Türkiye: 10 TL / Europe: 10 € / US: 6 $ / Armenia: 1000 AMD - 1/2012

|van|

3 4 6 7 9 11 12 14 16 20 24 29 31 33 34 36 38 42 43 44 47 49

EDİTORYAL NEREDE KALMIŞTIK? ‘Yeniden Van Times’ diyebilmek… ANLATI Doğu Anadolunun ilkel ilk-Sakinleri NARRATION The primitive first-inhabitant of Eastern Anatolia ANLATI Yaşar Kemal NARRATION Yaşar Kemal GÜNCEL Akhtamar Van’a geri döndü! CURRENT Akhtamar is back in Van! TARİH Kadim Ermeni Yurdu Van

Պատմություն Հին հայկական բնօրրան` Վանը
HISTORY Ancient Armenian Settlement: Van MAKALE Edirne’den Van’a... Van’dan Edirne’ye... ARTICLE From Van to Edirne... From Edirne to Van BENİ TANIYOR MUSUNUZ? Vanlı Vosdanik’in Arshile Gorky’e evrilişi BÎRANÎ Radyoya Êrîvanê Dosta Wa Ye !
imtiyaz sahibi: muhbet altınal yazı işleri müdürü: ömer aytaç aykaç yayın koordinatörü: aris nalcı yayın danışmanı: serdar korucu grafik tasarım: serenad yılmaz basıldığı yer: gündoğu ofset – van Projeye destek verenler: Herman Hıntiryan | Andre Gumuchdjian | Sibil Pektorosoğlu | Sabine KüperBüsch | Sibel Barsamyan | Rupen Melkisetoğlu | Gökçe Perçinlioğlu | Kurken Alyanakian | Armena Marderosian | Adnan Cangüder | Hayko Bağdat çevirmenler Aladdin Sinayic | Armine Avetistan | Natali Bağdat | Pakrat Estukyan | Tamar Nalcı | Zeynep Çermen | Linda Yalman | Faruk Uysal teşekkürler Kumkapı Surp Astvadzadzin Kilisesi Yönetim Kurulu ve Vorvots Vorodman Kilisesi Mesrob Mutafyan Kültür Merkezi| Linda Yalman | Leda Mermer | Pakrat Estukyan | Şehrivan Gazetesi çalışanları | Julia Mutlu | Janin Papazyan | Erhan Arık | Antoine Agodjian | Sarkis Seropyan | Linda Zartaroğlu | Hayko Bağdat | Kolin Çenber & Aleks Mutlu

Հիշողություն Երեվան Ռադիո` Ձեր Բարեկամը
ARAŞTIRMA Van’ın İsmini Verdiği Bitkiler

Բանաստեղծութիւն ծութիւն Վանայ Ծով
ŞİİR Van Denizi TRAVEL Ayranasi, Tanabour ARTICLE Insisting on multilingualism NO COMMENT

EDİTORYAL
Kağıt Bitlis‘ten, Yazıları dünyanın dörtbir yanından geldi Grafiklerini Berlin‘de Serenad yaptı, Çevirileri İngiltere, Ermenistan ve Türkiye‘de yaşayan gönüllüler tarafından yapıldı; Ve işte şimdi elinizde tuttuğunuz dergi çıktı. Van‘da Uluslar arası çok dilli bir yayın yapılabileceğine inanan sigarasının dumanına dalıp bunu tasarlayan Van Times‘ın temelleri Vanlı gazeteci Aziz Aykaç tarafından atıldı. Onun vefatı ve ardından gelen Van depremi, projeyi dondursa da, bu sayıda isimlerini her köşe bucakta göreceğiniz kişilerin elinde ve hayalinde yeniden hayat buldu. Akhtamar Adası‘ndaki kilisenin üzerindeki kabartmaların her dinden her inanıştan bir hikayeyi konu ettiği söylenir. Bu hikayelerden yola çıkarak her sayımızda logomuzun önüne birçok medeniyetin geçip gittiği ve kendinden izlerini bıraktığı bu kabartmalardan birini kullanacağız. Böylece Van‘daki her medeniyetin her izi değerlenmiş olacak. Biz de logo bulmak zorunda kalmayacağız!? Çoğul fonlama yöntemiyle internetten aldığımız desteklerle birlikte proje hedefinin %40‘ını tutturmuş olmanın verdiği güven ve güçle ilk sayımızla karşınızdayız. Amacımız bölgede uluslararası bir yayının yapılabilceğini kanıtlamak ülkenin batısının gündemi belirlediği bir ülkede güneşin halen doğudan yükseldiğini göstermek... İyi okumalar, Papers originated from Bitlis, The articles came from all over the World The graphics were made by Serenad in Berlin, The articles were translated by volunteers from Britain, Armenia and Turkey, So that, the Magazine you are holding came into being. The idea of publishing the Van Times was first conceived by a journalist, a Van resident, Aziz Aykac. He believed in the idea to publish a multilingual magazine in Van and started designing the Van Times prior to his death in April, 2011. Following the strong earthquake in Van the project was stalled for a while but thanks to those, whose work and efforts are written all over this issue, it is reborn. It has been said that the reliefs on the wall of the church in Ahktamar Island narrate a story from each religion and belief. We will be using one of these reliefs next to our logo in our future issues, to commemorate those civilizations that left their marks in Van. Thus, we will be able to appreciate each. And we did not bother with finding a logo… Thanks to the internet, through which we have managed to achieve 40% of the project’s funding target, we present you our first issue with great pride and confidence. Our aim is to prove that a magazine with international circulation can be published in this region and show that the sun still rises from the East despite the West setting the agenda… Have a nice reading,

3

Թուղթը Պաղէշէն, Գրութիւնները աշխարհի չորս ծագերէն եկան: Կրաֆիք ձեւաւորումները Պերլինի մէջ «Սէրէնատ»ը կատարեց: Գրութիւնները Անգլիայէն, Հայաստանէն եւ Թուրքիայէն կամաւորներ թարգմանեցին: Ու ահա այս հանդէսը լոյս տեսաւ: Վանի մէջ միջազգային եւ բազմալեզու հրատարակութեան մը կարելիութիւնը ծխախոտի ծուխին նայելով երազող Ազիզ Այքաչ «Վան Թայմս»ի հիմնադիրն էր: Իր մահին յաջորդեց Վանի երկրաշարժը: Ծրագիրը միջոցի մը համար յետաձգուեցաւ: Ու ապա այս համարի ամէն մէկ էջին կամ սիւնակին յիշուած անուններուն ջանքով ու երազով վերակենդանացաւ: Կ'ըսուի թէ Աղթամար կղզիի Ս. Խաչ եկեղեցւոյ որմնաքանդակները բոլոր կրօններէն ընտրուած պատմութիւններ կը նկարագրեն: Այդ պատմութիւններէն մեկնելով՝ մենք ալ որոշեցինք ամէն թիւին «Վան Թայմս»ի խորագրին առջեւ այդ բազմամշակութային բնոյթ ունեցող քանդակներէն մէկը գործածել: Բազմութիւներու զօրակցութեամբ արդէն ապահոված ենք նախագծի պահանջին 40 տոկոսը եւ առաջին համարով կը ներկայանանք ձեզ՝ ընթերցողներուն: Նպատակադրած ենք տարածքաշրջանի մէջ միջազգային հրատարակութեան մը կարելիութիւնը փաստել: Երկրի օրակարգը կը ճշդուի արեւմտեան հատուածի քաղաքներուն մէջ, բայց մի' մոռնաք՝ արեւը արեւելքէն կը ծագի: Բարի ընթերցում...

Kaxez ji Bedlîsê, Nivîsên wê ji her çar aliyên gerdûnê hatin Grafîka wê li Berlînê Serenad çêkir, Wergerên wê li Ingilîstan,Ermenîstan û Tirkiyê ji hêla dildaran ve hatin kirin; Û vaye kovara niha di destê we de ye derket. Bawer dikir ku weşaneke navneteweyî û pirzimanî li Wanê dikare bê kirin, bi dûmana cixara xwe re ew sêwirand, hîma Van Timesê ji hêla rojnamevanê Wanî Aziz Aykaç ve hat avêtin. Wefata wî û dûvre jî hatina erdheja Wanê proje sekinandibe jî, di destên kesên ku hûn ê navên wan li her qûncikê bibînin de jiyan dît. Tê gotin ku rolyefên li ser dêra Axtamarê ji her olî û ji her baweriyê çîrokek xistiye mijara xwe. Bi van çîrokan, Em ê di her hejmarê de li pêşiya logoya xwe yek ji van rolyefên ku gelik şaristaniyên derbasbûyî çûyî û rêçên xwe lê hiştî bikarbînin. Bi vî awayî her rêça her şaristaniya li wanê dê bê rûmet dan. Em ê jî mecbûr nemînin ku logoyekî peyda bikin!? Digel alîkariya ji întenetê bi rêbaza finanse kirina pirjimarî, bi bawerî û hêza ji gihiştina %40‘î mebesta projeyê bi hejmera xwe ya yekem em li pêşberî we ne. Armanca me peyitandina weşaneke navneteweyî li heremê dikare bê kirin û li welatekî ku rojev ji rojavayê welêt ve tê diyarkirin de em nîşanî bidin ku hîna roj ji rojhilat ve hiltê... Dem xweş,

‘Yeniden Van Times’ diyebilmek…
Şehrivan Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni aytacaykac@gmail.com

ÖMER AYTAÇ AYKAÇ

Van Times gazetesi oldukça zorlu bir dönemin ürünü olarak ortaya çıktı ve kesinlikle bir misyonu olan bir gazeteydi. Taşıdığı bu misyon Van Times’ı gazete olmanın çok ilerisine götürüyordu. Hayatı boyunca zorluklarla mücadele etmiş, karşısına çıkan zorluk ve engellere aldırmadan ileri bakmış birisinin, Aziz Aykaç’ın düşüncesinin eseriydi bu gazete ve taşıdığı anlamlar. İsmi dünyaca ünlü ‘The New York Times’ gazetesinden esinlenerek Van Times olmuştu. Yazı fontu ise bire bir bu gazetenin aynıydı. Gazetenin kabataslak şablonu ve yayın politikası aylar önce belirlenmiş olmasına rağmen isminin konulması oldukça uzun bir zaman almıştı. Aziz Aykaç, hiçbir şekilde geri atmamış, “Ben bu gazetenin adını Van Times koyacağım” demişti demesine de, sonraki aşamalarda yöneltilen, “Tamam iyi hoş da bu Van Times tam olarak ne anlama geliyor, bize tam tercümesini anlatsana Aziz ağabey?” ile “Peki, neden The Van Times değil de sadece Van Times?” soruları babam Aziz Aykaç’ın da zor anlar yaşamasına neden olmuştu. Ancak bunlara aldırmadı, çoktan kararını vermişti çünkü. Niye’si yoktu adı Van Times’tı, gerisi teferruattı ona göre… Bundan sonra yapılacak olanları konuşmak istiyordu Aykaç. Van Times kurarken aklında çok şey vardı. Hemen kolları sıvayıp işe başlamalıydı… Bu toprakların bütün kadim dilleriyle yayın yapacak; Türkçe, Kürtçe, Ermenice ve İngilizce ağırlıklı olacaktı. Bütün bu diller Van Times’in sayfalarında kendisine yer buldu. Vermek istediği mesajlar, tek dilli bir hâkimiyete meydan okuyarak, barışçı ve bu toprakların özlenen çoğulculuğuna uygun olarak iletiliyordu. Herhangi yerel bir gazeteden oldukça farklı bir tarzda okuyucusuyla buluşan Van Times çok kısa sürede adından çokça söz ettirmişti. Kuruluşundan çok kısa bir süre sonra biz

Şehrivan ekibini toplayıp paylaştığı “Evlerimizi Ermenilere Açıyoruz” kampanyası, Aziz Aykaç’ın gazetenin yayın hayatına başlaması için neden bu kadar acelesi davrandığını apaçık gösteriyordu. “Bu yıl Akhtamar Kilisesi’ ayine açılıyor. Bu hem Van hem de bizim için çok büyük fırsat, biz çok büyük bir kampanya ile bu sürece destek vereceğiz.” demişti. Ayinin yapılmasına aylar kala hazırlıklar başlamıştı. 11 Eylül 2010’daki bu ilk ayin ve başlatılan kampanya için Aykaç, defalarca Vali ve birçok kurum amiri ile görüşmüş, gazetenin ‘Ayin Özel’ sayısının hazırlanmasında büyük emeği olan Aris Nalcı ile sık sık bir araya gelmiş, hararetli ve heyecanlı konuşmalar gerçekleştirmişti. Azmi ve heyecanı görülmeye değerdi… Gün boyunca Van sokaklarında gezer, içten ve heyecanlı bir gülümsemeyle içeriye girer girmez “Bana bir çay verin” dedikten sonra hemen sigarasını yakar, gömleğinin ön cebinde biriktirdiği onlarca not kâğıdını çıkarır başlardı gelecek olan Ermenileri misafir etmek isteyenlerin ismini yazmaya… Yaygın medyada da geniş yankı bulan bu kampanya Vanlılar arasında Ermenileri misafir etme yarışına dönüşmüştü. İnsanlar akın akın gazetemizin o ufak bürosuna geliyor, “Biz de misafir etmek istiyoruz” diye isimlerini yazdırıyorlardı. Aylarca süren bu ziyaretler bazı günler bunalma noktasına kadar gelmemize kadar varmıştı. Malum ilk göz ağrımız Şehrivan Gazetesi’ni çıkarıyorduk, ama Van Times’ın kampanyasına katılmak isteyenler, Aykaç’ın misafirleri, gazete demeçleri iyiden iyice çalışma şartlarımızı da zorlaştırmıştı. Buna rağmen hiç yılmadan harıl harıl çalışmaya devam etti Aykaç. Tarih 11 Eylül 2010’u gösterdiği gün, hayatının en gurur dolu günlerinden birini yaşıyordu Aziz Aykaç. İnsanlar akın akın Akhtamar Adası’na geçiyordu teknelerle, dünya basının önemli

NEREDE KALMIŞTIK?
kuruluşları kamera ve fotoğraflarını Van’a çevirmiş, Ermeniler ise 95 yıl sonra onlar için oldukça önemli olan bu kilisede ibadet ediyor olmanın, ölmeden önce dünya gözüyle Van’ı bir kez daha görüyor olmanın mutluluğunu yaşıyordu… Kilise ibadete açılmış, kampanya da başarı ile gerçekleştirilmişti. Uzun soluklu bir çalışma başarılı ile tamamlanmıştı. Dünya hem Van’ı hem de kampanya sebebiyle Van Times’ı konuşmuştu. Ayin ve Van Times’ın kampanyası birçok dilde haber sitelerinde yer bulmuştu. Aykaç’ın ise anlamadığı halde hiç bilmediği dilde yazılan haber metinlerinde geçen Van Times ismini gördüğündeki mutluluğu görülmeye değerdi…

5

Artık sadece Şehrivan Gazetesi olarak yayındaydık ama Van Times hep bir ukde olarak içimizde yaşıyordu… Geçtiğimiz yılki ayinde yine özel bir sayı olarak çıksak da, Aziz Aykaç’ın yanımızda olmayışı hem bizi hem de Van Times’ı hepten eksik kılmaya yetiyordu… Daha ayinin üzerinden iki ay gibi bir süre geçmeden de iki büyük deprem ile sınandı Van… İki büyük bir depremden geriye kalan büyük bir yıkım, hayatını kaybeden yüzlerce insan oldu. İnsanların ise hepsinin dilinde aynı cümleler; “Van bir daha hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak…” Olmadı ama. Onlarca medeniyete ev sahipliği yapan Van yıkılmadı. Kılıcın, kalkanın, topun, tüfeğin hatta siyasi çatışmaların bile yıkmaya gücü yetmediği Van’ın iki depremin haritadan silmesi de kolay olmayacaktı. Van yıkılmadı, yeniden toparlandı, küllerinden doğdu. Van’ı Van yapan her şey daha anlamlıydı artık. Hal böyleyken bizim de katkı sunmamız gerekiyordu bu yeniden doğuşa. Aziz Aykaç’ın eksikliği vardı, büyük bir depremin çöküşünün ağırlığı vardı üzerimizde ama tüm bu olanları öylece çaresizce izlemek biz Aziz Aykaç’ın yetiştirdiği öğrencilere yakışmazdı. Aris Nalcı’nın insan üste bir gayretle ve bir Aziz Aykaç hevesiyle yayınlanması için çalıştığı bu gazete yeniden bir ayin günü sizinle buluştu. Büyük bir emeğin, büyük bir hissiyatın ürünü oldu Van Times. İşte bu yüzden, “Yeniden Van Times” diyebilmek çok önemliydi bizim için… Nur içinde yat Aziz Aykaç, iki yıl önce yaşadığın heyecanla izliyoruz şu an Akhtamar (Աղթամար)’ı…

***
Tüm bu güzelliklerin ve bir yıllık bir aranın ardından yeniden Van Times diyebilmek gerçekten önemliydi. Bin bir emekle kurulmuş olan bu gazeteye, bir süreliğine ara vermek kadar zordu yeniden Van Times’i hayata geçirmek. 95 yıl boyunca adanın o manevi havasından ve görünüşünden çok fazla bir şey değiştirmeyen zaman, 2 yılda çok şey değiştirmişti. Ne olmuştu peki? Van Times, kuruluşundan yaklaşık bir yıl sonra kurucusunu kaybetmişti. Çok geçmeden imkansızlıklardan dolayı da Aykaç’ın göz bebeği gazete yayın hayatına ara vermek zorunda kalmıştı.

6

ANLATI

Doğu Anadolunun ilkel ilk-Sakinleri
Agos Gazetesi Ermenice Sayfaları Editörü sseropyan@agos.com.tr

SARKİS SEROPYAN

Büyük İskender’in Hindistan sereferini kaleme alan savaşçılarından Ksenophon 10 binlerin dönüş yolunda geçtikleri Ermeni yerleşkelerini kaleme alırken, askerlerinin arpadan yapılmış bir içki ile sarhoş olduklarını, dahası bu ülkede yetişen bir cins eriğin çekirdeklerini Avrupa’ya götürdüklerini söyler. Avrupa’nın Prunus arminiaca (Ermeni eriği) adını verdiği kayısının ana yurdunun Ermeniler ülkesi olduğunu, dahası biranın keşfinin burada, toprak altındaki evlerde yaşayan konuksever insanlar tarafından yapıldığını böylece Ksenophon’dan öğrendikten sonra, makedonyalıların ilkel diye tanımladığı ve toprak altındaki evlerde yaşadığına tanıklık ettiği toplumun daha çok uzun yüzyıllar toprak damlı evlerde barındığını ancak ve toprak dam geleneğini bir hayli geliştirdiğini de eklemek mümkün. Dahası Anadolunun yoksul bölgelerinde insanların halen toprak dam altına sığındıklarını söyleyebiliriz, ancak...

için onun yerine Ahtamar’da farklı teknik ve malzemeler kullanılmasının eleştirilmemesi gerektiğini yazmıştı. Bu gerçeği gözönüne aldığımızda, günümüze kalan bu türden yapıları ‘tarihi eser’ kapsamına almak, bunların bakımlarını itinayla ve ustasına yaptırmak gerekiyor. Ancak taş binaların bile tarihi öneminin göz önüne alınmadığı, hatta dinamitlendiği gönümüzde böyle bir fikri pek çok sorumlunun istihzayla karşılıyacığına inanıyorum. Bu vesileyle Çataklı bir dosttan dinlediğim bir ustalık hikayesi ile bitiriyorum yazımı.

“Tıhe babo”

Toprak dama loğlayan gerek

Eskiler toprak damın bakıma ihtiyacı olduğunu, çatlaklarının onarılması ve de ‘loğ’ adı verilen taş silindirle zaman zaman pekiştirilmesi gerektiğini bilir, bunu sürekli yaparlardı. Bu yüzden pek çok ev, içinde oturanların bir nedenle terketmesi sonucunda göçmüştür. Yine bu nedenle pek çok toprak dam sahibi evini uzun süre terketmek zorunda kalacaksa ve de loğlayamayacaksa ya bir komşusuna emanet eder, ya da damı açıp hafif ve güncel malzemelerle (galvanizli saç veya eternit) kaplatır.

Toprak dam geleneği unutuldu

Ahtamar restorasyonunun gerçekleştiği günlerde, araştırmacı mimar bir dostum toprak dam geleneğinin Ermenilerde yüzyıllar önce kesintiye uğradığını, ustaların bu zanaatın sırrını çıraklarına aktarmadığını kaleme almış, bilen olmadığı

Vırişin köyünde bir adam, oğluna beş kuruş verip çömlek alması için çarşıya gönderir. Çömlek fiyatı 4 kuruştur. Oğlan, daha ucuzunu bulmak için sora sora, çarşıdan bir saat uzaklıkta Gırı Prütan adlı yüksek bir tepeye ulaşır. “Gırı Prütan” usta bu tepenin toprağından imal ettiği çömleğe 2.5 kuruş ister. Oğlan 1.5 kuruş kârda olmanın sevinciyle çömleği alır, Parzununa koyar (Parzun 2 kollu sırta asılan çanta) sırtına alır. Ancak heyecandan parzununun kollarını bağlamayıp elinde sıkıca tutarak yola koyulur. Yolda hayal kurmaya başlar. Giderek hayal plana dönüşür. Çömleği pazarda 5 kuruşa satacak, ilk kazandığı parayla 2 çömlek alacak, birini babasına götürecek, diğerini sermaye yapıp ticarete başlayacaktır. Böylece planını sürdürür, biri-iki, ikiyi- dört, dördü-sekiz yaparak çok para kazanır, bununla yavuklusunun başlık parasını ödeyip evlenir. Çok tatlı bir oğlu olur. Çocuk emekler, sonra yürümeye başlar, baba oğluna seslenip yanına çağırır: “Tıhe Babooo”… Çocuk koşar, ancak kucaklamak için kollarını açtığında elindeki parzunun içindeki çömlek düşüp kırılmış, hayalleri tuzla buz olmuştur bizim oğlanın… Çatak’ta hayallere daldığınızda biri size “Tehe babo” diye uyarırsa, anlamını bilesiniz diye anlattık bu darbımeseli.

NARRATION

7

The primitive firstinhabitant of Eastern Anatolia
Editor of Armenian Pages of Agos Newspaper sseropyan@agos.com.tr

SARKİS SEROPYAN

One of the warriors of Alexander the Great, Xenophon, who indited his expedition into India, while writing about the Armenian compounds on the way back of the tens of thousands said, the soldiers got drunk even with a malt drink, and yet they carried the kern of one of a kind of plum growing in that country. One might learn from Xenophon that the homeland of apricot or Prunus arminiaca (Armenian plum) as Euroepan says, is ancient Armenia and the first beer brewed here by these hospitable people who were living in earth roofed huts. So it is possible to add the fact that the society, as it was described “primitive” by the Macedonians who withnessed that period continued to shelter under earth roofed homes through centuries and yet improved the earth roof tradition in a considerable amount. Furthermore one can say that in the poor regions of Anatolia there are still people who are sheltering in earth roofed huts but…

The earth roof has to be reinforced

In the old days, people knew that earth roofs needed maintenance; the cracks had to be repaired and the roof had to be reinforced with a roller, which they used to do constantly. This is why over time many houses have collapsed after their owners abandoned them. And that’s why many owners were entrusting their homes to their neighbors during times of long absences or they preferred covering their roofs with light and current materials (galvanized panel or eternit).

Earth roof traditions have long forgetten
During Aktamar restoration days, the researcher, architect and a friend of mine wrote that the earth roof tradition was forgotten many centuries ago. The masters didn’t transfer the secrets of this craft to the newer generation and hence, one shouldn’t criticize the use of different techniques and materials in Ahtamar since there’s no expert left, he incited. In the light of this fact, it is necessary to view these kinds of structures as “historical monuments” and the maintenance should be carried carefully under the supervision of a master. Yet, nowadays, as the historical importance is not being taken into consideration for even stone buildings, which are even blown up with dynamite, such an idea will not be welcomed by many authorities.

8
On this occasion, I am completing my article with a craftsmanship story that I heard from a friend of mine from Catakli. But due to his excitement he did not bine the ties of his Parzun, instead he held his bag tight and took to the road. He daydreamed on the way back. Slowly his dream evolved into a plan. He would sell the pot for 5 kurus and buy 2 pots. He would give one pot to his father and with the other one he would start to run his own business and use it as capital. So he proceeded with his plan and earned a lot of money. He paid the bride price and married the women he loved. The couple had a lovely son. His son crawled first then started to walk. One day he called his son and asked him to come along: “Tihe Babooo”…The boy ran, but when he opened his arms to hug his son, the pot inside his parzun fell out and crashed, along with his dreams. I gave voice to this story so that if a daydreamer is to be woken with the words “Tehe babo” in Catak, they know what it means.

“Tihe babo”

In a village called Virisini a men gave his son 5 kurus and sent him to the bazaar to buy a pot. The price of the pot was 4 kurus. In order to find a cheaper one, the boy walked up to a hill named Giri Prutan, one hour away from the bazaar. The journeyman “Giri Prutan” asked 2.5 kurus for his pot, which was produced from the soil of the hill. The boy bought the pot, joyful for making a 1.5 kurus profit. He put the pot into his Parzun (Parzun is a two-hand backpack).

ANLATI

9

Yıllardır konuşulur durur. Akhtamar Adası’ndaki Surp Haç Kilisesi’ndeki yıkımı 1951’de Yaşar Kemal durdurmuştur diye. Ancak detayına çok bakılmaz. Yaşar Kemal bu hikayeyi Alain Bosquet’e “Yaşar Kemal kendini anlatıyor” adlı kitapta anlatır oysa ki. Ailesinin Adana Çukurova’ya gelişini ve onlara bir Ermeni evi verilmesini reddettiklerini anlattığı hayatından önemli anlar arasında 25 Haziran 1951 tarihini not eder. İşte Yaşar Kemal’in ağzından Akhtamar Adası’ndaki Surp Haç Kilisesi’nin 1951’de yıkımdan kurtuluş öyküsü…

YAŞAR KEMAL

“Akhtamar Kilisesi’nin kurtuluş günü 25 Haziran 1951 günüdür”
Tuğdan vapura bindim. Van’a gidiyordum. Gönderdiğim röporajlar gazetede yayımlandı mı, ya da yayımlanmadı mı bilemiyordum. Geminin güvertesinde bir subay oturuyordu, yakasında da yılan vardı. Anladım ki doktor. Doktorun yanında da bir tomar Cumhuriyet, belki yirmi tane. Gazeteyi açmış okuyordu ki, adımı gördüm. Bendeki sevinci tahmin edin bakalım. Hemen doktorun yanına koştum, heyecanla, “gazetenize bakabilir miyim yüzbaşım?” diye sordum. Yüzbaşı heyecanıma şaşırdı. İşi anlattım. “Siz Yaşar Kemalsiniz değil mi,” dedi. “Evet” dedim, gazetelere aldırdım. Gönderdiğim tüm röportajlar “Anadolu Notları” başlığı altında çıkmıştı. Hepsini okudum. Yüzbaşı okumuş, kültürlü bir insandı. Benim heyecanıma şaşkınlıkla bakıyordu. Yüzbaşıya heyecanımın sebebini anlatmak zorunda kaldım. Eğer röportajlarım yayınlanmasaydı, Erciş’teki akrabalarımın yanına gidecek, orada arzuhalcilik yapacak, Cumhuriyete borcumu ödeyecektim. Bir de gazeteciliğe ilk adımımı atmıştım. Sanırım bu işi artık tutturacaktım. Yüzbaşı, “şu talihe bakın,” dedi, “iyi ki sizinle karşılaştık. Burada Akdamar Adasında Ermenilerden kalma bir kilise var.

Bir yapı başeseri. Bugünlerde bunu yıkıyorlar. Yarın sizi oraya götüreceğim. Bu kilise bu toprakların eseri, isterse Ermeniler yapmış olsun. İnsanlığın malı, kim yaparsa yapsın. Bana ve ülkemize yardım edebilir misiniz?” “Çok yeni bir gazeteciyim, elimden ne gelir ki…” Bir de çekiniyorum. Böyle işlere karışırsam geçmişim ortaya çıkar, başladığım işten daha başlamadan olurum, diye. Bir ikindi üstü Van iskelesinde gemiden indik, yüzbaşı Dr. Operatör Cavit Bey beni Van’ın tek oteline götürdü. Yarın buluşmak üzere ayrıldık. Yüzbaşı sabahleyin erkenden geldi beni almağa. Akdamar Adasına gidecektik. Bizim o zamanki Van muhabirimiz İlyas Kitapçıydı. Altmış yaşlarında olgun, güzel düşünceli bir kişiydi. Yüzbaşıyla önce onu görmeye gittik, o, kilise üstüne daha kötü şeyler anlattı, elinden geleni de gelmeyeni de yapmış, bir türlü yıkımın önüne geçemiyormuş. Vali de çok iyi, şair bir kişiymiş ya emir almış, hiçbir şey yapmıyormuş. İlyas Bey, bana, “Nadir Nadi’ye telefon edelim, bizi anlar, durdursa durdursa bunu Nadir Bey durdurabilir,” diye bir düşünce attı ortaya. “Nadir Beye telefon edip, sorunu ona anlattım.” “Olur,” dedim ben. Doktorla Akdamar Adası’na doğru yola çıktık. Van Gölü de büyülü bir suydu. Andan ana rengi değişiyordu. Küçük bir kayıkla adaya çıktık. Kiliseye daha sıra gelmemişti ya, kilisenin

10
yakınındaki küçücük şapeli hemen hemen yıkmışlardı. Yüzbaşı: “Ben gelinceye kadar, bu kiliseye bir kazma bile vurmayacaksınız. Ben valiye gidiyorum,” diye buyurdu. İşçiler hazır ola durdular. İşçilerin başı; “baş üstüne komutanım,” dedi. Van’a geldik. Cumhuriyete telefonu açtık. O gün akşama kadar bekledik, telefon açılmadı. Ertesi gün gene erkenden gazeteye telefon açtık. Birkaç saat sonra Nadir Bey karşımızdaydı. Olayı yüzbaşıdan öğrendiğim kadarıyla anlattım. Nadir Bey; “Üzülmeyin,” dedi. “Avni Bey bu işi halleder. Onu iyi tanıyorum, uygar bir kişidir.” Avni Başman o yıl Milli Eğitim Bakanıydı. İki gün sonra İlyas Kitapçı, yüzbaşı Dr. Operatör Cavit Beyle otelime geldiler. Sevinç içindeydiler. Avni Başman Valiye yıkımı durdurmaları için telgraf çekmiş. Akdamar Kilisesi’nin kurtuluş günü 25 Haziran 1951 günüdür.

NARRATION
It has been voiced over and over again for years on end. That it was Yasar Kemal who managed to halt the destruction of the Surp Hac church on Akhtamar Island in 1951. Yet, the details were never quite closely looked into. However, Yasar Kemal tells this story to Alain Bosquet in his book “Yasar Kemal kendini anlatıyor”.

11

He notes the day 25 June 1951 as one of the important moments in his life, with the story of his family’s arrival to Cukurova in the province of Adana and how they refused the Armenian home that had been offered to his family to accommodate in. Here is Yasar Kemal’s narration of the Surp Hac church on Akhtamar Island and its salvation from destruction in 1951…

“The 25th of June 1951 is the salvation day of Akhtamar Chuch”
I took the ferry from Tugra. I was going to Van. I didn’t know if the interviews, which were sent to the newspaper were published or not. There was an army officer sitting on the shipboard with a snake at his collar. Apparently he was a doctor. Next to him was a pile of some 20- daily newspapers “Cumhuriyet”. I instantly went next to him, I asked excitedly, “May I have a look at your newspaper lieutenant?” The lieutenant was startled from my excitement. I explained to him the assignment. “Are you Yasar Kemal,” he asked. I said, “Yes”. All the interviews that I sent were published under the title, “Anatolian Notes”. I read them all. The lieutenant was an educated, intelligent person. He looked to my enthusiasm with pure astonishment. So, I had to explain to him the reason of my excitement. If my interviews had not been published I would have had to back to live with my relatives in Ercis and become a petition-writer, while paying my due to Cumhuriyet. In addition, I had taken my first steps into the field of journalism. I thought I would finally nail the job. “Look at this fate” said the lieutenant, “Fortunately we met each other. Here on Akdamar Island there is a church handed down from the Armenians. It is a masterpiece. Nowadays they are destroying the church. Tomorrow I shall take you there. The church belongs to these soils; even if Armenians built it. It is an asset for humanity no matter who constructed it. Could you help me and our country?” “I am very new in journalism, what could I do…” Moreover, I have some concerns. If I get involved in these matters, my past would reappear; I would get fired from my job even before starting it. It was a mid-afternoon when we have descended from the ferry. Lieutenant, Doctor Mr. Cavit took me to the only hotel in Van. We have agreed to meet the day after. The lieutenant came very early in the morning to pick me. We were supposed to go to

YAŞAR KEMAL

Akdamar Island. Our Van correspondent at that time was Ilyas Kitapci. In his 60s he was a mature and thoughtful person. We first went to see him. The stories he told us about the church were even worse. He did everything he could but couldn’t manage to stop the destruction. The Mayor was a nice, poetic person, but the orders he has received probably prevented him to take any action. Mr. Ilyas told me, “Let’s call Nadir Nadi, he would understand us, he is the only person who could stop the destruction.” “I called Mr. Nadir and explained him the situation.” I said “Ok.” I took the road and headed towards Akdamar Island together with the doctor. The water was fascinating at the Lake Van. The colors were changing from one moment to another. We have landed to the island with a small boat. The small chapel next to the church has been almost demolished. The church was standing untouched at the moment. Lieutenant: “Until I come back, you will not even touch the church. I am going to see the Mayor,” he ordered. Workers were standing at attention. “Yes sir,” the head of the workers said. We came back to Van and called the newspaper, Cumhuriyet. We waited till the night, nobody answered. The day after, we called back the newspaper early in the morning. After few hours Mr. Nadi was on the other side of the phone. I explained the situation as far as I learnt from the lieutenant.” Mr. Nadi said, “Don’t get upset. Mr. Avni will handle it. I know him very well, he is a very civilized person.” Avni Basman was the Minister of National Education that year. Two days after, Ilyas Kitapci and Lieutenant, Surgeon Mr. Cavit came to see me in my Hotel with a big smile on their faces. Avni Basman has sent a telegraph to the Mayor to stop the destruction. The 25th of June 1951 is the salvation day of Akhtamar Chuch

12

Akhtamar Van’a geri döndü!
İMC TV Sunucu Editör aristotale@gmail.com

ARİS NALCI

Bundan yaklaşık 12 yıl önce. Van’a ilk ziyaretim. Bir grup Ermeni hayırsever ile Anadolu geziyoruz. Amacımız aralarından birinin Tatvan’da açacağı bir briket fabrikasının açılışına katılmak. Yıllar sonra ilk kez bir Ermeni, Van’a yatırım yapıyor. Daha sonra derin bir dostluğumun olacağı gazeteci dostum olan bir yerel gazeteci ile o gün o fabrikanın açılışında tanıştım. Fabrikanın akıbeti bizim dostluğumuz kadar iyi olmadı. O kapandı, bizim dostluğumuz ise ilerledi. 1915’ten sonra ilk kez bir Ermeni’nin yatırımının Van’dan bir şekilde el çektirilme yöntemiyle uzaklaştırılması tarihe ara satırlarda kalan bir siyaset oyunu olarak yazıldı belki ama o dönemden bugüne Van’da yaşanan kırılmanın en önemli kanıtı benim bu gazeteci dostumla olan ilişkim oldu. Van bölgesi demografik ve siyasi açıdan ilginç bir yer. Mesela çok dindar olmasa bile bölgeye gelen dindar kesimlerin protesto gösterilerini Van’da yapması Vanlıları dindar bir toplum olarak gösterebiliyor. Ya da milliyetçi bir partinin bölge kongresini burada yapıyor olması ulusal gazete manşetlerinde Van’ı milliyetçi olarak nitelettirebiliyor. Ancak durum bence biraz farklı. Bunun sırrı anlatacağım C.D.’nin (Vanlı gazeteci dostum) benimle olan ilişkisinin hikâyesinde saklı. Bahsettiğim fabrika açılışından sonra Van’a defalarca gittim. Her fırsat bulduğumda bir bölümünü daha keşfettim. C.D. ile olan ilişkim de her seferinde daha da derinleşti. İlk yıllarda benimle gizli gizli buluşuyordu. Buluşmalarımız ya ofisinde oluyordu ya da otel lobimizin arka masalarında. Bana da sık sık “Aman oteldekilere Ermeni olduğundan çok

bahsetme istersen burada laflar hızlı yayılır” diyerek aslında bölgede Ermenilerin pek de iyi/hoş karşılanmayacağını ifade ediyordu bana. Zira Van’ın Vartan Oteli ile ilgili kötü bir geçmişi de var. Bilmeyenler için hatırlatayım Vartan Oteli, Van’a yatırımcı olarak gelen bir Ermeni’nin burada Ermenice bir isimle otel açma girişimiydi. Hem bölge halkı tarafından hem de siyasi baskılarla kapandı. Kapanması ile ilgili binlerce dedikodu var ama isminin Vartan kelimesinin Ermenice Zafer anlamına gelmesiyle bağlayan ulusal gazete manşetleri belki de en iyilerindendi bu dedikoduların. Neyse konumuzdan uzaklaşmayalım… CD ile karşılaşmalarımız sıklaştıkça aslında yazarlık yaptığını ancak yerel basında çalışarak geçimini sağlamaya çalıştığını öğrendim. CD bu arada evlendi… Yıllar bu şekilde geçerken 2007 yılındaki büyük kırılmadan sonra (Hrant Dink’in katledilmesi) 2007’de Van’a yaptığım ilk seferde CD ile ilişkim bir başka boyuta taşındı. CD beni eski Ermeni mahallesinde gezdirdikten sonra Van’da TOKİ’nin yaptığı yeni bir beton siteye götürdü. Site, Van’ın bir tepesinde ve tüm Van’ı oradan görebiliyorsunuz. Parmağı ile bana Ermeni mahallesinden bir ev gösterdi; “Bu ev bizim evimiz. Babam hala satmaz o evi. Evin zemininde yekpare bir taşımız var. Bizim ailede derler ki o taşın altında Ermeni annemizden kalanlar var. Bizim bir annemiz Ermeniydi. Ben onun çocuklarından biri değilim ama Süleyman ağabeyim onun babama verdiği üç çocuktan biridir” İşte bu sözlerle öğrendim neredeyse 10 yıldır tanıdığım CD’nin ailesinde Ermenilerin de olduğunu.

GÜNCEL
CD’nin bir kızı var, adı da Ahtamara. Onun adına bir tiyatro oyunu yazdı CD. 2007’den sonra hikâyemiz daha hızlı gelişti… Deprem oldu… Oteller yıkıldı… Gazeteler kapandı… Van’da iş kalmadı. Ahtamara’nın ailesi İzmir’e taşınmak zorunda kaldı. Ahtamara okul değiştirdi. Ama CD ve ailesi dayanamadı. Van’a döndü. 1 yıl sonra. 1 yıl öncesinden değişen bir şey yok… Değişen tek şey CD’nin Akhtamar Adası efsanelerini kendince yeniden kaleme aldığı tiyatro oyunu yıllarca sıra bekledikten sonra Devlet Tiyatroları’nın oyun listesine alındı. İstanbul Devlet Tiyatroları bu yıl sahneye koyacakmış… Ahtamara depremden sonra adasına döndü.

13

fotoğraf: Umut Vedat

14

Akhtamar is back in Van!
İMC TV Presenter and Editor aristotale@gmail.com

ARİS NALCI

It has been 12 years since I first visited Van. We were on a tour in Anatolia with a group of Armenian philanthropists. We were to attend the inauguration ceremony of a brick factory that would be opened by one of them in Tatvan. For the first time since 1915, an Armenian was investing in Van. At the ceremony, I met a local journalist who later became a good friend of mine. Unfortunately, the plant did not last as long as our friendship. The plant was closed, but our friendship has deepened. The failure of the first Armenian investment in Van, which surely was a result of some political moves, might be stuck between the lines of the historical records. But our friendship is the living proof of the breakthrough in Van since those days. Van is an interesting place, both politically and demographically. For example, despite the fact that people in Van are not religious, the protests of the religious sects being held in Van could make the whole society look religious. Or when a nationalist political party held a rally in Van, the city could be portrayed as nationalist in national newspapers. But I think that the situation is a little different than that. The secret lies in my friendship with C.D. (my journalist friend from Van). After the opening of the plant, I visited Van many times, exploring the city ever more in each visit. My friendship with C.D. deepened a little more at every turn. During the first years he did not want to meet me in public. We could only meet either in his office or in the back corners of a hotel lobby, far from others. He was warning me about not telling the others that I was an Armenian. “Here, news spreads

like a wildfire…” he used to say. In fact he was pointing out to the fact that the Armenians were not welcome in the region at all. Van’s recent past corroborates this fact yet with another sad story: Hotel Vartan. For those who do not know, Hotel Vartan was an attempt of another Armenian investor who intended to open a hotel under an Armenian name. The hotel was barred from doing business after coming under pressure from the city residents and political circles. There are many rumors about its closure but the most eye-catching of them is that the word Vartan meaning Victory in Armenian, a perfect excuse for the hotel’s demise in the eyes of the newspapers. Anyhow, let us stay within the context… During our meetings with C.D., I learnt that he originally was a writer but he was earning his living working for the local press. He got married in the due course of our friendship. After the big rift (the assassination of Hrant Dink) in 2007, my friendship with C.D. took a new shape. In another of my visits to Van, he took me for a walk to the old Armenian quarters, and then we went to see the high rises built by the Housing Development Administration of Turkey (TOKI). The complex was situated on the top of a hill with a perfect view of the city. He pointed at a house in the Armenian neighborhood and said, “This house is ours. My father still wants to keep it. In the basement there is a large piece of stone. Elders in the family say that under that stone are the belongings of our Armenian mother. One of our mothers was an Armenian. I am not one of her sons but my older brother Suleyman is one of her three children.”

CURRENT
After 10 years of friendship, I had learnt that there were Armenians in the family of my friend C.D. C.D. has a daughter named Ahtamara. He wrote a stage play with that name. The pace of events quickened after the year 2007… A powerful earthquake hit Van… Hotels wrecked… Newspapers closed… No jobs left… The family of Ahtamara had to move to Izmir. Ahtamara changed her school. But C.D. and his family could not resist for long. They came back to Van. After a year. Nothing has changed in one year… Except one thing; The play that was written by C.D. about the legends of Akhtamar Island, after waiting in the queue for a decade, has been finally included into the playlist of the Turkish State Theatres. It will be performed in Istanbul this year… Ahtamara is finally back in her Island, after an earthquake.

15

fotoğraf: Umut Vedat

16

Kadim Ermeni Yurdu Van
AYŞE HÜR hurayse@hotmail.com

Bugün çok az kişi bilir ama Van, kadim bir Ermeni yerleşimidir. Ermenilerin Urartu Krallığı’na bağlı Van’a M.Ö 612-585 yılları arasında geldiği sanılıyor. M.Ö. 5. Yüzyıl yazarı Herodot’a göre Ermeniler Doğu Avrupa ve Balkanlar üzerinden Anadolu’ya göç etmiş olan Frigyalıların akrabalarıdır. M.Ö. 401 yılında Van civarından geçen Yunan yazarı Ksenophon, Anabasis (On Binlerin Dönüşü) adlı eserinde o yıllarda Pers egemenliğindeki Ermenileri, tarım ve hayvancılıkla uğraşan, müreffeh ve barışçı bir toplum olarak tanımlamıştı. M.Ö. 331’de Van civarını kontrolü altına alan Makedonya Kralı Büyük İskender, Ermenileri bir satraplık altında topladı. Ardından şehir Sasaniler, Romalılar, Bizanslıların egemenliğine girdi. Bizans döneminde Büyük Ermenistan’da egemen olan Artzruni Vaspurakan Hanedanı’nın ünlü kralı I. Gagik’in, Van Gölü’nün güneyindeki Ahtamar Adası’nda, 915-921 yılları arasında mimar Manuel’e yaptırdığı Surp Haç Kilisesi günümüze kadar geldi. Dönemin bir vakanüvisti, hem Ahtamar hem de yakınlarında Vosdan adacığında, Gagik’in inşa ettirdiği şehirleri öve öve bitiremiyordu. Yazara göre adalarda güzel konaklar, meyve ve çiçek bahçeleri, şırıl şırıl akan dereler, binlerce kayığı alacak dalgakıranlar vardı. 1871 Erzurum Salnamesi’ne göre, Van ve civarındaki 156 kazanın erkek nüfusu (o yıllarda sadece hane reisleri sayılırdı) 25.725 kişi idi. Bunun sadece 6.863’ü (yüzde 27) Müslüman’dı, gerisi (yüzde 73) ağırlıklı olarak Gregoryan Ermeni’ydi. O yıllarda da şehrin ekonomik hayatını Ermeniler kontrol ediyorlardı ama idari açıdan Türkler ve Kürtler daha öndeydi.

Hırimyan ve Van Kartalı

Elden ele geçen şehir

1054 yılında Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Muradiye’yi aldıktan sonra Van Gölü kenarındaki şehirleri kuşatmaya başladı. 1071 Malazgirt zaferinden sonra bölge Selçukluların eline geçti. 1240’larda Baycu Noyan’ın komutasındaki Moğol orduları Van’dan geçti ama bu dönem kısa sürdü. 1387 yılında Van Kalesi bir başka Moğol komutanın, Timur’un eline geçti. Moğolları, Akkoyunlular ve Safeviler izledi. 1538’de Osmanlı orduları Van’ı Safevilerden aldılar. Bu tarihten itibaren, Van, ağırlıklı olarak Rusya ve İran’a karşı bir garnizon şehri oldu.

Ermeni toplumunun durumu görece iyiydi ama imparatorluğun genel durumu iyi değildi. Ağır ve adaletsiz vergiler, hantal ve zorba devlet, başta gayrimüslimler olmak üzere çeşitli kesimlerin siyasal temsil sorunları, tebaadan vatandaşa geçemeyen bir hukuk sistemi, her yerde olduğu gibi Van’da da hoşnutsuzluğu arttırmıştı. Yani 1789 Fransız İhtilali’nden beri dalga dalga dünyanın her yanına yayılan milliyetçilik ideolojisi için uygun bir ortam vardı. İleride İstanbul’da Ermeni Patriği olacak Mıgırdıç Hırimyan’ın 1858 yılında, Van’daki Varak Manastırı’nda görevli iken çıkardığı Adzvi Vaspuragan (Van Kartalı) ile 1863 yılında da St. Garabed Manastırı’nda görevli iken çıkardığı Ardzvig Darono (Muş Kartalcığı) adlı gazeteler

TARİH
Ermeni uyanışını hızlandırdı. Ardından Van’da 1870’lerde Araradyan Cemiyeti, Miutyun i Pırgutyun (Kurtuluş Birliği), Sev Khaç Gazmagerbutyun (Kara Haç Teşkilatı) kuruldu. Bu yıllarda Rus Ermenisi zengin iş adamı Mıgırdıç Sansaryan Erzurum ve Mamuret’ül Aziz’in yanı sıra Van’da okullar açtı. Hıramyan’ın öğrencisi Mıgırdıç Portukalyan’ın 1878’de kurduğu Van Ermeni Öğretmen Okulu, 1880’de açılan Yeremyan Okulu ve yine Portugalyan’ın açtığı Van Merkez Lisesi gibi okullar aracılığıyla milliyetçi fikirler biraz daha gelişti.

17

Ağustos’ta Sadrazam Sait Paşa’nın emriyle serbest bırakılan mahkumlar arasında Taşnak partisinin Van Şubesi’nin önemli simaları olan Aram Manukyan ve Ferhat da vardı. 31 Ağustos 1908 günü Van’a gelen Taşnak lideri Vahan Papazyan ve yanındakiler şehrin Türk yöneticilerinin şu sözleriyle karşılanırlar: “Düşmandık, artık dostuz. Dün istibdattı, bugün Meşrutiyet. İnanıyoruz ki onu sizinle birlikte koruyacağız.” Papazyan’ın aktardığına göre, yerel Ermeni liderleri Aram, İşkhan ve Sarkis’le, İranlı devrimci Mirza Seyid ve İTC yöneticisi Naci Bey’in katıldığı bir İTC mitinginde, Naci Bey Taşnaklara şöyle demişti: “Biz Türkler, sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Avrupa medeniyetlerine nazaran geri kalmış durumdayız. Eğer birlikte ilerlersek, sizin hızınızı biraz azaltmanız gerekiyor ki size yetişebilelim, aksi takdirde ilerlemenizi engelleyecek bir fren gibi sırtınıza tutunmaya mahkumuz.” Bu havayla uyumlu olarak, 30 yıl aradan sonra açılan Meclis-i Mebusan’a Ermeni mebusların katılmasına karar verildi. Meclise giren 14 Ermeni temsilcisinden dördü Taşnaksutyun’dandı, bunlardan birisi de partinin Van Şubesi’nden Vahan Papazyan’dı. Meşrutiyet coşkusu içinde Van ve civarında yeni yeni Ermeni kulüpleri, kütüphaneleri, okulları açılıyordu. Bu yıllarda Van’ın enerjik ve liberal valisi Tahsin Bey, hem Hıristiyanlar, hem de Müslümanlar tarafından kabul görüyordu. Şehrin belediye başkanlığına ise Van’daki Rus Konsolosu’na göre “Türkler arasında geniş bir çevresi ve İstanbul’daki Ermeni liderleriyle yakın ilişkisi olan” Taşnak yanlısı manifaturacı Bedros Kapamacıyan seçilmişti. (Kapamacıyan 1912’de iki Taşnak militanı tarafından öldürülecekti.)

Armenakan’ın kuruluşu

İlk Ermeni partisi diye bilinen Armenakan, 1885 veya 1886’da Van’da kuruldu. Armenakan’ı kuranlar Portukalyan’ın öğrencileriydi. Portukalyan İstanbul’daki Ermeni okullarında eğitim gördükten sonra üyesi olduğu Ararat Cemiyeti’nin eğitim programı çerçevesinde 1876’da Van’da görev yapmaya başlamış ancak siyasi baskılar üzerine 1885’te Marsilya’ya göç etmek zorunda kalmıştı. Burada çıkardığı Armenia gazetesi Vanlı gençlere ilham vermişti. Armenakan örneğini izleyerek 1887’de Cenevre’de kurulan Devrimci Hınçak (Çan) Partisi ile 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci Federasyonu) da Van civarında güçlü örgütlere sahip oldular. 1889’da Armenekan çetecileri ile II. Abdülhamit’in kurduğu Hamidiye Alayları arasında çıkan çatışmalar sırasında öldürülen üç çeteciden birinin üzerinde Portugalyan’a ait bir mektubun bulunması, Ermeni okullarından şüphelenilmesine yol açtı. Bu olayın ardından hükümet Ermeni okullarına göz açtırmaz oldu. Abdülhamit’in Van’daki Ermeni okullarını denetlemekle görevlendirdiği kişi Vanlı bir Ermeni olan Tigran Emircanyan’dı ve Emircanyan bu görevi dolayısıyla Ermeni örgütleri tarafından öldürülmek istenmişti. Abdülhamit bir yandan Ermeni okullarını denetlerken, Ermeni çocuklarının merkezi eğitim sistemine dahil olmaları için idadi ve rüştiye mekteplerinin müfredatına Ermeniceyi eklemeyi de ihmal etmemişti. Ermeni milliyetçi örgütleri, Hamidiye Alayları’nda örgütlenen Kürtler ve Türklerin egemen olduğu merkezi güçlerin değişik oranlarda katkısıyla 1896’da Van kana bulandı. Yabancı misyon şeflerinin raporlarına göre şehir merkezinde 500 kadar Ermeni ile 250 kadar Müslüman ölürken, kırsal alanlarda Ermeni ölümleri 10 bine ulaşmıştı. Aynı yıl Hınçak komitacıları Van’daki katliamlardan sorumlu tuttukları Kürt lideri Şakir’e başarısız bir suikast girişiminde bulundular. Kürtlerin buna tepkisi sert oldu. 18-21 Haziran 1896 günlerinde şehrin Ermeni erkekleri üç bölüğe ayrıldılar ve sınıra doğru yürüyüşe geçirildiler. Yürüyüş kolları Hamidiye Alayları tarafından katledildi. Bütün bu olayların sonucu Ermeni-Türk, Ermeni-Kürt ilişkileri onulmaz şekilde zedelenirken, bölgedeki Ermeni toplumu yıkıma uğradı. Örneğin Van merkezi itibariyle, 1871’de 25.725 olan erkek nüfus, 1900’de 35.131’e çıktığı halde, 1871’de yüzde 27’ye tekabül eden Müslüman nüfus, yüzde 42’ye çıkmış, yüzde 73 olan gayrimüslim nüfus yüzde 58’e düşmüştü. Meşrutiyet’in yanıltıcı havası 1906’da, Van, Erzurum, Kastamonu gibi yerlerde Müslüman halk Ermenilere karşı şiddet eylemlerine girişti. İki toplum arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmişti ki, 1908’de İttihatçı-Taşnak ittifakı II. Abdülhamid’e Meşrutiyet’i ikinci kez ilan ettirdiğinde, Van’da da büyük sevinç yaşandı. 1

Cevdet Bey’in valiliği

Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1914 yılı yazında durum radikal biçimde değişti. 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. Maddesinde tanımlanan Ermeni Islahatı kapsamında, bölgeye gönderilen Norveçli Binbaşı Hoff Ağustos ayında Van’a geldiğinde Ermeni ahali tarafından ‘Mesih gibi’ karşılanırken, Tahsin Bey çok soğuk davranmıştı. Çünkü İttihatçı paşalar o günlerde Rusya-Britanya bloğuna karşı Almanlarla ittifak halinde savaşa girmeye karar vermişlerdi. Hal böyle iken, Ermenilere verdikleri sözleri tutmaya hiç gerek yoktu. Ama yine de 1-14 Ağustos 1914’te Erzurum’da toplanan Taşnaksutyun’un VIII. Kongresi’nin çalışmaları tamamlandıktan sonra, İTC Merkez Komitesi’nden bir heyet bölgeye geldi. Dr. Bahaeddin Şakir başkanlığındaki heyetten Tahsin Bey ve Ömer Naci Bey, Van’da Vahan Papazyan’la temas kurdular. İstekleri Taşnaksutyun’un Kafkaslarda Rusya’ya karşı bir isyan çıkartması idi. Karşılığında Ermenilere sınırlarını kendilerinin tayin edeceği bir özerklik vaad ediyorlardı. Teklif parti liderleri arasında ateşli tartışmalara neden oldu. Sonunda Türk yanlısı eğilim azınlıkta kaldı. İttilatçılara böyle bir işbirliğinin imkansız olduğu belirtildi. Bahaeddin Şakir’in raporu üzerine İTC Hükümeti bölge yöneticilerine 6 Eylül 1914’te Ermeni vilayetlerinde Ermeni siyasi liderlerinin sürekli izlenmesini isteyen birer telgraf gönderdi. Ekim ayında ise uzlaşmacı Tahsin Bey’in yerine tecrübesiz ve gaddar Cevdet Bey vali olarak atandı. Ardından Sarıkamış Faciası geldi. Bilindiği gibi Enver Paşa yenilginin faturasını, cephe gerisinde sabotajlar yapan Ermeni komitacılarına kesmişti. Van civarındaki yerleşimlerde birbiri

18
ardına asayiş sorunları patlak verdi. Kürt çetelerden kaçan Ermeni köylüleri Van’ı doldurdu. Cevdet Bey o günlerde Van’ın içine ve civarına 2 bin kadar asker ile bir kaç Hamidiye Alayı yerleştirmişti. Bu durum gerginliği iyice arttırmıştı. 14 Nisan 1915 günü, Cevdet Bey, 18-45 yaş grubuna giren tüm Ermenilerin ordu birliklerine katılmasını emretti. Şatak (bugün Çatak) yerleşiminde bu kararlara itiraz eden Taşnakçı bir okul yöneticisinin tutuklanması üzerine ortaya çıkan gerginliği bastırmak için, yola çıkan Taşnak lideri İşkhan Cevdet Bey’in adamları tarafından 16/17 Nisan gecesi, Hirç Köyü civarında tuzağa düşürdü. İşkhan Bey’in öldürülmesi, bununla da yetinilmeyerek iki çocuğunun da diri diri kuyuya attırması gerginliği daha da arttırdı. Konuyla ilgili bilgi almak için Valiliğe gelen Vramyan tutuklanırken, Aram kılpayı kurtuldu. Vramyan hapishanede öldürüldü. Cevdet Bey bunlarla da yetinmedi, emrindeki Kasap Taburu’na isyancı köyleri yerle bir etme talimatı verdi. Bütün bunlar Van’ı patlamaya hazır bir barut fıçısına döndürmüştü. 20 Nisan (bazı kaynaklara göre 19 Nisan) günü bir Osmanlı askerinin bir Ermeni kadınına şiddet göstermesi, buna şahit olan Ermeni gençlerinin de askerlere ateş açmasıyla barut fıçısı alev aldı. Şehirde çatışmalar yaşanırken, 24 Nisan’da İstanbul’daki Ermeni toplumunun önde gelenlerinin Ayaş ve Çankırı’ya doğru sürülmesine başlandı. Van ve civar illerdeki Ermenilerin sürülmesine ilişkin eldeki ilk telgraf 9 Mayıs 1915 tarihinde “bizzat hallolunacaktır” notuyla, Van ve Bitlis valilerine çekildi. misyonerlere acı veriyordu. Babamız, istasyonumuzdaki insanları bu haksızlıktan uzak tutmak için elinden geleni yapıyordu.” Spörri’ye göre, Ermeniler Türklere “ne Cenevre Konvansiyonu’na, ne de İsa’nın öğretisine göre” davranıyorlardı. Rusların kurduğu, Antranik’in komutasındaki Ermeni gönüllü birliği ile Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Erzurum temsilcisi olan Armen Garo namlı Karekin Pastırmacıyan’ın örgütlediği bir diğer Ermeni gönüllü birliği ise bölgedeki Müslüman köylerini ve kendilerini desteklemeyen Ermeni köylerini yağmalıyor, katliamlar yapıyorlardı. Bu arada not edelim: Karekin Pastırmacıyan’ın kardeşi Vahan Pastırmacıyan, Aralık 1914’te Sarıkamış’taki Osmanlı ordusunda Binbaşı Ziya (Yergök) Bey’in komutasında Ruslara karşı savaşmıştı. Kısacası Ermeni toplumu tam ortadan ikiye bölünmüştü o yıllarda. Van Ermenileri tam Ruslarla birlikte yaşama fikrine ısınmışlardı ki, Rus ordusu şaşırtıcı bir kararla Temmuz ayında şehirden şekildi. Bunun üzerine Cevdet Bey’in kuvvetleri tekrar Van’a geldiler. Ardından Ruslar Van’ı yeniden işgal ettiler. Bu durum Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sürdü. 1923 yılında Cumhuriyet kurulduktan sonra il yapılan Van, artık Ermeni nüfusundan arınmış bir Türk şehri idi. Her nasılsa geride kalmış Ermeniler ise ya seslerini çıkaramaz haldeydiler, ya da Müslümanlığa geçerek geçmişlerinden kurtulmaya çalışıyorlardı. Nitekim 1927’den 1950’ye kadar Hakkari ve Van Milletvekili olarak TBMM’de görev yapan Münip Boya aslında Ermeni kökenli olduğu halde, Müslümanlığı kabul ettiği için Ermeni milletvekili olarak değil, Türk milletvekili olarak tanınmıştı. 1930’lardan itibaren dünya çapında ün kazanan ressam Arshile Gorky (Vostanik Adoyan) Van Gölü kıyısındaki küçük bir köyde doğmuş, 1909’da ABD’ye göç etmişti bir Vanlıydı, ama bundan Vanlıların haberi yoktu.

Rusların Van’ı işgali

Rus birlikleri Ermenilerin kontrolündeki Van’a 18 Mayıs 1915 günü girdiler. Ruslar Aram Manukyan’ı Van Valisi olarak atadılar. (Manukyan 1918’de kısa ömürlü Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk İçişleri Bakanı olacaktı.) Ardından katledilme sırası Müslüman ahaliye geldi. Frieda Spörri adlı bir misyoner şöyle anlatıyordu durumu: “Şehirde Türk evlerinin yağmalanmasına başlanmıştı ve bu biz

TARİH

19

Aynı şaşkınlık, 2005-2007 yıllarında Türk ve Ermeni uzmanların işbirliğiyle restore edilen Van Gölü’ndeki Ahtamar Adası’ndaki Surp Haç Kilisesi’nin 29 Mart 2007’deki açılış töreninde yaşandı. Kilise’ye Türk tarafı “Akdamar” demekte ısrar ederken, Radikal yazarı Hakkı Devrim’e gönderdiği bir mektupla bunun neden yanlış olduğunu anlatan Ermeni asıllı Türkolog Raffi Hermon’a cevap veren Devrim’in yaklaşımı zihniyet analizi açısından iyi bir fırsat sunuyor. Devrim “…Türkçe‘ye hizmet etmiş, bizim Ermenilere hepimiz müteşekkiriz. O da tamam! Raffi Bey dostum! Kastamonu‘nun adı nereden gelir, sualine Anadolu‘da verilen bir cevabı bilir misiniz, diye sorayım önce?” dedikten sonra rahmetli amcasından dinlediği hikayeyi aktarıyor. Buna göre, eskiden bir Rum beldesi olan Kastamonu’nun adı, civardaki Türk boylarından birinin kumandanına aşık olan beyin kızı Moni’nin ihaneti ile ilintiliymiş. Kızının şehrin kapılarını Türklere açmasıyla şehri kaybeden baba, kızına sitem ederek sormuş: “Kastın ne idi Moni?” Gel zaman git zaman, bu sitem cümlesi “Kastamonu” şeklini almış! Devrim etimoloji dersini şöyle bağlıyor: “…Akdamar‘a öfkeyle karşı çıkıyorsunuz. Doğrusu ben de Akhtamar‘a karşıyım. Dediğiniz gibi, Ermenice Akhhh! ünlemi, Türkçe Ah‘ın karşılığıysa, Damar da Ermeni kızı Tamara‘dan geliyorsa, -bize bırakılmış değil, biliyorum amma, bir teklifte de ben bulunayım- gelin Ahtamar‘da anlaşalım!” “Uzlaşmacı” Devrim ile “Uzlaşmaz” Hermon tartışırken dönemin TBMM Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı AKP’li Mehmet Dülger, her yıl olduğu gibi 1915 Tehciri’nin sembolik başlangıcı olan 24 Nisan 1915’in yıldönümü şerefine ABD Kongresi’nde oylanması beklenen “Ermeni Soykırımı’nı Tanıma” tasarısını önlemek için Washington’a giderken

yanında Akhtamar Kilisesi’nin fotoğraflarını götürmüştü. Dülger, Kongre üyelerine “Türkiye soykırım yaptı diyorsunuz ama bakın Ermeni Kilisesi’ni restore etmek için tam 1,5 milyon dolar harcadı” diyeceğini açıklamıştı. Hükümet töreni 24 Nisan’da yapmayı tasarlıyordu ama Ermeni Patriği’nin durumu protesto etmesi üzerine, tarihi 11 Nisan’a çekti. Ne büyük tesadüftü ki, bu gün de Miladi Takvim’i 13 gün geriden izleyen Rumî Takvim’e göre 24 Nisan’a denk geliyordu. Sonuçta, nedense 29 Mart tarihinde karar kılındı. Parlamentolarında “Ermeni Soykırımı’nı tanıma” kararı almış 80 kadar ülkenin kültür bakanlarına gönderilen davetiyede “Akdamar Kilisesi Anıtsal Müzesi” gibi garip bir tanımlamadan sonra, kilisenin duvarlarındaki “Abbasi” ve “Orta Asya Türk” sanatının eseri olan işlemelere özellikle vurgu yapıldı. Kilise’nin kubbesine adet olduğu üzere haç yerleştirilmemesi ise “kilisenin orijinalinde haç olduğunu gösteren resim yok” veya “konulursa yıldırımda zarar görebilir” gibi komik gerekçelere bağlandı. Bütün bunlar toplumlararası barışmayı kolaylaştıracak iyi niyetli bir kültürel onarım projesi ile değil, nafile bir dış politika atağı ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyordu. Yine de o günden beri, Van hem yerli, hem diaspora Ermenilerinin ilgisine mazhar olmaya devam ediyor.

Temel Kaynakça: Rene Grousset, Başlangıcından 1071’e Ermenilerin Tarihi, Aras Yayıncılık, 2005; Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış, İletişim Yayınları, 2010; Arsen Avagyan&Gaidz F. Minassian, Ermeniler ve İttihat Terakki, Aras Yayıncılık, 2005; Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Yayınları, 2003, a.g.y., Ermeni Meselesi Hallolunmuştur, İletişim Yayınları, 2009.

20

Հին հայկական բնօրրան` Վանը
Այշէ Հիւր hurayse@hotmail.com

Այսօր շատ քչերին է հայտնի, որ Վանը հնուց բնակեցված է եղել հայերով: Ենթադրվում է որ Հայերը այստեղ են բնակվել դեռ մ.թ.ա 612-585 թվականներին, երբ Վանը Ուրարտու թագավորության կազմում էր: Ըստ հարյուրամյակի գրող Հերովդեսի, հայերը Արևելյան Եվրոպայից ու Բալկաններից Անատոլիա գաղթած ֆրիգացիների ցեղակիցներն են: Մ.թ.ա. 401 թ. հունական գրող Քսենոֆոնը, Վանի շրջակայքով անցնելիս Անաբասիս (Տասնյակ հազարների վերադարձը) աշխատության մեջ այդ ժամանակահատվածում Պարսկական լծի տակ գտնվող հայերին նկարագրել է որպես գյուղատնտեսությամբ ու անասնապահությամբ ղբաղվող բարգավաճ խաղաղասեր ժողովուրդ: Մ.թ.ա 331 թ. Վանի շրջակայքը իշխանության տակ է վերցնում Ալեքսանդր Մակեդոնացին ու հայերին միավորում է սաթրափի (մարզի) ներքո: Այնուհետև քաղաքը անցնում է սասանյանների, հռոմեացիների, բյուզանտացիների իշխանության տակ: Բյուզանտական շրջանում Մեծ Հայկի իշխանության ներքո Արծրունի Վասպուրական դինաստիայի հայտնի Գագիկ թագավորը 915-921 թվականներին Վանա լճի հարավում ընկած Աղթամար կղզում ճարտարապետ Մանվելին կառուցել է տալիս Սուրբ Խաչ եկեղեցին, որը հասել է մինչև մեր օրերը: Ժամանակի պատմագրերից մեկը անդադար գովերգում է Գագիկի կառուցած քաղաքները` ինչպես Աղթամարում, այնպես էլ Վոստան կղզում: Ըստ գրողի, կղզիերում կային գեղեցիկ հյուրատներ, մրգատու այգիներ, ծաղիկներ, հոսող աղբյուրներ, ծովապատնեշներ, ուր հարյուրավոր նավակ կարող էլ տեղավորվել:

սելջուկների ձեռքը: 1240-ականներին Բայջու Նոյանի ղեկավարած մոնղոլ բանակը անցնում է Վանով, սակայն այս շրջանը կարճ է տևում: 1387 թ. Վանա բերդը մեկ ուրիշ մոնղոլ հրամանատարի` Թիմուրի ձեռքն է անցնում: Մոնղոլների, Աքքոյունլուների ու Սաֆեվիների ձեռքի տակով է անցնում: 1538 թ. Օսմանայն բանակը Վանը Սաֆեվիներից վերցնում է: Այդ ժամանակվանից ի վեր Վանը Ռուսաստանի ու Իրանի դեմ կայազոր է դառնում: Ըստ 1871թ. Էրզրումի օրագրի, Վանի ու շրջակայքի 156 բնակավայրերի տղամարկանց քանակը 25.725 էր (այդ ժամանակ միայն ընտանիքի ղեկավարներն էին հաշվառվում): Դրանցից միայն 6.863 (27 %) էին մահմեդական, մեծամասնությւնը` (73 %) գրիգորյան հայեր էին: Այդ տարիներին էլ հայերը տնտեսական իմաստով ազդեցիկ էին, սակայն վարչական իմաստով քրդերն ու թուրքերը ավելի ամուր դիրք էին գրավում:

Ձեռքից ձեռք անցնող քաղաքը

1054 թ. Սելջուկ սուլթանը` Թուղրուլ Բեյը, Մուրադիյեն վերցնելուց հետո սկսում է պարփակել Վանա լճի շրջակայքի քաղաքները: 1071 թ. Մալազկերտի հաղթանակից հետո տարածաշրջանը անցնում է

Խրիմյանն ու Վանա Արծիվը

Հայկական համայնքի վիճակը լավ էր երևում, սակայն կայսրության ընդհանուր վիճակը լավ չէր: Ծանր ու անարդար հարկերը, ծանրամարս ու կռվարար պետությունը, օրենսդրությունը, որը խմբեր է ճանաչում,

Պատմություն

21

և ոչ թե քաղաքացիներ Վանում, ինչպես և բոլոր այլ վայրերում, անբավարարվածության առիթ էին դարձել: Այսինքն 1789 թ. ֆրանսական հեղափոխությունից սկիզբ առած ու հետո ալիք-ալիք ամբողջ աշխարհով տարածվող ազգայնամոլ գաղափարախոսությունը սնող հարմար միջավայր էր ձևավորվել: 1858 թ. Վանի Վարակ վանքում ծառայելիս Մկրտիչ Խրիմյանի (ով հետագայում Ստամբուլում Հայոց Պատրիարք էր նշանակվելու) թողարկած Արծիվ Վասպուրական թերթը և 1863 թ. Սբ. Կարապետ վանկում ծառայելիս թողարկած Արծվիգ Տարոնի թերթը կարծես արթնացրին հայերին: Այնուհետև 1870-ականներին Վանում հիմնադրվեցին Արարատյան ակումբը, Միություն ու փրկություն, Սև խաչ կազմակերպությունը: Այս տարիներին Ռուսաստանի հայ հարուստ գործարար Մկրտիչ Սանասարյանը Էրզրումի ու Խարբերդի վիլայեթների հետ մեկտեղ, Վանում դպրոցներ է հիմնում: Խրիմայնի աշակերտ Մկրտիչ Պորտուկալյանի 1878 թ. հիմնած Վանի հայ ուսուցչի դպրոցի, 1880 թ. հիմնադրվող Երեմյան դպրոցի ու Պորտուկալյանի հիմնած Վանի կենտրոնական դպրոցի միջոցով ազգայնամոլական գաղափարները էլ ավելի զարգացան:

ճնշման տակ 1885 թ. ստիպված է լինում Մարսել գաղթել: Այստեղ թողարկած Արմենիա թերթը Վանի երիտասարդներին ոգեշնչում է: Արմենականի օրինակին հետևելով, 1887 թ. Ժենեվում հիմնադրվում է Հեղափոխական Հնչակ կուսակցությունը, իսկ 1890 թ. Թիֆլիսում` Դաշնակցություն կուսակցությունը, որոնք Վանում ու շրջակայքում հզոր կազմակերպությունների տիրացան: 1889 թ. Արմենականների ամպստամբների ու Աբդուլհամիդ II-ի ստեղծած Համիդիյե-ի միջև ծագած կոնֆլիկտի արդյունքում երեք սպանվածներից մեկի մոտ հայտնաբերվում է Պորտուգալյանին պատկանող մի նամակ, ինչը կասկած է հարուցում հայկական դպրոցների նկատմամբ: Այս դեպքից հետո պետությունը հայկական դպրոցներին դադար չի տալիս: Աբդուլհամիդը նշանակում է ծագումով հայ Վանեցի Տիգրան Էմիրջանյանին Վանի հայկական դպրոցները վերահսկելու, ինչի պատճառով հայկական կազմակերպությանները նրան սպանել են տալիս: Աբդուլհամիդը մի կողմից վերահսկելով հայկական դպրոցները, մյուս կողմից հայերի երեխաների կենտրոնական կրթական համակարգին ինտեգրման համար ոչ մի ջանք չի գործադրում, միջին ու բարձր դպրոցի ծրագրերում հայոց լեզվի ուսուցումը չի ներառվում: 1896 թ. Վանում արյուն թափվեց, ինչին նպաստեցին հայ ազգայնական խմբերը, քրդերը, որոնք միավորվեցին Համիդիյեի ներքո ու թուրքերը, ովքեր կենտրոնական իշխանության ղեկին էին: Ըստ արտասահմանյան առաքելությունների հաշվետվությունների, քաղաքի կենտրոնում 500 հայ ու 250 մահմետական է սպանվել: Մինչդեռ գյուղական

Արմենականի հիմնումը

Առաջին հայկական կուսակցությունը հիմնադրվել է Վանում 1885 կամ 1886 թ.: Կուսակցությունը հիմնադրել են Պորտուկալյանի աշակերտները: Պորտուկալյանը Ստամբուլի հայկական դպրոցներում կրթություն ստանալուց հետո 1876 թ. Արարատ ակումբի, որին անդամակցում էր, կրթական ծրագրերի շրջանակներում մեկնում է Վան, սակայն քաղաքական

22
շրջաններում մահացող հայերի թիվը հասել է 10 հազարի: Նույն թվականին հնչակների առաջնորդները անհաջող մահափորձ են կատարում քուրդ առաջնորդ` Շաքիրի վրա: Քրդերի արձագանքը սրան ծանր եղավ: 1896 թ. հունիսի 18-21 քաղաքի հայ տղամարդկանց բաժանում են երեք գնդերի ու քշում դեպի սահման, որտեղ Համիդիյեի կողմից գնտակահարվում են: Այս իրադարձությունների արդյունքում հայթուրքական, հայ-քրդական հարաբերությունները անվերադարձ վաթարանում են, տարածաշրջանի հայ համայնքը ոչնչացման եզրին է կանգնում: Օրինակ, Վանի կենտրոնում 1871 թ. տղամարդկանց քանակը կազմում էր 25.725, 1900 թ. հասել էր 35. 131-ի: 1871 թ. 27 % հասնող մահմետական բնակչությունը հասել էր 42 %, իսկ 73 % ոչ-մահմետական բնակչությունը հասել էր 58 %: խաղաղասեր Թահսին Բեյին մարզպետի պաշտոնին փախարինելու եկավ անփորձ ու մռայլ Ջեվդեթ Բեյը: Այնուհետև հաջորդեց Սարիղամիշի աղետը: Ինչպես հայտնի է, Էնվեր փաշան հաղթանակի հաշիվը ներկայացրել էր հետևի ճակատում սաբոտաժներ իրականացնող հայ զորավարներին: Վանի շրջակայքի բնակավայրերում հերթով կարգ ու կանոնը ճաք տվեց: Քուրդ ավազակներից պատսպարվող հայ գյուղացիները լցվեցին Վան: Ջևդեթ Բեյը Վանի կենտրոնում ու շրջակայքում 2 հազար զինվորների հետ միասին մի քանի Համիդիյե էր տեղադրել: Այս իրավիճակը էլ ավելի էր խթանել լարումը: 1915 թ. ապրիլի 14-ին Ջևդեթ Բեյը հրամայեց 1845 տարեկան բոլոր հայ տղամարդկանց բանակային զորքերին միանալ: Դաշնակ առաջնորդը` Իշխանը, ով գալիս էր Շաթակ (այսօր Չաթակ) բնակավայրում այս որոշմանը հակադրվող դաշնակ դպրոցի ղեկավարի բանտարկության արդյունքում առաջացած լարումը հաղթահարելու, ապրիլի 16/ գիշերը Հիրչ գյուղի 17 շրջակայքում ընկնում է Ջևդեթ բեյի թակարդը: Իշխան Բեյի սպանությամբ, կարծես, չբավարարվելով երկու երեխաներին կենդանի նետել է տալիս ջրհորը, ինչը էլ ավելի լարում է իրավիճակը: Վրամյանը, ով գալիս էր մարզպետարան, այս թեմայի շուրջ տեղեկություն ստանալու ձերբակալվում է, Արամը դժվարությամբ է փրկվում: Սրանցով էլ չբավարավեց Ջևդաթ Բեյը, ենթականերից Քասաբ (Մսագործ) Թաբուրին հրամայում է ապստամբ գյուղերը գետնին հավասարեցնել: Այս ամենը Վանը դարձրել էր վառոդով լի մի տակառ, որ ամեն րոպե պատրաստ էր պայթելու: Ապրիլի 20-ին (որոշ աղբյուրների համաձայն ապրիլի 19-ին) օսմանյան մի զինվորի մի հայ կնոջ նկատմամբ կիրառած բռնությունը չհանդուրժելով ներկա գտնվող հայ երիտասարդները կրակ են բացել վերջինիս վրա, այսպիսով տակառը բռնկվեց: Մինչդեռ քաղաքում հակամարտություններ էին ընթանում, ապրիլի 24ին Ստամբուլի հայ մտավորականներին դեպի Այաշ և Չանքըրը տեղահանելու հրամանը տրվեց: Վանի ու շրջակայքի հայերին տեղահանելու մասին առաջին հեռագիրը 1915 թ. մայիսի 9-ին Վանի ու Բիթլիսի մարզպետներին է ուղարկվել “պարտադիր ի կատար ածել” գրառմամբ:

Ջևդեթ Բեյի մարզպետությունը

1914 թ. ամռանը, երբ առաջի համաշխարհային պատերազմը ճաք տվեց, իրավիճակը կտրականապես փոխվեց: 1878 թ. Բերլինի պայմանագրի 61-րդ հոդվածում նկարագրված հայկական բարեփոխումների շրջանակներում տարածաշրջան է գործուղվում նորվեգիացի հրամանատար Հոֆֆը, օգոստոս ամսին Վան ժամանելիս հայ համայնքը ընդունում է նրան որպես Մեսիա, մինչդեռ Թահսին Բեյը շատ սառն է վերաբերում նրան: Որովհետև Միավորում և առաջադիմություն կոմիտեի փաշաները այդ օրերին որոշում էին կայացրել միավորվել Գերմանիայի հետ ու մտնել պատերազմի մեջ Ռուս-Բրիտանական բլոկի դեմ: Այս պայմաններում հայերին տված խոստումները պահելու բնավ կարիքը չկար: Սակայն, միևնույնն է 1914 թ. օգոստոսի 1-14 էրզրումում հավաքված Դաշնակցության VIII կոնգրեսի աշխատանքները ավարտելուց հետո Միություն և առաջընթաց կոմիտեի կենտրոնից մի խումբ այցելում է տարածաշրջան: Բահաեդդին Շաքիրի գլխավորած կոմիտեից Թահսին Բեյը ու Օմեր Նաջի Բեյը Վանում Վահան Փափազյանի հետ կապ են հաստատում: Նրանց ցանկությունն էր, որ Դաշնակցությունը Կովկասում ռուսների դեմ ապստամբություն կազմակերպի: Սրա դիմաց նրանք խոստանում են հնարավորություն տալ հայերին գծել սահմանները ըստ իրենց ցանկության: Առաջարկը կուսակցության առաջնորդների միջև բուռն քննարկումների առիթ է տալիս: Արդյունքում թուրքամետները մնացին փոքրամասնություն: Միություն և առաջադիմություն կոմիտեին հայտնեցին, որ այսպիսի համագործակցությունը անհնարին է: Բահաեդդին Շաքիրի հաշվետվության հիման վրա Միություն և առաջադիմություն կոմիտեն 1914 թ. սեպտեմբերի 6-ին տարածաշրջանի առաջնորդներին հեռագիր է հղում, որով հրահանգ է տալիս անընդմեջ հետևել հայ քաղաքական առաջնորդներին հայկական մարզերում: Իսկ հոկտեմբեր ամսին

Պատմություն

23

Ռուսների Վանի գրավումը

Ռուսական զորքերը հայերի կողմից վերահսկվող Վան մտան 1915 թ. մայիսի 18-ին: Ռուսները Արամ Մանուկյանին նշանակեցին Վանի մարզպետ: (Մանուկյանը 1918 թ. կարճ կյանկ ունեցող Հայաստանի Հանրապետության առաջին ներքին գործերի նախարարն էր լինելու:) Հետագայում հերթը հասավ նաև մահմետական ժողովուրդի սպանությանը: Ֆրիդա Սփորրի անունով մի միսիոներ այսպես էր նկարագրում իրավիճակը. “Քաղաքում սկսվել են թուրքերի տների կողոպուտները, ինչը մեզ` միսիոներներիս, մեծ ցավ է պատճառում: Մեր հայրը ձեռքից եկածը անում է մեր կայարանի մարդկանց այս անիրավությունից հեռու պահելու համար:” Ըստ Սփորրիի հայերի վարմունքը հակասում էր թե Ժնեվյան պայմանագրին, և թե Քրիստոսի ուսմունքին: Ռուսների հիմնած Անդրանիկի ղեկավարած հայ կամավորական ջոկատները և պառլամենտում Էրզրումի ներկայացուցիչ Արմեն Կարոն, հայտնի Գարեգին Պաստրմաջյանի հիմնած մեկ ուրիշ հայ կամավորական ջոկատը մահմետական ու իրենց դեմ դուրս եկած հայկական գյուղերում կողոպուտ ու ջարդեր էին իրականացնում: Իմիջիայլոց, հարկավոր է նշել, որ Գարեգին Պաստրմաջյանի եղբայրը Վահան Պաստրմաջյանը 1914 թ. դեկտեմբերի ամսին Սարիղամիշում Զիյա հրամանատարի ղեկավարած օսմանյան բանակում Ռուսների դեմ էր պատերազմել: Կարճ ասած, հայ հասարակությունը այդ տարիներին երկու մասի էր բաժանված: Վանի հայերը լիովին ընդունել էին ռուսների հետ ապրելու գաղափարը, երբ ռուսական բանակը զարմանալի մի որոշմամբ հուլիս ամսին քաղաքը լքեց: Դրանից հետո Ջևդեթ Բեյի ուժերը նորից խուժեցին Վան: Հետո ռուսները Վանը նորից գրավեցին: Այս իրավիճակը տևեց մինչև Առաջին համաշխարհային պատերազմի վերջը: 1923 թ. Հանրապետության հիմնադրումից հետո Վանը, որ գավառի էր վերածվում, արդեն հայ բնակչությունից ազատված մի թուրք քաղաք էր: Իսկ անցյալում մնացած հայերը կամ ձայն հանելու ի վիճակի չէին, կամ էլ մահմետականություն ընդունելով փորձում էին ամեն կերպ ազատվել անցյալից: Փաստորեն, 1927 – 1950 թթ. Թուրքիայի Ազգային Մեծ Ժողովում` մեջլիսում Հակկարիի ու Վանի պատգամավորի պաշտոնը զբաղեցնող Մյունիփ Բոյան հայ ծագում ունենալով հանդերց, հանդես էր գալիս ոչ թե որպես հայ այլ թուրք պատգամավոր, քանի որ ընդունել էր մահմետականությունը: 1930-ականներից սկսած համաշխարհային համբավը վայելող Արշիլ Գորկին (Ոստանիկ Ադոյան) Վանա լճի ափին փոքրիկ մի գյուղում ծնված ու 1909 թ. ԱՄՆ գաղթած վանեցի էր, սակայն վանեցիները չգիտեին այդ մասին: Նույն զարմանքը ապրեցին 2007 թ. մարտի 29ին Աղթամար կղզում Սուրբ խաչ եկեղեցու բացման արարողությանը, որը 2005-2007 թթ. վերականգնվել էր հայ ու թուրք մասնագետների համատեղ ջանքերի շնորհիվ: Երբ թութքական կողմը պնդում էր եկեղեցին անվանել “Աքդամար”, Ռադիկալ թերթի գրող Հաքքը Դևրիմի նամակը ի պատասխան հայ թուրքագետ Րաֆֆի Հերմոնի, ով բացատրում էր, թե ինչու է “Աքդամարը” անընդունելի, թույլ է տալիս հասկանալ դրա հիմքում ընկած փաստարկները: Դևրիմը նախ ասում է. “Թուրքերենին ծառայություն է մատուցել, մեր հայերից բոլորս շնորհակալ ենք: Դա էլ եղավ: Պարոն Րաֆֆի, բարեկամս, Քասթամոնի անունը որտեղից է գալիս,

նախ հարցնեմ, թե Անատոլիայում տրվող պատասխանը գիտեք”, այնուհետև պատմում է լուսահոգի հորեղբորից լսած պատմությունը: Ըստ դրա, Քասթամոնեի անվանումը, որը հնում հունական հանգստատուն է եղել, կապված է Բեյի դստեր` Մոնիի շրջակայքի թուրքական ցեղերից մեկի առաջնորդին սիրահարվելու ու դավաճանության պատմոության հետ: Աղջիկը բաց է անում քաղաքի դարպասները թուրքերին, որոնք և գրավում են այն: Հայրը զայրացած հարցնում է դստերը. “ Քասթն (նպատակք) որն էր, Մոնի”: Ժամանակի ընթացքում այս զայրացած նախադասությունը “Քասթամոնու” –ի է վերածվել: Դևրիմը ծագումնաբանական դասը այսպես է կապում Աղթամարի դեպքի հետ. “Աքդամար տարբերակին դեմ եք: Անկեղծ ասած, ես էլ Ազթամարին եմ դեմ”: Ձեր ասածի նման, եթե հայերեն ախխխ բացականչության թուրքերեն համարժեքը ահ-ն է, Դամարն էլ գալիս է հայ աղջկա անունից` Թամարայից, մեզ խոսք բաժին չի ընկնում գիտեմ, բայց բերեք մի բան էլ ես առաջարկեմ Ահթամար-ի վրա կանգ առնենք:” Մինչդեռ “փոխզիջման գնացող” Դևրիմը և “փոխզիջման չգնացող” Հերմոնը վիճում էին, Թուրքիայի Ազգային Մեծ Ժողովի արտաքին գործերի կոմիտեի նախագահ Արդարություն ու զարգացում կուսակցության անդամ Մեհմետ Դյուլգերը, երբ մեկնեց Վաշինգտոն կանխելու “Հայկական ցեղասպանության ճանաչման” բանաձևի ընդունումը ԱՄՆ Կոնգրեսում հերթական անգամ, իր հետ տարել էր Աղթամար եկեղեցու լուսանկարները: Դյուլգերը Կոնգրեսի անդամներին հայտարարեց. “ Ասում եք Թուրքիան ցեղասպանություն է գործել, բայց տեսե`ք հայկական եկեղեցին վերանորոգելու համար 1.5 միլիոն դոլլար է ծախսել: Կառավարությունը պլանավորում էր արարողությունը ապրիլի 24-ին իրականացնել, սակայ Հայող Պատրիարքը բողոքարկեց վորոշումը, և տեղափոխվեց ապրիլի 11-ին: Մեծ զուգադիպություն էր, որ Ռումիի օրացույցով, որը լուսավորչական օրացույցից 13 օր հետ է, նշանակված օրը համընկնում էր ապրիլի 24-ին: Արդյունքում, չգիտես ինչու մարտի 29ին որոշում կայացվեց: “Հայոց ցեղասպանության ճանաչման”բանաձևը ընդունած մոտ 80 երկրների մշակույթի նախարարություննրին ուղարկված հրավերքներում տարօրինակ ձևակերպում էր տրված` “Աքդամար եկեղեցի թանգարան”, այնուհետև առանձնակի շեշտադրում արվեց եկեղեցու պատերին փորագրված գրերին, ըստ որոնց “Աբբասի” և “Միջին Ասիայի թուրքերի” արվեստին է պատկանում կառույցը: Ինչ վերաբերում է խաչին, ծիծաղելի փաստարկներ բերվեցին այն չտեղադրելու համար, օրինակ “հին լուսանկարներում խաչը չի պատկերված” կամ “եթե տեղադրվի, կայծակը կխփի”: Այստեղից երևաց, որ այն նախագիծը ոչ թե մշակութային ակցիա էր, ուղղված հասարակությունների միջև հարաբերությունների զարգացման ու խաղաղության հաստատման, այլ արտաքին քաղաքականության մեջ մի խաղ էր: Չնայած դրան, Վանը շարունակում է գրավել ինչպես տեղացի, այնպես էլ Սփյուռքի հայերի ուշադրությունը:

Հայերի պատմությունը սկզբից մինչև 1071, Արաս հրատարակատուն, 2005; Հանս-Լուկաս Քիեզեր, Վրիպած խաղաղությունը, İletişim Yayınları, 2010; Արսեն Ավագյան և Գայձ ֆ. Մինասյան Հայերը և Միություն և առաջադիմություն կոմիտեն, Արաս հրատարակատուն, 2005; Թաներ Ակչամ, Մարդու իրավունքները և հայկական հարցը İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge

Աղբյուրներ` Ռենե Գրոսեթ, Rene Grousset,

24

Ancient Armenian Settlement: Van
AYŞE HÜR hurayse@hotmail.com

Today very few know that the city of Van in eastern Turkey is an ancient Armenian settlement. It has been thought that the Armenians first migrated to Van, between the years 612-585 B.C. during the times of the Kingdom of Urartu. According to Herodotus, the 5th century B.C. historian, the Armenians were the relatives of Phrygians, who migrated to Anatolia from Eastern Europe and Balkans. In his piece “Anabasis” (March of the Ten Thousand), Xenophon who was passing by the city of Van in the year of 401 B.C., described the Armenians who were living under the sovereignty of Persians, as prosperous and peaceful people, who live off of animal husbandry and agriculture. In the year 331 B.C. the Macedonian King Alexander the Great, who conquered the region of Van, gathered Armenians under a satrapy. Afterwards the city came under the sovereignty of the Sassanids, Romans and Byzantines respectively. During the Byzantine period, Gagik I the famous king of the Artzruni Vaspurakan Dynasty, which ruled the great Armenia, had the architect Manuel built the church of Surp Hac between the years 915-921 at Ahtamar Island in the south of Lake Van. The church is still standing today. One of the chroniclers of the period had rhapsodized the cities, which have been constructed during Gagik‘s reign in both Ahtamar and also in the nearby island of Vosdan. The writer described the cities as beautiful with elegant palaces, fruit and flower gardens, streams flowing with a gentle and pleasant noise, breakwaters hosting thousands of boats.

Tamerlane had seized the castle Van. Then Akkoyunlu and Safavids have followed the Mongols. In 1538 Ottoman armies had taken the control of Van from Safavids. After this date Van became a garrison city. In 1871, according to the Erzurum Yearbook, the male population (during that period only heads of families were counted) of Van and of the 156 districts nearby was 25,725. Only 6,863 were Muslims (27%) the rest (73%) were Gregorian Armenians. Those days, the economy has been under the control of Armenians but the administration was in the hands of Turks and Kurds.

Changing hands

Khrimian and the Eagle of Van.

In 1054 after Sultan of Seljuk Tugrul Bey seized the city of Muradiye, he had begun to conquer the cities along Lake Van. After the victory of Mazdikert in 1071, Seljuks have taken the control of the region. In 1240’s, Van has witnessed Mongol armies’ invasion commanded by Baycu Noyan but this period did not last long. In 1387 another Mongol commander named

The condition of Armenians was relatively good but the economy and the condition of the Empire was not very bright. Unfair and cumbersome taxes, awkward and despotic authority, the representational problems of different parties -primarily non-Muslims- and the law system still based on a vassal state rather than on citizenship had augmented the general uneasiness in Van. That is to say, in 1789 there was a convenient

HISTORY

25

condition for a nationalistic ideology to flourish, which İletişim Yayınları, 2003, a.g.y., Հայկական հարցը լուծվել է, has been Yayınları, 2009. after the French Revolution. When Mgrdich spreading in waves Khrimian, the future Armenian Patriarch, had published two newspapers, one named Adzvi Vaspuragan (The Eagle of Van) in 1858 during his days in Varak Monastery and Ardzvig Darono (Eaglet of Daron) in 1863 in Gararbed Monastery, Armenian awakening has been accelerated. Afterwards, in 1870’s The Araradyan Assembly, Miutyun i Pırgutyun (The Union of Liberation) and Sev Khaç Gazmagerbutyun (The Organization of Terrestrial Crucifix) have been established. During those days a Russian Armenian, a wealthy businessman Mgrdich Sanasarian had opened schools in Van besides the ones in Erzurum and Mamuret-ul-Aziz. The nationalist ideas have flourished a little more with the Teacher College, which was established in 1878 by one of Khrimian’s student Mgrdich Portukalian, along with the Yeremian School, which was founded in 1880 and Van Central School, which was also opened by Portukalian.

(Armenian Revolutionary Federation), which was founded in 1890 in Tbilisi managed to build a strong supporter base in the region of Van. In 1889, the clashes erupted between Armenikan gangs and Hamidiye Regiments formed by the Sultan Abdulhamit the 2nd. During the clashes a letter, belonging to Portukalian, was found on one of the three killed gangsters. This incident has caused Armenian schools to go under serious investigation and scrutiny. After this incident the government gave no respite to the Armenian schools. The government had tasked an Armenian, a resident of Van to inspect the Armenian schools. Later Armenian organizations wanted to kill this person because of his assignment. Abdulhamit, while inspecting the Armenian schools did not lose time to add the Armenian language to the syllabus of both preparatory and secondary schools in order to enable Armenian students to be involved into the central education system. In 1896 bloody clashes erupted in Van with the contribution of both the Armenian nationalist organizations and Hamidiye forces consisting of Kurds and Turks. According to the heads of foreign mission’s reports, 500 Armenian and 250 Muslims had died in the city center while tens of thousands of Armenians were killed in rural areas. In the same year Hntchagian insurgents set out a failed assassination plot against Kurdish leader, Shakir. Kurds reacted fiercely resulting in another tragedy. In 18-21 June 1896, Armenian males were divided into three groups and forcefully marched towards the border. These marching formations were slaughtered by Hamidiye Regiments. As a result of all these incidents while the relations between Armenians and Turks and also the relations between Armenians

The foundation of Armenakan

The first Armenian political party Armenakan was founded in Van in either 1885 or 1886. The founders of Armenakan were the students of Portukalian. After studying in Armenian schools in Istanbul, Portukalian, as part of the training program of the Ararat Assembly, had started to work in Van in 1876. But due to the political pressure he had to immigrate to Marseilles in 1885. The newspaper he had published there named Armenia had inspired the youth of Van. Following the example of Armenakan, Hntchagian Revolutionary Party, which was founded in 1887 in Geneva and Tashnaksutyun Party

26
and Kurds have been damaged irreparably, the Armenian society in the region had been devastated. For example, in the center of Van, while the male population, which were 25,725 in 1871 had increased to 35,131 in 1900, and the non-Muslim population, which was 73 percent in 1900, had dropped 58 percent. On the other hand the Muslim percentage of the population had jumped 42 percent from 27 percent in 1871. joined the parliament were from Tashnaksutyun Party and one of them was Vahan Papazian from the party’s Van office. With the enthusiasm of Constitution, Armenian clubs, libraries, schools have been opened in Van and in the region. During those days the liberal and the energetic governor of Van, Tahsin Bey has been well accepted both by Christians and Muslims. A Tashnak supporter, draper Bedro Kapamacian who, according to the Russian Consul in Van, had close relations with Armenian leaders in Istanbul and who had got broad backing among Turks, has been elected as the city’s mayor. (Kapamacian would be killed by a Tashnak militant in 1912.)

The misleading atmosphere of the constitutionalism

In 1906, in cities like Van, Erzurum, Kastamonu, Muslims have begun their acts of violence against Armenians. When the relations between two societies had come to a breaking point, in 1908 Abdulhamit had to announce the establishment of a constitutional monarchy for the second time, which was supported by the alliance of Young Turks and Tashnaks. The announcement was welcomed in Van. On August 1st, among the prisoners who were released by Grand Vizier Said Pasha’s order, there were Aram Manoukian and Ferhat, the important figures of the Tashnak Party’s branch office in Van. On 31st of August 1908 Tashnak leader Vahan Papazian and his delegation who came to Van, have been welcomed by the city’s Turkish governors with these words: “We were enemies, now we are friends. Yesterday there was autocracy today there is a constitution. We believe that we will protect it together.” As Papazian quoted, head of the Committee of Union and Progress Naci Bey in a rally that he has attended with the local Armenian leaders Aram, Ishkan and Sarkis, Iranian revolutionist Mirza Seyid, had said the followings to Tashnaks: “As you know very well, we Turks, we are underdeveloped when compared with European civilizations. If we move forward you have to slow down a little, so that we can catch up with you Otherwise we are obliged to drag you from behind.” In this atmosphere it has been decided that Armenians would enter Ottoman Parliament. Four of the 14 Armenians who

The governorship of Cevdet Bey

When the First World War erupted in the summer of 1914 , the conditions had changed radically. When the Norwegian Commander Hoff arrived in Van in August, to oversee the implementation of the Armenian Reforms defined in the article 61 of the Berlin Accord in 1878, he was welcomed like a Messiah by the Armenian population but was given a cold shoulder by Tahsin Bey. This was because of the decision taken in those days by the Young Turks to go to war against Allied Powers consisting of Russia, France and Britain by joining the Central Powers led by Germany. This development voided any promises given to Armenians by the Ottoman government. Nevertheless, after the VIII. Tashnaksutyun Congress, convened on 1-14 August 1914 in Erzurum, a delegation from the Committee of Union and Progress visited the region. Tahsin Bey and Omer Naci Bey from the delegation headed by Dr. Bahaeddin Sakir, contacted Vahan Papazian in Van. All they wanted was an uprising against Russia in the Caucausus, which would be organized by the Tashnaksutyun. In return they promised autonomy for the Armenians and a free hand to draw their borders. Their offers led to a fierce discussion among the party leadership.

HISTORY

27

Finally, those who were against the offer prevailed and the offer ultimately rejected. After Bahaeddin Sakir’s report, on 6th of September in 1914, the government sent a telegraph to each local governor, asking to keep track of Armenian political leaders. In October, Cevdet Bey, who had no experience in the field and also known as an violent person appointed as the governor replacing Tahsin Bey, known for his reconciliatory character. Following military disaster in Sarikamis on the Russian front, Enver Pasha held the Armenian rebels, who were staging sabotages in the country’s hinterland, responsible for the defeat. Confronted by Kurdish gangs intent on looting and pillaging, Armenian peasants from settlements around Van were fleeing into the city. During those days, Cevdet Bey had deployed around 2 thousands soldiers and a number of Hamidiye Regiments in and around Van. This made matters even worse. On 14th of April 1915, Cevdet Bey ordered all the Armenians between the ages 18-45 to join the army. In order to settle down the tension that escalated after the arrest of a pro-Tashnak, school principal in the settlement of Shatak (today Catak), who protested the decision, Tashnak leader Ishkhan went to the region. Cevdet Bey’s gangs killed Ishkan Bey in an ambush in the night of 16th or 17th of April near the village of Hirc. The assassination of Ishkan Bey and the killings of his two children, who were thrown alive into a well, had soared the tension a lot more. Varamian who came to the governor’s office to get information has been arrested while Aram had barely escaped. Varamian was killed in the prison. A still dissatisfied Cevdet Bey, then ordered Kasap Battalion to destroy the rebel villages. All these incidents contributed Van’s turning into a boiling cauldron. On 20th of April (according to some sources, 19th of April) an Armenian woman was beaten by an Ottoman soldier and the Armenians witnessing the incident opened fire to soldiers. And the city burst into flames. While the clashes were continuing in the city, on 24th of April the leaders of the Armenian community in Istanbul were forced to evacuate their homes and deported to Ayas and Cankiri. The

only telegraph related with the Armenian exile in Van region was sent to the governors of Van and Bitlis on the 9th of March with these words: “Would be handled personally.”

Russian invasion of Van

Russian forces entered Van, which was under Armenian control on the 18th of May, 1915, appointing Aram Manoukian as the governor of the city. (Manoukian, in 1918 would be the first Interior Minister of the short-lived Democratic Republic of Armenia.) Then they began to assassinate Muslims. A missionary named Frieda Spörri described the situation with these words; “The looting started in Turkish homes. A painful sight to see. Our father tried to do his best to protect the innocents in this carnage.” According to Spörri, Armenians showed no mercy to Turks. Neither the protocols of the Geneva Conventions nor Christian values were applied. The Armenian volunteer battalion, established by the Russians, under the command of Andranik and another Armenian volunteer battalion organized by Karekin Pastirmacian also known as Armen Garo -who was Erzurum representative in the Ottoman Parliament- were looting the Muslim villages in the region and also the Armenian villages which were not supporting them. They were killing people. In the mean time one should note that; the brother of Karekin Pastirmacian, Vahan Pastirmacian, has fought against Russians in the Ottoman army in Sarikamis under the command of Lieutenant Ziya (Yergok) in December 1914. The Armenian society was divided into two during those days. When Armenians in Van were getting used to live under Russian rule, the Russian army suddenly withdrew from the city. Hereupon, forces loyal to Cevdet Bey arrived back in Van making the Russians to retake Van, staying in the city until the end of the war. In 1923, following the founding of the Republic of Turkey, Van became a Turkish province free of Armenians. The few Armenians left behind were somehow in a condition of a total

28
silence or they were trying to get rid of their past by accepting Islam. As a matter of fact, Munip Boya, who was originally an Armenian, converted and became a Muslim, he was elected as a Member of Parliament (MP) to represent Hakkari and Van in the Turkish Grand National Assembly between the years 1927 and 1950. He was recognized as Turkish MP rather than an Armenian MP. Arshile Gorky (Vostanik Adoyan), who became world-famous painter in 1930’s, was born in a little village along the Lake Van and migrated to USA in 1909 and no one in Van was aware of this fact. There was the same astonishment during the opening ceremony of Surp Hac Church in Ahtamar Island on the 27th of March in 2007. The church has been gone under a restoration with the coordination between Turkish and Armenian experts between the years 2005 and 2007. While the Turkish side was insisting to call the church “Akdamar” the columnist in the Turkish daily newspaper Radikal, Hakki Devrim acquired a letter from Turcologist Raffi Hermon of Armenian origin, explaining the reasons why it is a mistake to call the church “Akdamar”. Devrim’s answer presents a good opportunity to analyze the mindset behind all. Devrim: “…We all appreciate Armenians who contributed to the Turkish language. That’s correct! My friend Raffi! Let me ask you first. What does exactly the word Kastamonu mean? Do you know what answer is given to that question in Anatolia?” Then Devrim tells a story that he is heard from his uncle. The meaning of Kastamonu, which once was a Greek city, originated from a love story. Once upon a time there was a girl named Moni, a daughter of a bey- a local nobleman-, who fell in love with a commander of a Turkic tribe. When her father lost the city after opening the city’s doors to Turks, he asked her daughter “What was your intention (Kastın) Moni?” As the time goes by this sentence turned into the word “Kastamonu”! Devrim concluded his etymology lecture as follows: “…You are reacting angrily to the use of the word Akdamar. Actually I am against Akhtamar. As you said, if the exclamation ‘Akhhh!’ in Armenian language is the equivalent of ‘Ah!’ in Turkish, and if the word ‘Damar’ originated from the name of an Armenian girl ‘Tamara’ –it is not our job, I know but- let us make a deal and say Ahtamar!” While “agreeable” Devrim and “uncompromising” Hermon was discussing with each other, the Head of Foreign Affairs Commission from Justice and Development Party, AKP Mehmet Dulger, was going to Washington like every year to prevent the recognition of the “Armenian Genocide” that would be voted in the US Congress on 24th of April. Dulger this time took the photos of Akhtamar Church along with him. He announced that he was going to say to the members of the Congress the followings: “You are saying that Turkey committed genocide but look, we have spent some 1,5 million dollars for the restoration of an Armenian Church.” The government was planning to hold the ceremony on the 24th of April but due to the protest of Armenian Patriarch they took the ceremony forward to the 11th of April. What a coincidence that according to the Julian Calendar, which follows the Gregorian calendar 13 days behind, that day was corresponding with the 24th of April. At the end, somehow it has been decided to hold the ceremony on the 29th of March. They have sent invitations to the Culture Ministers of around 80 countries, in which their parliament recognized the “Armenian Genocide”. On the invitations there was an odd identification: “Akdamar Church Monumental Museum”. Then, the handcrafts reflecting the “Abbasid” and “Central Asian Turkish” art, which were situated on the wall of the church, have been emphasized particularly. The absence of a cross on the dome of the church, like in any other, has been explained with funny justifications like, “In the original photos there was none” or “Could be damaged by the lightnings.” All these were signifying not a cultural restoration project that would ease the Turkish-Armenian reconciliation but was pointing to rather a useless political move. Nevertheless since that day, Van continues to be at the center of attention of both Turkish and the diaspora Armenians.

Source: Rene Grousset, Başlangıcından 1071’e Ermenilerin Tarihi, Aras Yayıncılık, 2005; Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış, İletişim Yayınları, 2010; Arsen Avagyan&Gaidz F. Minassian, Ermeniler ve İttihat Terakki, Aras Yayıncılık, 2005; Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Yayınları, 2003, a.g.y., Ermeni Meselesi Hallolunmuştur, İletişim Yayınları, 2009.

MAKALE

29

Edirne’den Van’a... Van’dan Edirne’ye...
ferhatkentel@gmail.com

FERHAT KENTEL

Her kelime işaret ettiği şeyden farklı olarak kendi başına da anlamlar, hikayeler ve imajlar taşır. Mesela hayatımızda Van şehrini hiç görmemiş olsak bile, Van kelimesi, karşımıza ilk çıktığı andan itibaren, çıktığı bağlamla birlikte şekillenir. Sonra, kelimeyle eşleşen görüntülere, anlamlara yenileri eklenir; kelime yeni hikayeler edinir; anlamlar ve imajlar üst üste eklenir; zaman geçtikçe yenileri de gelir ama ilk anlamlar da arada bir kendilerini hatırlatır. Türk tevhid-i tedrisatından geçmiş olan herkes gibi, benim için “Van” kelimesi ta ilkokul ezberlerinden gelen bir anlama sahiptir. Kelimenin çağrıştırdığı bu anlam ya da imaj, “Edirne’den Van’a kadar...” denildiğinde “vatan”ın en ucundaki noktaya işaret eder. Dolayısıyla Van uzaklıktır... Memleketin “Batı” yakasında yaşayan biri olarak, Van şehrini görmediğiniz sürece, yani uzun süre, Van sadece “Edirne’den Van’a kadar benim cennet bir vatanım var” dizgesinin bir parçasıdır. Sonra yavaş yavaş “vatan”ı ve vatanın en uç noktalarını, mesela Kars’ı, Hakkari’yi ve Van’ı keşfedersiniz... Van’a ilk gittiğim zaman, Türkiye’de mimari açıdan “güzel şehir” görme beklentilerimi çoktan kaybetmiştim. Çünkü Anadolu coğrafyasında iklimlerle, yerel kültürlerle uyumlu güzel evleri yapanlar, bir arada yaşamayı beceren mahallelerdeki komşular bu toprakları çoktan terketmek zorunda kalmışlardı. Onları kovarak, sürerek, yokederek yeni bir ulusal kimlik inşa etmeye çalışanların başvurduğu “beton milliyetçiliğin” mekânda yansıma biçimi de betondan başka bir şey olmayacaktı. Ve olmadı. Beton milliyetçilik gibi köşeli, derme çatma, kibirli ama çirkin beton binalar her yeri kapladı. Rum, Ermeni ya da Süryani ustaların tecrübeleri, iklim ve kültürlerle harman olmuş sanatları, soğuk iklimde soğuğa, sıcak iklimde sıcağa, dağa, bayıra, ovaya uygun o güzelim evler beton tarlaların altında kaldı.

Dolayısıyla Van’daki beton tarlalarını ilk gördüğüm zaman, içinde “Van” geçen ve ilkokuldan kalan dizge, kafamda “Edirne’den Van’a kadar benim beton bir vatanım var”a dönüştü. Çünkü Edirne’deki çirkin beton binaları Van’dakilerden ayıran bir özellik kalmamıştı. Ancak Van sadece beton binalar değildi. Kamusal alanı oluşturan o mecburi beton binaların içinde, ötesinde, berisinde mecburiyetin yok edemediği insanlar ve onların dünyaları da vardı. Bu dünyaların içinde dengbejler de vardı; zorunlu göç mağdurları da, Cumhuriyet caddesindeki gözetleme kameralarına sessiz ya da sesli isyanlar da, sosyoloji konuşmak isteyen genç insanlar da vardı; ve tabii ki “Van kahvaltı salonları” da vardı. O dünyalar ve o dünyaları aktaran genç insanlar sayesinde, Van kalesini gördüm; daha da önemlisi kalenin tepesinden yokolmuş bir şehrin izlerini gördüm; o şehrin sürülmüş insanlarını hayal ettim. Sonra yıllardır kafamın bir kenarında adeta bir takıntı gibi duran, “muhakkak görülmesi gereken” ama “Edirne’den Van’a kadar...” kalıbının dışında kalmış olan Ahtamar adasını ve kilisesini nihayet gördüm. Soğuk ama pırıl pırıl bir kış günü, karşıda karlar altında Artos dağı eşliğinde, artık olmayan cemaatini sanki hâlâ bekleyen Ahtamar’ı görünce “Van” kelimesi çoğaldı, renklendi; kelimeye de acılar eklendi. Adaya “dikilmiş” bir Türk bayrağı da kafamdaki Ahtamar kelimesine aynı anda ilave oldu. Ahtamar’a gelebilecek olan cemaate ve “Ahtamar’lı bir Van” hakkında, 1915’li bir hafıza eşliğinde düşünebilecek olanlara karşı adeta bir önlem gibi... Bir gözetleme kulesi olarak, Van’ın acısına, çokluğuna karşı bir uyarı olarak eklenen Türk bayrağı... Ve Van kelimesi ya da Van’ın hikayesi zihnimde başka bir aşamaya geçti. Edirne’nin “öbür ucunda” ve “çok uzakta”

30
olana ve mecburi kamusallık olarak “betona” işaret eden Van kelimesinde birbirinden kopuk anlamlar bir araya üşüşmeye başladı. Fakat, Van kelimesinin hikayesi burada sona ermedi. Marmara’da, yani memleketin bir ucunda, içindeki binlerce insanla birlikte yerle bir olan beton binalar, Van’da, yani memleketin diğer ucunda da yerle bir oldu. Ve bir televizyon kanalında bir takım sunucular, depremin “doğulusunu” ve “batılısını” ayırmayı bile becerdiler. “Her ne kadar Van’da olsa da acımız büyük” ya da “Hem taş at, hem de yardım iste” minvalinde girizgah yapıp, “O kadar kolay değil. Herkes haddini bilecek” türünden vecizeleşmiş laflar ettiler. Bazı akla ziyan zihniyet sahipleri, “hain” ve de “Kürt” Van’a kirli çamaşır, don, Türk bayrağı gibi fetiş objelerini “yardım” olarak yollayarak “ironi” yaptıklarını zannettiler. Beton milliyetçiliğin bu türden performansları karşısında sağlıklı insan aklı da ciddi hasarlar gördü ve Van kelimesi tekrar “uzaklara” doğru itildi. Ancak bu sefer “Edirne’den Van’a kadar olan bir cennet vatanın uzaktaki parçası” olarak değil; Edirne’den ya da “vatan”dan koparılmış, kendi hikayesine terkedilmiş bir Van’a dönüştü. Ancak beton milliyetçiliğin zombileri Van’ı öteye doğru iterken, Van belki de itenlere, koparanlara başka bir tarihi –Ermeni tarihini- hatırlatıyor. İşte benim “Van”ım, kafamda tam da bu hatırlatmayla bütünlüklü bir şekil alıyor. Çünkü bugün Van kelimesini betonların dışında inşa etmeye devam insanlar var. Deprem öncesinde, Ahtamar’da kilise açıldığı zaman yüzlerce Vanlı, eski Ermeni hemşerilerini ağırlamak için evlerini açtılar; bu vesileyle, kendi tarihlerini de yeniden yazmaya başladılar ve deprem felaketine rağmen, bugün de yaşadıkları onca yaraya rağmen, Van’ın “beton çağı” öncesini hatırlıyorlar ve bunu Van kelimesinin içine nakşediyorlar. Artık, “Edirne’den Van’a kadar...” değil; “Van’dan Edirne’ye kadar...” düşünmenin zamanı geldi demektir. Çünkü Van kendi üzerine düşünürken, Van kelimesi de büyük toplum için, yüzyıllık yaralarını sarması için bir referans anlamına gelmeye başlıyor.

ARTICLE

31

From Van to Edirne... From Edirne to Van
ferhatkentel@gmail.com

FERHAT KENTEL

Each word, apart from a significant meaning, carries different contents, stories and images. Let’s suppose we’ve never seen Van. In our first encounter with the word Van, it takes a form together with the context it brings. Then the images and meanings matching the word come into view; the word gains news stories. Meanings and images pile up. As time passes newcomers emerge but the word’s first meaning resurfaces again and again over the course of time. Like everyone who goes to school in Turkey, the word “Van” for me has a meaning, which I inherited from my primary school days. When you hear a sentence starting with “From Edirne to Van…” you know that the word Van signifies the most remote place of the “nation”. Thus, Van is a place, which is very faroff… As a person who lives in the “West” side of the country, the city Van –unless you don’t go there- is all about a sequence of a poem, “From Edirne to Van, my country is a paradise.” Then slowly you discover the meaning of the “country” and its most remote places, like Kars, Hakkari and Van… When I first went to Van, I had long lost my expectation to see a “charming city” in Turkey, architecturally. Because in the Anatolian geography, the neighbors, who accomplished living together and built beautiful houses compatible with the climates and local cultures, have long obliged to leave this country. Those who try to create a new national identity by expelling people, consult a different kind of nationalism, which can be called “cement nationalism”. And the reflection of this nationalism to the environment would be nothing else but pure cement. And it did. Like cement nationalism, angled, crude, and arrogant but at the same time ugly concrete buildings covered everywhere. The taste of Greek, Armenian or Syrian masters and their art combined with the climate and cultures

and their beautiful houses fit for mountains, hills and plains are now all under the cement fields. Thereby, when I first saw the cement fields in Van, the sequence of the poem converted into something like this: “From Edirne to Van, I have a country full of cement”. As, there was no characteristic separating the ugly cement buildings in Edirne from the ones in Van. But once upon a time, Van was a city far from consisting of only cement buildings. In or around the cement buildings, which were built as public places, there were people and their world. Among these worlds there were all kinds of people, there were dengbejs (the one who give life to sound); migration victims, in the monitoring cameras set up in the street of “Republic” there were all kind of revolts and young people who wanted to talk about sociology; and obviously there were “Van breakfast saloons”. Thanks to those worlds and those who transferred these worlds’, I saw Van castle and more important, from the summit of the castle I saw the remnants of a vanished city. I imagined the exiled people of the city. Then finally I saw Ahtamar Island and its church, which I dreamt of for many long years, as a place that “should be seen”, as a place that succeeded to stay out of the context, “From Edirne to Van…” I first saw Ahtamar, in a cold, winter day. There was a beautiful shining sun. Artos Mountain was covered in snow, which accompanied the scene. It was as though Ahtamar waiting for its community, which did not exist anymore. Then the word “Van” proliferated and became more colorful. I slowly began to feel the pain that surrounded the word. Then I saw a Turkish flag that was “put” on the island, injecting a new meaning to the word “Ahtamar”. It was like a precaution for the community that could come to Ahtamar and the ones who might think

32
“Van with Ahtamar”, with memories remaining from 1915. The Turkish flag had been put there like a watchtower, in a way, a warning against the pain of Van, against its plurality… So that, the word Van and its story proceeded to another phase in my mind. Apart from its significant meaning as a place “at the far end” of the country and a place covered with “cement”, new meanings that were disconnected from each other came together. But the story of the word Van has not reached its end yet. In Marmara -the other end of the nation- the cement buildings were destroyed together with thousands of people. The same cement buildings were also destroyed in Van at the other end of the nation. And some of the TV hosts could succeed to make a distinction between a “westerner” and an “easterner” earthquake. They voiced strong words like, “Throw stones and still ask for help” or “It’s not that easy. Everyone has to know his or her place”. And some short-minded people, attempting to be “ironic”, sent dirty linens, underwear and even Turkish flags under the “aid” cover. Such plays, which were performed by the cement nationalism, have also damaged healthy minds and the word Van has once again been pushed a far away. Not to the far end of a paradise like nation, but to a place, which was extorted from the nation, abandoned to its own fate. But while the zombies of the cement nationalism are pushing Van even further, the city recalls another history –the Armenian history-. And now, my “Van” becomes more integrated in my mind. Because I realize that there are people who are trying to push the word Van to the outside of the cement fields. Before the earthquake, when Ahtamar church was first inaugurated, hundreds of Van residents opened their houses to host their Armenian compatriots. Hereby they began to re-write their history. Despite the earthquake disaster and their past pains, they remember Van as a city before it became a cement jungle and they embedded a new meaning into the word “Van”. Now it is time to think “From Van to Edirne…” instead of “From Edirne to Van…” The word Van is becoming a reference point for the bigger society to relive its centuries old wounds.

BENİ TANIYOR MUSUNUZ?

33

Vanlı Vosdanik’in Arshile Gorky’e evrilişi
Agos Gazetesi Kültür Sanat Editörü lora@agos.com.tr

LORA BAYTAR

Resimleri Amerika ve Avrupa’daki büyük müzelerde yer alan Amerika’nın en büyük ressamlarından, ancak Türkiye’de özellikle de Ermenilerce pek de tanınmayan Arshile Gorky, 1902 yılında Van’da dünyaya geldi. Vosdanik Manuk Adoyan adıyla doğan ve vaftiz olan Gorky, Achille adını mitolojiden aldı, soyadını ise Rus yazar Maxim Gorky’den... Yaşamını New York’ta sürdüren Achille’in adı, zamanla kolay anımsanmak amacıyla Arshile’e evrildi. Peki neydi Vosdanik’i Arshile’e götüren süreç. Doğduğu, vaftiz olduğu isimle gömülmeyi kim istemez. Hatta kim istemez eceliyle veda etmeyi ölümlü dünyaya. Avrupa’da birinci ve ikinci dünya savaşları arasında gelişen, gerçeğin insandaki iz düşümünün sanat akımı olan sürrealizmin soyut alanının Amerika’daki öncüsü olan Gorky’nin hayatı, 1915’in savurduğu hayatlardan sadece biriydi. Gorky’nin Anadolu’dan göçü çok da bilindik göçlere benzemiyordu. 1915 kopartmıştı onu vatan bildiği toprağından. 13 yaşında Van’dayken soykırımdan mucize eseri kurtulan Gorky, annesiyle birlikte Ermenistan’a gitti. Annesi 1919’da Yerevan’da yaşamaya çalıştıkları günlerde açlıktan öldü. Gorky, Amerika’ya babasının yanına gitti ve kendine yeni bir hayat kurdu. Artık adı Arshile olmuştu. Ancak aklı hep geride bıraktığı cennet bahçesinde kaldı. Geride bıraktığı cennet bahçesinin hiçbir zaman onun hayalindeki gibi kalmamasına rağmen... Çünkü bunu hiç bilemedi. O cennet bahçesinin nasıl bir yer olduğunu görmeden öldü Gorky. 1948 yılında 46 yaşındayken isteyerek bilerek hayatına son verdi Gorky. Çünkü yaşamı onun adına katlanılmaz bir hale

gelmişti. Uzun yıllar hastalıkla mücadele etti. Sonra ağır bir trafik kazası geçirdi ve yatağa bağlı yaşamak zorunda kaldı. Karısı tarafından aldatıldı, bunalıma girdi. Yaşadığı trajediler yaşam enerjisi bırakmamıştı Gorky’de. Ölümü tercih etti sanatçı. Bu seçilen ölümde şüphesiz Gorky’nin çocukluğunda yaşadığı trajedinin de etkisi büyüktü. Pek çoğu soyut figürlü tablolar arasında çocukluğundan derin izler taşıyan eserler üreten sanatçının en ünlü eseri ‘Sanatçı ve Annesi’ tablosudur. Atom Egoyan’ın ünlü Ararat filmine de konu olan bu tabloda, 1915’te soykırımdan kaçarken elinde kalan tek hatıra olan annesiyle birlikte çekilmiş bir fotoğrafı tuvale taşıyan Gorky’nin tablodaki ellerle olan sorunu pek çok kez gündeme geldi. Tabloda ellerin tamamlanmamış havası Gorky’nin melankolik iç dünyasının bir yansıması gibidir adeta. Bir görüşe göre Gorky, tamamlayıp bitirdiği tablonun ellerini sonradan bozdu. Ellerin hiç çizilmediği de bir başka görüş olarak geldi gündeme. Bir versiyonu Londra’da Tate Galeri’de, bir başka versiyonu ise Washington Ulusal Sanatlar Galerisi’de yer alan tablo Gorky’nin adıyla özdeş bir sanat eseri olarak ölümsüzleşti. Matta, Jackson Pollock, Willem de Kooning, Rothko, Franz Kline, Clyfford, Barnett Newman, Philip Guston gibi sanatçılarla çağdaş olan Gorky, post emprestyonist, kübist, sürrealist pek çok sanat akımından izler taşıyan tablolarıyla dünya sanat tarihine yön vermiş olmasına rağmen Türkiye’de çok da bilinmiyor. Ancak görmezden gelinmiş bu dev isim hakkında artık Türkçe’de de kaynak bulmak mümkün. Sanatçının biyografisini konu alan Kara Melek isimli kitabı Nouritsa Matossian kaleme aldı. 2011’de Aras Yayıncılık tarafından Türkçeye çevrilen kitap, bugün Türkiye’de Gorky hakkında bulabileceğiniz en geniş kaynak olma özelliğinde. Bu büyük sanatçıyı tanıtma yolunda ilk adımdı belki bu kitap; şimdi artık Van’la özdeş olmuş bu büyük sanatçının Van halkıyla da tanışması gerek.

34

Radyoya Êrîvanê Dosta Wa Ye !
Belê, êdî em, cîwanên 30‘salîyan jî kal bûn û bîranîn me jî hene... SUAT ATAN

Mafir ku, em jî êdî hedî hedî bîranîn xwe tînin ziman; wûsa xwûya dike kû edî em jî kal dibin. “Em ji “ dibêjin ji ber kû em zarokên 80‘anin. Ango, teze digihejin 30 salîya xwe. Mezinên me bila qusûrê me lê nenêre, ji ber kû bîranînên me jî hene ji bo xwe û jibo cîwanan; Ev ji derheqê Radyoya Êrîvanê ye û jîyana çarmedora wî de ye. Radyoya Erîvanê ji me kaltir e. Lê herçend, ên me ne mîna bîranînên klasîk a Radyoya Êrîvanê bibe jî, dîsa çend gotinên me heye: Sal, 90‘an e. Em zarok bûn. Zarokên ne yê bajaran in, ne jî yê gundan in... Mezinbûna di nav navçeyekê de ye, ev jî ceribandinekê din e kû heya wê gavê qasê jîyana gûnd an yê bajaran nehatîye qisse kirin. Ji ber kû atmosfera jîyana navçeyan, di nav bandora gûnd û bajarê de tê û diçe. Navçeya me Payîzavayê, mîna pir navçeyên din ê; Di bandora jîyana bajarê, bawer im, biçek dî zehftir bû kû Kurdewarî; tore û edetên Kurdî li hemberî bênasnamebûnê -kû me jê re digo; modernîtîhedî hedî wenda dibû. Bênasnamebûn çî ye? Em dikarin dest pê pirs kirina ev yêkê bikin; Nasname çî ye? Nasname; ev tişt e kû, bi tenê mirov pê tê fehm kirin û tê naskirin. Û çi kesê nikare nasnameya xwe hilbijêre. Qederê me de ev heye kû em li noqteyeka li ser gerdûnê, li wan deveran hatine jîne. Her wîha, em nikarin ev yêkê weguhezin. Lê belkû heqa mirovê heye nasnameya xwe înkar bike, belê heqa wê tuneye nasnameya xwe bimale û hez bike herkesê ji mîna xwe bike. Wan deman, xeberê me pê zarokên nûgîhayî, tûne bû kû em Kurd in. Sibe her şefeqê di dawîya “Andimiz”ê me her digo: “Ne mutlu Turkum diyene” ango “Çi şahî ê ku dibê ez Tirk im”. Lê rastî me dizanî bû kû, em ne Tirk in jî... Lê em çi bûn? Axir, zimanekê dinê hate axaftin û ne mîna Tirkî bû. Lew ma, ji me re, “şahî” ne bû!

Êrîvan Xeber Dide:

Hinga, yanê demê kû em pêy dîrok û dasîtanekê “din” keti bûn yan jî mîna teşbîha dengbêj Kawîs Axa; “Dikan pê dikan pê digerîyan...” Min kahnîyekê taybet û ji çavan dûr peyda kir. Radyoya min ê “Danzdeh pêl; Sony ICF-SW10” ê hebu. Min ev radyoya xwe yê li gorê radyoya bapîrê xwe, radyoya “sê-transîstor” gelek modern bû, pê perê xwe yê berhevkiri, li “Japon Pasajî” ya Dîyarbekirê kirî bu. Pêlên kurt “SW: short wave” tê de he bû. Radyoya tevahî dinê dikîşîya. Radyoya Amerîkayê (VOA), Radyoya Îranê, Radyoya Bulgarîstanê, Bexşê Erebî ya Radyoya Japonan, Radyoya Beîjîngê (Pekîna Çînê) dikîşîya bû. Weşanên Tirkî ya pêlê kurt (SW) de zehf bû. Rojekê teze biharê, ez dîsa lêgerîna radyoyên nû bûm kû, dengekê zîz û kûr ji pêla herî dawîyê dihat: Êrîvan xeber dide... Êrîvan xeber dide, Radyoya Êrîvanê dosta we ye. Hûn dikarin me her roj di seet 4:30 heta 5:00 ê, ji pêla 60 mêtra û 4.80 Kîlohertza gûhdar bikin.... Ez Keremê Seyad... Hûn niha gun didin saloxsilûx a.... Weşana radyoya Êrîvanê her roj seet 4:30ê dest pê dikir. Li pêşîyê muzîkekê xweş a fonê û dengê Keremê Seyad dest pê dikir. Tabê, parazît zehf bû, lew ma deng ji dûr ve dihat. Xîşexîşa parazîtan ji ev radyo “mîstîfîke” yanê êcêbtir dikir. Paşê dengûbasan kû Kurdîya radyoya Êrîvanê “saloxsilûx” destpê dikir. Xeberdanê wan, yanê Kurdî ya Qafqasê, xeberdanê Brukî ên me yê Wanê dişibîya. Lê tê da pir wuşeyên ji zimanê Ûrîs îthal kirî zehf bû:

BÎRANÎ

35

Radyoya Bapîrê min Sê-transîstor

Radyoya min: ICF-SW10

Radyoya kûrê min: Înternet

Sedrê Respublîka Ermenîstanê Rober Koçaryan elam dikir kû... Ekonomyayê Ermenîstanê... Hevxebatên Ortemîletîyê... Eskerîyê Qewadê Ûrîsê Wateya “Ortemiletîyê”: “nawnetewî” bû, “Respublîka”, Komel ango cimhurîyet bû. Wateya Qewadê çend sal min fêm nekir! Paşê min zanî kû, ne dijûn e, ji bo îfadeya arteşê, an jî bi erebî “quwwetê” tê bi kartînîn. Weşana “respûblîka” û “Ekonomya” Rûsî bû... Gûhdarkirina radyoya Êrîvanê, ji min re wek ayînê bû. Min çayê xwe yê qaçax amade dikir. Û frekansa radyoya xwe pê vedida, paşê dest bi gûhdarkirinê dikir. Ji ber kû, min li vagona dawîn a birê Kurmancîya qedîmê re giheştî bûm. Xeynî xeberdanên dorhêlê min, derbarêya Kurdî de tû tişt nîn bû. Kê, çawa malîstîye, hinga; Kurmancî û dîroka bi Kurmancî “çol” bû. Seba wê yêkê, radyoya Êrîvanê ji min bû kehnîyekê nedîtî, ji çavan dûr... Piştî “saloxsîlûxan” dengbêjan ango “pirtukxanêyên sax” dest pê dikir. Karapêtê Xaço, “rehma Xwedî lê be” hinga sax bû û min kilamên wek “Lawîkê Metînî” kû te de digo; “Lawîkê Metînî delalê malê, roja şemîyê, serê min dişo, xemla min dikir” û “Filîtê Quto”, “Xûmxûmê Torîvanê, Xûmxûm kêça kêşe ye...” evil li Radyoya Êrîvanê guhdar kir. Şeroyê Biro ji bi kilama xwe yê “Çume Helebê, dîkê nîvê Şevê min xûlxûla...” dîsa “ji favorîyên min” bû. Egîdê Cimo bi dengê bilûrê xwe her hebû. Min navê, Aramê Tîgran, Şebabê Egîd, Îskoyê Lezgîn, Gûlîzara Etar û çend dengbêjan jî seh dikir. Bi bîranînên şêrîn û bêdawî ên Radyoya Êrîvanê, em jî kal bûn. Û nûha ji gûndarîya vê dikin. Radyoya Êrîvanê bi bandora xwe,

belkû di bêhnên dawî ên xwe de jî, ji min û belkû ji hezaran zarokên 80‘an re jî bûye kahnîyekê çandî û netewî. Mîsyona wî her çi be, qedr û sîyaneta wî li cem me heye... Ji ber kû, wextê kû me defîne dîgerîya, ew bi defîneyên xwe hat li me. Ji ber wê yêkê dosta me ye.

Û Nivi ska Kevirekê Dîrokî, ̇ Tû Car Qasê Wuşeyekê Çand Bar Nake:
Dem bihûrî, înternet derket, Kurdî serbest bû. Heya serbestbûna xwe, rê de pir tîşt wenda kir. Neslê pişt me, heta heta neslê me Kurdî bîr kir. Nûha weşana Radyoya Êrîvanê, li ser Înternetê de jî heye. Lê tenê “salixsilûxan” tê de heye, hûn dikarin ji navnîşana înternetê: http:// www.int.armradio.am/kurd/ gûhdar bikin. Lê bi tenê “saloxsilûxa” tê de heye. Kilam tûneye.

Mixabin, rexma imkanan internet û pirtukan, ancax bi stranan û çend hevokên basît de, Kurdî di jîyanê me ya taxan de dije. Dewlemendîya ziman ma bin mijê û niha xebatê herkesêye kû, wan mijan rake. Nûha, yê heyf eve, an ji bi gotina kilama “heyfa min nayê...” wendabûna zimanan, “heyfa min tê” wendabûna dîrok, serpêhatî, çîrok, gotînê pêşîyê, ceribandin, xêr û şahî an ji tevahîya jîyan û tahmên jîyanê... Ma ziman wûnda dibe?; “Belê ezxulam, wûnda dibe, mîna zimana Targûmê, zimanê Judeo-Espanyolê, zimana Hîtît û zimana Ûrartû yê”. Û nivîska kevîrekê dîrokî tû car qasê wuşeyekê, çand bar nake.

36

Երեվան Ռադիո` Ձեր Բարեկամը
Այո, մենք `30 ամյա երիտասարդներս էլ ծերացանք և արդեն մենք էլ հիշողություններ ունենք … Սուաթ Աթան

Եթե մենք էլ կամաց-կամաց սկսում ենք խոսել մեր հիշողություններից, նշանակում է մենք էլ ենք մեծանում: “Մենք էլ” ենք ասում, որովհետև 80-ականների սերունդն ենք: Նոր 30 ենք դառնում: Մեր մեծերը թող մեզ ներեն, քանի որ մենք էլ մեզ համար ու մեզանից երիտասարդների համար հիշողություններ ունենք` այն է Երևան ռադիոն ու իր շուրջ կյանքը: Երևան ռադիոն մեզանից ավելի տարեց է : Եթե նույնիսկ մերոնց Երևան ռադիոյի մասին ավանդական հիշողությունների նման էլ չլինի, միևնույնն է մի քանի խոսք ունենք ասելու: 90-ականներն էր: Մենք երեխա էինք: Ոչ քաղաքի երեխա էինք, ոչ էլ գյուղի: Գյուղա-քաղաքում մեծանալը մի այլ փորձառություն էր, որը նման չէր ոչ գյուղի, ոչ էլ քաղաքի կյանքին: Որովհետև գյուղաքաղաքի մթնոլորդը քաղաքի և գյուղի ազդեցության տակ է ձևավորվում: Փայիզավա գյուղա-քաղաքում, ինչպես և շատ ուրիշ գյուղա-քաղաքներում, կարծում եմ, քաղաքի ազդեցությունը ավելի շատ էր, քրդությունը, քրդական ավանդույթներն ու սովորությունները անինքնության դեմ դիմաց, ինչը մենք արդիականություն էինք կոչում, կամաց-կամաց ոչնչանում էին: Անինքնությունն ինչ է: Այստեղից կարող ենք հարցադրումը սկսել: Ինքնությունը մարդուն հասկանալու ու ճանաչելու միակ միջոցն է և ոչ ոք չի կարող ընտրել իր ինքնությունը: Մեր ճակատագիրն է` տիեզերքի մի կետում աշխարհ ենք եկել: Միևնույն ժամանակ մենք սա չենք կարող փոխել: Սակայն, մարդը իրավունք ունի մերժել իր ինքնությունը, բայց իրավացի չէ բոլորին ինքն իրեն նմանեցնել: Երբ

երեխա էինք, չեինք գիտակցում, որ քուրդ ենք: Ամեն առավոտ արտասանում էինք “անդըմըզ” (Թուրքիայում ամեն առավոտ դասից առաջ դպրոցականների “երդման արարողությունը”) ու “Ինչ երջանիկ եմ, որ Թուրք եմ”: Սակաին, իսկապես, գիտեինք նաև որ թուրք չենք: Բայց ինչ էինք: Ի վերջո խոսում էինք մի այլ լեզվով, որը թուրքերենին նման չէր: Դրա համար էլ մեզ “ուրախություն” չկար:

Խոսում է երեվանը

Օզան Քավիս Աղայի Dikan pê dikan pê digerîyan... (Խանութից խանութ էին ման գալիս) նմանությամբ մենք էլ “այլ” պատմություն ու էպոս փնտրելիս, աչքից հեռու հատուկ մի աղբյուր գտա: “12 ալիքանոց Sony ICF-SW10” ռադիո ունեի: Այս ռադիոն, որը պապիս “3 տրանզիստոր” ռադիոյի համեմատ շատ ժամանակակից էր, հավաքացս գումարով Դիյարբեքիրի ճապոնական պասաժից էի գնել: Ռադիոյում կարճ ալիք “SW: short wave” կար: Աշխարհի բոոր ռադիոկայանները բռնում էր` Ամերիկայի ձայնը (VOA), Իրանի ռադիոն, Բույղարիայի ռադիոն, Ճապոնիայի արաբական ռադիոն, Չինաստանի Պեկինի ռադիոն: Կարճ ալիքով թուրքական ալիքներ չկար: Գարնան սկզբերին, երբ մի օր նորանոր ալիքներ էի փնտրում, վերջին ալիքից բարակ խորը մի ձայն էր գալիս` Êrîvan xeber dide...(խոսում է Երևանը): Խոսում է Երևանը, Երևան ռադիոն` ձեր բարեկամը: Մեզ կարող եք ունկնդրել ամեն օր ժ. 4.30-ից մինչև 5:00 60 մ, 4.80 կհց հաճախականոււթյամբ: Ես Քերեմե Սեյադն եմ… այժմ saloxsilûx եք լսում... Երևան ռադիոյի հեռարձակումը ամեն օր ժ. 4:30 էր սկսվում: Գեղեցիկ երաժշտությամբ ու Քերեմ Սեյադի ձայնով էր սկսվում: Իհարկե, պարազիտները շատ-

Հիշողություն

37

Հայրիկիս ռադիոն

Իմ ռադիոն

Որդուս ռադիոն` ինտերնետ
Երևան ռադիոյի քաղցր հիշողություններով մենք էլ մեծացանք: Հիմա էլ ենք լսում: Երևան ռադիոյի թողած աղդեցությամբ վերջին հիշողություններումս ինձ ու 80-ականներից հազարավոր երեխաների համար մշակութային ու ազգային աղբյուր էր դարձել: Անկախ իր առաքելությունից մեզ համար արժեքավոր էր…քանի որ, երբ մենք գանձ էինք փնտրում, նա իր գանձով դեպի մեզ եկավ: Դրա համար էլ նա մեր բարեկամն է:

շատ էին, դրա համար ձայնը շատ խորքից ու հեռվից էր գալիս: Պարազիտների ձայնը ալիքի “միստիկ” հատկանիշը էլ ավելի էր ընդգծում: Այնուհետև Երևանյան քրդերենով “saloxsilûx” լուրերն էր սկսվում: Կովկասյան քրդերենը նման էր Վանի Բրուքիլերի խոսելուն: Սակայն ռուսերենից վերցված բառերով էր համեմված: “Ortemiletî” , “միջազգային” էր նշանակում , “Respublîka”, հանրապետություն էր նշանակում: Qewad բառի իմաստը տարիներ ի վեր չէի հասկանում: Հետո հասկացա, որ հայոյանք չէր, այլ բանակ էր նշանակում, արաբերենում “quwwet” : “Respûblîka” և “Ekonomya” բառերը ռուսերենից էին գալիս: Երևան ռադիո լսելը ինձ համար աղոտքի նման մի բան էր: Թեյս պատրաստում էի, ալիքը բռնում ու նստում լսում էի: Քրդերենիս իմացությունը սահմանափակվում էր խոսակցականով: Այն ժամանակ քրդերենը ու քրդերենի պատմությունը շատ անհայտ էր, այդ պատճառով Երևանի ռադիոն ինձ համար դժվար հասանելի մի աղբյուր էր դարձել բոլորի աչքից հեռու: ` “Saloxsîlûx”-ից հետո Ozanlar, այսինքն “ապրող գրադարաններ” էր սկսվում: Լուսահոգի Կարապետ Խաչոյի կենդանի ժամանկվա երգերից “Lawîkê Metînî” de dediği; “Lawîkê Metînî delalê malê, roja şemîyê, serê min dişo, xemla min dikir” ve “Filîtê Quto”nun, “Xûmxûmê Torîvanê, Xûmxûm kêça kêşe ye...”առաջին անգամ Երևան ռադիոյով եմ լսել: Շերոյե Բիրոյի “Çume Helebê, dîkê nîvê Şevê min xûlxûla...” երգը իմ ամենաշատ սիրած երգերից էր: Էղիդե Ջիմոյի սրինգի ձայնի հետ էր միշտ: Արամ Տիգրանի, Շեբաբե Էղիդի, Իսքոյե Լեզգինի, Գյուլիզարա Էթարի անուններն էլ եմ առաջին անգամ այնտեղից լսել:

Ոչ մի պատմական քարի վրայի գրվածք մի խոսքի չափ մշակույթ չի կարող կրել

Ժամանակ անցավ, ինտերնետը հայտնվեց, քրդերենը ազատ խոսվում է: Ազատ լինելու ճանապարհին շատ բան կորցրեց: Հետագա սերունդները, ավելի ճիշտ մեր սերունդը քրդերենը մոռացավ: Այժմ Երևան ռադիոն նաև ինտերնետով է հեռարձակվում: http:// www.int.armradio.am/kurd/ հասցեով կարող եք լսել: Սակայն միայն “saloxsilûxa”, երաժշտություն չկա: Չնայած ինտերնետի ու գրքերի հնարավորությունների, գրեթե միայն երգերում ու թաղի խոսակցական մակարդակի վրա է կիրառվում քրդերենը: Լեզվի հարստությունը մնացել է քողի հետևում, և հիմա բոլորիս պարտականությունն է այդ քողը բացել: Լեզվի մեռնելը մեծ կորուստ է: Պատմության, հիշողության, ասացվածքի, հարսանիքների ու ընդհանուր առմամբ ապրելակերպի համի ու հոտի կորուստը ցավալի է: Լեզուն մեռնում է? Այո, մեռնում է, ինչպես թարգումը (հնում հրեաների լեզուն), հրեական իսպաներենը, Հիթիթի և Որարտուի լեզուները: Ու պատմական քարի վրայի գրվածքը երբեք խոսքի չափ մշակույթ չի կարող կրել:

Van’ın İsmini Verdiği Bitkiler
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Araştırma Görevlisi kuyucak65@yahoo.com

MEHMET FIRAT

Van Türkiye’nin en değerli floralarına (bitki örtüsü) sahip bir il olmasına karşın doğal güzelliklerinden çok fazla söz edilmez. Örneğin Türkiye’de en çok güneş alan ikinci yada üçüncü ildir Van, bu yüzden kendi enerjisini kendi üretebilecek ve güneşten en yüksek düzeyde yararlanabilecek düzeydedir. Akhtamar Adası’ndaki güneş panelleri sayesinde adanın ihtiyacının 100 katı kadar enerji üretebilmektedir Van. Öte yandan bilinmeyen yönlerinden biri de çevre güzelliklerinin altında yatan bilimsel gerçekliktir. Dünyada eşi bulunmayan 28 bitkiye ev sahipliği yapan Van’ın ismini verdiği bitkiler bu yazının konusu olacak. Van ili ve sınırları içinde yaptığım floristik arazi çalışmalar ve literatür taraması sonucu ismini (epiteti) Van ve çevresindeki herhangi bir yerden (İl ve ilçe sınırlarında bulunan il adı, ilçe adı, dağ adı, mevki-bölge adı) alarak bilim dünyasına tanıtılmış 11 aileye ait 28 takson tespit ettim.

yılında P.H. Davis tarafından bilim dünyasına varyete olarak tanıtılmıştır. Adını Van’dan almıştır. Tip örneği Van-Tatvan arasında 20. Km’den alınmıştır. 1900 ile 2900 metreler arası meyilli taşlık alanlarda, Van gölü güneyi Tatvan-Van arası, Artos dağı ve Erek dağında yayılış gösterir. 25-45 cm boyunda, Haziran- Temuz aylarında çiçek açar, koyu menekşe ve mavi renklidir. Endemik’ tir.

Caryophyllaceae(Karanfilgiller) ailesinden;
3. Silene acaulis subsp. vanensis (Van nakıl çiçeği, Giyameşxur); İlk defa 1998 yılında Özgökçe tarafından

Ranunculaceae (Düğün çiçeği) ailesinden;
1. Ranunculus vanensis (Van düğün 4.

toplanmıştır. 2004 yılında Özgökçe, Kit Tan ve Vladimir Stevanovic tarafından bilim dünyasına tanıtılmıştır. Özalp yakınlarında Kalecik köyü güneydoğusunda Ahta dağı 2500-2700 metreler arasında kaya çatlaklarında yayılış gösterir.Adını Van’dan almıştır. Kaya çatlaklarında çiçek açan bu bitki gövdesiz olup Haziran ayında çiçek açar çiçek rengi beyaz-pembem renkli Endemik bir bitkidir.

Fabaceae (Baklagiller) ailesinden;
FIRAT tarafından toplanmış. 2006 yılında H. Akan, M. Fırat & M. Ekici tarafından bilim dünyasına tanıtıldı. 3200-3600 metreler arasında, taşlık-kayalık yamaçlarda, Bahçesaray ilçesi Vari Krapit (Karabel) geçidinde yayılış göstermektedir. Adını Van’ın Bahçesaray ilçesinden almıştır. 30-50 cm boyunda olup Temmuz ayında sarı çiçek açan dikensiz Endemik bir geven çeşididir. Nesli tehlike altındadır. Bulunduğu bölgede çığ düşmesinden dolayı toprak kayması ile birlikte bu bitki gelecekte yok olmayla karşı karşıyadır.
Astragalus bashkalensis (Başkale geveni, Guni, Qetre); Astragalus bahcesarayensis (Bahçesaray geveni, Guni, Qetre, Noka bej); İlk defa 1999 yılında Mehmet

2.

Delphinium cyphoplectrum vanense (Van hezeran çiçeği, Delav); İlk defa Frödin tarafından toplanmış. 1965

E.M. Rix tarafından 1971 yılında Hoşap-Başkale arası Çuhgediğinde 3000 metrede toplanmıştır. 1972 yılında bilim dünyasına P.H. Davis tarafından tanıtılmıştır. Adını Van’dan almış. Yere yatık-gövdesiz çok yıllık bir tür olup, Mayıs ayında çiçekleri açar, sarı çiçeklidir. Sadece Çuh Gediği ve çevresinde yayılış gösterir. Endemik (O bölgeye has nadir bulunan) olup hayvan otlatmasından dolayı zarar görebilir.

çiçeği, Çüng, Adirok); İlk defa

5.

İlk defa 1969 yılında Chamberlain tarafından bilim dünyasına tanıtılmıştır. Tip örneği, Başkale’ye 20 km kala

ARAŞTIRMA
İspiriz dağı, Güzeldere tepesi, 2800 metreden alınmıştır. Dağ steplerinde 2300-2800 m arasında yayılış gösterir. Adını Van’ın Başkale ilçesinden almıştır. 8-11cm boyunda olup Haziran ayında pembe ve morumsu çiçek açan dikensiz bir geven çesididir. Endemik olup aşırı otlatmadan zarar görebilecek bir bitkidir.
Astragalus chaldiranicus (Çaldıran geveni , Guni, Qetre);

39

6.

7.

8.

İlk defa bilim dünyasına Kit Tan ve Sorger tarafından 1987 yılında tanıtılmıştır.Tip örneği, Çaldıran- Van 2. km çayırlık alanlar 2200 m den alınmıştır. Adını Van’ın Çaldıran ilçesindan almıştır. Boyu 45 cm kadar olabilen temmuz ayında morumsu kırmızı renkte çiçek açan bir dikensiz geven çeşididir. Endemik olup aşırı otlatmadan zarar görebilecek bir bitkidir. Astragalus hareftae (Harefte geveni, Guni, Qetre); Širj. tarafından 1939 yılında bilim dünyasına tanıtılmıştır. Van-Koçanis arası Harafte mevkisinden 2600 metreden toplanmıştır. 2600-3400 m arasında dağlık steplerde, Hoşap (Güzelsu)- Başkale arasında yayılış gösterir. Adını Van-Hakkari arasında bulunan Harefte mevkisinden almıştır Dikenli küme şeklinde bir bitki olup Haziran – Eylül aylarında pembe-leylak renkli çiçek açar. Endemik bir bitki olup bölgede sökülerek yakacak olarak kullanıldığı için Nesli tehlikede bir bitkidir.
Astragalus gevashensis (Gevaş geveni, Guni, Qetre);

bilim dünyasına tanıtılmıştır. Tip örneği Erciş-Van arası Bendimahi mevkisinin 5 km güneyinde 1750 m yükseklikten toplamıştır. Nadasa bırakılmış tarla ve steplerde, 1750-2050 m arasında, Kurubaş Geçidi, Nemrut dağı, Üsrük dağı, Muradiye çevresi, Gevaş ve çevresinde, Bahçesaray ve Hakkari Nehil çayında yayılış göstermektedir. Adını Van’dan almış. 30-60cm boylarında olup Nisan-haziran aylarında Krem- beyaz çiçek açar. Endemik bir bitkidir.

Asteraceae (Papatyagiller) ailesinden;
13. Centaurea vanensis (Van peygamber çiçeği, Anjilok);

14. Cirsium aduncum subsp. bashkalense (Başkale köygöçüren dikeni, kerbej, Kiwar); Davis ve Parris

Wagenitz tarafından bilim dünyasına 1974 yılında tanıtılmıştır. Adını Van’dan almış. Tip örneği, Hoşap (Güzelsu)-Başkale arası, 20. km 2750 m den toplanmıştır. Taşlık bayırlarda, 1750-2750 m ler arası yetişir. Yere yatık şekilde Mayıs –Haziran aylarında Krem-Beyaz çiçek açar. Van ve çevresinde yayılış gösteren nadir bir bitkidir.

Bilim dünyasına Chamberlain ve Matthews tarafından 1969 yılında tanıtılmıştır. Tip örneği Gevaş, Artos dağı 2590 m den alınmıştır. 1980-2590 m arası kayalık yamaçlarda, Artos dağı, Tatvan Karz dağı ve Kotum’da yayılış göstermektedir. Dikenli küme şeklinde bir bitki olup Haziran- Ağustos aylarında Menekşe-pembe çiçek açar. Endemik bir bitki olup bölgede sökülerek yakacak olarak kullanıldığı için Nesli tehlikede bir bitkidir. 9. Astragalus mukusiensis (Müküs geveni); İlk defa bilim dünyasına Rech.f. tarafından 1952 yılında tanıtılmştır.Tip örneği Van’ın bahçesaray (Müküs) ilçesinsinden alındığı için bugün adı Bahçesaray olan Müküs ‘ün o günkü adı adı verilmiştir. Bahçesaray’ın 20 km güneyi 1900 m den alınmıştır. Kayalık alanlarda 1300-2300 m yükseklikte, Siirt Sason dağı ve Halkis dağında, Bitlis Nemrut dağında yayılış göstermektedir. 15cm boyunda olup haziran ayında pembe çiçek açan dikensiz bir geven türüdür. . Endemik olup aşırı otlatmadan zarar görebilecek bir bitkidir. 10. Astragalus warackensis (Warek-Erek Dağı geveni); 1901 yılında Freyn tarafından bilim dünyasına tanıtılmıştır. Tip örneği, Van, Warek (Küçük Erek) dağı 2500 m kayalık alanlardan toplamıştır. Adını Van’ın Warek (Küçük Erek) dağından almıştır. Toplama tarihinden bu yana hiçbir araştırmacı tarafından toplanamamıştır. 20 cm boyunda olup Haziran ayında çiçek açar. Bulamadığımız Endemik bir bitki yok olmuş olabilir.
11. Hedysarum vanense (Van tatlı yoncası, Qeringan);

16. Inula helenium subsp. vanensis (Van andız otu, zençfile); İlk defa Grierson tarafından bilim dünyasına

tarafından 1975 yılında bilim dünyasına tanıtılmıştır. Tip örneği Van-Başkale arası 10. km 2500 m den toplanmıştır. 2200-2500 m ler arasında, step, tarla ve kenarlarında, Güzelsu-Başkale arasında, Kepir dağında yayılış göstermektedir. 1-1,5 metre boyunda Ağustos ayında pembe çiçek açan dikenli bir bitkidir. Endemik bir bitkidir. 15. Cousinia vanensis (Van deve dikeni, Kiwar); İlk defa bilim dünyasına Hub-Mor. tarafından 1972 yılında tanıtılmıştır. Adını Van’dan almış. Tip örneği Toprakkale’ den 1770 m yükseklikten toplanmıştır. 1720-2500 metreler arası step alanlarda, Gevaş-Edremit arasında, Çatak vadisinde, Güzelsu-Başkale arasında yayılış göstermektedir. 10-50 cm boyunda Haziran- Ağustos aylarında pembe çiçek açan dikenli bir bitkidir. Endemik bir bitkidir. 1974 yılında tanıtılmıştır. Adını Van’dan almış Tip örenği Çatak-Van 5. km de 1954 de toplanmıştır. 2200-2560 m yükseklikte çalılık ve ağaçlık alanlarda Zap suyu, Çatak vadisinde yayılış göstermektedir. 1-2 metre boyunda Temmuz-Eylül aylarında sarı çiçek açar. Endemik bir bitkidir.

Boraginaceae (Hodangiller) ailesinden;
17. Cynoglosum vanense (Van pisiktetiği çiçeği); Sutorý

12. Onobrychis sulphurea var. vanensis (Van keçe geveni, Qeringan); İlk defa Hedge tarafından 1969 yılında

Bilim dünyasına Hedge ve Hub.-Mor. tarafından 1969 yılında tanıtılmıştır. Tip örneği, Van-Hoşap (Güzelsu) arası 15. km de 2020 m den toplanmıştır. 2020-2700 m arası step alanlarda Van-Gürpınar arasında ve Başkale İspiriz dağında yayılış göstermektedir. Adını Van’dan almış. 40-60cm boyunda olup yatık olan Temmuz ayında pembe çiçek açar. Endemik bir bitki olup yetiştiği bölgelerde bol erozyondan dolayı yok gelecekte zarar görebilir.

tarafından 2005 tanıtılmıştır. Şemdinli’den

yılında bilim dünyasına Tip örneği Hakkari

40
toplanmıştır. Adını Van’dan almış. Van Gölü çevresinde, Özalp, Muradiye, Erciş, Hizan (Bitlis), Reşadiye (Bitlis) ve Hakkari’de, 1800-2300 m ler arası yükseklikte step alanlarda yayılış göstermektedir. 20-40cm boyunda temmuz ayında Mavi çiçek açar Endemik bir türdür.
21. Acantholimon bashkaleicum (Başkale kirpidikeni. Guni, Tupık); İlk defa bilim dünyasına Doğan ve Akaydın

olarak kullanıldığından nesli tehlikede bir bitkidir.

Scrophulariaceae (Sıracaotugiller) ailesinden;
18. Verbascum vanense ( Van sığırkuyruğu, Masiçank);

İlk defa Hub.-Mur. tarafından 1955 yılında bilim dünyasına tanıtılmıştır. Adını Van’dan almış. Tip örneği Şuşanis dağından 2300 m den toplanmıştır. 1800-2300 metreler arasında volkanik yamaçlar ve meralarda, Nemrut dağı (Bitlis), Ösrük dağı, Çatak Vadisi’nde yayılış göstermektedir. 35-80cm boyunda Temmuz ayında sarı renkli çiçek açar. Endemik bir bitki olup, yörede yakacak olarak kullanıldığından nesli zarar görebilir.

22. Acantholimon hoshapicum (Hoşap kirpidikeni, Guniku, Tupık); İlk defa Doğan ve Akaydın tarafından

tarafından 2003 yılında tanıtılmıştır. Tip örneği VanHakkari arası, Başkale civarı dağ yamaçlarında 2100 m den toplanmıştır. Adını Van’ın Başkale ilçesinden almıştır. Küme şeklinde çıkar. Temmuz-Ağustos aylarında pembe çiçek açar. Endemik olup bulunduğu bölgede dar yayılışlı olduğundan ve de yakacak olarak kullanıldığından nesli tehlikede bir bitkidir.

Lamiaceae (Ballıbabagiller) ailesinden;
19. Marrubium vanense (Van itsineği otu, Bueyinvaş) Bu

tür ilk defa Hub.-Mor. tarafından 1979 yılında bilim dünyasına tanıtılmıştır. Adını Van’dan almış Tip örneği, Van-Hoşap 20 km Hasbaşı’ndan 1920 m yükseklikten toplanmıştır. 1920-2600 m arası, dere kenarlarında Gürpınar-Başkale arasında yayılış göstermektedir. 50-60 cm boyunda Temmuz ayında sarımsı beyaz çiçek açar. Endemik olup nesli tehlikede bir bitkidir.

23. Acantholimon spirizianum var. spirizianum (İspiris Dağı kirpidikeni, Guni, Tupık); İlk defa bilim dünyasına

2003 yılında bilim dünyasına tanıtılmıştır. Tip örneği, Gürpınar-Başkale arası Güzelsu (Hoşap) çevresi 2050 m step yamaçlardan toplanmıştır. Van’ın Hoşap( Güzelsu ) beldesinden adını almıştır. Küme şeklinde çıkar. TemmuzAğustos aylarında pembe çiçek açar. Endemik olup bulunduğu bölgede dar yayılışlı olduğundan ve de yakacak olarak kullanıldığından nesli tehlikede bir bitkidir.

Plumbaginaceae (Dişotugiller) ailesinden;
20. Acantholimon artosense (Artos dağı kirpidikeni, Guni, Tupık); İlk defa 2003 yılında Doğan ve Akaydın

tarafından bilim dünyasına tanıtılmıştır. Tip örneği, Gevaş Artos Dağı, 2500 m step alanlarından toplanmıştır. Adını Van’ın Gevaş ilçesinde bulunan Artos Dağından almıştır. Küme şeklinde çıkar. Temmuz-Ağustos aylarında pembe çiçek açar. Endemik olup bulunduğu bölgede dar yayılışlı olduğundan ve de yakacak

Mobayen tarafından 1964 yılında tanıtılmıştır. Tip örneği İspiriz dağı 2700 m den toplanmıştır. Kireçtaşı ve serpentin yamaçlarda 1180-2700 m yükseklikte Hoşap (Güzelsu)-Başkale arasında, İspiriz dağında yayılış göstermektedir. Van’ın Başkale ilçesinde bulunan İspiriz dağından adını almıştır. Küme şeklinde çıkar. TemmuzAğustos aylarında pembe çiçek açar. Endemik olup bulunduğu bölgede dar yayılışlı olduğundan vede yakacak olarak kullanıldığından nesli tehlikede bir bitkidir. 24. Limonium vanense (Van limon otu); İlk defa bilim dünyasına Kit Tan ve Sorger tarafından 1984 yılında tanıtılmıştır. Adını Van’dan almış Tip örneği, ÇaldıranVan 3. km de 2200 m den alınmıştır. Çayırlık alanlarda yayılış göstermektedir. 25-30cm boyunda Temmuz ayında donuk pembe çiçek açar. Endemik bir bitkidir zarar görebilir.

ARAŞTIRMA
Liliaceae (Zambakgiller) ailesinden;
25. Allium shatakiense (Çatak soğanı, Sirmo, Sirik, Sirim); İlk defa Rech.f. tarafından 1939 yılında bilim

41

26. Allium stearnianum subsp. vanense (Van soğanı, Sirmo, Sirik, Sirim); İlk defa Kollman ve Koyuncu tarafından

dünyasına tanıtılmıştır. Tip örneği, Çatak vadisi, 2300 m den toplanmıştır. Meşelikler, çayırlık yamaçlar, dağ stepi 1800-2750 m, Erzurum; Bingöl dağı, Çakmak dağı, Bitlis; Nemrut dağı, Van; Bahçesaray, Çatak, HoşapBaşkale arası, Erek dağı, Hakkari; Cilo Dağında yayılış göstermektedir. Adını Van’ın Çatak ilçesinin eski isminden almıştır. 15-45 cm boyunda soğanlı bir bitki olup MayısHaziran ayında pembe çiçek açar. Endemik bir bitki olup yaprakları taze iken bölgede otlu peynire katıldığından çok yoğun bir şekilde toplanmaktadır. Nesli zarar görebilir. 1983 yılında bilim dünyasına tanıtılmıştır. Adını Van’dan almış. Tip örneği Gürpınar-Başkale arası Çuh gediği 2750 m den toplanmıştır. Kuru sert yamaçlarda, 25003000 m arasında, Bahçesaray, Güzelsu-Başkale arası Güzeldere Geçidi ve Hakkari Berçelan yaylasında yayılış göstermektedir. 20-60 cm boyunda soğanlı bir bitki olup Temmuz ayında yeşilimsi pembe çiçek açar. Endemik bir bitki olup yaprakları taze iken bölgede otlu peynire katıldığından çok yoğun bir şekilde toplanmaktadır. Nesli zarar görebilir.

Verbascum vanense

Cirsium aduncum subsp. bashkalense

Inula helenium subsp. vanensis

Cousinia vanensis

Iridaceae (Süsengiller) ailesinden;
27. Iris paradoxa f. choschab (Hoşap süseni, Sisin, Kolpize);

Allium shatakiense

Iris paradoxa

İlk defa bilim dünyasına Mathew ve Wendelbo tarafından 1975 yılında tanıtılmıştır. Tip örneği, Hoşap (Güzelsu) çevresinden toplanmıştır. Step alanlarda, yol kenarlarında 1750-2800 m ler de Van-Hakkari arasında, Edremit’te yayılış göstermektedir. Van’ın Hoşap( Güzelsu ) beldesinden adını almıştır. Nadir bir bitki olup VU tehlike kategorisinde yer almaktadır. 10-40 cm boyunda rizomlu Nisan-Haziran ayında beyaz-mavi renk üzerine menekşe çizgili bir bitkidir.

Acantholimon spirizianum var. spirizianum

Limonium vanense

Orchidaceae (Salepgiller) ailesinden;
28. Dactylorhiza chuhensis (Çuh gediği salebi, Kartolek, Kartolık); Bu bitki ilk olarak Renz ve Taubenheim

tarafından 1984 yılında bilim dünyasına tanıtılmıştır. Tip örneği Güzelsu (Hoşap)-Başkale arası Çuh Gediği’nde 2200-2300 m den toplanmıştır. Nemli çayırlarda, Erek dağı ve Güzeldere Geçidi’nde yayılış göstermektedir. Adını Van’ın Başkale ilçesine bağlı Çuh Gediği mevkisinden almıştır. 20-35cm boyunda Haziran ayında pembe çiçek açan bir salep türüdür. Endemik olup Yörede yumruları kaçak toplanarak salep ve dondurma katkı ham maddesi olarak satıldığından ve dar yayılışlı olduğundan nesli tükenmek üzeredir.

Astragalus chaldiranicus

Dactylorhiza chuhensis

Toplam 28 takson Van ve çevresinin ismi ile bilim dünyasına tanıtılmıştır. Bu taksonlardan 13’ü Van, 3’ü Başkale, 1’i Çatak,1’i Çaldıran, 1’i Gevaş, 2’si Müküs (Bahçesaray), 1’i Harefte mevkii (Güzelsu-Başkale arası), 2’si Hoşap (Güzelsu), 1’i Çuh Gediği (Güzelsu-Başkale arası), 1’i Artos Dağı, 1’i Warek(Küçük Erek) Dağı, 1’i İspiriz Dağı adlarından ismini alarak dünyada eşi benzeri az rastlanacak bir şekilde bilim literatürüne geçmiştir.

Astragalus bashkalensis

Hedysarum vanense

Astragalus bahcesarayensis

Astragalus gevashensis

42

Բանաստեղծութիւն

Վանայ Ծով
Հովհաննես Շիրազ

Հիմա ով է ձեզ համբուրում Ծովասարի ծաղիկներ, Ինչ որսկան է ձեզ ցած բերում Իմ Սիփանի եղնիկներ։ Ո՞ւմ համբոյրն էք դուք ինձ բերում Վանայ ծովի ամպիկներ։ Վանայ ծովի կղզու վրայ Ինչպէս Բիբը աչքի մէջ Կայ մէկ տաճար Ախթամարայ Ուր կ՚աղօթէ մայրս խեղճ։ Ո՞վ է խմում համբուրում հիմա Ապարան ջան, աղբիւրիցդ Ախթամարայ վանքի վրայ Կայ բաց թողած աղաւնի։ Վանայ ծովի կղզու վրայ Ինչպէս իմ աչքի մէջ Կայ մէկ տաճար Ախթամարայ Ուր կ՚աղօթէ մայրս խեղճ։

լուսանկար Էրհան Արըգ

ŞİİR

43

Van Denizi
HOVHANNES SHIRAZ

Kimdir şimdi sizi öpen Deniz kıyısının çiçekleri Hangi avcıdır sizi yere seren Süphanımın geyikleri. Kimin öpücüğüdür bana getirdiğiniz Van Denizin küçük bulutları. Van Denizinin bir adasında Onun göz bebeği gibi Bir tapınak vardır, adı Akhtamar Orada dua eden benim yoksul anamdır. Kimdir şimdi içip öpen Abaran çeşmenden, Akhtamar manastırında Serbest uçan bir güvercin. Van Denizinin bir adasında Benim gözbebeğim gibi Bir kilise vardır, adı Akhtamar Orada dua eden benim yoksul anamdır.

Fotoğraf Erhan Arık

44

Ayranasi, Tanabour
anoush.suni@gmail.com

ANOUSH SUNI

As an Armenian born in America, I grew up hearing about the cities where my ancestors were from… Diyarbakir, Erzerum, Trabzon, Yozgat, Arapkir, Van... I knew stories about picturesque Armenian villages and the vibrant cultural life that had existed in the cities before 1915, but I had little idea what kind of life existed in those lands today. My mother’s maternal grandparents were born and raised in Van, moving to America just before the birth of my grandmother in 1907. Even after settling in America, they never lost their devotion to their homeland. They danced Vanetsi dances at yearly picnics where all of the local Vanetsis gathered. They gave each of their children names beginning with “V” in honor of the city of Van: Van, Vanouhi, Vartan, Vahe, and Vartouhi. My great-grandfather published a book in Boston in 1950 entitled Renaissance Van – Vaspuragan (1850-1950), describing the cultural history of Van. Even today, after three generations in America, my mother is still overjoyed when she finds a fellow Vanetsi, regardless of whether either of them has ever been to Van. Last summer when I visited Van, it was the first time anyone from my family had traveled there since Levon Kazanjian and Prapion Shakarian Kazanjian had left over a century ago. After hearing my mother’s recollections of her grandmother’s stories about Van since my childhood, visiting Van for the first time was both familiar and strange, painful and joyful. As I traveled in search of traces of my ancestors and of the world of the departed Armenians, what struck me more than the tragedy of lost history and a culture destroyed, was the way in which that past, that culture, that history lived on in the present, through the people who live in those villages and towns today. Alongside the ghostly figures of dilapidated, empty churches, and abandoned gravestones, I encountered the vibrant world of Van today. As I went looking for an Armenia of the past, I found the Kurdistan of the present. I found myself surprised at every turn, both by how little I knew about the place, the culture, and the people, and by just how much I knew already. As I arrived in Van I was surrounded by the unfamiliar sounds of locals speaking Kurdish. Before I could even begin to learn

a few words in this new language, I began to find traces of familiarity left and right. When I was invited to the home of a Kurdish family for a meal, the lady of the house was proud to introduce me to the local specialties, including ayranaşı and kelecoş. Just as I was surprised to be served these dishes in Van, my hosts were surprised to hear that I had grown up eating these foods in America. We know the same dishes as tanabour and kalayosh, dishes passed down from my great-grandmother to my grandmother to my mother. The more time I spent with the people of Van, the more I realized that, “these people are just like us!” In fact, my next realization turned out to be that many of “them” are “us.” Not only did every other person I passed on the street look like an uncle or cousin, but it turned out that many of them could very well be distant relatives. On my very first day in Van I was hosted by a local man whose parents were converted Armenians. He himself speaks Kurdish and Turkish but not Armenian. After picking me up from the airport we went straight to a café where he treated me to the famous Van Kahvaltisi. There he introduced me to the cafe owner and a few of his friends, adding quietly, “She’s one of us (Bu kiz bizden).” I didn’t quite understand what he meant by “one of us,” until he introduced me to another group of friends simply as an American visitor. As I later realized, the first group all had Armenian roots, though they publicly appear as Kurds just like everyone else. My first visit to Van was full of surprises, the greatest of which was that it was generally assumed that since I was Armenian and had gone to the trouble to come all the way to Van, I must know the location of hidden gold. Or, even if I didn’t have my own map that would lead me to buried treasure, at least I might be of use helping others decipher theirs. One day as my traveling companions and I were heading towards the Muradiye Waterfall, we stopped for a rest in a small village where we sat and had tea with the locals. Back on the road toward the waterfall, we were surprised when a van packed with men from the village caught us with up on the way. Word had spread that an Armenian was in the area and they had set us after us in

TRAVEL

45

order to ask me to decode a set of mysterious symbols they had found carved on a hillside and which they were certain would lead them to buried Armenian gold. Alongside the comedy of the fact that many of the local Kurds who I met were convinced that I had some information about the riches left behind by the Armenians as they fled massacres and genocide was the reality and starkness of the total destruction which is still palpable in Van today. Next to the bustling streets and boulevards of present-day Van lies the desolate space of Old Van, the walled city burned to the ground during the course of WWI, and which today remains empty and barren, a solemn reminder of the world that once existed there and was wiped out. It is when wandering through the barren landscape of Old Van on the overgrown paths winding between the mounds of earth that were once houses, and standing inside crumbling walls charred black by fire that were once churches that I feel the despair of a civilization destroyed. It is then that I grieve for the aunts, uncles, cousins, and neighbors that my great grandparents left behind when they immigrated to America. While there is endless reason to mourn for the immeasurable loss and suffering that took place on the shores on the magnificent Lake Van, there remains plenty of reason for hope. Just as I grieve for the churches that now exist only as piles of rubble, which were either deliberately destroyed or simply left to collapse after years of neglect, I also rejoice in the fact that due to the noble and untiring efforts of a few righteous individuals, I still have the chance to light a candle in a church in Van in memory of lost loved ones. The most moving and well-known example is that of Yedi Kilise or Varakavank, a

magnificent monastery maintained over the years due solely to the dedication of one Kurdish villager, who’s father, the local imam, passed on to him the task of protecting the church. He has faithfully fulfilled this task over the years, constructing a roof with his own hands to protect the church and its beautiful frescoes from the elements, emptying the interior of debris, and repeatedly applying to the government for help in restoration of the church so that it can be recognized as the unique example of architectural and cultural heritage that it represents. I had the opportunity to speak with the devoted caretaker of Varakavank both during my first visit to Van in the summer of 2010 and my last visit in July of 2011. When we last spoke he was happy to report that he was expecting government support for the reconstruction of the monastery which is to begin next year, though this would mean that many houses in the village, including his own, would be destroyed in order to facilitate the renovation process. Of course the crowning jewel of Armenian church architecture in Van and the example for renovations to-come is Surp Khach, the magnificent church on Akhtamar Island. When I visited Akhtamar in July, I was surprised by my own reaction. More than during my visit to the desolate Old Van, I was upset by my visit Akhtamar. In Old Van the destruction was complete, and the emptiness, the lack of life in that space serves as a monument to the enormous loss that took place there. On Akhtamar however, there is no recognition of what that space represents, of the fact that those who built and worshipped in that church are no longer there. On my second visit to Van I had the good fortune of having very knowledgeable guides, Engin and Ferzan Bey from Gagik

46
land is invisible, and visitors are distracted from asking too many questions by the pleasant gift shop selling miniature Akhtamars and small statues of the famous Van Cat. In my eyes this lack of information, this denial, this forgetting serves to compound the loss and the violence that began so many years ago. Despite this official forgetting and this denial of the suffering that took place in Van, I repeatedly found that no matter what history books do or do not say, local communities remember their own history. As we traveled through villages surrounding Van, upon asking even children of seven or eight years old would tell us both the new and old names of their village. In one village on the shores of the lake, I was told a story which proved to me just how much local communities recognize and respect their history. We had been traveling all day and it was nearly dusk when we finally reached the dirt road that lead off the main highway and towards the small village. When we reached the center of the village, an elderly woman emerged from a courtyard. “Xalat! (Auntie),” we called to her, “Where is the church in this village?” She welcomed us and pointed to a newly built house standing nearby, explaining that the church had been destroyed. Upon closer examination of the wall of the house, we noticed a khachkar, or carved crossstone, nestled amongst the other stones of the foundation. The woman beckoned us into a neighboring courtyard, where we were greeted by an older man wearing blue long underwear and broad smile. The man continued the story, explaining that the church had been standing on the property of his fatherin-law, who six years prior had decided to demolish it in order to build a new house for himself, his wife, and his two sons. The village imam advised him against this, warning him that a church, like a mosque, was a holy site and must be respected. Not heeding the imam’s words, the man destroyed the church and used the stones to build his house where the church once stood. According to the narrative of our host, shortly after construction was completed, in quick succession the man’s wife and younger son died, the older son became paralyzed, and the man himself fell ill with a mysterious affliction that left him bedridden. Our host concluded his solemn tail by affirming that the whole village knew that such bad fortune had befallen him because he had destroyed the church. It is stories like this that leave me both disheartened and hopeful. On the one hand I see an old Armenian village now emptied of Armenians, and in which the last remnants of the past inhabitants have been carelessly destroyed. On the other hand I see a community that, instead of forgetting the past, recognizes and respects its history, and speaks of it openly. It is communities like this that give me hope for the future of Van, of Turkey, and of all the children of these lands.

Tour. Both are Kurds from Van who have been researching the history of Armenians in the area for years and are full of valuable information about the Armenian sites in Van and the surrounding provinces. When we visited Akhtamar, Engin Bey carefully explained each of the carvings on the exterior of the church and the frescoes inside. Before long our small group began to grow, as other visitors to the island, hungry for information, began listening to Engin Bey’s explanations. At the end of his tour of the church the newcomers thanked him profusely, explaining that they were very curious about the church and its history, but that there were no guides or information available on the island. Indeed, it was the lack of information and the lack of recognition on Akhtamar island that troubled me. When other visitors saw me attempting to read some inscriptions inside the church, they gathered around to hear. On the boat back to shore a Turkish army officer and his family who were visiting from a nearby town asked us where they could find more information about the history of the church and the Armenians of Van. I was glad to see that the island was full of tourists, most of them from nearby provinces, but at the same time I was angered by the lack of explanation, the lack of information concerning the history of the church, not to mention the deliberate destruction of the castle and monastery which had also existed on the island, and the fact that the church was saved only through the courageous efforts of the Kurdish writer Yasar Kemal. In the Old City of Van the devastation remains clear. Even without a sign explaining the history, the depth of the human tragedy that occurred there is plain. On Akhtamar island however, the pain and suffering of the Armenians who worshipped in that church and were exiled from their native

ARTICLE

47

Insisting on multilingualism
Diyarbakır Municipality Mayor Advisor seyhmusdiken@gmail.com

SEYHMUS DIKEN

When a person from Upper Mesopotamia, who have hung to the life from a city that overlooks the World from the walls of the castles for at least 7 thousands years, how possibly couldn’t he become more sensitive to worldly matters and show their reactions intensely. And especially if this city is as “powerful” as they say and hasn’t complied with any oppressor! And of course if this city has been a metropolitan city for nearly 150 years, mocking the ones, which assume they are! The ancient city walls divide the city into two parts, which has been governed by two separate municipalities with separate governors who belong to different ethnicities. Therefore, the city unavoidably becomes another source of pride when each administrator assigns his assistant from the members of the opposite ethnicity. Frankly under any circumstances, I consider the act of crowning the “Anatolian” belongingness as a source of proud, a bit “cagy” condition of Turkishness. And yet I need to make a new and a reverse reading. The geography is too old enough to “Anatolize” people. Besides that it has another name. That is “Mesopotamia”… That’s why I am the one who believes that the city identity of both Mesopotamia and Upper Mesopotamia has different dimensions, which has to be taken into account, such as the city culture and the richness of ethnic identities’ languages, cultures and their life styles. In the near future, I intend to continue to share the experiences of the unacceptable nature of insisting on old and rich cultural savings, both politically and bureaucratically.

In 1999, the Diyarbakir municipality, along with some of the other municipalities in the region, entered under the initiative of, like it is pronounced currently, Peace and Democracy Party (different names of the organization are DEP-HEP-DEHAP and others). In the manifest of the party -to show respect to people’s languages and cultures, like always to those who lived or are still living in the region - they have decided to insist on a multilingual municipality. One of the implementations of this was the gorgeous Arts and Cultural Festivals organized by the Diyarbakır Metropolitan Municipality. Although I cannot remember the date clearly, in all probability it was either the third or forth festival. I was assigned to the festival’s “Organization and Coordination Assembly”. The nine-day Art and Culture Festival have been completed at the end of May and I have taken couple of days off. Friends from the culture department called me to say that, a supervisor who came to inspect the municipality and the festival, was taking statements of the members of the organization of the festival and I was also expected to give my testimony. I cut my vacation short and went to see the inspector. Ignoring all the “imperious” styles of the inspectors, I said politely that I graduated from University of Ankara, Department of Political Science, and experienced the duty of district governor for a short period of time. The inspector, with a gentle voice, almost like a friend, explained to me the situation. He said that the Interior Ministry opened an inquiry into our festival. While he avoided using the term “investigation”, he said they wanted to have “our opinions”. Then he shared his “intention” with me. Actually this was my first official “threat” to give up my “multilingual” ideal as an “implementer”.

48
Let’s say we “partially” understood the reasons for the discourses in Kurmanji and Zazaki languages or using multi languages on banners or posters. But to use Armenian and Syriac languages in the festival brochures and different languages in the banners; we questioned that. What were they all about? What were the reasons behind this action? The question was exactly in the same manner. Actually it was my kind of question and the answer would be given deservedly. I answered immediately: Look Mr. inspector. I studied political science. During my university years, our teachers gave lectures on the freedom of thought. It is because of this and also because of the political and cultural background of these days, I got used to thinking like this. If different ethnicities, different languages and cultures in the history of a city exist; if this situation has penetrated to the soul of the city, the governors of this city -either elected or appointed- have to keep alive this historical reality and to transfer it to the rest of the world. For instance if there exists Kurdish, Armenian, Syrian, Arab or Jewish traces in the historical records of Diyarbakir, their languages and cultures - possessing the same rights - have to be spoken besides the official Turkish language. If the governors do not implement this properly, the intellectuals, like us, have to call them to account. We have to account ourselves responsible for interrogating them for not realizing this ideal rather than asking why they did. In sum, this kind of multilingualism and multiculturalism is pragmatically very meaningful. And it is very precious. It should be supported. It is a shame to punish someone because of this reason, I said to the inspector. The report was written. I read it and signed it. However, nothing came to be of it afterwards. But the others, meaning the elected administrators, mayors have long suffered from insisting on that decision. For example, The Mayor of Diyarbakir Sur Abdullah Demirbas was dismissed and imprisoned. His assembly was dissolved. Many mayors were interrogated. But all of them, while assuming this as a precondition of their politics and the life itself, they insisted on multilingualism. They reflected it in their representations. They published multilingual books, brochures. They organized symposiums and panels. Therefore multilingual administration is a challenge against the official ideology, which has been transformed into a Turkist, monist, denialist policy with the law of unification of education after the Sheik Said rebellion in 1925. The freedom given to languages and cultures are some sort of inspirational resources for the intellectuals like us, for whom the sole occupation is to write, free of any political remarks. For this reason I wish that Turkey would accept and absorb such kind of multilingual-multicultural local administration models and apply them...

49

Fotoğraf Nazik Armenakian

Սուդջյան Նվարդ ծնվել է 1915թ. ին Վանում:

Նա նորածին էր և անձնական հիշողություններ չունի: 915թ.ին նրա ընտանիքը գաղթել է Էջմիածին 1 : Հայրը վիրավոր է եղել 7 տեղից: Նվարդը չէր էլ պատկերացնում որ հոր վզի սպին կացնով հարվածից է առաջացել: Շատ բան չէին խոսում քանզի սովետական ժամանակաշրջանում արգելված էր խոսել Մեծ Եղեռնի մասին:

Surtçyan Nıvart 1915’te Van’da doğdu. O tarihte yeni doğduğundan kişisel bir anısı yok. 1915’te ailesi Van’dan Eçmiadzin’e göç etmiş. Babası Van’dan çıktıklarında 7 yerinden yaralıymış. Nıvart babasının boynunu çepeçevre dönen o ize sebep olan o yara ile nasıl onca yol geldiğini bile zihninde canlandıramıyor. Ailesi ona o tarihte olanlarla ilgili çok bir anı bırakmamış. Zaten Sovyet döneminde Büyük Felaket’ten konuşmak da yasakmış.

Surtçyan Nıvart was born in Van in 1915. She can’t remember that times as she just got born. In 1915, her family emigrated from Van to Eçmiadzin. When they left Van, her father was wounded seven times. While emigrating, Nivart was checking her father’s wounds and wondering how he was still able to continue the journey. Her family didn’t tell her anything about what happened that times. It was forbidden to talk about Genocide (the Great Disaster) under the Soviet regime.

Surtçyan Nıvart di sala 1915‘dan da li Wan‘ê ji dayîk buye. Ji ber ku di wê demê de hatîye dinê di derheqê 1915‘dan da bîranînên wî tune. malbata wî di sala 1915‘dan da ji Wan‘ê koçî Eçmiadzin’ê kirîye. Waxta ku bavê wî ji Wanê derdikeve ji heft cîyê xwe birîndar buye. bavê Nivart bi wê birîna ku dor aliyê stuyê xweva çewa hewqas rê çuye nizane u nayê bîra Nivart. Malbata wî di derheqê wê demêda (1915) tu bîranin jêra ne gotine. ji xwe di derheqê wê demê da axaftin di dema sovyeta sosyalîst‘da qedexe bu.

50

Kdoutz monastery 2002 with the birds / Gdutz Manastırı 2002 kuşlarla birlikte / Կտուց վանք 2002 թռչունների հետ

A wedding wth the dancers / Dansçılarla bir düğün / Հարսանիքից պարողներ հետ

51

Fotoğraf Erhan Arık

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful