.

Dikkat: Kahramanın kendisi hakkında öğrendiği şeylerin gerçekten anlamlı olmasına, sadece kulağa hoş
gelen sözcükler ya da yaşamla ilgili basmakalıp sözler olmamasına dikkat edin.

21. AHLAKİ KARAR

Kahraman, kendisi hakkında bir gerçeği öğrenip doğru davranma yöntemini öğrendikten sonra bir karar
almalı ve ahlaki bir biçimde hareket etmelidir. Ahlaki karar, iyi eylem biçiminden biri arasında seçim
yaptığı andır. Bu eylem biçimlerinden her biri belirli bir değer ve yaşam tarzını temsil etmektedir.

Ahlaki karar kahramanın, kendisi hakkında öğrendiği gerçeğin bir kanıtıdır. Kahramanın bu eyleminde,
kahramanın dönüştüğü yeni kişiyi görürüz.

22. YENİ DENGE

Arzu yerine getirildikten ve ihtiyaç karşılandıktan sonra (ya da trajik bir biçimde karşılanmadan
bırakıldığında) herşey normale dönüşür. Ama arada büyük bir fark vardır. Kahraman, kendisi
hakkında öğrendiği yeni şey ile artık daha üst ya da daha aşağı bir pozisyondadır.

(Kaynak: John Truby'nin "Blockbuster" adlı senaryo yazma programının "HELP" bölümü.)

posted by gezgin @ 12:47 PM 3 comments

Salı, Şubat 06, 2007

GELECEK PROGRAM: JOHN TRUBY

Daha önce Truby'nin senaryo kuramından bazı bölümler aktarmıştım. Ama asıl önemli bölümü sona
sakladım. Zira bayağı uzundu. Ama ne kadar faydalı olduğunu görünce inanamayacaksınız.

Biraz sabredin. Beklediğinize değecek.

posted by gezgin @ 12:47 PM 2 comments

45
Cuma, Şubat 02, 2007

KOMPLE KOMPLO

Komplo teorilerini severim. Çoğuna inanmam, ama bana açık bir zihne sahip olma olanağı verdiklerini
düşünürüm. Hafızayı güçlü tutmak için bulmaca çözenler gibi, ben de düşüncelerimin çok katılaşmasına
mahal vermemek için komplo teorilerinin gerçeklik olasılığı üzerinde zaman zaman kafa patlatırım.

Bu mesainin sonunda ben de kendi kendime komplo teorisi geliştirmeye başladım doğal olarak. Etrafımda
gördüğüm ve başkalarının fark etmediği ipuçlarını değerlendirerek, olası motivleri bulmaya çalışıyorum.
İşte size öz be öz şahsıma ait bir komplo teorisi:

Türk medyasının gizli amaçlarından biri, Türk milletinin moralini bozmak, onu kendisine
(medyaya değil, milletin kendisine) yabancılaştırmak, ne zaman iyi bir şeyler yapacak olsa
hemen keyfini bozacak bir şeyler ortaya çıkartıp "biz adam olmayız" duygusunu uyandırmak
ve böylece ilerlemesini engellemektir.

Bunu kim yapmak isteyebilir? Batılı sermayeden tutun, petrolden başka hiçbir zenginliği olmayan
Araplara kadar herkes olabilir bu. Paranın kaynağı çok da önemli değil aslında. Önemli olan, birilerinin
medyayı bu şekilde manipule etmesi ve toplumsal özgüvenimizi düzenli aralıklarla yerle bir etmesi.

***

Neden böyle bir sonuca vardım? Bir miktar medyayı takip eden, yabancı dili sayesinde sadece kendi
ülkesinde değil bütün dünyada olup bitenlerden biraz haberdar olan, ve aşağılık komplekslerinden
kurtulmuş her insan, kesinlikle böyle bir komplo olduğunu görebilir.

Ben, batılı ülkelerin hiçbirinde, genelde medyasının, özelde de gazete yazarlarının kendi halkını, kendi
kültürünü, kendi yaşam biçimini bu kadar aşağıladığını, bu kadar küçük gördüğünü görmedim.
Herhangi bir gün, önünüze Türkiye'de çıkan gazeteleri koyun ve haberler ile köşe yazılarını okuyun. 15-20
tane öz-aşağılayıcı habere mutlaka rastlarsınız. Çeşitli kazalar, felaketler, ya da cinayetler döneminde
bu öz aşağılama had safhaya ulaşır. Bu insanlar, tıpkı bir hastalık nöbetine kapılmışlar gibi, "Biz adam
olmayız, biz adam olmayız" diye sayıklarlar. Hem de en güvendiğiniz, en beğendiğiniz, adlarının önünde
prof. mrof. yazan insanlar bile. (Kendi inanç sisteminizi inceleyin. Siz bile ister istemez bu negatif
inanç akımına kapılmış olabilirsiniz!)

Oysa dünyayı takip eden, kendisine ve kendi milletine karşı sağlıklı bir sevginin getirdiği pozitif
yaklaşım dışında objektifliğini koruyan her insan, bu sözlerin ne kadar yanlış olduğunu bilir, görebilir.

Size bugünden bir örnek: NTVMSNBC'sitesinden bir haber:

Sera gazı salınımında birinciyiz

"Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliği konusunda yayımladığı bir rapor, küresel ısınmaya karşı harcanan
çabalara karşın, sera gazlarının salınımının yükselişe geçtiğini ortaya koydu. Rapora göre, sera gazı
salınımının en hızlı arttığı ülke ise Türkiye."

Haberin geri kalanını okuduğunuz zaman, aslında Türkiye'nin sera gazı üretiminin, kendine gelişmiş diyen
barbarların ülkelerinden fersah fersah geride olduğunu görüyorsunuz. Yani Türkiye'nin teknolojik
geriliğinin nimetlerinden biri, dünyamızın katledilmesindeki katkısının çok küçük olmasıdır, büyük
abileriyle karşılaştırıldığında.

Peki NTVMSNBC'de bu başlığı atan %&*?!, bunu bilmiyor mu? Biliyor. Peki neden koskoca haber
içerisinde, kendi ülkesini en fazla yaralayacak bilgiyi cımbızla çekip çıkartıyor bu %&*?!?

İşte bu noktada benim komplo teorim devreye giriyor. Birileri kesinlikle moralimizi çökertmeye
çalışıyor.

Ya da (bu daha kötü), medya sektöründe çalışan herkes, müzmin kötümser! Hani, sizin çevrenizde de
öyle insanlar vardır: siz iyi bir şey yapmışsınızdır, ya da çevrenizde gözlemlediğiniz iyi birşeye işaret
edersiniz. Bu kişiler hemen "Ama..." diye söze başlarlar ve o şeydeki olumsuz nitelikleri sıralarlar. Siz
bilirsiniz ki bu olumsuz nitelik, olumluların yanında devede kulak bile değildir, ama bu insanlar sadece
bu kulağı görürler. Sanki gözlerinde, olumlu şeyleri süzen, sadece olumsuz şeyleri görmelerini sağlayan
bir filtre vardır.

Acaba bütün medyamız bu tür insanlardan oluşuyor olabilir mi? Ya da medya sektörüne girenler

46
zamanla böyle mi oluyor?

Her iki ihtimal de korkunç bence. Bunun çaresi ise, medyamızdaki bu fıtri olumsuzluğun farkında
olmak ve bahsettikleri olumsuzlukları ya da olumsuz yorumları süzerek haberleri değerlendirmek.

İşin en komiği, medyadaki bu tiplerin, kendilerini dünyanın en akıllı, en bilgili, ve en gerçekçi insanları
zannetmeleri!

posted by gezgin @ 12:52 PM 1 comments

Pazar, Ocak 28, 2007

Değişen Görüş Açıları

(Dikkat: Aşağıda, Michael Hauge'un sahne yazma konusundaki tavsiyelerinden sonra, en faydalı bir yazı
bulacaksınız. Aman iyi okuyun ve anlayın!)

Bir hikayede, senaryoda, romanda, vb.'de iki insan arasında geçen her sahne, şuna indirgenebilir:

Karakter A: "Ben bir şey istiyorum."


Karakter B: "O şeyi elde edemezsin."
Çözüm

Evet, fazla bir basite indirgenme oldu. Ama boğazınıza kadar bir metne daldığınız sırada, sizin canınıza
okuyan şey de budur aslında. Şimdi, yazarların genel eğilimi, bir sahneyi yazarken, "ben bir şey
istiyorum" diyen kişinin zihniyetini benimseyerek (o kişinin zihnine bürünerek) yazmaktır. Bu da çok
doğaldır. Sizin bu hikayeyi yazmanızı sağlayan şey genelde, o bir şey isteyen karakterin hikayesini
anlatmak için duyduğunuz istektir. Olsun.

Ama bunun sonucunda, B Karakteri ya pasif bir engel olarak kendini gösterir, ya da, bizim (yani
yazarın), Karakter A'nın önüne çıkabilecek en ilginç engel olduğunu düşündüğümüz şeye göre
seçimler yapar (yani çatışma ilginç olsun diye abuk subuk seçimler yapabilir - gg).

Çatışmaya şu yönden bakmak daha yararlı olacaktır:

Karakter A: "Ben bir şey istiyorum."


Karakter B: "Ben başka bir şey istiyorum."
Çözüm

Bir sahneye, bu zihniyetle (bu zihniyete bürünerek) girmek, benim senaryo yazarken en çok kullandığım
yöntemlerden birini kullanmanızı çok daha kolaylaştırır: bakış açılarını değiştirmek (yani, farklı bakış
açılarına bürünmek - gg) ve ikincil karakter, o sahnenin ana karakteriymiş gibi sahneyi yazmak.

Vites değiştirin. Oturun ve, örneğin, o sahnedeki DİĞER kahramanı oynaması için çok büyük bir
aktörün tutulduğunu varsayın (hayal edin). Sizin göreviniz de o rolün oynanmasını daha ilginç hale
getirmek olsun.

Ya da kendinizi B Karakterinin yerine koyun. Karakter A'yı, sizi elde etmek istediğiniz şeyden
alıkoyan hıyarın teki yapın. Şimdi, Karakter B'nin belirli bir niyeti, belirli bir güdüsü var. Ve bu nedenle
Karakter A'nın hayatını çok ama çok zorlaştıracaktır. İşte şimdi bir çatışmanız var. Bir SAHNE'niz var
artık. Şimdi Karakter A'nın biraz daha fazla uğraşması, biraz daha ilginç olması gerekiyor sizi alt
edebilek için. Belki bu sayede hikayenizde yeni bir "karakter" (tip'in karşıtı olarak - gg) yaratmış, yeni
bir ses bulmuş oldunuz. Çok nadiren de olsa, aslında yanlış karakterin hikayesini anlattığınızı fark
edebilirsiniz!

(Kaynak: Kung Fu Monkey - http://kfmonkey.blogspot.com; Thursday, January 06, 2005'ten alıntı)

posted by gezgin @ 5:29 PM 0 comments

Cuma, Ocak 26, 2007

KARAKTER DEĞİŞİMİ ve YAPI

Sinema-TV dünyasında sık sık duyacağınız üzere, senaryo demek, YAPI ("structure") demektir. Bu
nedenle, doğal olarak, karakterler de yapının bir parçasıdır. Karakter değişimi ("character arc"),
karakterinizin, yazdığınız hikayede rol alarak deneyimlediği değişim yolculuğudur.

47
Karakterinizin geçireceği değişime karar vermek için önce hikayenizin sonucuna karar vermeniz gerekir.
Hikayenizin sonucu, iki kriter grubuna göre değerlendirilebilir: 1) başarı / başarısızlık 2) istenen /
istenmeyen. Her iki kategoriden birini seçerseniz, dört olası sonuç elde edersiniz.

1) İstenen başarı - Temel mutlu son. Burada ana karakter ödüllendirilir, kötü adamlar cezalandırılır ve
gün kurtarılır ("Oz Büyücüsü", "Casablanca" "Sleepless In Seattle")

2) İstenmeyen başarısızlık - Trajedi. Bir keder, mutsuzluk ya da ölüm hikayesi. Burada kahraman ya
iyi bir durumdayken bunu kaybeder, ya da daha en baştan ölümcül bir kusura sahiptir. ("Titanic",
"Amadeus", "An American Werewolf in London")

3) İstenen başarısızlık - Burada kahramanlar istediklerini elde etmezler, ama bu süreçte önemli bir
ders öğrenmiş ya da istemeden daha iyi bir ödüle kavuşmuş olurlar ("Risky Business", "Clockwork
Orange", "Thelma & Louise")

4) İstenmeyen başarı - Burada kahraman istediğini elde etmiştir, ama bu süreç içinde varlıklarının
önemli bir bölümünü - ruhlarını, sevdiği birilerini, kendi yaşamlarını - kaybetmişlerdir. ("Baba",
"Affedilmeyen", "Bulworth")

Eğer karaktere ve yapıya eşzamanlı olarak yaklaşırsanız, bu iki sorunu aynı anda çözebilirsiniz. Ayrıca bu
ikisini daha en baştan birleştirmiş olursunuz.

(Kaynak: Hatırlamıyorum)

posted by gezgin @ 2:36 AM 0 comments

Pazar, Ocak 21, 2007

YEŞİL YORUM

TV haberlerinde, belgesellerde, çevre ile, iklimlerdeki değişikliklerle, vb. ile ilgili başlıklardaki artışın
farkındasınız değil mi? Neredeyse çevreyle ilgili ciddi bir haberin olmadığı bir gün geçmiyor artık. Bunda,
anormal derecede sıcak geçen kışın da etkisi var sanırım. Sıcak kış, ayılarla birlikte habercileri de
uyandırdı anlaşılan! (Bu cümlede haberci=ayı diye bir eşitlik yok, dikkat ederseniz.)

Lakin işin içinde bir gariplik var. İnsanlar, çevreyle ilgili bu haberleri yaparken ya da tüketirken (i.e.
okurken, izlerken, dinlerken), işin sadece sonuç bölümüne odaklanıyorlar: Şu kadar sene sonra iklimler
şöyle olacakmış, turizmimiz bu kadar yara alacakmış (en çok buna sinir olduğumu tahmin edebilirsiniz),
vesaire.

Bir anlamda haberciler, her zaman yaptıklarını yapıyorlar. İnsanlardan tepki (i.e. reyting, tiraj)
alabilecekleri bir konu buldular ya, onu tekrar tekrar pişirip önümüze koyuyorlar. Bu da onları, çok sevimli
olmayan bazı hayvanlarla aynı kategoriye koyuyor. Ne zaman bir felaket, bir ölüm, bir musibet olsa,
haberciler bundan ekmek çıkarmaya çalışırlar. Onların çevreye tek yaklaşımı budur. Bir de sonrada "Biz
bilgilendirme görevimizi yaptık, ama toplum tınmadı!" şeklinde savunmaya geçerler.

Oysa, işin çok ilginç bir boyutu var. Bu haberleri izlediğimiz ya da dinlediğimiz ortamlar (i.e. media),
bizzat bu haberleri doğuran koşulların da promosyoncusu, tanıtımcısı, destekçisi. Bu koşullar nedir?
derseniz, cevap aslında bariz: gereksiz tüketime dayalı yaşam tarzı. Ve medya, reklamlar (ve bazı
programlar) aracılığıyla bu yaşam tarzını bizzat -bizzat!- destekler, önerir, korumaya çalışır. Hangi
medya mensubuna sorarsanız sorun, size şunu kesinlikle ve rahatlıkla söyleyecektir: "Reklam,
medyanın can damarıdır!" Bunu, belirli bir sav ile de desteklerler: "Eğer reklam geliri olmazsa,
medya politik odakların etkisi altına girer!" Ama şimdi, bu uygulama sayesinde, o politik odakların da
hayatta kalma şansını etkileyen bir çevresel felakete araç olmuş durumdasınız, buna ne diyeceksiniz?

Diyecekleri bir şey yok tabii. Belirli bir hatası açıkça ortaya konan herkesin yaptığı son savunmayı
yaparlar: "Ama herkes böyle yapıyor. Bütün dünyada bu böyle!" Ama anneciğim, işte bu yüzden şu
anda küresel bir felaketten bahsedebiliyoruz ya! Bütün dünya medyası, tüketim pezevenkliği
(afedersiniz) yaptığı için, bütün dünyanın dengesi bozulmuş durumda ya?! Ayrıca, bir başkasının hata
yapması, senin hatanın vehametini azaltmıyor ki?! ("Kötü örnek, emsal teşkil etmez" ilkesi, hukukta
da geçerlidir).

Herhalde ironinin sözlükteki karşılığında, örnek olarak şu yazıyordur: "Çevre felaketleri ile ilgili
belgeselin arasına, tüketimi artırmayı hedefleyen reklam alınması!"

***

48
Aslında amacım sadece bir medya eleştirisi yapmak değil. Çevremizdeki herşeyin, sıradan bir günü
yaşarken yaptığımız her eylemin çevreye ne kadar zarar verdiğine dikkatinizi çekmek.

Mesela, en basitinden, ben bu yazıyı bir bilgisayarda yazıyorum. Oh ne güzel! Şimdi bu basit olaya bir
de "Yeşil Yorum" yapalım:

1) Acaba bu bilgisayar üretilirken, çevreye ne kadar zarar verilmiştir?

2)Bu bilgisayarın ekranı, tuşları, faresi üretilirken, çevre ne kadar zarar görmüştür.

3)Bizi internete bağlayan kablolar, ya da internet diye bir şeyin varolmasını sağlayan sunucular üretilirken
çevre ne kadar zarara uğramıştır?

4)Dahası, bu donanımsal malzeme tüketildikten sonra, yani kullanılıp atıldığında, çevre ne kadar zarar
görecektir? (Zarar göreceği kesin!)

Başka bir şey alalım. Bir kağıt mesela. Kullanıdığınız kağıdın yapımında, çevreye ne kadar zarar verildi
biliyor musunuz? Kaç ağaç kesildi, o kağıdı beyaza boyamak için ne kadar kimyasal madde doğaya
bırakıldı? O kağıt size ulaştırılana kadar, ne kadar karbonmonoksit atmosfere salındı?

Ne demek istediğimi anladınız, değil mi?

Bu paragrafın sonunda bir süre için okumayı bırakın ve çevrenize bakın. Artık her neredeyseniz: ev,
okul, işyeri, internet cafe... Bakın ve gördüğünüz eşyaların üretimi ve size ulaştırılması esnasında çevreye
ne kadar zarar verilmiş olabileceğini hayal edin. (Siz senaristsiniz/senarist adayısınız, hayal gücünüzün
ortalamanın üzerinde olması gerek). Tek tek. Oturduğunuz koltuktan duvarın boyasına kadar, herşeyin
üretim sürecini, bu esnada kullanılan hammadeleri, enerji kaynaklarını, atıkları, herşeyi düşünün.
Tek tek.

İnsanın tüyleri ürperiyor değil mi?! Çevre felaketlerinden bahsediyoruz ve kendimiz, üretim süreçleri
ile bizzat bu felaketi oluşturan eşyaların tam göbeğinde yaşıyoruz. Onlara muhtacız. Onlarsız bir
hayat hayâl dahi edemiyoruz. Onları kullanarak, üreterek ve satarak hayatta kalabiliyoruz. Hepimiz,
farkında olarak ya da olmayarak, bir cinayete, doğanın öldürülmesine yardım ve yataklık yapıyoruz.

İğneyi kendimize batırmaya devam edelim: Sinemada ve TV'de kullanılan aletlerin üretimini düşünelim.
Sinema filmlerinin üretiminde doğaya zarar veren neler kullanılıyor acaba? TV kameralarının çipleri
üretilirken neler oluyor, bilen var mı? Ya da bizzat TV'ler üretilirken, hangi petrol ürünleri kullanılıyor? Ve
kullanmakta olduğunuz bu petrol ürününün hammadesinin (i.e. petrol!), Amerika'nın işgalinden sonra
Irak'tan gelmiş olma ihtimali var mı? (Bu çevreden çok politikayla ilgili oldu, ama "Büyük Resmi"
görmemize yardımcı olması açısından faydalı.)

***

Belki siz de "Ama ben bunları bilmek istemiyorum. Ben sadece senaryo yazmak, sonra meşhur
olmak, deli gibi para kazanmak istiyorum" diye düşünüyorsunuz. Rahat bir uyuşukluk içinde
hayatınızı sürmek, ılık çamur banyosu içinde devrile devrile keyif yapan bir manda gibi yaşamak
("gibi"ye dikkat) istiyor olabilirsiniz.

Ama size kötü haberlerim var! Çanlar sizin için çalıyor! Doğa ana, o ılık çamur banyosunu tamamen
kurutup, derinize binlerce iğne gibi batacak kuru topraktan bir örtüye çevirmeye kararlı. Sizi o rahat
uyuşukluktan uyandıracak.

Eğer yirmili ve otuzlu yaşlardaysanız, korkunç bir yaşlılık dönemi yaşayacaksınız. Daha ileri
yaştaysanız, biraz "şanslısınız" demektir, "Mad Max" ya da "Su Dünyası" tarzı bir geleceği görmeme
ihtimaliniz var. Ama çocuklarınız? Onların nasıl bir gezegende yaşayacaklarını hayal edebiliyor
musunuz? Ve dehşete kapılmıyor musunuz?

***

Bu yazıyı "Yazdım ve insanları uyardım, ben görevimi yerine getirdim" duygusuyla yazmadığımı
söylemeliyim. Bu yazıyı, mütemadiyen yaşadığım bir duyguyu paylaşmak için yazdım. Göz göre göre
gelen bir felaketi (örneğini 5-6 ay sonra hep beraber bu topraklarda göreceğimiz bir aşırı sıcak felaketini)
siz de görün, öngörün ve biraz korkun diye yazdım.

Korkunun ecele faydası yoktur, ama tedbir alınmasını sağlayarak eceli geciktirebilir.

49
Hiç korkmayan, ya aptaldır, ya cahildir, ya da deli!

posted by gezgin @ 1:11 AM 0 comments

Cuma, Ocak 19, 2007

HRANT DİNK CİNAYETİ

Genç bir adamın hayatının, daha büyük güçlerin politikaları doğrultusunda uluorta sona erdirilebildiği bir
dünyada yaşıyoruz. Dünya diyorum, zira yeryüzündeki hiçbir ülke -buna kendine "gelişmiş" diyen
barbarlar da dahil- bu saptamanın dışında kalmıyor ne yazık ki. Hatta belki en çok o ülkelerde
harcanabiliyorsunuz, bazı ırksal, dinsel, milli niteliklerinizle ortalamanın dışına çıkıyorsanız...

Bundan sonraki bir kaç gün, Hrant Dink'in politik duruşu, hakkında açılan davalar, Ermeni sorununa
yaklaşımı, öldürülmesinin bunlarla bağlantısı hakkında bir sürü şey okuyacaksınız. Neo-milliyetçiliğin nasıl
azdığını, toplumun geleceği için nasıl bir tehlike oluşturduğunu vs. duyacaksınız.

Bir süre sonra, bütün bu olanlar unutulacak. Yaklaşık 3 hafta sonra. Tekrar Hülya Avşar ve Bülent Ersoy'u
konuşmaya başlayacak insanlar. Bu, insanlarımızın duyarsızlığından değil, insan doğasının sıkıntılar,
dertler üzerinde çok durmak istememesinden kaynaklanacak. Hrant Dink de sadece öldüğü ile kalacak.

Bu tür cinayetlerde iki yaklaşım vardır: Bir, bu cinayeti en büyük olasılıkla kim işlemiş olabilir, buna
bakılır. Hrant Dink en çok kime rahatsızlık verdiyse, en çok kimde nefret uyandırdıysa, o grup cinayetle
ya da cinayete azmettirmekle suçlanacak.

İkinci yaklaşımda da, bu cinayetten son tahlilde en çok kimin faydalandığına bakılır. Bu Agatha Christie
yöntemidir. Hrant'ın ölümünde ilk şüpheli milliyetçiler olmakla birlikte, bu cinayetten en fazla milliyetçileri
köşeye sıkıştırmak isteyenler faydalanacak gibi görünüyor.

Geçtiğimiz bahar gerçekleşen Danıştay saldırısında, hükümet 2. yöntemi kullandı ve işlenen cinayet ile
kendilerinin karalanmaya çalıştığını iddia etti. Ama yapılan araştırma cinayetin arkasında derin devletin
olmadığı, bir meczubun, itikatları (ve "çok yetkili birilerinin" yaptığı dolduruşlar) nedeniyle bu cinayeti
işlediği ortaya çıktı.

Ama Türkiye, ikinci tür yaklaşımlarla açıklanabilecek cinayetlerle de doludur. Çeşitli güç odakları, ülkenin
gidişatı ile ilgili bir rüzgar estirmek istediklerinde, herhangi birini kolaylıkla ortadan kaldırırlar. Ve bu tür
cinayetler de çözümsüz kalır.

***

Bu cinayet sonrasında herkes bilinçaltında sakladığı korkularını bir süre dillendirecek, sonra eski hayatına
geri dönecek. Gerçekten üzülenler sadece Dink'in yakınları, akrabaları olacak. Ateş düştüğü yeri yakar
çünkü.

posted by gezgin @ 4:17 PM 2 comments

Çarşamba, Ocak 17, 2007

KURTLAR VADİSİ: TEKRARLANAN YANLIŞLAR!

(Bu yazıyı, aşağıdaki Jack vs Polat'ın devamı olarak da okuyabilirsiniz)

İyi adamlar ile kötü adamlar arasındaki farklardan burada biraz bahsetmek gerekiyor. Bir insanın
devlet memuru olması, ya da devlet adına çalışıyor olması, tek başına onu iyi adam yapmaz.
Devlet’in, çeşitli sorunlarla -burada suçlarla- mücadele yöntemlerini de benimsemiş olması gerekir.
Devlet, kötü adamlardan -mayfa, uyuşturucu satıcıları, hırsızlar vb.- farklı olarak, bu insanlarla mücadele
ederken asgari da olsa bir insaniyet gösterir. Yani amacı, kötü olarak nitelenen bu işleri yapanları
öldürerek ortadan kaldırmak değil, hapse atarak topluma zarar vermekten alıkoymaktır. İyiyi iyi
yapan budur. Yoksa, kötü ile kötünün yöntemlerini kullanarak mücadele etmek, onu kötü ile aynı düzeye
indirir. Devlet, bir ülke içerisindeki en büyük silahlı kuvvet olduğu için, böyle bir şeye tenezzül etmez,
etmemelidir. O devletin vatantaşlarının da devletlerinden beklediği, bu büyük gücün, bu küçük güç
odaklarını, asgari düzeyde şiddet uygulayarak etkisiz hale getirmesidir. Yani devlet, belirli bir
insaniyet, belirli bir ahlak sahibi bir kurumdur.

Peki Polat ve Kurtlar Vadisi ekibi öyle mi? Hayır! Yüz bin kere hayır! (Kaptırdık galiba :). Burada KGT

50
adlı bir örgüt, devlet adına, millet adına cinayetler işliyor. Bu, devletin iyi, ahlaklı, büyük olma vasfına
aykırı bir davranış. Uyuşturucu tacirlerinin çocuklarını uyuşturucuya alıştırmak, fuhuş
simsarlarının kızlarını devlete ait genelevlerde çalıştırmaktan farksız bir yaklaşım bu. Devlet
böyle bir şey yapmaz. Devlet demek prosedür demektir. Ve suçlarla mücadele prosedürü de suçu
işleyenleri gerekmedikçe -yani devlet güçlerine öldürme amaçlı olarak saldırmadıkça- öldürmemek,
sadece hareket alanlarını kısıtlamak, yani tutuklayıp hapse atmaktır.

Kurtlar Vadisi (KV) ekibi bu gerçeği tamamen göz ardı ediyor. Geçmişte yapılmış bazı hatalı
uygulamaları (bkz. Çatlı'nın ve diğerlerinin devlet tarafından istihdam edilmesi) baz alıyor, bunları
"doğru" ve "iyi" bir hareket gibi kabul ediyor, ve bunu, dramatik etki yaratmak için abartarak halka
sunuyor. Peki sonuç ne oluyor? Muazzam bir reyting, Türk TV tarihinde görülmeyen miktarlarda
oyunculara yapılan ödemeler, dehşet bir reklam geliri... Ve mafya tipi davranışı norm olarak kabul
eden ve çatır çatır şiddet uygulamaya başlayan binlerce genç!

Kurtlar Vadisinin senaryosunun özündeki bu sakatlık, dizinin özellikle gençler üzerindeki bu etkisine
bakılarak da anlaşılabilir. Diziyi izleyen insanlar, daha ahlaklı, daha doğru davranma eğilimi mi
gösteriyorlar, yoksa insaniyet dışı davranarak şiddet uygulamaya mı yöneliyorlar? Tabii ki ikincisi.
Demek ki dizi, yazanlar ne derse desin, olumsuz bir mesaj veriyor. (NLP'nin ilginç bir saptamasıdır bu:
mesaj, senin ne demek istediğin değil, karşındakinin ne anladığıdır!) Açık bir biçimde söylersek: KV,
insanların Jack Bauer gibi ahlaklı devlet memurları gibi davranmasını değil, ahlaksız mafya
babaları gibi davranmalarını özendiriyor. Ve izleyiciler de bu mesajı çok net alıyor. Ama
yazarlar/yapımcılar mesajın bu olduğunu farkında değiller, ya da görmek işlerine gelmiyor.

Dizinin en sonunda Polat’ın 300 küsür adamı öldürmekten beraat ettirilmesi ise, senaristlerin kendi
hatalarını örtme çabasının zirvesini oluşturuyor. Kendilerini bir biçimde, gerçek dışı bir mahkeme
sürecinin sonunda, aklamaya çalışıyorlar. Hiç kimse onlara, “Oğlum, devlet cinayet işlemez, en
fazla suçla mücadele sırasında nefs-i müdafaa kabilinden adam öldürür. Sen kasaplık
yapmışsın! Yürü kodese!” demiyor. Zira dese, senaristler dizi boyunca işledikleri hatayı itiraf etmiş
olacaklar. (Allah'ın bir savcısı da kalkıp "Kardeşim siz böyle bir mahkeme ile, Türk yargı sistemini yerin
dibine sokuyorsunuz, insanlara yanlış bilgiler veriyorsunuz, onlarda yanlış kanaatler uyandırıyorsunuz,
halkın yargıya olan güvenini ve inancını yaralıyorsunuz" deyip dava açmıyor!)

***

Şimdi dizinin 2. sezonunun reklamları ("teaser"ları) dönüyor. Ve ben her o spotu gördüğümde “Eyvah!”
diyorum, "Bu kez de şehit kanları üzerinden deli gibi para kazanacaklar!"

Batılıların en gıcık olduğum özelliklerinden biri, bir felaket yaşandıktan sonra (örn. Katrina Fırtınası), o
felakette hayatını kaybedenleri kısaca zikredip, ardından parasal kaybın ayrıntılı bir muhasebesini
yapmasıdır. Kurtlar Vadisi de aynen bunu yapıyor: Terörle mücadelede şu kadar insan öldü. Şu kadar
para harcandı. Bu parayla şu, şu, şu yapılırdı. Bu süreçte yakınlarını kaybedenlerin, bu rakamları
gördükçe herhalde ciğerleri yanıyordur, “Kaç baraj bana sevdiğimi geri getirir?!” diye. Lakin KV ekibinin
odağı, amacı belli: Yirmi senedir insanlarda terörden dolayı oluşan tepkiyi sömürmek. Tıpkı “KV
Irak” filminde, gururu -gereksiz yere- incinen halkımızın bu duygusunu sömürdükleri gibi.

Ne diyelim? Hayırlı sömürüler!

posted by gezgin @ 7:39 PM 3 comments

Salı, Ocak 16, 2007

"TEPKİ" - MCKEE NOTLARI - 08

Kahraman, hayatının dengesindeki olumlu ya da olumsuz değişikliğe, karakterine ve dünyasına uygun


bir biçimde tepki verir. Tepki vermeyi reddetmesi ise, minimalist NONPLOT'ların en pasif
kahramanlarında bile, çok uzun süremez. Çünkü hepimiz hayatımız üzerinde makul düzeyde bir
denetim sahibi olmak isteriz ve eğer bir olay bu denge ve kontrol duygumuzu kökten bozarsa, ne isteriz?
Kahramanımız da dahil, herhangi bir insan ne ister? Bu dengeyi yeniden kurmak ister.

Bu nedenle Tetikleyici Olay önce kahramanın hayatının dengesini bozar, sonra da onda bu dengeyi
yeniden kurma isteğini uyandırır. Bu ihtiyaçtan mütevellit - genelde hemen, bazen bir düşünce süreci
sonunda - kahraman bir Arzu Nesnesi düşünüp bulur. Bu Arzu Nesnesi, "fiziksel", "durumsal" ya da
"davranışsal" bir şeydir ve kahraman hayatını tekrar dengeye sokabilmek için bu şeyden mahrum
olduğunu ya da bu şeye ihtiyaç duyduğunu hissetmektedir.

Son olarak Tetikleyici olay kahramanı bu nesne ya da hedefi ele geçirmek için aktif bir arayışa

51
sevkeder. Ve bir çok hikaye ya da tür için bu yeterlidir: Bir olay kahramanın hayatının dengesini altüst
eder; kahramanda, hayatını düzeltmesi için gereken bir şeye karşı bir arzu uyandırır ve kahraman da
bu şeyin peşine düşer.

Ama en çok hayranlık duyduğumuz kahramanlarda, Tetikleyici Olay sadece bilinçli bir arzu uyandırmaz,
bilinçsiz bir arzu da uyandırır. Bu iki arzu birbiriyle çok şiddetli bir biçimde çatıştığı için bu karmaşık
karakterler son derece büyük acılar da çekerler. Kahraman bilinçli olarak ne istediğini zannederse
zannetsin, seyirciler kahramanın aslında bunun tam zıddını istediğini hissederler ya da fark ederler.

posted by gezgin @ 5:33 PM 0 comments

TETİKLEYİCİ OLAY - MCKEE NOTLARI - 7

Bir hikaye başladığında kahramanımız az çok dengeli bir hayat yaşamaktadır. Hayatında başarıları da
başarısızlıkları, olumlu ve olumsuz şeyler vardır. Ama kimin yoktur ki? Yine de hayatı nispeten onun
kontrolü altındadır.

Sonra aniden ya da kat'i bir biçimde, hayatının bu dengesini kökünden sarsan bir olay meydana gelir.
Kahramanının gerçekliğinin değer-yükünü olumluya ya da olumsuza doğru fırlatan bir olay meydana
gelir.

***

Bir çok durumda Tetikleyici Olay ("Inciting Incident") doğrudan kahramanın başına gelen ya da
kahramanın yarattığı tek bir olaydır. Bunun sonucunda kahramanımız hayatının artık iyi ya da kötü
yönde dengesiz bir duruma geçtiğini görür.

***

Çoğunlukla, Tetikleyici Olay'ın bir temel atması ("setup") ve sonuç alması ("payoff") vardır.

KAHRAMAN TETİKLEYİCİ OLAYA BİR TEPKİ VERMELİDİR

posted by gezgin @ 5:26 PM 0 comments

JACK vs. POLAT

Şiddet tek başına eleştirilecek bir şey değildir. Zira şiddet insanın doğasında vardır (bkz. Erich Fromm
"Sevgi ve Şiddetin Kaynağı"). Sorun, şiddetin ne amaçla, hangi motivle kullanıldığıdır.

24 dizisinde Jack Bauer tamamen iyi adamlar adına ve nefsi müdafaa olarak şiddeti kullanır. Polat
ise büyük oranda yanlış bir ahlaki öncüle dayanarak (düşmanın arasına sızmak ve onları, onların
yöntemlerini kullanarak yok etmek) keyfi denebilecek bir tarzda şiddet uyguluyor. Aradaki fark şiddetten
değil, şiddetin gerekçesinden kaynaklanıyor.Yoksa "Terminator" filmleri de deli gibi şiddet içeriyor,
ama iyiler sadece kendilerini savunuyorlar, kötüler de çıkarları için şiddet uyguluyor.

Seyirci bunları ayıramayacak kadar aptal değil. Hatta kötüyü kötü yapan temel niteliklerden biri haline
geliyor keyfi olarak şiddet uygulaması. Polat da bir çok durumda bu tarafa kayıyor, Jack Bauer'dan
farklı olarak.

Bu tür ayırımlara dikkat edin.

("24'ü Neden Seviyoruz" yazısına gelen bir eleştiriye yazdığım yanıt)

posted by gezgin @ 5:22 PM 0 comments

Cumartesi, Ocak 13, 2007

ALAN SOKAL VE TUNA ERDEM: "SALLAMANIN" DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

1996 yılında Alan Sokal adlı bir kuramsal fizikçi (New York Üniversitesi'nde prof.) "Social Text"
dergisine bir yazı gönderir. Yazı, "kuantum fiziğinin politika alanında da geçerli anlamları olduğu"
gibi aslında bilimsel hiçbir geçerliliği olmayan tezlerle doludur. Sokal'ın amacı derginin editörleri ile kafa
bulmak ve postmodernistlerin "herşey dilsel ve sosyal bir kurgudur" savıyla dalga geçmektir.
Kuantum fiziği hakkında hiçbir bilgisi olmayan zavallı dergi editörleri ise yazıyı büyük bir şevkle basarlar,
"Ne güzel, fizikçiler de bizim gibi düşünüyor" diyerek. Ne yazık ki yazının çıktığı gün, başka bir

52
dergide ("Lingua Franca") Sokal, "Social Text"e oynadığı oyunu anlatmaktadır! Bu olay zamanında
entellektüel dünyada büyük gürültü koparmıştı. Zaman zaman hâlâ bu olaya göndermede bulunulur.
(Olayla ilgili genel bir bilgiyi burada bulabilirsiniz).

***

Bu olayı neden hatırladım: Yeni sinema dergimiz "Empire"ın (bu arada hayırlı olsun diyeyim; bu derginin
orijinali benim en sevdiğim yabancı sinema dergisidir) Ocak 2007 sayısında Tuna Erdem'in "Ne Evet,
Ne Hayır!" adlı bir yazısı yayınlandı. Yazıyı okuyunca, bir noktada (hangi noktada olduğunu birazdan
anlatacağım) bu Sokal olayı hiç üşenmeden zihnimin 10 yıl öncesine ait arşivinden gün ışığına fırladı!
Sokal'ın "Social Text" ile kafa bulmak için yaptığı şeyi Tuna Erdem ciddi ciddi Empire'da yapıyordu, ve
yazar - ve editörler - bunun farkında bile değildi! Belki bir çok okur da ne denildiğini tam anlamadan,
"Evet ya, böyle olabilir" diye düşünmüştü. Yoksa gerçeğin farkında olan sadece ben mi vardım?! (En
korkunç ve iyi senaryo kalıplarından biri budur: gerçeği sadece kahraman(lar)ımız bilmektedir ve
başka kimse olayın farkında değildir / ona inanmaz. Örn: "Fakülte", "X-Files").

Tuna Erdem'in yazısında (sayfa 42-43) yaptığını özetle anlatayım: Tuna Erdem, hem "Takva" hem de
"Kader" filmlerinde kahramanların iki büyük değişim geçirdiğini, ve her iki filmin yönetmeninin de bu
değişim süreçlerini göstermek yerine "elipsis" (ki kelimenin Türkçe'si "eksiltileme"dir, dilbiliminde de
kullanılır, ve SANARİST okurları daha önceden duymuşlardır) denen bir yöntem kullanarak eski halden
yeni hale ani bir geçiş yaptığını söylüyor. Sonra da, bizim toplumsal hayatımızda da bu tür kopuşların
olduğunu söyleyerek, filmlerin bu anlarıyla toplumsal değişim tarzımız arasında bir paralellik kuruyor.
Aynen aktarıyorum:

"... Hal böyle olunca, sürecin atlanıp sonuca ışınlanmamıza neden olan, bir kopuşa, bir boşluğa denk
dürüşülen büyük değişimler de, sadece karakterleri değil, bu karakterlerin içinde yaşadıkları kültürü
yansıtır hale geliyor.

Peki nedir bu coğrafyada nefes alan kültürün, aniden bir kopuş gibi gelen, süreci atlanan, öncelikle ve
aslen görüntüde meydana gelen büyük dönüşüm ve değişimlerle ilişkisi? Bu sorunun cevabını vermek zor
olmasa gerek. İmparatorluktan Cumhuriyete, Doğu'dan Batı'ya, Arap harflerinden Latin alfabesine, festen
şapkaya, şeriattan laikliğe geçişlerimizle başlayan, demokrasiden darbeye, atlaya sıçraya ilerleyen yakın
tarihimizin tümünü "elipsis" kavramı etrafında yeniden yazmak mümkün zira."

(Kusura bakmayın, daha fazlasını yazamayacağım, dergiyi okuyun, sinirden mideme ağrılar girdi!)

***

Tuna Erdem burada iki büyük hata yapıyor.

Birincisi, adı geçen iki filmde de yönetmenlerin kullandığı eksiltileme yönteminin, "arada bir geçiş
süreci olmadığı" anlamına geldiğini zannetmesi. Hayır, yönetmenler elipsisi, arada geçiş süreci
olmadığını anlatmak için değil, geçişi anlatarak vakit kaybetmemek için ya da değişiklikteki tezatı
vurgulamak için kullanırlar.

Ki bu son amacı kendisi de yazının ilk bölümünde yakalıyor, ama daha sonra - belli ki çok hoşuna giden -
"tarihsel/sosyolojik dönüşüm tarzımız" savının desteklemek için görmezden geliyor. "Aslında geçiş
süreci diye bir şey vardır ve yönetmen bunu göstermemeyi tercih etmiştir" bilgisine bağlı kalsa, bizim
"İmparatorluk'tan Cumhuriyet'e sıçradığımız, vb." savları ile paralellik kuramayacak. Bu nedenle, kendi
bildiği ve biraz önce yazdığı şeyi terk edip, kurguda elipsisin, kişisel/toplumsal olaylarda geçiş sürecinin
olmaması (ya da çok kısa olması) ile benzerlik taşıdığını iddia ediyor ve yazısını bu harika "edebi ve
sosyolojik buluş" üzerine kuruyor.

Yani özetlersek, sinemada elipsis, "geçiş süreci var ama ben göstermiyorum" demektir. Tuna Erdem
ise bunu, "aniden, kopuş gibi gelen, süreci atlanan ... değişimler" olarak yorumluyor ve hiç
üşenmeden toplumumuzda böyle bir durum olduğunu ileri sürüp, sinemadaki olayla bu toplumsal
özelliğimiz arasında benzerlik kuruyor!

***

Ama bence daha vahim bir hatası daha var Tuna Hanımın: o da toplumsal dönüşüm ve değişimlerin
sıçramalı olduğu savı. Herhangi -herhangi!- bir tarih ya da sosyoloji öğrencisine bu savın doğru olup
olmadığına sorun. Kesinlikle "hayır" diyecektir! Toplumsal olaylar öyle pat diye olmaz. Her toplumsal
dönüşüm ve değişimin bir öncülü, bir hazırlık dönemi vardır.
Tuna Erdem'in kendi örneklerinin üzerinden gidelim:

53
* İmparatorluktan Cumhuriyet'e geçiş, 3. Selim ile başlayan yaklaşık yüz yıllık bir sürecin sonunda
gerçekleşmiştir. Sadece 1. ve 2. Meşrutiyet bile bunu kanıtlamaya yeter.

* Doğu'dan Batı'ya geçişimiz ise (yanlış hatırlamıyorsam İlber Ortaylı'nın savıydı) Selçuklu Türkleri'nin
1072'de Anadolu'ya girmesi ile başlamış bir süreçtir. Bu eğilimlerini ifade etmek isteyen Anadolu Türkleri
uzun süre Anadolu'ya "Rum" demişlerdir - kendilerini Roma'nın mirasçısı olarak gördüklerinden. (Ek bilgi:
"Mevlana Celaleddin Rumi"nin Rumi'si de buradan gelir. "Anadolulu Mevlana Celaleddin" demektir
aslında).

* Arap harflerinden Latin harflerine geçiş de, daha TC tarafından uygulamaya konmadan önce,
1910'larda Osmanlı aydınları arasında uzun uzadıya tartışılmış bir meseledir. İsteyen araştırsın.

* Demokrasiden darbeye geçişlerimiz de 5-10 yıllık "hazırlık" dönemleri sonucunda gerçekleşmiştir. 12


Eylül'ün bir "sıçrama" olduğunu iddia etmek, 70'lerin ikinci yarısında politik cinayetlerde ölen
insanlarımızı tamamen görmezden gelmektir.

***

Peki bu ne anlama geliyor?

Yazıyı, bütün entellektüel camiamızı "cehaletle" suçlamak için kullanmayacağım; neticede bilimsel bir
iddiası olmayan ticari bir dergide yayınlanmış, iddiasız bir yazı bu.

Asıl şuna dikkatinizi çekmek istiyorum:


Size söylenen herşeye hemen inanmayın - hangi dergide/kitapta yayınlanırsa yayınlansın, ya da söyleyen
kim olursa olsun. Ölçün, biçin, tartın, karşılaştırın, araştırın, hemen hüküm vermeyin, biraz bekletin,
soğutun... Sonra bir karara varın.

Bu gibi konularda doğru bir sonuca varmak için bilgili olmak ve bilimsel düşünce yöntemlerini
kullanabiliyor olmak gerekiyor. Mümkünse bu ikisini de edinin. Bunların birincisi ("bilgilenmek"),
kasmadan yapılması gereken, sonu olmayan ve aslında çok zevkli bir uğraştır. İkincisi ("bilimsel
düşünme yöntemi") ise bisiklete binmek gibi bir beceridir. Kısa sürede öğrenilen bir şeydir. Atla deve
değildir yani. Ama biraz fen bilimlerine girmeniz gerekebilir.

***

Bu sitedeki bilgileri de "kesin kural" olarak algılamayın. "Hımm, burada ilginç bir şeyler var, bir
deneyelim bakalım, olmazsa değiştiririz ya da başka bir yaklaşım deneriz" şeklinde kullanın.
Burada cahilane bir ukalalığı teşvik ediyor değilim. Sadece size sunulanları bir de kendi düşünce
eleklerinizden geçirin, ne çıkacak ona bakın, diyorum.

posted by gezgin @ 5:42 PM 1 comments

800 richest people - 800 millions of poor people

İngilizcesi olanlar için (bir ara Türkçesini de koyarım)

"I don't feel so proud as a human being today, as an adult. Me, I'm not proud of the [rest of the world]
either, it's not just me, it's not my fault. Idon't feel so good, I don't feel proud, to leave the world the
way we're leaving it to the 800 richest people in the world who have all the money to the 800 millions
of poor people. Something is wrong. I mean, c'mon. I'm not part of the 800 guys; I'm not part of the
800 million, but we cannot live like this. We're going through a catastrophe if we live like this. There's
billions of people who live with one dollar a day, and global warming and pollution. You feel
responsible, so you turn to who? You can talk to adults -- and there's better people than me who can
talk about it, because I'm not a specialist, I'm just a citizen -- or you can tell a story to a younger
audience to at least try to give them some feeling so that they can be better than us. " –

Luc Besson, on his motivations for making his new film Arthur and the Invisibles

posted by gezgin @ 5:34 PM 0 comments

54
Pazartesi, Ocak 08, 2007

"SEARCHING FOR LEVENT KIRCA"

Yazının başlığı, yakın zamanda çekilen bir başka filmden alıntı: "Searching For Debra Winger". Yanlış
hatırlamıyorsam Rosanne Arquette çekmişti, ve genel olarak, belirli bir yaşın üzerine çıkan kadınların
(örn. Debra Winger) Holywood'dan film teklifi almamasını eleştiriyordu. Holywood'da genel bir gençlik
faşizmi olduğunu vurguluyordu, özellikle de kadın oyuncular söz konusu olduğunda.

Türkiye'de böyle bir şeyin olduğunu söylemek pek mümkün değil. "Türkan Sultan"ın hâlâ film çektiği ve
başrol oynadığı bir ülkede böyle bir iddia asılsız olur. Bizde sürekli olarak "gençlerin önünün açılmasından"
bahsedilir, ki bu da sinemamızdaki "büyüğe hürmet" eğiliminin dışavurumlarından biridir.

***

Aslında yazının konusu oyuncular değil. Komedyenler (komedi oyuncuları ve yazarlar). Özellikle de siyasi
taşlama yapan komedyenler: örneğin Levent Kırca ve arkadaşları. Şimdi neredeler? Neden ortalıkta
yoklar? Daha önceleri ne yapıyorlardı, şimdi ne yapıyorlar?

80'lerde politik komedi olarak adlandırabileceğimiz bir eğilim vardı. O dönemde tek bir TV kanalı olduğu
ve bu kanal da devletin elinde olduğu için, bu tür komedi özel tiyatrolar eliyle yapılabiliyordu. Metin
Akpınar-Zeki Alasya ikilisinin başını çektiği bir tiyatroydu bu. Seksenlerin ikinci yarısında Ferhan Şensoy
bayrağı devraldı. Oyunları seyredenler ya da dinleyenler (şimdiki Cem Yılmaz CD'leri gibi o zaman Zeki-
Metin ya da Ferhan Şensoy kasetleri vardı), iktidara tiyatro yoluyla yapılan bu eleştiriler sayesinde biraz
rahatlıyordu. Neticede bir darbeden yeni çıkılmıştı ve insanlar üzerlerindeki baskıdan bir nebze olsun
kurtulabilmek için mizaha sarılıyordu. (Bu yıllar aynı zamanda Gırgır'ın en başarılı olduğu dönemdi).

Bu dönemin rengini, yetmişlerden artakalan politik bilincin oluşturduğunu düşünüyorum. Politika hâlâ
insanlar için çok önemliydi, herhangi bir eylemde bulunamasalar bile en azından zihinsel olarak bu
konuda hâlâ faaldiler.

Sonra?

Özal dönemi amacına ulaştı. Özal'ın yapmak istediği şey gerçekleşti, millete yaptığı aşı tuttu. İnsanları
politik doğrular peşinde koşmaktan vazgeçirip ortak bir amaç etrafında birleştirdi. Bu ortak amaç, "daha
fazla bireysel refah" idi. Artık hiçkimse toplumun geneli için belirli bir ideolojinin doğruluğunu savunmaz
oldu. Herkesin bir derdi vardı: Zengin olmak! Yetmişlerin sıkı politiklerinin apolitikliği seçip şirket sahibi
oldukları dönem bu dönemdir.

Zeki Alaysa-Metin Akpınar ve Ferhan Şensoy döneminin kapanıp "Mesaj kaygısız beyin fırtınası" Cem
Yılmaz'ın döneminin başladığı zaman bu zamandır. Artık insanlar için politika gündelik uğraşlarının önemli
bir parçası olmaktan çıkmıştı. Sendikaların ve sivil toplum kuruluşlarının kapatılması zaten ellerini kollarını
bağlamıştı. Onlar da doğal olarak işlerine güçlerine döndüler (buradaki "Öğrenilmiş Çaresizlik" hadisesini
başka bir yazıda ele alacağım). Ve etki edemeyeceği alanlar (yani politika) ile ilgili mizahı bırakıp,
gevşeten, eğlendiren, deli gibi güldüren ama sonuçta hemen hiçbir iz bırakmayan mizaha yöneldiler.
(Cem Yılmaz'ın aynı oyunu 10 sene oynaması nasıl açıklanabilir başka?).

İşte bu iki dönem arasındaki geçişte, Levent Kırca TV'de uzun soluklu bir program yaptı: "Olacak O Kadar
Televizyonu" (OOKT). (Aynı dönemde TV'de Ahmet Uğurlu da "Karşı Şov"u yapıyordu, ama Levent Kırca
kadar tuttuğu ya da etkili olduğu söylenemez). OOKT, gündelik olayları hicvediyor, hem siyasetçileri, hem
de günlük yaşamdaki sorunları işliyordu. "Ne sappladın lan kaffana!", "Atoteytıt pret" ve "Jet ski" gibi
klasikleri üretti. Bütün siyasetçilerle kıyasıya dalga geçti, onları eleştirdi. Her ne kadar skeçlerinin
sonunda mutlaka ders vermek istemesi, özellikle de son dönemde iyice kabak tadı verdi ise de, mizahın
toplumdaki en önemli görevlerinden birini -"farkındalık yaratmak"- yerine getirmeyi başarıyordu Levent
Kırca.

Sonra?

Levent Kırca ve OOKT ortadan kayboldu. Onun yerini (tam yerini denemez aslında ama, güldürme
fonksiyonunu diyelim) TV'de "Mükrimin Çıtır", tiyatroda da Cem Yılmaz aldı (bu ikisinin daha sonra "iş"
olarak da çok yakınlaşması ilginçtir). Artık insanlar politik eleştirilere değil, laf esprilerine gülmeye
başladılar sadece. Gülmece konusunda geldiğimiz son nokta, şu an itibariyle "Gaffur". Şu anda hiçbir TV
kanalında OOKT tarzında bir şey yapılmıyor. Hiçkimse iktidarı sert bir biçimde eleştirmiyor. (Bu aynı
zamanda Gırgır'ın satıldıktan sonra Avni olup, sonra Hıbır'a bölünüp, ardından önce Limon'u, sonra
Leman'ı doğurduğu, Leman'dan kaçan apolitiklerin de Penguen'i yarattığı, politik mizahın da bu dergilerin
sadece ilk üç sayfasına sıkıştığı dönemdir.)

55
Neden acaba?

• TV kanalları (ve genelde medya) iktidar ile çok sıkı bir ekonomik ilişki içinde olduğu için mi?
• İnsanlar politikadan bıkıp (ya da soğutulup) toplumun değil sadece kendilerinin hayat
standartlarını yükseltmeye yöneldiği için mi?
• Reyting sistemi, en sıradan seyircinin en bayağı zevkini yücelten bir sisteme dönüştüğü için mi?
• 80 ve sonrası doğumlular (darbe sonrası dönemde doğanlar) neredeyse tamamen apolitik ve tam
bir tüketici ruhunda insanlar oldukları ve artık tüketimin ana motoru haline geldikleri için mi?
(Çoğu artık evli ve iş sahibi).
• "San'atçılarımız" da (burada komedi oyuncuları ve yazarları kastediliyor) "sanat sanat içindir" mi
yoksa "sanat toplum içindir" mi tartışmasını "sanat para içindir" şeklinde çözdükleri için mi?
• Yoksa bunları hepsi mi?

Sebep her ne ise, şu anda toplum olarak çok önemli bir ruhsal besinin eksikliğini yaşıyoruz. Nasıl uzun
süre C vitamini almayanlarda iskorpit hastalığı ortaya çıkıyorsa, bizim de toplum olarak asgari bir politik-
mizaha ihtiyacımız var. Yeterli dozu almazsak, bazı toplumsal hastalıklar çıkabilir. Hatta belki çoktan çıktı
bile.

***

Not: Sakın bu yazıdan yola çıkarak, Levent Kırca'nın yaptığı gibi mesaj kaygısı ağır şeyler yazmaya
kalkmayın. O dönem sona erdi. Seyircinin bu tür programları istemediği OOKT'nin yayından kalkmasından
belli. Artık ne mesaj verecekseniz, bunu çok sıkı bir dramatik yapıya yedirerek vermek zorundasınız, aksi
takdirde zamanınıza ve enerjinize yazık olur, benden söylemesi.

posted by gezgin @ 6:04 PM 1 comments

YEŞİL TEST

Hayatta karşımıza çıkan insanları sürekli olarak ölçüp biçeriz. Kim olduklarını, neyi bilip neyi
bilmediklerini, yeteneklerini, karakter özelliklerini, aziz tuttukları değerleri öğrenmeye çalışır, bunlara
göre o kişileri kafamızda bir yere yerleştiririz, onların söylediklerini önemser ya da kaale almayız.

Bu büyük ölçüde bilinçdışı bir biçimde işleyen bir süreçtir. Yani bunun farkında değilizdir genelde. Ne
zaman ki vardığımız sonuçlarda bir çelişki, bir yanlışlık görürüz, o zaman "Aaa!" deriz "Ben onu hiç de
öyle biri olarak düşünmemiştim!"

***

Zaman içerisinde, insanların düşünce derinliklerini değerlendirirken kullanabileceğim çok basit bir kıstas
olduğunu fark ettim. Yani profesöründen çaycısına, kitap yazarından ev kadınına kadar herkesi
değerlendirirken kullanabileceğim bir kıstas olduğunu gördüm. Bu kıstas her defasında işe yarıyordu. Çok
sayıda denemeden sonra doğruluğundan emin oldum ve onu sizinle paylaşmaya karar verdim.

Lafı uzatmadan söyleyeyim: Bir kişinin düşüncelerinin gerçek değeri, gerçek derinliği ile ilgili en doğru ve
kestirme kıstas, o kişinin doğayla, çevreyle ilgili farkındalığıdır. Yani karşılaştığınız, görüştüğünüz,
tanıştığınız bir insanın derinliği, o kişinin çevre ("environment", doğa) ile ilgili farkındalığı ile doğru
orantılıdır.

Bir insan, ne kadar çok şey bildiğini iddia ederse etsin, eğitimi ne olursa olsun, toplum içerisinde ne kadar
yüksek bir pozisyonda olursa olsun, eğer genel düşünce sisteminde doğa ve çevre meseleleri önemli bir
yer tutmuyorsa, o kişinin düşüncelerini çok da önemsemeyebilirsiniz. Kendisi en iyi ihtimalle, lokal bir
aydındır, sadece belirli bir konuda bilgi ve görgü sahibidir, ve bu yüzden de sadece belirli bir çevreden
saygı görüyordur. Diğer alanlarda, hayatın nasıl işlediği, hayatı oluşturan unsurlar arasındaki görülür ve
görülmez ilişkiler hakkındaki bilgisi ya çok azdır, ya da hiç yoktur. Çevre hakkındaki farkındalık eksikliği,
bu yargıya varmamıza olanak tanır.

O kişinin ağzından "Tabi canım, doğa ve çevre meseleleri çok önemlidir" gibi yavan bir lakırdının
dökülmesi kâfi değildir. O kişinin genel olarak doğanın işleyişinin farkında olması ve şu anda sürmekte
olduğumuz yaşam tarzının doğanın çanına ot tıkamakta olduğunu bilmesi ve bu yüzden yüreğinin
sızlaması ve çocuklarının ve torunlarının kesinlikle cehennemî bir gelecekte yaşayacak olmasından dolayı
gerçek bir korku ve dehşet hissetmesi, ve mümkünse bunu engelleyecek bir biçimde hareket etmesi
gerekmektedir. Bu nitelikleri taşımayan bir insanın bilgisi ve becerisi, hangi alanda olursa olsun, topaldır,
eksiktir, ve hatta büyük bir ihtimalle bir şeylere zararlıdır.

56
***

Bu düşünce en çok ne zaman aklıma geliyor biliyor musunuz? Hani şu NTV'de bir ekonomi programı var,
şehir şehir dolaşıp o şehrin insanlarının önünde şaklabanlık yapan üç ahbap çavuş profesörler. Onları her
görüşümde ve ağızlarından damlayan ekonomik balları duyduğumda (bu ilginç bir ifade oldu), tüylerim
diken diken oluyor. "Acaba" diyorum kendi kendime "bu insanlar, savunuculuğunu yaptıkları ekonomik
sistemin -liberalizm- çevreye verdiği geri döndürülemez zararın farkındalar mı? Bu insanları çocukları ya
da torunları, onların şimdi savunduğu ekonominin ve üretim biçiminin çevreye verdiği zararlardan dolayı
çeşitli kanserlerin ve adı konulmamış hastalıkların pençesinde kıvranırken, bu beyfendiler ne
hissedecekler, ne yapacaklar?" ("Büyük bir ihtimalle göçmüş olurlar", diyeceksiniz. İşte, "reenkarnasyon"
inancı, böyle zamanlarda imdada yetişiyor. Bu tipler, o günlerde de tekrar doğmuş olurlarsa, görürler
Hanya'yı Konya'yı!).

***

"Bu konu neden bu kadar önemli?" diye sorabilirsiniz, "Ne alaka şimdi doğa?"

İçinde oturduğu ev yanarken yerdeki karıncaları seyreden ve bunlara bakarak düşüncelere dalan bir
filozof ya da bilim adamı düşünün. Böyle bir insandan kimseye hayır gelmez. Söyledikleri ne kadar
cafcaflı, ve karıncılarla ilgili ne kadar doğru gözlemler içerse de. Aklı başında bir insandan önce o evdeki
yangınla ilgili bir düşünce, hatta ve hatta acil bir eylem bekleriz. Eğer böyle bir düşünce ya da hareket
göstermiyorsa, onun için söyleyebileceğimiz tek şey "Vah zavallı!"dır.

Ne yazık ki üniversiteler, medya, politika bu tür adı konulmamış zavallılarla doludur. Herkes kendi
çıkarının peşinde koşmakla o kadar meşgul ki (neden aklıma hızla Orhan Pamuk geliyor?), bindikleri
geminin hem yanmakta hem de batmakta olduğunun farkında değiller (bkz. Titanik). Genç beyinlerin de,
saçları sakalları ağarmış, alkol-sigara eşliğinde memleket meselelerini düşünmekten beti benzi solmuş (!)
bu insanların sözlerini ciddiye alması, hatta bu insanları bir "değer" zannedip kendi davranışları için örnek
kabul etmesi ise tek kelimeyle üzülünecek bir durum.

***

Bu kıstası kullanarak, çeşitli ideolojileri de, doğa ve çevre ile ilgili olarak geçmişte ya da şimdi yaptıkları
ile ölçebilirsiniz.

Kapitalizmin (Amerika, İngiltere, Japonya, Avustralya, Kanada, Avrupa) bu konuda karnesinin sıfırlarla
dolu olduğu malum. Sosyalizmin de öyle. Sovyetler döneminde Rusya'nın çevreye ne kadar önem
verdiğini öğrenmek istiyorsanız, Karadeniz'deki kirlilik hakkında küçük bir araştırma yapın yeter -
Çernobil'i saymaya gerek duymuyorum. Çin'in şu aralar çevreye verdiği zararın da haddi hesabı yok (bkz.
"National Geographic Türkiye" - Mart 2004).

Bugün Referans gibi gazetelerde, CNBC-E gibi televizyon kanallarında ekonomik başarısı yere göğe
konulamayan ülkelerin hepsinin elleri, doğa katliamlarından dolayı kıpkırmızı kanla kaplı ve hiçbir su bu
kanı temizleyecek gibi durmuyor. Peki bu gazetelerin editörleri, bu TV kanallarının sahipleri, bunu
görmüyorlar mı? Görmüyor olmalılar. Aksi takdirde hem görüp hem bu yönde yayın yapmaları, düpedüz
sahtekarlık, iki yüzlülük, suçortaklığı olurdu, değil mi? (Allahım, ne kadar iyi niyetliyim!).

***

Bu konunun senaryo yazımıyla doğrudan bir ilgisi yok. Genel olarak hayata bakış açısının genişliği ile,
doğru perspektife sahip olmakla ilgisi var. Eh, bu bile yeterli bir sebep bence, bu yazının burada olması
için.

posted by gezgin @ 5:51 PM 1 comments

Perşembe, Ocak 04, 2007

GEZGİN ONLINE - EN AZINDAN BAZEN

Dikkat: Aşağıdaki yazıda "Tatil" adlı film hakkında biraz bilgi bulunmaktadır.

Tatilde yapılabilecek en makul şeylerden birini yaptım ve sinemaya gittim: "The Holiday". Yönetmen
Nancy Meyers, daha önce "Kadınlar Ne İster" ve "Something's Gotta Give"i (şu Jack Nicholson'lu
film) yönetmiş. Eh, oyuncular da sağlam olduğuna göre (Kate Winslet ve Jack Black oyunuyor, daha ne
isteyeyim), riski azdır, dedim.

57
Yanılmışım. Çatışmanın olmadığı bir filmin ne kadar sıkıcı olabileceğine dair çok güzel bir örnek.
Filmdeki karakterlerin birlikte olmasının önünde hemen hiçbir engel yok. Biz de iki saat boyunca
bu tipler neden bir araya gelmiyor diye merak ediyoruz. Film bitince de nedenini anlıyoruz: senaristin ve
yönetmenin beceriksizliğinden dolayı!

***

Filmi seyrederken bir anda aklıma bir fikir geldi: neden arada sırada Messenger'da online olup yazarlar
ve olası yazarlar ile yazarlık hakkında konuşmayayım, çözüm yöntemlerini paylaşmayayım, fikir
teatisinde bulunmayayım?

Bu fikir hoşuma gitti. Bir süre sonra bazı olası negatif sonuçlar aklıma geldi, ama hiçbiri önlenemeyecek
ya da bertaraf edilemeyecek şeyler değildi. Sadece senaryo yazımı hakkında konuşulacaktı, kişisel
bilgiler kesinlikle sorulmayacaktı, "Elimdeki senaryoyu X'e iletir misiniz?" tarzı talepler ışık hızıyla
reddedilecekti, laf fazla uzatılmayacaktı, ukalalık yapanlarla iletişimi sürdürmeye ne gerek vardı...

Neden olmasındı?

Bu nedenle aşağıdaki adresi aldım. Listeme eklenmek isteyen herkesi, kim olduklarına bakmadan ya da
bunu sormadan, istisnasız ekleyeceğim(Rahatsızlık verici olduğunu kanıtlayanları listeden silme
hakkımı elimden bulundurarak tabii). Umarım sonu iyi olur.

gezgingezdi@hotmail.com

Çok fazla online olan bir tip değilim. Genelde de mesai saatlerinden sonra internetteyimdir. Ama hiç
belli olmaz, bir bakın, belki oradayımdır m :) (Bu hotmail adresini maillerim için kullanmadığımı
hatırlatayım.)

(Bir anda en fazla üç kişi ile yazışabileceğimi biliyorum. Bu sayıyı aştığımız takdirde bazılarıyla sonra -
online - görüşmek üzere sözleşebiliriz. Messenger 7.5'un, karşı taraf online değilken de mesaj
gönderebildiğini unutmayın. Bu nedenle eğer hala o sürümü kullanmıyorsanız, indirin, yükleyin)

posted by gezgin @ 6:42 PM 3 comments

Perşembe, Aralık 28, 2006

SENELERRR! SENELERRR!

İyi sene nedir? Mutlu sene nedir? Nasıl olur? Mutlu bir sene geçirmek elimizde midir? Yoksa tamamen
kaderin kuklaları mıyız biz? Eğer öyleyse birine iyi bir sene dilemenin bir anlamı var mı? Bir sene
tamamen mutlu geçebilir mi? Hiç mi acı ya da sıkıntılı günümüz olmayacak? Olmayacaksa
mutlulukların anlamı kalır mı? Öyleyse birine mutlu sene dilerken aynı zamanda bazı sıkıntı ve acılar
da dilemek gerekir mi? Böyle bir dilek o kişiyle ilişkimizi nasıl etkiler? "Allah belanı versin!" aslında
bir iyi dilek olarak da yorumlanabilir mi bu bağlamda? Sıkıntılar ile mutluluklar arasında optimum bir
orantı var mıdır? Yüzde 30'a yüzde 70 mesela? Yoksa tersi mi? Bir mutluluğun büyük olabilmesi için
onun önünde ve sonunda bir sürü sıkıntı mı olması gerekiyor? Rembrandt'ın resimlerindeki ışığın,
ancak çok miktarda karanlık sayesinde belirgin bir hale gelebilmesi gibi? Çikolatanın sağladığı mutluluk
da mutluluk sayılır mı? Yoksa beyindeki zevk hormonlarının ancak bazı yollardan salgılanması mı
gerçek mutluluk olarak değerlendirilebilir?

Herkese mutlu seneler... Bu sene de ölmemeye çalışın... Yapılacak daha çok şey var :) ... Yılbaşında
alkoholu çok kaçırmayın... Böyle anlamsız koşullanmaların dışına çıkın... Akol ve eğlence sektörünün
dolduruşuna gelip bir kaç milyon beyin hücrenize kıymayın...

Kendinize iyi bakın...

İyi yıllar... İyi bayramlar... İyi tatiller...

posted by gezgin @ 5:46 PM 1 comments

58
Çarşamba, Aralık 20, 2006

HİKAYENİN GEÇTİĞİ DÜNYA - McKee Notları - 6

Hikayenin geçtiği "ortam"ı dönem, süre, mekan ve çatışma düzeyi açısından tanımladık. Bu dört boyut,
hikayenin dünyasının çerçevesini oluşturur. Ama orijinal, klişelerden uzak bir hikaye anlatmak için çok
sayıda yaratıcı seçenek bulabilmeniz (ilham alabilmeniz) gerekmektedir. Bunun için de bu çerçeveye
derinlik ve çok sayıda ayrıntı katmanız şarttır.

Aşağıda, bütün hikayeler ile ilgili olarak sorduğumuz genel sorular yer almaktadır. Bu soruların ötesinde
her hikaye, yazarın içgörü (kavrayış, "insight") arayışının doğurduğu kendi benzersiz soru listesini
oluşturur.

***

KARAKTERLERİM HAYATLARINI NASIL KAZANIYOR?

Hayatımızın üçte birini ya da daha fazlasını çalışarak geçiririz, ama çok az senaryoda insanları işlerini
yaparken görürüz. Bunun nedeni çok basittir: işlerin büyük bir bölümü sıkıcıdır. Belki o işi yapan kişi
sıkılmamaktadır, ama işi seyretmek sıkıcıdır.

Her avukat, polis ya da doktorun bildiği gibi, zamanlarının önemli bir bölümü, hemen hiçbir şeyi
değiştirmeyen rutin işler, raporlar ve toplantılar ile geçer. Bu da beklentinin sonuç ile bire bir eşleşmesinin
zirvesini oluşturur (yani beklenen her zaman meydana gelir ve bu da çok sıkıcıdır - gg). İşte bu nedenle
çeşitli mesleklerle bağlantılı film türlerinde ("janr") - mahkeme, suç, tıp - sadece işin (çalışmanın)
çözdüğünden daha fazla soruna neden olduğu anlara odaklanırız. Bununla beraber bir karakterin
dünyasına girebilmek için onun bir gününün 24 saatinin bütün yönlerini sorgulamalıyız. Sadece işlerini
değil nasıl eğlendiklerini, nasıl dua ettiklerini, nasıl seviştiklerini de.

DÜNYAMIN POLİTİKASI (GÜÇ DAĞILIMI) NEDİR?

Burada "politika" ile kastedilen ille de sağcı/solcu, Muhafazakar/Demokrat değildir. Kelimenin tam
karşılığıdır: güç. Politika, herhangi bir toplumdaki güç dağılımına verilen isimdir. İnsanlar ne zaman bir
şey yapmak için bir araya gelseler, her zaman güç dağılımında bir dengesizlik oluşur.

Şirketlerde, hastanelerde, dinlerde, devlet kurumlarında ve benzeri yerlerde, zirvede bulunan kişinin çok
büyük bir gücü vardır, en alttakilerin ise çok az gücü bulunur ya da hiç bulunmaz. Bu ikisinin
arasındakilerin ise biraz gücü vardır. Bir işçi nasıl güç kazanır ya da kaybeder? Eşitsizlikleri ortadan
kaldırmak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım, eşitlikçi kuramları ne kadar uygularsak uygulayalı, insan
toplulukları güç dağılımı açısından inatçı bir biçimde ve doğalarından gelen bir dürtü ile hiyerarşik olarak
yapılanırlar. Bir başka deyişle "politik" bir yapılanmaya girerler.

Sıradan bir aile hakkında yazarken bile o ailedeki güç dağılımını sorgulayın çünkü diğer bütün toplumsal
yapılar gibi aileler de politiktir (yani güç eşit olmayan bir biçimde dağılmıştır - gg). Bu aile acaba Baba'nın
çok daha etkili olduğu ataerkil bir aile midir? Baba evden ayrılınca güç anneye mi geçer? Peki o da dışarı
çıkınca, güç en büyük çocuğa mı transfer olur? Yoksa aileniz, annenin herşeyi yönettiği anaerkil bir aile
mi? Ya da aileniz çocuğun anne-babasına istediği herşeyi yaptırdığı modern bir aile mi?

Gönül ilişkileri de politiktir (yani güç dağılımı eşit değildir -gg). Eski bir çingene deyişi vardır: "Aşkını ilk
itiraf eden gücünü kaybeder." Yani "Seni seviyorum" diyen ilk kişi kaybetmiştir çünkü bunu duyan diğeri
bilmiş bir biçimde gülümser, kendisinin sevildiğini bilir, artık ilişkiyi o idare edecektir. Eğer şansınız varsa
bu iki sözcük mum ışığında, her iki kişi tarafından aynı anda söylenir. Eğer daha da şanslıysanız bunlar hiç
söylenmez ... yapılırlar!

DÜNYAMIN TÖRENLERİ (RİTÜELLERİ) NELERDİR?

Dünyanın her yerinde yaşam törenlerle (ritüel) doludur. Bu da bir tören değil mi? Ben bir kitap yazdım
(ben de bir site yazdım - gg:) ve siz de onu okuyorsunuz. Başka bir zaman ve yerde, bir ağacın altında
oturabilir ya da Sokrat ve öğrencileri gibi yürüyüşe çıkabiliriz. Hemen her faaliyet için bir ritüel
oluştururuz, bunlar sadece toplumsal törenler (seremoniler) değil, kendi özel özel törenlerimiz de olabilir.
Banyomdaki aynanın önünde yer alan sabun, tarak vb. banyo eşyalarımın yerini değiştirenin vay haline!

Karakterleriniz nasıl yemek yer? Yemek yemek dünyanın her yerinde çok farklı bir ritüeldir. Örneğin yakın
zamanda yapılan bir araştırmaya göre Amerikalıların yüzde 75 yemeklerini restoranda yemektedir. Eğer
aileniz evde yemek yiyorsa, bu belirli bir saatte yenen yemek için özel olarak giysilerini değiştiren bir aile
mi yoksa açık buzdolabından herkesin kendi yemeğini hazırladığı modern bir aile mi?

59
DÜNYAMDAKİ DEĞERLER NEDİR?

Karakterlerim neyi "iyi" (hayırlı), neyi "kötü" (şer) olarak kabul ediyorlar? Neyi "doğru" neyi "yanlış"
görüyorlar? Benim toplumumun (yani hikayenin geçtiği toplumun - gg) kanunları nelerdir? İyi/kötü,
doğru/yanlış ve yasal/yasadışı kavramlarının ille de birbirleri ile bağlantılı olması gerekmediğine dikkat
edin. Karakterlerim ne uğruna yaşamayı doğru buluyor? Neyin peşinden gidilmesini aptalca bir şey olarak
kabul ediyor? Hayatlarını ne için verirler?

HİKAYEMİN TÜRÜ (JANR) YA DA TÜRLER KARIŞIMI NEDİR?

Hikayemin tür (janr) gelenekleri nelerdir? Tıpkı ortamların yaptığı gibi türler de yazarı yaratıcı bir biçimde
sınırlarlar. Ama yazar bu sınırlamalara uyabilir de, onları zeki bir biçimde değiştirebilir de.

KARAKTERLERİMİN BİYOGRAFİSİ NEDİR?

Yaşam, doğdukları günden filmin açılış sahnesine kadar karakterleri nasıl şekillendirmiş?

HİKAYENİN ARDÖYKÜSÜ ("BACKSTORY") NEDİR?

Bu genelde yanlış anlaşılan bir deyimdir. Bu genelde yaşam öyküsü ya da biyografi demektir. Ardöykü
(terimi ben uydurdum - gg), karakterlerin hayatlarında meydana gelmiş ve yazarın hikayenin ileriki
bölümlerini üzerine kurabileceği önemli olaylar toplamıdır. (Yani ardöykü de aslında yaşam öyküsünün bir
parçasıdır, ama sadece filmde anlatılacak hikaye ile ilgili ÖNEMLİ olaylardır - gg).

KARAKTER DAĞILIMIM ("CAST DESIGN") NEDİR?

Bir sanat eserinde hiçbir şey kazara orada durmaz. Fikirler aklınıza bir anda gelebilir ama onları hikayenin
bütünü içine bilinçli ve yaratıcı bir biçimde örmeliyiz. Aklımıza gelen her karakterin hikayeye dalıp bir rol
oynamasına izin veremeyiz. Her karakter belirli bir amaç için hikayede bulunmalıdır, ve karakter
dağılımının birinci kuralı kutuplaşmadır ("polarization"). Hikayedeki çeşitli roller arasında, birbiriyle çatışan
ya da çelişen tavırlar ağı (şebekesi) öreriz.

Eğer ideal karakter dağılımımız oturup beraber akşam yemeği yeseydi ve bir şey olsaydı - bu şarabın
masaya dökülmesi ya da içlerinden birinin boşanacağını açıklaması olabilir - her karakter ayrı ve farklı bir
tepki verirdi. Karakterlerden hiçbiri aynı şekilde tepki vermezdi çünkü hiçbiri olaylara karşı aynı tavra
sahip olmazdı. Her karakterin kendine özgü bir yaşam görüşü olurdu ve onun tamamen farklı tepkisi onu
diğerlerinden ayırırdı.

Eğer hikayenizdeki iki karakter aynı tavra sahipse ve bir olaya aynı şekilde tepki veriyorsa, ya bu iki
karakteri birleştirip tek bir karakter haline getirmelisiniz ya da ikisinden birini hikayeden atmalısınız.
Karakterler aynı şekilde tepki verdiklerinde çatışma olasılığınızı en aza indirmiş olursunuz. Oysa yazarın
stratejisi, bu fırsatları en üst düzeye çıkarmak olmalıdır.

(McKee, STORY, sayfa 181-4)

posted by gezgin @ 7:04 PM 2 comments

İYİ SENARYOLAR TEPKİLERE ODAKLANIR - McKee Notları 5

Herhangi bir hikayedeki olayların çoğu aşağı yukarı beklenen şeylerdir. Tür gelenekleri itibariyle, "Aşk
Hikayesi"ndeki sevgililer tanışacaktır; "Gerilim" ("thriller") filmindeki dedektif bir suç ile
karşılaşacaktır; bir "Egitim hikayesi"nde ("Education Plot") kahramanın hayatı dibe vuracaktır. Bu
ve benzer eylemler dünyanın her yerindeki izleyiciler tarafından bilinir ve hatta beklenir.

Bunun sonucunda iyi hikayeler "ne" olduğundan çok bunun "kime" olduğuna, "neden" olduğuna ve
"nasıl" olduğuna odaklanır. Gerçekten de en zengin ve en tatmin edici hikayeler, bu olayların
insanlarda neden olduğu "tepkiler"e ve bu olaylar sonunda "öğrenilenlere" ("kazanılan
içgörülere"/"insights) odaklananlardır.

posted by gezgin @ 7:01 PM 0 comments

RİSK HAKKINDA - McKee Notları - 4

Hepimiz bir taraftan pastamızı yemek, diğer taraftan da pastamız eksilmesin isteriz. Diğer yandan, bir
tehlike anında, elde etmeyi ya da korumayı istediğimiz bir şey için, istediğimiz ya da sahip olduğumuz
bir şeyi tehlikeye atmak zorunda kalırız. Bu, hepimizin uzak durmak istediği bir ikilemdir.

60
İşte size bütün hikayelere uygulayabileceğiniz basit bir test. Hikaye ile ilgili olarak şunu sorun:
Tehlikede olan nedir? Eğer kahraman istediğini elde etmezse neyi kaybetme riski ile karşı karşıyadır?
Daha açık bir biçimde söylersek, eğer kahraman elde etmek istediği şeyi elde edemezse,
başına gelecek en kötü şey nedir?

Eğer bu soru cazip ("compelling") bir biçimde cevaplandırılamazsa, hikaye daha en temelinde
yanlış kurulmuş demektir. Örneğin, eğer bu sorunun cevabı "Eğer kahraman başarısız olursa,
yaşam eski haline döner" ise, bu hikayeyi anlatmaya değmez. Burada kahramanın istediği şeyin
aslında hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur, ve hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan ya da çok az olan
bir şeyi isteyen bir kahramanın hikayesi, "sıkıntı" kelimesinin bire bir karşılığıdır.

(Örneğin "Yıldız Savaşları" - Episod 4- filminde kahramanımız başarısız olursa bütün galaksi
İmparatorluğun egemenliğine girecektir. "Matrix"te Neo başarısız olursa makinalar kazanacak
ve bütün insanları köleleştirecektir. "Örümcek Adam 2"de Peter başarısız olursa Doktor Ahtapot
bütün şehri yok edecek bir deney daha yapacaktır, vb. Nacizane tavsiyem IMDB'nin tüm
zamanların en çok iş yapan filmler listesini
(http://www.imdb.com/boxoffice/alltimegross?region=world-wide) bu açıdan incelemeniz -
gg)

Hayat bize, herhangi bir insani isteğin değerinin, onu elde etme çabası sırasında girilen risk ile doğru
orantılı olduğunu öğretir. Bir şeyin değeri ne kadar yüksek ise, riski de o kadar yüksek olur. En
yüksek riski - hayatımızı, yaşamlarımızı, ruhlarımızı - gerektiren şeylere en yüksek değerleri
atfederiz.

(McKee, STORY, sayfa 149)

posted by gezgin @ 6:57 PM 0 comments

BOŞLUK - McKee Notları - 3

Hikaye, öznel ve nesnel dünyaların birbirine dokunduğu yerde doğar.

Kahraman, kendisinin ulaşamayacağı bir arzu nesnesini ister. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak belirli bir
eylemde bulunmayı tercih eder. Onu motive eden şey, bu eyleminin sonucunda dünyanın ona, arzu ettiği
şeyi elde etmesini sağlayacak biçimde tepki vereceğini düşünmesi ya da hissetmesidir. (Yani dünya ona
istediğini verecek diye düşündüğü için o eylemi tercih eder - gg). Kahramanın öznel bakış açısına göre
o, asgari, tutucu (durumu koruyucu) ama istediğini elde etmesini de sağlayacak bir eylemde
bulunmuştur.

Ama kahraman bu eylemde bulunur bulunmaz, kahramanın nesnel iç dünyası, kişisel ilişkileri ve dış
dünya veya bunların bir kombinasyonu, kahramanın tahmin ettiğinden daha güçlü ya da farklı bir
biçimde tepki verir.

Dünyadan gelen bu güçlü ya da farklı tepki kahramanı istediği şeyi elde etmekten alıkoyar, onu
arzuladığı şeyden daha da uzaklaştırır.

***

Gereklilik ("necessity") mutlak gerçektir. Gereklilik, biz eyleme geçtiğimizde aslında olan şeydir. Bu
gerçek de ancak ve ancak biz bir eyleme geçtiğimizde bilinebilir. Dünyanın bize vereceği tepki, o anda
bizim varoluşumuzun yegane gerçeğidir. Biz bu andan önce ne olacağını düşünmüş (sanmış, inanmış)
olursak olalım bizim gerçeğimiz dünyanın verdiği o tepkidir.

Gereklilik olması gereken ve aslında olan şeydir. Bizim olmasını umduğumuz şeyden farklıdır.

***

Gerçek hayatta karşımıza çıkan bu durum, kurguda da geçerlidir.

Nesnel bir gerçeklik (yani, dünyanın gerçekliği) kahramanın olasılık duygusu (yani "bu olabilir" dediği şey)
ile çeliştiğinde, kurgusal gerçeklikte aniden bir "boşluk" oluşur. Bu boşluk, öznel dünyalar ile nesnel
dünyaların, beklentiler ile sonuçların, kahramanın eylemden önce tasarladığı dünya ile
eylemden sonra karşılaştığı gerçek dünyanın çarpıştığı yerdir.

Gerçeklikteki boşluk meydana geldiğinde, hala istekli ve bir şeyler yapma yeteneği olan kahraman,

61
asgari ve tutucu (mevcut durumu koruyucu) bir çaba ile istediğini elde edemeyeceğini fark
eder. Kendisini toparlamalı ve bu boşluğu geçmek için ikinci bir eylemde bulunmalıdır. Bu ikinci
eylem, kahramanın en başta yapmak istemeyeceği türden bir eylemdir çünkü bu eylem daha
fazla irade gücü gerektirmektedir ve onu kendi yeteneklerinin (kapasitesinin) daha derinlerine
inmeye (yani, daha fazla güç kullanmaya) zorlamaktadır. Ama en önemlisi, bu ikinci eylem onu
RİSK'e atmaktadır. Şimdi, bir şeyler kazanmak için, bir şeyler kaybetmeyi göze almalıdır.

(McKee, STORY, sayfa 147-9, bazı bölümleri tarafımdan kırpılmış veya yorumlanmıştır - gg)

(Adam senaryo kuramı mı anlatıyor, derin felsefe mi yapıyor, belli değil yav!)

posted by gezgin @ 6:52 PM 0 comments

Pazar, Aralık 17, 2006

SAHİLİ TARAMAK

İyi film fikirlerinin sevdiğim yönü, çok bariz olmalarıdır - geriye dönülüp bakıldıklarında tabii ki. Örneğin
APOLLO 13'ü ele alalım. Hangi oyuncu o uzay giysilerinden birini giymek istemez ki? Kesin satar.
AHLAKSIZ TEKLİF - evlilik yemininizi bir milyon dolar için bozar mısınız? İlginç. Hey, ya bir AŞK
PERİSİ (CUPID) perisi, avlarından birine aşık olduğu için görevini yapamaz hale gelirse? Güzeel. Bu
filmlerin kendi değerlerinden bağımsız olarak baktığımızda, önermelerinin ("premise") bariz bir cazibesi
olduğunu görürüz.

Sanki Hollywood'daki binlerce insan, ellerinde büyüteçler, bir sonraki harika film fikrini bulmak için
sahili taramakta, karşılarına çıkan her kum taneciğini alıp evire çevire incelemekte. Sonra birisi
güneşin altında burunlarının dibinde duran parlak deniz kabuğuna işaret eder ve "Hey, bunu film
yapalım" diye bağırır. Siz de o muhteşem pembe ve beyaz burgulu deniz kabuğuna bakarsınız ve onu
ıskalamış olduğunuza inanamazsınız.

"İlginç Cazibe Unsuru" yazısında, film fikirleri hakkında düşünmenin farklı bir yönünü önermiştim.
İnsanları "cezbeden" bir fikir seçmenin önemini vurgulamıştım.
Peki ama bunu nasıl yapacaksınız?

Bu yazıda size elimden geldiğince yardımcı olacağım. Bence bu tür fikirlerin bazı ortak nitelikleri
bulunuyor. Ve bu ortak nitelikleri bilmek de onları bulmayı biraz daha kolaylaştırabilir.
Tıpkı o deniz kabuklarının yerini bulmak gibi.

İşte benim iyi, sağlam, Hollywood-tarzı satılabilir film düşüncesi ile ilgili son listem:

A. DAHA BÜYÜK BİR DÜNYANIN GÖZLER ÖNÜNE SERİLMESİ

Tematik olarak en iyi film fikirleri dünyayı, genelde düşünüldüğünden daha büyük, daha büyülü, daha
karmaşık bir yer olarak gösterir. Ya da hikaye, insan ruhunun genelde düşünüldüğünden daha büyük,
daha büyülü ve daha karmaşık olduğunu ortaya koyar (benim en sevdiğim tema - gg)

B. EVRENSELLİK

Birçok sağlam fikir bir biçimde hepimizin paylaştığı deneyimlerle - hatta yakından bildiğimiz
deyimlerle - ilgilidir. Örneğin yatağın altındaki canavar korkusu. Gençken hissettiğimiz BÜYÜK olma
arzusu.

Şimdi bunları bulmak genelde zordur çünkü a) o kadar ortalıktadırlar ki, görülemezler; ya da b) o
kadar barizdirler ki cılkı çıkana kadar yapılmışlardır.

C. KLASİK YANSIMALAR

Bir çok popüler film, Klasik Drama'nın temalarını kullanabilir, ya da bunlardan geliştirilebilirler.
Hikayenizde klasik temaların yansımalarını bulduğunuzda doğru iz üzerinde olduğunuz anlarsınız.
Örneğin BABE'e bakın - hem izleyiciler, hem de eleştirmenler beğendi. Bu filmde "Watership Down",
"Hayvan Çiftliği" "Grimm'in Peri Masalları", hatta "Rocky"den esintiler vardır. Bu film kimlik, kişinin
kendine verdiği değer, sınıf yapısı ve kader gibi konuları ele alıyor. Başrolünde konuşan bir
domuzun bulunduğu bir aile filmi için hiç de az şey değil.

62
D. BİR DURUMUN İMA EDİLMESİ

Genelde parlak film fikri bir durumu (hâli) anlatır, ve siz de o durumu çözerken II. ve III. Perdedeki
sekanslarınızı çözersiniz.

Örneğin New Yorklu bir polis kendisini Los Angeles'ta, otuz kişinin teröristler tarafından rehin tutulduğu
bir gökdelende sıkışıp kalmış halde bulur. Bu durumun çözülmesi de filmin sekanslarını meydana
getirir.

Bir başka örnek: kendisini EVDE TEK BAŞINA bulan bir çocuğun durumu; çocuk kendisini soygunculara
karşı savunmak zorundadır. Filmin sekansları daha fikir düzeyinde bile bellidir: çocuğun unutulması,
evdeki komik savunma, anne-babanın çocuğu kurtarmaya gelmesi.

E. SAHNE ARKASI

İzleyiciler az kişi tarafından bilinen şeyleri öğrenmekten hoşlanırlar. Bir filme gidip, çıkışta özel
bilgilerle donanmış olmak hoş bir deneyimdir. O filme gitmemiş insanlar o filme sahip değildir.
Örneğin "CANDIDATE" (ADAY) bize bir seçimi kazanmanın ardındaki hikayeyi gösterir. "BULL DURHAM"
da ikinci beyzbol liginin dünyasını anlatmaktadır. TOP GUN jet plotlarının eğitim merkezinde geçer.
Benzersiz ortamları ve konuları etkili bir biçimde kullanan diğer filmler de şunlardır: DOWNHILL RACER;
DELIVERANCE; ALIENS; WHO FRAMED ROGER RABBIT?
Bir çok iyi film bizi, normalde gidemeyeceğimiz yerlere (ve durumlara) götürmektedir. Eğer film
fikriniz sizi son derece güzel, ilginç bir yere götürüyorsa... ve daha sonra size o yerin perde arkasını,
gerçeğini gösteriyorsa... o film fikri muhtemelen çok iyidir.

F. İYİ ROLLER (İYİ ADLAR)

Çoğu zaman iyi bir film fikri, bir oyuncu için güzel bir rol anlamına gelir. Eğer Tom Hanks hikayenizi
okursa, ve balığa aşık olan adam rolünü oynamak istese, çok iyi durumdasınız demektir. Aynı zamanda
güçlü fikirler genelde basittirler, öyle ki sadece isimleri bile onları anlatmaya yeter: HAYALET AVCILARI,
BÜYÜK, GELECEĞE DÖNÜŞ, vb. Filminizin iyi bir adının olması son derece önemlidir - bu konuyu başka
bir yazıda uzunlamasına ele almak istiyorum.
Bazen film fikriniz, yerleşik bir türün belirli bir yönünü alıp tersine çevirmek olabilir ("...ama bu kez
hayaletler insanlardan şeytan çıkarıyorlar!"). Bazen bir türün (janr) tamamı, yeni film izleyicileri kuşağı
için, yeni fikirlerle baştan aşağı değişikliğe uğratılır. KUTSAL HAZİNE AVCILARI, BODY HEAT ve STAR
WARS bu kategoriye girmektedir.
Dikkat: Bu şekilde ilgi çekici bir fikir bulmak çok zordur, çok miktarda ihlamlı çalışma ve muazzam bir
yetenek gerektirir.

H. PARLAK FİKİR TEKRARLANAMAZ

Bilimkurgu yazarı Harlan Ellison iyi bir "parlak fikrin" en belirleyici özelliklerinden birinin, bir kere
yapıldıktan sonra, bu fikrin tamamen tanımlanmış ve araştırılmış olması, ve bu nedenle de bir daha
başkasının ele alınamaması olduğunu söylemişti.
SPLASH daha gelişim aşamasındayken bile başka yazarların uzun bir süre için denizkızı romansı
yapmasına engel olmuştu. Jan De Bont'un "TWISTER"ı bu yaz yapıma girdiğinde, Hollywood'da yapım
aşamasında olan 30 kadar hortum filmi kendini çöp kutusunda buldu.
(Aslında aynı temel fikre dayanan farklı filmler yapılabilir: "BIG", "VICE-VERSA", "LIKE FATHER, LIKE
SON", ve "EIGHTEEN AGAIN", örneğin -- ama anlaşılan bunun için hepsinin aynı anda yapılması
gerekiyor!).

I. BİLİNEN UNSURLAR

İyi film fikirleri genelde seyircinin bilgisi dahilinde olan unsurları kullanırlar.
Örneğin, kısa bir süre önce bir yazar bana bir fikrini anlatıyordu: "Büyülü baca perileri bir çocuğun en
sevdiği önlüğünü çalarlara ve kayıp Maypole ülkesine götürürler. Çocuk da bir bisiklete ters binerek bu
büyülü ülkeye gider ve önlüğünü geri alır."

Bu fikirde neyin yolunda gitmediğini anlamaya çalıştım. Ne de olsa Winnie the Pooh'da aynı derecede
fantastik unsurlar bulunuyordu; MARY POPPINS ve STAR WARS'da da öyle. Sonra olayı anladım: bu
unsurlardan hiçbiri benim zihnimde daha önce bulunmuyordu, bu da her bir unsur ile bağlantı kurmayı
güçleştiriyordu.

Perileri daha önce duymuştum, ama bacalarda yaşayanları değil. Ne zamandan beri çocuklar önlüklerine
aşık oluyorlar? Bu da benim deneyim sahamın dışında kalıyordu. Benzer bir biçimde "Kayıp Maypole
Ülkesi" ve "Ters Binilen Bisiklet" de bilinmeyen unsurlardı.

63
Buna karşılık, "YALANCI YALANCI" ("LIAR, LIAR") filmindeki unsurları tek tek ele alalım: bir çocuk
(bunu anlıyorum) doğumgününde bir dilekte bulunur (tamam): yalancı ve güvenilmez bir avukat olan
babası (bu da son derece inanılır bir şey) bir gün boyunca sadece doğruları söyleyecektir (hı-hı). Bu
unsurlardan herbiri son derece tanıdık, hepsi halihazırda zihnimde bulunuyorlar, film yapımcısı bunları
kolaylıkla kullanabilir. Bu nedenle bu fikir çok kolay bir biçimde pazarlanabilir, çünkü seyircide halihazırda
ulaşılabilecek bir fikir zaten bulunmaktadır. (Yöneticiler, hem yeni ve farklı, hem de denemiş ve
kanıtlanmış bir şey istediklerini söylerken bunu kastediyor olabilirler).

Bu nitelikleri bilmek umarım sizin bir sonraki büyük film fikrini bulmanıza yardımcı olur. Eğer yukarıdaki
kriterlerin çoğuna ya da hepsine uyan bir fikriniz varsa, doğru yoldasınız demektir.
Eğer biraz çabalamanıza rağmen hala memnun olduğunuz bir fikir bulamadıysanız, şu numaraları da
deneyebilirsiniz:

1. Okuyun. Cidden. Hem de çok, ama çok okuyun. Okumak bir tür (janr) hakkında çok miktarda bilgi
edinmenizi sağlar. Ve sizin belirli bir türde çeşitlemelere - daha önce yapılmamış çeşitlemelere - gitmenizi
sağlayacak olan şey, bu bilgilerdir. Okumak sizin şunu da yapmanıza neden olabilir:

2. Hikayelerin yayın hakkını satın alın. Bu son derece bariz görünüyor ama genelde göz ardı edilen
bir yöntem. Eğer bir filme dönüştürülebilecek bir kitap ya da makaleye rastlarsanız, kendinizi dünyadaki
hevesli senaristlerin %95'inden ayırdınız demektir. Sadece bunu yapmak için bile değer. Eğer fikriniz
kendisini bir kitap olarak kanıtladıysa, stüdyoların kendilerini daha rahat hissettiğini unutmayın.

3. Farklı türleri (janr) karıştırın. Çok başarılı bir drama olan "X-Files"ı alın ve bunu bir komedi olarak
düşünün, ortaya, Barry Sonnenfeld tarafından yönetinen "Men In Black" tarzında bir şey çıkar.

4. Ortamları değiştirin/güncelleştirin. "OUTLAND", uzayda geçen bir "Kahraman Şerif"ti ("HIGH


NOON" - tavsiye ederim, bulun, seyredin - gg). Steve Martin'in "Roxanne"ı da "Cyrano" hikayesinin
harika bir yeniden anlatımıydı. Eğer o yapabiliyorsa, siz de yapabilirsiniz.

5. Fikrinizi son sınırına kadar zorlayın. Bir çok senarist yarım bir fikir bulur ve sonra orada durur.
110. sayfada biten bir çok senaryonun aslında 35. sayfada bitmesi gerekmektedir. Çünkü senaryoda var
olan hikaye miktarı aslında orada bitmektedir, sadece geri kalan sayfaları doldurmak için uzatılmıştır. 110
sayfada anlattığınız hikayeyi 35 sayfada anlatmayı deneyin. Ama bu muhteşem bir 35 sayfa olacaktır!
Daha sonra aynı hızda yazmaya devam edin. Görünürdeki bitişin ötesine geçmek bazen inanılmaz bir
"sürpriz dönüş"e ("twist") neden olur.

6. Bebeklerinizi Öldürün. Bütün yazarların özellikle hoşlandıkları bazı fikirler vardır. Önemli olan bu
fikirlerden birine takılıp kalmamaktır. O lanet şeyi yazın ve sisteminizden atıp kurtulun. Eğer harikaysa,
hikaye satılacaktır, eğer değilse, bir sonrakine geçin. Eğer aynı sevgili fikri beş yıldır düzeltip durursanız,
o "kariyerinizi kurtaracak" fikri bulamazsınız.

7. Aşkla ve tutkuyla yazın. Ticari olduğunu düşündüğünüz şeyleri unutun. Neden hoşlanıyorsunuz?
Ne yapmayı, incelemeyi, düşünmeyi, konuşmayı seviyorsunuz? Bu ister mağara dalışı, model
trenler, travestilik ya da parçacık fiziği olsun, tutku duyduğunuz şey büyük bir olasılıkla en benzersiz
ve güçlü eserinize giden rehber olacaktır. İlginç bir biçimde bir projenin benzersiz, ticari olmayan
yönleri genelde o projeyi ticari açıdan başarılı yapan şey haline gelir.

Tamam. Sanırım bu kadarı başlangıç için yeter.

Şimdi. Gerçekten o büyük fikre sahip olduğunuzu, doğru yolu izlediğinizi nasıl bileceksiniz?
İşte size bir ipucu: diğer yazarlar sizin fikrinizi duyduklarınıda suratları asılıyorsa, ya da başka yazarlar
size bu hikayeyi birlikte yazmayı teklif ediyorsa, doğru yoldasınız demektir.

Bir başka ipucu: yapımcılar telefonlarınıza cevap verir.

Ve fikrinizin gerçekten iyi olduğunu bilmenizin en kesin yöntemi:

Senaryonuz satın alınır!

Kaynak: http://www.wordplayer.com yazan: Terry Rossio

(Terry Rossio'nun "Karayip Korsanları" filmlerinin - 3'ünün de - yazarlarından biri olduğunu söylemiş
miydim? Ayrıca "Define Gezegeni" "Shrek" "El Dorado Yolu" "Zorro'nun Maskesi" "Küçük Askerler"
"Godzilla" ve "Aladdin"i de yazmış kendisi. Boş adam değil yani ;) - gg)
posted by gezgin @ 3:40 AM 0 comments

64
Perşembe, Aralık 14, 2006

İLGİNÇ CAZİBE UNSURU ("STRANGE ATTACTOR")

Evet, işe koyulalım artık.

Bir senaryo yazarı ve acemi bir film yapımcısı olarak (bu yazının 1997'de yazıldığını hatırlatayım - gg)
insanlar bana senaryolar gönderir. Şehirdeki herkes gibi ben de bir sonraki harika senaryoyu bulmak,
bir sonraki büyük yeteneği keşfetmek isterim. Yüzlerce senaryo okumuş ve bunlar hakkında yorum
yazmış biri olarak, karşılaştığım en büyük sorunu söyleyeyim:

İyi bir fikrin ("concept") olmaması.

Çoğu zaman senarist, en iyi haliyle bile Hollywood'da satın alınmayan bir fikri seçmiş olur, daha en
başta.

Hayal kırıklığım gittikçe artar. Oturmuş, hem yapısı, hem karakterleri, hem diyaloğu, hem de
tasvirleri kabul edilebilir, hatta çok iyi olan bir senaryo okuyor olurum. Yine de içten içe, bu
senaryonun, bırakın çekilmeyi, hayatta satın alınmayacağını bilirim. Hayal kırıklığım genelde ikiye
katlanır, zira bunun neden satın alınmayacağını açıklamak son derece zordur. Tüm diyebildiğim, filmin
çıkış noktasını oluşturan fikirde bir şeylerin eksik olduğu olur. Ne gibi şeyler? Eskiden bunu
açıklayacak bir sözcük yoktu.

Ama artık var.

Bir sözcük uydurdum. Aslında fraktal geometriden bir sözcük grubu arakladım. Bu, sipariş üzerine
yazılmayan senaryoların çoğunun mahrum olduğu şey... İLGİNÇ CAZİBE UNSURU'ydu ("STRANGE
ATTRACTOR").

İlginç cazibe unsuru nedir, ve buna neden ihtiyaç duyarsınız?

Bu anlattıklarım kulağa aptalca geliyor, ama lütfen sabredin. "İlginç" ("benzersiz" anlamında) ile
"cazibe" ("çekici" anlamında) sözcüklerini yan yana koyarsanız, "ilginç cazibe unsuru"nu ya da "hem
benzersiz hem de çekici olan şey"i elde edersiniz.

Bu da şu anlama gelmektedir: filminizin temelini oluşturan fikir benzersiz - daha önce yapılmamış - bir
şey olmalıdır, aynı zamanda insanları kendisine "cezbetmelidir" (çekmelidir). Fikrinizde çekici,
heyecanlandırıcı, ve merak uyandırıcı bir yön olmalıdır. Bu şey öyle yenilikçi, o kadar cazip
olmalıdır ki Hollywood'daki insanları "neden bunu önce ben düşünmedim" diye başlarını taşlara
vurdurmalıdır. Başlarını o kadar sert vurmalıdırlar ki, bu fikri ilk önce siz bulduğunuz için size çuvalla
para vermeyi istemelidirler.

Buna bir "kanca" diyebilirsiniz, ya da bir numara, ya da beklenmedik hikaye dönüşü ("twist"). Hollywood
buna bazen parlak fikir ("high concept") de demektedir. Bu da bir ya da iki cümlede ifade edilebilen
film fikri anlamına gelir. İlginç cazibenin yerine parlak fikir de diyebilirsiniz, ama bence ilginç cazibe
unsuru daha iyi bir tanım. Kısa, basit bir film fikri, eğer insanları cezbetmiyorsa, neye yarar ki? Örneğin:

Haksız yere hapse atılmış bir adam davasıyla ilgili soruşturmayı hapishane hücresinden
yürütür.

Tamam, bu biraz ilgi çekici. Bu "parlak fikri" bir senaryo yazmak için kullanabilirsiniz. Bu senaryo da iyi
bir film için bir çıkış noktası oluşturabilir - ama burada çok sayıda şey, filmin nasıl çekildiğine bağlıdır.
Film en sonunda çekilse bile bu fikri seyirciye satmak zor olacaktır.

Bu yüzden stüdyo (yapımcı) bakış açısıyla bu "parlak fikir"in çok büyük bir heyecan oluşturması pek
muhtemel değildir... ya da yeni bir senaristi hemen film dünyasına sokmaz.

Bundan biraz daha iyi (tamamen ticari açıdan, yani Hollywood'a satış açısından iyi) olan bir başka fikir de
şu olabilirdi:

Haksız yere hapse düşen bir adam, astral projeksiyon (ruhun ölmeden, bilinçli olarak
bedenden ayrılması) yaparak hapishane hücresinden çıkmayı öğrenir; adını temize çıkarmak
için gerçek katilin yerini bulması gerekmektedir.

(Hey, en iyi senaryo fikirlerimi burada yayınlayacağımı düşünmediniz, değil mi?)

65
Ne kadar uyduruk gibi görünse de bu fikirde belirgin bir ilginç cazibe unsuru bulunmaktadır - bu da
astral projeksiyon yoluyla hapishaneyi terketme numarasıdır. Belki de bu film bir komedi olarak
işlenebilir, özgürlük ve sınırların üstesinden gelmekle ilgili hoş tematik ifadelere yer verilebilir. Sanırım
ne demek istediğimi anladınız, hem de yukarıdaki nispeten kötü örneğe rağmen. İşte size bazı daha iyi
örnekler:

* Genç bir adam kazara geçmişe gönderilir, burada annesiyle babasının birbirine aşık olmasını sağlamak
zorundadır, daha sonra da geleceğe dönmelidir.

* Eski medyumlardan oluşan bir grup araştırmacı, New York şehrinde hayalet avlama şirketi kurarlar.

* Bir savunma avukatı, müvekkiline aşık olur. Dava ilerledikçe, birlikte olduğu adamın masum mu yoksa
katil mi olduğundan emin olamaz.

* Kötü bir çocuk, yatağının altında bir canavar yakalar. Sonra karanlık bir dünyaya girer, burada kendisi
de neredeyse bir canavara dönüşür.

* Genç bir adam sevgilisine bir ayrılık mektubu yazar ve bunu expres kargo ile gönderir. Ama daha sonra
fikrini değiştirir ve mektubu bütün ülke boyunca takip eder, ve bu yolculuk sırasında birine aşık olur.

Bu fikirlerde bize "aha!" dedirten bir şeyler var. Bu fikirleri geliştirmenin ilginç durumlara yol açacağını
ve çekici dramalara neden olacağını hissediyoruz.

İyi bir cazibe unsuru tam da bunu yapmalıdır: insanları meraklandırmalı, onları kendisine
çekmelidir. En iyi ilginç cazibeler, insanlık hallerinin spesifik (kendine özgü), evrensel, ve
(mümkünse) daha önce hiç yapılmamış yönlerine eğilir.

Peki. Sanırım şimdi "bu gerçekten de gerekli mi?" diye düşünüyorsunuz? Bu adam ne zaman senaryo
yazmaktan bahsetmeye başlayacak. Şunun altını hemen çizmeliyim:

EVET BU ÇOK GEREKLİ.

Özellikle de ilk kez senaryo yazanlar için. Yapmak istediklerinizi bir düşünün. Şunları yapmak
istiyorsunuz:

- Bir yapımcının, ömrünün belki de üç yılını sizin projenizi gerçekleştirmek için harcamasını
sağlamaya,

- Yapım sürecindeki diğer insanların fikrinizi beğenmesini, ve her yıl aldıkları binlerce senaryo
arasından sizin senaryonuzu seçmesini sağlamaya,

- Bir yönetmenin, senaryonuzu, kariyeri boyunca yöneteceği az sayıdaki filmden biri olmaya
değer olduğunu düşünmesini sağlamaya,

- Bir stüdyo yöneticisinin bu filmi yaparak milyonlarca doları riske atmasını, sonra da bu filmi
tanıtmak için milyonlarca dolar harcamasını sağlamaya,

- Eleştirmenlerin, bu filmin, o sene yapılan diğer filmlerden daha iyi olduğunu düşünmesini
sağlamaya,

- Dünyanın dört bir tarafındaki insanların filminizi, belki de bir kaç defa, görmek için para
harcamasını, belki de bu filmi arkadaşlarına tavsiye etmelerini, hatta DVD'sini kiralamalarını
sağlamaya çalışıyorsunuz.

Bütün bunları yapabilmek için filminizin içinde bir cazibe unsuru bulunmasını sağlamanız iyi olur. Bunun
ne olduğunu tam olarak biliyorsunuz. Gördüğünüz zaman bunu hemen tanıyabilmeli ve ondan
bahsedebilmelisiniz, tıpkı karakterlerden, temadan ve olay örgüsünden hemen bahsedebildiğiniz gibi.

İlginç cazibe unsuru.

Size sipariş edilmeyen senaryonuzu ("spec script") bu unsur olmadan yazmaya başlamayın.

Bir sonraki yazıda, ilginç cazibe unsurunun nasıl bulunacağını göreceğiz.

Copyright 1997 Terry Rossio http://www.wordplayer.com/

66
posted by gezgin @ 7:04 PM 0 comments

Cuma, Aralık 08, 2006

"BİNBİR GECE" ve "MÜKRİMİN"

Bir haber (UçanKuş'tan):

“Binbir Gece” adlı dizi RTÜK'e yapılan şikayetler arasında liste başına yerleşti.

444 1 178 RTÜK İletişim Merkezi'ni arayan izleyiciler, dizinin toplumun manevi değerlerini yıprattığı
görüşünü dile getirdiler. Yoğun şikayetler üzerine diziyi incelemeye alan İzleme ve Değerlendirme Dairesi
'Binbir Gece'nin toplumun milli ve manevi değerlerine aykırı olduğuna dair bir rapor hazırlayarak Üst
Kurul'a sundu.

Raporun Üst Kurul üyeleri tarafından da onaylanması halinde diziye uyarı cezası verilecek. "

***

Bir başka haber:

Bir Demet Tiyatro 1. Haftasında genelde 5., AB grubunda 2. sırada reytinglerde. Bu (2.) hafta ise genelde
11., AB'de 6. olmuş.

Vaka incelemesi olarak dikkatinizi çekiyorum, "Ben demiştim" demek için değil (ki demiştim de hani!).
Ben bu kadar sessiz seyredilen bir komedi dizisi hatırlamıyorum. Şu anda Mükrimin abi eski bölümlerin
hafızalarda bıraktığı olumlu izlenimle alıyor bu reytingleri. Ama hatır(a) için bir dizi çok fazla
seyredilmez. Aşağıda bahsettiğim değişiklikleri yapmazsa TV kapısı Yılmaz Erdoğan'a bir süre için
kapanabilir. Yazık da olur.

posted by gezgin @ 7:44 PM 0 comments

BAKALIM NE OLACAK?!

Aşağıda "Kanca" ("Hook") konusunda iki önemli yazı var, dış kaynaklı. Bence çok önemli yazılar. Çünkü
dikkati, yazarların pek üzerinde durmadığı bir konuya çekiyor: senaryonun/hikayenin çıkış noktasına.
Truby amca da "Yazarların yüzde doksanı daha önerme ("premise") aşamasında çuvallıyor"
diyerek konunun önemine işaret ediyor. Bu konuda iki makale daha geliyor. Sonra başka bir konuya
geçeceğiz.

***

Sinemamız, üretim açısından bu sene bir patlama yapacak: Kırk küsür yerli film gösterime girecekmiş.
Ama filmler gişede başarılı mı olacak, yoksa patlayacak mı göreceğiz. Benim tahminim (bir iki şaşırtıcı
sonuç dışında) filmlerin genelinin başarısız olacağı yönünde - ve bunun nedeni de yüzde seksen senaryo
kaynaklı olacak. Ama Türk seyircisi yerli filme o kadar susamış durumda ki bu kötü filmlere bile giderek
sezon sonunda yerli filmlerin çok büyük gişe yaptığı zannını yaratacak.

Sonuçları anlamak için bu sitedeki yazıların yardımcı olacağını düşünüyorum. Sitenin sağ tarafında
"Archives" başlığının altında gördüğünüz linklerde çok önemli yazılar olduğunu bir kez daha hatırlatayım.

posted by gezgin @ 7:23 PM 0 comments

KANCA AVI

Genelde yapımcılardan, menejerlerde ve yazarların uğraşmak zorunda olduğu diğer insanlardan, hikaye
sunumlarında ya da senaryolarda daha fazla "kanca" olmasını istediklerini duyarsınız. Bir kancanın tam
olarak ne olduğu nadiren dile getirilir; sadece ondan bir tane istemektedirler, o kadar. Albert Brooks'un
"The Muse" filmindeki yazarın karşılaştığı türden bir sorundur bu: herkes ona "ışıltısını kaybettiğini"
söyler, ama adamcağız bunun ne olduğunu hiçbir şekilde anlayamaz. Ama açıklansın ya da açıklanmasın,
"kanca" kavramı kaçınılmaz bir şeye dönüşmektedir, tıpkı "Karakter Dönüşümü" ya da "Dönüş
Noktası" ("Plot Point") ya da "Parlak Fikir" gibi. Biz de bu nedenle bu kavramı açıklayıp
açıklayamayacağımıza bir bakalım dedik.

Kanca'ya bakmanın bir yolu da onu, hikayenizi harekete geçiren ve temel çatışmayı, eğlenceyi, ve
ilginçliği yaratan bir paradoks (ikilem), bir sürpriz, ya da atılan temeldeki ("set-up") beklentilerin

67
tersyüz edilmesi olarak görmektir. Bu uyumsuzluk ("discrepancy"), zıtlık, ya da farklılık
karakterinizin içinde olabilir, dışında olabilir, ya da bunların her ikisi de olabilir. Eğer içsel bir zıtlık varsa,
bunun nedeni karakterin, kendisiyle çatışmalı bir ilişki içinde olmasıdır, bu çatışma onun
muhakemesini (karar verme yeteneğini) de etkiler ve onun kişiliğinde, düzeltilmesi gereken bir kusura
dönüşür. Bir çok iyi karakterin kusurları bulunur çünkü onların varsayımlarını çarpıtan geçmiş yaşamları
vardır ve sınırlı bir yaşam ve kendini değerlendirme görüşü içinde saplanıp kalmışlardır. Bu da, karakterin
ayağına takılan ve hedefine ulaşmasına engel olan bir ahlaksızlığa (vice"), karakter bozukluğuna ya da
yanlış algılamalara neden olur. Bir çok film, kendisini yeterince tanımayan karakterler
hakkındadır. Neden? Çünkü bu durum gerçek hayatta da geçerlidir. Bu yüzden bu karakterlerin
mücadelelerine ve başarılarına gönülden katılırız çünkü onlar bizi, umutlarımızı, korkularımızı, ya da
hayallerimizi yansıtırlar.

İçsel çatışması olmayan karakterler (yan karakterler ve "gezgin melekler" - westernlerdeki ve


savaş filmlerindeki iyi adam kahramanlar gibi - hariç) ya ızdırap verecek ölçüde sıkıcıdır, ya da
inanılmayacak raddede tam, duygusal açıdan sağlam insanlardır. Bir çok hikaye, kendi başarılarının
önünde duran kusurlu insanlar hakkındadır. Bu insanların kusurları en azından kısmen elde etmek
istedikleri ya da ihtiyaç duydukları şeyi elde etmelerine mani olur.

Peki bu bilginin, "Kanca" ile ne ilgisi var? Kısa süre önce çok başarılı olan "Kadınlar Ne İster" (Mel
Gibson) filmini ele alalım. Bu filmde, yetenekli ama bencil ve duygusal olarak sağır olan kadın
düşkünü bir adam, kadınların ne düşündüğünü gerçekten duyabildiğini fark eder, ve bu düşünceleri
dinleme süreci içinde daha iyi bir insana dönüşür. Bu, zamanında son derece başarılı olan bir başka hit
filmin, "TOOTSIE"nin kancasına yapılan yeni bir yorumdur. "Tootsie"de de yetenekli ama bencil bir
adam aynı şeyi, bir kadın gibi giyinerek yapar. "Aşık Shakespeare"deki kanca/sürpriz, dünyanın en
büyük yazarını "yazar tıkanması" yaşarken görmemizdir: görmeyi umduğumuz hafif kel bilge adam
yerine, bize genç ve deneyimsiz bir Şekspir gösterilir. Bu Şekspir ancak olgunlaştıkça ve aşkın ne
olduğunu öğrendikçe yazabilecektir.

Birbiriyle taban tabana zıt iki karakteri zorunlu bir ilişki içine sokarak da bir KANCA yaratabilirsiniz:
"Tuhaf Çift"te ("The Odd Couple"), dünyanın en titiz insanı dünyanın en pasaklı insanı ile birlikte
yaşamak zorunda bırakılır. Her ikisi de kendi şeytanlarının (sorunları) yanı sıra bir de ev arkadaşının
şeytanları ile uğraşmak zorunda kalır. Temel "Uyumsuz arkadaş" hikayesi diyebileceğimiz "Cehennem
Silahı"nda Danny Glover'ın karakteri yaşamayı seven bir aile adamıdır, ortağı Mel Gibson'ın karakteri
ise intihar eğilimi olan dul kalmış bir polistir.

Bu zıtların çatışmasının sonucu genelde uzlaşma ve kendini bulma olur: biz, olduğumuzu sandığımız
kişi değilizdir; ihtiyaç duyduğumuzu sandığımız şeye ihtiyaç duymamaktayızdır aslında;
sevdiğimizi sandığımız kişiyi aslında sevmemekteyizdir; nefret ettiğimizi sandığımız kişiyi
aslında sevmekteyizdir; asıl ihtiyacımız özgüven iken dışarıdan birilerinin bize yardımcı
olmasını istemekteyizdir, vesaire...

Dışsal olarak da çatışma, karakterin içine düştüğü durumla da ilgili olmalıdır. İşin ilginç yanı "Kanca", en
çok bilinen hikaye yapılarından biri olan "sudan çıkmış balık"ta kendini çok bariz bir biçimde gösterir.
Bu hikaye yapısında bir karakter, onun aşina olduğu ortamlarla taban tabana zıt bir ortamın/durumun
içine konur. Eğer bu zıtlık ve çatışma potansiyeli yeterince komik, korkutucu ya da merak
uyandırıcı ise, "Kanca"nızı buldunuz demektir. Karakterinizi farklı bir yere götürebilirsiniz: "Coming to
America"da Afrikalı bir prens New York şehrine uyum göstermek zorundadır. Ama bu yolu denemek
zorunda değilsiniz. "Yalancı, Yalancı"nın kusurlu karakteri, bütün gün doğruyu söylemek zorunda olan
yalancı bir avukattır. Buradaki karakter fiziksel olarak farklı bir yerde olduğu için "sudan çıkmış balık" gibi
değildir; onun "balık"lığı, aynı mekan içinde farklı bir biçimde davranmak zorunda olmasından kaynaklanır
- bu şekilde de bildik olan şey bilinmeyene dönüşmüş olur.

Başka bazı örneklere bakalım. Yakın zamanlarda gösterilen "See Spot Run" filminin de güçlü bir kancası
var: öksüz ve yetim olarak büyümüş ve köpeklerden nefret eden bir postacı, çeşitli olaylar sonucu, çok
sevdiği kadının çocuğuna ve mafya tarafından ölüm listesine alınmış bir FBI köpeğine bakmak zorunda
kalır. Kahramanımız, hakkında hiç bilgi sahibi olmadığı iki şeyle uğraşmak zorundadır: çocuk ve köpek.
İşin içinde bir de artık kendisinin de peşine düşen mafya vardır. "Big Daddy"nin önermesi de buna
benzer bir şeydir: beceriksiz ve kaba bir bekar adam, kendisinin ahlaklı biri olduğunu kanıtlamak ve
rüyalarının kadınının kalbini kazanmak için bir çocuk evlat edinir. "Billy Elliot"ta bir çocuk dans etmenin
zevkine varır - ama ne yazık ki herkesin, dansın aptalca ve sadece kızlar için olduğunu düşündüğü bir
fabrika kasabasında yaşamaktadır. Bir süre sonra vizyona girecek olan "Courier" filmi de, bulunmak
istemeyen insanları bulup onlara paketlerini ulaştıran bir kurye hakkındadır.

Öyleyse "Kanca"nın önemli bir bölümünün, zıtların çatışmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Burada,
bildik olan bir şey, bilinmeyenle, kendi aslına ters düşen bir şeyle karşılaşır. Böylece hikâye yeni ve ilginç
bir hâl alır. İşin sırrı tam doğru karakteri ve ve o karakter için en doğru çeşilkiyi, sürprizli durumu ya da

68
ters yüz oluşu bulmaktır.

Burada dikkat etmeniz gereken bir şey var: eğer bu çelişkiyi hikayeniz içinde çok geç ortaya koyarsanız,
ki burada geç ile 10. sayfayı kastediyorum, okuyucunun ilgisini kaybetme riskiniz vardır. Ana karakterle
duygudaşlığı sağlamak için bu çelişkiyi - Kanca'yı - erkenden hikayenize sokmalısınız ve hikayeniz
ilerlemeye başlamalıdır, çünkü bu çelişki izleyiciye ya da okuyucuya şu soruyu sorduracaktır: "Bu
kahraman, elinde B yokken, A'dan C'ye nasıl gidecek acaba?"

Örneğin, eğer Rocky bu kadar baltaya sap olamamış bir tip ("loser") iken ve hocası onu spor salonundan
kovarken, Apollo'yu nasıl dövecektir? Yazar, bu durumu daha hikayenin ilk bir kaç sayfasında ortaya
koyarak, erkenden bir saldırı noktası oluşturuyor. Saldırı noktası, hikayenin merkezi çatışmasının ortaya
çıktığı ve hikayenin temel eyleminin kendisini açıkça belli ettiği yerdir. Bazı formüller bu saldırı noktasının
senaryonun yaklaşık olarak %10'unda gerçekleşmesi gerektiğini söyler - buna %10 kuralı denir. Ama
%10 bile hikayeye çok geç bir giriştir. İçinde zengin olasılıklar barındıran benzersiz bir çelişki ya da
"yanlış-mekan" ("dislocation") durumu eğer ilk bir kaç sayfada yer alırsa, senaryoyu okuyan kişi şöyle
yerinde bir doğrulur, dikkatini toparlar, ve onu senaryonuzun devamını okumaya sevk eden sorular sorar.

Şu konuda çok net olmamız gerek: Bazı çok iyi filmlerin hiç Kanca'sı yoktur. "Amerikan Güzeli" "Kaplan
ve Ejderha" "Children of Paradise" "Cesuryürek" ve "Fanny ve Alexander" kancasız klasiklerdir.
Ayrıca Kanca'nın, senaryonun yazım kalitesi ya da filmin kalitesiyle de bir ilgisi yoktur. Eğer kancaları
yeterince güçlü ise, çok berbat filmler bile gişede başarılı olabilir; bu tür filmler sanki icranın (çekimin)
kötülüğüne ya da oyuncu seçimi, yönetmenlik, hikaye değişikliği talepleri gibi. felaketlere karşı bir
bağışıklığa sahiptir. Bu fikirler "kendilerini sattırırlar". Sizin göreviniz de, eğer kabul ederseniz, böyle
bir kanca bulmak, ve daha sonra da klişelerden olabildiğince bağımsız bir biçimde, bütün insaniyet ve
özgürlüğünüzü kullanarak bu kanca etrafında bir hikaye oluşturmaktır. İşte bundan sonra senaryonuzu
satabilir ve filminizin çekilmesini beklemeye başlayabilirsiniz.

Yazanlar: William Missouri Downs ve Robin U. Russin

posted by gezgin @ 6:42 PM 0 comments

PARLAK FİKRİ FETHETMEK

Hollywood'da (sinema) ve New York'ta (edebiyat - tiyatro), "fikir" kraldır. Bir yazar ya da senarist
olarak başarılı olmak için, başarılı bir biçimde kurgulanmış bir romandan ya da güzel bir biçimde
yönetilmiş bir filmden daha fazlasına ihtiyacınız vardır. Hakkında konuşulacak, heyecan yaratacak, ve
doğru insanların kendisiyle ilgilenmesini sağlayacak bir fikre ihtiyaç duyarsınız. Çok iyi bir fikrin belirli bir
anatomisi ve yapısı vardır. Bir konuyu harika, bir başlığı ilgi çekici, bir fikri de heyecan verici yapan şey
de tanımlanabilir ve öğrenilebilir. Parlak Fikri ("High Concept" - bazı yazarlar "Hook" diyorlar buna -
gg) anlamak, bunu başarmanın anahtarıdır.

Peki PARLAK FİKİR nedir?

Basit bir biçimde ifade edersek parlak fikir, bir kaç sözcükle ifade edilebilen ve herkes tarafından kolayca
anlaşılabilen, merak uyandırıcı bir fikirdir. Texas eyaleti büyüklüğünde bir astroid dünyaya doğru hızla
yaklaşmaktadır. İşte bu parlak bir fikirdir. Herkes bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilir. Bu fikir
insanda bir duygusal tepki uyandırır ve sadece dokuz kelimeyle ifade edilen bu fikir ile izleyiciler filmin ne
hakkında olduğunu bilirler: Kıyamet.

Parlak bir fikir yaratmak için fikrinizi en güçlü ve öz (kısa, "concise") şeklinde formüle edebilme yeteneğini
gerektirir - fikrinizi olabildiğince kısa ve harika ("marvelous") yapabilmelisiniz. Ne kadar az sözcük
kullanırsanız, fikriniz o kadar parlak olur. Jack Nicholson Kurt Adam'dır (eski filmleri bilmeyenlere
hatırlatalım, J. Nicholson'ın böyle bir filmi var, tipi de cuk oturuyor. - gg). Film pek iyi olmadı, ama fikir
harikaydı - çok etkili bir parlak fikirdi.

Şimdi, bu parlak fikir düşüncesi, büyük film stüdyolarının sanatı boğmak ve kârlarını artırmak için
uydurdukları bir şey mi? Anlaşılan öyle. Peki bir kıymet-i harbiyesi var mı? Bence var. Jerry
Bruckheimer, James Cameron ve Steven Spielberg gibi son derece tantanalı, ticari filmler çekmek
istiyor olabilirsiniz, ya da "Altıncı His", "Ordinary People", ya da "Harry Potter" gibi ünlü hikayeleri
filme dönüştürmek istiyor olabilirsiniz. Bence her iki durumda da parlak fikir önemlidir.

Önce şunu söyleyeyim: fikrinizi, bir kaç kelimeyle ifade edilebilecek güçlü bir şeye indirgeyebilmek için,
hikayenizin ne olduğunu çok iyi bilmeniz gerekiyor. Bir başka deyişle, gerçek bir parlak fikir
yaratabilmek için, hikayenizin bütün yapısal unsurlarını çok iyi öğrenmekle kalmayıp, aynı zamanda
hikayenizin tam özüne de ulaşmanız gerekiyor.

69
İkinci olarak "parlak fikir", başkalarıyla kurduğunuz iletişimi son derece kolaylaştıran bir kestirme
çözümdür. Eğer projeniz büyük bir stüdyo ya da yayıncı tarafından satın alınacaksa ya da finanse
edilecekse, fikrinizin sadece merak uyandırıcı değil, aynı zamanda kısa da olması gerekir. Bu fikir,
stüdyonun emir-komuta zinciri içerisinde kolayca ilerleyebilmeli ve kendisini duyan herkesi, sizin
sunuşunuzu dinlemeye, senaryonuzu okumaya, ya da filminizi izlemeye istekli hale getirmelidir (Ama
fikrinizi bu mekanizmaya sokmadan önce noterden adınıza tasdik ettirmeyi sakın unutmayın - gg) .
Böylece bu insanlarlar fikrinizi dinleyip, senaryonuzu okuyup, filminizi seyrettikten sonra, bunu emir
komuta zincirindeki başkalarına anlatabilir ve onların merakını uyandırabilirler. Eğer bir fikrin anlatılması
ya da anlaşılması zor ise, bu emir-komuta zincirinde asla yukarılara doğru ilerleyemeyecektir. Tepedeki
insanlar bunu asla duyamayabilirler. Aradaki kademelerde (tercüme esnasında) kaybolup gidebilir.

Parlak fikir, sürecin hem başlangıcının hem de sonunun önemli bir bölümünü teşkil eder. Sürecin
başlangıcında fikir, hikayenizi yaratmanıza ve (yapımcıya/yayıncıya) satmanıza yardımcı olan güçlü bir
tohumdur. Sürecin sonunda ise hikayenizi pazarlamanız için kullanacağınız yüz haline gelir. Halkın,
kitabınızın kapağında ya da filminizin afişinde göreceği şey bu parlak fikirdir. Ve burada da görevinizi
çok az sayıda sözcükle gerçekleştirmek zorundasınızdır. Bu nedenle burada bahsettiğimiz şey, bu sürecin
her iki ucunda da işe yarayacaktır. Ve daha en başta, pazarlanabilir bir fikriniz olduğunu bilmek son
derece iyi bir şeydir.

Bu hedefinizi gerçekleştirmenizde size yardımcı olabilecek dört unsur vardır.

* BÜYÜLEYİCİ BİR KONU


* HARİKA BİR BAŞLIK/AD
* TETİKLEYİCİ OLAY, ki bu hikayenizin sorununu teşkil eder, ve
* OLTA, ki bu da hikayenizin benzersiz özelliğini ya da özel koşullarını ortaya koyar.

(DİKKAT: Burada, Hollywood'un "HOOK" -kanca- konusunda yaşadığı terminolojik bir karmaşaya tanık
oluyoruz. Bir çok yazar "kanca"yı "parlak fikir" - "high concept" - ile aynı anlamda kullanırken -ben de
bunlardanım- bazı yazarlar kancayı, hikayenin sadece en başında, seyircinin dikkatini hikayeye vermesini
sağlayan ilginç/çarpıcı olay olarak kullanmaktadır -bu makalenin yazarı da kancayı bu anlamda kullanıyor.
Bu nedenle siz bu makaleyi okurken "parlak fikir" ifadesinin yerine "kanca"yı koymalı, "hook/kanca"
yerine de "olta"yı koymalısınız. Hiçkimse size hayatın çok kolay olduğunu söylemedi, değil mi :) - gg)

BÜYÜLEYİCİ KONU nedir? Büyüleyici konu, adı üstünde, kendi başına bile merak uyandırıcı olan bir
konudur. Hikaye sadece konusuyle bile ilgilimizi çeker. Bu son derece önemlidir. Kısa bir süre önce bir
kitapçıya gitmiştim. İlk masanın önünden geçtim ve gözüme bir kitap takıldı. Sonra yirmi adım yürüdüm,
durdum, ve geri döndüm. Gözüme takılan kitabın başlığı şuydu: "Kleopatra'nın Gizli Günlükleri."
Dünyanın en ünlü aşıklarından birinin sırlarını öğrenme düşüncesi bana çok cazip gelmişti.

Geçmişte işe yaramış diğer konulardan bazıları nelerdir? İnsanın içine şeytan girmesi, para, cinsellik,
iktidar (güç), dinozorlar, UFOlar, skandal nitelikli aşk hikayeleri, seri katiller, uzaylılar,
klonlama, bir kazadan sonra hayatta kalanlar, sonsuz gençlik - böyle başka bir sürü konu
bulabileceğinizden eminim. Benim en hoşuma gidenlerden bazıları şunlar: adalet, ölümsüzlük, gizem,
ve mumyalar. Bana bir piramidin içinde geçen gizemli bir hikaye verin, ister İndiana Jones olsun, ister
Brendon Fraser ("Mumya"daki çocuk - gg), ya da Donald Duck (çizgifilm), hemen tüm dikkatimi
veririm. Karşı koyamam bile. Bu nedenle sizi ve ulaşmak istediğini seyircileri gerçektenden büyüleyecek
konular bulmanız son derece önemlidir. Her hal ve kârda, hikayenizin, kendi başına bile merak uyandırıcı
olan bir konuda olması işinizi çok kolaylaştırır. Büyüleyici konuyu bulmak, sizi, hikayenizin aslında ne
hakkında olduğunu keşfetmeye iten şeylerden biridir.

HARİKA BAŞLIK nedir? Harika bir başlık size hikayenin ne hakkında olduğunu - büyüleyici konuyu -
söylemekle kalmaz, aynı zamanda eserinizin türünü (janr) de belirtir, yani o türle bağlantılı olarak
iştahınızı kabartır. Bir gerilim, gizem, aşk hikayesi, macera vb. ile bağlantılı duyguları uyandırır. Bu
farklı türlerin her biri, farklı bir duygusal macera başlatır.

Büyü iyi bir konudur. Konusu büyü olan bir eser için "Merlin" iyi bir başlıktır (isimdir) çünkü Merlin bu
olayla bağlantılıdır. Kıyamet de bir başka popüler konudur. "Armageddon" da bu konu için iyi bir
başlıktır (Armageddon, İncil'de kıyameti anlatmak için kullanılan bir sözcüktür - gg). Bu sözcüğü duyar
duymaz eserin dünyanın sonu ve bu olayla bağlantılı olaylar ve duygular ile ilgili olduğunu anlarız.
Felaketler. "Titanik"ten daha iyi bir isim mi olur? Kayıp medeniyetler. "Atlantis" herşeyi anlatıyor.
Cinayet. İşte bu benim favorilerimden biri: "Kara Dul". Harika bir film değil ama harika bir isim.

Başka bazı güzel film adları: "Aşık Şekspir". Derhal ilgilenmeye başladım. "Mükemmel Cinayet" ("The
Perfect Murder"). Gördüm. "Altıncı His", "Roswell", "Acil Servis" ("ER"), "Kızları Öp", "Yıldız
Savaşları", "Gladyatör", "Jurassic Park", "Mumya", "Harry Potter ve Ateş Kadehi". Sanın aldım.

70
"Titanik", "Roswell", "Altıncı His" gibi sözcükler, belirli bir konudaki önemli olaylarla ilişkilendirilmiş
sözcüklerdir. Ve seyirciye, bu filmde hissetmeyi bekleyecekleri duyguları teşhis etmelerinde yardımcı olur.
(Bizden bir örnek "Çanakkale" olabilir - gg).

Harika bir başlık (isim) bulmak sizi konuyu ve türü (janr) - seyircier tarafından deneyimlenen duyguların
kaynağını - keşfetmeye zorlar. Eğer bir başlık (isim), önceden bilinmek istenen herşeyi söylüyorsa, o
zaman çok iyidir. Harika bir başlık bulduğunuzda, sizi bir keşif (REVELATION) gibi çarpar. Çok
heyecanlanırsınız. Çok iyi bir başlığınız ve büyüleyici bir konunuz varsa, yolun yarısını katettiniz demektir.

Üçüncü unsur, TETİKLEYİCİ OLAY'dır. Tetikleyici olay, sorunun başlangıcı ya da nedenidir. Eylemin
(aksiyonun) nedenidir. Hikayede, bu olay nedeniyle aksiyona geçilmesi gerekir.

• Teksas eyaleti büyüklüğündeki bir astroid dünyaya çarpmak üzeredir. Harekete geçilmelidir.
Astroidin yok edilmesi ya da yönünün değiştirilmesi gerekmektedir.
• Mahallede bir seri katil vardır. Harekete geçmek gerekmektedir. Adam yakalanmalıdır.
• Evin kapısının önüne bir bebek bırakılmıştır. Bebeğe bakılması gerekmektedir.
• İstilacı bir orduyla savaşılmalı ve ordu yenilmelidir.
• Patlayan bir volkandan kaçılması gerekmektedir.
• İnsan yiyen bir köpek balığının öldürülmesi gerekmektedir.
• Büyük bir yangının söndürülmesi gerekmektedir.
• Korkunç bir hastalık tedavi edilmelidir, vs.

Eğer bir konuda ŞİMDİ harekete geçilmesi gerekiyorsa, bunun tetikleyici bir olay olduğunu bilirsiniz -
yani bir sorun varsa ve bununla ilgili olarak yapılacak bir şey söz konusuysa. Tetikleyici olayın ne
olduğunu bulmak sizi, hikayenizin sunduğu sorun ile yüzleşmeye zorlar. Hikayeler sorunlar
hakkındadır. Bu bütün hikayelerin ön koşuludur. Elinizde bir sorun vardır ve bu sorun çözülür. Bu durum
(sorun) hikayenin olmazsa olmazlarındandır - o olmadan bir hikaye de olmaz. Hikaye ne kadar büyük
ya da küçük olursa olsun, bir soruna odaklanır. O hikayedeki herkes de bir biçimde bu olayla ilgili
(bağlantılı) olur. Ve hikayedeki herkesin yaptığı herşey bir biçimde bu olayın sonucunu etkiler. Bu
sorunun ortaya nasıl çıktığını ve nasıl çözülebileceğini göstermek, hikayenin ruhunu oluşturur.

OLTA, sorunun benzersiz bir yönüdür ve ilginç olasıklara işaret eder. Sorunu çevreleyen özel bir koşuldur
ve kaybedilecek şeyleri (ÖDÜL; "STAKES") ve ilgimizi artıran bir şeydir.

• Susan bir süpermarkette değil de Bermuda Şeytan Üçgeni'nde kaybolur.


• Yanardağın teki çölün ortasında değil şehrin göbeğinde patlar.
• Bir bebek sevecen bir bakıcının değil de üç bekar erkeğin kapısının önüne bırakılır.
• Bahtsız aşıklar bir kilisede değil de Titanik'te karşılaşırlar.
• Bir kadın kaçırıır ve kocası fidyeyi ödemeyi reddeder.
• Şeytan, ergenlik çağındaki bir kızın bedenine girer.

Kanca, tehtidi daha tehlikeli ve merak uyandırıcı yapan bir güçlüğe işaret eder. Öldüren Cazibe'de (Fatal
Attraction) başarılı bir avukat, sıradan bir "öteki kadın"la değil de güzel bir psikopatla evlilik dışı bir ilişki
yaşar.

Olta'yı bulmak sizi, hikayenizin benzersiz olan tarafıyla yüzleşmeye iter. Bu, hikayenizi taze yapan
benzersiz bir özelliktir. Sorunu saptar ve güçlüğü iyice vurgularsınız.

İşte o meşhur dört unsur bunlar: Büyüleyici bir konu, harika bir isim, tetikleyici olay ve olta.
Bunların hepsi bir kaç kelime ile ifade edilebilir. Eğer bir parlak bir fikir yaratacaksanız, bu dört unsurun
işinize çok yaradığını göreceksiniz.

Bu yazının ana fikri, bu unsurlardan faydalanarak son derece güçlü bir tohum üretebileceğinizdir. Bu
tohum sadece harika bir hikaye yaratmanıza yardımcı olmakla kalmayacak, aynı zamanda sürecin en
başında (yapımcıya) ve en sonunda (seyirciye) hikayenizi satmanızı da sağlayacaktır.

yazan: James Bonnet

posted by gezgin @ 6:37 PM 0 comments

71
Cuma, Aralık 01, 2006

"İYİLİK MERKEZİ"

Aşağıda, McKee'nin "Story" adlı kitabından bir bölümün çevirisi yer alıyor. Hikayenizin merkezine kimi ve
nasıl yerleştireceğinizi anlatan bir bölüm bu. Uzun süredir siteye koymak istiyordum. Kısmet bugüneymiş.

***

Hikaye başladığı zaman izleyici, bilinçli ya da içgüdüsel olarak, hikaye dünyasının ve karakterlerinin
değer-yüklü (iyilik, kötülük, güzellik, çirkinlik, yanlışlık, doğruluk vb. gibi değerler - gg) manzarasını
inceler. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, değerli olan şeyleri değersiz şeylerden ayırmaya çalışır. Seyirci
"İyilik Merkezi"ni arar. Bunu bir kere bulduktan sonra duygular ona doğru akar.

İyilik Merkezi'ni aramamızın nedeni, herbirimizin kendimizin iyi ve doğru (haklı) olduğunu düşünmesi ve
pozitif olanla özdeşleşmek istememizdir. Ruhumuzun ta derinliklerinde kendimizin kusurlu, belki de çok
kusurlu olduğunu biliriz, ama buna rağmen, bir biçimde, en azından kalbimizin iyi (doğru yerde) olduğunu
düşünürüz. En kötü insanlar bile kendilerinin iyi olduğuna inanırlar. Hitler kendisinin Avrupa'nın
kurtarıcısı olduğunu düşünüyordu.

İyilik Merkezine mutlaka kahraman ("protagonist") yerleştirilmelidir. Diğerleri de bunu paylaşabilir,


çünkü biz birden fazla karakter ile özdeşleşebiliriz, ama kahraman ile mutlaka
özdeşleşmeliyizdir/duygudaşlık kurmalıyızdır.

Bununla birlikte İyilik Merkezi ille de "hoşluk" ("niceness") anlamına gelmez. "İyi", ne olduğu kadar ne
olmadığı ile de tanımlanır. Seyircinin bakış açısına göre "iyi", olumsuzlukla ilişkili olarak ya da olumsuz bir
artzemine ("bacground") bakılarak belirlenen bir şeydir. "İyi olmadığı" düşünülen ya da hissedilen bir
evrene nazaran belirlenir.

BABA ("THE GODFATHER"): Bu filmde sadece Corleone ailesi kokuşmuş değildir, diğer mafya aileleri
de öyledir. Hatta polis ve hakimler bile rüşvete ve yolsuzluğa boğazlarına kadar batmıştır. Bu filmdeki
herkes ya bir canidir ya da bir cani ile akrabalığı vardır. Ama Corleonelerin olumlu bir özelliği vardır:
sadakat. Diğer mafya klanlarında herkes birbirini sırtından bıçaklamaktadır. BU da onları çok ama çok
kötü insanlar yapmaktadır. Baba'nın ailesinin sadakati ise onları "iyi" kötü insanlar yapmaktadır. Bu
olumlu özelliği fark ettiğimiz zaman, duygularımız ona doğru yönelir, ve kendimizi gangsterlerle bir
duygudaşlık içerisinde buluruz.

KUZULARIN SESSİZLİĞİ ("SILENCE OF THE LAMBS"): Romanın ve senaryonun yazarları Clarice'i


(Jodie Foster) olumlu odak noktasına yerleştirirler, ama Hannibal Lecter (Anthony Hopkins) etrafında da
ikinci bir İyilik Merkezi oluştururlar ve seyircinin duygularını ikisine doğru çekerler. İlk olarak Dr. Lecter'a
hayranlık uyandırıcı ve arzu edilen özellikler atfederler: çok büyük bir zeka, acı bir mizah duygusu,
centilmence bir cazibe, ve en önemlisi sakin bir kişilik. Bu kadar cehennemî bir dünyada yaşayan bir
insan nasıl bu kadar sakin ve nazik kalabilir diye merak ederiz.

Daha sonra yazarlar, bu nitelikleri başka zıt niteliklerle vurgulamak ("counterpoint") için Lecter'ın
etrafında zalim, sinik ("cynical") bir dünya kurarlar. Lecter'ın hapishane psikiatristi bir sadist ve şöhret
düşkünüdür. Gardiyanları gerizekalıdır. Hatta kafa karıştırıcı bir davada Lecter'ın yardımını isteyen FBI
bile ona yalan söyler, onu Carolina adasındaki açık cezaevine göndereceklerini söyleyerek kandırırlar.
Bir süre sonra şöyle düşünmeye başlarız: "Ne yapalım insan yiyorsa? Bundan daha kötü şeyler de var.
Şimdi aklıma gelmiyor ama..." Artık Lecter ile bir duygudaşlığa ("empathy") girmiş durumdayız. Şöyle
düşünürüz: "Eğer ben de yamyam bir psikopat olsaydım, tıpkı Lecter gibi olmak isterdim."

(Robert McKee, STORY, 347-9)

***

"Kurtlar Vadisi"nde neyin yanlış olduğunu anladınız mı? Eğer Polat'ı ve onun etrafındakileri "kahraman"
olarak sunarsanız, kendisine rol model (davranışları örnek alınacak kişi) arayan gençler de kaçınılmaz
olarak onun şiddet dolu davranışlarını taklit ederler. Bu, kaynattığınız zaman suyun buharlaşması,
attığınız taşın düşmesi kadar kaçınılmaz, doğal, inkar edilemez bir sosyo-psikolojik gerçektir. Bu da sizi,
eserin etkilerinden sorumlu kılar. "Ben diziyi yayınlarım, isteyen seyreder, isteyen seyretmez"
deyip bu bu sorumluluktan paçayı kurtaramazsınız. Hasta ruhlu ve kötü davranışlarda bulunan birilerini
cilalayıp beğenilir haline getirmek, gençleri önce bedava uyuşturucu ile bağımlı yapıp sonra onları suça
itmek kadar sizi sorumluluk altına sokar.

Polat'ı "doğru" bir biçimde sunmanın belki de tek yolu, onu hafif dengesiz biri olarak betimlemekti. Yani

72
Polat'ın kullandığı şiddet, ruhsal dengesizliğinin bir parçası olarak sunulsaydı ve devlet tarafından da bu
özelliği için seçilmiş olsaydı, o zaman seyirciler Polat'tan bu kadar etkilenmezdi. Bu ruhsal dengesizliği
sonucunda bazı masum insanları öldürse, ve bunlar için de cezalandırılsa, seyirci Polat'a bu kadar
tapmazdı. Ama öyle olmadı. Cilalana cilalana kahraman statüsüne yükseltilen Polat ve adamları bilinçli
olarak katliamlar yaptılar ve dizinin en sonunda da bütün bu yaptıkları yanlarına kaldı. Sonuçta çıkan
anlam da şu oldu: "İyi bir dava için kötü davranışlarda bulunabilirsiniz." ("Sonuca giden her yol
mübahtır"ın bir versiyonu). "İyi" olmanın, "hiçbir koşul altında kötü davranış sergilememek"
olduğunu düşünmeyen geniş kitleler de bu göz alıcı önermeye balıklama atladılar. Herkesin "iyi"si kendine
göre olduğu için, ortalık aniden "iyilerin savaşı"na döndü.

Tıpkı bir yazımda (Bkz. "KORSAN: MÜYAP, BSA VE NOTTINGHAM ŞERİFİ") belirttiğim gibi,
ürünlerinizi sunduğunuz toplumun ruhundaki bazı zaafları kaşıyorsanız, bazı iştahları ahlaksızca
kabartıyorsanız, ve bunu para için yapıyorsanız, bunun sonuçlarındaki (hırsızlık, şiddet, yaralama, ölüm)
sorumluluk payınızı göz ardı edemezsiniz.

posted by gezgin @ 7:10 PM 0 comments

Perşembe, Kasım 30, 2006

DEDİN Mİ, DEMEDİN Mİ?

Yazdığınız senaryonun son tahlilde "ne dediğine" dikkat edin. Kendinizi güzel bir hikayenin sarhoşluğu
içinde kaybederseniz, alt metin olarak çok zararlı ve tehlikeli mesajlar verdiğinizi fark edemeyebilirsiniz.
Hele yaptığınız iş bir biçimde yüksek reyting alıyorsa, ve görünürdeki (düz okumada ortaya çıkan) anlam
da hoş ise, bu hatanızı fark etmeyebilirsiniz, ya da önemsiz zannedebilirsiniz. Ama yanlış mesaj
Bağdat'tan döner, ve fatura eninde sonunda önünüze konur.

Ne demek istediğimi örneklerle anlatayım:

KURTLAR VADİSİ: Sahte bir kimlikle mafyaya sızan bir gizli servis elemanının mafyayı, yine mafya
yöntemlerini kullanarak çökertir.

GÖRÜNÜRDEKİ ANLAM: Genç bir gizli servis elemanı, kahramanca bir davranış sergileyerek, mafyaya
sızar ve yine onların yöntemlerini kullanarak büyük zararlar verir. Büyük başarı! ALKIŞ!

GİZLİ ANLAM: Kötülüğe kötülükle karşılık vereceksin. Şiddet kullanmak mübahtır, hatta sorunların
çözümünde en etkili ve İYİ yoldur. Düşmanlarınla, onların kullandığı yöntemlerle mücadele edeceksin. Bu
yöntemler ne kadar ahlaksız olursa olsun, fark etmez. Ne pahasına olursa olsun GÜÇLÜ olmak gerekir.
GÜÇ, en önemli erdemdir. Yasaldışı yollarla elde edilmesi ise sorun değildir.

SILA: Çocukluğunda ailesi tarafından şehirli bir aileye evlatlık verilen genç bir kız, Berdel edilerek zorla
evlendirildiği, hatta kendisine tecavüz eden ağaya aşık olur.

GÖRÜNÜRDEKİ ANLAM: Hayatta böyle şeyler oluyor.

GİZLİ ANLAM: Berdel (yani kayınbiraderler arası kızkardeş alışverişi) kötü bir şey değildir, hatta kabul
edilebilir bir şeydir. Onun için sesinizi kesin, dizinizi kırıp oturun, ey Türk kadınları!

BİNBİR GECE: Genç bir kadın, oğlunu ağır bir hastalıktan kurtarmak için, kendisine bir gecelik 150 bin
dolar teklif eden patronunun teklifini kabul eder.

GÖRÜNÜRDEKİ ANLAM: Ne yapsın kadıncağız?! Oğlu için büyük bir fedakarlık yapıyor. Analar evlatları
için herşeyi yaparlar, yapmalıdırlar!

GİZLİ ANLAM: Para karşılığı cinsellik meşrudur. Hele de güçlü bir gerekçeniz varsa.

***

Bir de ne dediğini bilen, düz okumaların yanı sıra alt metin okumalarına da dikkat eden bir başka örnek
verelim:

TERMINATOR 2: Çocuk John Connor, kendisini korumak için gelecekten gönderilen robota (Arnold)
insan öldürmeyi yasaklar. Hatta filmin en komik sahnelerinden biri bu konuşmanın geçtiği sahnedir. John
Connor ve Arnold bir otoparkta konuşmaktadır. Vakit gecedir.

John: Öyle kafana estiği gibi adam öldüremezsin.

73
Arnold: Neden? Ben Terminatör'üm.
John: Öldüremezsin dedim.
Arnold: Neden?
John: Öldüremezsin işte! Bu konuda bana güvenmelisin.

Başka bir sahnede, John ve Arnold akıl hastanesine girmeden hemen önce John robotu durdurur ve insan
öldüremeyeceğine dair yemin de ettirir! Ve bundan sonra hiçbir sahnede, filmin kahramanı (yani
özdeşleşilen şahsı) olan Arnold, tek kişiyi dahi öldürmez, bunun için özel bir çaba gösterir.

Oysa "Kurtlar Vadisi"nde, dizinin kahramanı (yani özdeşleşilen şahsı, yani davranışları örnek alınan
kişisi) çatır çatır adam öldürür. Ne de olsa kötü adam ya ölenler, öyleyse tetiğe asılmakta bir mahzur
yoktur. Henüz kişiliği yerleşmemiş, ahlaki değerleri oturmamış bir genç kuşak da, Polat kadar güçlü ve
karizmatik olmanın yolunun, insanlara sorumsuzca şiddet uygulamak olduğunu düşünür ve ona göre
hareket eder. Okullar genç Polatlarla dolar. Liselerde şiddet patlaması yaşanır.

"Sıla"da da dizinin kahramanı olan genç kız, zorla evlendirildiği, sonra kendisini döven ve ona tecavüz
eden zengin ve yakışıklı ağadan hoşlanıyor. Böylece "demek ki başlangıçta kötü gibi görünen olaylar
ileride düzelebilir. Sabretmek lazım. Genç bir kadının özgür seçiminin, karakterinin bir önemi yoktur.
İleride nasılsa evlendiği adamı sever" deniliyor.

"Binbir Gece"de de acil bir maddi sıkıntı karşısında genç bir annenin para karşılığında cinsel birlikteliğe
evet demesi anlatılıyor. Burada, izleyicilerin gözlerini kamaştıran ve gerçeği görmelerini engelleyen bir
unsur var: annelik! Anneler çocukları için herşeyi yaparlar. Peki, soralım öyleyse: kaç paraya kadar bir
başkasıyla yatmak mübahtır. Alt limit 150 bin dolar mı? 100 bin dolar olsaydı, yatması yanlış (kabul
edilmez) mı olacaktı? Ya 50 bin? Ya 10 bin? Ya 100 dolar. Çok acil olsa, kadının 100 dolar için yatması
mübah mı? Peki anne bir şekilde işsiz kalsa ve bu kez evine ekmek götüremeyecek duruma düşse, bu
durumda da bedenini cinsel araç olarak sunması kabul edilebilir bir şey midir? Neden olmasın? Ekmek de
hastalık tedavisi kadar elzem bir şey değil mi? Ya da okul gereçleri, oyuncaklar? (Herhalde bütün hayat
kadınları bu diziyi seyrederken çok gülüyorlardır, bizim her gün yaptığımız şeyi bu kadar büyük bir ahlaki
ikilem gibi sunuyorlar diye).

Çocukları hastanelerin kanser koğuşlarında yatan, geceleri gündüzlerine karışmış genç anneler diziyi
seyrederken ne düşünüyordur acaba? "Tüh ulan! Bu niye bizim aklımıza gelmedi?!" mi? Hiç sanmam.
Yine de onlara bir sormak lazım...

***

"Hey dostum, sen bu dizilerin reytingi kaç biliyor musun?!" diyebilirsiniz. Ben de size "biliyorum"
derim. Ama doğruyu yapıp yapmamanın, doğru sözü söyleyip söylememenin reytinge bağlanmasının,
özelde Türk televizyonculuğu, genelde de ahlaki hayatımız açısından çok vahim olduğunu da eklerim. Bazı
reytingler yapılmamalıdır, bazı paralar kazanılmamalıdır, bazı "başarılar" elde edilmemelidir. Doğru
olanı yapmak, bazen kaybetmeyi gerektirir. Ve tıpkı senaryo yazımında olduğu gibi gerçek hayatta da
karakterinizi, ne dediğiniz değil, zor koşullar altında yaptığınız seçimler belirler.

posted by gezgin @ 10:25 PM 4 comments

Çarşamba, Kasım 29, 2006

ANAKRONİSTİK BİR KAHRAMAN: MÜKREMİN ÇITIR

Açıkçası dizinin ilk bölümü, tanıtımlarının bende uyandırdığı beklentiden daha kötü çıktı: hemen hemen
sıfır dramatik olay, artı, bol bol eski usül ve artık güldürmeyen laf esprisi.
TV dünyası, Yılmaz Erdoğan'ın onu son bıraktığı yerde kalmadı, ilerledi, hem de bayağı ilerledi. Bu da,
ister inanın ister inanmayın, büyük ölçüde reyting canavarı sayesinde oldu. Diziler bu canavar sayesinde
kendilerini belirli bir disipline sokmak zorunda kaldılar, kendilerine nispeten yüksek bir çıta belirlediler.
Bu disipline uyamayanlar, TV tarihlerindeki yerlerini aldılar: "Çocuklar Duymasın"lar, Hamdi Alkanlar,
Levent Kırcalar, Şahan Gökbakarlar, Beyazıt Öztürkler, Cem Davranlar, Haluk Bilginerler...

Artık konserve kahkaha her türlü sitkomun ayrılmaz bir parçası (bkz. "Avrupa Yakası"). Batıda bile bunu
kullanmayan dizi sayısı çok az. (Ben bir tek "Scrubs"ı hatırlıyorum. Her repliği GERÇEKTEN komik olan
"Coupling"de bile kullanılıyordu) Yılmaz Erdoğan bu konuda kendine aşırı güvenmiş. Ya da seyircinin,
onun yokluğunda, yayınlanan diziler vasıtasıyla nasıl eğitildiğini görememiş. Avrupa Yakası gibi diziler
sayesinde seyirci artık - komik olsun, olmasın - her diyalogdan sonra kahkaha duymazsa, rahat
edemiyor. Eğer Yılmaz Erdoğan, dizisini reyting canavarına yem yapmak istemiyorsa, mutlaka konserve
kahkaha kullanmaya başlamak zorunda.
Ayrıca, ilk bölümün konusu da, ilk bölüme yakışmayacak kadar yavan: "Mükremin Çıtır nerede?"

74
Yani hiçbir çatışma yok, hiçbir dramatik durum yok, bu nedenle hiçbir hikaye (ilerleme) hissi yok.
Sadece "bu arada Mükrimin neler yaptı?"nın açıklanması. Onun dışında varsa yoksa insanların acayip -
buna komik değil acayip denir artık - konuşmaları. Oysa bir ilk bölümün, hele bir dönüş bölümünün
bomba gibi olmasını beklersiniz değil mi? Ama öyle değil. İnanın, dizi arasındaki 1 dakikalık Avrupa
Yakası tanıtımları, dizinin tamamından daha fazla kahkaha aldı benden.

***

Bir itiraf: Dizinin ilk reklam arasından sonra kanallarda gezerken, NTV'de İlber Ortaylı'ya takıldım
(Papa'nın ziyareti hakkında konuşuyordu), ve bir süre Mükremin'e geri dönemedim! Reklamlar bittikten
sonra bile! Anlayın artık!

***

Dizinin kaderini bence önümüzdeki 2-3 bölümü belirler. Eğer Yılmaz Erdoğan senaryoyu toparlamayı
başarır ve konserve kahkahaya başlarsa, şansı olur. Seyircinin sadakati diziyi bu haliyle 5 - 6 bölüm kadar
belki sürükleyebilir. Ama dizi bu şekilde güldürMEmeye devam ederse, Yılmaz Erdoğan'ın dizisi düşük
reytingden dolayı yayından kaldırılır.
Bu da çok ayıp olur ama Mükrimin Abi! Şşş!

posted by gezgin @ 2:07 AM 1 comments

Salı, Kasım 21, 2006

ROMANTİK KOMEDİNİN SIRLARI

Aşağıdaki yazıyı, Hollis Gillespie'nin "Modern Romantic Comedy" başlıklı yazısından


esinlenerek/alıntılayarak yazdım. Onda olmayan iki maddeyi ben ekledim. Ve film örneklerini de
geliştirdim.

1) MÜSTAKBEL AŞIKLAR EN BAŞTA BİRBİRLERİNE KARŞI DUYARSIZDIR / BİRBİRİNDEN


NEFRET EDER: Romantik komedi filmlerinde, genelde iki ana karakter vardır: bir kadın ve bir erkek
("Love Actually" gibi çok karakterli filmler istisna teşkil eder). Bu ikisi arasında, kendileri dışında
herkesin fark ettiği bir cazibe bulunur. Bazı dış (ya da iç) sebeplerden dolayı bu ikisi, en başta romantik
açıdan birbirleriyle ilgilenmezler. Film başladığı anda mutsuz oldukları (ya da nedenin bilmedikleri bir
şeyden dolayı tam olarak mutlu olmadıkları) birer ilişkileri olabilir (örn. "Sleepless in Seattle", "You've
Got Mail").

Hatta bazen birbirlerinden nefret bile edebilirler. "You've Got Mail" buna iyi bir örnektir: Meg Ryan ve
Tom Hanks birbirlerinin ticari rakipleridir. Birbilerine diş bilemektedirler. Meg, Tom'un işini baltalamak için
yürüyüşler düzenler, TV'de konuşmalar yapar, vs. Tom da açtığı büyük ve cazip kitap mağazası ile Meg'in
işini fena halde baltalar.

Birbirinden nefret eden aşıklara en iyi örnek "When Harry Met Sally"dir (1989). Hikayenin en başında
Meg Ryan ile Billy Crystal beraber seyahat etmek zorunda kalırlar. Ve bu seyahat sırasında Meg, kadın ve
erkek hakkındaki görüşlerinden ve bazı itici davranışlarından dolayı Billy'den nefret eder.

Duyarsızlık ya da farkında olmama durumuna örnek olarak "Notting Hill" verilebilir: Julia Roberts Hugh
Grant'ten tamamen habersizdir, Hugh ise Julia'nın bambaşka bir alemde yaşadığını düşünmektedir.

2) İLGİNÇ BİR ARAYA GELİŞ: Daha sonra hikayenin baş karakterleri ilginç bir biçimde bir araya
gelirler. Zaten aslında filmin en başından beri romantik bir arayış ya da açlık (bunun farkında olabilirler
de olmayabilirler de) içinde oldukları için bu son derece kolay olur. Ama yazar bu birleşmeyi ne kadar
benzersiz ve ilginç bir biçimde yaparsa, hikaye izleyiciyi o kadar derinden etkiler

Örneğin "Notting Hill"de önce Julia, Hugh'ın dükkanına girer ve bir kitap alır. Aralarında bir hoşlaşma
olur ama bu bir ilişki başlatmaya yetmez. Daha sonra aynı gün Hugh, elindeki portakal suyu dolu bardağı,
kazara Julia'nın üzerine döker. Julia başta çok kızar ama Hugh'un, üstünü değiştirmek için kendi evini
kullanma teklifini kabul eder. Hugh'un evinde üzerini değiştiren Julia evden çıkar, ama bir çantasını
unuttuğu için tekrar döner. İşte bu ikinci gelişte Julia kendine hakim olamaz ve bu yakışıklı genci öper. Bir
ilişkinin başladığı artık kesindir.

"Pretty Woman"da da kahramanlarımız, bir adres sorma bahanesiyle bir araya gelirler. Son derece
zengin bir işadamı olan Richard Gere, bir sokak fahişesi olan Julia Roberts'a adres sorar. Julia, adresi
göstermek için adamın arabasına biner. Gösterdikten sonra parasını alır ve mekanına dönmek üzere yola
çıkar. Tam bu sırada Richard Julia'dan geceyi kendisiyle birlikte geçirmesini ister. Ertesi sabah da o

75
haftayı kendisiyle geçirmesini teklif eder.

Eğer romantik karakterler birbilerinden en başta nefret etmeseler bile, hikayenin bir noktasında eninde
sonunda nefret edeceklerdir (bkz. "MAHZUN AYRILIK" maddesi).

3) EĞLENCELİ BİRLİKTELİK: Kahramanlarımız ilginç bir biçimde bir araya geldikten sonra bir süre son
derece eğlenceli zamanlar geçirirler. Bu eğlenceli zamanlar son derece önemlidir çünkü daha sonra
meydana gelecek olan "Mahzun Ayrılık"ın yaratacağı hüzün, bu eğlenceli zamanların şiddetine bağlıdır.

Bu dönemde çiftler çok farklı mekanlarda ve çok farklı aktiviteler halinde görülürler. Örneğin "Notting
Hill"de Julia ile Hugh arkadaşlarının doğumgününe giderler, bir parka geceleyin gizlice girerler, sonra da
sinemada beraber film izlerler - ama Hugh'un gözlerinde normal gözlüğü değil, dalgıç gözlüğü vardır! Bir
keresinde de evin çatısında Julia'nın rolüne birlikte çalışırlar.

"Pretty Woman"da Julia ile Richard beraber alışveriş yaparlar, yemek yerler, sonra jet uçağıyla başka
bir şehre gidip opera seyrederler.

"Shakespeare In Love"da Şekspir ve sevgilisi hem gizli gizli buluşup sevişirler, hem de herkesin gözü
önünde yapılan oyun provaları sırasında flört ederler, ama kız erkek kılığında olduğu için bundan kimse
şüphelenmez - hemen hiçkimse!

4) BÜYÜK YANLIŞ ANLAŞILMA ("THE BIG MISUNDERSTANDING"): "Must Love Dogs" (2005)
filminde John Cusack ve Diane Lane parkta tanışırlar, hikaye ilerler, ilerler, ilerler, tam kritik bir anda
John, Diane'in ikinci bir erkek tarafından öpülüşüne tanık olur ve kadının, kendisini öpen erkekten
hoşlandığı sonucuna varır: BÜYÜK YANLIŞ ANLAŞILMA!

Benzer bir durum "Pretty Woman"da da yaşanır. Bu yanlış anlaşılmasın sonunda Julia Roberts parasını
alır ve Richard'ın hayatından çıkar. "Notting Hill"de William, film setinde Julia Roberts'ın kendisi -
William - hakkında söylediği şeyleri kulaklıklardan duyar.

Bu yanlış anlaşılma sonucunda yaşanan da:

5) MAHZUN AYRILIK ("FORLORN SEPARATION"): "When Harry Met Sally"de, Meg ile Billy ilk kez
birlikte olduktan sonra aralarına bir soğukluk girer ve ayrılırlar. "Notting Hill"de Julia ile Hugh, önce
gazetecilerin Julia'nın William'ın evinde kaldığını öğrendikten sonra, sonra da dükkanda Julia'nın resim
verdiği sahneden sonra (yani iki kez) ayrılırlar. Diğer romantik komedilerde bu ayrılık dönemi genelde bir
montaj olarak gösterilir ("Notting Hill" bunu çok başarılı bir biçimde yapar: William'ın semt pazarının bir
ucundan diğerine kadarki yürüyüşü kesintisiz tek bir çekimde yapılır ama 4 mevsim de bu tek çekimde
verilir. Prodüksiyon ekibine helal olsun!). Her iki taraf da, yanlarında ruh-eşleri yokken, mahzun mahzun
hayatlarına devam ederler. Bizim de içimiz yanıp tutuşur, "Noolur bir araya gelsinler!" diye dua ederiz.

6) İNANILMAZ RASTLANTI ("INCREDIBLE COINCIDENCE"): Romantik kahramanlarımız


birbirlerinden ayrılmış, ama birbirlerini özlemektedirler. Ama öyle bir biçimde ayrılmışlardır ki artık
birbirlerini tekrar görmek için girişimde bulunmaları - genelde gururlarından ya da fiziksel engellerden
dolayı - neredeyse imkansızdır. Ya da girişimleri başarısız olur ("Sleepless In Seattle"da Meg Ryan, Tom
Hanks'le gökdelenin tepesindeki buluşmaya geç gider).

İşte bu noktada inanılmaz bir rastlantı, bu iki kahramanı bir araya getirir. Dualarımız kabul olunmuştur!
"Pretty Woman"da bu, Richard'ın, kiraladığı kolyeyi, iade etmesi için otel müdürüne teslim ederken,
ondan, kendisini - Richard'ı - götürecek şoförün Julia'nın nerede yaşadığını bildiğini öğrenmesidir. "Must
Love Dogs"ta bu, Diane Lane'in babasının, kim olduğunu bilmediği John Cusack ile, onun inşa ettiği kayık
ve daha sonra da hayat hakkında konuşması, sonra da bu konuşmadan bazı sözleri kızına aktarmasıdır.
"Sleepless In Seattle"da bu rastlantı, Tom Hanks'in çocuğunun çantasını çatıda unutması ve Tom'un da
çantayı almak için tekrar çatıya çıkması ve orada (kendisini bir daha asla görmeyeceğini zanneden) Meg'i
görmesidir. "Shakespeare In Love"da bu, Romeo ve Juliet'in prömiyerinde Juliet'i oynayacak çocuğun
sesinin kısılması ve tam da Gwyneth'in o oyunu izlemek üzere orada olmasıdır.

7) BÜYÜK JEST ("GRAND GESTURE"): İnanılmaz rastlantı sonucunda, sevgilisini ne kadar çok
sevdiğini fark eden kahramanımız, normal hayatın akışını son derece bozan bir harekette bulunarak
aşığına kavuşmaya çalışır. "Must Love Dogs"ta bu, Diane Lane'in John Cusack'a ulaşmak için nehre
atlamasıdır. "As Good As It Gets"te bu, Jack Nicholson'ın - aslında hiç sevmediği halde - evden çıkma
cesaretini göstemesidir. "Notting Hill"de bu, Hugh Grant'in bin bir güçlükle Julia Roberts'ın olduğu otele
gitmesi ve kendisini bütün bir medya ekibi önünde rezil edip ondan özür dilemesidir. "Kadınlar Ne
İster"de bu, Mel Gibson'un Helen Hunt'ın evine gidip, kadınların aklından geçenleri okuma yeteneği ile
elde ettiği bütün kazanımları kaybetme pahasına gerçekleri ona anlatmasıdır. "Shakespeare In Love"da
bu, Romeo ve Juliet'in prömiyerinde Shakespeare ile Gwyneth'in sahnede Romeo ve Juliet'i

76
canlandırmasıdır. Bu büyük bir jesttir zira o dönemde kadınların sahneye çıkması yasaktır! "Pretty
Woman"da bu, Richard'ın Julia'nın apartmanının önüne gidip, bir "şovalye" gibi onun bulunduğu kata
yangın merdiveninden çıkmasıdır. Bu hareketi "büyük jest" yapan şey Richard'ın aslında yükseklerden
çok korkmasıdır.

***

İşte böyle. Romantik Komedi (İngilizce'de artık bunlara ROMCOM deniyor, fena fikir değil, Türkçe'ye de
uygun: romkom) hikayelerinin kaçınılmaz yapısal özellikleri bunlar. Siz de yazdığınız romkomlara bu
öğelerden bazılarını - ama mutlaka yaratıcı bir biçimde - eklerseniz, seyircinin beğenisini mutlaka
kazanırsınız.

Demedi demeyin...

***

ÖDEV
Aşağıdaki filmleri, yukarıda anlatılan bilgiler ışığında inceleyiniz. Bu yazıda belirtilmeyen noktaları da siz
bulun - bana da haber verirseniz, burada yayınlayabilirim. (Birincil ve ikincil listedeki filmlerin DVD
arşivinizde bulunması şiddetle tavsiye olunur).

Birinci(l) Liste

1) You've Got Mail.


2) Notting Hill.
3) Sleepless in Seattle
4) Pretty Woman
5) When Harry Met Sally
6) What Women Want
7) As Good As It Gets
8) My Best Friend's Wedding
9) Shakespeare in Love
10) How To Lose A Guy in Ten Days

İkinci(l) Liste

11) My Big Fat Greek Wedding


12) There's Something About Mary
13) Runaway Bride
14) Maid in Manhattan
15) Two Weeks Notice
16) Wedding Crashers
17) Bridget Jones' Diary
18) Jerry Maguire
19) Four Weddings and a Funeral
20) Love Actually

Üçüncü(l) Liste

21) Forces of Nature


22) Kate and Leopold
23) Nine Months
24) Liar Liar
25) Moonstruck
26) The Wedding Singer
27) Bruce Almighty
28) Green Card
29) Shallow Hal
30) While You Were Sleeping

***

Yerli bir liste sanırım Emel Sayın, Metin Akpınar-Zeki Alasya, Gülşen Bubikoğlu-Tarık Akan, vs.li
filmleri içerirdi. Ama bunların DVD'lerini bulmanız pek zor. TV'de rast gelirse kaçırmayın, izleyin, derim.

***

77
BAYANLAR DİKKAT:

LÜTFEN BUNLARI EVDE DENEMEYİN!

Romantik Komedi filmleri ne yazık ki, bayanlar tarafından, bilinçli ya da biliçsiz (i.e. bilinçaltı
düzeyde) olarak, gerçek ilişkilerinin seyrini tespit etmekte bir ölçüt olarak kullanılabilmektedir.
Gerçek bir ilişkide neyin nasıl olması gerektiğini, bu filmlere bakarak belirledikleri defalarca
gözlemlenmiştir.

Bayanlar!

Bu filmlerde anlatılanlar çok hoş olmakla birlikte büyük oranda "gerçek dışıdır"! Bu filmlerdeki erkekler
de hayal mahsulüdür. Gerçek erkeklerle karşılaştırıldıklarında, bu filmlerdeki karakterler romantik
açıdan neredeyse insan-üstüdürler. Yani, bu filmlerde Tom Hanks, John Cusack, ya da Mel Gibson'ın
canlandırdığı karakterleri biz sıradan ölümlülerle karşılaştırıp erkekler hakkında hüküm vermeyin. Bu
kadar yüksek beklentileri, gerçek erkeklerin karşılaması im-kan-sız-dır! Bu filmleri izleyin, bu filmlerde
eğlenin, ağlayın, sevinin. Ama bu filmlerde gördüklerinizi gerçek hayattaki erkeklerden pek fazla
beklemeyin. Sonra çok üzülürsünüz!

:)

***

Bir arşivlik yazı daha... Buna bir ara ara vermem lazım ;)

posted by gezgin @ 12:54 AM 0 comments

Pazar, Kasım 19, 2006

"24"Ü NEDEN SEVİYORUZ

CNBC-E'de yayınlanan "24" dizisini biliyorsunuzdur... Hani şu ünlü "Anti-Terörism Birimi"nin (CTU)
sıradışı elemanı Jack Bauer'in maceralarının anlatıldığı dizi. Dizi, ilk sezonundan beri bütün dünyada en
çok beğenilen dizilerden biri haline geldi. Türkiye'de İngilizce bilen "mutlu azınlık"ın (!) seyrettiği CNBC-
E'de yayınlanıyor birkaç yıldır. Bir ara birinci sezonu ATV'de de yayınlandı. Ama genelde gece yarılarından
sonra.

Peki bu dizi neden bu kadar tutuluyor?

Bu sorunun tek bir cevabı yok. Bir çok unsurdan oluşan bir cevabı var.

Bir kere dizi, aksiyonu garanti olan bir konuyu seçmiş: Anti-Terörizm. Bu da izleyicilerin merakla
beklediği patlamalar, kovalamacalar, silahlı çatışmalar, ve kritik zamanlarda verilen kritik
kararlar için bulunmaz bir kaynak anlamına geliyor. Yani dizi en başta kendisine seçtiği genel alanla
(Anti-terörizm) turnayı gözünden vuruyor.

Dizinin merkezindeki karakter de, sinema ve TV izleyicilerinin bayılacağı biri: Vatanını seven, ailesine
sadık, insanların iyiliğinden başka bir şey düşünmeyen, yakışıklı, yetenekli, bilgili, güçlü, alçak
gönüllü, kafasına koyduğunu yapan, doğru bildiği şeyi uygulamak için gerekirse bütün
kuralları çiğneyebilen biri: Jack Bauer.

Bu karakterin etrafındakiler de Jack kadar olmasalar da yine vatansever, yetenekli, bilgili insanlar. Zaman
zaman fikir ayrılıklarına düşseler de aynı amaç için varlarını yoklarını ortaya koyuyorlar ("Attractive
Fantasy"). Bu insanların, teröristleri zamanında engellemek için ellerinden gelen herşeyi yapışlarını
seyretmek ayrı bir zevk.

Dizideki kötü adamlar da asla sıradan insanlar değil. Genelde tehdit yüzbinlerce insanın hayatını
ilgilendiriyor. Nükleer bombalardan biyolojik silahlara kadar herşeyi kullanacak kadar gözü dönmüş
insanlar oluyor. Amaçlarına ulaşmak için arada insanları çerez gibi harcıyorlar, acıma, merhamet
duyguları yok. Ama genelde hepsinin kendine özgü ve güçlü nedenleri de var. Yani "Biz manyağız,
bunun için insanları öldüreceğiz" (Bkz. GORA) gibi bir tavır içinde değiller. Bir davaları var. Sadece bu
davaları yüzbinlerce insanın ölümünü gerektiriyor, o kadar (!). Ama jack Bauer'ın ve CTU'nun buna izin
vermesi mümkün değil.

Dizide mütemadiyen hainler var. Bazen CTU'nun içinden birileri, bazen Başkan'ın en yakın danışmanı

78
olabiliyor bu hain. Ve kimliği ortaya çıkana kadar büyük zararlara yol açabiliyor. Hikayede kimin kime
güveneceğini şaşırtmanın ve işleri zorlaştırmanın en iyi araçlarından biri bu hainler. Zaman zaman
dizideki iyi insanlar da büyük baskılar altında arkadaşlarına ihanet etmek zorunda bırakılıyorlar.

Bir de hain olmadığı halde, sırf işini kuralına uygun yapmak istediği için, Jack Bauer'a engel olan
tipler var. Burada "trajedi" sözcüğünün tam karşılığını görüyoruz: İyi bir sonucu elde etmek için mücadele
eden iki iyi insan ("İki olumlu değerin çatışması"). Genelde doğruyu hep Jack yapıyor oluyor, ama ona
engel olmaya çalışanı da çok iyi anlıyoruz. Bu insanlar yüzünden Jack hem gerçek düşmanları ile, hem de
kendi meslektaşları ile mücadele etmek zorunda kalıyor.

Büyük kararlar ise, bu dizinin en hoşuma giden yönlerinden birini oluşturuyor. Dizinin önemli
karakterleri sürekli olarak çok önemli konularda kararlar almak zorunda kalıyorlar. Ve bu kararlar bir çok
insanın hayatını etkileyecek nitelikte oluyor: Bin kişi mi ölsün, yüz binlerce kişi mi? Sadece karın mı ölsün,
yoksa onlarca yabancı mı? Jack bazen ne yardan ne serden geçerek bizi şaşırtıyor. Yazarların köşeye
sıkıştırdığı izleyiciyi, yeni seçenekler bularak mest ediyor. Bize siyah-beyaz diye sunulan seçeneklerin
dışında başka seçenekler de olabileceğini hatırlatıyor.

Dizide kullanılan teknoloji de çok etkileyici. Dizinin sıkı takipçileri olayı o kadar özümsemiş durumda ki,
örneğin, Jack'in bir çipte saklı bilgiye ihtiyacı olması durumunda, "Şimdi Chloe'yi arar, o da bu çipteki
bilgileri çözer" diye düşünüyor artık otomatik olarak. İnsanların yerlerinin cep telefonları sayesinde
noktasal olarak tespiti, vakayı âdiye artık.

Dizinin sürekli omuz kamerası ile (SONY HDR - FX1 kullanılıyormuş çekimlerde, biliyor muydunuz? HD
çekiliyor yani...) çekilmesi, dizinin içeriği ile örtüşüyor. (Ama çoğu aile dramaları olan Türk dizilerinin de
sürekli omuz kamerası ile çekilmesini bir türlü anlayamıyorum. Tripodu taşımak zor mu geliyor? Yoksa
senaryodaki düşük ritmi aktüel kamera ile telafi etmeye mi çalışıyorlar?). Müzikleri de gerçekten çok iyi.
Ekranın bir kaç parçaya bölünüp aynı anda gerçekleşen olayları vermesi de dizinin temel konsepti ile son
derece uyumlu bir uygulama. "Color correction" da çok hoş. Artık tıpkı "Matrix"de olduğu gibi bir "24"
tarzından kesinlikle bahsedebiliriz.

Dizinin en hoş taraflarından biri, yaratıcı fikirleri. Bir örnek vereyim: Jack'in yardımcısının koluna, biraz
sonra havaya ölümcül bir virüs salacak ufak bir alet bağlıdır. Bu aletin o koldan çıkarılması imkansızdır.
Jack ne yapar? Yardımcısının kolunu keser! Ve aleti etkisiz hale getirir...

Ya da teröristlerin son isteklerinden biri, dizi boyunca Jack'e engel olarak bizi gıcık eden Ryan Chapell'in,
bizzat Jack tarafından öldürülmesi olur! Ve Jack de, kendi istediği için değil, teröristleri engellemek için
amirini, kafasına sıktığı bir kurşunla vurur. İzleyicinin bu kadar yaratıcı bir şekilde rahatlatıldığını ve aynı
zamanda rahatsız edildiğini hiç hatırlamıyorum.

Dizinin başarılı olma nedenlerinden biri de, hiç ummadığınız insanları dan diye öldürülmesi. "Bu
adam/kadın dizinin temel karakteridir, buna bir şey olmaz" diyebileceğiniz bir kimse yok bu dizide - Jack
Bauer hariç. Herkes gidebilir. Herkes. Bu da dizinin sürekli olarak kan tazelemesi ve diziye yeni ve ilginç
karakterlerin katılması anlamına geliyor doğal olarak.

***

Dizinin en temelde Amerikan iç pazarına hitap ettiğini, bu nedenle Amerikalıların (özellikle de 11


Eylül'den sonra kabaran) korkularını kaşıdığını, ve büyük ölçüde bu sayede prim yaptığını söylemeye
gerek yok. Bu doğrultuda Amerika'nın dünyadaki yeni düşmanları dizide sık sık arz-ı endam ediyorlar.
Dizinin 24 saatlik bir zaman kısıtlamasının olması, en önemli karakterlerin derinlemesine bir şekilde
işlenmesine olanak tanımıyor. Jack hariç kimsenin özel hayatı hakkında detaylı bilgi edinemiyoruz. Bu
nedenle kötü adamlar da genelde birer karikatürden öteye gidemiyor. Dizinin amacı da kötü adam analizi
değil zaten. Dizi, elinde büyük bir koz olan zeki bir kötü adamın alt edilişini anlatmak üzere yola
çıkıyor, derin siyasi tahliller yapmak için değil. Ve amacına da ulaşıyor. "Amerikalılar
yabancıları/doğuluları/vb'yi hep böyle görüyorlar işte!" diye sinirlenmenin alemi yok. Bir Amerikan
dizisi izliyoruz zaten!

Ama eğer ortalama Amerikan zevzekliklerini devre dışı bırakan zihinsel filtrelerinizi (zihinsel "pop-up
blocker"larınızı) çalıştırabilirseniz, "24" son derece keyifle izlenen bir dizi. Her hafta şaşırtmayı başarıyor.
Bu da az iş olmasa gerek.

posted by gezgin @ 1:05 AM 5 comments

79
TIKANIK BEYİNLERE AÇILIŞ ÇARELERİ

Tıkanmış lavobonuza ne yapacağınızı biliyorsunuz. Peki tıkanmış beyninize ne yapacaksınız? Aşağıda,


yabancı bir blogger'ın çok itibar gören bir yazısını kısaltarak ve biraz dönüştürerek veriyorum. Umarım işe
yarar.

1) Sizin yazmakta olduğunuz şeyle aynı türde (janr) olmayan ve sevdiğiniz bir şeyi
seyredin/okuyun. Böylece kendinizi o şeyle rekabet içinde de hissetmezsiniz. Bu gerçekten de çok ama
çok sevdiğiniz bir şey olsun... O şeyin muhteşemliğini yaşayın sadece... Burada amaç, içinizdeki
eleştirmeni kapatmak ve sevgiyi harekete geçirmektir. Şoför koltuğunda "içinizdeki eleştirmen" otururken
hikaye yazamazsınız.

2) Çok uyuyun. Bu herkes için geçerli olmayabilir, ama uykunun güzel olduğu kesindir.

3) Bir dağa tırmanın, ya da tamamen fiziksel olan bir şey yapın. Bu da beyninizdeki eleştirmeni
kapatır ve sizi bilgisayarın başına oturMAmaya zorlar. Böylece içinizdeki hikayeci serbest kalır ve hemen
yazmak zorunda olmadığı bir sürü yaratıcı şey bulur.

4) Deponuz boşalmış. Onu yeni ve heyecan verici şeylerle doldurun. Çılgın sanat eserleriyle
ilgilenin. Bir müzik dükkanında acayip enstrümanlar deneyin. Arabanızın kullanma kılavuzunu okuyun.
Kütüphaneye ya da kitapçıya gidin ve hayatta almayacağınız, hatta yüzüne bile bakmayacağınız kitaplar
alın. Aman Tanrım, sizin bu konuda benden çok daha fazla fikriniz vardır, gidip onları yapın.

5) Arkadaşlarınızı arayın! Onlarla dışarı çıkıp sohbet edin.

6) Trene binin. Sizin hareket etmenizi (yani, araba sürmenizi) gerektirmeyen bir yolla başka bir yerlere
gidin.

7) Şu yöntem çok "kötü" ("evil") ama aynı zamanda harikadır: Yeni bir dosya açın ve yazmakta
olduğunuz şeyi tekrar, son müsveddenize bakmadan yazın!... O hikaye üzerinde o kadar çok
uğraşıyorsunuz ki, artık onu yazmaya hazırsınız. O şeyi yazma konusunda bir profesyonel olmuşsunuz,
ama artık onu yazmanıza izin vermiyorsunuz, sadece sürekli olarak o ilk müsveddeyi düzeltiyorsunuz.

Hikayeyi tekrar yazın. Karakterlerinizin konuşmasına izin verin. Aynı sohbeti yapmaktan bıkmış
usanmışlar zaten. Eğer aynı sahneyi tekrar yaşama şansları olsaydı ne yaparlardı acaba?

8) Harika birşeyi inceleyin... Parçalayın, şemasını çıkartın, yapısını anlamak için onu tekrar tekrar
izleyin/okuyun. Sonra o hikayeyi hafızadan tekrar yazın.

9) Sevdiğiniz şeylerin bir listesini yapın. Bu çok basittir ama gerçekten de çok işe yarar.

10) Başka bir şey yazın. Bu da çok işe yarar. Ne olursa olsun yazın. Örneğin, "yazabiliyor olsaydınız ne
yazardınız"ı ve "bunun ne kadar harika olacağını, çünkü şunu, şunu, şunu ve şunu yapacağınızı" yazın...
Bir yazar olduğunuz için, kısa bir süre sonra bu düğümü çözmüş olursunuz.

11) Kendinize, karşı nazik davranın. Tıpkı çok önemli ve zor bir şey yapmaya çalışan endişeli
ve üzgün bir arkadaşınıza davranacağınız gibi. "Bugünkü Yazı Ödevini Yerine Getirmediği" için, "İşini
Salladığı" için, ve "Yazdıkları Yeterince İyi Olmadığı" için kırbaçla dövülmesi gereken ve cehennemin
dibindeki bir köşede yaşayan bir zebani dölü gibi değil. Geber cehennem dölü, geber! Acı içinde
kıvranıp ölmelisiiiiinnn!!! Aaaarrrggggh!

Hayır, hayır, hayıııır... nazik olun. Sevgili arkadaşınıza bir fincan çay (ya da bir içki) verin, yemekten
hoşlandığı şeyler sunun ona, işlerin iyi ve kötü giden tarafları hakkında söyleyeceklerini dinleyin, sık sık
ona kendisinin ne kadar HARİKA biri olduğunu hatırlatın, o da kendine gelecek, kendine şöyle bir çeki
düzen verecek, ve bir kahraman gibi yazı işinin başına dönecektir.

İşte tıkanma olayıyla böyle başa çıkılır.

Kaynak: http://bootstrap-productions.blogspot.com/2006/11/youre-up-at-bat.html

KEN LEVINE'in eki:

12) Duş alın. Fikirler, gevşediğinizde daha kolay bulunur, duş almak da zihninizi özgür bırakmanın
harika bir yoludur.

posted by gezgin @ 1:01 AM 1 comments

80
Pazartesi, Ekim 30, 2006

"BU DA GEÇER" DEMEYİN!

İyi filmlerin bir özelliği de, başlamaları ile bitmelerinin bir olmasıdır. Yani filmin başına bir oturursunuz, bir
bakmışsınız yazılar akmaya başlamış. Bu tür filmler yağ gibi kayar gider. Oysa o kadar çok olay görmüş,
o kadar çok insan tanımış, bir o kadar da farklı mekana gitmişsinizdir ki film boyunca! Ama film size
bunları son derece doğal, organik bir biçimde sunmuştur, öyle ki hiç yadırgamamışsınızdır.

Bunu sağlamanın en birinci yolu, hikayenizin sağlam bir "neden-sonuç" ilişkisi içermesidir. Yani
hikayenizde ortaya çıkan kişi ve olayların çok mantıklı nedenlerle orada olması, ve yaşanan sonuçların da
kaçınılmaz (ama ilginç) olması gerekmektedir. Yaşanan sonuçlar açısından, eğer seyirci "Ama bu çok
mantıksız, normal insan öyle değil de böyle yapar" diyorsa, hikayeniz inandırıcılık açısından bir
zaafiyet içerisinde demektir. Ya da filminizde olan her olay son derece mantıklı ama ilginçlikten uzaksa
(bazı yarım akıllılar bu konudaki beceriksizliklerine "sinemada gerçeklik" savunmasını getiriyorlar) o
zaman da sıkıcı bir senaryo yazdınız demektir. Karakterlerin olaylar karşısındaki tepkileri, sinema
salonunun kapısının dışındaki hayattan bayağı farklı olmalıdır. Eğer olmazsa, seyircileri o kapıdan
içeri sokamazsınız. Dışarıda bedavası var çünkü!

Ama sağlam bir neden-sonuç ilişkisi de tek başına, "yağ gibi kayan" hikayeler oluşturmaya yetmez. Filmin
temel birimi olan sahneler arasında da nedensel, yumuşak, ve en önemlisi anlamlı geçişler
olmalıdır. Bir sahne bitince, ekranda görünen en son şey ile, yeni sahnede ekranda görünen ilk şey
arasında anlamsal bir bağlantı varsa, seyirci filmden çok daha büyük bir zevk alır. Ben bile "vay be,
adamlar geçişler için bile kafa yormuş, helal olsun" diyorum böyle geçişler görünce ve daha da
keyifleniyorum.

Peki bunu nasıl yapıyorlar? Yani bu anlamsal bağlantıları nasıl buluyorlar? "Yaratıcılıkla" diyeceksiniz.
Eh, kısmen doğru. Ama her yaratıcılığın temelinde, yaratıcılıkla hiç ilgisi olmayan (daha doğrusu, eski
kuşakların yaratıcılıklarının yerleşmiş ve kanıksanmış hali olan) TEKNİK BİLGİNİN bulunduğunu
unutmayın.

Evet, sahneler arası geçişte de böyle bir teknik bilgi birikimi var. Aşağıda bu bilgilerin anlatıldığı bir liste
veriyorum. Bu liste Robert McKee'nin "STORY" adlı kitabında anlatılan (s: 301) bir bölümden
("Principle of Transition") alınmıştır.

GEÇİŞLER

1) Bir Karakter Özelliği


Benzer: Şımarık bir çocuktan, çocuksu bir yetişkine geçiş.
Zıt: Acayip görünümlü bir kahramandan şık görünümlü bir düşmana geçiş.

2) Bir Eylem
Benzer: Ön sevişmeden, sevişme sonrasına geçiş.
Zıt: Gevezelikten soğuk bir sessizliğe geçiş.

3) Bir Nesne
Benzer: Bir seranın içinden ormana geçiş.
Zıt: Kongo'dan Antartikaya geçiş.

4) Bir Sözcük
Benzer: Bir sözcüğün ya da cümlenin bir sahneden diğerine tekrarlanması.
Zıt: İltifattan lanetlemeye geçiş.

5) Bir Işık Özelliği


Benzer: Gün doğumundaki gölgelerden, gün batımındaki gölgelere geçiş.
Zıt: Maviden kırmızıya geçiş.

6) Bir Ses
Benzer: Bir sahile vuran dalgalardan, uyuyan birinin nefes alıp verişine geçiş.
Zıt: İnsanın derisini okşayan bir ipekten, dişlilerin gıcırtısına geçiş.

7) Bir Fikir
Benzer: Bir çocuğun doğumundan, uvertüre (klasik müzik parçalarının giriş bölümü) geçiş.
Zıt: Bir ressamın boş bir tuvalinden, ölmekte olan bir adama geçiş.

***

81
Bir de bu geçişlerin melezleri vardır. (McKee amcamız unutmuş, ben tamamlayayım):

Bazen bir önceki sahnede sözlü olarak bahsedilen bir şeyin görüntüsü ya da sesi (ya da benzeri) bir
sonraki sahnede görülür. Örneğin ilk sahnede bir karakter bir kişiden bahseder, ikinci sahnenin ilk
görüntüsü o kişi olur. Ya da aynı karakter bir olaydan ya da halde bahseder, ikinci sahnenin ilk görüntüsü
ise o olayı andıran bir şeydir.

Buna Titanik filminden bir örnek verelim: Rose Titanik'e binerken şöyle bir söz söyler "Dışarıdan
bakıldığında iyi bir kızın isteyebileceği herşeye sahiptim. İçimden ise çığlık atmak geçiyordu"
Bir sonraki görüntü, geminin - insan çığlığını andıran bir ses çıkaran - düdüğüdür. Ama Cameron
bununla yetinmez, bu düdükten geriye doğru çekilerek - zoom out - Jack'in (Leo Di Caprio) poker
oynadığı kahvehaneye ulaşırız. Cameron bu geçişlerle bir taşla iki kuş vurur: Önce Rose'un çığlığını gemi
düdüğü ile somutlaştırır, sonra da bu düdükten hikayenin diğer kahramanına organik bir geçiş yapar.

***

Bundan sonra film izlerken, senaristin ve yönetmenin sahneler arası geçişi nasıl sağladığına dikkat edin.
Ve siz de senaryolarınızda (abartıya kaçmamak şartıyla) bu tür geçişler bulmaya ve kullanmaya çalışın.
(Geçen sene Oscar alan "Crash" filminde bu tür geçişlerin bolca kullanıldığını hatırlıyorum. Bir ara bu
geçişlerle ilgili bir örnek liste de hazırlamak iyi olacak.).
Kolay gelsin.

posted by gezgin @ 4:09 PM 0 comments

Perşembe, Ekim 12, 2006

GÜLÜNECEK BİR ŞEY Mİ VAR?

Komik nedir? Neye güleriz, neye gülmeyiz?

Bunlar çok kritik sorular. Bunun cevabını bilenler ve uygulayanlar çok para kazanıyor, bildiğini sananlar
ise iki seksen uzanıyor (Bu iki seksen lafının bir mezarın boyutları olduğunu yeni keşfetmiş
durumdayım. Eskiden 280 cm zannediyordum. Meğersem 200cm x 80 cm'ymiş).

Nelerin komik olduğuyla, daha doğrusu ne gibi durumlarının komik hikayelere yol açtığı ile ilgili aşağıda
deneme nitelikli bir liste var. Daha ileride bu listeyi geliştirebiliriz:

1) YANLIŞ ANLAMALAR: Hikayede A kişisi X'ten bahsederken, B kişisi onun Y'den bahsettiğini
zanneder. Bunun en yaygın kullanılan versiyonu, Y = Cinsellik olduğu durumdur. Yani A kişisi diyelim ki
araba tamirinden bahsetmektedir, ama B kişisi onun bir cinsel ilişkiyi ya da cinsellikle ilgili birşeyi
anlattığını düşünür.

Bunun en komik örneklerinden birini "Coupling"de görmüştüm. Susan'ın anne ve babası akşam yemeği
için ziyarete geldiğinde, konu "ıslık" çalmaya geliyordu bir şekilde. İşin kötü tarafı Steve, ıslık çalmayı
"mastürbasyon" yerine kullanılan bir metafor zannediyordu. Tahmin edeceğiniz üzere bu yanlış anlama,
çok komik diyalog ve sahnelere yol açıyordu (Yanlış hatırlamıyorsam "My Dinner In Hell" bölümünde).

Yanlış anlamaların bir türü de, sıradan birini çok önemli biri zannetmek, çok ünlü birini de sıradan biriyle
karıştırmaktır. Birincisine örnek olarak Charlie Chaplin'in "Büyük Diktatör"ü örnek verilebilir. İkincisine
örnek de "Notting Hill" filminde var. Bu filmin bir sahnesinde, ünlü sinema yıldızı Anna Scott (J.
Roberts) William'ın (H. Grant) evinde bir yemeğe katılıyordu. Oradaki insanlardan biri de (borsacı genç)
Anna Scott'u tanımıyor ve ona sıradan bir oyuncu muamelesi yapıyordu. Yemeğin ilerleyen saatlerine
kadar da dünyaca ünlü bu oyuncuyu tanımıyordu.

2) YALANI SÜRDÜRME: Hepimiz günlük hayatta yalan söyleriz. "Aa, saçın ne güzel olmuş!" "O kravat
sana çok yakışmış." vb. Sosyal ilişkilerimizin sürtüşmesiz bir biçimde devam etmesi için bu tür beyaz
yalanlar kaçınılmaz, hatta zorunludur.

Bir de insanların, hatalarını ve zayıflıklarını örtmek için söyledikleri yalanlar vardır. Bu durumda daha
yaratıcı olmak zorunda kalırız. Çünkü yalan ile kurtarılmak istenen durum, çok daha ciddidir. Büyük bir
ihtimalle gururumuzu kurtarmak için söylenir bu yalanlar.

Ama bu yalanları, beyaz yalanlardan ayıran bir başka özellik daha vardır. Bunlar zamana yayılırlar. Yani
bu tür yalanları bir kere söyleyip sonra unutamazsınız. Gelecekte de bu yalana sadık kalmalı, onu
gerçekmiş gibi gösterecek yeni açıklamalar yapmalısınız.

82
İşte komik olan, söylenen bir yalanın ortaya çıkmasını engellemek için üretilen yeni yalanlardır. Genelde
zaman geçtikçe ve yalanlar üst üste biriktikçe, açık verme ve yakalanma ihtimali de artar. Bu, yalan
söyleyen kişiyi paniğe sokar ve daha fazla ve daha az gerçekçi yalan söylemeye iter. En büyük komedi
kaynaklarından biri budur.

"En Son Babalar Duyar" neredeyse tamamen bu öncüle dayanır: Kadir'in yalanları ve bunları
korumak için ürettiği yeni yalanlar. Örneğin kadir Zühtü beyin yanında işe girerken İngilizce ve
bilgisayar bildiğini söyler ama aslında bilmemektedir. Senaristler, onun bu yalanlarını sınamak için hep,
İngilizce ya da bilgisayar kullanmasının zorunlu olduğu durumlar yaratır. Örneğin Amerika'dan bir müşteri
arar ve Zühtü Bey onunla Kadir'in konuşmasını ister. Ama ortamda başka İngilizce bilen olmadığı için
Kadir adama "The number you have dialed cannot be reached at the moment" der sürekli. Etrafındakiler
ise durumu anlamaz.

Ya da Kadir'in ailesi, yalıya taşınabilmek için kendilerinin köklü bir İstanbul ailesi oldukları yalanını söyler.
Zühtü bey de bunu kanıtlamaları için Kadir'in babasından ud çalmasını ister. Çözüm olarak babaya
playback yapılır! Bir başka örnek: Kadir, yeni işine girebilmek için bekar olduğunu söylemiştir. Ama
kaldığı eve girebilmek için de Zühtü bey'e, Hülya'nın kocasının ikiz kardeşi olduğu yalanını söyler.
Hülya'nın bu noktadaki isyanı çok manidardır: "Artık hangi yalanın neresindeyiz hatırlamıyorum Kadir!"

"Coupling"'de bu durum genelde Jeff'in başına gelir. Örneğin işe gelirken bindiği trende tanıştığı güzel bir
kadına bir bacağının takma olduğunu söyler her nedense! Sonra bu kadınla ilişkisi gelişir ve birlikte olma
aşamasına gelinir. Ama Jeff pantolonunu çıkaramamaktadır zira çıkarırsa bacağının takma olmadığı ortaya
çıkacaktır. ("The Man With Two Legs")

Benzer durumların Seinfeld'de en çok kimin başına geldiğini tahmin edin bakalım: GEORGE COSTANZA!
Zaten Costanza'nın en belirgin özelliği kronik bir yalancı olmasıdır. Ve bu özelliği hemen her bölümde
komik durumlara yol açar. Bunların en komiklerinden biri, kendisini bir mimar olarak tanıttığı bölümdür.
Bir başka bölümde de kendisinin Vandaley Şirketi'nde çalıştığını söyler. Oysa böyle bir şirket bile yoktur.
Ama durumu kurtarmak için arkadaşlarını da bu yalana katılmaya zorlar. (Bu da ilginç bir yöntemdir.
Arkadaş hatrına bir yalana katılan insanlar, ilginç dramatik olaylara neden olurlar. Ama bir yerde açık
vererek yalanın ortaya çıkmasına de onlar yol açar.)

Bu yöntemin çok sık kullanılan bir alt dalı, aynı anda iki kişiyi (genelde iki sevgiliyi) idare etmeye
çalışmaktır. Bu durum istisnasız çok komik sonuçlar doğurur. Çünkü idare edilen iki kişi genelde aynı
anda aynı yere gelme eğilimindedir ve idare eden kişi buna engel olmak için akla karayı seçer.

3) ZIT KONUMA GEÇME: Üst sınıftan ya da üstün nitelikleri olan birini sıradan koşullara koymak
("İnanılmaz Aile"de süper kahramanlar sıradan insanlar gibi yaşamaya zorlanıyordu) ya da sıradan
nitelikleri olan birini üstün koşullar içine koymak ("Gerçek Yalanlar"da sıradan bir memur olan Jamie
Lee Curtis'in teröristlerle mücadeleye karışıyor, "GORA"da sıradan bir halı satıcısı olan Arif'in uzaylılar
tarafından kaçırılıyor ve Komutan Logar ile mücadele ediyordu) da garantili bir gülmece kaynağıdır.

Hızla zengin olan ya da hızla fakirleşen insanlar da buna örnek verilebilir (Birincisi, komedi açısından daha
makbuldur ve toplumda bile bu insanları anlatmak için özel bir terim üretilmiştir: sonradan görme).
Sıradan bir hayat kadınını, çok zengin bir işadamının yanına koyarsanız, bir çok komik sahne elde
edeceğiniz kesindir ("Özel Bir Kadın" / "Pretty Woman"). "Avrupa Yakası"ndaki Burhan, alt
ekonomik sınıftan gelmiş biridir ve bu sınıfın davranış özelliklerini aynen koruyarak üst ekonomik sınıfta
varlığını sürdürmeye çalışmakta ve herkesi hem güldürmekte hem de sinir etmektedir. İşin ilginç yanı,
görev icabı çevresindeki insanlardan daha üst konumda olmasıdır, böylece çevresinde ona gülen insanlar
ona bir şey yapamaz.

4) DAVRANIŞ AŞIRILIKLARI: Her türlü davranış aşırılığı komiktir. Aşırı korkaklar, aşırı cimriler,
aşırı gururlular, aşırı özgüvenliler, aşırı maddiyatçılar, aşırı maneviyatçılar, aşırı untukanlar,
aşırı oburlar... Tabii ki senarist, gülmeceyi yaratmak için bu insanların aşırılıklarını test edecek, yani
onları aşırı davranışlarının tam aksi biçimde davranmaya itecek durumlar yaratmalıdır. Aşırı korkakları
cesur olmak zorunda kalacakları durumlara sokmalı, aşırı cimrilere paralarını savurtmalı, aşırı gururluları
da gururlarını ayaklar altına alıp eylemde bulunmaya itmelidir. Ama bunu, gerçekçi bir biçimde
yapmalıdır. Bir insan nasıl korkusunun üzerine gitmeye karar verir? Ya daha büyük bir korku kaynağı ile
karşılaşmıştır, ya da ancak korkusunun üzerine gittiğinde elde edebileceği bir ödül (para, sevgi, ün, vb.)
vardır.

Örneğin "Benden Bu Kadar" ("As Good As It Gets") filminde Jack Nicholson obsesif bir yazar iken,
sevdiği kadınla ilişkisini sürdürebilmek için obsesyonları ile mücadele ediyor ve bu mücadele filmin temel
komedi kaynağı haline geliyordu.

83
TV dizilerinde ise, karakterlerin ille de bu özelliklerinin üstesinden gelmeleri gerekmez. Hatta onları bu
özellikleri ile severiz. "Ekmek Teknesi" böyle davranış aşırılıklarına sahip insanlarla doluydu. O
mahalledeki hemen herkes az ya da çok çıldırmış gibi davranıyordu. Bir tek fırıncı Nusrettin ve karısı
Ayhan hariç. "Coupling"de Sally'nin yaşlanma korkusu da bir davranış aşırılığı özelliğidir. Bu davranışı
özellikle bir cenaze töreninde çok komik durumlara yol açıyordu. "Çocuklar Duymasın"da Haluk, modern
bir çağda modern olmayan bir davranış biçimini (i.e. "Taş Fırın Erkekliğini") devam ettirmeye çalıştığı için
abartılı kalıyordu. Dizinin en komik bölümleri, Haluk'un anakronistik (bu tür afili kelimeleri
öğrenmenizde fayda mülahaza ediyorum, "zamana uymayan" demek) davranış kalıbının modernlik
tarafından tehdit edildiği bölümlerdir.

Filmlerde de bazı aşırı davranışlı insanlar değişmez. Bunlar genelde başrolde değil de, yan rollerde
bulunan insanlardır. Örneğin Wayans kardeşlerin "White Chicks" ("İki Fıstık") filmindeki sosyetik
sarışınlar, film boyunca aptal, kendini beğenmiş, bencil insanlardır. Ve filmin sonuna kadar böyle kalırlar.
İşin komikliği, onların yerini alan iki zenci polisin onlar gibi davranmak zorunda kalmasından
kaynaklanıyordu.

5) DELİLER VE APTALLAR: Dördüncü maddenin bir alt dalı olarak, delilerin ve aşırı aptalların da çok
komik olduğu söylenebilir. Bu tipler, çok içten gelen bir tavırla, çevrelerindeki sosyal düzeni bozacak
davranışta bulunur ya da sözler söylerler (Örn. "Hababam Sınıfı"nda İnek Şaban). Yanlış anlamalardan,
gerçek dışı çatışmalara kadar bir sürü şey olur. Senaristin istediği de budur zaten. Eğer senaryonuzun
biraz fazla kuru olduğunu düşünüyorsanız, içine biraz deli, aptal ama sevimli birini (örn. "Vizontele"de
Deli Emin, "Coupling"de Jane - özellikle "Jane and the Truth Snake" bölümü - ve Jeff - her bölüm - ,
"Seinfeld"de Kramer, "Notting Hill" de Spike) yerleştirin, yeter.

6) KILIK ve ROL DEĞİŞTİRME: Bir kadının erkek gibi davranması (TRT'deki "Ters Köşe" Dizisi, bir ara
yayınlanan ve Şevval Sam'ın başrolünü oynadığı "Müjgan Bey", "Shakespeare In Love" filminin
başlarında Gwyneth Paltrow'un erkek kılığına girip tiyatroda oyunculuk yapması), bir erkeğin kadın gibi
davranması ("Tootsie", "White Chicks", "Bazıları Sıcak Sever" / "Some Like It Hot", "Mrs.
Doubtfire"), bir yoksulun zengin gibi davranması, bir zenginin yoksul gibi davranması ("Yalancı
Yarim"de aslında bir bankacı olan Tarık'ın şoförlük yapması) bir cahilin bilgili gibi davranması (Ekmek
Teknesi'nde Ayhan'ın kardeşi), bir alimin cahil gibi davranması, evli birinin bekar gibi davranması ("Kadın
İsterse" Dizisinde Cihan Ünal'ın çapkın arkadaşı Cavit), bekar insanların zorunluluktan evli gibi
davranması ("Greencard" Depardieu ve McDowell), bir sahtekarın dindar biri gibi davranması ("Yırtık
Rahibe" W. Goldberg), bir rokçunun ("School of Rock") ya da bir polisin ("Kindergarten
Cop"/"Anaokulu Polisi") öğretmen gibi davranması, sıradan bir insana Tanrı'nın güçlerinin verilmesi
("Bruce Almighty"/"Aman Tanrım") vb. her zaman çok komik sonuçlar verir.

Burada dikkat edilmesi gereken şey, bu insanların yeni rolleri ya da kılıkları içerisinde yakalanmalarının
bir tehlike yaratması ve buna rağmen bir çok hata yapmalarıdır. Eğer o rolü mükemmel bir biçimde yerine
getirirlerse, ortada gülünecek hiçbir şey olmaz.

Süper kahramanların çoğunun gizli bir kimliği vardır: Örümcek Adam, Superman, Batman... Bu
kimliğin ortaya çıkma olasılığı, hem komik hem de gerilimli sahnelere sebep olur.

7) ACİL İSTEKLERİN ENGELLENMESİ ve BU ENGELLERİN YARATICI BİR BİÇİMDE


KALDIRILMASI: Hepimiz günlük hayatta zaman zaman bazı işleri acilen halletmek zorunda kalırız. Ama
biz bu işlere yüklendikçe sanki hayat da bize engel olmak için aynı derecede yüklenir (Newton'un etki-
tepki yasası). Biz o işin ne kadar acil olduğunu tekrar tekrar vurgulasak da karşımıza sanki daha saçma
engeller çıkar. Bu gibi durumların yaşanması zor, seyredilmesi keyiflidir. Eğer kahraman, bu saçma
engelleri aşmak için yaratıcı yöntemler kullanırsa, komedi daha güçlü olur (aklıma hemen
"Rainman"den bir sahne geliyor. Tom Cruise, otistik kardeşi Dustin Hoffman'ın 8 köfte istediğini fark
eder. Bulundukları yer ve saatte bunu gerçekleştirmek zordur. Bunun üzerine Tom eline çatalı alır ve 4
köfteyi bir hamlede ikiye böler. Sorun hallolmuştur.) . Bu yöntem genelde komedi filmlerinin 3.
perdesindeki doruk noktasında kullanılır. (Örn. "Notting Hill"in finalinde William'ın - Hugh Grant - ,
sevgilisi Anna - J. Roberts - Londra'dan ayrılmadan önce onu son bir kez görmek için yaptıkları.)

8) ÇELİŞİK DAVRANIŞLAR: Kendisinin çok cesur olduğunu söyleyen bir insanın bir saniye sonra bir
fareden korkup masanın üzerine fırlaması, ya da iki üç askeri kovalayan Han Solo'nun iki saniye sonra on
beş asker tarafından geri kovalanması, dürüst olduğunu söyleyen birinin hemen bir sonraki sahnede yalan
söylerken görülmesi (özellikle bu davranışı "Scrubs"ta J.D.de çok görürüz)... Bu maddenin 4. maddeden
farkı, arada geçen zamanın çok kısa olmasıdır. Güldürme gücünü de bu kısa süreden alır.

9) HAREKET KOMİĞİ: Düşen insanlara hemen herkes güler (ben istisnalardan biriyim). Sosyal düzeni
hareketleriyle bozan insanlar, eğer davranışlarının sonuçları trajik değilse, her zaman gülümsemeyle
karşılanırlar. Çok ciddi ve sessiz bir ortamda, yüksek sesle hapşıran kişi (HAAAPPPŞUUUEEAAA!),
istisnasız kahkahalara yol açar. Kapıdan çıkıyorum diye cama girenler, otobüsten inerken başını donk diye

84
çarpanlar... Hareket komiğinin babası Charlie Chaplin'dir. Onu Buster Keaton izler. (TRT'nin tek kanal
olduğu dönemi yaşamayan gençler Buster Keaton'ın gelmiş geçmiş en iyi komiklerden biri olduğunu
nereden bilecek? Bilemeyecek!).

Günümüzde Jim Carrey oldukça fazla hareket komiği yapmaktadır ("Yalancı Yalancı" / "Liar, Liar"
filminin tuvalet sahnesinde kendini dövüşü, klasikleşmiş bir hareket komiği sahnesidir). Mr Bean (Rowan
Atkinson) de öyle. "Avrupa Yakası"ndan Burhan, 3. Komiklik yönteminin yanı sıra, bu yöntemi de
kullanmaktadır. Adamın tek başına beden dili (ve konuşması) bile komiktir. Benzer bir hareket komiği,
"Seinfeld"deki Kramer'dan gelir. Adamın Jerry'nin dairesine girişi her defasında izleyiciyi güldürür.

10) ZORUNLU ORTAKLIKLAR: Bir işi başarmak için birbirini kollamak zorunda olan düşmanlar ya da zıt
karakterli insanlar da komiktir. Örneğin "48 Saat"teki Eddie Murphy ile Nick Nolte böyle bir ikilidir.
90'larda "Cehennem Silahı" ("Lethal Weapon") da böyle başlamıştı - serseri polis ve aile babası polis
yan yana. Bu hikayenin 2000'lerdeki versiyonu olan "Rush Hour"da Chris Tucker ile Jackie Chan, bu
sayede milleti gülmekten kırmaktadır. "Ben Robot"ta ("I Robot") Del Spooner (Will Smith) ile robot
psikoloğu da başlangıçta birbirine gıcık oluyorlardı. (O filmin en hoş repliklerinden ikisi şudur: Adam
(kadına): "Hayatta tanıdığım en akıllı aptal kişi sensin" Kadın (adama): "Sen de benim hayatta tanıdığım
en aptal aptal kişisin."). TV'den örnek verirsek, "İmkansız Aşk" dizisinin sanırım ikini bölümünde Ebru
Gündeş ve sevgilisinin elleri birbirine tutkal ile yapışıyordu. Ve uzun bir süreyi birlikte geçirmek zorunda
kalıyorlardı. Bu kuralın en ilginç uygulamalarından biri "Stuck On You" ("Takıldım Sana") filminde
görülür. Burada, zıt karakterli yapışık kardeşler vardır. (Bu filmle ilgili eleştirim, Sanarist'in ilk yazısını
teşkil eder. Hey gidi günler...). Aynı mekana tıkılan zıt karakterler de bu kategoriye girer. Aklıma bizden
gelen ilk örnek "İki Aile".

11) UTANDIRICI DURUMLAR: Birisi komedi hakkında şöyle demişti: "Komedi, kaynananızın başına
geldiğinde güldüğünüz şeydir." Bir başka söz de şuydu: "Mizah acıtır." Başkasının (hikaye
kahramanlarının) başına gelen utandırıcı olaylar, bu iki tanımı da kapsayan, son derece güçlü komedi
kaynaklarıdır. Perdede ya da ekranda birini utanç verici bir durumda gördüğümüz zaman bilinçaltı
düzeyde hemen o kişiyle özdeşleşiriz ve çok sanki o durumdaki kişi bizmişiz gibi yoğun duygular
yaşamaya başlarız. Ama bir yandan da o kişi olmadığımız için rahatlarız ve duruma gülmeye başlarız.
Kahramanın o utanç verici durumdan kurtulmak için çaresizce kalkıştığı işler, daha fazla gülmemize neden
olur. Bunun bir örneği, "Coupling" dizisinin bir bölümünde ("My Best Friend's Bottom") görüyoruz.
Burada Steve, arkadaşı Sally'yi istemeden çıplak olarak görüyor. Bunu takip eden olayları (Jeff'in
yorumlarını örneğin) tahmin edebilirsiniz.

Utanmanın çok komik bir duruma yol açtığı bir sekansı "Ah Mary, Vah Mary"de ("There's Something
About Mary") filminde görüyoruz. Ben Stiller'in canlandırdığı kahraman tuvalette bir "fermuar kazası"
yaşıyordu. Eğer bu kaza sadece aile içinde ve tıbbi personel arasında kalsaydı hiç sorun (ve komik)
olmazdı, ama olayı neredeyse bütün mahalle ve hatta itfaiyeciler bile öğreniyordu. Sahnenin çok
komik olduğunu tahmin edebilirsiniz. ("Fermuar kazası"ndan neyi kastettiğimi anlamıyorsanız bir
zahmet filmi bulunuz)

Tek başına yapıldığında son derece normal olan davranışlar, tamamen yabancı birinin yanında aniden çok
komik bir hale bürünebilir. Alakasız bir seyirci, sahneye aniden çok farklı bir boyut katar. Üstelik bu
yabancı konuya tamamen yabancı da olacağı için, utanmanın yanına 1. yöntemde anlatılan yanlış
anlaşılma durumu da ortaya çıkar.

12) SAÇMALIKLAR: Şimdiye kadar anlattığımız maddelerin hepsi, gerçek hayattaki koşulların
zorlanması ile oluyordu. Durumlar ya da davranışlar komik olsa da olasıydılar. Bir de insanları güldürmek
için tamamen saçma davranış ya da sözlerin kullanıldığını görüyoruz. Bu tür komiklikler genelde parodi
niteliğindeki filmlerde görülür: "Arabesk", "Kahpe Bizans", "GORA", "Top Secret", "Uçak", "Hot
Shots", "Scary Movie", vb. Sözlü mizahta da bu duruma çok rastlıyoruz. Cem Yılmaz'ın esprilerinin bir
bölümü bu yönteme dayanır mesela.

Aslında bütün mizahçılar yer yer saçmaya başvurur. Bunda da bir zarar yoktur. Tadında olduğu sürece
tabii. Bütün bir dramatik eseri saçmaya dayandırmak ise yanlıştır. Zira, gülmeye en hasret izleyici bile,
esprilerin belirli bir hikaye eksenine oturtulmasını bekler. (Ülkemizde özel televizyonlar ilk çıktığında
çekilen dizilerden bazıları bu hataya düşmüştür. Bunları tekrar izlemek mümkün değildir zira sağlam bir
dramatik yapıları yoktur. Yakın zamanda bu absürdlük hatasına düşen dizi hangisiydi bilin bakalım: Kadir
Çöpdemirli "Deli Duran").

13) CİNSELLİKLE İLGİLİ / TABU KONULAR: Cinsellik, yeryüzündeki "medeni" toplumların hemen
hepsinde "tabu" bir konudur. (Medeni olmayan "ilkel" kavimler ise bu konuda gününü gün etmekle
meşguldür ;). Bu nedenle, cinsellikle ilgili konular, topluluklar içerisinde açık bir biçimde konuşulmaz.
Hayatın bu kadar önemli bir alanının tabu olmasının komikliğini bir yana bırakırsak, topluluk içerisinde
cinsellikle ilgili konuların konuşulması ya da ima edilmesi, genelde kahkahaya yol açar. Söylenen şey

85
komik olmasa bile! Bu nedenle, akıllı bir senarist, cinselliğin bu tabu olma özelliğini kullanarak, ima
yoluyla, insanları güldüren sahneler yazabilir...

De, bunları yayınlatabilir mi? Pek değil. Türk "anadamar" televizyonculuğu cinsellik konusunda tamamen
sterildir denebilir. TV'lere bakılırsa, Türklerin hayatında cinsellik diye bir şey neredeyse yok gibidir. (Eğer
bir gün dünya üzerinde insan soyu yok olsa, ve geriye sadece Türk TV dizileri kalsa, ve bu diziler
uzaylıların eline geçse, insanların nasıl olup da ürediği konusu, kafalarını yüzyıllar boyunca meşgul eden
bir konu olarak kalacaktır!). Bu nedenle cinsel konuların işlenmesi sadece sinema filmlerine bırakılmalıdır
kanaatimce. TV'de en fazla bir iki uzak imaya yer vardır - henüz. İleride ne olur bilmem. Ama yerli bir
"Coupling" için en az 10-15 sene var diyorum ben - o da şifreli kanallarda.

Diğer tabu konular da, cinsellik kadar olmasa da, seyirciden kahkaha almayı başarır. "Bizde cinsellikten
başka tabu olan şeyler nedir?" diye sorarsanız, ben de size "ayıp" kelimesinin size çağrıştırdığı
durumlardır derim. Araştırın, bulun!

Eski yazılardan birinde, ekranda ya da perdede küfredilmesinin seyirciyi neden güldürdüğünü


anlamadığımı söylemiştim. (Retorik bir anlamamaydı o tabii ki.) Bu gülmenin nedeni, normal toplumsal
ortamlarda küfrün tabu sayılmasıdır. Ve bu tür ortamlarda edilen küfür, seyircide otomatikman tabunun
ihlaline dayalı gülme refleksini ortaya çıkartır. Gülme eylemini gerçekleştirmek açısından işe yarar, ama
gülmenin diğer boyutlarından biri olan zeka'dan yoksundur ve uzun süre etkili olmaz.

Burada dikkat edilmesi gereken şey, "bayağılaşma tehlikesi"dir. Sürekli olarak tabuları işleyerek yapılan
komedi, bir süre sonra seyircide bıkkınlık yaratır.

14) GİZLİ (YAKALANMA KORKUSUYLA) YAPILAN İŞLER: Aslında bu madde, "Yalanı Sürdürme"
maddesinin bir versiyonudur denilebilir. Zira burada da bir durum (orada olma durumu) gizlenmeye
çalışılmakta, orada olan kişiye davranış yoluyla yalan söylenmektedir. Yine de ayrı bir madde olarak ele
alınacak kadar kendine özgü özellikleri vardır.
Bir kişi kendisini, ya da bir başkasını, o mekandaki diğer insanlardan gizlemeye çalışırken genelde çok
komik durumlar ortaya çıkar. Saklanan ya da saklayan kişiyle hemen özdeşleşen seyirci, yakalanma
olasılığı ortaya çıkınca heyecanlanır, ve saklanan kişinin yakalanmamak için çarnaçar başvurduğu
yöntemlere güler.

Böyle bir durumda o mekandaki kişi, hiçbirşeyden habersiz de olabilir, o mekanda birinin saklandığını
biliyor da olabilir. Her iki durum da kendine özgü komiklikler yaratır. Haberli olan kişinin bir kaç defa kıl
payı saklanan kişiyi kaçırması makbuldür. Habersiz kişi de ise durum biraz daha ilginçtir: bu kişi, günlük
hayatının eylemlerini yaparken "her nedense" saklanan kişinin bulunduğu yerlere gitme eğilimindedir.
Saklanan kişi de buna uygun olarak harekete geçer ve kendine yeni saklanacak yerler bulur.

Daha ilginç bir olasılık, saklanan kişinin, o mekanda önemli bir iş yapmak zorunda olmasıdır. Yani
kahramanımız, hem yakalanmamak, hem de önemli bir görev yerine getirmek durumundadır. Eğer
bu işin ne olduğu ve önemi, daha önce yeterince iyi anlatılmışsa, sahnenin komedi potansiyeli çok daha
fazla olur.

Kural: Mekandaki kişinin saklanan kişiyi bulması durumunda ortaya çıkacak olan hadise ne kadar
büyükse, bu saklanma hadisesi o kadar komik olur! Mekandaki kişi ile saklanan kişi arasında hiçbir
husumet yoksa, komiklik son derece azalır. Bu nedenle "sevgilisini kocasından saklayan kadın", "erkek
arkadaşını abisinden saklayan genç kız" "polisten / dükkan sahibinden saklanan hırsız" gibi durumlar daha
fazla komedi potansiyeli içerir.

Saklanan kişi paçayı kurtarabilir de, yakalanabilir de. Hangisini kullanacağınız, hikayenizin gidişine bağlı
tabii. Ama bir iki dakika süren gerilimli bir arama sürecinin sonunda saklanan kişi yakalanırsa, sahnenin
dramatik değeri yükselir. Özellikle de saklanan kişinin o an verdiği tepki, o sahnedeki en komik an olma
potansiyelini taşır.

***

Şimdilik aklıma gelenler bu kadar. Ama bu listenin daha da gelişeceğini tahmin ediyorum. Benim aklıma
gelmeyen şeyler olursa yazın, gerekirse yeni kategoriler oluşturalım.

Şimdi bazılarınız "İşte en sonunda komikliğin sırrını öğrendik, hemen bir sitcom yazalım ve
köşeyi dönelim" diye düşünüyor olabilir. O kadar acele etmeyin. Zira yukarıdaki yöntemler, hikaye
anlatma becerileriyle birlikte kullanılmadıkları takdirde çok az işe yararlar. Bir başka deyişle bu
yöntemler, ancak ve ancak sağlam bir hikayenin üzerinde kullanıldığında etkilidir. Aksi takdirde hızla
yayından kaldırılan bir diziniz, ya da kimsenin gülmediği bir komedi filminiz olur.

86
Kimin lafıydı hatırlamıyorum: "Hikaye, odanın ortasında, komedi ise odanın kenarlarında olan
şeydir. Eğer bu sözü anlamıyorsanız, yazarlık işine hiç girmeyin." Yani önce hikaye anlatmayı
öğrenin. Güldürmeyi bunun üzerine ekleyebilirsiniz.

Bu yazıda ele aldıklarım, genel olarak hikaye bazlı komikliği ele alıyor. Başka bir yazıda, sahne içinde ve
diyaloglardaki komikliği ele alacağım.

***

Güzel bir yazı oldu galiba... Tam arşivlik... Ben bile beğendim...

posted by gezgin @ 2:08 AM 7 comments

Salı, Eylül 26, 2006

Wait Till Xmas!

Faster!...

Furiouser!...

Cleverer!...

Funner!...

Wait!...

And you shall see!...

posted by gezgin @ 6:57 PM 3 comments

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

SON BİR KAÇ SÖZ

SANARİST / SENARYORUM.TK yazılarına son vermeye karar verdim.

Bu sitede bazı şeyleri başardığımı umuyorum.

1) Türk filmlerinin çoğunun neden kötü olduğunu "nedenlerini göstererek" anlatmayı,

2) İyi filmleri iyi yapan şeyin senaryo olduğunu ve bu senaryoların da rastlantı eseri iyi olmadığını
göstermeyi,

3) Michael Hauge, Syd Field, Robert McKee ve John Truby'nin ("Mahşerin Dört Atlısı") ne dediğini
bilmeden iyi bir senaryo yazmanın çok zor olduğunu anlatabilmeyi,

4) Senaryo yazarken formüller kullanmanın yanlış olmadığını gösterebilmeyi,

5) Geleceğin sinemasının "hikaye anlatmasını bilen", filmlerini ucuza mal eden, iyi bir dijital
kamerası (yakında çok ucuzlayacaklar), hızlı bir bilgisayarı, ve cesur bir yüreği olan gerilla tipi
sinemacıların ellerinde olduğunu göstermeyi

başardığımı düşünüyorum.

Ha, bir de, "herşeyin parayla olmadığını"...

***

"Neden yazmayı bırakıyorsun?" diye soracaksınız. Aslında kesin bir cevabım yok. Herhalde yapmak
istediğimi yaptım. Hatırlarsanız siteyi hazırlamaya "sinir olduğum" için başladığımı belirtmiştim. Sinirim
geçmiş olabilir. Senaryo yazımı hakkında yeterince bilgi verdiğime kâni olmuş olabilirim.

Belki ileride, başka bir sitede, başka bir isimle tekrar - ve yine ücretsiz! - karşınıza çıkarım.

Ama yakın bir zamanda değil. Bunu derken de bir iki seneyi kastediyorum.

87
***

Bu siteyi izleyenlerden tek isteğim, buradaki bilgileri kullanmanın ve paylaşmanın "ücretsiz" olduğunu
unutmamaları. Ve kimsenin, bu bilgileri satmaya kalkışmaması...

***

Kendinize iyi bakın.

Ancak böyle kim olduğunuzu anlayabilir ve içinizden gelen, orijinal senaryolar yazabilirsiniz!

g.g.

posted by gezgin @ 11:14 PM

Çarşamba, Mayıs 17, 2006

DANIŞTAY'A SALDIRI

Önümüzdeki bir kaç gün, Danıştay'a yapılan bu saldırı ile ilgili yazılar okuyacak, beyanlar dinleyeceksiniz.
Muhalefet iktidarı suçlayacak, iktidar kerhen lanetleyecek, birileri "şeriat geliyor" paranoyasını sonuna
kadar kaşıyacak, vesaire. Bir haftalık gündemimiz belli oldu yani.

***

Benim burada değinmek istediğim ise olayın bambaşka bir yönü. Aralarında Danıştay'ın da bulunduğu,
Cumhuriyet'in temel kurumlarının işlevi ve bunların halk tarafından algılanışı.

Bildiğiniz üzere, bir ülkede (ki bunlara Türkiye de dahildir), iktidara oy çokluğu ile gelmeniz size bazı
yetkiler verir, ama bu yetkiler sınırsız değildir. Ülkenin kurucuları, bu yetkileri sınırlandıracak önlemler
almıştır. Hükümetlerin yetkileri, başka - ve politikaya pek bulaşmayan - kurumlar vasıtasıyla sınırlanır. Bu
durum sadece bize özgü değildir. Dünyanın ileri sayılabilecek bütün ülkelerinde söz konusudur.

Bizde ise mevcut iktidar, hükümet olduğundan beri, hemen her ülkede bulunan bu sınırlayıcı kurumlardan
şikayet ediyor. Bu kurumların başında da Danıştay geliyor. Eminim, Danıştay, Anayasa Mahkemesi, hatta
Cumhurbaşkanlığı kurumları olmasaydı, çok daha mutlu olurlardı. Ama ne yazı ki varlar.

İyi ama, neden varlar?

Bu kurumların amacı, "demokrasi" (yani yöneticilerin halk tarafında seçilmesi) sayesinde iktidara
geleceklerin, ülkenin varlığını sağlayan unsurlara zarar vermesini engellemektir. Ülkenin varlığını sağlayan
kuralları ve ilkeleri, bir binanın duvarlarına, bu ilkeleri koruyanları da bu binanın görevlilerine
benzetebiliriz. Binada yaşayanlar, - herhangi bir sebepten dolayı - binanın duvarlarına vb. zarara vermeye
kalktıklarında, binanın görevlileri, bina sakinlerini uyarıyor ya da engelliyor.

Günümüzde Türkiye'de olan durum ise, binada yaşayanların, "biz çoğunluğuz" diyerek binada kafalarına
estiği gibi değişiklik yapmaya kalkmaları, ve bunu da kendilerine hak görmeleri. Oysa yapmaya çalıştıkları
değişikliklerin, binanın planına uygun olmadığını görmüyorlar, ya da görmek istiyorlar. Ya da
söylemedikleri bir niyet var: binayı yıkıp yeniden inşa etmek. ("Demokrasi bizim için bir amaç değil
araçtır" diye bir cümle hatırlıyor musunuz?)

Bugün olan olay (Danıştay'a saldırı) ise, binayı koruyanlara yapılan bir saldırı olması açısından çok önemli.
Bu anlamda, Van Savcısı'nın Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt hakkında da suç
duyurusunda bulunması da aynı kategoride değerlendirilmesi gereken bir olay. "Birileri", bu binanın
planından da memnun değil, binayı koruyanlardan da.

***

İşin en ilginç yanı, binadan ya da koruyuculardan memnun olmayanların hissettikleri "zulmün"


"haksızlığın" "ezilmişliğin" sanal olması. Yani bu ülkede çok büyük bir çoğunluk dini olaraz zulme
uğradığını düşünmüyor. Herkes kendi evinde, mahallesinde istediği gibi giyinip ibadet edebiliyor.
Yöneticiler ve yargı bu konuda çok müsamahalı. Eğer yürürlükteki devrim yasaları uygulansa, ortada tek
bir çarşaflı ya da sarıklı adam göremezsiniz. Ama yöneticilerin sağduyusu ile bunlara karışılmıyor ve hayat
nispeten çatışmasız bir biçimde akıp gidiyor.

88
Lakin oy oranını, "türban meselesi"ni kaşımaya endekslemiş olan hükümet, ne yazık ki yangına benzin
döktüğünün farkında değil. Daha kötü bir olasılık ise farkında olması ama sonuçlarını umursamaması. En
kötüsü ise bu sonuçları bizzat istemesi.

***

Danıştay ve benzeri kurumlar, kendi halkına düşman kurumlar değildir. Aksine onların iyiliği, refahı,
mutluluğu için çalışırlar. Arada bir gücü eline geçiren yarım akıllı iktidarların bunu fark edip etmemesi,
onların amacını değiştirmez.

***

Yönetim biçimleri arasında, en ehven-i şer (yani kötünün iyisi) demokrasidir. En ideali değildir. Zira
herhangi bir sebeple çok da akıllı ve sağduyulu olmayan insanlar iktidara gelirse, ortalık aniden
cehenneme dönebilir.

Demokrasi, çoğunluğun diktası da değildir. İşte bu nedenle, çoğunluğu eline geçirecek yarım akıllıların
akılsızca eylemlerine karşı eminyet sübabı olarak bazı başka kurumlar da vardır. Bu kurumlara sahip
çıkmak, farkında olsanız da olmasanız da, önce biyolojik varlığımız, sonra da huzurumuz için
vazgeçilemez bir görevdir.

posted by gezgin @ 1:02 PM

AKSİYON FİLMLERİNDEN ÖRNEKLER

Şimdi, aşağıda anlatılan bilgiler ışığında bazı aksiyon filmlerini şöyle bir değerlendirelim ve neyin nerede
nasıl kullanıldığına bir bakalım.

KAÇAK (The Fugitive)

Eski bir TV dizisinin sinema için yeniden yapımı (1993). Yaşı 30 ve üzeri olan herkes "Doktor Kimble"ı
hatırlar. Film de, dizi de aynı önerme üzerine kurulmuş: Haksız yere cinayetle suçlanan Dr. Richard
Kimble, masum olduğunu kanıtlamak ve karısının katilini bulmak için uğraşır.

Filmin konusu aslında o kadar parlak gibi durmuyor. Yani, bir adamın masumiyetini kanıtlamak
istemesinde sıradışı bir şey yok gibi görünüyor. Ama hikayeyi sıradışı yapan, filmin kahramanı, Dr.
Kimble. Kendisi son derece iyi bir doktor, toplum tarafından da sevilip sayılan biri. Bu adam bir gün
aniden karısını öldürüyor (!) ve hapse mahkum oluyor. Adam masum olduğunu iddia etmesine karşın
bütün deliller onun aleyhine, o da paşa paşa cezasını çekmeyi kabul ediyor.

Ama bir gün, başka bir cezaevine nakledilirken, nakil aracındaki diğer tutuklular kaçma girişiminde
bulunuyorlar. Bu girişim nedeniyle araç tren yolunun ortasında kalınca ve (doğal olarak) bir tren son hızla
araca doğru gelmeye başlayınca Dr. Kimble kaçmayı tercih ediyor. Ve kendi masumiyetini kanıtlayıp
karısının katilini bulmaya karar veriyor.

Filmin konusu esas olarak bu. Burada bizi filmi izlemeye teşvik eden şey, bir doktorun, yani toplumun
ortalamasından zeki olan ama kovalamacalara pek yatkın olmayan bir adamın, normalde polislerin
yapması gereken bir işi yapmaya kalkışmasından kaynaklanan ilginç durum.

Richard Kimble'ın masum olduğunu ve haksızlığa uğradığını biliyoruz. Bu nedenle filmin en başında
onunla hemen özdeşleşiyoruz. Adamın iyi özellikleri olduğunu da görüyoruz: Kendi canını tehlikeye
atarak, bir polisi tren yolunda duran otobüsten çıkarıyor. Hatta filmin daha ileri bir sahnesinde (Julianne
Moore'un kısaca göründüğü bölüm), kaçak olarak girdiği bir hastanede bir çocuğun hayatını da
kurtarıyor.

Filmin adı ("Kaçak") zaten bize çok miktarda aksiyon vaadediyor. Bu aksiyonu da Dr. Kimble'ın peşindeki
polisler ve onu öldürmek isteyen ama karısını öldüren adamlar sağlıyor (düşman - nemesis).
Kimball'ın bir değil de iki düşmanla mücadele etmek zorunda kalması (Truby'nin dört uçlu çatışmasını
hatırlayın) filmi monotonluktan kurtarıyor.

Bu tür filmlerde yönetmenler, sadece hikayenin merkezindeki aksiyon ile değil, çok ilginç mekanlar da
bularak seyirciyi tavlamaya çalışırlar. Kaçaktaki bu mekanlardan biri, Dr. Kimble'ın atladığı baraj. Burada
insanın gerçekten de nefesi kesiliyor. (Yazarlara not: Aksiyon senaryosu yazarken, bu tür ilginç ve
tehlikeli mekanlar bulmaya çalışın. Örnek olarak yüksek binalar, araçların çok hızlı hareket ettiği yerler -
örn. otobanlar -, asansör boşlukları, vb. Hikayenizin bir bölümünü, mantıklı bir nedenden dolayı,
burada geçirin.)

89
Film 44 milyon dolara yapılmış, bütün dünyada 1993'te 368 milyon dolar kazanmış. Filmin DVD'sini
bulmanız mümkün. Piyasada olmasa bile DVD kiralayan yerlerde mutlaka vardır.

***

HIZ TUZAĞI (Speed)

Eski görüntü yönetmeni Jean de Bont'un ilk yönetmenlik denemesi (1994). Keanu Reeves'in de
"Pointbreak"ten sonraki ilk büyük aksiyon filmi. Bu film de, konusunu çok açık eden ve aslında çok cazip
olan bir ada sahip: HIZ (Speed).

Film aslında 3 büyük aksiyon sekansından meydana geliyor. 1) Filmin girişindeki bombalı asansör
sahnesi 2) Filmin ortasındaki bombalı otobüs sahnesi 3) Filmin sonundaki bombalı metro sahnesi.
Görüldüğü üzere üç sekansta da hız'la ilgili bir araç var ve bu araçlara bomba yüklenmiş. Alın size
aksiyon garantisi.

Ama film sadece bundan ibaret değil. Akıllıca bir plan üzerine kurulu (Aksiyon filmlerindeki en önemli
unsurun, kötü adamın planı olduğu sözünü hatırlayın). Kötü adamımız, içinde yolcular bulunan otobüs 50
mil'in (yaklaşık saatte 75 km) altına düştüğü takdirde patlayacak bir bomba mekanizması kurmuştur.
Ve bu otobüsün şehrin içinden geçmesi gerekmektedir. Böylece kahramanımız Jack Travern (Keanu
Reeves) hem bombacı ile hem de yol koşulları ile mücadele etmek zorunda kalır. Hatta zaman zaman
yolcular bile güçlük çıkarır (yine Truby'yi hatırlatayım).

Ve, bütün bu hikaye aslında kof bir aksiyondan ibaret değildir. Bombacımızı bu çılgınca eyleme iten çok
makul bir motiv de vardır. Adamımız çok uzun süre devlete hizmet etmiş, ama karşılığını alamamıştır. O
da bu karşılığı hızlı bir biçimde tahsil etmek için bu yöntemi bulmuştur.

Bu filmin cazip tarafını, durdurulamayan taşıma araçları oluşturuyor. Önce otobüs (ki şehir içinde 75
kilometre/saat hiç de az bir hız değil) sonra da metro, gerçekten de çok hoş aksiyon sahnelerine olanak
tanıyor. Kahramanımızın hareket halindeki otobüse binme çabası, otobüs yolcularının otobüsten
indirilmeleri, Keanu ve Sandra Bullock'un otobüsten inme girişimi, ve son olarak bu ikilinin hareket
halindeki bir metroda mahsur kalmaları, aksiyon severleri ihya edecek nitelikte görüntüler sunuyor.

Film 1994'te yaklaşık olarak 30 milyon dolara mal olmuş ve 350 milyon dolar getirmişti.

***

DEVLET DÜŞMANI (Enemy of the State)

Koskoca bir devletin elindeki bütün olanaklarla tek bir adamın peşine düştüğünü düşünün. Üstelik bu
kovalamacada haklı olan adam, haksız olan da devlet olsun.

Heyecan verici değil mi? "Devlet Düşmanı" da öyle bir film. Ulusal Güvenlik Teşkilatı (NSA), kendileri
için gerekli olan bir yasanın çıkmasına engel olan bir senatörü öldürür. Bu cinayetin kanıtı olan
görüntüler de, olayla hiçbir bağlantısı olmayan bir işçi avukatının eline geçer. Güvenlik Teşkilatı, bu
görüntüleri avukattan almak için her türlü olanağını kullanır (Bu filmi izlemekten aldığımız zevkin büyük
bir bölümü, devletin elinde vatandaşlarını dinlemek/izlemek için ne kadar çok araç olduğunu görmekten
kaynaklanıyor). Ama avukat uzun bir süre bu görüntülerin kendisinde olduğundan haberdar bile değildir.
Bu nedenle de neden peşinde birilerinin olduğunu anlamaz. Anladığında ise karısı kendisini terk etmiş,
mesleği elinden alınmış, kendi evine bile giremez hale gelmiştir.

Bu filmde de (izlediğinizi ya da izleyeceğinizi varsayıyorum), başarılı aksiyon filmlerinin bazı ortak


özelliklerini görüyoruz. Filmin merkezinde yer alan hikaye, kötü adamın (Güvenlik Teşkilatı'ndaki üst
düzey bir yönetici) planından kaynaklanıyor. Kahramanımız bir kaç düzeyde çatışmaya giriyor. Hem
güvenlik güçleri ile, hem de çevresindekilerle (özellikle de eşiyle), sonra da Brill ile (Gene Hackman).

Film ayrıca çok önemli bir konuyu işliyor: Bir ülke, ülkenin güvenliğini tehdit eden iç düşmanlar için
(bu yüzden "Devlet Düşmanı"), insanların iletişim özgürlüğünü ve özel hayatını ne kadar ihlal
edebilir? Bu, yaklaşık 20 yıldır terörle iç içe yaşayan bizler için de çok can alıcı bir soru. Film bu soruyu
soruyor ve çok güzel bir biçimde de cevaplıyor: Güvenlik için özgürlüklerin kısıtlanması söz konusu
olabilir, ama ya bu yetkiyi elinde bulunduran insanlar, kendi dokunulmazlıklarına güvenerek yasadışı işler
yapmaya kalkarlarsa?

Filmde çok güzel bir karakter değişimi ("character arc") de var. Başlangıçta özgürlüklerin kısıtlanmasını
pek umursamayan Robert Clayton Dean (Will Smith), olay başına, gelince bu özgürlüklerin ne kadar

90
değerli olduğunu anlıyor.

Hala seyretmediyseniz mutlaka seyredin. 1998 yılı yapımı bu film 90 milyon dolara (+20 milyon
tanıtım) mal olmuş, yapımcısına 250 milyon dolar kazandırmış.

posted by gezgin @ 9:03 AM 0 comments

Pazar, Mayıs 14, 2006

HALET-İ RUHİYE

Ruhbilimcilerin en gıcık olduğu sözcük "ruh"tur herhalde. Bilim-öncesi dönemden kalan bu sözcüğü
kullanmak istemediklerine eminim, ama ne yapsınlar, elleri mahkum, o kadar yaygınlaşmış ve yerleşmiş
ki! Onlar da intikamlarını, bu sözcüğün yanına daha bilimsel, daha maddi görünen başka sözcükler
ekleyerek alıyorlar: "ruhsal aygıt" "ruh çözümlemesi" gibi.

Günümüz biliminin, bizzat dokunamadığı, sadece çeşitli belirtiler üzerinden yorumda bulunduğu belli başlı
bir kaç alan var. Bunların başında kuantum fiziği geliyor. Kuarklar düzeyinde ne olup bittiğini bilen yok.
Zira o düzeyi algılama gücümüz yok. Sadece belirtilere bakarak bir şeyler söylüyor fizikçiler. Konuya
hakim insanlar, bir kuantum fizikçisinin sözlerindeki kesinlik ile falcı bir çingenenin sözlerindeki
kesinlik arasında pek bir fark olmadığını iyi bilirler.

Bu kadar belirsizlikle dolu bir başka alan da astronomi. Evrenin öbür ucunda ne olup bittiği, evrenin nasıl
başladığı ve nasıl biteceği ile ilgili kuramlar, her ne kadar rakamlarla süslense de, büyük ölçüde
spekülasyondan ibaret. Günümüz fizikçileri evren filmini izlemeye o kadar geç başlamış durumdalar ki
başını tahmin etmeleri neredeyse mümkün değil. Sonunu göreceğimiz de meçhul. Aslında ... o kadar da
meçhul değil!

Belirsizliğin tavan yaptığı ama bunun itina ile saklandığı bir başka alan ise "ruh bilimi". Psikoloji ve
psikiatri. Şimdi, alanı bilenler, bu ikisinin olaya farklı yaklaştığından da haberdardırlar. 6 senelik tıp
eğitiminin üstüne bir de 4 senelik uzmanlık koyan psikiatrlara göre herşey beyindeki hormonlar ve
nörotransmitterlerin faaliyetlerinden ibaret. ("Öyle değil mi ama!" diye atlamayın hemen!). Edebiyat
fakültesi mezunu psikologlar ise olaya daha "edebi" yaklaşmakla ve ilaç yazamama komplekslerini,
terapinin ilaç kadar etkili olduğunu iddia ederek hafifletmekle meşguller.

Yine de, bu iki alandaki insanların hakkında en ufak bilgiye sahip olmadıkları şey, alanlarının adında bizzat
yer alan "ruh"tur. Onlar da ruhun belirtileri üzerinde durup bunları incelemekle meşguller. Ruh
hastalıkları, beynin ve vucüdun kimyasal durumundaki değişikliklerin bilinçteki yansımaları, terapi yoluyla
bazı hastalıkların iyileştirilebilmesi... Ama, bizzat ruhun ne olduğuna dair size bir şey söyleyemezler.
Büyük bir olasılıkla "yok öyle bir şey" deyip geçiştiriler.

***

Oysa ruh, insan varlığının en değerli parçasıdır. Bunu hepimiz biliriz. Ama açıklayamayız. Ama
açıklayamamamız bu gerçeği değiştirmez.

"Ruhumuzun hali" (bkz. başlık) biyolojik varlığımızı devam ettirmeden sonraki en önemli uğraşımızdır.
İyi hissetmek, mutlu olmak, eğlenmek, sıkılmamak, macera yaşamak, öğrenmek, ruhen
zenginleşmek... hayatta kalma çabalarımızı hemen takip eden en önemli uğraşlardır. Ortalama bir
insanın yaşayakalma süreci garantiye alındığı için (iş, ev, yemek, giysi, vb.) geri kalan bütün enerjisi "ruh
halini düzeltmek" için harcanır.

İçinde yaşadığımız ekonomik sistem de bunun farkındadır ve bize bu konuda "yardımcı olacak" ürünler
verir. Kitaplar, filmler, TV dizileri, müzik CD'leri hep bu amaca yönelik eserlerdir. Bu konuda bilinen
insanlık tarihindeki en verimli dönemde yaşıyoruz kanımca. Bundan sadece 100 yıl önce bile ortalama
bir insan bu kadar çok müzik, bu kadar çok yazı, bu kadar çok görüntü tüketmiyordu. Şimdi ise sadece
ülkemizde 15-20 milyon internet kullanıcısı var. Hemen her evde bir televizyon bulunuyor. Gazeteler
toplam 3-4 milyon satıyor. Artık kitaplar da öyle.

Peki bu kadar çok ürün, bizi mutlu ediyor mu? "Halet-i ruhiye"mizi istediğimiz şekle sokabiliyor mu?

Bu soruya "hayır" cevabını vereceğim, ama açıklamasını, beklenenden farklı olarak, evrimsel biyoloji ile
yapacağım.

İnsan beyninin, milyonlarca yıl (yaklaşık 6 milyon yıl) süren gelişim süreci boyunca, belirli miktarda
enformasyonu işlemek üzere evrimleştiği kanaatindeyim. Başka bir yazıda, bu gelişimin, olması

91
gerekenden daha fazla olduğunu belirtmiştim. Hala aynı fikirdeyim. Burada da aynı şeyi söylüyorum
zaten. Eklemek istediğim, her ne kadar beklenenden fazla gelişmiş olursa olsun, beynin limitleri olduğu.

Beynimizin bilgi depolama konusunda limitleri olduğunu düşünüyorum. Duygulanma konusunda da öyle.
İşlem ("çekirdek") hızında da!

Kaçınız ortaokul ya da lisede öğrendiklerinizi hatırlıyorsunuz? Kaçta kaçını? Peki üniversitede


öğrendiklerinizden ne kadarı düşünce süreçlerinizin bir parçası? Daha sonra okuduğunuz yüzlerce kitabın
onbinlerce sayfası nerede? Uçup gitti mi?

Sıradan bir günde, akşam 3-4 saat TV izledikten sonra kendinizi tükenmiş hissetmiyor musunuz? Bu üç-
dört saatte bir komedi, bir dram, bir polisiye ve aralarında da yüzlerce reklam izledikten sonra bunda
şaşılacak pek bir şey yok herhalde. Vaktiniz olursa, böyle bir akşamı, TV karşısında elinizin altında kalem-
kağıt ile geçirin ve size kaç çeşit duygu iletilmeye çalıştığına bakın. Reklamlar dahil.

(Eskiden elektrikler sık kesilirdi. Ve o zamanlar ışıldaklar da olmadığı için herkes aynı odada, mum ışığı
altında, gece yarısına kadar SADECE sohbet ederdi. O geceler çok daha iyi uyuduğumu hatırlıyorum.
Nedenini ise uzun yıllar sonra fark ettim. )

Eskiden müzik de bu kadar çok değildi. Artık müziksiz adımınıza atmanıza imkan yok. Alışveriş
merkezlerinde müşterinin zihnini bulandırarak daha fazla alış veriş sağlayan şey müzik. Fast foodçularda
insanlara yemeklerini hemen yediren, yine müzik. Size belirli bir yaşam tarzında yaşamayı (doğrudan ya
da dolaylı) telkin eden ve o yaşam tarzı için gerekli eşyaları (dolaylı olarak) satan yine müzik! Yani müzik
artık sadece ruhun gıdası değil. Aksine ruhta sağlıklı olmayan açlıklar doğuran bir manipulasyon aleti.

***

Halet-i ruhiyenizi korumanız için, önce onun sürekli bir saldırı altında olduğunu fark etmeniz gerekiyor.
Bu bir.

Sonra bu saldırının nereden geldiğini görebilmelisiniz. Bu biraz eğitim istiyor. Bu iki.

Sonra da bu saldırıyı nasıl bertaraf edeceğinizi bulmalı ya da öğrenmelisiniz. Bu da üç.

"Normal", "doğal", "sağlıklı" bir insan olmak büyük ölçüde bunları yapmakla mümkün olacaktır.

posted by gezgin @ 4:58 PM 0 comments

Perşembe, Mayıs 11, 2006

AKSİYON FİLMLERİ HAKKINDA ...

En sevdiğim türlerden biri aksiyon filmleridir demiştim sanırım. Bunun bazı nedenleri var tabii. Bence en
önemlisi, bu filmlerin temel olarak bir kaçma ve kovalamacaya dayanması. Ve genelde de kaçanın,
birileri tarafından zulüm gören birisi olması. Tipik bir "birey - toplum" analojisi yani. Toplum sizi kendi
istediği kalıba dökene kadar peşinizdedir. Peşinizi bıraktığında, yani artık kovalandığınızı
hissetmediğinizde, onun istediği kalıba girmişsinizdir zaten. Geçmiş olsun!

Burada "toplum karşıtlığı" yaptığım düşünülmesin. Şahsen bireyin toplum ile sağlıklı bir çatışma
içerisinde olması gerektiğini düşünüyorum. Tıpkı çocukların anne babaları ile sağlıklı bir çatışma
içerisinde olması gerektiği gibi. Hayatta en sevmediğim çocuk tipi, ana-babasının her dediğini yapan,
"uslu" çocuklardır. Çocuk dediğin içinden gelen dürtüleri keşfetmek, tanımak, tartmak için anne
babasının koyduğu kuralların dışına çıkmalıdır. Ama bu kural dışına çıkış, çocuğun sağlığına ya da
kişiliğine kalıcı zarar verecek bir nitelikte olmamalıdır.

Aynı şekilde insan da içinde yaşadığı toplumla çatışmalı bir ilişki içerisinde olmalıdır. Herkesin aynı
şekilde düşünüp davrandığı toplumlar, cehennemin yeryüzünde somutlaşmış halidir. İnsanlar içinde
yaşadıkları toplumla kısmen uyum, kısmen de çatışma içinde olmalıdır. Eğer biraz uyum olmazsa,
bırakın huzuru, biyolojik varlığımızı bile devam ettiremeyiz. Ama biraz çatışma da olmazsa, bin yıllar
boyunca aynı yerde kalırız. Sanırım bu gerçek, geçmişte sosyalist düzenlerin neden kısa sürede
iflas ettiğini, ve olası bir gelecekte herkesin Müslüman olduğu "İkinci Asr-ı Saadet"in neden iflas
edeceğini anlatıyor. Ve yine bu gerçek, insanlara sahte de olsa çatışma için bir özgürlük veren
kapitalist sistemlerin yeryüzündeki toplumlar tarafından neden bu kadar çabuk benimsendiğini ve
arzulandığını da açıklıyor.

İşte "aksiyon filmleri" bu noktada devreye giriyor. Bu filmlerde toplumun tamamının ya da bir kısmının,

92
bir birey üzerinde kurduğu inanılmaz baskıyı görüyoruz hep. Ama bu filmlerdeki bireyler de, bu baskıya
direnebilecek ve onunla savaşabilecek yetenekte oluyorlar. Olmasalar kimse bu filmlere gitmez zaten.
(Bir topluluğun bir bireyi filmin başından sonuna kadar çatır çatır ezdiği bir filmi izlemenin ne gibi bir zevki
olabilir ki?!). İşte bu nedenle filminizin kahramanı (aşağıda Truby'nin de belirttiği gibi) mücadele kabiliyeti
olan biri olmalıdır. Ayrıca kendisine kurulan tuzaklardan kurtulacak ve yeni tuzaklar kuracak biri
olmalıdır. Seyirci o kişiyle özdeşlelerek, iki saatlik bir süre için bile olsa, toplumun kendisine uyguladığı
baskıyla mücadele eder - en azından bilinçaltı bir düzeyde. İşte bu nedenle, iyi aksiyon filmlerinden
çıkınca, ilginç bir rahatlama hissi yaşarız. Sadece patlayan arabalar ya da ilginç dövüş sahneleri
seyrettiğimiz için değil, içine düşürüldüğümüz bu fare labirentinden iki saatliğine ve hayali olarak da
olsa çıkabildiğimiz için.

***

Bizde (Türkiye'de) aksiyon türünün bu kadar zayıf olmasını neye bağlayabiliriz?

Bu kez de siz bağlayın bakalım. Hep bana söyletmeyin.

posted by gezgin @ 1:49 PM 3 comments

Çarşamba, Mayıs 10, 2006

Aksiyon Senaryosu Yazmak

Eğer iyi bir aksiyon senaryosu yazarsanız, sinema sektöründeki başarınızı kendiniz garantilemiş
olursunuz. Ama aksiyon türü Hollywood'daki en zor türdür ve pek çok kişi bunun farkında değildir.
Sinema perdesinde basit ve doğrudan gibi görünen şey aslında senaristten son derece dikkatli bir
planlama ve son derece yaratıcı çözümler bekler.

Aksiyon filmleri birkaç yönden aldatıcıdır. Bir çok insan aksiyon filmlerinin karakter, olay örgüsü ve
tema içermediğini düşünür. En iyi aksiyon filmlerinin ise derin bir hikayesi, karmaşık karakterleri
vardır ve izleyici üzerinde büyük bir etki yaratırlar.

Yazarın görevi, aksiyon türünün sınırlayıcı yapısı içinde dahi ilginç (çekici) karakterler, şaşırtıcı olay
örgüleri ve önemli temalar yaratmaktır. Hollywood filmlerinde hızın gittikçe artma eğilimine karşın
aksiyon yazarının en büyük düşmanı hızdır. İşin ilginç yanı, seyirciyi heyecanlandıran şey saf hız
değildir. İşte bu nedenle iyi aksiyon yazarları, filmin daha hızlı görünmesini sağlamak için filmi
yavaşlatmaya çalışırlar.

Ne düşündüğünüzü biliyorum: "Bu ne anlama geliyor şimdi?"

Bir hikayenin hızı ne kadar yüksek olursa, sürpriz yapma şansınız o kadar azalır. Ve sürpriz, olay
örgüsünün çok temel bir koşuludur (gereğidir). Yazar olarak bir sihirbaz rolü üstlenirsiniz. İzleyiciler,
kendilerinin tahmin edemeyecekleri olaylar için ağzınızın içine bakarlar. Ama geri dönüp
baktıklarında bu olayların yaklaşmakta olduğunu görmek isterler. Karakterleri tek bir olay hattı üzerinde
son hızda hareket ettirdiğiniz zaman, dönüşler (virajlar) de zorlaşır. İzleyici, bulunduğu yerden bariz
sonuca kadar giden yoldaki herşeyi açıkça görebilir. Eğer hızı düşürürseniz, kendinize bir kaç tane
beklenmeyen hikaye dönüşü (twist) koyma şansı tanımış olursunuz. Böylece izleyiciyi hâlâ
şaşırtabilirsiniz, izleyici de dikkatini kaybetmeden hikayeyi izlemeyi sürdürebilir.

İPUCU 1 - Kahramanınıza Kişisel Bir Sorun Verin

İsterseniz hikayenize büyük bir aksiyon sahnesi ile başlayabilir (bazı başarılı aksiyon filmleri böyler
başlar, bazıları ise böyle başlamaz), sonra da geri çekilebilirsiniz. Kahramanınıza, büyük aksiyon problemi
ile birlikte aynı anda çözmesi gereken bir de kişisel sorun verin. Bu soruna çok zaman ayırmanız
gerekmez. Ama bunu yapın. Bunu yaptığınız zaman, hikaye anlatımında son derece önemli olan o iki
kollu anlatımı yaratmış olursunuz. Aksiyon probleminin yanı sıra bir de kişisel problem bulunur.
Bu noktadan sonra size düşen görev, bu iki kolun seyirciye tek bir kol (hikaye kolu) gibi görünmesini
sağlamaktır.

İPUCU 2 - Önce Onları İnandırın

Aksiyon filmleri, doğaları icabı, inanılırlık sınırını zorlarlar. Böylece daha filmin en başlarında
seyircinizi, kahramanınızın son derece yetenekli olduğuna inandırmalısınız. Ne de olsa onlara,
hareket kabiliyeti neredeyse insan-üstü olan birisini göstermektesiniz. Başarılı aksiyon senaryolarında
kahramanın fiziksel aksiyon konusunda başarılı olmayı hikaye esnasında öğrendiğine hemen hiç
rastlamazsınız. Daha birinci sayfada kahramanınızın olağanüstü fiziksel kabiliyetleri olduğunu

93
göstermelisiniz. Ve senaryonuzun daha en başlarında izleyiciye, kahramanınızın gerçekten de ne
kadar iyi olduğunu gösteren bir sahne koymanız gerekecektir. Bunun ilk sahneniz olması ya da
kahramanınızın bütün yeteneklerini göstermeniz gerekmez. Seyircinizi biraz meraklandırın yeter.
Böylece seyircinizi daha en baştan uyarmış ve kendinize daha sonra sınırları zorlama şansı tanımış
olursunuz.

İPUCU 3: Olay Örgüsü Bir Sürprizden Diğerine Geçmekten Doğar

Burada sürpriz sözcüğü ile, hem kahramanınıza hem de seyircinize yapılan sürprizi kastediyorum. Bu da
kahramanın DÜŞMANI/DÜŞMANLARI hakkındaki bilgiyi olabildiğince saklamanız anlamına geliyor. En
iyi aksiyon hikayeleri aldatma ve gizli bilgiler üzerine kuruludur. Özellikle de düşmanın doğası ve kimliği
hakkındaki bilgiler saklanır. Büyük aksiyon filmleri aslında zekalar arasında gerçekleşen bir savaştır. Bu
senaryolar en iyi kimin aldatmaca yapabildiği ve en iyi kimin düşünebileceği hakkındadır aslında.

İPUCU 4: Kahramanınızı Güçlü, Ama Düşmanını DAHA GÜÇLÜ Yapın

Sadece bir boksörün çok güçlü olduğu bir ağırsiklet maçı çok sıkıcı olurdu. Düşmanınız için, kahramanınızı
doğduğuna pişman edecek çeşitli özel yetenekler ve numaralar bulmak için bayağı zaman harcayın.
Ama bunların hepsini hemen göstermeyin. Bunları gizleyin. Ortaya çıkardığınız zaman bunu hızlı ve
şiddetli bir biçimde yapın. Bunu yaparken de kahramanınızın önce darma duman olmasını, sahip olduğu
bütün yetenekleri ortaya çıkarmak zorunda kalmasını ve düşmana karşılık vermesini istiyoruz.

***

Bunlar, iyi aksiyon senaryoları yazarken size yardımcı olacağını düşündüğüm en sevdiğim ipuçları.
Gördüğünüz üzere aksiyon senaryosu yazmak sanıldığından çok daha karmaşık bir iştir.

İyi şanslar. Yazmaya devam!

Kaynak: John Truby

http://www.writersstore.com/article.php?articles_id=477

posted by gezgin @ 11:24 PM 0 comments

Çarşamba, Nisan 26, 2006

AKSİYON TÜRÜNDE ORTAK TEMALAR

(Bu yazıdaki "tema" sözcüğünü, senaryo jargonundaki anlamıyla değil, gündelik anlamıyla kullanıyorum).

Aksiyon filmlerinde, adı üzerinde, bir aksiyon vardır. Kavgalar, araba kovalamacaları,
koşuşturmalar, silahlı çatışmalar... Günlük hayatta pek tanık olmadığımız bu olayları perdede
izlemeye bayılırız.

Bunun evrimsel bir kökeni olduğunu düşünüyorum. Bütün doktorlar ve biyologlar size insan bedeninin
"koşuşturmak, avlanmak, dövüşmek" için tasarlanmış olduğunu söyleyecektir. Eh, modern hayatın
bize bu şansı pek vermediği malum. Aksiyon filmleri, değil bilinçaltımıza, her hücremize kazınmış olan bu
özellikleri hayali bir yolla bile olsa kullanmamızı sağlar. Özdeşletiğimiz kahramanın, bizim
hayatımızdaki bütün olumsuz şeyleri temsil eden "kötü adam"ı evire çevire pataklaması da yüreğimizin
yağını eritir, içimize su serper; bir katarsis yaşar ve sinemadan rahatlamış bir biçimde çıkarız.

***

Peki, bu kavgayı, bu kovalamacayı, bu silahlı çatışmaları hayatta nerede bulacağız? Soruyu farklı bir
biçimde sorayım: Eğer bir aksiyon senaryosu yazmak istiyorsak, bu aksiyonu en "doğal" biçimde
hikayemize nasıl yerleştirebiliriz? Hayatın hangi alanlarındaki insanlar, doğal olarak daha fazla ve
daha ilginç aksiyon ile iç içedirler?

Hemşireler!

Değil tabii ki. Polisler, suçlular, düzenle haklı ya da haksız, bir biçimde ters düşen insanlar...

Bu insanların hayatı aksiyon ile doludur. Ve iyi bir aksiyon filmi genel olarak bu alanlardaki insanlardan
birilerini konu edinir.

94
Yine aşağıdaki örnekleri bu açıdan inceleyelim:

• Blues Brothers (Düzenle çatışan haklı kişi - Polis)


• First Blood (Düzenle çatışan haklı kişi - Polis ve Asker)
• True Lies (Gizli Servis - terörist)
• Die Hard (Polis)
• Point Break (Polis)
• Enemy of the State (Düzenle çatışan haklı kişi - Gizli Servis)
• Speed (Polis)
• The Terminator (Askeri eğitim almış kişi)
• The Terminator (Askeri eğitim almış kişi)
• Mad Max (Polis)
• Road Warrior (Eski Polis)
• Lethal Weapon (Polis)
• Rush Hour (Polis)
• Hızlı ve Öfkeli (Polis)
• Aliens (Asker)
• The Matrix (Düzenle çatışan haklı kişi - Askeri eğitim almış kişi)
• Mission Impossible (Gizli Servis)
• The Incredibles (Düzen için çalışan olağanüstü kişi)
• Kutsal Hazine Avcıları (Maceracı Arkeolog)
• Robin Hood (Düzenle çatışan haklı kişi)
• Beşinci Element (Eski asker)
• Taxi (1,2,3) (Polise yardım eden kişi)

Demek ki, bir aksiyonun olabilmesi için, birilerinin günlük hayatın monoton huzurunu bozması
gerekiyor.

Bu kişi, huzuru bozarak kendine haketmediği bir kazanç sağlamak isteyen bir kötü adam da olabilir;
düzen tarafından haksız yere suçlanan birinin hakkını geri alabilmek için kokuşmuş bir düzenle
mücadelesi de olabilir.

(Askerlerin hayatı da çok miktarda aksiyon içerir. Ama burada çok sayıda insanın topyekün mücadelesi
söz konusudur. Ve bu gibi durumlar "savaş filmi" adlı ayrı bir janr başlığında ele alınır.)

***

Kötü adamlardan bazıları hızla zenginleşmek isteyen, bunun için de düzendeki bazı gediklerden
faydalanmayı tercih eden kişilerdir. Ama bunlar, çok küçük paraların peşinde olan insanlar değildir.
Dudak uçuklatacak miktarda paraların peşindedirler. Ve bu kadar büyük bir meblağı da çok iyi bir
PLAN olmadan elde etmek genelde mümkün değildir. Biz bir taraftan kötü adamın bu planını adım adım
takip etmekten zevk alırız, bir taraftan da kahramanın bu planı nasıl bozacağını merak ederiz (Örneğin
"Die Hard" 1 ve 3)

Bazen aksiyon filminin kahramanı, düzen tarafından haksız yere suçlanan bir kişidir. Kahraman son
derece iyi niyetlidir. Ama bir yanlış anlaşılmadan ya da düzene nüfuz etmiş bazı kötü niyetli
insanlardan dolayı kahramanımız aniden suçlu konumuna düşer. Bunun sonucunda kahraman, kendi
masumiyetini kanıtlamak zorunda kalır. "First Blood" "Enemy of the State" "The Matrix" "Robin
Hood" "The Fugitive" bu tür insanları anlatır. Bu tür hikayelerde kahraman o kadar köşeye sıkıştırılır ki,
artık hayatından başka kaybedeceği bir şey kalmaz. Bu noktaya gelmiş insanların gösterdiği olağanüstü
cesaret ve bu cesaretten doğan yüksek kalitede aksiyon ortaya çok güzel aksiyon hikayeleri çıkarır.

Bir de emekli askerlerin, askeri eğitim almış kişilerin ya da küçük askeri grupların yarattığı
aksiyon vardır. Askerler, polisten farklı olarak, topyekün savaş konusunda eğitilmiş kişilerdir ve
kullandıkları silahlar da ona göre daha büyük olur. Örneğin "İlk Kan", "Beşinci Element", "Aliens" ve
"Terminator 1 - 2" bu alt türe örnek verilebilir. "Fifth Element"te Bruce Willis'in emekli bir asker
değil de emekli bir muhasebeci olduğunu düşünün, filmin sonunun ne kadar sönük olacağını tahmin
edebilirsiniz.

posted by gezgin @ 1:59 PM 3 comments

95
Pazar, Nisan 23, 2006

AKSİYON FİLMLERİNDEKİ AKSİYONUN KAYNAĞI

Aksiyon filmleri için gereken aksiyon nasıl sağlanır? Yani bu tür filmlerde gördüğümüz kovalamacalar,
kavgalar, büyük cesaret gerektiren hareketler neden (niçin) yapılır?

McKee'nin aşağıdaki bir yazısında da belirttiği gibi insanlar bir sorunla karşılaştıklarında, en az çabayı
gerektirecek seçeneğe yönelirler en başta. Bu seçeneğin işe yaramadığını görünce, biraz daha fazla
çaba gerektiren seçeneği yoklarlar. O da olmazsa çok daha fazla çabalama isteyen seçeneği denerler.

Peki bunu ne sağlar? Uzatmadan söyleyeyim: Kahramanı o derecede sıkıştıracak kalibrede bir düşman.

Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için aksiyon filmleri listesinden bazı örneklere bakalım:

True Lies'da, kahramanımız Arnold'un karşısında, bir binanın çatısından diğerine motorsikletle
atlayacak kadar çılgın, ülkeye bir atom bombası sokacak ve bununla bütün ülkeye şantaj yapacak
kadar gözü dönmüş olan bir terörist bulunuyor.
Speed'de, Keanu'nun karşısındaki adam, azılı, acımasız ve yaratıcı bir bomba uzmanı. Son ana kadar
kahramanla kedi fare oyunu oynuyor.

Die Hard'da da Bruce Willis'in düşmanı, koskoca bir gökdeleni ele geçirip içindekileri rehin alacak ve
bunu dışarıdaki bütün polis gücünü devre dışı bırakarak yapacak kadar akıllı bir adam (Hans Gruber).

Aliens'da ise Teğmen Ripley (S. Weaver), belki de insan türünün karşılaştığı acımasız uzaylı (Yaratık)
sürüsü ile başetmek zorunda.

Terminator 1'de kahramanımızın karşısında, gözü dönmüş bir katil robot var. Terminator 2'de ise,
birinci filmdekini mumla aratacak nitelikte başka bir katil robot var.

The Matrix'te Neo, ajanlar ile temsil edilen makinaların insanları bulup yok etmesine engel olmaya
çalışmaktadır.

Devlet Düşmanı'nda Will Smith, istediklerini yasanın meclisten geçmesini engelleyen bir kongre üyesini
öldüren gizli servis üyeleri ile savaşır.

Beşinci Element'te Bruce Willis Dünya'yı yok etmek isteyen Mutlak Kötülük'ü durdurmaya çalışır.

Sanırım ne demek istediğimi anlatabildim: Bir filmde aksiyon olabilmesi için, o filmde bu aksiyonu
ateşleyecek, devam ettirecek ve şiddetini gittikçe artıracak kaliteli kötü adam(lar) (düşman, nemesis)
olmalıdır. Filmin kalitesi büyük ölçüde kötü adamın ne kadar kötü, güçlü, zeki ve yetenekli olduğuna
bağlıdır.

***

Fakat, aksiyon filmindeki "aksiyonu" sağlamak için kaliteli bir kötü adamın varlığı yeterli değildir. İyi bir
aksiyon filminde kahraman ile düşmanı karşı karşıya getiren bir istek olmalıdır. Bu da genelde kötü
adamın isteğidir.

William C. Martell'in sözlerini aynen aktarırsam "Bir aksiyon senaryosundaki en önemli öğe
kahraman değil, kötü adamın planıdır. ... Bir aksiyon senaryosunda kahraman tepki verme
pozisyonundadır; aktif role sahip olan kötü adamdır."

Aşağıdaki aksiyon filmleri listesine bakın ve hepsinin hikâyesini teker teker düşünün. Hepsinde kaliteli bir
kötü adam ve bu kötü adamın başarmak istediği bir plan var değil mi?

Siz de bir aksiyon senaryosu yazarken, kötü adamınıza güçlü bir İSTEK, ve bu isteği yerine getirmek
için yaptığı ve HATASIZ gibi GÖRÜNEN bir PLAN vermelisiniz.

Seyircinin hoşuna giden budur: Kötü adamın bu zekice hazırlanmış planının iyilerin ensesinde filmin
sonuna kadar boza pişirmesi, ama son anda kahramanın bulduğu bir çare ile bu planın bozulduğunu
görmek.

posted by gezgin @ 10:18 AM 0 comments

96
Çarşamba, Nisan 19, 2006

AKSİYON TÜRÜNE GİRİŞ

İşe "aksiyon" filmleri ile başlayalım. Zira aksiyon filmleri, sinemanın en güçlü yönlerinden biri olan
"hareket"i son raddesine kadar kullanan bir türdür ve bu nedenle çok geniş bir seyirci kitlesine hitap
eder.

Yakın zamanda çekilen başarılı aksiyon filmlerinin kısa bir listesini aşağıda veriyorum. Bu liste tabii ki
"eksiksiz" bir liste değil. Ama benim amacım da zaten eksiksiz bir liste hazırlamak değil.

(Bu filmlerden bir çoğunu başka tür başlıkları altında da görebilirsiniz. Örneğin Aliens ve Matrix'i
bilimkurgu, The Incredibles'ı animasyon, Blues Brothers'ı komedi ya da müzikal adı altında
görebilirsiniz. Bu "bir filmin birden fazla türe girme" durumuna daha sonra ayrıntılı olarak
değineceğiz.)

Önerim, bu filmlerin olabildiğince çoğunu bir yerlerden (DVD/VCD kiralayan yerlerden, eşten, dosttan)
bulmanız ve dikkatli bir biçimde seyretmeniz. Seyrederken de filmler arasındaki ortak noktalara ya da
dikkatinizi çeken yerlere özel bir önem göstermeniz. Ve bunları not almanız. Çünkü ileride sık sık bu
filmlere atıfta bulunacağız.

AKSİYON FİLMLERİ LİSTESİ

• Blues Brothers (Cazcı Kardeşler)


• First Blood (İlk Kan)
• True Lies (Gerçek Yalanlar)
• Die Hard (Zor Ölüm)
• Point Break (Kırılma Noktası)
• Enemy of the State (Devlet Düşmanı)
• Speed (Hız Tuzağı)
• The Terminator
• The Terminator 2
• Mad Max (Çılgın Max)
• Road Warrior (Mad Max 2; Yol Savaşçısı)
• Lethal Weapon (Cehennem Silahı)
• Rush Hour (Bitirim İkili)
• The Fast and the Furious (Hızlı ve Öfkeli)
• Aliens (Yaratık 2)
• The Matrix (Matris)
• Mission Impossible (Görevimiz Tehlike)
• The Incredibles (İnanlmaz Aile)
• Indiana Jones and the Raiders of the Lost Ark (Kutsal Hazine Avcıları)
• Robin Hood: Prince of Thieves (1991)
• The Fifth Element (Beşinci Element)
• Taxi (Taksi - Luc Besson'un yapımcısı olduğu seri)

***

Aksiyon filmleri genelde bir ya da birden fazla kahramanın, büyük cesaret isteyen fiziksel
hareketlerde bulunmak, uzun dövüşlere girişmek ya da çılgın kovalamalar yapmak durumunda
kaldıkları güçlükler ("challenge") ile karşılaşmasını konu alır. Hikaye ve karakter, genelde patlamaların,
yumruk yumruğa dövüşlerin, silah kullanımının ya da araba kovalamacalarının ardında ikinci planda
kalır.

Hem geçmişte hem de günümüzde aksiyon filmlerinin ticari cazibesi büyüktür ve gişede başarı oranı da
yüksektir. Aksiyon filmleri de bir hikaye etrafında dönerler, ama bundan daha da önemlisi, bir kahraman
üzerine kuruludurlar; sinema izleyicisi bir aksiyon filmini düşünürken daha çok belirli bir oyuncuyu ve
karakter(ler)in aşması gereken engelleri aklından geçirir.

ÜNLÜ AKSİYON FİLMİ OYUNCULARI

• Mel Gibson
• Bruce Willis
• Pierce Brosnan
• Harrison Ford
• Tom Cruise

97
• Arnold Schwarzenegger
• Sylvester Stallone
• Vin Diesel
• Jean Claude Van Damme
• Steven Seagal
• Bruce Lee
• Jackie Chan
• Chow Yun-Fat

posted by gezgin @ 9:50 AM 0 comments

Cumartesi, Nisan 15, 2006

SOMETHING FOR NOTHING

Eh, artık bir şeyler yazma zamanı geldi.

Uzun süredir yazmamamın sebebi, işlerimin yoğunluğu, artı yazmak istememem. Neden yazmak
istemediğimi anlamam zamanımı aldı diyelim. Daha sonra anladım tabii.

Son dönemlerdeki yazılarım genellikle olumsuz içerikli. Bunda benim de payım var. Niye kötü olduğunu
bildiğin filmlere gidiyorsun, değil mi?! Eh, ne yapalım, önümüze konan filmler bunlar. Bu filmler hakkında
da iyi yazmak mümkün değil. Ama bu tür yazılardan sonra insanın ağzında kötü bir tat kalıyor,
yazdıklarınız yüzde yüz doğru olsa bile.

Sonunda şuna karar verdim: Sadece iyi filmler hakkında yazmak lazım. Hatta en iyi filmler
hakkında. Bu filmlerin çoğu da şu anda vizyonda olanlar değil. Geçmiş yılların filmleri. Bu filmleri de
türlerine (janr) göre sınıflandırmanın daha faydalı olacağını gördüm. Bunun için de her ay belirli bir türü
ve o türün önde gelen filmlerini analiz etmeye karar verdim.

Böylece

1) Hem sadece iyi filmler hakkında yazacağım

2) İyi filmleri iyi yapan nitelikleri başarılı örnekler üzerinden anlatabileceğim

3) Bizde üzerinde çok az durulan "tür filmleri" konusunu iyice inceleme fırsatı bulmuş olacağız.

Yazıları yakında burada girmeye başlayacağım (başka site hazırlama fikrinden vaz geçmiş bulunuyorum).

posted by gezgin @ 12:08 AM

Pazartesi, Nisan 03, 2006

BOŞLUK - McKee Notları - 3

Hikaye, öznel ve nesnel dünyaların birbirine dokunduğu yerde doğar.

Kahraman, kendisinin ulaşamayacağı bir arzu nesnesini ister. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak belirli bir
eylemde bulunmayı tercih eder. Onu motive eden şey, bu eyleminin sonucunda dünyanın ona, arzu
ettiği şeyi elde etmesini sağlayacak biçimde tepki vereceğini düşünmesi ya da hissetmesidir. (Yani
dünya ona istediğini verecek diye düşündüğü için o eylemi tercih eder - gg). Kahramanın öznel bakış
açısına göre o, asgari, tutucu (durumu koruyucu) ama istediğini elde etmesini de sağlayacak bir
eylemde bulunmuştur.

Ama kahraman bu eylemde bulunur bulunmaz, kahramanın öznel iç dünyası, kişisel ilişkileri ve dış dünya
veya bunların bir kombinasyonu, kahramanın tahmin ettiğinden daha güçlü ya da farklı bir
biçimde tepki verir.

Dünyadan gelen bu güçlü ya da farklı tepki kahramanı istediği şeyi elde etmekten alıkoyar, onu
arzuladığı şeyden daha da uzaklaştırır.

***

Gereklilik ("necessity") mutlak gerçektir. Gereklilik, biz eyleme geçtiğimizde aslında olan şeydir. Bu
gerçek de ancak ve ancak biz bir eyleme geçtiğimizde bilinebilir. Dünyanın bize vereceği tepki, o anda

98
bizim var oluşumuzun yegane gerçeğidir. Biz bu andan önce ne olacağını düşünmüş (sanmış, inanmış)
olursak olalım bizim gerçeğimiz dünyanın verdiği o tepkidir.

Gereklilik, olması gereken ve aslında olan şeydir. Bizim olmasını umduğumuz şeyden farklıdır.

***

Gerçek hayatta karşımıza çıkan bu durum, kurguda da geçerlidir.

Nesnel bir gerçeklik (yani, dünyanın gerçekliği) kahramanın olasılık duygusu (yani "bu olabilir" dediği şey)
ile çeliştiğinde, kurgusal gerçeklikte aniden bir "boşluk" oluşur. Bu boşluk, öznel dünyalar ile nesnel
dünyaların, beklentiler ile sonuçların, kahramanın eylemden önce tasarladığı dünya ile
eylemden sonra karşılaştığı gerçek dünyanın çarpıştığı yerdir.

Gerçeklikteki boşluk meydana geldiğinde, hala istekli ve bir şeyler yapma yeteneği olan kahraman,
asgari ve tutucu (mevcut durumu koruyucu) bir çaba ile istediğini elde edemeyeceğini fark
eder. Kendisini toparlamalı ve bu boşluğu geçmek için ikinci bir eylemde bulunmalıdır. Bu ikinci eylem,
kahramanın en başta yapmak istemeyeceği türden bir eylemdir çünkü bu eylem daha fazla irade
gücü gerektirmektedir ve onu kendi yeteneklerinin (kapasitesinin) daha derinlerine inmeye (yani, daha
fazla güç kullanmaya) zorlamaktadır. Ama en önemlisi, bu ikinci eylem onu RİSK'e atmaktadır.
Şimdi, bir şeyler kazanmak için, bir şeyler kaybetmeyi göze almalıdır.

(McKee, STORY, sayfa 147-9, bazı bölümleri tarafımdan kırpılmış veya yorumlanmıştır - gg)

posted by gezgin @ 11:53 AM 0 comments

İLK ADIM - McKee Notları - 2

Senaryo yazmak için oturduğunuzda hindi gibi düşünmeye başlarsınız: Nereden başlamalı? Karakterim
şimdi ne yapacak?

Karakteriniz (aslında bütün karakterler) hikayenizin herhangi bir anında, herhangi bir isteğin peşinden
giderken, her zaman kendi açılarından en az çabayı gerektiren, en muhafazakar ("conservative" -
mevcut durumu koruyucu) eylemi yerine getirirler. Bütün insanlar her zaman böyle davranırlar.

İnsanlar öz itibariyle tutucudurlar ("conservative" - mevcut durumu koruyucu), aslında bütün doğa
öyledir. Hiçbir organizma gerekenden fazla enerji harcamaz, gerekmeyen hiçbir şeyi riske atmaz,
ya da zorunda kalmadıkça hiçbir eylemde bulunmaz. Neden bulunsun ki?

Eğer bir iş, herhangi bir kayıp ya da acı riskine girilmeden ya da enerji harcanmadan, kolay yoldan
yapılabiliyorsa, neden herhangi bir yaratık daha zor, daha tehlikeli ya da daha fazla zayıflatıcı bir şey
yapsın ki? Yapmaz tabii ki. Doğa buna izin vermez... ve insan doğası da evrensel doğanın bir
parçasından ibarettir.

Gerçek yaşamda da bize gereksiz, hatta aptalca gelen aşırı davranışlar sergileyen insanlar, hatta
hayvanlar görürüz. Ama bu bizim, o durumla ilgili dışarıdan yaptığımız bir değerlendirmedir. Öznel
olarak, o yaratığın bakış açısından, bu taşkın davranış aslında asgari, tutucu (mevcut durumu koruyucu)
ve gerekli bir harekettir. Neyin "tutucu" (mevcut durumu koruyucu) olduğu her zaman bakış açısına
göre değişir.

Örneğin gerçek hayatta kendimize şöyle deriz: "Dolores'in telefon numarasını bulamıyorum. Ama
arkadaşım Jack'te bu numaranın olduğunu biliyorum. Eğer onu şimdi ararsam, meşgul olmasına rağmen
yaptığı işi bırakıp bana bu numarayı verecektir." Siz de Jack'i ararsınız ve işini böldüğünüz için özür
dilersiniz. O da "Sorun değil" der ve istediğiniz numarayı size verir. Hayat % 99 böyledir. Hayatta hep
asgari çabayı gösteririz ve onun karşılığını alırız.

Hikaye anlatımında ise biz yazar olarak, karakterimizin dünyadan olumlu bir tepki almayı umduğu
ama bu eyleminin kendisine karşı çok olumsuz bir tepki uyandırdığı anlara odaklanırız. Karakterin
içinde yaşadığı dünya ona, umduğundan farklı bir biçimde ya da umduğundan çok daha güçlü bir
biçimde ya da her iki biçimde tepki verir.

Telefonu elime alıp Jack'i ararım ve "Rahatsız ettiğim için kusura bakma, ama Dolores'in telefonunu
bulamıyorum. Bana onun ..." O anda Jack bağırmaya başlar: "Dolores mi? Dolores mi! Ne cüretle
bana onu telefon numarasını sorarsın?" der ve telefonu suratıma kapatır.

Aniden hayat daha ilginç bir hâle gelmiştir.

99
(McKee, STORY, sayfa 143-4, bazı bölümleri tarafımdan kırpılmıştır - gg)

posted by gezgin @ 11:52 AM

Cumartesi, Mart 25, 2006

ENGİN ARDIÇ ve başka şeyler...

Senaristlerin sıradan aydınlardan biraz daha akıllı, biraz daha geniş görüşlü olması gerekiyor. Tek bir
bakış açısına, tek bir ideolojiye saplanıp onun sözcülüğünü yapmak yerine, hayatı daha bütüncül bir
biçimde görmeleri gerekiyor.

O zaman hayatta doğru olduğunu sandığınız bir çok şeyin aslında öyle olmadığını, hatta çok daha
farklı olduğunu görebiliyorsunuz. Ama bunun için, "belirli bir ideolojinin limanına sığınma
güvencesi"nden uzak durmak cesaretine sahip olmak gerekiyor. Özgür olmak gerekiyor.

Özgürlük, yaşayanların bildiği gibi çok ferah ama aynı zamanda ürkütücü bir duygudur. Her
babayiğidin harcı değildir. Sırtını kimseye dayamamaktır. Güvencesizliktir. Kolay bir şey değildir yani.

Kafası özgür çok az adam var dünyada. Bu insanları - eserleriyle de olsa - tanımak büyük bir sevinç
kaynağı benim için. Hele bunlardan bazılarının benim ülkemden çıkmış olması benim için ayrı bir mutluluk
kaynağı. Benim ana dilimde yazıyor olmaları beni nasıl sevindiriyor anlatamam.

İşte bu insanlardan birisi Engin Ardıç. Düşünen; bilen; gerçek dışı hayallerden kurtulmuş, ultra
gerçekçi bir zat. Bir miktar karamsar. Sadece gazete yazıları yazması ise büyük bir kayıp.

İşte, okuyanın zihninde uçuşan bilgi parçacıklarını "büyük resim" (ya da "büyük puzzle") içinde yerli
yerine oturtan iki yazısı. Sizinle paylaşmadan edemedim. Faydasını görmezseniz hesabını benden
sorabilirsiniz.

Hutbe-i hakikiyye (25 Mart 2006)

Çözümleme (22 Mart 2006)

Not: Eğer yazıları bu linklerden bulamazsanız, Akşam gazetesinin sitesine gidin ve gazetenin, yazıların
yanlarında belirttiğim tarihte yayınlanmış nüshalarına gidin. Sonra da "Yazarlar" linkine tıklayın.

posted by gezgin @ 6:15 PM

Perşembe, Mart 23, 2006

"BEYZA'NIN KADINLARI" Hakkında "Var Olmayan" Yazı

DİKKAT: Bu yazıda "Beyza'nın Kadınları" hakkında çeşitli yorumlar yer almaktadır. Bu yorumlar bu
filmin seyir zevkini azaltabilir.

***

"Elçiye zeval olmaz" denmesinin sebebi, aslında elçilerin bolca zeval görmesidir. Yani bu atasözü bir
durum tespiti değil, bir temennidir.

Kötü haber getireni kimse sevmez. Kötü gerçekleri söyleyenleri de. Söylenenler ne kadar doğru
olursa olsun, bir süre sonra o insanlar ile kötü şeyler arasında Pavlovcu bir koşullanma kurulur. Ve o
kişiden uzak durmak istersiniz.

"Cumhuriyet" gazetesinin satmama nedenlerinin başında bu gerçek gelir ama gazeteyi yayınlayanların
bile bundan haberdar olduklarını sanmıyorum.

Ben de yerli film eleştirilerinde bu noktaya gelmiş durumdayım. Bir yerli film hakkında iyi bir laf
ettiğim son vak'a "Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü". Ondan önceki yazılarımın çoğunda yerli
filmler hakkında iyi laf ettiğim pek vâki değildir.

Bu durumda iki seçenekle karşı karşıyayım. Ya sempatik olmak ve yazılarımın okunmasını sağlamak
için yerli filmler hakkında olumsuz yazmayı kesecek ya da asgariye indireceğim, ya da hiç okunmamayı
tercih ederek yerli filmler hakkında gerçekleri yazmayı sürdüreceğim.

100
Hangisini tercih ettiğimi tahmin edin bakalım. (İpucu vereyim: ikincisi değil :)

***

"Beyza'nın Kadınları"nı yarısında terk ettim. Bir daha Mustafa Altıoklar elinden çıkmış bir film
seyredebileceğimi sanmıyorum. Şu anda ağır bir PTSD ("Post-traumatic stress disorder" yani "travma
sonrası stres bozukluğu") yaşıyorum sanırım. Altıoklar'ın benim önüme böyle bir film atmasına karşılık
olarak ben de onu değerlendirmelerimden mahrum bırakıyorum. Devam etsin böyle film çekmeye!

***

Çok ama çok faydalı yazılar içeren yazıtahtası sitesini hazırlayan sevgili Babür, "yarısını izlediğiniz bir
film hakkında teknik eleştiri yapmanızı çok sempatik bulmamıştım" demişti son mailinde.
Dışarıdan bakınca makul görünen bir itiraz.

İyi de, bir yemeğin kötü olduğunu anlamak için hepsini mi yemek gerekiyor? Genelde ilk bir iki kaşıkta
anlaşılmaz mı yemeğin devamının ne olduğu? Ki ben yine de yarısına kadar dayanmışım.

Yine de "Beyza'nın Kadınları" hakkında yazdığım ilk yazı içime sinmedi ve şu anda sitede öyle bir yazı
yok.

Ama beni bir daha bir Mustafa Altıoklar filmine götürecek kudretin de yeryüzünde bulunduğunu
sanmıyorum.

posted by gezgin @ 10:45 PM

Perşembe, Mart 16, 2006

BABAMIN BANA YAPMADIĞI İYİLİK:

Bazı konular var ki, tekrar tekrar ele alınması elzem, ve hatta kaçınılmaz. "Çatışma" bunlardan biri.

Daha önce çatışmayı, bir hikâyedeki çatışan güçler bazında ele almıştık. Demiştik ki, "Bir hikâyenin var
olabilmesi için, o hikâyede bir çatışma olmalıdır. Yani hikâyenin kahramanı bir şey istemeli,
onun düşmanı da kahramanın bu şeye ulaşmasına engel olmaya çalışmalıdır."

Bu konuyla ilgili ayrıntılı yazılar var geçmiş "postalarda". Merak edenler aşağıdaki yazıları ya da yandaki
(sağ yan) arşivleri okusun.

Bu yazıda bu çatışma konusunu biraz daha detaylandıracak ve sonra da onu sahne bazında ele alacağım.

***

"Çatışma" dediğimizde aklımıza hemen birbirine zıt iki güç gelir. Senaryolarda bu güçler genelde şu
şekildedir: insana karşı insan, insana karşı topluluk, insana karşı toplum, topluluğa karşı topluluk, insana
karşı doğa.

McKee bu zıtlıklar daha net bir biçimde ortaya koyar. Der ki,

Üç çeşit çatışma vardır:

1) İç çatışma

2) Kişisel çatışma

3) Dış çatışma

Bunları da şöyle açıklar:

İÇ ÇATIŞMA:

İnsanın kendi içinde yaşadığı çatışmadır. İnsanın kendi duyguları bazen birbiriyle çatışır. Canı bir şey
yapmak isterken, vicdanı ona başka bir şey yapmasını söyler. Ya da iki istek birbiriyle çatışır. (Burada
hiçbir dış etken söz konusu değildir.)

101
"Azınlık Raporu"ndan bir örnek verelim. Filmin orta noktası sayılabilecek sahne, John Anderton'un bir
otel odasında, çocuğunu kaçırdığını sandığı adamı öldürmeye teşebbüs ettiği andır. Burada John Anderton
silahını, oğlunu kaçıran adama (en azından o öyle sanmaktadır) doğrultmuştur. Onu öldürüp öldürmemek
arasında bir seçim yapmak zorundadır. Ve bu seçimde iki duygu birbiriyle çatışmaktadır: Oğlunun
ölümünün intikamını alarak acısını hafifletmek ve adamı adalete teslim etmek. John, kendisiyle büyük bir
mücadele vererek ikincisini tercih eder. Sahnenin devamını biliyorsunuz.

Bu çatışma sadece duygular arasında olmayabilir. Duygular ve düşünceler arasında da olabilir. Beden ile
zihin arasında da olabilir. Bedenin bazı istekleri ile bazı düşünceler ya da inançlar arasında bir çatışma
yaşanabilir. "Gülün Adı" ve "Kara Cübbe" ("Black Robe") filmlerinde bu duruma uygun örnekler vardı
yanlış hatırlamıyorsam. Bu filmlerin her ikisinde de inancı ile cinsel istekleri arasında kalan Hristiyan din
adamları yer alıyordu.

KİŞİSEL ÇATIŞMA:

Bu tür çatışma, kişiler arasındaki çatışmayı anlatır. Yani kahraman ile arkadaşı, sevgilisi, annesi-babası,
vb. arasında yaşanır bu çatışma. Bu çatışmanın özelliği, kahraman ile "yakın çevresindeki insanlar"
arasında yaşanmasıdır. Yani kahraman ile kardeşi arasındaki çatışma "kişisel çatışma"dır, ama kahraman
ile yoldan geçen biri ya da gıcık olduğu patronu arasındaki çatışma "dış çatışma"dır (bkz. aşağısı).

Genellikle televizyon dizileri bu çatışma türünü çok kullanırlar. Ortalıkta birbiriyle zıt şeyler isteyen
birbiriyle alakalı bir sürü insan vardır. Durmadan da bıcır bıcır konuşurlar. Sadece bu tür çatışmayı
kullanan dramatik yapılarda pek fazla aksiyon yoktur.

DIŞ ÇATIŞMA:

Bu tür çatışmada kahramanımız ile dış dünya karşı karşıyadır. Bu dış dünya a) Kahramanımızın tanımadığı
biri b) Çeşitli kurumlar (sosyal kurumlar ya da şirketler) c) Doğa koşulları olabilir. Görüldüğü gibi bu
çatışma kaynakları, kahramanımızın içinden ya da yakın çevresinden değil, dışarıdan gelmektedir.

McKee, şu örnekleri vermektedir:

Toplumsal kurumlarla ve bireylerle olan çatışmalar: devlet / vatandaş, kilise / mümin, şirket /
müşteri

İnsanlar arasında olan çatışmalar: polis / suçlu, patron / işçi, müşteri / garson, doktor / hasta

İnsan yapımı ya da doğal çevreler ile olan çatışmalar: zaman, mekan ve bunun içindeki herşey

Dış çatışmaya "Yarından Sonra" ("The Day After Tomorrow") filmindeki iklim koşulları örnek olarak
verilebilir. "Dünyalar Savaşı"ndaki uzaylılar da bu tür bir dış çatışma kaynağıdır.

***

İyi hikâyelerde bu çatışmaların üçü de bulunur. Filme derinlik katan ve seyri güzelleştiren de budur.
Bunun nedeni bizim insan olarak da bu üç düzeyde çatışma yaşamamızdır: herhangi bir gün kendisi ile
(duygu ya da düşünceleriyle veya bedeniyle) çatışmaya girmeyen var mı aranızda? Ya da sevdiği
insanlarla çeşitli uzlaşmazlıklar yaşamayan? Ya da dış dünyadan bir düşmanlık ya da en azından bir
güçlük görmeyen? İşte bu nedenle, kahramanlarımızın da bu üç düzeydeki çatışma kaynakları ile
boğuşmasını isteriz.

TITANIC'ten örnek verelim: Filmin kahramanı olan Rose, kendisi ile çatışma halindedir. İçinde bulunduğu
sosyal ortamdan nefret etmektedir ama kendisinde, kendisini bu ortamın dışına çıkaracak gücü ve
cesareti de bulamamaktadır. Bu, bir iç çatışmadır. Aynı Rose, nişanlısı Cal ve annesi ile de sürekli çatışma
halindedir. Bu da kişisel çatışmadır. Son olarak da, gemi buzdağına çarptıktan sonra doğa koşullarına
karşı büyük bir mücadele verir. Bu da dış çatışmadır.

MATRIX'ten örnek verelim: Neo, kendisinden emin değildir. Gerçekten de "seçilmiş kişi" midir acaba? Bu,
iç çatışmadır. Nebukadnezzar'ın mürettebatından Cypher Neo'yu ve diğerlerini fena halde satar. Bu,
kişisel çatışmadır. Son olarak da Neo Ajanlar ile kıyasıya mücadele eder. (Ayrıca gemidekiler de
"sentinel"ler ile boğuşur). Bu da dış çatışmadır.

ÖRÜMCEK ADAM 1'den bir örnekle bitirelim: Peter Parker kendisi ile mücadele etmektedir. Doğru olan
nedir?: Üstün güçlerini kullanarak para kazanmak mı yoksa karşılıksız olarak başka insanlara yardımcı
olmak mı? Bu, iç çatışmadır. Parker, sevdiği insanlar ile de çatışma halindedir. Amcasıyla, Mary Jane ile
(bu çatışma 2. filmde doruğa çıkar), arkadaşı Harry Osborn ile. Bu da kişisel çatışmadır. Parker dış dünya

102
ile de çatışma halindedir: Yeşil Cin ile ve onun yarattığı çeşitli tehlikeli durumlarla, New York'taki çeşitli
suçlularla ve yangın vb. gibi felaketlerle. Örümcek Adam'ın başarısı, filmin herhangi bir saniyesinin
çatışmasız olmaması ile çok yakından alakası vardır.

(EŞKİYA'daki çatışma türlerini de siz bulun)

***

Gelelim babamın bana yapmadığı ve benim size yapacağım iyiliğe. Tabii ki para vermeyeceğim, bir
şeyler anlatacağım. O da şu:

"Yazdığınız her sahnede çatışma olsun."

Bu kadar. (İşte babam bana bunu söylemedi. Bu bilgiye ulaşana kadar ne kadar boş - çatışmasız - sahne
yazdım, anlatamam.)

Sanırım biraz açmam gerekiyor. Şöyle diyeyim. Sahnenizde ne oluyor olursa olsun, bu sahneyi eğer
ilginç, izlenmeye değer, komik, eğlenceli kılmak istiyorsanız, sahnenize yukarıda anlatılan üç
çatışma tarzından birini ya da bir kaçını (en fazla üç tane var zaten) koyun. Sahneniz aniden
renklenecek ve okunması / izlenmesi zevk veren bir şeye dönüşecektir.

Size önce bir kötü örnek, bir de iyi örnek vereyim.

Kötü örnek "Organize İşler"den. Filmi izleyenler hatırlayacaktır, bir sahnede Yılmaz Erdoğan ile Tolga
Çevik deniz kenarında konuşmaktadır. Güya bu duygusal bir sahnedir. İki "konuşan kafa" (Amerikalılar
böyle derler, "talking heads") bir sürü laf söylerler, fonda deniz olduğu halde. Bize seyirci olarak "bitse
de gitsek" dedirten sahnelerden biridir. Zira bir çatışma yoktur bu sahnede. Tamam, bu iki karakter
arasında bir çatışma yok, hikaye icabı; ama en azından karakterlerin iç çatışması ya da dış çatışması
olabilirdir. Nasıl mı?

"Terminator 2" filminin orta noktasından (yani Sarah Connor ve avanesi Meksika civarına gittikten)
sonra, John Connor (çocuk) ile Arnold (Terminator) arasında bir diyalog geçer. Bu sahnede John,
Arnold'a annesini anlatmaktadır. Ama bu arada Arnold da kamyoneti tamir etmektedir. Yani
konuşmaların zemininde aslında (çok önemsiz gibi görünse de) dış dünya ile yaşanan bir çatışma vardır.
Bu iki tip bir banka oturup da o konuştuklarını konuşabilirlerdir. Ama hayır, Cameron bu sahnede dahi
ufak da olsa bir çatışma unsuru koyar. İnsanlar (seyirciler) belki bilinçli olarak bunu bir çatışma olarak
algılamayabilirler, ama neticede ilginç bir şey olmaktadır. Bir makina (Arnold) bozuk bir kamyonet ile
cebelleşmektedir. Ve bu sahnenin, deniz fonu önünde dikilip konuşan iki tipten çok daha ilginç olduğu
kesindir.

Bu konuyla ilgili binlerce örnek vermek mümkün. Ama şimdi uğraşamayacağım. Artık siz, sevdiğiniz bir
filmi seyrederken, "ben bunu neden seviyorum?" sorusunun yanıtın en azından bir bölümünün bu
olduğunu biliyorsunuz. İyi senaryo yazmak da, bu tür çatışmaları (tabii ki suni değil, gerçekçi olanları)
yaratmaktan geçiyor.

***

İşte size babanızın bile yapmayacağı iyilik bu. Bu bilgi: Her sahnenize bir tür çatışma koyun. İç çatışma,
kişisel çatışma, dış çatışma. Emin olun, bu çatışmalar gerçekçi olduğu (yani hem hikâyenin gerçeğine,
hem de gündelik hayat gerçeğine uyduğu) sürece, yazdıklarınızın seyrine doyum olmayacaktır.
posted by gezgin @ 12:07 AM

Perşembe, Mart 09, 2006

"V" FOR VASAT

Bu aralar "Matrix 2"yi seyrediyorum ("Reloaded"). Bir film bu kadar mı boş olur?! Oluyor işte. Ama o
boş film gişede 735 milyon dolar yaptı. Ama bence bu gişenin arkasında, filmin kalitesi değil, "Matrix
1"in yarattığı beklenti yatıyordu. Netekim, 2. filmin kötülüğünü gören izleyiciler, 3.süne ("Revolutions")
pek iltifat etmediler (424 milyon dolar). İlkinden 100 milyon dolar daha fazla bütçeyle çekilen 3. film, ilk
filmden (456 milyon dolar) daha az iş yaptı.

Bu durum, "Kurtlar Vadisi Irak" filmini anlamamıza da yardımcı oluyor bence. Ama burada bu konuya
daha fazla değinmeyeceğim. Kendiniz anlayın artık.

Beni asıl ilgilendiren, büyük ölçüde Wachowski Biraderlerin etkisini taşıyan ve yakında gösterime

103
girecek bir film: "V for Vendetta" (yani "Kan Davasının K'sı"). Filmin fragmanı ortalıkta dolanmaya
başladı bile. İzlemek isteyenler http://www.apple.com'daki fragmanlar ("trailers") bölümüne
bakabilir.

Lakin filmin bence pek bir gelecek vaadetmediğini söylemeliyim. Çünkü film, ilginç bir biçimde sakat
bir düşünceye dayanıyor: Sanki gelecekte bir zamanda insanlar görüntü itibariyle mükemmel bir
dünyada yaşıyorlarmış da, birileri bu görüntünün ardındaki gerçeği ortaya çıkarıyormuş.

Wachowskiler Matrix'teki hikayeyi yine pişirip önümüze koyacaklar anlaşılan. Ama fragman, bunu çok
kötü bir biçimde yaptıkları izlenimini veriyor. (İlginç bir biçimde, film iyiyse fragmanı da iyi oluyor. Kötü
filmden iyi fragman çıktığı, çok nadirdir.)

Son zamanlarda, bilimkurgu filmlerinde bu tür sanal mükemmel dünyaların yıkılışını seyrettik:
"Equilibrium" ("İsyan" adıyla oynadı sanırım), ve "Aeonflux" (şu Charlize Theron'lu film) bunlardan
ikisi. Biraz eskilere bakarsak, "Demolition Man" de söylenebilir (W. Snipes, S. Stallone).

Bu tür hikayelerde şöyle bir sorun var: Amerika'nın Irak'ı işgal ettiği ve kafasına estiği her ülkeyi işgal
edebileceği, kuş gribinin bir hayalet gibi bütün dünyayı aylardır korkuttuğu, ilkim bozukluğunun artık
çocuklar tarafından bile fark edildiği bir dünyada, hiç kimse geleceğin "mükemmel gibi" görünmesini
beklemiyor ki?!

Bu "ultra gerçekçiliğimiz" yüzünden, "gelecekte insanlar görünüşte mükemmel ama aslında


kokuşmuş bir dünyada yaşayacaklar" diye hikayeni anlatmaya başlarsan, kimse sana inanmaz.
Hikayeni "gelecekte insanlar berbat bir dünyada yaşayacaklar ve aslında hayat göründüğünden
de berbat olacak" dersen biraz inandırıcı olabilirsin. Çünkü o birinci berbatlığı halihazırda yaşıyoruz,
çok şükür!

"Matrix 1"in tutulma nedeni bu gerçekçiliğiydi. Sıradan, sıkıcı, hatta boğucu bir hayat, ve o hayatın
altında olan daha da berbat bir hayat. "Blade Runner" da öyleydi. Korkunç bir gelecek daha da
korkunç bir gerçeklik: "Ben bir klon muyum?".

Artık kimse, "Gelecek korkunç olacak mı?" diye sormuyor.

Sorulan soru şu: "Gelecek ne kadar korkunç olacak?"

***

Güncelleme: 12 Mart 06

"Matrix 3"ü de seyrettim. Onu da genel olarak beğenmedim - ilk seyrettiğimde olduğu gibi.

Ama yiğidi öldürelim, hakkını yemeyelim: "Matrix 2"deki otoyol sahnesi ve "Matrix 3"teki son savaş
sahnesi gerçekten çok güzel çekilmişler. Lakin bu sahneler, tek başlarına içinde bulundukları filmleri
kurtarmaya yetmiyorlar.

"Matrix 1" ise tek başına, baştan sona çok çok iyi bir film. Hatta neredeyse mükemmel. Bu üç filmin bir
üçleme olduğuna inanmak neredeyse imkansız.

posted by gezgin @ 11:02 PM

Pazartesi, Mart 06, 2006

VAY CANINA: "SCREENPLAY"IN YENİ BASKISI ÇIKMIŞ!

"O da ne?" demeyin. Son 25 (yirmibeş) yılda Amerika ve Avrupa'da (ve aslında dünyanın her yerinde)
senaryo yazarlığını en çok etkileyen kitap: SCREENPLAY (ilk baskısı 1979).

Yazarı da Syd Field adlı bir amca.

Lakin biz bilmiyoruz. Neden? Çünkü Türk Yayıncıları 25 yıldır dışarıda "ben senaryo yazıyorum" diyen
her Allah'ın kulunun kütüphanesinde birkaç kopyası bulunan bu kitabı Türkçe'ye kazandırmayı akıl
etmediler.

Neden? Cevap çok basit: Para getireceğini düşünmedikleri için! (Alın size kapitalizmin bir nimeti
daha! Para yoksa hiçbir şey yok).

104
En işe yaramaz (solcu, sağcı, dinci, edebi, vb. fark etmez) kitapları sanki büyük bir maharetmiş gibi
cayır cayır bastılar, çoğu depolarda çürüdü ya da geridönüşüm işlemine tâbi tutularak yeniden kullanıldı.
Ama birinin aklına Syd Field'ın bu kitabını basmak gelmedi.

Bilmiyor olabilirler mi? Mümkün değil. Çünkü sinema ile ilgili başka yüzlerce kitap basıldı. Hatta Syd
Field'da çokça alıntı yapan Michel Chion'un kitabını bile bastı AFA, ama Syd Field Türkçe'de yok.

"Ee, sana ne?" diyeceksiniz. Demeyiniz. Son 25 yıldır film diye önümüze konunan kalitesizlik
başyapıtlarının ardında senaryo konusundaki DERİN BİLGİSİZLİK yatıyor. Bu hastalığın en iyi tedavi
yöntemi ise, bildiğiniz gibi, BİLGİ. O da "kitap" dediğimiz şeylerden elde ediliyor. Ve bunları da yayınevi
denen kurumlar basıyor...

Sadece yayınevi sahipleri suçlu değil. Bir sürü sinema derneği - vakfı - vesairesi var bu ülkede. Ne işe
yararlar? Kendi elemanlarına rahat rakı içebilecekleri ve boş boş tartışacakları lokaller kurmaktan başka?
Yahu, oyuncu dernekleri bile bu işi yapabilirdi, eğer işin ucunun aslında kendilerine dokunduğunu
görebilecek ferasette olsalardı.

Peki üniversiteler ne işe yarar? Bu ülkede başta Mimar Sinan ve Ankara Üniversiteleri olmak üzere
sinemayla ve dramatik yazarlıkla ilgili bir sürü okul var. Bunların hiçbirinin aklına 3 bin dolar bastırıp bu
kitabın Türkiye yayın haklarını almak gelmez mi? Yahu bunu yapsalar sadece 2 senede döner
sermaye ile bu para bu işi yapan bölüme geri dönerdi, kazanılacak prestij da işin cabası. Ama hayır.
2006 yılında dahi Mahmut Tali Öngören'in senaryo kitapları kitapçıların raflarında duruyorsa, bu
ayıptan başka bir şey değildir.

***

Aynı derecede önemli olan iki kitap daha var: "Writing Screenplays That Sell" (1987, Michael Hauge)
ve "Story" (1997, Robert McKee). Bunlar da Türkçe'de yok.

Ve bizimkiler bunlarda anlatılanları bilmeden "Kurtlar Vadisi" "Babam ve Oğlum" ya da "GORA" gibi
filmleri yazıp önümüze film diye atıyorlar ha! Vay canına! VAY-CA-NI-NA!

***

Kendinizi 15 yaşından 40 yaşınıza atlamış gibi hissedin. Aradaki 25 yıl yok. Hapse ya da komaya
girdiğinizi düşünün. Kendinizi nasıl hissedersiniz? Büyük bir üzüntüye büyük bir öfke de eşlik etmez mi?
Benim hissim öyle bir şey işte. Son 25 senede "iyi Türk filmi" olarak bulabildiklerimin bir elin
parmaklarının sayısını aşmamasına şaşmamalı. Ama bu "şaşkınsızlık" üzülmeme ve daha da çok
kızmama mâni değil.

Yazık. Çok yazık!

posted by gezgin @ 4:55 PM

Salı, Şubat 28, 2006

KARAKTER İKİ KELİMEDEN OLUŞUR: BASKI ve SEÇİM

Aşağıdaki yazılarda sık sık karakter yaratmaktan ve karakter türlerinden bahsettik. "İçe dönük -
dışa dönük karakterler" "A tipi - B tipi karakterler" "Kendine güvenmeyen karakterler", vb.

Tabii bir karakterle ilgili nitelikler bunlarla sınırlı değildir. Karakteriniz yardımsever mi, değil mi? Korkak
mı, değil mi? Dedikoducu mu, değil mi? Özverili mi, bencil mi? Dürüst mü? Bunlar da karakterinize,
hikayenizin ihtiyaçları doğrultusunda derinlik katan başka özelliklerdir.

Diyelim ki bir senaryonuz için bir karakter yarattınız: bu kişinin dışa dönük, A tipi, ama korkak biri
olmasını istiyorsunuz. Çünkü hikayenizi anlatabilmeniz için böyle birine ihtiyacınız var.

Peki bu kişinin bu karakter özelliklerini hikayede nasıl verirsiniz? Bu karakterin kendisi için "Ben dışa
dönük, A tipi ama korkak biriyim" demesi mi lazım? Ya da bir arkadaşı onun için bu sözleri mi sarf
etmeli?

Kesinlikle hayır! Bunlar, bir kişinin karakter özelliklerini seyirciye anlatmanın en kötü yollarındandır.

(Yine de çok sıkıştığınız zaman kullanılabilirler - özellikle de ikincil ve üçüncül karakterler için. Çünkü
ortalama bir hikayede her karakterin özelliğini dramatize etmek mümkün değildir. Zaman yetmez.)

105
Filmin baş kişilerinin karakter özelliklerini göstermenin en iyi yolu, onları BASKI altında SEÇİM yapmaya
zorlamaktır.

Karakter konusunda bu iki sözcük, büyülü gibidir: BASKI ve SEÇİM.

Yani filmin baş kişisine, onun hayatından bir yerden bir BASKI uygulamalısınız. Dış ya da iç koşullar onu
belirli bir konuda harekete geçmeye ZORLAMALI. Kahramanınız, evinde koltuğunda rahat rahat
otururken aklına aniden bir fikir gelip "Yahu, ben şunu şöyle yapayım" diyerek harekete geçmemeli -
genelde hiçkimse böyle harekete geçmez zaten. Mutlaka bir zaruret söz konusudur. İşte kahramanınızı
harekete geçiren şey, BÜYÜK BİR ZARURET olmalı. Onu iliklerine kadar zorlamalı, terletmeli,
sıkıştırmalı.

Bu zorluk karşısında kahramanınızın bir kaç seçeneği olmalı. Bunlardan kimi "doğru" seçeneklerdir,
kimi de "yanlış" seçeneklerdir. Seyirci genelde doğru ile yanlışın ne olduğunu iyi bilir - eğer bilmiyorsa,
siz onlara durumla ilgili yeterince bilgi vermediniz demektir.

Kahramanınız, işte bu baskı altında yaptığı seçimle ve belirlediği hareket yönü ile kendi karakterini
ortaya koyar. Ondan önce ve ondan sonra kendi kişiliği hakkında ne dediğinin hiçbir önemi yoktur.
Önemli olan zor zamanlarda ne yaptığıdır.

Kahramanınıza uyguladığınız baskı ne kadar büyük olursa, onun hakkında elde edeceğimiz bilgi de o
kadar gerçek ve derin olur. Kahramanınız ne kadar çok şeyi tehlikeye atarsa, o özelliği o kadar
belirginleşir. Yaşlı bir kadını yoldan karşıdan karşıya geçiren insanın iyilikseverliği ile kendisinin dahil
olmadığı bir trafik kazasındaki yaralıları hastaneye götüren kişinin iyilikseverliği arasında derece olarak
fark vardır.

Bir karakter, doğruyu söylemenin kendisine bir şey kaybettirmeyeceği bir durumda doğruyu söylerse, bu
seçim onun hakkında çok fazla ve önemli bilgi vermez. Ama bir kahraman, yalan söylediğinde hayatını
kurtaracağı bir ortamda doğru söylemeyi tercih ediyorsa, bu seçim DÜRÜSTLÜK'ün bu insanın
karakterinin çok önemli bir parçasını oluşturduğunu gösterir. (McKee, sayfa 101)

***

Bu konuyla ilgili olarak aklıma gelen ilk örnek, "Örümcek Adam 2" filminden.

Filmin başında kahramanımızı zor günler geçirirken görüyoruz: Peter bir pizzacıda dağıtıcı eleman
olarak çalışmaktadır. Ama anlaşılan şimdiye kadar hep işlerini aksatmıştır. Bunun nedeni ise aynı
zamanda Örümcek Adam olması ve insanlara yardım etmesidir.

Filmin ilk sekansında, pizza dükkanının sahibi Peter'a son bir şans verir: Çok kısa bir sürede, tıkanık
bir trafikte, çok uzak bir mesafeye gitmesi gerekmektedir, aksi takdirde Peter, çok ihtiyaç
duyduğu bu işten olacaktır (= BASKI).

Peter pizzaları alır ve yola koyulur. Trafik çok sıkışık olduğu gibi diğer araçlar da onu sıkıştırarak işini
zorlaştırırlar (= BASKI). Siparişi zamanında götüremeyeceğini (ve işten atılacağını) anlayan Peter
giysilerini değiştirir ve Örümcek Adam olarak pizzaları götürmeye karar verir.

Peter binadan binaya sallanarak gideceği adrese doğru yol alırken iki küçük çocuğun bir topun peşinden
koşarak yola fırladığını ve bir kamyonun da hızla çocuklara doğru ilerlediğini görür (= BASKI). Peter
pizzaları bir balkona koyar ve çocukları kurtarır (= SEÇİM)! Bu hareketi Peter'a çok zaman
kaybettirir. Peter pizzaları vaktinde yetiştiremediği için çok ihtiyaç duyduğu işinden atılır.

Bu sekans bize Peter'ın başkalarını kurtarmak için kendi hayatını tehlikeye atmaktan çekinmeyen biri ( =
bir KAHRAMAN) olduğunu, BASKI altında yaptığı bir SEÇİM ile gösteriyor. Biz de hiç düşünmeden ikna
oluyoruz.

Bu mesajın başka (ve yanlış) bir biçimde verilme çabası şu olabilirdi: Peter bir barda tanıştığı bir kızla içki
içerken ona uzun uzadıya kendisinden bahseder, "Ben aslında şöyle biriyim, böyle biriyim" diye. Kız da
içkisinin üzerinden gülümseyerek Peter'ı seyreder ve aklından "Ben senin asıl niyetini çok iyi
biliyorum" cümlesi geçer.

***

Bir başka örnek de "Matrix"ten. Filmin başlarında Neo, kuryenin kendisine getirdiği telefondan
Morpheus ile konuşur. Morpheus onu kendisini tutuklamak üzere gelen Ajanlara karşı uyarır. Neo da

106
onun sözünü dinleyerek ajanlardan bir süre kaçar, binanın dışına çıkar. Çok kritik bir anda, bir
pencerenin kenarından sallanırken (arkasında Ajanlar, önünde binadan düşme tehlikesi = BASKI)
Neo kaçmaktan vazgeçer ve teslim olur.

Neo'nun bu anda yaptığı SEÇİM, onu film boyunca takip edecektir. Ta ki filmin finalinde, kendisine
gerçekten İNANARAK Ajanları alt edene kadar. İşte tam o anda Neo "Seçilmiş Kişi" hüviyetini kazanır,
daha önce ise sadece bir adaydır. Çünkü bunu baskı altındaki seçimleri ile kanıtlamış değildir.

***

Bu durum gerçek hayatta da böyledir aslında. İnsanların size ne kadar "canım, cicim, dostum, sevgilim"
dediği önemli değildir. Önemli olan, ZOR zamanlarda (= BASKI) o "canımın, cicimin" ne yapmayı tercih
ettiğidir (= SEÇİM): Kaçıp gidiyor mu, kalıp dayanıyor mu? Uzaktan seyrediyor mu, yoksa
yardım mı ediyor? Yalana başvurup paçayı kurtarıyor mu, yoksa doğruyu söyleyip sıkıntıya mı
katlanıyor, vb.

***

Kahramanınızın hangi özelliğini ön plana çıkarmak istiyorsanız, ona uygun bir baskı oluşturmanız
gerektiğini unutmayın. Cesaretini göstermek istediğiniz bir insanın yardımseverliğini gösterirseniz,
izleyici "Ne oluyoruz?" der. Ya da bir insanın korkaklığını göstermek istiyorsanız onu korkutucu bir
ortama koyun, eğlenceli bir ortama değil.

Bu tür baskılar genelde film boyunca devam eder ve en büyük baskı filmin doruk noktasında gelir.
Ama o zamana kadar kahraman hakkında az çok bir fikir edinmiş olmamız gerekir. Bu da filmin yaklaşık
ilk 10 dakikasında edinilir. İşte bu ilk 10 dakikaya, kahramanınızın film boyunca tekrar tekrar
sorgulanacak karakter özelliği ile ilgili baskı dolu bir sahne koymanız yerinde olur.

posted by gezgin @ 9:35 AM 3 comments

Pazartesi, Şubat 27, 2006

KURTLAR VADİSİ: HİKAYEDEN IRAK, ALLAH'A YAKIN!

DİKKAT: Bu yazıyı okumak, Kurtlar Vadisi Irak filminin seyir zevkine hiçbir etkide bulunmaz. Yazıyı
rahatlıkla okuyabilirsiniz...

***

"Kurtlar Vadisi Irak", kötü bir film. Nokta.

Neden? Müziğinden oyunculuğuna, yönetmenliğinden senaryoya kadar bir çok neden var. Aklıma
geldiği sırayla yazacağım:

1) Filmlerde müziğin çok önemli bir fonksiyonu vardır. Henüz görüntülerde belirli bir duygu yokken
seyircide bir duygu uyandırır: korku, heyecan, sevinç, romantizm, vb. Ve bunu, akla hitabeden
hikayeden farklı olarak bilinçaltına hitap ederek yapar. Yani hiç kimse, müziğin etkisinden muaf
değildir.

Sahne sanatlarında müziğin bilinçli olarak kullanımına en ilginç katkılardan biri Richard Wagner'den
gelmiştir, biliyorsunuz. Belirli bir müzik temasını belirli karakterlerle özdeşleştirmiş, "leitmotiv" denen
uygulamayı başlatmıştır. O günden beri de müzik, özellikle tiyatro ve (Wagner'den çok sonra çıkan)
sinemada bu şekilde kullanılmıştır. Akla örnek olarak hemen, Darth Vader ya da Terminator eşliğinde
çalınan müzikler geliyor.

"Kurtlar Vadisi Irak"ta (KVI) ise müziğin yanlış kullanımı ile ilgili bir çok örnek var. Bunların en belirgini
bence, düğünden toplanıp hapishaneye götürülenlerin kamyondan boşaltılırken KV'nin ana temasının
çalınmasıydı. Bu tema 2,5 sene boyunca sadece Polat Alemdar veya ona çok yakın birileri sahnedeyken
duyulmuştu. Biz (seyirciler) de ona göre koşullanmıştık. Vesaire...

2) Filmdeki oyunculuk da şaşırtıcı derecede vasat. En iyi performans Billy Zane'den geliyor, ki o da
ortalamanın sadece biraz üzerinde.

3) Filmin tabii ki en büyük sorunu, hikayesiyle ilgili. Bu filmin de bir hikayesi yok. Yani, aslında bir şeyler
var ortada ama buna hikaye denir mi bilemem.

107
Şöyle ki:

Filmin en başta çıkış noktası sakat: Bir Türk subayı, "çuval olayı"ndan dolayı intihar eder. Polat
Alemdar da bunun sorumlusundan intikam almak için Irak'a gider.

Hikaye bu haliyle ilgi çekici gibi duruyor. Millet olarak bizi etkilemiş ("neden?", tartışılır) bir olay
hikayenin merkezine oturtularak "parlak fikir" ("high concept") kavramından faydalanılıyor.

Ama fikrin parlak olması, hikayenin sağlam olmasını garantilemiyor.

Örneğin Polat Alemdar'ın ölen subayı nereden ve nasıl tanıdığı hiç anlatılmıyor. Biz kafa yormak
suretiyle bunu bulabiliyoruz (her ikisi de istihbaratçı olabilir) ama eğer Polat'la beraber Kuzey Irak'a
gideceksek, bu bağlantının açık seçik gösterilmesi gerekirdi. Bir varsayıma dayanarak, subayın
ölümünün Polat'ı harekete geçirmiş olduğunu kabul etmek çok zor.

Dikkat edin: Polat'ı harekete geçiren "çuval olayı" değil, arkadaşının ölümü. Çünkü Polat çuval olayı
üzerine değil, arkadaşının ölümü üzerine Irak'a gidiyor. Arkadaşı ölmese, belki de hiç gitmeyecek.
İşte bu nedenle arkadaş ile Polat'ı ilişkilendirmek (yani aradaki ilişkiyi bir flashback ile filan
göstermek) şarttı.

Bir başka nokta: Çuval olayı aslında neydi? Medyanın bize bolca yorumlayarak sunduğu gibi mi oldu?
Ya da şöyle sorayım: Çuval olayının gerçek anlamı neydi? Gerçekten onurumuz mu çiğnendi?

Burada günlük hayatta da çok karıştırdığımız iki kavram üzerinde durmak gerekiyor bence: onur ve
gurur. Bir çok insan bu ikisini birbiriyle aynı zanneder. Oysa değildir.

Onur ("honour"), bir insanın içsel değeridir. Dış dünya ile bir ilgisi yoktur. O insanın karakterinde
taşıdığı özelliklerden (dürüstlük, ahlak, sözünde durma, vb.) doğar. Belirgin bir dış tezahürü
olmayabilir. Yani bir insan dışarıdan son derece düzgün görünürken, bütün dış görünümle ve davranışlar
ilgili toplumsal kurallara uyarken ya da uyar gibi görünürken, asla rezil olmazken, aslında onursuz
biri olabilir, onursuz şeyler (olumlu iç değerlere dayanmayan şeyler) yapabilir.

Gurur ("pride") ise dış dünya (toplum) ile ilişkimize ilişkindir. Başkalarının gözünde de imajımızı
sağlam ve ayakta tutma çabasıdır. Rezil olmak ya da olmamakla ilgilidir. Bir otobüs durağı dolusu
insanın önünde ayağınız takılarak çamurun içine düştüğünüzde gururunuz (başkalarının gözündeki
olumlu imajınız) incinir, onurunuza (içsel değerinizi artıran şeylere: dürüstlük, ahlak, vb.) bir şey olmaz.

Bu nedenle dinsel öğretiler genelde "gurur insanın içindeki şeytandır" der. İnsana, sırf başkalarına iyi
görünmek için, onursuz şeyler yaptırdığı için.

Sanırım bu ikisi arasındaki fark anlaşılmıştır.

Gelelim bu ayrımın filmdeki anlamına: Filmde (ve filmin sitesinde), çuval olayının onurumuzu incittiği
söyleniyor. Küllen yanlış! Çuval olayı sadece gururumuzu incitti, o kadar. Oradaki Türk askeri ahlaken
yanlış hiçbir şey yapmadı. Korkak davranmadı. Maddi kazanç için vatanını satmadı. Sayısal olarak
ezici üstünlüğe sahip karşıtlarına, o da üstlerinden gelen emirler doğrultusunda, boyun eğdi o kadar.

Askerlerin başına çuval geçirilmesi ise, (dünya haberlerini izleyenler mutlaka farkındadır), Amerikalıların
istisnasız herkese yaptığı bir uygulama (bkz. Guantanamo mahkumları). Yani özellikle Türklere ya
da Türklüğe hakaret amacıyla yapılmış bir davranış değil.

Üstelik, Amerikalılara teslim olmanın alternatifi, askerlerimizin çarpışarak ölmesi! Yok ya! O kadar kolay
mı vatan evladını harcamak?! Başka bir ülkedeki bir merkez basılıyor diye hemen silaha sarılınır mı?
Allah'tan komutanlar buna izin vermemişler de olay çok daha vahim (ve yanlış!) bir hal almadan
engellenmiş.

Ee? Yani askerlerimizin savaşmaması doğru (yani, filmin başındaki subayın söylediği "Atalarımıza layık
olamadık" lafı düpedüz yanlış!). Öyleyse Polat Alemdar neyin intikamını alıyor?

That is the question!

İşte asıl mesele bu! Hikayesizlik burada başlıyor. Ve buradan bütün filme yayılıyor. Polat'ı
motivasyonsuz bırakıyor. Aslında hepimiz (açık bir biçimde söylesek de söylemesek de) "Polat'ın
davasının o kadar da önemli olmadığını" biliyoruz. Bu nedenle de onunla özdeşleşmiyor, onun
eylemlerini anlamlı ve haklı bulmuyoruz. Sonuç olarak da duygulanmıyor, heyecanlanmıyor,
sevinmiyoruz.

108
***

Polat'ın ne yapmak istediği de çok belli değil. Görünüşte Polat'ın tek amacı Sam'in ve adamlarının başına
çuval geçirip onları rezil etmek (ne asil bir dava!). Ama daha sonra onları öldürmeye karar veriyor?
Neden? (Acaba bunun açıklandığı yerde gözüm açık uyumuş olabilir miyim? Gerçekten hatırlamıyorum.)

Polat Sam'in öldürme girişimlerinin ilk üçünde başarısız oluyor. Şimdi bu, filmin 90 dakika olması için
gerekli. Çünkü ilk girişiminde öldürseydi, film yaklaşık 30 dakikada biterdi. Ama senaristler, bu
başarısızlığın Polat'ın imajı için kötü olduğunun farkında değiller mi? Dizide herşeyi yapmaya muktedir bir
Polat ile karşı karşıyayken filmde üç defa "çuvallayan" bir Polat görüyoruz.

Ama bitmedi, daha kötüsü var. Filmde bir çatışma yok.

"Nasıl yani?" dediğinizi duyar gibiyim - eyvah, gaipten sesler de duyuyorum artık! ;)

Şöyle ki, Polat amacına ulaşmaya çalışırken hep gizlenmek zorunda. Vuruyor ve kaçıyor. Eh, kaçmanın
çok fazla çatışma içermediğini anlamak için dâhi olmaya gerek yok. Polat sadece saldırı anlarında
(bunların ikisinde de gizli bir biçimde) düşman ile karşı karşıya.

a) Birinci karşılaşma otelde (filmin başında askerleri boşu boşuna harcamalarından hiç bahsetmiyorum).
Ama bu sahne de çok fena "Kodadı: Kılıçbalığı". Ve bir çok hata içeriyor. En önemlisi, Polat'ın otel
müdürüne oteli boşalttırdıktan sonra, elinde şantaj yapmak için hiçbir kozun kalmaması! Boş oteli
uçursan ne olur, uçurmasan ne olur? Hatta uçursan, kendin de ölürsün, ki bu kozunun sıfırın da
altında olduğu anlamına geliyor. İlahi Polat! Sana gizli serviste böyle mi öğrettiler?!

b) İkinci karşılaşmada Polat Sam'i uzaktan vurmak istiyor. Otelin tam karşısındaki binanın çatısında
"yeşil kamuflaj" yapıyor - her taraf sarı ve tonları ile kaplıyken! Ama bu kez de suikasti
gerçekleştiremiyor - bir canlı bomba nedeniyle. Polat da eli boş dönmemek için (şimdi senarist açısından
düşünün: Polat'ı çatıya çıkardınız, eline dürbünlü tüfek verdiniz, kamuflaj yaptırdınız... mutlaka bir iki el
de ateş ettirirsiniz değil mi?) arkadaşlarını korumak amacıyla bir iki el ateş ediyor. Sonra da çok
dâhiyane olmayan bir biçimde kaçıyor.

c) Üçüncü karşılaşma, kaçırılmış bir fırsat örneği. Polat ve arkadaşları hareket halindeki bir trene
atlayıp bir piyanoya bomba yerleştiriyorlar. Ama ne trene atlayışı görüyoruz (yönetmen burada "akıllı
davranmış") ne de bombanın nasıl yerleştirildiğini. Oysa trene atlayış, aksiyon filmlerinin vazgeçilmez
sahnelerindendir. Niye göstermemişler ki? Çok ucuza bulunabilecek üç dublör bunu yapabilirdi. Gary
Busey'i getireceklerine (ki o doktor rolünü O'nun oynamasının hiçbir fonksiyonu yok) dublör
getirselermiş, daha etkili olurmuş. Trenin onca sarsıntısında patlamayan bomba, Sam'in
karargahındayken nota dayanağı üzerine düşünce patlıyor! Ve yüzüne doğru pencerelerin patladığı
Sam, ufak sıyrıklarla olayı atlatıyor! İnanıp inanmamak size kalmış...

***

Senaryodaki garipliklerden biri de Memati, Abdülhey ve Güllü'nün orada ne yaptığı ile ilgili. Bu
çocukların hemen hiçbir dramatik fonksiyonları yok. Polat'a çok yardımcı oldukları da söylenemez.
Mantıksal olarak Polat'ın böyle bir işe kendi başına kalkışmaması gerekir tabii (ama, mesela Jack
Bauer'den böyle bir şey bekleyebiliriz), ama biraz işin ucundan tutsalar iyi olurdu. Resmen dekor olsun
diye gitmişler Kuzey Irak'a.

***

Senaryonun yazılışında (özellikle de ilk 30-40 dakikada) bir gariplik var. Bir taraftan Polat'ı ve
adamlarını görüyoruz, bir taraftan da düğün baskınını ve hapishaneyi. Bu iki hikaye kolu (bu konuya
aşağıda bir yerde değinmiştim) ilk 30 dakikada çok sık değişerek karşımıza çıkıyor. Biz de seyirci olarak
"Bunlar arasında bir bağlantı olmalı, ama ne?" diye kendimize durmadan soruyoruz. Meğersem diğer
(yani Polat'lı olmayan) hikaye kolu, 1) filmin kadın kahramanının motivasyonunu yaratıyormuş 2)
Amerikalıları kötü ve iğrenç göstermeye yarıyormuş. Ama bunlar, hikaye ile doğrudan bağlantılı olmadığı
için senaryonun hızına büyük sekte vuruyorlar.

***

Burada, yukarıdaki ikinci maddeyi biraz daha açmak gerekiyor. Polat'ın Kuzey Irak'ta bulunuş nedeni,
oradaki halkın çektiği acıların yanında gerçekten komik kalıyor. Adamlar can derdinde, Polat
yabancı bir ülkede, aslında onurla hiç alâkası olmayan bir şey için atraksiyonlar yapıyor. Polat,
durumunun komikliğini Sam ile ilk kez otelde karşılaştığında kendi de söylüyor zaten: "Ben siyasetçi
değilim..." ile başlayan konuşma. Polat kendisini ne kadar komik düşürdüğünün farkında mı? Ne yazık ki

109
değil galiba!

***

Filmde ne işe yaradığını anlamadığım bir DİNSELLİK var (bkz. başlık). Filmdeki şeyh ve onun
etrafındakiler bir yandan, Sam'in dini görüşleri bir yandan, "Ne oluyoruz?" dedirtiyor. Amerikalılar büyük
bir ahlaksızlık sergileyerek bir ülkeyi işgal etmişler, tamam. Ama bu işgali din teması üzerinden
göstermek neyin nesi oluyor? Aslında Şaşmaz biraderlerin ve çevrelerinin geçmişini inceleyince durumu
biraz daha anlıyorsunuz. Şaşmaz'lar Irak işgalini dini bir perspektiften görüp yorumlamayı tercih
ediyorlar. Ya da, bu perspektifi de araya sıkıştırmadan edemiyorlar diyelim.

Bu kişisel bir tercihtir. Olabilir. Ama filmin dramatik yapısına bence oturmuyor. Ortada dinle ilgili bir
mesele yok aslında. Bu düpedüz askeri, siyasi ve ekonomik bir mesele. Hele filmin ortasındaki zikir
ayinini bir yere bağlamak gerçekten de mümkün değil.

Eğer film, şeyhin yaptıkları ve söyledikleri ile, Amerikan işgalinin dini bir fonksiyonu olduğunu iddia
ediyorsa (ki ne yazık ki öyle görünüyor) fena halde yanılıyor. Bu işler dini düzlemde çözülmez. Bunu da
en iyi, kendi ülkesini süngüyle işgalden kurtarmış bizler biliriz!

***

Polat ile kadın karakter arasındaki ilişki de çok zayıf ve yer yer yanlış. Kadının bizimkileri fark edip
kurtarması zaten çok miktarda mantık hatası içeriyor. Ama onun ötesinde, Polat'la herhangi bir
duygusal yakınlaşması yok. Kız ölünce Polat neden o kadar üzülüyor peki? Elif dediydin, n'ooldu?

***

Polat'ın o kadar zor koşullar altında dahi sinekkaydı traş olması hayranlık uyandırıcı bir başarı bence.
Bunu da Polat'ın başarılarından biri olarak kabul etmeliyiz. Kuzey Irak'a giderken "ağır abi" pozlarından
taviz vermemek için takım elbise giymeleri de ayrıca takdire şayan.

***

Film, aşağılarda bir yerde yer alan "Başarısız Türk Filmlerinin Ortak Özellikleri" yazısında bahsedilen
bir çok hatayı yapıyor. Gereğinden uzun sahneler, bunların en belirgini. Diğerlerini de siz bulun, hepsini
sıralayamayacağım şimdi.

***

Bu kadar tantanası yapılan filmin web sitesinin hemen Google'da bulunamaması da ilginç. Sebebi daha
ilginç. Siteyi "Kurtlar Vadisi" olarak arayınca bulamıyorsunuz. Ben şahsen IMDB'deki linkten buldum. Ve
şaşırdım. Çünkü sitenin adresi İNGİLİZCE! Bu ülkede herkes şakır şakır İngilizce konuşuyor ya!
Fesuphanallah...

***

Sözün özü:

"Kurtlar Vadisi Irak", "Kurtlar Vadisi"nin TV'de gösterdiği başarının yanına bile yaklaşamaz bence. Eğer
yönetmen Osman Sınav olsaydı, belki şansı biraz daha yüksek olurdu, ama bu senaryoyla o da çok
zorlanırdı herhalde. Film 3 haftada 3,5 milyon izleyici toplamış. Ama 3. haftada salonda 10 kişiyle beraber
izledim. Yine bir "Asmalı Konak - Hayat" vakası anlaşılan.

"Kurtlar Vadisi" asıl başarılı olduğu yere, yani TV'ye dönse iyi olur. İlle de sineması da olsun
diyeceklerse, kalıcı olabilmek için dikkat etmeleri gereken çok şey var.

posted by gezgin @ 1:14 AM

Cumartesi, Şubat 25, 2006

NEREDESİN HACİVAT?

DİKKAT: Bu yazıda, "Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?" filmi hakkında yorumlar bulunmaktadır. Bu
yorumları okumak, seyir keyfinizi azaltabilir. Önce filmi seyretmeniz tavsiye olunur.

***

110
Şunu en baştan söyleyeyim. "Hacivat Karagöz"ü sevmek ile çok sevmek arasında gittim geldim. Neden
bir kere çok sevmek'e gidip orada kalmadığımın nedenleri aşağıda yer alıyor kısaca.

Önce neden sevdiğimi söyleyeyim:

Bir kere senaryo "high concept", yani "parlak fikir". Türk kültürünün bu kendine özgü iki karakterini
filme aktarmak çok iyi bir düşünce. Gölge oyunu karakterlerini, aslında biraz daha gelişmiş bir gölge
oyunundan başka bir şey olmayan sinema perdesine getirme düşüncesi çok hoş.

İkincisi, Karagöz ve Hacivat komik kişiler. Türk sinemasında son zamanlarda "yükselen trend" olan
komediye uygun. Bu nedenle de bu karakterlerin işlenmesi, ticari açından da doğru. Ben de komediyi
severim ezelden beri.

Üçüncüsü, tarihi bir hikaye ile karşı karşıyayız. Açıkçası ben, beni 21. yüzyıldan alıp ileriye (bilim-kurgu)
ya da geriye (tarihsel) götüren her hikayeye daha en baştan fazladan puan veririm. "Hacivat Karagöz"
ise, tarih konusundaki ödevini fazlasıyla iyi yapmış zaten. Filmi bir komedi olarak değil de tarihsel bir
film olarak izlemek son derece (ve belki de daha) mümkün.

Dördüncüsü, film bir "atmosfer" filmi. Aslında tarih filmleri kaçınılmaz olarak bu tür filmlerdir. İnsanları
belirli bir atmosfere çekerler. Bunu da binlerce kostüm ve dekor parçası ile (ve kamera çalışması ile - bkz.
yazının ilerleyen bir bölümü) yaparlar. Karagöz ve Hacivat'ın yapımcıları bu konuda "hiçbir masraftan
kaçınmamışlar". Sadece hikayesi değil, görselliği de ilginç bir film.

Beşincisi, filmde kullanılan dil. Şahsen çok beğendim. Sanki "bir tık daha" günümüz Türkçesi olsaymış
daha iyi olurmuş ama bu hali bile çok güzel, çok eğlenceli idi.

Altıncısı, filmin finalindeki büyük gösteri. Gerçekten de hem iyi yazılmış, hem başarılı oynanmış, hem
de başarılı çekilmiş. Hacivat ile Karagöz'ün öldürülmesine neden olan bu gösteride uygulanan "gölge
oyunculuğu" gerçekten de çok yaratıcı bir düşünce. Her kimin aklına geldiyse, aklına sağlık.

Yedincisi oyuncu seçimi ("casting") ve oyuncuların, özellikle de Haluk Bilginer ve Beyazıt Öztürk'ün
performansları. Gerçekten de hemen herkes çok iyi oynamış. Beyazıt Öztürk çok güzel bir Hacivat
yaratmış. İnsan bu iki karakteri sahnede daha çok görmek istiyor.

Neticet-ül kelam, bu filmi DVD'si çıkınca mutlaka arşivime katarım ve dahi def'alarca seyreylerüm.

***

Gelelim filmin bir "gişe canavarı" olmasının önündeki engellere...

Filmi, yarısı dolu bir salonla izledim. Rezervasyon için sinemayı aradığımda, "gerek yok" cevabını alınca
bir şeylerden huylanmıştım. Ama bu "huylanış" filmden aldığım zevki azaltmadı.

Filmin en büyük sorunu, Hacivat ve Karagöz'ün hikayesini yeterince anlatmaması. Dikkat ederseniz bu
film aslında özelde Kadı Pervane'nin, genelde de kuruluş yıllarındaki Bursa'nın (ya da Bursa'yı kuran
Osmanlı'nın) filmi. Hacivat ve Karagöz üçüncü planda kalmışlar. Bu durumu özellikle filmin ilk
yarısında görüyoruz.

Ben şahsen birbirinden ilginç bütün karakterleri seyretmekten büyük zevk aldım. Ama bunun benim
kişisel eğilimimle bağlantılı olduğunu ve genel seyircinin bu durumdan pek hoşlanmayacağını biliyordum.

Film, o devirde Osmanlı'daki iktidar ilişkilerini geliştirmek için çok uğraşıyor. Öyle ki ilk yarıda 10-15
dakika ne Hacivat'ı ne de Karagöz'ü görüyoruz. Oysa bu onların filmi, değil mi?

Bu durum, ikinci bir soruna daha yol açıyor: Gülmece eksikliği. Siyasi ilişkileri geliştirmek için yapılan
serim bölümünde her ne kadar mizah öğelerine yer verilmişse de yeterli olmamış. Bu kadar az mizah,
seyircilerin beklentilerini karşılamıyor. Seyirciler (çok büyük bir ihtimalle) "Cem Yılmaz 14. yüzyılda
yaşasaydı nasıl olurdu?"yu görmek için gelmiş durumdalar. Dönemin siyasetinin pek ilgilerini çektiğini
/çekeceğini sanmıyorum.

Bu iki durumu birleştirince, aslında daha filmin adından bile belli olan bir belirti ortaya çıkıyor:

Bu film esasen Karagöz ve Hacivat'ı anlatmıyor, onların neden öldürüldüğünü anlatıyor. Filmin adını
koyanlar, bilerek ya da bilmeyerek filmin aslında tam bir komedi olmadığını, tarihsel-siyasi bir film
olduğunu bize en baştan belirtmiş oluyorlar.

111
***

Bunlar, filmin ticari açından istediği kadar başarılı olamayacak olmasının nedenleri. Bir de genel
izleyicinin fark edemeyeceği bazı şeyler var. Kısaca onlara da değinmek istiyorum.

Ezel Akay'ın filmin birinci yarısında gösterdiği yönetmenlik performansı ile ikinci yarısındaki performansı
bence çok farklı. Birinci yarıda, kamerasını nereye koyacağını bilemeyen, "bir sahneyi en iyi
nereden çekerim" düşünmeden çekime başlayan biri var sanki kameranın arkasında (Bkz. Kadı
Pervane'nin ÂHİ olduğu sahne, ya da Karagöz'ün Hacivat'ı kuşağından yakalayıp ilk kez patakladığı
bölüm).

Ama ikinci yarıda durum değişiyor. Özellikle Orhan Gazi'nin önünde yapılan büyük gösteri son derece iyi
çekilmiş ve kurgulanmış. Filmin başındaki bütün o uzun serimlemeler burada başarılı ve eğlendirici bir
biçimde bağlanıyor.

Filmin görüntüleriyle ile ilgili bir sorunu var. Hollywood filmlerinde görüntülerin tamamında bize geçmiş
hissi veren renk teması (renk skalası) vardır. Sanki bütün görüntüler belirli bir filtre ile çekilmiş gibidir
(ya da bu iş "color timing"de sağlanır). Örneğin "Aşık Shakespeare" böyle bir filmdir. Filmde altın
sarısı ve onun tonları çok güzel kullanılır. Ya da "Gladyatör"e baktığımız zaman görüntülerdeki bu renk
uyumunu görürüz. Karagöz ve Hacivat'ta bu uyum bazen var ama genelde yok. Bu çok büyük bir sorun
değil ama halledilmiş olsaydı ben daha memnun olacaktım.

Filmin müzikleri de bir miktar övgü, bir miktar da yergi hak ediyor. Zaman zaman o dönemin
müzikleri son derece güzel ve doğru yerlerde icra ediliyor. Ama bazen olmadık yerlerde müzikler olmadık
şekillerde ortaya çıkıyor. Yine de genel olarak müzikler güzel.

Son olarak da görsel efektler ile ilgili bir şeyler söyleyeyim. Özellikle dış mekanlar ile ilgili görsel efektler
dikkat dağıtacak kadar gerçekçilikten uzak. "İstanbul Kanatlarımın Altında"dan sadece biraz daha
hallice. Oysa o zamandan beri bilgisayar teknolojisi ve hızı 20-30 kat gelişti. Neden başarılı olunmamış,
anlamak mümkün değil.

***

Ama, en başta da dediğim gibi, filmin bütününü gerçekten sevdim. İnşallad DVD'sindeki ekstralar da
zengin olur da döne döne izlerim.

posted by gezgin @ 1:07 PM

Cumartesi, Şubat 18, 2006

MODERN İNSAN: UYARAN BAĞIMLISI

Günümüzde (21. yy başı) günlük hayatın en belirgin özelliklerinden biri, insan zihninin sürekli olarak dış
uyaranlar ("external stimuli") bombardımanına tutulmasıdır. Sabah gözümüzü açtığımız andan akşam
gözlerimizi kapatana kadar yüzlerce, hatta binlerce dış (ve doğal olmayan, yani insan yapımı) uyaran ile
karşılaşırız. Çok büyük bir ihtimalle rüyalarımız bile bu uyaranların çeşitli kombinasyonlarını içerir.

Bu uyaranların iki temel amacı var:

1) İnançlarımızı ve düşüncelerimizi (ve bu sayede davranışlarımızı) şekillendirmek,

2) Bizi bir şeyler satın almaya sevketmek (Aslında bu madde, birinci maddenin bir alt dalı olarak da
kabul edilebilir).

Bizi bu kadar uyarana maruz bırakan sistemin amaçlarını bu yazıda sorgulamayacağım. Bu kadar
uyarana maruz bırakılmamıza izin verilmesinin ne kadar etik olduğunu da. Benim burada değinmek
istediğim, bu uyaran bombardımanının insan zihni üzerinde yarattığı etkiler.

***

İnsan beyninin ilginç özelliklerinden biri, evrimsel olarak beklenenden çok daha gelişkin olmasıdır.
Yani insan beyni, evriminin öngürdüğünden daha gelişkindir. Kurbağalar, bir kurbağanın yaşaması için
gereken zekadadır, meyve sinekleri de öyle. Ama biz, yaşamamız için gerekenden çok daha zekiyiz.
Yani insan beyni, bir evrim sonucu ortaya çıkmış gibi durmamaktadır (Burada Evrim Kuramını ya da son
zamanlarda moda olan "Akıllı Tasarım" gibi komiklikleri de tartışmayacağım).

112
Bunun bir sonucu olarak insan beyni, kendisine sunulan her türlü yeniliğe çok hızlı uyum
sağlayabilmektedir. Beyin hep daha hızlı, hep daha ayrıntılı, hep daha kaliteli şeyler arayışı
içindedir. Aradığını bulduktan kısa bir süre sonra tekrar aramaya başlamaktadır.

Bunun en ilginç örneklerinden birini bilgisayarlarda yaşıyoruz. Bundan 10 yıl önce kullanılan 386'lar
ve 486'lar, günümüz bilgisayarlarını kullanmaya alışmışları kanser edecek hızda çalışmaktadır. Ama o
zamanlar o bilgisayarlar için "ne kadar da hızlı" diyorduk.

80'lerde hayatımıza giren renkli televizyonlar yerlerini önce düzkare ekranlara bıraktı. Sonra
projeksiyonlu dev ekranlara, şimdi de plazma ve LCD'lere. Şimdi herkes dört gözle HDTV'leri bekliyor.
VHS ve VCD'nin görüntü kalitesinden sıkılanlar DVD'de bir süre rahatladılar ama şimdi "Mavi Lazer"
DVD'ler geliyor.

Sinemalarda da Dijital Projeksiyonun eli kulağında (James Cameron'un yeni filmi - "Battle Angel
Alita" - için 2007'yi beklemesinin nedeni de bu: Dijital Projeksiyon Makinası bulunan sinemaların
sayısının artması). Pelikülün müzelik olmasına on yıl yetecek gibi. (Bu devrim, fotoğraf alanında birkaç
senede gerçekleşti bile).

Bunun bir sonu var mı? Ufukta bir son görünmüyor. "Yenilik", kapitalizmin vazgeçemeyeceği bir
pazarlama unsuru. Bir şey yeni ise satılıyor, öyleyse ilerlemenin ekonomik sistem tarafından teşvik
edilmesi kaçınılmaz.

***

İnsan zihninin bu doymak bilmez uyaran açlığının sadece bir vechesi "yenilik arayışı". Peki bu uyaran
açlığının sürekli olarak kaşınması, insanlar üzerinde ne gibi etki yapıyor?

Ben söyleyeyim: Uyaran Bağımlılığı!

İnsanlar bir süre sonra, fonda bir müziğin çalmadığı ya da TV'nin sesinin duyulmadığı bir âna
dayanamaz oluyorlar. Vakitlerinin önemli bir bölümünü, artık akıl almaz sayıda seçenekler sunan TV
kanalları ya da internette geçiriyorlar (bkz: http://isguc.org/arc_view.php?ex=39).

Bu uyaranları üretenler (başta reklamcılar) de, bu uyaran okyanusunda sıradanlıktan kurtulmak için
bir şeylerin volümünü açıyor: şiddetin volümünü, sesin volümünü, cinselliğin volümünü, hızın
volümünü, rengin volümünü, sıklığın volümünü. Bir uyaranı oluşturan ne kadar değişken varsa,
hepsiyle oynanıyor, hepsinde volüm biraz daha yukarı alınıyor.

Bir süre sonra (müthiş bir adaptasyon yeteneği olan) insan beyni bu yüksek volüme de alışıyor. Sonra
uyaran üreticileri tekrar kolları sıvıyorlar, yeniden volümlerde artış meydana geliyor.

İşte bu nedenle 1970'lerde TV'lerde yayınlanan reklamlar bize komik geliyor. Beynimiz artık daha hızlı
ve renkli reklamlara alıştığı için. İşte bu nedenle 1960'larda çekilen filmler ya da 80'lerde yayınlanan
klipler bize çok yavaş geliyor. Beynimiz MTV (ve taklitçileri) tarafından çok daha yüksek hızlara ve
seslere alıştırıldığı için.

Fakat burada çok önemli bir nokta var, genelde gözden kaçırılan:

İnsan bedeni, insan beyni kadar uyum yeteneğine sahip değil. Yani beyin, çevresindeki yeniliklere
hemen uyum sağlarken beden bu konuda çok daha yavaş kalıyor. Beyin, sinirler arasındaki iletişim
ile işlerken beden çok daha yavaş çalışan ve çok daha uzun süreli etkileri olan hormonlarla işliyor.

Bunun sonucu olarak önden koşan bir beyin ve arkadan ona yetişmeye çalışan bir beden ortaya
çıkıyor. Dengesini, mutluluğunu, huzurunu yitirmiş; bu dengeyi, bu mutluluğu ve huzuru yeni
uyaranlarla ve satın alacağı yeni mallarla bulacağına inandırılmış bir insan.

Yazık!...

***

Ne demek istediğimi kendinizde gözlemlemek için, boş bir gününüzü (böyle bir gününüz varsa?!) yapay
uyaranlardan uzak geçirmeye çalışın: TV'yi hiç açmayın, radyoyu ve bilgisayarı da; gazete-dergi de
okumayın.

Ne kadar sıkıcı değil mi?

113
Tıpta bu sıkılma durumunu anlatmakta kullanılan bir terim var, uyuşturucu (buna sigara da dahil)
bağımlılarının uyuşturucuyu ilk bıraktıkları zaman yaşadıklarını anlatmakta kullanılıyor: geriçekilme
belirtileri ("withdrawal symptoms").

İnsanlar, dış uyaran bağımlılıklarından dolayı kendi iç uyaranları ile (böyle okuyun: "iç dünyaları ile")
bağlantıları zayıflıyor ya da kopuyor. Kendi ruhuna, kendi karakterine göre değil dış uyaranlara ve
onların yarattığı koşullanmaya uygun hareket etmeye başlıyor.

Oysa mutluluk, kendini tanımaktan geçiyor. Kendini tanımak da iç uyaranları duyuyor ve onlara
uyuyor olmaktan.

***

Demek ki, sistem kendini tanıyan, kendiyle barışık, kendisiyle uyumlu insanlar istemiyor. Neden? Çünkü
kafası karışık insanları yönetmek çok daha kolaydır.

"Ben kafası karışıklardan değilim" demeden önce, gündelik dış uyaran dozunuzu bir kontrol
etmenizde fayda görüyorum. Daha kesin bir teşhis istiyorsanız, haftanın bir gününü (hadi sizin için
yarım gün diyeyim) "sıfır yapay uyaranlı" olarak geçirmeyi deneyin.

Bakalım hâl-i pürmelâliniz ne imiş.

posted by gezgin @ 9:40 PM 2 comments

Salı, Şubat 14, 2006

"AŞURE" TESTİ

Ne kadar "yabancılaşmış" bir sosyal ortamda yaşadığınızı, evinize gelen aşure kaselerinin sayısına
bakarak anlayabilirsiniz.

Yabancılaşmıştan kastım, Türk geleneklerine, düşüncelerine, hislerine, davranış biçimlerine


yabancılaşmış. Yani bu ülkede olmasına karşın bu ülkeye ait gibi olmayan. "Olur mu öyle şey?"
demeyin, oluyor. (Özellikle de büyük şehirlerin SES'i yüksek kesimlerinde).

Yaşadığım bazı semtlerde, çeşitli dini bayramlarda şeker ve harçlıkları boşu boşuna hazırlamışlığım
olmuştur. Sonra sinirden şekerlerin hepsini yiyip o harçlıklarla sinemaya gittiğimi hatırlarım.

Aşure testi de böyle bir testtir. Evinize gelen aşure sayısı, yaşadığınız ortamın ne kadar "Türk"
olduğunun şaşmaz bir belirtisidir. Benim nacizane gözlemlerim şöyle.

0 (Sıfır) aşure

İleri Düzey Yabancılaşma - Kaçın oradan. Ölseniz 3 gün cesedinizi bulmazlar.

1 - 3 aşure

Orta Düzey yabancılaşma - Büyük bir ihtimalle size aşure geliyor ama siz götürmüyorsunuz. Seneye bu
miktar azalırsa şaşmayın. Aşure yapmayı öğrenin (Hazır aşureler makbul değildir).

4 - ve daha fazla aşure

Az ya da hiç yabancılaşma - ya küçük bir şehirde yaşıyorsunuz, ya da komşularınızı 20 yıldır


tanıdığınız bir mahallede oturuyorsunuz. Suç oranının düşük, sosyal baskının yüksek olduğu, mahalle
sıcaklığını hissettiğiniz bir ortam. Sıkıntılı anlarınızda çevrenizdekilerden yardım görüyorsunuz.

***

"Aşure'nin senaryo yazımı ile ne alakası var?" diyebilirsiniz. Şu alakası var:

Eğer çocukluğunuzdan beri yabancılaşmış ortamlarda yaşıyorsanız, bunun norm olduğunu düşünmeye ve
hayatı ve insanları bu paradigmaya göre değerlendirmeye başlamış olabilirsiniz. Yani herkesi sevgisiz,
soğuk, bencil, kendi keyfinden başka bir şey düşünmeyen insanlar olarak görüyor olabilirsiniz.
(Yazdığınız senaryolar da bu tiplerle dolar).

114
Öyle değil işte. Herkes o kadar yabancı, her mahalle o kadar yabancılaşmış değildir.

Gelen aşureler tanığımdır!

posted by gezgin @ 7:50 PM 4 comments

Perşembe, Şubat 09, 2006

BİR KAÇ İYİ ADAM: DANIŞTAY

En sevdiğiniz devlet kurumu hangisi?

"Devlet kurumu da sevilir mi?" demeyin. Sevilir. Kızılır. Nefret edilir. Devlet kurumları da hayatımızın
önemli unsurları çünkü.

Bir tanesi var ki, şahsen bayılıyorum: DANIŞTAY.

Farkında mısınız bilmem ama DANIŞTAY'ın adını bu aralar çok duyuyoruz. Ne zaman? Elinde çeşitli
yetkiler bulunduran insanlar saçma sapan işler yapmaya kalktığında. Bu işleri durduran ya da en başa
saran kurum hep DANIŞTAY oluyor. Bir çok örnek verebilirim ama haberlerden kendiniz takip etseniz
daha iyi olur.

Birilerinin rasyonalize edilmiş saçmalıklarını ya da yolsuzluklarını son anda durduran DANIŞTAY bu


tavrıyla, kaleciyi aşmış ve filelere doğru ilerleyen topu, gerilerden koşarak çizgi üzerinde
çeviren futbolcuya benziyor. Ne zaman anlamsız bir icraat girişimini görsem, "Hah, işte bu
DANIŞTAY'dan döner" diyorum. Ve dönüyor da. Bir nevi süper-kahramanlar yani.

Peki ama bu süper-kahramanlar kim? Hangi gezegenden gelmişler? Ya da bu süper güçleri nasıl elde
etmişler? Nasıl olup da bu kadar doğru düşünüp karar verebiliyorlar?

Onlar da sizin bizim gibi insanlar. Hukukçular. Çeşitli "Daireleri" var. Ankara'da yaşıyorlar.
Milyonlarca, hatta milyarlarca dolarlık sonuçları olacak hataları engelliyorlar. Hayatımızın daha güzel bir
biçimde akması için, yanlış düzenlemeleri bozuyorlar. Ordu nasıl dış sınırlarımızı koruyorsa, onlar da
hayatımızın iç sınırlarını daha insanca yapmak için uğraşıyorlar.

Eminim çok büyük baskılar altında kalıyorlardır. 100 YTL için adam öldürülen bu ülkede, yüz milyon
dolarlar için ne yapmazlar?! Ama onlar direniyorlar. Aldıkları maaş küçük bir şirketin müdürününkinden
daha az. Ama onlar ülkenin kaderini, hem de olumlu yönde etkiliyorlar.

Sayenizde, bu ülkede "iyi insanlar"ın da olduğunu fark ediyoruz. Helal olsun size arkadaşlar!

posted by gezgin @ 8:41 PM 26 comments

3 HİKAYE YAPISI

McKee, hikayeleri üç ana yapı grubuna ayırıyor. Bunların neler olduğunu bilmek, yazacağınız
senaryonun kaderini olumlu yönde etkileyebilir.

1) KLASİK YAPI ("Classical Design")

Bu yapı, "Temel Hikaye" ("Archplot") olarak da bilinir. Burada aktif bir kahraman ("protagonist")
vardır. Bu kişinin somut bir amacı bulunmaktadır ve bu amaca ulaşmak için de çoğunlukla dışsal
düşman güçlerle mücadele eder.

Bu tür hikayeler genel olarak çizgisel bir anlatıma sahiptir. Yani olaylar başlar, devam eder ve biter.
Olayların geçtiği ortam (dünya, gerçeklik) tutarlıdır, yani belirli kuralları vardır ve bu kurallar hikaye
boyunca değişmez. (Bu kurallar ille de gerçek dünyanın kuralları olmak zorunda değildir. Hikaye, kendi
gerçekliği içinde belirli kurallar da oluşturabilir - Örn. "Yıldız Savaşları" ya da "Matrix". Ama bir kere
bunlar oluşturulduktan sonra değiştirilmezler). Hikayedeki olaylar, bu kurallar doğrultusunda, açık bir
nedensellik içinde yaşanır. Yani belirli nedenler, bu kurallar sayesinde, belirli sonuçlara neden olur.
Bu tür hikayelerin net, açık bir sonu vardır. Hemen hiçbir şey muallakta kalmaz.

ÖRNEKLER: Thelma ve Louise, Shine, Wanda Adında Bir Balık, Titanic, vb.

115
2) MİNİMALİST YAPI ("Miniplot")

Minimalist hikayeler "hikayesizlik" anlamına gelmez. Bu tür hikayeler de en az "Temel Hikaye" kadar
iyi bir biçimde icra edilmelidir. Minimalist hikayeler izleyicinin ilgisini ayakta tutacak ölçüde "temel hikaye"
unsurlarından faydalanırlar, yalnızca bunu yalın ve ekonomik bir biçimde yaparlar. Yine de bu türün iyi
örneklerini seyredenler evlerine "ne kadar da güzel bir hikaye" diyerek giderler.

Minimalist hikayelerde birden fazla kahraman olabilir. Bu kahramanlar dış dünyanın gerçekleri ile değil
de birbirleriyle ya da kendi iç meseleleriyle uğraşırlar ("Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca"). Ayrıca
bu kahramanlar pasif tipler olabilirler ("Geçmişi Olmayan Adam"). Bu tür hikayelerin kesin, net bir
biçimde bitmesi de gerekmez. Bazı şeyler muallakta kalabilir. Bu tür filmlerin sonunda izleyici
hikayenin nasıl devam edebileceğini sinemadan çıktıktan sonra da uzun uzadıya düşünür.

ÖRNEKLER: Fatih Pelle, Paris Texas (W. Wenders), vb.

3) ANTİ-YAPI ("Antiplot")

Bu tür hikayelerde "Klasik Yapı"nın unsurları tersyüz edilir. Geleneksel anlatım tarzları ile çelişkili
yaklaşımlar benimsenir. Hatta formel ilkelerle dalga geçilir. Neden sonuç ilkesindense rastlantılar
önemlidir (Not: "Klasik Yapı"da da rastlantılara yer verilebilir ama neredeyse sadece 1. Perdede).
Zaman çizgisel değildir. Yani hikaye geçmiş ve gelecek arasında gidip gelir ("Ucuz Roman"ın hangi
tekniği kullandığını öğrenmiş oldunuz). Olayların geçtiği, kahramanların yaşadığı dünya da tutarlı bir
gerçekliğe sahip değildir. Yani hayatı yöneten sabit kurallar olmayabilir.

ÖRNEKLER: Kayıp Otoban ("Lost Highway"), Wayne'in Dünyası, Endülüs Köpeği ("Un Chien Andalou"),
After Hours, vb.

Kaynak: "Story" - Robert McKee.

posted by gezgin @ 11:15 AM 0 comments

Çarşamba, Şubat 01, 2006

SENARYO, PERDE, SEKANS, SAHNE... BAŞKA?

Her filmin perdelerden, her perdenin sekanslardan, her sekansın da sahnelerden oluştuğunu biliyoruz.
Peki sahneler neden oluşur?

"Tasvir ve diyaloglardan" diyeceksiniz. Doğru, ama eksik bir cevap.


Sahneler "vuruş"lardan (BEAT) oluşur.

***

"Vuruş" nedir.

"Vuruş" sınırlı (sınırlandırılmış, "contained") bir andır. Karakterlerin ruh halini ya da niyetini değiştirecek
bir şey olduğununda "vuruş" da değişir.
Yönetmenler ve oyuncular sahnelerin duygusunu ve altmetnini daha iyi anlayabilmek ... için onları
"vuruş"lara bölerler.

Örnek:

Bir Dedektif, bir Şüpheli ile görüşmek için sorgu odasına girer.

• Vuruş Bir: Dedektif sorgu odasına girdiğinde, Şüpheli ile aralarında sessiz bir etkileşim (bakışma)
olur.
• Vuruş İki: Şüpheli, kendisini bu kadar beklettiği için Dedektife çıkışır.
• Vuruş Üç: Dedektif bu çıkışmaya, Şüpheli'yi suç ile ilişkilendiren bir delili adama göstererek
karşılık verir - bu kanlı bir gömlek olabilir.
• Vuruş Dört: Bu fiziksel delil Şüpheli'yi geçici olarak susturur. Şüpheli, kanlı gömleği nasıl
açıklayacağını düşünmeye başlar.
• Vuruş beş: Dedektif saldırıya geçer ve gömlekle ilgili daha ayrıntılı sorular sormaya başlar.
• Vuruş Altı: Şüpheli düşünmeyi bırakır ve terlemeye başlar.
• Vuruş Yedi: Dedektif konuşurken Şüpheli'nin etrafında dönmeye, kişisel alanına girmeye başlar.
Şüpheli "çözülecek" gibidir.
• Vuruş Sekiz: Şüpheli çözülmek yerine Dedektif'in cebinden bir kalem kapar ve adamın gözüne

116
saplar...

Büyük (güzel) sahnelerde çok sayıda vuruş vardır ve bunlar da, hikayeyi, karakteri ya da duyguları ortaya
koyan sürprizler ve şaşırtıcı diyalog, jest (bedensel hareket) ve eylem dönüşleri ("twist") içerirler.

Yazmış olduğunuz ve iyi olduğunu düşündüğünüz bir sahneye bakın. Bu sahneyi vuruşlara bölün;
neden iyi olduğunu daha iyi göreceksiniz. Bu sahnede büyük bir ihtimalle izleyicileri karakterlere ve
aralarındaki çatışmalara bağlayan çok şey olup bitmektedir.

Benzer bir biçimde eğer iyi olmayan (yürümeyen, işlemeyen) sahneleriniz varsa, bu sahneleri
vuruşlarına bölünce neden iyi olmadığını keşfedebilirsiniz. Karakterlerinizin nüanslarını ve onların
çatışmalarını ortaya koyarken, izleyicilerinizi şaşırtacak ve heyecanlandıracak vuruşlara ihtiyacınız
vardır.

Kaynak: (http://breakingin.net/script-market-news22.htm)

***

,"Vuruş" (BEAT) sözcüğü zaman zaman "Es" anlamında da kullanılır. Yani bir karakterin kendisine
söylenen ya da yapılan bir şeyi sindirmesi için geçen kısa süre, ya da karakterin bir eyleme geçmeden
önceki kısa duraksaması da "vuruş" (ya da "es") sözcüğü ile ifade edilir.

posted by gezgin @ 11:09 AM 1 comments

Cumartesi, Ocak 28, 2006

KÖTÜ ADAMLARIN KÖTÜLÜK KAYNAĞI: SAĞLAM BİR FELSEFE

Filmlerde, kahramanın istediği şeye ulaşmasını engelleyen bir kötü adam (ya da adamlar) bulunur. Bu
kötü adamın orada bulunmasının amacı, hayatı kahramana gereksiz yere dar etmek değildir. Kötü adam
da bir şeyler istemektedir ama onun istediği şeyler, kahramanın istedikleri ile taban tabana zıttır. Bu
sayede bir çatışma doğar ve bu çatışma da seyredeğer bir hikayeye kaynaklık eder.

İyi filmlerde, kötü adamın istediği şey ve yaşam felsefesi gerçekten de anlamlı ve mantıklıdır. Kötü
adam sadece bir noktada yanılmaktadır ve o nokta, kahramanımızın değerleri ile taban tabana zıttır.
Yani kötü adam da mutlu olmak istemektedir ama bu mutluluğu ona getirecek şeyde ya da o şeyi elde
etme yönteminde bir sakatlık vardır.

Yine de bu durum, kötü adamın yaşam felsefesinin ve eylemlerinin tamamen boş olduğu anlamına
gelmez. Aslında kötü adamlar, senaristlerin, içinde yaşadıkları toplumu eleştirmek için
kullanabilecekleri belki de en güçlü silahtır. Kötü adamlar düşünce ve eylemleri ile toplumu ve onun
değerlerini silkeler, tehdit ederler. Bunu boş laflarla değil eylemlerle gerçekleştirmeleri onları daha
eğlenceli, daha seyredeğer kılar.

Bu kadar laf kalabalığı yeter. Biraz örnek görelim.

Birinci örnek "The Matrix"ten. Kötü adamımız, Ajan Smith. Ajan Smith bütün film boyunca isyancıları
doğduklarına pişman etmekle kalmaz, bunun doğru olduğuna da inanır. Ve inançlarını Morpheus'a
işkence yaptığı sahnede ayrıntılı bir biçimde açıklar. İnsanların bir virüs, bir hastalık; kendilerinin de
deva olduğunu söylediği bu sahne, gerçekten de çok sıkı bir sistem eleştirisidir.

İkinci örneğimiz "Point Break"ten ("Kırılma Noktası"). Kötü adamımız Bodhi (P. Swayze). Banka soyan
bir sörfçü çetesinin lideri olan Bodhi, eylemleri ile insanları uyuşuk yaşamlarından uyandırdıklarına
samimi bir biçimde inanmaktadır. Getirdiği sistem eleştirisi yine çok sıkıdır ama eylemleri sonunda
insanlar ölmeye başlayınca bu eleştirinin bir yerinde bir hata olduğunu düşünmeye başlarız. ( Bu
sörfçü soygunluların, eski Amerikan başkanlarının maskelerini takarak soygun yapmaları da çok
manidardır.)

Üçüncü örneğimiz, "X-Men"den. Kötü adam Magneto, ortalama insanların ne kadar tutucu, korkak ve
acımasız olduğunu yaşayarak öğrenmiştir. Ve bununla savaşmaya kararlıdır. Karşısında ise iyi adam
Xavier ve diğer X-Men'ler bulunmaktadır. Her ne kadar bir çok insanın canını yaksa da Magneto'nun
filmde dile getirdiği eleştirilerde büyük bir haklılık payı olduğunu görmemek imkansızdır.

Son örnek yine bir James Cameron filminden: "Gerçek Yalanlar" ("True Lies"). Bu filmde hatırlarsanız
Arap teröristler Amerika'ya birkaç atom bombası sokuyor ve bunlarla ülkeye şantaj yapmaya
kalkıyorlardı. Kötü adamın 1. Körfez Savaşı ile ilgili olarak söyledikleri gerçekten de iç burkucuydu

117
("Ülkemizin bombalanmasını evlerinizde televizyondan maç seyreder gibi seyrettiniz" mealinde bir şeyler).
Esas olarak Amerikan iç piyasası için film yapan Cameron, bu kötü adamı hem de komik bir biçimde
öldürmek zorunda olduğunu biliyordu - öyle de yaptı. Yine de senaristin ne demek istediğini anlayan
anladı. (Cameron'un bu filmi, 11 Eylül ile ilgili bir kehanet niteliği taşımaktadır bence. Her ne kadar 11
Eylül'ün bir Amerikan tezgahı olduğuna dair çok önemli deliller bulunsa da, bu film, büyük bir haksızlığa
uğradığını hisseden Iraklıların hissiyatını çok iyi yansıtmaktadır.)

***

Bizlerden bir örnek veremeyeceğim. Çünkü aklıma gelmiyor. Çünkü bizdeki "kötü adam"ların genelde
çok yüzeysel çizildiğini düşünüyorum. Oysa kötü adamlar ve onların planları, bir senarist için yazılması
en eğlenceli ve yaratıcılık gerektiren şeylerdir. Bizdeki kötü adamlarda ise pek fazla derinlik, belirli
bir hayat görüşü ve bu hayat görüşüden kaynaklanan kötü eylemler bulunmaz. Zihnimi zorlamama
karşın ne Eşkiya'da, ne İstanbul Kanatlarımın Altında'da da, ne de en çok iş yapan 15 Türk filminde,
yukarıda andığım örneklerdeki kadar ciddi bir karşıt kutup (kötü adam) bulamadım.

Yakın zamanlarda televizyonda izlediğimiz dizilerden örnek verecek olursam, "Kurtlar Vadisi"ni
anabilirim. Kötü adamdan geçilmeyen bu dizide (bu nedenle adı "Kurtlar Vadisi"), kendine özgü ilginç
motivasyonları olan bir çok tip vardı. Bence bunların en önemlisi de Çakır'dı. Ama Çakır'ın seyirci
tarafından kötü adam olarak algılanmamış olması 1) hem vahim 2) hem de doğru özdeşleşme
tekniklerinin her yerde geçerli olduğunun bir kanıtı.

posted by gezgin @ 2:11 AM 0 comments

Cuma, Ocak 27, 2006

MCKEE NOTLARI - 1

Hikaye yapısı, karakterlerin yaşam öykülerinden çeşitli olayların seçilerek bunların, belirli duyguları
uyandırmak ve belirli bir yaşam görüşünü ifade etmek amacıyla stratejik bir biçimde sıralanmasıdır.

Bir hikaye olayı ("story event") bir karakterin yaşam durumunda anlamlı bir değişikli yaratır ve bu
değişim bir DEĞER şeklinde ifade edilir ve yaşanılır.

Hikaye Değerleri insan yaşamının (deneyiminin), olumludan olumsuza ya da olumsuzdan olumluya


doğru kayabilen evrensel nitelikleridir.

Örneğin:

• canlı - ölü
• sevgi - nefret
• özgürlük - kölelik
• gerçek - yalan
• cesaret - korkaklık
• sadakat - ihanet
• bilgelik - aptallık
• güç - zayıflık
• heyecan - sıkıntı

vb.

Bunlar aynı zamanda moral (iyilik - kötülük), etik (doğru - yanlış) ... da olabilirler.

Bir hikaye olayı ("story event") bir karakterin yaşam durumunda anlamlı bir değişiklik yaratır ve bu
değişim bir DEĞER şeklinde ifade edilir ve yaşanılır ve bir ÇATIŞMA vasıtasıyla gerçekleştirilir.
Ortalama bir film için yazar yaklaşık olarak kırk ila altmış hikaye olayı yaratır. Bu hikaye olaylarının bir
diğer (yaygın) adı da SAHNE'dir.

Her sahne, karakterlerin yaşamının "değer yüklü" (yani iyi, özgür, cesur, güçlü vb.) durumunda bir
değişiklik yapar.

Yazdığınız her sahneye bakın ve kendinize şunu sorun:

Şu anda karakterimin hayatında hangi "değer" tehlikede bulunuyor? Sevgi? Gerçek? Ne?

Bu değer, sahnenin başında ne tür bir "yük"e sahip (bu "yük"ü, hammalların taşıdığı yük gibi değil de,

118
elektrikteki pozitif ve negatif yükler gibi düşünün - gg)? Pozitif mi? Negatif mi? Her ikisinden de biraz
mı?

Şimdi de sahnenin bitişine bakın ve kendinize sorun: Bu değerin şimdiki durumu nedir? Pozitif mi?
Negatif mi? Her ikisinden de biraz mı?

Eğer bir karakterin yaşamının değer-yüklü durumu, sahnenin bir ucundan (başından) diğer ucuna
(sonuna) kadar hiç değişmeden kalıyorsa, o sahnede anlamlı hiçbir şey olmuyor demektir... Bu bir
"nâ-olaydır" (ya da "gayri-olay" : "nonevent" - gg).

Peki bu sahne neden hikayenizde yer almaktadır?... SERİM (karatkerlerin, ortamın, vb.nin tanıtımı) için.

Eğer bir sahnenin hikayede bulunmasının tek gerekçesi "serim" ise, disiplinli bir yazar bu sahneyi atar
ve bu sahnenin içinde barındırdığı bilgileri hikayenin başka yerlerine örer - sindirir.

posted by gezgin @ 12:12 PM 1 comments

Çarşamba, Ocak 25, 2006

ESKİ YAZILAR NEREDE?

SANARİST bir buçuk yaşında!

Bu çingene hesabı yaşgünü için bir kutlama yapmayacağım ama bir şey hatırlatmak istiyorum.

Sitenin yaklaşık olarak ilk yılı boyunca bütün yazılar tek sayfadaydı. Bu nedenle sık sık "bkz.
aşağılarda bir yer" diye göndermede bulunuyordum. Ama bundan bir kaç ay önce, BLOGGER'ın tek bir
sayfa için koyduğu 2 MB sınırına tosladım ve ilk sayfada sadece 80 yazı bulunmasına karar verdim. Diğer
yazılar uçmadı tabii. Onlar sağ tarafta gördüğünüz "Archives" menüsünde yer alıyorlar.

Bunu neden söyledim:

Siteyi yeni ziyaret edenler yazılarımda sık sık bahsettiğim "özdeşleşme" "3 perdeli yapı" vb.
terimlerin anlamını bilmiyor ve ilk sayfadaki yazılarda da bunları bulamıyor olabilirler. Bu ve benzeri bir
çok konudaki bilgilere ulaşmak için "Archives"da bulunan 2004 Ağustos'undan itibaren gönderilmiş
yazıları bir zahmet okuyunuz. Bir kaç yüz sayfayı aşan bir çıktı alma operasyonuna da kalkışabilirsiniz.

Hatırlatayım dedim...

posted by gezgin @ 7:35 PM 0 comments

Cuma, Ocak 20, 2006

YAYGIN BİR HASTALIK KURBANI: İKİ GENÇ KIZ

Bu aralar yazdığım senaryo eleştirilerinde sürekli olarak bir "hikayesizlik"ten bahseder oldum. Ne
dediğim net anlaşılmayabilir diye biraz açıklayayım:

"Bu filmin hikayesi yok" derken, filmde anlatılan olaylar dizisinin sağlam bir hikaye oluşturma kudretine
sahip olmadığını söylüyorum. Bir şeyin bir hikaye olabilmesi için bazı kıstaslar vardır:

Kahramanlarının belli olması, olaylar dizisinin bir yerden başlayıp bir başka yerde son bulması,
ilginç karakterler ve olaylar olması, olaylar arasında neden sonuç bağının bulunması, olayların
ilerleyici bir yapısı olması (yani sona doğru sorunların şiddetinin artması ve filmin son
çeyreğinde kriz haline dönüşüp sonra da çözülmesi) vb. bu kıstaslardan bazılarıdır.

"Bu filmin bir hikayesi yok" dediğim zaman, bu ölçütler ya karşılanmamıştır ya da çok zayıf bir biçimde
karşılanmış demektir. (Sanat filmlerinde, yani yönetmenin kendisi için çektiği filmlerde, bu kıstaslara
uyulmasına gerek yok diye düşünülür genelde. Bence yanlış bir yaklaşım olmakla beraber, tartışmaya da
açıktır).

***

Kutluğ Ataman'ın Perihan Mağden'in romanından perdeye uyarladığı "İKİ GENÇ KIZ" da bence bu
hikayesizlik sendromundan mustarip.

119
En başta şunu söyleyeyim:

Perihan Mağden'i sevmem. Neden? Tam olarak bilmiyorum. Ama yazdığı yazıların yüzde sekseninin
olumsuz mesaj içermesi, bu olumsuzlukları yapıcı değil de yıkıcı bir biçimde dile getirmesi, sürekli
alaycılık ve belden aşağı vuruculuk nedenlerden bazıları olabilir. Emin değilim. Ha, bir de güzelim
Türkçe'nin kendisinin elinde ("yaratıcı kullanım" (!) adı altında) inim inim inlemesi.

Ama bunların, "İki Genç Kız" hakkındaki düşüncelerimle bir ilgisi yok. Kaynak romanın yazarı kim olursa
olsun, iyi bir filmi büyük bir zevkle seyrederim. Ama "İki Genç Kız" iyi bir film değil. Neden?

***

"İki Genç Kız" ne anlatıyor?:

1) Behiye diye bir kız var. Lise son yaşında. Ailesiyle arası kötü. Uyumsuz bir kız. Ailesi çok iyi bir aile
değil. Ama aşırı kötü bir aile de değil. Behiye daha çok abisiyle takışıyor.

2) Handan diye başka bir kız var. Annesi Hülya Avşar, para kazanmak için bir adamın metresliğini
yapıyor - bir gün onunla evlenme hayalleri kurarak. Handan ile annesi arasında büyük bir çatışma yok
ama. Genelde iyi geçiniyorlar. Birbirlerine "tavşancık" gibi komik isimler takıyorlar.

3) Bir arkadaşları vasıtasıyla bu iki genç kız tanışıyor ve birbirlerinden çok hoşlanıyorlar - arkadaş
olarak. Behiye biraz daha özgür bir tip olduğu için anasının kuzusu olan Handan'ı biraz etkiliyor. Behiye
de Handan'da samimiyet ve sıcaklık buluyor. Beraber çok eğleniyorlar.

4) Handan ailesinin yanından kaçıp Behiye'lere taşınıyor. Kaçarken de abisinin parasını çalıyor.

5) Behiye ve Handan eğlenmeye devam ediyorlar. Behiye ile Leman'ın (Hülya Avşar) arası pek hoş değil
ama büyük bir çatışma içinde oldukları da söylenemez.

6) Handan'ın babasının Avustralya'da olduğunu öğreniyoruz. Handan babasını hep merak etmiştir ama bu
konuda hiçbir girişimde bulunmamıştır. Behiye Handan'ı Avustralya'ya gitme konusunda ikna eder.

7) Handan, annesinin kurs için verdiği parayı kurstan geri alır. Avustralya Büyükelçiliğine Handan'ın
babası ile ilgili olarak başvuruda bulunurlar.

8) Handan erkek arkadaşı Erim ile (ve onun da arkadaşıyla) yatar.

9) Behiye ile Handan'ın ortak arkadaşları, Behiye'nin nerede saklandığını abisine söyler. Abisi de gelip
Behiye'yi döve döve eve götürür ve odasına kilitler.

10) Handan evden kaçmış ve Avustralya'ya, babasını bulmaya gitmiştir. Behiye evde yer silmeye devam
eder.

***

Bu "hikaye"de eksik olan bazı şeyler şunlar:

1) Yeterince güçlü bir çatışma yok. Hikayenin merkezinde gibi duran Behiye ve Leman (H. Avşar)
çatışması filmin çok önemli bir bölümü boyunca zayıf. Çünkü,

2) Behiye aslında Handan'ı o kadar da çok etkilemiyor. Onu ana kuzuluğundan biraz çıkarıyor ama o
kadar. Daha sonra Handan hızla aslına rücu ediyor - ta ki Avustralya'ya kaçana kadar.

3) Leman karakterinin neden bu halde olduğunu ve bu hali sürdürmek istediğini anlamıyoruz. Sevmediği
bir erkekle cinselliğe dayalı bir ilişki sürdüren Leman'ın bu durumunu bir gelir kapısı olarak görmesi bizde
sempati (hoşlanma) de yaratmıyor empati (duygudaşlık, duygularını paylaşma) de. "Aptal kadın" diye
düşünüyoruz(m), "Bir biçki-dikiş kursuna git de bir şeyler öğren, hayatını namusunla kazan!".
Leman'ın kendini ve kızını neden bu yaşam tarzına mahkum ettiğini bilmediğimiz için, seçimlerini de
anlayamıyoruz.

4) Behiye'nin ailesi filmin çok uzun bir bölümünde ortalıkta yoklar. Filmin bir en başında ortaya çıkıyorlar,
bir de en sonunda - "Ulen, biz gelmezsek bu film bitmez" dercesine. İyi ki geliyorlar da film de bitiyor.

5) Handan'ın baba özlemi sadece bir iki cümleden ibaret. Bu özlemi yeterince vurgulanmadığı için,
filmin sonunda Avustralya'ya gidişi de o kadar anlamlı olmuyor. "En sonunda babasına kavuşacak ve

120
mutlu olacak" diye düşünmüyoruz.

***

Sinemada (ve aslında diğer sanat dallarında) bu filmdeki gibi aykırı tipler aslında çok sıkı toplumsal
eleştiriler yapmak için kullanılır. Bu tiplerin en ünlüsü "Şarlo"dur. Şarlo işsizdir, evsizdir, parasızdır.
Toplumun dışına itilmiştir. Charlie Chaplin bu karakter üzerinde toplumdaki çarpıklıkları çok güzel gözler
önüne serer.

Ne yazık ki "İki Genç Kız" pek de böyle bir şey yapmıyor. Behiye'nin ailesinin bir acayip olduğu kesin
ama Behiye'yi bu kadar uca taşıyacak kadar değil. Neticede Behiye üniversite sınavına girmiş ve
geleceğini garanti altına alacak bir bölümü kazanmış. Yani sistemle o kadar da ters düşmüş değil.
Ailesinden kurtulmak istiyorsa 4 sene okuması yeterli. Aslında bunu anlayacak kadar da akıllı Behiye.
Ama yapılabilecek en basit hatayı yapıyor: evden kaçıyor ve kaçarken de abisinin parasını çalıyor.

Handan ve ailesi de o kadar net bir toplum eleştirisi yapmıyor. Leman (H. Avşar) para ve muhtemel bir
evlilik için bir adamınla birlikte olmaktadır, ama bu "kader" değildir. Okuyamamış olmak, bu tür
ahlaksız bir hareketin zorlayıcı gerekçesi olamaz. Okuyamamış ama namusuyla çalışan yüzbinlerce
erkek ve kadın bunun delilidir. Bir "kaçınılmazlığın" bulunmaması, onu anlamamıza, onunla
özdeşleşmemize engel oluyor.

***

Söylenebilecek başka şeyler de var ama "70 bin seyirci sayısı" yeterince şey ifade ediyor zaten.

Kutluğ Ataman'ın bu filmde ticari bir sinema yapmak istemediğini söyleyebilirsiniz. Ama o zaman
Hülya Avşar ve Vildan Atasever (zamanın en enlü kadın figürlerinden ikisi) ne arıyor bu filmde? Belli ki
"star etkisi"nden faydalanmak istemiş Ataman. Ama aşağılarda bir yerde de söylediğim gibi "Hiçbir
yıldız, senaryo güneşi kadar ışık vermez".

***

Kutluğ Ataman "en iyi yönetmen" ödülü almış. Bu ödülü verenlerin yönetmenlik anlayışlarını çok merak
ediyorum. Omuz kamerasıyla yapılan hareketli çekimler, sıçramalı kurgu, oyunculardan sadece ortalama
bir oyun alabilme, doğru düzgün bir hikaye oluşturamama... Bunlara puan verilmesi gerektiğini mi
zannettiler acaba? Ya da diğer alternatifler çok mü kötüydü? Bilemiyorum.

***

Türkiye genç senaristler ve yönetmenler (ve hatta en iyisi senarist-yönetmenler) için bir fırsat
cenneti olmaya devam ediyor. Türk sineması koskocaman bir FIRSAT arkadaşlar. Saha boş. Karşınızda
hemen hiçbir ciddi rakip yok. Yapmanız gereken tek şey güzel hikaye anlatmayı öğrenmeniz. Bunu
yapın ve adınız Türk sinema tarihine geçsin.

posted by gezgin @ 7:33 PM 3 comments

Salı, Ocak 17, 2006

OVERDOSE: KURTLAR VADİSİ

"Kurtlar Vadisi" (KV) yayınlanmaya başladığı dönemde (2003) pek de bu tarz dizileri izleyecek halde
değildim. O dönemdeki ruh halime çok uymuyordu. Bu nedenle bu diziyi es geçtim. Sonra çeşitli defalar
izleme girişimlerim olduysa da başaramadım. Karakterleri tanımadığım için bir çok olay bana anlamsız
ya da karmaşık geliyordu. Ben de vazgeçtim. (Bu nedenle de bu sitede dizi hakkında hiçbir yazı yok).

Geçenlerde KV bitti. Yakında sinemada filmi gösterilecek. Bundan mütevellit, hem SHOW TV, hem de
KANAL D eski bölümleri yeniden yayınlamaya başladılar. Hele SHOW, tam bir "overdose" (aşırı doz)
uygulaması halinde. Haftanın her gecesi iki bölüm birden yayınlıyorlar.

Ben de fırsat bu fırsattır deyip diziyi izlemeye başladım.

Açıkçası yarı bilinçli önyargılarım da vardı. Çünkü bu kadar beğenilen bir dizinin çok miktarda şiddet
içerdiği ve gençleri mafyaya özendirdiği ile ilgili tonla şey okumuştum.Bu nedenle dizinin "kötü" olduğu
sonucuna varmıştım.

Bir yönden yanılmışım!

121
Dizi son derece başarılı. Başarılı olmak için gereken herşeyi yapmış. Yayınlandığı zaman diliminin
tartışmasız hakimi olmasına (ve bu kadar çok para getirmesine) şaşmamak gerek.

Dizinin bol miktarda ve açık ("graphic") şiddet sahneleri içerdiği doğru. Kahramanların su içer gibi
şiddete başvurduğu da doğru. Bunlar, hatırlarsanız, "BABA" filmi için de dile getirilen eleştiriler. Daha
sonra da "SOPRANOLAR" da benzer bir yaklaşımla eleştirildi.

Ama dizinin başarısının nedenleri incelediğimizde, şiddetten başka özellikleri ön plana çıkıyor. İlk olarak,
dizinin son derece hızlı, aksamayan bir senaryosu var - özellikle de ilk bölümlerde. Karakterler ilginç,
olaylar hem güncel, hem dikkat çekici, sahneler kısa ve eğlenceli, şiddet ve mizah iç içe geçmiş.

Dizinin en dikkat çekici yönlerinden birinin "racon" söylemi olduğunu düşünüyorum. Gittikçe maddiyatçı
/ çıkarcı bir hal alan günlük yaşamımızda, bize ait iyi kötü bir manevi değerler sistemi görmek
izleyicilerin çok hoşuna gitmiş olmalı. Modernizmin getirdiği manevi çürümeye duyulan bir tepki bu ilgi
bence.

***

Ama, bu dizinin toplumsal bilinçaltımıza ne gibi bir zarar verdiğini asla kestiremeyeceğiz. Bu dizinin,
işlenen ve işlenmekte olan suçları ne kadar özendirdiğini asla kesin olarak bilemeyeceğiz. Kaç gencin
POLAT gibi olmak için beline silah koyduğunu ve kaç masum canı aldığını asla tam olarak
öğrenemeyeceğiz.

Bedensel hastalıklarda tıbbi tahliller ile hastalıkların kökenini bulmak mümkün. Günümüzde
genlere kadar uzanan bir araştırma olanağına sahibiz. Hastalıkların nereye varabileceğini de bu bilimsel
yöntemlerle kestirebiliyoruz.

Ama toplumsal rahatsızlıklar, ancak âkil insanların zihin röntgenleri / MR'ları, vicdan sahibi
insanların olay tahlilleri, sağduyulu insanların teşhisleri ile ortaya çıkarılıp düzeltilebiliyor. Bugün
yaşananların gerçekte neyi etkilediğini ve ne gibi sonuçlara yol açacağını ancak bu insanların
değerlendirmeleri ile öğrenebiliyoruz.

KV'nin ve benzeri eserlerin etkilerini de ancak bu insanların tahlilleri ile anlayabiliriz. Ve gerekiyorsa
engelleyebiliriz. Tabii bu insanlar, bu değişiklikleri yapacak kudrete ve yetkiye sahiplerse...

posted by gezgin @ 5:21 PM 0 comments

Cumartesi, Ocak 14, 2006

KENDİNİ BULAMAYAN FİLM: "BABAM VE OĞLUM"

DİKKAT: Aşağıdaki yazıda "Babam ve Oğlum" adlı film hakkında bilgiler bulunmaktadır. Eğer filmi henüz
seyretmediyseniz, bu yazıyı okumak seyir keyfinizi kaçırabilir.

***

Arkadaşlar, siz ciddiye almıyor olabilirsiniz ama bu FRİGO olayı çok önemli bir hadise. Yani, buz gibi bir
çikolatayı bir film arasında dişlerinize ve midenize zarar vermeden yemek mümkün değil. Buradan
bütün salon sahiplerine sesleniyorum. Filme ara vermeye 15 dakika kala, makul miktarda FRİGO'yu
dolaptan çıkartıp tezgaha koyunuz ki arada insanlar ağız tadıyla yiyebilsinler. Çünkü bu sinema
deneyimlerinde zevk alacakları tek şey o FRİGO olabilir!

***

Ella Fitzgerald'ın (yanlış hatırlamıyorsam bir Duke Ellington bestesi olan) "It don't mean a thing if it
ain't got that swing" adlı bir şarkısı vardır. Mealen "Eğer "swing" içermiyorsa, hiçbir şeye
benzemez" demektir. Güftekârın "swing" sevgisine atıfta bulunur.

"Nihansın Dîdede" şarkısının bir dizesinde de "Bana sensiz bu cihanda can ne lâzım" denir. Yâni
güftekâr, "sen"in olmadığın bir dünyayı yaşanmaya değmez bulduğunu ifade eder.

Filmlerde ve senaryolarda da olmazsa olmaz bir unsur, "hikaye"dir. Hikaye yoksa, senaryo da yoktur,
film de. Hikayesiz bir film seyredilmeye de değmez.

"Babam ve Oğlum" da böyle ciddi bir hikayesizlikten mustarip kanımca.

122
***

"Babam ve Oğlum" neyi anlatıyor? 12 Eylül öncesi büyük şehre gidip solcu olan bir gencin ailesinden
ayrılması, darbe sonrasında da gelip babasının evinde ölmesi ve kendi oğlunu babasına (yani oğlunun
dedesine) teslim etmesi.

Eee?

Şimdi: Hatırlayacağınız üzere "temel hikaye"de ("archplot") bir kahraman, bu kahramanın istediği bir
şey, bu isteği elde etmesinin önünde yer alan engeller vardır. Bu tür hikayelerde dış çatışma vardır.
Kahraman tek kişidir, gerçeklik tutarlıdır ve kahraman aktif biridir. Filmin sonucu son derece belirgindir:
kahraman ya kazanır ya kaybeder. Belirsizlik söz konusu değildir.
Ama bunlar "temel hikaye"nin özelliğidir.

Bir de "mini hikaye" denilen, "minimalist" hikayelerde görülen özellikler vardır. Bu hikayelerde açık
uçlu sonlar vardır. Dış çatışmadan çok iç çatışma yer alır. Kahraman pasiftir.

Fakat McKee şunu da ekliyor: "Mini hikaye demek, hikayenin olmaması demek değildir. Mini hikaye
de temel hikaye kadar iyi icra edilmeli / yazılmalıdır. Minimalism, basitlik ve ekonomi peşinde
koşarken, seyirciyi tatmin edecek miktarda temel hikaye özelliklerini de korur ve izleyicileri 'Ne de
güzel bir hikaye!' diyerek eve yollamayı başarır." (Woody Allen'ın filmlerinin çoğu, yakın zamanda
izlediğimiz "Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca" ve "Geçmişi Olmayan Adam" bu kategoride çekilmiş başarılı
filmlerdir).

(Bir de "karşı - hikaye" ["anti-plot"] var ki o başka - belki asla yazılmayacak - bir yazının konusu.)

Şimdi: "Babam ve Oğlum"un belirgin özellikleri onu bir mini hikaye kategorisinde değerlendirmemizi
gerektiriyor. Eğer bu filmi "temel hikaye" kıstasları ile değerlendirirsek, hafif sıklet bir boksörü, ağır
sıklet kıstasları ile değerlendirmek gibi olur. Hata boksörde değil, uygun nesneye uygun kıstası
bulamayanda olur o zaman.

Lakin "Babam ve Oğlum" (BVO), mini-hikaye kıstaslarına da uymuyor. Neden uymadığını dilim
döndüğünce anlatayım.

Film, basit de olsa dikkate değer bir hikaye anlatmıyor. Sadık, 12 Eylül sabahı karısını doğum sırasında
kaybeder. Sonra çocuğu ile birlikte, daha önce çok fena bozuştuğu babasının yanına döner. Sadık'ın
ölümcül bir hastalığı olduğu ortaya çıkınca küslükler ortadan kalkar. Sadık ölür, oğlu babasına kalır.

So what?! (Yani?!)

Bunun sıradan bir hikaye olduğunu söylememe gerek yok. Eğer "olay örgünüz" (plot) bu ise, çok orijinal
karakterler yaratmalısınız. Öyle ki, bu canlı, kıpır kıpır, derin karakterler hikayenizi seyredilir kılsın (bkz.
"Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca"). Bir doku ("texture") oluşturmalısınız hikayenizde. Hikayenizin
geçtiği mekan, zaman, insanlar çok ilginç, seyre değer olmalı.

BVO'da bu pek yok. Her ne kadar film bizi İzmir'in kırsal alanına götürse de, orada o kadar ilginç bir
ortamla ve hoş karakterlerle karşılaşmıyoruz. En ilginç karakter, Sadık'ın abisi Salim.

(Burada ek olarak şunu da söyleyeyim: Oyuncuların "aksan" çalışması - Sadık'ın abisininki hariç - hiç
gerçekçi olmamış. Koskoca Çetin Tekindor'un bile konuşması dikkat çekecek sıklıkta İstanbul
Türkçesi'ne kaçıyor ki, diğerlerininkini söylemeye gerek bile yok).

Filmin hikayesel zayıflığının en belirgin belirtisi, 1. yarıdaki yemek sahnesi. Hani şu Sadık'ın ailesiyle ilk
kez yemek yediği o uzun sahne. Kaç dakika sürdü o sahne? Benim tahminim 20 dakika! 20 Dakika!
"Matrix RELOADED"daki araba kovalama sahnesinden bile uzun. Ve inanılmaz bir işlevsizlikte.
Yani, boş zamanı olan biri otursun, o sahneyi tekrar tekrar izlesin, ve o 20 dakikada nelerin başarıldığını,
hikayenin ilerlemesi için gereken hangi fonksiyonların yerine getirildiğini bir zahmet söylesin. Becerikli bir
senarist / yönetmen 3 dakikada bu işi hayda hayda görürdü.

Filmin ilginç tutarsızlıklarından biri de dram mı, yoksa fantezi mi olduğunu kestirememesi. Yani filmi bir
"aile birleşmesi" olarak görüyoruz genel olarak çünkü bütün belirtiler o yönde. Ama bu genel akış,
çocuğun fantezileri ile bölünüyor. Ve bu fanteziler de "organik bir biçimde" filme yedirilememiş. İnsan bu
fantezi sahnesiyle karşılaşınca "Bu ne şimdi?" oluyor.

Filmin baş karakteri çocuk aslında. Ama filmin adı "Babam ve Oğlum". Yani bu başlığı söyleyen (ve bu

123
nedenle de başkarakter olmasını beklediğimiz) kişi filmin yaklaşık olarak son çeyreğinde ölü vaziyette.
Eee? E'si şu: seyirci olarak filmin merkezine kimi yerleştireceğimizi bilemiyoruz. Mini hikayelerde bile
bir karakter az da olsa ön plana çıkar. Burada o var. Ama filmin bize genel olarak sunuluşu bu şekilde
değil. Bu bağlamda filmin adı şu olmalıydı: "Babam ve Babası".

İyi filmler için "dram ve komediyi başarıyla harmanlayan" şeklinde klişe bir laf kullanılır. Buradaki
anahtar sözcük "başarıyla"dır. BVO'da böyle bir başarı yok. Hüzünlü sahneler var (mesela Sadık'ın
ölümü) komik sahneler de var (Sadık'ın ölümünden sonra eve dönüş). Ama aralarında öyle bir duygu
sıçraması var ki, allak bullak oluyorsunuz. Yani hüznün tadını çıkarmadan, içinize sindirmeden,
hemen nötr ya da komik bir sahneye geçiyorsunuz. Bu "başarılı" bir harmanlama sayılamaz dolayısıyla.

Aynı şekilde, Sadık'ın babasının (Ç. Tekindor) eve giden yolda arabayı durdurup, kollarını iki yana
açarak"oğlumu o gün durdursaydım" dediği sahne. Bu sahne son derece duygusalken, baldız olayı
"akılcı" bir biçimde çözüyor. Bizim de duygulanma isteğimiz tatmin olmamış oluyor.

Tavan arasında film izlerken de böyle bir durum var. Sadık'ın çocukluğunu izleyip hüzünlenirken aniden
dede (Ç. Tekindor) kamerayı toruna verme faslına geçiyor. Biz de "ne oluyor?" oluyoruz.

Bu filmde de özdeşleşme yöntemleri kullanılmamış ya da az kullanılmış. Örneğin Sadık ile ben


özdeşleşemiyorum. Doğum sırasında karısını kaybetmesi onun için üzülmemi sağlamıyor, çünkü "bir
doğumun olabileceğini bile bile ulaşım meselesini önceden halletmemiş" diye düşünüyorum. Bir
komşunun arabasını ayarlayabilirdi, bir taksi ile sözleşebilirdi, bir arkadaşından araba ödünç alabilirdi.
Yani Sadık'ın karısının ölümü bence "kaçınılmaz" değil. Aksine bizzat Sadık'ın hatası. Bir adama sinir
olunarak da onunla özdeşleşilemeyeceği de aşikar. (Bu da Başarısız Türk Filmleri'nde sık görülen bir
hata - bkz. ilgili yazı.)

Sadık (F. Kuşkan) kişilik olarak da çok onaylanabilecek biri değil. Sol görüşlerinden dolayı ailesiyle
(babasıyla) arası açılmış, işkence görmüş biri. Çağan Irmak bize Sadık'ı, sadece işkence görmüş
olmasından dolayı onaylanması gereken biri gibi sunuyor. Bilerek ya da bilmeyerek, adamın hayatının
bu yönünü bir özdeşleşme unsuru olarak önümüze koyuyor: "Bakın, bu adam inançları uğruna işkence
gördü. Onu sevin." diyor.

Ama ben sevmiyorum. Adamın ideolojisine karşı olduğumdan değil. 12 Eylül'e nasıl gelindiğini bildiğim
için:

Her çatışmada en az iki taraf olur, dramatik kurallardan da bildiğiniz üzere. O dönemde de en az iki
taraf vardı ve kendilerine solcu diyenler bu taraflardan biriydi. Söylediklerinde haklı mıydılar? Bilmem.
Ama yaptıkları şey, son tahlile, günde onlarca insanın silahla öldürüldüğü bir ortamın yaratılmasına
hizmet etti. Kendilerine sağcı diyenler de bu gerilimin diğer kutbuydu. Yani bu durumdan aynı derecede
sorumluydular. Ve sonuç darbe oldu. Ama asıl olan, ölenlere, hapsedilenlere, işkence görenlere, yersiz
yurtsuz anasız babasız kalanlara oldu. Onca çaba, onca kan, onca mücadele hiçbir işe yaramadı.
(Darbenin sağcı nitelikte olması ve sağcıları kayırması, solcuların 12 Eylül öncesinde yaratılan olumsuz
ortamdaki sorumluluğunu azaltmaz).

İşte bu nedenle, 12 Eylül öncesindeki mücadelenin bir tarafında yer alanları öven filmleri pek sevmem (bu
tür filmleri de genelde solcular yapar - bkz. aşağısı). "Solcuyuz, bu yüzden haklıyız" düşüncesi bana
pek uymaz. Bir insanın sırf müslüman olduğu için cennete gideceğine inanması kadar ilkel gelir bana.
Sorumluluk diye bir şey vardır. Yaptığın şey eğer insanlara zarar veriyorsa, hangi ideolojiden ya da
inançtan olursan ol, yanlıştır; ideolojin ya da inancın ya da "iyi niyetin" seni bu sorumluluktan âri kılmaz.
Hata herkes için hatadır.

Ama Çağan Irmak, (daha önce de belirttiğim gibi) entelijansiyamızda bir dip akıntısı şeklinde
varlığını sürdüren solculuğu eserlerinde (bkz. Çemberimde Gül Oya, vb.) karşımıza çıkartmaya kararlı gibi
duruyor. Belli ki etkilemek istediği çevrelerden olumlu geribildirimler alıyor. Bu nedenle buna devam
ediyor. Etsin. Sadece herkesin bu kandırmacayı yutmadığını bilsin, yeter.

Sadık karakteri, yukarıda anlattığım nedenlerle bence pek sempatik değil. Ölümcül hastalığını
öğrendikten sonra bile ideolojik görüşlerindeki hataların farkına varmış değil. Böyle bir
"aydınlanış" çok etkileyici olurdu. Ama Çağan Irmak buna yer vermemiş. Olabilir. Ama dar görüşlü
insanlarla özdeşleşmenin daha zor olduğunu da kabul etmek gerekir.

Sadık, kendisi gibi kasabadan ayrılmayıp kalan bir arkadaşının "Eğer bütün bunların olacağını
bilseydin, yine de gider miydin?" sorusuna bile kaçamak (ve aslında bunlardan hiçbir şey
öğrenmediğini gösteren) bir cevap veriyor: "Keşke buradakileri oraya götürebilseydim, ya da oradakileri
buraya getirebilseydim."

124
Sadık'ın bir şey öğrenmediğini gösteren bir başka sahne de, babasıyla avluda konuştuğu ve sonunda
yere düşüp bayıldığı sahne. Buradaki konuşmalarından da Sadık'ın ideolojik olarak yerinde saydığını fark
ediyoruz. Yaşadığı güçlükler (karısını kaybetmek, işkence, işinden olmak, ailesinin yanına dönmek,
hastalanmak, milletin onun davasına karşı umarsızlığı) onda hiçbir değişim yaratmamış gibi. Çağan
Irmak, "karakter değişimi" ("character arc") denilen şeyi, ideolojik tutarlık uğruna ıskalamış gibi
duruyor. Eğer durum gerçekten böyle ise, çok vahim - senaryo yazarlığı açısından

Baba karakteri (Ç. Tekindor) da o kadar ilginç değil. Oğluna küsüyor, ama sonra onun öleceğini
öğrenince onunla tekrar barışıyor.

Eee? Her baba bunu yapar?

İşte bu noktada, filmin "hikayesi"nin orijinallikten ne kadar uzak olduğunu görüyoruz. Film

1) Politik göndermeler
2) Çocuğun fantazileri

ile süslenmiş sıradan bir aile dramı aslında. İşin içinde ölüm, özellikle de küsülen bir çocuğun ölümü
olduğu için de ağlatması garanti bir "hikaye". (Bir çok yetişkinin, bir biçimde küstüğü ya da kaybettiği
ebeveynleri üzerinden filmle bağlantı kurduğunu tahmin ediyorum - senaryonun kalitesinden dolayı
değil).

***

Filmde şaşırtıcı derecede kötü kamera kullanımı vardı yer yer. Örneğin Sadık'ın babasıyla tartıştıktan
sonra yere düştüğü yerdeki kamera hareketi. Önce 90 derece sola, sonra 180 derece sağa. Ne demek
şimdi bu? Bu yöntem, yere düşen kişinin bakış açısını göstermekte kullanılır (bkz. Point Break'teki son
soygun sahnesi). Çağan Irmak, yere düşen kişiden 5 metre ilerideki kamerayla ne demek istiyor? "Ben bu
işten anlamam" mı?

***

Netice olarak Çağan Irmak, bence pek başarılı olmayan, klişeleri kullandığı için, zaten AİLE kavramına
çok önem veren izleyicileri (bkz. Tutan Dizi Yazmak adlı yazım) etkilemesi garanti olan bir seyirlik
ortaya çıkarmış.

Bundan ne dersler çıkarabiliriz.

1) Bir sonraki Çağan Irmak filminin DVD'si beklenecek, kiralanacak ve sonra derhal iade edilecek.

2) Bu sene (2005) bende hayal kırıklığı yaratan 3. iddiali Türk filmi ("Gönül Yarası" ve "Organize
İşler"den sonra). Türk sinemasındaki senaryo sıkıntısı devam ediyor ve genç kuşak da çok umut
vermiyor. 2000'lerin ilk onyılı bence böyle gider. Umudumuz 2010'dan sonrası artık.

3) Belki de FRIGO'yu filme girmeden önce almalı ve büfedeki bayana aradan 15 dk. önce çıkarmasını
rica etmeliyim. Bu daha pratik olabilir. Sırf ben öyle seviyorum diye bütün salonları teyakkuz haline
getirmeye gerek yok.

posted by gezgin @ 1:58 AM 8 comments

Cuma, Ocak 13, 2006

YANILMAMIŞIM - 2 : PETER JACKSON SAÇMALAMIŞ

Zaman zaman yazdıklarımın, genel beğeninin tam zıddı olduğunu fark ediyorum. Ne düşünüyorum
dersiniz? "Acaba ben mi yanılıyorum?" mu? Değil. "Yine herkes saçmalıyor!"

Bu kadar özgüvenli 0lmamın nedeni, beğenilerimi sağlam bilgiler ile destekleyebilmem. Hayattaki en
büyük mutluluklarımdan biri, beğenilerimin, çok sağlam teorik temelleri de olduğunu keşfetmek oldu.

KING KONG konusuna dönersek.

Hatırlarsanız, aşağıda bir yerlerde "Şaka Yapıyorsunuz Herhalde Bay Jackson" diye bir yazım vardı.
KING KONG'u beğenmediğimi söylemiştim ama bir eleştirisini yapmamıştım. Vakit harcamaya değmez
diye düşünmüştüm. Hala da öyle düşünüyorum ya.

125
Bir ara internette dolanırken (tıpkı DÜNYALAR SAVAŞI'nda olduğu gibi), KING KONG'u aklı başında bir
biçimde eleştiren birinin yazısını buldum. Amca (Ken Levine) "The Simpsons" "Everbody Loves
Raymond" "Frasier" "MASH" "CHEERS" gibi dizilerde çalışmış. İşi bilen biri yani.

KING KONG'la ilgili yazısı (KING LONG) şu adreste bulunabilir (İngilizce):

http://kenlevine.blogspot.com/2005/12/king-long.html

İnsan uzun süre bir konudaki görüşüyle ilgili olarak yalnız kaldıktan sonra böyle birilerini buldukça bir hoş
oluyor. "En sonunda" diyorum "akıllı biri daha çıktı!" Ama bu akıllıların yurt dışından çıkması, ayrı
bir hüzün kaynağı tabii.

posted by gezgin @ 6:59 PM 0 comments

İYİ FİLM NEDİR?

İyi film "Rocky"dir. Nokta.

Bu filmi kaç kez izlediğimi hatırlamıyorum. Daha önce de burada bir kaç kez hakkında yazmıştım. Bayram
vesilesiyle tekrar izledim. Ve ilk seyredişimdeki gibi etkilendim.

Şimdi, bunun teknik olarak imkansız olması gerekiyor. Yani bir filmi bir kere izlediğinizde konusunu
ve finalini öğrenirsiniz ve o filmin heyecanı kalmaz. Değil mi?

Değil. İyi filmi sıradan filmden ayıran özellik budur. Filmin hikayesi doğru teknikler kullanılarak
oluşturulmuşsa defalarca seyredilmeye karşı dayanıklıdır. "Casablanca" öyledir, "Terminator 2"
öyledir, "You've Got Mail" öyledir, "Back to the Future" öyledir. Kaç defa seyrederseniz seyredin,
bıkmazsınız.

Türk filmlerinden "Eşkiya" öyledir, "Hababam Sınıfı" öyledir, "Selvi Boylum, Al Yazmalım" öyledir,
"Vizontele" öyledir.

Bu filmlerde kullanılan teknikleri burada tekrar tekrar yazıyorum. Ama bir tanesini özellikle vurgulamak
istiyorum: ÖZDEŞLEŞME

İyi filmlerin hepsinde, özdeşleşme yöntemi çok açık ve doğru bir biçimde, ve bazen abartıya kaçtığını
düşünebileceğiniz bir miktarda (bkz. "Rocky") kullanılır. Böylece izleyici kahraman ile özdeşleşir ve filmin
hikayesine kendini kaptırır.

"Başarısız Türk Filmlerinin Ortak Özellikleri" yazımda, başarısız Türk filmlerinin bu yöntemi
kullanmadığını söylemiştim. Son olarak ORGANİZE İŞLER'de bu yöntemin yokluğu, kendimizi
hikayeye kaptırmamıza engel oluyordu. Sonra da senaryo yazarları, yapımcılar ve yönetmenler
ekranlara çıkıp ağlıyorlar: "Neden benim filmine yeterince insan gelmedi?" "Neden bu filmi bu
kadar eleştiriyorlar?" İşte bundan!

ROCKY'ye gelince. Filmde "özdeşleşme yöntemleri" gerçekten de tekrar tekrar kullanılmış. Rocky'nin,
hayatının hiçbir alanında bir baltaya sap olamadığını (i.e. "loser" olduğunu) görüyoruz. Ama onu
seviyoruz da. Çünkü mafya için para toplarken bile merhametli davranıyor. Aşırı utangaç "pet-shop"
tezgahtarı Adrian'ı tavlamak için canla başla çalışıyor. Çalıştığı spor salonunun antrenörü (Mickey) ona
haksızlık ediyor. Çok akıllı olmaması ve bunu itiraf etmesi de bizi ona bağlayan özelliklerden biri.
Bütün bunlar doğru şekilde kullanışmış özdeşleşme yöntemleri. Ve filmin başarısını garantiliyorlar.

"Biz bu filmi yaparken çok eğlendik. Umarız seyirci de izlerken eğlenir" gibi "ilginç" neden-sonuç
bağlantıları kuran sinemacılara duyurulur.

posted by gezgin @ 12:34 PM 0 comments

Pazar, Ocak 08, 2006

PANİĞİ BİLGİ ÖNLER: KUŞ GRİBİ

Herhangi bir kriz anında ne kadar kötü bilgilendirildiğimizin farkında mısınız? Bir doğa olayı ya da bir
hastalık durumunda 1) Devlet 2) Medya, bizi bilgilendirip doğru eylemlere yönlendirmeye değil de
kafamızı karıştırmaya çalışıyorlar sanki.

Gazetecilerde görülen (ve bir mesleki hastalık olduğunu düşündüğüm) felaket tellallığı eğilimini

126
anlıyorum. Ama devlet görevlilerinin doğru dürüst bilgi vermemeleri, hatta bilgi verirken pek dürüst
görünmemeleri (bkz. Sağlık Bakanı'nın verdiği bütün demeçler) insanı hem sinirlendiriyor, hem de
paniğini artırıyor.

Aşağıda, Amerikan Tarım Bakanlığı'nın sitesinden aldığım bazı bilgilere yer veriyorum. Arada bir
tekrar uğrayıp bakın zira zaman zaman başka şeyler de ekleyeceğim.

***

Kanatlı ürünlerinin doğru sıcaklıkta pişirilmesi, ve çiğ besinlerin pişmiş besinleri kirletmesine engel
olmak, besin emniyetinin en önemli noktalarını oluşturmaktadır.

Tüketicilere şunları yapmaları tavsiye edilir:

* Yiyeceklere dokunmadan önce ve dokunduktan sonra ellerinizi sıcak suyla ve sabunla en az 20


saniye yıkayın.

* Çiğ kırmızı eti, tavuk etini, balık etini ve bunların sularını diğer yiyeceklerden ayrı tutarak birbirlerini
kirletmelerini engelleyin.

* Çiğ etleri kestikten sonra doğrama tahtasını, bıçağı ve tezgahın üzerini sıcak, sabunlu suyla
yıkayın.

* Doğrama tahtanızı 1 çay kaşığı klorlu çamaşırsuyu katılmış bir litre suyla yıkayarak temizleyin.

* Yemeklerin yeterli ısıya ulaştığından emin olmak için yemek termometresi kullanın. Tam kuşları
82°C'ye; göğüs etini 77°C'ye; butları, uyluk ve kanatları 82°C'ye; kıyılmış hindi ve tavuk etini 73ºC'ye
kadar pişirmeyi; asgari fırın ısısını da 162°C'ye getirmeyi unutmayın.

Kuş Gribi Nedir?

Kuş Gribi (Avian Influenza - AI) evcil kümes hayvanlarını, vahşi kuşları ve papağan gibi ev hayvanlarını
etkileyen bir virüsün neden olduğu bir hastalıktır. Her yıl insanlar için grip mevsimi olduğu gibi kuşlar için
de bir grip mevsimi vardır ve bazı yine insanlarda olduğu gibi bazı gripler diğerlerinden daha kötüdür.

AI (Kuş Gribi) Virüsleri, iki protein grubunun kombinasyonuna göre sınıflandırılır: H proteinleri (ki
bunlardan 16 adet vardır: H1'den H16'ya kadar) ve N proteinleri (Bunlardan da 9 tane vardır: N1'den
N9'a kadar).

AI soyları da iki alt gruba ayrılırlar. Düşük patojenler (LP) ve yüksek patojenler (HP).

LPAI, yani düşük patojen kuş gribi 1900'lerin başlarından beri Amerika'da bulunmaktadır ve buralarda
az bulunan bir şey değildir. Kuşların hastalanmasına neden olur ve bazı kuşları da öldürebilir. Bu hastalık
soyu insanlar için ciddi bir tehlike teşkil etmez.

HPAI, yani yüksek patojen kuş gribi ise kuşlarda daha fazla ölüme neden olur ve daha kolaylıkla
geçer. H5N1, Güneydoğu Asya'da ve Doğu Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde rastlanan türdür. Bu tür,
Güneydoğu Asya'da, büyük bir çoğunluğu kuşlar ile doğrudan temas halinde olan insanlara geçmiştir.

www.usda.gov/birdflu

posted by gezgin @ 11:42 PM 0 comments

Cumartesi, Ocak 07, 2006

SİLİNMİŞ RÜYALAR - "DELETED DREAMS"

Bazen insanı çok etkileyen, yaşadığı bir olay rüyalarında tekrar tekrar karşısına çıkar. Ama her ortaya
çıkışında biraz daha farklıdır. Bazen mekan aynıdır, kişiler farklıdır. Bazen kişiler aynıdır, mekan
farklıdır. Bazen hepsi farklıdır ama duygu aynıdır. Bazen hepsi aynıdır ama duygu değişiktir.
Sabah uyandığınızda "o olayı" rüyanızda gördüğünüzü hatırlarsınız, ama farklılıklar aklınızı ve
gönlünüzü karman çorman eder.

***

DVD'lerin ekstraları da insanda öyle bir etki yaratıyor. Filmi biliyorsunuz, ama DVD'nin "Deleted

127
Scenes" ("Silinmiş Sahneler") bölümünü izleyince allak bullak oluyorsunuz. O sevdiğiniz filmin
karakterleri, sizin hiç bilmediğiniz bir sahneyi canlandırıyorlar. Daha önce hiç duymadığınız şeyler
söyleyip, görmediğiniz mekanlarda dolaşıyorlar. Hafızanız aniden kendini sorgulamaya başlıyor, "bu
böyle miydi?" diye. Kısa bir "alacakaranlık kuşağı ânı"ndan sonra herşey yerine oturuyor.

***

TITANIC'in 4 DVD'lik versiyonu çıktı (Hem de ben 2 DVD'lik versiyonunu aldıktan iki hafta sonra!). Aynı
yukarıda bahsettiğim duyguları yarattı "Deleted Scenes" bölümü. Saniye saniye seyrettiğim, salise
salise sevdiğim bu filmin atılmış sahnelerini seyredince bir hoş oldum. Sanki alternatif bir evrende
insanların seyrettiği film buymuş gibi geldi, ben de bir anlığına bu alternatif evrene bakıyordum. Eğer filmi
ilk defasında bu silinmiş sahneleriyle seyretseydim ne olurdu? Bilmem? Ama şimdi bir acayip olduğum
kesin...

posted by gezgin @ 2:16 AM 0 comments

Perşembe, Ocak 05, 2006

DRAMATİK KURALLAR GERÇEK HAYATTA DA GEÇERLİ MİDİR? GEÇERLİYSE LÜTFEN


ÖRNEKLERLE CEVAP VERİNİZ?

Evet, çoğu geçerlidir. Örneğin "özdeşleşme kurallarını" ele alalım. İnsanlar gerçek hayatta kiminle
özdeşleşir (yani onları sever, onlara bağlanır)? Haksızlığa uğrayanlarla, üstün nitelikleri -
yetenekleri olanlarla, beğenilir (güzel, yakışıklı, komik) olanlarla.

Bu kurallardan ilkini, şu anki Başbakanımız da kullanmıştır. "Haksız yere yattığı hapis", belirli bir grup
insanın ona sempati duymasını sağlamış, böylece iktidara giden yolu kendisine açmıştır.

Aslında bu "haksızlığa uğrama" ilkesini hemen bütün dinlerin çıkış dönemlerinde görüyoruz.
Yahudiler Firavun'un gadrine uğramıştır, Hristiyanlar Yahudilerin, Müslümanlar da Yahudilerin,
Hristiyanların ve Putperestlerin. Bütün bu dinlerin din adamları, çevrelerinde sağlam bir cemaat
oluşturmak istediklerinde bu "zulüm görülen dönem"e sık sık atıfta bulunurlar. Hatta dinlerin alt
kolları (tarikatler) dahi bu yöntemden faydalanır (bkz. Hasan-Hüseyin'in öldürülmesinin Alevilik'teki
yeri).

Bunu bilinçli olarak mı yapıyorlar, bilmiyorum. Ama ne zaman gerçek hayatta bu yöntemin kullanıldığını
görsem, "Aa, özdeşleşme yöntemi kullanılıyor" derim ve şaşarım.

Günlük hayatta kullanıldığına tanık olduğum bir başka ilke de Michael Hauge'un "İlişkilerde ilginç olan,
ilişkinin iyiye ya da kötüye doğru gitmesidir" sözüyle ifade ediliyor. Gerçekten de, "ilişki
sektöründe"ki en ilginç birinci aşama, "bir ilişkinin başladığı dönem", ikinci aşama ise "ilişkinin
bozulduğu dönem"dir. Bir çok insan, sırf birinci dönemi tekrar tekrar yaşamak için sık sık mevcut
ilişkilerini bozup yenilerini kurmaya çalışır. Sonra da "ben aşk insanıyım, aşksız yapamam" diye bir
rasyonalizasyona girerler, ki seyri pek hoş, muhatap olması çok nahoştur (Kendini "aşk insanı"
olarak adlandıran şarkıcılar dahi mevcuttur, bildiğim kadarıyla).

Gerçek hayatta kullanılan bir başka dramatik yöntem ise "kaliteli kötü adamların hikayeyi çok
eğlenceli kıldığı"dır. Etrafınızdaki insanlara bakın: hepsinin hayatında onlara gıcık olan, sırf onların
kötülüğünü düşünen, onların istediklerinden alıkoymaya çalışan birileri vardır - öyle söylerler. Bu
aileden biri, işyerinden / okuldan biri, ya da eski bir sevgili olabilir. Ama mutlaka bir düşman ("nemesis")
vardır.

Eğer hayatın bir cilvesi sonucunda siz, bu ilk tanıdığınız kişinin "düşmanı" olan kişiyi de tanıyorsanız,
aslında durumun hiç de öyle olmadığını fark edersiniz. O "düşman" da hepimiz gibi hayatını
yaşamaya, mutlu olmaya çalışan biridir. Ama insanların çoğunun zihin radarlarının yarım metreden
öteyi algılamaması, "o bana düşman" gibi aşırı basitleştirmelere neden olmaktadır.

Filmlerin genel olarak sevilmesinin nedeni de biraz bundan kaynaklanmaktadır. Filmler de, bir çok insanın
kendisiyle ilgili olarak düşündüğü gibi, bize bir iyi (biz) bir de kötü (düşmanımız) sunar. Ve bu ayırım
çok bellidir. Kötüler kötü olduklarını daha perdede ilk göründükleri an belli ederler. Onlar öldüğü zaman
aslında, bizim hayatımızdaki düşmanın öldüğünü hayal ederiz yarı bilinçli olarak.

Hayat ile filmler (dramatik eserler) arasındaki son ortak nokta da, her ikisinin de bir "ders" vermesidir.
İnsan bir öğrenme makinasıdır. Anasının karnından çıktığı andan itibaren sürekli olarak öğrenir. Bu
öğrenmenin büyük bir bölümü bilinçsiz bir biçimde, günlük hayatın her yanına yayılmış "davranışçı
psikoloji" ilkeleri doğrultusunda gerçekleşir. Seyirciler de bir filmi izlerken, her ne kadar görünüşteki

128
motivleri "eğlenmek" olsa da, filmin anlamlı bir şeyler de söylemesini beklerler. Ne kadar eğlendirici
olursa olsun, bir dersi, bir "teması" olmayan filmler bizi tam olarak tatmin etmez. "Ee, ne demek istedi
şimdi bu?" deriz, onca araba patladıktan, onca adam öldükten sonra (bkz. olumsuz bir örnek olarak "Kill
Bill"). En unutulmaz filmler, eğlence ile dersi birbiriyle organik bir biçimde kaynaştıran filmlerdir
(bkz. "Titanic").

posted by gezgin @ 12:49 PM 0 comments

Çarşamba, Ocak 04, 2006

ISTAVAN SZABO: MESELE NEYMİŞ?

Istava Szabo'yu gençler pek tanımayabilirler ama daha eskiler mutlaka bilir. Mühim bir şahsiyettir diyelim
ve geriplan araştırmasını sizlere bırakalım. İşte bu amcanın 2004'te söylediği sözlerden bir alıntı:

"Genç nesil, ki şu anda sinemaya çok büyük bir çoğunlukla gençler gidiyor, Amerikan kahramanlarını
daha çok seviyor. Bunun nedeni de esas olarak Amerikan kahramanlarının hep kazananlardan oluşması.
Amerikan kahramanları her zaman kazanıyor. Bizim (Avrupalı) kahramanlarımız ise hep
kaybedenler oluyor. Genç sinema izleyicileri ise kazananlarla özdeşleşmek istiyor. Mesele
Amerikalılar değil, mesele kazananlar.

Türkiye'de de, bizde Macaristan'da olduğu gibi, çocuklar için masal geleneği var. Masallarda hep
kazananlar anlatılır. Çocuklar kendilerini kazananlarla özdeşleştirirler. Çünkü çocuk kazanmak ister.
Bu, bir Amerikan görüşü değildir, insanın düşünüş biçimdir."

Istavan Szabo

Tempo Dergisi (no: 889)

22-28 Aralık 2004

***

Doğru söze ne denir?!

posted by gezgin @ 9:42 PM 0 comments

Cuma, Aralık 30, 2005

MUTLU SENELER !

Bir yılı bir senaryo gibi düşünürsek, yaklaşık olarak üçte birinde (Mart civarı) "birinci perde"nin doruk
noktasına ulaşmamız gerekiyor. Haziran "orta nokta"yı, Eylül ise "ikinci perde" doruk noktasını
oluşturuyor. Kasım-Aralık gibi de senenin ("sene-ryo"?) doruk noktasına ulaşıyoruz.

Bu hesapla 31 Aralık gecesi, filmin yazılarını gördüğümüz zaman oluyor (31 Aralık gecesi gökyüzüne
bir bakın bakalım, bazı isimler görebilecek misiniz?). Bu seneye kimler ne gibi katkıda bulunmuş, bu
senenin gerçekleşmesinde kim ne gibi emekler vermiş? Senenin sesçisi kim, ışıkçısı kim, ulaşımı kim
sağlamış? vb. Bunları gözden geçiriyoruz.

Memnun olsak da olmasak da sinemadan (seneden) çıkıyoruz. Yenisi için tekrar gelene dek.

Hayat bu noktada sinemadan biraz farklılaşıyor. Yeni "filme" hemen giriyoruz. "Bir iki hafta ara vereyim,
bu aralar halet-i ruhiyem uygun değil" demiyoruz. Anında ikinci filme başlıyoruz. İstesek de istemesek de,
hazır olsak da olmasak da.

***
Umarım bu seneniz "özdeşleşmesi" sağlam (yani "inşallah çok sevecek insanlar bulursunuz" anlamında),
dramatik çatışması iyi kurulmuş ("umarım karşınıza, yeteneklerinize uygun engeller çıkar" anlamında),
hızı ve ritmi iyi ayarlanmış ("sıkıcı olmaz" anlamında), farklı mekanlar sayesinde gözünüzün ve
gönlünüzün ferahladığı, iyi ışıklandırılmış ve müziklendirilmiş, ve en sonunda da iyilerin kazandığı
bir sene olur.

Herkese mutlu seneler!


posted by gezgin @ 1:54 PM 4 comments

129
Perşembe, Aralık 29, 2005

ORHAN PAMUK'UN SAÇMALAMA ÖZGÜRLÜĞÜ

Orhan Pamuk'tan bir yazar olarak pek hazzetmediğimi aşağılarda bir yerde yazmıştım. Bana pek de
suni gelir. Gerçekten hissederek değil de çokça düşünerek yazar. Bu da (kendisi farkında olmayabilir
ama) çok suni bir dile neden olur. Aspartam gibi bir tadı vardır Orhan Pamuk'un yazılarının. O nedenle
de okuyamam (dikkat: "okumam" değil!).

Orhan Pamuk bir süredir eserleriyle değil söylediği bazı sözlerle ve bu vesileyle kendisi aleyhine açılan
dava ile gündemde.

Önce Orhan Pamuk'un ifade özgürlüğü konusuna değineyim.

"Elbette herkesin kendi düşüncesini ifade etme hakkı vardır" demeyeceğim. Bu tür "parlak"
sözlerin çok tehlikeli olduğu kanaatindeyim. Bu "parlak" sözler genelde ilk bakışta insan mantığına ve
vicdanına uygun gelirler. Sloganlaşmıştırlar. Basit oldukları için o kadar sık tekrarlanırlar ki bir süre
sonra bunların aksine bir söz söylemek imkansız hale gelir. "İfade özgürlüğü" de bence bu
kategoride yerini çoktan almış durumda. Artık kendimizi, ne kadar medeni, ne kadar "Avrupalı"
olduğumuzu anlatırken, üzerinde hiç düşünmeden bu parlak sözcük grubunu da kullanıyoruz: "İfade
özgürlüğü". Eğer o varsa, Avrupalı ve medeniyiz, eğer o yoksa geri, işe yaramaz, aşağılık varlıklarız.

Kişisel düşüncelerin ifade edilmesinde bir zarar olabilir mi? Yani, insanlar her düşündüklerini
söyleyebilmeli midir? Yoksa bazı düşüncelerin ifade edilmesini (ve propaganda ile yaygınlaştırılmasını)
engellemek mi gerekir?

Bu, bence, düşüncenin niteliğine ve toplum içinde yaratacağı etkiye bağlıdır. Eğer düşünceler 1)
Gerçekleri yansıtıyorlarsa 2) Toplumu olumlu yönde etkileyecek nitelikteyse, bunların ifade edilmesine
izin verilmeli, hatta bu teşvik edilmelidir. Bu tür düşünceler, belirli bir anda, toplumun genel kanaatiyle
uyuşmuyor olabilir. Ama eğer belirli bir olumsuzluğu giderebilecek bir "gerçek"i yansıtıyorsa mutlaka
ifade edilmelidir.

Bazen toplumun gerçekten ihtiyaç duyduğu şey, toplumun o anki yüzeysel eğilimleri ile taban tabana
zıt olabilir. İşte toplumun bu gerçek ihtiyaçlarını fark edip alacağı tepkiden korkmadan topluma bu
ihtiyaç duyulan şeyi veren kişi, o toplumun gerçek "aydın"ıdır. Yaptığı şey, o anda doğru olarak
anlaşılmasa bile toplumun hayrınadır.

Aydının bunu yapmasını sağlayacak olan şey de "ifade özgürlüğü"dür. Ve sonuna kadar savunulmalıdır.

Peki Orhan Pamuk'un sözleri, "ifade özgürlüğü" anlamında ele alınabilir mi?

Bence alınamaz.

Nedeni de şu:

Orhan Pamuk'un sözleri bir gerçeği değil, bir propagandayı yansıtıyor. Ve Orhan Pamuk da bu sözleri
toplumu aydınlatmak için değil, kendi çıkarı için sarf ediyor.

Aklı başında her tarihçi, "Zorunlu Ermeni Göçü" sırasında ölen insan sayısının kesin olmadığını bilir.
En başlarda yüzbinlerle ifade edilen bir rakam, Dünya siyasetinde Ermeni lobisi güçlendikçe
milyonlarla ifade edilir olmuştur.

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da bu insanların, Almanların yahudilere yaptığı gibi
"öldürülmediği"dir. Çok büyük bir çoğunluğu tehcir sırasında zor koşullardan dolayı ölmüştür.

Orhan Pamuk, sadece yerli değil, yabancı tarihçilerin de kabul ettiği bu gerçeğe sırtını dönmüştür. Orhan
Pamuk bize "acı ama gerçek" bir şey söylediği için değil, bir yalanı, hem de en yüzeysel haliyle (ve çok
manidar bir zamanda - bkz. aşağısı) tekrarladığı için bu kadar tepki almaktadır.

Bu ülkede "30 bin Kürdün öldürülmesi" ise Orhan Pamuk'un düşünsel yüzeyselliğinin inkar edilemez
bir ispatıdır. Bu konuyla ilgili olarak hemen herkesin dilinde olan bu "30 bin" sayısı, sadece ölen
Kürtleri değil, ölen kolluk kuvvetlerini de içermektedir. Ama Pamuk, bu sayıyı alıp tamamen Kürtlere
mal etmiş, 1 milyon Ermeni iddiasından daha da vahim bir hata yapmıştır.

Bu durumda sormamız gereken iki soru var:

130
Eğer Orhan Pamuk söylediklerinin yanlış olduğunun farkına varamıyorsa, ona nasıl "aydın"
diyeceğiz?

Eğer bu sayıların yanlış olduğunu biliyorsa, ve buna rağmen böyle konuşuyorsa bu "kötü niyet"ten
başka nasıl değerlendirilebilir?

Bu noktada bu sözlerin söylenmesi ile ilgili "zamanlama" çok önem kazanıyor. Orhan Pamuk bu sözleri
Nobel açıklanmadan kısa bir süre önce söylüyor, Nobel'i alamayınca çark ediyor, dışarıda başka
içeride başka konuşmaya başlıyor.

Orhan Pamuk'un "gerçek bilgilere dayalı düşünceleri"ni ifade etme hakkının olduğunu düşünüyorum.
Ama bir propaganda malzemesi olduğu artık ilkokul çocukları tarafından bile bilinen şeyleri
uluslararası arenada şikayet eder gibi söyleyerek saçmalama hakkının olduğuna, ve bu saçmalıklara
da "ifade özgürlüğü" adı altında katlanmak zorunda olduğumuza inanmıyorum.

İşin en acı tarafı, Orhan Pamuk'un hem bilimsel gerçekleri görememesi, hem de bu olayı ele alış tarzı ile
ortaya çıkan "karakter" özelliği. Edebiyatını sevmememe karşın, toplumun bu kadar aziz tuttuğu birinin
bu kadar içi boş çıkması gerçekten de üzücü.

Orhan Pamuk bu hareketiyle sadece kendine olan güveni değil, Türk halkının genel olarak aydınlara
duyduğu (ve halihazırda zaten az olan) güveni de çok sarsmıştır.

Pamuk tek bir cümlenin, ömrünün sonuna kadar kendisinin peşini nasıl bırakmayacağını, yaşadığı her
gün görecek ve pişmanlık duyacaktır.

posted by gezgin @ 11:44 PM 8 comments

Cumartesi, Aralık 24, 2005

DEORGANİZE İŞLER !...

DİKKAT: Buraya hep aynı şeyleri yazmak istemiyorum. Dikkatli olun demek istiyorum, başka bir şey
demek istemiyorum.

Eskiden FRIGO denen şeyler buzdolabında saklanmazdı. Bu nedenle yediğiniz zaman dişinizi kırma
tehlikesi ile karşılaşmazdınız. FRIGO'nun dış kabuğu tatlı bir gevreklikle dişlerinize birazcık direnir, sonra
teslim olup içe doğru göçerdi, daha güzel lezzetlerin kendisini ifade etmesine izin vererek...

Yaa...

Bir de patlamış mısır olayı var. Eskiden film başladığı zaman en ufak hışırtıya tahammül edemez, en az
iki üç kişiyi uyarırdım. Galiba o zamanlar sesi bu kadar açmıyorladı. Şimdi ben bile mısır yiyorum film
izlerken. Olacak iş değil.

Son olarak bir de bahşiş meselesi var. Ben yer göstericiye (daha eskiler teşrifatçı derler) bahşiş
verenlerdenim. Asla kaçırmam. Bu, sinema töreninin ayrılmaz bir parçasıdır. İyi giyinilecek, biraz erken
gidilecek, millet seyredilecek, asla sinema yorumları okunmayacak, yer göstericiye bahşiş verilecek,
arada frigo yenilip su içilecek, sonra da sinema çıkışı biraz yürünüp film yorumlanacak. "Sinema" diye bir
din olsa, çok sıkı bir takipçisi olurdum anlayacağınız.

***

Bu akşam "Organize İşler"i seyrettim. Ve beğenmedim.

(Hani bir fıkra vardır, tamamını hatırlamıyorum, ama fıkranın özü bir akılhastanesindeki delilerin çeşitli
fıkralara numara vermesi, sonra da fıkranın tamamını anlatmayıp sadece numarasını söyleyerek
gülmeleridir. Öyle bir şey yapmayı planlıyorum. Aşağıda bir yerlerde bulunan "Başarısız Türk
Filmlerinin Ortak Özellikleri" yazımdaki maddelerin numaralarını söyleyeyim, siz de anlayın. Ne güzel
olur değil mi?)

Beğenmeme nedenlerim, herzamanki nedenler. Ama bu nedenler, benim her sinema tecrübemde farklı
yönetmenler, farklı oyuncular, farklı filmler şeklinde karşıma çıktığı için tekrar yazmak zorunda kalıyorum.
Çok eğlenceli bir iş değil, ama n'aapalım.

Bu durumun bir telmihi de şu: Sinemamızda kronik bazı rahatsızlıklar var (Kronik'in anlamı, uzun
zamana yayılan demek; kısa bir süre devam edenleri anlatmak için "akut" deniliyor, biliyorsunuz). Bu

131
kronik rahatsızlıklar, bu sektördeki hemen herkesi etkisine almış durumda. Yani "Matrix"deki gibi ortak
bir illüzyon söz konusu. Kimse bu illüzyonun dışında olmadığı için, "Abi burada bir yanlışlık var"
demiyor. Bu nedenle de hatalar tekrar tekrar tekrarlanıyor. Hatta, daha da kötüsü, bu hatalar "doğru",
"norm" sayılıyor, ve eğer yeniden üretilmezse rahatsız olunuyor. Kâbus gibi bir ortam yani. Kimin için?
Hatanın hata olduğunu bilenler için.

***

Gelelim "Organize İşler"in hatalarına.

Önce şunu söyleyeyim: Filmi seyretmeye gittiğimde önyargılıydım. Bu önyargım sebepsiz değildi.
Birincisi "Vizontele Tuuba" idi. Hatırlarsanız, aşağılarda bir yerde "Orada olmayan hikaye" başlıklı bir
yazıda eleştirmiştim. Bu durumun tekrarlanacağından korkuyorum.
İkinci sebep de filmin fragmanı idi. Açıkçası çok iyi bir film vaadetmiyordu fragman. Sadece fragmana
bakarak bir film tahmin edilebilir mi? Galiba ben edebiliyorum. Fragmanın esprisi şudur: Sizde kötü bir
filmi bile izleme isteği yaratmalıdır fragman. "Organize İşler"in fragmanı ise, "bu o kadar da iyi bir film
değil" diyordu bana.

Lakin...

Filmin ilk 2-3 dakikasında bütün önyargılarım uçtu. Cem Yılmaz'ın yer aldığı giriş sahnesine bayıldım.
Çok güldüm. "Yanılmışım herhalde" dedim ve koltuğa daha bir keyifle yayıldım.

Ve lakin...

Bu sahne bittikten sonra filmle ilgili aldığım keyif, yavaş yavaş azalmaya başladı. Bir süre müzik ve
Uğur İçbak'ın görüntüleri beni çok güzel oyaladı. Ama sonra...

Sonra bir şey "olmadı". Yılmaz Erdoğan, "Vizontele Tuuba"da yaptığını tekrarladı. Yani bize, bir sinema
filmi olma niteliği taşımayan bir hikaye anlatmaya başladı. Olmayan bir hikayeyi...

***

Şimdi gecenin bu saatinde uzun uzun eleştiri yapacak değilim. Çok kısa notlar halinde yazacağım. Belki
ileride tekrar ele alırım bu filmi (ama pek de sanmıyorum).

Bir kere, filmde bir hikaye yok. Bu ne demek? Yani olaylar belirli bir yöne gitmiyor demek. Birinin
şiddetli bir arzusunun yol açtığı olaylar, ya da gittikçe kötüleşen dış koşullar, bizi filmi izlemeye teşvik
etmiyor.

Filmin başkarakteri olan Samet (T. Çevik) zaten ilk göründüğü sahnede intihar etmekte olan biri. Yaşama
motivasyonunu kaybetmiş. Filmin baş karakteri o gibi görünüyor, ama onun yapmak istediği, elde
etmek istediği bir şey yok ki?! Filmin çok büyük bir bölümünde Asım'ın yanında dolanıyor.

Filmin bence asıl baş karakteri olan Asım'ın (Yılmaz Erdoğan) da istediği bir şey yok. O düzenini
kurmuş, işini yapıyor. Mesela, ne isteyebilirdi? Son bir vurgun (ama büyük bir vurgun) yaparak bu
dünyadan elini ayağını çekmek isteyebilirdi. Kendisini bir dişçi için terketmiş sevgilisine hava atmak
isteyebilirdi ("Ocean's Eleven" gibi). Ama böyle bir isteği yok.

Baş karakterler bir şey istemeyince, seyirci aniden "Eee, biz ne seyredicez?" moduna giriyor.
Sorduğumuz hiçbir soru yok.

Tabii, bu kadar boş değil film. Bir de parasını bu soygunculara kaptıran bir aile var (Altan Erkekli, Demet
Akbağ, Özgü Namal). Onlar da bu parayı geri alma peşindeler. Filmdeki belirgin tek motivasyon bu.
Ama bu da o kadar önemli değil. Çünkü bu para, çok ihtiyaç duydukları bir şey değil. Aile, hali vakti
yerinde bir aile. Yani bu parasız da son derece mutlu yaşamaya devam ederler. Dolandırılmış olmaları
hayatlarında, onları dramatik eylemler yapmaya itecek bir alt-üst oluşa neden olmuyor.

Başka?

Bu kadar. Filmin merkezinde bu üç kişi ya da grup var. Bunların da doğru düzgün bir hikayesi yok.

Bunun dışında, yan hikaye ("subplot") bile denemeyecek şeyler var. Asım'ın Nilüfer (Ebru Akel) ile olan
ilişkisi bunlardan biri. Bir diğeri de Asım'ın kızı ve eski karısı ile olan ilişkisi. Ama bunlarda hemen hiçbir
çatışma yok. Nilüfer model olmak istiyormuş. Asım'ın buna bir tepkisi yok. Olmayınca küçük de olsa bir
dramatik fırsat kaçmış oluyor. Buna bile yandım, düşünün yani...

132
Karakter değişimi ("Character Arc") denilen şey bu filmde var, ama nasıl yapılmamasına örnek olarak
verilebilecek bir biçimde. Karakter değişimi, karakterin bilinçli hareketlerinin sonuçlarını görüp
kavramasıyla olur. Burada Asım'ın "intihardan vazgeçip hayata asılması" yönünde bir değişim
göstermesi için hiçbir neden yok. Bu neden Umut (özgü Namal) mı? Yoo... Ona karşı büyük bir duygusu
da yok. (Her ne kadar kendisi zaman zaman "aşk" sözcüğünü onunla ilgili olarak telaffuz etse bile 1) Aşık
olması için bir nedeni yok - evet, bunun için bile bir nedene ihtiyaç var - 2) Ona karşı duygularını bir iki
dikkat çekici eylemle görmüyoruz. Yani bu duygular "dramatize edilmiyorlar".

Burada şuna dikkat çekmek şart: ZAYIF KARAKTERLERDEN BAŞ KARAKTER ÇIKMAZ. Nokta (bkz.
Piyes Yazma Sanatı - Lajos Egri). Karakteriniz güçlü olmalı. Güçlü duygular hissetmeli. Filmin
merkezini oluşturan temel hikayeyi onun bu arzusu taşımalı. Bu karakter zaman zaman ümitsizliğe
düşebilir (Bkz. GLADYATÖR'deki Maximus). Ama daha sonra bu ümitsizlikte kurtularak eyleme devam
eder. Ve biz de filmi keyifle izleriz.

Organize İşler'in baş karakteri olarak sunulan Samet ise filme intihar girişimiyle giriyor, ve pek bir şey
değişmeden çıkıyor. Aslında değişiyor, yani en sonunda onun kendine az da olsa güven kazandığını
görüyoruz, ama bunu neden dolayı kazanıyor? bilmiyoruz. Asım ona dedi diye mi? Dayak yedi diye mi?
Aşık oldu diye mi? Hadi canım!

Filmin en hoş karakterizasyonu Cem Yılmaz'dan geliyor. Hatırlarsanız GORA'daki Kötü Adam rolünü
daha beğendiğimi yazmıştım geçen sene. Burada da çok güzel bir karakter ortaya çıkarmış Cem. Ama pek
de bu tipin tadını çıkaramamış. Neden? Bu da sizin ev ödeviniz olsun.

***

Filmde temel sorun hikaye yokluğu, ve bunun doğurduğu "çatışmasızlık" (bu konuyu çok daha detaylı
yazmam gerektiğini hatırlattığı için filme bir teşekkür borçluyum aslında).

Onun dışında, durum esprisine değil de "laf" esprisine dayalı film. Yılmaz Erdoğan TV'de ve tiyatroda
kullandığı (ve olumlu tepki aldığı) yöntemi sinemada da kullanmaya çalışmış. Ama olmamış. Sinema lafla
yürümez ki? Eylemle yürür. Dramatik bir çatışma yaratırsın, espri oradan doğar.

Çok güzel bir söz hatırladım, onu söylemenin tam zamanı: "Komedide hikaye odanın ortasında,
komiklik ise odanın köşelerinde meydana gelir". "Organize İşler"de odanın ortasında bir şey yok.
Çok ilginç bir çatışmalı durum ile karşı karşıya değiliz yani. Bu olmayınca, komiklik de laf'ta kalıyor tabii...

Filmde bütün BKM kadrosu var. Herkes. İnsan sinemaya gidince, farklı yüzler, farklı kadrolar
görmek istiyor. Ama Yılmaz Erdoğan, her karşımıza çıkışında (ister TV, ister tiyatro, ister sinema olsun)
hep aynı oyuncuları oynatıyor. Bu oyunculara aşina olduğu belli, belki böyle çalışmak daha kolay, ama bu,
sinemada insanı soğutan bir etki yaratıyor: "Yine mi bu kadro?!" diyoruz. Bir daha Yılmaz Erdoğan ile
Erdal Tosun'u ya da Bican Günalan'ı aynı afişte görürsem, o filme gitmeyeceğim.

Filmin tanıtımında ve "DIŞ SES" anlatımında, sanki İstanbul'daki suç durumu ile ilgili filmin ahlaki
bir duruşu varmış gibi bir izlenim yaratılıyor. Oysa filmin "hikayesi" (!) hiç de böyle bir duruş
sergilemiyor. Kandırılıyoruz yani.

Filmin en temel hatalarından biri ise, gereksiz derecede uzun sahneler. Karakterler ("Gönül Yarası"ndaki
gibi) çok konuşmuyorlar ama boş konuşuyorlar. Filmin neredeyse yüzde 40'ı atılsa, kimse rahatsız
olmazmış.

Bunu da yazmazsam olmaz:

Hatırlarsanız, aşağılarda bir yerlerde "Türk filmlerinde zeka" başlıklı bir yazı yazmış ve Türk dizi ve
filmlerinin neden bilgi içermediğini, neden zekamıza hitap etmediğini sormuş ve bu durumdan
şikayet etmiştim.

Yılmaz Erdoğan beni yalancı çıkarıyor ve filmde bir fizik hocası, yerçekimi ve rölativite ile ilgili bir şeyler
anlatıyor. Bir cümlesi şöyle: "Galaksimizdeki en büyük kütle güneş olduğundan..."

İlah! Berfin'e sorsaymış, doğrusunu o söylermiş! (Başka bilmeyen olabilir diye yazıyorum: Güneş,
güneş sistemimizdeki en büyük kütledir).

***

Filmin iyi yönlerinin başında Uğur İçbak'ın kamera çalışması geliyor. Uğur İçbak bence artık

133
yönetmenliği deneme noktasına gelmiş durumda. Ama kamera ile ilgili bir sorunu olmadığı için, bütün
enerjisini senaryoya verirse, başarılı olabilir. Aksi takdirde bir Jean de Bont durumuyla karşı karşıya
kalabiliriz.

Filmin müzikleri de yer yer çok hoş. Hele jenerik müziği, tam bir hit niteliğinde. (Biraz "İnşaat"ın
müziğini mi andırıyordu, bana mı öyle geldi?)

***

Bir senarist kendi hatasını nasıl görmez? Yazdığı şeyde bir hikaye olmadığını nasıl anlamaz?

1) Kendine aşırı güveniyorsa 2) Filmi kendi parasıyla çekiyorsa 3) Etrafında "Abi bu olmamış" diyecek
bilgi - yetenek - cesarette kimse yoksa.

Böyle olunca da, bütçe'nin yüzde birinden bile azına malolan senaryo kötü olmak suretiyle bütçenin
tamamının kaderini belirler.

***

Eğer Yılmaz Erdoğan TV ve tiyatroda makbul sayılan skeç yazarlığını sinemada kullanmakta ısrar
ederse, sinemadaki yazar ve yönetmenlik hayatı o kadar da başarılı olmayabilir. Benden söylemesi.

posted by gezgin @ 12:42 AM 1 comments

Çarşamba, Aralık 21, 2005

ÇÖZÜMLENMEMİŞ CİNSEL GERİLİM: DİZİ ve FİLMLERİN TADI TUZU...

Başarılı dizilerin en önemli unsurlarından biri de ÇCG'dir (bkz. başlık; ya da orijinal adıyla UST -
"Unresolved Sexual Tension"). Her iyi dizide merkezi karakterler arasında ÇCG vardır. Yani
kahramanlar (karşı cinsten olanları kastediyorum) arasında bir cinsel çekim vardır, ama bu cinsel çekim
dizi boyunca tatmin edilmez, bir gerginlik olarak hep vardır. Zaman zaman açık, genelde de örtük bir
biçimde, ana karakterler arasındaki ilişkiyi tatlandırır. Arasında ÇCG olmayan karakterleri seyretmek pek
hoş değildir. Bu nedenle akıllı yazarlar ana karakterler arasında bu gerilimi yaratır ve dizinin sonuna
kadar devam ettirirler.

Bazı örnekler vermek iyi olacak:

Yaşı yeterince ileri olanlar, başrollerinde Bruce Willis ve Cybill Shepard'ın olduğu MAVİ AY dizisini
hatırlayacaklardır. Bu dizide karakterler arasındaki cinsel gerilim dizinin en hoş yönlerinden birini
oluşturuyordu. Yazarlar çok büyük bir akıllıklık yaparak bu gerilimi dizinin sonuna kadar devam
ettirmişlerdi. Ne zaman ki Edison (B.W.) Hayes (C.S.) ile yattı, dizinin gizemi büyük ölçüde kayboldu.
Bundan kısa bir süre sonra da dizi bitmişti zaten.

Milattan sonraki dizilerden de örnek vereyim:

Örneğin bu aralar CNBC-E'de tekrarları tekrarlanan "Gilmore Kızları". Anne Lorelai ile kafe sahibi Luke
arasında çok hoş bir cinsel gerilim var. Birbirlerini sevdikleri ve birbirlerini arzuladıkları kesin ama her ikisi
de bunu açıkça ifade etmiyorlar. Bırakın ifade etmeyi, kendilerine bile açıkça söylemiyorlar. Ama çeşitli
vesileler bularak birbirlerinin hayatlarına karışmayı başarıyorlar. Filmin en hoş alanlarından birini, bu ikili
arasındaki ÇCG oluşturuyor.

SCRUBS'ta da böyle bir durum vardı. J.D. ile Eliot arasındaki ÇCG, birinci sezonun en hoş yönünü
oluşturuyordu. İkinci sezonda yazarlar Eliot'u bir başka adama aşık ederek senaryonun genel gidişini
tehlikeye attılar. Ama sonraki sezonda bu adamı devre dışı bırakarak J.D. ile Eliot arasında yeniden bir
CG oluşturmayı başardılar.

Bizden örnek verirsek, "Avrupa Yakası"nda Aslı ile Cem arasında bir ÇCG olduğunu söyleyebiliriz.
Dizinin en başarılı olduğu zamanlar, bu ÇCG'nin baskın olduğu zamanlardı. Cem ilgisini başkalarına
yönelttiği zaman dizi o kadar tat vermiyordu, bana göre.

Cennet Mahallesi'nde de benzer bir ÇCG durumu var diyebiliriz. İki baş karakterin bir araya gelmemesi,
diziyi ilginç yapan unsurların başında geliyor.

ÇCG sadece dizilerde işe yaramıyor. Filmlerde de çok sık karşımıza çıkıyor. "Matrix"'te Neo ile Trinity
arasındaki gerilim ilk aklıma geleni. "Kuzuların Sessizliği"nde de Clarice ile Jack Crawford (Clarice'in

134
FBI'daki amiri) arasında hiç ifade edilmese de çok garip bir cinsel gerilim vardı. "Gladyatör"de de
Maximus ile İmparator'un kızkardeşi arasındaki ÇCG hafif olmasına karşın filme renk katıyordu.

Yalnız, dizilerden farklı olarak filmlerde, genelde bu ÇCG filmin sonlarına doğru çözülür. Yani
duygular açıkça ifade edilir. Ama taraflar bir araya gelebilir de, gelmeyebilir de.

***

Senaryo yazarken ÇCG'nin çok dikkatli bir biçimde uygulanması gerekiyor. Açık açık söylendiği zaman
büyüsünü büyük ölçüde kaybediyor. Önemli olan imalarla, beden diliyle, bir bakışla, bir ses tonuyla
ifadesini bulması ve karşılıklı olması. Tek taraflı olduğu zaman "sapıklık" gibi duruyor. Tabii ki
taraflardan birinin diğerinden önce bu yola çıkabilir, yani biri diğerinden hoşlanmaya daha önce
başlayabilir, ama diğerinin de çok geç kalmaması gerekiyor.

posted by gezgin @ 8:30 PM 2 comments

YENİ YIL KARARLARI

1) Sigaraya başlanacak - ölümümün kendi elimden olması hoş olurdu. "Kendim ettim, kendim buldum"
diye yazarlar mezar taşıma.

2) "Comment"lere daha sakin yanıtlar yazılacak - yüzünü görmediğin insanlara daha kolay kabalık edildiği
unutulmayacak. Commentler düzeltilemiyor çünkü. Huysuzluğumun ebedi kanıtları olarak orada öyle
duruyorlar.

3) Yazı yazmak "spor" sayılmayacak. Kalkıp yürünecek, hoplanacak, zıplanacak. Internette gezinmek açık
hava sporu sayılmayacak. Okinawa'daki oksijenin bana faydası yok...

4) Türk filmleri hakkında olumsuz eleştiride bulunulmamaya çalışılacak. Ne de olsa onlar bizim evladımız,
canımız, ciğerimiz. Kol kırılır yen (gömlek) içinde kalır; sektör yıkılır... Amanın! Bu kötü bir benzetme
oldu... altında biz kaldık!

5) Bir daha tutamayacağın sözler verilmeyecek. Anlamsız kararlar alınmayacak.

6) Başka senaristler de BLOG'lamaya teşvik edilecek. Aksi takdirde durum çok kötü görünüyor. Ya
insanlar senaryo yazımı hakkında bir şey bilmiyorlar (kötü), ya da bildiklerini paylaşmak istemiyorlar
(daha kötü)!

7) Çok temel bazı bilgileri anlatmadığın unutulmayacak. Alt hikaye, iyilik merkezi, finaller... Hele o
finaller!

posted by gezgin @ 4:12 AM 3 comments

Pazar, Aralık 18, 2005

ANLAMA TESTİ - BİR, Kİ!

Bazı "anlaşılmaları" yoluna koymak için bir iki kelam etmem gerekiyor.

Bu sitede daha çok sinema, zaman zaman da TV eserleri hakkında yazılar okuyorsunuz. Çok büyük
oranda bu ortamlarda gördüğünüz eserlerin senaryoları hakkında çeşitli yorumlar yapıyorum. Bu
yorumları da olabildiğince kanaate değil "bilgi"ye dayandırmaya çalışıyorum ve bildiğim - hatırladığım
bütün kaynakları sizinle paylaşıyorum.

Anladığım kadarıyla - ve biraz da kaçınılmaz olarak - okuyucuların önemli bir bölümünü, bir biçimde
dramatik yazarlık yaparak para kazanmak / ünlü ve başarılı olmak isteyenler oluşturuyor. Bununla ilgili
bir sorunum yok.

Ama şununla ilgili bir sorunum var:

Sinema da, TV de içinden çıktığı toplumla çok yakından alakalı şeyler. Hem ondan etkileniyorlar, hem de
onu etkiliyorlar. Yani sinema ve TV'de gördüklerimiz, içinde yaşadığımız çağı bize anlatıyor. Aynı
zamanda, ilginç bir biçimde, o çağı yaratıyor, açık ya da örtük bir biçimde onaylıyor, yeniden üretiyor
(bkz. Althusser).

Çok derin bir tarih bilgim olmamakla beraber, gezegenimizin en mutlu döneminde yaşadığımızı

135
düşünmüyorum. Hatta, bildiğim kadarıyla, "Karanlık Çağlar" denen zamanlardan bile daha kötü günler
geçiriyoruz bir çok yönden. Hem gezegenin doğal kaynaklarını hayasızca bitiriyor, hem de diğer insan
kardeşlerimizi ahlaksız bir biçimde sömürüyoruz.

Tarihin her devrinde felaket tellaları olmuş, dünyanın sonunun geldiğini bildiren tipler çıkmıştır. Ama
ilk kez haklı olabilirler, ilk kez dünyayı gerçekten de yok etme (yani yaşanmaz kılma) gücüne sahibiz ve
bu gücü de sonuna kadar kullanıyoruz.

Bununla birlikte çoğumuz kendi küçük dünyalarımıza kapanıp, "dış dünyada" olan olayları sanki bir TV
şovu gibi seyrediyor, kendimize dokunmadığı sürece sorunlar hakkında kafa yorup eyleme geçmiyor,
rahat rahat işimize gücümüze bakmayı tercih ediyoruz.

Bence durumun altında yatan temel duygu "bencillik". Yani kendisinden başkasını düşünmeme. Hiçbir
şeyi, hiçkimseyi düşünmeme. Kendi rahatı ve zevki için başka herşeyi harap etmeyi hak görme. Bunu
bilinçli, yarı bilinçli, ya da bilinçsiz bir biçimde her gün her saat, her dakika uygulama, hayata geçirme.

Bu konunun bu siteyle bağlantısı şu:

Zaman zaman aldığım yorumların ya da maillerin "gerçek anlamı" beni dehşete düşürüyor. Bunları
yazanlar belki hiç kafa patlatmadan içlerini boşaltıyorlar, ama sözlerinin ima ettiği anlayış beni tam
anlamıyla korkutuyor. Hiçbir şeyi umursamayan, "şu sektöre girip biz de payımızı alalım, gerisi
boş!" diyen, ya da amacı sektöre girmek olmasa bile anlayış olarak yukarıda bahsettiğim bencil
insanlardan geliyor bu yorumlar.

Böyle insanlar her yerde yok mu? Var! Ama çok olmaları, haklı oldukları anlamına gelmiyor.

Ben de onlar için bir şey yazıyor değilim. Daha doğrusu benim aklımdaki (hayalimdeki) okur kitlesi, -
pek çok yönünü tasvip etmediğim - bu düzenden para kazanmayı hedefleyen, ama bunu "her ne
pahasına olursa olsun" başarma ahlaksızlığına düşmeyen birileri. Eserleri ile içinde yaşadığı yaşamı,
içinden çıktığı toplumu az da olsa şekillendirdiğinin bilincine ve sorumluluğuna sahip birileri.

Bu insanlar için yazdığımı hayal ediyorum. Ve onun için zevkle yazıyorum.

Ama yukarıda eleştirdiğim anlayışta yorumlar gelince, çok sert tepki veriyorum. Sonra da yazdığım
"comment"leri değiştiremediğim için vicdan azabı çekiyorum.

Burası tabii ki internet, herkesin bu siteye ulaşmasını engellemek imkansız. Ama eğer, kendi bencilliği
ile gözleri kör olmuş, duyarsız, sorumluluk duygusundan uzak, gözünü para bürümüş biri iseniz
(hiç kimse "evet, ben böyle biriyim" demez, biliyorum), lütfen acayip comment'ler ile gazabımı üzerinize
çekmeyin.

Hem size, hem bana yazık.

posted by gezgin @ 10:38 PM 1 comments

Cumartesi, Aralık 17, 2005

"KING KONG": Şaka Yapıyorsunuz Herhalde Bay Jackson!

Dikkat: Eğer "King Kong" filmini henüz izlemediyseniz, ama izlemeyi planlıyorsanız, yani evden
süslenerek çıkıp bu soğukta onca yol yürüyüp ya da taksiye binip sinemaya gitmeye, bir bilet almaya,
filmin başlamasını beklerken büfeciyi ihya etmeye, sonra da üç saat boyunca bu filmi izlemeye
kararlıysanız... sizin için diyecek bir şeyim yok! Allah bildiği gibi yapsın!

***

Bu sene ikinci kez "çok büyük beklenti" yaratan yabancı bir filmin çok başarısız olduğuna tanık
oluyorum. Birincisi Oliver Stone'un "İSKENDER"i idi; ikincisi de Peter Jackson'un "KING KONG"u oldu.

Burada genel olarak filmlerin neden başarılı ya da (genelde de) başarısız olduğunu yazıyorum. Eğitim
amaçlı olarak. Yoksa, sevmediğim bir film hakkında niye oturup 2-3 saat yazı yazayım ki?

Ama bazı filmler var ki, hayatımdan 3 saat çalmak suretiyle zaten yeterince kötülük yapmış oluyorlar.
Onlar hakkında bir iki cümleden fazlasını yazmak içimden gelmiyor. Her kötü şeyden de ders çıkarmak
gerekmiyor açıkçası. Bazı kötü ürünler, kötülükleriyle kalsın.

136
KING KONG 187 dakika sürdü. Filmde çok fazla senaryo hatası vardı. Senaryo hatasından kastım,
tutarsızlık değil, başarılı senaryoların yaptığı şeyleri yapmaması, başarısız senaryoları ise tekrarlaması,
hatta daha da ileri götürmesi! 3 saat bittiğinde ferahladım açıkçası.

Burada bu hataları yazmayacağım. Çok uzun sürer çünkü. Başka bir şeye değinmek istiyorum: Peter
Jackson'a, yani filmin yönetmenine.

LOTR'ları ("Lord of the Rings" - Yüzüklerin Efendisi) açıkçası sevmemiştim. Bunun nedeni, bu tür fantezi
filmlerinden pek hoşlanmamam. Ben daha çok "bilim-kurgu" tipiyim. Yani şimdi gerçek olmayan, ama
olası bir gelecekte gerçekleşebilecek şeylerden hoşlanıyorum. Şimdi ve geçmişde ya da gelecekte asla
gerçek olmamış ve asla gerçek olmayacak şeyler ilgimi çekmiyor.

Ama LOTR'ları seyrettim. Efektleri merak ediyordum çünkü. Merakımı da giderdim. Ama o kadar.
LOTR'da beni rahatsız eden en büyük etken ise, filmin bir fantezi dünyasında geçmesi olmadı.
Senaryodaki çok temel bir eksiklikten dolayı filmlerden hoşlanmadım.

LOTR'larda, bildiğiniz üzere, temel hikaye FRODO adlı bir Hobbit'in (insan hülasası) bir yüzüğü Mordor
dağına götürmesidir. Birileri bu yüzüğü ele geçirmek isterken diğerleri de Frodo'yu korumaya çalışırlar.
Görünüşte "çatışma" yerli yerinde değil mi? Bol bol savaş ve mücadele için bir sürü malzeme var
görünüyor.

Var, var da... çok temel bir eksik var. FRODO aslında yüzükleri götürmek istemiyor. Frodo hiçbir şey
yapmak istemiyor. Yiyip içip eğlenmek istiyor - her Hobbit gibi. Bu görev ona Gandalf tarafından zorla
veriliyor. O da bunu kabul ediyor. Ama bu FRODO'nun inandığı bir iş değil. Yani İSTEK'i yok. Sadece
götürmek zorunda.

Eee?

Eee'si, bu gönülsüz kahraman kendisiyle özdeşleşmemize ve onunla duygusal bir bağ kurmamıza izin
vermiyor. Filmin temel hikayesi, FRODO'nun inandığı bir davanı etrafında dönmüyor. FRODO sadece elçi.
Gandalf'ın elçisi. Elçiye olan zeval de pek umrumuzda olmuyor - en azından ben umursamıyorum.

Bir de, filmde karikatürizasyonu aşan bir "iyi-kötü" betimlemesi var. Belki TOLKIEN'in yazdığı dönemde
bu kadar yüzeysel "kötü"ler yenilir yutulur şeylerdi, ama günümüzde bu kadar sathi bir "iyi-kötü"
ayırımını kabullenmemiz mümkün değil. Çünkü aslında "kötü" diye bir şey yok. İstekleri bizimkilerle
taban tabana zıt olan insanlar var. Ve günümüz seyircisi, bunu bildiği için, kötülerin bile bir motivasyonu
olduğunu görmek istiyor.

Peki LOTR'lar neden başarılı oldu. Olası yanıtlar şunlar: Filmden önce zaten geniş bir okur kitlesine sahip
kitaplar... Çok başarılı reklam kampanyaları... Çok güzel görsel efektler...

Peki tekrar seyreder miyim? Sanmıyorum.

KING KONG ne olacak peki? Ne olacağı ilk günden belli. 207 milyon dolara yapılan film, ilk gününde
sadece 9 milyon dolar hasılat yapmış. Seyirci durumu (kalitesizliği) hemen anlamış tabii. Bence en fazla
masraflarını çıkarır.

Peter Jackson'a gelince. Aslında bu işten pek anlamdığını gösterdi. Sam Raimi'yi öpüp başımızın üstüne
koyalım bence.

***

Filmi izlediğim günün akşamı NTV'de, filmi izlemiş sinema yazarlarının yorumlarını dinledim. Kanaatim
şu: bu adamlar kesinlikle para alıyorlar arkadaşlar. Yani şifa niyetine biri de çıkıp "Berbat bir üç saat
geçirdim" dese ya? Yok!

Bu düpedüz seyirciyi kandırmak değil midir? Gayri-etik değil midir? Karaktersizlik değil midir?

Türk sinemasının durumunun hesabının bir bölümünü sanırım sinema yazarlarına da kesmek
gerekiyor. Kötü filme "kötü" demezsek ve bunun nedenini açıklamazsak, "iyi" filmin ne olduğunu
nereden bileceğiz, onu "kötü" filmlerden nasıl ayıracağız?

posted by gezgin @ 1:16 AM 5 comments

137
Cuma, Aralık 16, 2005

GLADYATÖR VE TERMİNAL: İSTEK VE İSTEKSİZLİK

"Gladyatör" filmini mutlaka hatırlıyorsunuzdur. Ridley Scott'un bu ilginç filmini ilk kez seyrettiğimde
bazı yerlerini sevmemiştim. Hikaye çok ağır ilerliyor gibi gelmişti. Daha sonra tekrar izlediğimde bu
izlenimimin doğru olduğunu ama Scott'un bunu bilerek tercih ettiğini fark ettim. Scott, tıkır tıkır işleyen
bir hikaye anlatmak yerine, zaman zaman son derece yavaşlayan, sonra aniden hızlanan, ve en sonunda
da büyük bir finalle işi bitiren bir hikaye anlatmayı tercih etmiş. Bu açıdan BRAVEHEART'tan ya da SON
SAMURAY'dan çok farklı bir yapısı var. Bu filmler, eğimi gittikçe artan kaygan bir zeminde
gidiyormuşcasına ilerliyordu. Gladyatör böyle değildi.

Burada değinmek istediğim, Gladyatör'ün anlatı tarzı değil. Hikayeyi götüren, kahramanın dış
motivasyonu. Filmin başında, Roma'nın en başarılı generali olan MAXIMUS (R. Crowe), bir savaş
sonrasında İmparator'a evine gitmek istediğini söyler. Ama İmparator'un oğlu İmparatoru ve Maximus'un
ailesini öldürüp tahta geçince, Maximus Roma'ya dönüp yeni İmparator'dan intikam almak ister. Film,
Maximus'un intikamını almasıyla sona erer. Bizi filmin sonuna kadar ekrana / perdeye bağlayan "acaba
Maximus intikam alabilecek mi?" sorusudur. Ve filmin sonunda da bu sorunun yanıtını öğreniriz.

Bu açıdan bakıldığında Gladyatör, yalın bir dramatik yapıya sahiptir. Hikaye anlatma teknikleriyle
oynamaz. En gelenekçi yaklaşımı benimser ve seyirciyi tatmin eder. Ridley Scott, elindeki malzemenin
güçlü tarafına bakmış, ve bu güçlü tarafın da "Gladyatör gösterileri" olduğunu görmüş. Bu nedenle
hikaye anlatımıyla pek fazla oynamamış. Görselliği ön planda tutmuş. (Gerçekten de 2000 yıl öncesinin
Roma görüntüleri tek kelimeyle nefes kesiciydi).

***

"Terminal" filminde ise Viktor Navorzski (T. Hanks) adlı Krakhozia'lı bir adamın, ülkesinde darbe
olmasından dolayı Amerika'daki JFK havaalanında sıkışıp kalması anlatılıyordu. Şimdi, bu ilginç bir fikir
olmakla beraber (bir insanın ne kendi ülkesine gidebilmesi, ne de havaalanının dışına çıkabilmesi) bir
hikayeyi götürmeye yetmez. Spielberg bunu fark etmiş. Bu nedenle Tom Hanks'in karakterine küçük
küçük istekler ve amaçlar vermiş. Bu isteklerin başında havaalanında hayatta kalmak, para
kazanmak, ve bir hostes olan sevgilisiyle (C.Z. Jones) yakınlaşmak yer alıyor. Bu isteklerin
karşısına da havaalanında yaşamanın getirdiği fiziksel zorlukları, yasal engelleri, Viktor'a kafayı
takmış bir güvenlik amirini ve sevgilisinin sevgilisini koymuş, dramatik gerilim yaratmak için.
Başarılı da olmuş.

Bu zıt kuvvetler, seyircinin ilgisini belirli süreler için ayakta tutuyor, ama Tom Hanks'in müthiş oyununu
seyrederken bile kendimize şu soruyu sormadan edemiyoruz: "Bu adam ne yapmak istiyor?"
Spielberg, "bir adam hem 9 ay havaalanında kalsın, hem de ilgimizi çekecek bir isteğe sahip
olsun"un zor bir koşul olduğunu fark ederek (zira güçlü isteği olan biri, 9 ay bir yerde tıkılıp kalmayı
kabul etmez, edemez, etmemelidir), çok iddialı davranmamış. Viktor'a, ölmüş babasının bir isteğini
yerine getirmek gibi, zamana yayılabilen, sempatimizi kazanan, ama o kadar da güçlü olmayan bir
motiv vermiş. Buna göre Viktor, babasının çok sevdiği bir caz sanatçısının imzasını almak için New York'a
gelmiş ve havaalanında takılıp kalmıştır. Spielberg, bunun (Gladyatör'deki "intikam alma isteği" kadar)
çok güçlü bir motiv olmadığını bildiği için Viktor'un temel motivasyonunu hikayenin sonuna kadar
saklamış - hatırlarsanız, filmin başından beri Viktor'un elinde bulunan fıstık kutusunda ne olduğunu ancak
filmin son çeyreğinde öğrenebiliyorduk. Spielberg, Viktor'un havaalanından çıkıp bu isteği yerine getirdiği
anda da hikayeyi bitirmiş. Çünkü Viktor, havaalanından çıktığı andan itibaren karşısında, dramatik bir
gerilim yaratacak hiçbir zıt güç bulunmuyordu. Dramatik gerilimsiz hikaye olmayacağını çok iyi bilen
Spielberg, 5 dakika içinde hikayeyi bağlamış ve filmi bitirmiş.

Spielberg'in bu filmi, Tom Hanks'in müthiş oyununa ve film için hazırlanan dev sette gerçekleşen müthiş
çekimlere rağmen pek fazla iş yapmamıştı. Bunun nedenlerinin birinin, kahramanın filmi götürecek güçte
çok net bir motivasyonunun olmaması olduğunu düşünüyorum.

posted by gezgin @ 1:09 PM 0 comments

Cumartesi, Aralık 10, 2005

"GÖNÜL YARASI" - Ahhh!

DİKKAT: Bu filmi henüz seyretmediyseniz, ve seyretmeye kesin niyetliyseniz, aşağıdaki yazıyı okumanız,
seyir zevkinizi olumsuz yönde etkileyecektir. Gidin filmi seyredin, sonra tekrar gelin.

Daha önceki yazılardan, en sevdiğim 80 sonrası filmin "Eşkiya" olduğunu biliyorsunuz. Yavuz Turgul'un

138
bu filmi, bir iki küçük kusuru dışında, hem senaryosu, hem oyunculuğu, hem müzikleri, hem görüntüleri,
hem de kurgusuyla tam bir sinema ziyafetidir. Her ne kadar ana mesajı karamsar olsa da, filmin icrası o
kadar iyidir ki, (çok sık olmamak kaydıyla) tekrar tekrar seyredilebilir.

"Gönül Yarası"nın "Eşkiya" kadar iyi olmasını beklemiyordum, ama en azından çok iyi olmasını
bekliyordum. Yavuz Turgul'un senaristlik konusunda artık kemale erdiği kanaatine varmıştım.
Yönetmenliği de artık altın çağına ulaşmış gibiydi.

Yanılmışım.

Gönül Yarası'nı seyretmeye başladığım zaman bazı aksaklıklar gözüme çarpmaya başladı. "Geçer
herhalde" dedim, ama geçmedi. Ve "Gönül Yarası" benim için bir sinema ziyafeti değil, bir yazı
malzemesi haline geldi, kendiliğinden, ve hiç istemediğim halde.

Önce senaryo dışı konulardaki aksaklıklara kısaca değineyim.

Yavuz Turgul, bu filmde görüntü yönetmeni Uğur İçbak ile çalışmamakla büyük hata yapmış. Eşkiya'yı
Eşkiya yapan en önemli faktörlerden biri, abartısız, etkileyici, ama hikayeye cuk oturan görüntülerdi.
"Gönül Yarası"nda bu yok. Anlamsız kamera hareketleri, yanlış ya da gereksiz açılar, hele o (Yılmaz
Erdoğan'ın başımıza bela ettiği ve hemen hiçbir fonksiyonu olmayan) helikopter kamerası... Dikkat
dağıtmaktan başka bir şey yapmıyor.

Müziklerde de sorun var. "Eşkiya"nın insanı hipnotize eden müziklerinin yanında "Gönül
Yarası"ndakiler hafif ya da yanlış kalıyor. Hele filmin girişinde Meltem Cumbul'un kötü bir sesle yer yer
detone olarak söylediği ne idüğü belirsiz şarkı, filme hizmet etmiyor, zarar veriyor.

Ama her filmi ayağa kaldıran ya da batıran ("make or break") faktör olan senaryoda en büyük sakatlıklar.
Bunları aklımda kaldığınca buraya yazayım:

Yavuz Turgul uzun girişleri seviyor, tamam, ama buradakine uzun bir giriş değil uzuuun bir giremeyiş
denebilir. Filmin 38. dakikasına kadar TETİKLEYİCİ OLAY ("Inciting Incident" - Aşağıdaki 3 Perdeli
yapılarda gördüğümüz ilk dönüm noktası) gerçekleşmiyor. Nazım öğretmenin (Şener Şen) tanıtımını
izliyoruz uzun uzun. Ama bu tanıtımda büyük bir eksik var: ÖZDEŞLEŞME sağlanmıyor! Yani bir insanın
ülkenin güneydoğusunda öğretmenlik yaptığını öğrenmek, o karakterle özdeşleşmemizi sağlamıyor. En
fazla hafif bir sempati duyuyoruz, o kadar.

Ayrıca sahneler, Başarısız Türk Filmlerinin ortak özelliklerinden (bkz. aşağılarda bir yer) biri olan uzun
ve işlevsiz olma rahatsızlığından mustarip. Filmin başında Şener Şen'in köydeki sahnelerini yüzde 60-70
oranında eksiltmek mümkün. Bunların hikayeye hemen hiçbir katkısı yok. Şener Şen'in kahvehaneye
gelmesinden hemen önce Sümer Tilmaç'ın ve arkadaşının diyalogları da işlevsiz ve ciddi anlamda kötü.
Yavuz Turgul'un elinden çıkmışa değil de ortalama bir TV senaristinin elinden çıkmışa benziyorlar.

Bu diyalgoların bazıları, "öldüren" cinsten. Şener Şen'i köyden yolcu edenlerden en sonuncusunun
söylediği: "Derviş de sensin, dede de..." içerikli konuşma, hiçbir etki yaratmıyor. Bir insana "derviş"
denmesi, seyircinin o kişiyi derviş olarak algılamasını sağlamıyor. Bunun dramatize edilmesi, bir olayla
gösterilmesi lazım. Yavuz Turgul bunu yapmıyor, ama bu duygunun bize geçmesini istiyor. Geçmiyor tabii
ki.

"İç ses" konusunda da çok başarılı değil "Gönül Yarası". Şener Şen'in otobüsle İstanbul'a gelirken yaptığı
iç konuşma, orta ile ortanın biraz altı kalitede. Burada da Yavuz Turgul "Anlatma, Göster!" ilkesini
çiğniyor. Kendi kişiliği ve başına gelen olaylar ve kendisinin bu olaylar karşısındaki çaresizliğini anlatıyor.
Eee? Biz şimdi bu anlatılanlara inanacak ve Şener Şen'in kişiliği hakkındaki izlenimimizi bunlara göre mi
oluşturacağız? Mümkün değil. Gerçek hayatta olduğu gibi sinemada da sözlerin pek önemi yoktur. Asıl
olan eylemdir. Yavuz Turgul ise bu eylemi bize göstermiyor. Aynı durum filmin finalindeki iç konuşmada
da söz konusu. Yalnız, burası artık final olduğu için, filmin "toparlaması" açısından, bu konuşmaya biraz
daha müsamahalı oluyoruz. Ama kesinlikle yüksek bir kalitede değil.

Diğer karakterlerden Meltem Cumbul (Dünya) yeterince işlenmiyor. Filmin ilk 40 dakikasında ona ayrılan
zaman en fazla 5-6 dakika. Bu sürede de onunla özdeşleşmemiz mümkün olmuyor. Hem zaman
açısından, hem de özdeşleşme yöntemleri yeterince iyi kullanılmadığı için.

Filmin üçüncü önemli karakteri olan Timuçin Esen ise bu ilk 40 dakikada sadece 2 defa görünüyor,
toplam süresi 2 dakikayı bile bulmuyor. Onun bir şey için İstabul'a geleceğini biliyoruz, ama ne için? emin
değiliz. "Eh, bu adam bu filmde olduğuna göre bir bağlantısı vardır herhalde" diye düşünüyoruz, ama 40
dakika boyunca, bir ipucu verilmez mi yahu? Spielberg 40 dakikada Normandiya Çıkartmasını
göstermiş, aklımızı, gönlümüzü, midemizi allak bullak etmiş, sonra da Yüzbaşı Miller'ı Er Ryan'ın peşine

139
takmıştı bile!

Fakat işin üzücü tarafı, "tetikleyici olay" ("inciting incident") olduktan sonra, yani yaklaşık 40 dakikalık bir
serime katlandıktan sonra, karşımıza çıkan hikayenin pek de matah bir şey olmaması. Yani ortada bir
pavyon kadını ve onun peşine takılmış eski kocası var, o kadar. Bir de bu pavyon kadınına yardımcı olan
eski öğretmen - yeni taksi şoförü.

Eee?

Şunu da söyleyeyim: her iyi filmin arkasında çok orijinal bir fikir yoktur. Bazen iyi filmi iyi yapan,
sıradan bir fikri çok iyi icra etmesidir. Lakin "Gönü Yarası"nda durum bu değil. Sıradan bir film ve
sıradan bir icra ile karşı karşıyayız.

Yavuz Turgul'un kurduğu bu hikayede çatışma da o kadar kuvvetli değil. Halil'in çocuğunu istemesi son
derece normal. Bu durum da onu, kahramanın karşısındaki zıt güç olarak görmemize engel oluyor,
çatışmanın kuvvetini zayıflatıyor. Aklı başında her insan, ufak bir çocuğun bir pavyon kadınının yanında
büyümesine karşı gelecektir. Bu durumda filmin kahramanı olan Şener Şen, yanlış tarafı tutuyor
konumuna düşüyor.

Aslında bu kullanılan bir yöntemdir. Yani kahraman aslında en baştan beri yanlış tarafı tuttuğunu ya da
yanlış bir arzunun peşinde koştuğunu fark eder. KWAI KÖPRÜSÜ'nü hatırlıyor musunuz? Alec Guinnes'in
canlandırdığı karakter aslında en baştan beri yanlış bir şey yaptığını anlayıp, kendi hayatı pahasına, o
kadar uğraşarak yaptığı köprüyü yıkıyordu. Ama bu yöntemin en yüksek düzeyde etkili olması için filmin
başından itibaren çok sıkı bir özdeşleşmenin kurulması ve kahramanın ve seyircinin kahramanın yaptığı
hatayı filmin ancak sonunda fark etmesi gerekir. Oysa biz filmin daha yarısında Şener Şen'in yanlış bir
şey yaptığını fark ediyoruz.

Filmin ilk yarısına yakın bir yerlerde meydana gelen "meydan sahnesi", bazı yönlerden etkileyici
olmasına karşın bazı yönlerden hayal kırıklığı yaratıyor. Yavuz Turgul'un kurgu marifetiyle zamanı
esnetmesi çok hoş olmuş. Ama bu kadar dar bir meydanda filmin karakterlerinin birbirlerini çok geç fark
etmesi, pek gerçekçi olmamış. Sahnenin ruhuna neredeyse zıt bir müzik kullanmış Turgul.

Bu da zaman zaman kullanılan bir yöntem. Örneğin John WOO'nun "Face/Off" filmindeki bir baskın
sahnesinde, patlayan silahlar ve ölen insanların görüntüsü üzerine, konuyla tamamen ilgisiz bir müzik
biniyordu. Ama WOO bunu, sahnede bulunan çocuğun kulaklıkla müzik dinlemesi üzerinden
gerçekleştiriyordu. "Gönül Yarası"nda ise böyle bir durum yok. Filmin belki de en gerilimli anlarında hoş
bir piyano müziği dinliyoruz, o kadar. Bu da Yavuz Turgul'un ne yapmaya çalıştığını tam anlamamamıza
yol açıyor. Eğer gerilimli bir an yaratmak istiyorsa (ki benim tahminim bu yönde) bu duyguyu
güçlendirecek bir müzik kullanması gerekirdi, zayıflatacak bir müzik değil.

Film karakterleri durmadan kendini anlatıyor. Dünya (M. Cumbul) kendini anlatıyor, Atakan (Sümer
Tilmaç) kendini anlatıyor, Nazım (Ş.Şen) kendini anlatıyor, Nazım'ın oğlu (Güven Kıraç) kendini anlatıyor,
kızı (Özgün Çınar) kendini anlatıyor, Halil (Timuçin Esen, Dünya'nın kocası) kendini anlatıyor. Herkes
kendini anlatıyor. İyi bir senaryoda, bir karakterin 3 cümleden fazlasını arka arkaya söylemesi genelde
pek hoş durmaz. Gönül Yarası bu hatayı çok sık yapıyor. Sadece diyalogların temizlenmesi (i.e. gereksiz
lafların atılması ya da uzun konuşmaların diyaloglara dönüştürülmesi) bile "Gönül Yarası"na çok şey
katarmış. "Eşkiya" bu açıdan çok başarılıydı, hatırlarsanız. Gereksiz bir iki monolog haricinde son derece
sıkı, fazlalıklardan arınmış bir filmdi.

Filmin ikinci yarasının en önemli hatası, filmin orta noktasını biraz geçince, dramatik gerilimin ortadan
kaybolması! Bu, Dünya'nın kocası Halil'in kahveye gelip Atakan'dan (S. Tilmaç) özür dilemesiyle
gerçekleşiyor. Aniden, artık kahramanımızın isteğine karşı koyan kişi (NEMESIS, yani çatışmanın karşı
kutbu) ortadan kayboluyor. Ta ki ikinci yarının sonlarında tekrar ortaya çıkana dek. Yavuz Turgul
dramatik gerilimsiz bir hikaye anlatabileceğine kanaat getirmiş, ama neden? anlamadım. Doğal olarak
ikinci yarı o kadar sıkıcı ve uzun bir hale geliyor ki "Acaba iki film birden mi izliyoruz?" diye insan kendine
sormadan edemiyor.

Abarttığımı sanmayın. İkinci yarıda bir sahne var: Nazım ile Dünya'nın, Nazım'ın evinde, salonda
durdukları bir sahne. Nazım'ın ön, Dünya'nın arka planda olduğu ve "Şimdi sen bana iki seçeneğim
olduğunu söylüyorsun" dediği sahne. O kadar sıkıldım, o kadar sıkıldım ki, filmi durdurup sıkıntımı
dağıtmak için evin çeşitli odalarında bir sürü farklı iş yaptıktan sonra tekrar filmin başına oturdum. Eğer
filmi sinemada seyretseydim, "HAYDAAA!" deyip salonu terk ettiğim sahne bu olurdu. (Öyle huylarım
vardır, biliyorsunuz. Bkz. "Banyo" yorumu.)

Filmin en temel hatalarından biri, karakterlerin ne istediğinin çok net bir biçimde ortaya konmaması.
Bu, karakterin ne istediğini net olarak bilmesi gerektiği anlamına gelmiyor illa ki. Yani bir karakter,

140
kendisinin tam olarak ne istediğinin farkında olmadan bir çok harekette bulunabilir, ama seyirci bu
hareketlerin neyi hedeflediğini, amacının ne olduğunu görebilir, görmelidir.

"Gönül Yarası"nda bu konuda bir belirsizlik var. Nazım'ın aslında ne istediği filmin neredeyse yüzde 75'i
boyunca belli değil. Dünya ile birlikte olmak istediğini hissediyoruz, ama hiçbir davranışı bu yönde kesin
bir fikir edinmemize neden olmuyor. İsteğini çok net bir biçimde dışa vurmuyor. Biz de, Dünya Halil ile
gitmeye karar verdiğinde "Uğurlar Olsun" diyoruz. Nazım'ın Dünya'nın gidişi üzerine girdiği depresyon,
onu istediği hissini bizde uyandırıyor, ama bu, önceki bölümlerdeki boşluğu doldurmuyor.

Yavuz Turgul'un buradaki temel hatalarından biri, Nazım'ın aslında hayatında birine, bir kadına ihtiyaç
duyduğunu daha önceden ortaya koymaması. Yani Nazım hem dağ köyünde, hem de İstanbul'daki evinde
kendi başına hayatta kalmayı son derece iyi başaran biri. Neden bir kadınla birlikte olmasını istesin ki?
Eğer Yavuz Turgul, Nazım'ı hayatında birinin, özellikle de bir kadının boşluğunu hisseder halde
gösterseydi ve bunu bir biçimde eski karısının yokluğuna bağlasaydı, ortaya Dünya çıktığında seyirciler
olarak "Hah, şimdi birbirlerini buldular" diye düşünür ve sevinirdik. Dünya'nın Midyat'a gidişi de hafifçe
buruk değil, gerçekten de çok duygusal bir sahne olurdu.

Yavuz Turgul bilerek duyguların ateşini kısmış diyebilirsiniz, her filmin ille de ağlatması gerekmiyor
diyebilirsiniz. Ama 1) Bu çok riskli bir harekettir, hiçbir seyirci hafifçe duygulanmak için sinemaya gitmez
2) Filmin bir çok sahnesi (özellikle de finali) Turgul'un aslında bu kadar güçlü bir duygusallık yaratmak
istediğini kanıtlıyor zaten. Ama bunu filmin geri kalan bölümlerinde yapmamış, yapamamış.

Yavuz Turgul'un en temel hatalarından biri de NEMESIS'i, yani düşmanı yeterince iyi kuramaması.
Timuçin Esen'in iyi oyunculuğu bile böyle bir düşman yaratmaya yetmiyor. Filmdeki bir karakterin
psikopat olarak "adlandırılması", onun seyirci tarafından psikopat olarak algılanmasına yol açmıyor.
Bunun gösterilmesi, kanıtlanması gerekiyor. Bunun için de Halil'in, filmin mümkünse ilk çeyreğinde bir
psikopatlık örneği göstermesi gerekiyor. Oysa Halil, filmin finalinde Dünyayı ve kendini vurana kadar son
derece normal, hatta hoş bir çocuk izlenimi veriyor. Akıllı uslu konuşuyor, aşkının büyüklüğünü anlatıyor,
büyüklerinin elini öpüyor, kızını özleyen bir baba gibi davranıyor, vb. Eee? Nerede psikopat? Adam bir
psikopat olabilir, ama biz görmediğimiz sürece, yarattığı tehlike ve buna bağlı heyecan da büyük olmuyor.
(Halil'in bir pavyonu dağıtması, psikopatlık olarak adlandırılamaz, ne yazık ki? Olsa olsa öfkeli ve alkolik
bir kocanın biraz sıradışı bir hareketi olarak algılanabilir).

Bu heyecansızlığın en ilginç örneklerinden biri, Halil'in, kızı Melek'i kaçırdığı sahnede görülebilir. Halil kızını
kaçırıyor, sonra yakalanıyor (her nedense tam da yakalanacağı mahalleye giriyor Halil), sonra Nazım'ın
tansiyonu çıktığı için bir eczaneye gidiliyor, Dünya, "eh, madem herşey yolunda, ben de kuaföre geri
döneyim" diyor.

NEEE?!!!

Biraz önce, psikopat olduğunu söylediğin kocan çocuğunu kaçırmaya çalıştı ve sen kuaföre
dönüyorsun ha?! Afferin kızım. Böyle bir "dramatik gerilimden" (i.e. gerilimsizlikten) sonra bu kadar
absürd bir eylem, aslında bizi şaşırtmamalı.

Nazım'ın kendi çocukları ile olan bozuk ilişkisi de çok hazırlıksız buluyor bizi. Hiçbir "temel atması"
("setup") olmadan kendimizi aniden bir aile krizi içinde buluyoruz - Nazım'ın kızının erkek arkadaşının
ziyareti sonrasında. Daha önce bu konuyla ilgili hiçbir hazırlığımız olmadığı için "Hoşgeldin Ali" oluyoruz.
Her ne kadar Yavuz Turgul bu bozuk aileyi daha sonra Nazım'ın idealistliğine bağlamaya çalışsa da (Filmin
finalinde, Nazım'ın kızını bankada ziyaret ettiği sahne), pek olmuyor, yama pek tutmuyor.

Film hakkında söylenebilecek başka olumsuz şeyler de var (Boom operatör'ün - yani bir sopanın ucuna
bağlanmış mikrofonu taşıyan arkadaşın - mesaisinin yarısını perdede görüyoruz. Juliette Binoche'lu
"Çikolata"dan sonra en fazla mikrofon gördüğüm film bu oldu). Ama onları bir kenara bırakıp filmin
finaline bakalım.

Yavuz Turgul'un yeteneğini kaybetmediğini kanıtlayan tek yer, filmde gerçek anlamda bir dramatik halin
yaşandığı tek yer, gerçek sinema tadını yaşadığımız tek yer filmin finali - Dünya'nın eski kocasına türkü
söylediği sahne. Gerçekten de güzel bir sahne. İnsanın gözlerini dolduran, yüreğini burkan, boğazını
düğümleyen bir sahne bu.

Ama koskoca filmde, tek bir sahne.

Film hakkında çıkan olumlu eleştirileri de bu final ile açıklayabiliyorum ancak. Aksi takdirde, sinema
yazarlarının filmi izlediği salona, havalandırmadan kokain filan verildiğini düşüneceğim. Toplu olarak
halüsinasyon mu gördüler acaba? (Bu hoş bir fikir: Bir sinema dolusu yazar, toplu halüsinasyon görür ve
perdedeki değil kendi zihinlerindeki film hakkında olumlu yorumlar yazarlar.) Filmin bütün bu

141
hatalarından sonra Atilla Dorsay'ın ve diğerlerinin yazdıklarını ("Turgul, Gönül Yarası'nda, sinemasındaki
tüm safraları atmış ve kariyerinin en ustalıklı, en saf noktasına ulaşmış" UYGAR ŞİRİN - RADİKAL)
başka şekilde açıklamak mümkün değil çünkü.

Finalin güzelliği, McKee'nin şu sözlerini doğruluyor: "Filminizi iyi bitirin. Kötü bir senaryo bile, eğer
finali iyi ise, iyi olarak algılanır" - bu mealde bir şey. Bütün seyirciler finaldeki o sahneye tav oluyor ve
filmin bütünündeki bütün hataları unutuyorlar. Benim gibi tipler hariç.

Bu filmin OSCAR'a aday olması ile ilgili bir şey demeyeceğim. OSCAR'ların nasıl verildiğini bildiğim için.
Merak eden bu konuyu ayrıntılı bir biçimde araştırsın ve OSCAR'ların aslında pek de matah şeyler
olmadığını görsün. Bu şekilde verilen OSCAR'larda, hiç belli olmaz, "Gönül Yarası"nın bir şansı olabilir.

Lakin senaryonun kalitesizliği hakkında bir kaç kelam etmek şart. Yavuz Turgul, Eşkiya'nın senaryosunu
10 yılda yazdığını söylemişti bir röportajında. "Gönül Yarası" ise yanlış hatırlamıyorsam bir iki ay içinde
çıkmış. Demek ki kalite düzeyi ile harcanan zaman arasında büyük bir bağlantı var, en azından Yavuz
Turgul açısından. Keşke Turgul, Eşkiya'dan beri düşündüğü bir filmi çekseydi, keşke o zamandan beri
zihninde pişen bir film olsaydı, ve kendini aşarak hem bizi, hem de bütün dünyadaki sinema seyircilerini
ihya etseydi.

İngilizlerin bir sözü vardır, "Acele yapılan iş, iki kere yapılır" diye. Bunu sinemaya şöyle uyarlayabiliriz
belki: "Acele yazılan film, iki kere dahi seyredilmez!"

Umarım, Turgul'un bir sonraki filminin hikayesi çok daha iyi olur, ve görüntü yönetmeni yine Uğur
İçbak olur.

posted by gezgin @ 6:25 PM 0 comments

"MAKİNİST"!.. UYUMA!..

.. cümlesi, sinemanın interaktif bir doğa kazandığı nadir anlarda sarfedilirdi eskiden. Artı bu cümleyi pek
duymuyoruz - çok şükür.

(Hiçbir yazıya hem bu kadar anlamlı, hem bu kadar anlamsız giriş yaptığımı hatırlamıyorum. Ama
kendime mani olamadım, kusuruma bakmayın.)

"MAKİNİST" filmi yakınlarda sinemalarda gösterildi. Ama pek ses getirmedi. Benim en beğendiğim
sinema eleştirmeni EBERT bile filmi çok beğenmiş. Ben de onun önerisi üzerine filmi seyrettim. Sonuçtan
ise pek memnun değilim.

Daha doğrusu film insanda "Allah sevdiği kuluna önce eşşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş"
duygusunu uyandırıyor. Filmin neredeyse son on dakikasına kadar büyük bir zaman kaybı hissi yaşadım.
Christian Bale'in güzel oyunculuğu ve güzel müzikler dışında, hikaye adına pek birşey yoktu. Ortada
neredeyse bir yıldan beridir hiç uyuyamayan (bu nedenle, bkz. yazının başlığı) ve halüsinaysonlar gören
bir makinist vardı (aslında çeviride de hata var. Adam makinist değil, makina ustası. Makinist denince
sinemadaki ya da trendeki makinistler akla geliyor. Ama bu amca bir fabrikada çalışan normal bir makine
ustası). Ama adam kendinin halüsinatif olduğunun farkında değildi. Ve biz farkındaydık.

Bu türün daha kaliteli örneklerinde senarist, filmin çok kritik bir anına kadar gördüğümüz herşeyin
gerçek olduğu hissini verir (örneğin "6. His" veya "Dövüş Kulübü" - alternatif bir isim olarak bu
ikincisine "Kötek Cemiyeti" de denebilir mi acaba? ;). Gerçek ifşa edildiğinde ("reveal") ise filmin tüm
anlamı değişir. Ve biz de "Vay canına, ben bunu hiç böyle düşünmemiştim" deriz ve bir yandan
zevkten dört köşe olurken bir yandan da zekamızı atlatan senarist ve yönetmene hayran oluruz.

"MAKİNİST" ise bu kadar kaliteli değil. İşin içinde bir halüsinasyon olayı olduğunu daha en baştan
anlıyoruz. Bu nedenle "Acaba bütün bunlar bir halüsinasyon mu?" diye sormuyoruz da, filmin
kahramanı bu gerçeği ne zaman fark edecek diye bekliyoruz. İşte bu, bizde genel bir zaman kaybı
hissi yaratıyor. "Hikayeyi kısa kes de, adamın gerçeği fark ettiği zamanki duygusunu ver" diye
düşünüyoruz.

Filmin bir başka sakatlığı da, ilerleyen bir yapısı olmaması. Yani kahramanımızın hayatındaki güçlükler
gittikçe şiddetlenmiyor, halüsinasyonlar gittikçe artmıyor, durum gittikçe karmaşıklaşmıyor. Durum
başta ne ise, sona doğru da hemen hemen o - sadece az bir farkla. Zaman kaybı hissini oluşturan
özelliklerinden biri de bu. Hikayenin ilerleyici ("progressive") bir yapısının olmaması.

Kahramanla pek fazla özdeşleşmememiz de filmin akışına kendimizi kaptırmamamızın en önemli


nedenlerinden. Filmin başında Trevor Reznik (Christian Bale) ile sağlam bir özdeşleşme kurdurulmadığı

142
için, filmi uzaktan seyrediyoruz. Hikayenin içine girmediğimiz için, geçen zamanın farkında oluyoruz. Bir
eksi daha...

Filmin artılarına gelince: Christian Bale'in abartısız ama etkileyici oyunu ("Adam ne kadar çok kilo
vermiş" geyiğine girmeyeceğim) ve bir çok yerde ilgiyi canlı tutan müzik (bu tür hikayesi zayıf filmler,
müziğin "ruh hali" oluşturmakta ne kadar önemli olabildiğini kanıtlıyor) gerçekten güzel. Ama ben de her
sinema seyircisi gibi hikaye için filmi izliyorum, müzik ya da oyunculuk için değil.

Filmin finali, hikayenin tamamının oluşturduğu zaman kaybı hissini bir nebze ortadan kaldırıyor:
"Meğersem adam vicdan azabından kafayı yemiş!"i fark ettiğimizde, herşey yerli yerine oturuyor,
ama bizde izleyici olarak büyük bir zenginleşme olmuyor. Kendimizi en fazla eksiden (zaman
kaybetmişlik duygusundan) tekrar sıfıra (yani başladığımız yere) gelmiş hissediyoruz. Ve kahramanla ilgili
olarak "Aslında en başta yapması gerekeni yaptı, ne var bunda?!" diye düşünmekten de kendimizi
alamıyoruz.

posted by gezgin @ 6:21 PM 1 comments

Perşembe, Kasım 24, 2005

CNBC-E'de KÜFÜR VE CİNSELLİK - 2

Bu konuya daha önce de değinmiştim (bkz. aşağılarda bir yer). Ama tekrar değinme ihtiyacını hissettim.
Hangi filmler ve diziler üzerine dersiniz?

1) "Vahşi Yürek" ("Wild at Heart") sinemada seyrederken bile bana yer yer "Hooo!" dedirtmiş bir
filmdir. David Lynch'in bu filminin televizyonda gösterileceğini duyunca, sevdiğimden değil, CNBC-
E'dekilerin ne kadar sağ duyulu davranacaklarını görmek istediğimden filme şöyle bir göz attım ve
"görmem gerekenleri" gördüm. CNBC-E'deki yayın akışından sorumlu arkadaşlar, sağ duyularını o
saatte uykuya yatırmış olabilirler, ama gecenin 10-11'i, 18 yaşın altındaki milyonlarca gencin hala uyanık
ve televizyon karşısında olduğu bir zaman dilimi. Ve "o" görüntüleri, emin olun, ailenizle birlikte izlemek
istemezsiniz.

2) Diğer örnek ise "Carnivale". 23 Kasım 2005'te yayınlanan "Carnivale"i seyredenler, saat 10
civarında gördükleri sahneler karşısında - özellikle de yanlarında çocukları varsa - çok "etkilenmiş"
olmalılar! Acaba CNBC-E'dekiler ne düşünüyor: "Halkımızın sanat duygusunun gelişmesi için böyle
şeyleri görebilmesi lazım" mı? Bu ne vatanperverlik! Bu ne toplumsal düşüncelilik! Ya da, bu ne
aptallık! Bu ne vurdumduymazlık!

CNBC-E'deki küfürler konusunda da daha önce söylediklerimi kısaca yinelemek istiyorum. Bir küfrün
Türkçe, Almanca, Fransızca, Çince, ya da İngilizce edilmesi, onun küfür olma niteliğini değitirmez.
Küfür küfürdür. Ve parasız ve şifresiz olarak yayınlanan (yani herkesin erişimine açık) bir kanalda
bunların yayınlanması kabul edilebilir bir şey değildir. Çünkü 1) O dilleri bilen insanlar da o kanalı
seyrediyordur 2) Alt yazıdaki "Ananı ..." şeklindeki noktalar meramı anlatmaya (ve küfürle hedeflenen
zararlı etkiyi yaratmaya) yeterli olmaktadır.

Bunu CNBC-E'dekilerin anlaması için birinin onlara sabah akşam İngilizce ana-avrat dümdüz gitmesi
mi gerekiyor?! Aklı başında gibi görünen insanların (i.e. CNBC-E'dekiler) bu hatalarda bu kadar ısrar
etmeleri, akıl ile baş arasındaki korelasyonlarından şüphe duymamıza neden oluyor. Ve saygınlıkları
büyük yara alıyor. Ama farkında değiller.

***

RTÜK'teki arkadaşların uykularını bölmek istemediğim için onlara burada hiç değinmiyorum bile!

Tatlı rüyalar RTÜK'teki Fiona'lar!

(SHREK'e bir şey göndermiştim, aldı mı acaba?)

posted by gezgin @ 9:16 PM 6 comments

CHARLIE HARPER VE CHRISTIAN TROY: DON JUAN'IN ÇÖKÜŞÜ

CNBC-E'de yayınlanan "İki Buçuk Adam" ("Two and A Half Men") ve "Kes Yapıştır" ("Nip/Tuck")
dizilerinde birbirine benzeyen iki karakter var: Charlie Harper ve Christian Troy.

Charlie Harper, Los Angeles'te yaşıyan ve TV ve sinema için müzik yapan bir besteci. Yakışıklı bir genç

143
adam ve bu yakışıklılığından sonuna kadar faydalanıyor. Gömlek değiştirdiğinden sık sevgili değiştiriyor.
Genel olarak da bunu onların kalbini kırarak yapıyor. Ama bu durumdan rahatsız değil gibi. Çünkü
hayatını aynı şekilde devam ettiriyor.

Christian Troy ise yakışıklı bir estetik cerrah. Sadece bu iki özelliğin yan yana gelmesi bile onu
kadınların ilgi odağı haline getiriyor. O da bu durumdan sonuna kadar faydalanıyor. Spor arabalar, şık
giysiler, vb. yardımıyla çok yoğun bir sevgili trafiği yaşıyor.
Ne kadar hoş ve imrenilesi yaşamlar değil mi?

Ama senaristler bize sadece bunları sunmakla yetinmiyorlar.

Charlie Harper'ın annesi ile çok sağlıksız bir ilişkisi olduğunu öğreniyoruz. Charlie, despot ve ilgisiz
annesinden alamadığı ilgiyi sık sık değiştirdiği sevgililerde aramaktadır. Kadınlar ile kurduğu ilk ilişki
(i.e. annesiyle kurduğu ilişki) sağlıksız olduğu için, bir ilişkiyi uzun süre devam ettirme yeteneğinden de
mahrumdur. Bu anlamda Charlie'nin bir zavallı olduğunu görüyoruz. Yaşadığı hayatın cilası ne kadar
parlak olursa olsun, aslında altında mutsuzluk ve güvensizlik içinde kıvranan hastalıklı bir ruh
yatmaktadır.

Benzer bir durum Christian Troy için de geçerlidir. Dizide Christian'ın geçmişi hakkında çok fazla bilgi
verilmez. Ama Christian'ın kadınlara karşı tavrı onun psikolojisinin de pek sağlıklı olmadığına işaret eder.
Dizinin senaristleri, Christian'ın şık giysiler ve spor arabalar ile oluşturduğu yaşam tarzının aslında
büyük bir güvensizliği gizlemek için oluşturulmuş bir tür perde olduğunu bize gösterirler
("anlatmazlar"). Kurduğu çeşitli ilişkilerde bu güvensizlik ve sakatlık zaman zaman açıkça ortaya çıkar.

***

Türk film ve dizilerinde, insanların psikolojik sakatlıklarının dramatik durum yaratmakta kullanılmasına
pek rastlamıyoruz. Tabii ki senaristler bize karakterlerin geçmişleri hakkında bir iki ipucu veriyorlar. Ama
bunlar genelde bizi yeterince ikna edecek derinlikte olmuyor. "Çocukken başıma şu geldi, ben ondan
böyle oldum" (bkz. "Beyaz Gelincik") şeklinde aşırı indirgemeci yaklaşımlar, Türk sinema-TV'sinde en sık
rastlanan ruhsal analiz çözünürlüğünü oluşturuyor - şimdilik.

Oysa insan (izleyiciler), karakterlerimize hayatı dar eden bu psikolojik sakatlıkların biraz daha işlenmesini
istiyor. Karakterlerin dış motivasyonları ile bu sakatlıklar arasında güçlü bir bağlantı kurulması,
karakterlerin bu sakatlıkların az da olsa bilincinde olması (tamamen bilincinde olması 1) imkansız 2)
dramatik açıdan zararlı), filmlere-dizilere büyük derinlikler katacaktır. Hele Charlie Harper ve Christian
Troy gibi, görünüşte çok cazip hayatlar süren insanların aslında ne kadar çarpık bir ruh yapısına sahip
olduklarının bize DRAMATİZE EDİLEREK gösterilmesi, film izleme zevkimizi büyük ölçüde artıracaktır.
Eğer bir de karakterin bu ruhsal sakatlığında, filmin 2 saatlik (dizinin 50 saatlik) süresine yayılan ve son
derece sağlam nedenlere dayanan (i.e. neden sonuç ilkesine uygn) bir değişim ("Character Arc")
meydana gelirse (bkz. "Son Samuray") "yeme de sinemada yat" tadında bir dramatik deneyim yaşamış
oluruz.

posted by gezgin @ 9:12 PM 1 comments

Perşembe, Kasım 17, 2005

"SELVİ BOYLUM, AL YAZMALIM", İÇ SESLİM

"Selvi Boylum Al Yazmalım" (1977), Türk sinema izleyicisinin gönlünde özel bir yere sahip bir film.
Bunun bence bir kaç nedeni var:

Bir kere ortalamanın üzerinde bir oyunculuk, filmi benzerlerinden hemen ayırıyor. Kadir İnanır ile Türkan
Şoray arasındaki elektrik, Meg Ryan ile Tom Hanks arasındaki elektrik gibi, hemen fark edilen ve
seyircinin çok hoşuna gidecek türden.

Filmin müzikleri de (Cahit Berkay) film vizyona girdiğinden beri o kadar seviliyor ve o kadar sık
çalınıyor ki, çoktan kollektif bilinçaltımızın bir parçası haline gelmiş durumda - tıpkı Hababam'ın müzikleri
gibi.

Filmin en cezbedici unsuru hikayesi. Cengiz Aytmatov'un bir romanından uyarlanan senaryo, gerçekten
önemli bir konuyu başarılı bir biçimde ele alıyor. Her ne kadar aynı konu daha sonra hem sinemada hem
TV'de binlerce kez karşımıza çıkmış olsa da "Selvi Boylum, Al Yazmalım" rakiplerinin arasından
sıyrılarak zaman testini geçmiş bulunuyor. Filme bir kere kendinizi kaptırdığınız zaman karşısından
kalkamıyorsunuz.

144
Filmin teması "Sevgi emektir" (bkz. TEMA ile ilgili aşağılardaki bir yazı). Bu aslında tartışmalı bir tema,
ama zaten bu da bilimsel bir eser değil, bir sanat eseri. Yani birinin (burada roman yazarının, senaristin,
ve yönetmenin) öznel görüşünün ifade edilmesi söz konusu. Evrensel gerçekliği sorgulanabilecek bilimsel
bir sav ile karşı karşıya değiliz. Bu nedenle "ben bunun doğru olduğuna inanmıyorum" diyebilirsiniz. Ama
filmi üretenler bu temanın doğru olduğuna inanmışlar ve bunu anlatmak için de koskoca bir film
yapmışlar.

Benim filmin senaryosu ile ilgili meselem teması ile ilgili değil, bu temanın film boyunca defalarca "iç ses"
olarak dile getirilmesi ile ilgili. Yani sanki senarist, bu temayı göstermek için kurduğu dramatik yapıdan
emin olamamış ve "ya millet ne demek istediğimi anlamazsa?" diye paniğe kapılmış ve özellikle de
filmin ikinci yarısına "sevgi nedir?" konulu çok sayıda iç konuşma koymuş. Bu konuşmaların hepsini
Asya - Türkan Şoray - yapıyor. (Aslında burada da bir acayiplik var. Asya'nın geçmişine -background-
sahip bir kadının bu iç konuşmaları yapması neredeyse imkansız.)

Ama bence buna hiç gerek yokmuş. Çünkü hikaye zaten "sevgi nedir" sorusunu eylemlerle göstererek,
dramatize ederek yanıtlıyor. Bir de bunun üstüne "Sevgi emektir" ve benzeri sözler iç ses şeklinde
konunca, fazla olmuş. Yani film "Anlatma, göster" ilkesini yeterince uyguladıktan sonra "Bir de
anlatayım" demiş. Dediğim gibi, hiç gerek yokmuş.

Genç yazarlara bir uyarı:

Senaryolarınızda iç ses kullanmak çok riskli bir yöntemdir. İç ses kullanmanın kendine göre bazı ince
kuralları vardır. Ve iç ses asla, "anlatma göster" ilkesinin yerini almamalıdır. Yani karakterlerinizin bir
konudaki hissini ya da duruşunu "göstermek" yerine kullanılmamalıdır. Sinema görsel bir araçtır ve
insanlar sinemaya birilerinin konuşmasını dinlemek için değil, başına gelenleri görmek için giderler. "Sevli
Boylum"un bu konudaki hatasının görmezden gelinebilmesinin ana nedeni "anlatma, göster"
konusundaki ev ödevini zaten çok iyi yapmış olmasıdır.

posted by gezgin @ 8:16 PM 3 comments

MARTIN SCORSESE'DEN BİR ÖĞÜT

Yaklaşık 30 yıllık sinema hayatında Martin Scorsese "Masumiyet Çağı" ve "Taksi Şoförü" gibi önemli
filmleri çekmiştir. Yönetmenin bu başarısının tohumları, çocukluğunda edindiği, bir filmi tekrar tekrar
izleme alışkanlığı ile birlikte atılmıştır.

"Bir filmi tekrar tekrar seyrederim, tıpkı bir müzik parçasını tekrar tekrar dinlediğim gibi" diyor Scorsese,
"Müzik setine Beethoven'ı koyduğumuzda da 'Ben 5. Senfoni'yi daha önce dinlemiştim. Bir daha
dinlemeyeyim' demiyoruz."

Kaynak: New York Times 1997

posted by gezgin @ 8:04 PM 0 comments

Pazartesi, Kasım 14, 2005

BATMANLAR BAŞLAMASIN - REVISITED

BATMAN BAŞLIYOR hakkındaki yorumumla ilgili farklı bir düşünce duyduktan sonra kendi yazdıklarımı
tekrar kontrol etme ihtiyacı hissettim. "Acaba duygusal mı davrandım?" diye şüpheye düşerek filmin
ilk 40 dakikasını tekrar izledim. Yazdıklarım ne yazık ki doğruymuş, hatta eksikmiş. Aşağıda filmin ilk
40 dakikasının önemli sahneleri ve yorumları yer alıyor. Canınız sıkılmazsa, benimle beraber siz de
katlanın:

1) Film, Batman'in küçüklüğü Bruce ve onun oyun arkadaşı Rachel ile açılıyor. İki çocuk bahçede
oynarken Bruce bir kuyuya düşer ve çok sayıda yarasa çocuğun yanından geçerek onu korkutur.

YORUM: Bu sahne kendi başına bir hata içermiyor. Ama bir filmi, daha çocuk ile özdeşleşme
sağlanmadan "çocukluktaki travma" ile açmak ne kadar doğru, bence tartışmaya açık bir seçim. Çocuk ile
henüz duygusal bağ kurmadığımız için çocuğun başına gelen bu ürkütücü olay bizi pek etkilemiyor.
(Hatırlarsanız Örümcek Adam'da önce Peter Parker ile özdeşleşme sağlanıyordu, ondan sonra çocuğun
başına kötü şeyler geliyordu).

2) Günümüzdeyiz. Bruce yirmilerinin sonunda bir gençtir. Tibet'te bir hapishanededir. Orada bazı
mahkumlarla kavga eder ve 7 kişiyi döverek hücreye atılır.

145
YORUM: Filmin mantıksızlıklarından biri burada. Bruce Wayne'in 7 mahkumu dövecek dövüş kabiliyetini
nereden kazandığı hiç açıklanmıyor. Çünkü henüz Gölgeler Birliği tarafından eğitilmemiş durumda. Bu
nedenle bu zengin çocuğun bu kadar iyi dövüşmesi, filmin inandırıcılığına darbe vuruyor. Tabii ki kendimiz
kafamızdan bu boşluğu doldurabiliriz. Ama buna dair hiçbir ipucu verilmemesi, filmi zedeliyor.

3) Bruce hücrede. Liam Neeson'ın canlandırdığı Ducard, Bruce'un atıldığı hücrede onunla filmin ilk
gereksiz konuşmalarından birini yapar. Bize Bruce'un neden orada olduğunu o anlatır: "Suçluların
dünyasını keşfetmeye çalışıyordun ama bir şekilde yoldan çıktın". Sonra da yine uzun uzadıya Gölgeler
Birliğini anlatır.

YORUM: Filmin, insanı sinir eden ilk uzun konuşması bu sahnede. Ne yazık ki benzeri sahneleri film
boyunca tekrar tekrar göreceğiz. İnsan sinir oluyor ama yapabileceğimiz bir şey yok.

4) Bruce Himalayalar'da uzun bir yolculuk yaparak Gölgeler Birliğinin dağ başındaki merkezine ulaşır.

YORUM: Sadece bir yolculuğu anlattığı için yazar/yönetmen fazla saçmalayamamış. Ama eline geçen bir
fırsatı da kullanmadan edememiş: Daha önce hapiste gördüğümüz bir adamın "Yol yakınken geri dön"
şeklinde Bruce'u uyarması, Cem YIlmaz'ın korku filmleri ile ilgili esprilerine malzeme olsun diye konmuş
gibi duruyor.

5) Bruce Ras Al Ghul (Ken Watanabe) ile karşılaşır. Yine öldüren diyaloglar: "Ne arıyorsun?" "Benim
aradığım adalet için savaşma görevi. Korkuyu, ondan korkanlara karşı kullanmak için"

YORUM: Filmin geyik konusundaki doruğu bu sahne bence. Yani bir meseleyi dramatize etmeyip de
konuşmanın, o meseleyi (aslında ne kadar ciddi olursa olsun) ne kadar madara edebileceğine dair, okul
kitaplarına girebilecek bir numune.

6) Flashback: Babası Bruce'u kuyudan kurtarmaktadır. Baba da filmin geyik fırtınasına şahsınca katkıda
bulunur: "Neden düşeriz oğlum, biliyor musun? Tekrar kalkmayı öğrenmek için."

YORUM: Filmin yazarlarının, senaryo yazım sürecinde yanı başlarında bir deyimler ve atasözleri sözlüğü
bulundurduğundan şüphelenmeye başladığım sahne burası.

7) Flashback: Şehrin en zengini olan Wayne ailesi banliyö treni ile Gotham Şehrine gitmektedir. Bu
arada da kendilerini öven konuşmalar yaparlar. Baba, insanlara yardım etmek için koskoca şirket
yöneticiliğini bırakıp tekrar doktorluğa nasıl döndüğünü anlatır.

YORUM: Bu sahne de, yazarların "Bir sahneye ne kadar saçmalık sığdırabiliriz?" sorusuna yanıt aradıkları
bölüm bence. Şehrin en zengin ailesinin banliyö treni ile seyahat etmesi mi dersiniz, yaptıkları ile kof bir
biçimde övünmeleri mi dersiniz, yoksa babanın faydalı olmak için şirketin başından ayrılması mı dersiniz.
(Bir şirket başkanının, sıradan bir doktordan kat be kat faydalı olabileceğini söylemeye gerek yok, ama
söyledim işte). Seçin, beğenin, alın.

8) Flashback: Opera. Küçük Bruce Opera'daki temsili seyrederken korkar ve dışarı çıkmak ister.

YORUM: Acaba Doktor olan Baba Wayne, bazı eserlerin çocuklara uygun olmayabileceğini düşünmüyor
mu? Ama hayır, senaristler babayı Opera dışındaki birine öldürtmeyi kafaya koydukları için, küçük Bruce'a
bu yetişkin operası işkencesini müstahak görüyorlar. Da, bize reva mı bu saçmalıklar, onu bilemiyorum.

9) Flashback: Opera'nın arka sokağı. Wayne ailesi operadan çıkınca kendisini bir arka sokakta bulur. Bir
soyguncu da babanın ve annenin üzerindeki değerli şeyleri almaya çalışırken her ikisini de vurur. Bruce'un
gözünden bir damla yaş, ağzından bir gık çığlık çıkmaz.

YORUM: Yukarıda da değindiğim gibi, senaristler sonucu belirlemişler (baba ile anne bir hırsız tarafından
öldürülsün), sonra da sebepleri ona göre bükmeye çalışıyorlar. Bu kimi zaman uygulanan yöntemdir: yani
önce sonucu seçip sonra olayları o sonuca götüren nedenleri yaratmak. Ama burada dikkat edilmesi
gereken en önemli nokta, nedensellik ve mantıktır. Bu ikisine uygun nedenler bulmak, gerçek bir
yaratıcılık "challenge"ıdır.

Ne yazık ki Batman'in yazarları böyle yapmıyor. Koskoca Wayne ailesini bodyguard'sız bir biçimde
operaya gönderip operadan çıkartıyor. Sonra da babayı hiç gereksiz yere hırsızın silahının önüne atıyor.
Anne de arada kaynıyor. Bruce'un gözünden bir damla dahi yaş akmıyor. Çocuk bağırmıyor da. Nasıl bir
çocuksa artık. Baba'nın ölmeden önce söylediği son sözler, filmin tematik duygusunu (korku) gözümüzün
içine bir kez daha sokuyor: "Korkma evlat, sakın korkma". Ölürken söylenecek söz mü bu! Ne alakası var.
Annen baban ölüyor çocuğum, deli gibi korkman gerekiyor! Ama baban sana tam aksini söylüyor. Olacak
iş değil.

146
10) Flashback: Cenaze sekansı. Anne baba gömülmüştür. Bruce'un yanında sadece uşak Alfred (M.
Caine) vardır. Arkadaşı Rachel bile uzaktan el sallamakla yetinir.

YORUM: Bir çocuğun anne babası ölünce Gotham'da ne yapıyorlar acaba? Benim bildiğim, hemen bütün
dünya medeniyetlerinde, çocuğa en yakın kan bağı olan akrabalar devreye girer ve ona olabildiğince
güvenli, sevgi dolu bir ortam yaratırlar. Ama, yok. Uşak Alfred tek başına yeter. Gerçekçiliğin ağır darbe
aldığı sahnelerden biri daha.

11) Bruce'un Ducard tarafından eğitilmesi. Bir iki güzel kılıç hareketi, ama yine bolca geyik. Korku
hakkında, nefret hakkında, Gölgeler Birliği'nin adalet anlayışı, vesaire hakkında. Ayrıca Ducard kendi
geçmişinden de bahseder.

YORUM: Yazarların "Anlatma, göster" ilkesini tersten anladıklarından şüpheleniyorum: "Gösterme, anlat"
mı zannediyorlar acaba?

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta daha var. Aslında Gölgeler Birliği kötü bir grup değil. Onlar da
adalet, düzen, vb. istiyorlar. Sadece yöntemleri yanlış. Bu durumda hikayede "iyi"nin karşı kutbunda yer
alması gereken "kötüler", o kadar da kötü olmuyorlar. Bu da onlara karşı olumsuz duygular beslememizi
zorlaştırıyor.

12) Flashback: Bruce ve Rachel yirmili yaşlarında tekrar karşılaşırlar Wayne malikanesinde. Aralarında
yine öldüren diyaloglar geçer.

YORUM: Senaristler gerçekten de her sahnede hikmet yumurtlamaktan kendilerini alamıyorlar. En


hoşuma giden ve yavan diyalog yarışmasında zirveyi elden bırakmayan laf, Rachel'dan geliyor: "Bruce,
senin duruşmaya gelmemen için hiçbir şey yapamam değil mi?" Yani yazarlar şöyle düşündüler herhalde:
"Öff, şimdi kim oturacak da kızın oğlanı ikna etmesi için uzun uzadıya diyaloglar yazacak?! Kestirip atalım
işte". Ellerinize sağlık. Bizi de bir eziyetten kurtardınız.

13) Flashback: Bruce, ebeveynlerini öldüren katilin 14 yıl sonra serbest bırakılacağını öğrenmiştir. Onun
duruşmasına gider. Amacı duruşma çıkışında adamı öldürmektir. Fakat buna fırsatı olmaz. Çünkü katil,
hapiste beraber kaldığı azılı bir suçluyu ihbar ettiği için, o azılı suçlu tarafından öldürtülür.

YORUM: Filmin temel hatalarından biri de burada. Hatta yazarlar iki hatayı aynı anda yapmayı
başarıyorlar. Birincisi, anne babayı öldüren adamın kötülük niteliğinin azaltılması. Adam, Wayne'leri
öldürmüştür ama, azılı bir caniyi ihbar ederek iyilik de yapmıştır. Bu, "kötü"ye karşı olumsuz duygular
beslememizi engelleyen bir durum. (Örümcek Adam'daki katile böyle bir şey olmuyordu, hatırlarsanız.
Adam düşüp ölüyordu, biz de seviniyorduk). İkinci hata daha da büyük: Bruce, bu katili öldürmeye
gitmiştir. Ve öldürmemesinin tek nedeni, birilerinin kendisinden önce davranmasıdır. Aslında "niyet"
olarak Bruce da bir katildir. Ne yani, biz şimdi bir katil namzetini mi kahraman olarak kabul edeceğiz?
Daha neler!

Eğer yazarlar, Bruce'un anne babasını öldüren adam ile Falcone arasında zayıf da olsa bir ilişki kursalardı,
bir taşla iki kuş vurmuş olurlardı. Onlar bunu tercih etmemiş, Örümcek Adam'da Ben Amca'nın
öldürülüşünü taklit etmek istemişler, ama ellerine ve yüzlerine bulaştırmışlar. Orada katil kazara
ölüyordu, Peter'ın onu öldürmek gibi bir niyeti yoktu. Ama burada Bruce düpe düz cana kastediyor. Ve
gözden düşüyor. Herhalde senaristler, Bruce Wayne bir kere pelerini takıp sivri kulaklı maskeyi giyince
bütün bu saçmalıklarının unutulacağını zannediyorlardı. Pöh!

14) Flashback: Bruce Falcone'nin yerine gider. Adama meydan okur: "Buraya, bu şehirdeki herkesin
senden korkmadığını göstermek için geldim."

YORUM: Bruce'un bunu yapması (Falcone'ye meydan okuması) için hiç bir motivasyonu yok. Hem de hiç.
O yaşa kadar Bruce'un umrunda olmamış Gotham'da olup bitenler (Ya da öyle bir izlenim ediniyoruz,
senaristlerin bu konuyu karanlıkta bırakmasından dolayı). Niye gidip Falcone'ye kafa tutuyor ki? (Falcone
de bir sürü geyik yapmadan kendini alamıyor.) Sonunda Bruce da motivasyonsuzluğunu anlar ve ...

15) Flashback: Bruce Falcone'nin yanından ayrıldıktan sonra üzerindeki pahalı giysileri yoksul
birininkilerle değiştirir ve (kendine motivasyon aramak üzere) yola çıkar.

YORUM: Senaristler "her hareketin bir nedeni vardır" şeklinde özetlenebilecek nedensellik ilkesinin birinci
bölümünü (ikinci bölümü de "her hareketin bir sonucu vardır") görmezden gelmeye devam ediyorlar. Ya
da hepsi izleyici tarafından doldurulmak üzere bir sürü boşluk bırakıyorlar. İkisi de kötü.

16) Günümüz: Ducard Bruce'u inisiye etmektedir. Bruce bu testi de geçerse Gotham'da çok güçlü bir

147
insan olacaktır. Ve Gotham'ın batırılarak yok edilmesine vesile olacaktır.

YORUM: Bu sahne, tüm ciddiyetine karşın bana GORA'nın Garavel'li bir sahnesini hatırlattı. Hani şu bir
gece masada oturmuş rakı içerken Garavel aniden hoplayıp zıplamaya başlıyordu ya. Orayı işte. Sorun şu
ki bu Batman ve bu da son derece ciddi bir sahne. Ama gülmemek elde değil. DVD'ye (ya da sinema
biletine) verdiğiniz para için üzülmemek de...

Bruce'un Allah'ın Tibet'inde adamın kellesini uçurmak yerine Amerikanvari bir biçimde "Bu adam
yargılanmalı" demesi ne kadar komik ise (yani Bruce bey, Tibet'tesin, gerçekten de Allah'ın dağındasın,
öldürülecek adam da katil, ne istiyorsun, jurili bir mahkeme mi, ve o mahkemenin vereceği elektrikli
sandalye şeklindeki daha barbarca bir karar mı?), koskoca Gölgeler Birliğinin reisinin de dövüşerek değil
kalas altında kalarak ölmesi de o kadar komik. Bu sekansın sonunda Bruce'un (daha sonra en büyük
düşmanı olacak) Ducard'ı kurtarması ise, Er Ryan'a bir gönderme herhalde - hatırlarsanız orada da onbaşı
Upham'ın öldürmediği Alman, daha sonra Amerikalıların başına bela oluyordu. Ama göndermese de
olurmuş yani. Çünkü daha sonra şehirdeki kötülüklerin başında olduğunu sandığımız adamın (Falcone'nin)
ardından Ducard çıkacak. Ve daire tamamlanacak. Ne dahiyane buluş, ne dahiyane buluş!

***

Eğer bu senaryo çekilmeden önce benim önüme gelseydi, önce yazarlarına şöyle güzeel bir kızılcık
sopasıyla sıkı bir dayak atardım, benimle kafa mı buluyorsunuz diye. Sonra da bütün prodüksiyonu 6 ay
erteler, senaryodaki hataları düzeltirdim. Ardından, alacağım senaryo doktorluğu parası ile Endonezya ya
da Afganistan'daki felaketzedelere yardım ederdim. O kadar çok para alırdım ki (i.e. o kadar çok hata
düzeltirdim ki), bu yardımdan artan paralar ile gelecek felaketlere hazırlık olarak bir fon kurar, halkı
eğitmeye başlardım.

Kötü bir film hakkında yazarak bir şeyler öğretebilmeyi umduğum için bu kadar şey yazıyorum - biraz
da kalitesiz (yani çok kafa patlatmadan harcayabileceğim) vaktim olduğundan. Yoksa mazoşizmim kötü
filmleri tekrar tekrar izlememe yol açacak kadar ileri düzeyde değil yani. Bir süre kötü bir film hakkında
yazmak istemiyorum. Bu şansımı BATMAN ile kullanmış oldum. Filmin IMDB'de aldığı 8'in üzerindeki
puan ise, orada oy verenlerin zaman zaman şaha kalkan zevzekliğinden başka bir şeyi kanıtlamıyor benim
için.

posted by gezgin @ 2:24 PM 2 comments

Cumartesi, Kasım 12, 2005

HİKAYE YAZMA YETENEĞİ ve Başka Şeyler

"Hikaye yazma yeteneği az rastlanan bir şeydir, ama sizde de bir miktar olması lazım, aksi takdirde
yazmayı istiyor olmazdınız."

"Usta yazarlığın belirtisi, bir karakterin hayatının sadece bir kaç ânını seçerek bize bütün bir yaşamı
vermesindedir."

"Bir hikaye tasarlamak, yazarın olgunluğu ve içgörüsü ("insight") ile, toplum, doğa, ve insanın yüreği
hakkındaki bilgisini sınar."

"Yazarın emeğinin yüzde yetmiş beşi ya da daha fazlası hikayeyi tasarlamak için harcanır."

(Robert M cKee; "STORY")

posted by gezgin @ 7:42 PM 2 comments

Perşembe, Kasım 10, 2005

BATMAN'LER BAŞLAMASIN!

Bir filmi sinemada izlemem için, beni evimden çıkaracak kadar kaliteli olması gerekiyor. Örneğin TRUVA
böyle bir filmdi. Evinizdeki plazma TV ne kadar büyük olursa olsun o filmi sinema ekranındaki kadar
güzel gösteremezdi. Bunu bildiğim için kalkıp sinemada izlemiştim.

Ama bazı filmler için kalkıp sinemaya gidemiyorum. Değmez gibi geliyor bana. James Bond filmleri
bunlardandır örneğin. Yanlış hatırlamıyorsam sinemada izlediğim en son Bond filmi MOONRAKER'dı - şu
Roger Moore'lu komik film. Ondan sonra hiçbir James Bond filmi için kalkıp sinemaya gitmedim.
Diğerlerini hep evde seyrettim. Genelde de aşırı derecede boş zamanlarımda. DVD'lerinin çıkmasını büyük

148
bir "sükunetle" bekledim. Hatta bazı filmlerin DVD'si umrumda bile olmadı.

"Batman" filmleri de benim için bu tür filmlerdendir. Kahramanın üstün bir insan olduğu ve eninde
sonunda kazanacağını bildiğiniz filmleri izlemek o kadar zevk vermiyor. Yönetmen Tim Burton bile
olsa, "konsept" o kadar dar ki, film gitme deneyiminin kilit unsuru olan "şimdi ne olacak?" sorusunu
soramıyorsunuz bile. Klişe üstüne klişe ile karşılaşıyorsunuz.

BATMAN BAŞLIYOR, genel olarak iyi eleştiriler almasına karşın bana pek hitap etmedi. Başrolünde
yenilmez bir kahraman olmasının yanı sıra, çok ama çok miktarda senaryosal hata içeriyordu. Bunları
buraya teker teker yazmak için filmi tekrar izlemem gerekir, ama buna dayanabileceğimi sanmıyorum. Bu
nedenle hatırladıklarımı yazmakla yetineceğim:

1) Senaryo yazarken "dış motivasyon" kadar "iç motivasyon" da önemlidir demiştik. Her ne kadar her
filmde iç motivasyon belli olmasa da, derinlikli karakter yaratmanın sırrı, bu iç motivasyonu bilmekten
geçiyor. Yani kahraman bu istediği şeyi "neden" istiyor. (Dikkat, iç motivasyon "ihtiyaç"tan farklıdır.
Kahraman iç motivasyonun farkında olabilir, ama ihtiyacının farkında değildir.)

Genel olarak kahramanın iç motivasyonu, onun çocukluğunda yaşadığı bir olaydan kaynaklandırılıyor.
Buna Syd Field "Varoluş Döngüsü" (Circle of Being) diyor, "The Screenwriter's Problem Solver"
kitabında. Örnek olarak da "Kuzuların Sessizliği"nde Clarice'in (J. Foster) çocukken yaşadığı bir
travmayı veriyor.

Robert McKee ise "Story" adlı kitabında, son zamanlarda senaristlerin bu "çocukluktaki travma"ya fazla
takıldıklarını söylüyor. Örneğin "Çocukken annem beni yeterince sevmedi, o yüzden manyak oldum" ya da
"Ben küçükken beni kediler kovalamış, o nedenle kediye benzer insanları öldürüyorum" gibi. Oysa hiçbir
insan bu kadar basit değildir. Bu, kahramanın davranışları için hiçbir gerekçe göstermemekten daha iyi
tabii ki, ama tek bir gerekçeyle herşeyi açıkladığını sanmak filme sanıldığı kadar derinlik katmıyor.

Batman bu hatayla işe başlıyor. Çocukken yarasalar tarafından ürkütülen Bruce Wayne, ileri yaşlara kadar
bu korkusunu atamıyor. Bruce'un hayatındaki ikinci önemli olay ise annesiyle babasının ölümüne neden
olduğunu zannetmesi ve bundan dolayı büyük bir suçluluk duyması. Ama bunlar Bruce 10-12
yaşlarındayken oluyor. Daha sonra Bruce'u Tibet civarında bir hapishanede görüyoruz. Suçluları anlamak
için suç işlemeye başlamış ve hapse düşmüştür. Vay canına! Karaktere, iç motivasyona, ve bunun
kahramanı götürdüğü yere bakar mısınız! Saçma tabii...

2) Filmin ikinci temel hatası, Bruce'un gizli bir uzak doğulu tarikat tarafından hapisten çıkarılıp dövüş
sanatları konusunda yetiştirilmesi. Bu adam dövme ve kılıç kullanma meraklıları Bruce'u aralarına
alıyorlar ve onu eğitiyorlar. Ama son bir testte Bruce yan çiziyor ve suçlu birini öldürmeyi reddediyor.
(Burası da komik. Onsa süre aralarında kalıp o insanlarla yaşa ama son sınavlarında kendini belli eden
temel yaklaşımlarından haberdar olma. Bruce'un diğer tarikat üyelerinden hiçbir farkı olmamasına karşın
hepsini devre dışı bırakması da dikkat çekici derecede mantık dışı.)

3) Filmin üçüncü hatası, "Anlatma, göster!" ilkesini çiğnemesi. Bir çok önemli olay ve karakter özelliği
düpedüz anlatılıyor. Biz de "bir aksiyon filminde bu olaylar niye dramatize edilmiyor" diye merak
ediyoruz.

4) Filmin dördüncü hatası "Batman" karakterinin çok geç ortaya çıkması. Bu konuya aşağıda bir yerlerde
de değinmiştim. ÖRÜMCEK ADAM 1 filminde Örümcek Adam ilk 30 dk içinde ortaya çıkıyordu. Gişede 2.80
yatan Hulk'ta ise 40 küsürüncü dakikada Yeşil Dev'i görüyorduk. GORA'da Arif'in "süper kahraman" olarak
belirmesi de filmin 2. yarısına kalıyor ve filmin gidişatına büyük darbe vuruyordu. Batman de film
başladıktan yaklaşık 1 saat sonra ortaya çıkıyor. Hem de hiç de etkileyici olmayan bir tarzda.

5) Filmin beşinci hatası düpedüz komik. Hikayenin kötü karakteri FALCONİ adlı bir adam. Batman ilk
ortaya çıkışında Falconi'yi bir uyuşturucu sevkiyatı sırasında yakalıyor. Burada çifte komedi var.
Falconi'nin sıradan bir uyuşturucu sevkiyatının bile hemen yanı başında bulunması. Yani, koskoca şehrin
koskoca kötü adamı ufacık bir sevkiyatı da adamlarına teslim edemiyor mu? İkinci komedi ise asıl kötü
adamın daha Batman'in ilk işinde yakayı ele vermesi. Ee, dramatik gerilimi yaratacak kutuplardan biri
ortadan bu kadar çabuk kalkar mı? Hatırlarsanız Örümcek Adam 1'de filmin sonuna kadar Yeşil Cin... Öff,
anladınız işte. (Daha sonra Falconi'nin arkasında birinin olduğunu öğreniyoruz. O zaman da filmin kötü
karakter kutbunda bir kayma oluyor. Kimden nefret edeceğiz biz şimdi?)

6) Bazı diyaloglar düpedüz komik. Bruce Wayne, gereksiz bir yere bir oteli satın aldıktan sonra çıkarken
eski sevgilisini görür. "Aslında ben göründüğüm kadar salak değilim" gibi bir şeyler der. Kız da aynı
mealde bir şeyler söyler: "Göründüğün kadar salak değilsin". E, ne bu? Kötü diyalog yarışması mı? (O
sahneyi tekrar izleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.)

149
İyi diyalog yazmanın kurallarından biri hiçbir karakterin aklından geçeni tam olarak söylememesidir. Bu
günlük hayatta da böyledir. Asıl duygu ve düşüncelerimizi hep dolaylı yollardan anlatırız. İmalı konuşuruz.
Karşımızdakinin bizi çözmesini (ya da çözememesini) isteriz. (Bu cümleyi yazarken aklıma geldi: Kadınlar
ile erkekler arasındaki iletişim sorununun kaynağında bir CODEC uyuşmazlığı olabilir mi acaba? ;) Biz de
sürekli olarak karşımızdakinin söylediklerinin derin anlamlarını yakalamak için balığa çıkarız. Bütün
günümüz temelde bu uğraşla geçer.

Diyalog yazımı hakkında şöyle bir söz vardır: "If you really mean what you mean, you are in big
trouble". Mealen, "Eğer gerçekten de söylemek istediklerini söylüyorsan, başın büyük belada
demektir". Başın büyük belada Batman, kötülerden dolayı değil, kötü diyaloglardan dolayı!

7) Dikkatimi çeken bir iki abukluk daha: Bruce Wayne'in babasının o kadar zengin olmasına karşın
Gotham'a banliyö treni ile gitmesi kadar komik bir şey var mı acaba? Ya da o kadar lüks bir operanın
çıkışının, kendisini öldüren serserinin bulunabileceği derecede izbe olması kadar? Ayrıca Bruce Wayne,
anne babasının ölümü ile 20 yaşları arasında ne yaptı ki? Hz. İsa'nın ömrünün bilinmeyen dönemi gibi bir
upuzun bir dönem var ortada.

***

Buraya kadar yazdıklarım, filmin ilk yarısı ile ilgiliydi. Filmin ikinci yarısı da ilkinin izinden gidiyor ve
mantık hatası üstüne mantık hatası yapıyor. Etrafı gereksiz diyaloğa ve yenilenmemiş klişeye
boğuyor. Ne duygu uyandırıyor (sıkıntıyı saymazsak tabii) ne de heyecan veriyor.

Filmin senaryosunu yazanlardan biri, aynı zamanda filmin yönetmeni: CHRISTOPHER NOLAN. Bu ismi
nereden biliyoruz? MEMENTO! Hani şu filmin sondan başa doğru anlatıldığı film. Ne ilginçti (!) değil mi?
Oysa bir hikayeyi sondan başa doğru anlatma yöntemi ilk olarak 1934 yılında Philip Kaufman ve Moss
Hart tarafından uygulanmış: "Merrily We Roll Along" adlı bir oyunda. Ben daha yakın bir zamanda bir
"Seinfeld" bölümünün sondan başa doğru anlatıldığını biliyorum, "Memento"dan kısa bir süre (7-8 yıl)
önce. Çok orijinal bir şey değildi yani. O filmin tek yaratıcı yanı bu anlatı tekniğini, hafızasını 10 dk.da bir
"reset"leyen birini anlatmakta kullanmasıydı. Ama o filmin de ikinci yarısını bir yaz gecesi zor ettiğimi
hatırlıyorum.

***

Bence SAM RAIMI, "Örümcek Adam"lar (şimdilik 1 ve 2) ile yeni bir endüstri standardı oluşturmuş
durumda. Çizgiromandan sinemaya yapılan uyarlamalarla ilgili en yüksek çıtayı şimdilik onun filmleri
oluşturuyor. (Ö.A. 2'yi aşağıda eleştirdiğimi biliyorsunuz. Ama "Batman"lerin, "Hulk"ların, "Daredevil"lerin
yanında, mükemmel bir film gibi durduğunu söylemeliyim.) Ve "BATMAN BAŞLIYOR", bu çıtanın çok
ama çok altında kalıyor.

Zaten, her biri tek başına bir filmi götürecek kudrette oyuncuları (Christian Bale, Morgan Freeman,
Michael Caine, Gary Oldman, Rutger Hauer, Liam Neeson, Ken Watanabe) tek bir filme toplamışsan, kesin
senaryo berbattır ve bunu gizlemek için bu kadar çok yıldızı bir araya getirmişsin demektir. Ama hiçbir
yıldız topluluğu, senaryo güneşi kadar aydınlık vermez. (Bu son benzetme için kendimi tebrik
ediyorum. Edebiyat ve sinema tarihine geçtim bu cümle ile vallahi).

posted by gezgin @ 4:40 PM 1 comments

"LONDRA SENİ ÖLDÜRMEZSE" BANA GEL!

Belirli çevreler (bununla kastım kendilerinin üstün sinema zevki olduğunu zanneden zevzekler) tarafından
beğenilip de yere göğe konulamayan filmleri bazen izleme hatasına düşüyorum. Ama bilerek. Bilerek
hata yapılır mı? Bazen yapılır. Kendini tekrar yoklamak için. Zaman içinde farkında olmadan saçmalama
çizgisine kayıp kaymadığımı görmek için. İşin içinde biraz gizli mazoşizm de olabilir.

"Benim Güzel Çamaşırhanem"'in yazarının ilk filmini seyrettim CNBC-E'de: LONDRA BENİ
ÖLDÜRÜYOR ("LONDON KILLS ME). Seyrettim denilemez, 50 dakika kadar "sabrettim". Bu sitenin
takipçileri (hele bir de bahsettiğim filmi izlemişlerse) ne diyeceğimi hemen anlamışlardır. Yine de bir
şeyler yazacağım, mazur görün.

"Kaybeden tiplerin" filmlerini izlemeyi sevmem, bir. Bu nedenle, çok iyi çekildiğini düşünmeme karşın
"Tabutta Rövaşata"ya ikinci kez bakmamışımdır. "Masumiyet", "Balans ve Manevra" ve benzeri
filmler de bu tarafımın gazabına uğramışlardır. Kaybedenlerle, çabalamaktan vazgeçenlerle, korkaklarla
(ana karakter olarak) ilgilenmiyorum - yan karakter olabilirler ama. Yani, dış dünyanın baskısı ne olursa
olsun, mücadele edenleri seviyorum. En sonunda kaybetseler bile, nasıl mücadele ettiklerini görmek
istiyorum. Mücadele etmeyenleri, hemen teslim olanları, bunun için de toplumu suçlayanları sevmem.

150
Onları anlatan - ve bir bakıma yücelten - ve toplumu "eleştiriyormuş gibi" yapıp prim kazanmaya
çalışanlarla hiç işim olmaz.

LONDRA BENİ ÖLDÜRÜYOR, böyle birini anlatıyor. Kendine CLINT diyen 20 yaşındaki bir gencin
hikayesi. Niye böyle birini seyredelim ki? Sokakta sayıları gittikçe artan tinerciler, evsizler, serseriler daha
gerçek ve daha etkileyici. Böyle birini seyretmem için çok derin bir "içgörü" ("insight") sunması gerek
filmin. Öyle bir içgörü yok. Karakterde ne bir derinlik var, ne de ilgimizi çekecek bir iç çatışma.

Filmin ikinci sakat tarafı senaryonun omurgası ile ilgili. Senaryo sağlam bir hikaye anlatmıyor. Yani filmi
taşıyacak bir itici güçten (Robert McKee'nin deyimiyle "Anlatı Motoru" ya da "Anlatının İtici Gücü" /
"Narrative Drive") yok. Kahramanın bir restoranda çalışmak için bir çift yeni ayakkabıya ihtiyacı vardır.
Film bize, "size kahramanımızın bu ayakkabıları elde etmek için yaşadıklarını anlatacığım" diyerek
başlıyor. (Filmde böyle bir söz geçmiyor, ama ilk 10 dk. içinde hikayenin ana meselesinin bu olduğunu
anlıyoruz).

Ama senaryo en başından itibaren bir kaç yerde "gümlüyor". Nasıl mı:

En başta, çocuğun bir restoranda çalışmak istemesi için yeterli motivi ("güdü"sü) yok. Hali hazırda
sürdürdüğü hayat (uyuşturucu satıcılığı) ona son derece uygun. O da bu hayattan gayet memnun. Ama
hikayede tek bir dayak sonucunda kararını değiştiriyor. Ama bu çok büyük bir dayak da değil. (O kadar
dayak sonunda ben saçımı farklı bir tarafa bile yatırmam. O kadar hafif bir kötek yani.) Kahramanın
hayatında bu kadar radikal bir karar alması için daha güçlü (ve birden fazla) nedene (dayağa?) ihtiyacı
var. Ama bu nedenler hikayede yok. Bu nedenle hikaye daha en baştan zayıf kuruluyor.

İkincisi, çocuğun restoranda çalışmaya başlaması için tek koşulun yeni ayakkabılar olması gerçekçi değil.
Yani bir uyuşturucu satıcısından istenen tek şeyin bu olması komik. Ama hadi, yazarın "dramatik
ihtiyaç" (dış motivasyon) yaratma arzusuna göz yumduk ve bunu yuttuk diyelim.

Lakin iş burada bitmiyor. Çocuk, bu "dramatik ihtiyacını" karşılamak için uğraşırken, bir de bakıyorsunuz,
aslında filmin daha yarısına gelmeden önce bu ihtiyacı bir kaç defa karşılayacak pozisyona ve paraya
ulaşmış. Yani bir kaç defa başarılı uyuşturucu satışı yapmış, işgal ettiği evin odasını Alman gençlere
kiralayıp parasını peşin almış, hatta arkadaşı "Kadın Yalayıcı"nın parasını bile çarpmış. Hala niye gidip o
ayakkabıları alıp bizi bir "kısa film" tadında bırakmıyor?

Olmuyor işte. Yazar, "narrative drive"ını kaybettiğinin farkında değil. Onun asıl derdi Clint ile Kadın
Yalayıcı arasındaki gerilimi ve Clint'in Sylvie'ye ("Kadın Yalayıcı"nın sevgilisi) olan aşkını anlatmak. E,
kardeşim o zaman hikayeyi bunun üzerine kursana! Niye en başta "Size doğru dürüst yaşamak için bir çift
ayakkabıya ihtiyacı olan bir gencin hikayesini anlatacağım" diyorsun da "Size, uyuşturucu satarak
yaşayan bir gencin, kendi patronuyla kapışmasını ve onun sevgilisi ele geçirmesinin hikayesini
anlatacağım" demiyorsun? Ve "narrative drive"ı bunu anlatmanı sağlayacak bir yerden seçmiyorsun?
Cevabı basit: hikaye omurgası hakkında bilgisizlik (dikkat edin, "yeteneksizlik" demiyorum) ya da daha da
kötüsü umursamazlık.

Sonuç olarak ne anlatmak istediğini bilmeyen bir hikaye ile karşı karşıyayız. Hikaye yer yer dökülüyor.
Mantığı zayıf. Kurgusu (kuruluşu) zayıf. Karakterler zayıf.

Avrupalılar aslında böyle şeyleri severler. Onlar "temel hikaye"i ("arch pilot", McKee'den bir terim)
aştıklarını zannederler. "Temel Hikaye"yi bozan şeylere de "sanat" yaftasını yapıştırmakta acele ederler.
Bunun sonucunda da aslında hiçbir değeri olmayan bir çok şey, değeri var zannedilerek yere göğe
konulamaz.

Bu filmin hikaye anlatımı konusundaki bu beceriksizliği de, bazı ustaların bilerek kullandıkları "anti-
structure" anlatı tarzına benziyor (bu terim de McKee'den). İşte bu yüzden yeterli senaryo bilgisine sahip
olmayan eleştirmenler, bu filmdeki saçmalık ve beceriksizliklerin bilinçli seçimlerle yaratıldıklarını
zannederek filmi çok beğeniyorlar. Bize de onlara kanmak ve sonra da küfretmek kalıyor.

***

CNBC-E bize "sinematek keyfini yaşayacaksınız" diyor. Nasıl yani? "Sünger Bob"u seyrederek mi? İnanın
onun hikayeleri kuruluş ve çatışma açısından BUNDAN daha iyi. Ciddiyim.

***

50 dakikasını seyrettiğim bir filmi eleştirmenin etik olmadığını düşünebilirsiniz. Ama ne yapayım?
Sıkıntıdan ölürsem kim bu yazıları yazacak? Bir yerde kaçıp kurtulmam gerekiyor değil mi?. Zaten TV'yi
farkında olmadan kapatmışım - hem de reklam arasında değil, bir sahnenin tam ortasında.

151
Yaşasın uzaktan kumanda özgürlüğü! Yaşasın Sünger Bob!

posted by gezgin @ 4:34 PM 0 comments

COUPLING: YENİDEN ve YENİDEN

"Coupling" dizisini CNBC-E'den hatırlayacaksınız. Bir kaç defa burada bu diziden ne kadar hoşlandığımı
yazmıştım. Özellikle ikinci sezonun sonunda iyice belirginleşen "hikaye anlatma teknikleri" diziyi
izlenmesi mutlaka gerekenler arasına sokuyordu.

Ama dizi 4. sezonun sonunda sona ermişti. 3. Sezonunda JEFF diziden ayrılmış, onun yerine konan tip o
kadar tutmamıştı. Bunun üzerine diziye son verilmişti.

Şimdi dizinin ilk 2 sezonu DVD'de! Hem de Türkiye'de...

TIGLON şirketi biraz gecikmeli de olsa dizinin DVD'lerini Türkiye'de yayınlamış durumda. Mutlaka, ama
mutlaka koleksiyonunuzda olması gereken parçalar bunlar. (Alt yazılar yüzde yüz başarılı olmasa da gayet
tatminkar bir nitelikte.)

Diziyi seyredenler hatırlayacaklar: dizinin genel konusu cinsellik. Hem de Türkiye'de ancak
COSMOPOLİTAN tarzı dergilerde karşımıza çıkan türünden. Ama COSMO'dan onlarca kat daha geniş bir
kitleye ulaşan CNBC-E bu diziyi yayınlamıştı. Şimdi, diziyi tekrar seyrettikten sonra, fark ediyorum ki,
beni çok güldürmesine karşın genel izleyiciye pek uygun değilmiş bu dizi. Hem cinselliği ele alış tarzından,
hem de esprilerinin ancak belirli bir yaş ve kültür yelpazesine hitap etmesinden dolayı.

Ama şurası kesin: Özellikle 2. sezonun sonuna doğru yazar Steve Moffat, yazarlık yeteneklerini sonuna
kadar kullanmayı başlamıştı. Esprilerin komikliklerinin yanı sıra hikayenin çetrefilli (ve aynı derecede
eğlenceli) yolları da izleyiciyi son derece memnun eden türdendi.

Moffat, tek bir hikayeyi farklı kişilerin bakış açısından anlatma, bunun için de zaman içerisinde ileri
ve geri atlama tekniklerini kullanıyordu. Ama bunu sadece teknik bir gösteri olarak değil, gerçekten de o
hikayeyi anlatmanın yegane yolu buymuş gibi bir his uyandırarak yapıyordu. İşte size içerik ile biçimin
mükemmel bir kombinasyonu!

Özellikle de 2. sezonun son bölümü olan "The end of the line" çok ama çok dikkatli bir biçimde
defalarca seyredilmesi gereken bir bölüm. Komikliğin laf ebeliğinden değil de dramatik durumlardan nasıl
kaynaklandırılması gerektiğinin çok güzel bir örneği.

Yanlış hatırlamıyorsam Moffat bu yöntemi 3. sezonda daha da mükemmelleştirmişti. Normalde bir


senarist için intihar sayılabilecek bir şey yaparak bütün bir bölümü tek bir telefon konuşmasına ayırmıştı.
Tabii ki bütün kahramanları aynı konuşmaya dahil ederek.

Umarım 3. sezon da en kısa sürede piyasaya sürülür. (Dizinin 18 yaş altına uygun olmadığı kanaatinde
olduğumu da belirteyim).

posted by gezgin @ 4:33 PM 0 comments

Pazar, Ekim 30, 2005

İSTEK ve İHTİYAÇ

Daha önceki yazılarda, bir film kahramanının en önemli özelliğinin bir şeyi istemesi olduğunu
belirtmiştim. Bu isteğin, hikayeyi ileri götüren motor olduğunu da söylemiştim. "Bu istek olmadan
hikaye ileri gitmez" diye de eklemiştim.

Ama karakterle ilgili koşullar "istek" ile sınırlı değildir. Bir başka kavram daha var ki, karakterimize
derinliği o katıyor. Bu kavram da "İHTİYAÇ"tır.

İhtiyaç, zaman zaman kahramanımızın bile farkında olmadığı bir şeydir. Örneğin kahramanımızın
"kendine güvenmeyi" öğrenmesi gerekmektedir. Ruhsal olarak biraz daha olgunlaşmasının önündeki
engel budur: kendine güvenmemektedir.

Ya da "insanın ancak derin ilişkiler ile mutlu olabileceğini" öğrenmesi gerekmektedir. Bu, sürekli
olarak yüzeysel ilişkiler kuran ya da bir ilişki gerçekten de derinleşmeye başladığında ortadan kaybolan
bir kahraman için geçerli olabilir.

152
Peki "ihtiyaç"ın "istek"ten farkı nedir?

İstek, kahramanın hikaye boyunca elde etmeye çalıştığı, kendisinin açık seçik bir biçimde bilincinde
olduğu şeydir. "Yalancı Yalancı" filminde Fletcher (Jim Carrey), bir davayı kazanmayı istemektedir.
Ayrıca oğlunu ve eski karısını yeniden kazanmayı da istemektedir. Jim Carrey'nin film boyunca peşinden
koştuğu iki istek bunlardır.

Ama Jim Carrey'nin ihtiyacı "dürüst olmayı" öğrenmektir. Hayatta gerçek mutluluğu bulmak için
dürüstlüğün önemini kavramak zorundadır. Hem mesleğinde hem de kişisel ilişkilerinde dürüstlüğün
değerini öğrenme ihtiyacı içindedir. Film boyunca başına gelen bütün olaylar ona bu ihtiyacını göstermeye
çalışır.

Filmlere derinlik katan şey, kahramanların bu içsel ihtiyaçlarını yavaş yavaş fark etmeleri ama başlangıçta
(hatta filmin önemli bir bölümü boyunca) buna direnmeleridir.

Yine "Yalancı Yalancı"dan örnek vereyim: Eğer Jim Carrey neye "ihtiyacı" olduğunu filmin en başında
fark etse ve "Evet ya, ben dürüst bir insan olayım bundan sonra" dese, ortada ne bir hikaye olurdu, ne de
o büyük kahkaha tufanı.

Burada, temel insan psikolojisi bilgisi devreye giriyor:

İnsanlar, yapı itibariyle MUHAFAZAKAR'dırlar. Değişimi sevmezler, zorunda kalmadıkça da


değişmezler. Bunun biyolojik nedenleri vardır. İnsan vücudu milyonlarca yılda geliştirdiği mekanizmaları
hemen bir çırpıda değiştirmek istemez. "Homeostasis" denilen iç dengeyi korumak için hep belirli
rutinleri takip etmek ister.

Ama insanı insan yapan bir diğer özellik de muazzam gelişme kapasitesidir. İnsan, bedeninin
tutuculuğuna zihinsel olarak karşı koyabilir. Bedeni bir şey isterken ruhsal olarak başka bir şeyi isteyebilir.
O zaman bir çatışma ortaya çıkar. Ve bu çatışmadan da daha gelişmiş bir insan zuhur eder. Fakat ne
olursa olsun değişim, o insanın "kapasitesi" kadar olur. İnsanlar değişim kapasitelerini aşan taleplerle
karşılaştıklarında ezilirler, depresyona girerler, vb.

Demek istediğim, insan bedeninde ve ruhunda değişim kabiliyeti kadar (ve hatta daha güçlü olmak üzere)
muhafazakarlık da vardır. Ve iyi senaryolar, insan ruhunun değişime direnen bu tarafı üzerine kurulur.

posted by gezgin @ 9:33 AM 1 comments

Pazartesi, Ekim 24, 2005

TRT 2'NİN KAHREDEN SPİKERLERİ ve BAŞKA ŞEYLER!

En başta şunu söyleyeyim: Şu maruz kaldığımız televizyon programı çöplüğünde, en istikrarlı, en kaliteli,
en faydalı ürünleri hep TRT 2'de görüyorum. Bu açıdan şu anda TV dünyasının kalite açısından bir
numarası bence bu kanal. İlginç belgeselleri olsun, konserleri olsun, tartışma programları olsun, en iyiler
en sık TRT2'de.

Bunu söyledikten sonra gelelim eleştirime:

TRT2 zaman zaman, güncel konuları ele almaları için kendi alanında uzman olan insanları davet
ediyor. Başka kanallara çıkmayacak insanlar, prestijinden dolayı bu kanalda çıkmayı kabul ediyorlar. İyi
de ediyorlar, çünkü başka yerlerde söyleyemeyecekleri şeyleri burada rahat rahat söyleyebiliyorlar.

Lakin bu programlarda, rahatsız edici bir unsur mutlaka oluyor: TRT'nin spikerleri!

Ellerine tutuşturulmuş bilgi kartlarından daha fazla bilgi sahibi olmayan bu insanlar, kendi alanlarında
uzman olan insanları yönlendirmeye çalışıyorlar! Benim de mideme ağrılar saplanıyor. Bir çok defa
yüksek sesle televizyondaki spikere "Kardeşim, sen çıksana aradan! Bırak adam lafını bitirsin"
dediğimi hatırlıyorum.

Bunun en son örneğine "Büyüteç" (Ekim 2005) programında rastladım. Programa İlber Ortaylı ile
Ahmet İnam katılmışlardı. Her ikisi de kendi alanlarının en iyi 3 hocasından biri sayılabilecek tipler. Konu
"Avrupalılık" idi. Tahminim, programı hazırlayan insanlar, bu hocaların "Avrupalı Olmak" hakkında
övücü sözler söylemesini bekliyorlarmış. Ama hem İlber Hoca, hem Ahmet Hoca, tam birer "Türk"! Yani
kendi kültürlerini, kendi medeniyetlerini son derece iyi tanıyan, ne kadar yüksek olduğunu bilen,
"Avrupalılık"ın aslında bir kurmaca olduğunun farkıda insanlar. Her ikisi de olaya bu yönden yaklaşınca

153
(yani aslında "yüksek" bir Avrupalı kimliği olmadığını, bunun sadece son bir iki yüzyılın kurmaca bir
düşüncesi olduğunu, bu adamlar barbar kabileler halinde yaşarken bizim yeryüzünün en ileri medeniyeti
olduğumuzu anlatınca), spiker arkadaş ne diyeceğini bilemedi. Çünkü elindeki kartlarda, Avrupalılığa
methiyeler düzen bilgiler ve bu açıdan hazırlanmış sorular vardı. Sonuç olarak kısmen aydınlatan,
bayağı da karın ağrıtan (spikerin müdahalelerinden dolayı) bir program oldu.

Benzer bir durum, "ev sahipliği"ni Alev Alatlı'nın yaptığı ve geçen bahar yayınlanan "1914'te Ne Oldu?"
(sanırım adı buydu) programında da yaşandı. Yine TRT'nin elemanlarından biri, kendi alanlarında uzman
insanlara "moderatörlük" yapmaya çalıştı. Her ne kadar bu zat bu alanda ("Ermeni Meselesi") bilgi
sahibi olsa da, yaptığı müdahaleler ile konuşmacıların düşünce akışlarını bozmuş, dikkatlerini dağıtmış,
çok önemli bilgilerin söylenmesini istemeyerek olsa da engellemişti. Sonuç olarak insanı tam olarak
tatmin ve ikna etmeyen, biraz bilgilendiren, ama doyurmayan bir program olmuştu.

Bence TRT2 doğru insanları bir araya getirsin, sonra kendi hallerine bıraksın. Bu kadar "dolu" insanların
bir konuda konuşmak için "moderatör"e ihtiyacı yok. TRT sadece çay-kahve servisi yapsın ve sonra da
bu programı yayınlasın yeter. Ama TRT'dekilerin amaçları, programa çıkardıkları bu kaliteli insanları
manipule ederek TRT'nin (ve o anki hükümetin) görüşlerini tasdik ettirmek ise, yanılıyorlar. Bu kadar
kaliteli insanları yönlendiremezsiniz. Yönlendirilecek insanlar da bu kadar kaliteli olmaz.

***

Söz "kaliteli insanlar"a gelmişken, uzun süredir aklımda olan bir konuya da değinmeden
geçemeyeceğim. Bunun "senaryo yazımı" ile alakalı olmadığını biliyorum, ama "söyleyecek sözü
olmak" ile alakası var.

Bu ülkede kendine "aydın" diyen bir sürü tip var. "Kanaat önderi" olarak ortalıkta bir sürü insan
salınıyor. Bu insanların değeri ne yazık ki "ekran saati" ile belirleniyor. Yani bir insan ne kadar çok
ekranda görünüyorsa, o kadar bilgili ve etkili zannediliyor. Oysa bu insanların ne kadar çok ekranda (ve
genel olarak medyada) yer alacağını belirleyen şey, bilgileri, analiz ve sentez yetenekleri değil, o sırada
medyayı etkilemekte olan hükümete yakınlıkları veya cazgırlıkları ile reyting getirme yetenekleri.
Gerçekten "kaliteli" olan insanlar medyaya pek çıkmıyorlar. Çünkü hakikat 1) genelde iktidarın işine
gelmez 2) reyting getirmez.

Bunun sonucu olarak da gerçekten kaliteli insanların kim olduğu hakkında kafası son derece karışık bir
nesil yetişiyor. Olmadık insanlara yüksek payeler biçiliyor. Gençler bu tiplerin düşüncelerini
benimseyerek ahkam kesmeye başlıyorlar. (Cahil bir insanın ukalalığının ne kadar sinir bozucu olduğunu
bilmem hatırlatmama gerek var mı?)

Durum sanıldığı kadar bulanık değil. "Herkesin doğrusu kendine" hiç değil. Doğrular açık ve net.
Mesele bunların işinize gelip gelmemesinde. Yani yerleşik inançlarınıza aykırı olup olmamasında. Size
kendinizi sorgulatıp sorgulatmamasında.

Burada hiç çekinmeden, dedikleri ile, yazdıkları ile, ürettikler ile bu ülkenin gerçek "aydın"ı olma
sıfatını hak etmiş bazı insanların adını vereceğim. Bu insanların eserlerini okumadan kendinize gerçek bir
Türk genci demeyin. (Buradaki "Türk" sözcüğünü bir ırkı tanımlamak için kullanmadığımı
anlayamıyorsanız, yazının devamını okumanıza gerek yok).

1) Ahmet Hamdi Tanpınar - ("Huzur"un yazarı. Türk dilinin belki de yaşamış en büyük ustası. Ve
doğululuk-batılılık konusunda çok kafa patlatmış ve çok güzel teşhislerde bulunmuş biri. Medar-ı
iftiharımız desem yeridir. Yabancı dile çevrilmediği - çevrilemediği için yabancılar kaderlerine küssünler).

2) Kemal Tahir - (Halkını doğru anlamış adam. Ona dışarıdan değil içeriden bakmış ve sevmiş biri. "Türk
aydınının tarihi, ihanetin tarihidir" sözü ile kalbimi kazanmış, dehşet saptamaları olan biri. "Devlet
Ana" ve "Yorgun Savaşçı"nın yazarı).

3) Cemil Meriç - ("An intellectual" değil "THE intellectual". Acaba hakkında bilgi sahibi olmadığı bir
alan var mı diye insan merak ediyor. Batı'yı Batılılardan iyi tanıyan, onlara takkesini tek eliyle ters
giydirebilen şahıs. Okumaktan gözleri kör olmuş biri, daha ne diyeyim!)

4) Alev Alatlı - (Cemil Meriç'in yaşayan çömezi desem değerini azaltmış olurum. Meriç'in gitmediği
yerlere gitmiş, dalmadığı mecralara dalmış biri. Vatanını, milletini, her rengiyle deli gibi seven ve onun
için çabalayan bir kadın. Bir çok tartışma programında, fazla zeki ve bilgili olduğu, referansları bilinmediği
için derdini anlatamamış bir insan).

Bunlar dışında, bir de çoğu eseriyle insanın beynini aydınlatan, gönlünü ferahlatan tipler var:

154
5) Attila İlhan - (Daha geçenlerde kaybettik. Şiirleri değil de düşünce eserleri çok önemlidir benim için.
Hepsini hatmetmek yerinde bir davranış olur)

6) İlber Ortaylı - (Kendi ülkesini, kültürünü seven, "biz"den biri. Tarihi sevdiren adam. Sağcıların
hamaset yüklü ve nesnellikten uzak övgülerinden farklı olarak bilimsel bir yaklaşım ile bize
büyüklüğümüzü hatırlatan kişi. Yine tarihçi olmasına karşın kendi kültürünü sevmeyen bir adam olan
Taner Timur ile karşılaştırılarak okunursa, farkı daha da anlaşılır.)

7) Emre Kongar - (Sosyoloji hocası olmasına karşın bilgi birikimi bu alanın sınırlarını aşmış, tatlı dilli biri.
Hatta biraz fazla tatlı. İnsan biraz daha sivri ve iddiacı olmasını bekliyor, söylediklerini duyulması ve
hatırlanması için.)

Gazetecilerden bazı örnekler vermezsem olmaz.

1) Engin Ardıç - (Ne yazık ki "solcu düşmanı" olarak etiketlenmiş ve değeri bu etiketten dolayı
yeterince anlaşılamamış biri. Kendisi "solcu" değil "aptallık" düşmanıdır ve hangi cephede görürse
görsün buna karşı çıkar. Ama Türk medyasında - ve sinemasında - alttan alta işleyen bir solculuk damarı
olduğu için, bu tarafı ön plana çıkarılmıştır. Hem saptamaları, hem lezzetli dili, hem de sınır tanımaz hayal
gücü ile insanı gerçekten de zenginleştiren biri. Şimdi Akşam'da yazıyor, ama eski kitapları tek
kelimeyle mükemmeldir. Onda modern bir Ahmet Hamdi Tanpınar tadı bulmak mümkündür.)

2) Mustafa Mutlu - (Vatan'da yazıyor. Ve şu anda basının en temiz, en dürüst, en yürekli kalemlerinden
biri. sabah Gazetesi 1980'lerde ilk çıktığında hükümeti kıyasıya eleştiriyordu, ama sonraki iktidarlardan
yeterince "destek" görünce yumuşadılar. Şimdi aynı kadro yine aynı taktikle okuyucunun kalbini
kazanıyor - Mustafa Mutlu da buna vesile olanlardan biri. Ama bir süre sonra "bitleri kanlanırsa" onun gibi
adamlar Vatan'dan ayrılacaktır, tahminim).

3) Emin Çölaşan - (Sözünü sakınmayan adam. Sivri dili ile içimizin şişini alan kişi. Zaman zaman abartılı
ve saplantılı davransa da, genel olarak değerlendirildiğinde kazandığı tüm parayı, ünü ve ilgiyi sonuna
kadar hak eden biri.)

4) Bekir Coşkun - (Nevrotik Demokrat! Emin Çölaşan'ın daha duyarlı ve daha komik versiyonu. Çok ciddi
konulara çok doğru bir şekilde yaklaşan ve bunu bazen insana kahkaha attıran bir mizahla da yapabilen
kişi. Doğaseverlik düzeyi her ne kadar ülkenin geneli için bir lüks olsa da, bu kadar kusur kadı kızında da
olur.)

5) Umur Talu (O da Milliyet'ten Star'a, oradan da Akşam'a geçti. Dürüst bir adam. Duyarlı bir adam.
Bilgili bir adam. Akıllı bir adam. Hatta bazen fazla akıllı bir adam. Dolaylı anlatımı ile bazen kafa
karıştırıyor.)

6) Özdemir İnce - (Aslında gazeteci değil, şair. Ama Hürriyet'te de yazıyor. Düşünsel içerikli yazıları ile
bize Batı'nın, özellikle de Fransa'nın iç yüzünü anlatan, kendi halkının ve kültürünün değerini bilen, onları
seven şahıs.)

Bu gazeteciler ile ilgili şöyle bir durum var: bu insanlar yazı yazarak hayatlarını kazanıyorlar. Yazdıkları bir
yerde yayınlanmazsa aç kalıyorlar. Bu nedenle bir yere angajeler (bağlılar). Angaje oldukları sermaye
grubunu da çok fazla eleştirmiyorlar - bunun belki tek istisnası Emin Çölaşan'dır. Bu nedenle yazılarını
okurken aklınızın kenarında bu bilgiyi (angajmanlarını) hep bulundurun. Ama yine de bu insanlar,
sabahtan akşama kadar birilerine açıktan ya da örtük bir biçimde yağ çeken tiplerden bin kat daha iyiler.

***

Bir de "no-no" listesi versem, çok mu abartmış olurum? Yani kendini bulunmaz hint kumaşı zanneden,
ağzından çıkan her lafın hikmet olduğunu düşünen, aslında yaşamın gerçeğine sandıkları kadar nüfuz
edemeyen, açık ya da gizli bir biçimde cahil / kandırılmış insanlar bunlar.

Listeyi kısa ve temsili düzeyde tutmaya çalışacağım:

• Murat Belge (İngiliz Edebiyatı profesörü olmasına karşın, branşı hariç her konunun - Sosyalizm,
Ermeni Meselesi, Boğaz - uzmanı!)
• Fehmi Koru (Engin Ardıç'ın bir zamanlar onun hakkında yazdıklarını bulun lütfen).
• Taha Akyol (Bu şahısla ilgili olarak da Emre Kongar'ın yorumlarına ulaşın)
• Nazlı Ilıcak (Emin Çölaşan'a başvurmanız kafi.)
• Yalçın Küçük (Hulki Cevizoğlu'nun programına çıkarak niteliğini açıkça sergilemiş, Sabetaycılık
saplantısı olan zat. Alev Alatlı, onun hakkında bir kitap yazmıştır: AYDIN DESPOTİZMİ!)
• Fatih Altaylı (2 Milyon Dolarlık Adam!)

155
• Ertuğrul Özkök ("War Monger")
• Mehmet Yılmaz ("Love Monger")
• Ahmet ve Mehmet Altan'lar (Biri aldatmaya diğeri liberalizme takmış iki kardeş. Liberalizm
Aldatmacası ya da Aldatma Liberalizmi gibi başlıklar çağrıştırıyorlar. Kendi toplumlarına
kaliteli bir biçimde yabancılaşmış, sütü bozuk bir ahlak ve ekonominin sözcülüğünü yapan
kişiler.)
• İlhan Selçuk (İnançları ve ideolojisi hakında samimi ama son tahlilde Cumhuriyet'i 50 bin
okura mahkum eden adam. 90'ların başında Cumhuriyet'te yaşananları öğrenince kendisini daha
iyi "tanıyorsunuz". Dünyayı sosyalizm filtresinden gören kişi.)
• Ayşe Arman ve benzeri söyleyecek sözü olmayan kadın "yazamaz"lar. (Burada cinsiyetçilik
yapmıyorum ama bu grup gerçekten midemi bulandırıyor).
• Orhan Pamuk (Nobel için milletini satan, bunu da cahilane bir biçimde yapan, sonra "Ben de
sizdenim" diye ağlayan, bize - Kemal Tahir ve Tanpınar'dan farklı olarak - dışarıdan baktığı için
dışarısı tarafından daha çok sevilen bir zat. Ülke içinde başka, ülke dışında başka konuşmasıyla
ilginç bir "karakter" özelliği sergileyen kişi)

... sanırım ne demek istediğimi anladınız. Ya da ileride anlayacaksınız...

Bu insanların hayata bakışları ya

1) bir ideoloji veya inanç tarafından, ya


2) bir ekonomik sistem tarafından, ya da
3) kendi özel hayatını ifşa ederek ilgi çekme saplantısından dolayı

bulanmış durumda.

Bilgi edinmek için değil de "fikir" edinmek için okunabilirler, ama okuduğunuzun bilgi değil kişisel fikir
olduğunu unutmamak kaydıyla!

***

Montaigne "Denemeler"inde mealen şöyle bir şey der:

"Kitap seçmek, manavdan sebze seçmeye benzemez. Kötü kitabın olumsuz etkisi kalıcıdır."

Beyne yanlış fikirler bir kere dolunca onlardan kurtulmak bayağı zor oluyor.

İşte bu yüzden dikkati elden bırakmayın, derim.

posted by gezgin @ 4:54 PM 10 comments

40 YILLIK BEKAR : ACELE ETMESE OLURMUŞ!

DİKKAT: Bu yazı "40 Yıllık Bekar" filmi hakkında bazı "keyif kaçırıcı" bilgiler içermektedir. Eğer filmi
seyretmediyseniz ve seyretmeyi planlıyorsanız, yazıyı daha sonra okumanız tavsiye olunur.

"İş arkadaşları 40 yaşındaki Andy'nin hayatı boyunca hiç cinsel ilişkide bulunmadığını öğrenirler ve ona
bunu tattırmaya karar verirler."

Filmin özeti bu. 40 yaşında olmasına karşın cinsel tecrübesi olmayan biri... İşte buna sinema sektöründe
"parlak fikir" ("high concept") diyorlar. Yani fikrin kendisi bile, onu duyan insanları sinemaya çekecek
nitelikte. "Bilimadamları dinozorları yeniden yaratırlar" ("Jurassic Park") ya da "Uzaylılar dünyayı
işgal eder" ("Dünyalar Savaşı" veya "Kurtuluş Günü") gibi.

Bazı filmler vardır: o kadar temel senaryo hataları yapar ki filmde neyin kötü olduğunu şıp diye anlayıp
hüküm verebilirsiniz. Bazı filmler de doğru olan herşeyi yapar ve sizi anında kendini bağlar.

40 yıllık bekar bu ikisinin arasında bir yerde duruyor.

Yani bazı şeyleri doğru yaparken bazı şeyleri de yanlış yapıyor. Siz de doğru şeyler hatrına filmi
seyrederken yanlış şeyleri görüp "Öff, bu kadar bariz hata olur mu!" diyorsunuz. Filmden, nispeten
eğlenmiş olarak çıkıyorsunuz. Ama hiçkimse bir komediye nispeten eğlenmek için gitmez ki! Deli gibi
gülmek için gider. "Yalancı Yalancı"da olduğu gibi (Bu filmin başrol oyuncusu olan Steve Carrell, o
filmde de oynuyordu, hatırlarsanız)...

"Yalancı Yalancı"nın başarısının altında yatan temel etken, Jim Carrey'in rolüne cuk oturan oyunculuk

156
tarzı değildi. Temel etken, senaristlerin, yakaladıkları fikri sonuna kadar götürmeleriydi. Yani film,
görülmekte olan bir dava (ve o davada görevli bir avukat) etrafında bir mikrokozmos yaratıyor ve bu
mikrokozmos içinde, yalan söylemesi gereken birinin yalan söyleyememesinin yarattığı en acayip, en uç,
ve bunun sonucu olarak da en komik sonuçları bize sunuyordu.

"40 Yıllık Bekar" ise böyle bir şey yapmıyor. Bize "episodik" (yani birbiri ile sıkı bir neden sonuç ilişkisi
içinde olmayan) komik sahneler sunuyor. Ama bu komik sahneler filmin dramatik yapısından, karakterler
arasındaki çatışmalardan kaynaklanmıyor. Kendi çapında komik olması zaten garanti olan bazı hallere
tanık oluyoruz ve gülüyoruz.

İyi filmlerde görülen karakter değişimi ("character arc") bu filmde de var. Ama burada bütün değişimi
baş karakter değil de yan karakterler geçiriyor. Çünkü aslında değişmesi gereken ve yaşadıkları olaylar ile
olgunlaşması gereken onlar. Baş karakter Andy'nin değişime ihtiyacı yok. O zaten iyi bir insan. Yani Andy
filmin başında ne ise sonunda da o. Bu da filmin derinleşmesine engel oluyor.

Hikayenin en temel hatalarından biri, filmi ileri götüren "istek"in baş karakterden gelmemesi. Yani Andy
bir şey istemiyor. Arkadaşları onu itiyor. Eğer arkdaşları Andy'yi itmese, kahramanımız rahatlıkla "60
Yıllık Bekar" adlı bir filmin de konusu olabilirmiş. Bu "istek eksikliği" (kalsiyum eksikliği gibi bir şey)
hikayenin neden bir türlü rayına oturup hızla gitmediğini açıklayan en önemli neden bence.

Filmde ucu açık bırakılmış bir alt-hikaye var: mağaza müdürü kadın ile Andy'nin ilişkisi. Senaryoda bir
temel atılıyor ama sonucu görmüyoruz. Yani müdür ile Andy arasında bir şey olmuyor. İnsan "acaba
senaristler bir ara uyuya mı kaldılar?" diye düşünüyor.

Filmin finali de filmin bütününden olabildiğince kopuk. Yazarlar ve yönetmen finale doğru artık dramatik
bütünlük kaygısını tamamen bir kenara koymuşlar gibi. Bu da filmin tamamı hakkındaki yargımızı
olumsuz yönde etkiliyor.

Sonuç olarak, bu film kıtlığında biraz hoşça, çoğu mayhoşça vakit geçirmek için seyredilebilecek bir
film. (Çocuklarınızla gitmeniz pek tavsiye olunmaz)

posted by gezgin @ 4:49 PM 1 comments

Cuma, Ekim 14, 2005

FELAKET ANINDA VOLİYİ VURMAK: GÖREVİMİZ "ROCHE"

Kuş gribi salgını kapımızda. Uzmanlar, bir salgın olması halinde 150 ila 300 milyon insanın bu
hastalıktan ölebileceğini söylüyorlar.

Gribe karşı etkili olduğu söylenen iki ilaçtan birini (Tamiflu) de ROCHE firması üretiyor. Ama ilaca talep
o kadar artmış ki, şirketin tam kapasite çalışmasına karşın bu talebi karşılaması mümkün değil. Ve
ROCHE, milyonlarca insanın ölmesi pahasına, ilacın patentini (yani başka şirketlerin de aynı ilacı
üretmesine izin) vermeyeceğini açıklıyor!

Benim aklıma da derhal bir film düşüyor: GÖREVİMİZ TEHLİKE 2 (MISSION IMPOSSIBLE 2)

Hatırlarsanız bu filmde, bir şirketin (BIOCYTE), suni olarak ürettiği bir virüsü dünyaya salma ve
sonra, sadece kendilerinde bulunan ilacını satarak milyonlarca dolarlık bir kazanç elde etme planı
anlatılıyordu. Kahramanımız Ethan Hunt (Tom Cruise) bu kötü planı bozuyor ve virüsü tamamen yok
ederek insanlığı kurtarıyordu.

Kuş gribini tamamen yok edecek bir Ethan Hunt'ımız yok, ne yazık ki. Ama insanların ölümünden ya da
ölüm korkusundan muazzam paralar kazanmayı planlayan ve bunun için çabalayan ahlaksız ilaç
şirketlerimiz var. (Neyse ki Birleşmiş Milletler, "Bir felaket anında patent matent takmayız"
gibisinden bir beyanatta bulunmuş.)

Hayatın sanatı taklit ettiği ilginç anlardan birine tanık oluyoruz.

Hayatta kalırsanız "tadını" çıkarın!

posted by gezgin @ 12:45 PM 2 comments

157
Pazar, Ekim 09, 2005

SENARYO YAZARININ VAKTİ NASIL GEÇER?

"Senaryo Yazarak" diye cevap verdiyseniz, dinnng!

Yanlış cevap.

Senaryo yazarının vaktinin çoğu PLANLAYARAK geçer.

Neyi planlayarak?

Öyküyü planlayarak. Sahneleri planlayarak. Karakterleri planlayarak.

Bir çoğunuzun, aklına gelen muğlak bir hikaye ve bir iki baş karakterle bilgisayar karşısına oturup
"DIŞ / GÜN" yazarak senaryoya başlamak için yanıp tutuştuğunuzu biliyorum.

Yapmayın!

Çok büyük bir hata olur. En fazla 50-60 sayfa gidebilirsiniz (film senaryosundan bahsediyorum).
Nefesiniz kesilir. Hikayenizin ilerlemediğini görürsünüz. Ortaya yeni ve acayip karakterler çıkmaya
başlar. Daha önceden önemsiz görünen kişiler aşırı önem kazanırken baş karakter gibi duranlar ikinci
plana itilebilir ya da tamamen ortadan kaybolabilir.

"Bir yazarın emeğinin yüzde 75'i ya da daha fazlası öykünün tasarlanmasıyle geçer" diyor,
Robert McKee.

Yüzde 100 doğru bir söz.

Syd Field amca da şu dört şeyi bilmeden bilgisayarın karşısına oturmayın diyor: Filmin nasıl biteceği,
ikinci dönüm noktası, birinci dönüm noktası ve filmin nasıl başladığı. Bunları bilmek de çok
miktarda planlama gerektirir, tahmin edeceğiniz üzere.

Peki bu planlama olayı nedir? Nasıl yapılır?

Planlama olayı başlangıçta biraz dağınıktır. Genelde küçük kağıtlara notlar almak şeklinde gelişir.

Peki bu notlarda ne vardır? Aklınıza gelen görüntüler ve hikaye anları! Yani bu senaryoyu yazma fikri
aklınıza düştüğü andan itibaren açık ya da örtük bir biçimde bu konuda çalışan bilinçaltınızın size "bunu
da filmine koy" diye yolladığı mesajlar. (Bilinçaltı'nın, yaratıcılığın asıl kaynağı olduğunu biliyorsunuz,
değil mi?)

Bu notları alın, bir dosya ya da klasöre yerleştirin.

Bunlar sadece çeşitli görüntüler ya da ilginç sahnelerle ilgili olmayabilir. Senaryonuzun kahramanları ile
de ilgili olabilir. Kahramanınızın bir özelliğinin hikayenin ilerleyen bölümleri için son derece önemli
olduğuna karar verebilirsiniz. O zaman bu karakter özelliğini hemen not edin ve o karakterle ilgili
dosyanıza atın.

(Pratik bir not: Ben bu aşamada bilgisayarda / dijital ortamda çalışmayı değil de daha geleneksel
kağıt ortamında çalışmayı tercih ediyorum. Notları kağıtlara yazıyorum. Sonra zaman zaman bunları
temize çekiyorum, birleştiriyorum. Henüz diğer notlarla birleşecek kadar olgunlaşmamış notlar, panoda
bana bakmaya devam ediyorlar - ta ki bilinçaltım o konuyla ilgili bilgiyi iyice pişirip bilincime atana dek)

Yaratıcılığın bu aşaması çok belirsizdir, muğlaktır. Bu muğlaklıkla birlikte yaşamayı öğrenin!

Acele edip aklınıza gelen ilk fikirleri hemen 3 Perdeli Yapı'ya oturtup klişe filmler üretmeyin.
Kendinize hakim olun.

Yaratıcılığın en ilginç yanı bu belirsizliktir. Yaratıcı fikirler, siz kendinizi kastığınız zaman gelmez.
Aksine, zihninize "uçma" "saçmalama" "abuklama" izni verdiğiniz zaman gelirler.

Siz bir sanatçısınız. Egzantrik olma özgürlüğünüzü kullanın. Nesnelere ve olaylara sıradışı bir biçimde
bakma özgürlüğünüzü kullanın. Saçmalama özgürlüğünü kullanın. Unutmayın, bir çok durumda
"saçma" denilen şey, aslından karşınızdakinin anlama kapasitesini aşan şeydir. Saçmalamaktan
korkmayın.

158
Bol bol fikir üretin. Ama bir yandan da aklınızın bir kenarında yazmak istediğiniz hikaye olsun. Bu hikaye
ile alakasız fikirler aklınıza gelirse onları atmayın, "Alakasız Fikirler" diye bir dosya oluşturun ve
onun içine koyun.

***

Bir yandan da hikayenizdeki karakterleri yaratmaya başlayın. Ne gibi özellikleri var? İçe mi dönük,
dışa mı? Korkak mı, cesur mu? Cömert mi, cimri mi? Yardımsever mi, bencil mi? Bir restoranda
beraber yemek yeseniz hesabı öder mi paylaşır mı?

Bütün bunları ufak notlar halinde yazın ve dosyanıza koyun. Uygun gördüğünüz (hayalinizdeki filmde
kendisine rol verdiğiniz) bir artistin fotoğrafını da dosyanızın üstüne yapıştırabilirsiniz. Ama sizi
kısıtladığını ve fazla yönlendirdiğini düşünüyorsanız bunu yapmayın.

Karakterinizin şimdiki özelliklerinin geçmişteki kaynaklarını yaratın. Karakterini ilk çocuk gibi öz
güvenli mi, ortanca çocuk gibi çekingen mi, son çocuk gibi şımarık mı? Ailenin maddi durumu onun
çocukluğu sırasında nasılmış? Şehirde mi büyümüş, köyde mi, kasabada mı? Küçükken ailesinden
birini kaybetmiş mi? Ya da okulda travmatik bir olay yaşamış mı? Vb.

Eğer karakterlerinizin, onları içine sokacağınız durumlarda nasıl davrandığını bilmek istiyorsanız, bu
karakter biyografisi ödevini çok iyi yapmanız gerekiyor. Bir iki sayfalık bir biyografiden
bahsetmiyorum. 20 sayfaya yaklaşan bir biyografiden bahsediyorum! Bir karakter hakkında ne kadar
çok şey bilirseniz, o karakter o kadar "canlı" görünür.

Bu karakterleri yaratırken bazı kendi özelliklerinizden faydalanabilirsiniz, çevrenizdekilerin çeşitli


özelliklerinden bir kolaj yapabilirsiniz, ya da sıfırdan başlayabilirsiniz.

Dikkat etmeniz gereken konu, bu özelliklerin birbiriyle uyumlu olmasıdır. Çocukluğu aşırı yoksulluk
çekmiş ve ailesinde hiç önemsenmemiş birini, zengin biri gibi özgüvenli yapamazsınız. Ya da
mürebbiyeler tarafından büyütülmüş bir kızı, anne sevgisiyle yetiştirilmiş biri gibi "sıcak"
yapamazsınız.

Karakterinizin dışarıya göstermediği ama sadece kendisinin (ve sizin) bildiği zaaflarını saptayın.
Sevilmek mi istiyor? Zengin olup hava atmak mı istiyor? Kendisini birine kanıtlamak mı istiyor? Ne
istiyor? Yani "dış motivasyonu"nun ardındaki "iç motivasyon" ne (M. Hauge)? Onu bulun.

Karakterinizin "neye kesinlikle hayır diyemediğini" de saptayın. Burası çok önemli. Çünkü "düşman"
(nemesis) buradan saldıracak (TRUBY).

Bütün bunları yavaş yavaş belirleyin. Ve sıfırdan bir insan yaratmanın zevkini tadın. Ve bir süre sonra o
karakterin kendi başına nasıl yaşamaya başladığını, sizden bağımsızlığını ilan edişini görün ve
şaşın!

***

Özetle: yaratıcılığın belirsizliği içinde not almaya devam edin. Bu işi tamamen kendine
bırakmayın, bu durumda iki seneden önce senaryonuzu bitiremezsiniz. Ama kendinizi çok da
kasmayın. Fikirlerle özgürce oynamayı deneyin, bunu bir alışkanlık haline getirin. Ve yanınızdan kağıt
kalemi eksik etmeyin.

posted by gezgin @ 8:50 PM 0 comments

SENARYO YAZARLIĞI - 201

Bir süredir yazı yazmadığımın farkındasınız. İşlerimin yoğunluğundan dolayı idi. Şimdilik nispeten
daha rahatım. Sanırım tekrar düzenli olarak yazmaya başlayabilirim.

Bu ikinci senemizde, geçen sene gördüğümüz konuları daha ileri düzeyde ele alacağız. ("Öyretmenim.
Tuvalete gidebilir miyim?") Yani daha ayrıntıya gireceğiz, daha önce işlemediğimiz konuları göreceğiz.
Ama bunlardan olabildiğince çok faydalanabilmek için aşağıdaki bütün yazıları okumanış olmanız
gerekiyor. (Ben çıktısını aldım: Yaklaşık 150 sayfa tutuyor. Siz de böyle yapın, derim).

Bu sene özellikle Robert McKee'nin "STORY" ("ÖYKÜ" / "HİKAYE") adlı kitabından bazı bölümlere
bakacağız. (Geçen sene daha çok Michael Hauge, John Truby ve Syd Field'dan bahsetmiştik). McKee
yapıdan çok içerik üzerinde duruyor. Yapı konusunun başkaları tarafından yeterince ayrıntılı olarak ele

159
alındığını düşünüyor olmalı. Yazdıklarını okuyunca, "vay canına!" diyeceksiniz, "ben senaristlik
hakkında hiç bir şey bilmiyormuşum!"

Ve öğreneceksiniz. Sonra da yazacaksınız. Bizi bu abuk subuk film bereketinden ancak siz
kurtarabilirsiniz!

posted by gezgin @ 8:33 PM 0 comments

SENARİSTLİK İLE İLGİLİ BİR KAÇ SÖZ

Neden senarist olmak istiyorsunuz?

Bu işe girerken ya da bu işi yaparken cevaplamanız gereken en önemli soru bu bence.

Neden?

Para kazanmak istiyor olabilirsiniz. Ünlülerin o ışıltılı dünyasına bu yolla girmek ya da yaklaşmak
istiyor olabilirsiniz. Acı çekmekten hoşlanıyor olabilirsiniz. Başka bir sürü neden olabilir.

Ama bu sorunun doğru cevabı "söyleyecek bir kaç sözü olmak"tır. Yani bir birey olarak, akıllı,
yetenekli ve bilgili bir insan evladı olarak, yaşadığımız hayatla ilgili söyleyecek bir kaç sözünüz var
ise, iyi bir senarist adayısınız demektir.

Eğer söyleyecek sözünüz yoksa, sadece yukarıda andığım nedenlerden biri ya da birkaçından dolayı
senarist olmak istiyorsanız, size aslında tam olarak da "senarist" denemez. En azından ben demem.

"Söylenecek sözü olmak" ile kastımın, anlamsız nutuklar içeren başarısız senaryolar yazma eğilimi
olmadığını çok iyi biliyorsunuz. İçinizde bir yerlerde bir şey, bir duygu, karşı koyamadığınız bir düşünce
tekrar tekrar yüzeye çıkıyor ve kendisinin ifade edilmesini istiyorsa ve bunun için en uygun yolun da
sinema (ya da TV) olduğunu hissediyorsanız, siz sağlam bir senarist adayısınız demektir. Bunun dışında
kimin ne dediği pek de önemli değildir.

posted by gezgin @ 8:21 PM 3 comments

Salı, Eylül 13, 2005

KORSAN: MÜYAP, BSA VE NOTTINGHAM ŞERİFİ

Aşağıda KORSAN ile ilgili iki bölümden oluşan yazı var. Birinci bölüm korsana sistemin içinden bakıyor,
ikincisi de dışından.

***

Bildiğiniz gibi “korsan” yayınların (kitap, müzik, film, program) ülkemiz ekonomisi için çok büyük bir
sorun teşkil ettiği söylenip durur. Yani söylendiğine göre bu o kadar büyük bir sorundur ki, Unkapanı’nın
önünde müzik yapımcılarının mendil açıp dilendiğini, yayınevi sahiplerinin iflas bayrağı çektiğini, film
yapımcılarının topu diktiğini, bilgisayar yazılımcılarının ise tası tarağı toplayıp ülkeyi terk ettiğini
zannedersiniz.

Oysa durum hiç de böyle değil. Kitabevleri belki de ülke tarihinde en parlak dönemlerini yaşıyorlar –
korsana rağmen. Hemen her gün bir şarkıcı piyasaya çıkıyor – korsana rağmen. Son yıllarda çekilen Türk
filmleri, korsanın olmadığı dönemden (VCD öncesi dönem) iki üç kat daha fazla gelir getiriyor – korsana
rağmen. Ve bilgisayar programcılarının bir yere gittikleri yok – korsana rağmen.

Peki bu patırtının anlamı ne?

Sanırım şöyle bir şey demek istiyorlar:

“Biz zaten deli gibi para kazanıyoruz. Ama daha fazla kazanmak istiyoruz. Hıhahahahaaa!”

***

Burada, “adamlar kazanacakları kadar para kazanıyor, daha ne istiyorlar, bıraksınlar gariban milletin
yakasını” tarzında düşük seviyeli bir popülizm yapacak değilim. Aksine, bu adamların daha en baştan, en
temelden itibaren neden haksız olduklarını göstereceğim. Korsanın neden kaçınılmaz olduğunu, ne işe
yaradığını, ne zaman ve nasıl durdurulabileceğini anlatacağım.

160
İyi dinleyin.

***

Fikri mülkiyet yasası esas olarak “eser sahibi onu oluşuturandır” der. Eğer siz bir fikir ya da sanat
eserinden faydalanmak istiyorsanız, bedelini ödemelisiniz diye de ekler. Bedelini ödemediğiniz takdirde
hırsızlık yapmış, suç işlemiş sayılırsınız.

Her şey ne kadar mantıklı değil mi? Nasıl manavdaki şeftaliyi yemek için bedelini ödüyorsanız, bir fikir ya
da sanat eserinden faydalanmak için de bedelini ödemelisiniz. Eğer ödemezseniz, manavdan şeftaliyi
çalmış gibi olursunuz. Bu da suçtur.

Suçu ve doğru davranışı böyle tanımladığınız zaman herşey son derece basit ve açık.

Ama kazın ayağı öyle değil. Gelin, olaya biraz daha yakından bakalım:

Diyelim ki siz orta halli bir çalışansınız. Evlisiniz ve iki çocuklusunuz. Eşinizin ve sizin maaşınız evin ve
çocukların masraflarına ucu ucuna yetiyor. Ay başını kazasız belasız atlattığınız için sevinen tiplerdensiniz.

Aniden çocuklarınız sinemalara yeni gelen bir filmden bahsetmeye başlıyorlar ve size o filme gitmeyi ne
kadar çok istediklerini söylüyorlar. Siz de hesap yapmaya başlıyorsunuz. Neresinden bakarsanız bakın
maaile sinemaya gitmek 50 milyondan başlıyor. Yoldu, patlamış mısırdı, filmden sonra gezisiydi derken
rakam kolayca 70-80 milyona varıyor. Siz, bir gözleri ışıl ışıl çocuklarınıza, bir de aylık bütçenize bakıp
kara kara düşünmeye başlıyorsunuz: “Belki biraz mesai yaparsam...”

Durun bir dakika!

Çocuklarınız bu fikre nereden kapıldı? Vahiy mi aldılar? Gece rüyalarında mı gördüler? Uzaylıların telepatik
telkinlerine mi maruz kaldılar?

Hayır. Her sıradan vatandaş gibi onlar da gün boyunca hepimizin maruz kaldığı reklam bombardımanına
maruz kaldılar. TV ve radyolardaki reklamlardan, gazetelerdeki ve dergilerdeki ilanlardan, yol kenarındaki
bilboard’lardan, internetten ve başka bir sürü yerden gelen “Bu film çok eğlenceli, çok güzel. Daha mutlu
olmak, gülmek, arkadaşlarının sohbetlerine katılarak popüler olmak istiyorsan bu filmi seyretmelisin”
şeklindeki baştan çıkarıcı telkinlerden etkilendiler. Ve yakanıza yapıştılar.

Buradan hemen sonuca atlamayın. Başka bir soru soracağım:

Bu filmi getirenlere, çeşitli araçlar (i.e. “media”) kullanarak halkın iştahını kabartma hakkını ve iznini kim
veriyor? Yolda yürürken başınızı kaldırdığınızda, karşınıza çıkan dev gibi bir tabelada resmi bulunan çok
güzel bir kadının ya da yakışıklı bir adamın davetkar bir biçimde size bazı şeyleri satın alma ya da bazı
işleri yapmanız yönünde telkinlerde bulunmasına kim izin veriyor? Ya da verdiğiniz vergilerle kurulan ve
varlığını sürdüren bir yayın organında seyrettiğiniz bir programın cart diye ortasından bölünüp araya
reklam alınmasını kim onaylıyor?

Bilumum resmi kurumlar. Yasa koyucu ve uygulayıcılar.

Bu kurumlar ve onların koydukları kurallar mealen diyor ki: ekonominin işlemesi için, mal ya da hizmet
üretenlerin, mallarını ve hizmetlerini satabilmek için, tüketicileri teşvik edici, iştahlarını kaşıyıcı yayınlarda
bulunması serbesttir.

Bu yasaları kim koyuyor? Aylık geliri ortalama 10 bin dolar olan milletvekilleri mi? Yoksa onlardan bu
konularda ricada bulunan büyük sermaye sahipleri mi? Bildiniz, bu ikincileri.

Sermaye sahipleri ürettikleri şeylerin kitleler tarafından arzulanmasını isterler. İnsanlar bu mal ve
hizmetleri arzulasınlar ki, daha sonra bunları satın almak için akıl almaz derecede sıkıcı işlerde çalışmaya
razı olsunlar. Borç yapsınlar. Kredi kartı kullanıp geç ödeme yaparak bankaları ihya etsinler. Maksat
ekonominin çarkları dönsün. Bu arada da iştahı kabarmış biçare fareler boş yere tekerler içinde koşup
dursun.

***

Peki ya tüketicilerin çok büyük bir bölümünün ekonomik gücü, reklamı yapılan şeyleri satın almaya
yetmiyorsa? O zaman ne olacak?

161
Vatandaşın bir yerleri şişecek. Ve oturdukları yerde kalakalacaklar.

***

Günümüzde ekonomik sistem böyle işliyor: istisnasız herkes tahrik ediliyor. Ama sadece alım gücü yüksek
olan küçük bir azınlık bu cazip mal ve servetlerden faydalanabiliyor.

Geri kalanlar ise yaşadıkları düşük standartlı yaşamın depresifliğine, bir de her gün ortaya çıkan yeni ve
cazip şeylere ulaşamamanın getirdiği hayal kırıklığını katarak ekmeği suya katık etmeye mecbur
bırakılıyor.

***

Tabii ki böyle olmuyor. İştahı ahlaksız bir biçimde kabartılmış (dikkat edin: burada ahlaksız olan iştahı
kabaranlar değil, kabartanlar) kitlelere, normalde ulaşmaları imkansız olan mal ve hizmetlere, küçük bir
meblağ karşılığında ulaşma şansı verenler ortaya çıkıyor: KORSANCILAR!

Parasal gücü, kabartılmış iştahını normal yollardan (yukarıdaki örnekte “sinemaya giderek”) karşılamaya
yetmeyen insanlar, kendilerine sunulan bu seçeneği, yasadışı olsa da kullanmayı tercih ediyor. Gidiyor, 2-
3 milyona korsan VCD’yi alıyor, akşam evdeki ucuz VCD player’ine koyuyor ve ailesiyle birlikte seyrediyor.
Kabartılmış iştahını, çok yasal bir yoldan olmasa da, söndürebiliyor.

***

Eğer bunu yapmazlarsa ne olur? Yani sabahtan akşama kadar TV’de reklamı yapılan bir müziğin kaçak
CD’sini almazlarsa, her tarafta afişini ve tanıtımını gördüğü filmin korsan VCD’sini seyretmezlerse, gazete
ve dergilerde çarşaf çarşaf tanıtımı yapılan bir kitabı alıp okumazlarsa... yani tahrik edilmiş bu iştahını
tatmin etmezse ne olur?

Ben söyleyeyim: hakiki bir halk ayaklanması olur.

Bir tarafta ahlaksız denecek düzeyde lüks bir yaşamı herkesin gözüne soka soka küçük bir azınlık, diğer
tarafta çeşitli iştahları kabarıp kabarıp tatmin edilmeyen çok büyük bir çoğunluk olursa, tam bir halk
ayaklanması olur.

Ve bu ayaklanma da, bizdeki askeri darbeler gibi kötüye giden bir durumu düzeltmek gibi net bir amaca
sahip olmaz. Hınç almaya yönelik olur. Zenginlerden intikam almaya yönelik olur. Kabartılıp da
söndürülmeyen iştahların acısını çıkarmaya yönelik olur. Yakar. Yıkar. Yok eder. Hali hazırda çok kazanan
o şirket sahipleri, o lüks uçaklarına binip kaçacak zaman bile bulamayabilir.

İşte korsanın varlık sebebi ve işlevi budur: Ahlaksız ve düşüncesiz bir biçimde kabartılmış iştahların, zarar
verecek hale gelmeden dindirilmesi. Yani korsan bir tür emniyet sübabıdır.

***

Bu anlamda korsanı, evlenecek parası olmayan bir gencin, elinde olmadan (hormonlarından ve dış
uyaranlardan dolayı) kabaran cinsel arzularını, kimseye zarar vermemek için kendi kendini tatmin ederek
dindirmesine benzetebiliriz. Eğer birileri bunun suç olduğu o gence söylenirse ve o da buna inanırsa,
adam ya çıldırır, ya da gözü dönerek birisinin karısına-kızına saldırır.

Hangisi daha iyi? Zararsız bir biçimde kendini tatmin mi? Yoksa masum insanlara saldırmak mı?

Toplumlarda genelevlerin bulunması ve hayat kadınlarının olması da benzer bir iş görür. Cinsel
ihtiyaçlarını normal yollardan karşılayamayan insanların, evli barklı insanlara ya da ufacık çocuklara
saldırmasını engellemek için, birikmiş cinsel enerjilerini güvenli bir biçimde boşalmasını sağlarlar.

Genelevlerin ve hayat kadınlarının bulunması tabii ki arzulanan bir durum değildir. Hiç kimse bir kadının
ya da erkeğin bedenini satmasını / kiralamasını onaylamaz. Ama toplumun tamamının düzeninin
bozulmasındansa, hayatın cilveleri sonucu düzeni zaten bozulmuş bireylerin bedenlerini böyle bir hizmet
için kullandırmaları yeğdir.

Yani burada “iyi” ile “kötü” arasında yapılan bir seçim söz konusu değil. “Kötü” ile “daha kötü” arasında
bir seçim yapılıyor. Ve mantıklı olarak, “kötü” seçiliyor.

***

162
Peki korsan ne zaman azalır ya da ortadan kalkar?

Toplumun genelinin ekonomik durumu, uyduruk enflasyon rakamlarına göre değil, “gerçekten”
düzeldiğinde.

Yeterli parası olan hiçkimse, orijinal bir CD alabilecekken gidip korsanını alamaz. Çünkü kalite farkını bilir.
“Madem param var, iyisini alırım” der.

Korsanı alanlar büyük oranda, ekonomik gücü yetmeyenlerdir. Bu insanlar zaten o ürünün olası bir
müşterisi değildir. Yani aslında ortada bir müşteri ve dolayısıyla bir gelir kaybı bulunmuyor. (Yani bu fikir
ve sanat eseri derneklerinin başındakiler, gözümüzün içine baka baka yalan mı söylüyor? Evet!) Olan,
normalde de o ürünü ya da hizmeti zaten alamayacak insanların, kendilerine sunulan yasadışı bir fırsattan
faydalanarak, ahlaksız bir biçimde kabartılmış iştahını dindirmesidir. O kadar.

Peki ortada hiç mi “suçlu” yok.

Var.

Ama bu suçlular, ailesini sinemaya götürecek ya da CD veya kitap alacak halde olmayanlar değil. Suçu, o
filme gidebilecekken, o CD’nin ya da kitabın ya da programın orijinali alabilecekken, yani gücü yetecekken
korsana başvuranlar işliyor.

Onların da bu korsan piyasasının çok küçük bir bölümünü oluşturduğunu düşünüyorum. Çünkü kısa bir
süre sonra orijinale dönüyorlardır. Özellikle kalitesiz eserler kullanmak gibi ruhsal bir hastalıkları yoksa
tabii. Bir de, bu kesim o kadar büyük olsaydı, gerçekten de yukarıda adı geçen sektörler büyük darbe
alırlardı. Durumun hiç de öyle olmadığını biliyoruz.

***

Nacizane tavsiyem:

Kapitalizmin yılmaz bekçilerinin TV’lerde ve sinemalardaki “korsan hırsızlıktır” çığırtkanlıklarına pek kulak
asmayın. Asıl ahlaksızlığı onlar, sabahtan akşama kadar sizi ulamayacağınız şeyler konusunda tahrik
ederek yapıyorlar. Yasalar şimdilik onlardan yana olduğu için bu kadar güçlü ve haklı görünüyorlar.
Bırakın görünsünler. “Doğal hukuk” açısından hiç de öyle olmadıklarını bilin. İçiniz rahat olsun.

Ama ekonomik gücünüz uygun düzeye ulaştığında da gidip paşa paşa orijinal ürün / hizmet kullanın.
Çünkü bu çarkın en azından varolabilmesi için birilerinin orijinal ürünleri alıyor olması gerekiyor. Gücünüz
bu noktaya ulaştığında, zorunluluktan edindiğiniz eski alışkanlıklarınızı terk edin.

Son bir not: bu eserlerin orijinallerini alacak ekonomik güce ulaşırken insanların hakkını yememeye,
başkaların aldatmamaya, canlarını yakmamaya dikkat edin. Yoksa, birilerinin hakkını gasp ederek zengin
olduktan sonra gidip orijinal eser almanın ve bununla övünmenin hiçbir esprisi (“l’esprit”) yok. Bilmem
anlatabiliyor muyum!

****************

Burada biraz da kapitalizmin toplumların geleneksel yapısı üzerindeki etkilerine de değinmek gerekiyor.

Kapitalizm ve onun bir uygulanış şekli olan serbest piyasa ekonomisi toplumları (“society”, cemiyet),
tüketicilerden oluşan insan topluluklarına dönüştürür. Bu topluluğu oluşturan bireyler arasındaki en temel
bağ kültür bağı, kan bağı ya da tarihi bağlar değildir. Bu insanları birbirine bağlayan en güçlü bağ,
ekonomik bağdır. Aynı ekonomik sistem içinde hareket ederek üretim ve tüketimde bulunmalarıdır.

Böyle bir insan topluluğunda da en yüksek değer mal ve hizmetlerin üretilmesine ve tüketilmesine verilir.
Çünkü toplum, birileri tükettiği ve başka birileri de bu tüketilecek şeyleri ürettiği zaman ayakta kalabilir.
Çarklar ancak o zaman döner.

Kapitalistleşen toplumlarda maddi manevi herşey zaman içinde tüketime endekslenir. Her türlü duygu,
her türlü gelenek, her türlü manevi unsur tüketime alet edilir. Anne/çocuk sevgisi, aşk, dini duygular
(“Misvaklı diş macunu”! Hey Allahım!), derhal mal üretim ve tüketiminin bir parçası haline getirilir.

Geçmişten gelen değerler (bayramlar, gelenekler, belirli davranışlar, onur, şeref gibi duygular, çeşitli
inanışlar, vb.) derhal mal ve hizmetlerin tüketilme fırsatlarına dönüştürülür. Bizdeki bayramların akraba
ziyaretinden çıkıp tatil fırsatına dönüşmesinin ana nedeni, içinde bulunduğumuz kapitalist ekonomiden
kaynaklanan bir durumdur. Kapitalist ekonomi insanlara “bayramda ailenizi ziyaret ederseniz mutlu

163
olursunuz” demez, “3 gece 4 gün şu otelde kalırsanız mutlu olursunuz” der.

Bu gibi dönüşümler sonucu ailevi bağların zamanla zayıflaması kapitalist sistemin umrunda değildir. Ailevi
bağlar zayıflayınca çıkacak her türlü yeni durum / sorun, (insanların daha çok psikolojik ve bedensel
hastalıklara yakalanması, toplumsal değerlerin genç kuşaklara aktarılmaması, bunun sonucunda suç
oranlarında meydana gelen artış) kapitalist sistem tarafından derhal yeni iş (üretim ve tüketim) fırsatları
olarak değerlendirilir: daha fazla psikolog, daha fazla antidepresan, daha fazla doktor ve hastane ve ilaç
ve ameliyat, daha fazla polis, daha fazla silah, daha fazla güvenlik şirketi...

***

Sağlıklı bir toplumu yaratan temel unsurlardan biri de, o toplumun bireylerinin ürettiği sanat eserleridir.
Üretilen şarkı ve türküler, anlatılan hikayeler, yazılan şiirler, maniler, destanlar bir toplumun geneli
tarafından benimsenirse, o toplumu oluşturan bireyleri birbirine bağlayan bir zamk işlevi görür.

Ama kapitalist sistemlerde, insanları bu şekilde birbirine bağlayan kültürel unsurlar da derhal alınıp satılan
mallara dönüştürülür. Burada önemli olan, örneğin, bir şarkıyı üretenin ve onu çoğaltıp satanın kârını
maksimize etmesidir. Bu şarkının dilden dile dolaşarak bir duyguyu, bir düşünceyi, bir olayı ülkenin her
tarafına yayarak (örneğin “Yemen Türküsü”) toplumsal bir bağ dokusu oluşturmasının hiçbir önemi
yoktur.

Bu yaklaşımın, toplumları ne kadar zayıflattığını sanırım hayal edebilirsiniz. Aşık Veysel’in bu mantıkla
türkü ürettiğini ve bir türküsünün her çalınışından para talep ettiğini düşünebiliyor musunuz?

Böyle bir noktaya gelindiğinde, o insan topluluğuna geleneksel anlamda “toplum” denemez artık. Artık,
herkesin kendi çıkarını düşündüğü, özgeciliğin (digerkamlığın) sona erdiği, bencil bireylerden oluşan bir
insan topluluğundan söz edebiliriz yalnızca (bkz. Amerika ve Avrupa’daki ülkeler). Böyle bir toplulukta da
nizamı, ahlaklı iyi insanlar değil, yasalar ve yasaları uygulayanlar sağlamaya çalışırlar. Bu uygulayıcıların
en ufak bir zaafında da bu bencil bireyler herşeyi yakıp yıkmaya, yağmalamaya başlarlar (örn. KATRİNA
sonrası New Orleans’ta olanlar).

Oysa toplumları toplum yapan, içinden çıkan bazı yaratıcı bireylerin ürünlerinin o toplum tarafından
karşılıksız kullanılmasıdır. Sanatçı eserini karşılıksız olarak topluma verir. Toplum da onu ölümsüz yapar.
Buradaki anahtar kelime “karşılıksız”dır.

Bu millet (yani “biz”) bu kelimenin anlamını çok iyi bilir. Karşılıksız vermekte üzerine yoktur. Ama tıpkı saf
gönüllü bir çocuk gibi, karşılıksız almayı da bekler. Severek yücelttiği ve bağrına bastığı sanatçıların
ondan her defasında para istemesini benimseyememesinin (ve korsan konusunda çok da büyük bir
suçluluk hissetmemesinin) altında biraz da bu “karşılıksız” alış-veriş geleneğinin izlerini aramak gerekir.

“Yayın hakkı” dersini sadece “yabancı” kitaplardan çalışanların bu gerçeği görmemesi, sanatçıları halkın
bağrından koparıp kapitalist üretim – tüketim zincirinin sıradan bir halkası olarak telakki etmesi, kültürel
yabancılaşmanın ne boyutlara ulaşabildiğini bu kişilerin şahsında çok güzel gösteriyor. Bu yabancılaşmayı
bir zamanlar “sanatçı” addettiğimiz insanlarda teşhis etmek, ayrıca üzücü oluyor.

posted by gezgin @ 1:59 PM 0 comments

Cuma, Eylül 09, 2005

BANYORUM :)

Aşağıdaki yazıda "BANYO" hakkında bir şey yazmadığımın farkındayım. Seyrettiğim kadarıyla (ilk
yarının tamamı ve ikinci yarının ilk beş dakikası) şunları söyleyebilirim:

1) Banyo'daki karakterler umrumuzda değil. Yani kimin başına ne geldiği bizi hiç ilgilendirmiyor.
Neden? Özdeşleşme yöntemleri kullanılmamış. (Bu yöntemlerin ne olduğuna dair bilgiyi aşağıda
bulabilirsiniz.) İnsanların birbirini aldatması ve bundan dolayı acı çekmeleri umrumuzda bile değil. Bunun
doğal sonucu olarak patlamış mısırın tuz oranı meselesi insanın zihnini daha anlamlı bir şekilde işgal
edebiliyor.

2) Filmin bir oyundan uyarlandığını biliyorsunuz. İnsan keşke o halde kalsaymış diyor. Çünkü
materyal ancak bir tiyatro seyircisini - o da hafifçe - kandıracak miktarda. Sinema seyircisi çok daha
nazlıdır, demiştim. İzleyeceği şeylerin gerçek olmadığını kabul ettiğine ("suspended disbelief") göre, onun
zihnini meşgul edebilmek için çok güzel ve etkileyici şeyler sunmanız gerekir. "Banyo" bize böyle bir
materyal sunmuyor. Yani malzemesi sinema için yeterli kalitede (etkililikte, dolulukta, derinlikte) değil.
Biz de sıkılıyoruz.

164
3) Aslında kısıtlamalar insanın yaratıcılığını harekete geçirir. Mekansal kısıtlamalar da öyle. Bununla ilgili
olarak Hitchcock'un "İp" filmi, ya da Schumacher'in "Telefon Kulübesi" örnek verilebilir. "Banyo"da
böyle bir yaratıcılık da yok. Ne görsel anlamda, ne senaryosal anlamda.

4) Senaryo aşırı teatral. Orijinal materyalin bir tiyatro oyunu olması bu hatayı affettirmiyor. Diyaloglar
öyle, sahnelerin yapısı öyle, hikayenin ritmi öyle. Başarılı bir tiyatro uyarlaması için "Casablanca"yı
izlemenizi tavsiye ederim.

5) Karakterler derinlikten uzak, karton tipler. "Gerçek Zamanlı" hikayelerde karakter derinliği
yaratmak nispeten zordur ama imkansız değildir. Hatta senariste için zevkli bir güçlük ("challenge")
yaratırlar. "Banyo"daki karakterler bırakın derinliği ilgi çekicilikten dahi uzak.

6) Hikayenin genel yapısında ardında iki büyük handikap var: Birincisi, hikayenin kapalı mekanlarda
geçmek zorunda olması. İkincisi de hikayenin çizgisel anlatılmaması. Birincisi, uyarlamadan
kaynaklanan bir zorunluluktan kaynaklanıyor. İkincisi ise çok rahatlıkla vazgeçilebilecek bir seçim. (Bu
seçimde Tarantino özentisinin önemli payının olduğu kanaatindeyim.). Yani filmde neyin ne olduğunu
anlayana kadar filmin sonuna kadar beklemeniz gerekiyor. "Banyo" ne yazık ki bu kadar sürükleyici bir
film değil.

7) Filmin ağır bir "ritm" ve "tempo" sorunu var. (Bu konuları henüz sitede işlemedik. İnşallah yakında...)
Sahneler kısa kesilip paralel kurgu yapılsaymış film biraz daha rahatlayacakmış. Ama Tarantino özentisi
bu seçeneği devre dışı bırakmış. Ve filme zarar vermiş.

***

Bunlar ise senaryo dışı yorumlar:

8) Allah aşkına birisi şu oyunculardan "küçük oyunculuk" almayı yönetmenlere öğretsin! Türk
oyunculuğundan, insanların gözlerini pörtleterek şaşırmalarından, çenelerini 3 santim hareket ettirerek
baş sallamalarından, sahte ve abartılı kahkahalarından, sarsılarak ağlamalarından bıkmış vaziyetteyim.
Yok mu "minimalist oyunculuk" üzerinde bir BLOG hazırlayan? Stanislavski, Strasberg, Metod
Oyunculuğu, Eric Morris vb. öğretecek bir babayiğit (anayiğit de olur) yok mu?

9) Gökhan Kırdar'ın müziği var mı yok mu belli değil - nitelik olarak. Yani olmasa da olurmuş.

10) Görüntü yönetmeni, dar bir mekanda kamerayı ilginç yerlere koyma konusunda yapabileceği
muazzam bir gövde gösterisi fırsatını kaçırmış. Kamera hep beklenen yerde, olayları kaydediyor. Oysa
mekan kısıtlamasından dolayı o kadar çok yaratıcı seçim yapılabilirdi ki!

11) Seray Sever'in gerçekten de seksi biri değil mi, yoksa bana mı öyle geliyor. Aslında bu kadar sıkıcı
bir filme Marilyn Monroe'yu bile koysanız insana babaannesi gibi gelir ya.

Daha fazla yazmayayım. Sezona kötü başladık. Umarım devamı iyi gelir.

posted by gezgin @ 6:44 PM 0 comments

Çarşamba, Eylül 07, 2005

"BANYO" YORUMU

Dikkat, bu yazıda "BANYO" filmini izlerken alabileceğiniz keyfi azaltabilecek "keyif kaçırıcı" bilgiler
bulunmaktadır. Eğer bu filmi izleyeceğiniz varsa, yazıyı daha sonra okuyun.

***

Ortaokuldan beri bir filmin yarısında çıktığımı hatırlamıyorum. O zamanlar kötü filmlere tahammülüm
sıfırdı. "Gençliğimi bu filmle mi harcayacağım" derdim ve sinemadan çıkıp daha anlamlı bir şeyler
yapardım. (Hatta, eğer yan salonda daha eğlenceli bir film varsa, çaktırmadan onun ikinci yarısına
girerdim, bilet parası boşa gitmesin diye).

Yaşım ilerledikçe filmlere karşı daha müsamahalı oldum sanırım. Yani senaryo kötü olsa bile, filmin
diğer unsurlarına bakarak filmin sonunu getirebiliyordum. (Lakin tiyatroda böyle olmuyordu. Kötü
oyunların ortasında çıkmaya hala hiç üşenmem.)

Lafın nereye geleceğini anladınız. BANYO'nun yarısında çıktım. Eve gidip POINTBREAK'i bir daha

165
seyrettim, kaybettiğim zamanı telafi etmek istercesine.

***

Türk filmleri hakkında olumsuz yazmayı sevmiyorum. Çünkü ben kötü yazarsam ve benim yüzümden bir
kaç yüz insan filme gitmezse, TÜRK SİNEMASI'nın göreceği zarardan kendimi kısmen sorumlu
hissediyorum.

Ama kötü filmler hakkında "Çamurdan olsun bizim olsun" mantığıyla iyi yazarsam, bu kez de kötü bir
filmin ödüllendirmiş ve bu sayede gelecekte benzer filmlerin yapılmasını teşvik etmiş olurum diye
düşünüyorum.

Çıkmaz sokak yani.

***

"Pardon" hakkında söylediğim şeyleri "BANYO" için de söyleyeceğim.

Böyle bir filmin yapılabilmesi iki anlama geliyor:

1) Bu kadar kötü filmler yapılabiliyorsa, kendi senaryonuzun hayda hayda çekilebileceğini


düşünebilirsiniz.

2) Bu kadar kötü filmler yapılabiliyorsa, bir filmin çekiminde senaryonun kalitesinin hemen hiç önemi
olmadığı sonucuna varabilir ve senaryonuzdan kesekağıdı yapabilirsiniz.

posted by gezgin @ 11:09 AM 0 comments

Perşembe, Eylül 01, 2005

İLHAM VE HİKAYE CÜMLESİ

Hollywood’daki senaryo hocalarının en iyilerinden biri olan John Truby, “Yazarların yüzde doksanı daha
önermede / hikaye cümlesinde çuvallıyor” diyor. Malum, biz de yakında bir senaryo yazmaya
başlayacağız. Aşağıdaki yazı, yollanacak fikirlerin bulunmasını kolaylaştırmak ve bulunmuş fikirlerin
kalitesini yükseltmek için konmuştur. Yazarı ve kaynağı en aşağıda yer alıyor.

***

Şu bilgi sizi şaşırtabilir ama filmlerin ve neredeyse TV dramalarının neredeyse % 60’ı mevcut hikayelerin
uyarlamalarıdır. Bu hikayeler romanlardan, kısa hikayelerden, çizgiromanlardan, eski TV dizilerinden,
gazete makalelerinden, gerçek insanların yaşam öykülerinden ya da diğer TV programlarından alınmadır.
Bu en başta size garip gelebilir ama sinema ve TV dünyasının izleyici sayısını artırmak ve riski en alt
düzeye indirmek isteyen bir sanayi dalı olduğunu düşündüğünüzde bunu o kadar da garip
bulmayabilirsiniz. Ayrıca, bir film şirketinin pazarlama ve halkla ilişkiler bölümünün bir uyarlamayı
halka satması, tanınmayan bir senaristten gelen orijinal bir fikri satmasından çok daha kolaydır.

Ne yazık ki bir çok genç senarist mevcut bir eserin haklarını satın almak ya da ön-satınalmak (?
“option”, yani daha sonra satın almak için ön ödeme yapma - gg) için yeterli paraya sahip değildir.
Haklarına sahip olmadığınız ya da yayın hakkı sona ermemiş (yani hikaye 200 yıllıksa; AB yasalarına
göre bir eserin yayın hakları, eserin yazarının ölümününün üzerinden 70 yıl geçtiği zaman sona
ermektedir) bir hikayeyi adapta etmeye başlamak da riskli bir harekettir. Burada bile yayın hakları
(“copyright”) konusu bir sorun teşkil edebilir, örneğin Disney Şirketi daha önce yaptıkları bir
adaptasyonun, yeni bir yayın hakkı ile korunan yeni bir eser yarattığını iddia edebilir. Aynı şekilde, bir
gazete makalesine ya da birinin gerçek hikayesine dayanarak bir hikaye yazmak istediğinizde, eğer bu
hikayenin haklarına sahip değilseniz yine aleyhinize dava açılabilir. Bu yüzden bir çömez olarak kendi
fikrinizi bulmanız genelde çok daha pratiktir.

Peki senaryo fikirleri nereden gelir? Bu sorunun cevabı “her yerden”dir. İşte size birkaç örnek.

• Film adı – filmin adı bütün bir hikayeyi size verebilir. Örn. Bill’i Gebert (“Kill Bill”)
• Son derece orijinal bir karakter – örn. Alan Partridge
• Tarihi olaylar – örn. Cesuryürek
• Rüyalar ya da gündüz düşleri – örn. Eğer dünyadaki en büyük seks sembolü hayatınıza girse
ve sizi istese ne olurdu? Notting Hill
• Gelecekte geçen bir “ ... olsa ne olurdu?” hikayesi --- örn. Bütün dünya aslında bir

166
yanılsama olsa ve aslında biz, bizi elektrik elde etmek için kullanan dev bir bilgisayara bağlı olsak,
ne olurdu? Matrix
• Büyük bir şaşırtıcı hikaye "twist"i – örn. Altıncı His
• İlginç bir tema - örn. Gerçek ebeveynlerinizin kim olduğu hakkında ne biliyorsunuz? Big Fish
• Sıradışı bir karakter - örn. Billy Elliot
• Sıradışı bir yerdeki sıradışı bir karakter – Crocodile Dundee New York’ta
• Bir vecize – Mark Twain bir keresinde, on dört yaşıdayken babasının tam bir aptal olduğunu
düşündüğünü, ama yirmi bir yaşına geldiğinde, bu yedi sene içerisinde babasının ne kadar çok
şey öğrendiğine çok şaşırdığını söylemiş.
• İmkansız bir durum, örn. Telefon Kulübesi
• Belirli bir mekan – örn. Soğuk Dağ
• Bildik bir hikayeyi alın ve yeni bir yere / ortama (“setting”) koyun – örn. Ahlaksız genç
kadınlar için kurulmuş olan bir Katolik reform evinde geçen bir hapishane draması – Magdalena
Kardeşler
• Belirli bir film türünü seviyor olabilirsiniz - örn. Canavar filmlerini seviyorsanız, yeni bir
canavar düşünebilirseniz. Ama yeni canavar bulamazsanız ne yazarsınız? The league of
Extraordinary Gentlemen ya da Van Helsing.

TÜYO: Fikirler her yerden gelebilir. Onlar yazma sürecini başlatan hayati kıvılcımlardır. İyi bir film
fikrine sahip olup olmadığınızı anlamanın en iyi yollarından biri, kendinize şu basit soruyu sormaktır:
“Eğer bu hikayeyi bir başkası yazmış olsaydı, bir otobüse binip sinemaya gider ve bu filmi
seyretmek için para öder miydim?” Eğer cevabınız "evet"se, elinizdeki gerçekten de iyi bir hikaye
konusu olabilir. Eğer cevabınız "hayır"sa, o zaman düşünmeye devam edin. Film hikayeleri genelde
büyük hikayelerdir, hikayedeki karakterlerin hayatlarını değiştiren olayları anlatırlar. Ama şuna dikkat
edin: iyi bir hikaye bulmak işin sadece ilk bölümüdür. Başarılı olup olmayacağınızı belirleyecek şey,
harika bir fikri müthiş bir senaryoya dönüştürme yeteneğinizdir. Her yapımcının karşısının her yıl
onlarca iyi senaryo fikri çıkar, ama yapımcılar her yıl sadece birkaç iyi hikaye ile karşılaşırlar.

EGZERSİZ: Bir egzersiz olarak gazetenin iş ilanları sayfasını ya da başka bir meslek rehberini açın,
rastgele bir meslek seçin ve o alanda çalışan bir insanın başına gelebilecek en ilginç ya da en zorlayıcı
şeyi düşünmeye çalışın. Bunu yaptıktan sonra belirli bir mekanı düşünün (örn. Büyük bir alışveriş
merkezi, bir benzin istasyonu, bir giyim mağazası, ya da bir kale) ve bu mekanın içinde ya da etrafında
gerçekleşebilecek en ilginç hikayeyi bulun. Şimdi aynı şeyi sıradan bir ev eşyasıyla yapın ve bu
nesnenin cazip bir hikaye için nasıl bir çıkış noktası oluşturabileceğini hayal edin. Bu size aşırı basit
gelebilir ama bazen belirli bir nesne, ilginizi çeken temaları yerleştirebileceğiniz, odaklanmış bir ilham
kaynağı olarak iş görebilir.

BAZI İYİ BİLİNEN FİLMLERİN HİKAYE CÜMLESİ (“Log-Line”)

Filminizin temel fikrini bir ya da iki cümle ile ifade edebiliyor olmanız, baş karakterin kim olduğunu, ne
istediklerini, ne yapmaya zorlandıklarını ve ne olduğunu anlatabilmeniz gerekir. Bu cümlelere
“hikaye cümlesi” denir ve gazetelerin TV sayfasındaki özetlere benzerler.

Bazı yapımcılar bu hikaye cümlelerine “önerme” (“premise”) de der. Senaristlerden, film çekimi için para
toplanırken ve daha sonra bu filmi halka satmak için kullanılmak üzere bu cümleleri yazmaları
beklenir. Aşağıda bazı bildik hikaye cümlesi örnekleri bulunuyor. Bu filmleri daha önce görmediyseniz
bunları bulmaya çalışın çünkü bu kitap boyunca bu filmleri örnek olarak kullanacağız.

Cesuryürek (yazan Randal Wallace) – William Wallce bir çiftçi olarak huzurlu bir yaşam sürmek ister
ama karısı öldürüldükten sonra İngiliz egemenliğine son vermek için İskoçları birleştirir.

Soğuk Dağ (yazan Anthony Minghella) – Amerikan iç savaşı iki sevgiliyi birbirinden ayırır. İnman
yaralandıktan sonra Soğuk Dağ’daki Ada’ya dönmeye çalışır, orada onu Home Guard’ın katil lideri
Teague’ın elinden kurtarması gerekecektir.

Yüzüklerin Efendisi (1-3) (yazanlar Fran Walsh, Philippa Boyens, Stephen Sinclair [sadece İki Kule],
Peter Jackson) – Frodo Baggins Altın Yüzük’ü aldıktan sonra onun Orta Dünya’daki en tehlikeli ve en
kötücül silah olduğunu ve Mordor’a giderek onu Crack of Doom’a atması ve dünyayı kurtarması
gerektiğini öğrenir.

Matrix (yazan Andy ve Larry Wachowski) – Asi bir bilgisayar korsanı Morpheus adlı birini arayarak bulur.
Morhpheus da ona kendisinin bilgisayarların ürettiği bir hayal dünyasında yaşadığını söyler. Morpheus
Neo’yu kurtarır, o da insanlığı köleleştiren makinalara karşı savaşan asilere katılır.

Notting Hill (yazan Richard Curtis) – William Thacker sıradan bir kitapçıdır ama ünlü bir film yıldızı
dükkanına girince hayatı değişir. Ama herkesin gözü önünde bir aşk yaşamak kolay değildir ve Anna’nın

167
kalbini kazanmak içi aşkını yeterince güçlü olduğunu kanıtlaması gerekmektedir.

Altıncı His (yazan M. Night Shyamalan) – Bunalımdaki bir çocuk psikoloğu, hayaletler tarafından rahatsız
edilen bir çocuğa yardım etmeye çalışırken kendisinin de bir hayalet olduğunu fark eder.

Billy Elliot (yazan Lee Hall) – Yetenekli bir çocuk, öfkeli ağabeyi ile bunalımdaki babasını memnun etmek
ile, onların utanç verici bulduğu “balet olma isteği” arasında kalmıştır.

Eğer daha fazla örneğe ihtiyacınız varsa “İnternet Film Veritabanı”da (http://www.imdb.com/) başka
örnekler bulabilirsiniz. Burada da filmler hikaye cümleleri ile tanıtılmaktadır.

TÜYO: Bir hikaye cümlesi yazmanın tek bir doğru yöntemi yoktur ama hikaye cümleleri genelde aşağıdaki
öğeleri içerirler.

1) Baş karakterin adı.


2) Filmin geçtiği yer.
3) Ne istediklerine dair bir fikir.
4) Onları kimin ya da neyin durdurduğu
5) İstediklerini elde etmek için ne gibi bir güçlüğü yenmek / zor işi yerine getirmek zorunda oldukları, ve
6) Yaşadıkları deneyimler sonucunda bir değişime uğrayıp uğramadıkları.

Hikaye cümleleri zaman zaman ikinci en önemli karakterin de adından bahseder. Bu kişi genelde düşman
olur.

EGZERSİZ: Temel formülü kullanarak, seyrettiğiniz son beş filmin hikaye cümlelerini yazın. Daha sonra
IMDB’ye gidin ve başka insanların aynı filmi nasıl tanımladığına bakın. Onlarınki mi daha iyi, sizinki mi?
Eğer onlarınki daha iyiyse, siz de başka beş filmle aynı egzersizi tekrar yapın.

***

Yazan : David Griffith


Kaynak: www.scottishscreen.com

posted by gezgin @ 4:25 PM 0 comments

Pazartesi, Ağustos 29, 2005

SENARYODA TEMA

Türkçe’de “tema” dendiği zaman aklımıza genelde tek bir sözcük gelir. Örneğin “Bu filmin teması
savaş” dendiğinde savaşla ilgili bir film seyredeceğimizi anlarız. Ama bu filmin savaşın hangi yönünü
anlattığı ile ilgili bilgiyi temadan elde etmeyiz. Yani “savaşın kaçınılmazlığı” mı, “savaşın insan
psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkisi” mi, yoksa “ulusal bir kurtuluş savaşı” mı belli olmaz temadan.
Türkçe’deki kullanımıyla tema, eserin konusunu bir ya da en fazla iki sözcükle özetler.

Ama senaryo yazımında tema sözcüğü tamamen farklı bir anlam kazanır. Bu anlamı netleştirmek için
senaryo öğretmenlerinin tema hakkındaki tanımlarını alt alta sıralayacağım:

“Tema, bir filmin, insanlık durumu hakkında söylediği evrensel düşüncedir. Tema, senaryo yazarının,
insanın, daha gelişkin, daha doyumlu, daha ahlaklı biri olmak için nasıl yaşaması gerektiği ile
ilgili temelde yatan düşüncesidir. Filmi yapan kişi, tema vasıtasıyla “İşte böyle daha iyi insan olunur”
der." (Michael Hauge)

“Tema, dünya üzerinde doğru davranışın ne olduğuna dair senaryo yazarının görüşüdür.” (John
Truby)

“Tema, yazarların sözlüğündeki muğlak kelimelerden biri haline gelmiştir. “Yoksulluk”, “savaş”, ve “aşk”
tema değildir. Bunlar bir ortam (“setting”) ya da tür (janr) ile ilgili şeylerdir. Gerçek bir tema bir
sözcük değil bir cümledir. Bu, bir hikayenin daha fazla indirgenemez anlamını ifade eden açık ve tutarlı
bir cümledir. Ben tema yerine ‘Kontrol Cümlesi’ (“Controlling Idea”) demeyi tercih ediyorum.” (Robert
McKee)

Temanın tanımında ilk iki yazar ile McKee arasında farklar olduğu açık. Hauge ve Truby’ye göre tema
ahlaki bir içeriğe sahiptir. Ama McKee temayı sadece senaryodaki olayların en indirgenmiş hali olarak ele
alıyor.

168
Hangisini seçmeli?

Ben Hauge ve Truby’ninkini tercih ediyorum. Zira McKee’ninki, filmin önermesine (“premise”, “log-line”)
çok benziyor. Bundan sonraki yazılarımda da tema dediğim zaman, Türkçe'de anlaşıldığı gibi bir iki
kelimelik bir konu ya da McKee'nin dediği gibi bir hikayenin en yalın şekilde ifade edilmiş halini değil,
Truby ve Hauge'un dediği gibi, senaristin insanlık durumu ile ilgili önerisini kastediyor olacağım.

Peki “tema”ya neden ihtiyaç var? Ya da ihtiyaç var mı? Bir senaryo temasız olabilir mi? Tema senaryoda
nasıl oluşturulur?

Michael Hauge, temanın bir senaryonun olmazsa olmazları arasında bulunMAdığını söylüyor. Yani
temasız bir senaryo yazmak da son derece mümkün. Ama seyirciler genel olarak temasız eserlerden pek
hoşlanmazlar. 2 saat boyunca izledikleri şeyin en sonunda kendilerine anlamlı bir ders vermelerini
beklerler. En yüzeysel aksiyon filmlerinden dahi bu beklenir.

Ama temanın insanın gözüne sokulmaması da gerekir. Yani bir karakter açık açık “iyi insan olmak için
şöyle davranmak gerekirmiş” diye konuşmamalıdır. (Bu hataya eski Türk filmlerinde ne kadar sık
düşüldüğünü bilmem fark ettiniz mi?). Tema, olay örgüsünden (plot) çıkmalıdır. Yani hikayedeki olayları
öyle bir biçimde arka arkaya dizmelisiniz ki, kahramanın yaptığı seçimler ve gösterdiği davranışlar bizim
“doğru yaşama felsefesini” çıkarsamamıza olanak tanımalıdır.

Truby “Her hikayenin merkezi tematik meselesi, kahramanın (genelde filmin sonuna doğru) yapmak
zorunda olduğu ahlaki bir seçimde kendini en açık bir biçimde ortaya koyar. Kahraman iki olumlu
değer arasında bir seçim yapmak ya da iki olumsuz şeyden birini seçmek durumunda kalır” diyor.
Gerçekten de iyi filmlerde kahraman, sonuca ulaşmak için bir seçim yapmak zorunda kaldığını görürüz.
Bu seçim ve onun sonuçları bize, bu dünya üzerinde nasıl davranmamız gerektiğini “gösterir”.

Tema konusunda da “Eşkiya” çok güzel bir örnek teşkil eder. Baran, dostuna vefayı 30 küsür yıllık
aşkına kavuşmaya tercih eder. Keje’yi alıp gitmek yerine, yeni tanıştığı ve kendisine iyilik yapan
Cumali’yi mafyanın elinden kurtarmayı tercih eder. Bu hareketi aşkına kavuşmayı engeller sadece,
aşkının yeterince güçlü olmadığını değil. “Eşkiya”nın hikayesi bize dostluğun aşktan da önemli
olabildiğini söyler. Bu evrensel mesajı nedeniyle de her izleyişte izleyicileri derinden etkilemeyi başarır.

Michael Hauge’un tema konusunda çok güzel bir tespiti var. Diyor ki,

“Tema olay örgüsünden ortaya çıkar / kaynar / neşet eder, olay örgüsüne empoze edilmemelidir...
İlk kural, ilk bir ya da iki müsveddeyi yazana kadar temayı tamamen görmezden gelmektir. Önce
‘bir ilişkide dürüstlük ve dostluk şarttır’ şeklindeki bir temadan yola çıkıp sonra ‘Sanırım ben
Tootsie’yi yazacağım’ demek çok saçmadır.”

“İlk olarak bir hikaye fikri ile yola çıkın ve kahramanlarınızın dış motivasyonlarına ve aralarındaki
çatışmalara odaklanarak ilk müsveddenizi yazın. Ondan sonra karakterlerinizin içsel
motivasyonlarına ve çatışmalarına odaklanın. Ancak o zaman hikayenizden hangi evrensel temanın
ortaya çıkabileceğini görmeye hazır olursunuz.”

Truby’nin de bu konuda söyleyeceği birkaç söz var:

“Gişe canavarı filmler genelde parlak bir fikre (“high concept”) dayanırlar, ama bu parlak fikri aynı
zamanda tema ve zıtlık / düşmanlık yoluyla genişletirler... Gişe canavarlarının yazarları parlak
fikirlerinin kalbinde yatan ahlaki meseleyi bulurlar ve daha sonra bu meselenin çeşitli
olasılıklarını hikaye boyunca ele alırlar. Bunu yapmanın yolu da zıtlıktır / düşmanlıktır. Bir gişe
canavarı yazarı, parlak fikrin içinde gömülü bulunan en derin çatışmayı görür ve kahramanın bu çatışma
ile başa çıkmasını gerektirecek bir grup düşman (“opponent”) yaratır.

Örneğin Hollywood tarihinde bir insanın bir başkasıyla yer değiştirdiği onlarca “yer değiştirme” hikayesi
vardır. Bunların hepsi “parlak fikir”dir, ama hemen hepsi başarısız olmuştur.

TOOTSIE de bir yer (kılık) değiştirme komedisidir ama son derece başarılı olmuştur. Neden? Çünkü ...
yazarlar, bir erkeğin kadın gibi giyinmesi fikrinde yatan temel bir ahlaki tema bulmuşlardır: erkeklerin
kadınlara davranma şekli. Daha sonra yazarlar bir erkeğin bir kadına nasıl davrandığını gösteren bir
dizi düşman yaratmışlardır.”

Demek ki iyi bir senaryo yazmak için parlak bir fikir (“high concept”) bulmak yeterli olmuyor. Bu parlak
fikrin içinde gizli halde bulunan temayı da ortaya çıkarmak / bulmak gerekiyor. Ama bu temayı
açıkça söylemek yerine olaylar ile göstermek daha doğru oluyor.
posted by gezgin @ 7:29 PM 1 comments

169
Perşembe, Ağustos 18, 2005

SANARİSTİN 1. YILI HATRINA BİRKAÇ KİŞİSEL SÖZ

Bana gelen maillerin bir bölümü, bu siteyi hazırladığım için bana teşekkür eder. Ben de hem şaşırır,
hem de sevinirim. Sevinirim çünkü birinin size teşekkür etmesi, "iyi" bir şey yaptığınıza dalâlettir.

Şaşırmamın nedeni ise, benim bu işi bana teşekkür edilsin diye yapmamam. Aşağılarda bir yerlerde de
belirttiğim gibi "karanlığa küfretmek" yerine bir mum yakmak için bu yazıları yazıyorum esasen. Ama
anlaşılan karanlık o kadar koyu ki, ufacık bir mum bile bayağı bir iş görüyor.

***

Bu yazılarla ilgili olarak itiraf etmek istediğim bir şey daha var. O da, benim bu yazıları yazma
amaçlarımdan biri. Pek belli olmasa da benim için önemli olan bir neden:

Bu yazıları hazırlarken beni mutlu eden bu neden, insanlara "parasız" bir şey sunuyor olmak. Yani
hayatımızın hemen her anında yaptığımız şeyler ya da aldığımız hizmetler için para öderken, hayatta bazı
"iyi" şeylerin parasız da olduğunu insanlara hatırlatmak. İnsanların maddiyatçılığından bunalıp
sıkıldığımızda bu duruma küfrederken, "ama bir de SANARİST var, oradan çok şey alıyorsun ve
hiçbir şey vermiyorsun" dedirtmek. Yani herkesin herşeyi para için yapmıyor olabileceği fikrini bir
şekilde de olsa ayakta tutmak.

Bu düşünce bana büyük bir zevk veriyor. Her şeyi maddileştiren kapitalist yaşam tarzına bu şekilde -
biraz abartılı bir sözcük olacak ama - başkaldırdığımı düşünüyorum. Ünlü bir Türk filmi repliğini biraz
bozarak söylersem: "Bedenime sahip olabilirsin, hatta ruhumun bir bölümüne de, ama tamamına
asla!" ;)

***

İşte bu nedenle bu yazıları kitap haline getirip satmak fikri beni çok rahatsız ediyor. Bu yazılar bir kitap
olsa, çok daha derli toplu olacak ve belki çok daha işe yarayacak. Ama o zaman cebinizden bir miktar
para çıkıp benim cebime girecek. Böyle bir şeyi istemem. Çünkü o zaman bu siteyi hazırlama
motivasyonuma tamamen ters düşmüş olurum. Benim amacım Türk sinemasına bir katkıda bulunmak;
Türk sinemasına katkıda bulunur gibi yapıp bir yandan da cebimi doldurmak değil.

(Akıllı SANARİST okurları zaten yapacaklarını yapıyorlar ve bu yazıların çıktısını alıyorlar. Bence çok
güzel ve pratik bir uygulama. Bir tek yazıların sondan başa doğru dizili olması biraz sorun yaratıyordur.
Bir de sürekli yapılan güncellemeler... :)

Yine aynı sebepten dolayı bu siteden para kazanmamı sağlayacak olan herhangi bir reklam da
almıyorum. Bu siteden gelecek 3 kuruş (ki hakkatten artık kuruşlardan konuşuyoruz) da gelmesin artık!
Ama daha önemlisi, bu site üzerinden hiç kimseye hiçbir şeyin satılmaması. Herşeyin parasız olması.

Türk sinemasının böyle karşılıksız bir hayat öpücüğüne ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Başlangıçta hayat
öpücüğü verir gibi yapıp sonradan olayı "French Kiss"e dönüştürmenin alemi yok ;)

***

Neyse, artık tatil bitti. (Bu arada kimseye çaktırmadan bir de tatil yaptım. Tatilde de iki yazı yazdım.
Düşünün artık!) Artık daha ciddi ve işlevsel yazılara geçebiliriz.

posted by gezgin @ 6:28 PM 12 comments

Pazartesi, Ağustos 15, 2005

İYİ HİKAYE - KÖTÜ HİKAYE

"Aslında bütün öyküler aşağı yukarı aynı şeyi anlatır"...

Bu cümleyi usta senaryo yazarlarından sık sık duyarsınız. Ama senaryo yazımına yeni başlayanlar bunun
anlamını tam olarak bilemeyebilirler. Biraz psikoloji bilgisiyle de harmanlayarak bunun ne demek
olduğunu açıklamaya çalışayım.

İstisnasız bütün insanlar çeşitli karakter zayıflıklarına sahiptir. Bu, insan olmanın bir parçasıdır. Tıpkı
bedenimizi hayatta tutmak için yemek yemek zorunda olmamız gerçeği gibi bu da ömür boyu benliğimizin

170
bir parçası olarak taşımak zorunda olduğumuz bir gerçektir.

Herkes kendi zayıflığını en iyi bilir. Hatta bu yüzden kendimizi zaman zaman dünyanın en zayıf, en
beceriksiz, en yeteneksiz insanı zannedebiliriz. Çünkü kendi zayıflıklarımızın sonuna kadar
farkındayızdır. Başkaları ise bize daha eksiksiz, daha sağlam gibi görünürler. Çünkü o insanların 24 saat
boyunca ne yaptığını bilmeyiz / bilemeyiz. Oysa o insan da zaman zaman kendisini en az bizim kadar
zayıf ve yeteneksiz hissediyordur. (Bu konuda sizi en çok aydınlatacak kitaplar biyografi kitapları
olacaktır).

İşte bu zayıflıklarımızdan dolayı, kendine güvenen ya da daha önce güvenmezken sonra güvenmeye
başlayan insanları ekranda / perdede görmeyi severiz. Bir süreliğine o insanla "özdeşleşir", onunla
birlikte çeşitli güçlükler yaşar, sonra da o kriz anında kendi sınırlarımızı aşarak o büyük krizi biz de
aşarız. Kısa bir süre için bile olsa biz de kendine güvenen bir insana dönüşür ve mutlu oluruz.

Bunda yanlış ya da kötü bir şey yoktur. Hikayeler, ilk ortaya çıktıkları günden beri dinleyicileri
cesaretlendirmeye, hayatın güçlüklerine karşı onları yüreklendirmeye, hayatı daha güzel yaşamak için
nasıl davranmak gerektiği konusunda onları bilgilendirmeye çalışır.

Bize benzeyen ama biz olmayan bir insanın güçlükleri nasıl aştığını görmektir, bütün bu hikaye dinleme
olayının özü.

İşte bu nedenle insanları zayıf / kötü / beceriksiz / aşağılık vb. gösteren filmler genel izleyici tarafından
tutulmaz. İşte bu nedenle Avrupa sineması ve ona özenen diğer ülkelerin filmleri, insan psikolojisinin
çok derin bir ihtiyacına cevap veren filmlerinden farklı olarak gişede iki seksen yatıyorlar.

***

"Sanat filmi" adı altında inanılmaz saçmalıkları üretenlerin sadece biz olduğumuzu sanıyorsanız
yanılıyorsunuz. Ben kendi adıma zaman zaman Fransızların, İspanyolların ve İtalyanların "sanat filmi" adı
altında ürettiği akıl almaz rezilliklere denk geliyorum. Ve - sağlıklı bir insan olarak - derhal mekandan ya
da o film gösteriminden uzaklaşıyorum!

Bu tür "sözde sanat filmleri"ni genelde "insan doğasının bilmem ne yönü" gibi ne idüğü belirsiz
ifadelerle açıklarlar. Ve bu açıklamalarda da korkunç bir Freud'culuk vardır. Hele yarı-okumuş bir film
eleştirmeni Freud ya da Lacan'dan bahsederek bir filmi yorumlamaya kalktığı zaman tüylerim diken
diken olur.

Niye mi?

Çünkü Freud kadar paspas olmuş adam azdır psikiyatri ve psikoloji tarihinde. Freud'u önce kendi
yandaşları ve öğrencileri (Jung, Adler, Fromm) çok fena yerden yere vurmuşlardır - haklı olarak. Sonra
Karen Horney, Maslow, ve Rogers gibileri ortaya çıkmıştır 50-60-70'lerde. Seksen ve doksanlarda ise
Martin Seligman ve Mihaly Csziksentmihalyi gibi bilim insanları, Maslow'un ve arkadaşlarının
başlattığı "sağlık psikolojisi"ni bilimsel bir temele oturtmuşlardır (bkz. "Learned Optimism" adlı kitabı ve
"Positive Psychology" akımı).

Bütün bunlardan sonra Freud'un artık "saçmalık" olarak nitelenmesinde bir sakınca olmayan düşünceleri
üzerine film hikayesi kurmak ya da filmleri bu "geri" düşünce sistemi ile açıklamak ya düpedüz cahilliktir
ya da kasıtlı bir yanıltmadır.

***

Ama burada sanırım Avrupalı'ların "Avrupa Merkezli" düşünme zaafı önemli rol oynuyor. Yukarıda adını
verdiğim ve Freud'a takkesini ters giydiren bilim insanlarının çoğu Amerikalı ya da Amerika'ya göç
etmiş insanlardır. 1950'lerden sonra Avrupa'dan doğru düzgün bir psikolog ya da psikiyatr çıkmış
değildir.

Felsefi olarak da bu "sanat" filmlerini temeline yine bir Avrupalı olan Jean Paul Sartre'ı ve onun
"varoluşçu" düşünce sistemini yerleştirirler genelde. Bu felsefi akım, hayatın anlamının olmadığını, bütün
insanı değerlerin kurmaca olduğunu, insanın "seçmek" suretiyle herşey olabileceğini vs. söyler - ortaokul
düzeyinde genetik ve lise düzeyinde felsefe bilenlerin bile burun kıvıracağı saçmalıklar işte.

***

Bu yazdıklarımdan Amerikan hayranı olduğum izlenimi uyanmamalı. Söylemek istediğim, Amerikalıların


insan psikolojisi ile ilgili doğru bir damar buldukları. Ve sadece muazzam reklam kampanyaları

171
sayesinde değil, bu doğru damar sayesinde bütün dünyada seyrediliyor oldukları. Ve bizim
sinemacılarımızın da, eğer kalıcı başarılar elde etmek istiyorlarsa, benzer bir damarı kendi
kültürümüzde bulmaları gerektiği.

posted by gezgin @ 9:56 PM 7 comments

Cumartesi, Ağustos 13, 2005

VİZONTELE: SON YORUM

"Vizontele 1" hakkında bir yorum yazmak istiyordum ama bir türlü kısmet olmadı. Onun yerine farklı
yazıların içinde küçük küçük yorumlar yapmış oldum. Bu saatten sonra da oturup bunları birleştirmeye
üşeniyorum. Ama işi bu noktada bırakmadan önce Vizontele 1 hakkında söylenmesi gereken bir şey
daha var.

Önce daha önce neler söylediğimi bir hatırlatayım kısaca:

1) "Orada Olmayan Hikaye" yazısında, Vizontele 1'deki kahramanların net bir dış motivasyonu
olduğunu söylemiştim. Bu dış motivasyon da Televizyonu çalıştırarak ilçeyi dünya ile entegre etmekti.
Başkan Nazmi'nin temel motivasyonu buydu. Deli Emin'in motivasyonu ise daha çok "teknik"ti.

2) Vizontele'nin çok net bir çatışması olduğunu da söylemiştim. Bu çatışma daha çok Başkan Nazmi +
Deli Emin ile Sinemacı Latif ve yandaşları arasındaydı.

3) Hemen alttaki yazıda da Vizontele'nin bir özelliğinin de çatışmanın finale doğru tırmanmadığıydı.
Gerçekten de çatışma filmin finaline doğru şiddetlenmiyordu. Öyle ki doruk ("climax") denilen noktada
(dağın tepesine çıktıkları an) Başkan Nazmi (yani filmin kahramanı) yeniliyordu. Zafer, son derece
anlamsız ve komik bir biçimde, kaza eseri elde ediliyordu. (Normal bir filmde böyle bir çözüm yanlış
olurdu, ama bu bir komedi filmi olduğu için hoşgörmüştük.)

Burada, Başkan Nazmi ile Deli Emin'in karşısındaki düşmanın sadece Sinemacı Latif ve yandaşları
olmadığını da eklemek istiyorum. Başkan Nazmi'nin önünde iki büyük engel daha var: bilgisizlik ve
doğa koşulları. Başkan Nazmi sadece Latif'le değil, bu güçlüklerle de mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu da çatışmayı daha etkili kılıyor.

***

Bu kadar. Bu film hakkında söyleyebileceklerim bu kadar. Genel olarak iyi bir film. Güzel bir seyirlik.
Ama filmi hangi kıstaslara göre değerlendirdikleri belli olmayan bazı yazarların ve eleştirmenlerin
söylediği gibi muhteşem değil.

Yılmaz Erdoğan'ın oyunlarından, TV dizisinden ve senaryosunu yazdığı iki filmden yaptığım bir çıkarsama
var: Yılmaz, bir ana hikaye seçiyor, o hikaye ile uzaktan yakından alakalı insanların küçük hikayelerini
anekdotlar şeklinde senaryonun orasına burasına serpiştiriyor, ve senaryosunu böyle oluşturuyor.

"Ee, ne var bunda?" diyebilirsiniz.

Ben "bir şey var" demedim. Sadece yorumlamak suretiyle Yılmaz Erdoğan'ın senaryoculuğunu biraz
daha gün ışığına çıkarmak istedim.

Bence Yılmaz'ın gerçek senaryo yazarlığı gücü "Organize İşler"de ortaya çıkacak. Bekleyelim ve
görelim...

posted by gezgin @ 4:56 PM 0 comments

Cuma, Ağustos 12, 2005

ORTAK ÖZELLİKLER: HABABAM, VİZONTELE ve ÇOCUKLAR DUYMASIN

Bu üç eserin de (ikisi sinema, biri TV eseri) başarılı olduğunu kimse tartışacak değil sanırım. “Çocuklar
Duymasın”da Meltem ve Haluk’un değişmediği dönemi kastediyorum. “Vizontele” derken 1.
Vizontele’yi. “Hababam Sınıfı” derken de 1974 yapımı ilk Hababam’ı düşünüyorum.

Bu eserlerin neden başarılı olduğu ile ilgili olarak çok şey söylenebilir. “Samimiyetleri” “Türk kültürüne
ve geleneklerine uygun olmaları” “komedi olmaları” vb. bunların başında gelecektir.

172
Ama ben burada başka bir şeyden söz etmek istiyorum: Bu eserlerin dramatik yapısından.

Bu üç eseri de incelediğimizde senaryolarında ilginç bir ortak nokta buluyoruz. Bu üç eser de tırmanmalı
(dikey) bir hikaye akışı takip etmiyor. Olaylar düz bir yüzeyde meydana geliyorlar sanki. Hikaye
ilerledikçe artan bir çatışma, gittikçe şiddetlenen bir durum yok.

“Hababam”ın uzun bir incelemesinde bunu göstermiştim. Bu filmde taraflar arasındaki çatışma filmin
sonuna doğru artmıyordu. Mahmut Hoca ile Hababam birbirine sırayla misillemeler yapıyordu. Ama bu
misillemelerin şiddetinin sona doğru arttığını söylemek mümkün değildi.

Aynı şeyi “Vizontele” için de söylemek mümkün. Çatışmanın şiddeti sona doğru artmıyordu. Filmin
merkezinde bir hikaye vardı (Başkan Nazmi’nin ve Deli Emin’in TV’yi çalıştırmak istemesi) ama bu hikaye
sona doğru hızlanmıyordu. Hatta hikayenin hiç acelesi yoktu diyebiliriz. Bu eksen hikaye devam ederken
bir yandan da bir sürü yan hikaye izliyorduk.

“Çocuklar Duymasın”da da böyle bir durum vardı. Olaylar bir yere doğru ilerliyordu ama bu gidişte
hiçbir acele, hiçbir şiddet artışı yoktu. Her bölümde, bölümün başında atılan sorun çözülüyordu (bazı
bölümlerde bu sorun bölümün ortasında çözülüyor ve bölümün ortasında yeni bir sorun ortaya atılıyor – ki
bu çok ilginç). Ama hiç birimiz bölümün sonunda ne olacak diye büyük bir heyecan hissetmiyorduk.

Peki bu durum bize ne söyler?

Türk seyircisi, 3 Perdeli Yapıya oturtulmuş ve çatışmanın şiddeti gittikçe artan hikayeleri çok
beğenmektedir – öyle olmasa Hollywood’dan gelen filmlere akın etmezdi. Ama konu yerli yapımlar
olunca seyircilerin en büyük kıstası senaryonun yapısı ve çatışmanın gittikçe artması olmuyor.
Karakterleri kendine yakın bulması, konuların güncel olması, türün “komedi” olması,
oyuncuların ünlü olması yetiyor sanki.

Peki senarist bu durumdan ne çıkarmalıdır?

Ortalama senaristler bu senaryo yaklaşımını devam ettirmeyi tercih edebilirler. Yani “Abicim, ben
senaryoyu bir biçimde bitireyim de, nasıl ve ne zaman biterse bitsin” diye düşünebilirler. Ya da
zaten öyle düşünüyorlarsa, bu düşüncelerini pekiştirebilirler.

İyi senaristler ise bu durumun yarattığı “tembelliğe ve dağınıklığa çağrı”yı dinlemez ve senaryolarını
sağlam bir 3 Perdeli Yapıya oturtarak çatışmanın şiddetini sona doğru artırır.

Ya da

Bildiğiniz gibi yapın... Ve eserinizin bu sitede “yorumlanmasın” katlanın! ;)

posted by gezgin @ 6:00 PM 0 comments

Cuma, Ağustos 05, 2005

ORADA OLMAYAN HİKAYE: VİZONTELE TUUBA

"Vizontele Tuuba", "Vizontele" kadar başarılı değil. Neden? Biraz daha "siyasi" ve bu yüzden "tatsız"
bir konuyu anlattığı için mi? Filmin göreli başarısızlığının nedeni 12 Eylül darbesi mi? Hiç sanmam.
Bence bu senaryo kaynaklı bir durum.

Vizonteleleri karşılaştırdığımız zaman, çok bariz farklar görüyoruz. Ben sadece ikisi üzerinde
duracağım.

1) Vizontele'nin baş kahramanları Belediye Başkanı Nazmi ve Deli Emin. Çok belirgin bir amaçları (dış
motivasyonları) var: Şehre gönderilen televizyonu çalıştırmak. Ve dünyadan kopuk bir halde yaşayan
bu şehri, dünya ile ilişkilendirmek. Bu çok önemli bir şey onlar için. Eğer Vizontele çalışırsa, sanki
bütün geri bırakılmışlıklarından kurtulacaklar. En azından başkan böyle hissediyor. Ve bu uğurda yörenin
en yüksek dağının tepesine bile çıkıyor.

(Burada şunu hatırlatayım: Senaryonun eksenini oluşturan büyük istek'in ne kadar gerçekçi olduğu,
hikayenin yaratacağı etki ile çok da bağlantılı değildir. Önemli olan birilerinin bir şeyleri büyük bir
tutkuyla istemesidir. Seyirci, perdede tutkuyla yanan biri görmek ister, o kadar.)

Vizontele Tuuba'da ise öncelikle bir baş kahraman belirsizliği var. Ön planda bir çok insan var, ama
bunlardan hiçbiri baş kahraman niteliğinde değil. Ne Başkan, ne Emin, ne de kütüphaneci Güner

173
Sernikli filmi taşıyan insanlar. Hepsi ön planda, ama hiçbiri "kahraman" / baş karakter değil. Bu
durum, dış motivasyon zayıflığına yol açıyor. "Vizontele Tuuba"nın en büyük sorunu bu. Belirli bir
baş rol olmayınca, güçlü bir dış motivasyon da olmuyor.

Bu filmdeki dış motivasyon nedir? "Kütüphane kurmak" mı? Hayır. Bu sadece, biraz da şehrin geri
kalmışlığına / bırakılmışlığına duyulan bir tepki olarak akla gelen ve uygulanan bir proje. Ama bunu
çok isteyen biri yok. Zira Güner (Tarık Akan) bir kütüphaneci değil. O, devleti ile ters düşmüş aydın bir
memur. O kadar. Devlet de onu cezalandırmak için merkezden uzak yerlere yolluyor. Güner'in
"insanları eğiterek onların hayatını güzelleştirmek" gibi bir derdi yok.

Ve bu zayıf dış motivasyon, hikayenin ikinci yarısında tamama eriyor - yani sonucuna ulaşıyor.
Başkan, Emin ve Güner'in şansları yaver gidiyor, bina ve kitap buluyorlar ve kütüphaneyi açıyorlar.
Peki biz bundan sonra neyin olmasını bekleyeceğiz merakla?

Ön plandakiler kendilerin yeni bir motivasyon buluyorlar: halkı kütüphaneye alıştırmak. Bunun için de
televizyondan faydalanılıyor: insanlar televizyonla kütüphaneye getiriliyor, çıkışta ellerine birer kitap
tutuşturuluyor, okuma yazma bilmeyenlere okuma yazma öğretiliyor, solcu gençlere de kütüphanede
tartışma olanağı tanınıyor. Eee?

Yani filmin "istek hattı"("desire line") zayıf ve biraz zorlama. Bu yüzden de ne olduğu ya da ne
olacağı bizi pek ilgilendirmiyor. Sonra ne olacağını merak etmiyoruz. Bu da - şaşırtıcı bir biçimde -
bu filmi izlerken zaman zaman sıkılmamıza neden oluyor. Özetle, birinci filmdeki Başkan Nazmi'nin dış
motivasyonuna sahip birini ikinci filmde bulamıyoruz.

2) "Vizontele"de çatışmanın kimler arasında olduğu çok belirgindi: Başkan + Emin ile Sinemacı Latif
+ Oğlu Veli (Şafak Sezer) + Fikri (Cem Yılmaz). Televizyonun çalışması bir kampın işine yarayacak,
diğerine de zarar verecekti. Bu nedenle her deneme, taraflardan birini sevindirirken diğerini
üzüyordu. Biz de keyifle bu tatlı çekişmeyi izliyor ve kimin galip geleceğini merak ediyorduk. (Artı,
vizonteleye karşı çıkan bir imam ve başına geleceklerini hissetmiş gibi onun sözünü dinleyen Siti Ana
vardı. Bu da Truby'nin bahsettiği dört uçlu çatışmaya benzer zengin bir durumu yaratıyordu filmde).

Peki, Vizontele Tuuba'da çatışma kimler arasında? Eğer filmin "istek hattı" (ya da kahramanların dış
motivasyonu) kütüphanenin kurulması ise, bunun önünde kim duruyor ve çatışmayı yaratıyor? Ben
söyleyeyim: HİÇ-KİM-SE!

Kütüphanenin kurulma süreci, ufak tefek aksaklıklarla da olsa tıkır tıkır ilerliyor. Ne askerler engel
oluyor, ne gericiler (dramatik gerilim olması için öyle birileri bile yok - AP'lilerin bu durumu şikayet
etmeye çalışması sadece hafif komik sonuçlara yol açıyor), ne de sinemacılar (niye engel olsunlar ki?)
kütüphanecilere büyük bir tehdit teşkil ediyorlar.

Eee? Biz neye üzülüp neye sevineceğiz? Neden heyecanlanacağız? Herşey ön plandakilerin /
kahramanların istediği gibi oluyor zaten!

Filmin başka alanlarında bazı çatışmacıklar yaşanıyor. Sol fraksiyonlar arasındaki komik çatışma,
AP'liler ile Belediye Başkanı Nazmi arasındaki hafif sürtüşme, bu çatışmacıkların en belirginleri. Ama
bunlar, filmi taşımaya yetecek güçte değil. Sadece bir "doku" ("texture" - henüz o konuyu burada
işlemedik) oluşturmaya yarayacak itişmeler, o kadar.

Çatışma yoksa hikaye de yoktur! O kadar.

İşte bu yüzden bu yazının adı: "Orada Olmayan Hikaye: Vizontele Tuuba!"

***

DEUS EX MACHINA: 12 EYLÜL

Filmin finali ile filmin geneli arasında da bir kopukluk var. Yani filmin finalinde yaşananlar, film
boyunca yapılan şeylerden kaynaklanmıyor.

"Ne yani? Hakkari'de olan olaylar mı 12 Eylül'e yol açmalı?" diyebilirsiniz. Hayır. Böyle saçma bir
beklenti içinde değilim. Ama en azından şehirde olan olaylar, ülkeyi 12 Eylül'e götüren sürecin küçük ve
(filmin genel tonuna uygun olarak) komik bir modeli olabilirdi. Böyle bir şey yok. Bu nedenle 12 Eylül,
Yunan tragedyalarında olduğu gibi "gökten inen bir tanrı" ("Deus ex Machina") gibi filmi bitiriyor. Biz
de "ne oluyor yahu?" diye kalakalıyoruz.

Yılmaz Erdoğan bu finali "Hayat ne güzel devam ederken askerler geldi ve güzel günler sona erdi"

174
demek için yazmış olabilir. Askerlerin gelişinin her defasında normal gidişatı bozduğu doğrudur ama
burada askerlerin gelişinin (gerekli ya da gereksiz) nedenleri gösterilmediği için onlara karşı bir tepki
duymuyoruz. Televizyonda verilen bir kaç terör haberi, bizi bu finale hazırlamaya yetmiyor. Böyle bir
final ancak, filmin ilk % 75'de gösterilen olaylarla ("set up") hazırlanabilir. Yılmaz Erdoğan bunu
yapmıyor ve bu yüzden de final tatmin edici olmuyor.

***

Vizontele Tuuba'nın eksiklerinden biri de Emin ile Tuuba arasındaki "aşk". Varla yok arasındaki bu
ilişki, seyircide bırakın büyüğü, orta şiddette bile bir duygu uyandırmıyor. Neden? (Bunu da siz bulun,
beni uğraştırmayın.)

***

Filmin sonunda askerlerce götürülen solcular hakkında "anlatıcı", "Onlar düşündüklerinin bazılarının
yasadışı olduğunu biliyorlardı, ama düşündüklerinin hiçbirini yapmamışlardı" mealinde bir şeyler
söylüyor. Ve düpedüz mantık ve duygu sömürüsü yapıyor. Yani "insanlar eyleme sokmadıkları
düşüncelerinden dolayı suçlanamaz" diyor. Bu mantıkla hareket edersek, yüzlerce insanı öldürmeyi
planlayan teröristler, yakalandıkları takdirde derhal serbest bırakılmalıdır, çünkü henüz hiçbir şey
yapmamışlardır. Azıcık düşünen bir insan, bunun ne kadar tehlikeli ve gerçek dışı bir iddia olduğunu
görebilir. Ama Yılmaz Erdoğan, sonucunu hiç düşünmeden "herşeye özgürlük" isteyenlere bir selam
çakıyor ve aklı selim sahiplerini hayal kırıklığına uğratarak filmini bitiriyor.

Bence Yılmaz Erdoğan'ın bu filmde yaptığı en büyük hatalardan biri, komedi olarak başladığı filmini
siyasi bir film gibi bitirmesi. Seyircinin Yılmaz Erdoğan filmlerine neden geldiği belli (Oyunlarına da aynı
nedenle gidiliyor) : memleketteki ilginç durumların mizahi bir yaklaşımla yorumlanmasını izlemek için.
Yılmaz Erdoğan "12 Eylül hakkında bir komedi yapmanın imkansız olduğunu" düşünmüş olabilir,
ama "Hayat Güzeldir" ile Oscar alan ve Yılmaz'ın da takdir ettiği anlaşılan Roberto Benigni'nin o
filmiyle 2. Dünya Savaşı'nın en üzücü olaylarından birini mizahi bir dille anlatmayı başardığını
unutmaması gerekiyor.

posted by gezgin @ 8:13 PM 1 comments

Cumartesi, Temmuz 30, 2005

HABABAM SINIFI: BİR TÜRK KLASİĞİ

Not: Bu yazıyı okumadan önce "Hababam Sınıfı" adlı filmi (1974 yapımı ilk film) bulup izlemenizi
tavsiye ederim - VCD'si var. Onlarca kez televizyonda (reklamlarla paramparça olmuş halde) izlediğinize
eminim. Ama nacizane tavsiyem, bir kopyasını bulun, baştan sona kesintisiz izleyin, sonra yazıyı
okuyun.

"Hababam Sınıfı"nın gelmiş geçmiş en başarılı Türk filmi olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz.
1974 yılında çevrildiğinden beri (yönetmen: Ertem Eğilmez) defalarca sinemalarda, ondan çok daha
fazla TV'de gösterilmiştir. Ve her gösterilişinde de çok büyük bir izleyici topluluğunu kendine çekmeyi
başarmıştır.

Bu izleyicilerin Hababam'ı ilk kez seyretmediği kesin. Peki nasıl oluyor da bir film, defalarca
seyredilmesine karşın, her oynatılışında kendine bu kadar çok izleyici buluyor? Nasıl oluyor da aynı
izleyiciler, daha önce yüzlerce kez duydukları esprileri tekrar duyunca yine gülüyorlar?

"Hababam Sınıfı"nın bu başarısının çok çeşitli unsurları olduğu kesin. İnanılmaz derecede başarılı
oyunculuk, müthiş bir müzik, ve harika bir yönetmenlik bunlardan sadece bir kaçı. Ama bence her şeyden
önemlisi, bütün bunların ayakta kalabilmesini sağlayan, çok başarılı bir senaryosu var.

Filmin, Rıfat Ilgaz'ın romanından Umur Bugay (daha sonra başımıza TV dizisi "Bizimkiler"i saran adam)
tarafından uyarlandığını biliyorsunuz. Bu yazıda "senarist, orijinal esere ne kadar sadık kalmış?"
türünden bir geyiğe girmeyeceğim. (Her adaptasyonda yapılan bu "geyiği" hiç anlayamam: Bir
senaryonun romana sadık kalmadığını söyleyerek onu eleştirmek, bir aşçıyı, taskebabı yaparken ineğe
sadık kalmadığı için eleştirmek gibi bir şeydir.)

Bu yazıda, "Hababam Sınıfı"nın senaryosunun başarısının şans eseri olmadığını, aksine, başarılı
senaryoların hepsinde görülen özellikleri bünyesinde barındırdığı için bir klasik haline geldiğini göreceğiz.
Bu özelliklerin bir çoğunu aşağıdaki yazılarda okudunuz. Şimdi bu ilkelerin, gelmiş geçmiş en başarılı Türk
filminde nasıl kullanıldığını görelim.

175
FİLMİN GENİŞ ÖZETİ

Filmin mütevazı jeneriği 2 dakika kadar sürüyor. Melih Kibar'ın Hababam ile özdeşleşen müziğini ilk kez
jenerikte duyuyoruz.

SINIF: Jenerikten sonra öğrencilerin koşarak sınıflarına girdiklerini görüyoruz. Hababam Sınıfı'ndayız.
Öğrenciler daha yerlerine otururken ilk espri geliyor: Güdük Necmi, İnek Şaban'ın sırasına bir balya ot
koymuştur. Bununla ilgili espriler yapılır.

Hoca gelir. Ders biyolojidir. Hoca, geçen ders ne yapıldığını sorar, fakat çalışkan bir öğrenci dışında kimse
cevap veremez: konu, memeli hayvanlardır (konu seçimine dikkat). Hoca kaldığı yerden dersi
anlatmayı sürdürür, sonra da anlattıklarını sınıftaki öğrencilere sorar. Öğrencilerin hepsi "meme" temalı
espriler yaparlar. Bu sahne Ferit'in "uçan memeli"ye örnek olarak "hostes"i vermesiyle biter.

YORUM: Jenerikten sonraki ilk 3 dakikayı kapsayan bu ders sahnesi bir çok şeyi başarıyor. Bize baş
karakterleri tanıtıyor: Damat Ferit, İnek Şaban ve Güdük Necmi. Hikayenin geçeceği ortamı kuruyor:
özel bir lise. Ve filmin tonunu belirliyor: komedi. Bu sahneden sonra, çok komik bir öğrenci filmi
izleyeceğimizi anlıyoruz.

OKUL İÇİ MERDİVEN: İkinci uzun sahneye geçmeden önce, iki öğretmenin merdivenden inerkenki
konuşmasına tanık oluyoruz. Öğretmenler öğrencilerden şikayet eder ve yeni gelecek müdür
muavininin onları adam etmesini umut ettiklerini söylerler.

YORUM: Daha 4. dakikada, ileride tanık olacağımız çatışmanın ipuçlarını görüyoruz. Haylazlıkları tavan
yapmış bir grup öğrenci ve onları adam etmeye çalışacak bir müdür muavini.

TUVALET: Hababam sınıfı tuvalette sigara içmektedir. Onlar da kendi aralarında yeni gelecek müdür
muavinini konuşmaktadırlar. Bir ara Şaban, "Müdür geliyor!" diyerek herkese sigaralarını attırır. Ama şaka
yapmıştır. Diğer öğrenciler buna gıcık olurlar.

YORUM: Yaklaşık 1 dakika süren bu sahne de bizi gelecek çatışmaya hazırlıyor ve Hababam'ın bu
çatışmadan korkmadığını gösteriyor. Ayrıca Şaban'ın yaptığı "müdür geliyor" esprisi, hikayenin
ilerleyen bölümlerinde sonucu ("pay off") alınacak bir temel atma ("set up").

SINIF: Bir sonraki sahnede, sağır bir hocanın anlattığı coğrafya dersindeyiz. Hoca ders anlatırken,
öğrenciler kendi aralarında konuşmakta, oyunlar oynamaktadır. Hoca arada sırada bir öğrenciyi kaldırıp
soru sorar, öğrenci dersle tamamen alakasız şeyler söyler ama hoca cevabı beğenir, çünkü aslında
kendisine söylenenleri hiç duymamaktadır. Bu arada Damat Ferit ile Güdük Necmi, olmayan bir kızın
ağzından Şaban'a mektup yazmaktadır. Ayrıca öğle tatilinde Hababam'ın maçı olduğunu da öğreniriz. Son
olarak Hoca, sınıftaki tek çalışkan öğrenciyi kaldırır, ona da bir soru sorar ama çocuk diğerlerinin aksine
doğru cevap verdiği halde hoca tarafından paylanır: "Sen bana maç anlatıyorsun!"

YORUM: 2 dk süren bu sahne de çok başarılı. Hem hocanın içler acısı halini gösteriyor, hem de İnek
Şaban'la ilgili bir esprinin temelini atıyor. Bu sahneyle birlikte, okuldaki hocaların hemen hepsinin bir
kusuru bulunduğunu anlıyoruz.

OKUL BAHÇESİ: Hababam, öğle tatilinde okul bahçesinde futbol maçı yapmaktadır. Yeni müdür muavini,
kıyasıya devam eden bu maçın ortasına düşer. Mahmut Hoca, okul binasına gitmek için bu maçın
ortasından geçmek zorundadır. Öğrenciler adamcağızın etrafında futbol oynayarak onu iyice sıkıştırırlar.

YORUM: Hababam'ın Müdür Muavini ile çatışması, taraflar daha birbirlerini tanımadan başlıyor. Mahmut
Hocanın hikayeye bu şekilde girmesi gerçekten de akıllıca bir tercih. Mahmut hocanın başka bir yoldan
sessizce odasına çıktığını düşünün. Ne kadar zayıf bir giriş olurdu değil mi?

ÖĞRETMENLER ODASI: Öğretmenler Hababam Sınıfı'ndan şikayet etmektedir. Bu sırada Hafize Ana
odaya girer. Öğretmenlere kahvelerini dağıtır. Bir vesileyle kendisinin okuldaki görevlerini sıralar. Sonra
da Hababam'ı ne kadar sevdiğini belli eder: öğle yemeğindeki fasulyeyi üçüncü kez ısıtmıştır onlar için.

Sonra Müdür ve Mahmut Hoca öğretmenler odasına girer. Müdür Mahmut Hoca'nın yeni muavin olacağını
söyler. Mahmut Hoca bütün hocaların yaşlı olduğunu, birinin neredeyse kör, diğerinin de neredeyse sağır
olduğunu fark eder.

Tam bu sırada Hababam'ın topu Öğretmenler Odasının camını kırar. Ferit ve bir arkadaşı gelip topu
isterler. Camın parasını ödeyeceklerini söyleyerek topu alırlar. Müdürün okulda disiplini tesis etmekte
başarısız olduğu kesindir.

176
YORUM: Bu sahne, Mahmut Hoca'nın ve diğer hocaların tanıtılması görevini üstlenmiştir. Hocaların hepsi
yaşlı ve bir açıdan maluldür. Hafize Ana Hababam'ı çok sevmektedir. Hababam ve Mahmut hoca bu
sahnede ikinci kez karşı karşıya gelirler ve Mahmut hocanın izlenimi yine iyi değildir. Bu da çatışmanın
temellerini sağlamlaştırır.

Bütün bunlar ilk 10 dakikada oluyor. (Aşağılarda bir yerde "İlk 10 dk." ile ilgili yazılara bakınız).
Karakterler, ortam, hikayenin tonu tanıtılıyor ve çatışmanın temelleri sağlam bir biçimde atılıyor.

YEMEKHANE: Maçta yenen takım, yenilen takımın hoşafını içmektedir. Şaban'la ilgili inek şakaları yapılır.
Hafize ana yanlarındadır ve onları ne kadar sevdiğini gösteren bir şeyler söyler. Yine yeni muavinden
bahsederler. Hababam Sınıfı, Mahmut Hoca'yı takmamakta kararlıdır.
Yemekhanede sigara içmeye başlarlar. Ama hemen sonra müdür gelir. Şaban hariç herkes sigaraları
sürdürür. Arkası gelen müdüre dönük olan Şaban kendisine yapılan uyarıları dinlemez ve Müdürden tokadı
yer.

YORUM: Bu sahnede de, filmin başındaki sahnede atılan temelin (Şaban'ın arkadaşlarını kandırması)
sonucu alınıyor. Ayrıca yeni muavinle ilgili kayıtsızlık bir kez daha teyit ediliyor. Böylece, taraflar
arasındaki çatışmanın kıysasıya geçeceğini daha iyi anlıyoruz.

MAHMUT HOCANIN ODASI: Hafize Ana, Mahmut Hoca'nın bekar olduğunu öğrenir, çünkü adam okulda
kalacaktır. Onun çamaşırlarını yıkamayı teklif eder.

YORUM: Bu sahne bize, Mahmut Hoca hakkında biraz daha bilgi veriyor. Adamın okulda kalacağını, bu
yüzden, zaten okulda yatılı kalmakta olan Hababam ile sürekli karşı karşıya kalacağını öğreniyoruz.
(Aslında bu durum, Truby'nin başarılı çatışmalarla ilgili önerisini bire bir yerine getiriyor. Truby,
çatışmanın taraflarının bir sebepten dolayı hep aynı mekanda tutulmasını önerir. Zıt tarafların beraber
durmak istememesi çok normaldir, der, ama sürekli bir çatışma için aynı mekanda bulunmalarını
sağlamak gereklidir diye de ekler. Hababam, tam da bunu yapıyor.)

SINIF: Güdük sınıfa bir kedi getirir. Şaban'ın "mektup yazan gizli sevgilisi" hikaye kolu bu sahnede de
devam eder. Kedi kaçar. Kaçan kediyi kovalayan Güdük Necmi sınıf kapısının önünde yere düşer. Tam o
sırada kapı açılır ve içeri Müdür ile Mahmut Hoca girer. Müdür sınıfı Mahmut Hocaya bırakarak çıkar.

Mahmut Hoca yerine oturur. Öğrenciler ile ters ters bakışırlar. Daha sonra Mahmut Hoca bazı öğrencilere,
ilerlemiş yaşlarına rağmen neden hala lisede olduklarını sorar. Çocuklar komik cevaplar verirler.

Mahmut Hoca, Hababam hakkında çok ve olumsuz şeyler duyduğunu söyler ve film boyunca yaşanacak
çatışmanın temelini oluşturan kurallarını söyler: "Okuldan kaçırtmam, kopya çektirtmem, top
oynatmam, sigara içirmem".

YORUM: Bu sahne, bundan sonra olacakların bir özeti gibidir. Biliriz ki Hababam bu sahnede sıralanan
her türlü haylazlığı yapacak, Mahmut Hoca da onları engellemeye çalışacak ya da bunlardan dolayı
cezalandıracaktır. Filmin bu noktası, lunaparklardaki trenlerin hızlanmaya başladığı noktaya benziyor.

TUVALET: Hababam, Mahmut hocanın konuşmasını hiç umursamaz bir biçimde tuvalette sigara
içmektedir. Bu bir meydan okumadır. Şaban, Mahmut Hoca'nın geldiğini sanarak sigarasını söndürür. Bu
da filmin başında yaptığı şakanın bir bedelidir.

YORUM: Bu sahne Hababam'ın söz dinlemezliğini, şımarıklığını, disiplinsizliğini bir kez daha tescil ediyor.
Mahmut hoca'dan korkmadıklarını gösteriyor. Eğer korkup sigarayı bıraksalardı film de olmazdı, eğlence
de. Hababam, kendi karakterine sadık kalıyor.

MAHMUT HOCANIN ODASI: Müdür Hababam'dan şikayet etmektedir. Çocukların ailelerinin ilgisiz
olduğunu, sadece okul taksitlerini yolladıklarını, gerisiyle ilgilenmediklerini söyler.

YORUM: Aslında Müdürün bu şikayetleri, Hababam'a karşı bir miktar sempati duymamızı sağlar. Neticede
bunlar kötü çocuklar değil, aile ilgisinden yoksun yetişen, sevgi yerine para verilmiş insanlardır. Ayrıca
müdürün bu gerçeğe de nüfuz edemediğini (ya da onu umursamadığını) anlarız. Ama Mahmut hoca, bu
genç insanların mizahla maskelenmiş dramının farkındadır.

SINIF: Hababam Sınıfı sınıfta uzun eşek oynamaktadır. Kurtuluş savaşı gazisi olan Fizik hocası gelir.
Kendisini uzun eşek oynayarak bekleyen sınıfı cezalandırmak için sınav yapmak ister. Ama öğrenciler
adamın savaş anılarını canlandırlar ve hocalarını omuzlarına alarak sınıfta gezmeye başlarlar. Tam bu
sırada Mahmut Hoca sınıfa girer. Fizikçi "Ne zaman yoklama yapmaya kalksam kendimi omuzlarda
buluyorum" der.

177
YORUM: Çok ama çok komik bir sahne. Öğretmenlerin öğrenciler tarafından nasıl manipule
edilebileceğiyle ilgili klasik bir örnek. Mahmut Hoca, Hababam'ın hocalarını nasıl soytarıya çevirdiğine ilk
kez tanık oluyor.

BAHÇE: Hababam, okul duvarında bir delik açmaktadır. Konuşmalardan anladığımıza göre Mahmut Hoca
Hababam'ın çıkmasını yasaklamıştır. Onlar da duvara bir delik açarak çıkmaya karar vermişlerdir. Şaban'a
mektup yazan kız hikayesi burada biraz daha işlenir.

Hababam duvarda delik açmayı başarır. Ve öğrenciler teker teker bahçeden çıkmaya başlarlar. Ama
deliğin diğer tarafında Mahmut Hoca onları beklemektedir.

YORUM: Hem çok iyi yazılmış hem de çok iyi oynamış bir sahne. Yazar sahneye geç giriyor. Yani Mahmut
Hoca'nın Hababam'ı yasaklamasını, bunun üzerine Hababam'ın da duvarda delik açmaya karar verişini
görmüyoruz. Sahne başladığında duvardaki deliğin zaten yarısına gelinmiş oluyor. Sahnenin bitişi ise
harika. Duvardaki delikten geçenler, ses çıkarmadan duvarın öbür tarafında bekleyen Mahmut Hoca'nın
yanına gidiyorlar. Bu yalın sahne, bence Türk Sineması'nın en komik sahnelerinden biri.

BAHÇE: Bir önceki sahneden kısa bir süre sonra. Mahmut Hoca Hababam'a duvardaki deliği tamir
ettirmektedir. Bu arada bütün okul Hababam'ı seyretmektedir. Üstüne üstlük Mahmut Hoca öğrencilere
"En azından bir meslek sahibi olursunuz. Duvarcılık da güzel bir meslektir" mealinden alaycı şeyler söyler.

YORUM: Bu, Mahmut Hoca ile Hababam'ın gerçek anlamda karşı karşıya geldiği ilk olaydır. Ve galibi
kesinlikle Mahmut Hoca'dır. Öğrencileri yakalamasının yanı sıra onları bir de rezil etmesi, taraflar
arasındaki çatışmayı daha da güçlendirir. Mahmut Hoca'nın Hababam'ın sandığı kadar kolay lokma
olmadığını anlarız.

SINIF: Kör (yani çok az gören) felsefecinin dersi. Hoca, bütün okula alay konusu olan Hababam ile dalga
geçer. Güdük Necmi de adamın körlüğünden faydalanarak müfettiş numarası yapar. Adam Necmi'yi
gerçekten de müfettiş zanneder. Güdük, Şaban'ı tahtaya çağırır, ona soru sorar, sonra da tokat atar.

Kahkahaları duyan Mahmut Hoca Hababam Sınıfı'na gider ve Necmi'yi müfettiş gibi öğretmen masasında
otururken bulur. Hoca'yı hiç bozmaz, "müfettiş"i yanına alır ve çıkar.

YORUM: Mahmut Hoca, Hababam'ın öğretmenlere yaptıklarına ikinci kez tanık oluyor ve bu kez
elebaşlarından birini yakalıyor. Mahmut Hoca'nın Fizikçi'yi bozmaması (yani adama kandırıldığını belli
etmemesi) onun ne kadar düşünceli olduğunu gösteriyor.

MAHMUT HOCA'NIN ODASI: Mahmut Hoca Güdük Necmi'ye nasihat etmektedir. Ama beklediğimiz gibi
sınıf disiplinini bozduğu için değil, bir insanın zaaflarından, kusurlarından faydalanarak onu küçük
düşürdüğü için. Yine beklenenin aksine bir tavırla Mahmut Hoca Güdük'e hiçbir ceza vermeden sınıfa
yollar.

YORUM: Bu olay, çatışmanın taraflarından kimin "iyi" kimin "kötü" olduğunu net bir biçimde anlamamızı
sağlar. Mahmut Hoca'nın son derece insancıl biri olduğu görülür. Tam olarak "kötü" olmasalar bile sorun
yaratan taraf aslında Hababam'dır.

SINIF: Biyoloji sınavı. Külyutmaz hoca soruları yazdırdıktan sonra sıraların üzerinde dolaşmaya başlar ve
"30 yıllık meslek hayatında hiç kopya çektirmediğini" söyler. Oysa Hababam şakır şakır kopya
çekmektedir: Ayakkabısının altına ya da eline soru yazanlar, sınıfın altına yerleştirdiği arkadaşlarından
kopya çekenler... En komiği ise Şaban'ın yöntemidir. Geleneksel olarak kızların uyguladığı bacağa kopya
yazma yöntemini kullanmaktadır. Ama Güdük Necmi, cevapları tersten yazdığı için Şaban hiçbir şey
okuyamamaktadır. Sınıfın arka sıralarında oturan bir öğrenci, bir kağıda yazdığı soruları iple aşağı
sarkıtarak Hafize Ana'ya ulaştırır. Bir başkası da cevapların olduğu bir kağıdı sınıfta dolaşıp duran
Külyutmazın sırtına iliştirmeyi başarır. Böylece "kopya çektirmem" diyen hoca aniden ayaklı bir kopyaya
dönüşür. Başka öğrencilerden cevapları alan Hafize Ana yine aynı yöntemle bu kağıdı Hababam'a ulaştırır.
Ama cevap kağıdı yukarı doğru çıkarken Mahmut Hoca bunu görür ve şüphelenir. Mahmut Hoca
Hababam'a gider ve Külyutmaz'ın sırtındaki kopya kağıdını görür. Adama çaktırmadan bu kağıdı alır ve
hiçbir şey demeden sınıftan ayrılır.

YORUM: Bu, Türk sinema tarihinin en komik kopya sahnelerinden biri, belki de en komiğidir. Sahnenin
komikliği Külyutmaz'ın kendisini "kopya çektirmez" biri sanarken Hababam'ın o zamanlar bilinen hemen
her yöntemle kopya çekmesinden kaynaklanır. Ama bu sahne aslında daha büyük bir çatışmanın, Mahmut
Hoca ile Hababam'ın arasındaki çatışmanın bir parçasıdır. Mahmut Hoca'nın daha önce "Kopya çektirmem"
demesine rağmen Hababam kopya çekmektedir. Sahne'nin sonunda Mahmut Hoca'nın sınıfa gelip kopya
çekildiğini fark etmesi, çatışmanın gerçek taraflarını karşı karşıya getirir.

178
YEMEKHANE: Mahmut Hoca, kopya çektikleri için aç bırakarak cezalandırdığı Hababam'ın karşısında
yemek yemektedir. Hafize Ana Mahmut Hoca'dan onları affetmesini ister ama Mahmut Hoca bunu kabul
etmez.

YORUM: Yine çok güzel yazılmış bir sahne ile karşı karşıyayız. Senarist sahneye en dramatik anda
giriyor, bizi çeşitli vesilelerle güldürüyor, sonra da erkenden çıkıyor.

YATAKHANE: Şaban, ailesinin kendisine yolladığı cevizli sucuğu ve leblebileri yerken diğerleri açlıktan
kıvranmaktadır. Hafize Ana Damat Ferit'e bir tencere pilav verir. Ama Ferit tencereyi yatakhaneye
götürürken Mahmut Hoca'ya yakalanır. Mahmut Hoca "Ben size bu saatte yemek yemeyin, midenize yazık
olur, demedim mi?" diyerek tencereyi alır.

YORUM: Bu sahnenin işlevi hem sınıftakilerin Şaban'a neden gıcık olduğunu ve onunla sürekli alay
ettiklerini anlatmak, hem de asıl külyutmazın Mahmut Hocaolduğunu göstermek. Hababam bu kez
gerçekten de baltayı taşa vurmuştur.

YATAKHANE - GECEYARISI: Bazı Hababamcılar uyanıktır ve su sesiyle işetmek suretiyle, kendilerine


cevizli sucuk ve leblebi vermeyen Şaban'dan intikam almaktadır. Diğer hababamcılar da Şaban'ın
dolabına delik açmayı ve leblebilerini çalmayı başarırlar.

YORUM: Hababam, bencilleri sevmediğini ve cezalandırdığını kanıtlıyor.

TUVALET - SABAH: Bir Hababamcı'nın suratının kalemle boyanmış olduğunu görürüz.

YATAKHANE - SABAH: Hababam, Şaban'ın yatağının etrafında toplanmıştır. Altına işemiş olan Şaban ise
durumun belli olmaması için yataktan çıkmamaktadır. O sırada Mahmut Hoca gelir. ve bu yaşında altına
işediği için Şaban'ı ayıplar.

YORUM: Mahmut Hoca'nın açlık cezasını izleyen bu sahneler, Hababam'ın nasıl birlik içinde hareket
ettiğini ve bu birliğe uymayanları nasıl cezalandırdığını gösteriyor. Öğretmenlere karşı öğrenciler
arasındaki dayanışma oluşturmak her okulda görülen bir durumdur ama bu eğilim yatılı okullarda çok
daha güçlüdür. Bu güçlü birlik de yazar ve yönetmen için büyük dramatik fırsatlar taşır bünyesinde.

YEMEKHANE - SABAH: Hababam büyük bir iştahla kahvaltı etmektedir. Mahmut Hoca da babacan bir
tavırla onları izlemektedir. Hababam, Mahmut Hoca'nın sertliğinden şikayet eder ve neden hep okulda
kaldığını, evli olup olmadığını sorarlar. Mahmut Hoca da evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya vakit
bulamadığını, çünkü tüm zamanını onlar gibi haylazları adam etmeye harcadığını söyler. Ama iyi yapıp
yapmadığını da bilmemektedir.

YORUM: Bu sahne, Hababam ile Mahmut Hoca'nın zaman zaman dostane bir biçimde bir araya
gelmelerine bir örnektir. Bu iki kutbun arasındaki çatışma yıkıcı nitelikte değildir aslında. Hababam,
ailelerinin ilgisizliğine, okul müfredatının saçmalığına ve hocaların yetersizliğine isyan olarak işi dalgaya
vurmaktadır. Mahmut Hoca ise Hababam'ı, onların iyiliğini düşündüğü için sıkıştırmakta, disipline etmeye
çalışmaktadır. Çünkü bu tavırlarını sürdürerek yetişkin hayatına geçmeleri mümkün değildir. Oysa bir
çoğunun yaşı, yetişkinliğe ulaşmıştır bile. (Damat Ferit 25 yaşında olduğunu söyler, Güdük de 23
yaşındadır).

OKUL BAHÇESİ: Hababam, okulun önündeki merdivenlerde sohbet etmektedir. Şaban'dan çaldıkları
leblebiyi, başkasının leblebisiymiş gibi yine Şaban'a yedirirler. Bu arada biri gelip liseler arası bilgi
yarışmasında kız lisesine düştüklerini ama Mahmut Hoca'nın bu sene Fen sınıfını yarışmaya sokacağını
söyler. Hababam buna fena halde bozulur ve Fen sınıfındaki öğrencileri tehdit ederler.

YORUM: Bu sahnenin amacı, yeni bir hikaye kolu başlatmaktır ("set up"). Hikayenin ilerleyen bir
aşamasında Hababam'ın bu yarışma ile ilgili komik bir şeyler yapacağını tahmin ederiz. Ayrıca Hababam'ın
okulda bir tür "terör" unsuru olduğunu da öğreniriz.

SINIF: Edebiyat dersinde Hoca Yahya Kemal'in "Sessiz Gemi" şiirini anlatırken Güdük Şaban'ın kazağının
içine bir at sineği atar. Şaban kaşınmaya başlar. Hoca şiiri önce Ferit'e sonra da Güdük'e sorar. Güdük de
şiirin - o günlerde moda olan - şarkısını söyler. Hoca şiirin veznin Şaban'a sorar. Şaban ise bir yandan
saçma sapan bir vezin söylerken diğer yandan da şiddeti gittikçe artan bir şekilde kaşınır. Kaşıntısı
dayanılmaz bir hal alınca da sınıfın ortasında soyunur.

YORUM: Bu senaryonun en belirgin özelliklerinden biri, taraflar arasındaki çatışmanın tırmanMAMASIdır.


Yani taraflar arasındaki çatışmanın şiddeti filmin sonuna doğru artmaz. Neredeyese hep aynı düzeyde
kalır. Bu sahne de bunun bir örneğidir. Sahnenin amacı öğrencilerin dalgacılığını bir komedi şeklinde
tekrar göstermektedir. Ama sahnenin biraz daha gölgede kalan ikinci bir amacı da vardır. O da o günlerde

179
(ve hala) liselerde yapılan edebiyat derslerinin öğrencilere gerçek edebiyat zevkini kazandırmaktan ne
kadar uzak olduğunu, aruz veznini çarpıtmak suretiyle göstermektir.

TUVALET: Hababam sigara içmektedir. Şaban "sevgilisinden" gelen bir mektubu okumak için bir kabine
girer. Mahmut Hoca tuvalete baskın yapar. Herkes sigaraları atar ama Mahmut Hoca herkesin cebindeki
sigarayı bulur. Sonra Şaban'ın girdiği tuvaletin önüne gelir. Ona tuvaletten çıkmasını söyler. Şaban, onu
Güdük zannederek ters cevap verir. Mahmut Hoca çok kızar. Şaban dışarı çıkınca yanıldığını anlar.

YORUM: Bu sahne, filmin daha en başında atılan bir temelin (Şaban'ın arkadaşlarını "Müdür geliyor" diye
kandırması) sonucu. Aynı zamanda Mahmut Hoca ile Hababam arasındaki çatışmayı da devam ettiriyor.
Senaryonun bir başka kolu olan "mektup" olayını da sürdürüyor. Fazlalığı olmayan, komik bir sahne.
Şaban'ın film boyunca, Mahmut Hoca ile olmadık yer ve zamanlarda karşılaşınca söylediği "Mahmut
Hoca!" lafının duyulduğu güzel sahnelerden biri.

SINIF: Mahmut Hoca fen sınıfından yarışmaya katılacak öğrencileri Hababam'a getirir ve onlar tarafından
tehdit edilip edilmediklerini sorar. Fenciler tehdit edilmediklerini söylerler. Mahmut Hoca yarışmaya
Fencilerin katılmasında kararlıdır.

YORUM: Bu sahnenin amacı, hikayenin "yarışma" kolunu devam ettirmek ve Mahmut Hoca ile Hababam
arasındaki çatışmayı sürdürmektir. Şu aşamada Mahmut Hoca üstün gibi görünmektedir.

BAHÇE: Hababam, ellerinde bir flama ile, UGANDA Cumhurbaşkanı'nı karşılama bahanesiyle okuldan
kaçar. Kapıcı bu akıl almaz bahaneye inanır ve Hababam'ın dışarı çıkmasına izin verir. Bu arada az gören
felsefe hocası da Hababam'ın sınıfına gelir ama öğrencilerin sınıfta olmadığını anlamaz.

YORUM: Hababam Mahmut Hoca'nın "okuldan çıkma yasağı"nı yaratıcı bir biçimde delmiştir. Çatışmanın
bu alanında (okuldan çıkma) üstünlük sağlamışlardır.

BAHÇE: Hababam maçtan döner. Mahmut Hoca onları bahçede beklemektedir. Öğrencilere "Ugaqnda
Cuhmurbaşkanı nasıl, iyi mi?" diye sorar. Şaban da "Size selamı var efendim!" şeklinde cevap verir.

YORUM: Yine çok ekonomik bir anlatımla karşı karşıyayız. Hababam'ın nereye gittiğini, kapıcının Mahmut
Hoca'ya haber verdiğini vs. görmüyoruz. Olabilecek en öz ve komik bir biçimde bu sekansın ("okuldan
kaçış sekansı") çözümüne ulaşıyoruz.

OKUL: Mahmut Hoca Hababam'ın haftasonu izinlerini iptal eder. (Yatılı okuyanlar bu izinlerin ne kadar
hayati önemi olduğunu bilirler). Hababam da dışarıyı dürbünle seyreder. Şaban, aslında var olmayan
sevgilisine mektup yazmaktadır. Ferit ise okuldan kaçmaya kararlıdır. Okul duvarının üzerinden atlayarak
kaçar.

YORUM: Okuldan çıkış konusunda bu kez üstünlüğü Mahmut Hoca ele geçiriyor. Yetkisini kullanarak
Hababam'ı cezalandırıyor. Ferit ise bu cezaya karşın okuldan kaçıyor. Ferit'in kaçışı, daha sonra karşımıza
çıkacak bir hikaye kolunun başlangıcını oluşturuyor.

TAVANARASI: Hababam ile Mahmut Hoca arasındaki çatışma alanlarından biri de sigara idi. (Bkz.
Mahmut Hoca'nın Hababam'la konuşması: "Kopya çekiyormuşsunuz, çektirtmem; sigara içiyormuşsunuz,
içtirtmem, vb.") Hafize Ana Hababam'a sigara getirmiştir. Onlar da bu sigaraları afiyetle tavan arasında
içmekte ve Mahmut Hoca'nın yerlerini kesinlikle bulamayacağını düşünmektedirler. Ama Mahmut Hoca
onları yakalar. Odasında bir güzel fırçalar ve sigaraları kimin getirdiğini sorar.

YORUM: Hababam ile Mahmut Hoca arasındaki çatışmalardan birinin devamı. Zaman olarak çok uygun.
Çünkü cezalı olarak okulda bulunan Hababam'ın Mahmut Hoca ile bu şekilde çatışması son derece makul.

YEMEKHANE: Mahmut Hoca akşam yemeğinde "Ferit nerede?" diye sorar. Hababam da, öğrenci
dayanışmasının doğal bir parçası olarak "Ferit hasta" diye yalan söyler. Hababam Mahmut Hoca ile
konuşmaz, küsmüş gibidirler. Mahmut Hoca da bu yaptıklarının onların iyiliği için olduğunu anlatan bir
konuşma yapar:

"N'aaptım size çocuklar? Okuldan kaçtınız. Aferin mi diyecektim? ... Bense onlara sadece güzel şeyler
öğretmeye, doğru yolu göstermeye çalıştım. Ama arkama baktığımda pek de başarılı olmadığımı
görüyorum. Koca bir ömrü Anadolu'nun o köşesinden bu köşesine sürülmekle tükettim. Ne zaman bir
öğrenciye hatası için ceza versem, karşımda ya anlayışsız kodaman bir veli, ya da bana "çok ileri
gittiğimi" söyleyen bir idare adamı gördüm. Oysa benim istediğim o çocukların sorumluluk duygularını
öğrenmeleri ve görevlerini yapmalarıydı. Mutlu olmam için bu bana yeterdi, ama olmadı. Hayatımı bir HİÇ
uğruna ziyan ettim. Bu yaştan sonra da yanıldığımı itiraf etmek zor geliyor. Ömrümün geri kalan günlerini
de gene eskisi gibi öğrencilerime yani sizlere doğruyu, güzeli öğretmeye çalışarak geçireceğim. Hiç

180
ümidim olmasa da."

YORUM: Filmin bu sahnesi, filmdeki "iyi" ile "kötü"yü belirginleştirmesi açısından çok önemli. Her ne
kadar filmin adı "Hababam Sınıfı" olsa da ve bizi en çok Hababam güldürse de, bu hikayenin "kötü
adamları" Hababam. Belki "kötü adam" ifadesi bir komedi filmi için çok ağır kaçmış olabilir. "Yanlış işler
yapanları" diyelim. Mahmut hoca, hikayenin başından itibaren Hababam'ı cezalandırdığı, onları komik
yaramazlıklar yapmaktan alıkoymaya çalıştığı için "kötü adam" gibi görünüyordu. Ama bu sahne de onun,
çocukların iyiliğinden başka bir şey düşünmeyen idealist bir öğretmen olduğu açık bir biçimde ortaya
çıkıyor. Filmin finali de, bunu doğruluyor.

MAHMUT HOCA'NIN ODASI: Mahmut Hoca Ferit'e neden kaçtığını sormaktadır. Ferit nedenini
söylemez. Mahmut hoca da yıl sonuna kadar haftasonu yasağı koyar Ferit'e.

YORUM: Mahmut Hoca, Ferit'in neden kaçtığını bilmediği için bu hareketi sıradan bir suç gibi cezalandırır.
Böyle yapması son derece makuldür.

YATAKHANE: Ferit'in evli ve bir oğlu olduğunu öğreniriz. Ferit bu nedenle kaçmaktadır. Ferit'in ailesi ise
oğullarının evli ve baba olduğunu bilmemektedir.

YORUM: İşte bu bilgi, Mahmut Hoca ile Ferit arasındaki çatışmayı sıradan bir öğretmen-öğrenci çatışması
olmaktan çıkarıyor. Bu çatışmaya bir "trajedi" havası katıyor. ("Trajedi" neydi hatırlayalım: İki olumlu
değerin çatışması. Örneğin "vatan sevgisi" ve "aşk" - örn. "Truva") Yani Mahmut Hoca öğrencisinin iyiliği
için onu cezalandırmak zorunda. Ama Ferit de ailesine karşı duyduğu sorumluluktan dolayı kaçmak
zorunda. Bu durum, Hababam Sınıfı'ndaki çatışmayı daha derinleştiriyor, 3 boyutlu hale getiriyor.

SINIF: Fizik hocası ("Paşa") sınıfa gelir. Sınav yapacaktır. Hababam yine dersi kaynatmaya, Hoca'yı
dolduruşa getirmeye çalışır. Ama bu kez başaramazlar. Sınav gerçekleşir.

YORUM: Mahmut Hoca'nın okul düzenindeki olumlu etkisi diğer öğretmenlere de yansımaktadır.
Hababam'ın kayıtsız şartsız üstünlüğü azalmaktadır. Burada da aslında Mahmut Hoca ile Hababam
arasındaki çatışmaya örtük olarak tanık oluruz.

MAHMUT HOCA'NIN ODASI: Hafize Ana, Mahmut Hoca'nın odasına tarihi bir kıyafet ile girer.
Hababam'ın kendisine tarihi bir oyunda rol verdiğini söyler: "4. Kel Mahmut'un karısıyım." Mahmut Hoca
Hababam'ın yine bir iş çevirdiğinden şüphelenir.

YORUM: Çok kısa ama çok komik bir sahne. Hafize'nin giysisi ve inanarak "4. Kel Mahmut'un karısıyım"
demesi gerçekten çok eğlenceli.

TİYATRO SAHNESİ: Hababam okulun tiyatro sahnesinde pofur pofur sigara içmektedir. İçki ve sigarayı
yasaklayan 4. Murat'la ilgili bir oyun sahnelemektedirler güya. O sırada Mahmut Hoca gelir. Hababam
onun yanında sigara içmeye devam eder, yıl sonu müsameresine hazırlandıklarını söylerler. Sonra
Padişah giysisi içinde Şaban gelir. Kendisinin 4. Kel Mahmut olduğunu söyler. Mahmut Hoca bir şey
demez.

YORUM: Hem çok yaratıcı hem de çok komik bir sahne. Hele Şaban'ın padişah giysisi içindeki girişi
mükemmel. Tiyatro olayının sigara içmek için bir bahaneden ibaret olan Mahmut Hoca'nın Hababam'a
kızmaması ise dikkat çekici. Ama aklında bir plan var tabii:

SINIF: Mahmut Hoca Hababam'a bir tarih sınavı yapar. Soru 4. Murat Devri'dir. Yani Hababam'ın sigara
içmek için bahane olarak kullandığı padişah.

YORUM: Mahmut Hoca'nın öğrenciyi cezalandırırken de zeki ve mizahi olduğunu gösteren kısa ve güzel
bir sahne.

BAHÇE: Güdük Şaban'ı çağırır. Mektuplaştığı kızın kendisini görmek için okula geldiğini söyler. Şaban
sevinçle Güdük'ün peşinden gider. Ama karşısına gerçek bir kız değil bir inek çıkar.

YORUM: Filmin başından beri "temeli atılan" ("set up") hikaye kollarından biri (Şaban'ın mektup aşkı) bu
şekilde sona eriyor. Aslında bu kadar ortalama bir esprinin bu kadar komik olarak sunulması gerçekten de
dikkate değer.

SINIF: Ferit öğretmen masasının üzerine oturmuş, Mahmut Hoca'nın yaptığı tarih sınavını cevaplarını
okumakta, arkadaşları da bunları yazmaktadır. Plan, bu yeni kağıtların, eski sınav kağıtları ile
değiştirilmesidir.

181
YORUM: Hababam hemen pes edecek bir sınıf değildir. Yenilgileri bile galibiyete dönüştürmek için "çaba"
gösterirler. Bu sahne de aslında "kopya çekme" alanındaki çatışmanın bir devamı niteliğindedir.

MAHMUT HOCA'NIN ODASI: Hafize Ana, Mahmut Hoca'nın masasının çekmecesindeki eski sınav
kağıtlarını alır, yerine yeni sınav kağıtlarını koyar.

YORUM: Hafize Ana'nın rolü burada yine önem kazanıyor. Hababam'ın idaredeki casusu olarak iş gören
Hafize Ana, aşırı merhametli (ve aslında zararlı) yaklaşımıyla Hababam'ın yaramazlıklarını devam
ettirmelerine yardımcı oluyor. İlk bakışta komik gibi görünen bu davranış, aslında pedagojik (çocuk
yetiştirme bilimi) olarak son derece zararlı. Bunu bilmeyen ve sonsuz bir merhametle hareket eden Hafize
Ana, Hababam'a kötülük yaptığının farkında değil.

BİLGİ YARIŞMASI: Hababam, yarışmaya katılacak Fen öğrencilerini bağlamıştır. Ve onların yerine
sınava girerler. Mahmut Hoca bunu görür ama o anda bir şey demez. Hababam yarışmada kazanmak için
hile yapacaktır. Yarışmanın yapılacağı yerin yakınındaki bir odaya gizli bir hat çekilmiştir. Bu odadaki
diğer Hababamcılar, yarışma sorularının cevaplarını kitaplardan bulacak ve yarışmacılara gizli bir mikrofon
yoluyla ulaştıracaklardır.

Hababam, sahtekarlıkları sayesinde başlangıçta çok başarılı olur. Ama daha sonra mikrofon düzeneğinde
bir sorun çıkar ve kopya verenler ile kopya alanlar arasındaki iletişim bozulur. Bu da yarışmacı
Hababamcıların çok komik cevaplar vermesine yol açar. Mikrofon düzeneğini fark eden Mahmut Hoca
kopya veren Hababamcıları bulur. Ama onlara kızmak yerine bozulan düzeneği tamir eder ve Hababam'ın
yarışmayı kazanmasını sağlar.

YORUM: Herşeyiyle mükemmel bir sekans (sahneler bütünü). Herşeyi komik: Fencilerin iplerle kalaslara
bağlanması, yarışmacı Hababamcıların başlangıçtaki özgüvenleri, sonra düzenek bozulunca çok komik
cevaplar vermeleri, Mahmut Hoca'nın durumu fark etmesi ve büyük bir sürpriz ("twist") yaparak
öğrencileri cezalandırmak yerine onlara yardım etmesi.

Bu son olay, yani Mahmut Hoca'nın yardım etmesi, onun katı ("rigid") bir kişilik olmadığını, duruma göre
yaratıcı bir biçimde hareket edebildiğini gösteriyor. Ve onu daha fazla sevmemizi sağlıyor.

SINIF: Mahmut Hoca Hababam'a, yarışmada yaptıklarını onayladığı için değil, okulun adını lekelememek
için yardım ettiğini söyler. Hababamcılar ise yaptıklarından dolayı okuldan atılmayacaklarını, çünkü her
birinin ailesinin okula çok miktarda para ödediğini söyler. Mahmut Hoca ceza olarak Hababam'ın sene
sonuna kadar olan bütün haftasonu izinlerini kaldırır. Ayrıca tarih sınavının Hafize Ana tarafından
değiştirildiğini bildiğini söyler. Ama yakalanmadıklarına göre imtihan geçerlidir. Yalnız Şaban 2 almıştır,
çünkü kitaptaki 4 virgülü atlamıştır.

YORUM: Bu sahne üç görevi yerine getiriyor: birincisi, öğrencilerin okul ile ilişkilerini açık bir biçimde
ortaya koyuyor. Okul, görevini yerine getirmek (yani, öğrencileri eğtimek) amacıyla değil, para kazanmak
için Hababam'a katlanmaktadır. (Bu da bir temel atma olayıdır. Bu gerçekle ilgili yeni bir durumu daha
ileride göreceğiz.). İkincisi, Hababam da Ferit ile aynı cezayı alır ve öğrenciler arasında eşitlik sağlanır.
Üçüncü olarak da Hababam'ın idaredeki ajanı olan Hafize ana ifşa olur.

MAHMUT HOCA'NIN ODASI: Hafize ana ütü yapmaktadır. Mahmut Hoca gelir ve bu odanın anahtarının
bundan sonra sadece kendisinde bulunacağını söyler, çünkü tarih sınavının kağıtlarının onun değiştirdiğini
bilmektedir. Ayrıca Hababam'a sigara tedarik edenin o olduğunu da bilmektedir. "Onlara ne büyük kötülük
yaptığının farkında mısın?" der.

YORUM: Bu sahne, çok basit gibi görünmesine karşın, "Hababam Sınıfı"nın neden bu kadar başarılı bir
film olduğunun anahtarı niteliğindedir. Hababam Sınıfı aslında bir AİLE alegorisidir. Yani Mahmut Hoca,
çocuklarının iyiliği için onlara kural koyan BABA, Hafize Ana da çocuklarının canının yanmasını hiçbir
koşulda istemeyen, bu nedenle yer yer BABA'nın koyduğu kuralları ihlal eden, aşırı merhametli bir
ANNE'dir. Bu görevi adından bile anlaşılır bu aslında - Hafize ANA! Çocuklar da tabii ki Hababam Sınıfıdır.

Bu sahnenin bir başka fonksiyonu da, Mahmut Hoca'nın Hababam'a verdiği cezaları sadistliğinden değil,
onların iyiliği için verdiğidir. Ki pedagojik olarak gerçekten de doğru bir şey yapmaktadır. (Bu düşünceye
şimdi katılmayabilirsiniz. Katılmıyorsanız, henüz çok gençsiniz demektir. Eninde sonunda Mahmut Hoca'ya
hak vereceksiniz :)

MÜDÜR'ÜN ODASI: Müdür, okul taksidini yatırmayan bir öğrenicinin okulla ilişiğini keser. Bu, şansa
bakın ki, Hababam'ın en çalışkan öğrencisidir. (Filmin başında Coğrafya dersinde doğru cevap verdiği
azarlanan çocuk).

YORUM: Bu sahne, daha önce temeli atılan bir durumu biraz daha zenginleştiriyor. Hatırlarsanız

182
Hababam, yarışmada sahtekarlık yaptıktan sonra "Bizi atamazlar çünkü ailelerimiz bu okula çok para
veriyor" demişti. İşte bu sahne, bu durumu ters bir açıdan ele alıyor. Ailesi para veremeyen bir çocuğun
durumunu işliyor. Ve bu okulun, "eğitim" gibi yüce bir amaç için değil, "para kazanmak" için var olduğunu
gözler önüne seriyor.

YATAKHANE: Hababam okuldan atılacak arkadaşlarının okul taksidini ödemek için cebindekileri bir araya
getirir ama yetmez.

YORUM: Bu sahne de Hababam'ın sadece haylaz çocuklardan oluşan bir topluluk olmadığını gösteriyor.
Arkadaşlarının iyiliği için fedakarlıkta bulunuyorlar. Böylece izleyicinin, farklı biz düzlemde Hababam ile
özdeşleşmesi sağlanıyor.

BAHÇE: Hababam, arkadaşlarının okul taksidini yatırmak için okuldaki diğer öğrencilerden haraç almaya
başlar.

YORUM: Hababam'ın sevdiği insanlar için ne kadar aşırı uçlara kayabileceğini gösteren güzel ve komik bir
sahne.

MAHMUT HOCA'NIN ODASI: Hababam Mahmut Hoca'nın karşısında dizilmiştir. "Niçin yaptınız bunu"
diye sorar. Ama Hababam nedenini söylemez. Daha sonra okulun Müdürü gelir ve Hababam'ın,
arkadaşlarının okul taksidini ödemek için böyle bir şey yaptığını söyler. Bunu duyan Mahmut Hoca'nın
tavrı değişir.

YORUM: Bu sahnenin başlangıcında da "trajik" bir hâl var. Mahmut Hoca, iyi yöneticilik yapmak ve
öğrencilerin iyiliği için Hababam'ı sorgulamaktadır. Hababam ise arkadaşlarının iyiliği için böyle bir suç
işlemiştir (iyi x iyi). Gerçeğin, sorunun kaynağı olan adam (yani, Müdür) tarafından açıklanması da iyi bir
buluş olmuş. Eğer durumu Hababam'ın kendisi açıklasaydı, ya da Mahmut Hoca bunu başka bir yoldan
öğrenseydi bu sahne bu kadar etkili olmazdı.

BAHÇE: Hababam, arkadaşlarını uğurlamak için okulun merdivenlerinde toplanmıştır. Ama gidecek olan
çocuk, Mahmut Hoca'nın onun okul taksidini ödediğini, artık gitmesine gerek olmadığını söyler. Hepsi çok
sevinirler.

YORUM: Mahmut Hoca'nın bu hareketi, onun gerçekten de sadece öğrenciyi düşünen bir öğretmen ve
yönetici olduğunu kanıtlıyor. Bu olayla birlikte hikayedeki zıtlaşma, Hababam ile Mahmut Hoca arasında
olmaktan çıkıp, Hababam + Mahmut Hoca ile paragöz okul müdürü arasında gerçekleşmeye başlıyor.

MAHMUT HOCA'NIN ODASI: Ferit Mahmut Hoca'nın yanına gelir ve kendisinin okuldan neden kaçtığını
anlatır: evli ve çocuk sahibidir. Ferit bu gerçeği babasının bile bilmediğini söyleyerek, Mahmut Hoca'ya ne
kadar güvendiğini belli eder. Mahmut Hoca ile Ferit arasındaki o ünlü diyalog bu anda gerçekleşir.
Mahmut Hoca: "N'aaptın oğlum?!" Ferit: "Sevdim Hocam." Mahmut Hoca ona ailesini görme izni verir.

YORUM: Bu sahne, filmin başından beri çatışmanın tarafları olarak görünen Mahmut Hoca ile Hababam'ın
uzlaşmasını simgelemektedir.

YATAKHANE: Şaban, kadın kılığına girmiştir ve o zamanların ünlü bir şarkısı olan "ÇİLLİ BOM"u söyler.
Daha sonra Ferit kucağında bebekle yatakhaneye girer. Karısının İzmir'de işinin olduğunu söyler. Çocuğa
Hafize Ana bakacaktır.

YORUM: Hikayenin "Ferit'in Çocuğu" kolunun temel atma bölümü devam ediyor. Ferit, çok riskli bir şey
yaparak çocuğunu okula getirmiştir. Bunun, ileride bir kriz çıkarma olasılığı çok yüksektir.

SINIF: Hababam felsefe dersindedir. Az gören hoca bir öğrenciyi sözlü yapmaktadır. Öğrenci de cevapları
kitaptan okumaktadır ama öğretmen bunu anlamaz. O sırada sınıfa Hafize girer, kucağında çocuk vardır,
işi olduğunu söyleyerek bebeği Hababam'a bırakır ve çıkar. Ama felsefe öğretmeni bunların hiçbirini fark
etmez.

YORUM: Okulda bir bebek bulunmasının yarattığı sorunlar yavaş yavaş baş göstermektedir. Bütün bunlar
olurken felsefe hocasının hiçbir şeyi fark etmemesi ayrıca komik tabii.

SALON: Okulun salonunda müsamere hazırlıkları yapılmaktadır. Mahmut Hoca da yapılanları kontrol
etmektedir. O sırada Hafize kucağında çocukla gelir, Mahmut Hoca'yı görmez. Mahmut Hoca bebeği görür
ve Ferit'in bebeği okula getirme kararını doğru bulur.

YORUM: Mahmut Hoca'nın aslında çok iyi bir insan olduğunu bu sahnede daha iyi anlıyoruz. Yine şaşırtıcı
bir hareketle, öğrencilere kızacak yerde "halden anlar" ve Ferit'e doğru bir şey yaptığını söyler. Böylece

183
kalbimizi daha fazla kazanır.

MÜSAMERE: Geleneksel Hababam müsamerelerinin ilki - ve en komiklerinden biri. O zamanın (1974)


ünlü gruplarından olan CİCİ KIZLAR gibi giyinmiş üç Hababamcı, "Delisin" şarkısını söyler. Şaban da çok
komik bir Ali Rıza Binboğa taklidi yapar. Son olarak Hababam Vokal Grubu ve Hafize Ana "Cilli Bom"u
söyler. Başlarda tutuk olan Hafize Ana şarkı ilerledikçe açılır ve komikleşir.

Eğlencenin doruğa ulaştığı bir anda Müdür salona girer. Kucağıda Ferit'in bebeği vardır ve çok öfkelidir.
Ferit bebeğin kendisine ait olduğunu söyler. Müdür ile Mahmut tartışırlar. Mahmut Hoca "Ben tüccar
değilim, eğitimciyim" der ve heyecandan kalp krizi geçirir.

YORUM: Yine çok başarılı bir sahne. Burası artık filmin finali, doruk noktası ("climax"). Filmdeki gerçek
tarafların (Hababam + Mahmut Hoca x paragöz Müdür) son ve büyük çatışması.

Bu aynı zamanda filmin en komik ve en hüzünlü sahnelerinden biri. Eğlencenin ve komikliğin tavan
yaptığı bir anda, filmin en büyük çatışması meydana geliyor. Müdür, bu eğlenceyi bozan kişi olarak
sahneye giriyor. Ve filmin başından beri en çok özdeşleştiğimiz karakter olan Ferit'in eğitim hayatını sona
erdirme tehdidinde bulunuyor. Mahmut hoca ise idealist kişiliğini cesurca ortaya koyarak Ferit'i
savunuyor. Ama kalp krizi geçiriyor.

HASTANE: Mahmut Hoca kalp krizini atlatmış, ama bayağı yıpranmıştır. Yanında öğretmen arkadaşları
vardır. Onlara "Doktorlar artık çalışma diyor. Benim de gönlüm yok. Ümidim de yok" diyor. Ama
kendisinden daha yaşlı olan diğer öğretmenler itiraz ediyorlar. Paşa, "Sen bize bile bu yaştan sonra
hocalığı yeniden sevdirdin"; az gören felsefeci "Sanki gözlerim bile daha iyi görüyor"; Sağır coğrafyacı
"Hepimizi değiştirdin sen" der, "Hababam'ı bile".

Mahmut Hoca'nın bir kaç eski öğrencisi gelir. Artık koskoca profesör olmuşlardır. Mahmut Hoca çok
duygulanır.

YORUM: Bu sahne, Mahmut Hoca'nın öğretmenlikle ilgili "işe yaramazlık" duygusunun tekrar ortaya
çıktığı bir sahnedir. Gelen eski öğrencileri onun bu inancının pek de doğru olmadığını gösterir. Ama henüz
asıl final gelmemiştir.

HASTANE: Hafize Ana Mahmut Hoca'yı ziyaret eder. Mahmut Hoca "Eski talebelerim geliyor boyuna.
Duymuşlar da..." der. Hafize, "dışarıda da yeni talebeleriniz var" der. Odaya Hababam dolar. Ve hediye
olarak diplomalarını getirirler. Sonra dışarıdan sesler gelir. Hababamcılar Mahmut Hoca'yı pencereye
götürür. Hastanenin önünde toplanmış yüzlerce, binlerce öğrenci "MAHMUT HOCA" diye bağırmaktadır.
Mahmut Hoca "Bunlar kim?" diye sorar. Hababam cevap verir: "Gelecekteki öğrencileriniz." Film, Mahmut
Hoca'nın yüzüyle biter.

YORUM: Filmin en etkili sahnelerinden biri. Ve "Hababam Sınıfı"nın aslında Hababam'ın değil de Mahmut
Hoca'nın hikayesi olduğunun en bariz kanıtı. Hüzünle sevincin birbirine karıştığı, tam Türk işi ve
mükemmel bir final.

***

GENEL DEĞERLENDİRME:

"Hababam Sınıfı" (1974) filminin hikayesi böyle. Peki nasıl oluyor da bir film, aradan 30 yıl geçmesine
karşın hala bu kadar büyük bir beğeniyle, ve tekrar tekrar seyredilebiliyor? Bunu anlarsak, benzer
başarıda filmler yazma ve çekme şansımız artabilir.

1) "Hababam Sınıfı"nın konusu, Türkiye'de yaşayan herkesin çok rahatlıkla anlayabileceği bir konu:
okul. Her Türk vatandaşı T.C. Milli Eğitim Bakanlığı'nın tezgahından geçtiği için, Hababam'da anlatılan
olayların benzerini yaşamıştır. Bu filmdeki hocalar, bu filmdeki yöneticiler, bu filmdeki dersler ve sınavlar,
hemen hepimizin bildiği şeylerdir. Bu nedenle film, çok geniş bir izleyici kitlesiyle kolaylıkla buluşabiliyor.

(Hatırlarsanız, Başarısız Türk Filmlerinin Ortak Özellikleri'nde, başarısız filmlerin bir özelliğinin,
toplumun marjinal - çok alt ya da çok üst - bir kesimini konu edinmek olduğunu söylemiştim. Hababam
ise bunun tam tersini yapıyor ve başarılı olmanın gereklerinden birini yerine getiriyor.)

2) "Hababam Sınıfı" bir komedi filmi. Türk halkının en sevdiği türlerden biridir komedi (En çok iş yapan
10 Türk filminin 8'i - Eşkıya ve Asmalı Konak hariç - komedidir). Mizah, Türk kültürünün ayrılmaz bir
parçasıdır. Genel olarak yaşamayı ve eğlenmeyi seven bir milletiz. Mizah anlayışımız ne
Amerikalılarınkine benzer, ne İngilizlerinkine, ne de Fransızlarınkine. Kültürümüz gibi mizahımız da
insancıldır. Yıkıcı değildir. Mizah ile hüznü birbirine katmayı çok severiz. Bu son derece yerinde bir

184
yaklaşımdır aslında, çünkü hayatın kendisi de mizah ile hüznü bize hep içiçe sunar. "Hababam Sınıfı"
mizahın ve hüznün beraber sunulduğu, bu özelliğiyle kültürümüze çok yakın duran bir filmdir.

3) "Hababam Sınıfı"nın senaryosu, gelmiş geçmiş en diri, en "fazlalıklardan arındırılmış", en hızlı


senaryolarından biridir. Filmde gereksiz tek bir sahne, tek bir diyalog yoktur. Bütün sahneler ve diyaloglar
hikayenin çeşitli kollarının ilerlemesine hizmet eder. Senarist sahnelere hep en uygun zamanda
girmekte ve en uygun zamanda sahnelerden çıkmaktadır. (Bunda senarist kadar - hatta daha çok -
yönetmen Ertem Eğilmez'in payı olduğunu da belirtmek gerekiyor). Espriler de en vurucu anda ve
şekilde yapılmaktadır.

4) "Hababam Sınıfı"nın senaryosunda çok çeşitli düzeylerde çatışmalar yaşanır:

a) Şaban'ın sınıfla olan çatışması (Şaban'ın sınıf arkadaşlarını kandırması, onların da Şaban'dan çeşitli
biçimlerde intikam alması)
b) Mahmut Hoca'nın Hababam ile çatışması (Mahmut Hoca'nın koyduğu yasaklar, Hababam'ın bu
yasakları delmesi ve Mahmut Hoca'nın onları cezalandırması)
c)Hababam'ın diğer Hocalarla olan çatışmaları (felsefeci, biyolojici, coğrafyacı, vb.)
d)Hafize ile genelde okul yönetiminin, özelde Mahmut Hoca'nın çatışması (Hafize'nin Hababam'ın kopya
çekmesine yardımcı olması, cezalı oldukları halde Hababam'a yemek ve sigara tedarik etmesi, sınav
kağıtlarını değiştirmesi, vb.)
e)Hababam'ın diğer öğrencilerle çatışmaları (yarışma için fencilerle çatışmaları, ve diğer öğrencilerden
haraç toplamaları)
f)Mahmut Hoca'nın Müdür ile olan çatışması

Görüldüğü üzere Hababam'da, Truby'nin bahsettiğinden daha fazla çatışma düzeyi bulunmaktadır.
Çatışma, sadece öğrenciler ile öğretmenler arasında gerçekleşmemektedir. Bu da filmin son derece
dinamik bir yapıya sahip olmasını sağlamaktadır.

5) Yukarıdaki bir "Yorum"da, "Hababam Sınıfı"nın aslında bir AİLE alegorisi olduğunu söylemiştim. Bu
alegoride Mahmut Hoca BABA, Hafize Ana ANNE, Hababam da ÇOCUKLAR oluyor. "Aile"nin, Türk
toplumunda ne kadar güçlü bir kavram olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu konuya "Tutan Dizi Yazmak"
yazımda da değinmiştim. "Hababam Sınıfı", hikayenin eksenine Türk Ailesini koyarak, toplumun çok
geniş bir bölümüne ulaşmayı başarıyor.

6) "Hababam Sınıfı"nın hikayesi aslında çok başarılı bir ana çatışma üzerine kurulmuş. Çatışmanın her
iki tarafı da (Hababam ve Mahmut Hoca) aslında haklı. Hababam'ın haylazlıklarına kızamıyoruz. Çünkü
Hababam'ı oluşturan öğrenciler neticede, aileleri tarafından bir okula yollanmış ve sonra da ilgilenilmemiş
koca bebekler. Şımarık olmak onların suçu değil. Mahmut Hoca'ya da kızamıyoruz çünkü o da okulun
yapması gereken görevi yerine getirmeye çalışan idealist bir öğretmen. Hatta hayatı boyunca takdir
edilmediğini düşünmesi bizi gerçekten üzüyor. Bu durumun suçlusu ilgisiz anne-babalar ve onları inek gibi
sağmaktan başka bir derdi olmayan paragöz okul yönetimi.

7) Hababamcılar sadece haylaz öğrenciler değil. Aynı zamanda "iyi" insanlar. Okuldan atılacak
arkadaşlarının atılmasını engellemek için suç işlemeyi bile göze alıyorlar. Ferit, sorumluluk
duygusundan dolayı bütün eğitim hayatını tehlikeye atıyor. Kalp krizi geçiren hocalarını mutlu etmek
için diplomalarını alıyorlar.

8) Film tam 90 dakika. Bir komedi filmi için mükemmel bir uzunluk. Hiç sıkmıyor.

9) Filmin müziği de mükemmel. Her ne kadar film içinde biraz fazlaca kullanılsa da, hikayeye o kadar
iyi oturuyor ki, bu fazlalığı insan rahatlıkla görmezden geliyor. Zaman zaman başka müzikler de
kullanılıyor: Hababam, yarışmaya girecek fen öğrencicilerini tehdide giderken "İyi, Kötü, Çirkin"in
müziği çalıyor ve bu müzik bu sahneye çok şey katıyor.

10) "Hababam Sınıfı"ndaki çatışmalar, farklı hikaye kolları şeklinde devam ediyor. Bir hikaye kolunda
Şaban'ın arkadaşları ile olan çatışması işleniyor : Hababam - özellikle de Güdük Necmi - hep Şaban'la ilgili
"inek" şakaları yapıyor, ona bir kızın ağzından mektup yazıyorlar, vb. Başka bir hikaye kolunda, Mahmut
Hoca'nın yasakları ve Hababam'ın bu yasakları delme çabaları işleniyor. Bir başka kolda Ferit'in evliliği ve
bebeği ele alınıyor. Bir hikaye kolunda Hababam'ın zorla yarışmaya katılması işleniyor. Bu kolları, bir
kadın saçı örgüsü gibi hikayede işleniyor. Ve seyirci bir an bile sıkılmıyor.

11) Filmin mizah oranı çok yüksek. Yani komik olmayan bir sahnesi yok gibi. Bu açıdan çok tatmin
edici bir film. Bu nedenle, filmi hangi sahnesinde izlemeye başlarsanız başlayın kendinizi
kaptırabiliyorsunuz. Mizah da - yukarıda belirttiğim gibi - yıkıcı değil. Bu nedenle ailecek seyredilebilecek
bir film.

185
12) Filmin en büyük başarılarından biri de, ele aldığı bir fikri sonuna kadar geliştirmesi. Yani
senarist / yönetmen, bir konuyu işleyecekse, o konunun en ilginç olasılıklarını araştırıyor ve eğlendirme
yeteneği en yüksek olan yaklaşımı tercih ediyor. Bu, tam da Truby'nin istediği bir şey. Truby, bu sitede
yayınlamadığım bir yazısında, başarısız filmlerin çoğunun daha "önerme" düzeyinde başarısız olduğunu,
bu filmlerde filmin temelini oluşturan fikirlerin yeterince işlenmediğini söyler. "Hababam Sınıfı" ise
bunun tam aksini yapıyor. Ele aldığı fikirleri en iyi şekilde işliyor.

13) Filmde, Michael Hauge'un bahsettiği "özdeşleşme yöntemleri" (bkz. aşağıda bir yer) sık sık
kullanılmış. Anlamsız ve işlevsiz (ve paragöz!) bir eğitim sistemine sıkışıp kalmış Hababamcılarla derhal
özdeşleşiyoruz. Hababam'ın yaptığı komiklikler onlarla özdeşleşmeyi artırıyor. Hele bir de arkadaşları için
okuldan atılmayı göze alarak diğer öğrencilerden haraç toplamaları, onlarla özdeşleşmeyi büyük ölçüde
tamamlıyor. Mahmut Hoca'nın iyi ve idealist bir insan olması da onunla özdeşleşmeyi artırıyor. Bir
öğrencisini savunurken neredeyse hayatını kaybetmesi ise, onunla ilgili özdeşleşmeyi tamamlıyor.

(Yine hatırlarsanız, "Başarısız Türk Filmlerinin Ortak Özellikleri" yazısında, "özdeşleşme kurallarının
kullanılmamasının, başarısızlığın temel nedenlerinden biri olduğunu" söylemiştim. "Hababam Sınıfı" bu
hataya düşmüyor ve özdeşleşme kurallarını uygulayarak Hababamcılar için üzülüp sevinmemizi sağlıyor).

14) Senaryoyla çok bağlantılı olmamasına rağmen, filmin başarısında büyük katkısı olan bir başka unsur
da oyunculukların yüksek kalitesi. Bütün oyuncular rollerini gerçekten de çok üstün bir performansla
canlandırmışlar. Sanki hepsi "Actors' Studio"dan fırlamış. İnandırıcılıkla ilgili hiçbir sorunu yok
"Hababam Sınıfı" oyunuculuğunun. ("Hababam Sınıfı: Merhaba" ve "Hababam Sınıfı Askerde" için
aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. "Hababam Sınıfı" kadar seyredilmemelerinin bir nedeni de bu
bence.)

15) Ve bir istek / özlem: Bu kadar çok sevilen ve gelmiş geçmiş en beğenilen Türk filmi olan Hababam
Sınıfı'nın, "dijital olarak gözden geçirilmiş" ("digitally remastered") bir kopyasının üretilmesi iyi olmaz
mı? Ses kurgusu yeniden ve doğru düzgün yapılmış, üzerindeki çizikleri tamamen giderilmiş bir
"Hababam Sınıfı"nı gelecek kuşaklara bırakmak, yapımcı şirketin görevlerinden biri bence. (Bunun ne
kadar fark yaratabildiğini görmek için "Casablanca"nın eski ve "dijital olarak gözden geçirilmiş"
kopyalarını bulup seyretmenizi tavsiye ederim - yanlış hatırlmıyorsam filmin DVD'sinde bu farkı gösteren
örnekler var. Fark gerçekten de muazzam).

***

Meraklısına Not: Bu kadar uzun bir yazıyı yazma işi yaklaşık 2 aylık bir süreye yayıldı. 10 parmak
yazmasaydım, 2005'in sonunu görürdü, bu yazının yayınlanması. Ama bence değdi. Bildiğim kadarıyla
Hababam hakkında, senaryo tekniği bilgilerine dayanılarak yazılan en kapsamlı yazı oldu.

Artık "Hababam Sınıfı"nın neden o kadar çok sevildiğini biliyorsunuz. Buradaki bilgilerden bazılarını
kullanarak bir benzerini ya da dengini siz de yaratabilirsiniz belki. Kim bilir?

***

YENİ HABABAMLARA DAİR BİR KAÇ NOT

"Hababam Sınıfı: Merhaba" ve "Hababam Sınıfı Askerde"yi seyrederken (aslında seyredemezken)


garip bir aldatılmışlık hissi yaşıyorum. Yukarıda anlattığım ve Hababam'ı Hababam yapan bir çok unsur
bu iki filmde yok. Mehmet Ali Erbil'in canlandırdığı Müdür karakteri Hababam'a büyük bir zarar veriyor.
Yeni "Hababamcılar" ise öğrenci değil sokak serserisi sanki. "Hababam Sınıfı"nda gördüğümüz "okul"
havasını bu iki filmde de bulamıyoruz. Öğretmen - öğrenci çatışması ortadan kalkmış (özellikle de "H.S.
Askerde"de) ve "enseye tokat" bir hal almış. Biraz da bu yüzden, espriler de çok kaba. Hiç gereği
yokken edilen küfürler belki o an için seyirciden kahkaha alıyorsa bile (bu, Türk izleyicisinin, benim
henüz çözümleyemediğim bir özelliğidir: perdede ya da ekranda biri küfür ettiği zaman güler.
Konuşmayı yeni öğrenen çocuklara küfür etmeyi öğretmek ve sonra onların küfürlerine gülmek de,
kültürümüzün beğenmediğim parçalarından biridir), bu sözde "Hababam"ların kalıcılığına ve tekrar
seyredilme değerine büyük zarar veriyor.

Tek ümidim, bu tarzda başka Hababam çevrilmemesi ve eski Hababamların mirasına daha fazla
zarar verilmemesi.

posted by gezgin @ 7:06 PM 0 comments

186
ÜÇ PERDELİ YAPININ NİMETLERİ: "GAZAP ATEŞİ"NİN KÖTÜ ÖRNEĞİ

Senaryo dünyasında zaman zaman "3 Perdeli Yapı" aleyhine sesler yükselir. Bunların başında da benim
çok sevdiğim kuramcılardan biri olan John Truby gelir. Bu itirazcılar genelde şöyle der: "3 Perdeli Yapı
hep birbirine benzeyen filmlerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Gerçek bir yaratıcılık için 3
Perdeli Yapı'nın terk edilmesi gerekir."

3 Perdeli Yapı'nın, senaristin hareketlerini kısmen kısıtladığı doğrudur. Hele Michael Hauge'un
versiyonu, bu kısıtlamaları iyice artırır. Aynı zamanda bir "sanatçı" da olan senarist, bu tür
kısıtlamalardan rahatsız olabilir. İstediği gibi yazmak isteyebilir.

Ama sinema, gerçek bir sanatçının sahip olduğu özgürlükleri bir senariste tanımayacak kadar ticari bir
uğraştır. Milyonlarca doların yatırıldığı bir uğraşta, senaristin sanatsal özgürlüğü değil, yapımcının
para kazanma kaygısı baskındır. Bu nedenle de geçmişte denenmiş ve başarılı olmuş formüllerin
kullanılması haklı görülebilecek bir yaklaşımdır.

Bununla birlikte, ticari sinema yapmaya çalışan bazı insanların bile bilerek ya da bilmeyerek bu
formüllerden (burada, Üç Perdeli Yapı'dan) yeterince faydalanmadığı görülebilir. Bu, tahmin edilebileceği
üzere, riskli bir harekettir. Ve genelde de ticari başarısızlıkla sonuçlanır.

Bunun örneklerinden biri, yakınlarda sinemalara uğrayan "Gazap Ateşi"dir ("Man on Fire").
Filmin yönetmeni, "Devlet Düşmanı"nda mükemmel bir iş çıkarmış olan Tony Scott. Başrolünde ise
Denzel Washington. (Küçük kız rolünde kim var bilin bakalım: Dakota Fanning. "Dünyalar
Savaşı"ndaki çığlıkları hala kulaklarımızda!) Film 70 milyon dolara mal olmuş ( + 30 milyon dolar
pazarlama) ve bütün dünyada 118 milyon dolar getirmiş. Yani gişede "başarısız" olmuş.

Filmin ticari bir amaçla çekildiği kesin. Öyle olmasa yönetmenliğini Tony Scott yapmaz, başrolü de D.
W. oynamazdı. Senaryo da buram buram "ticari" kokuyor zaten: Zengin bir Meksikalı ailenin kızı kaçırılır
ve D.W. onu bulmak için ortalığı birbirine katar.

Böyle bir filmi 3 Perdeli Yapı'ya oturtmak en iyisidir. Filmin "birinci dönüm noktası"na ("fırsat")
D.W.'ın koruma olarak işe alınmasını koyarsınız. "Yeni durum" bölümünde koruma ile kız arasındaki
ilişkiyi geliştirirsiniz. "İkinci dönüm noktası"nda ("planlarda değişilik") kızın kaçırılmasını gösterirsiniz,
vb... Film böylece son derece yüksek bir hızla ilerler.

Ama "Gazap Ateşi"nin senaristi bu yolu tercih etmiyor. Kızın beklediğimiz kaçırılışını (bekliyoruz, çünkü
filmin başından itibaren sürekli olarak - hatta biraz fazlaca - Meksika'daki adam kaçırma olaylarından
haberdar ediliyoruz) filmin "orta noktası"na ("Midpoint") bırakıyor. Oysa orta nokta, "dönüşü olmayan
nokta"dır. Yani bu senaryoya göre, D.W.'nin kızı bulmak için tam bir azimle harekete geçmesi gereken
noktadır. Senarist, kaçırılışı bu kadar geç koyarak bizi sıkıyor. Güya bu arada kız ile adam arasındaki
ilişkiyi geliştiriyor. Ama bu kadar gelişmiş bir ilişkiye gerek olmadığını fark edememiş. (Kızın yüzme
yarışmasına hazırlanması, tam bir vakit kaybı).

Bunun sonucunda, D.W.'nin kızı bulmak için harekete geçmesi filmin çok ileri bir zamanına kalıyor. Hele
kızın hayatta olduğunu filmin neredyese sonuna kadar öğrenmemesi, D.W.'nin dış motivasyonunu çok
zayıflatıyor. Biz de hikayeyle birlikte "sürüklenmiyoruz". Sadece bakıyoruz, yoldan geçen biri gibi.

Peki bu hataları kim yapıyor? Senarist. Ama bu hataları fark etmek zorunda olan kim? Yönetmen. Ve
yapımcı. Ama yapımcıları bir iki ünlü oyuncunun ismiyle kandırıp filmin başarılı olacağına inandırmak
mümkündür. Ama yönetmenin, kötü senaryoyu ya da senaryodaki hataları derhal fark etmesi gerekir.
Ama "Devlet Düşmanı"nda bizi uçuran Tony Scott, burada yerlerde süründürüyor.

Çok da benzer olmayan bir "Koruma" hikayesini, başrolünü Kevin Costner'ın oynadığı
"BODYGUARD"da görebilirsiniz. Sinemalarda oynadığında çok başarılı olmuştu (1992'de 410 milyon
dolar) ve 3 Perdeli Yapı'yı son derece başarılı bir biçimde kullanıyordu. Yapımcısını ve oyuncularını ihya
etmişti. "Kurtlarla Dans" filmiyle zaten ünü tavan yapmış Costner'a tavanı deldirmiş, Whitney
Houston'a ise hayatının tek başarılı rolünü oynatmıştı.

3 Perdeli Yapı'nın bir başarılı, bir de başarısız uygulamasını (daha doğrusu uygulamamasını) görmek
için bu filmleri arka arkaya seyredebilirsiniz. Ama bence "Gazap Ateşini" seyretmeseniz de olur. Her ne
kadar senaryo hocaları "İyi senaryo yazmak için kötü filmler de seyretmek gerek" dese de, ben
böyle bir şey deme sorumluluğunu alamam. Çünkü insan hayatının en önemli unsuru "zaman"dır. Ve
benim söylediğim bir şeyden dolayı zaman kaybetmenizi kesinlikle istemem.

Eğer yine de kötü film izlemek istiyorsanız, bunu 5'e 1, ya da en iyisi 10'a 1 şeklinde oranlayın. Yani 10
iyi filme karşılık 1 kötü film izleyin. Aslında bu kadar çok iyi film bulmanız bir süre sonra çok zorlaşacak

187
ve - sinema eleştirmenlerinin de "katkısıyla" - eninde sonunda bir sürü kötü film izleyeceksiniz zaten. Bu
kötü filmleri izlerken kendinizi "Ben bu filmi 'eğitim amaçlı' izliyorum zaten" diye teselli edebilirsiniz.

posted by gezgin @ 6:53 PM 0 comments

Pazar, Temmuz 24, 2005

YAZMANIN 3 KOZMİK KURALI

Eski bir yazar ve yazarların sorunları üzerinde uzmanlaşmış lisanslı bir psikoterapist olarak, yazmak söz
konusu olunca, çok fazla kuralın bulunmadığını biliyorum.

Aşağıdaki kurallar hariç. Ben onlara “Yazmanın Üç Kozmik Kuralı” diye mütevazı bir ad koydum.
Ciddiyim. Bu üç basit kuralı öğrenin, sonra da onları zihinlerinize ve gönüllerinize kazıyın. Canınız
yanmaz, korkmayın.

BİRİNCİ KOZMİK KURAL: YETERLİSİNİZ

Yazarlık (Amerika’da – gg) bir büyüme sanayiidir. Daha iyi, daha hızlı, daha ticari yazmanızı sağlayacak
düzinelerce seminer, kitap ve kaset vardır. Ve bunların çoğuyla ilgili hiçbir sorun yok. Biliyorum, çünkü
ben de ders veriyorum.

Çünkü gerçekten de bir yazarın, yazma zanaati hakkında, hikaye anlatma gelenekleri hakkında ve piyasa
gerçekleri hakkında öğrenmesi gereken şeyler vardır. Ama yazmaya yeni başlayan yazarı bir tehlike
beklemektedir: bu tehlike de, eğer doğru seminerlere giderse, doğru kitapları okursa, veya doğru
guruyu seçerse başarılı olacağı inancıdır. Yani şu anki halinin yeterli olmadığı inancıdır.

Bu klasik bir inanç sistemidir... yazarlar, başarılı olmak için, şu andakinden “daha fazla” bir şeyler
olmaları gerektiğini hissederler: daha akıllı, daha eğitimli, daha komik... daha ilginç hayatları olan,
daha benzersiz deneyimleri bulunan, “daha fazla” bir şey.

Yazarlarla çalışan bir terapist olarak bunu her gün görüyorum: kendilerinin yeterli olmadığını hisseden
yazarlar. DİĞER bütün yazarların daha yetenekli, daha özgüvenli, kendinden daha az şüphe eden
insanlar olduğuna inanan yazarlar.

Bu durum hemen, Woody Allen’ın “Stardust Memories” filminin ünlü açılış sekansını aklıma getiriyor.
Mahzun bir Woody, karanlık, kirli bir tren kompartımanında, kendisi gibi üzgün insanlarla oturmaktadır.
Pencereden dışarı bakar ve başka bir tren kompartımanı görür: bu, parlayan, aydınlık bir kompartımandır.
İçinde son derece yakışıklı erkekler ve güzel kadınlar gülüp şampanya içmektedir. Woody umutsuzluğa
kapılır: kendisi neden o parlak kompartımanda, ışıltılı insanlarla birlikte değildir ki!

Yazar bir hastam, duygularını anlatmak için bu sahneden bahsedince, yetersizlik hissinin yanı sıra, daha
sinsi, daha zararlı bir şey ortaya çıktı. Bu, kendisinde bulunan içsel bozukluklardan / eksikliklerden dolayı,
kendisine kötü bir el dağıtıldığı – ben yanlış kompartımandayım – düşüncesiydi.

Eğer daha iyi bir yazar olsaydı – daha akıllı, daha yetenekli, ya da başka bir şey – doğru kompartımanda
olurdu. O ışıltılı insanlar parıltılı kompartımandaydı çünkü orada olmayı HAK EDİYORLARDI. Oysa
kendisi haketmiyordu.

Bundan sonra, onunla yaptığımız çalışmalar, onun kendini sabote eden davranışlarını, kendisini eksik /
kusurlu olduğu inancının doğal bir sonucu olarak ele aldık. Hastam, kendisi ile ilgili bu acı verici görüşü
fark edip ona meydan okuyunca, kendi hakkındaki görüşleri de değişmeye başladı.

Bu anekdotun gösterdiği şey şu: yazmanızla ilgili en büyük tehlike, kendinizi yetersiz görmektir. Ve bu
çok yaygın, insanı çok sınırlandıran bir inançtır. Herkes eğlencenin başka bir yerde olduğuna inanır.

Ama durum hiç de öyle değil. Eğlence tam burada ve şu anda yaşanıyor. Sizde!

Siz – bütün şüpheleriniz ve korkularınız, neşe ve üzüntüleriniz ile – yeterlisiniz. Siz – şu anda bu
satırları okuyan kişi – olmak istediğiniz yazar olmak için gereken her şeye sahipsiniz.

“Ben mi?” diye sorabilirsiniz. “Bu halimle mi?”

Evet. Şu anda belki korkan, belki hayal kırıklığı yaşayan, engellendiğini ya da cesaretini
kaybettiğini hisseden siz. Eğer böyle hissediyorsanız, aramıza hoş geldiniz. Çünkü dünya üzerindeki
bütün yazarlar, hatta en başarılı olanları bile (ki kendileri de bir zamanlar başarılı olmak uğruna

188
cebelleşiyorlardı) böyle hissediyor.

Peki şimdi başarılı olduklarına göre? Hala cebelleşiyorlar. Hala aynı şüphelere, korkulara, özlemlere
sahipler. Sadece, bu duygulara, sizin yüklediğiniz olumsuz anlamları yüklemiyorlar. Akıllı yazarlar kendi
duygularını, kendi iç yaşamları ile ilgili çok önemli bilgiler ve yazı zanaatının ham maddeleri olarak
görürler. Onlara kullanılabilecek malzeme olarak bakarlar.

Bu da beni İkinci Kozmik Kurala getiriyor.

İKİNCİ KOZMİK KURAL: ELİNİZDE NE VARSA ONUNLA ÇALIŞIN

En hoşuma giden karikatürlerden biri şudur: tıkanma yaşadığı belli olan bir yazar, daktilosunun karşısında
oturmaktadır. Yerler, buruşturulmuş kağıtlarla doludur. Adamın etrafında düzinelerce köpek
bulunmaktadır: kimi uyuyan, kimi havlayan, kimi pencerenin pervazından sarkan bir sürü köpek. Yazarın
karısı kapının orada dikilmiş, bıkkın bir küçümseme ile ona bakmaktadır. Kadın, “sen de köpekler
hakkında yaz” der.

Bu karikatürün altını çizmek istediği şey şu: hayal kırıklığı yaşayan / engellenmiş bir yazar genelde,
hayatını bizzat dolduran yazı konusunun – burada, köpekler – burnunun dibinde durduğunu görmez.

Bir başka deyişle, size verilen şeylerle / sahip olduklarınızla çalışın. Yazarlar GÖRME konusunda,
çevrelerindeki dünyayı gerçekten görme konusunda pratik yapmalıdırlar. Bir yazar olarak göreviniz, bunu
bilinçli ve sanatsal bir biçimde yapmak, bu arada zanaat becerilerini ve hayal gücünüzle birlikte hafızanızı
ve düşünce gücünüzü de kullanmaktır. Çevrenizdeki dünyaya dikkat etmelisiniz.

Tolstoy “Tanrı’nın karşınıza çıkardığı insanları sevin” demiştir. Tao “On Bin şeyi sevin” der. Kısaca her
şeyi sevin – yani görün.

Bununla neyi anlatmak istiyorum? Yaşadığınız şeylerin tamamını sevmek, bizim bunlara verdiğimiz tüm
tepkileri kabul etmek, iyi ya da kötü, acı ya da tatlı, bütün olayları yaşama biçimimizin çeşitliliği ile
neşelenmektir.

Sanatçının görevi her ânı – ve bizim ona verdiğimiz tepkiyi – potansiyel olarak ilginç, yeteneklerimizi
zorlayarak geliştiren ve yaratıcı katılıma değer olarak görmektir.

Bu açıdan baktığımızda bir yazar asla sıkılmaz, hayatın daha heyecanlı, daha ilginç, olduğundan daha
başka bir şey olmasını istemez. Ama eğer gerçekten de sıkılıyorsa ya da bir özlem duyuyorsa o zaman bu
sıkıntıyı ya da özlemi yazmalısınız. O günkü malzemeniz odur. O gün size verilenle çalışmalısınız.

Bu da beni Yazmanın Üçüncü Kozmik Kuralı’na getiriyor.

YAZMANIN ÜÇÜNCÜ KOZMİK KURALI: YAZMAK, YAZMAYA NEDEN OLUR

Eğer zor bir sahnede takılıp kaldıysanız, yazın gitsin!

Kötü yazın. Nazım (şiir) şeklinde yazın.

Bir “günlük” gibi yazın. Eğer tıkanıp kaldığınız için sıkkınsanız, bunu yazın. Umurumda değil. Yeter ki
yazın.

Eğer kızgınsanız, ya da kendinizi eleştiren bir ruh hali içindeyseniz, bu duyguları hikayenizdeki
karakterlerden birine verin. Eğer buna uygun bir karakter yoksa, yaratın. Nasılsa böyle bir karakter var:
siz. Öfkeniz, şüpheleriniz, korkularınız ve hayal kırıklıklarınız, hikayenizdeki herhangi bir karakter ya da
dönüm noktası kadar, hikayeniz için gerekli unsurlardır. Bu durumdan faydalanabilirsiniz.

Yazmak, yazmaya neden olur. Tıpkı endişelenmenin daha çok endişeye neden olması gibi. Takıntı
yapmanın da daha çok takıntı getirmesi gibi... Sanırım ne demek istediğimi anladınız.

Bulunduğunuz halden / yerden yazma riskini göze aldığınız zaman, ruhunuza bir sürü süreci başlatırsınız.
Yazdığınız ilk iğrenç cümlenin, içinde var olabileceğini, değerlendirebileceğiniz, üzerini çizebileceğiniz bir
yaşamı vardır. Bu ilk girişimin yerini ikincisi alabilir, bu umarım daha az iğrenç bir cümle olur – belki de
hoş bir tasvir ya da çarpıcı bir diyalog içerir.

Belki de içermez. Ama fark etmez. Yazmaya devam edin. William Goldman’ın bize hatırlattığı üzere,
yazdığınız bazı sahneler gerçekten de berbat olacaktır, ama bunlar önemli bir “bağ dokusu”dur. Olayların
ilerlemesine yardımcı olurlar; bir zincirdeki halkalar gibidirler. Belki zayıf halkalardır, ama her zaman

189
dönüp onları güçlendirebilirsiniz.

Ne ile mi? Her şeyden önce, onları yazmış olduğunuzun bilgisiyle; çünkü yazmak, sadece daha çok
yazmaya neden olmaz. Aynı zamanda, “yazabildiğiniz”, sayfaların yavaş yavaş birikeceği gerçeğini de
pekiştirir.

Olaya şu yönden bakın: yazarak geçirdiğiniz her saat, yazma konusunda endişelenerek
GEÇİRMEDİĞİNİZ bir saattir. Sayfalar dolusu yazı ürettiğiniz her gün, bir kafede oturup hiçbir şey
yazamamaktan şikayet ETMEDİĞİNİZ bir gündür.

Yazmak daha çok yazmaya neden olur. Yazmamak da daha çok yazmamaya. Hesabı siz yapın.

İşte size Yazmanın Üç Kozmik Kuralı:

1. Yeterlisiniz
2. Elinizde Ne Varsa Onunla Çalışın
3. Yazmak, Daha Çok Yazmaya Neden Olur.

Tüm bunlar, tek bir kurala işaret eder. Yazın. Beklemeyin. Şimdi yazın. Ve yazmaya devam edin.

***

Yazar: Dennis Palumbo

posted by gezgin @ 10:55 PM 0 comments

OLAY ÖRGÜSÜ YARATMANIN 10 KURALI

1) Hiçbir Şey Rasgele Gerçekleşmemelidir.

Hikayedeki her şeyin bir önemi olmalıdır: bu ister simgesel olsun, ister hedeflenen doruk anı (“climax”)
için olsun. Bütün adlar, bütün yerler, bütün eylemler ve olayların bir amacı olmalıdır.

Senaryonuzdaki bir unsurun gerekliliğini test etmek için kendinize şu soruyu sorun: Neden o yer değil
de bu yer? Neden o isim değil de bu isim? Neden başka bir şey değil de bu eylem, bu
konuşma... vb.

Bu sorunun cevabı “okuyucuyu, hikayenin akla uygun olduğuna ikna edebilmek için; hikayenin teması ile
ilgili bir mesajı okuyucuya aktarabilmek içn; okuyucuyu hikayenin sonundaki zirveye hazırlamak ve
böylece bu zirvenin hem akla hem de hikayenin temasına uygun olmasını sağlamak için” olmalı.

2) Hikaye, Güçlük İçindeki Karakterden Doğar.

İyi huylu bir adam, hedeflerine, karakterine hiç uymayan saldırgan bir hareketle ulaşamaz. Ama bu
adamın karakterinin bastırılmış yönü ile ilgili az da olsa bir şeyleri önceden göstererek okuyucuyu
hazırlamışsanız, stres altında bu bastırılmış yön ortaya çıkabilir. Yalnız bu stresin de hikayenin koşulları
göz önünde bulundurulduğunda akla uygun olması gerekmektedir.

3) Her Karakterin Kendi Kişisel ve Acil Gündemi Vardır.

Bir karakterin, kendi kişisel gündemini bırakıp başka bir şeyle ilgilenmesi için çok iyi nedenler olmalıdır.
Eğer böyle nedenler yoksa hikaye çok şey kaybeder. Karakterin yaşadığı aciliyet hissini
paylaşmayabiliriz ama yapmakta olduğu şeye neden bu kadar önem atfettiğini anlayabilmeliyiz. Gerçek
bir motivasyon olmadan hareket eden bir karakter, tanım itibariyle melodramatiktir, (yapması anlamlı
olduğu için değil) sadece okuyucuyu heyecanlandırmak için sıra dışı şeyler yapar.

4) Bir Hikayedeki Olay Örgüsü, Tek Tek Karakterlerin Olay Örgülerinin Bir Sentezidir.

Her karakterin kendi kişisel gündemi vardır; bu gündem, diğer karakterlerin gündemi ile çatışarak ya da
uyuşarak değişikliğe uğrar. Her şey kötü adamın istediği gibi olmaz, aynı şey kahraman için de
geçerlidir; her ikisi de birbirlerine engel olurlar, sonra da baskı altında doğaçlama olarak yeni yollar
bulmak zorunda kalırlar. Eğer kahraman kuzey batıya gidiyorsa ve kötü adam da kuzey doğuya gidiyorsa,
hikaye onları aşağı yukarı kuzeye doğru götürür – en azından ikisinden biri bir avantaj elde edene kadar.

5-) Olay Örgüsü “Hikaye”den Çok Daha Önce Başlar.

190
Hikaye, olayların son derece kritik ve geri döndürülemez bir hal aldığı bir anda başlamalıdır. Eğer
gerekirse daha sonra, hikayenin başlangıcından önceki olaylar hakkında “flashback”ler, açıklamalar veya
sonuç çıkarmalar ile bilgi verebilirsiniz.

6-) Önemli Unsurları Daha Önceden “Sezdirin”

Hikayenin ilk bölümü bir tür kehanet gibidir. İkinci bölümü ise bu kehaneti gerçekleştirir. Her önemli
karakter, yer ya da nesne, hikayede önceden sezdirilmelidir. Gökten inen “Deus ex machina”
çözümler kabul edilemez; kahramanınızı kurtarmak için şapkadan tavşan çıkaramazsınız. Ama
olacakları da aynen göstermezsiniz – okuyucularınız olacak olayları tamamen görmek istemezler; hele
de karakterleriniz bunları kendileri göremeyecek kadar aptalsa.

İşin püf noktası şudur: hikayeniz için gerekli olan şeyi, okuyucunuzu onun önemine çok
uyandırmadan koyun. Özellikle de şans ve rastlantı, öykünün gidişatını etkileyecekse, çok dikkatli bir
biçimde hazırlanmalıdır.

7-) Ne Tür Bir Hikaye Anlattığınızı Unutmayın

Her hikaye, bireyin toplumla olan ilişkisinin hikayesidir. Komik bir hikaye, toplumdan soyutlanmış
birinin mevcut bir topluluğa kabul edilmesi ya da kendi topluluğunu oluşturması yoluyla elde ettiği
“toplumla bütünleşme”yi anlatır. Bu bütünleşme genelde bir evlilik ya da şölen ile sembolize edilir.
Trajik bir hikaye ise, toplumla bütünleşik bir insanın toplumdan soyutlanmasını anlatır. Ölüm, bu
soyutlanmanın bir sembolüdür sadece.

Olay örgüsü ne tür bir hikaye okuduğumuz hakkında bizi belirli bir ölçüde muallakta tutmalıdır. Oğlanın
kızı elde ettiği bir komedi bile olsa, komik