You are on page 1of 59

Bir Büyücünün Çocukluğu Hermann Hesse

Yaşlı Nuh, ışıl ışıl gözlerini kaldırıp kendisine soruyu yöneltenlere baktı babacan bir bakışla “Çocuklar!” dedi iyilikseverlik dolu alçak bir sesle. Yüzündeki ifade bir anda iyice aydınlandı. “Sevgili çocuklar! Söylediklerinizde hem haklısınız, hem haksız. Ama siz daha sormadan, Tanrı sorunuzun yanıtını vermiş bulunuyor. Sizi haksız görmem elde değil, savaş ülkesinden gelen bu adam pek hoş bir konuk sayılmaz kuşkusuz. Bu gibi antikaların yeryüzünde ne işi var, bilmem. Ama bu tür insanları bir kez yaratan Tanrı neden böyle davrandığını biliyordur elbet. Hepimizin de bu beyaz adamların pek çok suçunu bağışlaması gerekir, zavallı dünyamızı bir kez daha mahvedip cezalandırılmasına yol açan bunlardır. Ama bakın, Tanrı beyaz adamla neyi amaçladığını bir işaretle bildirdi bize. Siz hepiniz, sen Zenci, sen Eskimo, hepiniz pek yakında umarım yeniden kurmaya başlayacağımız yeryüzündeki yaşam için sevgili eşlerinizi de yanınıza aldınız, sen Zenci eşini, sen Kızılderili eşini, sen de Eskimo eşini. Yalnızca Avrupalı beyaz adamın eşi yok yanında. Uzun zaman böyle olduğuna üzülmüştüm, ama şimdi bunun altında yatan anlamı sezer gibiyim: Bu adam bizler için bir uyarı ve itici bir güç olarak, bir hayalet olarak belki de, yok olmaktan kurtarılıp yanımıza verildi. Ne var ki, çoluk çocuğa karışamayacak; meğerki çok renkli insanlığın seli içine yeniden dalıp gitsin. Sizin yeryüzündeki yaşamınızı yok edemeyecektir bundan böyle. Gönlünüz rahat olsun!”

Bir Büyücünün Çocukluğu Çeviren: Kâmuran Şipal

AFA YAYINLARI

Hermann Hesse 1877’de Almanya’nın Calw kasabasında doğdu. İlk şiirini yirmibeş yaşında yazdı. Bunu Peter Camenzind, Çarklar Arasında, Gertrud, Rosshalde, Demian ve diğer romanları izledi. Birinci Dünya Savaşında Alman militarizmini protesto etmek için İsviçre’ye yerleşen, İkinci Dünya Savaşında kitapları Naziler tarafından yakılan Hesse, bu ortamın, sorunlu aile yaşamının ve savaş esirlerine yardım konusundaki yoğun çalışmasının sonucu ağır bir bunalım geçirdi. Jung’un öğrencisi Lang ona psikanaliz tedavisi uyguladı. Lang ile dostluğu Hesse’nin ruhbilime ve Jung’a duyduğu ilgiyi körükleyerek şiirse, iç dünyasını zenginleştirdi. İnsancıllığı, barışseverliği ve insan yaşamını irdeleyen felsefesi, Bozkırkurdu, Narziss ve Goldmund ve Sidarta adlı romanlarında özellikle belirgindir. Boncuk Oyunu adlı romanından sonra 1946’daNobel Edebiyat Ödülü de alan Hesse’nin Doğu edebiyatına olan yatkınlığı ve bu konudaki bilgi ve etkinliği, özellikle 1960 yıllarında Amerika’da canlanan Budizm ve Zen Budizmi akımları sırasında en çok okunan yazarlar arasına girmesine neden oldu. Hemann Hesse 1962 yılında İsviçre’nin Montagnola kasabasında öldü.

AFA Çağdaş Dünya Edebiyatı: 59 AFA Yayınları: 378 Mayıs, 1999 © Suhrkamp Verlag, Frankfurt a.M. © AFA Yayınları Spaete Prosa, Innen und Aussen adlı hikaye kitaplarından derlendi Dizgi: AFA Yayıncılık A.Ş. Baskı: Özener Matbaası AFA Yayıncılık A.Ş., istiklâl cd. Bekâr sk. No.17 80080 Taksim/İSTANBUL 0: (212) 245 39 67 Fax: (212) 244 43 62

İÇİNDEKİLER Avrupalı Kral Yu Kent Kuş Hasır Sepetin Masalı Özyaşam Öyküsü Kardeş Antonio’nun Ölümü Büyücünün Çocukluğu Ermiş Franz von Assisi’nin Çocukluğundan Doktor Faust’un Evinde Bir Akşam Chagrin D’Amour Orman Adamı İçte ve Dışta Ziegler Adında Biri Çok Kitaplı Adam Cüce Filippo

Avrupalı En sonunda durumu kavrayan Tanrı, büyük tufanı yollayarak kanlı dünya savaşıyla yakılıp yıkılan yeryüzündeki yaşama kendi eliyle son vermişti. Seller yaşlı gezegenin onurunu ayaklar altına alan ne varsa, hepsini bir acıma duygusuyla silip süpürdü, karla kaplı toprakları, toplardan geçilmeyen dağları, çevrelerinde ağlayıp sızlayanlarıyla çürüyüp kokuşmuş cesetleri, isyan edenleri, yoksul düşenleri, gözlerini kan bürümüşleri, başkalarının canına kastedenleri, aklını kaçıranları, açlık çekenleri toparlayarak alıp götürdü. Evrenin mavi gökyüzü, pırıl pırıl yerküresine dostlukla bakmaya başladı yukarıdan. Şunu da belirtelim ki, Avrupa teknolojisi son ana kadar işin içinden yüzünün akıyla çıkmış, Avrupa yavaş yavaş yükselen sulara karşı haftalarca temkinle, inatla karşı koymuştu. İlkin milyonlarca savaş tutsağının gece gündüz uğraşıp didinerek inşa ettiği devcileyin setlerle yapmış bu, ardından da yapay yükseltilere başvurmuştu; yükseltiler eşi görülmedik bir tempoyla yukarılara tırmanıyor ve başlangıçta alabildiğine geniş teraslar görünümünü içerirken sonraları giderek kulelere dönüşüyordu, insanlardaki yüreklilik, sadakatten şaşmayarak en son güne kadar bu kulelerde başarıyla sınav verdi. Avrupa ve bütün dünya sulara gömülerek boğulup giderken, ışıldaklar son kalmış çelik kulelerden batmakta olan yeryüzü- nün ıslak loşluğunu hâlâ göz kamaştırıcı bir ışıkla delip geçiyor, toplardan çıkan mermiler havada nazenin yaylar çizerek uğultuyla sağa sola mekik dokuyordu. Sondan iki gün önce orta büyüklükteki ülkelerin liderleri, ışık işaretleriyle düşmanlarına barış önerisinde bulunmaya karar verdiler. Ne var ki, düşmanları hâlâ ayakta kalan tahkim edilmiş kulelerin hemen boşaltılması koşulunu öne sürdü. Böyle bir şeyi ise barışın en kararlı taraftarları bile kabule hazır olduklarını açıklayamazdı. Dolayısıyla, en son saat gelip çatana kadar silahların ateşlenmesi yiğitçe sürdürüldü. Sonunda, dünya baştan aşağı sulara gömülmüştü. Sel felaketinden sağ çıkan tek Avrupalı, belinde bir tahlisiye kemeri, sularda dolanıp duruyordu; kalan gücünü yaşanan son günlerin olaylarını not etmeye harcıyor, böylece vatanının son düşmanları öbür dünyayı boyladıktan sonra birkaç saat daha ayakta kalmayı, defne dalından zafer çelengini sonsuz zamanlar için başında taşımayı garantilediğini belgelemek istiyordu. Ansızın bozbulanık ufukta kara renkli, devcileyin ve hantal bir araç belirdi, bitkin durumdaki Avrupalıya ağır ağır yaklaştı. Bunun kocaman bir tekne olduğunu gören Avrupalı rahatladı; tam bayılmak üzereydi ki, o çok, çok yaşlı Nuh Baha’nın boylu poslu vücuduyla, sakalının gümüş telleri havada uçuşarak, yüzer eve benzeyen teknenin güvertesinde dikildiğini fark etti. Dev gibi bir zenci sularda ordan oraya sürüklenen Avrupalıyı çekip aldı gemiye. Adam yaşıyordu, pek kısa bir süre sonra da kendine geldi. Hz. Nuh dostlukla gülümsedi adama; başarmış, yeryüzündeki yaratıkların her birinden birer örneği yok olmaktan kurtarmıştı. Arkadan esen rüzgarda yavaş yavaş yol alan Nuh’un gemisi bulanık suların çekilmesini beklerken, güvertede rengârenk bir yaşam kaynaşmaya başlamıştı. Koca koca balıklar kalabalık sürüler halinde teknenin peşinden geliyor, renk renk düşsü kuşlar ve böcekler geminin açık çatısının üstünde küme küme uçup tekneyi izliyordu. Tüm hayvanların, tüm insanların içi, kurtarılmış ve yeni bir yaşam için seçilip ayrılmış olmanın kıvancıyla dolup taşmaktaydı. Rengârenk tavus kuşu tiz ve keskin çığlıklarını sular üzerine yolluyor, neşe içinde gülüp oynayan fil havaya kaldırdığı hortumuyla hem kendisi banyo yapıyor, hem eşine banyo yaptırıyordu. Kertenkele, teknenin güneşli kalaslarının üzerinde ışıl ışıl parıldayarak yatıyor, Kızılderili birden suya daldırdığı mızrağıyla uçsuz bucaksız tufanın içinden pırıl pırıl balıklan avlıyordu. Kuru dalları birbirine sürterek ateş yakan zenci, sevincinden tombul karısının kalçalarına belli bir ritim gözeterek şaplaklar indiriyor, kollarım kavuşturmuş ayakta dikilen sıska vücutlu Hindu, dünyanın yaratılışına ilişkin ezgilerden alınmış dünya kadar eski dizeler mırıldanıyordu. Buğular çıkararak güneşte uzanmış yatan Eskimo, gözlerinin içi gülerek vücudundaki suyu ve yağı terle atıyor, sevimli bir tapir koklaya koklaya ağzını Eskimonun orasında burasında gezdiriyordu. Kısa boylu Japona gelince, ince bir değnek yontmuş, bazen burnunun, bazen çenesinin üzerinde titizlikle dengede tutmaya çalışıyordu. Avrupalı ise kalem kâğıdı alıp gemideki yaratıkların envanterini çıkarmaya koyulmuştu. Teknedeki canlılar arasında gruplaşmalar oluşup dostluklar kuruluyor, arada patlak veren bir kavga Hz. Nuh’un bir işaretiyle yatıştırılıyordu. Bütün yaratıklar, toplu halde şen şakrak yaşıyor, yalnızca Avrupalı yazı işiyle tek başına uğraşıp duruyordu. Derken bütün o çok renkli insan ve hayvanlar yeni bir oyun oynamaya başladı; her biri ötekilerle yarışarak yetenek ve hünerlerini sergiliyor, her biri yarışta birinci olmak istiyordu. Bunun üzerine Hz. Nuh işe el koyarak düzeni sağladı; büyük hayvanları bir yana, küçükleri bir yana ayırdı; insanlar arasında da aynı yola başvurdu, her canlı öne çıkıp büyük bir başarıyla üstesinden geleceğine inandığı hüneri sergileyecekti. Ve teknedeki yaratıklar bu işi sırayla yapmaya başladı. Şahane oyun günlerce sürdü; sık sık oyununu yarıda kesen bir grup sahneden uzaklaşıyor, bir başka grubun oyununu izlemeye koyuluyordu. Sergilenen her güzel hüner herkes tarafından hayranlıkla karşılanarak yüksek sesle alkışlanmaktaydı. Olağanüstü öyle çok şey vardı ki görülecek, Tanrının yarattığı her canlıda ne yetenekler gizliymiş meğer! Nasıl da gülünüyor, bağırmalarla, kavga dövüşlerle, el çırpmalarla, ayaklan yere vurmalarla, kişnemelerle nasıl da takdir duyguları açığa vuruluyordu! Gelincik nasıl da koşuyor, tarlakuşu nasıl da büyüleyici bir sesle ötüyor, kabarmış baba hindi nasıl da görkemli görkemli yürüyor, sincap ne inanılmaz bir çeviklikle ağaca tırmanıyordu! Mandril Malezyalıya, şebek de Mandril’e öykünüyordu. Koşanlar, ağaca tırmananlar, yüzenler ve havada uçan yaratıklar bıkıp usanmadan birbiriyle yarışıp durmaktaydı; her birinin de kendi alanında üstüne yoktu ve çevresindekilerden saygınlık görmekteydi. Öyle hayvanlar vardı ki, sihirli bir güçle donatılmıştı; yine öyleleri vardı ki,

kendilerini dışarıdan görünmez duruma sokabiliyordu. Pek çok hayvan güçlülüğü, pek çoğu da açgözlülüğüyle, bazıları saldırganlığı, bazıları da kendini savunmadaki becerisiyle öne çıkmaktaydı. Böcekler vardı, ot, yosun, taş parçası kılığına girerek kendilerini düşmanlarından koruyabiliyorlardı. Güçsüz hayvanlardan bazısı ise leş gibi kokular salarak saldırgan düşmanlarını yanlarına yaklaştırmıyor, söz konusu becerileriyle kendilerine gülen seyircilerin takdir ve beğenisini kazanıyordu. Başkalarından geride kalan hiçbir hayvan yoktu; hiçbiri belli bir yetenekten yoksun yaratılmamıştı. Kuş yuvaları örülerek, yapıştırılarak, dokunarak, duvarlar çıkılarak inşa ediliyor, yırtıcı kuşlar müthiş bir yükseklikten yerdeki en ufak bir nesneyi seçebiliyordu. Beri yandan, insanların da sergilediği hünerlere diyecek yoktu. O iri yarı zenci nasıl da hiç zahmet çekmeden bir direğe tırmanıveriyordu! Malezyalı, bir palmiye dalından nasıl da bir, iki el oynatışta bir kürek yapıp çıkıyor, minicik bir tahta parçasının üzerinde kürek çekip sağa sola dümen kırarak ilerliyordu, görülmeye değerdi doğrusu! Kızılderili hafif okunu yollayıp en küçük bir hedefe tam isabet kaydediyor, karısı ise iki çeşit liften öyle bir hasır örüyordu ki, herkes derin bir hayranlığa kapılmaktan kendini alamıyordu. Hindunun öne çıkıp birkaç hokkabazlık numarası sergilediğini gören seyirciler uzun zaman susup hayretler içinde kalmıştı. Çinli’ye gelince, yerlerinden söktüğü fideleri eşit aralıklarla toprağa dikerek buğday rekoltesinin nasıl üç katma çıkarılabileceğini göstermişti. Teknedekilerden şaşılacak kadar az sevgi gören Avrupalı, başkalarınca sergilenen hünerlere yönelttiği sert ve aşağılayıcı eleştiriler nedeniyle insan soydaşlarını kızdırmıştı. Kızılderilinin yükseklerde uçan bir kuşu okuyla vurup göğün maviliklerinden alaşağı ettiğini gören beyaz adam omuzlarını silkti, kendisinin üç kat daha yükseklikteki bir hedefe ateş edebileceğini ileri sürdü. Buyur yap denilince de beceremedi; sözde falan falan şey, bunların dışında da daha bir sürü şey olsaydı yapabilirdi söylediğine göre. Daha önce Çinliyle de alay etmiş, fidelerin sökülüp eşit aralıklarla dikilmesinin kuşkusuz sonsuz bir çaba gerektirdiğini ve böyle köle gibi çalışmanın bir ulusu mutlu edemeyeceğini açıklamıştı. Çinli de yeter ki yiyecek bir şeyi olsun ve Tanrılara saygıda kusur etmesin, bir halkın pekâlâ kendini mutu hissedeceği yanıtını vermiş ve oradakilerce alkışlanmıştı. Ne var ki, Çinlinin bu sözlerine Avrupalı alaylı alaylı gülmüştü. Yarışma neşe içinde sürüp gitmiş, sonunda hayvan olsun, insan olsun tüm canlılar yetenek ve hünerlerini sergilemişti. Gösteri, teknedekileri enikonu etkilemiş, gönüllerini şenlendirmişti. Nuh Peygamber de aksakalını siper ederek gülmüş, artık suların çekilip yeryüzünde yeni bir hayatın başlayabileceğini Tanrıya övgüler döşenerek açıklamış, çünkü Tanrının giysisinde renkli bir ipliğin hâlâ var olduğunu, yeryüzünde sonsuz ve mutlu bir yaşam kurmak için hiçbir şeyin eksik sayılmayacağını söylemişti. Hünerini sergilemeyen bir tek Avrupalı kalmıştı; teknede- kiler, o da öne çıksın, hünerini sergilesin, görelim bakalım Tanrı’nın güzelim havasını solumaya, Nuh’un yüzen evinde bulunmaya hakkı var mıdır diye dayattılar. Avrupalı buna yanaşmak istemedi, bahaneler uydurdu. Ama Hz. Nuh parmağıyla Avrupalının göğsüne dokunarak peşinden gelmesini istedi. Bunun üzerine, beyaz adam "Ben de", diye başladı konuşmaya, "ben de kendimde bir yeteneği geliştirip mükemmelleştirdim. Bende başkalarından üstün olan göz değildir, kulak ya da burun değil, el becerisi ya da buna benzer bir başka şey değildir. Bendeki daha yüce bir yetenektir, bendeki yetenek akıldır." "Göster de görelim öyleyse!" diye sesini yükseltti zenci. Ötekiler de itiş kakış Avrupalının çevresini sardılar. "Gösterilecek bir şey yok ortada", diye yanıtladı beyaz adam, yumuşak bir dille. "Sanırım beni pek anlamadınız. Benim üstün özelliğim akıldır." Zenci keyifli keyifli güldü ve kar gibi beyaz dişlerini gösterdi. Hindunun ince dudakları alaylı alaylı büzüldü. Çinli de önüne bakıp zeki ve babacan gülümsedi. "Akıl mı?" dedi ağır ağır. "Haydi, göster bakayım şu aklım lütfen. Şimdiye kadar bir şey göremedik." "Akıl gözle görülebilecek bir şey değildir", diye savundu kendini beyaz adam, suratım asarak. "Benim yeteneğim ve üstün özelliğim şudur: Ben kafamın içinde dış dünyaya ilişkin görüntüleri depolar ve tek başına bu görüntülerden kendim için yeni görüntüler, yeni düzenler üretirim. Bütün dünyayı beynimde tasarlayabilir, yani onu yeniden yaratabilirim." "İzninle", dedi Zenci ağır ağır, "neresi iyi bunun? Dünyayı, Tanrının yarattığı dünyayı bir kez daha yaratman, bunu o küçük kafanın içinde yalnızca kendin için yapman, ne yarar sağlar bu?" Oradakilerin hepsi de bravo diye seslerini yükseltip Avrupalıyı soru yağmuruna tuttular. "Durun!" diye sesini yükseltti Avrupalı. "Beni doğru anlamıyorsunuz. Aklın gördüğü iş herhangi bir el becerisi gibi kolay sergilenemez." Hindu gülümsedi. "Hiç öyle şey olur mu benim beyaz amcaoğlum! Pekâlâ sergilenebilir, niye sergilenmesin. Bize aklın gördüğü bir işi göster de anlayalım. Hesap yapmasını örneğin. Hesap yapma işinde gel seninle yarışalım. Kulak ver bana şimdi: Bir karı kocanın üç çocuğu var, bu çocuklar evlenip yeni bir aile kuruyor ve her biri her yıl bir çocuk sahibi oluyor. Aradan kaç yıl geçmeli ki, çocukların sayısı yüzü bulsun?" Merakla kulak verip soruyu dinleyen oradakiler parmak hesabı yapmaya koyuldu; herkesin bakışında aşırı bir çaba okunmaktaydı.

Avrupalı hesap kitaba başladı. Ama aradan bir an geçmemişti ki, Çinli bulup çıkardı sonucu. Avrupalı "Pek güzel!" diyerek Çinlinin hakkını teslim etti. "Ancak, bu gibi şeyler küçük hünerlerdir. Benim aklım böyle ufak işlerle uğraşmaz; onun görevi insanlığı mutlu kılmak, bunun için çözümü gereken büyük sorunları çözüme kavuşturmaktır." "Bak bunu beğendim işte", diye atıldı Nuh Peygamber. "Mutluluğu bulmak, elbet bütün diğer becerilerden daha üstün bir şeydir. Bunda haklısın. İnsanlığın mutluluğuna ilişkin olarak senden öğreneceğimiz bir şey varsa, durma söyle hemen, hepimiz sana minnettar kalırız." Bunun üzerine herkes büyülenmiş gibi, adeta nefesini tutarak beyaz adamın dudaklarından dökülecek sözleri beklemeye koyuldu. Derken oradakilerden biri atıldı: "Saygılar sunarız insanın mutluluğunun nerede yattığını bize gösterecek adama! Ağzımızdan çıkmış kötü sözlerden dolayı kendisinden, bu sihirbaz kişiden özürler dileriz. Göz, kulak ve el gibi organların hüner ve becerilerinin ne gereği var ona. Sözünü ettiği şeyleri bildikten sonra, ne diye çaba harcasın, ne diye hesap kitapla uğraşsın!” O zamana kadar yüzünde bir gurur ifadesi taşıyan Avrupalı, bu büyük saygı ve merak karşısında yavaş yavaş afalladı, ne yapacağını bilemez duruma düştü. "Kabahat bende değil!" dedi duraksayarak. ''Sizler hâlâ beni yanlış anlıyorsunuz. Ben, mutluluğun gizini bildiğimi söylemedim. Yalnızca dedim ki, benim aklım, çözümü insanlığın mutluluğa kavuşmasını kolaylaştıracak sorunlar üzerinde çalışıyor. Bu amaca götüren yol uzundur, ne ben, ne de siz sağlığınızda bu yolun sonunu görebilir, ileride daha pek çok kuşak, bu çetin sorun üzerinde kafa yoracaktır." Herkes, kararsızlık ve güvensizlikle oracıkta dikiliyordu. Neden söz ediyordu bu adam? Nuh Peygamber de başını yana çevirmiş, kaşlarını çatmıştı. Hindu Çinliye bakıp gülümsedi. Ötekiler şaşırmış susarken, Çinli tatlılıkla şöyle konuştu: "Sevgili kardeşlerim! Bizim bu beyaz amcaoğlu anlaşılan şakacının biri. Bize demek istiyor ki, kafasının içinde bir çalışma gerçekleştiriyormuş; bunun sonucunu, bizim torunlarımızın torunlarının torunları belki bir gün görebilir ya da görmeyebilirmiş. B enim bir önerim var, gelin onu bir soytarı olarak kabul edelim. Bize öyle şeylerden söz ediyor ki, hiçbirimiz pek anlamıyoruz? Ama öyle seziyoruz ki, söylediklerini gerçekten anlayabilsek, bu bizi sürekli güldürecek bir şey olurdu. Sizler de benim gibi düşünmüyor musunuz? İyi o zaman, yaşasın soytarılar!'" Oradakilerin büyük çoğunluğu da yaşasın diye haykırdı, bu karmaşık işin bir sonuca bağlandığını görmekten memnundu. Ne var ki, olup bitenler birkaç kişiyi kızdırmış, keyfini kaçırmıştı. Avrupalıya gelince, tek başına, kimseden bir teselli sözü işitmeksizin oracıkta dikiliyordu. Ne var ki, Zenci yanında Eskimo, Kızılderili ve Malezyalıyla akşamüzeri Hz. Nuh’a gelip şöyle konuştu: "Saygıdeğer Nuh Baba! Sana bir sorumuz var: Bugün bizimle eğlenen o beyaz adamı gözümüz tutmadı. Lütfen, düşün bir, bütün hayvanlar, ayılar, pireler, sülünler, bokböcekleri ve biz insanlar, hepimiz kendi hünerini, Tanrıyı ululamamızı sağlayan, yaşamımızı korumamıza, yüceltmemize ya da güzelleştirmemize olanak veren hüneri sergiledi. Şaşılacak yeteneklere tanık olduk. Bazı yetenekler de vardı, güldürdü bizleri. Ama ne kadar küçük olursa olsun her yaratık gönül şenlendirici, hoş bir şey sundu çevresindekilere. Yalnız ve yalnız sulardan en son çıkardığımız bu soluk yüzlü adam acayip ve mağrur sözlerden, imalardan ve latifelerden başka bir şey ortaya koymadı, bunları da kimse anlamadı, kimse sevmedi. Bu yüzden sana soruyoruz, aziz Nuh Baba: Sevimli yeryüzünde yeni bir yaşamın kurulmasına böyle bir yaratığın da katkıda bulunması acaba doğru mudur? Bu bizi bir felakete sürüklemez mi? Adama bir baksana! Gözleri bulanık; alnı kırışıklardan geçilmiyor, elleri soluk ve güçsüz; şöyle aydınlık, çın çın öten bir yanı yok. Kendisinde tökezleyen bir taraf olduğu kuşkusuz. Teknemize kim yolladı bunu Allah bilir!" Yaşlı Nuh, ışıl ışıl gözlerini kaldırıp kendisine soruyu yöneltenlere baktı babacan bir bakışla. "Çocuklar!" dedi iyilikseverlik dolu alçak bir sesle. Yüzündeki ifade bir anda iyice aydınlandı. "Sevgili çocuklar! Söylediklerinizde hem haklısınız, hem haksız. Ama siz daha sormadan, Tanrı sorunuzun yanıtını vermiş bulunuyor. Sizi haksız görmem elde değil, savaş ülkesinden gelen bu adam pek hoş bir konuk sayılmaz kuşkusuz. Bu gibi antikaların yeryüzünde ne işi var, bilmem. Ama bu tür insanları bir kez yaratan Tanrı neden böyle davrandığını biliyordur elbet. Hepimizin de bu beyaz adamların pek çok suçunu bağışlaması gerekir, zavallı dünyamızı bir kez daha mahvedip cezalandırılmasına yol açan bunlardır. Ama bakın, Tanrı beyaz adamla neyi amaçladığını bir işaretle bildirdi bize. Siz hepiniz, sen Zenci, sen Eskimo, hepiniz pek yakında umarım yeniden kurmaya başlayacağımız yeryüzündeki yaşam için sevgili eşlerinizi de yanınıza aldınız, sen Zenci eşini, sen Kızılderili eşini, sen de Eskimo eşini. Yalnızca Avrupalı beyaz adamın eşi yok yanında. Uzun zaman böyle olduğuna üzülmüştüm, ama şimdi bunun altında yatan anlamı sezer gibiyim: Bu adam bizler için bir uyarı ve itici bir güç olarak, bir hayalet olarak belki de, yok olmaktan kurtarılıp yanımıza verildi. Ne var ki, çoluk çocuğa karışamayacak; meğerki çok renkli insanlığın seli içine yeniden dalıp gitsin. Sizin yeryüzündeki yaşamınızı yok edemeyecektir bundan böyle. Gönlünüz rahat olsun!" Gece olmuştu; ertesi sabah da doğuda Kutsal Dağ’ın tepesi, sivri ve küçük, sulardan başını çıkardı.

derken otuzuncu kuleye ulaştı. Kadın oyuna bizzat burnunu sokup sağa sola emirler yağdırmaktan kendini güçlükle alıkoyuyordu. ilk yardım çağrısında hemen askerlerini alıp başkentin ve kralın yardımına koşmak yükümlülüğünü üstlenmekteydi. her asker hemen teçhizatını kuşanıp ekmek torbasını kaptığı gibi önceden belirlenmiş yere koşuyor. yapılan işlerin güvenilirlik derecesi anlaşılacaktı. uzaktan. O vakur yüzüyle kralın işaret ettiğini görerek kendini tuttu. gelgelelim hayranlık duyulacak bu akıllıca önlem albenili eşinin kaprisleriyle gümleyip gitmişti. Aradan daha üç saat geçmeye kalmamıştı ki. çok güçlü davullarla donatılmıştı. o yere en yakın kule davullarını çalıyor. bunu da alabildiğine hızlı bir tempoyla gerçekleştiriyor. Kral Yu bu akıllıca ve değerli önlem üzerinde uzun zaman kafa yormuş. davul yerine de minik bir çıngırak asılmıştı kulenin içine. bir araya toplanılıp yaya ya da at üzerinde yürüyüşe geçiliyordu. uykuymuş hepsi bir yana bırakılıyor. Sonunda beklenen an gelmişti. Göz açıp kapamadan tüm komşu bölgelerden birlikler acele başkent Fong’un yolunu tutmuştu. sohbet ederek gezip dolaşıyordu. sevinç ve heyecanı işte öylesine büyüktü. Dschou’nun ülkesi Batı’da barbar Moğolların topraklarına kadar uzanıyor. derken onuncu. gerçek davulla ve insanlarla "barbarlar baskını" oyunu oynanacak. ileride olacaklarla. Gelgelelim. savaşlar ve kıtlıklarla.Kral Yu Eski Çin’in tarihinde bir kadına yakasını kaptırarak ya da bir sevdanın eline düşerek yıkılıp giden hükümdar ve devlet adamlarının örneği fazla değildir. zeki bir kız. kralın Bau Si adında bir karısı vardı. keyfi yerinde olmadığı zamanlar. bir aşağı bir yukarı gezinip birbirleriyle sohbet etmeye koyuldular. bunları kullanacak personelin eğitiminin tamamlandığını ve daha önce kararlaştırıldığı gibi yılın kutlu bir gününde yeni sınır güvenlik sisteminin denendiğini görmek. yüzbaşı da atının üstünde ilk kulenin önüne gelerek davulun çalınmasını emretti. Modelde sınır ve kule sistemi canlandırılıyor. prensleriyle konuşup görüşmüş. Örneğin. saray memurları kendisini kutlamaya hazır oracıkta dikiliyordu. Örgütün teknik yönüne gelince. kralın eşini sık sık eğlendiren kule ve davul oyunu il kez gerçek boyutuyla ve gerçek anlamda sahnelenecekti. kralın yaşamında büyük bir gündü. gerek ülkesi için hayır getirmeyecek ölçüde söz geçirebilen güzel bir kadındı. Oradakilerin hepsi de derin bir saygıyla ezgiyi dinliyordu. sınır güvenliğinin elden geldiğince güçlendirilmesinin. Her birinde gece gündüz nöbet tutulması öngörülen kuleler. Krala sadakat yemininde bulunan bu kişilerden her biri. tüyler ürpertici davul sesinin işitilmesiyle herkesin ruhunu saran heyecan ve merak çok geçmede yine tavsamıştı. Sonra bir sessizlik kapladı ortalığı. örgütün bütün politik kurumlar gibi biri ahlaksal. öbürü mekanik olmak üzere iki yönü vardı. derin bir tedirginlik ve korku uyandırarak kulakları dövmeye başladı. kral bütün yasallarının yardımıyla batı sınırında bir sınır koruma örgütü oluşturmuştu. ülkenin başkenti Fong da zaman zaman o barbar kavimlerin baskın ve yağmalamalarına uğrayan nazik bir bölgenin ortasında bulunuyordu. görkemli suskunluk son bulup oradakiler yine konuşmaya. Davulun pes sesi gümbür gümbür ötmeye. boyayıp ateşte pişirerek Bau Si’nin önüne koymuştu. yeri göğü inleten ezgisini var gücüyle söylüyordu. Bu arada davulun o pes ve tehditkâr sesi ikinci kuleden üçüncüsüne. gerek bir hükümdar. artık büyük ve gerçek kulelerle. içi merakla dolup taşıyor. bir an bile gecikmeden birliğini yola çıkmaya hazırlıyordu. Yapılan işten göğsü kabarıyor. sonraki iki boyunca da sürmesi karşısında. oyunmuş. Kral Yu von Dschou ile sevgili eşi Bau Si seyrek rastlanan bu örneklerden biridir ve pek ilginç bir örnektir. kralın batı sınırında inşa ettirdiği iyi düşünülmüş bir kuleler sisteminden oluşmaktaydı. Dolayısıyla. özellikle güzel Bau Si beklenti ve heyecan içindeydi. kilden küçük ve narin kulelerin her birinde yine kilden alabildiğine küçük bir nöbetçi bulunuyordu. Mimarlardan biri üzerinde çalışılan işi pek somut olarak kendisine gösterebilmek için sınır güvenlik sisteminin kilden minik bir modelini yapmış. sağdan soldan küçüklü büyüklü süvari birlikleri başkente yaklaştı ve her geçen saat yenileri izledi onları. saraydaki memurlar ve subaylar giderek büyüyen bir hayranlığa kapılmaktan kendilerini alamadılar. Aradan biraz geçti. Bütün kent bir bayram gününü yaşamaktaydı. Beklenen saat gelmişti. Başkentteki sarayda. bir an sonra yine duyulmaz olan güçsüz bir yanıt. Kralın buyruğunu ilk saray memuru süvari birliğinin yüzbaşısına iletti. Büyük savaş davulu o hoyrat. Bu sevimli oyuncak kralın eşini sonsuz hazlara boğmuştu. Telaş ve heyecandan benzi sararan Bau Si’yi bir titreme almıştı. yükler hazırlanıp atlar eğerleniyor. en yakın kuleden yanıt geldi derken. mimarlarının düşüncelerini dinlemiş. pek neşelenip eğlenmişlerdi. Nasıl hayat dolu. görkemle. gerek vasalların. Kral saygı gösterilerine ve kutlamalara boğuldu. kralın kalbine ve duygularına. bunun üzerine bütün kuleleri çıkarıp dizmişler. aşmış. kral. sonunda kulelerde görev yapacak nöbetçilerin eğitilmesi emrini vermişti. Sesin işitildiği her yerde kralın kesin buyruğuna uyularak. hazırlık niteliğindeki bütün o seremoniler ve dualar bitinceye kadar zor sabretti. mimarlara ziyafetler . Fena bir devlet adamı sayılmayan ve işinin ehli danışmanlarının öğütlerine kulak vermesini bilen Kral Yu hakkında tarih kitaplarının bildirdiğine göre. Vasallarla (hizmetli-köle) anlaşmanın ahlaksal yönü. oğlanların oyunlarını hayranlık ve coşkuyla izlerse. korkular ve yok oluşlarla dolup taşan ezgisini. davulların yerlerine yerleştirildiğini. Diyelim düşman sınırın rasgele bir yerinden içeri sızdı. Kulelerin yapımının sonunda bittiğini. önceden belirlenmiş emirleri ülkenin içerilerine iletiyordu. Bahçe ve parklarda insanlar coşku içinde. Ses yavaş yavaş yankılanıp söndü. kuleden kuleye bir kuş gibi uçup giden davul sesi en kısa zamanda ülkeyi bir baştan bir başa dolaşıp tehlikeyi haber veriyordu. nedimeleri kendisine çokluk "barbarların baskını" oyununu oynamasını önermiş. her yüzbaşı ve her albay. ülkesinin sınırlarının içerdiği sakıncaları akıllıca bir önleme başvurarak gidermesini başarmış. uyarı ve gözdağıyla. Davul sesinin duyulduğu her yerde işmiş. Bau Si de kocası gibi sınırdaki çalışmaları büyük bir merak ve ilgiyle izliyordu. bütün gün sürdü bu. iplerini çekip minik çıngırakları çalmış. özellikle başkentin daha iyi korunmasının düşünülmesi gerekmekteydi. gerek emirlerindeki memurların güvenilirliği temeline dayanmaktaydı.

Ne var ki. Bu büyük şenlik de yavaş yavaş sönüp yerini günlük yaşama bırakmış. Kral Yu bu kez korkunç bulmuştu sesi. Gece gündüz kesilmemişti gelenlerin arkası. Batıdaki barbarlar belki bir rastlantı sonucu. binlerce askerin oluşturduğu bir orduya dönüşmüştü. Ne var ki. işte öylesine hayranlık uyandıran mekanizmasıyla mükemmel oyuncak kırılıp dökülmüştü adeta. Ama hayli kalabalıktı barbarlar. minicik. gri topraktan fışkırıyor. subaylar arasında kralın alçakça bir oyununa gelindiği söylentisi dolaşmaya başlamıştı. Durumu kavrayıp eşinden beklediği o küçük. Gelgelelim. Ne var ki. kimseden de bir itiraz gelmedi. Bau Si’nin keyfine diyecek yoktu. Ne var ki. yeniden bir kaprise kapılarak o acımasız oyunu bir kez daha oynamaya kalmadan. hafif ve ağır süvariler. Gerçi yanlış alarm verilmesini yararlı bir egzersiz gibi gösterip haklı çıkarmaya çalıştı. kulelerin içinde davullar yerlerinde asılıydı. Kral Yu diye bir kral. davulların pes sesi ısrarlı uyarılarla en uzak sınır köşelerine kadar uzandı. bundan böyle hiçbir mucize yaşanmaz. herkes tarafından armağanlar sunuldu kendisine. garnizonlarda kendilerine kucak açılıp izzet ikramda bulunulmuştu. mutluluktan bir çiçek gibi yüzü gülüyordu eşinin.çekildi. gözleri neşeyle parıldamaz olmuştu. belki de söz konusu olayı haber aldıklarından günün birinde ansızın atlarına atlayıp kalabalık sürüler halinde ülkenin sınırını geçtiler. Askerler yeni yerlerinde konaklayıp çadırlar kurmuş. kaçan neşelerini yerine getirmek için çaba harcadı. her şeyin dirlik düzenlik içinde olduğunu çaresiz itiraf etmesi gerekiyordu. Başkent Fong yakılıp yıkıldı. davula ilk vuruşu yapan birinci kulenin davulcusunun başına çelenk takılıp sokaklarda gezdirildi. görevi çıkıp gitmişti aklından. hiçbir yönden küçük. kral da cezasını buldu. kralın sevgili eşi Bau Si büsbütün kendinden geçmiş. adeta bir masal gibiydi. Bu arada kral bol bol izzet ikramda bulunarak kendisine kızıp içerlemiş birlikleri yatıştırmak. Yu’nun yerine tahta geçen Kral Ping. buyruk duyulmadığı süre her şey ölü ve işe yaramaz durumdaydı. hiçbir masalsı düş gerçekleşmez olmuştu. sonunda da pes etti. ateşler yakmışlardı. Aman Tanrım. Bau Si’nin yüzünün yeniden gülmesi. keyfi kaçan kral canı gibi sevdiği eşinden. Kulecik ve çıngırakçık oyunu akıl ve hayalinden geçiremeyeceği kadar parlak bir şekilde gerçekleşmişti. nasıl da insanı sarhoş etmişti şölen! İnsanı mutluluğa boğan oyunu yinelemek için her şey hazırdı: Kuleler hazır duruyordu. Ama o büyüleyici oyun tümüyle yinelenmeye başlamıştı. adeta mest olmuştu. sonunda da sarayın ve mest olmuş Bau Si’nin hemen gözlerinin önünde ezici bir gerçeklik içinde sıralanıyorlardı. devcileyin dönüp gelmişti. Bau Si kendisini o duruma getirmişti ki. burada karşılanıp ait oldukları garnizonlara yollanmış. sarayı. ama ülkedeki asker ve subayların yüreklerinde yankı bulmuyordu. Fong’u bırakıp başkenti Doğu’nun uzak bir köşesine taşımaktan başka çıkar yol göremedi. kralın askerlerini yenilgiye uğratıp başkent Fong’u ele geçirdiler. derken etkisi uzaklardan canlı. Sevgili eşinin yüzünde bir tek gülümseme görebilmek için ona verdiği armağanları arttırdıkça arttırdı. Kilden kuleciklerle ve ipleri çekilip çalınan çıngıraklarla oynanan küçük oyun. ama en çok sevgili eşinin kapıldığı hayranlık kendisini memnun etmişti. Kral Yu’da burun için gereken güç yoktu. Kumandanlar kralın önünde eğildiler. . uzakta. Bau Si ise amacına ulaşmıştı. Bau Si de sesi işitince irkildi birden. Ne var ki. İlkin karşı koymaya çalıştıysa da yavaş yavaş yumuşadı. bozbulanık kafilelerin adeta yerde sürünerek yaklaştığı görülmüyor. sonsuz bir sel halinde. her şey sabırsızlıkla kralın o büyük buyruğunu gözlüyordu. o sırada elinin altında bulunan az sayıdaki birliklerle koşup barbarları karşıladı. sevgili eşinin gönlünü hoş etmek isteyen kral. davulların engin ses dalgalarına bürünerek sihirli bir şekilde ülkenin içerilerine dalarak kaybolmuş. kimse kralın yardımına koşayım demiyordu. herkes kralın önünde eğilip söylediklerini sineye çekti. Verilen buyruk. Bau Si diye gülen bir kadın kalmamıştı. Hemen savaş davulunun o pes. Kral. Bau Si’nin yüzündeki gülücükler silinip gitmiş. onun için her şeyden önemliydi. gerçekte ülkesine baskın düzenleyen bir düşman falan bulunmadığını. Asker ve subaylar davul sesine aldırmıyor. Subayların büyük çoğunluğu aralarında konuşup görüşerek ileride verilecek böyle bir buyruğa uymamayı kararlaştırdılar. şenlikler kısa ömürlüdür. Davullar güm güm ötmeye ötüyor. sırtlarında üniformaları. Dünyanın bir ucunda küçük küçük toz bulutları kalktı havaya. kuleleri yakıp yıktılar. oyun ciddilik kazanmıştı. hiçbir yanda havaya kalkan toz bulutları seçilmiyor. doğal büyüklükte. Kral Yu’nun ağzı kulaklarına varıyordu. büyük oyunun zevkini tattıktan sonra alabildiğine yavan nitelik kazanmıştı. eşinin ayartısına yenik düştü. askerler nöbet yerlerindeydi ve davulcular. tatlı sevecenliği görevine feda edeceği an gelip çatmıştı. Kral Yu eşi Bau Si ile gözlerini sağda solda boşuna gezdiriyordu. Kral Yu ülkesini ve yaşamını yitirdi. oturmuş bekliyorlardı. sınırdaki bütün güvenlik güçlerini alarma geçirmiş ve binlerce kişiyi yollara dökmüştü.kilerden değişik değildi. büyük toprak parçaları verip komşu ülkelerin hükümdarlarıyla anlaşmalar yapmak ve saltanatının gelecekteki güvenliğini bu yoldan sağlamak zorunda kaldı. Okçular. eski gülümsemesi yine ışıl ışıl parıldamıştı yüzünde. Ne var ki. o heyecan veren sesi duyuldu. Davulların insanın yüreğini bunaltan uluması bir orduya. Binlerce kez yinelediği ricalarına dayanamayarak sevgili eşinin gönlündeki o biricik büyük isteği yerine getirdi: Görünürde düşman varmış gibi sınır nöbetçisine gereken işaretin verilmesine razı oldu. toz bulutçularına bürünmüş beliriyor. kralın gözüne hiç daha bu kadar güzel görünmemişti. Şenlikten birkaç hafta sonra Bau Si’nin keyfi yine kaçmıştı. Aylak ve kaprisli insanlar da katlanamazdı böyle bir şeye. atlı ve yaya birlikler üç gün boyunca arkası kesilmeksizin saraya doğru akın etti. hiç kesintiye uğramaksızın hızlı bir tempoyla yaya ya da at üzerinde akıp gelen baştan tırnağa silahlı yüzlerce. yaşlı günlerinin bu avuntusundan yoksun kalmış hissediyordu kendini. O saat kuleler işaretlerini verdi. eşi de. Davul oyunu diye bir şey kalmamıştı ortada. mızraklı askerler giderek büyüyen bir kalabalık oluşturarak kent çevresindeki tüm alanı doldurmuş. Dolayısıyla. askerler çadırlarını kurdular. o uğursuz gülmesinin bugün bile kitaplarında sözü geçen sevgili eşi Bau Si’nin başına gelenler de kocasının. Kral Yu’yu zor saatler bekliyor.

deniz kenarında varlıklı kişilerin yazlıkları yer almaktaydı. Komşu kentlerin rekabeti gelişim sürecini hızlandırmaktaydı. fabrikalar. pezevenkler. Bu arada öğretmenleri tarafından bilgilendirilen gençler. avlusunda ve pavyonunda kuruluşundan son gelişim çizgisine kadar kent tarihinin sergilendiği koca bir müze pek çok ziyaretçi tarafından geziliyor. Kent komşu kentleri egemenliği altın almış. Dağlar yakma gelmiş. çamur ve çirkeflerin yanı başında tahtadan ve oluklu tenekeden ilk barakaların bulunduğu geniş ve güleryüzlü yollarda şimdi ağırbaşlı ve vakur devlet daireleri. mimarlar. çiçeği burnunda kent büyük bir gönence kavuştu. kıtlıktan bolluğun. Derken tenekeden bir baraka doğup çıktı ortaya. sokakların. ilk cinayetin işlendiği. Aradan pek birkaç ay geçmeden yakında kardeş kentler kuruldu. Burada gençler gezip dolaşıyor. ambulanslar kliniklere usulcacık hasta taşıyor. teknik adamlar ve belediye başkanları geldi. heykeller ve anıtlarla donattılar. kentin zenginleşip kentlilerin koltuklarının kabardığı bu dönem. yönetim birimlerini ve diğer kuruluşlarını incelemek için-yabancı kentlerden politikacılar. Batıda petrol kuyuları keşfedildi. İstasyon ülkenin en büyük istasyonu. bir okul kuruldu. Zamanla genç bir kuşak yetişti. bir yerde karşılaşıldı mı baş eğilerek selam verme âdeti kentte yerleşti. Ve bunları diğer konutlar izledi. Derken kuruluşundan yüz yıl sora bir deprem kenti yerle bir etti. Fransız şarabı. Vahşi köpekler ve bizonlar kendilerini uzağında tuttular kentin. kurum ve kuruluşların titiz modelleriyle bir zamanki bozkır canlandırılmaktaydı. şimdiden kente çok eski. ertesi gün de tahtadan bir kulübe. ilk tüfek gümleyerek dağlara doğru uzandı ses. öğretmenlerinin kılavuzluğunda gelişim ve ilerlemenin eşsiz yasalarıyla tanışıyor. bir anda aldı yürüdü. köylüler ve kentliler akın etti. O günlerde belediye sarayının. evlerden öteberi çalan hırsızlar türedi. yiyecekle dolup taşan ikinci trenin gelmesi üzerine: "İşler iyi gidiyor!” diye sesini yükseltti mühendis. çadırlardan. ilk gazetenin yayınlandığı günler uzaklarda. ülkenin en güzel. görkeminin doruğuna ulaştı. iş adamları ve avukatlar doldu kente ayrıca. Ve yavaş yavaş kültür dene şey geldi kente. hayvanlarıyla ve başlangıçtaki sefil konutların. Sonraki yüzyılda. şimdiden tarih olmuştu. Bir yıl daha geçti aradan. Bu yeni yüzyıl içinde kent. pervasız ve alımlı. mutlu bir rastlantı sonucu. alkollü içkilere savaş ilan eden bir dernek kuruldu. pek çok ziyaretçinin hayranlığına konu oluyordu. görülmeye değer bir kent ününe kavuştu. Ama yeniden belini doğrulttu kent. çiftlikler. dolayısıyla kaşla göz arasında büyüyen kent. ama hepsinden çok heykelcilikte gerçekleşen atılımla aynı zamana denk geldiği.Kent Bir gün önce döşenen demiryolu hattı üzerinde insanla. İtalyan sucuğu. dünyanın en büyük ve en görkemli bu binasının yapımına başlandı. sonra da bankanın yapımı izledi. taştan ve demirden yirmi kadar koca okul binasında her yıl ünlü kentin kuruluş günü şarkılar ve konuşmalarla kutlanıyordu. Yabancı kentlerden politikacılar. Kentin kuruluşunda emeği geçenlere saygı ve sevgi gösteriliyordu. üç de dini cemaat ve iki gazete gözlerini hayata açtı. mimarlar ve sanatçılar gençleşen kenti resmi binalarla. bunu hükümet binası. Müzenin alabildiğine geniş ön avlusunda bakımlı bitkileriyle. her gün yeni evler yapıldı. rahipler ve öğretmenler geldi. borsa bütün kıtanın en büyük borsası oldu. bolluk ve bereketle kendini açığa vurdu bu görkem. Bozkır sarı güneş ışığında içten içe yanıp tutuşuyor. daha birinci baharda tarlalar yeşil ekinlerle rüzgârda dalgalanmaya başladı. kül. Kentte ilk çekiç sesinin yankılandığı. yankesiciler. Paris’ten bir terzi çıkıp geldi. ne kadar dar şey varsa geniş duruma sokuldu. kentten birkaç mil ötedeki büyük petrol . bir milletvekilinin arabası fark edilecek oldu mu selama duruluyor. Norveç’in ringa balığı. İlkin yalnızca yerleşim bölgesi olan kent giderek bir vatan. Bir zaman kül yığınlarının. köyler kaplamıştı. ne kadar küçük şey varsa büyük. Vahşi köpekler ve şaşırmış bozkır bizonları bu ıssız yerde nasıl harıl harıl çalışıldığım. mimarlar. ne kadar ahşap bina varsa kâgir yapıya dönüştürüldü. ufukta ormanlık ulu dağlar mavi bir sis ortasında yükseliyordu. tiyatrolar ve kiliseler yükseliyor. gerilerde kalmış. doğadan uygarlığın nasıl doğup çıktığına akıl erdirmesini öğreniyorlardı. çeşmeler ve havuzlarla. çok geçmeden de taştan binalar gelip katıldı öncekilere. araç ve gereçle. bir Bavyera birahanesi işletmeye açıldı. en zengin kenti aşamasına yükseldi. yeşil topraklarda kömür. teknik adamlar ve belediye baş. Yüzlerce salonunda. kâğıt ve tenekeden lekelerin nasıl oluştuğunu izliyorlardı. ahırlar ve sundurmalar boy verip yükseldi tarlalar içlerinden. genel beğenide. bunların arasından küçük bir soylular grubu parlayıp öne çıktı derken. Eksik hiçbir şey kalmadı sonunda. Rus havyarı satın alınabilmekteydi. Dünyanın dört bir yanından işçiler. bir dağ treniyle uçurumların kalbine kadar inilmişti. Bir zamanki bozkırı tarlalar. harika bir kent olup çıktı. bir mağaza açıldı. Yapılarının kesinlikle tümünü açık gri soylu bir mermerin oluşturduğu iç kesimi şahane parklardan yeşil bir kuşak sarıp sarmalıyor. çevre ehlileştirilip verimli duruma sokuldu. bahçeler ve parklarla. nerdeyse dünya kuruldu kurulalı var olan bir yurt gözüyle bakmaya başladı. İlk trende tiz bir ses çıkararak ülkenin içinden geçip gitti. Artık ikinci sınıf şarkıcılar. hayvandan insanın. ortalığı nasıl bir curcunanın kapladığım. Dağların orada ya da daha uzaklarda. İstasyonun inşası bitip açılış töreni yapıldı derken. bu kuşak dışında yollar ve evler geniş bir alanda yavaş yavaş taşramsı bir açıklığa doğru uzanıp gidiyordu. bir yurt niteliği kazandı. kabadan incenin. ilk örs hızlı çekiç darbeleri altında çın çın öttü. seçim konuşmalarından grevlere. geniş bir bölgenin başkenti konumuna yükselmişti. bankalar. Ayak takımından insanlar. ilk ibadetin yapıldığı. su yollarını. dansçılar ve müzisyenler çıktıkları turnelerde kente de uğramadan geçmiyorlardı. öğrenciler geze geze bu yollardan üniversiteye ve kitaplıklara gidiyor. tahta sundurmalardan ve engebeli şekilde döşenmiş ilk tren hattından başlayıp büyük kentlere özgü görkemli caddelere kadar uzanan kentin tarihçesini inceliyorlardı. kent. ıssız ve yabani topraklar yol yol kesilip doğrandı. Başka kentlerdekinden kolaylığı ve inceliğiyle ayrılan bir çeşit selamlaşma. İngiliz kumaşı. sonunda altsınıfların kanlı bir devrimi söz konusu görkeme dur dedi. mimaride. kömürle. sinemalardan ispritizma derneklerine kadar her şey vardı kentte.kanları gelip ünlü kentin yapılarını.

O eski orman hayli eski taş köprülerin ve yazlıkların ufalanıp döküldüğü dağlardan yavaş yavaş aşağılara inmeye başlamıştı. uzak ülkelerin okul öğrencileri kentin gizleri üzerinde büyük bir merakla söyleşilerde bulunuyorlardı. akşamdan sabaha yerden mantar biter gibi kentler yükseliyor. Derken tilkiler. geçmişe gömülmüş zamanlardaki görkemin el altından ışıldaması sağlanıyordu. artık yaşlanmış tarım toprağında düşünsel bir yaşam filizlenmeye başlamıştı. sansarlar. o efsanevî eski zamanlarda binlerce yıl sürmüş büyülü bir sanatın kayıplara karışmış kalıntılarını kendilerinde barındırıyordu. Bir vakit körpe toprakta ilk evleri kurup çatanların soyundan gelenler. . Kent bu berbat dönemi yaşarken. müzelerin kalıntılarını örtüp kapladı. onu terkedilmişliğin kucağına itmişti. Kendini ayakta tutmakla. ressamlar ve yazarlar türüyordu. düşünsel zevk ve heveslerin bu çiçeklenme döneminde gülümseyerek günleri. insanları giderek büyüyen bir güçle başka kıtalara göçe zorladı. Ne var ki. mücevherlerle bezenmiş mezarlar vardı sözde kentte. zamanla dağılıp ufalanmış heykeller ve yeşil sularıyla yosun kaplı eski parkların hüzünlü görkemini resme geçiriyor. Bundan böyle dünyanın kalbi ve beyni. Pek çok yüzyıl düşlerde gezinen kent. rezil ve vahşi geçmişin yan yatmış. Ve kentin yerlisi eski ailelerin soyundan gelenlerin kökü kurumaya ya da bakımsızlık yüzünden dökülmeye başladı. bir bölümü kuruyup çoraklaşmıştı. çiftlikleri ve köyleriyle ülkenin büyük bir bölümü kısmen yandı. ıssız ülkenin bir bölümü bataklığa dönüşürken. daha bir yıl önce dağdan aşağılara doğru büyüyen ormanın ilk habercisi ve öncüsü olmuştu. yeni dünya için sevilip sayılan bir yer oluşturdu. Dışarıda uluslar istediği kadar savaşlarla sarsılsın. Çocukların cadı masallarında ve çobanların nostaljik ezgilerinde kentle ve geçmişe karışmış görkemle ilgili isimler çarpıtılıp eciş bücüş duruma sokulmuş olarak boy gösteriyordu. toprak bağrındaki hazineleri seve seve insanlara buyur ediyor. orada bir moloz yığınını genç ve dayanaklı iğne yapraklı ağaçlarla süslemişti. büyük büyük işlerle uğraşsınlar. sonuçta fabrikaları. yavaş yavaş bütün ülkeyi ele geçirdi. yeni çağların hayhuyu ortasında büsbütün sararıp solmaktan kendini esirgemekle yetinmesi gerekiyordu. Bir zaman kentin koltuklarını kabartan belediye sarayının kalıntıları hâlâ ulu ve heybetli yerinde duruyor. eskisi gibi binalar kurup çatmanın üstesinden gelinemedi. suskun yıkıntılara dönüşmüştü. ilkel insanlar dışında içinde oturan kalmamıştı. ne ele geçirecekleri bir toprak parçası. Şimdi kendi yıldızları parlayan uzak ulusların bilginleri çıktıkları tehlikeli inceleme gezilerinde ara sıra bu yıkıntılar ketine geliyor. kendi kentleri de bakımsızlıktan hanidir harap olmuş ve kültürleri yozlaşmış komşu ulusların sayısız söylencelerinin odak noktasını oluşturuyordu.sası olmaktan çıkmıştı. tapınakların. Güzelim kent giderek yoksullaşmaya başlamıştı. kısmen harabeye döndü. Kent halkını oluşturan bu son insanlar da zamanla hastalıklara yenik düşerek ve beyinleri sulanarak kırılıp gitmiş. söz konusu ülkede hububat. Üzerlerine sarkmış çiçekli dallar altında sessiz yollar. ayrıca. yöredeki göçebe kavimler. demir. orman dağlardan düze inmesini sürdürdü. Sonunda kent boşalmış. yiğitlik taşan o eski dönemin uzaklarda kalmış hay huyunu ya da eski saraylarda yorgun insanların sessiz sedasız düşlere dalışım ezgilere dökerek narin dizelere taşıyorlardı. ormanlar ortadan kaybolup çağlayanlar dizgine vuruluyordu. dehşetin her türlüsü kol gezdi. Geniş bir bölgenin bir ıssızlık ve tenhalık içinde durup durduğunu gören orman. bazen dış ülkelerden gelen ressamlar ve turistler buraları gezip dolaşıyor. bataklığa dönüştükten sonra baş gösteren sıtma belası ülkenin canını okumuş. ilerideki tatsız. göller ve ırmaklar oluştu. pek çok ülkenin pazarı ve bor. Ama onun da şimdiden genç ağaçlardan bir orman sarmıştı çevresini. Tek bir taşının bile artık ortada görülmediği yıkık saraylardan birinin üzerinde genç bir çam duruyordu. denizin karşı tarafında uzak bir ülke ansızın parlayıp öne çıktı. bunlar için ortada kurup çatacakları ne bir bina vardı. sessizleşen kentte bilginler ve sanatçılar yetişiyor. yıkıldı yıkılacak saraylarında barınıp eski bahçe ve parklarla yollarda cılız keçilerini otlatan ayaktakımından meymenetsiz. Ticaretle uğraşıp para kazanmak için de fazla bir olanağın sözü edilemezdi. Yeni ülke eski dünyanın boş duran güçlerini. gürültüsüz meydanlarda düşlere gömülmüş heybetli yapıların hava ve rüzgârdan solmuş cepheleri. sıkıcı yıllarda yavaş yavaş tekrar kendine geldi. gümüş ve diğer madenlerin bolluğundan geçilmiyordu. kentte suskun bir inziva içinde barış korunuyor. Son düşsel parlak dönem de çoktan ömrünü doldurmuştu. çaba ve isteklerini zorla kendinden yana çekip alıyor. ama kent yine de ayakta kaldı. Böylece kentin ismi ve ünü bir kez daha dünyada yankılanmaya başlamıştı.ni geçiriyor. sarayların. bazen çingeneler ve bir suç işleyerek soluğu kaçmakta alanlar buralarda barınıyordu. Kan gövdeyi götürdü kentte. acele etmeksizin kentten parça parça koparıp kendi yeşil alanı içine almış. Saf altından kapılar. "İşler iyi gidiyor!" diye sesini yükseltti bir ağaçkakan gagasıyla bir ağacın gövdesini döverek ve büyüyen ormanı. bütün dillerdeki ezgilerde sözü ediliyor. kala kala çürüyüp kokuşan bir doku kaldı geride. şairler tarafından şiirlere konu edildi ve sevgili çiftlerini ağırladı. Komşu küçük kentler çoktan ortadan silinmiş. Ne var ki. bereketi bir türlü sona ermiyordu. Kente dokunmadan geçen bir depremin ardından ırmağın yatağı değişmiş. burada bir bataklığı üzerini fısıltılı bir yeşile bürümüş. Bütün bunların yerinde. sonra yok oldular yeniden ve orman ilerledi. ama önceki şenlikli yaşamına kavuşamadı bir türlü. yol kenarlarındaki eski duvarların. Uzaktaki yeni dünyaya çekip gitmeyen boş iş gücü kalmışsa. oynaşan suların fıskiyelerden üzerlerine döküldüğü hafif bir müzik içindeki havuzların yuvarlak çanakları.kuyularım ateşe vermekle işe başladı. kurtlar ve ayılar bu ıssız yeri şenlendirdi. yeryüzünde o canım yeşilin ilerlemesini memnun memnun izledi.

Gerçi köydeki herkes kuşu bizzat görmemişse de. o kişinin başkalarında rastlanamayacak yüce bir şeyi kendisinde barındırdığını söylemek yanlış olmazdı. kayda geçirildi. Nasıl bahar geldiğinde ilk kez bir kızılkantoronu görmesi ya da yaşlı ve akıllı bir yılana rastlaması bazıları için fazla önem taşımazsa. kalbi her zamankinden bir başka türlü çarpıyormuş. Ve kime daha sık görünürse. o kadar. geceleri sık sık düş görüp rahat bir uyku uyuyamıyor. her seferinde insanin kendini bir kutsamanın ardından ya da eli yüzü düzgün bir ezgiyi dinledikten sonra nasıl hissederse öyle hissettiğini. Köye gelen pek çok yabancı kuşla ilgili araştırmalar yaptı. sesi. onunla karşılaşmaya görsün. dünya kuruldu kurulalı böyle bir kuştan haberleri vardı. Başka zaman gördüklerimden değişik bir şey olduğunu hemen farketmiştim. "küçük bir çocuktum. onunla karşılaşanlar bir süre öylesine heyecan içinde kalıyordu ki. ne bir tavuk denebilirdi. onunla her karşılaşma bir sevinç ve mutluluk kaynağı oluşturuyormuş. Söz konusu durumlarda öyle olur ki. daha iyi bir insan olmaya içten içe karar verdiğim ileri sürüyordu. ordan oraya sekip zıplamaya başladı. sevincinden yerinde duramayarak bunu kendisi için bir ödüllendirme. Bütün bu kişiler sorup soruşturularak saptandı. her karşılaşmadan sonra kuşun insanda uyandırdığı duygudan daha harikulade. Sanki tek başına biri dans edip şarkı söyler gibiydi. bir beklenti ve sezgiyle gönlü dolup taşıyor. her ne kadar Montagsdorf sakinleri onu gerçekten tanıyorlarsa da. Seyrek olmasına karşın bazen açığa vurulan bir görüşe göre. daha çok kendine özgü. İnsanların çok eskiden beri. bahçeyi bir baştan bir başa dolandık. Kimileri de vardı. Anızların üzerine kondu.Kuş Kuş. kuş için deli divane oluyor. bu görüşün düpedüz karşısında yer alıyor. kuş belki daha çok zararlı ya da en sızından uğursuz denecek bir hayvandı. Söz dönüp dolaşıp kuş konusuna geldi mi. gerek kuşun dış görünümü. ayrıca kuşun ortadan kaybolmasından sonra Montagsdorf ta oluşmuş bir grubun sözcülüğünü yapıyordu ve gruptakiler kuşun hâlâ yaşayıp ileride yine ortaya çıkacağına kesinlikle inanmaktaydı. oysa normal zamanlarda insan pek bilmezmiş kalbinin çarptığını. hatta kuş ortadan kaybolduktan sonra hakkında pek titiz ve güvenilir bilgiler edinmeye yönelik çalışmalar başlamıştı. * Bkz. köyde de kuşu pek umursamayan kimseler vardı. en azından göğsünde bir kalbi bulunduğunu insan hissediyormuş. bir görkemi barındırıyordu kendisinde. gönlünü bir hoşnutsuzluk ya da bir yurtsama duygusu sarıyordu. uçuşu. bir ayrıcalık gözüyle bakıyordu. Ben de merak ve hayranlıkla peşinden koştum. hiçbir cins ve türden olmayan hayvan ve yaratıklarda rastlanır bir acayipliği. Aslında bir güzelliği de yoktu. O sıra evimizin arkasındaki bahçede büyüyen otlar yeni kesilmişti. nerdeyse biraz ağrılı bir çarpmaymış bu. Ne öyle olağanüstü renklerle bezenmiş bir kuştu. ama insan tuhaf bir heyecan duyuyormuş. Montagsdorf kuşuydu. kendilerinede orijinal bir şey bulunan herkesle olduğu gibi Montagsdorflularla da eğlenilip dalga geçiliyor. gerekse huyu suyu ve insanlarla ilişkisi konusundaki anlatı ve betimlemeler birbirini pek tutmamaktaydı. 285 vd. geniş bir alan içindeki komşu yörelerde de onu biliyordu. her karşılaşma da kendisini günlerce tuhaf bir ruh durumu içinde yaşatmış. Careno’ya. Kuşkusuz insanın göğsünü kabartan bir kuştu bu. Ama çokluk karşılaşıldığı gibi. Ninonis s. ağaçtan bir kuş uçup geldi aşağı. ne ispinozdu. ne olağanüstü güzeldi. resgestae ex recens. hatta minicikti. ne de iri ve heybetli. okula gitmiyordum henüz. Anlattığına göre. otların üzerinden sıçrayıp geçerek çitin kazıklarından birine . Bir kiraz ağacına yaslanmış duruyor. Parlak gözleriyle ikide bir beni süzüyor. ancak yakın zamanda. bazen de birkaç kez kuşa rastlamış. ardından sekip zıplamalarını sürdürüyordu. neşeli dese neşeli değilmiş bu ruh durumu. Ama bazıları da vardı ki. Boynunda beyaz bir kolye vardı. ömür boyu kuşla pek ilgilenmişti. ya kısa bir süre için hayvanın cani insan karşısındaki korkusu kaybolur ya da ihsanın kendisi yeniden insan öncesi yaşamının safiyeti içerisi ne çekilip alınır. bir başka insan. Nitekim bazen bir tilki ya da bir guguk kuşu görmeleri ya da izleyebilmeleri de doğa dostları için başlı başına küçük bir yaşantı. Hayır. yörede böyle bir kuşa sahip olmak genelde küçümsenecek bir şey sayılmazdı. ona ilişkin öyküler anlatıyordu. Pek çok yıl Montgasdorf'nun belediye başkanlığını yapan tanınmış Sehuster’in kuzeni Schalaster isminde bir adam. tuhaf bir kuştu. "Montgasdorfluların kuşunu da sevsinler" deniyordu örneğin. Söylendiğine göre kuş eskiden çok daha sık görülebiliyor. hem de eşine pek rastlanamayacak bir kuş. bir mutluluk ve serüven oluşturur. kafasında hep güzel’i ve mükemmel’i düşündüğünü. eski zamanların birinde Montagsdorf yöresinde yaşıyordu. Ne tuhafsa. Anızların üzerinde seke seke bahçenin ısırgan otlarına kadar geldi. Montgsdorfluların bazısı gelen yabancıların ikram ettiği şarabı içip sorularını güzel güzel dinlediler ama sonunda kendilerinin kuşu asla görmediklerini itiraf edip çıktılar. (Aydın çevrelerdeki okuyucular için Schalaster hakkında şu bilgiyi de vermek yerinde olacaktır: Schalaster kuş olayının baş tanığı ve şu sıra yine unutulup gitmiş eskatolojik yorumun pek sık gönderme yapılan başlıca kaynağıydı.) "Onu ilk gördüğümde" diye açıklıyordu Schalaster*. oradan Morbio’ya ve daha ilerilere kadar herkes bu kuşu tanıyor. bir kezliğine bir kuştu işte. ağacın uzanabildiğim kadar alçak bir dalındaki henüz sert ve yeşil kirazlara bakıyordum ki. kuşu görenler küçük bir şey diyorlardı onun için. ne ağaçkakan. bazen dediğine bakılırsa. Ne bir çakır kuşu. ne baştankara. Bu haliyle kandırıp peşine takarak bana sevineceğim bir şeyi göstermek istediğini çok iyi sezmiştim. en azından onu bir kez ya da sık sık görüp ondan söz açan birini tanıyordu. Avis Montagnolens. daha soylu bir duygu olamayacağını. her yıl bir ya da iki. Başka hiçbir yerde benzeri de yoktu.

Yanı başınızda bir yerde tünüyor. ne anlattığı üzerinde kafa yormadan duramıyormuş. Kabil kardeşi Habil’i vurup öldürdüğünde kuş oradaymış ve Habil’in kanından bir damla içip onun ölüm haberiyle uçup gitmiş. O vakitler söz konusu büyücü kırmızı evinin çevresine böğürtlenler ve akasyalar dikmiş. başını sallayışla. diyelim ki bir kişinin kuş üzerinde anlattıkları komşusunun anlattıklarına uymuyor. Adeta öyleymiş ki. şairlik. alabildiğine içtenlikle dönüp bir kez daha bana baktı. ama onunkinden hayli küçükmüş. gördüğüm isimsiz kuşmuş.dürüyormuş. pek çok ülkede ve dilde anlatılıp dururmuş. Doğru eve koşup içeri girdim. Korkudan neye uğradığımı şaşırmıştım. Ne var ki bilginlerin dediklerine göre. ürkek ve camsı gözleri olduğunu. ona bir şeyi anımsatmak istiyormuş. çünkü büyücülük. insan buna bir anlam veremiyormuş. O binlerce yıllık Habil kuşunun sonradan yalnızca Montagsdorf’a gelip yerleşmesi. insanların hiçbir şeye zamanı kalmadı. Öyleyken bugün bile bazen yaşlı bir ninenin ya da bir büyükbabanın çocuklara kuşa ilişkin öyküler anlattığı işitilmekte. olup bitenleri anneme anlattım. insana mutluluk getirirmiş. kış geceleri ocak başında oturmuyor artık. insanları uyarıp insan yaşamına kutsal bir gözle bakmalarını. eskisi gibi büyücülüğünü sür. Günümüzde ise kuştan seyrek söz açılıyor. günümüzde bir delikanlının ismiyle bildiği birkaç orman çiçeği ya da bir kelebek yok pek. daha önce evden çıkıp giden büyücü de bir kafile oluşturan yılanların eşliğinde. bütün bunları anlatan. Gerçi biz de. büyülenmiş bir Ho. Bu öykülerden birinde. Öyle ya. öteden beri oracıktaymış gibi yapıyormuş. Kuş kılığında zaman zaman çıkıp geliyor. kardeş kardeş bir arada yaşamalarını sağlamaya çalışıyormuş. Kuşa ilişkin olarak çok eskilerden beri sürüp gelen birbirinden değişik anlatı ve söylenceler de bulunmakta. İleride de sık sık yaşadım aynı olayı. aslındakinden bir başka kılığa sokulmuş ya da lanetlenmiş bir yaratık diye söz edilir. çokluk bir tahterevalli gibi çabuk çabuk bir aşağı bir yukarı inip kalkıyormuş. kuşun ortadan kaybolmasına yol açmakla kalmayıp şimdiki inceleme ve araştırmalarıyla kuşun anısını ve ona ilişkin söylenceleri de çözüp dağıtarak bir hiçe indirgemek için çaba harcadıklarını ileri sürebilir. bir çalıkuşundan daha iri değilmiş açıkladığına göre. söylencelerde akademik çevrelerdeki gibi her zaman her şeyin akla mantığa uygunluk içinde olup bitmesi gerekmediği üzerinde düşünülmesinin uygun olacağını ileri sürebilir. bakışlarıyla insanı süzmek diye bir şey bilmediği kimsenin yabancısı değilmiş çünkü. insan ne zaman kendisini görse. uçarken olsun. ama gri-sarışın tepeliğinden hemen tanınıyormuş.henstaufe. onun acaba ne istediği. akıllı ve (devingen bir başcağızmış bu. aile üyeleri yaz akşamları topluca kapı önlerinde. yapılan büyünün ak mı yoksa kara büyü mü olduğu konusunda kesin bir şey söylemek . çok geçmeden dikenler ortasında kaybolup gitmiş ev. Montagsdorf kuşu dünya kadar eskiymiş. Doğu Yolcuları’nın etkisi altında oluştuğunu ileri sürebiliriz. iyi ki görmüşüm onu. buna karşı. söz konusu yasalar yüzünden de bazı kimseler işinden gücünden olmuş. Tepeliği guguk kuşununkine benziyormuş. Pek çok kimse üzerindeki asıl etkisini de kuşkusuz büyüye borçluymuş. belki insanların kendisi hakkında böyle birbirini tutmayan şeyler düşünüp anlatmaları kuş için de onurlandırıcı bir şeydi. ayakları üzerinde dikilirken olsun. serinkanlılıkla kulak verip dinleniyordu anlatılanlar. ormanların içine dalıp sır olmuş. her vakit apansızın ortada bitiveriyormuş. Habil kuşu söylencesi gerçi dünya kadar eskiymiş eski olmaya. bir haberci gibi çıkıp geliyormuş hep. başka hiçbir yerde görülmemesi insanı düşündürüyor. zaten kuşun kendisi yerinde duramıyormuş bir türlü.kondu.kuştan küçük olarak söz ediyor. sonradan bir süre onu düşünmeden edemiyor. Gelgelelim. tepeliğini oynatışıyla insana bir bildirimde bulunmak. Doğu Yolcuları’nın serüveninde Montasgsdorf ile Morbio arasındaki yer belli bir rol oynamış olup bunun izlerine söz konusu yörenin dört bir yanında rastlayabilmekteyiz çünkü. haberi bugün bile insanlara iletmeyi sürdürüyormuş. Daha da ileri giderek bilginleri suçlayabilir. Hiçbir hayvan bu kuş gibi beklenmedik bir anda insanın karşısına çıkıp sonra yine gözden kaybolmaz. Annem o saat dedi ki. bu kuş gözlerinin içi gülerek. Sanki bir görevle. insanların ruhlarım doğru yoldan saptırıyor. öbür kuşlardan hiçbiri insana böyle bakmazmış çünkü. insana bakışından tanınıyormuş ayrıca. kuş eskiden bir prensmiş sözde ya da (örneğin Sehuster böyle söylendiğini duymuş) bir büyücüymüş. şakıyıp öttü. Kuşun. gençlerin hemen hepsi iş bulup çalışmak için kentlerin yolunu tutuyor. gösterişli değilmiş." Schalaster -diğer bazı kişilerin tanımlamalarından biraz uzaklaşıyor bu konuda. kuş sorununa bunca belirsizlik ve çelişkinin girmesi özellikle bilginlerin işi değil midir diye sorabilirdik. şaşılacak kadar ufak. bir kılıktan bir başka kılığa girmeler ve benzeri uğraşlar yasaklanıp buna aykırı davrananlar vatandaşlık haklarından yoksun bırakılmakla cezalandırılmışlar. Hakkında gizli saklı bilgi edinilmeye çalışılmasından ve gözetlenmekten hoşlanmıyormuş pek. Bunların pek çoğunda kuştan büyülenmiş. bilimin kendilerine her şeyi değilse de pek çok şeyi borçlu olduğu kişilere böyle kabaca saldırmak gibi o acımasız cesareti gösterebilirdi? Hayır. Sonra da o dostça bakışı yok muymuş! Kuşların normalde sert. Çokluk anlatıldığına göre. Ama içimizden hangi biri. devinimleri de esnek ve anlamlıymış. adeta sevecen bakışlarla insana bakıp duruyormuş. bir zaman Yılan Tepesi’nde kırmızı bir evde yaşıyor ve o yörede herkes taralından el üstünde tutuluyormuş. Bu Habil söylencesi de eski zamanlarda kayda geçirilmişmiş ve elde ilgili konuda düzülmüş ezgiler bulunuyormuş. bugün bile bazı kalıntılarına taşra sakinlerinde rastlayabileceğimiz söylencelere dönelim. bildiğimiz kadarıyla kuş ve kuşa ilişkin söylenceler konusunda asla bir tartışma çıkmamıştır. zaten geride hiçbir şey kalmayıncaya kadar çözüp dağıtmanın bilginlerin uğraşları arasında yer aldığını söyleyebilirdik. sonra ansızın kayboldu gözden. Ama derken yörede yeni Flachsfingen yasaları yürürlüğe sokulmuş. sanki gözleriyle. biz yine eskiden kuş üzerinde anlatılan. Olayın unutulmasını istemiyor. en minik yanı da başıymış. daha doğrusu bu soydan gelip Sicilya’da saltanat sürerek Arap bilgeliğinin gizlerini öğrenmiş son imparator ve büyücü olduğu söylencesinin. insanlar değişti. ama Montagsdorf-kuşuna yanlışlıkla mal edilen bir söylenceymiş. yaşam zorlaştı. nereden çıkıp geldiği asla kestirilemiyor. belki de en eskisinde açıklandığına göre.

Şu üst yöneticilerin de uğraştıkları işleri akılsızca ve gülünç buldu. av. yazıda açığa vurulan isteğe layık gördüğü alaylı bir gülümsemeyi gizlemeye çalışarak şöyle dedi: "Emre uyacağız. Montagsdorf hayli sapa bir yerde bulunuyor olsa da. Leo’nun Morbio’ya giderken izlediği yol üzerinde doktora çalışmaları kaleme almış ve Montagsdorf kuşuna ilişkin değişik anlatılarla yakından ilgilenmişlerdi." Böylece birkaç gün sonra bütün cemaat belediye binasının ilan tahtasındaki duyuruyla öğrenmişti ki. neyle beslendiğine. şu kuşun yaşam öyküsünü ve nasıl bir sonun kendisini beklemiş olduğunu yazıya dökeceğiz. Yaşlı kâtip Balmelli de kollarını uzatabildiği kadar uzatarak yakını görmeyen gözleriyle yazıyı okudu. bin altın dukayla. kara yılanlar ve mavi tavus kuşlarıyla yeşil kertenkeleler yetiştirmişlerdi. Anlatıldığına göre. onun nasıl yaşadığına. guguk kuşunun dört bir yanda ötüp durduğu yörenin sessiz ve küçük ormanlık uçurumlarını pek çok kişi bilmese de. bildiklerini belediye başkanı aracılığıyla Doğugot İmparatorluğu’nun Bern’deki elçiliğine iletecektir. Kuşun son görünmesinin üzerinden bir insan ömrü kadar süre geçmedi henüz. kuşun kanı helaldi. çevremizde kuş dönemini görüp yaşayan kimse kalmamış. öyle kimseler vardı ki. Sayın Başkan. ressam Klingsor uzun süre yöredeki bir saray yıkıntısında yaşamış. ilişkin bilgi sahibi olan varsa. ardından saygıyla eğildiği açık seçik gözlenebiliyordu. Montagsdorf ta hayli zaman önce bu dünyadan göçüp gitmiş Nina adında çok yaşlı bir kadın söylencenin bu çeşitlemesini anlatmış. Gün gelecek. yabancı kadın kuşu yakalamayı ve yıllar yılı onu tutsak etmeyi başarmış. pek çok yüz yıllık bir gül ağacının bir zamanki büyücü Ninon’un evinin girişini belirlediği yerde yılanların saygıyla eğildiklerini görmüş. Buna karşılık başka kişilerin kesinlikle açıkladığına göre. ondan bahseden atasözlerine. Kuşa. Eğer kendisinden böyle bir şey isteyen o bilgin Got ya da Doğugot elçiliği olmasa. o geldiğinde de büyücü çoktan kuş kılığına girmiş bulunuyormuş. çaylağın ormanı sultası altında tuttuğu. * Pictoriscuisdam de mutationbus. bizim kuşa. kim adı geçen belediye başkanına yine Bern’deki elçiliğe yollanmak üzere söz konusu kuşu sağ salim teslim ederse. öyle şeyler ki. Bibl. güzel ve atak" bir kuş olarak ilgili kaynaklarda* öylesine titizlikle tanımlanmakta ki.istemiyormuş. yemin ederek söylediğine göre. kertenkelelerden her birinin.montagn. nasıl olup da iki kuşun birbirine karıştırılabildiğine insan pek akıl erdiremiyor. Anaerkil uygarlığın bir katmanına işaret eden ve içlerinde Ninon diye de ismi geçen yabancı kadının rol oynadığı o acayip söylence kalıntılarının da kuşkusuz yine Doğu Yolcuları’na bağlanması gerekiyor. dış ülkeden istenmekteydi kuş ve başına ödül konmuştu. yabancılar da sık sık kuşu görmüş ve söylenceleriyle tanışmışlardı. bir emirdi. çaresi yok. Ne var ki. sık sık o dikenli tepede şifalı otlar ararken. yüzyıllar boyu hiç tanınmadan kalmış ve bekâretini korumuş bizim yöre üzerine dünyada kimi şeyler ağızdan ağıza dolaşıp durmaktaydı.bağlı bulunduğu üst makamdan bir yazı geldi. Bugün bile Montagsdorf'un yukarısındaki Böğürtlen Tepesi yılandan geçilmiyordu. söylencelere ilişkin ciddi inceleme ve araştırmaların rafa kaldırılmasına yönelikti. Doğugot İmparatorluğu’nun hükümet danışmanı Lützkenstett’in buyruğuna uyularak başkanlık makamına aşağıdaki bilgi sunulmakta ve bunların cemaat üyelerine duyurulması istenmekteydi: Halkın ağzında "Montagsdorf kuşu" diye nitelenen isimsiz bir kuş eğitim bakanlığının direktifiyle Lützkenstett tarafından aranmaktadır. emre de uymak zorundaydı. İsviçre konfederasyonu ve kanton efsanevi kuşa kol kanat germeye yanaşmamıştı. Gelgelelim yaşlı insanlar öylesine apansızın bu dünyadan göçüp gidiyor ki! "Baron" da yaşamıyor artık. Morbio uçurumu Doğu Yolcusu Leo sayesinde üne kavuşmuştu (söylencenin daha çok saçma bir çeşitlemesine göre. Ayrıca. Ninon üzümlü ve bademli pastanın reçetesini ondan almış. buna göre yabancı kadın Ninon. söz konusu isteği içeren yazıyı yanıtsız bırakıp yok eder ya da bu gibi oyunlarla belediye başkanı Sehuster’in kaybedecek vakti olmadığını beylere kısaca bildirip bir güzel derslerini verirdi. zaten ne vakit sıradan adamı. Piktor kuşu Piktor sayesinde üne kavuşan "kırmızı ve yeşil. Ve sonunda bilim dünyasının biz Montagsdorflulara. dolayısıyla kuşun tarihçesine gösterdiği ilgi artarak şu şekli aldı: Günün birinde bizim o zamanki belediye başkanımıza -daha önce sözünü ettiğimiz Sehuster idi başkan. onun değer verdiği şeyi şuncacık umursayan olmuştu ki! En azından . Bir söylence de var ki. bir vakit büyücünün atölye olarak kullandığı evin kapısının önünden geçerken nasıl bir an durup başını kaldırdığı. Belediye başkanı uzun zaman oturup resmî yazıyı inceledi. şen şakrak Mario da kendisini tanıdığımız zamanlardaki gibi dimdik yürüyemiyor hanidir. Dolayısıyla. düşünülmeden yazılıp söylenmedik şey bırakılmamıştı. onun sevdiği. Diğer savlar arasında birçok kez şu saçma sav da ileri sürülmüştü: Sözde kuş. lanetlenip kuş kılığına sokulmadan çok önce kuşu büyücü kılığında tanımış. bir de bakacağız ki. ne kadar karmaşık görünürse görünsün. çok daha sonraları Doğu Yolcuları’nın eşliğinde yöreye gelmiş. emirle istenen şeyin cemaate duyurulması için gereken yazıyı hazırlayacağım. Ben. Bu arada aceleyle. ressam Klingsor’la ilişkisi olan ve pek çok gizli bilgi gibi bir kılıktan bir kılığa girme hünerine de sahip bulunan herkesin bildiği Piktor kuşunun aynısıydı. bu pastayla kuşu besleyip onu evcilleştirmişti). kırmızı evde onunla oturup uzun uzun. ama sonunda bir gün Montagsdorflular ayaklanarak kuşlarını yeniden kurtarmıştı. kuş büyücü kılığındayken Ninon’un onunla hiç ilişkisi olmamış. codex 1X1. Bu kalıntılardan bazısında belirtildiğine göre. Unutmayalım. bugün bile yılanlardan. onu konu alan söylencelere vb. Gelin görün ki yazı kendisinin bağlı bulunduğu üst makamdan geliyordu. kuşun ölüsünü ya da iyi korunmuş postunu getiren ise yüz dukalık bir ödülle ödüllendirilecektir. Ninon çok.

çileden çıkarmıştı. hemen bütün yaşlıların yer aldığı karşıt görüştekiler söylenenleri pek çirkin buldular. dürüstlük denen şeyi elden çıkarmış köy halkına lanetler yağdırdılar. ökseler hazırlayacaklardı. Kuşla uzak ya da yakın bir ilişki içinde. herkes belediye binasını önünde dikiliyor. altını üstüne getiriyordu. Küçük bir çocukken kuşu ilk kez görüp bu yaşantının o acayip mutluluk sağnağını üzerinde hissettiği bahçede. insanlığı esenliğe kavuşturma eylemini en ufak bir şekilde önleyebilir miydi? Schalaster’in düşünceleri yaklaşık böyle bir seyir izlemekteydi işte. kuşun avlanmasına ilişkin ayrıntılar üzerinde tartışıyorlardı. böyle bir ikilemi tüm boyutları ve karmaşıklığıyla içte taşıyabilmek herkesin harcı değildi. Ancak. para ve bilim için bir araştırmacının caniyane merakına kurban mı edilecekti? İşitilmedik bir şeydi bu. Kuşkusuz ilk anda yaşlı Nina’da. ağır ağır yürüyüp belediye başkanının evine geldi. evin arka tarafında mutfak penceresinin. istekler ve kararlarla sarhoş. cepte o binlerce ağır düşsü altın. daha çocukluktan beri kuşla bir gizli ilişki ve aşinalık içinde düşüp kalkan. Zaman zaman topluluk içinden biri bir kez daha gözlerini dikip duyuruya bakmak için ilan tahtasına yaklaşıyordu. Ne yani. bu işte dürüstlüğün değil. kutsal ve pek çok zaman öncesinden belirlenmiş ve sonraki kuşaklara bildirilmiş değil miydi? Schalaster kendi kendine ve dünyaya soruyordu. bir yandan Montagsdorfu üne kavuşturup beri yandan alay konusu edilmesine yol açan. İsa’nın kendisini bile yakalayıp teslim ederler. coşkulu ve sersemlemiş yüreğinde kasvet. övülecek kuşu ele geçirebilmek için belki özel. Neşeden içleri içlerine sığmayan gençler karar vermişti. bu ihanet. tek bir söz konuşmadı. pazarlık urbası samanlığın arka duvarında asılı tırmığa. belki seçilmiş ve uzun zaman öncesinden bu iş için belirlenmiş birinin. karşısındakilere ısrarla o cennet. kendisine ilişkin pek çok anlatı ve söylencenin atalardan miras olarak devralındığı bu kuş. erdem ve bilgeliğin de zaten hep yarı körleşmiş gözleriyle kuşlara doğru dürüst nişan alamayan. bu biricik kişi kim olabilirdi? Ondan. kuş yakalanırdı. Kuşu görecek kişinin yapacağı şey. Schalaster’den başka kim? Kuşa el uzatmak bir cinayet işlemek. Zavallı kuşu yakalayacak ya da tüfeğini ateşleyip alaşağı edecek olana yüksek bir ödül göz kırpmaktaydı. kendi deneyimlerinden ve Kutsal Kitap’tan iyi seçilmiş sağlam kanıtlarla düşünce ve niyetlerini var gücüyle dile getiriyordu. yaşlı atmaca başım sallayarak şöyle dedi: "Günah ayol! Eğitim bakam için yüz kızartıcı bir şey aslında. ilahi kitabından kimi şiirler. Derken içlerinden biri. onu ciddiye alan. telaş sürüp gitmekteydi. şükürler olsun ki ele geçiremeyecekler onu. geleneğe bağlı yaşlı Montagsdorf sakinlerinde uyanan duygu Schalaster’de de uyanmıştı: Dış ülkenin birinden gelen istek üzerine kuşun. karşılığında para gelsin yeter ki. bakarsın şans yüze güler. kendisine iyi bir tüfek verilsin yeter ki. kafasında düşünceler. yabaya ve orağa sürünüyordu. her pazar sabahı yaptığı gibi kiliseye gitmeye niyetlenmişti. diyelim ki o Ischariot denilen adam ahlaklı ve akıllıca davranıp rolünü oynamaya yanaşmasaydı da ihanete başvurmak istemeseydi.Balmelli’nin ve diğer pek çok kişinin görüşü b öyleydi. mukaddesata saygısızlık eden kişiye olağanüstü ve parlak bir gelecek vaat edilmiyor muydu? Beri yandan. İhtiyar Nina. heyecanlı heyecanlı birbirleriyle konuşup duruyordu. Schalaster ömür boyu kuşla özel bir ilişki içinde yaşamıştı. Dolayısıyla. bunu başaracak kimse varlıklı biri olup çıkacaktı. coşkuyla ve akıcı bir dille ailelerinin başarı ve başarısızlıklarından söz ettiler. İşi hepsinden az önemseyenler köyün delikanlılarıydı. Bazılarının durumu Schalaster’inki gibiydi. hiç beklemeden tüfeğini doğrultup üzerine ateş etmekti. ilan tahtasındaki duyuru hayli güçlü ve çelişik bir etki yapmıştı üzerinde. Ne var ki. daha sık gözlemlemişti. Oradakiler seslerini yükselterek gençlere hak veriyordu. Söz konusu haberin duyulmasından sonra hemen bütün cemaat belediye binasının önünde toplanmıştı. Böylece harıl harıl karşılıklı bir konuşma sürüp gitti. ahlaksal ya da çevresel endişeler diye bir şey tanımıyordu. bir gözüne filan şey konulup tartıldığında. yapacakları işin şimdiden tadını çıkarıyor. Yapılması istenen. mukaddesata saygısızlıktı. Ne var ki. bu masalsı. bu seçilmiş. hemen tuzaklar. ne de olsa cepteki yüz duka hayaldeki bin dukadan daha iyiydi. Doğu Yolcuları’nın köylerinden o efsanevi geçişlerini anımsattılar. mukaddesata saygısızlık etmek demekse. tavşan kafesinin önünden gelip geçiyor. Herkes bundan söz ediyor. yarım duka gibi bir de peşin ödeme yapılsın. gerçi fazla bir umut yoktu bu konuda. dikkat kesilerek ikinci bir kez okudu ilanı. Herkes. hiç durmayıp yola düşmeye ve bütün pazarı bu uğurda gözden çıkarmaya hazır olduğunu bağırarak açığa vurdu. deyim yerindeyse kuşa inanan. vazgeçti bundan. Gençlerse güldüler. ilan tahtası önünde toplananlar karşılarına çıkan bu yeni sorun üzerinde zekâ egzersizleri yaptılar. yemek saatinin geldiğini unutuyorlardı.mekân büyükbaba Nathanael’i. ormanlardan çıkıp gelen bu eşine seyrek rastlanır konuk. Ama şükürler olsun ki kuşu ele geçiremeyecekler. ökseyle hemen işe koyulmak gerekmekteydi. hiç sesini çıkarmadı. ilan tahtasının çevresinde itişip kakışıyor. kendi evine doğru seğirtmeye koyuldu. Söz konusu düşünceler içini var gücüyle eşeliyor." Belediye başkanının kuzeni Schalaster de ilanı okuyanlar arasındaydı. Köyü iki kampa ayıran duyuru karşısında daha ilk ondan başlayarak bir tutum takınmamış az kişi vardı. ona bir çeşit yüce anlam mal eden kişilerden biriydi. yani İsa’nın çarmıha gerilişi ve kurban edilişi zorunlu. Şu insanlar yok mu. her şey düşünülüp taşınılarak terazinin bir gözüne falan. Judas Ischariot’un İsa’ya ihaneti gibi bir saygısızlıksa eğer. bunun en ufak bir yararı olur muydu? Tanrının kararını en ufak bir şekilde değiştirebilir. attığını vurabilmenin önemli olduğu. yüksek sesle ya da mırıldanarak bilgelik taşan açıklamalara koyulup artık hiçbir şeye kutsal gözüyle bakmayan. bahçeden girdi içeri. az kalsın öğle olduğunu. ama birden düşüncesini değiştirip döndü. gutlu parmakları bir tüfeği tutacak gücü yitirmiş kimselerde rastlandığı yanıtını verdiler. Onu başkalarından daha sık görmüş. Onlara kalırsa. beri yandan altın dukalara kavuşmaya da can atıyorlardı. Judas’ı düşünerek. yaşlı Sehuster’i. öteden beri herkesçe bilinen. yani bu kişiler kuşun avlanmasını iğrenç bulmaya iğrenç buluyor. operalardan kimi güzel aryalar okudular. Montagsdorf ve yörenin bu hâzinesi ve simgesinin yakalanıp ya da öldürülüp teslimi emri onu ürkütmüş. Bu arada köyde heyecan. girişimcilik ruhları. çekilmez buldular . düpedüz akıl almayacak bir şeydi. yazgısı kuşun yazgısıyla iç içe girmiş bir kişinin varlığı gerekmeyecek miydi? Peki. çünkü kuşu tuzağa düşürmek için nasıl bir yem kullanılacağı bilinmiyordu.

sonra ilan tahtasındaki duyuruyu okuyup başına kaç duka konduğunu öğrenmek istercesine kafasını merakla yere eğdi. taş kesilmiş gibi oracıkta dikilmeye başladı. cıvıl cıvıl küçük bir ezgiyi söylemeye koyuldu. başlarının üstünde. kuşu öve öve göklere çıkardılar. az kalsın dövüşecek oluyor. ama oradakilerin hepsi bunu görkemli bir ziyaret ve bir meydan okuyuş olarak değerlendirdi. genç ve akıllı gözüyle bakıyor. sorgucunu havaya kaldırdı dimdik. faltaşı gibi açılıp yuvalarından fırlamış gözlerle. beri yandan bir sır gibi. yabancı ülkelerdeki bilginlerin ve büyük devletlerin merakını ve açgözlülüğünü uyandırmış ona. küçük başcağızını sağa sola döndürüp usulcacık öterek Schalaster’in gözlerinin içine bakıyordu. Bu sırada Schalaster. tavşan kulübesinin ve keçi ağılının önünden bir gidip bir geliyordu. üstelik tehlikeli kuş avına çıkanlara katılmamaları için sarışın torununu kandırmaya çalıştığı. bir zaman Habil’in ölümüne tanık olan. kendi gençlik ve taşkınlıklarından övgüyle söz açıyorlar. daha önce Hohenstaufe ya da bir prens ya da bir büyücü yaşamını sürdürüp Yılan Tepesi’ndeki kırmızı bir evde. doksan yaşındaki Nina’nın dedesinin bile tanıdığı kuş olduğunu anımsadılar. yatakta yatarken pencereden bir ara bakmış ve kuşu görmüştü. herkes sustu birden. öğle vaktini bildiren çan sesleri duyuldu. herkes kahvaltı çorbalarını içmek üzere evine koştu. Örneğin. kendi yaşlılık ve deneyimlerinden bahsediyor. herkes büyülenmişçesine oracıkta dikilip hayran hayran bu pervasız konuğa bakakalmıştı. bravo diye yükselttiler seslerini. yanaklarına dayadıkları hayalî tüfeklerle gözlerini kısarak nişan alıp sonra da çat pat sesler çıkardığı bir sıra. öylesine beklenmedik bir şey oldu ki. Adımları giderek sakinleşip düzgün bir hal aldı. ağır hasta yaşlı bir köylü. atalarına gülüp geçiyor. evinin arkasındaki bahçede dolanıp duruyor. av tüfeklerinin yanlarında olmadığına hayıflanarak ayaklarıyla yeri dövecekler bile başka türlü davranmıyordu. atalarının sloganlarına ve deneyim kokan sözlerine el attılar. kafasındaki dinsel ve ahlaksal düşünceler yavaş yavaş bir denge durumuna kavuşup sesi çıkmaz oldu. gençlerin yaşlı Nina’nın huzurunda saygısızca davranarak ava ilişkin bir sözsüz oyun sergilediği. yakışıklı delikanlıya bakıyorlar. tüylerin diken diken oluşu gibi bir duyguydu. kuşun hangi yönde uçup gittiğini sordular birbirlerine. birlik ve beraberlikte olduğu gibi kavgada da bir aradalıklarının gücüne. ama hemen düzelip sağlığına kavuşmuştu. belediye binasının önündeki meydanda in cin top oynamaya başladı. yine içtenlikle ve kendilerini yerden göğe haklı görerek babalarının güzel gelenek ve göreneklerini kuşkuyla karşılıyorlar. karısının çok geçmeden kendisini yemeğe çağıracağım biliyordu. kendilerine bu sürpriz ziyareti yapan kuşa bakıyorlardı. Schalaster kalbinin atışının hızlanmasını doğru dürüst hissetmeye kalmadan kuş yine havalanmış. Köydeki çanı doğrulamak ister gibi tam karısının sesi duyulmuştu ki. ansızın baş gösteren derin sessizlik ortasında. doksan yaşındaki Nina’nın diller dökerek atalarını düşünüp din ve imanla bağdaşmayan acımasız. sorgucunu havaya dikmiş. Dalda bir çiçek gibi hafifçecik tünüyor. onunla gurur duyuyorlardı. toplu halde bulunmalarının tadını çıkarıyorlar. kendilerinin onuruydu. Ancak birden gözden kaybolup herkesin baktığı yerin boş kalması üzerinedir ki. bu konuşma egzersizlerinin ve kamplaşmaların ortasında. geçmiş zamanlara.birbirlerini. sorgucunu oyun oynar gibi indirip kaldırıyor. çekilmiş hastalıklara ilişkin monologlara başvurdular. gülüyor. mutluluk gibi. Öğle vaktini haber veren çan sesi dalgınlığından uyandırmıştı kendisini. orakların. köyün tüm ruhsal güçlerinin galeyana geldiği ve besbelli kuşun bir kral gibi hazır bulunduğu halk meclisi tatil edildi. genç ihtiyar herkesin lafı ağzında kaldı. yuvarlak ve küçük başını kanatlarına sürtüp gagasını biledi. öyleyken birbirlerinden bir türlü ayrılamadılar. Ve ansızın dağıldı kalabalık. sağa sola bağırıp tüfek istediler. ardından kısa süreli bir hava akımı oldu: Kuş. birbirlerine bakıp güldüler. onu canı gibi seviyordu. ansızın gözleri pır pır etmeye başladı. kiraz ağacına gidip konmuştu. gözlerim dikmiş. kükrüyor. ilan tahtasının bir köşesine gelip kondu. gülme arzusu gibi bir duyguydu bu. atalarına güven duyuyor. ilan tahtasının bir köşesinde prensleri ya da köylerinin arması gibi dikiliyordu. Yaşlı Balmelli’nin bağırması üzerine gözler onun kolu ve parmağının uzandığı yöne çevrildi. kısmen köy halkına dönüp. bir büyü. karşısındakilerin gönlünü kazanmaya çalışarak ya da karşısındakilere suçlamalar yönelterek. tırmıkların. çan seslerinin anlamını kavradı. yaşlarına ve öteden beri varoluşlarına ilişkin rahatlatıcı bir duygu yaşıyordu içlerinde. çizmeleriyle yere daha bir sert basarak yürümeye koyuldu. hâlâ pek çok yılanın barındığı o yerde yaşamış ona bakıyor. kendilerine aitti o. o tez canlı kuyrukçuğunu aşağı yukarı oynatarak şakıdı. Herkes kendi kendine. Hayretle. neye uğradıklarını şaşırarak. kısa bir süre sonra. bu dünyadan göçüp gitmiş piskoposa. düşüncelere dalmış. karşısındakilere hak vererek ya da onlarla alay ederek konuşup duruyordu. bir an için görmüştü yalnız. Kendilerine yaşlı ve zeki. ilan tahtasındaki duyurunun güneş vurmuş beyaz kâğıdı yavaş yavaş karardı. dalların arasından uçup giderek gözden kaybolmuştu. üzerinde harıl harıl söyleştikleri. kimse artık çat pat gibi sesler çıkarmadı. uçup yanlarına gelen bu beklenmedik ziyaretçinin söz konusu yeri ve söz konusu anı seçmesinin nedeni belki kendileriyle alay etmekti. kendilerini yerden göğe haklı görerek babalarının güzel gelenek ve göreneklerini içtenlikle savunuyor. kendi içindeki yüzlere dalarak mırıldanıyor. hafifçe irkilip ayılarak içinde yaşadığı ana döndü. Belediye binasının önü sessizleşti. birbirlerine takılıyor. bir saniye sonra kızıp köpürerek sövüp sayacak. oradakiler kapıldıkları büyüden yavaş yavaş sıyrılıp çıktılar. haklı olduklarına ve karşısındakilere bunu gereği gibi söylediklerine bütün kalpleriyle inanarak oracıkta bekleşiyorlardı. kuyruğunu sallayarak. ilan tahtasının az önce kuşun gelip konduğu çerçevesinin gölgesi düştü üzerine. Vız diye bir ses hemen yanı başından ıslık çalarak geçip gitti. Belki topu topu birkaç saniye kalmıştı ilan tahtasında. Hepsi de ona hayranlık duyuyor. . köy sakinlerinden bazısının kulaktan işittiği gibi epey bir zaman herkesin gözü önünde süslenip püslenerek arzı endam etti. tuhaf bir duygu uyandı içlerinde. kendilerinin şan ve şöhreti. kendisini yakalayıp getirene bin dukalık ödül verilecek ona bakıyorlardı. üzerinde harıl harıl konuşulan kuş belediye binasının çatısından süzülüp indi aşağı. onun hasta köylünün bir zaman iyileşip ayağa kalkmasını sağlayan. Bir kuşun nasıl baktığını çocukluk yıllarından beri biliyordu Schalaster. zihninden geçirdiği acayip düşüncelerden ötürü utanır gibi oldu biraz. o ufak tefek. Ne var ki. onu seviyor. yörelerini üne kavuşturmuş. mutluluk ve sevecenlikle.

bir saat. başlarına ya da postlarına ödüller konur. Schalaster bu kez de onun hangi yönde uçup gittiğini görememişti.Pazar günü bu öğle saatinde Schalaster’in kiraz ağacına gelip konmasından sonra kuşu sadece bir tek kişi gördü. sessizliği seviyordu. böylece kuşu canlı olarak ele geçirebilecekti. başkaları kendilerine özel. dalda tünüyor. o zaman tamamen kendine özgü bir anlatım gücüne kavuşur resim. tüfeğinin namlusunu nasıl yukarı kaldırdığını. Günün birinde kuşa ilişkin söylencelerin daha hangi kılıklara bürüneceğini şimdiden kimse kestiremez. Yalnızca ağız köşelerini birazcık aşağıya çekeyim. dedi bir ara kendi kendine. çok büyük bir olasılıkla canına kıydığını da. saygıyla önünde eğilmişlerdi. kuşu ele geçirip altın dukaları cebe indirmeyi kafasına koymuştu. örneğin kiliseye giderken olduğu gibi tüfeği yanma alamadığı zamanlar bundan üzüntü duyuyordu. kuşun bir zaman gerçekten yaşadığını. mit oluşumunun yasalarına dayanarak bütün bunları bir bir açıklayacaktır. Zaman geçip gitmiş. Hasır Sepetin Masalı Genç biri tavan arasındaki yalnız odasında oturuyordu. Temkinli davranan Schalaster niyetini gerçekleştirmesine yarayacak her şeyi hazırlamış. aşina gözlerle onu süzüp duruyor. Habil ve Kabil’in yanına. söğütten bahçe çitine kadar. her zaman öyle kimseler vardır ki. Saatlerce küçük aynanın karşısına geçip bir deneme olarak kendi portresini yapmaya alışmıştı. yaşanandan daha güzel. Gittiği yere götürebilirse tüfeği de yanına alıyordu. Ama daha pek çok zaman söz edildi kendisinden. sinmiş devinimleriyle ve tedirgin vicdanıyla bu heyecan içindeki adamın. eski bir av tüfeğini onarıp hazırlamış. Schalaster’in bu yakında korkunç bir kazaya uğradığını. "bu resim aslında hiç de fena sayılmaz. Ama yine de kuşla yeniden karşılaştığında -o yılın güz mevsimindeydi-yanında değildi tüfeği. Kuş kaçıp gitmişti. biraz yaşlanıp kocamıştı. kuşu bulamadı. duman bulutçuğu daha namludan çıkıp yola koyulmadan. bazıları tarafından da. sessiz adımlarla usulcacık yaklaştı. Schalaster söğüdün altında çoktan diz çöküp yerde kuşu aramaya başlamıştı. düzenin bozulmaması için burada belirtmeden duramayacağız. kuş her zamanki gibi sessizce ortaya çıkıvermiş. tüfeği alıp döndü. Schalaster evinin pek yakınında bulunuyordu. her karış yeri iki. ama bunun için pek güç bazı engelleri aşması gerekiyor. Schalaster. Burnun yanındaki kırışıklıklar da ne ilginç doğrusu! Öyle anlaşılıyor ki. Düşüncesine göre. bir zaman başına yüksek ödüller konup üzerine ateş edildiğini yeminle doğrulayabilsin. çok geçmeden hiç kimse kalmayacaktır ki. "Bu konuda hiç öğrenim görmediğim düşünülürse". belki kuş ölmeyecek. Kuşu iyi tanıdığı için biliyordu ki. bütün bunların belki de halkın hayal gücünün bir ürünü sayılacağını kanıtlayacak. O gün bu gün kuşu gören çıkmadı. şirin ve albenili insanlar gözüyle bakar. bundan böyle her zaman dolu bulundurduğu tüfekten asla pek uzaklaşmamak için akla gelen her türlü çabayı göstermeye başlamıştı. doğrudan doğruya melankolik bir anlatım. Düşmanı Schalaster’in yüreğinde mutluluk duygusu bir kez daha boy göstermişti (Schalaster kendini hem mutlu hissediyor. olayın üzerinden geçen pek çok yıldan sonra bugün bile konuşmalar sona ermiş değildi. Bu arada Doğugotlar’ın bir üniversite kentinde de kuş üzerine bir kitap yayınlanmış bulunuyor. ortadan kaybolduktan sonra ise kendisi bir söylenceye dönüşmüştü. nasıl bir gözünü yumup uzun uzun nişan aldığını muzip biri gibi izliyordu. Kuş özgürlüğü seviyordu. pat küt sesleriyle fazla gürültülü bulmuştu. iki saat boyunca aradı durdu. Kim bilir. düşünür kimliğinden bir şeyler var bende ya da işte ona benzer bir şey. o şirin ve albenili yaratıklar günün birinde kovulur. Schalaster’in. boşboğazlık ediyordu. daha özgür ve daha şen bir hayatı anımsattıklarından koruyucu melekler olarak kendilerine saygı gösterilir ve her yerde de benzer olayla karşılaşılır: Torunlar dedelerinin koruyucu meleklerini alaya alır. Kuş hâlâ ağaçta tünüyordu. canlarından edilir. kuşun hiçbir kötülük sezdiği yoktu. adeta yaşama gücüne sahip olmadığı bir yaşam anımsatılıp duruyordu kendisine). hem acı duyuyordu. Seğirtip evden içeri girdi. dolayısıyla. onu yakalamak üstesinden gelinecek gibi değildi. bir yerden de serçe saçması denen çok küçük taneli bir yığın saçma bulmuştu. söğütten arı kovanlarına. söğütten fasulye tarhına kadar otları araya ara ya gidip döndü. tek bir tüyünü bile ele geçiremedi. ormanları seviyor. saf bir kişi rolünü oynamak için besbelli hayli zahmet çeken bu insanın ne tüfeği. kısa süre sonra da yaşamları bir söylence olup çıkar ve söylence kuş kanatlarında uzaklara taşınır. Hohenstaufe’lerin. kuşun ağaçta uzun süre kalmayacağını biliyordu. ancak ağaca konduktan sonra Schalaster’i o aşina şakıyışıyla selamlamıştı. bu kişi de yine belediye başkanının kuzeni Schalaster idi. cennete belki de. Çekip gitmiş. bir noktaya dikilmiş gözleriyle. içlerinden birkaçım da pek beğenmemişti. belki mavi-yeşil kertenkeleler kapıda kendisini karşılamış. beri yandan bir an önce nasıl edip de tüfeği alıp gelebilirim endişesi ve tasasıyla ensesinden aşağı terler akmaya başlamıştı. buralardan soğumuştu artık. ne de acayip davranışı kendisini endişelendirmekteydi. Çükü yadsınacak gibi değildir kuşkusuz: Her yerde." . üç kez. Amacı ressam olmaktı. fazla kaba saba bulmuştu burasını. her ne kadar bu masala açıklamalar eklemekten kaçınmak istesek de. bu saçmayla ateş etti mi. Schalaster’in her zaman dallar kesip meyve ağaçlarının bağlanmasında kullandığı yaşlı söğüt ağacının budaklı bir dalında keyifli keyifli ötüyordu. Şimdiden bir albümü baştanbaşa bu tür resimlerle doldurmuş. İleride yine bir bilgin çıkıp söylenceyi incelediğinde. Ne var ki. parça parça olup yere düşmeyecekti. Belki de kuş geçmişin çok daha gerilerindeki uzam ve zamanlara kaçıp sığınmıştı. belki de Yılanlı Tepe’deki eve dönmüştü. ertesi sabah yeniden koyuldu aramaya. yaşadığı yerin koruyucu meleği olduğunu. Schalaster’in yanına yaklaşmasına ses çıkarmadı. Eskiden hakkında türlü söylenceler anlatılıp durmuş. kuşu yakaladığında içerisine koymak üzere bir de küçük kafes sağlamış. Sonunda patladı tüfek. minik saçmalardan biri hayvanı hafifçe yaralayıp uğradığı korkuyla sersemleyecek. cıvıldıyor. On adım bile uzakta sayılmazdı. o da şimdilik tavan arasındaki odasında rahat rahat oturuyordu.

takunya falan da yoktu ortada. özellikle böyle durumlarda yapılacak şeyin şan ve şöhrete götürecek çetin yolu inatla yürümek olduğunu sezdi. Kitabın yazarı. Yeniden kitabı eline alıp okumak istedi. derken hasır bir koltuk keşfetti. kitaplardan öğrendiğine göre. "Seni iblis hasır koltuk seni!" diye yükseltti sesini çileden çıkarak. bir başka sefer eski. aralarına yaşadığı eşyaların yüzüne şimdiye kadar doğrusu pek seyrek dönüp bakmıştı. perspektif!" Genç adam fırlayıp ayağa kalktı. bir defasında bir çift takunyanın. ardından sinirli sinirli gözlerini koltuğa dikti. giderek kendisinden daha başarılı çalışmalar beklediği gibi bir sonuç çıkarıyordu. Hollandalı ressamın. pek gözü görmüyor onları. Genç adam Hollandalı ressamla kendisi arasında kimi benzerlikler bulunduğunu keşfetti. Ne var ki. hatta cinnet derecesinde ruhuna yerleşmişti adamın. bu hasır sandalyenin resmiyle ilgili olarak insanı bayağı duygulandıran pek hoş şeyler söylüyordu. ortaya çıkan eser güzel resimlerinden biri olmuştu. çarpık bir sandalyenin. hiç yılmadan.. Usulcacık çekilen ilk birkaç çizgiyle koltuğun şeklini yeterince belirtilmiş buldu." Koltuk biraz gıcırdadı ve hiç istifini bozmayarak şöyle karşılık verdi: "Hey. Küçük odasındaki tüm eşyaları gözden geçirdi tek tek. bu kitaplarda kendi geleceğini okuyordu.. eskiz defterini dizlerinin üzerine yatırıp başladı hasır koltuğun resmini yapmaya.Ne var ki.bu büyük üstadı kendine örnek alacak. bu onu sinirlendirdi. senin değil. . birkaç çizgi sonrasında koltuğun silueti açık seçik çıktı ortaya.kinden daha sevimli ve ilginç bir görünümü vardı. sen bir baksana bana! Neysem oyum ben! Bundan böyle de değişeceğim yok!" Genç adam koltuğu ayağının ucuyla itti. Hollandalı pek ünlü bir ressamın yaşam öyküsüne göz gezdiriyordu. Örneğin. Böyle kitaplara bayılıyor. Hışımla yeni bir çizgi çekti. morali bozuldu. Bir süre daha uğraştıktan sonra defteri kendisinden biraz uzakta tutarak testten geçirir gibi resme baktı. hava kötü olup dışarıda çalışamadı mı. normalde kimsenin yüzüne bakmayacağı bu sandalyeyi öylesine bir sevgi ve sadakatle. hatta en sudan şeyleri bile resme geçirdiğini okumuştu. öylesine bir coşku ve özveriyle resme geçirmişti ki. "Çarpık. "Şimdi de koltuk olacak bu köftehor kalkmış bana ders veriyor! Perspektif benim işim. Ama çok geçmeden toparladı kendini. Denemeden duramayacağı yeni bir şey çıkmıştı ortaya. bunu pekâlâ model olarak kullanabilirdi. Kızıp içerledi. Anında karar verdi -çok çabuk kararlar verebilen biriydi çünkü. ama kötü de sayılmazdı bu ilişki. "Perspektif ha!" diye bağırdı ateş püskürerek. Hasır koltuğun hayli kötü çizilmiş olduğunu gördü. bir süre sonra yeniden gözden geçirdiğinde. büyük adamların yaşam öykülerini okurken sık sık kapıldığı yılgınlıklardan nerdeyse bir yenisi gelip çullandı üzerine: O büyük kişilerin yaşamında öylesine seçkin bir rol oynayan özellikle küçük şeylerin. hantal bir sandalyenin resmini yapmıştı. yol gösterici işaretlerin ve şaşılası tecellilerin kendi yaşamında yer almadığı ve bunları boşuna beklediği sonucuna vardı. bu da yalan değildi. bir defa da büyüklüğe bu yoldan ulaşmaya çalışacaktı. gereği gibi tanımıyordu. Yine günlerden bir gün biraz keyifsiz. Derken sopayla odanın zeminine vuruldu. Okuduğuna göre. Hollandalı ressamın sandalyesine ilişkin daha pek çok şey söylenmekteydi kitapta. ne daha az haksızlık ediyordu. Onlara insanların büyük çoğunluğundan ne daha fazla. Hasırdan örülü oturulacak yeriyle bir tarafa kaykılmış sandalyeyi hiçbir tarafta göremedi. Doğrusu sandalye konusunda fazla yaygaraya başvuruluyordu zaten. büyük bir coşkuyla evde gözüne ne çarparsa hepsini. iyi bir ressam olma özlemi gerçek bir tutku halinde. son yaptığı portresini karşısına aldı. daha sonra da çok ünlü kişiler olup çıkmışlardı. Böyle çalışıp duruyordu ki. "Senin gibi kaprisli bir hayvanı ömrümde görmedim. Ama hoşuna gitmedi portre. canı sıkılarak evde oturmuş. bunun üzerine bir an gönlü kararır gibi oldu. başkaları da kendisi gibi alçakgönüllü. Sanatçı kurşunkalemini sivriltti. ansızın bir şeyden rahatsızlık duymaya başladı. Hoş bir durum değildi hani. Diğer pek çok şey arasında. Kitabın burasında genç adam durup düşünmeye başladı. Öncekinden bambaşka bir görünüm kazanmıştı şimdi. hasırdan örülmüş. çokluk asla beğenmiyordu yaptığı resimleri. Tavan arasındaki odasında sağma soluna göz gezdirdi ve anladı ki. Koltuğu ayağıyla çekip biraz kendisine yaklaştırdı. Yaşlı bir adam. Gerçekte kendisinin portrede. oturup kitap okuyordu bazen. Olmamıştı. Tavan arasındaki odasıyla ve odadaki eşyalarıyla hiç de pek hoş ve sıcak bir ilişki içinde yaşadığı söylenemezdi. gürültüye katlanamayan bir bilgin kalıyordu aşağıda. ama o bundan ilerlemeler kaydettiği. "Senin gibi salak koltuk olursa!" diye sesini yükseltti yeniden. Genç ressam birkaç kez sert adımlarla odanın içinde gidip geldi. Bir portresini yapmaya çalışıp da pek üstesinden gelemedi mi. eğri büğrü olmayan bir yerin yok ki!” Hasır koltuk gülümsedi biraz ve yumuşak bir sesle şöyle dedi: "Perspektif delikanlı. Koltuk geriye çekti kendini. iyi bir ressam olmak dürtüsü tek başına adamın varlığını sultası altına almıştı. yırtık pırtık oturulacak yeriyle bayağı tahtadan yapılıp köylülerin mutfakta kullandığı kaba saba. Genç ressam oturdu. Koltuğun bir köşesindeki üçgen biçimli koyu bir gölgenin büyüsüne kapılıp iyice öne çıkmasını sağladı. hiç tanınmamış genç insanlar olarak işe başlamış. anladın mı! Yaz bunu kafana!" Koltuk bir şey söylemedi artık.

soyut bir görünüm taşıdığı zamanlar bile düşünce dünyam üzerinde etkin rol oynadı. ama o zamanlar hazırlıksız yüz yüze gelmiştim bunlarla. Allahtan ki yaşam için değerine paha biçilmez hu önemli dersi henüz okula haşlamadan öğrenmiştim. hele Latince dersine bayılıyordum. cezalandırılıp alay konusu yapılıyor yalnızca ve öğretmenlerin ödleklik taşan o üstün güçleri altında ezilip çiğneniyordu. mimar olabilirdi. Ortaçağ’ın hortlamasından kısa süre önce Jüpiter’in sevecen ışınlarının aydınlattığı yay burcunda doğdum. ne de böyle biri başkalarına örnek diye gösteriliyordu. Uyanık. anlatayım: On üç yaşımı bitirir bitirmez bir konu açıklık kazanmıştı: Ya bir şair olacaktım. Bu özelliğimin de okul yaşamımı hayli olumsuz yönde etkilediğini bilmem söylememe gerek var mı. şiir sanatına duyulacak ilgi ve insandaki şairlik yeteneği okuldaki öğretmenleri huylandırıp kuşkuları üzerine çekiyor ya da alay konusu yapılıyordu. dürüstlük ve gerçek sevgisi denen şeyin öğrencilerde boşuna aranacağı konusunda beni başarıyla aydınlattılar. geleceğe güvenle bakan üstün kişi ve . ne kimse saygıyla önünde eğiliyor. Sınıfta yapılan ve benim hiç suçum olmayan incir çekirdeğini doldurmaz bir yaramazlığı benden bildiler. Aralarında nihayet doğru dürüst bir ilişki kurulacağını ummuştu oysa. Söz konusu savaşımların anlamını ancak yirmi yıl sonra kavrayabilmiştim. her meslek için. Öğretmen olabilirdi insan. öğretmenlere karşı beslediğim güvenin canına okudular. dünyadaki bütün mesleklere insanı ulaştıracak bir yol vardı. yalnızca öğretmenlere değil. İşte bunlara da okulda edindiğim bilgiler gelip eklenmişti sonradan. dişlerimin arasından ıslıklar öttürebiliyor. bulamadığım zamanlar içim kararıp suratım asıldı. hayatımda zevk için çıktığım bütün gezilerde güneyi seçtim. yeter ki başarılı ve ünlü bir şair olsundu insan. tavuk çiftlikleri. özellikle görme ve işitme bakımından ince bir duyarlık hep sadakatle eşlik etti bana. sanatçı. Ressamlıkta eza ve cefayla düş kırıklıklarından başka bir şey geçmiyordu insanın eline ve dünyanın en iyi ressamının bile nesnelerin yalnızca üst yüzeyini resme geçirmekten başka bir şeyin üstesinden geldiği yoktu. Daha önce pek çok kez olduğu gibi yine bütün ciddiliğiyle bir düşüncede karar kıldı: İçindeki eski bir eğilimin gereğini yerine getirecek. Ancak. bir yandan da Latince şiirler kaleme alıyordum. olmamıştı işte. Gerçi dünya tarihi denen o eğlenceli derste öğretmenlerimizin söylediklerine bakılırsa. anne ve babam yürekten sevdim. kuzu gibi istenilen yöne yöneltilecek biri olan ben. bu duyulara bel bağlayabiliyor. Şairlik açıktı herkese. belki daha bir yürekten sevecektim kendilerini. Dolayısıyla. beni eğlendiriyordu. her zaman dünyayı. ya hiçbir şey. Ne var ki. doğumumun gerçekleştiği bu saatteki ısı derecesini yaşam boyu farkına varmadan sevdim. "Mecbursun" sözünü işitmeye göreyim. yapmam istenilen şeyi yapmamakta diretiyordum. seçkin öğretmenler tanıdımsa da yaşadığım tatsız olay beni bir kez olumsuz yönde etkilemiş. Yaradılıştan uysal. işkence ve dayakla umdukları itirafı benden koparıp alamadılar ama. ama şair olunamazdı. kuşları. kelebekleri tanıyordum.Genç adam sanatçı şapkasını arandı. buyruklar her vakit kötü bir etki yaptı üzerimde. Sözünü ettiğim iki öğretmen. Ama ne yazık. bana yaramazlığı ben yaptım dedirtemeyince de önemsiz olayı büyüttüler iyice. Nasıl mı. bir öğretmenle yardımcısı bu becerileri edinmemi sağladı. ben istemeden korkunç bir bela gibi gelip üzerime çullanıvermişlerdi. aradım hep. Bir tek şairlik bunun dışında kalıyordu. şarkılar söyleyebiliyor. bu mesleği seçen acemilerin eğitim göreceği bir okul vardı. Şairlere de tıpkı kahramanlar gibi davranılmaktaydı.yalardı. bir buruklukla donatmıştı. yaşam için değerli daha pek çok şeyin üstesinden gelebiliyordum. her meslek için aranan kimi önkoşullar. yaşam için belli bir donanımı. otoritenin her türlüsüne karşı ilişkimi bir çarpıklık. dediğim gibi henüz okula başlamadan çok önce edinmiştim. genç efendisinin evden çıkıp gitmesine üzüldü. en iyisi yazar olacaktı. beni On Buyruk’tan dördüncüsüyle vakitsiz tanıştırma. Ancak. bütün o güçlü ya da yakışıklı. zamanla saygıdeğer. Derinliği seven birine göre değildi bu meslek. derste anlatılan öbür şeyler gibi bu da yalandan başka şey değildi. çileden çıkıyor. keskin ve ince duyularla donatılmıştım. Uzunca bir zaman önce ressamlığın doyuruculuktan uzaklığı bir ara dikkatini çekmişti. doğrusu pek isterdi ve kuşkusuz biliyordu ki. bunun yanı sıra bir başka tatsız gerçek daha belirip ortaya çıkmıştı. geçmişten aktarılagelen yasalarla bağlarını koparıp kendi içlerindeki yasalara uygun davranan insanlar yönetip değiştirmişti ve bu insanların önünde saygıyla eğilmek gerekiyordu. Şairlik serbestti ama. ister kötü niyetle gözünü karartarak verilen bir buyruğa ya da sadece aptalca bir alışkanlığa yahut moda bir davranışa karşı başkaldırayım dese. genç birine öğretebileceği bazı değerli bilgiler vardı. gereken ilgiyi kendilerinden esirgemişsem de. Soğuk ülkelerde barınamadım asla. biraz dışarı çıkacaktı. ne kadar iyi niyetli olsalar da. şair olmayı istemek. ormanlar. her türlü buyruğa karşı hele çocukluk yıllarında baş kaldırdım. ne kadar doğru. hatta onurlandırıcı bir şeydi. kişiliğini kazanmakta olan birini ister istemez bekleyen savaşımlar başlar başlamaz. işyerleri ve atölyeler hiç yabancım değildi. çok geçmeden öğrendiğime göre bir soytarılık. sonradan her ne kadar metafizik ayartılara bir daha yakamı kurtaramayacak gibi kendimi kaptırmış. meyve bahçeleri. rahip. Tanrıya şükürler olsun. Dindar bir ailenin çocuğuydum. Genel olarak okul yaşamımın yedi ya da sekiz yıllık döneminde sınıfın hep birincileri arasında yer aldım. ama ne yazık ki başarı ve üne kavuşmadan çokluk ölüm gelip insanın yakasına yapışıyordu. şair olmak imkansızdı. Doğup büyüdüğüm baba kentini avucumun içi gibi biliyordum. akşamın erken bir saatinde dünyaya açtım gözlerimi. Özyaşam Öyküsü Yeniçağ’ın sonlarına doğru. ağaçları. okulda öğretilenleri öğrenmek bana hiç de güç gelmiyor. Temmuz ayının sıcak bir günüydü. bir yüz karasıydı. daha önce o çocuksu açık yürekliliğim ve saflığımdan başıma gelmedik kalmamıştı doğrusu. anımsadı bunu. hekim. çünkü biz çocukların arasından biri çıkıp da ister iyi. Arada kendisi de bir söz konuşsun. Tavan arasındaki odada tek başına kalan hasır koltuk. Bu durumda öğrenilecek şeyi çarçabuk öğrenmiştim: Şairlik yapılabilir. onlar sayesinde haz dolu pek çok saat yaşayabiliyordum. Erken yaşta Almanca şiirler yazmaya başlamıştım. okulla aram açıldı giderek. Kaldı ki. Gelin görün ki. ressam. Yalancılık marifetini ve diplomasi hünerini okul yaşamımın ikinci yılında belledim. hatta duyularımı bazen perhize çekmiş.

henüz halde yaşamlarını sürdürüyorlarsa kin ve nefretle karşılanıyorlardı. en yeni edebiyat yapıtları içinde yüzmekten. Bu kararım. gülümsemeyle anımsanır olmuştu. kitaplar arasında on sekizinci yüzyıl Alman edebiyatı ve felsefesine ilişkin hemen bütün eserler bulunmaktaydı.üstün çabalar karşısında yakınılan tavrın aynısı şairler için de söz konusuydu: Geçmişe karışmışlarsa baş tacı ediliyor. imkânsız görünmesine karşın yine de bir yazar olup çıkmıştım ve öyle anlaşılıyordu ki. Yirmi altı yaşında. beni manastır okulundan kaçmaya zorlayıp ağır bir cezayla cezalandırılmama yol açtı. ister şerefli olsun. Sözün kısası. ansızın içte ve dışta her şeyi tümüyle değiştirdi. öğretmen olarak eğitilmelerinin başlıca amacı seçkin ve özgür insanların yetişmelerini. Görünüşe bakılırsa. okuldan kaçmalar ya da kovulmalarla sonuçlanmıştı. Onca fırtınalar ve özverilerden sonra amacıma ulaşmış. dünyayla barışık yaşayıp gidiyordum. ister kolay. hüsnü kabul görüp takdir edilmenin o serinletici havası iyi gelmiş. Almanya’yı. bütün bir salon baştan başa kitap doluydu. gösterdiğim çabanın yarısı bile normal bir yüksek öğrenim için yeter de artardı. bundan böyle ne kadar aptalca. yeniden . ne kadar değersiz bir iş yaparsam yapayım. İlk zamanlar yeni. çok geçmeden şunu kesinlikle anladım ki. gerek okuldaki davranışım istenilen düzeyin düpedüz altına düştü. büyük ve görkemli eylemlerin gerçekleştirilmesini ellerinden geldiğince önlemekti. Beni o zamanlar ötekilerden ayıran bir şey varsa. içimde bir fırtınadır koptu. hatta bir ölçüde dürüst ve iyi niyetli sayılacağımı teslim ediyordu. şairliğe özenmemdi. daha doğrusu üzerime çullanan bu bela şu sonuçlara yol açmıştı: On üç yaşıma gelip de böyle bir çatışma içine sürüklenir sürüklenmez. hiçbir okul beni sinesinde fazla barındırmak istemiyor. halde yeni’nin içinde sürdürülecek bir yaşam entelektüel açıdan katlanılacak gibi değildi ve saçmaydı. yüzkarası ve rezaletle. hiçbir yerde de ben çıraklığa fazla katlanamıyordum. kitabevinden ayrılıp bir sahafın yanında işe başladım. Belki de öğretmenlerin başta gelen görevi. bir çırak olarak hayli eziyetli zor günler geçirdiğim tornacı atölyesinde mengene başında dikilip demir döküm dişlileri ve çarklarla cebelleşmeye benzemiyordu. Dolayısıyla. O büyük çağ çıkıp gelmişti sonunda. Dıştan bakınca yaşamım epey zaman huzur içinde geçti. yaptığım iş yine de hayranlıkla karşılanıyordu. sanat tarihi ve felsefeyle uğraşmaya kendimi öylesine inat ve sabırla vermiştim ki. Bir yıl sonra da bir manastır okulunun öğrencisi oldum. ben kendim de kendime hayranlıkla bakıyordum. her şey yolundaydı. ayrıca ahbap ve tanıdıklar da şimdi bana güler yüz göstermeye başlamıştı. o büyük terbiye dönemi başlamıştı. bu çağın beni başkalarından daha hazırlıklı. çeşitli dilleri öğrenmeye. Beni çokluk uçurumun kenarına kadar getirip bırakan okul ve çocukluk yıllarımın acılığı ve burukluğu artık gerilerde kalmış. O zamana kadar ki rahat yaşamaların pek sağlam bir zemine oturmadığı görüldü. Beni adam etmeye yönelik girişimler hep başarısız kalmış. her şey bir belirsizlik içindeydi. tam Dagesch forte implicitum’un anlamını kavramak üzereydim ki. Ama yine de herkes benim yetenekli biri olduğumu. Yıllar yılı ne müthiş bir yalnızlık. Halimden memnunluk duymaya başlamıştım. Ancak. okul kitapları onların övgüsüyle dolup taşıyordu. 1905 yılında II. evim ve bahçem vardı artık. On beş yaşımda. Savaştan zaferle çıkmıştım. değerini koruyan tek şey varsa. eski ve çok eskiyle sürekli ilişki içinde bulunmak bir kez şarttı. uçurumların varlığıydı. anne ve babamı bir hayli tasalandırdım. daha vakur ve iyi durumda yakaladığını söyleyemem doğrusu. bir buçuk yıl kadar da bir torna atölyesinde ve kule saatleri yapan bir fabrikada çalıştım. Bir işyerine çırak girdim. Böylece kendimle varmayı amaçladığım uzaktaki hedefim arasında tek algıladığım şey. üç gün sonra mağazadan ayrıldım yine. Bunun üzerine bir süre lisede öğrenimimi sürdürmeye çalıştım. yazdığım ilk kitabın başarısı üzerine bu yeni işimi de bıraktım. her şey değersiz kılınıyordu benim için. İbranice alfabeyi öğrendim. herkes tarafından sevimli bir yazar gözüyle bakılıyor. kötü günler. Güzel güzel gezilere çıkıyor. ama orada da ağır bir cezaya çarptırılıp çaresiz uzaklaştırıldım okuldan. Ama bu meslekte de yaşamımı sürdürmek için gereken bir süre sadakatle çalıştım ancak. oysa böylesi politik amaçları pek ciddiye aldığım yoktu. ama henüz yaşıyor. beri yandan. kitabevinde çalışmak zamanla haz vermez oldu bana. Kitaplar yazıyor. hatta bu yapıtların seline kapılıp sürüklenmekten adeta esrikliğe benzer bir haz duydum. iyi kötü çalışkanlığı da elden bırakmıyordum hiç. dünyayla dişimi tırnağıma takarak sürdürdüğüm savaşı kazanmıştım sonunda. birkaç gün ortadan kayboldum. okulda dikiş tutturamadığımı görerek bilinçli şekilde harıl harıl çalışıp kendimi yetiştirmeye koyuldum. ne müthiş bir yoksunluk ve tehlike içinde yaşamış olduğumun ancak şimdi ayrımına varmıştım. O zamana kadar benden umudu kesmiş olan evdekiler. On altı ve yirmi yaş arasında ilk yazarlık denemelerine girişip bir sürü kağıt karalamakla. bu erdemde işi asla ustalık aşamasına ulaştırabilmiş değildim. tatlı bir seyir izledi. Ne de olsa kitaplarla aram iyiydi. Altı ay kadar babamın yanında kalfalık yaptım derken. Hindistan’ı dolaşıyordum. Wilhelm’in keyfi yönetimine karşı cephe alan bir derginin çıkarılmasına katkıda bulundum. evimizde dedeminki gibi görkemli bir kitaplığın varlığı benim için bir şans eseri ve bir haz kaynağıydı. kendi ekmeğimi kendim kazanmak isteyerek bir kitabevinde iş bulup çalışmaya başladım. entelektüel bir yaşam için geçmişle. yeninin selinden kendimi çekip alarak eskiye dönme gereksinimini duydum. çocuklarım. bu yüzden de adeta sürgün edilip bir başka kentteki Latince okuluna yollandım. sonunda da ister istemez okuldan uzaklaştırıldım. ister gülünç. Derken 1914 yazı çıkageldi. ailemin dört yıl boyu beni yönlendirmek için harcadığı tüm emekler boşa gitti. ne var ki. beni rahatlatmıştı. yani o büyük coşkunun bende bulunmayışıydı. dünya edebiyatına ait kitapların nerdeyse yarısını devirmekle kalmamış. Sonra. Sonunda. İsviçre’yi. başka pek çok kişide rastlanan o büyük avuntunun. Bu yüzden. gerek evde. tarihle. avareliğin o yüce erdemine hep hayranlık duymuşumdur. ister zor. Avusturya'yı. Bir karım.

toparlanıp kendime geldim. Eski dostlarımdan. içimde aramam gerektiği sonucuna vardım ister istemez. ama çoğunluk taralından dışlanıp yüzüme tükürülen bir kimse durumuna asla düşmemiştim. bütün bunlar da. oysa çevremdeki herkes bu felaketten ötürü coşup bayram yapıyordu. Daha önce okulda örnek bir öğrenci sayılan Hesse. gazetelerdeki sohbet köşesi yazarlarından pek farkı kalmamıştı anlaşılan. çevresinde gördüğü haliyle dünyayı ve kalbinden yükselen sesi bir yolunu bulup uzlaştıramamasından kaynaklanmıştı. yaşamımda ikinci büyük değişikliğe yol açtı. hem kendisini. yüreğim sızladı. yirmi kadar ayrı gazetede yeniden basıldı. hele benim asla. kendi ülkemin basınında adımın bir vatan hainine çıkmasına yol açtı. Anımsanacaktır sanırım. yazar Hesse’nin. aydın geçinen kişilerin kin ve nefretin sözcülüğünü yapmalarından. söz konusu hanımların mutluluğu biraz tuzluya mal oluyor demekti. bu kez kendi kendimi sigaya çekmekten yakayı kurtaramadım. Hayli ihtiyatla açığa vurduğum bu yakınmam da. Ne var ki. bu coşkuyu onaylamak elimde değildi. şimdi ise hastanede hastabakıcılık yapıyordu. Yine gerçekle benim arzu edilmeye değer. bir kez daha kendimden ve çevremden duyduğum hoşnutluğu unuttum ister istemez. büyük çağdan duydukları sevinci başkalarıyla paylaşmam olacak şey değildi. Özellikle bir şey açığa vurmuştu kendini: Dünyayla içinde yaşadığım o güzelim barışıklık havasının karşılığını pahalıya ödemekle kalmamıştım. Bu durumda dünyanın gidişine seyirci kalmayı yavaş yavaş öğrenmiş. Böyle bir yanlış anlamadan dolayı kahkahalarımı tutamadığımı düşünenler olabilir. benim gibi böyle rezilce görüşleri savunan birinin kendileri için artık yok sayılacağını açıkladı. cezalara çarptırılıp okuldan kapı dışarı edilmişti. Ve gerçekten de. varlıklı biri olduğundan daha önce hiçbir işte çalışmamıştı. çevremdeki değişen dünyaya bir gönüllü olarak anlamlı bir şekilde ayak uydurmanın yolunu arıyor. böyle bir karardan sonra kötü bir öğrenciye dönüşmüş. Her ne kadar bu hanım teyzenin coşkusunu anlıyorsam da. koyunlarında bilmeden yılan beslediklerini. çünkü basınla o zamana kadar pek çok ilişkim olmuş. bir kez daha bana okulun yolu göründü. Çeşitli yazarların gazetelerde çıkıp savaşın mutluluğunu dile getiren yazılarım. başıma gelenlerin suçunu kendi dışımda değil. Yollanan mektuplardan pek çoğunun üzerinde o zamana kadar hiç bilmediğim bir mücevher parçası gibi "Tanrı İngiltere’yi cezalandırsın!” yazısı okunuyordu. zamanla benim ulusum da bütün olarak değil ama sorumluluk duygusu taşıyan uyanık pek çok bireyiyle benimkine benzer bir iç hesaplaşmayı kendi üzerinde uygulayacak ve lanet olası . bütün insanlığı aklını kaçırmış olmakla ve barbarlıkla suçlamaya kimsenin hakkı yoktu. ünlü şairlerin çalışma odalarında düzdükleri savaş şiirlerini okudukça daha da fena oluyordum. aradan geçen zaman içinde başarı ve rahatlık üzerimdeki alışılmış etkisini göstermiş. aynı durum şimdi. yüreklerinin bundan böyle benim gibi soysuzlaşmış biri için değil. 1915 yılıydı. kiminin kolları. kurşun yaralarından delik deşik vücutları sargılar içindeki askerlerden geçilmeyen koridorlarda. içimde böyle bir düzensizlik vardı. Her zaman seçkin ve acımasız bir okul olan tepe taklak gidiş için elden gelenler fazlasıyla yapılmıştı. akla uygun ve iyi gözüyle baktığım şey arasında bir uçurumun varlığını duyumsamaya başlamıştım. Savaşın ilk yılında başımdan geçen küçük bir olayı hiç unutmamışımdır. Kitabevleri. Başımdan geçen aslında bu pek önemsiz olay. Şikayet yollu kaleme alınmış yazım. Ve hâlâ içimde gizli bir umut taşıyor. dünyada olup bitenlerle aramda bir uyuşmazlık baş göstermişse. kiminin bacakları kesilmiş. dünyadaki karışıklığa ve işlenen suça kendi katkım üzerinde düşünmeye başlamıştım. dış dünyadaki barış havası gibi kendi içimdeki barış havası da fos çıkmıştı. Gençlik yıllarımdaki uzun sürmüş çetin savaşımlar sonucunda dünyadaki yerimi alnımın teriyle kazanıp yazarlık mevkiine oturduğuma inanmıştım. ilk değişiklik yazar olmaya bilinçli olarak karar verdiğim zaman gerçekleşmişti. Bilmediğim. görünürde dışardan gelip günlük güneşlik bir havada çakan bir şimşek gibi tepemize binen felakete karşı yıllar yılı umutsuzca direndim. Benim için doğrusu yeni bir yaşantıydı bu. bir gün dayanamayarak kaleme aldığım bir yazıda korkunç bir felaketin yaşanmakta olduğu görüşünü dile getirdim. hem anne ve babasını üzüntüden üzüntüye sokmuş. O zamana kadar barışık yaşadığım dünyayla bir kez daha aramın açıldığını görüyordum. başından başlayarak savaş yılları boyunca fena halde acı çektim. Büyük bir sahra hastanesine gitmiştim. Çünkü şunu iyi görüyordum ki. evlenmemiş geçkin bir matmazel olarak sürdürdüğü miskin ve bencil yaşamdan kendisini çekip alarak etkinlik dolu daha değerli bir yaşamın kucağına atmak için böyle bir savaşın kopması gerekmişti. kimi can çekişen askerlerin doldurduğu salonlar arasında mutluluğunu açıklayan sözlerini işitince. Çok sürmedi. Yaralıların tedavi edildiği hastanede yaşlı bir matmazelle tanıştım. Bu düzensizliğin üzerine yürüyüp onu düzene dönüştürmek doğrusu zevkli bir iş değildi. bu büyük günleri görebildiği için ne kadar sevinip gururlandığım dokunaklı bir coşkuyla anlattı. Dolayısıyla. basında varolduğunu sandığım pek çok dostumdan ancak ikisi bana arka çıktı. ancak böyle bir deneyimle gizlerinin eşiğini aşıp yaşamdan içeri ayak attım. rahatına düşkün bir kimseye dönüştürmüştü. hiçbir yerde dikiş tutturamamış. Bana. imparator ve rayh için çarptığını açıklayan mektuplar aldım. Rahatlık tepmişti beni. beni halinden memnun. Daha bir dikkatle bakınca. çevreme ters düştüm. sözlerim ve düşüncelerim yine başkaları tarafından düşmanca bir tutumla yanlış anlamalara konu yapılıyordu. yine yalnızlığa gömülmüş. Kendisine hak verdim içimden. bu benim içimdeki bir düzensizlikten kaynaklanıyordu kuşkusuz. kendisiyle bu coşkuyu paylaşmak. dolayısıyla. Hayır. savaş yıllarında yeniden tekrarlanıyordu. tanımadığım kimselerden bir sürü hakaret mektubu geldi. Yine işler ters gitmeye başlamıştı. böyle bir şeyi o zamanlar henüz mümkün görmüyordum. profesörlerin çağrılarını. yalanlar atıp büyük felakete övgüler döşenmelerinden duyduğum üzüntüyü belirten bir iki laf ettim. çaresizliğe düşmüştüm. Ne var ki. Ne var ki. ama elimden gelmedi böyle yapmak. Böyle bir coşku için on askerin yaralanması gerekiyorsa. Bu yoldaki çabamı yazılarımdan çıkarmayı okuyuculara bırakacağım.

düş kırıklıkları ve kayıplardan başka şey getirmeyen bu acayip yaşamda hâlâ sevilecek bir taraf bulduğumu görerek şaşıyordum. O zamanlar beğeni ya da karakter sorunları benim için çoktan önemini yitirmişti. söz konusu vefasızlıkların daha çok yürüdüğüm yolun doğruluğunu gösterdiğine inanıyordum. çünkü benim doğrusu Budizm kadar kendime uzak gördüğüm bir başka din yoktu. dünyanın başına gelen felaketle ilişkisi yoktu artık. uydurma ve önemsiz şeylerdi. her Allahın günü o günün acılarım da sineye çekebildiğimi. karmaşanın ötesinde yeniden doğayı. bazen söz konusu olan kendi yazgım değil. Ölüme mahkûm edilip yıkılan duvarlar arasında hayatta kalma savaşı veren biri için güzelliğin ne anlamı. savaş yıllarında olumlu bir yıldız. bunu karşı kutba duyduğum özlemden yapar. ancak bunu yaparken. jurnalcılıktan. . Öteden beri (anne ve babamla dedelerimden devraldığım bir mirastı bu da) Hint ve Çin bilgeliğiyle haşır neşir oluşum ve yeni yaşantılarımı Doğu’nun simge diliyle açığa vuruşum. Yazılarımdaki güzellik ve ahenkten eser kalmadığı suçlamasını tarafıma yöneltmekte belki haklıydı dostlarım. bazen de umutsuzluğa kapılmıştım. casuslarından. Çünkü politikanın. bir nebze de olsa gerçeği içeriyordu. çünkü bir zamanki içerikler ve bunların isimleri artık önem taşımamakta. böyle bir ortamda nasıl hiç yara almadan ayakta kalıp yaşayabildiğime akıl erdirememiştim. beni esenliğe çıkaracak yolu bundan böyle şiir ya da felsefede ya da buna benzer başka bir uzmanlık dalında değil.savaş. söz konusu değişikliğe kadar götü gözüyle baktığım yazgıma her an lanet okuduğum günlerde çektiğim acılar. her Allahın günü pes edecek oluyor. Bu yaşamdı işte. dolayısıyla yazar olmak için doğduğum. bu acılarla deli divaneye dönmem. tarafsız ve düşman ülkelerle Alman diplomasisinin ortasında savaş yıllarını geçirmiştim. içimdeki az buçuk dirimselliği ve gücü korumaya çalışmakta. yeniden suçsuzluğu bulacağıma ilişkin çokluk bir umut ansızın içimde parlamış. ancak çok sonradan bu konuda bazı şeyleri öğrenebilmiş. Ama yine de doğru bir yanı vardı beni böyle nitelemelerinin. Savaşın bitmesiyle bendeki değişim sürecinin tamamlanıp sona ermesi ve çektiğim çilelerin doruk noktasına ulaşması aynı zamana denk gelmişti. entrikadan. sersemce davranışları. Ancak. göz açıp kapamadan çeşitli ülkelerin diplomatlarından. dünkü kutsal nesneler şimdi insana nerdeyse komik geliyor. ama hiç farkında olmamıştım. koruyucu bir melek gibi bir şey bana el uzattı hep. yaşamımın değişen manzarasının bir parçasını oluşturuyordu. yeter ki olup bitenlerden hep başkalarını suçlu tutmasın. ruhumda henüz yaşadığını duyumsadığım şeye karşı ne olursa olsun sadık kalmakta görüyordum. bense buna gülüp geçtim. politik ve kişisel alışverişlerden örülmüş bir ağla çevriliydi ve ben savaş yılları boyunca hiç farkına varmadım bütün bunların. sonra kendimi küçümse melerden el çekmiş. Ama başarabilmiştim işte. ayrıca düşman ülkeler de içinde olmak üzere pek çok ülkeden insanlarla görüşüp konuşuyordum. Uyanıp gerçekten kendine gelen herkes bir kez ya da pek çok kez çöl içinden geçen bu daracık yolu izler ister istemez. önce kendime karşı beslediğim saygıdan. bazen tarafsızların. Savaşın benim için de sona erdiği 1919 baharında İsviçre’nin ücra bir köşesine çekilip münzevi bir hayat sürmeye başladım. Gerek bu durum. Savaşı. ailemi ve sahip olduğum diğer şeyleri. -Yaşam için tehlikeli bu yüksek gerilim dönemleri geride kaldıktan sonra tümü şimdi tuhaf denecek kadar değişik görünüyor bana. gözlerimi ortadaki karmaşaya dikip enine boyuna gözden geçirmiştim. konuştuğum dili anlayacak kimse yoktu ortada. bu Tanrı idi. başkalarına bunu anlatmaya kalkmak boşuna zahmettir. Hani şu unutmadan ekleyeyim ki. çevrem casusluk ve karşı casusluktan. oysa şimdiki durumumun hiç de iç açıcı sayılamayacağını söylemekte yerden göğe haklıydı. Brahmanizm ya da Katoliklik gibi tutucu bir din seçerdim. gözlerimi kendi yazgımın derinliklerine çevirmiştim. Kendi iç dünyamda çıktığım cehennem yolculuğunda gördüğüm şeylerden çoğu bir yutturmacaydı. Tamamen kendi içime gömülmüş. estetik uğrundaki bütün uğraşıp didinmelerim bir yanılgıdan kaynaklanmıştı bakarsın? Neden olmasındı. yaşam boyu öyle sanmama karşın belki hiç de bir yazar değildim. Pek çoğu selamı sabahı kesti benimle. Dostlarımın vefasızlığı karşısında bazen bir hüzne kapılıyor ama bundan asla hoşnutsuzluk duymuyor. casuslukların. bana acılar. ilkel zevk düşkünlüğünü ve ödlekliği olduğu gibi kendi içimde yeniden keşfetmiş. Böyle bir şeye ne kadar az önem veriyordum şimdi! Ayrıca. dış dünyaya karşı beni koruyan bir zırh işlevi görmüştü. ahengin ne anlamı vardı? Kim bilir. Bu acı ve çilelerin savaşla. Mümkün olsa da bir insan özgür olarak kendine bir din seçebilseydi. ruhumun en derin köşesinde saklı yatan özleme uyarak diyelim Konfiçyüs. Ne var ki. bu gibi sözcükler beni güldürmekten öteye geçmiyordu. dünyadaki öldürme hırsım. huzur ve rahatımı kaybedişim. hâlâ yaşıyor olduğumu. bazen de kendi ülkemin insanlarının kuşkularını üzerime çekmiş. ama bunu ancak biraz ilerde anladım. kendini beğenmişlik ve çocuksu bir kıvançla bir zaman yaşamdaki misyonum gözüyle baktığım şeyden de artık ortada eser kalmamıştı. siyaset adamlarından. lanet olası düşmanlar ve lanet olası devrimle ilgili yakınma ve suçlamaların yerini binlerce yürekte şu sorunun alacağını düşünüyorum: Nasıl olup ben kendim de bu suça bulaştım? Nasıl yapıp edip de bu suçtan yine arınabilirim? Çünkü suça bulaşmış herkes yine suçundan yunup arıtabilir kendini. Diplomatlarla askerler arasında yaşayıp gidiyor. Misyonumu. rüşvet alıp vermelerin ve konjonktür cambazlıklarının o zamanlar dünyanın pek az yerinde rastlanacak bir yoğunlukla at koşturduğu Bern kentinde. ama bu da artık önem taşımıyordu benim için. bana sık sık "budist" isminin yakıştırılmasına neden oldu. Bu eski dostlarım geçmişte pek sempatik bir insan ve yazar olduğumu. Acılarımla kendimi koyu bir yalnızlık içinde duyumsadığım anlarda. Öyle bir zamandı ki. yazarlık yeteneğine sahip olduğum kuruntusu da bunlar içindeydi belki. bazen düşmanların. madrabazlarından ve vurguncularından geçilmez olmuştu kent. Dış ülkede yaşayan bizler tarafından iki yıldır kesinlikle beklenen Almanya’nın yenilgiye uğraması da savaşın sonunda benim için korkunç bir şey olmaktan çıkmıştı. genel olarak insanın yazgısıymış gibi bir duyguya kapılıyordum. gerek evimi. kendi suçunu da görsün ve uğranılan felaketin acısını sonuna kadar çeksin! Yeni değişimin yazılarda ve yaşamımda kendini açığa vurduğunu gören dostlarımdan pek çoğu başını salladı.

Yeni edebiyatın titizlikle incelenmesinden ortaya çıkan sonuca göre. alamaz mıyım? Bu soru çalışkan gençler tarafından hazırlanan iki doktora tezinde irdelendiyse de cevaplandırılamadı. dans eder ya da ağlar. Pek çok zamanımı gelecekte yaşayarak geçiriyorum. Buna karşı duyduğum özlem. kültürlü okuyucuların eli yüzü düzgün bir kitapla ilgili beklentilerini göz önünde tutmayı unutuyorum çokluk. böyle şeylerde pek şanslı biri değilim. Bir yazı kaleme aldığım zaman. Bunu da bir ilerleme sayıyorum doğrusu. herkes rahatsızlık duyuyor bundan. Çokluk kıvancımı. asla baş tacı edilip saygıyla önünde eğilinemeyecek bir şey. insanı daha neşeli. Kırk yaşında. sanatçı yazarlarla sıradan yazarlar birbirinden pek ayrılacak gibi değildi. dolayısıyla. düzdüğüm şiirler.söz konusu dinlere doğuştan yakınlık hissettiğim için böyle bir şeye kalkışmazdım. İki gençten daha sempatik olanının görüşüne göre. örneğin bir defasında ünlü ozan Schiller’le ilgili olarak üzerinde pek durulmaya değmez bir söz çıktı ağzımdan. Yaşamımın nasıl bir yay çizip seyrini tamamladığını kısaca anlatayım. her şeyden önce gerçek karşısında doğrusu saygı duyduğum yok. ama bir ağaç armut ağacı mıdır. Güney Almanya’daki bütün bowling kulüpleri. olmakta olanın yanında yer almaya zorlar. anlaşılmaz çokluk. günümüzde kendisine sanat adını yakıştıran yazarlık rahatlıkla ölüme terk edilebilirdi. sanatçı sayılmayacak yüzlerce yazara da ne olur ne olmaz değer vermek yerinde sayılacaktı. gerçek hepsinden az umursanacak bir şey. daha sabırlı yapıyor. . Bu bakımdan Buda’nın da bir Protestan sayılacağı söylenebilir kuşkusuz. Ancak. Ben de bir yazar olarak öbürleri arasında yer alabilir miyim. buna gereksinim duyuyor. nihayet ben de bütün o sıkıntı dönemlerimde böyle bir şeyi arıyor. düşümü. Bana yöneltilen bir başka suçlama var ki. Yazı yazdıktan sonraki gibi parmaklarınız siyaha değil. Ayrıca. Ne var ki. Ne yapayım. bendeki değişmeden sonra kökten yıkılıp gitmişti. Oysa insanın kıvanç duyacağı bir şeyi olmalıydı her zaman. Ama bu birazcık kıvançtan da el çekemezdim. Birkaç kez patavatsızca davrandığım oldu. hatta sürekli gözler önünde duruyor. mantıkmış. sıradan yazarlığın ise hayatta kalmayı hak edecek yanı olmadığı için. yüzünü değiştirmemesini istiyorlar. belki damarlarında gerçek Parnas kanından bir damla olsun taşıyan bir sanatçının da içlerinde bulunabileceği ve böyle birine haksızlık yapılabileceği düşünülerek. rahatlıkla geleceğe doğru uzatabilirim onu. kendisinden güçlü olduğumuzu göstermemizden gayrı hiçbir yoldan değiştirilecek gibi değil. içimde yanan. geleceği de o kadar kesin çizgilerle geçmişten ayırdığım yok. istiyordum. o saat beni vatanın kutsal değerine dil uzatan bir kimse ilan etti. resimle uğraşmam da dostlarımdan pek çoğunu kızdırıyor. bir sanatçıdan çevreye yayılan ışınlar günümüzde öylesine zayıflamıştı ki. insanı hep düş kırıklığına uğratan bu kuru ve pespaye gerçek bizim kendisini yoksamamızdan. özyaşam öykümü ve bugünle sona erdirmem gerekmiyor. Gerek yazdığım yazılar. Yazmak bana artık kıvanç vermiyordu. bunu kendim de yerinde buluyorum. Gerçek dedikleri şey benim yaşamımda pek büyük bir rol oynamadığından ve geçmişi çokluk şimdiki zaman gibi algıladığımdan. benim için pek gerekli. şimdiki zaman ise bana sonsuz bir uzaklıkta göründüğünden. bütün bunlara senin olsun diyebilirim. Resim yapmak şahane bir şey. Ve derken bir gün geldi. Karşı kutba duyduğum özlemin nedeni de şu: Gerçek anlamda bir Protestan hem kendi kilisesinin. insanın olduğu gibi kalmasını. şimdilerde var olan Protestan mezheplerine karşı beslediğim şiddetli antipati hiç de benim Protestanlığımla çelişki oluşturmuyor. çünkü sadece bir rastlantı sonucu dindar Protestan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmekle kalmayıp mizaç ve yaradılış bakımından da bir Protestanım. eksik olmasın gerçekten imdadıma yetişti. Gerçeklik duygusu diye bir şeyden yoksunluğum ileri sürülüyor. 1930’a kadar birkaç kitap daha yazdım. anlammış. Doğrusu söz konusu eleştiriyi kabullenmek zorundayım. bana mutluluk verecek şöyle hoşuma giden bir şey yapmaya kalkmayayım. Ne saklayayım. bir uyum içinde görüp duyumsuyorum. değişmeyi arzuluyor daha çok. çünkü insanın başını ağrıtacak kadar sık çıkıyor karşısına. henüz kendilerine inandığım ve kendilerinden yola koyularak dünyayı yeniden yaratmayı düşündüğüm o küçük alevlerden biriydi. Kendime ressam gözüyle baktığım ya da ressam olmak istediğim için değil hani. ufak bir kıvanç kaynağı buldum kendime. yaşamın çer çöpünden öte değeri yok. yoksa kestane ağacı mı. yaptığım resimlerde ise ağaçlar yüzlerle donanır. Ama artık yıllar var ki. hem başka kiliselerin karşısındadır her zaman. benim kendi yaşamım da bana pek sık olarak bana bir masal gibi geliyor. kırmızı ve maviye boyanıyor. oysa ondan çok daha güzel ve gerekli şeyler bizden dikkat ve ilgi beklemekte. Ne var ki. ağzımdan kutsal değerlere gölge düşürecek ve insanları kızdırıp çileden çıkaracak bir söz kaçırmamayı öğrendim. Yaşam ve dünyada adaletmiş. durup dururken resim yapmaya başladım. başkalarının sıklıkla yaptığı gibi. bütün bu soyut nesneleri gereksinmeden de dünyanın pekâlâ yapabileceğini görmüştüm. gerek yaptığım resimler gerçeğe uygun düşmüyor. Yazılarımda gerçek karşısında normal olarak duyulan saygıya sıklıkla rastlanmaz. çünkü yaradılışı onun olmuşa değil. çokluk dış dünyayı kendi iç dünyamla majik diye nitelemekten kendimi alamayacağım bir ilişki. ardından da bu mesleğe kesinlikle sırt çevirdim. Ama benim yüzüm onların isteğini yerine getirmeye yanaşmıyor. Benim kendi düşüncem göre. doktora sahiplerinden ötekisi alabildiğine cılız biçimde de olsa bir sanat dalı olarak edebiyata hayranlık duyan biriydi. Gerçek ne olursa olsun asla kendisinden hoşnut kalınmayacak. böylesine gülünç derecede cılız edebiyata edebiyat denemezdi artık. evler güler. çünkü bir rastlantıdan. onun görüşüne göre. Diyeceğim yazarlığımın ve edebi çalışmalarımın değerine inancım. umutlarımı bir şişe şarapta bulmaya çalışıyordum ve pek çok zaman bu bir şişe şarap. bu nesnel bulgulamadan yola koyulan doktora sahipleri birbirine karşıt sonuçlara varmışlardı.

Sanata dönmem. söylediklerime bir türlü inanmaya yanaşmıyor. Lao Tse’nin ve I Ging’in Doğu yolunda yürüyüp çoktan öyle bir yere varmıştım ki. Kalem odalarının. Hemen her gün gelip beni hücremden alıyorlar. şunu itiraf edeyim ki. Oynadığım yaratıcılık oyunu beni hiç daha bu seferki kadar büyüleyip hayran bırakmamıştı. bir sanatçı kimliğiyle o zamana kadar yaşadığım tüm fiyaskolar. Hoffmann’ın Goldener Topf (Altın Kâse) ya da Heinrich von Ofterdingen'e bütün dünya ve doğa tarihlerinden daha değerli gözüyle bakmıştım hep. sıkılıp duran. Bu arada gerçekten tümüyle kendisine ters düştüğüm o gerçek. gelişimimi tamamlayıp yeterince ayrımlaşmış bir kişiliği daha çok derinleştirmenin ve ayrımlaştırmanın hiçbir anlamı kalmamıştı. Ama artık yaşamımda öyle bir dönem başlamıştı ki. bir mükemmelliği içererek sergilenecekti. elimdeki ince fırçayla minik bir ağacın. kısa bir süre önce iki üniversite tarafından fahri doktorluk ünvanıyla taltif edilmiştim ki. Tutukevinde resim yapmama izin verilmesini istedim. oyunsu bir hava içinde. yeteri kadar yaman bir büyücü olduğum duygusuyla doldurmuştu içimi. Bir evden başka bir eve taşınmak istemen. asla "çağdaş" bir insan olamamıştım. en soluk griye kadar varan karışımlarındaki müziği bir kez daha hayranlıkla yudumluyordum. ırmakları ve dalları. ekin biçen köylüleri ve bana zevk veren daha pek çok güzel şeyi kendisinde barındırıyordu. büyü alanındaki çalışmalarımı da unutmamı sağlamıştı. izin verildi. ne değişken bir şey olduğunu çok iyi öğrenmiştim. gerek Goldener Topf. Yaşama büyüsel bir açıdan bakmayı kendime her zaman yakın hissetmiş. Lokomotif küçük bir tünelden içeri dalmıştı ve tünelin kara yuvarlak ağzından top top dumanlar çıkıyordu.En başta resim yaparak. hatta alay konusu yapılacak. yazılarımda bir türlü başaramadığım şeyi gerçekleştirip insan yaşamım hayranlık uyandıracak yüce bir anlamla donatacaktım. yürüyüp geldiği yolu öyle bir noktaya kadar izleyecektim ki. Ve şimdi bu gerçeği majik yoldan sıkıştırıp istediğim yönde etkilemeye çalışıyordum. Bu yüzden opera çalışmasını bir kenara kaldırıp kendimi tümüyle büyünün pratik yönüne verdim. bazen de hin oğlu hin bir caniymişim gibi davranıyorlardı. oysa müziği bugün bile dallarında cennet elmaları yetişebilecek diri bir ağaç gibi görüyordum. Bu düşünceleri ya da yaşamla ilgili bu duyumsamaları ancak masal aracılığıyla dile getirebileceğime inanmış. yaşamımda bana haz veren ne varsa içeriyordu hepini. kendini o saat bu cehennemin göbeğinde buluverirsin. ileriki yıllarda ise giderek müziğe verdim kendimi. Doğanın masumiyeti ve bitimsiz zenginliğine övgüler döşenecek. ayrıca Çinlilerin büyü yöntemleri üzerinde çalışarak vaktimi geçiriyordum. gereken araç ve gereçleri sağladı. Müzik alanında yıllar yılı ön çalışmalar yaptıktan ve birden çok metin taslakları hazırladıktan sonra yaratacağım eserin gerçek anlam ve içeriğini şöyle bir kez daha olanca dikkatle gözden geçirince birden şunu gördüm ki. uzaklardaki bu karşı kutba yönelecek. belki bunun nedeni. Şimdi operada da aynı durumu yaşıyordum. bazen üç yaşındaki bir çocuk. insanların ne tuhafsa kendileri için yarattıkları cehennemlerin en korkuncu görünmüştür bana hep. mavinin derin dokunaklı ahengini ve onların en uzak. masalın en yüce biçimi olarak da operayı görmüştüm. Kaleme almayı önemli bulduğum şeylerin Goldener Topf ta ve Heinrich von Ofterdingen'de benim üstesinden gelebileceğimden bin kez daha saf ve temiz şekilde söylendiğini gördükten sonra yazmaktan el çekmiştim. Böylece yeniden sanata dönmüştüm. bütün o sonsuz büyüleri. ışıl ışıl küçük bir bulutun resmini yapmam. yaşamın doğa ve us’tan oluşan bu iki kutup arasındaki salimim. Ancak. bir tutuklu ve sanık olduğumu. bana çıkışıyor. Resmin ortasından ise küçücük bir tren geçmekteydi. tanrının büründüğü geçici bir suret olarak taşıdığı edebî değer ışıl ışıl parıldayıp göz kamaştıracaktı.nuna girmiş bulunuyordu. genç bir kızı büyü yoluyla baştan çıkarmaktan dava edildim. kaçınılmaz acı ve ıstırapların zorlaması karşısında us’a. Bir dağa tırmanan trenin baş kısmı. Kaldığım hücrenin bir duvarını küçük bir kır manzarasıyla donattım. Sanatçılık düşün kuruntusuyla. öyleyken acele eden . Ama ne yazık ki operayı sona erdiremedim bir türlü Yazarlık alanındaki çalışmalarımda yaşadığım bir durumla burada da karşılaşmıştım. Yeniden resim yapmaya başlamıştım. bir operada insanın yaşamı gerçekliği içinde pek ciddiye alınmayacak. yaşamımı bir tutukevinden başka yerde noktalama umudunun pek olmadığım bana unutturmakla kalmamış. kotarmakta olduğum dünyamla alay ediyor. dediğim gibi hücremin duvarına bir kır manzarası oturtmuştum. zincifrenin şen şakrak. evlenmeye kalkmam bir pasaporta ya da kimlik cüzdanı çıkarayım demen yeter. bir sürü kâğıdın başında oturan sevimsiz yüzlü insanlar beni sorguluyor. hatta dünya ve doğa tarihiyle ilgili kitaplarda bile her zaman büyüleyici anlatılar bulmuştum. gardiyanların gözetiminde alabildiğine sevimsiz odalardan içeri sokuyorlardı. onu yıkıp atmak için elinden geleni geri koymuyordu. bunun yerine değerli ben’in dünya denizi içinde gömülüp gitmesine çalışarak ölümlülük karşısında ezeli ve ebedi düzenlere kendimi uydurmayı ödev bilmiştim. sarının dolgun saf. o zaman bir büyücü olmak için doğduğum kuşkusuzdu. içimdeki o küçük diri alev beni kimi vakit kara büyü tarafına da çekiyordu. Yaratıcılık oyununu mutlu ve çocuksu bir hava içinde sürdürüyordum. gerek Sihirli Flüt gibi bir eser yaratma yeteneğinden yoksunsam. eş dost da boya getirdi. Yetmiş yaşını geçmiş. beni bir kez daha dünyanın en tatlı içkisiyle dolu bu bardağı boşaltmakta. Bu manzara. gerçek denen şeyin ne kadar rastlantıya bağlı. kötü kullanımlara konu yapılmış can çekişen dilimizde sözün büyüsel bir etkiyi içerdiğine bundan böyle pek inanmayışımdı. Kalem odalarının cehennemi. buna karşılık bir simge. bir opera yazacak. doğrusu bu da pek haz veriyordu bana. Bir hırs belirdi içimde. kâğıtların. bu kâğıtlar dünyasının havasız mekânında buruk saatler geçirirsin artık. bir kez daha oyun oynayan bir çocuk gibi kendime küçük ve şirin oyunsu bir dünya kurup gönlümün isteklerine doyum sağlamaktan. Şiirlerimde. boyaları karıp fırçayı içlerine daldırıyor. ak büyü denen o sevimli bahçeyle yetinmediğim zamanlar oluyor. benim operayla amaçladığım şey Sihirli Flüt’te çoktan harikulade biçimde gerçekleştirilmişti. tüm bilgelikleri ve soyutlamaları üzerimden silkip atarak bir kez daha yaratıcılığın ilkel hazzına yönelmekten beni alıkoymamıştı. bir elmanın içindeki kurt gibi dağın koy. gökyüzüne gerilmiş bir gökkuşağı gibi neşe saçarak. dosyaların bu acayip ve gerçekten cehennemsi dünyasını tanımak için bir sanık olmaya gerek yok. denizleri ve bulutları.

hastanın kendisi bu kez benim elimi tutmuş. dumanlarla duvardaki resim silinip gitti." Bunu duyunca irkildim. Derken yine o acayip şekilde gülümsediğini gördüm. dört ay öncesiydi. Bir saat sonra gözlerimi açtığımda baktım ki ne göreyim. Gardiyanlar. gözlerini de bana dikmişti. Peder Antonio ölmek üzere. O Çin kuralını anımsayıp nefesimi bir dakika süreyle tutarak gerçek kuruntusundan kendimi koparıp aldım. benim o güzelim küçük kır manzaram bana yeniden soluyacağım havayı sağladı. büyü ve sihir olmadan bu dünyaya katlanılacak gibi değildi.asık suratlı insanlar tarafından sorgulanır. Baktım ki yeniden susuyor. hemen koş. Sakin sakin yatıyor. Madem o masum sanatçı oyunlarım oynamakta beni rahat bırakmıyorlardı. Ansızın bir bezginlik çöktü üzerime." dedim. Antonio övülmeye değer bir ölümle göçtü bu dünyadan ve sadık kullarından biri olarak Tanrı’nın rahmetine kavuştu. "Kapıyı ardına kadar aç!" dedi bunun üzerine. "Bak. derken kesildi dumanların arkası. ne ağzından çıkan sözlerden bir tanesini. çünkü bana kaçık gözüyle bakıyorlardı. Yeniden kulübeye dönüp yatağına yaklaşınca. önemsiz birkaç sözden başka bir şey konuşma isteğini duymuyorduk. güç bela nefes alıp veriyordu. Ardından gardiyana nazikçe rica edip bir dakika sabretmesini istedim. "Antonio Kardeş. öylesine derin bir şaşkınlıkla doldurdu ki. Soğuk bir sabahtı. Aralarında gerek dini bütün kişiler. Benim saygıdeğer ahret kardeşim Antonio da söz konusu kişilerden biriydi. Yatakta yatıyordu kendisi. herkes bilir nihayet bunu. uyuduğum için benimle alay ediyor. bütün bu zalim ve ruhsuz gerçek karşısında tiksintiye benzer bir duygu içimi kapladı. kuruyup solardım ya. yüreğimi bir sıkıntı bastı. yüzümü kızartıp affını diledim. minik trene atlayıp küçük ve kara tünelde yol almaya başladım. ne yüzündeki kırışıkları unuttum ne de ellerinin rasgele bir devinimi aklımdan çıkıp gitti. Ne mutlu sana. Yol uzun. eliyle tavam göstererek. Bunun üzerine kendimi ufaltıp resimden içeri daldım. birkaç saatlik ömrü kaldı. Cennetmekân Poverello’nun aziz kardeşimiz diye nitelediği ölüm. en basit ve en doğru sözlerine bile inanılmadığına tanık olur. Yatağın yanı başına oturup kendisini rahatsız etmemeye çalışarak dikkatle sağ elini tuttum. benim resmim. bu dünyadan göçüp gidişi yüreğimi öylesine derin dehşetle. büyük bir şaşkınlık içinde geride kala kaldılar. Evet. gezi sopamı alıp adamın peşine takıldım. gardiyanlar o sıkıcı davetiyeleriyle çıkıp geldiler yine. Ben de kulübeden çıktım. yüzüne de ölümün gölgesi düşmüştü. Bu konuda ne biliyorsam şevk ve gayretle not ederek size yollayacağım. Tünelin yuvarlak ağzından bir süre top top dumanlar çıktı. ama ağzından bir söz çıktığı yoktu. hayli uzun yolu yürümekten yorgun düştüğüm için bir ara dalmışım. benden ne gibi bir hizmet beklediğini bir kez daha sordum. dolayısıyla bu mektubu kusurlarımı hoşgörüyle karşılayarak okuyup değerlendiriniz lütfen. Sanki pek çok yıl gençleşmiş. . neyse ki boyalarım avuttu beni. hünerlere yönelecektim. sözlerime inanmamış gibi her zamankinden değişik bir gülümsemeyle gülümsedi. Bir gün yaptığım resmin önünde dikiliyordum ki. ama ölümünden pek kısa süre öncesine kadar yatağının başın. onu çaresiz yol kenarında bırakıp yalnız başıma ilerlemeye koyuldum. "Çatıyı da aç!" dedi Antonio Kardeş." Antonio susup sesini çıkarmadı. çünkü pek çok düşünüp taşındıktan sonra şuna kesinlikle inandım ki. Ancak altı saat sonra bir mola verdik. Gelgelelim. Çünkü bildiğiniz gibi sizi hiç tanımıyorum. pek yakında Tanrı’nın huzuruna çıkacaksın. Gardiyanlar her zamanki gibi güldüler. pek çok kişiyi kolay ve gönüllü bir av olarak gelip bulur. kağıtların bu cehenneminde çoktan boğulup gider. bazen bir cani davranışı görürsün. tavandan iki kalası çıkarıp aldım yerinden. ben de ister istemez yaşamımın pek çok yılım adadığım o ciddi sanatlara. Rahmetliye karşı duyduğum gerçek saygı böyle bir şeyi yapmama engel değil. ben geldim seninle vedalaşmak için. baktım Antonio Kardeş’in gözleri çatıdaki deliklerdeydi. söz konusu isteğin ne anlama geldiğine akü erdirememiştim. bir solukta tepeyi tırmanıp Antonio kardeşin kulübesine vardım. çok yaşlı biriydim. üstelik sarptı. üzüntü ve büyük telaş yüreklerimizi sıkıştırıyor. resimdeki trene binip aksayan bir yerine göz atacağımı söyledim. aceleyle tepeyi tırmanmaya koyulduk. Kuşkusuz hayata gözlerini yumduğunu görmüş değilim. Ben de onun dilediği gibi yaptım. bazen bir ilkokul öğrencisi. ama cennetmekân bu kişiyi sizin eskiden tanıdığınıza inanmamam için neden yok. Bütün gün çektiğim eza ve cefaya bir son vermenin zamanı gelmiş gibi göründü bana. gerek yürekli insanlar olmak üzere bazıları da vardır ki.tim.daydım. paylanıp azarlanır. güçlükle yürüyorduk. bütün bu olup bitenler. hayatta tuttu beni. resimle de ben kayıplara karıştık. içimi şenlendirdi. Antonio Kardeşin yanından bir haberci gelip bana şöyle seslendi: "Durma kalk. beni mutlu çalışmamdan koparıp almak istediler. Uyuduğum için utanmıştım. ayrıca kendisine nasıl bir hizmette bulunabileceğimi sordum. Ben sandım ki. Beni alıp götürmek için yarı geceyi koşarak geçirmiş haberci öylesine bitkin düşmüştü ki. Kardeş Antonio’nun Ölümü Pek saygıdeğer hanımefendi ve İsa’da aziz kızkardeşim! Ricanıza uyarak hu mektubumda davranışımdan ötürü sonradan beni nedamet duygusuna sürüklemeyeceğine güvenerek benden işitmek istediklerinizi size aktaracağım. ancak çetin bir boğuşmadan sonra ve ne kadar kin besleseler gözlerine az görünen bir düşmana gönülsüz teslim olur gibi ölüme teslim olurlar. ardından kalkıp iki saat daha yürüdük.

ne biliyorsunuz bu konuda? Hanginiz daha önce acı bir ölümle öldünüz ki." "Öyle. sen bugün tepesinden bakınca denizin ve yüce karlı dağların görülebildiği yamacı tırmanarak buraya geldin. ışıl ışıl çayır çimenlerden aşağılara uzandı. denizden gelen havayı soludun ve gözlerin senden önce yola koyulup o güzelim. Hani bir akçaağaç vardır tepede. duyularınız da tembel. oysa benden birazcık yaşlıydı. Tanrı’nın meleklerinin arasına karışacaksın. Ama yalvarırım. "Tanrı böyle istiyor çünkü. açın şu gözlerinizi de yaşadığınız dünyanın ne harikulade. ve bizim ırmağı. ardından gülümsedi. bağrından güneşin boy verip yüz gösterdiği denizin ışıl ışıl görkemine bakın!" Bana bu konuşma doğrusu tuhaf gelmişti. Hafifçe dürttüm kendisini ve elimle işaret edip durumu anlatmaya çalıştım. geldiğim yere dönmek için yolu tuttum. O zamandan beri aziz kardeşim Antonio hiç aklımdan çıkmadı. dağları da. konuşmasını sürdürdü Antoni Kardeş. sularından içtiğim canım pınarlar! Uzaklardaki canım yurdum ve canım çocukluğum! Siz zavallı. Ne var ki ruhum bir ürperti içindeydi. Bildin mi?" Ben evet deyince." "Bunun üzerine. gözleriniz bulanık görüyor çünkü. yalnız başıma can vereyim. bütün bunları yaşadım sık sık. yaşayışını.” diye yanıtladım." "Ve doğduğum kenti. "Ah kardeşim. Dua edip sızlanarak yürüyordum. "Bir daha o tepeye gidemeyeceksin. bütün bunları da göremeyeceğim artık"." diye yanıtladım. "Git şimdi. ışıl ışıl çayır çimenleri de göremeyeceğim. Yeniden doğrulup ayağa kalktığımda yamacın gerek bu. Gözleri yanan mumlar gibi ışıl ışıl parıldıyor. tam o akçaağacın yanma varıp doğan ayın ışığıyla denizin nasıl parıldadığım görür görmez. Ben. "Evet. Tan. Büyük bir huşu içinde sustu bir süre. sonra çilekeş Hazreti Meryem’in bir tasviri. Çünkü ."Altı gün var ki gökyüzünü görmedim. ölümü tanıyabilesiniz? Ama hayat konusunda da fazla bir şey bildiğiniz yok. bir babanın oğlunu öpmesi gibi tıpkı. sonra can ve gönülden teşekkürde bulunarak benden kalkıp gitmemi istedi. şimdiye kadar insanların bana verdiğinden daha çok hazla dolduruyor içimi. göremeyeceksin. o mavi gökyüzünü ve yeryüzünün tadına doyulmayacak bütün o güzelim nesnelerim senden daha çok seviyorum." diye ekledi Antonio Kardeş. ruhumdan rahmetini esirgeme!" Ardından hiç konuşmadım. Oysa ben hayatın ne olduğunu biliyorum. Dileğini yerine getirip yalnız bıraktım kendisini. "Güzel. Akçaağacı gördün ayrıca ve yuvarlak gölgesinde uzanıp dinlendin.. akçaağacı da. Yeryüzünün ne kadar büyük olduğunun. Gitmeden kutsayayım seni!" Can ve yürekten kutsayıp öptü beni. ne harikalarla dolup taştığının farkındayım." diye yükseltti sesini. Sonra doğrulup hasta Antonio Kardeş’e şöyle dedim: "Söylediklerini işitemedim. hayatımdan daha çok seviyorum seni. bütün insanlardan daha çok. artık yanı başında oturuyordum. öldürülmüş biri gibi uzun süre yatıp kaldım öyle. içimdeki üzüntü iyice bastırdı üzerime. elleri bir topluluk önünde konuşan bir adamın elleri gibi oynayıp duruyordu. diz çöküp dua ettim. tekrar yanı başına oturmamı istedi. çünkü biliyorum. Ve Tanrı şahidimdir ki güneşin şu dar aralıktan kulübemin içine yolladığı bir lokma ışık. Yapraklarının kokusunu soludun. "O ırmağı. hemen isteğini yerine getirdim. Bırak beni. gür bir sesle konuşmaya başladı. "Her şey tıpkı bana söylediğin gibiydi. içim kabarıyordu. Ve ağzım açıp şöyle dedi: "Yüce Tanrım. miskin. Derken onun bir kez daha yüksek sesle bağırdığım duydum. bütün konuşmalarım." dedi Antonio Kardeş." dedi. bundan sonra ateşten korkar gibi ölüm manzarasından korkacaksın.." "Evet. aziz kardeşim. siz mutsuz insanlar! Nasıl da hayatınız vaktinden önce kumlarda yitip giden bulanık bir su gibi zenginlikler ve hazlardan yoksun akıp gidiyor! Durmayın. uzaklardaki beyazlara bürünmüş dağların üstünde mavi boşluğu ve aydınlık bulutları gördün. o kadar. Belki o tepeden kasırgaların denize doğru akın ettiğini gördün bazen. mehtabın aydınlattığı bir ovadaki yumuşaklığa." diye yükseltti sesini Antonio Kardeş birden. ne doyumsuz bir şey olduğunu görün! Tanrım. yüreğim parçalanıyor. Ruhunu teslim etmek üzere olduğuna inanıp kendisini kutsadım. Antonio Kardeş’i cennetmekân bir bilgeye dönüştüren Tanrı’nın sevgisindeki bitip tükenmez gücü görüyordum. Ama o kısa bir süre susup sesini çıkarmadı. canım tatlı güneş! Uzakların canım enginliği! Üzerlerinde dikildiğim canım dağlar. denizin büyüklüğünü ve acımasızlığını biliyorum. Şu sözler çıktı ağzından: "Ey hayat ve ölümden söz eden sizler. sonra da çok alçak bir sesle şöyle dedi: "Gennaro Kardeş. yere yıkıldım. duygu ve düşüncelerini sık sık anımsadım. "İşte bunları bir daha göremeyeceğim ben.” diye yanıtladım ben yeniden. bildin demek. "Geldiğin yerde seni arayacaklar. Antonio Kardeş’in Tanrı’nın adını ağzına almaksızın gözlerini yumacağından tasa etmeye başlamıştım. bu dünyanın tadına doyulmayacak bütün varlıklarından daha çok sevdiğini açıkla bana!" Bunun üzerine Antonio Kardeş başını eğdi biraz." "Güzel.rı’nın bütün meleklerinden daha çok!" Birden yüreğime öyle bir korku çöktü ki benzim sarardı. ". birden Antonio Kardeş bağıra bağıra. çünkü gözlerim aydınlık içindeydi hep ve bugün de ölüm yatağımın baş ucunda dikiliyor. gizemselliğe bakın bir. güneş kulübeden çekilip gidene kadar birlikte ağlaşıp sızlaştık. denizi de. Oh. gökyüzü de yıldızlarla donanmıştı. gerek öbür başında engin ovaların beyaz bir ışık içinde yüzdüğünü gördüm. gördüm ki gözleri yaşlarla dolmuştu. Tanrı’yı bütün denizlerden.

Bir süre sonra çok yavaş bir sesle. bir bitkiyi ya da çalıyı koruyup gözetir. bana değil. yaşları ve cinsleri üzerinde bilgi edinmek istemiş. dostum. Çünkü gün gelip senin gücün kuvvetin de kalmayacak. yaşamaktan kıvanç duyabilesin. Latince şiirlerle dolu koca bir kitabı kendisine adamıştı. çok geçmeden teslim etmiş ruhunu." Ama yeter bu konuda söylediklerim. "Unutma. İsteğini yerine getirip ölüm döşeğindeki Antonio’dan ayrılmamdan sonra. Bunu bil ve yaşadıkça yeni güne sevinçle kucak aç. bu arada kendi elini büyük bir dikkatle ve adeta hayrete kapılarak gözden geçirip incelemiş. Ve sesleri hiç çıkmayıp suyun içinde yaşayan balıklar da yine azizdir Tanrı için. ama Antonio Kardeş gözleri açık yatıyormuş. çünkü ben kırık bir kadeh gibiyim. nasıl ilginç bir yöntemle ballarını hazırladıklarını anlattı. o ermiş kişi de balıklara İncil’den vaazda bulunmuştur. senden intikamını alabilir bunun ya da seni bağışlayabilir. bir keçi çobanı ziyaret etmiş kendisini ve kardeşimizin ölümüne kadar da başında beklemiş. hele ona sevgi gösterirsen. Siz Antonio’nun bu dünyadan göçüp gitmesine ilişkin şeyler duymak istemiştiniz benden. teşekkürle. ölüm ondan daha zor ve korkunçtur. giderek aydınlanıp parıldayan gözleriyle çevresine bakınmış. çünkü onun eserlerinden en küçüğü bile o arılar gibi işte öylesine olağanüstüdür ve kolay kolay akıl erdirilecek gibi değildir. aynı zamanda bir şairdi. düşüncelerle düşünülemeyecek kadar acı ölümü.daha önce Antonio Kardeş servet sahibi bir soylu ve sefahat hayatı süren biri değildi sadece. Antonio’yu pek güçsüz durumda bulmuş. Bu şiiri kendisi okudu bana. kendilerinden güçsüz kardeşleriymiş gibi onlarla bir arada yaşasınlar. ama birkaçı yabancıymış kendisine. sen de ölümü tadacaksın. işte bunların nasıl şeyler olduğunu can çekişmekte olan Antonio Kardeş gayet açık seçik anlatmış. "Nedeni mi anlatayım. onların toplu olarak nasıl bir arada yaşadıklarını. çoban kendisine ne gibi bir hizmette bulunabileceğini sorunca cılız bir sesle teşekkür etmiş. hatta en küçük sinekleri ve böcekleri kutsal diye niteleyip onlara büyük bir hoşgörü ve sevecenlikle yaklaşıyordu. cezbeye kapılmış gibiydi adeta. sanki bir ruh. Çobana sürüsüyle ilgili sorular sormuş. onlara yapmalısın. sevgiyle öder karşılığını. bütün bu varlıkları Poverello. "Senin bütün bu oğlakçıklar sayıları pek fazla olmasa da Tanrı tarafından yaratılmıştır. kuşları ve diğer hayvanları karşısına alıp onlara vaazda bulunmuştur? Tanrı hakkı için biliyorum ki. bir balığı. Tanrı sizi kutsasın! Hizmetkârınız ve İsa’da kardeşiniz. Ama o pervasızca gülerek şöyle dedi: "Bilmiyor musun ki. Otlardan birkaçını çoban önceden biliyormuş. Yunanca biliyordu hatta. isimleri. onun çektiği acı daha da büyüktür ve bu acı sona ermez hiç. Derken anlatılmayacak kadar sevecen ve insanı hüzne boğan bir gülümsemeyle gülümsemiş. soylu bir kadına günahkâr bir sevgiyle bağlanmış. Huzur içinde yatsın! İlgili konuda size aktaracağım daha fazla bir şey bilmiyorum. Tanrı onları insanların eline teslim etmiştir ki onları sevsin. Ama çobanın anlattığına göre. Fra Genarro . genç yavrular hastalanırsa bu otların onları iyi edeceğini söylemiş. onun ihsan ve inayetinin canlı mucizeleridir. Ne var ki. Sonra da şu soruyu yöneltmiş çobana: "Sürünün içinde küçük oğlaklar da var mı?" Çoban var deyince. bir çobanın başka çobanlarla konuştuğa gibi konuşmuş tıpkı. yaşadığın her gün beni düşünmekten geri kalma ki. madem Tanrı onu bir şair yapmış. "Tanrı’ya ve onun kutsal adına dizelerde yer vermeyi nasıl göze alabilirim. kendisini kötü günler bekler ve her erkeğin yüreğinde duyumsadığı şeydir bu. bazen insanlara karşı hoyrat ve sert duygular taşıyan gönlü doğal ve şirin nesnelere kayıyordu daha çok. bir başka defa kendisine sorup da. Bu birazcık bilgiyi kabul buyurunuz lütfen. ayrıca bütün hayvanları. ardından da pek çok kez başını sallamış. Çünkü bir ara şöyle demişti: "Bir insanın canını acıttın mı. kim bir kez Tanrı’yı arzular ve ona sevgiyle yaklaşırsa. Ama ölmeden bir kez daha konuşmuş ve de şu tuhaf sözler çıkmış ağzından: "Kim bir kadın ister de kadının onu sonradan bir daha arzulayıp arzulamayacağını bilmezse acı çeker o kimse. adaşım olan o kutsal. kırda bayırdaki her ot kutsaldır ve Tanrı için azizdir. belki sana sorar: Ne diye falan filan solucanı ayağının altında ezdin bakayım? Neden o çiçeği kopardın ve kaldırıp attın sonra? Neden bu dalı kırdın? Yaptıklarını onlara değil. bana karşı yaptın sen. gücü kuvveti giderek kendisini terk etmeye başlamış. O masum bitki ve hayvanlara gelince. Tanrı’nın kendisine göstermiş olursun bu sevgiyi. ruhumuzun gereksinim duymadığı diğer pek çok beceriye sahipti. şiirdeki sözlerin gerçeklik ve güzelliğine doğrusu bayıldım. kendisini tanıdığım. bunların sayıları. bir kuşu. Antonio Kardeş çeşitli ot isimleri saymış. herhangi bir yardım isteğinde bulunmamış. dolayısıyla ben de size bu konuda sonradan kulağıma gelen az buçuk bir bilgiyi not edip yollayacağım. hatta putperestlikle ilgili bir davranış olduğunu söyleyerek alçakgönüllülükle eleştirecek oldum kendisini. dünyevi bilimlerin tanınmış bir dostuydu. Yaşamın ne kadar zor olursa olsun. şairler gibi konuşmuştu." Antonio Kardeş bunları söylemiş ve uzun bir süre dinlenmiş ardından." Bundan sonra hiç konuşmamış Antonio Kardeş. Günün birinde dini bütün bir Hristiyan ve bir vaiz olarak ölür de onun karşısına çıkarsan. Bir defasında bu yaptığının kutsallıkla bağdaşmayan. Ancak. Ayrıca. dindarlığı ve bilgeliği dolayısıyla kendisine büyük saygı gösterdiğim zamanlarda da pek çok kez yazarlar. çünkü Tanrı’nın sevgisinden emin olup olamayacağını asla bilmez. konuşmaya başlamış. yaşamım artık kapatılmaz bir gedikten akıp gidiyor." demiş çobana. bir can sahibiymişler gibi dağlara ve rüzgârlara seslenmişti. ne diye Kurtarıcı İsa’nın çektiği çileleri ya da cennet-mekân kilise babalarının yaşamını dile getirmediğini anlamak isteyince. Bir insana sevgi gösterdin mi. Oysa bir böceği. çok ciddi bir tavır takınarak beni tersledi." On yılı aşkın bir zaman önce Antonio Kardeş çok uzun ve güzel bir şiir yazdı arılar üzerine. İyilik yapmak istiyorsan." Böylece." dedi. Ne var ki. bizim kardeşlerimiz diye nitelemiştir. Örneğin. ama tamamen kendinde.

çevresinde pervane gibi dönülen esrarengiz bir kişi rolünü kolaycacık üstlenebiliyordum. salcılar. uzun süre cennette . ah bir kışın elma ağaçlarında elmalar oldursam da hokus pokus cebimdeki para cüzdanımı altın ve gümüşle doldursam deyip duruyor. bütün yaşamım bu sihirli güce kavuşma özleminin damgasını üzerinde taşıdı. savaştan zaferle çıkıp kendimi kral ilan ettirdiğimi düşlüyordum. nasıl yavaş yavaş dışımdaki nesneleri değil. bir özlem mi duydum. ayrıca dünyanın çeşitli kıtalarındaki pek çok kentin nüfusunu. Daha erken yaşta bu gerçeği bazen korkup çekinerek. ırmak ve ormanlar. hiçbir yerde yabancılık çekmeyen. dedemin hazine dairesindeki bu dans edip duran put oldu. ben yine de uzun süre cennette yaşamıştım. arılar ve böcekler oldu bu konuda. bir yuvaya dönüş olarak algıladım. Benden küçük arkadaşlarımla hısım ve akrabalarımı. Pan oldu ayrıca. gerçekten sihirli güçlerle donatıldığım. meyve bahçeleriymiş. küçüklüğümde dış dünyadaki çocuksu hedeflere yöneldi. neşeyle dolup taşan dünyanın üzerine gölgeler mi düştü. mutluluk bağışladığı bir çocuk. hayvanlarla hiç korkup çekinmeden düşüp kalkabiliyor. her şey elimin altındaydı. Ama hepsinden çok büyücülükteydi gözüm. sonradan Hint ve Çin bilgeleriyle tanıştığımda bunu eski bir tanışıklığın yinelenmesi gibi duyumsadım. düşmanlarımı ilkin büyüleyip oldukları yere çivilediğimi. Geriye baktığım zaman şunu söyleyebilirim ki. arkadaşlarla oynanan oyunlarda çete reisi ve komutan gibi rollerin bana verilmesini kolaycacık sağlayabiliyor. toprak altındaki defineleri çıkarmak. dünyayı benim bilmiştim hep. O vakitler kimi tılsım ve büyülerin. ama kendisi hep bilinip tanınmadan kalan birinin görünmezliğini geçirmeye uğraştım. onu afsunlayıp büyülemek. örneğin. kendimi değiştirme amacına yöneldim. bir başka dünyanın. seksenli yıllardaki nüfusunu hâlâ unutmuş değilim. Gerek bu tanrı. Ama yine de Avrupalı sayılırım. ölüleri diriltmek. Bütün oğlan çocukları gibi ben de meslekler içinden kimilerini seviyor ve bu meslekte çalışanlara imreniyordum. Başkalarının sevgisini kolaycacık kazanıyor. kuşkusuz bugünkü değil. şiir ve özdeyişi. Örneğin. onu büyüyle değiştirmek ve yüce bir aşamaya çıkarmak özlemiyle yanıp tutuşuyordu içim. her şey çevremi sarmış. hayal ve düşlerin o daha özgür.Büyücünün Çocukluğu Yalnızca anne ve babamla öğretmenlerim eğitmedi beni. Dünya yabancım değildi. Büyülü isteklerimin kendisini hedef aldığı nesneler zamanla nasıl değişti. Okulda öğretilenleri bellemek benim için işten değildi ve bana zevk veriyordu. ip cambazları. hayaller. Bu davranışım ne tuhafsa meslektaşlarım tarafından sık sık eleştirildi. yıldızlarla rahatçacık ahbaplık edebiliyordum. toprak altına saklanmış altınları bulup çıkarabileceğim inancı içinde yaşatmış. hayal ve düşlerin balta girmemiş ormanlarında olduğu kadar hayvanlar ve bitkiler dünyasında da elini kolunu sallayarak dolaşan. güç ve yeteneklerinin kıvancını yüreğinde duyan. Ruhumdaki dürtü ve eğilimlerin hepsinden daha güçlü. Daha sonra okulda öğrendiklerim gelip eklendi bu bilgilere. yağmur ve güneş. hepsinden daha içtenlikli algıladığım doğrultusuydu bu: "gerçek" diye nitelenen ve bazen bana büyüklerin kendi aralarında saptadıkları bir saçmalık gibi görünen şeye karşı hoşnutsuzluk duyuyordum. bizimle çokluk benim hoşlandığım oyunsu ve tatlı söyleşiler yapıyor. adımı değiştirip anlamlı ve oyunsu isimlerin arkasına gizlendim. yakıp kavurucu isteklerin kendisine üzüntü değil. kendisini dans edip duran küçük bir Hint putu olarak dedemin camlı dolabında görürdüm hep. çocuklardan pek çoğu gibi yaşam için zorunlu ve alabildiğine değerli bilgileri henüz okula başlamadan edindim. üstelik aktif yay burcunda dünyaya açtım gözlerimi ve yaşam boyu Batı dünyasının hırçınlık. düşler dünyasından dönüp geldiğimde. Bu güçler arasında Tanrı Pan da bulunuyordu. Bu büyüleme arzusu. kaleme aldığım yapıtların arkasına gizlenip kimsenin beni görmemesine çalıştım. bazen alayla yadsımaya başlamıştım. Çocukluk düşüm uzun sürmüştü. Anne ve babamın beni erken yaşta o yılan kılığındaki şeytanla tanıştırmalarına karşın. kendileriyle güzel güzel oynamam için hazır bekliyordu. gizli defineleri. yaşam boyu değişik kılıklara girerek eşlik etti bana. başkalarını kolaycacık etkim altına alabiliyordum. ilerde büyüyüp de yazarlık mesleğine atıldığımda ikide bir. On üç yaşma gelinceye kadar ilerde ne olacağım. Tanrıya şükür. dış dünyayı yine eskisi gibi sevecen ve sevimli karşımda buluyordum. akan sularmış. bugün bile o zamanlar öğrendiğim pek çok güzel ve esprili Latince sözü. Evet. yıllar yılı. Avcılar bunlar arasındaydı örneğin. gizli ve gizemsel güçler de eğitimimde rol oynadı. Yerinde duramayan mutlu bir çocuktum. daha ben okuyup yazmasını öğrenmeden çok önce Doğu’nun alabildiğine eskilere uzanan imge ve düşünceleriyle ruhumu öylesine doldurdular ki. hangi mesleği seçeceğim konusunu ciddi olarak düşünmedim. kendim pek farkına varmadan. Bütün sihirli güçler gibi bu hüneri de ele geçirmek için duyduğum arzu. daha uysal dünyasının kapısını aralayıp içeri girmekte çokluk hiç güçlük çekmiyor. nasıl sihirli şapkanın altındaki o yavan görünmezliği atarak yerine bilen birinin. kendi dışımdaki bu dünyaya kuşkulu gözerle bakmaya mı başladım. ardından büyüklük gösterip eski hallerine döndürerek onları utandırdığımı. sürücüler. yüce. Büyücülük ve sihirbazlıktan da anlıyordum. insanları bir an gelip dış dünyadan nasıl kopararak kendi içime aktardım. öğretmenlerim elma ağaçlan oldu. bilip tanıyan. balıklarmış. cinlere perilere söz geçirdiğim. bazısı ömür boyu belleğimden silinip gitmeyen bilgileri bize aktarmaya bakıyorlardı. yanlış yorum ve değerlendirmelere konu edildi. Özellikle kimsenin beni göremeyeceği bir kılığa girmek. kendimi görünmez duruma sokmak istiyordum hep. İçimde bir hoşnutsuzluk mu belirdi. o renkli güzelim dünyayla oynayan. Çocukluğun akıllara durgunluk veren bütün bilgeliğiyle donatılmıştım. kuzey kutbuna gidip gelen gemiciler bunlar arasındaydı. ileriki yıllarda hiç başaramayacağım kadar mükemmel üstesinden geliyordum. bir sürü de ezgi biliyor ve söylüyordum. Okuldakiler akıllıca davranıp yaşam için zorunlu o asık suratlı becerileri bize kazandırmaya pek uğraşmıyor. hepsinin anlıyordum dilinden. işte size yaşam öykümün içeriği. gerek daha başkaları çocukluk yıllarımda beni yalnız bırakmadı. ama ilerlemiş yaşımda yeniden öğrenmeden duramadım. bana saygı duymalarım sağlamıştım. açgözlülük ve dindirilmez merak gibi erdemlerine uygun davranmaya çalıştım. ama ne yazık ki sonradan pek çabuk unuttum bu hüneri. çok önemsediğim ve elde etmek için can attığım bir hünerdi.

korsanların barındığı kaleleri yakıp yıkıyor. Nasıl yüzü ak sakallardan bir ormanla sarılmışsa. Evimizin bahçesinde latalardan çatılmış küçük bir bölme vardı. Çokluk düpedüz sır olup çıkıyor. hepsi de Hindistan’dan geliyordu bunların. Bazen yabancı ve akıl ermez ülkelerde yabancı ve akıl ermez insanlar tarafından yontulup sonra kendisine tapınılan bir put. mutsuz halkı zorbalardan kurtarıyor. daha önce kitapta hiç yer almamışlar gibi göze gözükmüyorlardı. tropikal yağmurların ve Ganj Nehri’nin ıslaklığını içeriyordu hepsi. Müslümanların ve Budistlerin nasıl ibadet ettiklerini biliyordu. sanki büyülenip ortadan kayboluyor. ama anlaşılmaz bir şeydi. tarçın ve sandal ağacı kokuyordu. sonra benden intikam alacaktı.nun sıcak ve korkulu ülkelerinde bulunmuş. Her zamankinden değişik sonsuz zamanlar geçiriyordum bölmede. hainleri çarmıha gerdiriyor. kurbanlara susamış. bazen yan gözle bana baktığı oluyordu. gerek onun kılık değiştirip put suretine bürünmüş Tanrı Panı’ndan habire yeni şeyler öğreniyordum. yıldızların dilini de. bütün o oyma eserler. Dipsiz bir kuyuya benzeyen kitapta eski zamanlara ilişkin harikulade resimler bulunuyor. adeta bir başka eve. Brahman. sıcacık bir hava içinde. hain. sonradan Şiva. renkleri bizimkinden değişikti. her biri bir çağ kadar uzun saatler. kitaplık hepsi dedemindi. bölmeye kapanıp adeta bitimsiz saatler geçiriyordum. aramanın yıldızların parladığı bir saate denk düşmesi gerekiyordu. dönüp dolaşıp okuyordum. başka erdemlere değer veriyor. bir başka semte taşınıyordu. nerdeyse anlaşılmazlığından tümüyle sıyrılıp çıkıyordu. her vakit aynı dansı yapmıyordu. tablolar. akşamleyin bir parçacık mum ışığında. Atman. bu beyaz ve gür sakallı. . çehresinde ise bazen yalnızlıklar içinde bilen bir ifade ya da tanrısal bir kaynaktan fışkıran bir muziplik okunuyordu. üzerlerine eski Hint yazısıyla bir şeyler çizik. bazen de okurken şaşılacak derecede insana dost davranıyor. sandal ağacından sandıklar. Dedemi sevip sayıyor. dilleri. dedem. güzel mi güzel. hiç şakaya gelmeyen. Ama kimi zamanlar da büyülü bir nesneye dönüşüyor. ne kötüydü. ayrıca Siyam ve Burma’dan geliyordu. bu yaşlı ve saygın. benim kendisiyle gülüp alay etmemi bekliyordu. Tavşanlar yaşam kokuyordu. başka tanrıları vardı bizimkinden. kuvarstan. Planlar yapıyor. ne gülünç. hayvanların dilinden anlıyordum. Seylan’dan. ya dik ya da yatar konumda duruyordu. başka kötülükler işliyorlardı. işlemeli ipekten ve patiskadan örtüler. ikisi de bana aitti. yalnız ya da bir arkadaşla beraber. tümüyle bir simgeye dönüşüyordu. biçimi. çokluk kitabı açar açmaz ışıl ışıl ve davetkâr karşısına çıkıyorlardı insanın. eski ve tasarlanması zordu. Ama dedemin hâzineyle dolu camlı dolabındaki o dans edip duran put her zaman aynı put değildi sanki. otuzdan fazlaydı bildiği dil. aynı zamanda ondan çekiniyordum. dünyada bir milyar insan bizimkinden ayrı bir dine mensuptu. güvenilemeyecek. Sarı metalden bir şeydi.tirilmiş palmiye yapraklarından ruleler. yeryüzünün topu topu ufak bir parçasını oluşturduğunu dedem kadar iyi bilen yoktu. kayıplara karışıyorlardı. çoğu zaman da ara ara ele geçirilemiyor. öyleyken baktığı yönü değiştirebiliyor. Beri yandan bir büyücüydü dedem. çocuk yaşımda bu sonsuzluğu ilerki yaşlarda tanıdığımdan daha az tanımıyor. kadın ve erkek. bunların ikisi de yan yana ve içli dışlı yaşayıp gidiyordu. ona daha az saygı göstermiyordum. hep aynı yüzü taşımıyor. güneş ve aydı. Ve yine dedemin herkesten iyi bildiğine göre. uzakların kokusunu kendilerinde taşıyor. sonsuzluk vardı. ot ve süt kokuyor. prenseslerin gönlünü fethediyor. Bengalce. büyülü bir simge gibi yalın. insanla eğlenen bir varlık olup çıkıyordu. Tao ya da ezeli ve ebedi anne diyecektim. büyü ve sihirle kutsanmış eşyalar. bilge biriydi. yaşam. kentimizin ve ülkemizin. pirinç kupa ve çanaklar. Urduca. Her şey gerçekle. hepsinde de esmer ve sarı ellerin dokunuşu vardı. Kanaraca. âdetleri. çakıl taşı üzerindeki desen gibiydi. atlar ve katırlar üzerinde yolculuk yapmıştı. tanrıların dilini de biliyordu belki. yalnızca Hindistan’dan gelmiş putlar ve oyuncak nesneler değil. Gözlerinde yaşama kanıksamışlık ve şen bir bilgelik. beni kışkırtıyor. ne güzeldi böyle saatlerde. anne ve babamdan daha kudretli bu kişi ayrıca pek çok şeyin ve gücün sahibiydi. kaya üzerindeki bir tutam yosun. Hindistan cevizi kabuğundan kupalar. Gerek dedemden. İşte bu kitapta bir öyküye rastlamıştım. tahta tanelerden yapılmış tespihe benzer kolyeler. bilen biri. burada tavşan besliyor. toprak altından alabildiğine zengin defineler çıkarıyor. kendisinden her şey beklenebilirdi. Bütün bu nesneler dedemindi. Camlı dolapta putun yanı başında ve diğer dolaplarda daha pek çok varlık ve nesne ya bir yere asılmış. Karganın hoyrat bakışlı siyah gözlerinde ise ezeli ve ebedi yaşamın kandili sürekli yanıp durmaktaydı. Hepsi de deniz ve baharat kokuyor. sık sık bu kitabın yapraklarını karıştırıp okumaya çalışıyordum. ağaçtan. tanrı. bulunması için. sabuntaşından yontulmuş kaplumbağalar. kan ve çiftleşme kokuyordu. dünya yüzünde konuşulan ne çok dil varsa hepsini biliyordu. yıllar ve yıllarca Doğu’. kendisini gizliyor. Vişnu diyecektim bu sonsuzluğa. arkalarındaki loşlukta bazen kikirdeyen. yüzü ve dış görünüşünün ardında Tanrı vardı. eğreltiotları. asi beylerin hayatlarını bağışlıyor. kayıklar ve öküz arabalarıyla seyahat etmiş. Sri Lankaca şarkılar söyleyebiliyor. Öyle saatler de vardı ki. her konuda bilgi sahibi. her şey büyüyle dolup taşıyor. ne korkutucu. kendisi Hıristiyan olmasına ve üçlü birliğe inanmasına karşın. bu heybetli. camdan. adem otları buluyor. henüz bir isim taşımıyordu benim için bu sonsuzluk. Babaydı. yumuşak başlı ve ceylan gözlü Sri Lankalılarıyla bu cennet adadan geliyor. şövalye olup düşmandan kurtarılması gereken ülkelere seferler düzenliyor. ehlileştirdiğim bir karga besliyor. tutsakları salıyor. anneydi bu sonsuzluk. annemin babası olan bu adamın kendisinin de gizlerden bir ormanla kuşatılmıştı çevresi.yaşadım. salon. ne iyi. bazen ah vah eden hayaletlerin seslerinin işitildiği tavan aralarının kapıları gibi insanın yüzüne kapıyordu kapısını. sıcacık ve uykulu hayvanların yanı başında. elinden gelmeyecek bir şey yoktu çünkü. acayip ve biraz komik bir figürdü. palmiyelerle bezenmiş sahilleri. önemli. Dedemin kitaplığında devcileyin büyüklükte ağır bir kitap vardı. ekvator güneşinde kurumuşlar. ne çirkin. Pali ve Sanskrit dillerini konuşup yazabiliyor. Ama arandığında bulunamıyordu bazen. zaferi kazanıp haydutların boynunu vurdurtuyor. üzerlerine balta girmemiş ormanların gölgeleri düşmüştü. kilden küçük putlar. bir başka zaman da hepten karanlığa gömülüyor. bir şeylere sahip olmanın hazzını tadarak geçirilen saatler. hoyrat.

Yukarda bir yerde asılı yüksek tel kafeste de gri kırmızı bir papağanımız vardı. Ama bunların dışında camlı dolap ve kitaplık da vardı. ama dedemdeki o büyülü bulutların içine dalıp kaybolduğu da görülmezdi hiç. oysa bilirdim ki. iki büyük ağabey. bazen ürkütücü. çevremdeki nesnelerin yüzlerinde her saat tanık olduğum değişimlerde de yine böyleydi durum. Bizim ve benim kendi yaşamım büyüselliklerin at oynattığı yerdi. Hint filolojisi üzerinde çalışılırdı. kıskanılıp imrenilen ve kendilerine saygı duyulan ağabeyler. uzun söyleşilerden sonra geldikleri gibi sessiz sedasız kalkıp gidiyorlardı. Ve ben bütün bunları sevgiyle kucaklıyordum. İtalyanca. köklerim anne toprağında. yüzünde sıklıkla hüznü. ama belki de dedemin hizmetinde çalışan. toprak. İngilizceyle. hoşuma giderdi. Ev ve bahçe kapısının. yüzü asla dedemdeki çocuksuluk ve tanrısallık yüklü bir hava içinde yitip gitmez. yaşam bir zenginlik ve çokseslilik içinde yankılanıp dururdu. adeta taparcasına ona saygı gösteriyor. özdeyişler. sincap. yabancı diyarlardan geliyor. . Çok iyi biliyordum ki. Fransızca. Babam daha değişik biriydi. benden büyük iki ağabeyim. bizim evde müzik yapılır. çın çın öten kocaman koridorları vardı. dış dünyadaki duruma uygun düşmekteydi. bir gazetenin manşeti bazen güzel. benim kendi içimde pek çok şey vardı ki. İncil okunur. Dedem gibi annem de bazen egzotik bir gülümsemeyle gülümsüyor. şarkı söylemesini hiç beceremezdi. Bize doğru kollarını uzatıp ışınlarını yollayan pek çok dünya. Malezyaca konuşuyor. Asya dokumaları. vatanimdi hepsi. oysa yabancı bir ruhun odadaki nesnelere damgasını vurmadığı. duraksayarak. ince bir alayı. ama pek tanımazdık kendisini. Bir kez o kocaman kitaptaki resimlerin ve öykülerin akıllarına estikçe görünüp akıllarına estikçe kaybolmalarında böyle. mağara. ormanda olsun. yalnızca benim ruhumun. Evimizdeki yaşam çok yönlüydü ve kimi parçalarına akıl erdirilecek gibi değildi. Hepsi bana aitti. kentin çevresinde de ormanlık dağlar yükseliyordu. Ben evde yalnız değildim. Buda ve Lao Tse bilinir. gerçek ve doğruya kendini şevkle adamış bir insandı. daha büyük bir yurt ve vatan toprağından. yalnızca benim için vardı. hikmetli sözler de vardı. annemin koyu renk gözlerinin sıcacık bakışı. Her şey güzeldi bu evde. bunlar kadar günlük gerçeğin ötesinde değildi. bunlar kadar dile gelmez. ne çok bitki varsa tanıyordum. benim yurdum. Evimizin çevresini küçük kent kuşatıyordu. cangılların diliyle ötüyor. babamsa uzağında yaşıyordu müziğin. Ayrıca. bu akıl sır ermeyen adamdan kaynaklanmaktaydı. annemin çevresini saran o giz de. adeta sonu gelmeyecek gibi uzayıp giden. siyah gözlülüğün ve gizemselliğin ülkesinde daha bir derinlere inmektedir. kendi içine gömülmüş suskun bir Tanrı maskını andıran bir ifade okunurdu. Bilim ve masal dünyaları kucak kucağa yaşardı bizim evde. kimisi boş duran pek çok odası. dedemin her şeyi bilen yüzündeki o babacan alaylı ifade. ekvator kokularıyla kokuyordu. Konuştuğu Almancayla da beni kendisine çeker. avucumun içi gibi biliyordum hepsini. tilki ve balık. annem de hayli zaman dedemle Hindistan’da kalmıştı. hep akıllıca davranmaya çalışırdı. kimi eski odalar ve merdiven köşeleri de büyülü bir koku saçardı. âlim yüzlü ve sivri gagalı. büyüselliklere gereksinim duyardım hep. ne dedemin dünyasında yer alıyor. bir kenarda günlerini geçiriyordu. Hintçe. soylu ve ince bir adamdı. dedemin kendilerine verdiği görevi yerine getiren adamlardı. bazen de hafiften baltık şivesine kaçan temiz. âlim ve iyi kalpli. kaplumbağalar. Annem müzikle doluydu. Babam annemle Hint dilleriyle değil. o da söylediği şarkılar. Ne Tanrı Pan’ın. o çok eski hava da yine dedemden. ama ben düşlerimin dünyasını daha güzel bulurdum. hiç yabancısı olmadığımız bir sandalye ya da bir tabure. bu konuda aşırı bir çaba harcardım. kardeşlerim de vardı. oda uzak ülkelerden. belki elçileri. dedemle İngilizce. Bizim evde yoksullar doyurulur. daha eski kök ve kökenlerden.Pek çok ülkeden pek çok insan dedemi tanıyor. bilgeliğin sisli ve dumanlı gülümsemesi yüzünde geziniyordu. hoyrat ve biraz asık suratlı. daha geniş bir ilişkiler topluluğundan söz açıyorlardı bana. onu ziyarete geliyor. acı çeken ve arayan biri. ayrıca yolun pazar akşamlarındaki görünümüyle pazartesi sabahındaki görünümü ne kadar değişikti birbirinden! Salondaki duvar saatiyle İsa’nın resmi sanki dedemin ruhuymuşlar gibi bazen nasıl da düpedüz değişik bir yüz takınıyor. bazen özlem uyandırıcı. Almanca konuşmazdı çünkü. Gerçeği asla yeterli görmez. belki dostlarıydılar dedemin. biraz korkar çekinir. ortalarından da güzelim bir ırmak akmaktaydı kıvrıla kıvrıla. eski ve kambur bir kent. şenlikler düzenlenirdi. yalnızca benim içimde. bazen çirkin ve sinsi. benimdi hepsi. bazen boş. kuş. Pek çok dünyanın ışığı bizim evde bir biriyle kavuşup kesişirdi. dürüst. aydınlık. yeryüzündeki pek çok ülke bizim evde birbirleriyle kucaklaşmaktaydı. konuştuğu sözlerle buralardan bana haber iletiyordu. Hiçbir şey bunlar kadar gizemsel. Bizim evde tanrıya yakarılıp dua edilir. güzel bir Almancayla konuşurdu. putlar. İyi kalpliliği asla elden bırakmaz. taş. Hintçe şarkılar. bana öğretmenlik yapardı. ışık pek çok renklere bürünerek bizim evde oynaşır. annem de Malezya ve Kanara’daki insanların diliyle konuşup şarkılar söyleyebiliyor. İncil’i de Fransızcasından okurdu. içleri tahta parçaları ve meyvelerle dolu. Bir de büyükanne vardı. daha geniş ve uzak bir dünyadan. karanlık bir loşluğun kol gezdiği esintili tavan araları vardı ayrıca. hayallerimin ve hülyalarımın oyunu daha büyük bir zenginliği içerirdi. yaşlı ve zeki. sobanın yanı başındaki bir gölge. ama tüm gizlerin uzağında yaşayan aydınlık biriydi. giysilerindeki egzotik diyarların soluğuyla. bodrumu. Dedeminkilerden başka annemin de dolapları vardı. değişik pek çok ülkeden gelen konuklar ağırlanırdı. Evimiz geniş ve eskiydi. ırmakta olsun. pek yaşlı babasıyla o büyülü ülkelerin lisanlarını konuşarak sohbet edebiliyordu. Dedemle annemdeki gülümseme yabancıydı kendisine. Öyle nesneler ve öyle ilişkiler bulunuyordu ki. giysileri ve tülleriyle doluydu içleri. benim vatanimdi. sevgiyle kendisine bağlar. bilimsel inceleme ve araştırmalarda bulunulur. Yalnızdı bir kez. ama yine de hiçbir şey bunlardan daha gerçek sayılamazdı. ellerinde kenevir lifinden örülmüş ya da acayip bavullarla yabancı dillerin ahengini yanlarında taşıyıp getiren konuklar. benim yurdum. burcu burcu taş ve serinlik kokardı. O putun yan gözle bakışında da büyülü bir hava eser. zaman zaman içim hayranlık ve şevkle dolup taşarak babam gibi olmaya özenir. benim kendi ruhumun odadaki nesnelerle oynayıp onları yeni isim ve anlamlarla donattığı saatlerde nasıl da her şey yeniden değişip bambaşka kılığa bürünüyordu! Örneğin. ne de kentin günlük yaşamına karışıyor. o esrarengiz.

Öyle zamanlar oluyordu ki. diyelim attığım bir adım için onu atmak ya da atmamak. sorun yoktu. her zaman da yanımda değildi o. eve döndüğümde neden hiç söz dinlemediğimi. beni mutlu kılan adımların tümünü de önceden üzerlerinde düşünüp taşınmadan atmıştım. ama sonra yine geçtim. bağırıp çağırmam mı. Nasıl ki gölgemin benim yaptıklarımı yapmaması tasarlanamayacak şeyse. ki bu da canıma minnetti. Beni çeşmenin havuzundan çekip çıkaran o şuh komşumuzla aramızdaki dostluk ne hoştu! Cıvıl cıvıl bir kadındı komşumuz. ortalarda görünmeyip beni yüzüstü bıraktı mı. Hani benden şöyle ya da böyle yapmamı istediği ya da öğütlediği söylenemezdi. yolun sol tarafında yürüyordu. daha kötü bir şey. Yanımda değil miydi. kendimi yere atıvermem mi. sevimli ve aptal. bilmiyorum. dünyada bunun kadar düşünülmeyecek bir şey yoktu. eliyle şu babanın armağanını ırmağa at diye işaret etti bana. o nereye gitse. bir peri ya da bir cindi. Kendisine neşeli bir espri yapmaya göreyim. bücür adam hiç yolun sağma gelmedi. babam çağırınca döndüm. o yanımda olacaktı da ben bir şeyi yapmakta duraksayacaktım. ondan önce ya da onunla aynı zaman yapıyordum. dayanıklı. Baktım. değişimlere uğruyor. O da hep bir tehlike anında boy gösteriyordu. Ne var ki. sanırım hep vardı. ben de arkasından gidiyordum. ben de son anda aralık. ben de oraya yöneliyor. bakıyordum o pek kritik anda bücür adam yetişiyor. mermer havuzundaki dört fıskiyesinden sular fışkırıyordu. O yanımda mıydı. en azından bana Doğu’dan gelmiş bir bilge gözüyle bakıyordu. baktım benim bücür önüm sıra seğirtiyor. sık sık şakalaşıp takıldık birbirimize. tin tin önümde yürüyor. babamın. Babam bıktı sonunda. ben de ona öykünüyordum. Birden sıçrayıp köprünün korkuluğunun üzerine çıktı. atmakta duraksamak. Belki ben bu bücür adamın gölgesi ya da bir aynaya yansıyan hayaliydim. ben de hemen o tarafa geçtim. bücür adam yanımda olmadı mı. gencecik. işim gerçekten zorlaşıyordu. kaçıp gitmem mi. neden yolun sol tarafında yürümeden bir türlü rahat edemediğimi sordu. her şey yavan. ben de her seferinde sağ tarafta pek durmayıp kendimi sol tarafa atmaya baktım. inat edip sol tarafta kaldı hep. Ama yanımda olacaktı da peşine takılmayacaktım. Sonunda babam bu günü unutmamam için bana bir cep takvimi armağan etti. o ne yapsa. Onu ele vermekten. belli durumlarda nasıl davranmam gerekiyor. hiçbir şey ileri gitmiyor. çözülüp dağılmaları ve yeniden dirilmeleri dört gözle bekliyordu! Ne var ki. benim de onun yaptıklarına öykünmemem olmayacak bir şeydi. yolun solunda yürümeme ses çıkarmadı. o günlerde attığım iyi. bacaksız bir şey. o sadece şunu ya da bunu yapıyor. Onun sıçradığı gibi havuzun içine atladığını görünce. Böyle durumlarda apışıp ne diyeceğimi bilemiyor. hatta korkularımın peşinden bile öyle kuzu kuzu gittiğim yoktu. başka kılıklara girmeye can atıyor. Hayır. Ben de kendimi savundum. E ana haydut öyküleri. günlerce ortaya çıkmıyordu. Ama davranışıma içerlemişti. bu işin böyle sonuçlanmasından memnun kalmamış. hayli zaman bu dostluğun mutluluğu içinde yaşadım. annemin. içimi şenlendiren. beni esenliğe çıkarıyordu. ben de çaresiz peşinden gidiyordum. ben de peşinden koşturuyordum. düşte olsun. beni çekip yitirilmiş eşyaları bulabileceğim yerlere götürüyordu. her şey olduğu yerde duruyordu. beni sudan çıkaran da komşumuz olan genç ve sevimli bir kadındı. Bir defasında babam bir kabahatim dolayısıyla sorguya çekti beni. geriye dönmem mi. evden çıkıp ırmak üzerindeki köprüye geldim. ne yazık ki değildi. bütün yaptıklarım gözüme başka türlü de yapılabilir görünüyordu o zaman. Bücür adam çeşmeye geldi. sudan çekilip alındım dışarı. Ben de hemen dediği gibi yaptım. Ben bir şey mi yemek istedim. Az kalsın boğuluyordum. Büyüklere laf anlatmanın güçlüğünü bir kez daha tatmıştım. o zamana kadar pek tanıdığım yoktu kendisini. ben de durmayıp kendisi gibi yaptım. bütün büyüsel görüntülerin en önemlisi ve en görkemlisi "bücür adam" idi. bir melek ya da bir şeytandı. Belki ona öykünerek yaptığımı sandığım bir davranışı. ondan başkalarına söz açmaktan daha yasak. nerdeyse olağanüstü aptallıkta bir kadın. onu çağırmak ya da yanımda olmasını istemek bile yapamayacağım şeydi. kim bilir. davranışlarım doğallığını yitiriyor. bazen de pek büyük bir inançla kulak verip dinliyor. Bana bahçe çitinde bir latanın sökülüp de aralık kalmış yerini işaret ediyor. ama beni boğulmaktan kurtardıktan sonra kendisiyle dost olduk. Özgürlükler ülkesi dediğimiz yer. peşine takılıyordum hemen.bazen gülünç. ben de onu yapıyordum. ama belki de o benim gölgem ve hayalimdi. hoşa giden. hiç yanımda bulunmamış gibiydi adeta. suya atsa kendini. anlattıklarıma bazen inanmayarak. daha büyük bir suç gösterilemezdi. Birkaç damla gözyaşı ve hafif bir cezayla sıyrıldım işin içinden. bazen mahzun bir yüz takınıyordu. başka seçeneğim yoktu çünkü. çünkü bir kimseye bücür adamdan bahsetmek kadar olmayacak şey yoktu. belki bir yanılgılar ülkesidir aynı zamanda. güzel. benimle dünyaya açmıştı gözlerim. hemen yiyeceği kapıyordu elimden. bir zorunluluğu içermiyordu. Bana işte öylesine hayranlık duymaktaydı. Bazen yanı başımda bitiveriyor. uyanıkken olsun. yarı buçuk temize çıkardım. mantığımın. . ama boğulmadım. gri ve gölgemsi bir yaratık. aklımın. babamın yanından ayrıldım. Bücür adam ortaya çıkar çıkmaz. bir bir söylüyordu bana. bir gün anne ve babamla kentte dolaşıyorduk. ben de kendimi ateşe atacaktım. önümden seğirtip bana izleyeceğim yolu gösteriyor. her şey silik soluktu. O nereye giderse. köprüden tam geçiyordum ki. Bücür adam minicik bir yaratıktı. Diyelim azgın bir köpek peşime takıldı ya da benden büyük bir oğlan ateş püskürerek beni kovalamaya başladı da durumum iyice nazikleşti. Onun kayıplara karıştığı günler hiç hoş değildi. o da yanımda olmadı mı. tersine. Biraz mahcup. Anımsadığıma göre. her Allahın günü görüyordum kendisini. birden benim bücür çıkıverdi ortaya. ateşe atsa kendini.tan kendimi dışarı atıp canımı kurtarıyordum. Sağlam. yoksa susmam mı. Gelgelelim. Öyle zamanlar da vardı ki. böyle bir şey söz konusuydu ancak. ben de durmayıp suya atlayacak. Meydanın göbeğinde adam boyu derinliğinde devcileyin bir çeşme vardı. Onu düşünmek. kalıcı ne kadar az şey vardı! Nasıl da her şey yaşıyor. gözüm kendisinden başka şey görmüyordu. Onu ilk kez ne zaman gördüm. atmadan önce üzerinde düşünüp taşınmak gibi olasılıklar çıkıyordu ortaya. ben de kendisini izledim. Günlerden bir gün bücür adam pazar meydanında önüm sıra seğirtiyor. mermer kenarından tırmanıp korkuluğa çıktı. büyücü masalları anlattırıyor.

büyüklerden pek çoğu. karşındakini de coşturarak gülüyordu. ama mutlu bir insandı Anna. oturmalarında. aptallığına karşın yapmacıklığa kaçmayarak doğal davranması. kendilerinden ne kadar korkmanız gerekse bile kilden. söyletmeden de bırakmıyordum. Anna arada bir iki şey daha sordu. pazar meydanından geçiyordum ki. silindir şapkalarını güderi eldivenler geçirilmiş beceriksiz ellerinde tutan. kalabalık etmemek ya da yardıma koşmaktı. bilmecemsi bir etkinlik örneğiydi. bir kenara itilir. ya da anlamazsın onları. hemen anlamıştım onun neden bunu yaptığını. Beri yandan. ama o daha söze başlamadan gülmeye koyuluyordu. daha kutsal şeyler yokmuş gibi çalımlı bir poz takınıyorlardı. mantolarını çıkarmalarında. nihayet odadan çıkıp gitmelerinde. önüme baka baka okuldan eve dönüyor. ansızın benim bücürü yanımda buldum. Bir defasında bunu yüzüne vurarak dedim ki: "Bak Anna. gülmeye başladı. Sonunda espriyi gerçekten anlamıştı. biraz boynu bükük hanımlarıyla baston yutmuş gibi sandalyelerde oturuyorlardı. Ama tiyatro oynamasalar. soru sormalarında. sorulara yanıt vermelerinde. Birlikte ne çok güldük onunla. çantalarını. akıllılığın ayartılarını. gel gelelim bunun için henüz pek ufaktım. gazinolarda vakit geçiriyorlardı. çocukların nereden. gülümseyen biriydi. öylesine keyfimi kaçırdı ki. ama ne yaptıysa beni odadan çıkaramadı. Bu küçük burjuva dünyasının beklentisine yan çizip onu ciddiye almamak benim için pek zor değildi. senden hoşlanıyorum. Gülüyorsam. yürekten katıla katıla gülüyordu. vakur. yaptıkları geçerli şeylermiş de bunlardan daha güzel. hep yeniden başlıyor. Anna’yla ahbaplığım tavsamış. işin içinden bir türlü çıkamıyordum. yalan dolana başvurmayışı. yalan da değildi hani. dipsiz bir kuyuya benzeyen bir adamdı. her konuda bilgi sahibi. İşleri güçleri. o pek çok vâkardan ne yapacaklarını bilemeyen beyler. . ayrıca beni aşağıladığını gösteriyorsun böyle yapmakla.daha espriyi tümüyle kavramadan çok önce basıyordu kahkahayı. adaletin ve akıllılığın simgesiydi. makam ve mevkileriyle ne kadar da böbürleniyorlardı! Ne kadar yüce ve kutsal bir gözle bakıyorlardı kendilerine! Bir sürücünün diyelim. anlamış gibi yapmazsın. her şeyde. Gel gelelim. ama her şeyin yaptıkları gibi olması gerekiyormuş. kendilerine ne kadar saygı duymanız." Ya bana Kottbus posta arabasının öyküsünü anlatıyordu. annem vardı sözgelimi. müdürler ve müfettişler. daha mı az önemliydi? Tersine! Ne var ki güçlüydü büyükler bir kez. Gülmeme alınman gereksiz. İstisnalar vardı elbet. bir polisin ya da bir yol işçisinin yolu kapaması kutsal bir olaydı. Büyüklerden pek çoğu onun gibi değildi. Bir süredir erkekle kadın arasındaki ayrımın ne olduğu. bana rahatlık vermiyordu. sonra gülersin. bir espriyi daha sonuna kadar anlatmadan nasıl gülersin bilmem? Çok aptalca bir şey bu. O bacak kadar boyuyla tin tin önüm sıra seğirtmeye başladı. Bazen.. Hepsi bir an görebildim kendisini. içim içimi yiyerek. senden muzip biri sanmam ki olsun! Haydi şimdi şu anlattığın espriyi açıkla da duyayım. araç ve gereçleri. çıkarmayı da hiç düşünmüyordu. Dünyada senden daha şakacı. bunu üç kez arka arkaya çabuk çabuk tekrarlamamı istiyordu. doğaldı böyle yapmak. her seferinde de iş yeni bir kahkahayla yarıda kesiliyordu. Kudurmuş gibi. onun için. bir dirimsellik. kendilerine özgü uğraşları ve oyunlarıyla çocuklara kim bakardı. başkaları tarafından tanınmaya. yanlarında biraz ürkek çekingen. öğretmenler. Onların yaptıkları büyüklerinkinden daha mı az doğru. Doğrusu bir aşk serüveni yaşamam işten değildi. İlerde bir profesör olursun mutlaka ya da bir bakan. Ya esprilerimi anlar. Akıllılıktan daha aptalca. eldiven takıp bizi ziyarete gelmeseler bile. yargıçlar. çünkü annem dışındaydı bu dünyanın ve onu komik buluyordu. araç ve gereçlerini. rahipler. önemli. bütün davranışlarında kendilerine yardımcı olmak gerekiyordu. bilip öğrenmek için çırpınıp durduğum her şeyi bir solukta kendisinden öğrenivermiştim. biliyor musun. paltolarım. kendiliklerinden hiçbir şey yapmıyor. ne diyeceğini. topraktan yapılmış putlar gibiydi adeta. salona girmelerinde. Örneğin: "Bir berber bir berbere demiş ki gel beraber." Ne var ki.. itfaiyecilik oynuyor. ben okula giden koca bir çocuk olmuş. avukatlar. azarlanıp paylanırdı çocuklar. Anna gülmeye devam etti. ama ben de hemen peşi sıra kapıdan içeri girdim. Benim apar topar odasından içeri daldığımı gören Anna bir çığlık koyverdi. Hayatta Anna kadar şen şakrak birini görmedim. inşam daha mutsuz kılan ne vardır? Aradan yıllar geçti. derneklere girip çıkıyor. ne çok hayranlık duydu bana. acılarını ve açmazlarını tatmaya başlamıştım ki. bu nazik soruyu çözümlemezsem ölürüm daha iyi dedim kendi kendime. onlar yönetiyordu. Ben kendisinin de aynı tekerlemeyi söylemesin istiyor. deli gibi. daha önceki o yürekten katıla katıla gülmesi şimdikinin yanında hiç kalırdı. onlar emrediyor. ısrar edip zorlamasanız. bir doktor belki de. hep aklı başında oluşu. "Vallahi. sen hayatımda gördüğüm en zeki oğlansın. çünkü o anda üstünü değiştiriyordu. sokakta yürürlerken nasıl da kendilerine bir paye veriyor. annem ve babamı "ziyaret" ediyordu. göz açıp kapamadan Anna’nın oturduğu evden içeri süzülüp kayboldu. büyüklerden pek çoğu yine de benim gözüme hayli acayip ve gülünç görünüyordu. gönlünde yer verdi! Bazen zor bir tekerleme söylüyor. Bir gün beni öylesine sıkboğaz etti.” Bunun üzerine ayrıntılı olarak açıkladım espriyi. aptal görünseler de mutlu insanlara kendilerini herkesten gizleyen bilge kişiler gözüyle bakasım geliyor. Baktım şimdi yine çıkıp gelmişti. Ne var ki. nasıl dünyaya geldiği sorusu kafamı kurcalıyor. Soru beni giderek daha çok uğraştırıyor. başkalarından saygı görmeye nasıl da can atıyorlardı! Kimi pazar günleri içlerinden bazıları çıkıp bizim eve geliyor. epey zamandır beni görmeye seyrek geliyor. Derken bana da geçti gülmesi. tekerlemenin üç sözcüğünü bile doğru dürüst çıkaramıyordu ağzından. beni alıp Anna’ya götürdü. O çocuk aklımla aptalın teki diyordum kendisi için. ne yapacağım bilmeyip de güç durumlara hiç düşmeyişiydi. bu durumda yapılacak şey bir kenara çekilmek. Çocuklarla tiyatro oynarmış gibi konuşurlarken takındıkları o salakça artistik pozlarla ne kadar gülünçtüler! Hele seslerindeki o yapmacık ton. bir gün kendisini göresim geldi. babam vardı ayrıca. askercilik oynuyor. Büyükbabam vardı. onların da tıpkı biz çocuklar gibi oynadıkları kendi oyunları vardı. o zaman da gülmez. "Şuna bak hele!" diye yükseltti sesini. herkes gibi bir insan sayılmazdı artık. gülümsemelerindeki o sahtelik! Ne de çok önemsiyorlardı kendilerim! İşlerini güçlerini. bana vefasızlık ediyordu ya da ben ona aynı şeyi yapıyordum. Baktım yine o bücür adam bitiverdi yanımda. gizlilikler içinde. kitaplarını koltuklarına sıkıştırmış. beni ne çok şımarttı. daha mı az iyi. Bu şen şakrak kadının diğer büyüklerden ayrıldığı bir nokta varsa.

öğretmenler arasında da vardı böyle kişiler. her şey şimdiye kadar anlamsız denemese de bir amaç ve bir gelecekten yoksun yaşayageldiğim günlerin oyunsuluğundan ve somutluğundan beni çekip alıyordu. siz çocuklar cennette yaşıyorsunuz henüz!" Dedikleri yalan değilse -yalan da değildi hani. hatta saf saf. Diyelim bir ara işler ters gitti. büyüklerin yasaları karşısında boyun eğmeyi "dünya nasılsa" onu öyle kabul edip uyum sağlamayı öğrendim. Büyüklerin yaşamının ağma takılmıştım. bizi dayaktan geçirebiliyorlardı. bin bir güçlükle ve bocalayarak onların düzeyine inmeye çalışıyorlardı. istediklerini güzellikle yapmadık mı. hiç saklamadan açığa vuruyorlardı bunu. Bizden daha kuvvetliydiler. heybetli duruşlarına. Neden büyüklerin şarkı kitaplarında: "Oh ne mutluluk. hatta elimden gelse dedem gibi âlim biri olmayı kendim için zorunlu görüyordum. Bu arada güven ve açık yürekliliğin insana ne çok zarar verebileceğini kendi üzerimde yaşayarak anladım. Ama ötekiler. belli düzenlerin. Ama işte onların borusu ötüyor hep. Bir şey vardı ki. bazen tenezzül buyurup çocuklarla bir söyleşide bulunmaktan hoşlanan büyükler de sıklıkla bu işi yüzlerine gözlerine bulaştırıyor. çalıştığı. mesleklerin ve sınavların yaşamı başlayacak. anne ve babamla bozuştum. bunları bize zorla yaptırabiliyor. düşündüğünü. ne yalan söylemeli. evet. Ne var ki. beni yine aydınlığa çıkaracağını bildiğim gizli saklı yollar vardı. profesör olacaktım. ağ henüz saçımın bir perçeminden ya da bir parmağımdan yakalamıştı beni. Ama bir süre önce kendileri de çocuk olan bu "büyük" insanların arasında. diyelim inadım tuttu. ben de farkına varmadan yaşamın o yalancı şarkısını biraz biraz söylemeyi. onların dünyası. görünürdeki özgürlüklerine. Bizim sık sık uzun boylarına. Bütün bu büyüklerin hemen hepsi biz çocuklardan bir başka dünyada yaşıyor. oynadığı. bundan böyle çocukla- . Ders kitabı olarak yararlandığım bir müzik albümünde gerçekten de bir şarkı vardı. sahip oldukları gizemsel güç dışında bizden üstün tarafları bulunmadığını pek sık görüyorduk. ayrıca uzun pantolonlarına imrenerek baktığımız büyüklerin bazen bize imrendiklerine tanık oluyorduk. biz çocuklar sahiptik ona ve büyükler o şeyin eksikliğini duyuyordu. masal kitapları bana bir şey veremez oldu da ruhumu sıkmaya mı başladı. o emredenler. çocuklarla ilgilenmek istediler mi. Bizden büyük. oh ne mutluluk. neden hoşlanıp neden haz etmediğini tümüyle unutmamış pek az kimseye rastlanması tuhaf değil miydi? İnsanda kuşku uyandırmıyor muydu? Çocuklarla ilgili olarak bu söylediklerimi henüz unutmamış çok az kişi vardı aralarında. eşsiz güzellikte yeni oyunlar icat ediyordum çokluk. gerçek üstünlük sayılabilir miydi bu? Öyle ya. Her zaman oynadığım oyunlar yetersiz kalıp oyuncak trenler. başımda silindir şapka. çocuklardan besbelli biraz korkup çekiniyorlardı. ama yine de mutluydum. her şey o hedefi gösteriyor. ancak bu dünyada sınanmış ve sınavı başarmış kişiler gerçek mutluluğu öbür dünyada tadacaktı. böyle laflar ettiklerinde bazen seziyordum yalan olmadığını. her geçen gün. onu bunu ziyaret edecek. İyi ama. bir çocuğun ne olduğunu. böylesi durumlarda Tanrı’ya seyrek sığınıyordum. Dünyada. gene de zaman zaman kendimi mutlu hissediyordum. çünkü bu dallarda okuyan öğrencilere devlet tarafından burslar verilmekteydi. gördükleri yerde onları kovup uzaklaştıran. çünkü zamanla babam gibi. dükkanlar. her geçen ay beni bu levha üzerine yazılmış hedefe daha çok yaklaştırıyordu. o görkemli vakur kişiler. onların modası geçerliydi. babamı da pek uğraştıran söz konusu şeyler beni pek fazla ilgilendirmiyordu. "gerçek" karşısında. Görünürde nihayet kötü bir şey değildi bu. ben hiç duraksamadan öğrenmek istediğimi söyledim. bir bakıma bizden yoksuldular. bu da başarıların yolunu açtı bana. oh ne mutluluk. bir başka havayı soluyordu. On iki yaşımda Yunanca öğrenip öğrenmem sorunu evdekiler arasında konuşulurken. benim de henüz çocukluklarım yaşayan çocuklara sık sık imrendiğim anlar oluyordu. bizden güçlüydüler ama. bir fille güç kuvvet bakımından boy ölçüşemezdi. buyrukları onlar veriyordu. şaşılacak bir nakaratı içeriyordu: "Oh ne mutluluk. bu yollara sapıyordum hemen. içimde tomurcuklanan çiçeklerden ilki de soldu böylelikle. hatta şarkılara bile geçmişti bu! Durum böyleydi ya. Diyelim başka oyalanacak şey bulamadım da akşamleyin yatağa yatıp gözlerimi yumdum mu ve hemen önümde beliren renkli çemberlerin manzarasına daldım mı. belli hedeflere ve sayılara göre yaşamalar. makamların.Aklı başında kişiler de vardı aralarında. ya rahip. onlara kin dolu gözlerle ters ters bakan zorba ve hoyrat büyükler yoktu sadece. ama düzeyine indiği çocuklar gerçek çocuklar olmaktan çıkıyor. İlgisiz bazı öğretmenler karşısında çaresiz söylenmesi gereken yalanlara başvurmayı. bazen öyle büyükler çıkıyordu ki. mutluluk ve giz nasıl da yeniden çakıp parlıyor. gün gelip rahip olacak. hatta birkaç kez nerdeyse dehşetle irkilmeme yol açmıştı. Çokluk bizden akıllı davrandıkları söylenemezdi. çocuklara karşı kötü niyet beslemeyen. güç ve kudreti ellerinde bulunduranlar. nasıl yaşadığı.öyleyken büyükler arasında pek çok kişi vardı ki. adeta bize imreniyordu.o zaman büyükler. emirlerine uyup kendilerine saygı gösteren bizlerden hiç de mutlu sayılmazlardı. örneğin göğüs geçirerek şöyle diyorlardı: "Oh ne güzel. sakal ve bıyıklarına. bir çocuk olmak henüz!" Bir gizdi doğrusu. olduğum gibi görünmemeyi belledim. Benim yanıtım üzerine geleceğime yönelik bir plan hazırlandı hemen. dünya nasıl da ansızın sezgiler ve söz-verilerle dolup taşmaya başlıyordu! Okul yaşamımın ilk yılları bende pek değişikliğe yol açmadan geçip gitti. ya filolog olacaktım. böyle biri de örneğin bir öküz. yolumda bir işaret levhası belirmişti. insan yalnızca gülüp eğlenmek için dünyaya gelmemişti. uyduruk ve salak çocuk bozuntularına dönüşüyorlardı. Hani çocuklara karşı sinsi ve çirkin davranan. doğallıklarına. bir çocuk olmaz henüz!" gibi şiirlerin yer aldığını hanidir biliyordum artık. çokluk pek güzel ve duygulandırıcı bulup ezberlediğim bir sürü hikmetli söz ve şiirlerde de dile getiriliyordu bu. başka türlü olsa pek sevinecektim. ellerime deri eldivenler geçirecek. Öyleyken -bu da büyüklerde dikkatimi çeken en acayip şeylerden biriydi. hele okulda pek çok şey vardı ki. ama çok geçmeden tümüyle çekip içine alacak ve kıskıvrak tutup bir daha bırakmayacaktı. hastalandım ya da istediğim şeyler yerine gelmedi bir türlü. Gerçi pek çok kişinin beni inandırmaya ve kafamın içine sokmaya çalıştığına göre. Ne var ki bir gelecek beni ilerde beklemeye başlamıştı ansızın. Ne var ki.

kocaman kılıçlarını çektikleri gibi adaletin gereğini yerine getiriyordu. dün Cesco’ya Şövalye Orlando’dan söz açmamış mıydı? Alnındaki buklenin altından. Adamlar vardı. şövalyeler. tek başlarına bütün bir Mağribi ordusunu önüne katıp yüz kızartıcı kaçışlara zorluyordu. bir asmanın taş direkleri arasındaki ufak aralıktan bakışlarını uzaklara yolluyordu. ırmakların. rengârenk dünyası belli sınırlar içine alınmış. Bir kez daha ayartıcı ve oyunsu: "Cesco!" On iki yaşındaki oğlan. nerde dini bütün iyi bir kişinin canına kıyılmak isteniyor. Yaşayageldiğim günlerin balta girmemiş ormanı giderek değişik bir görünüm kazanıyor. Sağım solum yavaş yavaş büyüselliğinden soyunuyor. Her şey sessiz ve sıcaktı. adeta uyukluyordu. el altından seziyordum. çeşmeler. kentlerin. Her erdemli insan onun gibi böyle pineklemez. o güzelim dünyamdan dışarı çıkmak istemiyordum. silkinip toparlanarak hız almak zorunda kalıyordum. oraya hemen yiğitler. Ne tatlı yankılanıyordu ses! Annesinin yumuşak. Anna’ya gitmek artık beni sıkmaya başlamıştı. Artık olasılıkların uçsuz bucaksız. henüz herkesi buyruğu altına almak isteyen bir çocuktum. yadsınamayacak hedefler düşmanca karşısına dikiliyordu. Bu istek ve düş uzun zaman sadık kaldı bana. daha başka hedefler. hangi saatte olursa olsun aynı sayfadaydı. çevremdeki cennet ülke giderek çölleşiyordu. köprülerin. alanlar çitlerle birbirinden ayrılmıştı. Her şeyin daha arkalarda bulunduğunu. ama öykünün hangi sayfada bulunduğunu artık biliyordum. uşakları Piero. fırlayıp kalkmak istedi. O dans eden Hint tanrısı vurdum duymaz gülümsüyordu ve bronzdandı. Nasılsam öyle kalmıyor. çalıp söyleyenleriyle küme küme süvarilerin. görünürde her şey tıkır tıkır yürüyordu. öbür yanda annesinden gelen uyarmalar ve dört bir yanda komşu evler. Kendimi bir yol formunda hissetmek istesem. tüm yaşamımdan bir şeyler yavaşçacık yitip gidiyordu. hiç değişmeyen. yüzmesini. kentlerden geçiyordu. yankılanıp sönen çağrılar üzerinde düşündü. her şeyin. ama güçsüz devinim hemen yine eridi. farkına varmadığım bir şeyler. çevremdeki bir zaman alabildiğine genişlikteki pek çok şey daralıyor. güneşin koyu sessizliğinde annesinin uykulu ve tatlı sesinin hâlâ yankılandığını işiten Francesco’nun düşünceleri çok uzaklarda gezinmeye başladı. güzel ve soylu kadınların. Ama bütün bunları içten içe seziyordum henüz. cılız ellerini sivri dizlerinde kenetlemiş. Ermiş Franz von Assisi’nin Çocukluğundan Annesi "Cesco!" diye bağırdı yukardan. çığıl çığıl ipekli giysilerin daha .rı anlamayacak. büyüklerin dünyası. İngiltere’yi ve İspanya’yı dolaşıyor. Ve en kötüsü. kumral saç buklelerinden biri ince damarlarla bezenmiş aydınlık çocuksu alnına düşmüştü. Dedemin kocaman kitabındaki o harikulade öykü hâlâ güzelliğini koruyor. Ama üzerimdeki o mutlak gücünü giderek yitirmeye başlamıştı. beyaz çan kulesiyle küçük bir kentin üzerine yamanmışa benzeyen alabildiğine uzak karşı dağlara bakıyor. Ama yine de gelecek için gizli saklı bir hedefim vardı ve özlemle dolduruyordu içimi: Bir büyücü olmak. O bücür adamın bir kez daha yanı başımda belirlemesinden. Ve nerde kötü bir iş işleniyor. Bugün aynı sayfada. pek de güzel görünmüyordu. ertesi gün aynı. Örneğin. kimse görmeden ikide bir mutfağa yollanıp bir şeyler atıştırıyordum. Farkına varmadan köşeye sıkıştırılmıştım. evlerinin merdiveni önündeki gölge çukura böyle gömülmezdi. turnuvaların. Hayli baharatlı yiyecekleri daha lezzetli bulmaya başlamıştım. Uykulu bir İtalyan ikindisi. selviler. denizlerin. kendine özgü ve soylu. beni bir kez daha çekip Anna’ya götürmesinden kısa süre sonra kızlarla ilgilenmeye başlamıştım. bundan böyle seyrek görüyordum kendisini. sınırsız belirsizliklerin içinden yavaş yavaş sınırlı bir şey çıkıp bana doğru geldi: Gerçek dünya. o bücür adam beni görmeye gittikçe daha seyrek gelmeye başlamıştı. Hâlâ özlemle gönlümde yaşatmama karşın bir büyücü olmak isteği giderek değerini yitirdi. sürekli değişiyordum. Oysa hiç de bunları özlediğim yoktu. Bu ulu kişiler gemilere atlayıp dünyanın ta bir ucuna doğru yol alıyor. içimde açan çiçek yavaş yavaş sarardı soldu. büyücü olamamıştım. ciddi. dört bir yanımdaki büyüsellik ben farkına varmadan uçup gitmişti. tümüyle annesi gibi iyi yürekli ve candan. düşmanlar vardı artık karşısında. altı yıl sonra da üniversiteye gidecektim. İçi sevecenlik duygularıyla dolu Francesco. beni terk etmedi. belli alanlara bölünmüş. yerleri boş kalıyordu. at üzerinde bütün dünyayı dolaşıyordu. paten kaymasını öğreniyordum. telli çalgılardan dökülen nağmelerin. ordugâhların. tozlu taşlar üzerinde oturuyor. o gri. Neşem yerindeydi. Ne var ki. eksikliğini duymadığım bir şeyler. Kimi şövalyeler vardı sonra. Mucize diye bir şeyden eser kalmamıştı. altın zırhların. yüreğinde dünyanın rengârenk bir önsezisini yaşatıyordu. Artık bir büyük gibi davranmamı isteyen bir şey vardı ortada. önleri sıra esen rüzgâr ve fırtına cesur ve yüce isimleriyle yiğitliklerini ülkeler üzerinden uçurup götürüyordu. Harikulade şeyler vardı yeryüzünde. eskisinden biraz daha kof bir yankılanışı vardı her şeyin. Küçük. kralların oturduğu şatoların. merdivenin yanı başındaki gölgelikte. böyle yapmadım mı hayat gözüme pek de cıvıl cıvıl. Ansızın bir devinim yalayıp geçti bacaklarım. üzeri yosun bağlamış komşu evin çatısının yanı başındaki boşluktan. gerçek. bazen evden birkaç kuruş aşırıp kendime bir ziyafet çektiğim oluyordu. bir yanda babasının şımartmaları. aşağılardaki Umbro ovasına. iki yıl sonra İbranîce öğrenecek. atlı yiğitlerin. düşler ülkesindeki prens ve krallıktan el çekmiş. her şey eskisinden biraz daha soluk bir renge bürünmüştü. dağlar. tüm şatolardan. bir zaman değerli pek çok şey yavaş yavaş yoksullaşıyordu. hafif. eskiden çok daha güçlü uyaranların varlığı gerekiyordu. kurtarıcılar yetişiyor. ama yitip gidiyor. belki onlara imrenecektim. Yunanca öğrenmiştim. hep aynı kalan bir görünüm. her şeyin. gözümde bir çocuk oyuncağına dönüştü. daha ötelerde ise mavi bir boşluk görüyor. nerde zavallı güzel bir prenses büyülenmiş bulunuyorsa. bir kuş gibi kanatlı sesi. Fransa’yı. gözlerini kırpıştırarak bakıyordu Cesco. artık yan gözle bana bakmaz olmuştu.

öte yandan ne eza vericiydi! Hepsi hazırdı bu sayılanların. Ama daha başka. hiçbir seyis kendilerini akşam anlatılarına konu yapmamıştı. Yollara düşmeleri hiçbir şey sağlamamış. gerek babasının kendisinden böyle bir şey beklemediğini. Derken sokaktan bir küme çocuk çıkıp geldi. insana kıvanç verip gönül okşayan pek çok şey vardı. anımsadıkları bir kilise ilahisini söylüyor. annesinin elini saçlarında duyumsamak. Ama neden gözüne hepsinden güzel görünen şeyin. ona böyle bir tay alacaktı babası. kapıları sonradan duvarla örülen mağaralara kapatılmıştı. bütün bunları gözden çıkarmak. akşam ve sabah bunun gibiydi. neydi insanın hoşlandığı şey? Her şeydi bu ve hiçbir şeydi. hiçbir şarkı kendileri için düzülüp söylenmemiş. Korkunçtu doğrusu! Yeryüzünde nice iyi. kaç soylu şövalye yaşamım yitirmiş. zehirlenerek öldürülmüş. nergisler. Ellerinde kırdan derledikleri çiçekler vardı. o sersem budala görsündü bakalım! Akçıl bir aygır üzerinde eve dönecekti sonunda. bir delikanlı için onların yolunu izlemekten başka yapılacak ne vardı? Bu durumda bir delikanlı hâlâ nasıl fasulye ve kabak çekirdeğiyle oyalanabilir. kayalardan aşağı yuvarlanmış. kendisine bir çağrı yöneltilmiş. Belki bu ellerini günün birinde Mağribiler kesip koparacak. onca gizli saklı korkular? İçerlemiş. karar vermek güçtü doğrusu! Şimdiye dek kaç kişi böyle bir şeye kalkışmış. Belki babası böyle kişiler arasındaydı? Belki. ıtırlar. İçini çekerek geriye kaykıldı Francesco. ister bir kum çölünde susuzluktan ölüp gitsin. İster kılıç darbeleri altında can versin. çok daha sade şeyler de vardı yeryüzünde. tüm hortlak ve hayaletlerin kol gezdiği. Pekâlâ. dinsel bir oyun oynuyorlardı. kimi yarı kırılıp alınmış dalından. akıl almaz ölçüde çetin bir işti ve bu işin üstesinden gelebilecek az kişi vardı kuşkusuz. bu susuzluk! Ah. bir rahip ya da başka bir şey olmak hevesine kapılabilirdi? Ak alnı kırıştı Cesco’nun. Orlando. aralarında şimdiden sararıp solmuş ot saplarıyla çiçekler. ilkbaharda soylu kızların beyazlar giyerek kutladığı çiçek bayramı. közlerde kızaran kestaneler. Tozlu boyunları ve giysicikleri. her mavi gölge bir düş. bir şövalye olacaktı. belki atmacalara yem olacaktı. bunları tutkuyla özleyenin yalnızca kendi yüreği olduğunu aklından geçirmiyordu Franz. ne iyi şeyler vardı yeryüzünde! Güz mevsiminde ocakta yanan ateş. inler ve mağaraların insan kemikleriyle dolup taştığı bir saatte bilinmedik ıssız bir yerden geçmek bile cesarete bakıyordu. Ya da akşam yatağa uzanmak. gönlünde bir ateş tutuşturulmuştu. ilahide belli bir nakarat yineleniyordu: Mille fiori. Uzak tepeler üstünde sıcak gökyüzü kadifemsi ve altınsı bir dönüşüm içindeydi. cesaret gerekliydi. Ya da annesinin sesini işitmek. Yakındaki mağazada top top kumaşlar arasında çalışan Piero’nun sesini işitti. belki tırnaklarına çiviler çakılıp bir haça gerilecek. eve dönecekti. Hep bir ağızdan kimi yerleri çıkarılmış bir ezgiyi. başında İspanya krallığının tüyleriyle donatılmış altın bir miğfer. onca yoksunluk ve eziyete katlanmaktan ellerine bir şey geçmemişti. yüzler ve binlerce şey. yapraklardan örülme çelenklerle süslenmişti. yan gölgede oturmak. kim bilir? Ama madem ki bunun üstesinden gelenler çıkmıştı. bir anlığına her şey. yani bu kahramanlık denen erdemin gereğini yerine getirmek o kadar güçtü? Neden bunun için bir seçimde bulunmak. bunları düşleyenin. hepsi de güzel. Silinip gitmiş hepsi. suda boğulmuş. ama hiçbir prensesin haberi olmamış kendilerinden. kesin kararlar vermek gerekiyordu? Hoşlandığı şeyi neden düpedüz tutup yapamıyordu insan? Evet ama. Tanrım. On dört yaşına varsın. lavanta çiçekleri. ikişer ikişer dizilmiş yaklaşıyor. Çocukların çıplak ayakları taştan kaldırım üzerinde yumuşak sesler çıkararak inip kalkıyor. Acaba Bernadenes’in oğlu Cesco. Yanı başındaki gölge dilimi genişlemiş. Kendisine böyle bir istek yöneltilmiş gibi hissediyordu. uyanmak ve uyumak. bütün bunları tehlikeye atmak ille de gerekli miydi? Topu topu bir ejderhanın hakkından gelmek (ama onun tarafından yenilip yutulmak da vardı işin içinde) ya da bir kral eliyle düklük aşamasına yüceltilmek için yapılması doğru muydu bunun? Yapılmasa olmaz mıydı? Yeryüzünde hiç kimsenin. en iyisi şövalyelikti. dört bir yanda pek çok güzel koku ve kulağa hoş gelen pek çok ses. Lanzelot ve benzeri şövalyeler kendi babayiğitliklerini göstermişti. kılıç altında can vermiş. kenarlarındaki keskin çizgiler güneşli yola doğru ilerlemişti.arkalarda yer aldığını bilmek ne hoş. canavarlara yem edilmiş. büyücek bir oğlan nalınlarla tak tuk tempo tutarak kalabalığın yanı sıra yürüyordu. umursamazlıkla koparılmış. bu inşam yiyip bitiren tutku. İşte bunun gibi binlerce şey vardı. düğün çiçekleri. hepsi bekliyordu. bunları anımsayanın. ayrıca gerek annesi. nice güzel. hepsi kurulu bir sofra gibiydi ve uzaklardan çıkıp gelecek ve hiç çekinmeden başına çökecek kişiyi gözlüyordu. nasıl bir sanatkâr ya da bir işadamı. alnında kocaman bir yara izi. sürekli olarak hiçbir şey. Ya da insanlara alışmış bir tay. bunca yürekliliği gösterebilecek miydi? Ya tutsak edilip öfkeden gözü dönmüş bir Mağribi hükümdarının önüne çıkarılır da büyülü bir şatoya götürülüp kapatılırsa! Kolay değildi doğrusu. Ah. mille fiori . Üstelik çekilecek içerdiği onca eza cefa. Evet. Marietta ve Piero görsünlerdi nasılmış! Annesi de görsündü! Hele Latince öğretmeni. altı ya da sekiz kadar kız ve oğlan. hepsi de nefis. Francesco ürperdi. bir şeyleri gözden çıkarmak. pek çok renk. düşmanların büyü ve sihriyle çevrenin tekin olmaktan çıktığı. Atla gece vakti. ama daha işin başında ölüp gitmişti! Şövalye adayı kaç genç. arkasını serin duvara yaslayıp. Güneş yanığı ellerine dikti gözlerini. ille bir şey olması gerekiyorsa. Bütün bunları şimdi küçümsemek. Tasarlanacak gibi değildi. nice hoş ve gönül okşayıcı şeylerin bulunduğunu insan düşünüyordu da! Oh. çatılmış kaşlarının altında gözleri adeta kayboldu. Örneğin ayak uçlarında güneş. yorgunluğun tüysü yumuşak sıcaklığından ve ince loşluğundan başka şey hissetmemek. bir sözveriydi. dizlerine vurdu başı. Kendisi için bir ideal ortaya konmuş. asma çubukları arasından kırmızımsı kırmızımsı tüten uzaklara baktı. bunun gibiydi her şey.

bu maymun iştahlının içini. serserinin biriydi. küçük kızların dudaklarında bir çocuksu gülüş nasıl bazen bir genç kızsı gülüşe dönüşürse. annesinin bahçesindeki çiçekleri kopararak bir küme küçük çocukla dans edip oyunlar oynamaya gitmişti! Ne de güzel bir şövalyeydi ya! Maskaranın biri. Ama artık büyük çocuklar arasına karışmış. ama şimdi solup gitmiş coşkuların ruhta çalkantılar uyandıran anısı sardı. Yaptığı her şey böyleydi zaten. alaya katılıyorlardı. Küçük topluluk aşağıdan doğru yaklaşıyor. Nergisler solmuş. buyururcasına bir işaretle yanma çağırdı onları. soytarının. hep soylu bir başlangıç ve iyi niyet. ellerinde çiçek kalıntıları. kendi bulunduğu yerde. kutsanmış kararlar ve coşkular ona göre değildi. Böyle biri. yüreğinin burkulmasına aldırmayarak elini zambaklara uzattı.. bir komikti. rengi sarardı. uyarıcı ve üzücü. tere batmış ve heyecan içindeydi. yanakları alev alev. onu uyarmamış mıydı bu? Ama o dans edip eğlenmiş ve sonunda bir köylü kızına kendini öptürmüştü! Bir oyuncuydu. bir koku. Bugün kahramanlığa karar vermişti Franz. "Mille fiori. Şarkı susmuştu. Akşam gezintisine çıkanlar ve tarlalardaki işlerinden dönenler. Katedral önünde dans etmeye başladılar. onunla dansetmeye koyuldu. katedral önünden geçerken durup çocuklara bakıyor. yüce düşler. uzun süre en severek oynadığı oyun olmuştu bu. bir rüzgâr. Gözlerini kapayıp dudaklarım birbirine bastırdı. Bol özsulu ve yağlı saplar avuçlarında çıtır çıtır ediyordu. Ey Lanzelot! Ey . sanki kötü bir yolda bata çıka yürüyordu.sinindi hepsi. dinsel alaya ve katedral önündeki danslara yalınayak ve kasketsiz katıldığını anladı. En arkada yürüyen kız saçlarından bir örgü örüyor. çocuk oyununu önemsiz ve anlamsız buluyordu. Ama uzun boylarıyla iki küme mor zambak seçiliyordu. Franz da eve yollandı. Çiçeklere kötülük ettiği gibi bir duygu uyandı yüreğinde. hep iyi. ölü sokakta bir ses ve renk havasım da önü sıra sürükleyip getiriyordu.A te. Hemen tutkulu bir sıçrayışla kalkıp çocuklara katıldı. Ellerinden düşmüş birkaç çiçek serilip kalmıştı tozlu yolda. bir zaman aynı oyunu oynarken duyduğu. Anne. evlerinin önünde bir an durup beklemelerini söyledi. kendini suçlayarak iç geçirdi. Çiçekli ya da çiçeksiz. beklediler. Hayır. o kadar! Yumruğunu sıkıp tırnaklarını avuç içlerine bastırdı. çocuklar dağılmıştı. Çocuklar. mille fiori" diye yükseliyordu sesleri. bükülüp kırılmış bir çiçeği iki eliyle tutmuş. ama ilahi söylemekten ve mırıldanmaktan da kendini alamıyordu. Zambaklardan birini özenle gözden geçirdi. Her şey böyleydi. daha soylu kimseler içindi. bir bayram havası ve inanç dolu bir teslimiyet ışıl ışıl parlıyordu yuvarlak gözlerinde. öyle çocuklar ki. "Mille. polen taşıyan sarı tüyler kusursuz bir düzen içinde sıralanıyordu. dolayısıyla çocukluğun ilk masumiyeti gibi bu oyun da kendisi için yabancılaşmıştı. buna daha layık. yüzlerce kez oynamış. Çocuklar da onun sözünü dinlediler. Ateşli bir edayla. O da aynı oyunu oynamış. Santa Maria. suçlamalar yöneltti kendine. Bir ilerki sokakta ise daha başka çocuklarla büyüdü kalabalık. Sonunda kızlardan biri çekinmeyi bırakıp bütün oradakilerin yapmayı dileyip de göze alamadığı bir şeyi yaptı: Yakışıklı Franz’a sokulup ona elini uzattı. ama sonra bakıyorsun bir yerden yeni bir heves. beyaz çanak kısmını yakından süzdü: Mor renk soluklaşıyor burada. Şu sıra az çiçek vardı içinde. evlerin duvarları arasındaki toprak zar zor kabartılıp oluşturulmuş üç-dört karışlık mini mini bir çiçeklikti burası. bir ayartı esip geliyor ve soylu yiğit Franz yine her zamanki sokak çocuğuna ve bir soytarıya dönüşüyordu. oysa artık büyük çocuklar ve soyluların oğullarıyla daha çok düşüp kalkıyor. Önünden geçip giden çocuklara umursamaz bir gururla baktı Franz. küçük grubun ardında. küçümseyerek baktı kendisine. Gülmeler ve alkışlar işitildi. ne de olsa varlıklı ve saygın bir babanın oğluydu. Santa Maria!" Oğlanı gören Franz’ın. Saçlarını ören kızın yanı sıra aşağı yukarı altı yaşında bir oğlan yürüyordu. bir yığın yeni çocuğu da arkadan çekip getirmişti. İlk gelen sokağa saptı. çünkü elebaşılık yapmaya alışmıştı Franz. ne de babayiğit bir Orlando’ydu ki. O ne de güzel bir kahraman. Bahçeden koparılmış güzelim zambaklar ve herkesçe tanınan birinin elebaşılığı üstlenmesi. Franz biraz gönülsüzlük gösterip diretmişse de sonunda denileni yapmış. o kocaman ve güzelim çiçeklerin hemen tümünü koparıp aldı.. Tanrı bilir! Katedralin önünde dans ederlerken akşamın parıltısı ve o zarif altınsı uzaklar nasıl da gönlünden içeri ışıklarını serpmişti! Tıpkı bir habercinin çağrısı gibi yücelikle ve yanıp tutuşarak ona seslenip onu kendine çekmemiş.” diye yükseltiyordu sesini. ilk değişimlere sahne olan ruhlarında sevinç ve hazların geçiciliğini bildiren şarkı. Aşırı duygusal çocuklardan biriydi. Franz. "Mille fiori a te. Her birinin eline bir zambak tutuşturturdu. Bir bayraktar gibi görkemli ve geniş adımlar atıyor. genç kızlar Franz’a övgüler döşeniyordu. Derken çocukların yanına döndü. Ancak evde. onlarla çok vakit hoş görülmeyecek muzipliklere yeltenmiş. birden bu çiçek oyunundaki güzellik ve huşu havası ya da daha çok. diğer bir örgüyü çiçeklerle birlikte ağzında tutuyor. çocukların bu oyunsu tapınışları da bir an çiçeklenip küçük bir eğlentiye dönüştü. bütün bunlar başkaları için. birkaç zamandır bu tür davranışlardan titizlikle kaçınıyordu. Sonunda ilahiler söyleyerek Katedral Alanı’na geldiklerinde ve altın bir gökyüzüne karşı akşamsı dağlar mor kırmızı yanıp tutuşmaya başladığında. coşkuyla dolup taşan Franz. kendini aşağıladı ve sık sık olduğu gibi en acımasız biçimde yaptı bunu. onuru kırılmış. hep göğüs kabartıcı. Kendisini o gün nasıl böyle unutabildiğine kızdı. Akşam kilisede tapınma vakti geldiğinde her şey sona ermiş. İlahiyi her ne kadar falsolu söylüyorsa da. şebboylar çoktan tohuma kaçmıştı. nasıl kendine doğru dürüst ve soylu bir meslek seçmeyi akıl etmişti. daha önce şövalyelikte karar kılmakla üstlendiği o yüce erkeksi ödevler yatakta ansızın yine aklına gelmişti. yankılanmaktaydı. annesinin küçük bahçeciğine koştu. başı çekiyordu. alaya katılan çocukların sayısı hayli artmıştı. Herkesçe çok iyi bilinen ilahinin melodisini Franz da mırıldanmaya başlamıştı hemen. ileriye uzatıp havaya kaldırmıştı. Bir zambak da kendisine ayırdı. sonra alayın başına geçerek önden yürüdü. Yemeğin ardından gidip yatması söylenmişti. Franz.

anne. "Ama kötü bir şey değil bu Cesco. Soruya yanıt olarak eli annesinin eline uzandı." Annesi bir süre daha Franz’ın yanında kaldı. Oğlunun dilek ve kararlarındaki çocuksuluğu. Ama derken Franz usulcacık yeniden başladı konuşmaya: "Çiçekleri düşünmüyorum ben anne." "Öyle mi! Yani ille herkes senden söz açsın mı istiyorsun?” "Evet anneciğim. Annesi sağ elini Cesco’ya bırakıp sol eliyle onun saçlarını sıvazlamaya koyuldu.Orlando! Ey. bir şövalye. onun için. çalış. Bu o kadar güç. anlat bana! Seni rahatsız eden bir başka şey mi var?" "Anne. Haydi sakin ol bakayım!" Sessizce yatıyordu oğlu Cesco. onun elini tuttu. yiğitlerin ezgileri ve Trasimeno dağlarındaki o uzak. bunların onun yüreğinde tutuşturduğu tutkuyla ve acılı heyecanla karşılaştırınca gönlünde hoş duygular belirdi." "Ya? Neyi düşünüyorsun peki?" "Söyleyemem." "Bir şövalye mi? -Eh. Franz! Dans etmek günah sayılmaz. "Bir şey mi var yavrucuğum?" Franz bir an sesini çıkarmadı. Ama söyler misin bakayım. sımsıkı tuttu eli." "Hangi çocuklara?" "Sokağın aşağısından bir ara çocuklar geldi. "Fena bir şey mi. soytarıca bir iş yapmaz. ama olamıyorum işte. Cesco? Anlat bakayım!” "Bahçede ne kadar çiçek varsa. onların önüne düşüp dans ettim. Annesi Franz’ın başının üzerinde eliyle istavroz çıkardı ve içinden Poverello diye seslendi ona.. hepsini kopardım bugün. Bazen bir şövalye de. Hani öyle şeyleri kendine dert ediyorsun ki. ben bir şövalye olmak istiyorum. Bir an kendini uyuyormuş gibi göstermek ayartısına kapıldı Cesco. çok istiyorum bunu. Annesinin sesi gibi güzel ellerini de. gerçekten kötü bir şey değil. dedi. onlar da oynayıp dans etti ve senin bütün yaptıklarını onlar da yaptı. ama beri yandan çok. annesi onu yatıştırdığına inanmıştı." "Hadi söyle. Mor çiçekleri. Ansızın ben de aralarına katılmadan duramadım. o zaman başkaydı elbet. İşte ben de bir şövalye gibi davranmak. Şövalyeler de bir vakit çocuktu. herkes iyi bir dille söz açsın senden! İnsanların diline başka türlü düşmek kötü bir şeydir çünkü. Ama olağanüstü bir kimse olması alnına yazılmıştı. ben de bir şövalye gibi olmak istiyorum. tıpkı gönlünü kaptırmış birinin sevecenliğiyle seviyordu. Kuşku yoktu buna. katedrale. Bugün ansızın kalkıp çocuklarla gittim. şövalyelik onun kafasında tasarladığı bir düştü. Cesco?" diye sordu. Taşkınlığa kapılıp çiçekleri yağmalasaydın. Hem de çok! Beni hiç anlayamazsın anne! Bak. Bir şövalye olmayacaktı elbet. iyiden ya da kötüden yana olağanüstü.” Annesi. elini Francesco’nun başına koydu. "Bırak aptallığı. yavrucuğum.. annesi girmişti içeri. neden şövalyeliğe özeniyorsun? Şövalyeler dinlerine pek bağlı ve gözüpek insanlar da onun için mi?" "Evet. Babası şu sıra iş gezisine çıkmıştı ve annesi kendisiyle aynı odada yatıyordu. o kadar çetin bir şey ki! Gerçek bir şövalye asla kötü bir iş. eğlendim. bir prens ya da dük de olabilirim belki. eskiden olduğu gibi. sonra yavaşçacık: "Kötü bir şey yaptım anne". Ama bunun şimdiki durumla ne ilgisi var?” "Var." "Biliyorum. Hepsini çocuklara dağıttım çiçeklerin. bunlar hiç de senin sandığın gibi değil. ben daha güzelleri olsun istedim. Ama senin yaptığın . Ellerinde kırdan topladıkları solmuş çiçekler vardı. kopardım hepsini. Kimse dilediğini yapamaz hemen. Bir tane bile kalmadı. Gördüm. ama göze alamadı.yo. o zaman herkes benden söz açar. ‘Mille fiori’ oynadık!" "Sen de mi? Sen de mi oynadın?" "Evet. Bu küçük oğlan ilerde çok sevgiler yaşayacaktı. hani şu uzun uzun açanları. Sonra -ne bileyim. Boyuna sersemce davranışlara kalkışıyorum. Ama olamıyorum." "Sonradan ben de çok üzüldüm. budalaca. Bu ismi ilerde bizzat Franz alıp . Bir şövalye olmak. olursun belki." "Katedrale mi gittiniz?" "Evet. pek çok da düş kırıklığına uğrayacaktı. küçük bir çocuk gibi tıpkı!" Annesi Franz’ı eliyle itip yatağa yatırdı yeniden. ben bir şövalye olmak istiyorum. o kutsal yangı! Loşlukta usulcacık açıldı odanın kapısı.” "O zaman çalış. Yapsa yapsa Filippo ya da Grafe yapar bu işi diye düşünmüştüm. Demek şendin. ayağındaki hafif terliklerle sessizce Franz’ın yatağına yaklaştı. Yumuşak bir sesle: "Daha uyumadın mı. neşelendiği ya da başkalarını neşelendirmek istediği zaman dans edebilir. Sen genellikle böyle hoyrat davranan bir çocuk değilsin.

" "Sakın bu yardımcın senin biraz gözünü boyuyor olmasın. Uzun süre. yani şimdiden karşımızda durup durmaktadır. . Faust seslenir seslenmez. anladıklarım ellerinde hazır bekleyen yazı tahtacıklarına not ediyorlardı. Bundan önce. "Şimdi sana söz verdiğim denemeye geçebiliriz. Sabırsız. son olarak pek eğlenceli ve acayip bir alet keşfetti yardımcım. Doktor Faust’un Evinde Bir Akşam Bir gün Doktor Faust. o bilinen keşiş cüppesiyle Mefisto göründü. den daha çok. hain ve buyurgan haykırıyordu ses. ve böylece ışık saçan Amerika’yı kendine örnek almış ekonomik ideal. kulak için ‘sihirbazın değneği’ diyebileceğimiz bir alet icat etti. şimdi denemenin kendisine geçelim istersen. Bir yandan emekçi kardeşlerin yaşamlarındaki refah ve konfor şimdiye dek görülmedik bir düzeye ulaşmışken. İşte yardımcım Mefisto. çağımızın tüm içselliğini dışlaştırarak varlığımızın anlam ve anlamsızlığını kuşkusuz herkesten daha bilgece görmüş biridir: Bacayı tutuyor elleri Yanaklarında yüzgeçler Barometrede gözleri Basamaksız merdivenler Çıkıyor yükseklere Paltosunun astarında bulutlar . Ama çok kez değişik sesler geldi kulağımıza. eski çağların cennete ilişkin çocuksu düşleri günümüzdeki üretim tekniğiyle. iblisçe bir uluma. Sonra bir kolu çevirdi. karşı durulmaz bir güçle. kızgın. Ama sonra yeniden bir ses duyuldu. ilerde kendisini bekleyen o korkunç akıbetten iki ya da üç yıl önceydi. gelecekte ölü bir boşluğa. derinlerden gelen ağırbaşlı bir ses şöyle dedi: "Sayın Baylar ve Bayanlar! Şimdi sizlerden bir şiire kulak vermenizi rica edeceğim. yoksa gazaba gelmiş bir cinden mi çıktığı söylenecek gibi değildi. Ama bu kadar açıklama yeter. şimdi kulak için bir icatta bulundu. ısrarla bir vaazda bulunur gibi bir hava içeriyordu. Nedir ki. bir canavardan mı. anlayacağın bir ses hunisi yaptı... Eisenbart’ın beti benzi atmıştı. biri lavta çalan iki çalgıcı az önce gitmişti.. sanki peşine düşülüp kovalanan bir canavar gibi keskin ıslıklarını odada öttürüp duruyordu. alet ince ve nazenin bir uğultu çıkararak çalışmaya başladı.. azılı. bizler görüp algılayamıyoruz bu geleceği. Biliyorsun. bir erkek sesi. ve böbürlenmeden şunu söyleyebiliriz ki. insanın içine dehşet salan haykırışların yavaş yavaş uzaklara kayması. arada birkaç kez daha duyulup sonunda tümüyle silinip gitmesi üzerine rahat bir nefes aldı. altın yaldızlı paha biçilmez kadehlerden yıllanmış Ren şarabının nefis kokusu yükseliyordu. Geleceğin kendisi neden-sonuç yasasıyla saptanmış bulunmakta. iki doktorun merakla kulak kabarttığı bu ilginç uğultu dışında bir şey işitilmedi. dostu Doktor Eisenbart’la. onları dinledik. Genç değildi artık." Yeniden bir suskunluk çöktü odaya. bulunduğumuz yerde herhangi bir konuşmanın geçmediği bir zaman kesitine toslamışız. Şöyle cümlelerdi örneğin: ". "Çünkü sihir ve büyüyle uğraşanlar geleceği okuyabilir pekâlâ. Bugün seninle gelecekten başlayalım işe. bizim çok uzağımızda olup biten ya da çoktan geçmişe karışmış bulunan ya da henüz gelecekte saklı yatan şu ya da bu nesneyi görüp işitebiliyorsun. yardımcım Mefisto bazen öyle eğlenceli aletler yapıyor ki. pek ötelerden geliyor. biz şimdiye kadar yeryüzünde istisnasız bütün olayların neden ve sonuç yasası uyarınca gerçekleştiği varsayımından yola koyulduk. yani ilerde bu isimle büyük ün yapan tıp adamının dedesinin dedesiyle evde oturuyordu. o vakit anlıyoruz ki. "Söylemiştim hani. Derken yeniden duyulan bir ses. Sık sık denedik aleti. Doktor Faust’un yani bendenizin başarılarını dile getiren bir şiir üzerinde söyleşiyordu.. Deney süresince ağızlarını açıp tek kelime konuşmamaları için beyleri sıkı sıkıya uyardı..kendi adına ekledi: Poverello. Nasıl geçmişteki hiçbir şeyi değiştiremiyorsak.. Yemekte biri flüt.. Büyüt Üstat Nikolaus Unterschwang kimsenin başaramadığı bir şiirin üstesinden gelmiş. bir vaazı andıran bu konuşmanın ancak kimi bölümlerini anlayabiliyor. Dilediğin yere yerleştiriyorsun huniyi ve çok uzak bir gelecekte o yerde yükselecek sesleri duyabiliyorsun. Bir defasında geleceğin uzak bir parçasında yaşayacak birkaç kişi. Nasıl matematikçi ve astronomlar güneşin tutulacağı anı çok öncesinden hesaplayabiliyorlarsa. Bazen hiçbir ses işitilmiyor.. bir ses hunisini içeren aleti getirip masanın üzerine yerleştirdi. Ansızın bir suskunluk kaplamıştı odayı. sevgili dostum?" "Sanmam. çalışmalarımızı bu yönde sürdürdük hep.. uyarıcı. o zamana kadar hiç duyulmadık tiz bir ses yükseldi huniden. birkaç yüzyıl sonra örneğin bu odada yükselecek sesleri zapt edebilecek bir kapan yaptı. belalı. Derken. Zengin akşam yemeği yenip sofra kaldırılmıştı. eskiden yaşamış yiğitleri ve güzel kadınları sık sık büyülü aynalarda göstermişti bize. gelecek üzerinde de asla bir değişiklik yapamayacağımızı benimsedik." dedi Faust. biz de gerekli yöntemi ele geçirebildik mi." Dr. Odadakiler. kaba ve güçlü darbelerle yineleniyor. zaferlerle örülmüş bir mükemmelliğin yolunda ilerleyip her geçen gün biraz daha gerçeklik kazanmaktadır." diye konuşmaya başladı Doktor Faust ve yıllanmış şaraptan bir yudum alarak biraz yağ bağlamış gırtlağından aşağı yuvarladı. Doğrusu. Dr. geleceğin istenilen her parçasını görüp algılanabilir duruma sokabiliriz.

cengâverlikte kazanacağı ün. şehvet kokan. Oh. sık sık yabancı bir şarkıyı yabancı dilde okuyan bir şantözün hançeresinden salgıladığı çığırtkan seslerle örülmüş bir müzik. "Az önce hayatlarına ilişkin bazı sahnelere tanık olduğumuz bu inanların hiç kuşkusuz kaçırmış hepsi. İlk başta işitilmiş o belalı. tok ritimli. kadehindeki şaraptan iri bir yudum aldı. ne yapacağım bilememenin ve bir utancın tatsız duygusuyla tuhaf tuhaf birbirlerini süzdü: Aldıkları notları okuyup birbirlerine gösterdiler. yeryüzünün bu bir tek sınırlı yerinde böylesine azgın. Sanırım yüzde yüz şeytani bir yanları vardı. insanlığın toptan cinnet geçirdiği anlamını taşımaz. Örneğin. Böyle düşündürücü. kimi için de kraliçenin elindeki zengin ve verimli topraklar." Dr. ne de olsa üzerinde durulmaya değer sevindirici bir noktadır. Bir çadırı bile yoktu bazılarının. biz oradaki delilerin kendi aralarındaki konuşmalarından kimi parçalar işitmişizdir. Bizim şuracıkta. hele şükür müzik başladı!" Gerçekten de aletten müzik sesleri dökülmeye başlamıştı: Başıboş. soyumuz. "Senin görüşün gerçekdışı değil. sağda solda konaklıyor. içten pazarlıklı bir müzik. beni asıl onlar şaşırttı. işinin pek güzel üstesinden gelen biridir Belial!" Chagrin D’Amour Valois kentinin surları önünde hanidir görkemli çadırlarım kuran beyler." diye yanıtladı Faust. tümüyle bilinmedik. düşüncelere dalıp sustu ve hayli zaman öyle kaldı. torunlarımızın torunları olacak. böyle dehşet uyandırıcı çığlıklar savurup anlaşılmaz budalaca şarkılar söyleyenler. Beri yandan. Kastis’ten dul kalan bu bakireyi. gülümseyerek makinesini durdurdu. gelse gelse cinlerden. Bu tür çığlıklar. ne insanların ne de müzik aletlerinin çıkarabileceği türden çığlıklar duyduk ya. Ancak. kimi için genç Herzoleyde’nin güzle mavi gözleri. gong vuruşlarıyla sarsılan. Söz konusu seksiyonu da iblis Belial yönetmekte. şeytanlardan gelebilir. Eisanbart. öyle mi? Versin anlayacağın. eza ve öfke taşan o canavar uluması da zaman zaman yine aletten kopup gelmekteydi: Mefisto. Çünkü bakarsın şimdi bulunduğumuz yerde birkaç yüz yıl sonra bir akıl hastanesi yükselecektir de. "Acaba sen bu konuda bir şey biliyor musun?" diye sordu. kızıp köpüren. bir karnavalda neşe içinde yüzen kalabalığın çıkardığı sesleri düşünelim. Ya da içkiyi fazla kaçırmış bir küme insan. bir cinnetle son bulacak!" "Doğrusu ben senin kadar kesinlikle ileri sürmek istemem böyle bir şeyi. "Biz. yabancı . bu yeryüzü cehenneminin sesleri ve sözleriyle ilgili biraz katı ve aşağılayıcı görüşler ileri sürdünüz. bazen güm güm öten. Brabant dükü ve ünlü kontlar yer alıyor. başlarım sokacak bir yer bulamayarak paltolarına sarınıp açıkta geçiriyorlardı geceyi. "E. gözlerini yere dikti. Sonunda Dr." Sözün burasında Mefisto’ya dönen Dr. yabancı ve yakışıksız. Dr. Eisenbart da harıl harıl notlar almıştı. cehennemde de müzik ve şiire yer verilişi. dostum Faust. iki bilgin. serüven meraklılarından. ilerde bizim soydan gelecek. Faust’tan çok kendi kendisiyle konuşur gibi: "Tüyler ürpertici bir durum!" dedi. her geçen gün turnuvayı sürdürüyordu. yol vuruculardan ve ayak takımından hayli büyük bir kalabalık da turnuvaya katılmak üzere kalkıp gelmişti. Gral Kralı Frimutel’in bu güzel kızım ödül olarak alacaktı. dinleyicilerin canını sıksın diye icat edilmiş. Kimi için önemli olan. "Bize işittiğimiz seslerin içyüzüyle ilgili bir açıklamada bulunabilir misin?" Mefisto. sanki ahlakla bağdaşmayan yasak bir sahneye istemeyerek tanık olmuşlar gibi. içler acısı ve karmakarışık laflar eden. "Daha şimdiden rahat yarısının şeytanın elinde bulunduğunu söyleyebileceğimiz yeryüzü. nihayet daha önceden aşinası olduklarımıza pek benzemeyen sesler değil demin işittiklerimiz. Ansızın aletten yaşlıca bir kadına ya da evlenmemiş yaşlı bir bakireye ait olduğu kesin bir ses yükselerek şöyle dedi: "Ay! Ne sıkıcı program! Sanki radyo denen meret. çığlıklar savuran. Derken. bizim burada taşkınlık yapmıştır. uluyan. Faust. Yüce kişiler ve ünlü yiğitler dışında adı duyulmamış şövalyelerden. Seni bilmem ama. böylesine umutsuzluk ve hayasızlık taşan. gıdıklayan nefesli sazların müziği. ama aşırı karamsar. ayrıca Morholt ve Riwalin gibi şövalye ve yiğitler görülüyordu. bir eyaletini oluşturacak beyler! Siz az öne. Kraliçe Herzeloyde’yi. Aragon kralı. Birinciliği kazanan. Atlarını dört bir yandaki çayırlara salıyor. ne diyorsun bu işe bakayım?" diye sordu.Çek iniyor yaşamak tan Yenilgin duraksamalar. Faust şiirin yarısından çoğunu yazmayı başarmış. düzenli aralarla öne çıkan gizemsel şu beyit: Aman ne harikulade saçlarınız Göğe kullanıyorum. Turnuvaya katıla yüce beyler arasında İngiltere Kralı Pendragon ile Norveç kralı Lot bulunuyor. siz de kullanınız. Wolfram’ın Parzival’inde bir bir sayılıp dökülen ulu kişilerdi hepsi. belli bir süre sonra bütünüyle onun egemenliği altına girecek ve cehennemin bir bölümünü. dostu Dr. Faust. bazen ince özlemli. kentler ve şatolardı. Bana sorarsanız." diye konuşmaya başladı gülümseyerek. kuşkusuz kaçıkça diyebileceğimiz sesler işitmemiz. bizim evlatlarımızın evlatları. az önce gerçekten şeytani sesler işittik. "sonra karışmam" diyen ses.

küçük bir baronun oğlu olup güneyden gelen Marcel adında biri de bulunmaktaydı. Aranızda benimle alay etmek isteyenleri kılıcım bilenmiş hazır beklemektedir. arada bir bizzat bir yarışmaya katılıyor. şölen salonu göz kamaştırıcı parlıyor. bütün vücudu ağrı sızı içinde kaldı. Kendilerine ün yapamamış sıradan şövalyeler arasında. Hani korku nedir bildiği yoktu Marcel’in. Dolayısıyla. Babacan bir edayla. onun için ölmek daha çok kıvanç verir bana. uğrunda kanımı akıtabilir. Büyük bir panayır gözüyle baktığı turnuvanın karmaşasında kendini rahat hissetmekteydi. söyleşilere katılıyor. yanımda rahat günler geçireceksin!" Marcel." dedi Dük. Marcel’i ve külüstür atım tepeleyip geçti. turnuvada Kraliçe Herzeloyde’yi kazanıp onu kendine sevgili yapamayacağını çok iyi biliyorsun sanırım. evlat. dükün kendisine armağan edeceğim söylediği atı düşünerek hayır diyemedi. Ama bundan sonraki karşılaşmayı kazandı mı. tatlı bakışlarını içip gönlüne akıtmıştı. "Bırak turnuvada at oynatmayı da. "Ama bana güzel bir yavuz at armağan edeceğinizi söylediniz. kendisi de düzenli yemek yiyip düzenli uyumaya çalışıyor. büyük bir cengâver gözüyle bakılabilecek biri de değildi. Brabant dükünün Marcel diye kendisine seslendiğini işitti. doğru dürüst atları yoktu. Atı Melissa’yı sağdan soldan dilendiği ekmek kırıntıları ve otlarla besliyor. açlıktan kemikleri çıkmıştı adeta. Çünkü şiirler düzüp besteleyerek bunları lavta eşliğinde söylemesini güzel beceriyordu. Hepsinin de keyfi yerindeydi. sevgili dostum. tabaklar ve kupalar nefis yiyecek ve içeceklerle dolup taşıyordu. Uzun mızraklarla dolu dizgin birbirlerinin üzerine atıldılar. kendini tutamayarak. Sıradan kimi şövalyeler. sakatlanan atlar oldu mu tımarlarını yapıyor. şarkıcı ve çalgıcılığıyla kazanmıştı. Korkak davranıp Kraliçe Herzeloyde’siz yaşamaktansa. ne silahı silah ne de zırhı zırhtı. Günün birinde kendisini himayesine alan Brabant dükü. ne çıkar? Amacına ulaşabilmen için buradaki tüm kralları." Oradakilerden biri güldü: "Kraliçeyi mi ele geçirmeyi düşünüyorsun Marcel?" Marcel ansızın kızdı: "Zavallı bir şövalye de olsam. Bundan böyle yüreği genç bir kız gibi pek yumuşak ve alçakgönüllü." diye yanıtladı alçak sesle. Bir şarkı söyledi. Marcel’in ağzından kanlar sızdı.şarkılar söylemek neyime benim. biraz daha kalmasını işaret etti dük. Marcel dükle kente gidip saraya girdi. çok iyi biliyor bunu. sağda solda meşaleler yakılmıştı. Gerçi dengi kişilerin ve kimi saygın yiğitlerin gözünde belli bir üne ulaşmış bir kişiydi Marcel. O da bütün ötekiler gibi merakım giderip şansını denemek. onun su gibi berrak sesini duymuş. en cesur yiğitlerin bile ellerinden bir şey gelmezdi. genel eğlenti ve bolluk sofrasında kendisi de biraz konuk olmak için kalkıp gelmişti. Kral Lot. Başka işlere soyunmadan. Ama ne atı at.sofralarda çağrılı çağrısız karınlarını doyuruyorlardı. bazen güçlü ve varlıklı beylerin otağlarında şölenler verilip şenlikler düzenleniyordu. karşılaşmalarda başarı olasılıkları çok azdı çünkü. "Tanrı ömrünü uzun eylesin.meşinden doğrusu kıvanç duymaktaydı. "Siz iyi yürekli bir insansınız. şerefine kadeh kaldırdılar. külüstür hayvanlar üzerinde ise. Turnuvaya katılıp şansını denemekte özgürdü. Ama bugün olanları unut da gel. İspanyol şövalye. Kraliçe Herzeloyde’yi görmüş. Karşılaşmayı kazandın mı. beni ve bütün öbür yiğitleri haklamak zorundasın. bırakın bir kez daha cenk alanında boy göstereyim. beri yandan pek yüce ve erişilmez Herzeloyde için çarpmaya başlamıştı. yalnızca karşılaşmalarda hazır bulunmak. Mızrağınla sıradan bir şövalyeyi külüstür atından yere yuvarlamışsın. güç bakımından Marholt. benim sarayıma gel! Sana söz veriyorum. bir su başında elini yüzün yıkadı ve günün geri kalan bölümünü incinmiş onuruyla tek başına burada geçirdi. ey şarkıcı!" dedi. ne eğlenmek istiyordu. avlanıyor. "Bir daha aynı şeyi yapmak hevesine kapılırsan benim atlarımdan birini al. Akşam konaklama yerine döndüğü zaman. gözlerinin içine bakarak babacan bir edayla Marcel’e şöyle söyledi: "Sen kam kaynayan bir delikanlısın. üstelik. ben de siz hepinizin istediği bir şeyi istiyorum. karşılaşmaları izliyor. Titreyip duran atını yarış alanından çekip götürdü. Ve birkaç gün sonra bir sabah erkenden turnuva alanına giderek yarışmalara katılacağını açıkladı. atı sana armağan ederim.remeyeceğini. Dük neşeyle. oranı buranı al kanlara bulayıp acılar içinde kıvranman ille de gerekli mi? Valois Krallığım ele geçi. keyfimize bakalım şimdi. tüm şenlendiriciliğiyle turnuvanın uzamasından daha çok istediği bir şey yoktu. yarışmanın uzayıp git. ama yine de kimsenin yardımını gereksinmeyerek doğrulup kalktığı ayağa. Bir hayal uğruna kendine eziyet etmen." Gerçekte küçük şövalyenin canı ne şarkı söylemek. Kraliçeyi elde edemezsem de uğrunda dövüşebilir. Zaten birçoğu turnuvaya katılmayı akıllarından geçirmiyor. İçlerinde yarışmaya katılmayı düşünenler şans ve rastlantıya bel bağlamaktaydı. olabildiğince bu genel eğlentiden nasibini almak ya da kendine nasılsa bir çıkar sağlamak istiyordu. Dükün çadırına girip bir kupa kırmızı şarabı dikti kafasına ve lavtayı eline aldı. Melissa adında çelimsiz ve yaşlı bir atı vardı. sana şu kadar söyleyeceğim: Mutlaka yarışmaya .saygı) uğrunda cenk ederken. ama yine de bir denemeden geri kalmak istemiyordu. hiçbir şeyi kaçırmayıp günlerini gün etmeye bakıyorlardı. zavallı Marcel’in o gece saraydan kıvançla ayrıldığı söylenemezdi. Rivalin’i. Çadırdakiler övdüler Marcel’i. "Eh. Marcel tam gitmeye davranıyordu ki. bugün şansını turnuvada denedin. yenilgi ve acılara katlanabilirim. ardından bir şarkı daha. ama bu ünü şövalyeliğiyle değil. pek sayın kraliçe uğruna yarışıp canını tehlikeye atmaya her an yürekten hazırdı. Öbür şövalyeler ün ve minne (aşk. gösterişsiz zırhını ve silahlarını alabildiğine titizlikle ovup temizliyordu. büyüklerin bolluk içinde görkemli yaşayışlarını izliyor. şu akşam vakti bize güzel bir şarkı söyle. kraliçenin seçkin şövalyeler için verdiği bir yemeğe Marcel’i de yanma alıp götürdü. Bazen kraliçenin sarayında. atlarına binip gezilere çıkıyor. düküm. Marcel de öbür şövalyeler gibi kraliçe uğruna yarışabilirdi kuşkusuz. Gelgelelim. Sayın Şövalyeler!" Dük ortalığı yatıştırmaya çalıştı ve konuklar çok geçmeden yatmak üzere çadırlarına çekildi. Ancak. Pek ahım şahım denemeyecek bir zırhı. rahat günler yaşamak. Riwalin ya da öbür yiğitlerle boy ölçüşemezdi. içkiler içip oyunlar oynuyor. Rakip olarak bir İspanyol şövalye çıktı karşısına.

Ama Marcel konaklama yerine dönmedi. Brabant Dükü. d’amour ne dure qu’un moment. Konaklama yerine varınca. Ama Marcel yürüdü. Vaktiyle yurdunda düzüp bestelediği bir şarkıydı bu. Melissa. Gachmuret’in yalnızca Fransız Kraliçesi Anflise’nin şövalyelerinden olmayıp Mağribiler ülkesinde siyah bir Mağribi prensesle de evli bulunduğunu ve prensesi bırakarak buralara geldiğini de yine dükten öğrendi Marcel. şampiyonu oydu turnuvanın. bundan böyle lavtacı olarak yurtsuz yuvasız bir yaşam sürecekti. dönüp bakmadı arkasına. dünyaca ünlü bu yiğidin turnuvaya katılmak üzere geldiği haberi duyuldu. bu genç şövalyeyi sizlere tanıtayım." dedi. acele etmeden turnuva alanına vardı. hasta yatan Marcel’in kulağına gelmişti. "Sağolun. bu yavuz ve esmer şövalyeyi.katılmak mı istiyorsun. yeni çizmeler aldı. Chagrin d’amour dure toute la vie* *Sevinci aşkın bir an Sürer acısı ömür boyu.zeloyde öleli yüzyıllar oldu. "Adı Marcel’dir. Sevgili atı Melissa’yı orada birine verip karşılığında kendine yeni bir miğfer. sırt üstü devrildi Marcel. uzaklaştır kafandaki hayali. Efendisi giderken. Sayın Kraliçem. dizelerde Marcel’in yaralı kalbinden kopup gelen yaslı bir hava esiyordu. Serüven meraklısı Marcel. Plaisir. Bir kasaba benzetti onu. Ama derken bu sersem oğlana içerledi ve öylesine bir güçle üzerine atıldı ki. yarışmayı izlemek üzere bir yığın seyirci gelmişti. "Evet. o zarif genç kızsı dudaklarını yabancı şövalye Gachmuret’e buyur ediyordu. Salondaki ışıl ışıl şamdanların parıltısı pencerelerden sızarak akıp geldi ardından. Gözlerini kraliçeden ayırmayarak bir şarkı çalıp söyledi. Yüzyıllardan sonra bunların üzerimizde yabancı ve modası geçmiş bir izlenim uyandıran isimlerinden ve genç Şövalye Marcel’in iki dizelik . içinden geçtiğimiz ormanların birinde ölüp gitsem daha iyi olurdu belki. kentte ve konaklama yerinde Gachmuret’in. yüzünü çadırın duvarına döndürerek dişlerini birbirine bastırdı. Ve gördü Gachmuret’i. Gachmuret’in övülüp göklere çıkarıldığını işitmişti. o zaman benimle başla işe. himayesine aldığı Mercel’i tanıyarak yanına çağırdı. Şarkıyı bitirir bitirmez Marcel saraydan ayrıldı. vücudu baştan aşağı yara bere içinde. Konaklama yerinde dolaşan haberler." Bu sözler üzerine kızarıp bozardı Marcel. Genç Şövalye Mar. ölmeyi diledi. Ama Marcel’in kulağına gelenlerin hepsi bu kadarla kalmadı: Bir ara kendisini görmeye gelen dük. Haydi güzel güzel uyu şimdi. yaman kol ve bacaklarıyla bu güçlü devi gördü. Saltanat ve görkemle yaklaştı Gachmuret. Soylu bir bey olduğu için." Sonra dükün çadırından çıkıp atının yanına koştu. sanatıyla bize haz dolu çok anlar yaşatmıştır. getirilen lavtayı duraksayarak eline aldı. gülümsedi ve bir lavta getirtti. Herzeloyde’yi yitirdiğini anlamış. Baktın ki beni yenemedin. Efendisinin geldiğini gören atı candan soluyarak onu karşıladı. güç bela yataktan kalktı. ama uzun boylu düşünmeyerek.ti. Üzerine bir giysi geçirdi. Şövalye Gaschmuret ve güzel Kraliçe Her. İlk hamlede bir üstünlük sağlayamadı Brabant Dükü. İstek buyurursanız bir şarkı söylesin. Mutluluk ve utançla kızarıp bozaran kraliçe. kraliçeyi ve ülkesini o hak etmiş. küçük şövalyeler ise sevinç haykırışlarıyla karşıladı Gachmuret’i. yanında getirdiği giysileri Marcel’e armağan edip turnuvanın şampiyonundan söz açtı. kimsenin Kanvoleis kentine ve Kraliçe Herzeloyde uğruna düzenlenmiş turnuvaya ilişkin bilgisi yok artık. "Yarın turnuvada sizinle karşılaşmak istiyorum. Ve o akşam ilk kez sarayda duyulan bu iki dize çok geçmeden pek uzak yerlere kadar yayıldı ve ağızlarda sık sık söylenmeye başlandı. acı ve sızılarına aldırmayarak turnuvanın şampiyonu Gachmuret’i görmek için kente yollandı.” Herzeloyde evet der gibi düke ve Şövalye Marcel’e başını salladı. Artık dört bir yanda yalnız onun adı ediliyordu. çünkü Marcel’e kıyamıyordu. Dük gidince. "İzin verirseniz. ayakları üzengiye takıldı ve doru aygırın peşi sıra yerlerde sürüklenmeye başladı." dedi Marcel alçak sesle. at uzun boyuncağızını ona doğru uzattı. "Beni seviyorsun. Şölenin sonuna doğru. Ertesi gün Gachmuret atma bindi. Ama birden parmaklarını hızlı hızlı teller üzerinde gezdirmeye koyuldu. Şövalyeliği sona ermişti artık. Brabant Dükü. kentten çıkıp gecenin karanlığına daldı. kraliçenin önünde yerlere kadar eğildi. Suskun. Marcel’in karşısında yerini aldı. önerimi kabul et ve sarayıma gel.cel’in sararmıştı benzi. şarkıcıdır kendisi. bir başka yön tutturdu. Dük Hazretleri!" diye yanıtladı. dükün uşaklarından biri doru bir aygırı getirip Marcel’e verdi. Kanvoleis kentine geldi. onun bununla cenge tutuştu ve büyük şövalyeleri hayvanlarının eğerlerinden bir bir alıp yerlere çaldı. ona buna meydan okudu. Büyük şövalyelerin kaşları çatıldı. güzel Herzeloyde ise kızarıp bozararak gözleriyle uzaktan onu izledi. Bir saat sonra da dükün kendisi turnuva alanında göründü. canım Melissa! Canım atçığım benim! Buraya gelmeden yolda. elinden ekmek yedi. Genç ve acar bir hayvandı aygır. dükün uşaklarının kaldığı çadırlardan birinde yatıp bakım ve tedavi görürken. otağlar ve çadırlar eskiyip döküldü. adı bir yıldız gibi parlayarak önü sıra ilerliyordu. Nakarat olarak her kıtadan sonra iki dize ekledi şarkıya. Saraydan içeri sızarak kimseye sezdirmeden konuklar arasına karıştı ve Kraliçe Herzeloyde’yi gördü. Melissa. okşayan elini atının başında gezdirdi. Şölenler gerilerde kaldı. Kraliçeye. Kraliçe Herzeloyde’nin Gachmuret’e duyduğu sevgiyle yanıp tutuştuğunu söyledi. Canım atçığım benim!" Ertesi sabah çok erkenden kalkıp atına bindi Marcel. başım Marcel’in omuzlarına yasladı.

Ev ve kulübe gibi nesneleri tanıdıkları yoktu henüz. Sert tahtadan yay. Aralarında biraz yürekli olup bazen gece vakti. ağaç liflerinden ise kolye yapmasını beceriyor. öne eğik yürüyor. Ormanın kıyı kenar bölgelerine sokulmaktan çekiniyor. Orman adamları arasında yaşlı biri vardı. Alabildiğine umutsuzluğa kapılan kadının çığlıkları üzerine kabile üyeleri koşup geldi. Güçlü kuvvetli genç bir kadın korkunç çığlıklar atmaya başladı ansızın. yazın onun yansısını görmek bile zaten son derece tehlikeli sayılmaktaydı. onların kulaklarını Mata Dalam’ın kendisi bir dikenle tek tek deliyordu. bazı araç ve gereçlerle süs eşyalarını biliyorlardı. ama bazı silahları. kimse korkusundan nefes almayı bile göze alamadı. kör Mata Dalam’ın elindeki diken de kadının gözüne saplandı ve kadının gözü aktı kör oldu. döndüğünde korkudan titreyerek ve telaş içinde orman dışındaki beyaz boşluktan söz açıyor. Şimdi bir çeşit rahip ve kutsal kişi olarak yaşamım sürdürmekteydi. yabansı gözlerinde hep bir ürkeklik seçiliyordu. ürkek ve tetikte. güneş yangını ve kor ateş gibi ölümcül boşluk demekti.dayım. herkes dehşete kapılarak geri geri kaçıştı. Çünkü Mata Dalam’ın zamanla kocayıp astığı astık kestiği kestik birine dönüşmesinden bu yana kabile içinde bir hoşnutsuz grubu oluşmuştu. kimsenin yanma yaklaşmak istemediğini anlayınca bir ağaç kavuğuna girip saklandı. kolyelere kurutulmuş meyveler ya da ceviz. genç kızlar. pek çok yıl önce vahşi hayvanlar peşine düşmüş de o da kaçarken ormanın hemen kenarına kadar gelmiş ve buradan dışarı atmıştı kendim ve o saat gözleri görmez olmuştu. Derken gençlerin de bir zafer havası içinde işe karıştığını ve Kubu’nun kendisini omzundan yakalamaya kalktığını gören rahip Mata Dalam davulunun başından doğrulup kalktı. şenlik sırasında kabile üyeleri bir halka yapıyor. Şimdiye kadar kabile üyeleri tarafından yiyecek ve içeceğinin sağlanması kör Mata Dalam’a bir ayrıcalık olarak tanınmıştı. yaşlı Mata Dalam’ın bir sahtekâr olduğu. giderek yeni yeni ve can sıkıcı âdetler çıkarmıştı Mata Dalam ve ileri sürdüğüne göre kendisine orman tanrısının düşünde açıkladığı adetlerdi bunlar. mızrak ve topuz . kıldan geçilmiyordu vücutları. Mata Dalam kabilenin akıl hocalığını yapmış.nakaratından başka bir şey kalmadı. sığınaktı. papağan tüyü. ağaçların dorukları arasından yukarılara bakınca gözleri etrafa dal budak salmış mangro ve ağaçlarının ördüğü ağlar içinden sarkan pırıl pırıl yıldızlara takılıyordu. "Dışarıda" . tek bir yasa egemendi: Orman. bütün işleri güçleri. ama söyleniş tarzı ve tonu. kesin anlamını kimse çıkaramamış. Yaşlı Mata Dalam: "Sen orman dışında can vereceksin!" diye ilenmişti delikanlı Kubu’ya. onun soluk parıltısında yıkanan fillerle karşılaşıyor. fındık gibi şeyler asıyorlardı. Güneşi gördükleri yoktu hiç. Yaşlı Mata Dalam bir ara yine ay şenliği düzenletmiş. karşı koymak istedi. ok. beri yandan. kabilesinin adamlarının gelip kendisini . ölümcül güneş ateşinde dehşet verici bir hiçliğin ışıl ışıl parıldadığını anlatıyordu. gerek maymunlar gibi hareket ediyor. kadınlar ise Meta Dalam’ın karşısına çıkarılıyor. Kovukta ölüm korkusuyla inat arasında yaşadı. genç kadını tekrar yanına çağırıp dikeni bu kez sağlam gözüne batırdı ve herkes de bunu dehşetle izledi. kaplan pençesi. Tanrı’ya ibadette söylenen o korkunç ve kutsal sözcükleri çağrıştırmıştı. Balta girmemiş tropikal ormanların loş ortamında sıkışık ve ürkek yaşıyor. gençlerin ve yönetimden hoşnut olmayanların önderi ve temsilcisiydi. Ama bu iki dize günümüzde de hâlâ söyleniyor. şaşkın ve kızgın sustu herkes. kendisi de bu halkanın oltasında oturup sığır derisinden davulunu çalıyordu. Orman yurttu kendileri için. Mata Dalam’ın son çıkardığı adet de yeni ay şenliğiydi. ama orman insanları ancak gece karanlığında ırmağın kıyısına ayak atmayı göze alabiliyorlardı ve pek çoğu ırmağın kıyısını henüz görebilmiş değildi. düzdüğü orman şarkısı herkes tarafından söylenegelmişti. iç organlarını lanetleyip orman dışındaki güneşte pişip kızarmasını diledi. Derken yaşlı Mata Dalam delikanlı Kubu’nun gözlerini lanetleyip akbabalara yem olmasını. ırmak midyesi gibi değerli ziynet eşyaları taşıyorlardı ayrıca. beşikti. av sırasında ya da bir tehlikeden kaçarken darda kalıp yolu istemeden buraya düşen biri. genç kızları ve kadınları da ona karşı koymak için kandırmaya uğraşıyordu. Ancak. yerde olduğu gibi ormandaki ağaçların yüksek dallarında da kendilerini güven içinde hissediyorlardı. Ününü ve gizemselliğini güneşi gözleriyle görüp de ölmeyişine borçluydu. gözden kayboldu. Kubu’nun ise yüreği dehşetten tas kesildi. loş ormanın dışında! "Dışarıda” dehşet demekti. Uçsuz bucaksız ormanın göbeğinde büyük bir ırmak akıyor. orman dışında yaşam diye bir şey düşünülecek gibi değildi. Kubu yaşıtlarından birkaçıyla birlikte bu adete aykırı davranıyor. akrabaları sayılan maymunlarla sürekli boğuşup duruyorlardı. Orman insanları ufak tefek ve esmerdi. olup biteni görünce. adı da mata dalan (yani gönül gözlü adam) idi. Boyunlarında ya da saçlarında domuz dişi. kadınların sol kulaklarını delmekteydi. ne var ki. Gerek insanlar. Kabilenin diğer üyeleri de bu halka içinde ölesiye yorgun düşerek diz üstü yığılıp kalıncaya kadar dans edip golo elalı şarkısını söylüyorlardı. Bir ara zaferi kazanıp rahip Mata Dalam’ı başlarından uzaklaştırmak için ellerine bir fırsat geçer gibi oldu. karga gibi alaylı sesiyle öylesine tüyler ürpertici bir lanet savurdu ki. yuva ve mezardı. O gün bugün de kurda kuşa yem biri gözüyle bakılan Kubu’ dan herkes kaçmaya başlamıştı. orman insanları onun sözünden asla çıkmıyordu. Şenliğin ardından da herkesin sol kulağını bir dikenle delmesi zorunlu tutulmuştu.yani yurdun dışında. Delikanlı Kubu da kör Mata Dalam’ın yönetimindeki orman insanları ailesine mensuptu. henüz körpe insanlığın yeryüzüne yayılmasından önce orman insanları vardı dünyada. yalnızca kendi çıkarını gözettiği kanısın. sık ağaçlar arasından çıkarak usulca ırmağa yaklaşanlar. genç ve şüpheci bazı kimseler vardı ki. Orman Adamı İlk çağların başında. Dehşete kapılan Kubu kaçıp uzaklara gitti bunun üzerine. Yaşlı rahip öyle şeyler söylemişti ki. bütün tutum ve davranışları üzerinde tek bir tanrı. büyük fırtınalarda söylenen o kutlu orman şarkısını bu adam düzmüştü. Daha sonra da o anda kendini her zamankinden güçlü hisseden Mata Dalam.

sabahtan akşama kadar sağa sola sapmadan yürüdü. belki ormanın tüm kutsallığı bir söylentidir. gökyüzünde birkaç yıldız ayrıca. uçurumlar Kubu’yu biraz oyaladı. gemi azıya almış düşünce dizisi içindeki bu sonuncusu karşısında titredi Kubu. pek çok hafta yalnızlık içinde sağda solda dolanıp durdu Kubu. söz konusu düşünceyi kafasının içinde taşıyıp durdu Kubu. ne bir şimşek çakmış ne de bir yıldırım düşmüştü! Pek çok gün. o kadar açık seçik görüyordu durumu: Evet. Ne var ki. ormanın kenarına kadar gelip (bir kenarı varsa kuşkusuz) oradan dışarı çıkmak. tersi bir davranış ölümle cezalandırılmaktaydı. kükreyip duran sesinden başka bir şey duymadı. . boğazlar. çünkü ırmak timsah kaynıyordu. başarmıştı. Günler günleri kovaladı. uzun süren tırmanışların ve giderek daha yükseklere. tek başına yaşamak istiyordu. geceleyin ağaçların dalları arasında uyudu. sonra yeniden denedi aynı şeyi. Artık kabilesine dönmeyecekti. karanlık ve miskin ormandan ise nefret ediyordu. bocalar gibi oldu sonunda. rahiplerin ciyaklayıp durduğu. Derken iyiden iyiye sarp bir durum aldı arazi. bakışlarında bir keskinlik. gözüne yalan dolan olarak görünen ne varsa hepsinin üzerinde düşünüyor. Bir ara dağlık bir bölgenin içinde buldu kendini. çaylardan geçti. her şey sessizliğini korumuştu. rahip Mata Dalam’ın. Tokmağı Mata Dalam’ın göğsünün üzerine bırakıp ihtiyar herifi kimin öldürdüğünü bilsinler istedi.bakarsın güneşin korkunçluğuna ilişkin o çok eski söylence de yalnızca bir uydurmacaydı! Atak. o hain "dışarı"ya kendini teslim etmekti. Bir yandan yürüyor. kendi gönül rızasıyla kimse ormandan çıkıp o korkunç güneşle yüz yüze gelmeyi göze alamamıştı. ne bir yıldırım. ürkek bakışlarla güneşin yansısını suda aradı. o yakıcı boşluğa. Çünkü -kim bilir?. pek çok gün yürüdü. Derken bir akşam. O zamana kadar kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yaparak dolunayda ırmak kıyısına yaklaştı. sonra başını kaldırıp tüm yıldızların gözlerinin içine baktı uzun uzun. ama kör Mata Dalam düşmanımdır. koyu bir dermansızlıktan başka bir şey hissetmedi Kubu. karnım doyurup yaşamın damarlarında yine dönüp dolaşmaya başladığını duyumsar duyumsamaz gurur ve kin yeniden ruhunda açtı gözlerim. orman hâlâ önünde uçsuz bucaksız uzanıyordu. birden çok düz ışınlarla bir daireyi gösteriyordu resim. Sudaki parıltıyla kamaşan gözlerinde şiddetli bir ağrı hissetti. acılara katlanabiliyordu. Artık verilen karar olgunlaşmıştı ve Kubu tatlı bir meyve gibi dalından koparıp aldı eylemi. güneşe karşı bir güven duygusu uyanmıştı içinde. ne bir mızrak. her şey yalan dolandan başka bir şey değildi. çarçabuk yine yumdu onları. Ayın gökte parıldadığı her gece ırmak kıyısında oturdu. düşünceleriyle daha da ilerilere uzanıyor. Ama olmayacak bir şeydi düşündüğü. alaya alarak. diye geçirdi içinden hayretle. Ve hiçbir zararını da görmedi bunun. ne çok yalnız kalırsa. Sonunda ne olursa olsun deyip güpegündüz öğle üzeri korkudan titreye titreye usulcacık ırmağa yaklaştı. bunlar da yalnız bir aldatmacaydı! Derken yüreğindeki gizli bir korkuyu yenerek orman şarkısını mırıldanmaya koyuldu aşağılayan bir sesle. Demir gibi sert tahtadan yeni ve güçlü bir tokmak yapıp çok ince ve hafif bir sapla donattı. Bundan böyle yalnız biri. tokmağın pürüzsüz. Güneş denilen o canavarın ele geçirilip yenilgiye uğratılması gerekiyordu. Örneğin. "dışarısı" belki de "içeri" . izini ele geçirdi derken. ertesi sabah erkenden Mata Dalam’ı aramaya koyuldu. ama önce Mata Dalam’dan intikam alacaktı. Ama ne bir ok gelip buldu kendisini. kara bataklıkları aştı. Dolayısıyla. sonunda bayırlar.den daha iyidir. hummalı. Atak ve korkunç pek çok plan ruhunda filizlenip boy verdi. onu yakalayıp tokmağı başına indirdi. Böylesine ileri bir noktaya vardıktan sonra. gözlerinin üstünde kırışıklıklar. pervasız. ne bir fırtına çıkmış. o kadar! Ve pek çok kuşak ilerideki insanlardan biri gibi atak ve olağanüstü bir düşünce çaktı Kubu’nun kafasında. içinde uyanmış kuşkuyu doğru ve kutsal olarak bilinen ne varsa tümünün üzerine yöneltiyordu. "Mata Dalam’ın laneti buymuş". ayrıca. Bir ara üç kez de orman tanrısının adını ağzına aldı. yüreği güm güm atıyordu. üzerine bir mahzunluk çöktü: Belki de gerçekten bir tanrı ormandaki yaratıklara vatanların bırakıp gitmelerini yasaklamıştır diye içinden bir düşünce geçti. kaygan yüzüne bir midye kabuğuyla hayli uğraşıp didinerek bir resim oydu. İlkin ayın ırmaktaki yansısını seyretti. Tek başına olmak. Mata Dalam’ın kıvrılıp büzüle ağzından ruhunun çıkıp gittiğini gördü. hepsi de daha önce hiç görmediği şeylerdi. moralini güçlendirmişti. Uzak ve zayıf bir kırmızılıktan başka görünürde bir şey yoktu. oysa rahip Mata Dalam’dan başkasının bunu yapmasına izin yoktu. Gözlerini açıp kapayarak bakabiliyor. çünkü gece olmuştu artık. kendisinden nefret edilen. Tasarladığı işe bütün geçmiş çağlarda hiçbir orman insanı kalkışmış değildi. yosunlu sekiler çıktı karşısına. Ay benim dostum. sanki geldiği bu yerde dünya parçalanıp ikiye ayrılmış gibi orman bir boşluğa gelip dayanmıştı. bir yandan düşünüyordu Kubu. hatta bu onu keyiflendirmiş. kendisi gibi genç ve cesur birinin aforozlanıp dışlandığı eski. yalan dolandı. güneşin resmiydi. kafasından yeni yeni düşünceler geçirdi. şu orman tanrısı ve şu kutsal orman şarkısı nasıl şeydi? Heyhat. Bu durumda onu geleceğe taşıyacak tek yol kalıyordu. havası daha kuru ve daha hafif yörelere çıkmaların ardından ormanın sonuna ulaştı Kubu ve ormanla birlikte toprak ansızın sona erdi. ama özellikle rahip Mata Dalam’ın davulunu ve şenliklerini düşüncelerine konu yapıyordu. gözleri tetikte ışıl ışıl kıyıya sokuldu. bunların da boştu hepsi. yıldız da dostum. tüm sözcükleri tersine çevirerek. sabah erkenden yine sürdürdü yolculuğu. Ardından cesaretle uzaktaki "dışarı'ya yönelik yolculuğa koyuldu Kubu. Kendisini öldürecek olsa bile güneşi seviyor. kovuktan çıkıp yiyecek bir şeyler aradı. ne güneş ışığı. ayın insanı sarhoş eden ışıklarıyla mest oldu. bu kör herifin ilenlemelerini üzerinden eksik etmeyeceği biri olarak yaşayacaktı. Ve ne çok düşünür. toplum dışına itilmiş biri. İçinde kuşku uyandıran. dedi kendi kendine.öldürmeyeceklerinden ya da orman içine sızacak güneşin onu kuşatma altına alarak canından etmeyeceğinden emin olmaksızın pek çok gün ve gece geçirdi. ağaç dallarını liflerle tutturup üzerine oturularak ırmaktan aşağı sürüklenilip gidilebileceğim akıl etti. ama az sonra cesaret edip yeniden açtı. Gözleri çakmak çakmaktı.

hiç kırpmadı gözünü. kayaların. küçük uykulu ağaçlarla donanmış kıyısı beyaz ve köpüksü denizin çevresinde dolanıyordu. İşte böyle konuşuyor ve böyle düşünüyordu Bay Friedrich. üzerinde konuştuğu o kepaze görüş kadar Friedrich’i kahreden. ona katlanılmaz gelen bir başka şey yoktu. Bilim yüzyıllardır. sanki bir düşmanla karşılaşmış gibi bir duyguya kapılıyordu. zamanla bir geleneğe dönüşmüştü. değişmezlik ve yıkılıp gitmezlik güvencesinden yoksun pek çok düşünü biçimlerinden biri niteliğini taşıyabileceği yolundaki saçma görüş kadar onu üzen. bir de kısaca "bilim" diye nitelediği şey. yabancı ve olağanüstü görüntülerin üstünde güneş yükseliyor. gökyüzü de o zamana kadar engin bir boşlukta günün doğuşunu hiç görmemiş Kubu gibi beklemenin ateşiyle titriyor. İçte ve Dışta Vaktiyle Friedrich adında biri yaşar. Ellerini.Kubu. bilimsel düşünün asla en yüce. zamana bağlı. iğreniyordu. nerdeyse yeryüzündeki bilinmeye değer her konu üzerine eğilmiş. Çevresinde bir batıl inanç izine rastlamaya görsün. bir düşünceyi ötekisini gördüğü gibi görmezdi. Ah. Kubu’nun ayaklarının dibinde seçilmeyen dumanlı derinliklerden içeri dalıyor. dünyanın kenarına oturdu. İlgili konunun dine bırakılması ve dinin ruhla ilgili görüşleri ciddiye alınmasa da. Uçsuz bucaksız gri bir hiçlikten fırlayıp çıkmıştı ve çok geçmeden hiçlik mavi siyah bir renge büründü. şimdiden ruhunda ölü rahip Mata Dalam’ın silik hayali gibi sönüp gitmeye başlamıştı. Uzakta sarı sarı güzelim ışıktan yollar karanlıktan bir boşluktan parıltıyla başlarım çıkarıyordu. çağrılmış ruhların ağzından çıkan bir söz gibi bu görüş.” sözünü hiç düşürmezdi ağzından. öyle bir öğreti ki. dolayısıyla onun gözünde bir hiçti. şimdilik böylelerine benzerlerine pek rastlanmayan ucube ve antika kişiler gözüyle bakılabilirdi. çok eski zamanlarda mistik ya da majik bir düşünü biçimini yaşamış olabilirlerdi. Bay Friedrich’in yabancısı değildi hani. zaman üstü. Ve titreyip duran orman insanının önünde "dışarı" tüm giysilerinden soyunmuş durmaktaydı. Söz konusu görüş kendisini üzüp tedirgin ettiği ölçüde. ezeli ve ebedi. bu yıkıcı ve zehirleyici görüş kol geziyordu ortalıkta. Ancak. "inanıyorum ki b öyledir bu ve usavurum sırasında bir kimsenin bu gerçekten yola koyulması gerekir". ancak. aşağıdaki boşluğa düşmemek için kendini sarmal bitkilerle sımsıkı bağlamıştı. Derken bu ışıklı dünyanın tanrıları önünde diz çöküp başım eğdi. düşünsel konularla uğraşırdı ve hayli de bilgiliydi. Bu küstah. dünyanın gülen renklerle yanıp tutuşmasına yol açıyordu. sonradan yaratılmamış sarsılmaz bir düşünü biçimi değil. Son zamanda pek çok aydının da ileri sürüp. sağda solda sanki beyaz bir el tarafından beyaz bir duvara çiziktirilmiş duruyordu. mantık denen bir şey vardı artık. bütün o duyarsız ömrünü sık ormanın loş bataklığında geçirmişti. dünyada savaşın. gökyüzünden içeri atıldı. sonra. Bir uygarlıktan yoksun gelişmemiş uluslar batıl inançla oyalanabilir. Ürkek ve kasvetli. Ve bütün bunların. yalnız bir konuyu inceleme alanı dışında tutmuştu ki. dolayısıyla. Elbet. önündeki boşluğa doğru eğilip ortalığın aydınlanmasını bekledi. Kubu güneşin yüzüne bakamıyor. ama dine karşı hoşgörüsüz de sayılmazdı. bilimsel düşüncenin ilkelerine aşina okumuş kişilerin çevresinde de bu tür batıl inanç kalıntılarıyla karşılaşmasıydı. Çünkü şimdiye kadar gerçekten aydın kişilerden ancak pek azı bu öğretiye bağlılığını açıkça ve dolaysız dile getirmişti. Zaten halktan kimseler ve yarı okumuşlar arasında bir . denizdi bu. yaygınlık kazanıp da güçlendi mi. sevip el üstünde tuttuğu biricik nesnelerdi. ışıktan bir ırmağı dünyanın üzerine yuvarlıyor. kendi gibileri arasında. bu görüşü saklayıp gizlemeden açıkça savunanlar fazla değildi. uzakta ve kocaman. kocaman ve kırmızı. Dehşetle ve aşırı bir heyecan içinde büzülüp oturarak geceyi geçirdi. Yani Friedrich de dine karşı hoşgörülü davranmaktaydı. öyle bir dünya ki ışıl ışıl özgür insanları barındırıyor. yan tarafta. Tanrıtanımaz biriydi Bay Friedrich. Ama bu zehirin damlaları ve bu görüşün ışınlarıyla yer yer karşılaşılmaktaydı. Hani Friedrich de bunun varlığını yok sayamazdı. Bu da bilimsel nesnelerin tümünde rastlanan o suskun birbirine uyum özelliğinden kaynaklanıyordu. derdi hep. ışığa ve ırmağa doğru yaklaştı. bunların önünde durulmaması. Ama onun en çok tutulduğu şey. sahillerin ve uzaktaki mavi adaların çevresinden aşağılara döküldüğünü görüyordu. "İki kere iki dört eder. kimdi o. bu noktaya gelinmemişti henüz. o bayağı Tanrı bozuntularına boyun eğerek. kızıp öfkeleniyor. Dağ. ışıktan demetler sarı sarı parıldayarak yüz gösteriyordu. bu modası geçmiş ve ne idüğü belirsiz nesnelerin ardından koşmanın anlamı yoktu. Belli bir düşünce biçimini beğenip ötekilerini küçümser ve iğrenç bulurdu. Mantık demlen o pek üstün düşünü yöntemi. yeryüzündeki tüm düşünsel değerleri yok etmesi ve peşinden bir bozuk düzeni sürükleyip getirmesi beklenebilirdi. bütün bu binlerce yeni. Değil mi ki bilim denen. bu Kubu kimdi? Küçük ve pis bir hayvandı. kaçamak bir mutluluk esrikliği halinde güneşin söz sahibi olduğu aydınlık bir dünyanın sezgisi gönlüne doğdu. ama bunlar "bilim" niteliği taşımaktan uzaktı. Oysa burada dünya vardı ve bu dünyanın baş tanrısı güneşti. Kubu’nun ormandaki uzun yaşamının yüz kızartıcı düşü gerilerde kalmış. karanlık deniz duruyor. ama ışığını rengârenk dalgalar halinde dağların. güneşten başka hiçbir varlığın egemenliğini tanımıyordu. o da insan ruhuydu. açlığın doğurduğu çaresizlikten kaynaklanan bir uyarı. bazen de ayaklarım kullanarak sarp yamaçtan aşağı indi Kubu. Ve birden o devcileyin dünya uçurumunun karşı tarafında güneş. ortalık ağarmaya yüz tutar tutmaz daha çok sabredemeyerek fırlayıp ayağa kalktı. Düşünme ve bilmenin başka türlerinin de varlığı. karşıda ise kayalık bir tepe bir mücevher gibi pembe pembe boy verip yükseliyordu. bir bilgiye ötekisine baktığı gibi bakmaz. onun ve ona inandığından kuşkulandığı kişilerin karşısına amansızlıkla dikiliyordu Bay Friedrich. devrimin. batıl inanç diye baktığı her şeyden derin bir tiksinti duyuyor.

Bu kadar açık yürekli bir itirafla enikonu şaşırıp irkilen Friedrich. Yavaş yavaş başını çevirip Erwin’e baktı Friedrich. adeta karşıdakini kollayıp gözeten bir gülümseme dikkatini çekti. söz konusu içerlemeydi kuşkusuz. Buna da yol açan. çünkü dışta olan içtedir. "elbet yabancısı değilim bu sözün." Friedrich.alay yeni öğretinin. dostunun şahsında ezeli düşmanıyla karşı karşıya. batıl inanç.. Kalkıp duvara yaklaştı ve yazıyı okudu. Erwin’le kendisinde bir zaman hep var olagelmiş bir şeyin eksikliği bir duygusu belirmişti içinde. Kızacağım mı. Üstelik başlangıçtaki candan gülümseme Erwin’in yüzünden bir türlü kaybolmak bilmiyordu. mistisizm. Zar zor sürdürülen söyleşideki bir aradan yararlanan Friedrich. Dostunu ziyareti sürekli olarak ileri bir tarihe ertelemesini gerektiren bir yığın nedeni her vakit kendi kendine sayıp dökmüştü. Gerçekte söz konusu eğilimlerle savaşmak gerekiyorsa da. Dolayısıyla biraz keyfi kaçtı. adı da maji. canı sıkıldı. Ve tüm sıcaklığına karşın her nasılsa alaylı ve düşmanca bulduğu gülümseme gözüne çarpar çarpmaz. bir an şairliği tutmuş bir kimsenin kağıda çiziktirmediğini. öfkesini yenerek sordu: "Yeni bir bilgi öğretisi mi? Var mı böyle bir şey? Varsa adı neymiş. bir vakit aralarında baş gösteren o küçük uçurum ve uzaklık giderek alabildiğine büyümüştü. aklında kaldığına göre. son kez dostuyla ne vakit ve nerede buluştuklarım anımsamaya çalıştı. bir uçurum. gizli öğretinin. belki kollanıp gözetilmeyi gerektiren küçük çapta bir duygusallık diye bakabilirdi. başını salladı. lütfen açıklar mısın anlamını! Sonra ne diye senin duvarda asılı duruyor. yani Erwin’le son buluşmalarını anımsadı: Epey öncesinde kalmıştı buluşma. Belki şiirsel bir dille kaleme alınmış ama. Dostunu şimdilerde uğraştıran sorunun bir dışavurumu olarak kağıda geçirilmişti yazı ve mistik bir düşünce tarzını ele vermekteydi! Erwin döneklik etmişti. eski anıları canlandırdı belleğinde. hoşgörüyle ona katlanabilir. İşte yüz yüze gelmişti! İşte korktuğu şey karşısında duruyordu! Başka vakit bu kağıttaki yazıya bir şey demeyebilirdi. Yeri doldurulmayacak bir şeyi yitirmenin duygusu tüm acılığıyla çöreklendi yüreğine. tarikatın ve mümin topluluğunun varlığı dikkati çekmekteydi. gerçekte çok eski ve saygın bir öğreti. ruhlara tapınmalar ve daha başka karanlık güçlere yönelişlerle karşılaşılıyordu. hatta sevmeydi. Günlerden bir gün." Friedrich’in rengi sarardı. İşte şimdi dostuyla karşı karşıya dikiliyorlardı ve Friedrich’e öyle geliyordu ki. çok gerilerde kalmış öğrencilik yıllarında Erwin’in zaman zaman bir düşünürün bir sözünü ya da bir ozanın bir şiirini bu yoldan gözü önünde bulundurmak ve belleğinde canlı tutmak alışkanlığı aklına gelmişti hemen. Ve şimdi anlıyordu ki. bu ruh durumundan zar zor kurtarabildi kendini. Bu sözleri. ruhunda hoş duyguların depreşmesine yol açtı. yoksa ağlayacağım mı bilemiyordu. Sustu. bunlarla doluydu dünya. başlangıçtaki gülümsemenin dostunun yüzünde yeniden alevlendiğini gördü. Söylediği sözlerin dostu Erwin’e çarparak kayıp yere düştüğünü. kavga gürültü etmeden ama bir iç uyuşmazlığı ve bir hoşnutsuzluk duygusuyla birbirlerinden ayrılmışlardı. dedi Friedrich. ona kapris. dostunu hayli zaman arayıp sormayışının tek nedeni o vakitki içerlemesiydi. Ama normalde belleğinin gücüyle hayli övünmesine karşın. Erwin’in bunca yıl sonra gençliğindeki bir alışkanlığa bir kapris sonucu gerisin geri dönmediğini seziyordu. bir an dikilip kaldı kâğıdın önünde. söyler misin lütfen!" "Şey". doğru dürüst bir söyleşinin sürdürülebilmesi için ortak bir zeminin bulunamadığım görür gibiydi. uzun süredir dostunu arayıp soramamıştı. onların ne durumda olduklarından söz açmışlar ve Allah bilir neden. "Bana bunun ne demek olduğunu açıklar mısın?" diye sordu Friedrich. batıl inanç konusunda o zamanki eleştirilerini Erwin’in pek benimsememesiydi. agnostisizm havası esen bir söz. "bu söz. duvarlardan birine toplu iğneyle şöylece tutturulmuş bir kağıda ilişti gözü. nereye bakılsa. Erwin’in düzgün el yazısıyla şunlar yazılıydı kağıtta: "Hiçbir şey dışta değil. dedi Erwin. dedi Erwin. Selam ve sabahtan sonra havalar üzerinde konuşmuş.siydi bu.. Ama araya bir sürü engel girmiş. merdivenleri tırmanıp kapı önüne geldiğinde. birbirini doğrudan anlama. Tuhaf! Nasıl da unutabilmişti bütün bunları. göz göze geldiğini korkunç bir ürpertiyle hissetti. nazik. dostlarından birini evinde görmeye gitti Friedrich. Daha günaydın demeye kalmadan. demin belleğinde arayıp bir türlü çıkaramadığı şeyi. Sonra sesinde yapmacık bir alayla şöyle dedi: "Demek niyetin bir büyücü olmak?" . nihayet herkesin rahatlıkla başvurabileceği masum bir eylem. Erwin. onun da kendisini pek tanımadığına ilişkin ürkütücü bir duygunun uyanmasına yol açmıştı. Uzun süre ağzını açmadı. hiçbir şey içte değildir." Söz çıkmıştı ağzından. oysa bunların yerini şimdi bir boşluk. kendisiyle bir vakit çok sayıda ortak inceleme yapmıştı. Kağıt. ağzından çıkan her söz Friedrich’in ruhunda dostu Erwin’i pek anlamadığına. bir yabancılık almıştı. Hani bu da Friedrich’i nerdeyse tiksindirmeye başlamıştı. "yalnız benim için yeni bir şey. dostu Erwin’in içtenlik dolu yüzünde eskiden bilmediği. çıkaramadı bir türlü. Evet. ama gerçek neden. bakışlarını dostunun çok iyi bildiği çalışma odasında gezdirdi. şu an beni meşgul eden ve bana pek mutluluk veren bir bilgi öğretisine giden yolda ilk adımı oluşturuyor. Mistisizm. "Bu sözü hiç okumadın mı şimdiye kadar?" "Okudum tabii". bilim açığa vurmadığı bir güçsüzlük duygusuyla şimdilik bunlara göz yumuyordu. Belki bir ortaklık ilişki. ha?" "Hayhay". eş dosttan. Merdivenleri tırmanırken.

dur sanırım?" "Ben bu kanıda değilim". hoşuma gitti bu. evin önünde durdu. Hiç daha böylesine sinirlenmemiş. Çaresizlik içinde. birbirimize veda ederken seni sevindirecek ne gibi bir hizmette bulunabilirim?" "İlk baştaki sorumu tekrarlıyorum. "Pekâlâ. "Ama ille böyle olması gerekiyorsa. "Söyle. Senden ayrılmadan. ölmeye hazırlıklı olması gerekir. heykeli kavrayan elini bir an öfkeyle sıktı. rastgele bir şey. Ama kendini tuttu. bu gülünç nesneyi fırlatıp atarak parça etmek geldi içinden. hoşça kal!" diyerek doğrulup kalktı. dudaklarını ısırıp kapıdan girdi içeri. Eline tutuşturduğum bu nesnenin senin dışında bulunmaktan çıkıp içinde yer aldığım görünce. sana şunu itiraf edeyim ki. beni bir daha görmemek üzere bana veda edip gitmiş ol!" Friedrich’in çok şey söylemek geçti aklından. Dostunun armağanını koyacak bir yer aradı." dedi Erwin. yine de gülümsedi biraz." Kaşlarını çatan Friedrich. alışılagelenlerden başka türlü yeni bilgiler yer alıyor. böyle çelişik duygular içinde kahrolmamıştı. heykelin vatanı üzerinde düşüncelere dalıyor. iç ve dış’la ilgili söz. Ama sevgili dostum. tersine her sözcük on türlü. "Öyle konuşuyorsun ki. Evden çıkıp merdivenleri inmeye koyuldu. "Madem öyle. şimdi olduğu gibi ileride de bu nesne hep dışında kalıyor. içimizden ölmek üzere olan kimmiş?" "Bugün benim kuşkusuz. Dediğin gibi yapacak. üzeri sırlanmış kilden küçük bir heykel alarak Friedrich’e uzattı: "Bunu bir veda armağanı olarak kabul et. kendisinde barındırdığı o bir sürü anlamdan birini çok geçmeden sana buyur edecektir. yani öbür dünyaya sığınmak gibi bir olanak var usumuzun elinde. Yeniden doğmak isteyenin. Sözler ağzından alabildiğine yavaş çıkıyor. Tut ki. çünkü Tanrı her şeydir. derin bir göğüs geçirdi. işte yapman gereken şey. Kimi günler Friedrich heykeli gözden geçiriyor.” Bunun üzerine çevresine bakındı Erwin. sanki elimde bir seçme özgürlüğü var. bir kez daha duvardaki kağıdın önüne gelip durarak iç ve dışla ilgili yazıyı okudu. ama Erwin elini uzatmıştı. Büyüyü ve sihri seçen ben değilim gerçekte. dedi Erwin duraksamadan. -"Hani öyle konuşuyorsun ki." dedi sonunda. bu saçma nesnenin kendisi için taşıyabileceği anlam üzerinde kafa yoruyordu. duvardaki bir rafa elini uzatıp. dolayısıyla benimle de hiç alıp vereceğin kalmadığını biliyorsun.birbirimize veda etmemiz gerekmez mi?" "İyi güzel ama. Biz eskiden panteizm derdik buna. İşte seni korkutan şey ve işte majinin başlangıç noktası. ikimizden biri ölmek üzeredir -şimdiki durum da başka türlü değil zaten!. o bu sözleri söylerken Friedrich’in hırçın sesi çınlamasını adeta sürdürüyordu. öyle mi?" "Öyle." Friedrich." Yeniden sustu Friedrich. Bitişik odadan bir saatin tik taklarını işitti. kesin sözler diye bir şey tanımıyorum. salonu işte öylesine bir sessizlik kaplamıştı. Öfkeyle birbirimizden ayrılmamız ne sana. hiçbir şey içerde değil. belki Tanrı’yı belki de bir putu canlandırıyordu heykel. Derken şu sözler döküldü ağzından: "Söz konusu yola sapmakla gerçek bilimle arandaki tüm ilişkiyi gözden çıkardığını. ne bana yarar sağlar. heykel üzerinde. Bu merdivenleri son kez çıktığından beri ne çok zaman geçmiştir aradan! Caddeleri. Kendileri seçti beni." Artık önceki gibi neşeli görünmeyen Erwin. ama düşünmemiz için ille de zorunlu değil. . us’tadır. zaman zaman karşısına geçip bak."Evet". son ricamı dile getireceğim. "Hayır! Böyle ayrılıp gidemezsin benden. yüz türlü anlam taşıyor benim için. Bunun üzerine Erwin: "Ama hayır!" diye yükseltti sesini." "Bak. doğa’dadır. eskisinden de duru bir sesle konuşmasını sürdürdü: "Müsaade et. Her şey Tanrısal’dır. Şimdilik burada kalacaktı heykel. Erwin’in elini sıkmaya yanaşmadı. diye yanıtladı Erwin. Dünyamızı oluşturan ikili karşıtlıkların ötesinde. Benim buradan bir şey al yanma giderken. Kilden küçük heykel elindeydi. Kendisi için belirlediğimiz sınırın gerisine çekilmek. Ölmekte bulunan kişi rolünü de yine ben yüklenebilirim. içimizden birinin ölmek üzere bulunduğunu düşüneceğim. bir daha kendisine dönmemek üzere ondan yüz çevirmek! Sana karşı saygımı yitirmemi istemiyorsan. uzanan eli sıktı ve bundan böyle herhangi bir sözün konuşulmasını gereksiz kılan bir yüz ifadesiyle dostuna veda ederek ayrıldı. yine gel bana! Ama baktın ki. Bu. sokakları geride bırakıp evine geldi." Friedrich. yüreğinde bir umutsuzluk. Felsefi anlamına gelince: iç ve dış’ı birbirinden ayırmak düşüncemizin alışık olduğu bir şey. sanki benim isteğime bağlı her şey. sonunda onu bir etajerin üst gözüne yerleştirdi. Belki küçük bir insanı. "haklısın. ama Erwin yatıştıran bir bakışla ona bakarak. "Bir çeşit büyücü çıraklığı. aynı zamanda senden son ricam: Şu kağıttaki sözün anlamını bana elden geldiği kadar eksiksiz açıklar mısın?" Erwin. dostunun konuşmasını kesmek istedi. elimden ne gelir?" Friedrich ansızın parladı:"Elinden ne mi gelir? Bu oyunu. bu aşağılık büyü inancını bırakmak. biliyorsun: Tanrı her yerdedir. düşüncem değiştiğinden beri kesin sözcükler." dedi alçak sesle. bu acınacak. Bu sözün dinsel anlamı nedir. kısa bir süre düşündükten sonra dedi ki: "Hiçbir şey dışarda değil. ayrılmadan önce sana bir örnek vereyim.

Ne var ki. Aradan aylar geçti. Hiç değilse heykel putu şimdi yalnızca sokağa çıkarken ya da eve döndüğünde görüyor. Eve girip holden geçti. heykele alışamamıştı bir türlü. onu yitirmesinde ötürü bu kadar üzülmesinin saçmalığım kendi kendisine açıklamak istiyor. kırılıp parçalanmış. bundan böyle iç rahatlığına kavuşabilirdi. İtalya’da çekilmiş fotoğraflar ve sağda solda durup hiç yüzlerine bakmadığı hatıra eşyalar arasında bir yere yerleştirdi. heykel yeni yerinde de onu rahatsız etmekten geri durmadı. Ve iyi ki böyle olmuştu. öyle sinsi. onu artık evde bulamamaktan hayli üzüntü duymaya başlamıştı. düşüncelerini ona bağımlı hissetmeden holden geçemiyordu. gülümsüyor. Gerisin geri hole seğirtti. tüm batıl inançların. Bu put nasıl da öyle miskin. hizmetçi tarafından karşılandı. kendisi yokken eve gelmiş mektupları okudu. öyle yabancı. duyduğu tasadan ötürü kendini paylarcasına başını salladı. artık bu toprak heykelden kurtulmuştu. Düpedüz iğrenç ve sevimsiz buluyordu onu. miskin ve sırıtkan bir gülümseme seçilmekteydi. bütün odayı kolaçan etti. hizmetçiye gitmesini söyledi. gerçekten ve içtenlikle korkmuştu bu toprak tanrıdan! Onun. Bu seramik heykel. Küçük heykel kayıplara karışmıştı. Birbirinin tıpkısı iki yüzde de duygusuz. Ama sanki bir lanettir çullanmıştı üzerine. Bu hilkat garibesini başından atmıştı. anımsamaya çalıştı. Daha ertesi gün heykeli bulunduğu yerden alıp şöminenin üzerine koymuştu. tüm karanlıkların. saklamadan açığa vurabilirdi: Doğrusu korkmuştu. Oh. Bir sonuç alamayınca. Sonra da kalkıp işi gücüyle uğraşmaya koyuldu. Heykel kırılmışsa kırılmıştı. yalnız holden geçerken üzerine çullanmaktan hanidir çıkmıştı artık. hizmetçi de bunları kaldırıp atmıştı. düşmanca ve savaşılması gerekli gözüyle baktığı ne varsa. hole ayak attığı zamanlar üzerine çullandığını saptadı. İkide bir heykeli bütün açık seçikliğiyle gözlerinin önünde canlandırıyor. onun eksikliğini duymadan. Şaşkın bir hali vardı hizmetçinin. Pek değerli denemeyecek zevkiz bir şeydi. öyle hain. kilden hayli kaba biçimde yoğrulmuş. Allah için üzüldüğü yoktu. en iyi dostunu elinden almamış mıydı? Evet. hiçbirinde de şöyle alıcı gözüyle ona bakmıyordu. Küçük seramik heykelin aptalca gülümsemesini böyle harcayıp durması. insanlığı tehdit eden o karmaşayı canlandırmıyor muydu? Bu kepaze heykel. koltuklarda rahat edemedi. Evdeki kitaplardan hiçbirini çekici bulmadı. öteden beri zararlı. Friedrich. Heykel ortadan kalkmış. o uzak yer sarsıntısını. soğuk ve alık. elinde tutmuştu onu. hepsinin. Parçaları alıp camcıya göstermiş. evi derleyip toparlarken heykeli elinden düşürüp kırdığım hemen itiraf etti. artık heykel burada olmadığına göre. hizmetçi kırmıştı. Kendini yokladı. sağa sola sürüklüyormuş gibi zaman zaman bu tür gezilere çıkmaya başlamıştı. elinde olmaksızın gözleriyle kilden heykeli aramaya koyuldu. onarılacak yanı kalmamıştı. yer yer çatlakları içeren sırçayla üzeri kaplanmıştı. Sonra serinkanlılıkla etrafı aramaya koyuldu. İçindeki rahatsız edici duygunun evden içeri girdiği. o iki yüzlü heykeli . hizmetçiyi çağırdı. bütün o budalaca iğrençlik ve barbarlığı. öyle iblisçe gülümseyerek bakıp durmuştu kendisine. O kilden cüce ayaklarıyla evden çıkıp gitmiş miydi? Kanatlanıp uçmuş muydu? Bir büyü. vardığı her yeri düpedüz yabacılık ve boşlukla dolduruyordu. Bir başka gün de tutup dolabın üzerine kaldırmıştı. kendine bir paye verip önemsenmesini istiyordu. o boş ya da sinsi denebilecek çirkinliği. heykeli arıyor. Çünkü gülünç heykelin varlığına bir ölçüde alıştığı. Kötü günler ve ondan da kötü geceler yaşamaya başlamıştı Friedrich. uygarlığın yakın gelecekteki çöküşünü. bu düşünsel saplantı da onun içinde dört bir yana yayılıyor. Bundan böyle o iki yüzlü toprak putu düşünmeden. Evet. İki. ikide bir Friedrich’in bakışlarını üzerine çekiyor. Ve giderek durum kahredici bir saplantıya dönüştü. Friedrich’in yaşamına bir sıkıntı. hayır. "Peki. çevresini oya oya ilerliyor. masadaki sahipsiz yerden şimdi nasıl boşluk ve ıssızlığa benzer bir şey çevreye yayılıyorsa. heykelin eski yerinden bir boşluk kalkarak bütün odayı bir yabancılık ve soğuklukla donatıyordu. bir sihir geldiği yere geri mi çağırmıştı kendisini? Friedrich toparlandı birden. tüm öbür nesneleri kaldırıp bir kenara itiyor. istediği kadar kendi kendine itiraftan kaçınsın. İşte Friedrich bu gibi düşünceleri geçirdi kafasından ya da kendi kendine böyle mırıldandı. holdeki görünümüne yavaş yavaş aşinalık kazanıp bunu umursamazlıkla karşıladığı şu sıra. hızla gelip geçiyor önünden. insanda bayağı tiksinti uyandırıyordu. yerinde yeller esiyordu. tüm vicdani ve ruhsal zorlamaların simgesi değil miydi bu heykel? Bazen yeraltında ortalığı birbirine kattığı sezilen tehlikeli gücü dile getirmiyor. Sanki bir şey kendisini rahat bırakmıyor. ama işte bir ara yere düşünce tuzla buz olmuş. Ama yapılması gereken önemli bir işi unutmuşçasına tedirgin ve dalgındı. defteri dürülmüştü. üç hafta sonra Friedrich heykeli alıp hole götürdü. keşke onu alıp eve getirdiği ilk gün kırıp atsaydı! O zamandan beri ne çok acı çekmişti. ama holden geçerken onun eski yerinde artık bir boşluktan başka bir şey seçemiyor. Sanki heykel öne çıkmak için çaba harcıyor. bir hüzün havası getirmişti. Heykelden putu ortalarda göremeyince tuhaf bir korku yalayıp geçti içini.Roma Tanrısı Yanus gibi iki yüzü vardı. Saplantı. yani Friedrich’in tiksinç ve katlanılmaz bildiği. Friedrich. Oysa bu küçük heykel ne sağlam görünmüştü gözüne! Çünkü ikide bir eline almıştı. nerde parçaları?" Parçalarını saklamamıştı hizmetçi. Keşke o vakit. Şimdiki durum nasıl böyle ansızın baş göstermişti! Savsakladığı önemli bir şey mi vardı? Bir şeye mi sıkılmıştı canı? Sağlığa zararlı bir şey mi yemişti? Bu durumun nedenini kestirmeye çalıştı. daha çok Afrika’da ya da bir Pasifik adasındaki ilkel bir halkın işçiliğinin damgasını taşıyordu. iyi ki heykeli kendisi değil. kendisini rahatsız ediyordu. gülümsedi. ama camcı gülmüş. Eh. Gülümsedi. bu ikiyüzlü ucube. bir Romalı ya da bir Yunanlı sanatçının elinden çıkmadığı kuşkusuzdu. günün birinde Friedrich kısa bir geziden eve döndü. heykel yoluna duruyor.

Hatta bazen öyle oluyordu ki. Söz konusu günlerde sık sık olduğu gibi. biliyordu ve bildiği kadarıyla da düşmanca. kendisine sor! Çünkü o sensin. hatta kimi günler başarılı oldu. Acaba ufak bir kabalık ya da sırçasındaki bir çatlaklık. her şey kendisini bekler gibiydi. ışığı yakıp yataktan çıktı. güzel cümleler. cümleyi korkuluk gibi kullanıp adeta bir uçurum kenarındaki daracık bir yolda el yordamıyla ilerlemeye ve yitik uykusuna gerisin geri dönmeye çalıştı. kuşkusuz biliyordu bu sözcüğü. diye yanıtladı. geceleyin düşüncelere saldı onu. o zaman maji vardı demek. üzerine güneş vurmuş bir pencerenin parıltısında. Ne tuhaf. aşina sayılamayacak. Bu sırça Friedrich’in zihnini bir hayli kurcaladı. içinde yer aldığını kavradı! "Çünkü dışta olan şey içtedir. maviyle. benim küçük armağanı alıp gittiğinden bu yana hep bekledim seni. Birden aklına geldi: Belki de maji denen şey. yabancı. ona şimdi çokluk başka nesnelerde de rastlıyor. hatta birinde ters yüz etti. Yeşil vardı bu renkte. Putu bir vakit eline tutuşturan dostu Erwin. birtakım sesler döküldü ağzından. Bir koşu. ona işkence etme. Öyle bir sırça ki. Erwin’in odasından telaşla içeri daldı. Nasıl istersen öyle yap. şimdi benim içimdesin!" Derken bir şimşek gibi çaktı kafasında. Bir koltuğa götürüp oturttu onu. nerdeyse hain bir nitelik taşıyordu bu "sırça" sözcüğü! Sözcüğü öğelerine ayırdı. zehirler. alabildiğine hain! Kafasındaki bu saplantılara mertçe karşı koydu Fried. kendini sokağa atıp gece yarısı Erwin’in evine doğru seğirtmeye koyuldu. Erwin. yüzlerden birini ötekisinden ayrı bir anlatımla donatmamış mıydı? Soran bir anlatım? Sfenksi bir anlatım? Ayrıca sırçanın kendisi ne dehşet verici. bir gece erkenden sıkıntıyla uyandı. şimdi de onu sevmeyi öğren. giderek dudaklarında kimi sözcükler oluştu. Erwin’in bir yolunu bulup onu bu heykel yardımıyla büyülemesi. "Bilmiyorum. böyle bir şeye inanmaktansa ölürdü daha iyi! Fredrich. Ama gerçekten böyleyse. yarı şaşkın. kendi kendine birtakım heceler kekeledi. içine dehşet salan. "Heykelden put şimdi içimde bulunuyor. ama henüz ölü. moral güçlendirici bir rahatlığı ve duruluğu içeren cümleler bulup kendi kendine mırıldanmak istedi. yeşille. bir hekime göründü sonunda. Uyanmasını sağla. şöyleydi: "Evet. Ama aklına bir şey gelmedi. sonra da gözüne bir daha uyku girmedi. kin ve nefretle parçalayıp böldü onu. yaşam değil. Kapı açıktı. merdivenleri çıktı. Bundan böyle tiksinme. ama beri yandan kendisine cezbeden "Prenses Russalka" adında bir kitabı anımsatıyordu. onu acılar içinde kıvrandı. alabildiğine anlamlı. nasılsa içinde beliren küçük bir cümleyi anlamını sezmeksizin pek çok kez yineledi. Artık katlanamayacağını. o zaman büyü vardı! Hayır. "Hani senin de bildiğin gibi. Dostça doğrulup kalktı: "Geldin demek! Bak bu iyi!" dedi. Peltek peltek söyleyip durdu cümleyi.kafasında tasarlıyordu. Ancak. ağular içeriyordu. gri vardı. kendi kendine bazı cümleler fısıldamak. korkma ondan." "Sana yardım edebilir miyim?" diye sordu Erwin. onu yiyip bitiriyor. Ne var ki. Nasıl zavallı puta bu kadar acı çektirebildin! Çünkü senden başkası değildi o. sanki içten gelen bir zorlamanın etkisiyle ağzını büzüyor. bu sözlerin ne anlama geldiğini. bir tiksinti duygusuyla heykelin gülümsemesine öykünmeye uğraşıyordu. Uzun süre sözcük rahat vermedi kendisine. sırçayla. kilden heykelle ilgili olduklarını ve gecenin bu bozbulanık saatinde Erwin’in o kahrolası gündeki geleceğe ilişkin kehanetinin tıpatıp ve harfi harfine gerçekleştiğini. Kendisini bekleyen tehlikeyi açık seçik sezmekteydi. yüksek sesle konuşurken ağzından peltek peltek çıkan sözler. rahatsız edici ve çirkin anlamlar taşıyan bir sözcüktü. O zaman sana söylediğim şey gerçekleşti mi?" Friedrich alçak sesle:"Gerçekleşti". aklını kaçırmaya niyeti yoktu! Hayır. Her iki yüzün tümüyle birbirinin eşi sayılıp sayılmayacağı sorusu bir türlü bırakmıyordu yakasını. heykelle. bütün bunlardan bir yarar göremedi. bir yerde bir avuntu ele geçirmek. Şu putu içimden nasıl çıkarabileceğimi söyle. "Beni bekliyor muydun?" yanıtladı Friedrich. eve vardığında çalışma odasının penceresinde ışık yandığını gördü. akustiği çirkin. bir vakit parmaklan arasında tiksintiyle tuttuğu heykelin bundan böyle onun dışında değil. Çarçabuk giysilerine uzandı eli. Alabildiğine acayip." Sıçrayarak doğrulup oturdu yatakta. Sonra candan. gülümseyerek ve nerdeyse bir annenin sevecen sesiyle şöyle dedi: "Put senin içinden yine çıkacak dışarı. yanı başındaki lambanın yumuşak ışığında oturmuş. Güven bana! Kendine güven! Puta inanmasını öğrendin. titreyen ellerini masanın üzerine dayadı. Nasıl kendi kendine eza ve cefada bulunabildin!" . Çevresinde dünya fırdolayı dönüyor. fısıltıyla. Kimi akşamlar Friedrich bir gazinoya gidip oyalanmaya çalışıyordu. Put şimdi içinde. söz konusu karanlık güçlere karşı us ve bilimi savunan kendinin bu işte kurban gidişiydi. henüz bir hayaletten başka şey değil. hain bir sözcüktü. onu iğneliyor. sonunda "çasır" sözcüğü çıktı ortaya. Maji konusunda daha çok bilgi ver bana. ama kırmızı da eksik değildi.ran. gülümsüyordu. hekim gezilere çıkmasını. gülümsemeyle ilgili her şeyden bir düşmanlık taşıyor. cümleyle kendi kendini uyuşturmaya. Erwin’e lanetler savurdu. Bu sözleri tanıdı. Bu çasır sözcüğündeki akustik nereden kaynaklanıyordu şeytan bilir! Ama çasır sözcüğünü biliyordu. konuş onunla. ne acayip bir renkteydi. Alabildiğine bir keyifsizlik ve tedirginlik içindeydi. Düşünüp taşınmak. nasıl alabildiğine acayip bir gülümsemeyle gülümsemişti. banyolar yapmasını salık verdi. elini dostunun omzuna koydu." Erwin. böyle bir şeyi kafasında canlandırabiliyorsa. ama sonunda bulup çıkardı: Yıllar önce bir gezide alıp okuduğu. mavi vardı. Bir lanet gibi bir şeydi bu.rich. ansızın bir yol bulup bilincinden sızdı içeri. nemli bir kaldırımın yansıyan yüzeyinde aynı sırçayla yüz yüze geliyordu. Bir buz ve ateş dalgası içinde sağa sola sürükleniyordu. gezegenler gözlerini dikmiş kendisine bakıyordu. aklını kaçırmaktansa ölürdü daha iyi! Kendisine us ve mantık gerekliydi.

"şu eskiler hayli saf ama işinin eri kimselermiş". Gerçekte bilim nedir deseler söyleyemezdi. Öğle yemeğine yazık ki daha çok zaman bulunuyordu. altından ağır bir şeydi. biraz da bakteriyolojiyi düşünmekteydi ve devletin bilim uğrunda ne çok para harcadığının. öğleden sonra ise hayvanat bahçesinde indirimli tarife uygulanıyordu. Çünkü cennet bekliyor seni. o da bilimdi. yani hepsi ortak bir yüzü taşıyan insanlardan biriydi Ziegler. giysisini. nasıl da her şey üzerinde egemenlik kuruyor ve tüm nesneleri birer isimle donatıyordu! Hayır. bir başka salona geçti. Yani tümüyle bakıldı mı. şık giyinmekten hoşlanıyordu. Bak. Bilim derken. . Dolayısıyla Ziegler’e. Pazarlan öğleden önce müzeye bedava girilebiliyor. Şimdiye kadar kendi içinin bir kölesi gibi yaşadın. kararsız mizacından ötürü herhangi bir derneğe de üye olamamıştı. Eğlenmeyi kafasına koyduğu pazar günü. Fildişi figürlerle donatılmış antika bir saati uzun uzun ve hayranlıkla seyretti. dünya görüşüyle bağdaşmayan gerçekler karşısında onaylamaz bir tutumla gözlerini kapayıp geçiyordu. yakalığını. Karakter denilen şeye hayli önem veriyor. O da herkes gibi şahsına bir kişilik gözüyle bakmakta. inanların çoğu gibi o da korkaktı. Koltuğa iyice gömülmüştü. daha erken yaşta aramızdan ayrılıp gitmesi bizleri gerçekten çok üzdü. İçinde güzel duygular. hayır. Çağdaş bir insan olan Ziegler’in paradan başka saygı duyduğu bir ikinci güç vardı ki. pek yakında bilimin kanser belasını ortadan kaldıracağı. diye geçirdi aklından. gerdanlıklar ve benzeri şeyler vitrinlere iliştirilmiş etiketlerdeki açıklamalarla şaşılası bir ilginçlik kazanıyordu. Özellikle kanser araştırmalarına saygı duymakta. söz konusu nesnelerin sergilendiği vitrinler üzerindeki yazılardan çıkardığına göre yararlılık ve güvenilirliğini burada da açığa vuran o "her şeye gücü yeter" bilime içten içe övgüler döşendi. Paslanmış kapı anahtarları. Kim bilir. Üç ya da altı ayda bir değişip maddi olanaklarını fazlasıyla zorlayan moda akımlarını izlemeyi ise kuşkusuz budalaca bir öykünme görüp küçümsüyordu. onun başına da aynı akıbetin gelmesine izin vermeyeceğine inanmaktaydı. Eski tahta oymacılığın ürünü birkaç sanat yapıtından ilgi ve dikkatini esirgemedi. Kentimize gelip yerleştikten kısa bir süre sonra. Ziegler de o durumda bulunuyor ve onların yaptıklarını yapıyordu. babasının ölümünden sonra pek büyük gelişmeler gösteren bilimin. bilimin onurunu ne büyük bir titizlikle korumaya çalıştığının pekiyi bilincindeydi. kendi gibi kimseler arasında ve sakınca görmediği yerlerde baştaki büyükleri ve hükümetleri eleştirmekten asla çekinmiyordu. yanında yöresinde kimsenin bulunmadığı bir ânı kollayan Ziegler. Artık kendi kendinin efendisi olmayı öğrenmelisin!. nedir maji: Dış yerine içi. Sanırım buraya kadar Ziegler’i tanıtma konusunda gereğinden çok oyalandım. bakır çalığı kolyeler. Dolayısıyla. ikide bir saatini çıkarıp baktı. sesinde yumuşak bir ton vardı. Müzenin yüksek tavanlı salonlarını görülmeye değer bin bir nesne dolduruyordu. beri yandan karakteri kimi değerli özellikleri içeriyordu. kendisine vakur ve görkemli bir görünüm veren bu kırmızı cilalı ve dört köşeli bastonun müzeye girerken kapıcı tarafından alıkonulması. ama senin gibi bir zorlamanın etkisi altında acıdan kıvranarak değil. bir cam dolapla karşılaştı. gezip göreceği yerler üzerinde inceden inceye düşündü ve sonunda tarihi eserler müzesiyle hayvanat bahçesinde karar kıldı. Bu gibi insanlar her vakit ne durumda bulunur."Maji’ye giden yol bu mu?" diye sordu Friedrich. Derken içinde yeniden bir merak uyandı. pantolonun dikiş yerlerini ve boyunbağını titizlikle gözden geçirdi. Birinci salondan çıkıp İkincisine giren Ziegler. Belki bu yolda en çetin adımı atmış durumdasın. babasından yadigâr kalmıştı. Şu bilim denen şey nelerle ilgileniyor. kentte gezilip görülmeye değer nesnelerle ilgilenmekten başka yapacak şey kalmamış ve Ziegler bunların yerlerini titizlikle araştırıp öğrenmişti. Kocayıp yaşlanmıştı sanki. iç yerine dışı geçirmek. Yüreğinde kuşku denen şeye yer yoktu Ziegler’in. Yeteneksiz değildi. Pazar günü. belki de kendisini felakete sürükleyen bu nedenlerdi. İkili karşıtlıkların ötesinde eğleştin. Geçmişi çağır. saç tuvaletini. şahsını sevilmeye pek layık ve önemli bulan memnunluk verici normallikte bir adamdı Ziegler. geleceği çağır: İkisi de sendedir bunların. Ama Ziegler de doğrusu pek cana yakın. kendini ve yazgısını dünyanın odak noktası saymaktaydı. maji’ye giden yol budur. içe dönüşebilir. bir ara şöyle eğlenceli bir pazar geçirmeye karar vermişti Ziegler. Sana bir cehennem gibi göründü ama bunun bir cennet sayılacağını öğrenmelisin. Parayı ve eğlenmeyi seviyor. saatin her vuruşunda fildişi figürler hareket edip bir menüet dansı yapıyordu. İşte budur maji!" Ziegler Adında Biri Bir zamanlar Brauer Sokağı’nda Ziegler adında biri oturuyordu. İnce ve zarif bastoncuğunu yanına almayı unutmamıştı. hatta belki ölümü düpedüz kapı dışarı edeceği kuşkusuzdu. insanın yalnız yaşaması iyi değildi çünkü. neler yaparsa. biraz istatistiği. Dolabın kapakları görüntüleri öylesine güzel yansıtıyordu ki. yaşam ve davranışlarım içgüdüleri ve eğilimleri değil. Dolayısıyla. ikide bir esnedi. pek şirin bir delikanlıydı. Her gün yolda kendilerine sık sık rastlayıp yüzlerim pek akılda tutamadığımız. Dini bütün biri olan Ziegler. Hani başkalarına rahatlıkla gösterebileceği bir saatti bu. özgür ve gönüllü yapmaktır bu işi. Sonra memnun ve rahat bir nefes alarak yürüdü. Maddi olanaklarıyla bağdaşmayacak gibi giyinip kuşanmak ve her vakit yılın modasına ayak uydurmaya çalışmakla dikkatleri üzerine çekmekteydi. bez düğmeli o pek sevdiği yabanlık giysisini üzerine geçirip tarihi eserler müzesine doğru yola koyuldu. Erwin şöyle yanıt verdi: "Evet. o acayip akıbet başına gelip de. Ama sonunda müzeyi dolaşmaktan sıkıldı Ziegler. çünkü birinin yüzü ötekisinin aynı olan. içinde bayağı bir hoşnutsuzluk uyandırdı. ama yetenekli de sayılmazdı. yasaklar ve cezalandırılma korkusu yönetiyor. Yaşadın gördün: Dış. Henüz kent sakinleriyle doğru dürüst ilişki kuramamış.

ne insanlara rastlanan vahşi çöl ve ormanların alabildiğine geniş ve harikulade yerler olduğunu öğrendi. alşimi ne de olsa bağışlanabilirdi. Kendisini avutup rahatlatacak doğru dürüst bir . antilopları. pazar ziyaretçilerinin oluşturduğu ayaktakımıyla ilgili konuşmasına kulak kabarttı. bir köşede de demirci ocağı. kurutulmuş domuz mesaneleri. ne gaz bombası diye bir şey bulunacağını düşünüyor da şaşmadan yapamıyordu insan. kimine küçümseme dolu bakışlar yöneltti. Reçinemsi hafif bir koku. bütün bu işlerin nasıl olup kökten yasaklanmadığına akıl erdiremiyordu. Küçük ve yuvarlak nesneyi elinde bulundurduğu için utanır gibi oldu. benzeri araç ve gereçlerle dört başı mamur bir alşimi atölyesi yer alıyordu. dişi yaban domuzlarını ve ayıları dolaştı. Ardından. Avcunu kapayıp elini cebine soktu ve salondan çıktı. Ortaçağ ve Ortaçağ’daki o gülünç batıl inançlar konusunda şimdiye kadar sağdan soldan kimi şeyler duyup işitmiş. pek değerli kimya bilimi zamanla alşimiden gelişip çıkmıştı çünkü. kendisine daha sevimli davranacaklarım umduğu geyiklerle karacaların pavyonuna yöneldi. ilaç haplarını andıran koyu renkte küçük ve yuvarlak bir nesneyi dalgınlıkla eline aldı. lamaları. ona öykünmeye başladılar. dalgınlıkla müzeden alıp mülkiyetine geçirdiği hapı cebinden çıkararak yeniden kokladı. Az sonra da yemeği getirdi garson. Söz konusu köşe. Cadılıkla karşılaştırıldı mı. kestane kargalarının kafes içindeki tutsak yaşamlarına efendice. Her ne kadar bunlardan horlayıcı bir söz işitmediyse de hepsi bir aşağılamayla karşıladı kendisini. Cebinden çıkardı. Suskun bakışlarında bir yücelik. çünkü yasak tabelasını okumuştu kuşkusuz. Serseme dönmüş ve şimdiye kadarki düşünme alışkanlıklarından koparılıp alınmış Ziegler. donuk bir melankoliye gömülmüştü. Sonra sarı yeleli bir aslanın gözlerinin içine baktı Ziegler. bu gibi tabelalar ziyaretçiler tarafından asla pek dikkatle okunmayıp salonda da kendisinden başka kimse görülmediği için. Bu suskun ve yüce bakışlar. o da insan denen bu suratsız. dağ keçilerini. şaşırıp afallayarak dışarda aldı soluğu. çeşitli hayvanlar. parmaklarının arasında evirip çevirdi ve tam yine eski yerine koymak isterken ayak sesleri işitti. omuz silkerek ve mizahla katlandıklarına tanık oldu. adeta şapkası ve bastonu. derken çocuksu bir hevese kapılarak yuvarlak nesneyi saf bir edayla ağzına götürdü. bir teslimiyet ve hüzün okunuyor. budala herif seni!" Ziegler. Söz konusu nesne ağzında hoş bir tat bırakarak eridi hemen. saati ve yabanlık giysisiyle bir baldırı çıplaktan. benim güzel kardeşim?" İçinde bir tiksinti ve tuhaf bir korkuyla hemen geri döndü Ziegler. Ancak sokakta yeniden aklına geldi yuvarlak nesne. "aç gezenin aç kalfası" lakabını yakıştırdılar kendisine. dudaklarım aralayıp ona dişlerini gösterdiler. gazetelerden birkaçının orasına burasına bir göz attı. Bir vakitler insanların nasıl böyle çocuksu uğraşlar peşinde koştuğuna. Geyiğin yanından kaçan Ziegler. gülünç ve iğrenç bir hayvandan başka bir şey olmadığını Ziegler’e söylüyordu. Bütün o potalarda altın yapmaya yönelik çabaların. muskalar. kaldırıp bir tarafa atmayı düşündü. onların insanlar üstüne ne düşündüklerini öğrendi. Ama hayvanları hepsinden çok şaşırtan bir şey vardı ki. Saat iki olmuştu ki Ziegler tramvaydan inerek hayvanat bahçesinin kapısına geldi ve gişeden indirimli bir pazar bileti aldı. Ziegler. salona bir ziyaretçi girmişti. Ziegler. büyük bir şempanzenin kafesinin önüne gelip dikildi. bir pumanın yavrularıyla konuşmasına kulak misafiri oldu. Korkunç şeylerdi hani. Ve geyik de. Gelgelelim. insanlar arasında seyrek işitilen bu vakur konuşmadan öznellikten uzak bir bilgelik taşıyordu. Sonra bir lokantaya girerek yemek söyledi garsona. Şempanze gözlerini kırparak Ziegler’e baktı. Derken bir panterin. Ölü bir dal üzerinde kasvet ve gururla tüneyen bir atmacaya ilişti gözü. Ağırlıktan adeta yoksun. Bütün bunlara daha çok katlanamayan Ziegler. körükler. önündeki biradan bir yudum alarak hapı midesine yolladı. kurumuş bir şeydi bu. ne bir kafese. bombeli deney tüpleri. Oradan uzaklaşırken arkasından şempanzenin veriştirdiğini işitti: "Kibirine de bak şunun! Düztaban. bu bir ağırbaşlılıktan yoksun iki bacaklıların züppece kıyafetlerle. bu pis kokan. hızlı hızlı yürüyerek uzun kuyruklu maymunların bulunduğu pavyona geldi. kılık kıyafetlerine bakarak salondaki müşterilerden kimine saygı. yün bir sicimle salonun öbür bölümünde ayrılmıştı ve bir tabelada buradaki eşyaya dokunmanın yasak olduğu belirtilmekteydi. çünkü eskilerden kalmış afsunlu hapı yuttuğundan beri hayvanların dilini anlamaya başlamıştı. kendisi de yine aynı konuda bazı şeyler okumuştu. Ziegler. ama yine de ilkin burnuna götürüp koklamadan edemedi. şahane bir geyik kendisini ziyarete gelen Ziegler’i süzmeye başladı. Aralarındaki konuşmalar kulak kabartan Ziegler.salonda Ortaçağ inancıyla ilgili nesneler. umutsuzlukla yeniden insanlara yaklaşmak istedi. cadılar tarafından kullanılan öteberiler sergileniyor. Ancak yemeğin gelmesi gecikince. o ela renkli iri gözleriyle konuşmaya başlamıştı hemen. Ziegler kolunu ipin üzerinden rahatçacık uzattı ve elini oradaki antika nesnelerden birkaçına değdirdi. Kafesin hemen gerisinde dikilen kocaman. sihir ve büyü kitapları. bütün bu göz boyayıcı cadılığın. parmaklarını boyunbağında gezdirdi. Çaresizliğini ve korkusunu anlayacak bir göz arandı çevresinde. Birden iliklerine kadar irkildiğini duydu Ziegler. büyü ve sihirle o sersemce uğraşmaların belki bir bakıma gerektiğini. çünkü bunlarız şimdi elimizde ne aspirin. dost bir edayla ona başını salladı ve pes bir sesle şöyle dedi: "Nasılsın bakalım. Başım çevirip baktı. atmaca. Dudaklarında ince bir gülümsemeyle maymunlar pavyonunun kapısından girdi ilkin. aristokratik deyimlere yer veren ölçülü sözlerdi hepsi. İşaret parmağının tırnağıyla biraz kazıdı üzerini. koku hoşuna gitti Ziegler’in ve söz konusu nesneyi gerisin geri cebine soktu. taşkınlıkla oynayıp sıçrayarak Ziegler’e şöyle seslendiler: "Şeker versene bize arkadaş! Şeker versene bize arkadaş!" Ama yanında şeker getirmediğini anlayınca Ziegler’e içerlediler. ziyaretçi Ziegler’e karşı üstünlük havası taşıyan vakur bir küçümsemeyi açığa vuruyordu. Uzun kuyruklu maymunlar. ellerini kollarını sallayıp ortalarda dolaşmasıydı. oradan gemzeleri.

yalan söyleyen iğrenç bir kalabalık vardı çevresinde. . şapkasını kaldırıp attı bir yana. ama artık her şeye hayvan gözüyle baktığından. Ne var ki.şeyler işitebilmek için sağında ve solundaki konuşmaları dinledi. tavırları. Ses ve sözleri işitebiliyor. çevredeki ziyaretçilerin heyecan ve merak dolu bakışları arasında alıp götürdüler Ziegler’i ve bir akıl hastanesine kapadılar. görevliler. Derken. boyunbağını çekip aldı boynundan. çevresinde sanki bütün hayvan türlerinin züppece bir karışımı denecek hayvansı bir kalabalıktan başka bir şey seçemiyordu. Bir süre umutsuzluk içinde. hareketleri. O güzelim dört köşe bastonunu çoktan bir çalılığa fırlatmış. sonra aynı şeyi eldivenleri için yapmıştı. serseri serseri dolanıp durdu Ziegler. geyiğin bulunduğu kafesin parmaklığına yaslandı ve hıçkırarak ağlamaya koyuldu. olduğundan başka türlü görünmeye çalışan. ardından çizmelerini çıkardı. bakışları algılıyor. düş kırıklığına uğramıştı. Bunun üzerine. onlarda da bir ağırbaşlılık. Hayvanat bahçesini dolaşmaya gelmiş bir sürü ziyaretçinin davranışlarına dikkat ederek. bir soyluluk ve suskun bir yücelik aradı. kendi kendisinden işte öylesine utanıyordu. soysuzlaşmış.

uzun süre evde ve bahçede bu akıl almaz yazarın yarattığı kişilerle çevresi kuşatılmış durumda yaşadı. her biri önceden belirlenmiş bir hız. doğanın sayılara ve paraya çevrilmesinde ya da. yarı sefil ve perişan. Dolayısıyla. Nasıl bir çocuktu bu Norveçli yazar. Goethe söz konusu kişilerden biriydi örneğin. daha önce hiç yaşamadığı bir güzelliğin gelip kendisini bulduğunu duyumsadı. hepsi de biraz yavan geldi kendisine. zaten tiyatroyla arası pek iyi değildi adamın. ona uykusuz geceler geçirtiyordu. sonradan da olsa bu gezintilerin hazzı. Romeo’yu. önceden pek değer vermediği Latince bir kitaptı bu. geziden İngiliz yazarın tüm yapıtlarıyla eve döndü. Oyuncuların rollerini öyle üstün bir başarıyla oynadıkları söylenemezdi. insanın mutluluğunun çokluğa bağlı olmadığını. tümü de küçük ve önemsiz konular etrafında dönüp duruyordu adeta. canlı nesnelerin ölü nesneler dönüştürülmesinde. Norveçli yazar Shakespeare gibi bir insan dünyası yaratmıyor. Arayan bulur. yüreğinin kendini çevreleyen dünyayla uyum içinde olduğu kimi zamanlar bir an için söz konusu duyguyu bulur gibi olmuştu. onu bir . Derken adamın eline "Anna Karenina" adında kalın bir kitap geçti. öylesine uyumlu görüyordu ki. ama işte okulda ne kadar öğretilirse o kadarcıktı bildiği. daha ilk gençlik yıllarında yaşamın içine korku salan gürültü patırtısından kaçıp kitapların dünyasına sığınmıştı. Ot. haşırneşir olduğu bir başka şey pek yoktu. Ama hoşlanmadı hiçbirinden. insanlığın alabildiğine soylu dahileriyle sıkı bir ilişki içinde bulunmayı çok daha doğru bulmaktaydı. ne yeni bir şeydi! Öleli hayli zaman olmuş bu yazar öyle görülüyordu ki ideal diye bir şeyden habersizdi ya da eskilerinkinden çok değişik ideallere sahipti. o klasik huzuru içerisine dışarıdan bir esinti gelip sızmıştı ya da belki adamın kendi içinde bir şey vardı da uyanmış ve kanatlarını tedirginlikle çırpmaya başlamıştı? Ne ilginç bir şeydi bu. kitapları dışında düşüp kalktığı. Mest olmuş bir halde okuyarak günlerini geçirdi. bunların dünyalarını öylesine aydınlık. onların yaptıklarına sonradan pek fazla bir şey ekleyen çıkmamıştı. onlarda artık eski tadı bulamadı. düzenli bir yaşam sürüyordu adam. İlk kez adamın dünyasında bir gedik açılmış.Çok Kitaplı Adam Bir adam vardı. bugünkü yazarların bazı kitaplarına el attı. yarı şımartılmış. Aradan çok geçmeden de Dostoyevski’nin kitaplarıyla tanıştı. içinde bir mutluluk duygusuyla dünyanın yeni bir parçasının kapısının önünde aralandığını duyumsadı. onu okuyan biri gökyüzünden yıldızların kaydığını hisseder.hello’yu. Ve adamın bulduğu ilk şey. bir amaç. Yunanlı ve Romalı bilge kişiler ve yazarlar tarafından kaleme alınmıştı. İnsanlığın bu arada kaydettiği gelişmelere gelince. Söz konusu insanlar yıldızlar gibi deviniyor. düşüncelerden kurulmuş bir tapınak değil. bir inançtan yoksun. Odaları kitaptan geçilmeyen evinde yaşayıp gitmekteydi. görev bildiği gezisini sürdürdü. oyunu okul döneminden tanıyordu kuşkusuz. neden insanlığın sapa yollar izleyerek çok zaman önce bu yüce yolları elden çıkardığına bir türlü akıl erdiremiyordu. içinde zaman zaman bir boşluk hisseder hissetmez özellikle kendisine hitap edecek. kendisini ilgilendirmeyen. Yunanlıların saptadığı her şeyi başaşağı ediyor. küçük bahçeciğinde geziniyor. Sonunda adam bir içki aleminin ardından uyanıp kendine gelen ve düşüncelerim daha öncesine yönelten biri gibi yeni. Günün birinde komşu ülkenin kitaplığını görmek için çıktığı bir gezide bir akşam tiyatroya gitmesi. biraz eskimiş. yaşamı boyunca -söylendiğine göre henüz hayattaydı. kafası çalışan bir kimsenin dürüstlükten şaşmayıp az şeyle yetinerek esenliğe kavuşabileceğini eski bilgelerden öğrenmişti. bütün. Ama kitabın pek çok yerinde adam derin bir duygulanmışlık ve çokluk koyu bir hüzün içine sürüklenmişti. öyle bir yazar ki. sonra hepsinde yarı ciddi bir hava eser gibiydi. nasıl inatçı bir çocuktu! Ama harikaydı doğrusu. Shakespear’i okuduktan sonra kitaplar onun peşinden koşmaya başlamıştı sanki. ama bütün bu engellerin üzerinden atlayıp geçen bir parıltının. Tiyatroda Shakespeare’den bir oyun sergilenmekteydi. biraz tedirgin oturdu. bir yığın eski kitabı sağa sola dağıtmıştı. sessiz. dünyayı gezip dolaşmıştı. bir gücün. sürüklenip gittiği bir denizdi. Ruhu gerçek ve güzel tutkusuyla dolup taştığı için rastlantılarla ve rastlantıların karşısına çıkaracağı insanlarla yüz yüze gelmektense. Getirdiği yapıtları okumaya koyuldu. Bazen ansızın gülmeden duramıyordu ve her zamankinden değişikti gülüşü. Bunların dillerini seviyor. üzerinde çırpınan insanların boynu büküklüklerinde mutlu. Oyundan sonra sersemlemiş halde tiyatrodan çıktı. onu önüne katıp götürecek yapıt sanki hokus pokus karşısına çıkıveriyordu. O eski adamlar bilimin ve sanatın tüm alanlarında yapılacak en iyi şeyi yapmış. Shakespeare denen bu yazar için anlaşılan insanlık. Bu Rus yazarının kitapları onu ağlatıyor. biraz yabancı. Ne var ki.na varmaya çalışıyordu. gücü hiç azalmayan bir atılım. çokluk kendisinden söz açıyordu. makine inşasında örneğin. sersemlemiş oturup okudu Kral Lear’i. Horaz’ı kaldırıp bir kenara atmış.tek başına ve atılgan. Bu arada eski kitaplarından biri geçti eline. sürekli bir duygunun arayışı içinde. olmasa da olur gözüyle baktığı ve yüzeysel bulduğu alanlarda gerçekleşmişti hepsi. uzak denizlerde çatlayan dalgaların gümbürtüsünü işitirdi. oyun kapıp sürükledi kendisini. Kimi zaman yaşamında belli bir yoksulluğun ve kısıtlanmanın varlığım hissediyorsa da. bütün oyunları okudu tek tek. şeytani bir güç ve fantastik bir yaşam fırtınası üzerine çullandı. Bir tutku. Dudaklarında Theokrit’in dizeleri. bu yörünge uçurumda. Kitaplarının tümü seki zamanlardan kalmaydı. Bu insan. büyük ve yeni uyarı ve heyecanlara duyduğu açlık bundan böyle adamın yakasını bir türlü koyvermiyordu. yine de haksız olduğu söylenemiyor. tüm itirazlara göğüs geriyordu.den Latin ve Yunan yazarlarına döndüğünde. sonra da Richard Dehmel’in şiirleri. adamın dupduru akıp giden yaşamında bir kesintiye yol açtı. savaş silahlarının yapımında. eskilerin hikmetli sözlerini derleyip Platon’unkiler başta olmak üzere eskilerin düşüncelerinin güzelim yollarında onlarla birlikte dolaşıyor. Aydınlık. Hamsun adında Norveçli bir yazarın bir kitabıydı. bitimsiz bir dürtüyle kendi yörüngesinde ilerliyor. Yüksek tavanlı loş salonda biraz sıkılarak. fırtınaların kol gezdiği. yazgılarıyla sarhoş. kalabalıklardan hoşlanmıyordu çünkü ama çok geçmeden oyunun ruhundan kopup gelen bir çağrıya karşı koyamadı. bir yok oluşta son bulsa bile hiç yolundan şaşmıyordu.

Derken binanın bir bölümü sallandı ansızın. Şöylece giyinip kente seğirtti. İçinde ele geçirebildiği tek tek izleri geriye doğru izledi. Birden uyanan adam fırlayıp kalktı ayağa. "Bana yardım et! Yaşlı bir insanım. Bir düş gördü. Horaz’ın bir dizesinin kendisini büyülediği Pindar’ın bir şarkısının kendisini mutluluğa boğduğu zamanları yanıp tutuşarak aramaya koyuldu. yatağın yukarısına toz ve örümcekten geçilmeyen bir Japon yelpazesi açık durumda iliştirilmişti. yaşlanmıştı. Eski kitapları okuduğu zamanlar içinde insanlık denen bir şeyin varlığını duyum samıştı. Yüksek kitap raflarından birinin üst başında altın yaldızlı bir yazıyla "Kendini tanıt!" anlamına gelen o Yunanca söz iliştirilmişti. birden anladı her şeyi: Aldatılmıştı. meşaleler göz kamaştırıcı ve arsız bir parıltıyla yanıyordu. eriyip gitmişti. ah.nus’un itirafları yer alıyordu. Kendisine kucak açan. Flaubert’in melankolik şüpheci arayışlarının yollarında gezinip durdu. hiçbiri kendisinin olamamış." dedi. Yanımda kal! Bundan böyle hastalık ve ölüm dışında hayatın bana vereceği bir şey yok belki. kalbinin üzerinde ağır bir basınçla kahrolarak ay ışığında sessiz odada şaşkın şaşkın dikildi. evet. tüm Yunan ve Klasik yazarların yapıtlarını can düşmanı bilen. tedirgin ellerini okşadı adamın.kenara ayırıp okudu çok geçmeden. günah işleyenlerle günah işlemiş. suç ve cinayetlerin. fenerlerin ışığında belki yüz caddeden geçti. onlar da şöyle ya da böyle haklıydı. adamın gözü duvardan başka şey görmüyor. belki bin tane kör ve karanlık bir pencereden içeri baktı. dilber bir hanımefendinin. bilge bir kişi yapmıştı. oysa arkada. Oysa şimdi bütün bunlar yok olmuş. içindeki yeni şeylerle. eski yazarlarla yasalar koymuş." Kız gülümsedi. kızın paralarıyla oynadığını görüyordu. Bir gün akşama doğruydu -okuya okuya yorgun düşmüş gözleri ağrımaya başlamıştı. Duvar yükseldikçe yükseliyor. gölgelerden ve kâğıttan başka hiçbir şeyi elinde tutamamıştı. öldürenlerle öldürmüş. şarap akıyor. nerdeyse yığılıp kalmak üzereydi. yaşamım boyu gömülü yaşadım. Ve bütün bunlardan hiçbirine sahip olamamıştı kendisi. kişi ve oluşumlardan. insanlardan ve topraklardan. hiç değilse kendim olarak acı çekmek ve ölmek isterim. bir cücenin ve bir . adam sokakta kalan en son sarhoş gibi sabahın soluk ışığında serseri serseri dolanıp durdu. nasıl bir şeydir bu? Hayır mı? İyi ki bilmiyorsun! Oh." Cüce Filippo Yaşlı masalcı baba Cecco bir akşam rıhtımda başladı anlatmaya: Bir itirazınız yoksa beyler ve hanımlar. kendini aldatılmış hissediyordu. onların söylediklerinin de olması gerekiyordu. alabildiğine çirkinlikleri yücelten. sayfalar çevirmiş. ışık ve sis içinde devcileyin bir karmaşa algıladı. ölmeyelim. sizlere bugün çok eski bir masal anlatacağım. korkular ve hazlarla iğrençliğin ve yasaklanmışlığın batağında yuvarlanıp durmuştu. nesi varsa alınmıştı elinden! Kitaplar okumuş. Yaşamın bütün o kanlı karmaşasını yok saymak yalandan başka bir şey değildi. "sana yardım edeceğim. Ne kadar da güzelsin! Sana dokununca canını acıtıyor muyum? Hayır mı? Oh. düzen içindeki her şeyi. kırık dökük yatağının üzerinde oturuyordu adam. bir hükümdar yapmış. kan fışkırıyor. kitaplar kayıp düştü. Sakin ol. Şu sonuca vardı ki. gri sabah ışığında çökmüş ve sefil görünüyordu. tutkular ortalığı kasıp kavurmuş. kız da onu alıp evine götürdü. gülenlerle gülmüştü. yılanlardan ve askerlerden. kitaplardaki incecik. Adam hastaydı. kendi kanım. ne kadar iyisin! Düşün bir. daldan dala konan içgüdü ve heveslerin uçurumlarında soluğu almıştı. düş ne durumda olduğunu gösterdi ona. senden başka kimsem yok. dipsiz bir kuyudan içeri patır patır yuvarlandı. hatta en genç yazarların şiir ve oyunlarını okudu. bir yorgunluktur adamın üzerine çöktü. dünyada ne kadar kitap varsa üst üste yığıp kocaman bir yapı oluşturmayı üzerine düşen bir görev biliyordu. çocuklardan ve hayvanlardan. eski yazarlar bir kahraman yapmış onu. kız da bütün gece sokaklarda dolaşmıştı.düşüncelere daldı. onların söyledikleri de vardı insanın içinde. Oskar Wilde’ın heyecanlı anlatılarının rezil havasını derin derin soludu. kağıt koklamıştı. Adamın ne dediğini anlamıyor. olur mu?" dedi. Ama hiç değilse bunların tadını çıkarmak. caddeler sokaklar uyandı. güçlü şeylerle kendine seslenen kitaplar geçmişe karışmıştı artık. Düşte salt kitaplardan yüksek bir duvar örmeye çalışıyordu. Kitapta Augusti. yardım edeceğim sana. kendi kalbimle ölmek. sefaletin. yaşayalım daha. yürekler yanıp tutuşmuş. söylediklerine kulak verip dinledi. ne de olsa genç değildi. kan ve şarap akmış. pencerenin arkasında ağaçlan ve komodinin üzerindeki kitabı görünce. eski yazarlarla yasaların sözünden çıkmamıştı Gör kemli bir vekarla bir insan olarak ruhsuz doğanın karmaşasından çıkıp pırıl pırıl ışığa doğru yönelmişti. cılız ve hastalıklı görünen kızın önünde yere yığıldı. Güneş doğdu mu? İlk defadır ki güneşi göreceğim. Adam oturuyor. Yeniden kızın eline sarılıp "Beni yalnız bırakma. can çekişenlerden ve doğum yapanlardan. alabildiğine korkunçlukları gülümsemeyle karşılayan genç kuşak sanatçılarının. aldatılmış. o kitaplardan rezil duvarın arkasında yaşam sürüp gitmiş. çırpınmalar. Adam yeniden yatağına yatmak istemedi. hayır. Kendini tanımıyordu çünkü hanidir kendi üzerinde bir bilgi sahibi olmaktan çıkmıştı. Gülümseyerek "Evet. Derken sabah oldu. okuduğu anlatılarda sevenlerle sevmiş. Adam yalnızca haydut ve aşk öykülerini zevkle okumakla kalmamış. Adamın düşünüp taşınmaları bir semere vermedi. yanan kentlerden ve batan gemilerden. Solgun yüzlü bir kız çıktı karşısına. yoldan çıkmış. belki kapalı yüz kapıya kulak verip dinledi. Kızın odasında. ağlayanlarla ağlamış. duvardaki aralıklardan acayip bir ışık sızıp geldi ve adam kitaplardan örülmüş duvarın arkasında korkunç bir şey gördü. ayaklanmaların ve anarşinin vaizliğini yapan. sevgiler filizlenmiş ve cinayetler işlenmişti. Bu söz kafasını kurcalamaya başladı. çığlıklardan ve vahşi sevinç haykırışlarından bir yumak kopup geliyordu duvarın arkasından. Çok geçmeden yine yanıp tutuşarak acayip kitapların üzerine atıldı. Bunu gizlemek yalana başvurmaktı. Sonunda bir gevşeme. Sonra yine Dostoyevski’ye döndü. sırf kağıtlar içinde gömülü! Biliyor musun.

Murano’daki. ondan komik bir kişi gösterilemezdi. Bütün bu nefis ve gönüllere şenlik nesneler başka evlerde de eksik değildi elbet. bir görkemdir başını almış giderdi. sarayında bir zenginlik. ayrıca Padua’daki genç yaşlı yüzlerce soylu gözlerini yumup uyusun da düşünde onu görmesin. yararlı öğütler gibi şeytanlıklara da akıl erdirebiliyor. derken büsbütün susup hanımlarının hizmetini yorgun tavırlarla sessiz sedasız görmeye koyuluyorlardı. körpe bir fidan gibi uzun boylu. cüce içerleyerek başım kaldırıp bakıyor. Üç dil konuşabilmesi bir yana. mücevherlerden ve ziynet eşyasından yana bir sıkıntısı yoktu güzel kızın. doğumları. Balkona her çıkışta öyle oluyordu ki. ben yalnızca şu kadarını söyleyeceğim: Sarışındı Margherita. ulu kişiler ya da ekselanslar satılık olsa ağırlığınca altın ödeyip bu bücür adamı almaya dünden hazırdı kuşkusuz. bir bölümünü sevimli.sevi içitinin masalını. iç açıcı resimler örterdi. dolaplar gümüş eşyayla dolup taşar. bir kat daha görkemli görünüyordu. O güzelim renkli kanatlarını çırpan papağan üç marifetinden üçünü de sergileyerek ilkin bir şarkı söylüyor. Bizans kemhalarından. bir tek kendisi sahipti buna ve pek çok varlıklı kişiyi kıskandıran mücevher de Filippo adında bir cüceydi. eklem yerleri eğri büğlüydü. Venedik bolluk bereket içinde yüzüyordu o zamanlar. sadakatin ve hıyanetin. eski masallar anlatabildiği gibi yenilerini de kafasından uydurup söyleyebiliyordu. törenleri. tavan ve duvarların bir bölümünü brokar ve ipek üzerine goblen halılar. zaten eski yeni bütün serüvenlerin. çünkü bir Venedik sarayının çatısının terasındaki kadar öğle güneşinin yakıp kavurduğu ve insanın uykusunu getirdiği bir başka yer var mıdır? Saçlarını fazla kuru bıraktıklarını ya da saçlarına beceriksizce el sürdüklerini fark eder etmez Margherita’nın keyfi kaçıp hizmetçilerini şiddetle paylıyordu. yeter ki istesin. boyu üç arşın bile gelmiyor ve sırtında iki kambur taşıyordu. büyük kanal kıyısındaki sarayların kemerli pencerelerinin ve bahar akşamları Ponte del Vin ile Doğana arasında yüzen gondolların sayısından daha çoktu. daha cici öteberiler. akıl hocalığı ve icat alanında da kuşkusuz deneyimli biriydi. burnu fazlasıyla büyük. ölümleri. onun için yazılmış şiirlerin. Güneşte yere çömüp sessiz sedasız oturan cüce. ama zamanla o kadar temiz bir Venedikçe konuşmaya başlamıştı ki. Margherita. Uşak ve hizmetçilerden de geçilmezdi saray ve yeterince gondol. ayaklarını bastığı toprak okşardı anlatıldığına göre. harikulade saçlarını zamanın modasına uyarak güneşte sarartmak içi ne vakit balkona çıkıp otursa. bir adadaki sıradan bir balıkçı barınağının yanı başında yükselen bir kilisenin kulesi gibiydi adeta. saçlarını rüzgâr. evlenmeleri. Filippo Kıbrıs’ta doğmuştu. ayakları Anadolu’nun kalın dokunmuş renk renk halılarına basar. beri yandan kentte olup biten ve olup bitmesi beklenen olayları. Afrika’dan getirtilmiş papağanı ve cücesi Filippo kendisine arkadaşlık etmekteydi. dünyada bir eşine daha rastlanmayacak bir bücürdü. ne kadar narinse. zeka ve yetenek bakımından hiçbiri Filippo’nun eline su dökemezdi. Cücenin elleri buruş buruş ve esmerdi. hizmetçiler ilkin seslerini biraz alçaltıp boşboğazlıklarını sürdürüyor. Margherita’yı gördükten sonra Tizian bütün yıl başka resme el sürmeyip yalnızca onun resmini yapmak istediğini söylemişti. Hizmetçiler hanımlarının ıslatıp taradıkları uzun saçlarını kocaman güneş şapkasının üzerine açıp yayıyor. Hiçbir gece yoktu ki Venedik’teki. yürüyüşü anlatılmayacak kadar gülünç. iki oda hizmetçisi. Margherita’nın sarayından daha büyük. tarih biliminde. Onun nasıl biri olduğunu anlatmak benim ne haddime. bütün kentteki genç soylu hanımefendiler arasında Margherita Cadorin’e karşı hiç kıskançlık duymamış pek az kişi vardı. masalar Şam’dan gelmiş ince ipek örtüler ve şahane porselenlerle parıldayıp durur. halılar ve mücevherler bulunuyordu. ince belliydi. bazı majesteler. sonra bir keçi gibi meliyor. Ancak. Milano da dahil bütün İtalya’da ondan acayip. çevresindekileri kolaylıkla güldürebildiği gibi dünyayı insanın başına zindan edebiliyordu. dantellerden. bizim cüce On’ların Meclisi’nde yer alabilir ya da bir elçiliği rahat rahat yönetebilirdi. Beri yandan. hırsızlıkları ve komik şeyleri kendisine anlatıyorlardı. ama hemen tutuyor kendini ve hanımının ne arzu ettiğini soruyordu. Ama baştan aşağı ipekler ve altın sim işlemeli giysiler içinde prenslere özgü bir eda vardı yürüyüşünde. saraylarda içi daha tıka basa dolu dolaplar. Bir kez dış görünümü cüceyi bir inci tanesi yapıp çıkıyordu. Hanımı ne kadar alımlı. . bir süre sora renkli kanatlarıyla papağan başını önüne eğip esneyerek uyuklamaya başlıyor. sanki Riva’da ya da San Giobbe bölgesinde dünyaya gelmişti. cücesinin bodur. bütün olayların konusu da bu değil mi? Soylu Battista Cadorin’in kızı Margherita Cadorin. ayakları içe doğru kıvrıktı. daha zengin saraylar. eski kitaplara ve parşömen rulelere göz gezdiriyor. onun için düzülmüş şarkıların sayısı. Venedik’in güzel kadın ve kızları arasında en güzeliydi. "Bir masal anlat bana!” diye buyuruyordu hanımı Margherita. hizmetçi kızların gevezeliğine pek aldırmadığı gibi çevresinde uçuşan sinekleri de umursamıyordu. salonların döşemelerini çiçek gibi mozaikler süsler. gülsuyu ve Yunanistan’dan gelmiş kokular serpiyor. belki yalnız Venedik’te değil. hiçbir sabah yoktu ki uyansın da onun yüzünü görmek özlemiyle yanıp tutuşmasın. sevginin ve ölümün masalını. gondollarda yeterince kürek çekenler vardı. çarpık vücudunun yanında Margaherita göze bir kat daha yüce. Giysilerden. Bay Vittoria Battista çıktığı gezilerin birinden onu alıp eve getirdiğinde yalnızca Yunanca ve Arami diliyle konuşuyordu. Tek başına akıllılık elverse. genç Margherita’da öyle bir mücevher vardı ki. Hani kimi saraylarda ya da zengin kentlerde bücürlük ve çirkinlik konusunda Filippo’yla boy ölçüşebilecek belki birkaç cüce çıksa bile. Ve böyle zamanlar hep şöyle bağırıyordu onlara: "Alın şu kitabı cücenin elinden!" Hizmetçiler de kitabı Filippo’nun dizlerinden çıkıp alıyorlardı. cüce de o kadar çirkindi. ardından "iyi geceler" diliyordu.

köpek de ona hediye edilmişti. Böyle zamanlar çarpık omuzlarım oynatıp ağır ve kaskatı başım sallamaya çalışıyor. bazen denizlerin mavi ve soğuk diplerine indirir. bazen de efsanevi yabancı kentlerin cadde ve sokaklarında gezdirirdi. bütün bunları kötü niyetle yaptığı söylenemezdi. Her ne kadar Filippo’yla köpeği arasındaki sevgi insanların gözüne gülünç görünse de. rahat rahat Venedik’te otururken gönlü çoktan gülüp oynayarak ya da korkup titreyerek uzak denizlerde ve efsanevi beldelerde dolanıp dururdu. cücesine karşı hayli yakınlık gösteriyor. Anlatması tam bitmişti ki papağan uyandı. eski ve yeni zamanlarda geçmiş serüvenleri ve olayları da hikaye eder. daha az yürekten . onun kendi malıydı cüce. taşın suyun içinde denizanalarına. küçük otlardan gökyüzünün mavi kubbesine kadar dünyada ne bulunuyorsa yansırdı içinde. Her zaman gözle görülebilir somut bir nesneden. Ne var ki. Yalnızca kendisi zaman zaman cücesini üzüp hırpalamaktan zevk duymaktaydı." Ve düşünüyordu. Margherita cücesini pek de fazla kızdırmaktan çekiniyordu kuşkusuz. İzin verin de düşüneyim biraz!" Ama bir kez de cüce düşüneceği kadar düşünüp anlatmaya koyuldu mu. cüce Filippo gizli bilimlere ve yasak birtakım büyülere aşinaydı. Ama kesinlikle bilinen şey. Bir ayağı kırıldığı için öldürülmek istenen hayvanın kendisine bağışlanması için Filippo yalvarıp yakarmış. taşın cump diye suya düşmesi üzerine sordu cücesine: "E. istifini bozmayarak şöyle diyordu hanımına: "Biraz daha sabretmelisiniz hanımım. dolaylı sözlere ve iğnelemelere yer veriyor. iyileşen ayağı düzelmeyerek eğri kaldığından topallaya topallaya yürüyordu. bütün bunları da hanımı hiç ses çıkarmadan sineye çekiyordu. yolculuğu adeta kendisi yapıyormuş sanır. bu haliyle de çarpık vücutlu efendisine daha yaraşır bir görünüm kazanmış. Margherita’yla evlenmek isteyip isteği geri çevrilmiş birinin hediyesiydi ve hanımı tarafından özel birtakım koşullar nedeniyle Filippo’ya bırakılmıştı. örneğin altın bir bilezikten ya da ipek bir mendilden yola koyulurdu. çünkü herkes öyle inanıyordu ki. Ama cüce boyu posu için fazlasıyla büyük başını sakin sakin sallıyor. Bazen Margherita işi ağırdan aldığı sanısına kapılarak cüceye sesleniyor. masalcıların el üstünde tutulduğu. masal su gibi bir doğallık ve yavaşlıkla akıp gider. hatta Filippo’ya bu yüzden şaka yollu takılanlar olmuştu. çünkü öyküleme sanatını Doğu’da. cüce uyuklama diye bir şey bilmez. çünkü Filippo dinleyicinin ruhunun kendi gücüyle buralara kolay uçup gidemeyeceğini bilirdi. hemen uzun bir düşü anlatmaya koyuldu. benim küçük taşım nerelerde şimdi?” Cüce de hemen başladı anlatmaya. Bazen kitaplarını çekip alıyor cücesinin elinden. oradan limana. Ayrıca. karideslere. Hayvan Filippo’nun bakımı sayesinde iyileşmiş. İşte böyle anlatırdı masalları Filippo. bazen de parke döşeli salonların birinde onu çelmeleyip tökezletiyordu. örneğin Kral Âneas’ın yolculuklarından ve yollarda çektiği sıkıntılardan. masallar uydurup çevresindekilere sunmasını bilirdi. limandan bir gemiye atlayıp dünyanın alabildiğine uzak bir köşesine adeta bir beşikte sallanarak yol alırdı. Filippo’nun da kitapları dışında dostlukla bağlı olduğu acayip bir yaratık vardı ve siyah bir köpekçikti bu. sarayın terasından söz konusu mücevheri satın alanın kayığına. bu onu daha az içtenlikli. bazen onu papağanının kafesine kapatıyor. bir fırtına çıkıp çıkmayacağım önceden şaşmaz bir doğrulukla söyleyebilmesiydi. Ne var ki. istiridyelere uğrayıp oradan suda boğulmuş denizcilere ve su perilerine. Filippo’nundu köpek. ona çıkışıyordu. Anlattığı masallar hemen hiç yabancı diyarlarda başlamaz. artık masal sona erinceye kadar durmak bilmez. diyelim bir mücevherin eski sahiplerinden ya da onları yapan ustalardan. kendilerini saklayıp gizlerler. öyle ya. sessizce kulak vermiş kendisini dinleyen hanımını bazen tüyler ürpertici karanlık ormanlardan geçirir. Nasıl her insan bir canlı yaratığa gönül vermek ve ona sevgiyle kucak açmak gereksinimim duyarsa. öyle anlatıyordu ki. o sırada var olan bir şeyden çıkar yola. ama hiçbir şeyi de unutmuyor. zaten cüce Filippo'nun da bu yüzden yakındığı yoktu. Günlerden bir gün hanımı uyuklayan papağanı göstererek Filippo’ya sordu: "Söyle bakayım Filippo. bir ırmak ki. herkesin ona iyi ve dürüst davranmasına dikkat ediyordu. Bir başka zaman da hanımı küçük bir taş alıp terasın korkuluğu üzerinden kanalın suyuna bıraktı. hatta Filippo’yla aynı odada yatıyordu. düşünde arada bir kıvrık gagasıyla takur tukur sesler çıkarır. masallarında küçük imalara. söyler misin bakayım. güneş düz çatıyı yakıp kavurur ve uyku basan kızlar uyuklamamak için umutsuzca çaba harcardı. bunların sihirbaz kişiler olup çocukların topla oynaması gibi kendilerini dinleyenlerin ruhlarıyla oynadığı Doğu ülkelerinde öğrenmişti. kendisi de kafasından son derece ilginç öyküler. Kıbrıs ülkesinden. Kral Johannes’ten. benim her şeyi bilen aklı evvel cücem. bir kimse bu tür sorularla üzerine gelince çokluk susup konuşmuyordu. onları satan kişilerden anlatmaya başlayarak hanımının hayal gücünü kendisi farkına varmaksızın dilediği yöne yöneltirdi. Papağan uyur. daha köpeğin Margherita’ya armağan edilişinin ertesi günü hayvan kazaya uğramış. İyi masallar soylu av hayvanları gibidir. benim kuşum şimdi düşünde neler görüyor?" Sadece kısa bir süre düşünen cüce. onları ele geçirmek için çokluk uzun süre dar geçitlerin ağızlarında ve ormanların girişlerinde pusuya yatıp beklemek gerekir. ileride havanın nasıl olacağım. bir kral olup çıkardı. Filippo. Filippo’nun pek çok hayvanın dilinden anlaması. cinlere ve denizkızlarına doğru yol aldığını söyledi. Ne var ki. büyücü Virgilius’tan ve Amerigo Vespucci’nin o müthiş gezilerinden söz açardı. kapatılan bir mahzen kapağının arasında sıkışmıştı. hayatını kurtaran yeni efendisine büyük bir minnet duygusuyla bağlanmıştı. sanki düşü gören kendisiydi. Ne var ki. bir keçi gibi meleyip kanatlarım çırptı.Bunun üzerine şöyle yanıtlıyordu cüce: "Bir düşüneyim de. soru soranlar da gülmekten kırılarak asıl niyetlerini unutuyorlardı. her zaman yakında bulunan. hünerini sergilemeye başlar başlamaz bir büyücü kesilir. Bu gibi çokluk Doğu’ya özgü harikulade masallar dışında. Kulak verip masalı dinleyen. yaşamlarım ve serüvenlerini avcunun içi gibi bildiği bu yaratıklardan uzun uzadıya söz edip durdu. Güneşin yangınım söndürür. dünyada ne varsa. süt liman kanaletlerde evlerin görüntüleri gerçek evlerden farksız kımıldamadan durur. Her ne kadar Margherita zengin ve güzel pek çok kız gibi burnu havada ve katı yürekli biriyse de. dağlardan tepelerden gelen bir ırmak gibi akıp giderdi. zaman zaman öykülerinde. Filippo.

Filippo. Tahmin edileceği üzere Sayın Baldassare yaptığı gezilerden. yalnızca annesinin ölümüne kadar Giustiniani soyuna mensup Maria isminde bir hanımefendi tarafından pek sıkı şekilde eğitilmekle kalmayıp mizaç bakımından da burnu havada. Anlayacağınız. o kanatlı aşk Tanrısı şeytana külahını ters giydiren biridir. Margherita’nın beyaz alnı üzerine en küçük bir gölgenin düştüğü görülmemişti. en iyi dostları tarafından bile Filippo’nun köpeğini sevdiği kadar sevilmiyordu. bildiğin gibi. küçük ve topal bir fino hakkında bu kadar çok söz sarfetmemi hoş görünüz lütfen. Şaka bir yana. sana tavsiyem. gözüne kestirdiği avı elinden kaçırmaktan hoşlanmaz pek. Kendisi için kaleme alınan sonelerle eğlenmiş hep.bir sevgi yapmamıştı. Normalde denizcilerin. Margherita’da her şey parlak ve hafif. onu kendi küçük yatağında yatırıyor. ruh diye bir şeyin kendisinde bulunmadığını? Giorgione’nin bir resmi adeta ve Giorgione’nin kadın resimlerine bulunacak tek kusur. geçirdiği tehlikelerden sık sık söz etmeye zorlanmış. kısa süre önce Levante’den dönen genç bir şövalye denizciye sevdalandı. çünkü çok daha önemsiz nedenlerin büyük ve ciddi felaketlere yol açtığına ilişkin örnekler seyrek değildir. yaranın sol omzunda yanlamasına uzanan bir iz bıraktığını söylemişti ve Margherita da soluk soluğa onu dinlemişti hayranlıkla. Ama Filippo’nun köpeğe karşı duyduğu muhabbetin ne kadar az gülünecek bir şey olduğunu biraz sonra göreceksiniz. Sayın Baldassare başından geçmiş o pek seyrek karşılaşılan serüvenlerden öylesine önemsemez bir edayla bahsetmişti ki. Milanolu bir subayla yaptığı düelloda yaşamını yitirmişti. kentin saygın ailelerinden iki erkek aynı zamanda gelerek desti izdivacına talip olduğunda. aralarında birkaç da sevimli kız. çünkü o güzel kadın senin gönlünü fethetti. onunla konuşuyor. Nerdeyse gece yarısına kadar süren şenliğin sonuna kadar şövalye. Murano’nun bağ ve bahçelerindeki bir şenlik sırasında. Ama gerçekte bütün söyledikleri bir tek dinleyiciye yönelikti ve bu kişi bir tanesini bile kaçırmadan onun ağzından çıkan bütün sözlere kulak kabartmıştı. onun yüzünden hizmetçilerle hanımının hayli alayına konu oluyordu. o küçük. ismini araştırıp öğrenir öğrenmez hemen babasıyla ve kendisiyle tanışmanın yolunu aramaya koyulmuş. bütün evin başına belaların en büyüğünü davet edecektir. o da bunu öylesine centilmenlikle ve bir neşe havası içinde yapmıştı ki. sanki İncil’deki sözlerden daha değerliydi bunlar. sözün kısası bir vatandan yoksun zavallı yaşamının tüm sevgisini zeki hayvana ayırıyor. herkes seve seve kendisini dinlemişti. hele genç olanlarının yaptığı gibi kendi şahsını fazla öne çıkarmamıştı. Günlerden bir gün Margherita da. haklı olarak ismi Venedik’in en zalim güzeline çıkmıştı. Dolayısıyla. öylesine canla başla kulak kabartıp dinlemişti ki. onları uğurladıktan sonra da uzunca bir süre olduğu yerde dikilerek karanlık kanalın suyunda kayıp giden gondolun ışıl ışıl yanan meşalesinin ardından bakmıştı. hele av Margherita kadar albenili olursa. uzun süre denizlerde dolaşıp yabancı ülkelerde vakit geçirdiği ve maceraperest biri olduğu yüzüne bakılınca anlaşılıyordu. babasını zorlayıp her ikisini de kapı dışarı ettirmiş. aynı zamanda dehşete kapılarak. Ama bakıyorum boşuna bir umutmuş bu. Peki ama. Şenliğin sonunda Sayın Baldassare. Margherita ile babasını gondollarına kadar geçirmiş. doğrusu benim kanımca varlıklı soylular arasında öyleleri vardı ki. pervasız ve kıvrık bir burnun üstünde koyu gözler ateşli ve keskin yanıp duruyordu. Ne var ki. yoksa bir üçüncü talip olarak geriye çevrilmek. sevgi denen şeye yüz vermeyen biriydi. Zeytinyağı rengindeki tatlı Kıbrıs şarabından bir kadeh yuvarladıktan sonra oradakilerden daha erken kalkıp evin yolunu tuttu. esmerleşmiş alın üzerinde düşünceler çakan şimşekler gibi geziniyor. "Bu gece bize gezilerinde yaşadığın aşk serüvenlerim anlatırsın diye ne çok umutla beklemiştim. kendini savunma gereğini duymadı. Ancak gondolun iyice gözden kaybolmasından sonradır ki bir kameriyede eğleşen dostlarının yamna dönmüş. uzak dur bu kızdan. gururundan ve soğukluğundan bir türlü vazgeçmeyen Margherita. Afrikalı korsanlarla yaptığı bir savaşı anlatırken savaşta ağır bir yara aldığını belirtmiş. Adamın ismi Baldassare Morosini idi ve kendisine gönül koyan hanımefendiden ne soyluluk ne de boy bos bakımından geri kalır yanı vardı. sanki herkesin yaşamış olması gereken şeylerdi bunlar. çünkü söz konusu muhabbet yalnız köpekle cücenin değil. sık sık uzun bir süre onunla oynuyor. Yalnız bir defasında. onda ise esmer ve güçlüydü. Filippina da zamanla okşayıcı bir isim olan Fino’ya dönüşmüştü. burada genç soylular. Cadorin’in evindeki hizmetçilerin alay konusu mu olmak istiyorsun?" Baldassare güldü sadece. görgü kurallarının izin verdiği ölçüde Margherita’nın yanı başından ayrılmamaya çalışmış. Soylular arasında hayatın tadını çıkarmasını bilen Venedik’in en varlıklı kişilerinden Giambattista Gentarini adında biri de vardı. Ona duyduğu aşk yüzünden Padua’lı genç bir soylu. Nasıl pek sert geçen bir kışı genel olarak ılık ve güler yüzlü bir bahar izlerse. ona nefis yiyecekler getirip veriyor. yanına varılmayan mağrur kadınların herkesten çabuk ve ateşli bir sevgiyle gönüllerini bir erkeğe kaptırdıkları yeterince sık görülmüştür. Zaten başka türlü olamayacağı gibi. bu da aile içinde sürüp giden bir anlaşmazlığa yol açmıştı. biliyor musun Battista Cadorin’in bu güzel kızının taş kalpli biri olduğunu. şövalye de Margherita’yı fark etmekte gecikmemiş. sarı Yunan şarabı ve kırmızı tatlı alkermes içerek sıcak gecede biraz daha oyalanıp vakit geçirmişlerdi. isterse bu söz başkaları için söylensin. Filippo. haber kendisine iletilip de ölen soylunun onun için ağzından çıkan son sözler açıklandığında. bu tanışmada da pek çok nezaket ve iltifat sözcükleri söylenmişti. sanki dünya yüzünde erkek diye bir şey yokmuş gibi davranıyordu. Margherita da şövalyenin ağzından çıkan her söze. babasının bütün çırpınmalarına ve ikna çabalarına aldırmamış. gördüğü işlerden. . Bu kişi karşıdan Beldassare’ye yaklaşarak koluna dokunmuş ve gülerek şöyle demişti. onların etten ve kandan yoksunlukları ve yalnızca bizim gözlerimiz için var oluşlarıdır. Zengin ve yakışıklı pek çok soylu erkeğin Margherita’ya göz koymalarına ve onun hayalini gönüllerinde taşımalarına karşın. Filippina adını vermişti köpeğine. köpeğine bir çocuğa davranır gibi sevecenlikle davranıyor.

bu uğursuz kızın daha önce yapılan şerefli iki evlenme talebini hiçbir neden yokken geri çevirmekle beni ne güç duruma soktuğunu bilmiyorsunuz. tepesi atan kuş güçlü ve keskin gagasıyla saldırdığı gibi bir parmağını ısırıp kanatmış. ortada görünmemeye alışmıştı. Papağamn sonu çabuk gelmişti. Elbet sevgilisini kırmayı da göze alamıyor. gerek erkek boylu posluydu. onun bazı ufak tefek eziyetlerini ve acımasızlıklarını önleyemiyor ya da önlemek istemiyordu. sesinde yakaran bir tonla. ilk kez onu güzel ve mağrur ağzından öptü. hatta kısa bir süre için balkona çıktı. Onun yanıtını alır almaz Bay Baldassare nazlı ve değerli bir armağanla sarayın yolunu tuttu. kendilerine eziyet etmek ya da onları hanımlarının gözünden düşürmek için elinden geleni geri koymuyordu. her ikisi de başlarını gövdelerinin üzerinde dik ve özgür taşıyorlardı. Kız sarışındı. o her şeyi bilen laf ebeleri. bir değnekle onu dürtükleyip dururken. Daha baştan beri nişanlısının çevresindeki bazı şeylerden. Filippo ise dudağım büzüp inatla susuyordu. Bay Morosini de hayvanın kafasını koparttırmıştı hemen. bilmek istemiyor. Bunları gördükçe kızıp içerliyor. Bir gün Bay Morosini yine ona eziyet eder. Böyle davranmanız gerek sizi. "Çok değerli genç dostum!" diye söze başladı Bay Cadorin. köpekçik Fino’nun başına gelen de bundan iyi olmamıştı. Kuşkusuz bütün kent bu olayı diline dolamakta gecikmedi. daha denizci şövalyenin Donna Margherita’nın babasına gidip kızının desti izdivacına talip olmak üzere sırtına görkemli giysisini geçirmesini beklemeden nişandan ve düğünün olası tarihinden söz etmeye başlamışlardı. Nişanlılar şimdilik hiç sekteye uğratmadan mutluluklarının tadım çıkarıyordu. diyeceğim. Bay Baldassare’nin Donna Margherita’nın babasına damadı olmak istediğini açıklaması. Baldassare türlü türlü eğlenceler düzenliyor. Baldassare o zamanki geleneği bir kenara bırakmış. Uzun süre gezilerde bulunduğunuz ve Venedik’ten uzak kaldığınız için. O görkemli Margherita’nın hoşuna gitmeyen tek şey varsa. çünkü gerek soyluluk. kız erkekten bir milim bile daha küçük değildi. Sevgi ve erkek konusunda hiçbir şey duymak. az kalsın Baldassare’nin düşmesine neden olacaktı. kehanetlerinin doğrulandığım görmenin hazzını tatmışlardı sonunda. adamı hayli zor durumda bırakmıştı. Akşamleyin pek çok şarkıcı ve çalgıcıyla gelerek genç ve güzel bayan Margherita için bir serenat düzenletti ve serenat etkili oldu: Donna Margherita pencerede dikilip seranatı dinledi. dolayısıyla bir denizci ve varlıklı bir ticaret adamı olarak gönlünce yaşayıp başkalarım umursamaya alışık değildi pek. Ancak nişanlısı Kıbrıs’tan döndükten sonra. Margherita’nın parmağına altın bir nişan yüzüğü taktı. böyle bir istekte bulunmakla evimi ne çok onurlandırdığınızı anlamıyor değilim. hayvancağız da korkudan durmayıp kapıya kadar seğirtmişti. büyüklük taslayan ve başkalarım düşünmeye pek alışık olmayan nişanlısı Baldasare’yi de denizci yaşamı ve genç yaştaki başarıları daha yumuşak başlı. kızı babasından istemek için dostlarından biri ya da ikisini göndermek yerine bizzat gitmeyi uygun bulmuştu. köpekçik Fino’dan ve cüce Filippo’dan hoşlanmaması tuhaftı doğrusu. merdivenin karanlık bir köşesine kaçıp saklanmıştı Fino. Ama yine de niyetinizden vazgeçmenizi sizden ısrarla rica edeceğim." Baldassare kibar kibar dinledi. köpekçik Fino bir iniltiyle kaçıp saklanıyor. Bu adamın yaklaştığını fark eder etmez. şımarık büyütülmüş genç bir soylu kızda hayretle karşılanmayacağı gibi burnu havada ve biraz acımasız biri olmasına karşın. Böyle bir şeyi beklemediği için korkuya kapılan Fino da yüksek sesle havlayarak öylesine telaş ve sakarlıkla yerinden fırlamıştı ki. daha hoşgörülü biri yapmaya yetmemişti. Hani ne yalan söyleyeyim. nişanlısının çok geçmeden bir kez daha Kıbrıs’a gidip yarıda kalmış önemli işlerini sona erdirmek istemesiydi. Tökezleyen Baldassare köpekle birlikte paldır küldür holü boylamış. şimdi ise sertlikle davranıp onu dikbaşlılığından el çektirecek kadar güçlü sayılmam. en çok da papağandan. Donna Margherita’nın ne yanıt verdiğini düşünebiliriz. erkek esmer.Daha ertesi gün uygun bir saatte yaşlı Bay Cadorin’i küçük ve şirin sarayında ziyaret etti. Eh. Daha sonra papağan evin arka tarafındaki dar kanalın karanlık sularını boylamış. ama evlenme talebini geri almayarak ürkek ve yaşlı Bay Cadorin’i cesaretlendirip var gücüyle karamsarlığından 'vazgeçirmeye çalıştı. Ne var ki. bütün kentin şimdiden herkese açık bir şenlik gibi sevinçle beklediği düğün yapılacaktı. gönlünü kazanmak için her yolu denedi. Hiç kimse o zamana kadar böyle görkemli bir çift gördüğünü anımsamıyordu. Margherita’yla evlenmeye talip bir kişi olarak sevimli ve efendi bir kişi rolünü ne kadar canla başla oynamışsa. Aradan çok geçmemiş. O evden içeri ne zaman ayak atıp gür sesi döner merdivende yankılansa. gerek gurur bakımından asla birinin ötekinden geri kalır yanı yoktu. Bay Baldessare . papağan ise bağırıp kanatlarım çırpıyor. Sonunda kızıyla durumu konuşacağı sözünü aldı Bay Cadorin’den. fırsat buldukça da Margherita’yla bir araya geliyordu. gerek beni pek çok üzüntü ve sıkıntıdan kurtaracaktır. boşboğazlık ve imrenme konusu yapılacak bir şey çıkmıştı. katı geleneklere yan çizerek iki sevgili kapalı gondollarla bazen gizli saklı gezintiler yapmaktan geri kalmıyordu. Bir gün hanımının nişanlısı yine eve geldiğinde. Ne var ki. Kibir ve gururundan vazgeçmez görünmek için fazla önem taşımayan bir iki itirazda bulunup özellikle babasının karşısında bir hanımefendi rolü oynamaya özen gösterdiyse de daha kendisine sorulmadan evet demişti yüreği. Margherita en azından Filippo’yu nişanlısına karşı zaman zaman savunmaya çalışıyordu. Buradan birkaç geniş taş basamakla kanala iniliyordu. Gerek kız. belki gondolunda uşaklarına emanet edemeyeceği bir şey unutmuş olan Bay Baldassare merdivenden yine ansızın inmeye başlamıştı. Hakkını yememek üzere şunu da belirteyim ki. Beri yandan. ben de kendisini biraz şımartmamış değilim. Margherita. amacına ulaştıktan sonra mizacının eğilimlerine ve içgüdülerine kendini o kadar daha çok kaptıran birine dönüşmüştü. "Tanrı hakkı için. işsiz güçsüz takımı ve dedikodu meraklısı kadınlar. serenatları ve sürprizleri hiç eksik etmiyor. Soycak hırçın ve zorba biriydi. kimse de çıkıp yasını tutmamıştı. onun gözüne girmek. armağanları. Venedik sakinleri için seyredilecek.

gülümseyerek nişanlısının sert ve esmer elini okşadı. tuhaf bir sesle şöyle demişti cücesi: "Tanrı bu eve hayırlar ihsan etsin. Birden hanım] bir masal anlatmasını istedi Filippo’dan. Derken oda hizmetçilerinden biri gelerek kendisini hanımına götürmek istedi. Gondclcu. gondolü yolla!" diye seslendi hanımına. hanımı Donna Margherita tek bir söz söylemeden balkondan ayrılıp gitti. kendisini korkutan şeylerden hiçbirini saklayıp gizlemeye gerek görmedi. onu kendine tastamam bir sır ortağı yapmıştı. Filippo bir kez daha yalvarıp yakarmak için hanımına dönmüştü ki. Güneş. Nişanlısı gülümsedi. nişanlısı ayrılıp gider gitmez. Karşısında dikilip bir süre ona baktı. rahat olsun için. bunlar kendisini tasaya boğmuştu. buna karşı durmak gelmez elimizden. "Gondolü yolla. Gece geç vakit onun hâlâ aşağı inmediğini gören hanımı. pembe buğudan pek seçilmeyen uzak dağların sırtlarında asılmış duruyordu. Ama Filippo yerinden kımıldamadı." diye kendini savunmaya çalıştı hanımı. nişanlısının özellikle yakında çıkacağı yolculuğu acı acı sızlanıp yakınmadan düşünemiyordu. ah Fino’cuğum!" Ama Bay Baldassar güldü. sen dünya güzeline söylenenlerin bir bölümü uydurma olabilir. bir sihir kopup geldiğinden sustu Margherita. hemen alıp getirsinler! Boğulacak yoksa! Ah Fino’cuğum. hanımı siyah yastığın üzerine uzanmış. Ne var ki. Hammı saçlarını güneşte sarartırken. Bu arada cücesi yine eski halini almış. kendisi ise sesli sesli soluyan Fino sulara gömülüp gidene kadar gondol merdivenindeki yerinden ayrılmadı. köpeğinin hayatım bağışlaması için yalvarıp yakarmaya koyuldu. Derken gürültü üzerine sarayın ilk katının balkonunda Margherita görünmüştü. öyküler anlatıyordu.fena halde sövüp sayarak hayvancağıza öyle bir tekme savurmuştu ki. Bunun üzerine Filippo çarpık vücuduyla hanımına baktı ve usulcacık şöyle dedi: "Niçin köpeğimi öldürdünüz?" "Öldüren ben değilim. çevresinde konuşulanlarla hiç ilgilenmedi. "Ah. saygıdeğer hanımım! Ölü ya da sağ olarak çok geçmeden bu evi terk edeceğim. hanımcığım. dalga gelir. Sevgi bir dalgaya benzer. o onur kırıcı acısını tattı. sanki köpekçiği Fino’nun o alçakça öldürülüşünü unutmuştu. ama hiçbiri senin eline su dökemez. ölmesine göz yumdunuz. Açık denize yönelen gonc ol Murano’ya yaklaştı derken. Fino’nun havlayıp inlemesini işiten cüce o anda kapıya çıkıp gelerek Baldassare’nin yanı başına dikilmişti. Kıbrıs’ta ve daha başka bazı yerlerde pek çok yavuklusu vardı. o anda gondolun ipini çözmeye koşan kürekçiyi verdiği bir emirle durdurdu. sırtı gondolun yüksek burnuna dönüktü. Papağan öldü. Bunun üzerine Filippo celladı Bay Baldassare’nin önünde dize geldi. korkuları yeniden dönüp geldi. kendine özgü o komik tarzda omuzlarını silkti: "Bunu sezer gibiyim hanımım. Bir defasında öyle derin derin ne düşündüğünü sorunca. Sonunda daha fazla dayanamadı. üç gün bir ölü gibi susup durdu. Filippo hiçbir itirazda bulunmayarak hanımının isteğini yerine getirdi. Denizden doğru biraz serin bir rüzgarın estiği bir yaz akşamı cücesi Filippo’yu yanına alıp gondoluna bindi Donna Margherita. Sonra da bir uşak görünüp yapmak istedi aynı şeyi. Sağda solda kimi güzel kadınlar gördüm görmeye." . Böylece hanımının sevgisini pek büyük ölçüde yeniden kazanmıştı. Ama ben yine de nişanlıma ve bu denli soylu bir ailenin kızma karşı sorumluluğumun çok iyi bilincindeyim. sonunda işte öylesine mağrur Margherita sevgi ve kıskançlığın o gizli. Baldassare ise yarı kötürüm hayvanın nasıl can korkusuyla suda yüzmeye çalıştığım kahkaha atarak izlemeye koyulmuştu. alıp getirsinler onu. ama çoğu gerçek. canım benim! Ah Fino’cuğum! Ah. havada uçan Fino kanalın hayli ilerisinde suda bulmuştu kendini. Cücesinin kafasında artık bu gibi düşüncelere yer vermediğini sanan hanımı. Ama Bay Baldassare hırsla başını çevirdi. Filippo hiç yanıt vermedi. cücesi de karşısında yere çömelmişti. bir sabah nişanlısı yine sarayına geldiğinde her şeyi anlattı ona. Ne var ki. sıcaktan sersemlemiş." Bay Baldassare’nin gücünden ve pervasızlığından bir büyü. Bir söylentiye göre. terasta yine eskisi gibi oturup kitap okuyor ya da hanımına masallar. "Ne diye kalkıp gelmiyorsun?" diye sordu. ona hâlâ kin beslediğini sezdirmemeye çalışıyordu. Filippo nefes nefese." diye yakındı Filippo. cüce de uydu yasağa. "Ne diye kalkıp gelmiyorsun?" diye sordu hanımı yeniden. köpek öldü. kaldırır bizi. Margherita’nın içini kuşku ve korku kapladı. elinde bir lambayla bizzat çıkıp yanına geldi cücesinin. cücenin daha ne işi var burada?” O zaman hanımı bir daha onun böyle şeyler söylemesini şiddetle yasakladı. bazılarına gönlümü de kaptırdım. kızların peşinden koşturup duran azılı biriydi. Filippo Bay Baldassare’yi savunuyor. ona rahat yüzü göstermedi. sert bir şekilde evden içeri girmesini söyledi cüceye. çullandı üzerine. ipek yastık yorganlarda yarı geceleri gözlerini kırpmadan uykusuz geçirmeye başladı. Hani yalan da değildi bütün bunlar. uzun küreğini tembel tembel ve yarı uyuklayarak hareket et- . Bu sıkıntılı durumunda yeniden cücesine yöneldi. ayağa kalkmasını ve gidip yatmasını söyledi. Fino’cuğum!" Hanımı Margherita sinirlendi birden. Doğruca tavan arasına yollanan Filippo bir köşede oturup kocaman başını avuçlarına dayadı. hanımı tasa ve kaygılarından söz açtıkça. O günlerde genç hanımının gönlüne büyük bir huzursuzluktur çöktü. cücesini paylayıp azarladı. sürükleyip götürür."Neden peki?” diye sordu hanımı. nişanlısı Bay Baldassare yaptığı gezilerde kadınların. "Tanrı aşkına. Nişanlısı hakkında çeşitli ağızlardan öyle şeyler işitmişti ki. koyun çarşaf gibi ışıl ışıl sularında yüzüp duruyordu. Cüce Filippo. Yalnızca bir kez söz konusu olayı anımsamıştı Margherita. "Sen dünya tatlısına. çevresinde olup bitenlerle. gözlerini dikip önüne bakmaya koyuldu. uzakta Murano kenti. "Ama isteseydiniz kurtarabilirdiniz. derken Murano’da çalan çanların sesi işitildi.

yarısı dışında oracıkta duruyor. ama önce sormuş su perisine. kendisine de sanatına da lanetler okumuş. Ayın son günü babam mahzun bir halde birkaç parça eşyasını toplamış. bir de bakmış ki ne görsün. güzel güzel hazırladığı dengi açıp büyü yapmakta kullandığı araç ve gereçleri çıkarmış içinden. bir kadın onu sekiz defa boynuna dolayabilecekmiş. Su perisi babama dönüp yakaran bir sesle: ‘Sen Sarı Sokak’ta oturan Yunanlı büyücü değil misin?’ diye sorunca babamın uğradığı şaşkınlığı siz düşünün artık. Su perisi de kolye diye yanıtlamış. gerek büyücülük sanatını İzmir’de yaşayan bir Acemden öğrenmiş. ‘Evet. Birden babam hemen burnunun ucunda birinin yüksek sesle sızlanıp yakındığını işitmiş. elini kolunu oynatmaya başlamış. Arada bir yakından bir yük gemisi ya da Latin yelkeniyle bir balıkçı teknesi geçiyor. Kafasında böyle düşüncelerle ertesi gece ortalık kararır kararmaz yine aynı yere koşmuş. Hemen su perisinin yardımına koşmaya karar vermiş. "Bana bir masal anlat!" dedi hanımı Donna Margherita. Babam da ayrılmış oradan. Bu arada o güzel gözleriyle öylesine yalvararak. Son günün akşamı kent dışına çıkmış. sevgilisinin hasretini çekip ona kavuşamamaktan yanıp kül olduğunu söylemiş. Babam dürüst bir adammış. yalnızca mesleğinin gereğini yerine getirirmiş. her iki alanda da kapsamlı bilgiler edinmiş. karşılığında bana ne vereceksin demiş. dünya güzeli. fazla beklemeden su perisi de hemen karşısında dalgaların içinden boy göstermiş. yardım etmek için koşup gitmiş hemen. beli bükük vücudu gondola birlikte yosun kaplı suda yansıyordu. yayan yapıldak çıkıp gidecek ya da bir gemide iş bulup çalışacakmış. Babam o tarihte hekimlik yapıyor. evdekilerin yoksulluk içinde aç ve susuz yaşadıklarım biliyormuş çünkü.yormuş. Hani yeterince hasta gelmiyor değilmiş kendisine. Babam bu manzara karşısında bir çığlık atmış. sonunda fırtınalar bir yandan. babam da başını o yana çevirince. kolye de öyle uzun olacakmış ki. yelkenin dar açılı üçgeni kentin uzak kulelerinin bir an için önünü kapıyordu. hazırladığı iksirin gücünden ve etkisinden her ne kadar kuşku duymuyorsa da.tiriyor. Epey olmuşmuş güneş batalı ve yıldızlar beyaz ışıklarım durgun denizin üzerine serpmeye başlamışlarmış. Bu konuda babamın hiç endişesi yokmuş. Ne var ki yakınmalar ve sızlanmalar öncekinden daha sesli yinelenince. bu bir aylık zaman da hiçbir şey olmadan geçip gitmiş. Babam. bir bebek gibi onu kollarında sallı. Pek çok iç çekip göğüs geçirdikten sonra gönlündeki özleme acıyıp kendisi için güçlü bir aşk iksiri hazırlamasını istemiş babamdan. Ele geçen parayla Kıbrıs’a kalkan bir gemiye binmiş. yıldızların soluk ışığında yatan parlak bir vücut görmüş.’ diye eklemiş su perisi. içinden çıkamadıkları durumlarda ona buna akıl veriyor. gerek hekimliği. ‘Benden ne istiyorsun?’ Bunun üzerine su perisi yeniden ah vah etmeye. Bunun bir kazazede ya da denizde yıkanan biri olduğunu sanmış. ne kendisine başvuranları aldatır ne de yaltaklanıp onların yüzlerine güler. ertesi sabah yolu tutup gidecekmiş." . istenilen iksiri bir solukta hazırlayıp gece yansından az sonra. incileri tek tek satmak istiyormuş çünkü. yol gösteriyormuş. soluna bakmış. Filippo da ağır başını eğip ipek ceketinin altın simden püskülleriyle oynamaya koyuldu.yormuş çünkü. bir fırsatını bulsam da vatanıma dönsem diye özler dururmuş. alabildiğine zor durumlardaki yüzlerce insanın yardımına koşmaya koşuyormuş. paltosunun altına gizleyerek eve götürmüş. su perisinin kendisini beklediği kıyıya seğirtmiş. saç bukleleri dalgaların üzerinde yüzüyormuş. neyi var neyi yok hepsi elinden gitmiş. ne olursa olsun deyip bağırmış: ‘Kim var orada?’ Hemen kıyıdan kulağına bir su şıpırtısı gelmiş. öylesine mahzun bakmış ki. Ne var ki.’ demiş alabildiğine tatlı bir dille. sahilde dolaşıyormuş. İstanbul’da talihinin yüzüne bir türlü gülmediğim. tahmin edileceği üzere kafasından pek kasvetli düşünceler geçiriyormuş. İçinde paha biçilmez iksirle minik bir şişeyi su perisinin eline tutuşturmuş. Böyle sıkıntılı durumda daha çok beklemeyip kararını vermiş babam. su perisi de delikanlıyı sevecenlikle bağrına basıyor. Ne var ki. oysa kimi sahtekâr ve elinden iş gelmez kişilerin hiç zahmet çekmeden zengin olup çıktıklarını gördükçe gönlü kararmış babamın. bir süre düşündükten sonra başladı anlatmaya: "Babamın bir ara -o zamanlar İstanbul’ da yaşıyormuş kendisi ve ben hayatta yokmuşum. Ama haydi bir ay daha bekleyeyim demiş. benim. çünkü yıldız ilminin kurallarına göre bu süre içinde başına bir devlet kuşu konacağı olasılığı varmış. sanatına güveni. Bir solukta kente dönmüş. ancak iki yıl gibi bir zaman sonra kazazede bir dilenci olarak vatanına kavuşmuş. babamın yüreği dayanamamış. boylu boslu ve kar beyazı bir su perisi vücudunun yansı denizin içinde. evde kolyeyi dağıtmış. su perisinin sözüne ne kadar güvenileceğini bilmiyormuş. hizmetine karşılık kendilerinden birkaç kuruştan fazla bir para istemeye babamın yüzü tutmuyormuş. kentten beş parasız. Hazırladığı iksirle nasıl bir felakete yol açtığını görünce. masum birinin paraya bulaşmış kam bir felaketten bir felakete sürüklemiş babamı. çünkü bunu yapacağı yolculuk için hayra yormamış. bu yüzden de bazı sahtekâr ve şarlatan hekimlerden çekmediği kalmamış. babam da olanlar oldu artık diyerek kolyeyi eğilip almış yerden. ‘büyünün etkisini görmeden kolyeyi sana veremem’. Ne var ki. Gemicinin yüzü ölü gibi sarıymış. bütün gece ve gündüz sabırsızlıktan yerinde duramamış. artık ömür boyu sıkıntı yüzü görmeyeceğine inanıyormuş. ‘Ama. kimseyi göremeyince fena halde korkmuş. yüreği ağzına gelmiş babamın! Çünkü gülümseyerek yaklaşıp sağ elinde o değerli kolyeyi kendisine uzatan perinin kolunda dünya güzeli bir delikanlının ölüsünü görmüş ve delikanlının üzerindeki giysiden bunun Yunanlı bir gemici olduğunu anlamış. teşekkür üstüne teşekkür eden su perisi de babamdan ertesi gece yine aynı yere gelmesini ve söz verdiği o zengin ödülü kendisinden almasını istemiş. Ama inci kolye sahildeki kumların üzerinde duruyormuş.ilginç ve alışılmamış bir olay geçmiş başından. korsanlar bir yandan. şarlatanlığa sapmaksızın sıkıntıdan yakasını kurtaramayacağını görerek ilerdeyse beli bükülüp umutsuzluğa düşmüş. gurbette kendine hiç değilse küçük bir servet edinmeden de bunu yapmak istemiyormuş. bunun üzerine su perisi ölü sevgilisiyle suların derinliğine dalıp kaybolmuş gözden. Sağma bakmış. gelin görün ki çokluk yoksul ve sıradan kişilermiş bunlar.

" Ne var ki. bazen güneşli Riva’ya. arkaya gidip gondolcunun ayakları dibinde bir yere oturdu. Canal Grande’nin sonunda koya ulaştı. güzel Margherita işin arkasını bırakmadı. dünyanın en güzel. yüksek ve karanlık evlerine bakıyordu. Arada bir kapalı bölmeden kısık sesli bir gülüşme ya da bir öpücüğün hafif sesi ya da bir konuşmadan bir bölüm sızıp dışarı geliyor. Aradan henüz iki gün geçmişti ki. Çömeldiği yerde tek başına kalakalmış cüce sakin ve vakur bakışlarını giderek karanlığa gömülen koyun üzerinde gezdirdi. aşk iksirinin öyküsünü dinledikten sonra sevgilisinin gönlünü kesinlikle kendine bağlamak için aynı çareye başvurmak gibi bir düşünceye kapılmıştı. hemen ardından da hanımı Margherita’nın sesi geldi. o da sesini çıkarmayıp tek kelime konuşmadı. gerek Margherita. hanımım. Gondolcu acele çevirdi gondolun yüzünü. hanımıyla nişanlısının ardından kendisi de gondola bindi." Sevincinden uçarak sesini yükselten hanımı. en varlıklı erkeklerinden biriyle nişanlı bulunuyorsunuz. yastıklara serilip uzanmış hanımı can kulağıyla dinlemişti. . O anda suda boğulmuş köpekçiği Fino ve boğulup atılmış papağanım anımsamıştı. bazen gondolun zemininde bulduğu ince bir söğüt dalıyla suyu şıpırdatıyordu. iksiri hazırlamaya razı oldu. sanki kafasında yeni bir öykü düşünüp kotarmaya çalışıyordu. Yoksa çok büyük bilge kişi sayılan babamdan büyücülüğün bu alabildiğine basit temel bilgilerini öğrenmiş olacağımdan kuşku duymazdınız. bazen de arkasına dönüp Piazetta’nın aslanlı sütununa bakıyor. Gerekli baharatı ve o gizli nesneleri sağlamak üzere hanımından para aldı. dünyanın hemen dört bir yanında bilge kişilerin soytarıların hizmetinde bulunduğu. tadı ve lezzetinin iksiri içende bir kuşku uyandırıp uyandırmayacağını merak edip öğrenmek istedi. Bunun üzerine Filippo gülerek şöyle dedi sesini yükselterek: "Bana öyle geliyor ki. önündeki perdeleri çekip kapadı. Cüce Filippo istifini bozmadan gondolun arka bölümünde oturuyor. kendisine çok değerli bir armağan verecekti. çünkü yola çıkmadan önceki son günlerinde sevgilisinin isteklerine her zamankinden çok boyun eğmeyi uygun görmekteydi. gözüne uyku girmedi. Baldassare perdeleri sımsıkı çekip kapayarak üstü kapalı gizli bölmede nişanlısıyla sevişmeye koyuldu. Gondolcu gondolü hareket ettirdi. Filippo bir şişe şarapla bir sepetçik kaysı alıp gondola taşıdı. acele etmek gerekiyordu. bir alay ifadesi uçup geçti yüzünden. Ertesi gün cücesi Filippo’yla ilgili konuda konuştu. Başını eğip üzerindeki zengin. Her vakitki gibi çirkin ve durgun yüzü gönlündeki düşüncelerden hiçbirini yansıtmıyordu. Kurnaz Filippo bütün sorulara ilgisizlikle yanıt verdi. insanlardan büyük çoğunluğunun yaşamının kötü bir komediye benzediği aklından geçince. gondol Rio Panada’dan ve pek çok kanaletten hızla geçerek saraya geldi. insan olsun nasıl her zaman tüm yaratıkların burnunun ucunda eğleştiğini. iksirin zehirli ve zararlı maddeler içerip içermediğini. Sonunda gondol eski Palazzo Guistiani’nin yanı başında. sonunda Venedik’te söz konusu iksiri hazırlayabilecek birinin bulunup bulunamayacağını doğrudan sordu cücesine. diretti. Belirtilen saatte Baldassare’nin gondolu evin arka kapısına gelip dayandığında Margherita çoktan hazırlanmıştı ve cücesi de yanındaydı. sahip olduğum becerilere pek güvenmiyorsunuz. bilmem. Sonraki günlerin birinde Baldassare nişanlısını sıcaktan kimsenin gondol gezisine çıkmaya yanaşmadığı bir ikindi üzeri baş başa bir gondol sefası yapmaya davet edince. O gece Margherita dönüp durdu yatağında. felaket denen şeyin hayvan olsun. Filippo iksiri hazırladı ve hanımının aynalı dolabından aldığı mavi bir şişeciğin içine koyup yanında taşımaya başladı. ama ağzını açıp bir şey söylemekten kaçındı. ama Filippo’nun hiç ilgisini uyandırmıyordu. gözleri sularda.Cücenin bütün bu anlattıklarım. istekleriniz gerçekleşti. gondolcuya eliyle işaret edip eve dönmesini bildirdi. Ayrıca hanımı. bazen San Giorgio’nun zarif kulesine. ipek giysiye baktı ve gülümsedi. "Bundan kolay ne var hanımım!" diye yanıtladı Filippo. Böyle bir aşk iksirinin nasıl şey olduğunu. "Yani sen şimdi böyle bir iksiri hazırlayabilir misin?" diye sordu. Hâlâ sessiz oturuyor ve gülümsüyordu ki. Genç nişanlı Baldassare cücenin de kendileriyle gelmesinden hoşlanmamıştı. gondolun içinden geçtiği Rio dei Barcoroli’nin eski. memleketini ve tüm yaşamını aklından geçirdi. Cüce Filippo’nun tahmin ettiği gibi. cüce de sonunda sözde gönülsüz. Gondolun üstü kapalı bölmesinden ilkin Baldassare’nin. bir düşten uyanır gibi irkildi ansızın. O zamanlar Palazzo Guistiani’nin yanı başında küçük bir bahçe bulunuyordu. bütün zaman beklediği şey gerçekleşti sonunda. Öyle ya. "Nerede şarap? Nerede kadehler. Bugün herkesin bildiği gibi söz konusu köşede güzelim Plazzo Barozzi yer alıyor. şaraba iksiri katıp götürmenin tam zamanıydı. gondolcunun durup eve dönmek için emir beklediğini görünce kendine geldi. Bay Baldasare’nin Kıbrıs’a doğru yola çıkması an meselesiydi. gerek cücesi Filippo bunu uygun bir firsat bildi. Filippo?" Bay Buldassare susamıştı. iksir hazırlanıp başarılı olursa. bu yüzden hanımı da giderek daha açık konuşmak gereğini duydu. Babasını. bunun sırrını bilen birinin hâlâ yeryüzünde yaşayıp yaşamadığını. Filippo. zaman zaman harıl harıl çalışan gondolcuya göz kırpıyor. "Ama benim bu becerime ne diye gerek duyuyorsunuz. ama açıktan açığa değil de çekingenliğinden cücesine türlü sorular sorarak yaptı bunu. gondol kara bir kuş gibi uçarak kente doğru yol almaya başladı. Cücesi sözünü bitirip susunca. Çok geçmeden kente vardılar. hanımının gizli isteğini hiç sezmemiş gibi yaptı. derin derin düşünceye daldı bir süre. nasıl dünyada ölümden başka hiçbir şeyi önceden görüp bilemeyeceğimizi düşündü.

Benden önce sen biraz iç bakayım şu kadehi. "Şarap içmeye alışık değilim de. "Dur. gondolun zemininde oturmuş. Ama cüce yan tarafta. İçinde iki ölüyle uğursuz gondolun dönüp eve gelişi bütün Venedik’i dehşete boğdu. bir saat sonra artık yaşamayacaktı. "Senin gibi şeytan heriflere güven olmaz. Cücesi. . sonra kadehi geri uzattı. Kalp atışlarının düzenini yitirdiğini ve alnını terlerin kapladığını hisseder hissetmez acı bir kahkaha savurdu." diye yükseltti sesini. Baldassare kollarında can verdi derken. İki sevgili yine perdelerin gölgesine sığınmıştı. her tekneye sesleniyordu: "Kurtarın onu! Kurtarın köpeği! Kurtarın küçük Fino’yu!" Ne var ki. "İçmeyi göze alamıyor musun. hınzır herif!" dedi tersleyerek. Başını çevirip kente baktı ve az önce kafasından geçirdiği düşünceleri anımsadı. Tekdüze ve yoksul bir yaşam sürmüştü . İksir zehirden başka bir şey değildi çünkü. herkes kendisini tanıyor artık. Arada bir balkona çıkıp korkuluğun arkasında oturuyor. içine ansızın bir kuşku düştü. Donna Margherita cinnet geçirdi. üzerinde görkemli ipek giysiyle yerde yatıyordu. Baldassare cüceye baktı. Biliyordu ki. Ölümün kapısının eşiğinde dikilen ruhunu tuhaf bir bekleyiş sarmıştı. perdelerin arkasında. bölmede ise korkuya kapılmış güzel Margherita birden rahatsızlanan Baldassare’yle ilgileniyordu. Margherita perdeleri açmıştı." "Emrediyorum. şarabı elinden alıp bir yudum içti. koy göz kamaştırarak ışıl ışıl parıldıyordu. hanımının nişanlısına ise kadehi sundu. "Bağışlayın bey. O anda hâlâ önünde dikilen cüceye takıldı gözü.soytarıların hizmetinde bir bilge. "Şarap iyidir. gözlerini ışıl ışıl su yüzüne dikti ve yaşamını baştan sona gönlünden geçirdi. Gondolcu yarı uyuklayarak ayakta dikilmekteydi. Hava sıcaktı." dedi nazik.” "Merak etmeyin. ardından kadehte kalan şarabı kafasına dikti.Filippo. vücudunun sıcaklığı az sonra kayboldu." Filippo hiç istifim bozmadı. Böylece köpeğinin ölümünün intikamını almıştı Filippo. yanında taşıdığı mavi şişeciği açıp içindekini bir kadehe boşaltarak üstünü kırmızı şarapla doldurdu. bağırmalarını umursamıyordu. Sen bu kadehten biraz içmezsen. beyciğim." dedi Filippo gülümseyerek. sanki acıyla çirkin ağzını büzüyordu. tatsız bir komedi. Bay Baldassare kadehi kaldırıp ağzına götürdü. Ama Bay Baldassare’nin kuşkusu kaybolmamıştı. elini geniş alnında gezdiriyor. Bir çığlık atıp dışarı fırladı Margherita. Kahkahayı işiten olmamıştı. bir uykuya dalmıştı adeta. sarayın önünden geçen her gondola. Suskun. Filippo hanımına kaysıları verdi. Hanımı soran bakışlarla cücesine baktı." diye yanıtladı cüce. Baldassare’nin önünde eğildi. ama daha birkaç yıl hayatta kaldı. bir damla bile ağzıma koymam. içi tedirginlikle dolup taşıyordu.