T

Kadir ÖZKÖSE*

evekkülü ava-m, havâs ve havâssü’lhavâs-sın tevekkülü diye üç kısma ayıran sûfîler, her üç aşama için de şu esasları, tevekkülün şartları olarak öngörmüşlerdir: 1. Sağlam imana sahip olmak: Hamdûn Kassâr’a (ö. 271/884) tevekkülden sorulunca; “Bu ulaşamadığım bir derece olmuştur, iman hâlini sağlamlaştırmayan bir kimse, tevekkül bahsinde nasıl konuşabilir!” cevabını vermiştir.1

Nahşebî (ö. 245/859), Allah’a ulaşmanın on yedi derecesini anlatırken, en aşağı olanının icâbet/ râzı olma, en yükseğinin de Allah’a tevekkül olduğunu ifade etmiştir.5 Ebû Türâb ayrıca tevekkülü “kalbin Allah Teâlâ’dan emin olması, yani O’na bütün kalbiyle güvenmesi” şeklinde tarif etmiştir.6 3. Allah’tan başkasına güvenmemek: İbrahim Havvâs’ın (ö. 291/903) ifadesi ile söyleyecek olur-

Sûfî Perspektif

TEVEKKÜL EHLİNİN

VasıflarI
2. Allah’a itaat: Yine Hamdûn Kassâr’ın ifadesiyle tevekkül, Allah (c.c.)’a sımsıkı sarılmak ve O’na itaat etmektir.2 Çünkü tevekkül; şek ve şüpheyi defetmek, Mâlikü’l-mülk olan Allah’a mutlak olarak teslimiyet göstermektir.3 Tevekkül; Allah’ın her şeyin üstünde hüküm ve egemenlik sahibi olduğunu kabuldür. Tevekkül bir fiil ve amelin inkârı değil hudutsuz bir kuvvetten beslendiğimize inanmaktır. Fiilde kararlı ve gayretli olmaya çalışmak, insanı akıl almaz bir iç zenginliği ve atılım coşkusuna ulaştırır.4 Ebû Türâb ensak, nefsi konusunda tevekkülü sıhhatli olanın, başkası hakkındaki tevekkülü de sağlam olur. Aczini bildiği için kendine güvenmeyen, başkalarının da kendisi gibi âciz olduğunu bilir, onlara güvenemez. Sadece Allah’a itimat eder.7 Müntesiplerini tevekkül üzere hareket etmeleri hususunda uyaran Ebû Osmân el-Hîrî (ö. 298/910) de tevekkülü; “Allah Teâlâ ile iktifâ ederek, ona tam itimat hâlinde bulunmaktır.” diye tanımlar.8 Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’ye (ö. 283/896) tevekkülün ne olduğu sorulduğunda, ”Kalbi başkasına

18

Ocak 2009

bağlanmadan Allah ile yaşama hâlidir.” cevabını verir.9 Kısaca tevekkül, Allah’ın katında olana güvenip halkın elinde bulunandan ümit kesmektir.10 Ebû Saîd Ebû’l-Hayr’ın (ö. 440/1049) dergâhındaki mutat sohbetlerden biri daha tamamlanır. Şeyh ve çok yakın dervişlerinden Hasan her zamanki gibi kapıda bekleyip misafirleri uğurlar. O sırada Derviş Hasan’ın kafasını bir

sadaka niyetine bağışladığını söyler. Bu paranın borçları için kendisine verileceğini uman Hasan, şeyhinin çantayı şehir mezarlığına götürmesini istemesi üzerine hayal kırıklığına uğrar. Derviş Hasan çantayı alıp mezarlığa gittiğinde köşede bir yere sinmiş yaşlı bir adam görür ve tıpkı şeyhinin söylediği gibi altınları şeyhinin selamıyla birlikte adama verir. Adam altınları gördüğünde ağlamaya başlar ve Hasan’a kendisini

süre önce aldığı borçlar meşgul eder ve zamanında ödeyecek durumda olmadığı için kaygılanır. Yapabileceği tek şey, içinden şeyhinin ona bu konuda yardım etmesini dilemektir. Derviş Hasan bu şekilde düşüncelere dalmış dururken, şeyhinin ikazıyla kendisine gelir. Yaşlı bir kadın onlara doğru yaklaşır. Şeyhin buyruğu üzerine kadını içeri alıp bir şeyler ikram eder ve neden orada olduğunu sorar. Bunun üzerine kadın, Derviş Hasan’a bir kese dolusu altın uzatıp

Şeyh Ebû Saîd’in yanına götürmesi için yalvarmaya başlar. Sonra da Hasan’a hikâyesini anlatmaya başlar: “Ben bir tambur sanatçısıydım. Gençken olabildiğince ünlüydüm, insanlar beni ve müziğimi seviyordu. Fakat yaşlandıkça şöhretimi kaybetmeye başladım ve hiç kimse artık benim müziğimi dinlemez oldu. En sonunda ailem bile beni evimden kovdu. Sonra kendimi bir mezarlıkta buldum. Şimdi ise karnımı doyurmak için dua ediyordum. Dün gece buraya geldim; yorgun, aç ve kahrolmuş olarak. Allah’tan başka kimsem

19

yoktu. Ağladım, dua ettim ve bundan sonra sadece kendisi için çalışacağımı, çünkü artık hiç kimsenin beni önemsemediğini söyledim ve inanıyordum ki bu dua karşılıksız kalmayacaktı. Bütün gece ağladım, dua ettim ve müziğimi çaldım. Nihayet güneş doğmaya başlarken uyuyakalmışım ve şimdi uyandım ki sen bana bir çanta dolusu para getiriyorsun.” Bunun üzerine Derviş Hasan adamı Ebû Saîd’in yanına götürür. Adam Ebû Saîd’i görür görmez ayaklarına kapanır, Allah’a şükürler eder ve Ebû Saîd’den kendisi için dua etmesini ister. Ebû Saîd, adama sevgi ve şefkatle karşılık verdikten sonra Derviş Hasan’a dönüp “Allah’a güvenen hiçbir kul unutulmaz. Bu adama sağlanan para pek tabii ki senin için de temin edilebilir.” der.11 4. Kendisi hakkında Allah’ın muamelesine razı olmak: Tevekkül ediyorum iddiasında bulunanlara Bişr-i Hâfî (ö. 227/832), “Gerçekten Allah’a tevekkül etselerdi, O’nun kendileri hakkındaki muamelesine de râzı olurlardı.” uyarısında bulunur. 12 5. Allah’ı kendisinin vekili bilmek: Yahya b. Muâz er-Râzî’ye (ö. 258/871); ”İnsan ne zaman mütevekkil olur?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Allah Teâlâ’nın kendisinin vekili olduğuna gönül hoşluğu ile rızâ gösterdiği zaman.”13 Sehl b. Abdullah et-Tüsterî, kimseden bir şey istememeyi/dilenmemeyi, verileni reddetmemeyi, ele geçeni biriktirmemeyi tevekkül etmenin üç alâmeti olarak sayar.14 Yahya b. Muâz’a da; “Bir kimse ne zaman mütevekkil olur?” denildiğinde, o; “Vekil olarak Allah’tan razı olduğu zaman” cevabını verir. 6. Takdirin Allah’tan olduğunu bilmek: Kul takdirin Allah Teâlâ cihetinden olduğuna hakîkaten ve yakînen kanaat getirmiş olursa, bu durumda istediği bir şeyi elde edemezse, “O’nun takdiri budur” diye; elde ederse, “Bu O’nun lütfudur” diye düşünür. 15 Bu gerçeğe ifade sadedinde Ahmed İbn Mesrûk (ö. 298/910) da tevekkülü, “Kaza ve kaderin hükmüne kayıtsız ve şartsız

Hat: Yusuf Couşkun BENEFŞE

teslîmiyet” şeklinde tarif etmiştir.16 Yapmamız gereken bedeni kulluğun içine atmak, kalbimizle Allah Teâlâ’ya bağlanmak; Allah kâfîdir, diye itmi’nîn içinde bulunmaktır. Zunnûn-ı Mısrî’nin (ö. 245/859) dediği gibi, Allah Teâlâ’nın bizde olanı, içinde bulunduğumuz hâli görüp bildiği kanaatine varmadıkça tevekkül sahibi olamayız.17

20

Ocak 2009

7. Mutlak surette ilahî iradeye teslim olmak: Bu gerçeği ifade sadedinde Sehl b. Abdullah şu tanımlamada bulunmaktadır: “Tevekkül; kulun kendisini Allah Teâlâ’nın iradesi ile salıvermesi yani mutlak sûrette ilâhî irâdeye teslîm olmasıdır.”18 Tevekkül Allah’ın kazasına sükûn ve rızadır. Yani geçmişle hayıflanmamak ve tam bir teslimiyet hali içerisinde olmaktır. Tevekkülün özü rıza ve yakîndir. Bu, psikolojide kullanılan zararlı bir savunma mekanizması değildir. Tevekkülde bir ileri aşama Allah’tan başka her şeyden yüz çevirmek, daha sonraki aşama ise kulun kendini hiç gördüğü tevekkül durumudur. Osman Hulusi Efendi (ö.1990), kişinin, her durum ve zamanda Hakk’a itaat edip O’nun emrine râm

gerçekleştirmek demektir; çünkü yaratılmış bir varlığa güvenmek ya da ondan korkmak şirk-i hafî/gizli şirk olur. Tevekkülün bu yönü sûfî psikolojisinin temel gerçeklerinden biridir. Her duygu ve düşünce, ikincil bir neden olmadan ihlâsla Allah’a yöneltilir yöneltilmez, artık ne insanlar ne de hayvanlar mutasavvıfa kötülük yapabilir. Böylece tevekkül tam bir iç huzuru doğurur. Yanında gerekli erzakı ve kendini koruyabileceği bir silahı olmadığı halde arslanlardan veya haydutlardan korkmadan, tevekkül içinde çöllerde dolaşan sûfîler hakkında anlatılan pek çok hikâye, bu tutumu oldukça romantik bir tarzda yansıtır.21 Osman Hulusi Efendi de beyitlerinde tevekkülün hakîkatine şu şekilde telmihte bulunmaktadır:

“Tevekkül, içselleştirilmesi anlamında, tevhîdi gerçekleştirmek demektir; çünkü yaratılmış bir varlığa güvenmek ya da ondan korkmak şirk-i hafî/gizli şirk olur.Tevekkülün bu yönü sûfî psikolojisinin temel gerçeklerinden biridir. Her duygu ve düşünce, ikincil bir neden olmadan ihlasla Allah’a yöneltilir yöneltilmez, artık ne insanlar ne de hayvanlar mutasavvıfa kötülük yapabilir. Böylece tevekkül tam bir iç huzuru doğurur.”

olması ve mütevekkil haliyle örnek insan olması gerektiğini şöyle dile getirmiştir: Çalış tefeyyüz eyle yücel temeyyüz eyle Fazîlette sehâda örnek insân ol örnek Allah’a itâat kıl her vech ile tâat kıl Tevekkülde rızâda örnek insân ol örnek. 19 8. Tevhîdde fânî olmak: Hallâc-ı Mansûr (ö. 309/921), İbrahim Havvâs’a (ö. 291/903); “Bunca sefer yapıp bu kadar çöller geçerken ne yaptın?” diye sorar. O da, “Tevekkül hâli üzere bulundum, kendimi bu esasa göre düzene soktum.” şeklinde cevap verir. Hallâc da; “Karnını imar ile ömrünü tükettin, tevhîddeki fenâ nerede kaldı?” uyarısında bulunur ve tevhîdde fânî olmayı tevekkülün en yüksek mertebesi olarak nitelendirir.20 Tevekkül, içselleştirilmesi anlamında, tevhîdi

“Birlik yoludur bendeye esbâb-ı tevekkül Maksûda yeter bend ile erbâb-ı tevekkül Tedbîr ile bitmez işi takdîr-i Hudâ’nın Takdîre rıza vermedir âdâb-ı tevekkül”22 “Tevekkül-i tâm ol ihlâs ile teslîm olup yâra Şükr-i bî-nihâye kıl Hakk’a hamd ü senâyı tut.” 23 9. Yarın endişesinden kurtulmak: Ebû Bekr ed-Dekkâk’ın ifadesiyle tevekkül, hayatı bir güne ircâ etmek ve yarının derdini gönülden silmektir.24 10. Sebeplere itimattan kurtulmak: Zunnûn-ı Mısrî, tevekkülün ne demek olduğunu soran bir adama; “Mal, nefis, ihtiras gibi Rableri söküp atmak ve sebeplere itimat fikrinin kökünü kazımaktır.” cevabını verir. Soruyu soran şahsiyet, sözünü daha anlaşılır bir şekilde tekrar söyleme-

21

sini isteyince, “Yani, nefsi Rab/efendi olma durumundan çıkarıp kulluk yapma vaziyetine sokmaktır.” diye karşılık verir.25 11. İhtirastan uzaklaşmak: Ebû Ali Dekkâk’a (ö. 405/1014), “Tevekkül nedir?” diye sorulunca, o da; “Tamahsız yemek ve ihtirassız yaşamaktır.” cevabını vermiştir. 26

le terk etmez.”29 diyen Sehl b. Abdullah, bir başka sözlerinde şunları söyler: “Çalışıp kazanma esasını tenkit eden, Allah ve Resûlü tarafından konulan kanunları tenkit etmiş olur. Tevekkülü tenkit eden, kadere imanı tenkit etmiş olur.” 30 “Beş gün bir şey yememiş olan bir derviş, ‘Ben açım!’ derse, onu derhal çarşıya götürünüz ve çalışıp kazanarak maişetini sağlamasını emrediniz.”31 diyen Ahmed b. Muhammed Rüzbârî (ö. 322/933), dilencilikle dervişlik olmaz, prensibini ortaya koymaktadır. Üç gün aç kaldıktan sonra elini bir karpuz kabuğuna uzatan bir dervişi gören Ebû Türâb enNahşebî, dervişe; “Para kazanmak için çarşıdan ayrılmayacaksın.” emrini vermiştir. 32 Özetle tevekkül Peygamberimizin hâli, çalışıp çabalamak, elden gelen tüm tedbiri almak ise Peygamberimizin sünnetidir. Onun sünnetini hâlinden ayırmak mümkün müdür?

Dipnot
* Doç. Dr. 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 Kuşeyrî, er-Risâle, s. 168. A.g.e.,, s. 163. A.g.e.,, s. 168. Kemal Sayar, Sufi Psikolojisi Bilgeliğin Ruhu, Ruhun Bilgeliği, İnsan Yayınları, İstanbul 2000, s. 26. Abdurrahman es-Sülemî, Tabakâtu’s-sûfiyye, tah. Nureddin Şeribe, 3.Baskı, Kahire 1986, s. 149. es-Sülemî, Tabakâtu’s-sûfiyye, s. 150. Kuşeyrî, er-Risâle, s. 164. A.g.e., s. 166. A.g.e., s. 166. A.g.e., s. 169. Mojdeh Bayat ve Mohammed Ali Jammia, Sufi Diyarından Hikayeler, çev.: Saliha Deniz, İnsan yayınları, İstanbul 2000, s. 44-45. Kuşeyrî, er-Risâle, s. 164. A.g.e.,, s. 164. A.g.e.,, s. 164. A.g.e.,, s. 163. A.g.e., s. 166. A.g.e.,, s. 164. A.g.e.,, s. 165. es-Seyyid Osman Hulusi Ateş, Dîvân-ı Hulusi-i Dârendevî, haz. Mehmet Akkuş ve Ali Yılmaz, Nasihat Yayınları, III. Baskı, İstanbul 2006, s. 163. Kuşeyrî, er-Risâle, s. 165. Annemarie Schimmel, İslamın Mistik Boyutları, çev. Ergun Kocabıyık, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999, 125-126. Ateş, Dîvân, s. 353 Ateş, Dîvân, s. 24 Kuşeyrî, er-Risâle, s. 165. A.g.e., s. 165. A.g.e.,, s. 166. A.g.e., s. 171. A.g.e.,, s. 166. A.g.e.,, s. 166. A.g.e.,, s. 166-167. A.g.e.,, s. 169. A.g.e.,, s. 169.

12. Haramdan kaçınmak: Abdullah b. Mübârek (ö.181/797), “Haram olarak cebine bir kuruş atan mütevekkil olamaz.”, demiştir. 27 13. Rızkın Allah’a ait olduğunun şuurunda olmak: Adamın biri İmam Şiblî’ye (ö. 334/945) gelir ve aile efradının çok oluşundan yakınır. Şiblî ona; “Evine git, aile efradından hangisinin rızkı Allah’a ait değilse, onu evinden kov.” cevabını verir.28 14. Çalışıp kazanmak: “Tevekkül, Nebî (s.a.v.)’nin hâlidir. Çalışıp kazanmak ise sünnetidir. Onun hâli üzere bulunan sünnetini kesinlik-

12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32

22

Ocak 2009

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful