Ç E V R E VE D İ N

ii

iii

ÇEVRE BAKANLIĞI YAYINLARI

ÇEVRE VE DİN
Doç. Dr. İbrahim ÖZDEMİR

ANKARA - 1997

iv

© 1997 Bu kitabın tüm yayın hakları yazarına aittir. Kısmen de olsa fotokopi ve film gibi yöntemlerle çoğaltılamaz

v

İbrahim ÖZDEMİR, 1960 yılında İslahiye’de doğdu. Lisansını Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesinde tamamladı (1985). Yüksek Lisans ve Doktorasını ise Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Felsefe Bölümünde tamamladı (1989-1996). Doktora tezinin konusu: The Ethical Dimension of Human Attitude Towards Nature (İnsan Doğa İlişkisinin Ahlaki Boyutu). Yayınlanmış kitaplarının yanında, yerli ve yabancı dergilerde yayınlanmış makaleleri de bulunmaktadır. Halen A.Ü. İlahiyat Fakültesinde çalışmalarına devam etmektedir.

E-Mail: iozdemir@yahoo.com

vi

Çevre Bakanlığı Yayınları, 1997.

Tashih ve Redaksiyon: Baskı: Gökçe Ofset

Mustafa PARILDI

İsteme Adresi: Çevre Bakanlığı, Eğitim ve Yayın Daire Başkanlığı Eskişehir yolu, 8. Km. Tel: (0 312) 285 72 82 285 52 82 ANKARA

vii

İÇİNDEKİLER
T A K D İ M .......................................................................................................X Ö N S Ö Z...................................................................................................... Xİİİ BİRİNCİ BÖLÜM ..............................................................................................3 I. GİRİŞ ...............................................................................................................3 I. 1. MEGA ÖLÜMLER YÜZYILI .............................................................................3 I.2. ÇEVRE EĞİTİMİ ............................................................................................23 İKİNCİ BÖLÜM ..............................................................................................30 ÇEVRE SORUNLARI .....................................................................................30 I. BAŞLICA ÇEVRE SORUNLARI .........................................................................30 I.1. Hava Kirliliği ...........................................................................................31 I.2. Suların Kirlenmesi...................................................................................33 I.3. Toprak Kirlenmesi ve Erozyon .................................................................35 I.4. Ormanların Yok Olması ...........................................................................39 I.5. Asit Yağmurları ........................................................................................41 I.6. Diğer Önemli Çevre Sorunları .................................................................43 II. DÜNYAMIZA NE OLDU? NEDEN BU HALE GELDİK?.....................................53 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM........................................................................................71

ÇEVRE VE DİN .............................................................................................71 I.1. ÇEVRE BİLİNCİNİN GELİŞİMİNDE DİNİN ÖNEMİ...........................................71 I.2. KIZILDERİLİLER VE ÇEVRE...........................................................................77 I.3. BUDİZM VE ÇEVRE .......................................................................................87

viii I.4. HİNDUİZM VE ÇEVRE....................................................................................89 I.5. YAHUDİ-HIRİSTİYAN GELENEK ...................................................................91 I.5.1Yahudilik ve Çevre...................................................................................92 I.5.2. Hristiyanlık ve Çevre.............................................................................94 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM................................................................................101

İSLAM VE ÇEVRE .....................................................................................101 I.1. ÇEVRE-AHLAK İLİŞKİSİ ..............................................................................102 I.2. ÇEVRENİN İSLÂMİ AÇIDAN TEMELLENDİRİLMESİ .....................................118 I.3. İSLÂM ÇEVRE AHLAKINA DOĞRU .............................................................126 I.4. İSLÂM ÇEVRE AHLAKININ UYGULANMASI ................................................136 I.4.1.Temizlik ................................................................................................136 I.4.2.Temiz Havaya Verilen Önem...............................................................142 I.4.3. Suların Temizliği ve Korunması ..........................................................146 I.4.4. Ağaç ve Orman Sevgisi........................................................................152
I.3.4.1 Kur’an’da Ağaç....................................................................................................... 156 I.3.4.2. Hadis-i Şeriflerde Ağaç.......................................................................................... 159 I.3.4.3. Sünette Orman Teşkili ve Korunması .................................................................... 164

I.5. HAYVANLARA ŞEFKAT ...............................................................................166 I.5.1. Kur’an’da Hayvanlar ..........................................................................173 I.5.2. Hadis-i Şeriflerde Hayvanlara ve Hayvan Haklarına verilen Önem:175

I.5.3. Tarihimizde Hayvan Sevgisi ................................................................179 İSLAM ÇEVRE DEKLARASYONU: * .......................................................192 İSLAM VE ÇEVRE AHLAKI .... HATA! YER İŞARETİ TANIMLANMAMIŞ. İNSANIN SORUMLULUĞU ........................................................................193

ix

ÇEVRE AHLAKI...........................................................................................194 ÇEVRE SÖZLÜĞÜX ...................................................................................198

BİBLİYOGRAFYA........................................................................................210

x

TAKDİM
Yeni bir yüzyıla girmemize bin günden az bir süre kaldı. Bütün insanlarda umudun yanında umutsuzluğun da hakim olduğu görülüyor. Zira modern insan bir değil, birden fazla sorunla karşı karşıya. Dünyanın bir çok bölgesinde savaşlar, soykırımlar, açlık, tabii felaketler vs. nedenlerle insanlar mutlu değil. Bu nedenle yeni yüzyıla da umut yerine umutsuzlukla giriyoruz. Buna rağmen tüm bu sorunların içerisinde çevre sorunlarının öneminin daha büyük olduğu görülmektedir. Zira çevre sorunları artık sadece bir kirlilik sorunu olmaktan çoktan çıkmış üstelik dünyanın geleceğini tehdit eden bir sorun haline gelmiştir. Gerek dünyamızın geleceğini ve gerekse gelecek nesillerimizi yakından ilgilendirdiğinden tüm insanlar çevreye ilgi duymaya başladı. Yaptığımız birçok şeyde her kesimin desteğini görürken, yapmamız gereken konularda da ciddi destek ve yardımlarını görmemizin bundan başka bir açıklaması olamaz. Artık herkes, temiz bir dünyada yaşamak istediği gibi, gelecek nesillere de temiz bir dünya bırakmak istiyor. Son yıllarda çevreye gösterilen yoğun ilginin temel nedeni de budur. Bu ilgi ve kamuoyu baskısıyla çevre konusunda gönülsüz olan devletler bile 1992’de yapılan Rio Dünya Çevre Zirvesine katılmak zorunda kalmışlardır. Çevre konusunda ciddi ve olumlu adımlar atacaklarını tüm dünyaya deklare etmişlerdir. Tüm bu çalışmalar Gündem 21’in belirlediği hedefler ve amaçlar doğrultusunda gerçekleştirilmektedir. Çevre bilincinin geliştirilmesi, çevreyi sahiplenme ve koruma bilincinin güçlendirilmesi için başvurulan bir diğer kaynağın ise dinler olduğu görülmektedir. Özellikle de semavi dinlerin insan-çevre ilişkisine verdiği önem yeniden gündeme gelmiştir. Modern insan tekrar dine yönelmekte ve dini anlamak istemektedir. Yaşadığı tüm tecrübeler insanın dinsiz yaşayamayacağını

xi bugün daha iyi göstermiştir. Konuyla ilgili olarak dünyanın önde gelen çevre kuruluşları ve üniversiteleri büyük toplantılar düzenlemişlerdir. Bu toplantılarda ortaya çıkan görüşlerin halka mal olması ve geniş kesimlere ulaşması için de bu toplantılarda ortaya çıkan görüşler kitap olarak yayınlanmıştır. Bunun en somut örneği dünyanın en büyük çevre kuruluşlarından birisi olan World Wild Fund (Dünya Yaban Hayatı Vakfı)’nın düzenlendiği toplantıdır. Tüm büyük dinlerin davet edildiği bu toplantıda, dinlerin çevreyle ilgili görüşleri derinlemesine incelenmiştir. Daha sonra da bu toplantıda sunulan tebliğler kitap olarak yayınlanmıştır: İslam ve Çevre, Yahudilik ve Çevre, Hıristiyanlık ve Çevre, Budizm ve Çevre bu kitapların en önemlileridir. Bizde, dinlerin ve özellikle de İslam dininin çevre konusundaki görüşlerini bir araya getiren bu kitabı yayınlayarak, çevre konusundaki literatüre bir katkıda bulunmak istiyoruz. En büyük hedefimiz ise, sade bir dille yazılan bu kitap ile ülkemiz insanının çevreye karşı duyarlılığını güçlendirmektir. Böylece çevre korumanın sadece resmi kurum ve kişilerin görevi değil, tüm insanların ve bireylerin görevi olduğu anlaşılacaktır. Biliyoruz ki, çevreyi korumanın aynı zamanda dini bir görev ve sorumluluk olduğunu anlayan insanımız bu konuya daha çok ilgi ve hassasiyet gösterecektir. Çevre konusundaki politikalara daha çok destek vereceği gibi, çevre konusundaki tüm olumsuzluklarla ve yanlışlarla da azim ve kararlılıkla mücadele edecektir. Biz de göreve geldiğimiz günden bu yana geceli-gündüzlü çevre sorunlarını çözmeye çalışıyoruz. Çevreyi koruma, gelecek nesillere daha temiz ve sağlıklı bir çevre bırakma işini bir ibadet olarak telakki ediyoruz. Tüm bu çalışmalarımızın temelinde, çevrenin biz insanlara Allah tarafından emanet edildiği ve bizim de çevreden sorumlu olduğumuz anlayışı yatmaktadır. Tüm bu yapıp etmelerimizde, sadece insanlara ve seçmenlere değil, gelecek nesillere ve Yüce Yaratıcıya da hesap vereceğimiz bilinciyle hareket ediyoruz. Bu konuda birikimi olan herkesle görüşüyoruz. Aralık 1997 tarihinde topladığımız III. Çevre Şurasında şu ana kadar ki en büyük katılımı gerçekleştirdik. Ülkemizde çevreye gönül veren herkesi bir araya getirdik. Amacımız gelecek nesillere daha güzel bir dünya, daha güzel bir Türkiye bırakmak. Çevre Şurasında beni en çok duygulandıran bir hatıra ise bir çevre dostunun şu sözleriydi: “Sayın Bakanım, Dünya görüşlerimiz ve politik

xii tercihlerimiz farklı. Bunu kabul ediyorum. Ancak çevre konusunda yaptıklarınızdan, özellikle de tüm çevrecilere gösterdiğiniz ilgi ve destekten dolayı da sizi kutlamak istediğimi tüm çevrecilerin huzurunda ifade etmek istiyorum.” Çevreden ve çevrecilerden aldığımız bu destekle 1997 yılını “Çevre Yılı” olarak ilan ettik. Gönüllü kültür kuruluşlarıyla el ele vererek elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Bu bağlamda kitaplar, broşür ve afişler bastırarak tüm kesimlerin dikkatini çevreye çekmek istiyoruz. Çevre konusunda herkesin bir şeyler yapabileceğini ve yapması gerektiğine inanıyoruz. Çevre sorunlarının global olduğu bilindiğine göre, bu konuda dünya çevrecilerine bir katkı olarak, çevre konusunda hazırlanmış bir kitabı da İngilizce olarak yayınladık. Bakanlık olarak bu tür çalışmalarımız hem ülke çapında, hem dünya çapında devam edecektir. Bu kitabın ülkemizdeki çevre bilincinin gelişmesinde ve güçlendirilmesinde olumlu katkılar yapacağına inanıyorum. Hz. Peygamber’in (sav) şu sözleri bizlere hem görevimizi hem de hiç bir zaman umutsuzluğa kapılmamamızın gerektiğini göstermektedir: “Elinizde bir ağaç fidanı varsa, kıyamet kopmaya başlasa bile, eğer onu dikecek kadar vaktiniz varsa, mutlaka dikin.” Bu kitaba emeği geçenleri kutlarken, tüm okuyucuları daha temiz bir dünya ve daha temiz bir gelecek için hizmete çağırıyorum. Çevreyi anlama, sevme ve koruma sadece bir görev değil, aynı zamanda bir ibadettir.

M. Ziyattin TOKAR Çevre Bakanı

xiii

ÖNSÖZ
Çevre sorunları hepimizi ilgilendiren bir gerçek olduğu halde, ne yazık ki herkes aynı bilinç ve duyarlıkla hareket etmiyor. Bunun bir nedeni de çoğu insanın çevre sorununu bir teknik sorun olarak görmesi; diğer bir kısmının ise bunun resmi makamların ve kişilerin görevi olduğunu düşünmesidir. Halbuki çevrecilerin dediği gibi “tek bir dünyamız var”. Bu dünyamız her gün sadece daha çok kirlenmiyor. Aynı zamanda doğal kaynaklarımız hızla tükeniyor. Hayvan türleri yok oluyor. Yaptıklarımızdan ve ettiklerimizden dolayı dünyamızın doğal dengesi bozuluyor. Dünyanın bir yanında kuraklık ve açlık, diğer yanında ise seller ve tabii felaketler insanları perişan ve mutsuz ediyor. Bütün bu gelişmeler insanlığın gözünü açmış ve herkes çevreye sahip çıkmaya başlamıştır. Ülkemizdeki çevreyle ilgili sivil toplum örgütlerinin sayısı bunun bir göstergesidir. Bununla beraber çevre bilincini toplumun her kesime yaymak ve güçlendirmek gerekmektedir. Daha önce yayınlanan Çevre Sorunları ve İslam adlı kitabımızı esas almakla beraber, bu kitaba yeni bölümler eklenmiş; bazı bölümler ise tamamen gözden geçirilerek yeniden yazılmıştır. Bazı kısımlar ise çıkarılmıştır. Bu kitabın hedef kitlesi çevreye ilgi duyan veya duymayan herkestir. Bununla beraber daha ileri araştırma ve okumalar için gerekli referanslara göndermeler yapılmaktadır. Genelde dinlerin ve özelde ise İslam dininin insançevreyle ilgili görüşlerini ortaya koymaya çalışmaktadır. Konunun daha iyi anlaşılması için birinci bölümde konuya genel bir giriş yapılmış ve yeni bir yüzyıla girerken dünyanın karşı karşıya bulunduğu sorunlar ve özellikle de çevre sorunun konumu üzerinde durulmuştur.

xiv İkinci bölümde başlıca çevre sorunları üzerinde durulmuştur. Dünyamızın neden bu duruma geldiği sorusuna cevap aranmıştır. Üçüncü bölümde ise, dinin çevreye yapacağı katkının üzende durulmuş ve belli başlı dinlerin çevreyle ilgili görüşleri verilmeye çalışılmıştır. Dördüncü ve son bölümde önce ahlak-çevre ilişkisine değinilmiş, daha sonra da İslam’ın çevreyle ilgili görüşlerine ye verilmiştir. Konu hem teorik, hem de pratik yönden ele alınarak; Kur’an ve Hz. Peygamberin hayatındaki çevreyle ilgili örneklere yer verilmiştir. Ayrıca tarih ve kültürümüzdeki çevre koruma ve hayvanlara iyi davranmayla ilgili örneklere de bolca yer verilmiştir. Buradaki temel amaç, kendi kültürel kod ve referanslarımıza dayanmayan bir çevre bilincinin gerçekçi ve köklü olamayacağı anlayışıdır. Kitabın daha rahat okunmasını sağlamak ve bazı çarpıcı olguları, çevreyle ilgili önemli metinleri çerçeve içinde sunduk. Umarım okuyucu da bunu takdir eder. Bununla beraber kitabın okuyucunun ve özellikle de çevrecilerin eleştiri, teklif ve katkılarıyla gelecekte daha iyi olacağına inanıyorum. Bu nedenle değerli çevreci dostlarımın eleştiri ve katkılarını bekliyorum. Bu kitabın hazırlanması aşamasında bir çok değerli dostlarımın katkı ve emeği oldu. Özellikle böyle bir kitabın hazırlanması ve yayınlaması hususunda gerekli ilgiyi gösteren Çevre Bakanı Sayın Ziyattin TOKAR’a; hadislerle ilgili yardımlarından dolayı Dr. Mehmet GÖRMEZ ve Dr. Bünyamin ERUL’a; kitabı okuyarak değerli önerilerde bulunan Mustafa PARILDI’ya teşekkürlerimi arz etmek isterim.

22 Mayıs 1997, Ankara

İbrahim ÖZDEMİR

Çevre ve Din

1

Çevre ve Din

1

BİRİNCİ BÖLÜM GİRİŞ

2

Giriş

Çevre ve Din

3

BİRİNCİ BÖLÜM I. GİRİŞ
I. 1. Mega Ölümler Yüzyılı İnsanlık 20. yüzyıla büyük umut ve beklentilerle girmişti. Bilim ve teknoloji dev adımlarla ilerliyordu. Her yerden bolluk ve refah fışkırıyordu. Modernitenin gücü ve etkisiyle bir taraftan geleneksel otoriter devletler, hanedanlıklar tarihe karışırken, diğer yandan dini, geleneksel ve manevi olan her şey de değerini yitiriyordu. Yeni yüzyıl bilim ve teknolojinin; başka bir ifadeyle insani değerlerin damgasını taşıyacaktı. Bu yeni anlayışın ve materyalist (her tür manevi ve geleneksel değeri ret eden anlamında) dünya görüşünün sonuçları hiç de beklendiği gibi olmadı. Asrımız büyük savaşlara, soykırımlarına ve dünyanın daha önce şahit olmadığı boyutta totaliter ve diktatör yönetimlere şahit oldu. Allah’ın karşısında diz çökmek veya secdeye gitmekten kurtarılan insanlık (!) kendini tanrılaştıran ve mutlaklaştıran hemcinsleri önünde diz çökmeye ve mutlak itaate zorlandı. Buna direnenler çeşitli yaftalarla dışlanarak; hapis, işkence, sürgün ve nihayette yok edildiler. Bu nedenle çevreyle ilgili bir kitaba başlarken, yüzyılımızın en büyük sorununun sadece çevre olmadığı, aksine çevre sorunlarının bu modern anlayışın sebep olduğu sorunlardan sadece birisi ve belki de en önemlisi olduğunu vurgulamak gerekir. Zbigniew Brzezinski’nin 20. Yüzyılı “mega ölümler yüzyılı” olarak adlandırması bu bağlamda çok anlamlıdır. Sadece hanedanlıkların, geleneklerin, manevi ve moral değerlerin, aile kurumunun, farklılıkların ölümü değil; hayvanların ve bir bütün olarak çevrenin de ölümü demektir. Pulitzer Ödülü sahibi Amerikalı ünlü yazar Barbara Tuchman “21. yüzyılda yaşayan bir tarihçi olsaydınız ve 20.yüzyılı tanımlamanız istenseydi nasıl tanımlardınız sorusuna hiç tereddüt etmeden: “Bozulma, kirlenme, çürüme ve parçalanmalar yüzyılı.” diye cevap verir.

4

Giriş

Evet 21. Yüzyıla girmeye üç yıl gibi çok kısa bir zaman kaldı. Aslında bazılarına göre 9 Kasım 1989'da 20. yüzyıl sona erdi ve fiilen 21.yüzyıla girmiş bulunuyoruz. Buna göre, Berlin Duvarı'nın yıkılması, sadece Soğuk Savaşın değil, 28 Haziran 1914'de Arşidük Francis Ferdinand'ın suikast neticesinde hayatını kaybetmesiyle başlayan global çatışma döneminin de bittiğini ilan ediyordu. 1 Ancak insanlığın yeni bir yüzyıla büyük umutlar yerine büyük endişeler ve sorunlarla girdiği/girmekte olduğu görülmektedir. Dünyanın birçok köşesinde hâlâ savaşlar bütün yıkıcılığıyla sürmekte olduğu görülmektedir. Başta çocuk ve kadınlar olmak üzere insanlar ölmekte ve öldürülmektedir. Bunlara ek olarak yetersiz beslenme ve açlıktan ölenlerin sayısı da azımsanacak gibi değil. Bütün bunlara ek olarak, sadece doğayı değil, tüm insanlığın geleceğini tehdit eden çevre sorunları karşımıza çıkmaktadır: Yok olan ormanlar, çölleşen dünya, nesli tükenen hayvanlar, her gün daha çok incelmeye devam eden ozon tabakası ve buna bağlı olarak kanser türlerinin ve bu hastalığa yakalananların sayısındaki artış... Bu ve benzeri bir çok sorunla yeni bir yüzyılın eşiğindeyiz. Daha iyi bir yüzyıla hazırlanırken, öncelikle içinde yaşadığımız yüzyılın iyi bir değerlendirmesini yapmak ve adeta hesaplaşmak zorundayız. Aslında bu o kadar kolay ve masumane bir iş değil. Kültür Tarihçisi Irwin Thomson’a göre günümüz insanının en tipik özelliklerinden birisi, soru sormaktan korkmasıdır. Karşılaştığımız sorunlarla ve bunların kaynaklarıyla ilgili doğru sorular sormaktan korkuyoruz. Kendimizi, modern kavramlarımızı, kurumlarımızı, artılarımızı ve eksilerimizi sorgulamaktan çekiniyoruz. “Peki doğru soruları sormaktan çekinir ve korkarsak, doğru ve gerçek cevapları nasıl bulacağız?” Herbert Marcuse’un “Tek Boyutlu İnsan” olarak tanımladığı çağdaş insan, yaşadığı dünyanın/dünyaların diğer boyutlarını araştırmaktan ve görmekten korkuyor. Halbuki karşı karşıya bulunduğumuz sorun ve ya sorunlar inkar edilemeyecek ve saklanamayacak kadar büyük. Üstelik çevre sorunları olarak bizi her taraftan kuşatmış. Thomson’un ifadesiyle, “Evlerimiz, tabii ve toplumsal çevremiz kültürümüzün ve sahip olduğumuz değerlerin doğru bir

1

Robeter L.Bartley, “Batı Kendisine Güvenmelidir”, The Wall Street Editörü, Türkiye Günlüğü, Güz 1993, s.24, s.68-70

Çevre ve Din

5

aynasıysa, modern kültürü ve değer yargılarımızda bir sakatlık ve bozukluk olduğu” kesin gözükmektedir. Asıl sorun doğru sorular sormak ve daha sonra da doğru cevap/cevaplar bulmaya çalışmaktır. Kendimizle, çevremizle, sahip olduğumuz tüm modern kurum ve kavramlarımızla ilgili doğru sorular sormak zorundayız. Nobel Ödülü sahibi Avusturalya’lı Prof. Charles Birch’in belirttiği gibi “ dünyayı kurtarmak için, önce fikirler değişmeli”. Bununla beraber her gün doğru sorular soran, sormaya çalışan; sadece kendini değil, sahip olduğu tüm modern değer ve kurumları, şimdiye kadar ihmal/reddettiği geleneksel ve manevi değerleri yeniden sorgulayan ve böylece hayatını anlamlandırmaya çalışan insanlar da yok değil. Bu soruların yoğun olarak sorulmaya başlandığı ve çeşitli alternatif cevapların sunulduğu döneme postmodernizm deniyor. Postmodernizme yöneltilen eleştiriler bir yana bırakırsak, sadece modern insanın doğru ve farklı sorular sormasına, böylece bir hoşgörü ve çoğulculuk anlayışına katkıda bulunduğu için postmodernizmin övülmesi gerekir. Bu giriş bölümünde bu sorunların bir kısmına ve sebeplerine dikkat çekmenin yararlı olacağını düşünüyoruz. Öncelikle içinde yaşadığımız ve çok dramatik olaylara şahit olan 20. yüzyıla bakmak ve eleştirel olarak değerlendirmek durumundayız. Bu yüzyıl çöken imparatorluklara, tekrar tekrar değişen rejimlere, işgallere, ihtilallere, milyonların öldürülmesine, dağılan ailelere, göçlere ve daha bunlar gibi nice felaketlere şahit oldu. Savaştan olumsuz olarak etkilenerek; yuvalarını, yurtlarını, özgürlüklerini ve her şeylerini yitiren insanların sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Konuyla ilgili olarak yayınlanan bir kitap 20. Yüzyılda yaşanan dehşeti bütün boyutlarıyla gösteriyor. ABD eski başkanlarından Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski Kontrolden Çıkmış Dünya adlı son kitabında 20. yüzyıldaki ölümlerin bilançosunu çıkarıyor. Buna göre son beş yılına girdiğimiz yüzyılda ölen insan sayısı, insanlık tarihinde şimdiye kadar yaşanan bütün savaşlar, toplumsal karışıklıklar ve dini kaynaklı katliamlarda ölenlerin toplamından daha yüksek: Tam 175 milyon söndürülmüş hayat.

6

Giriş

MEGA ÖLÜMLER YÜZYILI Zigniew Brezezinsky 20. Yüzyılı mega ölümler yüzyılı olarak adlandırır. Sebebe ise basit: Çünkü bu yüzyılda savaşlarda ölen, katledilen, işkence ve sefalet çeken insan sayısı tüm insanlık tarihinde işlenenlerden daha çok. İşte bazı rakamlar: • Hitler’in insan. tek başına sebep olduğu cinayetler: 17 milyon

• Stalin’in katlettiği/ettirdiği insan sayısı: 25 milyon. • Mao’nun sebep olduğu cinayetler: 29 milyon insan. • Ayrıca milliyetçilik ve ideoloji adına öldürülen insan sayısı: 33 milyon. (Bunların büyük çoğunluğu 18-30 yaş arasındaki genç insanlar. I. Dünya savaşında 8.5 milyon, II. Dünya savaşında ise yaklaşık 19 milyon genç asker hayatını kaybetti. • Kasıtlı soykırımların dışında kalan ve savaşın normal akışı içinde ölen sivil sayısı ise I. Dünya savaşında 13 milyon; II. Dünya savaşında da 20 milyon civarında çocuk, kadın ve yaşlı... • İkinci Dünya savaşından önceki Çin-Japon savaşında ölen insan sayısı: 20 milyon. • Diğer çatışmalarda ölen insan sayısı: 6 milyon. Bu savaşlar arasında Meksika savaşları, İspanya iç savaşı, HindistanPakistan savaşı, Kore savaşı, Vietnam savaşı, İran-Irak savaşı sayılabilir. Kaynak: Zbigniew Brezezinsky, Kontrolden Çıkmış Dünya, 2.baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1996, s. 6-16. Bu rakamlar tahmini olup kesin rakamların bunların üzerinde olduğu ileri sürülmektedir.

Brzezinski kitabında 20. yüzyıl insanının çok çarpıcı bir paradoksuna da değiniyor. Bilim ve özellikle de tıp alanında yaşanan gelişmelerin bir yandan insan ömrünü uzatmaya çalıştığına tanık oluyoruz. Diğer yandan bilimsel gelişmelerin ahlaki seviyeye yansımamış olması nedeniyle politika, bu yüzyılın en büyük düş kırıklığı olarak karşımıza çıkıyor. Tüm beklentilerin aksine 20.

Çevre ve Din

7

yüzyıl insanoğlunun gördüğü en kanlı ve nefret dolu yüzyıl olarak görülmektedir. Katliam eylemi sistemleşiyor ve iğrenç bir politika olarak dünya sahnesindeki yerini alıyor. Dünyanın her yanında insan hakları ve barış için mitingler düzenleniyor. Bütün olumlu gelişmelere rağmen; barış, kardeşlik, insan hakları, hoşgörü en çok konuşulan ve özlenen konular/kavramlar olarak gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Bu savaş ve katliamların en büyük nedenlerinin başında ise, tarihin en büyük siyasi mücadelelerinin bu yüzyıl içinde meydana gelmesidir. Sonuçta, çağımızın en büyük iki zulmü ortaya çıkıyor: Bu zulümlerden birincisi iki adet uzun, kanlı ve son derece yıkıcı geçmiş dünya savaşı ve bunlarla bağlantılı olan ve ölü sayılarının on binlerle ifade edildiği 30 civarında yerel ve iç savaş. İkincisi ise, zorlayıcı ve dayatmacı ütopyalar diye tanımlayabileceğimiz diktatörlükler. Başka bir ifadeyle Tanrının inkar edildiği bir zaman ve zeminde kendilerini ve ideolojilerini tanrılaştıran dikta rejimleri. Böyle yapmakla insanlardan kendilerine mutlak itaati ve boyun eğmeyi talep ederek, her türlü çoğulculuk, farklılık, din ve vicdan hürriyetini ortadan kaldırmışlardır. Faustvari ideal ve ütopyalarını gerçekleştirmek için, her tür zulüm, baskı, işkence ve insan onurunun ayaklar altına alınmıştır. Bu diktatörlerin en büyük özelliği ise, ütopik ideolojilerini gerçekleştirmek için katletme, yok etme, sürgün ve işkence başta olmak üzere her yolu ve yöntemi denemeyi meşru kabul etmeleridir. Böyle bir ortamda tam bir yabancılaşmayla yüz yüze geliyoruz. İşkence ve adam öldürmenin sistemleştiği bu ortamda insan hak ve hürriyetlerinin, insanlık onurunun sözü bile edilemediği görülmüştür. İnsanlara mutlak itaat ve boyun eğmeyi emreden, insana en küçük bir düşünce ve fikir özgürlüğü tanımayan, kendileri gibi düşünmeyenleri düşman olarak görüp yok edilmesi gerektiğine inanan böyle bir ortamda çevre ve çevreninin korunmasının yeri elbette ki yoktur.

Tanrı krallık -Yeni Stil
Son üç asır boyunca mutlak güç gizli oy kullanma suretiyle eski Grek oy kullanma siteminin yeniden ikame edilmesi ve bu hakkın

8

Giriş

bütün yetişkin nüfusa kademe kademe tevzi edilmesi sonucu, kısmen de olsa kontrol altına alındı. Tek partili totaliteryen yönelimler düzmece de olsa demokratik seçimlere gitmeyi zorunlu gördüler. 1918’den sonra Rusya, Türkiye, İtalya, Almanya ve Çin’deki yeni diktatörlüklerle birlikte bir zamanlar feshedilmiş Tanrı-krallık kültü yeniden diriltildi ve yeni kitle kontrol teknolojileriyle daha da etkili kılındı. Terör ve elektronik büyü sonucu lider bir Tanrı suretine büründü: Führerprinzip ya da Kişilik Kültü. Lewis Mumford. Makine Efsanesi. Çev: Fırat Oruç, (İstanbul: İnsan Yayınları, 1996). 643.

Bununla beraber, işin asıl dikkat çekici ve düşündürücü olan yönü, savaşların, soykırımların, etnik temizlemenin hala devam etmesidir. Günümüzde Kara Afrika’da yaşanan durum, tüm çağdaş dünyanın yüzünü karartacak niteliktedir. Bu öyle bir lekedir ki, bundan rahatsız olan bir çok insaf sahibi batılı bile duruma isyan etmekte ve batıyı iki yüzlülükle itham etmektedir. Bir yandan çağımızın iletim devrimiyle övünürken, diğer yandan da odalarımızdan insanların açlığını, etnik temizliğe tabi tutulmalarını ve öldürülmelerini; ırk, dil, din ve fikir ayrılıklarından dolayı hala insanların başta işkence olmak üzere ölümle dahi karşı karşıya gelmelerini çaresizce izlemek zorunda kalıyoruz. Son zamanlarda güçlenmeye başlayan sivil toplum örgütlerinin temelinde de, bu çaresizliğe san vermek ve bir şeyler yapmak/yapabilmek esprisinin olduğunu düşünüyorum. Bir şeyler, küçükte olsa bir şeyler yapmak. Kendimiz için, çocuklarımız için, insanlık onurunun ayaklar altında çiğnenmemesi için. Çevremiz ve geleceğimiz için bir şeyler yapmak.

BATI’NIN İNSANLIĞA ÜÇ İHANETİ
Son yıllarda Ruanda, Bosna ve Çeçenistan’da, şimdi de Doğu Zaire’de insanlık ayıplarının işlenmesi, batı basınında bir kez daha bu katliamların önüne kimin geçeceği sorusunu gündeme getirdi. Bunlardan Frankfurter Allgemeine’in yazarı Rupert Neudeck’in bir

Çevre ve Din

9

yazısını sunuyoruz. Bir skandal, Avrupa ülkelerinin “İnsanlık için müdahale” diye haykırmasıyla başlar. Ancak “İnsanlığa hıyanet maalesef bu skandalin sonu olur. Nitekim 6 Nisan 1994’te Ruanda’da 1 milyon insanın vahşice öldürülmesinden aslında Batı, 6 Nisan da Ruanda’daki Birleşmiş Milletler Barış Gücü UNIMAR ile dünya kamuoyuna açıkça istifasını sunmuştur. Bu gün Avrupa ülkeleri, inanılmaz bir zamanlama ile katliamların başlamasına dakikalar kala barış gücündeki askerlerine geri çekilme emri vermişti. Hatta UNIMAR’ın komutanı General Dallaire, 2700 mavi bereli ile katliamı engelleyebileceğine inanıyordu. Gerçekte ise yangından kaçmışlardı. Bir tek Çinko tabutu görmekten korkuyorlardı. Nihayet değerli beyaz derililerin güvenliği için Barış Gücü, yangın bölgesinden uzaklaştırıldı. Kigali’deki Belçika birliği yakınlarında ABD yardım örgütü USAID adına çalışan bir Zaireli doktor ise derisinin rengi yüzünden tahliye sırasında unutulmuştu. Siyah olması sebebiyle tehlike altında olan az sayıdaki değerli insanlar arasında yer alamadı. Tahliye sırasında Ndera’daki bir kliniğe gelen bir otobüs, klinikten üç Belçikalı misyoneri çıkararak kaçtı. Buna karşılık otobüste fazlasıyla yer olduğu halde, klinikte tedavi edilen yüzlerce kadın ve çocuk unutuldu. Avrupa’nın ikinci hainliği: 11 Temmuz 1995 yılında Birleşmiş Milletler tarafından güvenlikli bölge ilan edilen Srebrenica’da tarihin en büyük hıyaneti yaşandı. Bu gün güvenlikli bölge ile ilan edilmesine rağmen, burasını korumakla görevli Birleşmiş Milletler’e bağlı mavi bereli Hollanda askerleri katliamın geliyorum dediği saatlerde ortadan kaybolarak 8000 sivil Müslüman Boşnak’ın dağlarda öldürülmesine neden olmuştur. Amerikalı adli tıp uzmanları aradan bir yıl geçmesine rağmen hâlâ toprak kazarak ceset çıkarıyor. Avrupa’nın üçüncü hainliği 2 Kasım 1996’da Ruanda askerleri Goma’dan 110 barış gönüllüsünün görülmeden kaçırılmasını sağladı. Böylece 1945 yılından sonra en büyük yardım operasyonu yaşanmış oldu. Peki bu mide bulandırıcı oyunlara ne gerek var? Mültecilere ayrılan kampların bilerek sınıra yakın kurulduğunu, bölgede askeri birliklerin bulunduğunu ve hatta askeri yetkililerin “Katliam gereksiz yere yapıldı. Ancak sona ermedi. Yeryüzündeki son Tutsi öldürülünceye kadar katliam durmaz” dediği bilinmiyor muydu? Peki şimdi? Evet, konferanslar, özel gündemler Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği... Fransa bölgede operasyona hazır bir birliği oluşturmuş bile

10

Giriş

“Operation Turquosi No. II.” Buna karşılık halen yüz binlerce insan her an öldürülmenin kaygısıyla yaşıyor. O halde bir an önce ABD ve Avrupa ülkeleri devreye girerek bir operasyonu finanse etmelidir. En makul çözüm ise bölgede etkili ülkeler olarak kabul edilen Hutu yanlısı Uganda’nın ortak oluşturacağı bir Barış Gücünün bölgeye gönderilmesi. Aksi takdirde Avrupa, insanlık hıyanetine bir hainlik daha ekleyecektir. Yeni Şafak, 14 Kasım 1996, çev: Fikret Çengel.

Almanya’da bir grup bilim adamının yaptığı bir araştırma şu anda dünyanın 41 yerinde savaşların devam ettiğini ortaya koymuştur. Hamburg Üniversitesi Savaş Sebeplerini Araştırma Grubu Başkanı Prof. Dr. Klaus Jürgen Gantzel, II. Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen savaş sayısının 187’ye ulaştığını belirterek, sadece 1994 yılı içinde dünyanın 41 ülkesinde savaş yaşandığını söylemiş ve bu savaşlarda 6.5 milyondan fazla insanın öldüğünü ifade etmiştir. 2 Bütün bunlarla beraber ve bazen de bu savaşların da etkisiyle ortaya çıkan çevre sorunları veya çevre bunalımı dünya gündeminin bir numaralı konusu olarak çözüm beklemektedir. Başka bir ifade ile, içinde bulunduğumuz zaman diliminde insanın vahşet, zulüm ve gaddarlığından; aç gözlülüğü ve hırsından sadece insanlar değil, tüm doğa ve doğadaki bütün canlılar da nasibini almış bulunmaktadır. Böyle gittiği takdirde, kıyametin kopmasına gerek kalmadan insanlık topyekün bir intihara kendiliğinden teşebbüs etmiş olacaktır. Bu, maalesef sıradan bir iddia olmayıp, içinde bulunduğumuz durumun ifadesidir. BM’in kurduğu Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonunun hazırladığı ve Ortak Geleceğimiz adıyla yayınlanan raporda bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:
Bu yüzyıl boyunca, beşerî dünya ile onu taşıyan gezegen arasındaki ilişkiler köklü bir değişiklik geçirmiştir. Yüzyıl başladığı sıralarda, insanların sayısında da, teknolojide de gezegenin sistemlerini önemli ölçüde değiştirecek güç var olmakla kalmamakta, aynı zamanda, atmosferde, toprakta sularda, bitki ve hayvanlar arasında ve bunların hepsinin

2

29 Ocak 1995 tarihli gazeteler.

Çevre ve Din
birbiriyle ilişkilerinde bir takım önemli, değişiklikler yer almaya başlamış bulunmaktadır. istenmeyen

11

Değişikliğin hızı, bilimsel disiplinlerin ve bugün sahip olduğumuz yeteneklerin, değerlendirilip yol gösterebilme hızını aşmaktadır. Bu hız, siyasal ve ekonomik kuruluşları daha farklı, daha parçalara ayrılmış bir dünyanın şartları doğrultusunda ortaya çıktığında uyum sağlama ve baş edebilme açısından eksik kalmaktadır. Bu kaygıları siyasal gündeme sokma yolları arayan pek çok kişi, kaygı içindedir. 3

Yakın zamana kadar bir süper gücün en üst kademesinde bulunmuş olan Mihail Gorbaçov’un söyledikleri de sorunun boyutlarını göstermesi bakımından önemlidir. Ülkesindeki birçok çevre sorununa, daha doğrusu faciasına bizzat şahit olan ve bunun verdiği ıstırapla şimdilerde çevreci olan Gorbaçov dünyanın içinde bulunduğu durumu şöyle tanımlıyor: “Hızlı bir trenle uçuruma doğru yol alıyoruz. Zamanında uyanmaz ve gerekli tedbirleri almazsak hepimizi toplu bir felaket beklemektedir.” 4 Aslında böyle bir felakete doğru gittiğimizi daha öncede dile getirenler olmuştu. Ancak, gerek çevre sorunları ve gerekse diğer sorunlar bu kadar hissedilir boyutlara ulaşmadığından, bu endişeler duyulmamış veya duymazlıktan gelinmişti. Alain Herve’de bu duyulmayan seslerden biri. Daha 1970’li yıllarda Nouvel Observateur Dergisindeki “Dünyanın Son Ümidi” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
Garip felaketler bekliyor bizi, garip çünkü kendi eserimiz. Fani olduğumuzu, acı çektiğimizi ve birbirimize kötülük yaptığımızı biliyorduk. Yeni bir şey daha öğrendik şimdi: Soyumuzun kendi kendini yok ettiğini. İnsanlar yüzlerce asırdan beri dünyada yaşıyor. Ne var ki, bir asırdan beri o kadar övündükleri ve kendilerine ait bir imtiyaz saydıkları ilerleme ve kalkınma adına, hayatlarını destekleyen çevreyi ve hayatın kendisini, görülmemiş bir hızla tahrip ediyorlar: Tam bir intihar.

3 4

Komisyon, Ortak Geleceğimiz.Türkiye Çevre Sorunları Vakfı Yayını. s. 449-450. Time, 6 Eylül 1993, s.45.

12

Giriş

Dünya tehlikede. Onu bu tehlikeye sürükleyen sebeplerin başında, sanayileşmiş Batı medeniyetinin gelişmesi yer alıyor. Buna beyaz tehlike deniyor. Kirlenen deniz, kısırlaşın toprak, zehirlenen hava, çatlayan içtimaî nesiç, ezilen kabile medeniyetleri. Bu arada bahtiyar neşîdeler söylemektedir: gayri safı millî hasıla artıyormuş, enerji tüketimi artıyormuş,, nüfus artıyormuş.... Bu yıl çıkan kitapların yirmi kadarı aynı başlığı taşıyor: dünyanın sonu. Elli yılda hayat, geçen bin yıldakilerden daha çok değişti. Gün geçtikçe her şeyin hızı daha da artacak. Bir kurtuluş yolu bulmak için topu topu on yılımız kaldı. Felaketin eşiğindeyiz, ama yeni bir dünyanın eşiğinde de olabiliriz. 5

Bilindiği gibi, çevre sorunları yoğun olarak II. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda hissedilmeye başlandı. Bu savaş, sadece milyonlarca insanın ölümü, yaralanması; bir o kadar ailenin parçalanması ve tam bir sefalete uğramasına neden olmakla kalmamış; aynı zamanda medeniyetin ve gelişmişliğin sembolü olana şehirlerin, sanayi kuruluşlarının ve doğal çevrenin tahrip edilmesinde de çok büyük bir etken olmuştur. En değerli ve kutsal varlık olan insan varlığına saygı duyulmayan; ideolojik saplantılarla insanların kitleler halinde yok edildiği bir ortamda, doğal çevrenin korunmasını beklemek fazla iyimserlik olur. Bugün çevre duyarlı insanların aynı zamanda barış ve özgürlük taraftarı olmaları, savaşın, şiddetin ve işkencenin her türlüsünü ret etmelerinin temelinde böyle bir tecrübe yatmaktadır. Olaya böyle bütüncül bir anlayışla bakılmadığı ve bütün bunların arkasındaki temel nedenlere inilmediği takdirde bütün yapılanların fantezi olarak kalması kaçınılmazdır. Çevre sorunlarının yoğunlaşmasıyla, bunların nedenleri üzerinde duranların da çoğaldığı görülmektedir. 1960’lı yıllarda bu sorunların çarpık kentleşme ve özellikle de aşırı sanayileşmenin bir sonucu olarak algılandığı görülmektedir. Özellikle bazı büyük sanayii kuruluşlarının kârlarını maksimize etmek için çevreyi kirlemekteydiler. Bunların protesto edilmesi ve ayrıca hükümetlerin de bazı ciddi tedbirler almasıyla bu sorunların çözüleceği

5

Alain Herve, “Dünyanın Son Ümidi”,Nouvel Observateur, Haziran-Temmuz, 1972. (Bilgi ve Hikmet, Güz 1993/4 s.117’den naklen.)

Çevre ve Din

13

sanılmaktaydı. Bunun bir sonucu olarak bu yıllardaki çevre hareketlerinin temel niteliğini bu tür protesto eylemlerinin oluşturduğu görülmektedir. Bir bakıma 1970’li yıllar bir uyanış ve sorunları fark ediş yılları oldu. Bu çalışmanın diğer bölümlerinde de sık sık zikredileceği gibi, birçok sorunun farkına varılması ve yeni çözüm ve bakış açılarının ve alternatiflerin aranmasına da bu yıllarda başlanmıştır. Halbuki yüzyılımızın başında hiç kimse böyle bir tabloyu tahmin etmemişti. Bunun bir sebebi, bilim ve teknolojiye olan büyük ve sarsılmaz iman olabilir. Bilim ve teknolojinin her derde deva olacağı ve bütün sorunların üstesinden geleceğine inanılmaktaydı. İnsanlığın bilim, teknoloji ve daha çok maddi güç ile bütün sorunların üstesinden geleceği; böylece her tür hastalığın tedavi edileceği, fukaralık ve yoksulluğun ortadan kalkacağı, doğal felaketlerin önleneceği, insanların daha mutlu ve müreffeh olacakları sanılıyordu. Evet, insanlar eskisine göre daha iyi bir durumdalar. Ama bunun onları mutlu edip etmediği ise açık bir soru olarak karşımızda durmaktadır. Ancak dünyadaki tahıl üretiminin iki katına çıkmasına rağmen, yine de açlığın ve açlıktan ölümlerin önü alınamamıştır. FAO (Dünya Gıda Teşkilatı)’un 1990 tarihli raporları tahıl üretimindeki artışın nüfus artışından yüzde elli daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Buna rağmen tahılın adaletsiz dağıtımı yer kürede yaşayan nüfusun beşte birinin sürekli olarak gereğinden az beslenmesine yol açtığı görülmektedir. 1990 verilerine göre, 5 milyar insandan 1 milyarı bu durumda. sürekli açlık çekiyor. Yılda 24 milyon bebek normalin altında bir ağırlıkta doğarken, 5 yaşının altında 204 milyon çocuk ağır yetersiz beslenme belirtileri gösteriyor. Her yıl çoğu çocuk 13 milyon kişi açlıktan ölüyor. Bu, günde açlıktan 35 bin insanın ölmesi anlamına geliyor. 6 Aslında 21. Yüzyıla hazırlanırken dünyanın içinde bulunduğu bu durum birçok duyarlı insanın uykularını kaçırmaktadır. Bunlardan birisi de Nobel edebiyat ödüllü ünlü yazar Aleksander Soljenistin’dir. Yazar 21. Yüzyılla ilgili düşüncelerini belirtirken, 20. Yüzyılın çok özlü ve acı bir eleştirisini de

6

Donella ve Dennis Meadows, Büyümenin Sınırları,derleyen Adem Ayakta. Cumhuriyet, 6 Ağustos 1993.

14

Giriş

yapmaktadır. Dünyanın nasıl kurtulabileceğiyle ilgili olarak ünlü International Herald Tribune’de yazdığı bir yazıda şöyle diyor:
Yüzyıllar hatta bin yılların arasındaki simgesel sınıra (2001 yılına) yaklaşmaktayız. Bu kavşakla aramızda sekiz yıldan az bir süre var. Bu dönemeci hangimiz bir umut coşkusuyla karşılamak istemez ki? Pek çokları 20. Yüzyılı aklın egemen olacağı bir yüzyıl olarak karşıladı; getireceği yamyamsı dehşeti kimse düşünemedi. Anlaşılan yalnızca Dostoyevski, totaliterliğin gelişini önceden görebildi. 20. Yüzyıl, insanlar arasında ahlakın yükselişine tanık olmadı. Görülmemiş katliamlar yapıldı.; kültür alçaldı; insan ruhu çöküşe geçti. (19. yüyılda bu sonucu hazırlayan çok şey yapılmıştı.) Her yerde birinci sınıf silahların parıldadığı bir ortamda, 21. Yüzyılın bize daha iyi davranmasını beklemek için her hangi bir neden var mı? Bir de çevresel yıkım var. Ve küresel nüfus patlaması. Ve devasa Üçüncü Dünya sorunu. İnsanlığın beşte dördünü oluşturuyor ve yakında altıda beşini oluşturacak; böylelikle 21. yüzyılın en önemli unsuru olacak. Yoksulluk ve sefalete boğulmuş bir halde, gelişmiş ülkelerin karşısına giderek büyüyen bir talepler listesiyle çıkacak. İhtiyaçlarımızı sınırlandıranın zamanı geldi. Fedakarlık ve feragat göstermekte güçlük çekiyoruz; çünkü siyasal, kamusal ve özel hayatlarımızda kendimizi tutma, gemleme denilen altın anahtarı çoktan okyanusun dibine düşürdük. Ne var ki, özgürlüğüne kavuşan kişinin atacağı en birinci ve en akıllı adım budur. Özgürlüğü kazanmanın en emin yolu da budur. Dış olayların bizi buna mecbur etmesini, hatta bizi alt etmesini bekleyemeyiz. Yeryüzünde doğal çevreye yönelik tartışılmaz ve çok yakın tehdit karşısında toplanan dünya halkları çevre konferansında; dünyanın mevcut kaynaklarının yaklaşık yarısını tüketen ve çevre kirlenmesinin yarısından sorumlu olan dev bir ülke, bugünkü çıkarları nedeniyle makul bir uluslararası antlaşmanın

Çevre ve Din
getireceği kısıtlamaların daraltılmasında (sanki o bu dünyada yaşamıyormuş gibi) direnebiliyor. Bunun üzerinde öteki başlıca ülkeler de, bu kısıtlamaları bile yerine getirmekten kaçınıyor. Böylece ekonomik yarış içinde, kendi kendimizi zehirliyoruz. Oysa arzu ve taleplerimizi sınırlandırmayı; çıkarlarımızı ahlaki ölçülere tabi kılmayı öğrenemezsek, insanlık darmadağın olacak ve insan doğasının en kötü yönleri, dişlerini gösterecek ..... Kendi kendimizi sınırlamanın hayati önemi, içinde bulunduğumuz yüzyılda olanca zorlayıcılığıyla insanlığın karşısına dikilmiş bulunuyor. 7

15

İşte böyle bir tabloyla yeni bir yüzyıla girmeye hazırlanıyoruz. İyi bir tablo olmadığını ifade etmeye gerek bile yok. Ancak gelecek açısından bizi ümitlendiren, her gün daha çok insanın bu tablonun farkına varması ve bir şeyler yapmaya çalışmasıdır. İnanıyoruz ki, bu çabalar çoğaldığı ve güç birliği ettiği gün birçok şey de başarılmış olacaktır. Böyle olmakla beraber, artan çevre sorunlarıyla beraber, çevre bilinci de artmaktadır. Bunun somut bir sonucu ise 113 ülkenin temsilcileri ilk kez 1972’de Stockholm’da BM Dünya Çevre Zirvesinde bir araya gelerek çevre sorunlarını ayrıntılı bir şekilde görüşmüş olmalarıdır. Stockholm Çevre Konferansının çevre bilincinin gelişmesi ve özellikle de devletlerin çevre mevzuatlarının oluşması ve gelişmesine müspet katkıları olmuştur. Bu Konferansın bazı somut sonuçları ise; 5 Haziran’ın Dünya Çevre Günü olarak kabulü, BM Çevre Programı (UNEP)’nın kurulması, Çevreyle ilgili hukuki dayanakların tespit ve geliştirilmesi sürecinin hızlandırılması olmuştur Stockholm Çevre Zirvesini, 1975’te uygulanmaya konan Uluslararası Çevre Eğitimi Programı (Belgrad Konferansının sonucu olarak) izlemiştir. 1977’de Tiflis’te yapılan Konferans ile de çevre eğitiminin temel hedef ve amaçları belirlenmiş ve üye ülkelere tavsiye edilmiştir. 1987 yılında ise Moskova’da Çevre ve Eğitimi Kongresi (UNESCO-UNEP) gerçekleştirilmiştir.
7

Sabah, 11 Aralık 1993, s.24. (Vurgular eklenmiştir.)

16

Giriş

Böylece bir yandan Birleşmiş Milletlerin, diğer yandan da gönüllü çevrecilerin ve çevre kuruluşlarının çabaları sonucu çevre bilinci bugünkü seviyesine ulaşmış bulunmaktadır. Bu bilincin en somut ve önemli göstergesi ise, her ülkede doğrudan çevre sorunlarıyla ilgilenen ve gerekli önlemleri (gönüllü çevreci kuruluşlarıyla da işbirliği yaparak) alan müstakil Çevre Bakanlıklarının kurulmuş olmasıdır. 1972’de Stockholm’da yapılan Çevre Konferansına sadece 10 ülkeden Çevre Bakanı yada eşdeğerde bir kuruluşun katıldığını hatırlarsak, bugün 100 den fazla ülkede müstakil Çevre Bakanlıklarının kurulmuş olması sevindiricidir. Ülkemizdeki çevreyle ilgili gelişmeler uluslararası gelişmelere paralel olarak gelişmiş, sonuçta 21 Ağustos 1991 tarihinde Çevre Bakanlığı kurulmuştur. Bununla beraber bu gelişmelerin en önemli yanını ise, çevre konusunun ilk defa anayasal bir temele oturtulması olmuştur. Bilindiği gibi 1982 Anayasası’nın 56. maddesi. “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” diyerek, çevre hakkı’nı sosyal ve ekonomik hak ve ödev olarak nitelendirmektedir. ÇEVRE HAKKI Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. T.C. 1982 Anayasası, 56. Madde. Bununla beraber, gönüllü çevreci grupların ve Birleşmiş Milletlerin şimdiye kadar gerçekleştirmiş oldukları en kapsamlı ve önemli organizasyon ise 3-14 Haziran tarihlerinde Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde gerçekleştirilen ve bundan dolayı Rio Zirvesi olarak da anılan Dünya Çevre Konferansıdır. Rio Zirvesine 178 ülkeden birçok delege ve diplomatın yanı sıra hükümet ve devlet başkanları da iştirak ederek, tartışmalara katılmışlardır. Bu zirvede çevre açısından çok önemli bazı protokoller imzalanmış ve Gündem 21’le acil olarak nelerin yapılması gerektiği dünya kamuoyuna deklare edilmiştir. Böylece 21. Yüzyıla girerken daha temiz ve daha sağlıklı bir çevre için dünya liderlerince söz verildiği görülmektedir.

Çevre ve Din

17

GÜNDEM 21
5 Haziran 1992 yılında Rio de Janerio’da, 179 ülkenin devlet başkanı ve yetkililerinin, BM Kuruluşlarının Delegelerinin, Uluslararası ve Gönüllü Kuruluşlarının temsilcilerinin katıldığı ve 20. yüzyılın şahit olduğu en büyük toplantılardan birisi yapıldı. Konu: Tüm dünyayı tehdit eden çevre sorunları ve bunların nasıl çözüleceğiydi. Bunun bir anlamı da bu sorunların varlığı ve çözümünün artık tüm ülkeleri ilgilendirdiğiydi. Ayrıca mevcut ekonomik yapılanmaların artık daha fazla devam etmeyeceği/edemeyeceğinin her kes tarafından görülmesiydi. Asıl sorun ise, bunu nasıl değiştireceğimizdi. Daha doğrusu ülkeler/bireyler fedakarlık yapmaya, hayat tarzlarını değiştirmeye, daha az tüketmeye, israf etmemeye, çatışmaya değil, işbirliğine hazırlar mıydı? Yoksa yine zengin ve güçlü ülkeler/bireyler dünyanın doğal kaynaklarını tüketmeye, sömürmeye ve kirletmeye, devam edecek; gelişmekte olan ülkeler ise bu kirliliği temizlemeye ortak edilecekler miydi? Dahası Kuzeyin sanayileşmiş ülkeleri çevre sorunlarını bahane ederek Güneyin gelişmekte olan ülkelerinin gelişme ve kalkınmalarına engel mi olacaklardı? Sorular çoğaltılabilir. Ancak ortada inkar edilemeyen bir gerçek var: Çevre sorunları tüm dünyayı tehdit etmeye devam ediyor. Bunun için de acil bazı önlemler gerekiyor. İşte bunların en önemlileri Gündem 21 olarak tüm katılımcı ülkelere sunulmuş. Gündemin temel felsefesi, bütün ülkelerin daha güvenli ve sürdürülebilir bir kalkınma için neler yapması gerektiğini belirlemek. Daha sonrada bunların gerçekleşmesi için sadece merkezi hükümetleri değil, gönüllü kuruluşları da hareket geçirmek. Böylece sivil inisiyatifi devreye sokmak. Gündem 21 dört ana başlık ve kırk alt başlıktan oluşuyor. Bir fikir vermesi açısında başlıkları ve alt başlıkları aşağıya alıyoruz: GÜNDEM 21, DÖRT BÖLÜM VE KIRK ALT BAŞLIKTAN OLUŞMAKTADIR: 1-Gündem 21’e Giriş. Birinci Bölüm: Sosyal ve Ekonomik Boyutlar 2-Uluslararası İşbirliği. 3-Yoksullukla Mücadele. 4-Tüketim Alışkanlıklarını Değiştirme. 5-Nüfus ve Sürdürülebilirlik.

18

Giriş

6-İnsan Sağlığını Koruma ve Geliştirme. 7-Sürdürülebilir İnsan Yerleşimleri. 8-Sürdürülebilir Kalkınma İçin Karar Verme. İkinci Bölüm: Kaynakların Korunması ve Yönetimi

9- Atmosferin Korunması. 10- Sürdürülebilir Arazi Yönetimi. 11- Ormansızlaşma ile Mücadele. 12- Dağların Sürdürülebilir Yönetimi. 13- Sürdürülebilir Tarım ve Kırsal Kalkınma. 14- Biyolojik Çeşitliliğin Korunması. 15- Biyoteknoloji Yönetimi. 16- Okyanusların Korunması ve Yönetimi. 17- Tatlı Suların Korunması ve Yönetimi. 18- Zehirli Kimyasalların Güvenli Kullanılması. 19- Zararlı Atıkların Yönetimi. 20- Çöp, Katı Atık ve Kanalizasyon Yönetimi. 21- Radyoaktif Atıkların Yönetimi.
Üçüncü Bölüm: Önemli Grupların Rolünü Güçlendirme

22- Önemli Grupların Rolünü Güçlendirme Konusuna Giriş. 23- Sürdürülebilir Kalkınmada Kadın. 24- Yerli Halkın Rolünü Güçlendirme. 25- Gönüllü Kuruluşlarla İşbirliği. 26- Yerel Yönetimler. 27- İşçiler ve Sendikalar. 28- İş ve Sanayi. 29- Bilim Adamları ve Teknokratlar. 30- Çiftçilerin Rolünü Güçlendirme.
Dördüncü Bölüm: Uygulama Yolları

33- Sürdürülebilir Kalkınmanın Finansmanı. 34- Teknoloji Transferi. 35- Sürdürülebilir Kalkınma İçin Bilim.

Çevre ve Din

19

36- Eğitim, Yerleştirme ve Kamuoyu Aydınlatma. 37- Sürdürülebilir Kalkınma için Kapasite Geliştirme. 38- Sürdürülebilir Kalkınmanın Organizasyonu. 39- Uluslararası Hukuk. 40- Karar Vermeye Işık Tutacak Bilgi.

Rio Zirvesinin dikkate değer en önemli sonuçlarından birisi de politika üreten mekanizmaların ilk defa ve ciddi anlamda bilim adamları ve çevrecilerden gelen çağrılara kulak vermeleridir. Gorbaçov’un tesbitiyle: “şimdiye kadar bütün liderler öncelikle gündelik politikalar, kaynakların azlığı vs. gibi günübirlik konularla ilgileniyorlardı. Bununla beraber Rio Zirvesine geldiler. Bunun anlamı, çevre ile olan ilişkilerimizde bir dönüm noktasına geldiğimizi politikacılar da anlamaya başladı.” 8Politikacı ve dünya liderlerinin kulak verdiği/vermek zorunda kaldığı bu gerçekler nelerdi? Bilim adamlarının ve çevrecilerin endişelerinin gerçek sebepleri nelerdi? Kasım 1992’de içlerinde Nobel Ödülü kazanmış 100 bilim adamının bulunduğu 1500 bilim adamı düzenledikleri bir konferansta, eğer böyle gider ve hiçbir ciddi tedbir alınmazsa yakın bir gelecekte biosferin onarılamaz şekilde tahrip olacağını bütün dünyaya ilan etmişlerdir. 9 SAKLANAMAYAN GERÇEKLER
• 1952’de Londra’da şehir içinde havadaki kükürt dioksit ve kömür tozu yoğunluğundan 3000 kişi solunum yolu yetmezliği sebebiyle ölmüştü. Bu gerçek gözönüne alınınca, hergün kirlenen ve hava kirlilik oranları artan şehirlerimiz en büyük endişe kaynağı olmaya devam etmektedirler. • 1987 yılında Hindistan’ın Bhopal kentinde bir kimya tesisinde havaya karışan metilizosiyanot gazı 4000 kişinin ölümüne, 300 bin kişinin de zehirlenmesine yol açtı.
8 9

Time, 6 Eylül 1993. a.g.e. s.45

20

Giriş

Son 25 yılda Afrika’nın tahıl üretimi %28 azaldı.

• 1900 yılından bu yana Etiyopya’daki ormanların %90’ı tükenmiştir. Bunun sonucu olarak, her yıl 1 milyar toz-toprak yok oluyor. • Ülkemizde ise her yıl 500 milyon ton verimli toprağı erozyon ve diğer nedenlerle yok olmaktadır. ABD’de ise her yıl 5 milyar ton toprak yok oluyor. • Yine her yıl atılabilir çocuk bezi için 1 milyon ağaç kesiliyor. Sadece Pazar günleri yayınlanan gazetelerin kağıtları 500 bin ağacın kesimine eşdeğerdedir • Dünyadaki endüstri kuruluşları her yıl 2 milyar kg üzerinde pestisit üretmekte; bu da dünyada nüfus başına yarım kilodan fazla bir üretim demektir. Üstelik üçüncü dünya ülkelerinde her dakikada bir kişi çeşitli pestisit zehirlenmelerinden ölmektedir. • Bir litre benzin 3 milyon litre içme suyunu kirletebilmektedir. Bu miktarda benzinin otomobilde kullanılması sonucunda ise 9 kg karbondioksit ortaya çıkar. Bir litre kullanılmış motor yağı 800 bin litre içme suyunu zehirleyebilmektedir. • Akdeniz’e yılda 650 bin ton petrol türevleri, 120 bin ton mineral yağ, 60 bin ton deterjan, 100 bin ton civa, 38 bin ton kurşun, 21 ton çinko, 320 bin ton fosfor ve 800 bin ton azot akıtıldığını ve bunların sonucu olarak Akdeniz’in yavaş yavaş ölmektedir. • Körfez savaşı sonrası Basra Körfezi’ne dökülen 8-10 milyon varil petrolün körfezdeki canlılar üzerindeki etkilerinin giderilmesi 180 yıl sürecektir. • Dünyadaki akarsuların %10’u kirli ve okyanuslara her yıl 6,5 milyon ton çöp dökülüyor. • 20-30 yıl önce Marmara Denizinde 125 tür balık yaşarken, bugün bu sayının 10’lara kadar düştüğü görülmektedir. • 10 yıl önce Afrika’da 1.5 milyon fil olduğunu, ancak fildişi ticareti yapanların, fildişi elde etmek amacıyla bu filleri vahşice avlamaya başladığını ve bugün sadece geriye 750 bin fil kalmıştır. • Son yüzyılda yaklaşık 30 bin bitki türünün hemen hemen hepsinin yok olduğunu; 2000 yılına kadar dünya üzerinde yaşayan türlerin %15-20’sinin ölüp kaybolacağı tahmin edilmektedir.

Çevre ve Din

21

• Yine gezegenimizdeki hayvan ve bitki türlerinden günde 3 canlı türünün nesli tükendiği, on yıl sonrası için yapılan tahminlerde ise, saatte 3 canlı türün tükeneceği; 2000 yılına vardığımızda, dünyadaki türlerin %20’sinin tamamen yok olacağı ileri sürülmektedir. • Saatte 3000 dönüm, dakikada ise 50 dönüm orman çeşitli şekillerde yok edilmektedir. • Tropikal ormanların % 80’inin 2000 yılında ortadan kalkmış olacağını, bu ormanlarla beraber 750 çeşit ağaç, 1500 çeşit çiçekli bitki, 125 tür memeli hayvan, 400 çeşit kuş, 100 çeşit sürüngen, 60 çeşit su hayvanı 150 çeşit kelebek ve sayısız böcek türünün de ortadan kalkmış olacağını, dahası böylesine tahrip edilen tropikal ormanlardaki 1400 çeşit bitkinin kanser için gerekli ilaç hammaddesinin %70’ini sağlamaktadır. • Dünyadaki kirlenmenin %50’si son 33 yılda yani 1960’tan sonra meydana gelmiştir.

• Gezegenimizin koruyucu kalkanı Ozon tabakasındaki incelme ve yırtılmalar sonucu ultraviyole ışınların yeryüzüne sızmalarında artış olacağından, çevreye ve bu çevrede yaşayanlara şüphesiz büyük zarar verecektir. Bu zararlar arasında, deri kanserlerinden körlüğe kadar çeşitli ciddi rahatsızlıklar sayılabilir. Ayrıca iklim değişikliklerinin oluşmasına ve dolayısıyla tarım ürünlerinin azalmasına sebep olacağı hesaplanmaktadır. Bu ve benzeri verilerin ve özellikle bilinçlenen kamuoyu baskısının dünya liderleri üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir. Zira göz ardı edilmeyen veya edilemeyen bir gerçekte, dünyadaki kirlenmenin %50’sinin son 33 yılda (1960’tan sonra) meydana geldiğidir. Yani M.Ö. ile 1960 arasında yapılan kirlenme, 1960 ile 1995 arasında meydana gelen kirlenmeye denktir. Görüldüğü gibi dünyanın hızla uçuruma doğru gittiğini ileri süren bilim adamları şaka yapmıyorlar. Sadece görmezden ve duymazlıkdan gelinen ve gelinmek istenen bir soruna dikkat çekiyorlar. Son zamanlarda bütün dünyada görülmekte olan çevre bilinci bu çabaların sonucudur. Ancak yapılması gereken daha çok şey bulunmaktadır.

DÜNYANIN

FERYADI

22

Giriş

Allah, Kainatın en mümtaz akıllı varlıkları olarak sizi yarattı. Beni de sonsuz servet kaynakları ve hayat içen en uygun şartlarımla emrinize verdi. Şimdiye kadar yüzlerce kuşak insan geldi ve göçtü. Bu çağda yaşayan birkaç kuşak insan hariç, hepsinden memnun oldum. Allah hepsinden razı olsun. Onlar üzerimde titrediler, beni kirletmediler, beni tüketen hareketlerde bulunmadılar. Ya siz ve sizden önce yaşayan sözüm ona uygar geçinen insanlar! Maalesef sizler için aynı şeyi söyleyemem. İçinde bulunduğumuz çağda yaşayan ve yaşamakta olanlar beni durmadan tüketiyorsunuz, kirletiyorsunuz, harap ediyorsunuz. Refahınızı, konforunuzu süratli yaşayışınızı sağlamak için yaptığınız faaliyette sorumsuzca hareket edip geleceğimizi düşünmüyorsunuz. Ozonumu azaltan çeşitli faaliyetlerinizden dolayı güney kutbumda açılan “Kara delik“ aklınızı başınıza getirmeğe yetmedi mi? Ya kontrol dışına çıkan bazı nükleer santralların yüzlerce kilometreye kadar yayılabilen ve ölüm saçan ışınları! Onlar da mı sizi uyarmağa yetmedi. Ey insanlar! Burnuma ölüm kokusu geliyor. Hem benim için ve hem de sizinle beraber barındırdığım her cins bitki ve hayvan için yalvarıyorum. Bu feryadıma kulak veriniz. Bundan böyle dikkatli olun. Hepimizin geleceğini düşünün. Yiyin, için , gezin, tozun, eğlenin, ilerleyin, rahatınızı sağlayın, süratinizi arttırın velhasıl ne yaparsanız yapın, ama bu arada beni de düşünün, koruyun, kirletmeyin, tüketmeyin, sevin. Beni dikkate alarak birazcık olsun ek emek ve masraftan kaçınmayın ki, size ve gelecek nesillere, bitkilere ve hayvanlara güzel, tatlı, uygun vatan olma vasıflarını koruyabileyim” Dr. Baki Erdem. Çağımız ve Çevre Kirliliği, (Ankara: 1991), arka kapaktan.

Dünyanın feryadını duyma ve bu çağrısına cevap vermede hepimize görevler düşmektedir. Bütün bu ve benzeri sorunlarla mücadele etme, çözüm yolları bulma ve gelecek nesillere daha güzel, sağlıklı ve yaşanabilir bir çevre bırakma görevi sadece Çevre Bakanlıklarının değil, tüm insanların görevi olmalıdır. Çevre Bakanlığının temel politikası ise: Çevrenin en iyi şekilde korunması ve geliştirilebilmesi için, vatandaşlara her türlü bilgiyi sağlamak; eğitim programları düzenlemek ve sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapmak olmalıdır. Ancak şunu hemen belirtelim ki, çevrenini korunması ve

Çevre ve Din

23

geliştirilmesi için ciddi ve kapsamlı bir çevre eğitimine ihtiyaç vardır. Bu eğitim, örgün ve yaygın eğitimi beraberce kapsamalı ve tüm yaş gruplarına hitap etmelidir.

I.2. Çevre Eğitimi
Çevre eğitiminin tarihi oldukça yenidir. Daha doğrusu çevre sorunlarının ortaya çıkmasının bir sonucu olarak çevre eğititmi gündeme girmiştir. Zira her şeyde olduğu gibi, bu konuda da insanların eğitilmesi gerektiği, çevre sorunlarının daha ortaya çıkmadan çözümü için bunun şart olduğunun anlaşılmasının tarihi oldukça yenidir. Peki çevre eğitimi ne anlama gelmektedir? Çevre eğitimini tanımlayan bilim adamları onu ‘insanın biyofiziksel ve sosyal çevresiyle ilgili değerlerin, tutumların ve kavramların tanınması ve ayırdedilmesi’ olarak tanımlamaktadırlar. 10 Çevre eğititminin amacı ise ‘dünyanın karşı karşıya bulunduğu (çevresel) sorunlardan haberdar olan, bu sorunların nasıl çözüleceğini bilen ve buna gönüllü olan vatandaş yetştirme’ olarak ifade edilmektedir. 11 Görüldüğü gibi çevre eğitiminini tanımı ve amaçları bir çok varsayımı kabul etmektedir. Bunların başlıcası ise, modern insanının çevre konusunda eğitime/eğitilmeye muhtaç olduğudur. Bu varsayım modern insanın kendisi ve çevresiyle ilgili sahip olduğu bilgi ve değerlerini yeniden tanımlanmasnı da beraberinde getirmektedir. Bütün bunlar göz önüne alındığında çevre eğitimininin tarihi en iyimser bir tavırla 1970’li yıllardan ötesine gidememektedir. Ülkemizde bunun ders olarak yerini almasının tarihi ise daha da yenidir. EKOPSİKOLOJİ: TABİATA YENİ VE FARKLI BİR GÖZLE BAKMAK

10

Bkz. Prof.Dr. Musa Doğan, “21.Yüzyıla Girerken Türkiye’de Çevre Eğitimi”, Çevre ve İnsan, Mart 1997, s.24.,. Doğan, a.g.e.

11

24

Giriş

Keltik ormanlarının din adamlarından Amerikan’ın büyük Kızıldereli kabilelerine kadar, insanların büyük kısmı tarih boyunca tabiat ananın kanunlarına göre yaşamaya çalıştılar. Böyle yaşamakla barışı, hikmeti ve huzuru balacaklarına inanıyorlardı. Onlar kendilerini tabiatın efendisi olarak değil, bir parçası olarak görüyorlardı. Maalesef, bu yüzyıl daha önce tarihin şahit olmadığı büyüklükte bir tabiat sömürüsüne şahit oldu. Bunun sonuçları bir yanda çevre sorunları, diğer yandan da bunun sebep olduğu yaygın bireysel psikolojik rahatsızlıklardı. Yeni bir bilim dalı olan Ekopsikolojinin kururcularından Dr. Michael J. Cohen’e göre tabiatın kirlenmesi, tahrip edilmesi ve bireylerin tabiata yabancılaşmasıyla yaygın olarak karşılaşılan psikolojik rahatsızlıklar arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Bunun tek çaresi de, tabiatla yeniden barışmak; tabiatı yeniden tanımak ve onunla uyum ve barış içinde yaşamasını öğenmektir. Kısacası tabiata yeniden bağlanmaktır. Bunun en kestirme yolu ise evimizdeki, bahçemizdeki ve çevremizdeki her canlıyla diyaloga geçmek ve onları yeniden keşfetmektir. Bir başka çevreciye göre de modern dünyayı tehdit eden tüm problem ve krizlerin nedeni sanayi ve sanayi sonrası toplumun tabiatı hesaba katmayan ve ona saygı da duymayan, başka bir ifadeyle tabiata ve dolayısıyla kendi özüne yabancılaşmış aşırırı tüketim tarzlarıdır. Bugün yapılması gereken tabiatı ve dolayısıyla kendimizi yeniden tanımak ve tabiatla barışmaktır. Dr. Cohen’in bu anlayışı bir çok bilim adamınca desteklenmekte ve gittikçe gelişmektedir. Pulitzer Ödülü sahibi ve Harvard Üniversitesi’nden sosyobiyolojist Dr. Edward O. Wilson da, insanların fıtraten ve biyolojik olarak kendi dışlarındaki tabiat ve diğer varlıklarla temas halinde olmaya muhtaç olduklarını vurgulamaktadır. Bunlara ilaveten bir çok bilim adamı da estetik, entellektüel ve kognotif ve hatta manevi ve ruhi olarak tatmin olmanın anahtarının tabiatla daha sağlıklı bir iletişim kurmada olduğunu belirtmektedirler. Bilim adamları konuyla ilgili olarak Internet’in sunduğu imkanlaradan da yararlanarak, eğitim programları, kurs ve seminerleri düzenlenmekte ve geliştirmektedirler. Böylece dünyanın neresinden olursa olsun çevre ve çevre ahlakıyla ilgili değişik görüşlerirn ortaya çıkması teşvik edilmektedir

Çevre ve Din

25

Konuyla ilgilenenler ve daha çok bilgi isteyenler için Ekopsikoterapistlerirn Internet adresini veriyoruz: http://www.pacificrim.net/∼nature/intro.html

Bununla beraber, çevre eğitimini sadece okullara konulan Çevre Dersleriyle sınırlamak doğru değildir. Bu eğitimin hedefi toplumun bütün kesimlerine ulaşmak ve çevre bilincini yaygınlaştırmak olmalıdır. Bundan beklenen temel amaç ise, günlük hayatımızdan başlayarak, yani hava, su, enerji, gıda, atıklar vs. gibi konularda çevreci bir bilinçle hareket etmek ve eski alışkanlıklarımızdan kurtulmaktır. Ekolojik dengenin ne olduğunu kavramak ve bu dengeyi koruyacak yeni davranış ve yöntemleri kültürel zenginliğimiz çerçevesinde geliştirmektir. Başka bir ifadeyle, tarih ve kültürümüzdeki çevreyle ilgili değerleri yeni ve çağdaş bir anlayışla yorumlamak göreviyle karşı karşıya bulunmaktayız. Konuyla ilgili diğer kültür ve medeniyetlerdeki zenginliklerden de yararlanmak tabiidir. Böyle temel bir bilgilenme ve bilinçlenme olmadan, sadece bazı kanun ve yönetmeliklerle çevrenin korunabileceğini sanmak yanlıştır. Bütün bunlardan dolayı çevre eğitiminin çok önem kazandığı görülmektedir. Daha önemlisi bu eğitimin toplumun bütün katmanlarına ulaştırılmasıdır. Okullarımızda ders olarak okutulan çevre dersinde şu noktalar vurgulanabilir: 1. Çevre eğitiminin temeli, doğa ve insan sevgisini aşılamak olmalıdır. Doğa ile insan arasındaki ilişkiyi vurgulayarak, insanın da doğanın bir parçası olduğu, doğaya verilecek bir zararın insanın kendisine döneceği anlatılmalıdır. Unutulmamalıdır ki çevre sorunlarının ortaya çıkmasındaki en büyük nedenlerden birisi insan-doğa ilişkisindeki bozukluktur. Daha doğrusu bu ilişkinin doğanın zararına olarak gelişmesidir. Doğa ve insan sevgisini işlerken tarih ve kültürümüzdeki zengin örneklerden yararlanılmalı ve konu dini motiflerle desteklenmelidir. Yunus Emre’nin Yaratılanı sev yaratandan ötürü vecizesi bunun için güzel bir örnek teşkil etmektedir. 2. Çevreyi, sosyal, fiziksel ve biyolojik çevre öğeleriyle bir bütün olarak anlatmak. Daha öncede işaret edildiği gibi; çevrenin ve ekosistemin bir bütün olduğu; belli bir düzen ve ölçüye sahip

26

Giriş

olduğu; bu düzen ve ölçünün ihlal edilmesi ve bozulmasıyla da çevre sorunlarının ortaya çıktığı bir gerçek olduğundan bu konudaki eğitimin de bütüncül olması ve ekosistemi de bir bütün olarak kavramayı amaçlaması gerekmektedir. 3. Kişinin sağlıklı bir çevrede yaşamasının bir hak olduğu kadar, böyle bir çevrenin oluşturulması, korunması ve sürdürülmesinin de aynı zamanda bir görev olduğu benimsetilmelidir. Böylece insan hak ve hürriyetlerinin kazandığı yeni anlam ve boyut da vurgulanmış olur. Bilindiği gibi daha önceleri insan hak ve hürriyetlerinden bahsedilirken sadece şu anda yaşayan insanların hakları ve bunların ihlal edilmesi söz konusuydu. Bu haklara yapılan saldırı ve tecavüzlere karşı önlem alınırdı. Ancak çevre sorunları bu anlayışa yeni bir boyut kazandırdı. Zira şu anda yaptığımız bazı hareket ve davranışlar mevcut insanlara zarar vermese de, gelecek nesillere zarar verebileceği ve onların içinde yaşayacakları doğal çevreyi yok edebileceği kabul edilmektedir. Böylece gelecek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakları ellerinden alınmaktadır. Bunun bir sonucu olarak da, insan hakları sadece şu anda yaşayan insanları değil, gelecek nesilleri ve kuşakları da içine alacak şekilde genelleştirilmiş ve bununla ilgili yasal düzenlemeler de birçok ülkede yapılmış ve yapılmaya da devam edilmektedir. 12 4. Etrafımızdaki doğal dünya bütün zenginliği ve çeşitliliği ile tanıtılmalıdır. Bu amaçla da çevredeki doğal alanlara geziler yapılarak, doğal hayatın daha yakından tanınması sağlanmalıdır. 5. Yakın çevreyi tanıtmak. Bu amaçla ev, sınıf, okul, okulun bahçesi, okula gelip giderken öğrenciler tarafından kullanılan yollar örnek olarak verilebilir. Böylece yakın çevremizin bizim faaliyetlerimiz sonucunda nasıl etkilendiği, daha dikkatli ve bilinçli olduğumuz; ayrıca başkalarını da uyardığımız takdirde

12

Bkz: Kemal Başlar, ‘Uluslararası Çevre Hukukunda Gelecek Nesillerin Durumu’, Ekoloji, yıl 2, sayı 5, s.38.

Çevre ve Din yakın çevremizde ne gibi değişikliklerin olabileceğini öğrencilere göstermek. 6. Sağlıklı bir çevre ile insan sağlığı arasındaki ilişki vurgulanarak, temiz bir çevrenin insan sağlığının hemen hemen temel şartlarından biri olduğu ve bu nedenle korunması gerektiğinin benimsetilmesi. 7. İnsanların günlük yaşayışları ve davranışları sonucu ortaya çıkan çevre kirliliğinin neler olduğunu örneklerle anlatmak. Böylece gerek birey olarak öğrencilerin ve gerekse diğer insanların bu davranışlarında ne gibi değişiklikler yaptıkları takdirde bu olumsuz sonuçların ortadan kalkacağı veya en azından asgariye indirileceğini böylece göstermek. Bu bağlamda unutulmaması gereken bir nokta şudur: Bugün bütün dünyada çevre korumayla ilgilenen grupların vurguladıkları ve sık sık ifade ettikleri “Yaşayışımızı, hayat tarzımızı, davranış ve alışkanlıklarımızı yeniden sorgulamak ve bunlar üzerinde yeniden düşünme ve böylece hatalı davranışlarımızı değiştirme” gerçeğidir. Ancak böyle bir değerlendirme ve fikri çabadan sonra yanlış davranışlarımız daha iyi görülecek ve çevremiz için daha sağlıklı olan davranışlar geliştirilebilecektir. 8. Çevrenin korunması ve mevcut kirliliğin ortadan kaldırılmasında her şeyi devletten ve başkasından beklemenin yeterli olmadığı ve uygun da olmadığı açıklanmalıdır. Böylece kişisel çevre bilincinin gelişmesinin çevre korumadaki önemi vurgulanarak, çevrenin korunmasında pasif değil, aktif bir insan modelinin yetişmesini temin etmek. Bunun pratikteki önemini göstermek için gerek ülkemizde ve gerekse dünyadaki gönüllü çevre kuruluşlarının ve çevrecilerin faaliyetleri ve elde ettikleri başarılardan örnekler verilmelidir. Görüldüğü gibi, etkin ve kapsamlı bir çevre bilinci ve çevre koruma için eğitimin yeri tartışılamayacak kadar büyük ve aynı zamanda önemlidir.

27

İKİNCİ BÖLÜM ÇEVRE SORUNLARI

Çevre Sorunları

30

İKİNCİ BÖLÜM ÇEVRE SORUNLARI
I. Başlıca Çevre Sorunları
Çevre sorunlarına geçmeden önce çevre kavramının anlamı üzerinde durmak yerinde olacaktır. Her ne kadar bu konuda birçok tanım yapılmışsa da, konunun gittikçe daha da karmaşık bir hal arzeden yapısından dolayı kapsamlı ve tam bit tanımı verilememiştir. Örneğin Webster sözlüğünde çevre “bir organizmanın yaşama ve gelişmesini etkileyen tüm dış şartlar ve faktörler toplamı“ olarak tanımlanmaktadır. Bu, daha çok biyolojik bir tanım olup, çevrenin kültürel, sosyal ve diğer ilgili boyutlarını kapsamamaktadır. Ancak insan sosyal bir varlıktır. Sadece doğal çevrede değil, aynı zamanda toplumsal, tarihsel ve kültürel bir çevrede dünyaya geldiği gibi, yine böyle bir çevrede gelişimini tamamlamaktadır. Doğal çevreyle olan ilişkilerini de çoğunlukla bu içinde yetiştiği sosyal ve kültürel çevre belirlemektedir. Bu bağlamda çevre derken:
insanın özel ve sosyal çevresinde istenmeyen olumsuz etkileri anlıyoruz. Bunlar ise, insanın çevresi, evi, arabası, soluduğu hava, içtiği su, içinde yaşadığı kenttir. Sosyal çevre ise, toplumun bütün fertleri tarafından paylaşılan denizler, göller, nehirler, yollar, dağlar ve havadan oluşmaktadır. 13

Bundan hareketle çevrenin çok değişik ve kapsamlı tanımları yapılmıştır. Bununla beraber, bu çalışmada çevre derken, genellikle kasdettiğimiz anlam, insanın içinde yaşadığı fiziki ve tabii dünyası ve bu dünyada onunla beraber yaşayan canlı cansız tüm varlıklardır. Bununla da

13

Doç. Dr. Nazif Gürdoğan, İnsan ve Çevre (İnsanlığa Hizmet Vakfı Yay., İstanbul, 1992) içinde. s.52

Çevre ve Din

31

insanın bütün bu varlıklarla olan ilişkileri sonucunda ortaya çıkan sorunları vurgulamak istiyoruz. Bunun nedeni de, Ekoloji’nin (Çevrebilim) bize öğrettiği gibi, insanın davranış ve eylemlerinden sadece canlı doğa değil, cansız doğa da etkilenmekte, ve ekosistem bir bütün olduğundan bu cansız doğadaki etkiler geri dönüp hem diğer canlıları ve hem de insanın kendi varlığını tehdit etmektedir. Bunun en çarpıcı örneği ise Ozon tabakasının incelmesi, asit yağmurları ve bunların neden olduğu çevre sorunlarıdır. Çevreyle ilgili literatürde çokça zikredilen diğer bir kavram da ekoloji’dir. Ekoloji, hayvan ile bitkilerin birbiriyle ve içinde yaşadıkları çevreyle ilişkilerinin bilimi demek olan Ökologie’den türetilmiştir. Bu bilim dalının kurucusu ve ilk defa bu sözcüğü kullanan bilimadamı Alman Zoolog Prof. E. Haeckel (1834-1919)dır. Yunanca’da ev demek olan oykhos ile bilim anlamına gelen logos sözcüklerini birleştirerek, evbilim sözlük anlamından bu terimi meydana getirmiştir. Çevreyle ilgili yapılan diğer tanımların genellikle Haeckel’in yaptığı bu tanımdan hareketle yapıldığı anlaşılmaktadır. Şimdi çevre sorunları olarak anılan ve ekosistemdeki belli başlı bozulmalar, kirlenmeler, kimyasal atıklar, doğal kaynakların yok olması ve canlı tür çeşitlerinin tükenmesi, kısaca ekolojik dengelerin ve sistemlerin bozulması şeklinde ortaya çıkan olumsuzlukların başlıcaları üzerinde durulacaktır. Çevre sorunlarının karmaşık yapısı ve birbiriyle olan ilişkileri göz önüne alındığında, burada hepsini ayır ayır ele almanın mümkün olamayacağı açıktır. Aslında böyle bir detay bu çalışmanın amaçlarını da aşmaktadır.

I.1. Hava Kirliliği
Bilindiği gibi, yeryüzünün etrafı hava ile çevrilidir. Bu hava tabakasının kalınlığı 150 kilometre civarındadır. Yeryüzünden uzaklaştıkça hava tabakasının yoğunluğu azalır. Hava tabakasının yalnız 5 kilometre kadarı canlıların yaşamasına elverişlidir. İnsanların faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim faaliyetleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatını tehdit eder bir konuma gelir. Yeryüzündeki canlı

Çevre Sorunları

32

hayatın sürmesi için vazgeçilmez bir yere ve öneme sahip olan hava tüm hayatı etkileyecek biçimde endüstriyel artıklarla değişik yollardan kirlenmektedir. İşte bundan dolayı “insanlar tarafından atmosfere karıştırılan yabancı maddelerle hava bileşiminin bozulmasına” hava kirliliği denmektedir. Dünya Sağlık Örgütü ise hava kirliliğini şöyle tanımlıyor: “Hava kirliliği, canlıların sağlığını olumsuz yönden etkileyen veya maddi zararlar meydana getiren havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerindeki yoğunluğudur.” 14 Havanın içinde başta nitrojen ve oksijen olmak üzere birçok gaz bulunmaktadır. Hava kirliliğine yol açan unsurlar ya doğrudan fabrika bacalarından ve egzoz gazlarından havaya karışıyor yada havadaki diğer gazlarla birleşerek, havanın kirlenmesine yol açıyorlar. Hava kirliliği toz, duman ve gazların havada yoğunlaşması biçiminde ortaya çıkar. Bunların tabiattaki canlı hayatı etkiler seviyeye yükselmesi de, hava kirliliğini doğurur. Sanayi işletmelerinin çıkardığı baca gazları havadaki oksijen ve su buharı ile birleşerek, bir dizi kimyasal reaksiyonlar sonucu asit yağmurlarına dönüşür. Asit yağmurları toprağın yavaş yavaş asitlenmesine yol açarak, ağaçların ve bitkilerin topraktan beslenmesine engel olur. Asit yağmurları ayrıca çeşitli yollardan sulya karışarak, sulardaki canlıların hayatını da etkiler. Havadaki karbon tozları, katı parçacıklar, karbonmonoksit, kükürt dioksit, doymamış hidrokarbonlar, aldehitler ve diğer kanserojen maddeler insanlarda solunum yolları hastalıkları, nefes darlığı ve akciğer kanseri gibi değişik hastalıklara yol açarlar. 15 Sanayileşme ile büyük hız kazanan hava kirlenmesi özellikle büyük kentlerin çevresinde yoğunlaşmaktadır. Çünkü büyük kentler ve onların çevresinde yoğunlaşan üretim ve tüketim faaliyetleriyle artıklar hızla çoğalıyor.

14

Prof.Dr. Necmettin Çepel. Doğa Çevre Ekoloji ve İnsanlığın Ekolojik Sorunları (İstanbul: 1992). s.195 Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.: Prof. Dr. Yaşar Bağdatlı,“Çevre ve İnfeksiyon Hastalıkları”, İnsan ve Çevre içinde , s. 325.

15

Çevre ve Din

33

Ayrıca egzoz gazları, trafik tıkanıklıkları ve gürültü de hayatın kalitesini hızla düşürmektedir. Havanın gaz halinde ve sürekli hareket içinde olması rüzgarlarla kirlenmeyi yeryüzü ölçüsünde yaygınlaştırıyor. Bu bağlamda en çok zararı ise ormanlara veriyor. Avrupa ormanlarının dörtte üçü hava kirliliği ve asit yağmurları yüzünden harap olmuş durumda. Hava kirliliğinin bu ormanlara verdiği zarar yılda 30 milyar dolar gibi korkunç bir rakama ulaşıyor. Eski Sovyetler Birliği’ni oluşturan ülkelerin ve Doğu Avrupa’nın ormanları da hava kirliliğinin ve aşırı kesimin tehdidi altında bulunmaktadır. Hava, kirliliği suya ve toprağa da yayma açısından önemli bir konuma sahip. Asit yağmurlarıyla büyük kentlerde hava ile birlikte su ve toprak da yoğun biçimde kirleniyor. Büyük kentlerde alt yapı yatırımlarının hazır olması, deniz, hava ve kara yolu ulaşımının kolaylığı yatırımların büyük kentlerin çevresinde yoğunlaşmasına yol açıyor. İşgücü ve pazar açısından çok uygun olan büyük kentler, üretim ve tüketim faaliyetlerinin en yoğun olduğu yörelerdir. Bu yoğunluk, hava kirlenmesini büyük kentlerde ileri boyutlara ulaşmasına neden olmaktadır. 16 Ülkemizde hava kirliliğinin en çok İstanbul, Bursa, Denizli gibi kentlerde ortaya çıkması rastlantı değildir.

I.2. Suların Kirlenmesi
Hava gibi su da hayatın sürmesinde vazgeçilmez bir yere ve öneme sahiptir. Dünyanın yaklaşık olarak, dörtte üçü sularla kaplıdır. Dünyadaki suların yalnızca %3 tatlı su, geri kalanı ise tuzludur. Tatlı suların büyük bir kısmı da dağ doruklarında kar yada kutuplarda buz halindedir. Suların kullanılmaz hale gelmesi, hayatın kaynağının kuruması, canlı hayatın yok olmasıdır. Peki, su kirlenmesi ne demektir? Su kaynaklarının kullanılmasını bozacak veya zarar verecek derecede niteliğini düşürecek biçimde suyun içerisinde organik, inorganik, radyoaktif ve biyolojik herhangi bir maddenin bulunmasına su kaynaklarının kirlenmesi denilmektedir.

16

a.g.e., 47.

Çevre Sorunları

34

Bilimsel açıdan su kirliliği ise, şu şekilde açıklanmaktadır: Su içerisine karışan artık maddelerdeki organik maddeler bazı bakterilerin yardımıyla mineralizasyona uğrar ve zararsız bir duruma dönüştürülür. Buna “ Kendi kendini temizleme “ olayı da denmektedir. Kendi kendini temizleme olayının olabilmesi için bazı bakteri guruplarının ve fazla miktarda çözünmüş oksijenin bulunması gerekir. Akarsulara, göllere ve denizlere boşaltılan organik ve toksik maddelerin oldukça fazla olması halinde, sudaki çözünmüş oksijen son derece azalmakta, bunun sonucu bakteriler ölmektedir. Böylece kendi kendini temizleme olayı tamamlanamamakta ve su kaynakları kirlenmektedir. Başka bir ifade ile, sanayi artıklarının ve kanalizasyon sularının deniz göl ve nehirlere karışması suların özelliklerini, kalitesini büyük ölçüde yok etmektedir. Suyun kalitesi, rengi ve kokusun sulardaki canlı hayatı etkilediği görülmektedir. Bunun sonucu olarak da sularda yaşayan canlıların türü ve sayısı hergün giderek azalıyor. Çünkü bir litre petrolün, bir milyon litre suyu içilmez hale getirdiği bilimsel olarak hesaplanmıştır. 17 Eskiden kaynak veya nehir suları her birkaç kilometrede kendi kendini temizleyerek kirlilik sorunu tabii bir şekilde çözüyordu. Bugün ise nehirler kaynağından denize döküldüğü koylara gidinceye kadar sürekli kirlenmekte ve kendi kendine doğal olarak temizlenmesi mümkün olamamaktadır. Her yıl 450 km3 atık su akarsulara karışmaktadır. Bu nedenle en azından 6000 km3 suyun kirliliğinin giderilerek tekrar kullanılabilir hale getirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun sonucu olarak, Çevre sorunları, sanayileşme politikasında üretim ve tüketim sürecini yeniden gözden geçirerek, atıkları azaltma gereğini dünya ölçüsünde gündeme getirdi. Endüstride değişik sektörlerde üretim yaparken, büyük ölçüde su kullanılmaktadır. Susuz ne tarımsal üretim ne de endüstriyel üretim gerçekleşir. Bu yüzden, sanayii işletmeleri genellikle denizlerin ve göllerin çevresinde yoğunlaşır. Sanayi işletmeleri üretim teknolojisinin bir gereği olduğu kadar, üretimdeki maliyetleri de minimuma indirebilmek için, su kaynaklarına ve

17

a.g.e., 49.

Çevre ve Din

35

kentlere yakın yerlerde kuruluyor. Fabrikaların kuruluş yeri seçimine etki eden çok sayıda unsur varsa da en önemli olanlar hammadde kaynakları ile pazara olan yakınlıktır. Öte yandan, kağıt ve kimyasal madde üretimi de petrol gibi sanayilerin göl yada deniz kenarında kurulması, üretim maliyetlerini büyük ölçüde düşürmektedir. Ancak sanayi işletmelerinin denizlerin ve göllerin yakınında kurulmasının bir sonucu olarak denizler ve göller hızla kirlenmekte, ayrıca bu sularda yaşayan canlı sayısı da hızla azalmaktadır. İzmir, İzmit ve Gemlik körfezleri artık canlıların yaşaması için elverişli değil. Bursa, İstanbul ve İzmit çevresinde tarımsal üretim durma noktasına geldi. Bunlar ülkemizdeki çevre kirlenmesinin boyutlarını gösterme bakımından önemli örneklerdir. Çevre kirlenmesinin kaynağı ister baca gazları, isterse tüketim sonrası atıklar olsun, sonuçta üretim ve tüketim değerleri artsa bile, hayatın kalitesi hızla düşüyor. 18 Dünyadaki mevcut su miktarı yaklaşık 1400 km3‘tür. Bu ne azalır, ne de çoğalır. Ayrıca teorik olarak, dünya tatlı su kaynakları bugünkü nüfusunun çok daha fazlasının ihtiyaçlarını karşılayacak güçtedir. Ancak birbirinden farklı olarak suların dağılımı, yağışlar, nüfus yoğunluğu, arazi seviyesi ve son olarakta su kirlenmeleri sonucu birçok ülkede su kıtlığına neden olmaktadır. Suların temiz tutulması ve tutumlu kullanılması en büyük çözüm olarak görülmektedir. 19

I.3. Toprak Kirlenmesi ve Erozyon
Hava ve su gibi gezegenimizdeki hayatın bir diğer kaynağı ise topraktır. Toprak deyip geçmemek lazım. “Benim sadık yarim kara topraktır”diyen Aşık Veysel’e kulak verip, toprağa daha yakından bakmak gerekmektedir. Görüyoruz ki, bir gram toprağın içinde milyonlarca canlı kaynıyor. Hepsinin ayrı ayrı vazife ve fonksiyonları var. Toprak altındaki solucanlar, köstebekler, böcekler, yılanlar ve bakteriler.... Hepsi ekosistemin dengesinin devamı için adeta birer görevli. Toprağın canlılığının devamını bu canlılar sağlıyor. Toprak bundan

18 19

a.g.e., 48. Bkz. Hayat İçin Su, BM FAO Yayını (Tarım ve Köyişleri Bakanlığı: Ankara, 1994), s.5.

Çevre Sorunları

36

dolayı bereketli ve verimli oluyor. Bununla beraber, dünyadaki toprakların yalnız onda birinde tarımsal üretim yapmak mümkündür. Ayrıca yeryüzündeki toprakları endüstriyel üretimle artırmak mümkün değildir. Karaların önemli bir kısmı çöller ve buzullarla kaplıdır. Bu yüzden, tarımsal üretime uygun topraklar çok sınırlıdır. Toprak kirliliğiyle, “çevrenin bir bileşeni olan toprağın, insanlar tarafından özümleme kapasitesinin üzerindeki miktarlarda, çeşitli bileşikler ve toksik maddeler ile yüklenmesi sonucunda anormal fonksiyonlar göstermesini” anlıyoruz. 20 Toprak bitki örtüsünün beslendiği kaynakların ana deposudur. Toprağın üst tabakası insanlarla birlikte diğer canlıların da beslenmesinde temel kaynaktır. “Dünyanın üst derisi” olarakta anılan, “toprağın üst tabakası”nın önemi sanıldığından büyüktür. Toprak kayması ve erozyonla yokolan üç santim toprağın yeniden oluşması yüzyıllar sürebilir. Özellikle erozyon sonucu ülkemizin çok verimli toprakları yok olmaktadır. Ülkemizin topraklarını tehdit eden erozyon felaketi, içinde bulunduğumuz son yüzyılda artarak devam ediyor. Erozyon sonucu her yıl yaklaşık 500 milyon ton verimli toprağımız akarsularla ve rüzgarlarla denizlere veya başka ülke sınırlarına taşınıyor. Bu rakamın büyüklüğünü kamuoyuna daha çarpıcı bir şekilde ifade edebilmek için bilim adamları, her yıl erozyonla yitirilen toprağın, Kıbrıs adası büyüklüğünde ve 20 cm. kalınlığında bir kitle oluşturduğunu vurguluyorlar. Üstelik erozyonun, toprağın verimliliğini sağlayan, mikroorganizmalarını barındıran, besin maddesi sağlayan çok değerli hayati kısmını taşıdığını düşünürsek, önümüzdeki yıllarda ülkemizi ne kadar ciddi bir beslenme sorununun beklediğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Yok olan toprağın geri kazanımı ise -şimdilik mümkün görülmemektedir. Yapabileceğimiz en önemli şeyler erozyonla mücadele; yeşil alanlara, bitikilere, ağaç ve ormanlara sahip çıkmaktır. Konunun dünya ölçeğindeki görünümünün de pek farklı olmadığı görülmektedir. Özellikle son bir kaç yılda toprağın kötü kullanımı o kadar ciddi

20

Burcu Taşatar,Toprak, Çevre ve Biz, (Çevre Bakanlığı: Ankara, 1993) içinde s 170

Çevre ve Din

37

boyutlara ulaştı ki, dünya tarım topraklarının beşte biri üretkenliği yok olacak kadar, üst tabasını kaybetmiştir. BM Gıda ve Tarım Örgütünün 1980 tarihli bir raporu her yıl üretimin tam da dünyanın artan nüfusunu doyurmak için ikiye katlanması gerektiği bir zamanda- 13-17 milyon acres * arası ekilebilir toprağın artık tarımda kullanılamaz hale geldiğini bildiriyor . Bu, her yıl 50 trilyon acresın yok olmasına yolaçan terk süreciyle birleşiyor ve sorunun boyutları daha anlaşılır bir hal alıyor. 21 Gerekli koruma tedbirleri alınmazsa, Asya, Afrika ve bütün Amerika’nın gelişmekte olan ülkelerinde yağmurla beslenen toplam ekili alanın uzun vadede toprak erozyonu ve bozulma sebebiyle 544 milyon hektar kadar azalacağı, yine BM Gıda Tarım Teşkilatı (FAO)’nın bir çalışmasında ifade edilmiştir. Özellikle erozyonun neden olduğu toprak kaybını vurgulamak gerekmektedir. Erozyon, toprağın suyu tutabilme yeteneğini azaltır, besleyiciliğini tüketir, köklerin tutunabileceği derinliği de kısaltır. Toprak verimi düşer. Erozyona uğramış üst toprak nehirlere, göllere, rezervuarlara taşınır, limanlara su yollarına çamur yığar, su depolama kapasitesini azaltır, sel olaylarını sıklaştırır. 22 Bitkiler ve hayvanlar birbirini toprağın üst tabakasına dayanarak besler. Bitkiler hayvanların yaşaması için gerekli oksijen ve su buharını sağlar. Ayrıca bitkiler, insanlarla birlikte tüm canlıların ihtiyacı olan güneş enerjisini toplar.

BİTKİLER VE BİZ
Japon elektronik mühendisi ve sibernetikçi Dr. Ken Hashitomo bitkilerden yayınlanan dalgalardan modüle edilmiş sesler elde

*

1 acres 40 46,86m2dir Jonathor Porritt. Yeşil Politika. çev. Alev Türker, Ayrıntı yay. s. 39-40. Ortak Geleceğimiz, s. 174.

21 22

Çevre Sorunları

38

etmeye çalışmıştı. Bitkileri çok seven eşi ile birlikte yaptıkları çalışmalar sonunda kaktüsten gelen sesleri saptayarak ona karşılık vermeyi başarmışlardı. Hashimotolar, kaktüse yirmiye kadar toplama yapmasını da öğretmişlerdi. İkiyle ikinin kaç ettiği sorulunca gelen cevap grafiğe dönüştürüldüğünde, belirgin ve birbirine bağlı dört tepe oluşturan seslerle karşılık veriyordu bitki... Bir biyoloji bilgini olan Lyall Watson, bitkilerin yayınladıkları dalgaları sibernetik yönden incelemeye çalışmış ve bitkilerin gönderdikleri sembolleri bir amplifikatörden yükselterek elektronik makineye iletmeyi başarabilmişti. Bitkiler kendilerine zarar veren, dalını kopartan çiçeğini ezen kişiyi tanıyor ve o kişi yanlarına yaklaşınca ilettikleri dalgalar, elektronik makinede kolayca anlaşılıyordu. Lyall Watson, bu durumu saptayınca kendi deyimi ile “ Bitkilerle Katil Kim?” oyunu oynamaya başlamıştı. Çeşitli laboratuarlarda ve yerlerde bu oyunu oynuyor ve çiçeğe zarar veren kişileri o kişiler çiçeğin yanına yaklaştıkları anda, makinede beliren sembollerden kolayca bulunuyordu. Ancak bir gün çok ilginç bir durumla karşılaşmıştı. Florida da iki siklamen çiçeği üzerinde deney yapmak için altı kişiyi çağırmıştı. Bu siklamenlerden biri kompütüre bağlı idi. Bu altı kişinin belirli aralıklarla çiçeklerin bulunduğu odaya girmelerini, içlerinden birinin, makineye bağlı olmayan siklamene zarar vermesini dalını koparmasını, ancak kendisinin bu kimin yaptığını bulacağını söylemişti. Bu altı kişi istenileni yapmışlardı. İçlerinden biri de makineye bağlı olmayan çiçeğe zarar vermişti. Watson o çiçeğin yanında bulunan ve makineye bağlı olan çiçekten gelen bilgilerle kimin zarar verdiğini bulmaya çalıştı. Altı kişi sora ile çiçeklerin yanın yaklaşmaya başlamışlardı. Makineye bağlı olan çiçekten, iki kişi için makineden acı sinyalleri alınmıştı. Watson bu kişilere ikisinin de hasar yaptığını söyleyince, o kişilerden biri hasarı yapmış olduğunu kabul etmiş ancak diğeri çiçeğe hiç bir şey yapmadığını ileri sürmüştü. Oysa makine o kişi çiçeğe yaklaştığında acı acı sinyaller gösteriyordu. Watson bu durum karşısında o kişiye kim olduğunu ve nereden geldiğini sormuştu. O kişi de gayet sakin bir biçimde “Ben bahçıvanım şimdi çim biçmekten geldim” karşılığını vermişti. Makineye bağlı olan çiçek, sanki “Bu adam profosyonel katildir. Sülalemizi kesti!” derecesine sinyal göndermişti.

Çevre ve Din

39

Dr. Toygar AKMAN, “Tarihi Gelişimi İçinde Sibernetik”, Bilgi Toplumu ve Eğitimimiz Sempozyumu, Özel Fazilet Eğitim Kurumları, İstanbul, 1995, s.21.

Yeryüzündeki her canlı hayatını sürdürebilmek için, başka canlılara dayanır. İnsanlar da varlıklarını sürdürebilmek için diğer canlılara muhtaçtır. Bu yüzden, insanlığın varlığının devam edebilmesi için, önce havaya ve suya, sonrada toprağa ihtiyaç vardır. Modern varsayımlarımızın tersine, insan tabiatın sahibi ve efendisi değil, mütavazi bir üyesidir. Dahası toprağa aşırı miktarda verilen kimyasal gübreler ve diğer endüstriyel atıklar, toprak ile birlikte suların doğal yapısını bozmaktadır. Diğer yandan ise, sanayi kuruluşlarının çok geniş alanlara yayılması yüzünden tarıma elverişli toprakların hızla azaldığı görülmektedir. Ormanlar, çayırlar ve sulak topraklar endüstriyel üretimin atıklarıyla faydalanılamaz hale gelmektedir. Üretimin, dolayısıyla tüketimin her yıl belirli oranda artırılması; doğal kaynakları olumsuz yönde etkiliyor. Ağaçlar kesiliyor, ormanlar azalıyor. Çayırlar aşırı otlanmayla verimsizleşiyor. Erozyon toprağın en önemli tabakasını alıp götürüyor. Bunun sonucu, bitkilerle birlikte hayvanlar da yok olmakla yüz yüze geliyor. Çevreci Lester Brown’un şu uyarısı unutulmamalıdır:
Ekilebilir topraklar yalnız tarımın değil, uygarlığın kendisinin de temelidir. Toprak kaybı uygarlığın karşılaştığı en ciddi tehlikedir. Petrol rezervlerinin tükenmesi halinde de uygarlık hayatta kalabilir, fakat toprağın üst tabakasının kaybıyla ayakta kalamaz. 23

I.4. Ormanların Yok Olması
İnsanlar, üç- dört bin yıl kadar önce tarıma başladıklarında yeryüzünde yaklaşık 6 milyar hektar ormanlık arazi vardı. Bugünse, 1.5 milyarı balta girmemiş orman olmak üzere geriye sadece dört milyar hektar kalmıştır. Ormanların yok oluşu sürüyor. Bugüne dek ormanların yarısı 1950 ile 1990 yılları arasında kesildi. ABD’de (Alaska dışında) ormanlık alanların üçte biri ve
23

Yeşil Politika, s. 40.

Çevre Sorunları

40

balta girmemiş ormanların tümü yok edildi. Avrupa’da zaten balta girmemiş orman kalmamıştır. Kalan ormanlarsa aslında orman değil, bakımlı plantasyonlardır. Çin, eskiden sahip olduğu ormanların ancak dörtte birini elinde tutuyor artık. Ormanların gitgide azalmasından, sadece kereste ve kağıtlık odun üretiminin düşeceği gibi bir sonuç çıkarmak yanlış. Ormanlar ticari ölçütlere vurulamayacak kadar değerli kaynaklar: • Toprak oluşturur, • İklim dengesizliklerini yumuşatır, • Yağışlı fırtınalara set çekerek su taşkınlarını ve selleri önler, • Kuraklık tehlikesine engel olur.

toprağı aşındırmasını, toprağın • Şiddetli yağmurların sıkılaşmasını, kumsalların çamurlaşmamasını sağlamakla kalmazlar, bütün canlıların yaklaşık yarısını bünyelerinde barındırırlar. Ormanlar dev boyutlarda bir karbonmonoksit kütlesi oluşturarak atmosferdeki karbonmonoksitle dengeyi sağlar ve sera etkisini önlerler. Peki, insanlar bu kadar önemli bir kaynağa nasıl davranıyor? FAO, 1980 yılında, yılda 11.4 milyon hektar ormanın yok edildiğini açıklamıştı. 1985’te bu rakam 20 milyon hektara ulaştı. 1990 yılında, sadece Brezilya’da politika değişikliklerinden sonra, orman kaybı yaklaşık 17 milyon hektar oldu. Ormanlar, kısa vadeli kazançlar uğruna yok ediliyor. Ancak çok büyük para ve çabayla tekrar yerine konulabiliyor. Örneğin, küçük bir orta Amerika ülkesi olan Kostarika’da, devlet, geniş meralar yaratıp sığır eti dışsatımını artırmak amacıyla ormanları katletti. Bir süre sonra, açılan toprak otlak olarak işe yaramaz duruma geldi ve bozkırlaştı. Eğimli yerlerde yağışlarla birlikte toprak kaymaları oldu, caddeler ve köyler toprak altında kaldı. Çamurlar barajları, enerji santrallarını doldurdu ve daha önce nefis kumsalların olduğu sahilleri bataklığa çevirdi. Balıkçılık da adamakıllı zarara uğramıştı. Kostarikalılar sığır eti dışsatımından iyi para vurmak isterken, çok büyük zararlara uğramış ve dışsatımdan gelen paranın çok daha fazlasını, kalan ormanlarını korumak için harcamak zorunda kalmıştı. Ormanları yokeden başka

Çevre ve Din

41

faktörlerde var. Dışsatımı arttırmak ve dış borç ödemek zorunda olan hükümetler, büyük toprak sahipleri, çiftçiler, hayvan yetiştiricileri, yakacak odun veya ekecek tarla peşindeki tek tek insanlar bu suçun diğer ortakları. 1990 yılı sayımına göre yeryüzünde 800 milyon hektar el değmemiş orman (tropik cangıllar, yağmur ormanları) kaldı. Bunun 330 milyon hektarı Brezilya’da. Brezilya aynı yıl bu ormanları yüzde 2.1’lik bölümünü, yani 17 milyon hektarını yok etti. 17 milyon hektarlık kaybın genel olduğunu ve her yıl devam edeceğini düşünelim: 47 yıl sonra yeryüzünde gerçek anlamda orman kalmayacak. Ama, yıllık yüzde 2.3 oranında bir nüfus artışını göz önünde tutarsak, bu kez 2020 yılında cangılların tümünün dünyadan silineceği sonucuna varırız. 24

I.5. Asit Yağmurları
Dedelerimiz yağmura rahmet derdi. Yağmur, özellkle de Nisan yağmuru bolluk ve bereket anlamına gelirdi. Yağmur damlaları, küçüçük bir çimenden, dev boyutlu ağaçlara kadar tüm canlıların yaşam kaynağıydı. Şimdiyse, bulutlarda yağmurun getirdiği canlılıktan çok ölüm saçan zehir var. Gerçekten de, zamanımızda, gökten düşen her yağış, verimli ovaları çölleştiriyor; ormanları ve meyve ağaçlarını öldürüyor; insan sağlığı için tehlike yaratıyor ve toprağın yapısını değeşitiriyor. Niçin böyle oldu? Bolluğu kıtlığa, varlığı yokluğa, sağlığı hastalığa çeviren rahmet neler oldu da afet haline dönüştü? Murgu-Göktaş’ta ve Muğla-Yatağan’da nasıl oldu da, binlerce orman ağacı yangın olmadan kavrulup öldü? Bu alanlardaki taşların rengi bile niçin kor gibi kıpkırmızı oldu? Ormanlar niçin ayakta ölmekteler? A.B.D.’de ve özellikle Orta Avrupa’da ormanların yarısına yakını nasıl hasta doğal varlıklar haline geldi?

HASTA AĞAÇLAR

24

Bkz. Meadows, s.2

Çevre Sorunları

42

Birleşmiş Milletlerin yayınladığı bir raporda Avrupa’daki ormanlarda büyük çapta yaprak kaybı olduğu ve ağaçların gittikçe hastalıklı hale geldiği açıklandı. Hava kirliliğinin sınırla ötesi etkileriyle ağaçlara verdiği zararların değerlendirildiği bu rapor, Cenevre’de bu konuda yapılan bir toplantıda sunuldu. 28 ülkeyi kapsayan bu raporu göre, en fazla hastalıklı ağaçlar İngiltere’de bulunuyor. %25’den fazla yaprak kaybı gözlenen ağaçlara “arızalı” deniyor ve tip ağaçların İngiltere’deki oranı 1990’da %20.8 iken 1991’de %22.2’ye yükselmiş bulunuyor. Yani yılda hastalıkların oranı %6.7 artmış bulunuyor. Kıta Avrupa’sında hastalıklı ağaçların oranı daha az olmakla birlikte, artış daha fazla bulunda.1990’da %15.1 olan hasta ağaç oranı 1991’da %18.4’e çıktı. Artış oranı %22 oldu. Avrupa Topluluğu için bu oranlar sırasıyla %19.4 ve %17.6 iken, İngiltere’de daha yüksek bulundu %24.4 ve %18.5. Ağaçları en az zarar görmüş olan ülkeler: Avusturya, Fransa, Romanya, İspanya ve Yugoslavya. En çok etkilenenleler: İngiltere, Bulgaristan, Çekoslavakya, Danimarka, Estonya, Almanya, Litvanya, Lüksemburg, Polonya, Portekiz ve Rusya. Yaprak kaybına sebep olarak iklim değişiklikleri, böcekler, mantarla, yangınlar ve hava kirliliği gösterilmektedir.

Bütün bunların en önemli sebeplerinden birisi sanayi ve teknolojilerimizin bir sonucu olan asit yağmurları. Peki ama, bu asit yağışı denen olay nedir? Niçin şimdi ağır doğa tahribine neden olmaktadır? Uzmanların bildirdiklerine göre bunun kaynağı sanayi kuruluşlarıdır. Özellikle termik santralların bacalarından çıkan dumanların içinde bol miktarda kükürtdioksit ve azot oksit gibi gazlar bulunmaktadır. Bunlar atmosferdeki nem ile birleşince yakıcı asitlere ( sülfirik asit, nitrik asit vb.) dönüşmekte ve kar, yağmur, sis yağışlarıyla yeryüzüne ulaşmaktadır. İşte bunlara asit yağmuru deniliyor. Asit yağmurları, göller ve nehirler gibi sular dünyasına düştüğünde bunların asitlik derecesini arttırır. Balıklar sudaki asitlik değişimine çok duyarlı oldukları için böyle sularda yaşayamazlar. Gerçekten de, Baltık ülkelerindeki göller İngiltere’deki ağır sanayi bölgelerinden kaynaklanan asit yağmurları asitleşmiş ve bu göllerde birçok balık türü ortadan kalkmıştır.

Çevre ve Din

43

Asit yağmurları hayvanlar ve bitkiler gibi canlı varlıklara zarar vermekle kalmaz, taşınmaz kültür varlıklarını da olumsuz yönde etkiler. Örneğin, kent içi ya da kent dışındaki tarihi binalar, açık hava müzeleri, binlerce yıllık antik kentlere ait yapılar veya Nemrut dağında olduğu gibi taş anıtlar asit yağmurlarıyla yıpranmakta ve dağılmaktadır. Asit yağmurları bitki toplumlarının, örneğin geniş ormanların toprak üstü kısımlarında yakıcı zararlar oluşturduğu gibi, toprakların yapısını da bozmakta, toprak içindeki bitki köklerinin hastalanmasına ve toprağa can veren mikroorganizmaların ölmesine neden olmaktadırlar. 25

I.6. Diğer Önemli Çevre Sorunları
Çevre sorunları elbetteki yukarıda anlatılanlardan ibaret değil. Çok çeşitli , birbirine bağımlı ve karmaşık sorunlarla karşı karşıyayız. Bunlardan önemli gördüğümüz diğer bazı sorunlara da kısaca değinmek gerekir. Kimyasal atıklar: Günlük hayatımızda çokça karşılaştığımız çevre sorunlarının birçoğu kullandığımız bazı kimyasal ürünlerden kaynaklanmaktadır. Zira bilim ve teknolojinin sadece faydacılık anlayışı ile gelişmesi ekolojik sistemi tahrib etmekte, çevreye de sürekli şekilde yeni kimyasal maddeler sağlamaktadır. Farmakolojik maddeler, boyalar, antiseptikler, pestisitler... gibi kimyasal maddelerin aşırı üretimi sonucu bugün artık kimyasal bir kaos yaşanmaktadır. Üretimi yapılan kimyasal bileşik sayısının 65 milyon çeşiti bulduğunu daha önce de vurgulanmıştı. Pek çok kimyasal madde, tehlikesinden habersiz olarak evlerimize; işyerimize, gıdalarımıza ve vücudumuza girmekte; çevreye ve canlılara etkileri araştırılmaksızın kötü etkilerini sürdürmektedir. Endüstri ve kozmetik sanayiinde geniş çapta kullanılan florokarbon gazı atmosferin koruyucu ozon tabakasını zayıflatmaktadır. Asbest liflerin uzun süre kullanımı çalışanlarda kanser oluşumuna neden olmuştur. Zararsız zannedilmiş olan analjezik ilaçların fazla kullanımı sonucu bunların böbrek yetmezliğine yol açtıkları görülmüştür. Geçmişte thalidomide adlı ilacın

25

Bkz. Prof. Dr. N.Çepel, Doğa,Çevre Ekoloji ve İnsanlığın Ekolojik Sorunları (İstanbul:1992) s.41-42

Çevre Sorunları

44

kullanılması kolsuz, bacaksız bebeklerin doğmasına neden olmaştur. Tarımda çok fazla tabiî ve sun’î gübre kullanımı zemin sularının kimyasal kirlenmesine neden olmaktadır. Kısacası, çevremizde ne kadar çok kimyasal madde varsa sağlığımız o ölçüde tehlikeye girmektedir. Özellikle atık suların nehirlere, göllere ve denizlere boşaltılması çok dramatik çevre sorunlarına neden olmaktadır. İzmit ve İzmir Körfezleri ile, yakın zamanlarda Sakarya nehrinde yaşanan kirlenmeler bunun en canlı örnekleri olarak zikredilebilir. Endüstriyel atık suların içerisinde bulundurdukları toksit maddeler, sudaki canlı yaşamın kısa sürede tükenmesine yol açmakta ve ekosistemi felç etmektedir. Ayrıca içme sularına da karışmalarıyla önemli sağlık sorunlarına yol açtığına yukarıda işaret etmiştik. Aşırı gübreleme ve kimyasal atıkların sebep olduğu çevre sorunların en tipik örneklerinden birisi hiç şüphesiz Özbekistan’da Aral Gölünde yaşanan faciadır. Ülkemizde çevre sorunlarıyla ilgili Ölümcül Miras adlı bir fotoğraf sergisi açan Bertan Tuncel konuyla ilgili gözlemlerini şöyle anlatıyor: “Aral Gölü’nün 30 yıl bilinçsizce kullanılmasından ötürü insanlar, Özbekistan’da büyük acılar çekmektedirler. Bugün Aral’da yaşam yok. Karakalpakya’da tuz çölleri büyük bir hızla ilerlemekte. Kimyasal gübre atığı olan klorit ve sülfatları taşıyan rüzgarlar, halkı köyleri terketmeye zorluyor. Bu topraklarda son 15 yılda 50 milyon ton gübre ve 1 milyon tonu aşkın kimyasal koruma maddesi daha çok pamuk üretmek için kullanıldı. Zehirler, önce hamile kadınları ve bebeklerini etkiliyor. Özbekistan’da büyük oranda anne ve bebek ölümü yaşanmakta. Kansızlık çeken hamile kadınlar, genetik ve zeka özürlü çocuklar doğuruyor.” 26 Diğer bir çevre sorunu ise çarpık şehirleşmedir. Bugün dünya nüfusunun %50’den fazlası şehirlerde yaşamaktadır. Bu nüfusun büyük bir kısmı genel olarak alt yapı hizmetlerinin olmadığı kalabalık ve sağlıksız kenar gecekondu semtlerinde yaşamaktadır. Tabii çevrenin ortadan kalktığı; aşırı kalabalık ve gürültülü şehir hayatı beden ve ruh sağlığını büyük ölçüde etkilemektedir. Kompleks ve sağlıksız hayat şartlarına bağlı olarak alkolizm, ilâç tutsaklığı, uyuşturucu alışkanlığı, psikolojik bozukluklar, intiharlar, cinayetler, kazalar, enfeksiyon hastalıkları artmaktadır. Trafik olayı; gürültü,

26

Yeni Şafak, 13 Mart 1995.

Çevre ve Din

45

hava kirliliği, stres, yorgunluk... gibi etkileriyle başlıbaşına şehirleşmenin önde gelen bir sorununu oluşturmaktadır. Prof. Dr. Rasim Adasal modern hayat durumlarına ve koşullarına bağlı bu bozklukları toplum hastalıkları ve çağdaş medeniyet hastalıkları olarak isimlendirmektedir. 27 Dahası trafik kazalarıyla her yıl milyonlarca kişi yaralanıp, sakatlanmakta ve, 300 bin kadar kişi de bu kazalarada ölmektedir. 28 Diğer bir kirlilik türü de gürültü kirliliğidir. Gürültü ruh sağlığı, sinir sistemi ve işitme duyusu üzerinde olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Aşırı gürültüde konsantrasyon ve dikkat yeteneği azalmakta, reaksiyon kapasitesi zayıflamaktadır.Vejetatif sinir sisteminin etkilenmesiyle yorgunluk, uyku bozuklukları, baş ağrıları ve dolaşım sistemi bozuklukları ortaya çıkmaktadır. Uzun süre gürültüye maruz kalanlarda geçici, zamanla da kalıcı sağırlıklar oluşmaktadır. Sanayileşmiş ülkelerde yeryüzü kaynaklarının kontrolsuz harcanması sonucu ozon tabakasının tahribi, asit yağmurları, sera tesiri, hava, kara ve denizlerin kirlenmesi, ormanların ve tarım alanlarının azalması hayat alanını giderek daraltmaktadır. Ozon tabakasının incelmesinin başlıca tehlikesi cilt kanserlerinin artmasıdır. Sera etkisinin temel nedeni ise petrol ve kömür gibi fosil yakıtların kullanımıdır. Bu durumunun zamanla oluşturabilecegi muhtemel neticeler arasında atmosfer ısısının artması, buzulların erimesiyle deniz seviyelerinin yükselmesi, karaların azalması, kuraklık ve dolayısıyla gıda kıtlığı tehlikesi sayılabilir. Ayrıca, inşaat materyali, sentetik malzemeler içeren mefruşat ve çeşitli tüketim ürünlerinin (boya kalemleri, inceltiler, cila, vernik...) içerdikleri

27

Prof. Dr. Rasim Adasal, Medikal Psikoloji, 3. Baskı (İstanbul: Minnetoğlu Yayınları, 1977), s. 166. Sadece ülkemizle ilgili bir örnek vermek gerekirse: Emniyet Genel Müdürlüğü’nden verilen bilgilere göre 1994 yılı içinde yaklaşık 220 bin trafik kazası meydana geldi. Kazalarda 7 bin kişi hayatını kaybetti.105 bin kişi de yaralandı.Şehiriçi yollarda 176 bin kaza meydana geldi. Bu kazalarda 3 bin kişi öldü, 65 bin kişi yaralandı. Zaman, 30 Aralık 1994.

28

Çevre Sorunları

46

bileşikler ev içi havasını kirleterek sağlık açısından zararlar oluşturabilmektedir. Asbest ve kurşun içeren boyalar bilhassa sağlık açısından tehlikeli olmaktadır. Plastik maddeler ve bunların imalinde kullanılan yardımcı maddelerin birçoğu toksit ve tahriş edicidir. Bazı plastik maddeler hayvan deneylerinde kanserojen etki göstermektedirler. Bu maddeler plastik ambalaj ve kaplardan gıda maddelerine nüfuz edebilmektedirler. Dahası, plastik maddelerin tam olmayan yanmaları sırasında CO, CO2, formaldehit, NO2, amonyak, hidrosiyanik asit... gibi oldukça toksit ve tahriş edici maddeler oluşabilmekte ve tüm bunlar temiz ve sağlıklı br çevreyi tehdit etmektedir. Yine bilindiği gibi, gıdaların tabiiliği günümüzde oldukça azalmıştır. Sosyal hayattaki değişmeler büyük ölçüde beslenme ve gıda hazırlama alışkanlıklarını etkilemiştir. Beslenme tarzlarındaki degişikliklerle bazı kanser çeşitleri ve asrımızın önde gelen hastalıklarından olan kalp-damar sistemi hastalıkları arasında ilişkiler bulunmaktadır. Geçmiş zamanlardaki basit ve küçük boyutlarda hazırlanan gıdalar yerini kitlesel boyutlarda ve uzun süre saklanan gıdalara bırakmaya başlamıştır. Gıda teknolojisi ve kalite konrol toplum sağlığı açısından çok büyük önem kazanmıştır. Kitlesel gıdaların üretim ve muhafazasında küçük hatalar büyük kitlelerin sağlığını tehlikeye atabilmektedir. Gıdaların mikrobik kirlenmesi nedeniyle oluşan ishaller her yıl 4 milyon kadar küçük çocuğun ölümüne neden olmaktadır. Gıdalarla enfeksiyon etkenleri ve parazitlerin oluşması yanında, bunların içerebildikleri toksit kimyasal bileşikler, ağır metaller, mikrop zehirleri, tarım ilaçları, antibiyotikler, hormonlar, biyolojik zehirler, gıda katkı maddeleri, farmakolojik etkili maddeler, radyoatkif atıklar, deterjan ve plastik atık maddeleri... önemli sağlık problemleri oluşturabilmektedir. Hayvanlarda kullanılan antibiyotikler sütler aracılığı ile insanlara geçerek alerji olaylarına, direnç gelişimine ve bazı ani bebek ölümlerine yol açabilmektedir. Hayvan besiciliğinde 1950’li yıllardan beri kullanılan anabolik hormonlar kanserojen özellikler gösterebilmektedir. Bunlara bağlı hormonal bozukluklar bilhassa süt çocuklarında önem taşımaktadır. Hormonlu et ve sütlerden hazırlanan bebek mamaları bunlar için önemli bir tehlike kaynağıdır. AT ülkelerinde ve Türkiye’de her türlü hormon kullanımı yasak olmasına rağmen, bunların kontrolsuz şekilde kullandıkları bilinen bir gerçektir.

Çevre ve Din

47

Besicilikte semizletici olarak kullanılabilen diğer bir madde ise titreosatik bileşiklerdir. Bu maddeler adalelerde su miktarını yükselterek kilo artışı yapmaktadır. Yasak olmasına rağmen kullanılabilen bu maddeler bilhassa bebeklerde tiroid fonksiyonlarında bozukluklar oluşturabilmektedir. 1940’lı yıllardan beri vektör ve zararlılarla mücadelede geniş çapta kullanılan istektisitler bir çok problemi de beraberinde getirmişlerdir. Bunlar arasında çevre kirliliği, ekolojik dengenin bozulması, insan hayvan ve bitkiler üzerinde toksit etkiler sayılabilir. Bunlara karşı süratle direnç gelişmesi sonucu zararlı böcekler etkilenmediği halde, denge diğer canlıların ve vektörlerin lehine bozulabilmektedir. Bu durum özellikle tarım alanında fazla miktarda kullanılan ilaçlardan kaynaklanmaktadır. İnsektisitler balıkçılığın, arıcılığın yok olmasına, bitkilerde ve meyve ağaçlarında döllenmeyi sağlayan böceklerin, yararlı kuşların ölmesine, ayrıca toprağın mikroflorasının etkilenmesi sonucu biyolojik çevrimin azalmasına neden olabilmektedir. Klorlu hidrokarbonlar gibi tabiatta yıkıma uğramayan insektisit kalıntıları vücudun yağlı dokularında birikmekte, anne sütüyle yüksek miktarlarda bebeğe geçebilmektedir. İnsektisit kalıntıları toprak, su ve gıdaları kirletmekte, hayvan yemleri vasıtasıyla hayvani gıdalara (süt, et, balık, yumurta...) geçmektedirler. Bu ilaçların bir çok toksit etkisi yanında korsinojenik etkileri de bulunmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde bunların gelişigüzel kullanımı sonucu her yıl ortalama 1 milyon kişi zehirlenmekte 5.000-20.000 kişi de hayatını kaybetmektedir. Bu ülkelerde halkın toksit tehlikeler konusunda bilinçsiz olması nedeniyle tarım işçileri, gebe kandınlar ve çocuklar başta olmak üzere belirli gruplar bu ilaçların masum kurbanları olmaktadırlar. Gelişmiş ülkelerde bu ilaçların kullanımı oldukça sınırlanmış olup, bazılarına ancak sınırlı izin verilmektedir. İhtiyaçtan çok fazla üretilmiş olan bu maddelerin tahribi ise imalinden daha zor ve pahalıya malolmaktadır. Ne yazık ki gelişmekte olan ülkelerde bunların gelişigüzel kullanımı adeta teşvik edilmektedir.

Çevre Sorunları

48

Gıdalarla ilgili sağlık problemleri arasında aflatoksinlerin özel bir yeri vardır. Aspergillus flavus adlı küf mantarının oluşturduğu ve ilk olarak 1960 yılında tanımlanmış olan bu zehirler karaciğer kanseri oluşturan en etkili maddelerden biridir. Gıdalardaki aflatoksin miktarı arttıkça kanser oranında da paralel bir artış görülmektedir. Gıdalarla günlük aflatoksin alımının 10 nanogram olduğu Kenya’da karaciğer kanseri oranı yüzbinde bir iken, günlük alımın 200 nanogram olduğu Mozambik’te bu oran yüzbinde 25’i bulmaktadır. Çeşitli gıdalarda, tahıl ve tahıl ürünlerinde oluşabilen (bilhassa rutubetli ortamlarda) aflatoksinler yemlerle hayvanların sütlerine geçmektedir. Son derece dayanıklı olan bu bileşikler peynir, tereyağı, süt tozu gibi maddelerde uzun süre bozulmadan kalabilmektedir. Plasenta ve anne sütü ile de çocuğa geçebilen aflatoksinler kan, sinir sistemi, karaciğer, böbrek bozuklukları, büyüme geriliği, hormonal değişiklikler oluşturabilmektedirler. Atom enerjisinin yararları yanında sağlığa zararlarının da iyi değerlendirilmesi gereklidir. Nükleer silahlara ilaveten günümüzde nükleer reaktörler ve radyoizotopların tıp, endüstri gibi alanlarda kullanılmasıyla da insanlar radyasyona maruz kalmaktadırlar. Çevremizdeki radyasyonun insanlara ulaşmasında gıdaların payı oldukça büyüktür. Bitkilerde radyasyon %50-80 oranında yüzey kontaminasyonu şeklinde olmaktadır. Yıkama ve besin hazırlama işlemlerinde radyoaktif maddelerin büyük bir kısmı uzaklaşmaktadır. Buna karşılık radyasyonlu çimenlerle beslenen hayvanların sütlerinde bunlar yüksek seviyelere ulaşabilmektedir. Radyoaktif maddeler arasında bilhassa stronsyum 90 yarılanma ömrünün uzun olması sebebiyle ciddi bir sorun olmaktadır. Total diyetle alınan radyasyonun %30-60 kadarı sütle ilgili olabilmektedir. Yarılanma ömrü kısa olan iyot 131 gibi radyoaktif kirlenmeye karşı bazı basit ve etkili önlemler alınabilmektedir. Bunlar arasında süt ineklerine taze yem yerine 20 günden fazla bekletilmiş yem vermek, küçük çocuk, gebe ve emzikli kadınlar için süt tozu kullanmak, sütü bekletilebilecek ürünlere çevirmek sayılabilir. Yüksek yerlerde yaşama halinde kozmik radyasyon dozu artmaktadır. Transatlantik bir jet uçuşu sırasında alınan radyasyonun bir nükleer reatörün kumanda odasında bir yıl çalışan kişinin aldığı radyasyona denk olduğu bildirilmektedir.

Çevre ve Din

49

Kanser yapıcı radyoaktif bir gaz olan radon ev içi havasında bulunabilen önemli bir radyasyon kaynağıdır. Bunun 2 önemli kaynağı inşaat materyali ve evlerin altındaki topraktır. İnsanların yol açtığı radyasyon kaynakları arasında global olarak insan kitlelerini en fazla etkileyeni tıbbi teşhis işlemlerine bağlı olan radyasyondur. Çevre değişikliklerine bağlı olarak kanser oranında gittikçe artış olmaktadır. Endüstri artıkları bir çok kanserin oluşumundan sorumlu tutulmaktadır. 60 yıl kadar önce ilk defa kanser oluşturan saf bir madde olan antrazen sentez edilmişti. Bu gibi bileşiklerin sayısı günümüzde çoktan bini geçtiği bilinmektedirr. Güneş ışınları, beslenme özellikleri, sigara, hava kirliliği gibi faktörlerin de kanser oluşumunda büyük rolü bulunduğu unutulmamalıdır. Hava kirliliği nedeniyle şehirlerde kanser oranı 3-4 kat daha fazladır. Sigara, erken kanserlerin %25-35 ‘inden sorumlu tutulmaktadır. Asbest tozlarına maruz kalmayla birlikte sigara kullanımı halinde kanser tehlikesinin 80 kat arttığı tespit edilmiştir. Sigara ve alkol birlikte olduğunda özellikle kanser tehlikesi artmaktadır. Kanserden korunmada bugün için en etkili tavsiyeler ölçülü beslenme, sigara ve alkolden sakınma, yanlış ilaç kullanmama şeklinde özetlenebilir. Sigara 16. Yüzyıl ortalarından beri insanlığa musallat olan son derece önemli bir çevre kirliliği faktörüdür. Zararı ne yazık ki çok geç anlaşılmış olup yapılan mücadeleler istenilen başarıyı gösterememektedir. Dumanında bulunan 1000’ı aşkın madde arasında nikotin, kanserojen maddeler, tahriş edici maddeler, karbonmonoksit gibi sağlığa çok zararlı bileşikler bulunmaktadır. Genel olarak sigara, dumanına maruz kalan hemen herkesi etkileyen bir kitle zehiridir. Sigara dumanı solunum yolunun tabii direnci sağlayan faktörlerini işlemez hale getirmektedir. Son derece toksit bir madde olan kadmiyum sigara içen kadınların sütlerinde 2 kat fazla miktarda bulunmaktadır. Sigaranın etrafa yayılan yan dumanında önemli kanserojen maddelerden olan bezipiren 2-6 kat, nitrozamin ise 10-40 kat ana dumandan

Çevre Sorunları

50

daha fazla bulunmaktadır. Sigara her yıl 2 milyon kişinin ölümüne neden olmaktadır. 29

BİR SİGARA TİRYAKİSİNİN İTİRAFLARI
“Çokça duyuyorum. Sigara sağlık için büyük tehlike. Ama nafile Aldırış etmiyor, bir sigara derken bir paket binlerce paket ve bu dumana karışan bir ömür. Ben 25 yıl boyunca bu tatlı zehiri içtim ve sonunda, önce parmaklarımı sonra da kolumu kaybettim. Bu da benim ve ailemin dünyasını yıktı. Dışarıya çıkamıyorum. Yüzüm yok ki... “Kolunu savaşta değil de bir sigara dumanıyla mı kaybettin!” deyip, gülecekler diye utanıyorum.
Aman gençler! Vücudumuzun her parçası bize, ailemize ve vatanımıza lazımdır. Siz siz, olun, benim gibi kolunuzu bacağınızı sigaraya kaptırmayın. Önce zevk verse de sonuçta kapkara bir hüsran sarıyor. Siz gençler en gazel şeylere layıksınız, çirkinlik ve kötülüklere değil. Mutlu yarınlar dileğiyle...” Orhan Gezici, sigara mağduru. Ekoloji Çevre Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 18.

Çevreyi çok yönlü tahrip eden diğer bir faktör de savaşlardır. Özellikle nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar canlı ve cansız bütün çevreyi uzun dönemli bozabilmektedir. Sadece Bosna-Hersek’teki savaşın çocuk, kadın, yaşlı-genç demeden, insanlarla beraber topyekün çevreyi nasıl yok ettiğini biliyoruz. Lewis Mumford’un ifadesiyle izdiham, çevresel kirlilik ve insani ahalksızlaşmanınn herkesin gündelik hayatına girdiği bir zamanda; 30 insanların ve çevrenin korunması için barışın hakim olduğu bir ortamı sağlama ve korumanın önemi açıktır.

29 30

İnsan ve Çevre , s. 307-312. Lewis Mumford, Makine Efsanesi, çev: Fırat Oruç, (İstanbul: İnsan Yayınları, 1996) s. 599

Çevre ve Din

51

BOSNA RAPORU
BM Kızılhaç Teşkilatı’nın Bosna-Hersek faciası ile ilgili son raporuna göre başlangıcından sonuna kadar: • Bosna’da 285 bin 360 kişi Sırplar tarafından öldürüldü. Bu rakamın 78 bin kurbanı Hırvat. • Sırp askerleri tarafından vurulan çocukların miktarı ise 28 bin 371. • Saldırı ve tecavüze uğrayan kadınların sayısı ise 38 bin 739. Bu kadınlardan ve genç kızlardan 5 bin 281’i intihar etti. • Sırplar zorla işgal ettikten sonra boşattıkları 9 bin 471 evi terk ettikleri sırada ateşe verdiler. • Sırp askerlerinin döşedikleri mayınlardan 682’si çocuk olmak üzere ölenlerin sayısı 2 bin 851. Bunlardan 715’i 0-9-10 yaş arasında çocuk. Çevre sorunları ve kirlrliği bu sayılanlardan ibaret olmadığı açıktır. Bu nedenle her gün yeni kirlilik kavramları literatüre girmekteir: Siyasi kirlenme, dilin kirlenmesi, ahlaki kirlenme vs. İnsanlar sadece temiz bir çecreyi özlemiyorlar. Temiz bir çevreyle beraber, temiz bir ahlak, temiz bir dil ve temiz bir siyaset... Başka bir ifadeyle hem insanlarla ve hem de doğayla olan ilşkilerimizde temiz’in ve temizliğin nitelendirdiği yeni bir ilişkiler ağını istiyor. Tüm bunlardan ötürü bir çevre ahlakının geliştirilmesi ve sorumluluk şuurunun yerleştirilmesi bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yeni anlayışa göre, insanın yalnız kendine karşı değil; aynı zamanda diğer canlılara, cansız varlıklara ve hatta gelecek nesillere karşı da sorumlulukalrı ve görevleri bulunmaktadır. İnsan kendini tabiatın yağmacısı değil onu muhafaza ve geliştirmekle görevli bir emanetçi kabul etmelidir. Soljenistin’in dediği gibi: İhtiyaçlarımızı sınırlandırmanın zamanı geldi. Fedakarlık ve feragat göstermekte güçlük çekiyoruz; çünkü siyasal, kamusal ve özel hayatlarımızda kendimizi tutma, gemleme denilen altın anahtarı çoktan okyanusun dibine düşürdük. Ne var ki, özgürlüğüne kavuşan kişinin atacağı en birinci ve en akıllı adım budur. Özgürlüğü kazanmanın en emin yolu da budur. Dış olayların bizi buna mecbur etmesini, hatta bizi alt etmesini bekleyemeyiz. Bununla beraber unutulmaması gereken önemli bir nokta ise, toplumun ve çevrenin sağlıklı

Çevre Sorunları

52

olması için insanların gıda, su, mesken, ulaşım ve iş gibi temel ihtiyaçlarının ekonomik şekilde halledilmesi gerekir. Ne yazık ki günümüz dünyası çok zengin küçük bir grupla, fakir olan büyük bir kitleye ayrılmış haldedir. Yaşama ve ayakta kalma mücadelesi veren insanlardan çevre bilinci beklemek aşırı bir iyimserlik olur. Gününmüz dünyasına bakıldığında, bencil ve çıkarlarını ön planda tutan menfaatçı ve materyalist zihniyetin, insanların problemlerine ve dertlerine çareler bulmaktan çok bunlardan yararlanmayı tercih ettiği görülmektedir. Çeşitli uyuşturucu madde kaçakçılığı ve ticaretini yapanların, sadece daha çok para kazanmak için başkalarının hayatlarını bile bile yok etmeleri bunun tipik bir örneğidir. Bundan dolayı, sadece çevre sorunlarını aşmada değil, tüm sorunların üstesinden gelmede diyarlı, diğergam ve manevi değerlere önem veren bir anlayışa ihtiyaç bulunmaktadır. Schumacher’in şu tesbitleri hem sorunların belirlenmesi ve hem de alternatif çözümlere yaptığı göndermeler açısınadan dikkat çekmektedir:
Yaşama sanatı her zaman için kötü bir şeyden iyi bir şey çıkarmaktır. Ancak bizi ‘toplumun duygusuz ölümü ve bütün medeni ilişkilerin yok olmasından’ başka hiçbir şeyin beklemediği cehennemi bölgelere hakikaten inmiş olduğumuzu bilirsek, bir ‘geri dönüş’, bir metanoia için gerekli olan cesaret ve tahayyülü toplayabiliriz. Bu bizi dünyayı yeni bir gözle görmeye götürür, modern insanın sürekli olarak sözünü ettiği ve her zaman yapmada başarısız kaldığı şeylerin hakikaten yapılabildiği bir yer. Yeryüzünün cömertliği bütün insanlığı doyurmamıza imkan verir; Yeryüzünü sağlıklı bir mekan olarak muhafaza etmek için yeterli ekoloji(çevrebilim) bilgisine sahibiz; Yeryüzünde, herkesin yeterli barınağa sahip olabileceği kadar alan ve yeterli maddeler mevcuttur; hiç kimsenin sefalet içinde yaşamasını gerektirmeyecek ölçüde yeterli ihtiyaç maddeleri stoklarını üretmede oldukça ustayızdır. Her şey bir yana, iktisadi problemin zaten çözülmüş bir yakınsayan problem olduğunu göreceğiz: yeterli miktarı nasıl temin edeceğimizi biliyoruz ve bu iş için herhangi bir şiddetli, gayri insani, saldırgan teknolojiye ihtiyacımız yok. İktisadi problem diye bir şey yoktur ve bir anlamda hiçbir zaman olmamıştır. Ama ortada

Çevre ve Din
manevi (ahlaki) bir problem var ve manevi problemler yakınsak değillerdir, gelecek nesillerin çaba harcamadan yaşamalarına yarayacak biçimde çözülme imkanları yoktur; hayır, kavranması ve aşılması gereken ıraksak problemlerdir onlar. 31

53

II. Dünyamıza Ne Oldu? Neden Bu Hale Geldik?
Dünyamızın ve sadece dünyamızın değil gelecek nesillerin de karşı karşıya bulunduğu çevre sorunlarının bir kısmını özetlemeye çalıştık. Bu sorunların, çıkış nedenlerini ve bunların üstesinden gelmenin yollarını bulamaz veya bulmayı başaramazsak, kendi sonumuzu kendimiz hazırlamış olacağız. Nasreddin Hoca’nın hikmetli özdeyişiyle bindiğimiz dalı kasmiş olacağız. Peki biz ve dünyamıza ne oldu? Ne oldu da böyle bir duruma geldik? Halbuki dünyamızın uzaydan görünüşü ne kadar harika ve olağan üstü... Masmavi denizler, koyu lacivert okyanuslar, bembeyaz kutup bölgeleri, buzullar, çöller, yeşil ormanlar, ırmaklar ve küme küme bulutlar... Hayatın olduğu tek gezegen. Çevrecilerin en anlamlı sloganlarından olan ‘tek bir dünya var’ slognı bunu çok güzel ifade ediyor. Kocaman bir gezegen. Saniyede 30km bir hızla güneş etrafında yol alıyoruz. Günler, haftalar, mevsimler geçip gidiyor. Ancak gezegenimizin güneş etrafındaki seyahati bitip tükenmiyor. Her sabah güneş başka bir ufukta yeniden doğuyor, Yeni ümitler ve yeni heyecanlarla. Akşam ise yine kayboluyor. Hergün yeni insanlar doğuyor. Hergün kimi insanlar ölüyor. Aynı kanun diğer canlılar için de geçerli. Her gün yeryüzünde, denizlerde ve karalarda yüzbinlerce belki milyonlarca canlı yaratılıyor ve öldürülüyor. Bu büyük yapım ve yıkım hadisesine rağmen yeryüzünde binlerce senedir devam eden hassas dengenin devam edip gittiğini görüyoruz. Mesela bazı balıklar vardır ki, bir defasında 7-8 milyon yumurta yumurtlasa ve onlar da balık olsa ne olacaktı? Çok uzun olmayan bir zamanda deniz ve göller balıklarla dolacak, çoğu çürüyecek ve etrafa pis gazlar yayacaktı.

31

Schumacher, Aklıkarışıklar İçin Kılavuz, s.169.

Çevre Sorunları

54

Yeryüzünün bir diğer özelliği de gerek denizlerde gerekse karada olsun, devamlı olarak bitkiler ve hayvanlar öldüğü halde herhangi bir pislik veya atığın görülmemesidir. Her baharda milyonlarca bitki adeta yeniden yaratılıyor. Bu bitkilerin yaprakları sonbaharda tamamen dökülüyor. Binlerce yıldır bu yaratma ve öldürme hadisesi cereyan etmesine rağmen yeryüzünde bir yığılma olmuyor. Bu kadar çok miktarda canlının ölmesine karşılık, yeryüzünde bir pislik, kirlilik görülmüyor. Zahiren bir tarafta görülse bile çabucak temizleniyor. Yeryüzünde insan elinin değmediği yerler, insanın bulaştığı yerlere nispetle daha temizdir, daha bulaşıksızdır. Çünkü hayvanlar çevrenin iyi bir temizleyicisidirler. Akbabalardan örnek verecek olursak; bu tür, kilometrelerce uzaktaki bir hayvan leşinin bulunduğunu hissetmekte, o bölgeye giderek hem karnını doyurmakta hem de yeryüzünü pisliklerden temizlemektedir. Karınca gibi ufak tefek hayvancıklar da ufak tefek parçaları, kırıntıları yemekte ve bu temizleme hadisesine katılmaktadırlar. Mesela, nereye bir atık gıda maddesi bulaşmışsa hemen orada sinekler peyda olurlar. Bu sinekler, söz konusu atık maddeleri yiyerek karınlarını doyurdukları gibi o bölgeyi de temizlemiş olurlar. Yeryüzündeki bu temizleme hadisesinde önemli yeri olan ve çıplak gözle göremediğimiz bir diğer canlı türü de bakterilerdir. Toprakta bulunan bakteriler, ancak mikroskopla görülebilen mantarları ve hayvan atıklarını parçalarlar. Gübreleri, pisliklerini daha küçük parçalara bölerler. Bazı bakteriler insan ve hayvan pisliklerini bitkilerin köklerinin emebileceği ve istifade edebileceği hale getirmekte vasıta olurlar. Bu yeni teşekkül eden parçalar da bitki kökleri tarafından alınan bu gübreler, hayvan ve bitki artıkları o pisliklerin adeta temizlenmesine vesile olurlar. Pislikler ve gübreler ağaçlar vasıtasıyla tertemiz yaprak, çiçek ve meyvelere intikal etmiş olurlar. Bu hadiseler biyolojide “azot devri daimi ” ve “karbondioksit devri daimi“ olarak adlandırmaktadır ve bu devr-i daimlerde elementler hiç zayi edilmeden bir şekilden diğerine değiştirilmektedir. Burada son derece özenle planlanmış ve zerrece israfa yer verilmeyen bir denge göze çarpar. Bitkilerin en önemli rollerinden biri de havanın zararlı gazlardan bilhassa CO2 (karbandioksit )’ten temizlenmesindeki yararlılıklardır. Bilindiği gibi bitkiler, havadaki CO2’yi kullanarak, güneş ışığından istifade ile, fotosentez dediğimiz kimyasal olayın neticesinde havaya bol miktarda oksijen

Çevre ve Din

55

vermektedir. Yani bitkiler yeryüzündeki temizleme hadisesinde önemli bir rol oynamaktadırlar. Yeryüzünün, karalarda ve denizlerde vazifeli bu canlılardan başka, bulutlar ve hava dahi bu temizleme vazifesinde paylarına düşeni yapmaktadır. Genellikle yağmur yağmadan önce rüzgar eser. Bu rüzgar yeryüzüne konmuş olan toz toprak süprüntülerini kaldırır ve temizler. Ardından yağan yağmur, toz toprağı yatıştırır. Yeryüzünü ve gökyüzünü temizler. Yağmurun ardından açan güneş, göğü bize pırıl pırıl gösterir. Bu örnekleri arttırmak mümkündür. Şimdi yeryüzünde, insan vücudunda ve hatta insanın hücreleri içerisinde meydana gelen, yani en geniş daireden en dar daireye kadar meydana gelen bu temizleme hadisesini neye havale edebiliriz.? Bu işte vazifeli olan canlıların yaptıkları açıktır. Yani bir akbaba, yeryüzünü temizleyelim diye leşleri yemez. Rüzgar ve bulut dahi, yeryüzünü temizleyelim diye esmez veya yağmur da rol oynamaz. Yani yaptıkları işleri düşünerek yapmadıkları açıktır. Bu onlara kainata biçilen rolle, mevcut dengeyi koruma ve sürdürmede bizzat varoluşlarıyla birlikte onlara yüklenen gayr-i iradi fiillerle açıklanabilecek bir olgudur. 32 Dünyadaki tüm bu güzelliklere ve harikulade dengeye rağmen, bu dengeninin bizzat insan eliyle tehdit edildiği görülmrktrdir. Tüm bu veriler insanoğlunun kendisi, içinde yaşadığı toplum ve çevreyle barış ve huzur içinde yaşamayı beceremedğini göstermektedir. Tarihte meydana gelmiş ve günümüzde de meydana gelmeye devam eden savaşlar, soykırımlar, zulüm ve adaletsizlikler bunun en açık göstergesidir. İnsanoğlu neyi paylaşmaya çalışıyor veya neyi paylaşamıyor? Dünyayı mı? Dünyada herkese yetecek kadar yiyecek, giyecek, içecek ve enerji var. Ancak, bunu kullanmasını bilmediğimiz ortada. Dünyanın bir tarafında zenginlik ve refah (Kuzeyde bulunan sanayileşmiş ülkeler), diğer yanda ise açlık, sefalet ve hastalıklar (gelişmekte olan veya gelişmemiş Güney ülkeleri)... Çevre sorunları da bu adaletsizlik ve eşitsizliklerin bir sonucu değil mi? Bunu

32

Bkz. Prof.Dr. Alparslan ÖZYAZICI, “Dünyada Denge”, Çevre ve İnsan, yıl:5, sayı:16, s.40.

Çevre Sorunları

56

giderecek bir yol, bir yöntem bulunmadığı veya bulunamadığı takdirde, 21. asır birçok insan için bir öncekinden hiç te farklı olmayacaktır. Evet her gün yeni Firavunlara, Neronlara şahit olduğumuz gibi, onların ölümlerine de şahit oluyoruz. Zira asıl olan güzellik, barış ve huzur... Güzellikler, barış ve huzur sonunda hakim olacak... Zira tüm temiz kalpler, hür vicdanlar ve insanlık onu istiyor ve onu özlüyor. Çocuklar o ümitle doğup, o ümitle yaşıyorlar. Şairler en güzel şiirlerini, bestekarlar ise en iyi bestelerini barış, mutluluk ve kardeşlik için oluşturuyorlar. Dünyamıza ne olduğuna gelince... Bütün bunların kendiliğinden olmadığı bir gerçek. İnsanlar en eski tarihlerden bu yana tabiatla içiçe yaşıyorlar. Geçimlerini ve varlıklarını tabiatı kullanmaya ve onun bazı güçlüklerinin üstesinden gelmeye borçlular. Ancak bu yaşayış ve varolma mücadelesi hiçbir zaman tabiata karşı bir düşmanlığa dönüşmemiş. Kimi zaman tabiattan korkmuş insan. Ona inanmış, ibadet etmiş ve ona sığınmış. İlkel bazı kavimlerde olduğu gibi. Kimi zaman ise tabiatı yaratıcısının bir eseri olarak görmüş. İster antik ister çağdaş olsun, modern olmayan insana göre “kainat’ın temel maddesinin kutsal bir tarafı vardır. Kozmos insanla konuşur; kozmosta olup biten her şeyin bir manası vardır. Bunlar kozmik alanın hem perdelediği hem de ifşa ettiği daha yüksek bir düzeyde bir gerçekliğin sembollerdir. Kozmosun derin yapısı, insan için manevi bir haber taşır, bu yüzden dinin kendisi ile aynı kaynaktan gelen bir ayettir.” 33 “Dindar insan için tabiat hiçbir zaman sadece tabii değildir; her zaman dini bir değere sahiptir. Bunu anlamak kolaydır, çünkü kozmos, kutsal bir yaratılmıştır; tanrıların elinden çıktığı için kutsallıkla yüklüdür.” 34 İlkel olarak netelendirilen ve ancak yeni yeni anlamaya başladığımız Kızılderili inancına göre tabiat kutsal smbol ve anlamlarla yüklüydü:
On yaşındayken, toprağa ve ırmaklara yukarıdaki gökyüzüne ve etrafımdaki hayvanlara baktığımda, bunların bir büyük güç

33

Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan ve Tabiat. çevri: Nabi Avcı, şaret Yayınları, 2.baskı, İstanbul, 1988, s. 18. M. Eliade, The Sacred and the Prfane, The Nature of Religion, New York, 1959, s. 179. (Nasr, a.g.e.’den naklen, s. 46)

34

Çevre ve Din
tarafından yaratılmiş olduğunu fark etmem çok zor olmadı. Bu gücü anlamaya o kadar hevesliydim ki, ağaçlara ve çalılara sordum. Çiçekler sanki beni izliyor gibiydi, ben de onlara "Sizi kim yarattı?" diye sormak istiyordum. Yosun tutmuş taşlara baktım; bazıları insana benziyordu ama bana cevap veremediler. Sonra, bir rüya gördüm. Rüyamda, bu küçük yuvarlak taşlardan biri bana göründü ve bana her şeyin yaratıcısının Wakan tanka olduğunu, ona saygı göstermek için onun doğadaki eserlerine saygı göstermek. gerektiğini anlattı. 35

57

Bundan dolayı inanan insan, tabiattaki her şeyi kendine kardeş hissetmiş. Aynı yaratıcının eseri olma şuuruyla kardeşçe ve barış içinde yaşamış tabiatla. Geliştirdiği bilim ve teknoloji ile de tabiatı ve yaratıcısını daha iyi anlamayı hedeflemiştir. Kendini aşkın varlık karşısında sorumlu görüp, hareketlerini ve davranışlarını sınırlandırmaya çalışmıştır. Ancak 17. Yüzyıldan itibaren yeni bir dönemin başladığını görmekteyiz. Modern Çağ da denilen bu zaman diliminin kendine has özellikleri var şüphesiz. Bu özellikleriyle kendinden önceki zamanlardan ve düşünce sistemlerinden ayrılıyor. Modern çağın bu önemli özelliklerini, konumuz olan çevre sorunları çerçevesinde, üç noktada toplamak istiyoruz: Birincisi, bilim anlayışında meydana gelen radikal değişm ve devrimdir. Böylece daha önceki bilim anlayışı tamamen terkedilmiş, yeni bir bilim anlayışı ve felsefesi başlamıştır. Bu nedenle modern bilim ve modern felsefe de bu dönemle başlatılır. Bu bilim anlayışının kurucusu ve metodolojisini ilk ifade eden Fransic Bacon bu nedenle modern bilimin babası olarak kabul edilir. Daha önceki bilim anlayışının aksine, Bacon bilimin temel gayesinin; tabiatı, tabiat kanunlarını ve sırlarını anlamak ve daha sonra tabiata hakim olmak için bu bilgiyi kullanmak olarak ifade etmiştir. Bilim, tefekkür, hakikatı anlama, bu alemin gerçek sahibini ve yaratıcısını bulma ve entellektüel bir çaba olmaktan çıkarak, yeni bir misyon yüklenmiştir: Tabiatı fethetmek ve tabiata hükmetmek. Bu fetih ve

35

T.C. McLuhan, Yeryüzüne Dokun, Kızılderili Gözüyle Kızılderili Benliği (Ankara: İmge Kitapevi, 1994), s. 25

Çevre Sorunları

58

hükmetmeninn amacı tabiatın anlamını-eğer böyle bir anlam varsa- anlam değildir. Sadece insanoğlunun güç ve servetini arttırmaktır. İnsanların (daha doğrusu batılı insanın) refahını artırmaktır. Bu bilim anlayışını eleştirenlerin çoğunluğu “bu görüşün ve bilim anlayışının tabiatın ve ekolojik dengenin bozulmasında” doğrudan olmasa da dolaylı olarak sorumlu olduğu noktasında hemfikirdir. 36 Tabiatı, sömürülmesi gereken sonsuz bir kaynak olarak gören bu anlayış, kısa bir süre sonra sadece tabiatı değil, birçok kıta ve milletleri de sömürmeye ve doğal kaynaklarını yağmalamaya başlamıştır. Ancak günümüzde bu bilim anlayışı şiddetle eleştirilmekte, daha insanca ve sadece insana değil tabiata ve tabiattaki herşeye önem veren bir bilim anlayışına ihtiyaç olduğu ifade edilmektedir. Böylece bilim insana değil, insan ve insani olan bilime yön vermiş olacaktır. Hatta bilimi ve insanı aşan aşkın bir varlığın bu sınırlandırmaya yapması gerekmektiği ileri sürülmektedir. Şimdilerde bu sınırlandırmayı çevrebilim vasıtasıyla ve eko sistemdeki dengeyi esas alarak yeniden tanımlamak isteyenlere de rastlanmaktadır. İkinci önemli gelişme ise modern felsefe ile başlamaktadır. Bilindiği gibi modern felsefenin babası denince Descartes hatıra gelmektedir. Descartes yorummcularından birinin ifade ettiği gibi Debcartes “Dünya ve insan ve insanın dünyadaki mukadderatı münasebetiyle o ana kadar görülmemiş bir tarzda tasarlamayı ve kavramayı getirdi.” 37Böylce batı insanının zihniyetinde ve insan-tabiat anlayışında köklü bir değişim meydana gelmiş olur. Bu da düalizm denilen ruh-beden ikiciliğidir. Buna göre ruhsal olan maddi değil, maddi olan ise ruhsal değildir. Ruh ve madde birbirinden tamamen farklı varlık kategorileridir. Bu anlayış batı insanı için yeni bir zihinsel çerçeve sağlamıştır.

36

Konuyla ilgili literatür için bkz.: C. Donting, A Green History of the World, Penguin Books, London, 1991 (özellikle 8.ve 9. bölümler); J. Black, The Dominion of Man, Edinburg, 1970; J. Passmore, Man’s Responsibility for Nature, New York, 1974; Weiss, The Domination of Nature, 1972 (özellikle 3. bölüm, s.45-71). Laberthonniere, Descartes Üzerine Tetkikler, çeviren: Mehmet Karasan, Kültür Bakanlığı, 2.Baskı, Ankara, 1977. s 179

37

Çevre ve Din

59

Böylece batılı insan kendini tanımlarken yeni parametrelere sahip olmuştur. Zira Descartes’le beraber insan merkezli bir anlayış gelişmiştir. İnsanın dışındaki tüm tabiat ruhsuz ve maddi olarak kabul edilmiştir. Hayvanlar da buna dahildir. Hayvanların canı ve ruhu olmayıp, sadece birer otomatik makinedirler.Yani bunlar acı duymaz ve duygusuz varlıklardar. İnsanların yararlanmaları için vardırları. Yine Descartes’in yorumcusunun ifadesiyle: “... hayvanlar da dahil, dünyadaki başka şeyler, ancak uzamlı cevher yani madde olduklarından, sadece şeylerdir, kendiliğinde bir varlıkları vardır. Başka bir şeyleri yoktur. Böylece Tanrı onları kayıtsız ve şartsız sahip olunmak ve kullanılmak için yaratmıştır, denilebilir. 38 Böylece modern zamanlarada doğadaki diğer canlılara karşı girişilen merhametsiz ve acımasız katliamların nedenleri ve kökenleri hakkında bazı ip uçlarını görmüş bulunuyoruz. Üçüncü anlayış ise, Newtoncu mekanik alem anlayışıdır. Bunun kökenlerini Descarteste de bulmak mümkün. Ancak bilimsel olarak, mekaniği açıklayan ve böylece tam 200 yıldan fazla tüm bilimsel araştırmaları ve tüm zihinleri etkileyen bir paradigma oluşturan Newton’dur. Bunun konumuzla ilgili yönü, alemin ayrı ayrı parçalardan oluştuğu ve bu parçaların bütünü oluşturduğuyla ilgili anlayışıdır. Bu paradigmaya göre dünya tıpkı bir makine gibidir. Daha sonraları makine metaforu bu mekanist dünya görüşünün sembolu haline gelmiştir. 39 Bu nedenle, bu anlayışı eleştirenler makineyi ve sebep olduğu herşeyi toptan eliştirmişlerdir. Bu eleştirilerden F. Shuon’unki gerçekten ilginçtir:
Batının toplumsal ve siyasal anlamda büyük kötülüğü makineleşmedir; çünkü bugün dünyanın başına bela olan büyük kötülükleri doğuran, doğrudan doğruya makinedir. Makinenin belirgin özelliği, genel anlamda, demirin, ateşin ve görünmez güçlerin kullanılmasıdır. Makinenin bilgece kullanılmasından, insan ruhunun hizmetine koşulmasından dem vurmak tam bir
38 39

a.g.e., s. 184 Mekanik dünya görüşü ve makine metaforu için klasikleşmiş bir kaynak için bkz. Lewis Mumford, Makine Efsanesi, çev: Fırat Oruç, (İstanbul: İnsan Yayınları, 1996) ve E.J., Dijksterhuis, The Mechanization of the World Picture, (London: Oxford University Press, 1961).

Çevre Sorunları

60

aldatmacadır. İnsanları köleleştirmek, tepeden tırnağa sindirmek, onlarda, hayvani özelliklerin ve kollektif seviyenin üstünde insani özellik bırakmamak, makineleşmenin özünde vardır. Makinenin sultası, demirin sultası, en meşum ifadesini makinede buldu. Makineyi yaratan insan, sonunda onun yaratığı olup çıktı. 40

Gerçi Newton’un gözde modeli mekanik saatti. Alem mükemmel dizayn edilmiş bir saat gibiydi. Bir parçası bozulunca onu değiştirmek yeterliydi. Ancak, alemin bir makinadan daha fazla birşey olduğu, alemdeki bir bozukluk ve değişmenin sistemin tümünü etkileyebileceği, aksaklıklara neden olabileceği daha sonraları anlaşıldı. Atom ve atomaltı alemle ilgili çalışmalar, özellikle Çevre Bilimdeki yeni gelişmeler alemin bir bütün olduğu ve bütünün tüm parçalarının birbiriyle ilişkili ve bağlantılı olduğunu ortaya koydu. Alemde, yukarıda da işaret edildiği gibi, çok hassas bir denge sürmekteydi. Yani alem mekanik değil, aksine organik bir bütünlüktü. 41 Bu dengenin bozulması, tüm sistemi ve hatta tüm dünyayı etkiliyordu. İşte çevre sorunları dediğimiz de bundan başka bir şey değildi. İnsanın sorumsuz ve sınırsız tüketim ve savurganlığının sonucunda ekolojik dengeler değişmiş ve dünya yaşanılmaz bir duruma gelmişti. Bunları söylerken Bacon, Descartes ve Newton’u suçlamak ve çevre sorunlarıyla ilgili tüm sorumluluğu onlara yüklemek niyetinde değiliz. Zira bu haksızlık olur. Biliyoruz ki, her üç düşünür de samimi Hristiyan ve Allah’a inanan insanlardı. Ancak bunların ortaya koydukları bilim, bilimin amacı, insan ve alemin ne olduklarıyla ilgili temel fikirler zamanla değişik şekillerde yorumlanarak geliştirilmiştir. Bu nedenle bu anlayışın batılı insanın entellektüel düşüncesinde ve zihniyetinde meydana getirdiği değişmeyi vurgulamak istiyoruz. Çağdaş insanın yaşadığı bu zihinsel değişimin günümüzde karşı karşıya bulunduğumuz ve çözmeye çalıştığımız sorunlarla yakından ilişkisi
40

F. Shuon, Spiritual Perspectives and Human Facts,(tans.D.M.Matheson), Londra, 1953, s.21. (Nasr, a.g.e.’den naklen, s. 46.) Newton’ın mekanik alem anlayışının yetersizliğine dikkat çeken ve organik bir alem anlayışı geliştirmeye çalışanların başında A.N. Whitehead gelmektedir. Bkz.: I.Leclerc, A.N. Whitehead: His Philosophy, Process in Context, ed., E.W. Gazo,NewYork, 1988, içinde, s. 45.

41

Çevre ve Din

61

bulunduğuna inanıyoruz. Bu temel düşünceler anlaşılmadan, tartışılmadan ve eleştirilmeden ne çevre sorunlarını nede dünyanın şurasında veya burasında cereyan etmekte olan diğer sorunları ve toplumsal olayları anlamak mümkün değildir. Dahası bu eleştirileri sadece bizler yapmıyoruz. Bugün çevre sorunlarının nedenlerini ve fikri köklerini araştıran ve yine köklü çözümler üzerinde düşünenlerin çoğu aynı noktada buluşuyorlar. Çevre bilincinin öncülerinde E.F. Schumacher, meşhur ve şimdilerde klasikleşmiş Küçük Güzeldir isimli kitabında bu noktaya şöyle işaret eder:
Çağdaş insan bilimsel ve teknik gücünün gelişmesinden duyduğu coşku içinde doğayı kirleten bir üretim sistemi ve insanı sakat bırakan bir toplum türü kurmuştur. Servet durmadan artabilse, herşeyin yoluna girebileceği sanılmaktadır. Paranın herşeye gücü yeter sayılmakta; adalet, uyumluluk, güzellik ve hatta sağlık gibi madde dışı değerleri gerçekten satın alamasa bile, gerekliliklerini ortadan kaldırabileceği ya da bu değerlerin kaybının karşılığını verebileceği düşünülmektedir. Böylece üretimin geliştirilmesi ve servet birikimi çağdaş dünyanın en yüce amaçları haline gelmiş bulunmaktadır. Onlara kıyasla tüm öteki amaçlar, her ne kadar lafı edilse bile, ikincil planda kalmıştır. Birincil amaçların doğrulanmasına gerek yoktur; tüm ikincil amaçlar ise sonuçta birincil amaçlara erişilmesine hizmet ettikleri oranda kendilerini doğrulayabilmek durumundadır. Bu maddeciliğin felsefesidir ve bugün olayların meydan okumakta olduğu felsefe - yada metafizik- de budur. 42

Son zamanlarda çağdaş insanın tabiatla olan ilişkisi üzerinde yoğunlaşan bilim adamlarının sayısı artmaktadır. Zira günümüzdeki sorunların birçoğu bu bağlamda tartışılmaktadır. Konuyla ilgili bazı bilim adamları şu tesbitleri yapmaktadırlar:
İnsanın tabiat üzerindeki hakimiyetinden doğan tehlikeler, tekrarlanmayı gerektirmeyecek kadar açık... Çağdaş insan için,

42

E.F. Schumacher, Küçük Güzeldir, Cep Kitapları A.Ş., İstanbul, 1989 İkinci Baskı s. 219.

Çevre Sorunları

62

tabiatın hiçbir kutsal tarafı kalmamıştır, ama ancak küçük bir azınlık, bu süreci mantıki olarak sonuçlarına kadar götürebilmektedir. * Üstelik, tabiat, ulaşılması mümkün son noktasına kadar kullanılacak ve istismar edilecek bir şey gibi görülmektedir. Çağdaş insan, tabiatı, kendisinden yararlandığı, ama kendisine karşı ayrıca sorumlu da olduğu bir eş gibi değil bir fahişe gibi görmektedir: Kendisine karşı hiç bir yükümlülük ve sorumluluk duygusu beslenmeyen bir fahişe... Zorluk şurada: Bir fahişe gibi kullanılan tabiatın durumu, günden güne, daha fazla gönül eğelendirmeyi imkansız kılmaktadır. Aslında çok kişinin onun durumundan kaygı duymaya başlamasının nedeni de budur. Nüfus patlamasının, nefes alacak bir boşluk kalmamasının, kent yaşamındaki pıhtılaşma ve tıkanıklığın, her türden tabii kaynakların tükenişinin, tabii güzelliklerin tahrip edilişinin, çevre’nin makine ve ürünleri tarafından yaşanmaz hale hale getirilişinin, akıl hastalıklarındaki olağanüstü artışın ve aşılması imkansız binbir türlü başka zorluğun nedeni, kesinlikle, tabiatın boyunduruk altına alınması’dır. 43

Çağdaş ve ünlü Japon düşünür İkeda ise aynıu gerçeğe şöyle işaret etmektedir: “…çağdaş bilimsel uygarlığın özünde insan ve doğanın iki zıt öge olduğu ve insanın çıkarı için doğanın fethedilmesi gerektiği görüşü yatar. Bu fethin yapılmasında bilimsel yöntem en büyük araç olmuştur.” 44 Ünlü tarihçi ve düşünür Arnold Toynbee, Descartes’ci metafiziğin batı insanı için oluşturduğu zihinsel parametrelerin tabiat için getirdiği sonuçlara şöyle işaret etmiştir: “Doğal dünyayı fethetme girişimiyle insanoğlu doğanın sabit, temel düzenini bozmuştur. İnsanın eylemleriyle zarar görmüş ve yok olma çizgisine getirilmiş olan doğa şimdi insana isyan etmektedir.” 45 Daha sonra insanın doğal çevresini bozmada bu kadar ileri gitmesinin nedenlerinden birisini

*

Nasr’ın kitabının 1968’de yayınlandığına dikkat edilmelidir. Yoksa günümüzde insan- tabiat ilişkilerinin sonuçlarını anlayan ve bunu eleştirel olarak ele alan insanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Nasr, a.g.e., s.14-15. İkeda.s. 42. a.g.e. s.43.

43 44 45

Çevre ve Din

63

Toynbee şöyle ifade ediyor: “Günümüz insanı, doğayı kendisinin insan olarak canlı olduğu anlamda canlı görmüyor; yani doğayı insandan özlü şekilde farklı düşünüyor. Doğal alemin hayatı insanınkinden farklı olmakla birlikte bu iki hayatın birbiriyle karşılıklı ilişkili olduğu ve her ikisinin de daha büyük bir hayat ögesinin ve sabit bir düzenin parçasını oluşturdukları gerçeğini gözden kaçırmıştır.” 46 Böylece, “insanoğlu, Tanrı’nın mülkünde emanete ihanet itmiştir. Sahip olduğu bilimsel bilgiyi Rabb’in rızasına uygun olarak kullanacağı yerde, tabiatı istismar etmede kullanmıştır.” 47 Bununla beraber, insanların düşünce yapısında meydana gelen bu köklü değişimleri tanımak ve hemen değiştirmek pek kolay değildir. Zira hâlâ aynı düşünsel yapının içerisinde bulunuyoruz. Bu sistemin eğitim kurumlarında yetişmiş bulunuyoruz. Ancak, bunu anlamak ve aşmak zorunda olduğumuz da bir gerçek. Batılı insanının sözkonusu zihinsel yapısını ve sanayileşmenin köklü etkisini diğer bir tarihçi, Donald Werster, şöyle anlatıyor:
Kapitalistler, yeryüzündeki teknik güçleri ve servetleriyle herkese adil, yararlı ve üretken bir yaşam vaat etmişlerdi. Yöntemleri çok basitti: Herkesi tek tek, bütün geleneksel bağlarından koparıyorlardı. Bu bağları ister insanlar kendileri, ister doğa yaratmış olsun hiç farketmiyordu. İnsanlar, artık sürekli olarak nasıl para kazanacaklarına kafa yormalıydılar. Bütün çevrelerini, ülkeyi, doğal kaynakları ve kendi işgüçlerini, pazarda kar getirecek meta olarak görmek zorundaydılar. Hiçbir sınırlamaya ve düzenlemeye aldırmadan mal üretme, satma ve satınalma hakkını istemeliydiler. İnsanların hırs ve iştahı giderek kabarıyor, pazarlar gitgide büyüyordu. Doğa ve insan arasındaki bağ tümüyle mekanikleşmişti.” 48

İşte yukarıda bugünkü modern dünya görüşümüzün ve bunun sonucu olan çevre sorunlarının ta Descartes’a kadar giden insan ve tabiatla ilgili bazı temel fikirlere dayandığını söylememizin nedeni budur. İkeda, Werster ve

46 47 48

a.g.e. s. 43. a.g.e., 47. Donald Werster, The End of the Earth (Cambridge Universitiy Press, 1988) s.11.

Çevre Sorunları

64

Toynbee aynı gerçeğe işaret eden düşünürlerin sadece bir kaçı olarak anılabilir. Hatta İkeda daha da ileri giderek : “Çağdaş bilimsel-teknolojik uygarlık insan hırsının dizginlerini hemen hemen tamamen salıvermiştir- gerçekte kendisi serbest bırakılmış maddi hırsın ürünüdür- ve hepimiz bu olguyu açıklıkla anlayıp yargımızı bu anlayışa dayandırmadıkça, doğal çevremizin bozulmasını durdurmayı ve insanoğlunun olası yok oluşunu engellemeyi 49 başaramayacağız.” Modern zihniyetin tipik bir örneği ise, çağdaş dünya görüşüyle yetişmiş ve doğal dünyayı tükenmez ve bedava bir hammadde olarak gören mühendislik anlayışıdır. “Teknoloji ile gözü kamaşmış bir uzmanın, ölüm ile yüzyüze gelmedikçe çevre sorunlarına ilgi duyması oldukça zor. Teknokrat ya da bürokrat olsun, bilim ve teknoloji önce bu kategoride yer alan uzmanların gözlerini kamaştırıyor. Özellikle mühendisler az sayıda parametreler ile düşündükleri için, ürettikleri endüstriyel ürünlerin sosyal, çevresel ve ruhsal etkilerini hesaba katmaya hiç yanaşmıyorlar. İnsanların eline her gün yeni endüstriyel ürünler vererek onları daha mutlu kılacaklarına inanıyorlar. Ayrıca mühendisler sürekli somut, elle tutulabilir nesnelerle uğraştıklarından, soyut ve etik parametreler onların kararlarında önemli bir yer tutmuyor.” 50 Hatta bu entellektül ve zihni tutumun bir sonucu olarak birçok çevre sorununun temel nedenlerinin başında gelen aşırı sanayileşme veya çevre düşmanı sanayii kuruluşlarının planlanması ve işletilmesinde görev alan teknik eleman ve uzmanlar “ aldıkları kararların bir iki yıl sonra toplum, çevre ve bireyler üzerinde doğurabileceği etkileri tartışmaya bile yanaşmıyorlar.” Bu iddianın doğruluğunun en güzel isbatı ise Marmara Denizi, İzmir ve İzmit körfezleri ve yine ülkemizin en güzel bazı nehirlerinin bugün içinde bulundukları durumlardır. Etraflarındaki endüstriyel kuruluşların gerek kuruluş aşamasında ve gerekse işletme aşamasında, çevreye ve bireylere vereceği olumsuz etkilerin hesaplanmadığı ve hatta buna ihtiyaç bile duyulmadığı söylenebilir.

49 50

İkeda. s. 42. Ersin Gürdoğan. Kültür ve Sanayileşme, (İz Yayıncılık, 2.Baskı, İstanbul: 1991) s. 76.

Çevre ve Din

65

Sanayi devriminin çevre sorunlarının ortaya çıkmasındaki rolüne Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu raporunda da şöyle atıfta bulunmaktadır: “Ünlü Sanayi Devrimi’nin dikkate değer başarıları bugün ciddi eleştirilere hedef olmakta, bunun da asıl nedeni, o sıra çevrenin hiç de düşünülmemiş olmasına dayanmaktadır. Gökyüzü öylesine geniş ve öylesine mavi ki, hiç birşey onun rengini değiştiremez; nehirlerimiz öylesine büyük, suyu öyle bol ki, insan faaliyetleri nekadar çok olursa olsun kalitesini bozamaz; ağaçlar ve ormanlar öyle bol ki, onları asla bitiremeyiz, denmiştir. Nasılsa yine büyürler inancı yer almıştır.” 51 Eğer, gerekli mevzuat düzenlemeleri, yasal önlemler ve gönüllü çevrecilerin yürüttükleri bilinçli kampanyalar olmazsa bu kuruluşların faaliyetlerine aynen devam edeceğine şüphe yok. Aslında bu, sadece o kuruluşuların bir sorunu da değil; modern dünya görüşümüzden tutun da, dünya ve dünyadaki diğer varlıklara karşı tavır ve sorumluluklarımıza temel teşkil eden birçok görüşün etkisi bulunmaktadır. Ancak gelinen noktada bütün bunların ele alınarak köklü olarak eliştirilip, daha sağlıklı bir endüstrileşme veya sürdürülebilir kalkınma modeli geliştirme zorunluğu bulunmaktadır. Meadows’ların da vurguladığı gibi: Bugüne dek sarsılmaz gibi görünen ilke ve ölçüleri değiştirmek durumundayız. Bugünkü bazı olumsuz davranışların ne kadar köklü ve temel fikirlere dayandığını göstermeye çalıştık. Bütün bu olumsuzlukların belli bir dünya görüşünden nasıl kaynaklanabileceğini vurguladık. Aksi takdirde kendi kültürümüzde ve yine bazı diğer kültürlerde bulunan çevre dostu anlayışları anlamak mümkün değildir. Bizim kültürümüzde göçmen kuşlar için bile vakıflar kurulup, yardımcı olunurken, modern insanın acımasızlığının kökeninde ise doğal varlıkları sadece kar amaçlı görme ve onlara karşı herhangi bir sorumluluk hissetmeme anlayışı bulunmaktadır. Bir önceki anlayışla birleşince dünyadaki bütün hayvanlar, canlı cansız herşeye hükmetme, sahip olma ve sömürmeden. Çevre sorunlarının bir sonucu olarak bugün birçok batılı bilim adamı, özellikle de çevreci kendilerini ve kültürlerini eleştirmektedirler. Dahası batı

51

Ortak Geleceğimiz, s. 62.

Çevre Sorunları

66

kültürünün dünyadaki baskın rolünü de eleştirmektedirler. Örneğin, Japon düşünür İkeda kendi ülkesindeki geleneksel çevre dostu anlayışın zamanla Batı uygarlığının etkisiyle nasıl değiştiğini üzüntü ile şöyle belirtir: “.... çağdaş dönemden önce Japonya’da doğa güzelliklerinin çağlar boyunca korunabilmiş olmasının da kanıtladığı gibi uzun süre etkili kalmalarıdır. Fakat son birkaç onyıldır Japonlar hedef olarak ileri Batılı ülkelere ayak uydurmayı seçmişler ve geleneksel dini, doğaya karşı geleneksel tavırları ve hatta insanlar arasındaki geleneksel töreleri bırakmışlardır. Kısaca maddi hırs yolunda delice bir yarışa atılmışlardır.” 52 Son zamanlarda moda olan Postmodernizm akımı da, modernizmin tüm bu olumsuzluklarını eliştirme ve kritik etmekten başka birşey değildir. Böylece şimdiye kadar tüm alternatif görüşler, gelenekler ve dinlerle diyalog ve onlardan yararlanma için daha sağlıklı bir ortamın oluştuğu görülmektedir. Ayrıca çevre sorunlarının ortaya çıkmasında modern dünya görüşü, sanayi devrimi ve maddi hırsımızın etkili olduğunu ileri sürdük. Bunu söylerken, alternatif görüş ve geleneklerin olmadığını söylemek istemiyoruz. Ancak yukarıda özet olarak vermeye çalıştığımız görüş 200 yıldan fazladır batıda hakimiyetini sürdürmektedir. Batının bir bölümünde kapitalist, diğer bir bölümünde ise yakın zamanlara kadar komünist ve sosyalist ideolojiler olarak aynı felsefi ve düşünsel fikirler hakim olmuştur. Zira çevre sorunları açısından baktığımızda, gerek Batı Avrupa ve gerekse Doğu Avrupa ve Rusya’daki durumun çok benzer olduğu görlür. Bunun nedenlerinden birisi, her iki ideolojinin de beslendiği ve yaslandığı temel felsefi arkaplanın aynı olmasıdır. Hatta devlet gücü daha baskın olduğundan ve kamuoyu tepkisi de olmadığından doğu blokundaki çevre sorunlarının boyutu daha büyük olmuştur. Maalesef bu görüş, üçüncü dünya olarak adlandırılan ve gelişmekte olan ülkelerde de, ekonomik nedenler ileri sürülerek uygulanmaktadır. Dahası, batıdaki çevre bilinci gelişmekte olan ülkelerde olmadığından, çevre bakımınada batıda kurulmasına müsaade edilmeyen birçak sanayii kuruluşunun 3. dünya ülkelerine kaydığı görülmektedir. İlginç ve düşündürücü olan ise, iş ve istihdam imkanı yarattığı ölçüde, hem yöneticilerin ve hem de

52

İkeda, a.g.e, .42.

Çevre ve Din

67

halkın şimdilik bu işlemden memnun olduklarıdır. Ancak çevre sorunlarının ortaya çıkmasıyla beraber, bu tür kuruluşlara karşı tepkiler de artmaktadır. Ülkemizde yakın zamanlarda cereyan eden bazı tecrübeler de bunu doğrulamıştır. Burada yapılması gereken, kendi ülkemizin önceliklerini belirleyip, gerekli çevre şartlarını araştırmak ve gelecek nesillere ve tabiata zararı asgariye indiren teknolojileri geliştirmektir. Ülkemizin sahip olduğu doğal güzellikleri ve kaynakları koruma; rasyonel bir şekilde kullanmada gerekli duyarlılığı göstermektir.

68

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ÇEVRE ve DİN

69

70

Bir bahçeye benzeyen arzını, sanatının sergisi, yaratıklarının toplanma yeri, kudretinin aynası, hikmetinin medarı, rahmetinin çiçekdanlığı, Cennetinin tarlası, mahlukatının geçiş yeri, mevcudatının mecrası, masnuatının ölçeği yapan Allah, bütün noksan sıfatlardan beridir. Süslü canlılar, nakışlı kuşlar, meyveli ağaçlar, çiçekli bitkiler ilminin mu’cizeleri, sanatınıın harikaları, cömertliğinin hediyeleri, lütfunun müjdecileridir. Meyvelerin zinetinden, çiçeklerin tebessümü, seher meltemlerinde kuşların ötüşmesi, çiçeklerin yaprakları üzerine yağmurların ahenkle düşmesi, annelerin küçük yavrulara karşı şefkat beslemeleri bir Vedud’un, cin ve insanlara ruhani ve canlılara, meleklere ve cinlere kendisini tanıttırması, bir Rahman’ın merhametini sergilemesi, bir Mennan’ın şefkatini göstermesidir. 53

53

Abdulaziz Hatip, Risale-i Nur’dan Dualar, (İstanbul: Gençlik Yayınları 1993), s. 170-171..

71

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ÇEVRE ve DİN
I.1. Çevre Bilincinin Gelişiminde Dinin Önemi
Bu kitabın temel amaçlarından birisi, yukarıda açıklanan çerçevede, daha sağlıklı bir çevre bilinci ve çevre koruması için Diyanet İşleri Başkanlığının sahip olduğu imkan ve araçlardan yararlanmaktır. Bunun için öncelikle din görevlileri olmak üzere halkımızı çevre konusunda aydınlatmak ve ihtiyaç duyacakları teknik ve dini bilgileri bir el kitabı çerçevesinde sağlamaktır. Böylece başta din görevlileri olmak üzere kamuoyunun çevre sorunlarıyla ilgili perspektiflerini genişletmek ve ayrıca konuyla ilgili dini malzemeyi sunarak, çevre ve çevre korumayla ilgili vaaz ve hutbe hazırlanmasında din görevlilerine gerekli malzemeyi sağlama, böylece onlara yardımcı olmak hedeflenmektedir. Başka bir ifade ile, ülkemizin her köşesine uzanan ve halkın her kesimiyle içiçe olan Diyanet İşleri Başkanlığı personelinin çevre konusunda daha aktif hale getirilmesi ve çevre bilincinin oluşturulmasında katkılarının sağlanmasıdır. Dünyanın yaşamakta olduğu çevre bunalımını ayrıntılı bir şekilde ortaya koyan Meadows’lar bu bunalımın aşılabilmesi için şu noktaların altını dikkatle çizmektedirler: “Her tür sistem dönüşümünün anahtarı bilgidir. Bununla sadece daha ayrıntılı istatistikler (kapsamlı bilgi bankaları gibi) kastedilmiyor. Yeni bilgi yolları, yeni yeni bilgi içerikleri ve yeni kurallar, yeni amaçlar ve yeni bir bakış açısı söz konusudur.” 54 Çevre sorunları ve bunların çözümü söz konusu olduğunda unutulmaması gereken bir olgu da din ve kültür konusudur. Zira insanlar belli
54

Meadows, a.g.e.(vurgu eklenmiştir.)

72 bir kültür ve belli bir dini atmosfer içerisinde dünyaya gelmektedir. Bu kişilerin kendileri, diğer insanlar ve gerekse dünya ve doğayla ilgili değer yargılarını dinleri ve kültürleri oluşturmaktadır. Tarih bize gösteriyorki insanların dinlerini ve kültürlerini hesaba katmayan eğitim ve kalkınma programları hedefine ulaşamamakta ve insanlar adeta kendilerine dayatılan bu programlara direnmektedirler. Bunu hesaba katmayan bazı dayatmacı, totaliter ve baskıcı rejimlerin yıkılışına hepimiz şahit olduk. Sosyolojik, antropolojik ve psikolojik araştırmalarla da desteklenen bu gerçeği göz önünde bulunduran BM teşkilatı, çevre korumada her milletin kendi dini ve kültürel zenginliklerinden yararlanmasını tavsiye etmiştir. Hedef ve amaç; dünyayı ve ekosistemi korumak, daha sağlıklı bir gelecek olduğuna göre bu hususta dinlerin yapacağı katkı elbette büyüktür. Bu çerçevede, dünyanın en büyük çevre örgütlerinden birisi olan World Wide Fund for Nature (Doğa İçin Dünya Fonu) 1986 yılında yaptığı bir toplantıda dünyanın en büyük dinlerinin (İslâmiyet, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm ve Budizm) temsilcilerini bir araya getirerek çevre sorunlarına çözüm bulmada dinlerin katkısını ve önemini tartışmışlardır. 55 Yine konunun dini boyutunu vurgulayan diğer önemli bir olayda Şubat 1990 yılında Moskova’da meydana gelen; Astronom Carl Sagan ve tanınmış 22 bilim adamının Global çevreyi korumada kendilerine katılmak ve yardım etmek için dünyanın tanınmış dini liderlerine yaptıkları yardım çağrılarıdır. 56 Bu bilim adamları dini liderlerle buluşma yeri olarak da, beklenilenin tersine, Moskova’yı tercih ettiler. Bilindiği gibi Moskova 70 yıldır dinsizliği resmen kabul eden ve her tülü dini faaliyeti yasaklayıp baskı altına alan totaliter bir rejimin başkentliğini yapıyordu. Bu çağrıyı yapan bilim adamlarının vurguladıkları gerçek şuydu: “Çevre koruma ve doğal güzellikleri muhafazada kesinlikle dinin önemli bir yeri vardır.” Pozitivizm ve bilimin insanlığın bütün dertlerine çare bulacağı ve bütün sorunlarını çözeceği, böylece dine ve her türlü manevi değerlere modern
55

WWF bu tartışmaları bir seri olarak yayınlamış bulunmaktadır:Islam and Ecology, ed., Fazlun Khalid-Joanne O’Brien, New York, 1992. Diğerlerinin adları ise: Buddhism and Ecology, ed. M.Batchelor- K. Brown; Christianity and Ecology, ed.,E. Breuilly-M. Palmer; Hinduism and Ecology, R. Prime; Judaism and Ecology, A. Rose. Nature, vol. 343,1 Feb., 1990.

56

73 dünyada yer olmadığını ileri süren anlayışın artık savunulamayacağı anlaşılmış bulunmaktadır. Hatta bugünkü sorunların bir çoğunun bu anlayışın ürünü olduğu bazı bilim adamlarınca ısrarla ileri sürülmektedir. Ancak bu gerçeğin dünyanın önde gelen bilim adamlarınca bu bağlamda altının çizilerek ifade edilmesi ilginç olduğu kadar önemlidir. Zira modern bilim tarihinde ilk defa bir sorunun çözümü için bilim adamlarının, dinden ve dini liderlerden yardım istediklerine şahit olunmaktadır. Aslında dünyamızın geleceği ve çevre sorunlarının arz ettiği tehdidin boyutları düşünüldüğünde böyle bir çağrı için geç bile kalındığı söylenebilir. Çevre sorunlarının üstesinden gelmede dinin oynayacağı role İngiliz tarihçi ve düşünür A. Toynbee: “İnsanoğlunu maddi hırsın ilham ettiği teknolojinin sonuçlarından korumak için bütün dinlerin ve felsefelerin taraftarları arasında dünya çapında bir işbirliğine ihtiyacımız olduğunu sanıyorum.” diyerek işaret etmiştir: 57 Toynbee bu görüşlerini ileri sürerken, özellikle batı dünyasında yaygın olan ve tüm çağdaş toplumları da salgın bir hastalık gibi saran bir olgudan hareket etmektedir: Çağdaş insanın maddi hırs tutkusu ve egoist tutumu... Kendi çıkarı ve zevki için her şeyi göze alması. Toynbee bunu şöyle ifade ediyor:
Bugün kirlenmenin insanoğlunun geleceğine bir tehdit oluşturduğu ve maddesel hırs sınırlandırılmadıkça ortadan kaldırılamayacağını kabul etmiş bulunuyoruz. Fakat bu çare yeterince güçlü bir özendirici değildir. Maddi hırsa kapılan insanlar dar görüşlü bir tavırla benden sonra tufan demektedirler. Hırslarını sınırlamayı başaramazlarsa çocuklarını yok olmaya mahkum edeceklerini bilebilirler. Çocuklarını sevebilirler, yalnız bu sevgi çocuklarının geleceğini güvence altına almak için varlıklarının bir kısmını feda etmeye yetmeyebilir. Kanımca dinsel bir inanç biçiminde bu hedefe bağlanmadıkça (din kelimesini en geniş anlamında kullanarak) ileri ülkelerin çağdaş kuşaklarını, kendi pahalarına (ekosistem) için hemen fedakarlık yapmaya yöneltmek 58 mümkün olmayacaktır.”

57

Arnolda Toynbee- Daisaku İkeda.Yaşamı Seçin, Çeviri:Umut Arık, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1992 s.46. a.g.e. s.45.

58

74 Çevre sorunları olsun, gezegenin ve insanlığın karşı karşıya bulunduğu diğer sorunları çözmede olsun, yeni yöntemlere, yeni düşünme biçimlerine muhtaç olduğumuza daha öncede işaret etmiştik. Her tür manevi değeri dışlayan; geleneksel, ahlaki ve dini değeri yok farzeden ve dışlayan bir anlayışla bu sorunların üstesinden gelinemeyeceği bugün her zamankinden daha net olarak anlaşılmış bulunulmaktadır. Konuyla ilgili olarak Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonuna görüşlerini açıklayan eski SSCB, Komünist Dergisi Baş editöre T.T Frolov şunları itiraf etmiştir:
Global sorunların çözümünde başarıyla ilerlemek için yeni düşünce yöntemleri geliştirmek, yeni ahlâk ve değer ölçüleri oluşturmak ve kuşkusuz yeni davranış tarzları benimsemek zorundayız. Yalnızca (insanın) maddesel, bilimsel ve teknik yanını geliştirmekle kalmayıp, daha önemlisi insan psikolojisinde yeni değerlerin ve insani beklentilerin oluşmasını sağlamalıyız, çünkü bilgelik ve insaniyet, insanlığın temelini oluşturan ebedî gerçeklerdir. Yani sosyal, ahlâki, bilimsel ve ekolojik kavramlara ihtiyacımız var. 59

Frolov’un işaret ettiği bu boşluğu bugün din doldurmaya başlamıştır. Bütün dünyada gözlemlenen dine yeniden dönüş ve dini değerlerin yükselişinin nedeni de budur. Aynı gerçeğe Chicago Üniversitesinden Martin Marty şöyle işaret etmektedir:“Mantık, bilim ve ilerleme düşüncesi geliştikçe tanrıların, arkalarında özgür ve mutlu insanlar bırakarak ortadan yok olacağı söyleniyordu.” Ancak bilimin sınırları, olumlu-olumsuz yönleri artık biliniyor. “ Dolayısıyla, teknolojik tıbba, yaptıkları için her zaman şükran borçluyuz, ama ona tapamayız, çünkü birçok konuda yetersiz kalır.” Konunun dini boyutunu vurgulayan ve yeni bakış açılarına ihtiyacımız olduğuna işaret eden diğer bir çevreci ise Rudolf Bahro’dur. Alman yeşillerinin öncü isimlerinde olan Bahro’ya göre sadece teknolojik ve kanuni yöntemlerle çevrenin korunması ve kurtarılmasının zamanı geçmiştir. Yapılacak tek şey: “Hz. İsa, Hz. Muhammed ve Buda’nın yaptığı gibi zihinsel bir devrim yapmaktır”. İnsanların tabiat ve tabiattaki tüm varlıklara karşı olan ilişkilerini

59

Ortak Geleceğimiz, s. 67.

75 yeniden tanımlamaktır. İnsanla doğa arasında daha dengeli ve sağlıklı bir ilişki şekli geliştirmektir. Bütün bu gerçekler göz önüne alınınca gerek okullarda okutulmakta olan çevre derslerinin işlenmesinde ve gerekse bunun bir sonucu olarak çevreyi koruma ve gelecek nesillere daha sağlıklı bir çevre bırakmada İslâm dininin konuyla ilgili prensiplerinin bilinmesinin önemi açıktır. Ayrıca konunun dini boyutunu vurgulamakla, hem sanayici, işadamı , yönetici ve diğer ilgilileri, hem de halkımızı daha duyarlı hareket etmeye çağırmak istiyoruz. Her tür ticari ve endüstriyel faaliyetlerin amacı sadece kâr olmamalı. Bu faaliyetin başta insanlar olmak üzere, bütün ekosisteme getirdiği zarar ve tahribat, mevzuat ve düzenlemelerin yaptırım gücünün yanında, kişi yaptıklarının vicdanı muhasebesini yaparak bu tahribat en aza indirilebilir. Norveç’li derin ekoloji hareketinin kurucularından Prof. Arne Naes te bu gerçeğe işaret ederek; Hıristiyan ve Müslümanların İncil ve Kur’an’ın insana yüklediği sorumluluğu ekolojik bir bakış açısıyla yeniden yorumlayıp vurgulamalarını belirterek çevre korumada dinin oynayacağı role işaret etmiştir. 60 Schumacher de toplumsal sorunların çözümünde dinin rolünün inkar edilemeyeceğini ifade eder. İçinde yaşadığımız ve ‘postmodern durum/zaman’ olarak tanımlanan bağlamda sadece dinini değil tüm metafizik ve manevi değerlerin tekrar ilgi ve araştırma konusu olduğu görülmektedir. Her tür metafizik ve manevi olguyu bilimsel olmadığından ret eden pozitivist ve modernist anlayışlardan sonra, postmodern insan kendini, dini ve her tür manevi geleneği yeniden tanımaya ve tanımlamaya çalışıyor. Artık bilimsel bilgi tek başına değil. Bilim, diğer tüm insani bilme ve anlama biçimleriyle eşit bir konumda. Son zamanlarda kadim medeniyet ve kültürlerin, özellikle de semavi dinlerin ve mahalli kültürlerin ilgi noktası olmasının nedenlerinden birisi budur. İnsanlar her gün artan bir ilgiyle hayatın, varlığın ve varoluşun anlamını araştırmaya yöneldikleri görülmektedir. Bu bağlamda semavi dinlerin tekrar

60

Arne Naes, Ecology, Community and Lifestyle, (Cambridge: Cambridge Press, 1992) s. 185.

76 büyük bir ilgi ve araştırma odağı olduğu da ayrıca dikkat çekmektedir. 61 Schumacher modern insanın dinlere olan bu ilgisini şöyle açıklamaktadır:
Kilisesiz yaşamak mümkün olabilir belki; ama dinsiz, yani bütün zevk ve acısı, heyecan ve memnunluğu, incelik ve kabalığı, vs. ile ‘olağan hayat’ düzeyinin fevkindeki Yüksek Düzeylerle temas kurmanın ve onlara doğru gelişmenin sistemli çalışması içinde olmaksızın yaşamak mümkün değildir. Modern dünyanın dinsiz yaşama deneyimi başarısızlıkla sonuçlandı ve bir kez bunu anladık mı ‘modernlik-sonrası’ görevlerimizin gerçekte neler olduğunu anlarız. Anlamlı bir biçimde, çok sayıda (ve değişen yaşlarda!) genç insan doğru yöne bakıyorlar. Yakınsayan problemlerin bugüne kadarkilerden daha başarılı çözümlerinin gerçek hayatın asıl maddesi olan ıraksayan problemlerle başa çıkmayı, onlarla pençeleşmeyi öğrenmede hiçbir işe yaramadığını-hata engel teşkil ettiğini-derinden hissediyorlar. 62

Bu bağlamda, İslam, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Budizm büyük dinlerin konumuz olan çevreyle ilgili prensip ve görüşlerinin önemi açıktır. Örneğin inançlı ve duyarlı Müslüman birey, sadece insanlara değil, bütün mahlukata yaptıklarından sorumlu olduğunu ve bunlardan dolayı bir gün hesaba çekileceğini hiçbir zaman unutamaz. Kur’an’ın şu ayeti bu konuda tüm

61

Giles Kepel bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koymakta ve konuyla ilgili ilginç örnekler vermektedir: Din Dünyayı Yeniden Keşfediyor: Tanrının İntikamı, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992. Çağdaş insanın dine yönelmesi başta sosyologlar olmak üzere birçok araştırmacının da dikkatini çekmiştir. Son zamanlarda konuyla ilgili birçok araştırmalar yapılmış ve kitaplar yayınlanmıştır. Bkz.: İbrahim Özdemir, "Postmodern Bağlamda Bilim ve Din İlişkisi", Köprü Dergisi, No:53, Kış 1996, s. 14; Bryan Turner, Oryantalizm, Postmodernizm ve Din", Çev. Yasin Aktay, Tezkire, sayı: 9-10, Bahar 1996, s.69; Mona Abaza & Georg Stauth, "Batılı Akıl, Oryantalizm, İslamcı Fundamentalizm: Bir Eleştiri", çev. Abdullah Topçuoğlu, Tezkire, sayı: 9-10, Bahar 1996, s. 89; ve orda zikredilen konuyla ilgili diğer kaynaklar. Ahmed A., Postmodernizm and Islam, Routledge, London, 1992. Schumacher, Aklıkarışıklar İçin Kılavuz, s. 169.

62

77 Müslümanları uyarmaktadır: “Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür. 63 Unutulmamalıdır ki, çevre bütün insanlığı ilgilendiren global bir sorundur. İnsanlar bu sorunu iyice tanıdıkları ve gerekli bilgiye sahip olduklarında çözüm için harekete geçebilirler. Ancak, bütün bilgilere rağmen menfaatçı, bencil, hazcı ve kendinden başkasını düşünmeyen insanları motive etmek, Tonbeey’nin de işaret ettiği gibi, mümkün olmayacaktır. Bu bağlamda dinlerin müntesipleri üzerinde gerekli motivasyonu sağlayacağı öne sürülmektedir. Bundan dolayı büyük dini geleneklerin çevre ve insanla ilgili temel görüşlerine kısa da olsa değinmek gerekmektedir. Kadim geleneklerin çevreyle ilgili görüş ve tutumlarına örnek olarak Kızılderililerin dünya görüşü vurgulanacaktır. Daha sonra sırasıyla Budizm, Hinduizm, Yahudi ve Hıristiyan gelenekleri incelenecektir. İslam dini ise müstakil bir bölüm olarak ele alınacaktır.

I.2. Kızılderililer ve Çevre
Çevre sorunlarının ortaya çıkmasıyla gündeme gelen bir konuda kadim gelenek ve kültürlerin tekrar araştırma konusu olmasıdır. Daha önceleri, özellikle de batılı insan tarafından önemsenmeyen ve yok edilmeye çalışılan kültür ve medeniyetler yenilerde tekrar keşfedilmeye başlandı. Böylece çevre sorunlarının sadece kirlenen dünyamız, yok olan doğal kaynaklarımız ve nesli tükenen türlerle sınırlı kalmadığı, yok olamaya yüz tutmuş kültür ve medeniyetlerle; modern zamanlarda önenmeyen semavi dinleri yeniden keşfetmeye başladı. Bu nedenle çevrecilik veya çevreci bakış sadece kirlilik sorununu çoktan aşmış ve bir felsefe biçimi ve yeni bakış açısı haline gelmiştir. Zaten son zamanlarda çevreyle ilgili literatüre bakıldığında “çevre ahlakı, çevre felsefesi, çevre kozmolojisi vb. adlarda bir çok yeni eserin piyasaya çıktığı görülür. 64

63 64

99/Zilzal: 7-8. Ülkemizde de benzeri yayınlara rastlanmaktadır.: Hasan Ünder, Çevre Felsefesi: Ethik ve Metafizik Görüşler, (Ankara: Doruk yayınları, 1976). Konusunda

78 Bunun en somut göstergelerinde birisi bir zamanlar yok edilmeye çalışılan Kızılderili kültürünün ve mitolojisinin yeniden keşfedilmesidir. Kızılderili Reisi Seattle’in zamanın Amerikan Başkanının yazdığı mektup tüm dünyada elden ele dolaşmakta ve ilgiyle okunmaktadır. Kızılderili kültürüyle ilgili bir çok araştırmalar yapılmakta ve yayınlanmaktadır. Halbuki bir zamanlar Kızılderililerin anlaşılması bir yana, ıslah edilmesi/batılılaştırılması ve yok edilmesi gereken ilkel bir kavim olarak görülmekteydi. Batılı insan hiç bir zaman Kızılderili’yi anlamaya çalışmamıştı. Bir Kızılderili bundan haklı olarak şöyle şikayet eder:
Kanunları olamayan insanlardık biz. Ama her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi olan Yüce Ruh'la iyi geçiniyorduk. Siz beyazlar, bizim vahşi olduğumuzu sandınız. Bizim dualarımızı anlamadınız. Anlamaya çalışmadınız. Biz güneşe, aya., ya da rüzgâra övgüler düzerken, siz bizim putlara taptığımızı söylediniz. Hiç anlamadan; yalnızca bizim tapınma şeklimiz sizinkinden farklı diye, bizi kayıp ruhlar diye nitelediniz. Biz, Yüce Ruh'un eserlerini her şeyde görürdük: güneşte; ayda, ağâçlarda, rüzgârda ve dağlarda. Bazen bunlar aracılığıyla ona yaklaşırdık. Bu çok mu kötüydü? Bence biz yüce varlığa, bize putperest diyen beyazların çoğundan daha güçlü bir imanla, gerçek bir inançla bağlıyız.... Doğaya ve doğanın yöneticisine yakın yaşayan Kızılderililer, karanlıkta değildir. Ağaçların konuştuğunu bilir miydiniz? Evet konuşurlar. Birbirleriyle konuşurlar; kulak verirseniz, sizinle de konuşacaklardır. Asıl sorun, beyazların dinlememesidir. Kızılderilileri dinlemeyi hiçbir zaman öğrenemediler; bu yüzden doğadaki başka sesleri dinleyeceklerini de hiç sanmıyorum. Oysa ben, ağaçlardan çok şey öğrendim: bazen hava, bazen hayvanlar; bazen de Yüce Ruh hakkında. 65

Modern insan tabiatı ve çevreyi yeni bir gözle anlamaya çalışırken, başka bir ifadeyle tüm doğanın faydacı ve materyalist bir bakış açısından daha
yayınlanan ilk Türkçe kitap, konuyla ilgili tartışmalara önemli katkı ve teklifler sunmaktadır.
65

T.C. McLuhan, Yeryüzüne Dokun, Kızılderili Gözüyle Kızılderili Benliği (Ankara: İmge Kitapevi, 1994). s. 33-34.

79 başka bir anlamı olup olmadığını araştırırken bu kadim kültürlerden işe başlamaktadır. Yukarıdaki ifadelerde de görüldüğü gibi Kızılderililerin tabiatla çok farklı bir ilişkileri bulunmaktaydı. Onlar kendilerini tabiatın bir parçası ve tabiatı da sembol ve anlamlar yüklü bir şekilde algılamaktaydılar. Şimdi Kızılderililerin doğaya ve doğadaki her şeyi nasıl gördüklerini bazı alıntılarla işaret etmek yerinde olacaktır. Böylece Kızılderili kültürünün içinde yaşadıkları çevreyi nasıl tasavvur ettikleri de ortaya çıkmış olacaktır. ABD hükümeti tarafında belli merkezlerde yaşamaya mecbur edilen Sauk ve Foxların Reisi Kara Atmaca eski günlerini şöyle anlatıyor:
Biz her zaman bolluk içindeydik; çocuklarımız hiçbir zaman açlıktan ağlamadı; halkımız hiçbir şeye muhtaç olmadı. Kaya Irmağı'nın hızla akan suları bize bol miktarda balık veriyordu. Çok verimli olan toprak, bizi asla mısır; fasulye ve kabaktan yoksun bırakmıyordu. Köyümüz, yüz yıldan uzun bir süredir burada kuruluydu ve bütün bu zaman boyunca, Mississippi Vadisi tartışmasız bize, aitti. Köyümüzdeki insanlar çok sağlıklıydı ve bu topraklar üzerinde: bu kadar iyi şartlara sahip olan başka bir bölge ya da bizim av alanlarımızdan iyi olan başka bir yer daha yoktu. Eğer o günlerde kasabaya bir kahin gelmiş olsaydı ve şimdi başımızdan geçen bu olayları yaşayacağımızı söyleseydi, halkımızdan hiç kimse ona inanmazdı. 66

Yine bir Sioux Kızılderilisi olan Cesur Bufalo’da çocukluğundaki tabiat kavrayışını şöyle anımsamaktadır:
On yaşındayken, toprağa ve ırmaklara yukarıdaki gökyüzüne ve etrafımdaki hayvanlara baktığımda, bunların bir büyük güç tarafından yaratılmış olduğunu fark etmem çok zor olmadı. Bu gücü anlamaya o kadar hevesliydim ki, ağaçlara ve çalılara sordum. Çiçekler sanki beni izliyor gibiydi, ben de onlara "Sizi kim yarattı?" diye sormak istiyordum. Yosun tutmuş taşlara baktım; bazıları insana benziyordu ama bana cevap veremediler. Sonra, bir rüya gördüm. Rüyamda, bu küçük

66

T.C. McLuhan, Yeryüzüne Dokun, Kızılderili Gözüyle Kızılderili Benliği (Ankara: İmge Kitapevi, 1994), s.9.

80
yuvarlak taşlardan biri bana göründü ve bana her şeyin yaratıcısının Wakan tanka [Sioux dilinde her şeyin kaynağı olan üstün varlık için kullanılan terim] olduğunu, ona saygı göstermek için onun doğadaki eserlerine saygı göstermek. gerektiğini anlattı. Taş, Wakan tanka'yı aramamla, doğaüstü bir yardıma değer olduğumu gösterdiğimi söyledi bana: Eğer hasta bir insanı tedavi ediyorsam, onun yardımını isteyebileceğimi, doğanın tüm güçlerini tedavide bana yardım edeceğini söyledi. 67

Yine diğer bir Kızılderili’nin çocukluk anıları ise şöyle:
Çocukluğumdan beri yaprakları, ağaçları ve otları incelerim, şimdiye kadar birbirinin aynısı olan iki taneye hiç rastlamadım. Genel olarak bir benzerlikleri olabilir ama inceleyince, bazı küçük farkları olduğu görülür. Bitkiler, farklı ailelerdendir... Bu, hayvanlar için de geçerlidir; insanlar için de... Her biri için yaşamaya uygun olan bir yer mutlaka vardır. Bitkilerin tohumları, en iyi büyüyebilecekleri yere ulaşmak için rüzgarda sürüklenir, güneş ve nemin onlar için en uygun olduğu yerde kök salar ve büyür. 68

Bir Stoney Kızıl derilisi olarak yaşamının ilk yıllarını Alberta eyaletindeki Morley'de geçiren, ancak daha sonra beyaz bir misyoner olan, John McDougall tarafından evlat edinilen Yürüyen Bufalo veya asıl adı ile Tatanga Mani beyazların okullarında eğitim gördü ama yine de "doğayı tanımaya çalışmaktan" hiç vazgeçmedi. Yaşlılığında, hükümetten Kızılderili halkının temsilcisi olarak bir dünya turu yapma teklifi aldı. 87 yaşında, İngiltere'de, Londra'da yaptığı bir konuşmada şöyle dedi:
Biliyorsunuz, dağlar her zaman taş binalardan daha güzeldir. Şehirde yaşamak, yapay bir varoluştur. Orada birçok insan, ayaklarının altında gerçek toprağı hemen hemen hiç hissedemiyor, saksıdakiler dışında bitkilerin büyüyüşünü göremiyor ya da caddelerin ışıklarından, geceleyin yıldızlarla süslenen büyüleyici; gökyüzünü görebilecek kadar

67 68

McLuhan, a.g.e., s. 25. McLuhan, a.g.e., s. 25.

81
uzaklaşamıyor. İnsanlar, Yüce Ruh'un yarattığı sahnelerden uzakta yaşadığında, onun kanunlarını da kolayca unutuyorlar. 69

Santee Dakota doktoru ve yazarı Ohiyesa halkının ibadet şekli hakkında ilginç bilgiler veriyor. Aşağıdaki sözlerden de görüleceği gibi, Kızılderili’nin ibadet ile doğadaki düzen arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Başka bir ifade ile, anlamlar ve sembollerle dolu gördüğü tabiatla uyum içinde yaşamayı ve bir iç bütünlüğü yakalamaya çalıştığı görülmektedir. Onlara göre bütün tabiattaki eserleriyle kendini bize tanıtmak isteyen Yüce Ruhtur. Bu aşkın ve doğaüstü güce inandığından Beyazların onları putperest ve ilkel olarak görmesini kabullenemez:
Kızılderililinin yaşamında kaçınılmaz bir görev vardı -dua etme -görünmeyen ve sonsuz olanı, her gün anma. Günlük ibadetleri, onun için günlük besininden daha önemliydi. Gün doğarken kalkar, makosenlerini giyer ve suyun kenarına giderdi. Burada, avuç avuç aldığı berrak soğuk suyla yüzünü yıkar ya da tamamen suya dalardı. Banyodan sonra, yavaş yavaş ağarmakta olan güne ve adeta ufukta dans etmekte olan güneşe karşı dimdik durarak, söze dökülmeyen duasını sunardı: Eşi ya da arkadaşı, bu ibadette ona yol gösterebilir ya da onu takip edebilirdi ama asla ona eşlik edemezdi. Her ruh, sabah, güneşini; yeni taze toprağı ve Derin Sessizliği tek başına karşılamalıydı! Günlük av sırasında, Kızılderili avcı ne zaman dikkat çekecek kadar güzel ya da görkemli bir manzarayla karşılaşsa - dağın üzerinde, gök- kuşağının parlak kemeri ile birlikte duran siyah bir fırtına bulutu, yeşil bir vadinin ortasındaki beyaz şelale, kıpkırmızı günbatımıyla boyanmış olan uçsuz bucaksız ova ibadet etmek üzere bir an için dururdu: Yedi günün bir tanesini kutsal gün olarak ayırmaya gerek duymazdı çünkü onun için bütün günler, Tanrı'nın günleriydi. 70

69 70

McLuhan, a.g.e., s. 33-34. T.C. McLuhan, s..50.

82

BÜYÜK REİS SEATTLE’DEN MEKTUP *
Washington’daki Büyük Reis, topraklarımızı satın almak istediğini bildirdi. Teklifinizi düşüneceğiz. Çünkü satmazsak, beyaz adamın belki de silahla gelip toprağımızı alacağını biliyoruz. Ancak, gökyüzü nasıl alınır ya da satılır? Ya toprağın sıcaklığı? Bunu biz düşünemeyiz bile. Havanın tazeliğine, suyun pırıltısına biz sahip değiliz ki, siz satın alasınız. Torağın her parçası bizim için kutsaldır. Parıldayan her bir çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanlardaki sis, ağaçsız köşe, vızıldayan böcek. Ağacın içinde yükselen özsu bizim hatıralarımızı taşır içinde. Biz toprağın bir parçasıyız ve o da bizim bir parçamızdır. Kokulu çiçekler bizim kız kardeşlerimiz. Geyikler, at, büyük kartal da erkek kardeşlerimiz... Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, midillinin ve insanın vücut harareti, hep aynı aileye aittir. Teklifinizi düşüneceğiz. Ama bu kolay olmayacak. Derelerimizde ve nehirlerimizde akan su yalnızca su değil, atalarımızın kanıdır. Denizin berrak suyundaki her kımıltı, benim halkımın hayatından olaylar, anılar anlatmalı size. Suyun hışıltısı dedelerimin sesidir. Nehirler kardeşimizdir; susuzluğumuzu

*

Seattle yıllar önce yaşamış bir Kızılderili reisin adıydı. Bugün ise ABD’de bir büyük kentin adı. O da yirminci yüzyılın her büyük şehri gibi beton yığınlarıyla örülü, trafiği sıkışık, gürültülü, kirli bir kent. Oysa, çok değil daha yüz elli yıl önce çocukların bahardaki yaprak hışırtılarını ninni yaptığı, çekirge vızıltılarıyla kurbağa vakvaklarını dinleyerek büyüdüğü bir güzel yerdi Seattle. O zamanlar bir büyük kent değildi. Büyük Reis Seattle’ın liderliğinde yaşayan bir Kızılderili kabilesinin toprağı, “yeni doğan bir bebeğin anasının kalb atışlarını sevdiği gibi sevmiş” insanların ülkesiydi çünkü. 1855’te, zamanın ABD Başkanı Franklin Pierce. Seattle’e yazdığı bir mektupla, bu toprakları satın almak istediğini bildirir. Reis Seattle ise, bu mektuba, aynı yıl içinde,”Washington’daki Büyük Reise” diye başlayan uzunca bir mektupla karşılık verir. Çevre korumacılığını ancak yıllar içinde, dünya harap olduktan sonra anlayan insanlara kendisini bir “vahşi” diye tanıtan Büyük Reisin verdiği bu cevap çevrecilerin çok ilgisini çeken bir dökümün olarak bilinmektedir.

83
giderirler, kanolarımızı yakınlaştırırlar. taşırlar, çocuklarımızı birbirine

Eğer topraklarımızı satarsak, bunu hep hatırlayın ve çocuklarınıza da anlatın: Nehirler bizim de -ve sizin dekardeşimizdir. Onlara diğer kardeşleriniz gibi davranmalısınız. Beyaz adamın bunu anlayamayacağını biliyoruz. Onun için bir toprak parçasının diğerinden farkı yoktur. Çünkü o bir yabancıdır; gece gelir ve istediği toprağa ve kardeşi olan göğe koyun ve parıltılı inciler gibi, satılacak eşya muamelesi yapar. Bilemiyorum, hayatımız sizinkinde öylesine farklı ki... Sizin şehirlerinizin manzarası, Kızılderili’nin gözünü acıtıyor. Belki de biz vahşiyiz, ondan anlamıyoruz. Beyazların şehirlerinde sessizlik yok. Baharda hışırdayan yaprakları ve vızıldayan böcekleri dinleyecek hiçbir yer yok oralarda. Oralardaki gürültü sanki kulaklarımıza hakaret ediyor. Meleyen keçi yavrularının sesini ya da geceleyin göl kenarında bağıran kurbağaları duyamadıktan sonra yaşamanın nesi var ki? Ben bir Kızılderiliyim, bunu anlamıyorum. Kızılderili, bir gölün üstünde rüzgarın şarkı söylemesini sever, öğle yağmurları ile yıkanan o rüzgarın kokusunu da... Hele çamların o sert kokusu... Hava Kızılderili için çok değerlidir. Çünkü her şey onu soluyor; hayvan, ağaç, insan, her şey... Beyaz adam soluduğu havanın farkında değil sanki günlerdir etrafında dolaşan pis kokuyu hissetmeyen bir ceset gibi... Size toprağımızı sattığımızda, rüzgarın, çayır çiçeklerinin hoş kokusunu taşıyan çok özel ve kutsal değerlerini bilmelisiniz. Toprağımızı satma teklifinizi düşüneceğiz. Kabule karar verirsek de tek şartımız var: Beyaz adam, toprağın hayvanlarına kendi kardeşi gibi davranacaktır. Ben bir vahşiyim, başka türlüsünü anlamam. Beyaz adamın geçen bir trenden ateş edip öldürdüğü ve sonra da bıraktığı kokuşmuş binlerce sığırın cesedini gördüm. Anlamıyorum, nasıl oluyor da, o duman çıkaran demir at, bizim ancak hayatımızı davam ettirebilmek için öldürdüğümüz sığırlardan daha önemli oluyor... Hayvanlar olmazsa,insanlar nedir ki? Tüm hayvanlar yok olsaydı, insan, ruhunun o büyük yalnızlığı içinde ölüp giderdi. Hayvanlara ne olursa, hemen sonra insanlara

84
da aynısı olur. Çünkü herşey birbirine bağlıdır, toprağa ne olursa, toprağın doğurduklarına da aynısı olur. Toprak, anamızdır. İnsan toprağa tükürürse, kendi suratına tükürmüş olur. Toprak insana ait değil; bunu iyi biliyoruz. Kan nasıl bir aileyi birleştirirse, her şey de yer yüzende birbirine öylesine bağlıdır. Hayatın dokusunu insan yaratmadı. O, dokunun içinde yalnızca bir iplikçiktir. Siz o dokuya ne yaparsanız, aynısını kendinize yapmış olursunuz. Toprağımızı satma teklifinizi düşüneceğiz. Ama halkım soruyor: Beyaz adam ne istiyor? İnsan gökyüzünü ya da toprağın sıcaklığını satın alabilir mi? Ya da antilobun hızını? Biz bunları size nasıl satabiliriz? Ve siz bunları nasıl satın alabilirsiniz? Kızılderili, bir kağıt parçasını imzalayıp beyaz adam verdi diye, toprağı istediğinizi yapabilir misiniz? Havanın tazeliği ve suyun pırıltısı bize ait olmadığına göre, banları bizden nasıl satın alabilirsiniz? Biz vahşiyiz. Şimdilik güçlü olan beyaz adam, kendisini ilah sanıyor, toprağın kendisine ait olduğunu düşünüyor. (Bundan sonra) bir kenarda barış içinde yaşayacağız. Geri kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz öneli değil. Zaten çok günümüzde kalmadı. Bir kaç saat, bir kaç kış ... Bir zamanlar bu topraklarda yaşamış olan büyük kabileden hiç bir çocuk doğmayacak. Bir zamanlar sizin gibi ümit dolu olup da ormanda küçük gruplar halinde dolaşan o insanlardan, halkının mezarında ağlamak için kimse kalmayacak. Ama neden kabilemin çöküşü için üzüleyim? Kabile insanlardan meydan gelir; başka bir şeyden değil, İnsanlar, denizin dalgalar gibi, gelir giderler. Beyaz adam bile bu hükme karşı çıkamaz. Belki de biz gerçekten kardeşizdir. Göreceğiz. Bildiğim bir şey var ve beyaz adam da anlayacak onu bir gün: Bizim İlahımızla sizinki aynı. Bizim toprağımıza sahip çıkmayı düşündüğünüz gibi ona da sahip olduğunuzu düşünüyorsunuz belki, ama bunu yapamazsınız. O, beyazların olduğu kadar, Kızılderililerin de, bütün insanların ilahıdır. Bu toprak onun için değerlidir. Toprağı yaralamak, onun yarattıklarına karşı çıkmak demektir. Beyazlar da bir gün yok olacaklar. Belki diğer kabilelerden de önce. Bir gece kendi

85
çöpünüzde boğulacaksınız. Bütün sığırlar öldürülüp, bütün yaban atları ehlileştirildiğinde, ormanın gizli köşeleri insanın korkusu ile ağırlaştığında, nerede olacak kuşlar? Kartal nerede? Yok... O zaman ava ve hızlı midilliye “Yaşa çok yaşa” demenin anlamı ne ola ki? Toprağımızı size satarsak bizim sevdiğimiz gibi sevin onu. Bizim özendiğimiz gibi özenin, ve bütün gücünüzle, ruhunuzla, yüreğinizle, onu çocuklarınız için koruyun ve Allah’ın bizi, hepimizi sevdiği gibi sevin onu .Yeni doğan bebeğin,anasının kalb atışların sevdiği gibi. Çünkü bir şey biliyoruz: Bizim Allah’ımız da, sizin Allah’ınız da birdir. Bu hükme beyaz adam bile karşı çıkamaz. Kim bilir, belki yine de kardeşizdir sizinle. Göreceğiz.

86

NASIL VAZGEÇERİM GÖKYÜZÜNDEN
Büyük Reis’in mektubunu verdiğim değerli şairirmiz ve dostum Mehmed KARA, bu mektuptan aldığı ilhamla bu şiiri bana gönderdi. Bu şiiri tüm çevreciler ithaf eden aziz dostuma şükranlarımı sunuyorum:

Kesik ke sik düşlerin Ardında kalırsa dağlar Nasıl yaşarım bilmem Gölgeli yanlarıma Dokunup durmazsa rüzgarı Serin bahçelerin Nasıl yaşarım Geride kalırsa bir gün Parıldayan çam iğneleri Karanlık ormanlardaki sis Kuşların çıkardığı ses Güzel kokulu çiçekler Işıltılı yağmur damlaları Ve senin hayat dolu gözlerin Ey dünya gazelimin redifi Nasıl vazgeçerim gök yüzünden Ya sıcaklığından toprağın Havanın tazeliğinden Pırıltısından suyun

87

Sert kayalarla Yumuşak çayırlardan Nasıl vazgeçerim kızarırsa Ömrümün batısındaki Dağların sırtı. Mehmet KARA 22. 06. 1995

I.3. Budizm ve Çevre
İnsan çevre ilişkisi söz konusu olduğunda insanın sahip olduğu dünya görüşünün (Weltanschauung) bu ilişkideki etkisi inkar edilemez. Bunu tüm din ve kültürlerde görmek mümkündür. Son zamanlarda bir çok çevrecinin ve akademisyenin çevre-din ilişkisine dikkat çekmelerinin altında yatan nedenlerden birisi de bu ilişkidir. Genelde doğu din ve felsefelerinin insantabiat ilişkisiyle ilgili görüşleri batılı insanın dikkatini çekmemişti. Daha doğrusu geçerli ve baskın tek medeniyet olarak kendi medeniyetini gören Batılı insan, diğer medeniyetlere ilgisiz kalmış ve hatta onların yok olup gitmesine seyirci kalmıştı. Bunun ne kadar büyük bir hata ve kayıp olduğunu ise yeni yeni fark ediyoruz. Tıpkı çevrenin ve doğal hayatın kıymetini çevre sorunları ortaya çıktıktan sonra anladığımız gibi; eski kültürlerin, medeniyetlerin ve özellikle de büyük dinlerin önemini de yeniden keşfediyoruz. Ünlü çağdaş Budist düşünür İkede’ya göre, Budizm’de insan-doğa ilişkisinin temeli ‘düalist bir karşıtlık olmayıp, karşılıklı bağımlılık’ oluşturmaktadır. Bunu Esho Funi kavramıyla açıklayan İkeda şöyle demektedir:
Sho, bağımsız yaşam öğesi demek olan Shoho’e bu hayatın dayanağını sağlayan çevre demek olan eho yerine kullanılmıştır. İnsan hayatı çevresini hem etkilediği hem de ona bağımlı olduğu için bu ikisi -Esho - ayrılmaz- Funi. İnsan ve çevresi iki ayrı ve zıt öğe olarak görülürse, ne birini ne diğerini doğru perspektif içinde kavramak mümkün olmaz. Çevre sabit ve değişmez kalmak yerine destek olduğu hayata göre değişir.

88
Yalnız insan ve örneğin kuş için gerekli olan çevre farklı olmakla kalmaz, insanların bireysel özelliklerine göre de çevreleri değişir. Bu anlamda öznel beden ile çevre bölünmez bir bütündür. Budist düşünce bu kavramı daha da ilerleterek özne ve çevre arasındaki birliğin temelini kozmik hayat gücünde bulur. 71

İkeda’ya göre, Japon halkının atalarından miras aldıkları "insan ve çevre arasındaki uyum" inancı tabiatla daha dengeli bir hayat sürmelerinde en belirleyici etkendi. Japon düşünüre göre "bu ölçütler kendiliğinden çevre kirlenmesini önleyecek bir güce sahip olmuşlardır." S.41. Bunun en güzel ve çarpıcı göstergesi ise "çağdaş dönemden önce Japonya'da doğa güzelliklerinin çağlar boyunca korunabilmiş olmasıdır." Ancak Japonya’da çevre sorunlarından nasibini almıştır. İkeda’ya göre bunun en önemli ve temel nedenlerinden birisi "son bir kaç on yıldır … s.42. Görüldüğü gibi ünlü düşünüre göre tüm modern dünyayı etkileyen batı medeniyeti ve bu medeniyetin temel değerleri Japon hayat tarzını ve özellikle de insan-doğa ilişkisini derinden etkilemiştir. Bugün Japon’yada görülen çevre sorularının temel nedenlerinden birisinin bu modern anlayış olduğu bilinmektedir. Bunun bir sonucu olarak Japonlar tekrar geleneksel ve kültürel değerlerine sahip çıkmaya başlamışlardır. Bunun bir nedenini Mahavira’nın şu sözlerinde bulmak mümkündür:
‘Her kim yer yüzünü, hava, su, ateş ve bitkileri ihmal eder veya dikkate almazsa kendi öz varlığını dikkate almamış olur. Zira insan doğanın dışında değil, bilakis onunu bir parçasıdır.’ 72

Budizm ve Doğa Deklarasyonundan

71
72

Yaşamı Seçin, s.41.
Environmetal Policy and Law, 17/2 (1987).

89

Çevrenin ve doğal hayatın tahribi tamamen tabiattaki zengin canlı türlerini hesaba katmayan ve onlara karşı saygı duymayan cahilliğin, aç gözlülüğün ve saygısızlığın bir sonucudur. Eğer yaşadığımız dünyada barışı realize edemezsek ve çevreyi tahrip edişimiz bugünkü hızla devam ederse, çocuklarımıza ve gelecek nesillere ölü bir dünya bırakacağımızda şüphe yoktur. Bugün uluslararası topluluk bir çok krizle yüz yüzedir. Büyük insan topluluklarının açlık ve sefaletle yüz yüze kalması ve yeryüzündeki canlı türlerinin yok olması, bilim ve teknolojideki gelişmeleri gölgelemese bile, onlar kadar bir gerçektir. Uzayın fethine paralel olarak insanın cahilliğinin ve güdük anlayışının bir sonucu olarak göller, nehirler, denizler ve okyanuslar kirlenmektedir. Gelecek nesillerin hayvanların gerçek habitatlarıyla ilgili bir şey bilmeme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Muhtemelen gelecek nesiller bugün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını bildiğimiz ormanlar ve bazı hayvan türleri hakkında hiç bir şey bilmeyecekler. Bizler bu büyük tehlikenin farkında olan bir nesiliz. Bundan dolayı da bir şeyler yapmak için çok geç olmadan harekete geçme, somut adımlar atma durum ve sorumluluğundayız. ’

Dalai Lama Environmental Policiy and Law, 17/2 (1987), s.87.

I.4. Hinduizm ve Çevre
Çevre konusunda özellikle batılıların dikkatini çeken bir diğer kadim din ise Hinuizmdir. Tıpkt Kızılderililere olan ilgi gibi, son zamanlarda sadece çevrece amaçlarla Hit dinlerine büyük bir ilgi olduğu görülmrktedir. Bu aşırı ilginini bir nedeni, modern zamanlarda kendini tabiatın dışında ve üstünde tamılayan; tabiatı ve içindekikileri sadece hammmadde olarak gören anlayışın, herşeyi canlı ve kutsal gören doğe kültürlerine olao bir eğilimi olmalıdır. Fakat ortada bir fiili durum var: Modrn insan tabiatın kutsallığını ve derin boyutunu

90 tekrar keşfetymek istiyor. Tabiatı anlamak ve onun bir parçası oldığunu düşünmekle, sadece çevre sorunlarını değil, aynı zamanda bir çok psikolojik ve nevrotik sorunlarını da çözebileceğini düşünüyor. Kadim manevi geleneklerin en büyük özellikler, insana etrafındaki tabii aleme koparılamaz ruhi ve manevi bağlarla bağlı ve bu tabiatın bir parçası olarak görmeleridir. Bu anlyışın en yaygın olduğu gelenek aynı zamanada dünyanın da en eski geleneklerinden biri olan Hinduizmin ayır edici özelliklerindendir. Hind ini metinlerinden olan e Hindu geleneğinini kaynakları olan kahin ve düşünürlerin biraraya getirdiği ilahilerden oluşan Vedalar, canlı ve cansız tüm mahlukatı aynı manevi güc tarafından kuşatıldığı bir dünya görüşünü yansıtmaktadır. Bunun bir sonucu olarak Hinduizm, kendisisn evrimin çeşitli safhalarıyla gösteren ve her şeyi kuşatan ilahi hakimiyete inanır. İnsanoğlu şu anda vrim pramidinin en tepesinde olsa da, tabiatın ve onunu çok yüzlü/boyutlu hayat şekillerinden ayrı görülemez. Tepe de olma ana ayrıcalıklı bir konum ve meşruiyyet de vermez.Atharra Vedası ekolojik ve çevreci değerlerle kokan muhteşem bir ilahiyi içermektedir. Bu ilahiden bazı alıntılar:
İçinde tahıl ve mısır tarlalarınını yeşerdiği; nefes alan ve hareket eden herşeyi barındıran; denizin, ırmağın ve diğer suların yattığı yeryüzü! En güzel ürünlerini bize ver. Yeryüzü, anneciğim, gökyüzündekilerle uyum içinde beni güvenli kıl. Ey hikmet sahibi! Beni şefkat ve bollukla kucakla. 73

Sadece Vedalar değil daha sonraki kutsal metinlerden olan Upaniştler ve Puranalarda da Hinduizmin tabiata bakış açısı ifade edilmiştir ve tabiata hürmet ve saygıyı vurgulamaktadır. Tabiatın büyük güçlerinini- yeryüzü, gökler, hava, su ve ateş- bitkileri ve ağaçları da içeren çeşitli canlı türlerin hrpsi tabiatın muazzm ritmiyle birbirine bağlanmıştır. Kutsal olan tabiatın dışında değil, içindedir. Tüm tabii fenomenlerle kendini ifade etmekte ve götermektedir. Mundaka Upaniştinde ilahi olan şöyle tanımlanmaktadır:.

73

Hindu Deklarasyonu, Environmental Policiy and Law, 17/2 (1987), s.89.

91
Ateş onunu başı, ay ve güneş gözleri; uzay ise kulakları, sesi ise Vedada ilaham edilmiştir. Rüzgar nefesi, bütün kainat ise onun kalbidir; yeryüzü ise onun oturduğu taburesidir. Gerçekten o herşeyin içindeki ruhtur. 74

Hint kültünde tabiata verilen bu önem çevre bunalımıyla yeni bir ivme kazandığı görülmektedir. Dünyadaki bir çok insan bu kültütü anlamaya çalışmaktadır. Bunların başında da batılı araştırmacıların geldiği görülmektedir. Burad haklı olarak fazla mistizme kaçan anlayışları tenkit eden yazatrlar da bulaunmaktadır. Görünen o ki, tüm bu tartışma ve araştırmalar sonucu insançrvre ilikisine ait daka sağlılı bir anlayış ortaya çıkacaktır. Çevre sorunlarırı geldiği nokta, sadece tabiatı ve türleri değil, yok olmaya yüz tutmuş tüm gelenekler, kültürleri, medeniyetleri de yeniden tanımayı beraberinde getirmektedir.

I.5. Yahudi-Hıristiyan Gelenek
Çevre sorunlarırı yoğun olarak görüldüğü 1960’lı yılarda, bu sorurnun tarihi ve felsefesi kökleriyle ilgili temel araştırmalrında başladığına daha önce işaret etmiştik. Bu konuda yazılan ilk makele Lynn White’ın “The Historical Roots of Our Ecological Crisis”,(Çevre Bunalımımızın Tarihi Kökler) adlı yazısıdır. 75 White’ın idiaları batıda büyük tartşmalara neden oldu. Zira onun temel argumanı ‘çevre bunalımınını temel nedenei Yahudi-Hıristayan geleneğinden kaynaklanmaktaydı. Zira bu gelenek tarihin gördüğü en büyük insan merkezci (antropocentric) geleneğiydi. Bu temel tezini ise Tevrat ve İncil’in yaratılış bölümündeki şu ayetler dayandırır: Allah dedi: Suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım; ve denizin balıklarına ve göklerin kuşlarına, sığırlara ve bütün yeryüzüne ve yerde sürünen her şeye hakim olsun’. 76 White göre modern
74
75

a.g.e, s.89.
Bkz: Lynn White, “The Historical Roots of Our Ecological Crisis”, in Man and The Environment, (eds.) Wes Jackson and Kansas Wesleyan, (Dubuque, Iowa: WM. C. Brown Company Publishers, 1971), p. 27. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, I:26.

76

92 insanın tabiatı fethedilmesi ve tabaata hükmedilmesi gereken bir nesne olarak bakmasının temelinde bu anlayış yatmaktadır. Yahudi-Hıristyanlık geleneğin çevre sorunlarırını ortaya çıkışındaki rolünü vurgulayan diğer iki düşünür ise Toynbee ve İkeda’dır. Ancak her iki düşünür bu sorunların üstesinden gelmek için yine dine müracaat etmmemiz gerektiğini ileri sürüyorlar. Ancak bu ikinci kez dine baş vurulurken, çevreci ve bütüncül bir yaklaşım gerekmektedir. İkeda’ya göre ‘bilim adamları dahil bütün insanların doğaya yaklaşımlarını, varlıklarınını en derin noktasından itibaren köklü olarak değiştirmekle mümkün olabilir.’ 77 Ona göre bilimsel-teknolojik uygrlıkla içten bir devrime ancak dinini öncülük edebilecektir: ‘Din önce düşüncede bir devrim getirecektir. Sonra bu devrimi geçiren insanlar çevrelerine bilimsel-teknolojiyi uygulayacaklardır.’ 78 White’ın bu tezi büyük bir tartışma başlattı. Sonuçta bu konuyla ilgili bir literatür bile oluştu. 79 Sonuçta ise Yahudi ve Hıristiyan dinlerinin düşünürleri şu noktaya vardılar: White’ın temel tezi ilk bakışta doğu görünse bile, zayıf bir temele dayanmaktadır. Zira White tezini desteklemek için seçmeci bir tavırla hareket etmiş ve belli ayetleri kullanmıştır. Halbuki kutsal kitaplar bir bütündür ve bu nedenle de bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilmelidirler. Bununla ilgili Yahudi ve Hıristiyan alimlerin görüşlerini kısa da olsa vermek istiyoruz.

I.5.1Yahudilik ve Çevre
Yahudilere göre çevrenini konumu ve değeri konusunda Dünya Musevi Kongresi Başkan Yardımcısı Rabbi Arthur Hertzberg’un görüşleri aynı zamanda zımnen White’ın argumanına de cevap veriyor. "Kim mahlukata karşı merhametliyse, babamız İbrahim'in neslindendir" (Bezoh 32b) alıntısıyla yazısına başlayan Hertzberg şöyle devam ediyor:

77 78

Yaşamı Seçin, s.50. a.g.e., s.50

79

Kaynakça kısmınıma bkz.

93
Tevrat’ın bize anlattığı gibi, Tanrı alemi yarattığı zaman, onu bir düzen dahilinde yarattı. Güneş, ay, yıldızlar, bitkiler, hayvanlar ve nihai olarak da insanlar hepsi belli bir düzen ve amaçla; kainattaki konumlarına uygun olarak yaratıldı. Birbiri üzerine tecavüz etmiyorlardı."Tanrı insanı aldı ve ona bakması ve koruması için cennete koydu.(Tekvin, 2:19) Kabala öğretisinde, Adem'in ad vermesinden dolayı, onların ne olduklarını tanımlamada ilahi yardım gördüğü ileri sürülür. Adem isim verdiği bu mahlukatla uyum içinde yaşamaya yemin etti. Böylece zamanının ta başlangıcında, insanoğlu Tanrının huzurunda mahlukata karşı olan sorumluluğunu kabul etmiştir. 80

Hertzberg’a göre hepimiz hayata karşı sorumluyuz ve her yerde onu korumamız gerekir:
Hepimiz bu nazenin ve harika dünyada yolcuyuz. Dünya gemisini korumak için aynı safta ve ele ele tutuşalım. Çevrenin ve ona bağlı olarak hayatın tahrip edilmesi; hayatın zenginliğini hesaba katmayan cahilliğimizin, aç gözlülüğümüzün bir sonucudur. Eğer barış bu dünyada hakim olmazsa, dünyanın ve çevrenin tahribi bu hızla devam ederse, gelecek nesiller ölü bir dünyayı miras olarak alacaklarından kimsenin şüphesi olmasın. Atalarımız bizlere doğal kaynakları zengin ve ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek bir dünyayı miras bıraktılar. Bu bir gerçektir. Eskiden de kadar tüketilirse tüketilsin doğal kaynakların sınırsız olduğu ve tükenmeyeceğine inanılırdı. Ancak bugün bu kaynakların tükenebilir olduğunu hepimiz biliyoruz. Eskiden bu gerçek bilinmediğinden, cahilliğin neden olduğu doğal kaynakların sömürüsünü anlamak güç değildi. Ancak şimdi tehlikeli faktörlerin farkındayız. Kendi sorumluluklarımızı ve değerlerimize olan bağlılığımızı sorgulamalıyız. Gelecek nesillere nasıl bir dünya bıraktığımızı iyice düşünmeliyiz. Bu neslin bir yol ayırımında olduğu açıktır. 81

80 81

Yahudi Deklarasyonu, Environmetal Policy and Law, 17/2 (1987) s. 89. Environmetal Policy and Law, 17/2 (1987), s.90.

94

I.5.2. Hristiyanlık ve Çevre
Hristiyan alimler de çevre konusunda kendilerine yöneltilen eleştirilere ciddi cevaplar vermişlerdir. Çevre bunalımından Hırstayanlığın sorumlu tutulamayacağını ileri sürmektedirler. Şayet tarihte bir sorumlu aranıyorsa bunun Hrıstyanlığın o çağdaki yorumu ve algılanış biçimiyle alakalı olabileceği ileri sürmektedirler. Zira Hıristiyan geleneğine bakıldığında çevreci görüşlere ve yorumlara da raslanmaktadır. Bunun em tipik örneği ise, Çevre azizi ilan edilen Aisili Fransisi’in yorumudur. Konuyla ilgili olrak Peder Lanfranco Serrini’nin görüşleri şöyledir:
Tanrı’ya (God) yarattıkları için hamd etmek, görünen ve görünmeyen tüm mahlukatın Yaratıcısı olduğunu itiraf ve kullarına ihsan ettiği sonsuz nimetler için ona teşekkür etmek demektir. Tanrı varolan her şeyi hür iradesi ve sözüyle yoktan var etmiştir. Tanrı her şeyin iyi olmasını, gerçekten iyi olmasını istemiştir. Lüzumsuz hiçbir şey yaratmadığı gibi, lüzumlu hiçbir şeyi de ihmal etmemiştir. Böylece, birbiriyle çarpışan ve çatışan kainatın elementleri arasında bile bir denge ve ahenk bulunmaktadır. Yaratıcı, kainattaki tüm bu karşılıklı etkileşmeler ve değişmelerle kendi güzelliğini ve mükemmelliğini göstermek istemektedir. Bununla beraber, sadece erkek ve kadın Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır. Tanrı’nın hakimiyetini ve iyiliğini göstermek için yaratılan görünen her şeyin hakimiyeti de insanoğluna emanet edilmiştir. Psalm’ın insanın şerefiyle ilgili ifadelerinin tam yeridir: Kilise Babaları insana yüklenen bu mucizevi ikili vatandaşlık ve sorumluluğu iyi anlamışlardı. Aziz Gregory Nazianzeri’nin sözleriyle: "Tanrı insanı dünyaya ikinci bir alem ama küçük bir alem (microcosmos) olarak gönderdi. Muhteşem ve güzel tabiata perestiş eden farklı bir melek olan insan, yeryüzündeki her şeyin kralıydı. Fakat göğe bağımlıydı. Bir taraftan semavi, diğer taraftan ise dünyeviydi. Fani, fakat ölümsüzdü. Hem görünür, hem de görünmeyen aleme ait olup; büyüklük ve küçüklüğün ortasındaydı."

95
Elbette ki insanın bu düalist vatandaşlığından kaynaklanan sorumluluğundan dolayı, insanın söz konusu bu hakimiyeti; Tanrı’nın azametini göstermek için yarattığı tabiatı kötüye kullanma, bozma, israf ve tahrip etme ruhsatını ona vermez. Bu hakimiyet bütün mevcudatla beraber yaşamadan ibaret olan bir kahyalıktan veya vekilharçlıktan (stewardship) başka bir şey olamaz. Bir taraftan insanın konumu, yani Tanrı’nın vekili olama durumu, işe karışırken, diğer taraftan da, onun hem kendi nefsi ve hem de tüm kainatla uyum içinde yaşaması; Tanrı’nın insan ve mahlukat üzerindeki hususi ve tam hakimiyetini göstermesi gerekmektedir. İnsan, kendisini yok etme riskine rağmen, kaosu veya düzensizliği terci etmemeli, daha kötüsü Tanrı’nın bereketli hazinlerini tahrip etmemelidir. İncil, Asisili Aziz Fransis’in şahsında insanın tabiatla olan birlikteliğinin emsalsiz örneğini göstermiştir. Tanrı kendi iradesini mahlukatı vasıtasıyla gösterdiğinden, Aziz Fransis bütün mahlukata boyun eğiyor, onları dikkatle inceliyor ve tabiatın esrarlı sesine kulak kabartıyordu. Bütün mahlukat Tanrı’nın lütfünun ve hakimiyetinin tezahürü olduğundan, onlara ‘kardeşlerim-bacılarım’ diye hitap ediyordu. 82

Görüldüğü gibi Yahudi-Hıristyan geleneğinini çevre bunalımınını ortaya çıkmasındaki etkisiyle ilgili trtışmalar yeni bir boyut kazanmaıştır. Bumnunu bir sonucu olaraj hem geleneksel Hırıstiyanlık anlayışı yeniden yorumlanmış ve hem de bütüncül ve çevreci bir bakış açısıyla İncil yeniden yorumlanmıştır. Sonuçta tabiatın ve çevrenini kutsal botutu vurgulanarak, korunması gerektği anlayışına varılmıştır.

Yaratan Tanrı ile Barış, Yaratılanların Tümü lie Barış

82

Hristiyan Deklarasyon, Environmetal Policy and Law, 17/2 (1987), s.88.

96

[Papa

John Paul II’nin 1 Ocak 1990 Dünya Barış günü kutlamaları dolayısıyla yayınladığı mesajda çevre bunalımına önemli yer vermiştir. Bu mesajdan bazı alıntılar:]
Çevrenin yaygın tahribi ile karşı karşıya kalan insan, yeryüzünün nimetlerini, geçmişte olduğu gibi kullanmaya devam edemeyeceğini her yerde anlamaya başlamaktadır. Genelde halk ve aynı zamanda politikacılar bu problemden endişe duymakta ve değişik disiplinlerden uzmanlar bunun nedenlerini incelemektedirler. İlave olarak, yeni bir EKOLOJİK FARKINA VARMA belirlemeye başlamaktadır ki, bu somut programlar ve şahsi teşebbüsler istikametinde geliştirilmeye cesaretlendirilmektedir. Ekolojik problemin altındaki ahlaki hususların varlığının en derin ve ciddi kanıtı HAYATA KARŞI SAYGI YOKLUĞU’ DUR. Bu birçok çevresel kirlenme vakasında aşikar olarak görünmektedir. İlahiyat, felsefe ve ilim, bütünlüğe haiz, kendi dahilili dinamik dengesi olan bir “kozmos”dan, ahenkli bir evrenden bahseder. Bu nizama saygı duyulmalıdır. Yeryüzü nihayette müşterek bir mirastır ve onun meyvaları, herkesin hakkıdır. Günümüzde ekolojik bozulmanın dramatik tehdidi bize ferdî ve kolektif aç gözlük ve bencilliğin yaratılıştaki nizama zıt olduğunu öğretmektedir. Ekolojik kriz, bilhassa gelişmekte olan milletler ile endüstrileşmiş olan milletler arasında yeni bir dayanışma için acil bir ahlaki ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Devletler sorumluluğu, giderek artan oranlarda paylaşmak zorundadırlar. Bu sorumluluk, barış içinde ve sağlıklı bir tabii ve sosyal çevrenin gerçekleştirilmesi yönündedir. İlk önce endüstrileşmiş devletlerin kendi hudutları dahilinde tatbik etmedikleri sürece, yeni endüstrileşmiş devletlerden, kısıtlayıcı çevresel şartları kendi doğmakta olan endüstrilerine tatbik etmeleri beklenemez . Aynı zamanda sanayileşme sürecindeki memleketler geçmişte başkalarınca yapılmış hataları tekrar etme bakımından ahlaki yönden serbest değillerdir. Bu memleketler endüstri kirleticileri, radikal ormansızlaştırma veya yenilenemez kaynakların sınırsız istismar edilmesi yoluyla çevreyi uluorta tahrip etmeyi sürdürmektedirler. Bu sebeple, zehirli artıkların elden çıkarılması

97
ve zararsız hale getirilmesi için bir çözüm bulunmasına acil ihtiyaç vardır. Uygun bir ekolojik denge, tüm dünyada mevcut fakirliğin yapısal formlarına hitap etmediği taktirde kurulamayacaktır. Kırsal fakirlik ve yaşanacak yerlerin adil olmayan dağılımı, birçok ülkede çiftçiliği geçim yolu yapmış ve toprağın tükenmesine yol açmıştır. Fakirlerin yoksulluklarından kurtulmaları için bir yol bulunmalıdır. Bu, yapıların cesur reformunu ve aynı zamanda insanların ve milletlerin birbiriyle olan münasebetlerinde yeni yolları gerekli kılar. Bizi tehdit eden diğer bir tehlike SAVAŞ’ tır. Maalesef , öteden beri modern ilimler çevreyi düşmanca amaçlar için değiştirme yeteneğine sahip bulunmaktadır. Kimyasal, bakteriyolojik ve biyolojik savaşı yasaklayan milletlerarası araştırmalara rağmen, laboratuar araştırmaları tabiatın dengesini değiştirme gücünde yeni silahları geliştirmeye devam etmektedirler. Bugün global bir ölçekte savaşın herhangi bir şekli hesap edilmesi mümkün olmayan ekolojik bir tahribe neden olacaktır. Mahalli veya bölgesel savaşlar dahi, ne kadar sınırlı olurlarsa olsunlar sadece insan hayatını ve sosyal yapıları tahrip etmekle kalmamakta fakat aynı zamanda yaşanan bölgeyi yok ederek, mahsul ve bitkileri mahvetmekte, toprağı ve suyu zehirlemektedir. Savaştan sağ kalanlar çok zor çevresel şartlarda yeni bir hayata zorlanmakta ve bu durum aşırı sosyal huzursuzluk ortamları yaratmaktadır. YARATILIŞAN ESTETİK DEĞERİ KÜÇÜMSENEMEZ. İncil, tekrar ve tekrar yaratılanların iyiliği ve güzelliğinden bahseder. Şehirler ne kadar güzel olsalarda, yine de insanların kendi çevrelerine özen göstermeleri motive edilmelidir. Bugün, ekolojik kriz herkesin sorumluluğu olarak kabul edilmektedir. Bunun bir çok şekli, fertlere, halklara, devletlere ve milletlerarası cemaate ait vazifelerin ve mecburiyetlerin tesis edilmesi hedefine matuf toplu çabalara olan ihtiyacı sergiler, Bu sadece hakiki barışın inşa edilmesi ile el ele gitmekle kalmaz fakat aynı zamanda sözkonusu çabaları somuz olarak pekiştirir ve teyit eder. Ekolojik kriz, tıplumda barışın aranması manasında ele alınırsa, evrende saygı duyulması gereken bir nizamın mevcut olduğu, serbest seçme yetenğine sahip insanın gelecek nesillerin mutluluğu için bu nizamın koruma bakımından ağır bir sorumluluk altında bulunduğu konuları önem kazanır.

98

Ekolojik krizin ahlaki bir konu olduğunu tekrar etmeyi isteri. Herhangi bir belirli dini inanıştan olmayan fakat umumun iyiliğine yönelik sorumluluk duygusuna sahip erkek ve kadınlar, sağlıklı bir çevrenin tesisi için katkıda bulunma zorunluluklarının farkındadırlar. Tanrıya yaratan olarak inanan ve böylece dünyada birlik ve nizamın varlığını kabul eden erkek ve kadınlar, bu problemin muhatabı olduklarını hissetmek zorundadırlar. Özellikle, Hiristiyanlar yaratılışın kapsamındaki sorumlulukları ve tabiat ile Yaradan’a kaşı olan görevlerinin imanlarının esas bir parçası olduğunun idarki içindedirler. Bunun sonucu olarak kendi önlerinde açılan Hiristiyan birliğinin ve dinlerarası kooperasyonun geniş bir sahası bulunduğunun bilincindedirler. 1979’ta Aziz Francis’i ekolojiye katkıda bulunanlardan ilahi patronu olarak ilan etmiştim. Aziz Françis, Hristiyanlara, yaratılışın bütünlüğüne olan derin ve hakiki saygının bir örneğini verir. Benim ümidim, Aziz Francis’ den alınan ilhamın, Yüce Tanrı’nın yarattığı bütün iyi ve güzel şeyler ile kardeşlik duygusunu daima canlı tutmak için, bizlere yardımcı olacağı yönündedir. Kendisi insanlık ailesinde mevcut olan büyük ve yüksek kardeşliğin ışığında, yaratılanları özenle korumaya ve saygı göstermeye olan ciddi sorumluluğu bize hatırlatacaktır.

99

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM İSLAM ve ÇEVRE

100

101

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM İSLAM ve ÇEVRE
“İnsanoğlu maddi hırsın ilham ettiği teknolojinin sonuçlarından korumak için bütün dinlerin ve felsefelerin taraftarları arasında dünya çapında bir işbirliğine ihtiyacımız olduğunu sanıyorum.” A. Toynbee, Yaşamı Seçin, s.46.

İnsan, sosyal bir varlık olduğundan, içinde doğduğu ve yaşadığı kültürden etkilenmesi tabiidir. Bireyin kimliği de bu kültürel değerlere göre şekillendiği gibi, dünyayı ve olayları da bu bakış açısıyla değerlendirir. İnsanlarla olduğu gibi, tüm tabiat alemi ve bu alemdeki diğer canlılarla ilgili tavır ve davranışlarını da bu kültürel değer yargılarına göre şekillendirir. Buna kültürel süzgeç veya gözlük de denilmektedir. Yani insanlar bütün olayları ve olguları bu süzgeçten geçirerek değerlendirmektedirler. Bu nedenle, çevre sorunlarının tarihi ve felsefi boyutu araştırıldığında ilginç sonuçlar ortaya çıkmıştır. Bunların en önemlilerinden biri, bugün çevre sorunları olarak ortaya çıkan olumsuzlukların aslında modern insanın sorunları olduğunun anlaşılmasıdır. İnsanlar yeryüzündeki ilk günlerinden bu yana çevreyle alışveriş halinde olmuş; yaşamak ve hayatta kalabilmek için çevreden yararlanmışlardır. Ancak, modern zamanlara kadar hiçbir dönemde bu alışveriş tabii seyrinden dışarı çıkmamış, topyekün dünyanın ve insanlığın varlığını tehdit edecek boyutlara ulaşmamıştır. İnsanın modern zamanlardaki tabiatı fethetme ve hükmetme anlayışı, sınırsız ve sorumsuz bir şekilde tabiatı ve tabii kaynakları sömürmesine dönüşmüştür. Modern anlayışın en belirgin özelliklerinden birisi ise tabiatı nesnelleştirmesi ve her türlü değerden soyutlamasıdır. Buna yukarıda kısaca değinmiştik. Bütün vahiy geleneklerinde kutsal bir boyutu olan, Allah’ın bir mahluku olarak saygı duyulan ve belli bir ölçüyle ondan istifade edilen tabiat,

102 sadece kâr amaçlı ve gelecek nesiller de düşünülmeden ve münhasıran şu andaki insanların refahı için adeta talan edilmiştir. Bu yaşam tarzının gelecek nesiller için getirdiği sonuçlar ise gözardı edilmiştir. Çevre sorunlarının ortaya çıkmasıyla, insanlar bütün bunları daha açık ve net olarak görebilmişlerdir. Bundan dolayı, daha önceki ahlak ve hukuk sistemlerinde gelecek nesillerin hukuku söz konusu değilken, şimdi gelecek nesillere karşı ahlaki bir sorumluluğumuzn olup olmadığının yanında, gelecek nesillerin hukukunun nasıl sağlanabileceğinin tartışmaları yapılmaktadır. Bu çerçevede insan hakları bile yeniden tanımlanmaktadır. Bütün bunlar yapılırken insanlığın yaşadığı tecrübelerden yararlanılmaktadır. Bir yandan insanlığın yaşadığı iki yüz yıllık süreç eleştirel olarak incelenirken, diğer yandan insanlığın sahip olduğu vahiy gelenekleri yeniden keşfedilmektedir. İnsanlığın karşı karşıya bulunduğu çağdaş sorunların aşılmasında dinlerin yardımcı olabileceğine inanılmaktadır. Günümüzün önde gelen bir çok düşünür ve bilim adamı bu sorunların aşılmasından dinin yardımcı olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu önemli noktayı yukarıda ilgili bölümde ncelemiştik. Burada ise, İslam dinin çevreye ve özellikle de insan-çevre ilikisiyle ilgili bakış açısını ele alacağız. Ancak konunun dayha iyi anlaşılabilmesi için çevre-ahlak ilişkisinin öncelikle irdelenmesi yararlı olacaktır. I.1. Çevre-Ahlak İlişkisi 83 Çevre-ahlak ilişkisi ve bu bağlamda ifade edilen çevre ahlakı yeni bir konu olup, ahlak felsefesinin bir alt dalı olarak ele alınmaktadır. Dünya çapındaki çevre sorunlarının ortaya çıkması ve insanın bunların üstesinden gelme çabaları çerçevesinde ortaya çıktığı söylenebilir. Bu bakımdan, kendisinden önce ortaya çıkan tıb ahlakı, iş ahlakı vb. pratik ahlak kuramlarına benzemekle beraber, konuyla ilgili tartışmaların tarihi oldukça yenidir. Felsefecilerin konuyla ilgilenmesi ve çevre-ahlak ilişkisiyle ilgili tartışmalara katılmaları; konuyu felsefi ve eleştirel olarak ele almaları ise daha da yenidir. Ömer Naci Soykan’ın tesbitiyle “felsefe ve felsefeciler çevre sorunlarıyla

83

Çevre Ahlak ilişkisine felsefi bir zemin ve arkaplan oluşturması açısından eklenmiştir: İbrahim Özdemir, ‘Çevre -Ahlak İlişkisi’, Felsefe Dünyası, sayı: 14, Kış 1994, s.49.

103 ilgilenmekte gecikmiştir.” 84Her zaman bilimin önünde giden felsefe, her nedense bu sefer onun arkasında kalmıştır. Bunda biraz da baskın bilim anlayışı ve teknolojiye olan sarsılmaz inancın da rolü olduğunu düşünüyorum. Zira çevre sorunlarının ilk ortaya çıkışı II. Dünya savaşından sonraya rastlar. Ancak ilk çevreci hareketler 60’lı yıllarda başlamakla beraber, esas yoğunluk ve büyük gösteriler 70’li yıllarda ortaya çıktı. Ancak bütün bu çevreci hareketlerin ve protestoların niteliğine bakıldığında olayın ahlaki boyutundan çok, teknoloji ve aşırı sanayileşme sorunu olarak ele alındığı görülür. Bu nedenle alınacak bazı yasal ve teknolojik önlemlerin veya daha az teknolojilerin uygulanmasıyla sorunun çözüleceği sanılıyordu. 85 Çevreci hareketlerin aynı dönemde siyasallaşmasının ve güçlenmelerinin de yine bununla ilgisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak 80’li yıllarda çevre sorunları olarak adlandırılan ve sadece doğal dengeyi değil, gerekli önlemler alınmadığı takdirde başta insanın bizzat kendi hayatı olmak üzere, tüm yaşamı tehdit ettiği ileri sürülen ekosistemdeki bazı sorunların daha derin boyutları üzerinde durulmaya başlandı. Yeni bir ahlak felsefesi geliştirmeye çalışan filozoflara göre “ çevre sorunlarının kaynağını çevreye yönelik davranışlarımızı yönlendiren, evrene, insana, insanın evrendeki yerine, yaşamın anlamına ilişkin temel felsefi inançlarımız“ oluşturuyordu. 86 Böylece ilk defa insan-doğa ilişkileri, insanın doğaya karşı tutum ve davranışlarının ahlaki boyutu vurgulanmaya başlandı. İnsan-doğa ilişkilerinin boyutları anlaşılmadan, bu boyutun mevcut sorunların ortaya

84 85

Ömer Naci Soykan. Türkiye’den Felsefe Manzaraları, YKY, İstanbul,1993. s. 151. Bkz. Jim O’Brien, “Environmantalism as a Mass Movement: Historical Notes”, Radical America, 1983, no:2. Hasan Ünder. “Çevre Ahlakı Anlayışları ve Çevre Eğitiminde Perspektifler.’’ (II. Çevre Şurasına sunulan bildiri. 28 Şubat-3 Mart 1994, İstanbul), s.1; Çevre sorunlarının ortaya çıkışıyla doğrudan ilgili görülen ve Schumacher tarafından çevre karşıtı görüşler olarak ileri sürülen fikirler şunlardır: Evrim, mücadele, doğal seleksiyon ve uygun olanın yaşaması, tarihin materyalist yorumunu temel alan Marxist görüş; bilinçaltını çok abartan ve önemseyen Freudiyen vurgu; bütün mutlakları, normları ve standartları reddeden görecilik; doğru bilginin sadece fizik bilimlerin yöntemiyle mümkün olduğunu ileri süren bilim felsefesi. David Pepper. The Roots of Modern Environmentalism (London,1984), s. 4-6.

86

104 çıkmasındaki etkileri tartışılmadan ortaya atılacak çözümlerin pek tutarlı ve yararlı olamıyacağı açıktır. Hatta daha çok bilim ve daha çok teknolojilerin ekonomik olarak da ek yükler getirdiği ileri sürülerek, zaten sınırlı kaynakları olan dünyamızın geleceği açısından konuyla ilgili ahlaki boyutun vurgulanmasının daha pratik ve makul olduğu görülmektedir. Schumacher’in konuyla ilgili şu tesbitleri aynı zamanda ahlaki boyuta da işaret ettiği için önemlidir:
Çevre kirlenmesine karşı savaşmak, doğanın yaratıklarını korumak, yeni enerji kaynakları bulmak ve barış içinde yaşamayı sağlayacak daha iyi işleyen anlaşmalara varmak amacıyla, daha çok kaynak seferber etmekle çağdaş dünyanın yıkıcı güçlerini “denetim altına alabileceğimizi” sanıyorsak, hakikatlerden kaçıyoruz demektir. Gerçi servet, eğitim, bilimsel araştırma ve daha birçok kaynak uygarlığa gereklidir; ama bugün en çok gerekli olan bu araçların hizmet edeceği amaçların yeniden bir gözden geçirilmesi ve değiştirilmesidir. 87

Başka bir ifade ile, insanın sahip olduğu dünya görüşü ve değer yargılarının çevresiyle olan ilişkilerinde temel belirleyici olduğunu 88 vurgularsak, bu görüşler araştırılmadan, tartışılmadan ve eleştirilmeden insanların görüş ve tavırlarını değiştirmenin mümkün olmadığı söylenebilir. Çevre sorunlarının sadece teknolojik önlemler ve yasal düzenlemelerle çözülemeyeceğinin anlaşılması üzerine, sorunun ahlaki boyutunun önemi her
87

E.F. Schumacher. Küçük Güzeldir (İstanbul, 1989), s.220. Bunu daha iyi anlayabilmek için çevreyle ilgili ilk önlemlerin alındığı ve sorunun teknoljik ve yasal önlemlerle çözeleceğinin ileri sürülmesinden yirmi yıl sonra dünyanın durumuyla ilgili şu rakamlara bakmak yeterlidir: Yaklaşık 120 milyon hektarlık ormanlık alan yokolmuştur. Binlerce bitki ve hayvan türü tükenmiştir. Hergün yaklaşık 140 bitki ve hayvan türü yok olmya devam ediyor. Dünya nüfusunun 1.6 milyar insan ilave edilmiştir. Dünyanın her yerinde tatlı su balıkları hızla azalmaktadır. Yaklaşık 480 milyar ton verimli toprak erezyon ve diğer nedenlerle kaybedilmiştir. Lester R. Brown. State of the World 1992. New York, Norton:New York, 1992. s. 3-26. Clire Donting. A Green History of The World, Penguin Books, London,1991. s.141160; Kişinin sahip olduğu dünya görüşünün onun çevreyle ilgili hareketlerini nasıl etkilediğiyle ilgili olarak bkz: Clive Seligman. “Environmental Ethics’’, Journal of Social Issues,vol. 45, no. 1. 1989. s. 169-184.

88

105 kesimce kabul edilmeye başlanmıştır. Konuyla ilgili yayınlanan bir raporda “ortada ahlaki seçim yapma sorunu vardır”; “ne kadar hesap yapılırsa yapılsın, tek başına yanıtları bulmaya yetmez... Dünyanın dört bir yanındaki genç insanların alışılagelmiş değerlerin geçerliliğini sormakta olmaları sanayi uygarlığından duyulan yaygın rahatsızlığın bir belirtisidir” demektedir. 89 Bunun diğer bir örneği ise, BM’in önerisiyle hazırlanan Ortak Geleceğimiz adlı kitabın başında komisyon başkanı Gro Harlem Brundland’ın bütüncül yeni bir ahlak için insanlığa çağrıda bulunmasıdır. 90 Bu ve benzeri çağrılarla çevre sorunlarının ahlaki boyutu tartışılmaya başlanmıştır. Aslında daha önceleri Leopold ve Schweitzer doğaya karşı daha saygılı yeni ahlak anlayışları ileri sürmelerine rağmen, gereken ilgiyi görememişlerdi. Ancak çevre sorunlarıyla beraber doğayla ilgili tutum ve davranışlarımız, bunları motive eden dünya görüşümüz ve temel değer yargılarımızla olan ilişkisi kabul edilmeye başlandı. Bunun sonucu olarak hem bilimsel modern dünya görüşü, hem de geleneksel görüşler tartışılmaya ve eleştirilmeye başlandı. Çevre ahlakı tartışmalarının hem pozitivist bilim anlayışının eleştirildiği ve eski itibarını yitirdiği, hem de post-modern durum denen, diğer kültür ve geleneklere daha hoşgörülü baktığını iddia eden bir zamana rastlaması rastlantı veya tesadüf değildir. Çevre-ahlak ilişkisiyle ilgili literatürün büyük çoğunluğunun son onlu yıllarda 91 olmasının nedeninin de bu bağlamda düşünülmesi gerekir. Kısaca, çevre sorunlarının dünya çapında bir bunalım haline gelmesi ve insanlığın geleceği için bir tehdit oluşturması üzerine, sorunun tüm boyutları vurgulanmaya başlanmıştır. Bu bağlamda insan-doğa ilişkilerinin meşruiyyet
89 90

E.F. Schumacher. Küçük Güzeldir (İstanbul, 1989), s. 220 Ed. J. Ronald Engel ve Joan Gibb Engel. Ethics of Environment and Development. Global Challenge, International Response. London, 1990. s. 1. Çevre sorunlarını felsefi bir bağlamda ele alarak tartışan ve çeşitli alternatif görüş ve düşüncelere yer vererek tamamen çevre ahlakıyla ilgili konulara kendini adayan Environmental Ethics (Çevre Ahlakı) dergisi 1979’dana bu yana İngilizce olarak yayınlanmaya devam etmektedir. Ayrıca konuyu bütün boyutlarıyla ele alarak, geleneksel din ve kültürleri bu bağlamda inceleyen ve onların insan-doğa ilişkileriyle ilgili görüşlerini öne çıkaran birçok araştırma yapılmıştır. 12. dipnottaki kaynaklara bakınız.

91

106 zemini ve tarihi boyutu; insan-doğa ilişkilerinin arkasındaki dünya görüşü/görüşleri tartışılmaya başlanmıştır. Geleneksel ahlak kuramlarında çevre gereken ilgiyi görmezken veya ahlaki bakımdan nötr bir durumda iken, yeni ahlak tartışmalarında “çevre ahlakı” ahlak felsefesinin bir alt dalı olarak yerini almaya başlamıştır. Ancak öncelikle çevre -ahlak kavramlarıyla ilgili bir iki noktaya işaret etmek, daha sonrada çevre ahlakıyla neyin anlaşıldığını vurgulamak istiyoruz. Gerek çevre ve gerekse çevre ahlakı tartışmalarının henüz yeni olduğu ifade edilmişti. Her yeni alan için olduğu gibi bu alanda da bir kavram kargaşasının olması normaldir. Konuyla ilgili tartışma ve araştırmalar arttıkça, haliyle bu kavramlarda yerine oturacaktır. Bununla beraber çevre ve çevre ahlakıyla neyin anlaşıldığına işaret etmek yararlı olacaktır. Çevre derken, daha çok, ekoloji biliminin de etkisiyle sadece doğal ve fiziki çevre anlaşılmaktadır. Bu tanım doğru olmakla beraber, bir felsefe öğrencisi için en azından eksiktir. Zira insanlık tarihine bakıldığında, insanın etkilediği ve etkilendiği, değiştirdiği ve kendisinin de durumunda değişme meydana geldiği çevre(ler) sadece doğal çevreyle sınırlandırılamayacak kadar çeşitlilik göstermektedir. Bundan dolayı çevre kelimesi bugün çok geniş bir yelpazede kullanılmaktadır. Bunda çevre sorunlarının sergilediği karmaşık yapı ve bu sorunların oluşmasında birden fazla ve yine karmaşık nedenlerin olmasının etkisi olabilir. Bundan hareketle Ahmet İnam, çevre kavramının daha iyi anlaşılmasının, insan-toplum ve insan doğa ilişkilerinin daha bütüncül bir kavrayışı için şart olduğunu vurgulayarak 4095 çeşit çevreden bahsetmektedir. 92Ayrıca insanlığın karşı karşıya bulunduğu bozulma ve bunalımın sadece doğal çevreyle sınırlandırılmasının doğru olmadığını da vurgulamaktadır. Buna göre insanın diğer çevreleriyle de sorunları, hem de çok ciddi sorunları bulunmaktadır. Bununla beraber, burada İnam’ın dış ve iç çevre diye kavramlaştırdığı ayrım üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Buna göre dış çevre:

92

Ahmet İnam. “Çevrelenmiş Bir Çevrede İnsan Olma Savaşı,” Teori, Mart 1993, s.45.

107 • Toplumsal çevre, • Politik çevre, • Ekonomik çevre • Doğal çevreden oluşmaktadır. İç çevre ise: • Düşünme-düşünce çevresi, • Bilgi çevresi, • Duygu çevresi, • Anlam çevresi • Sanat çevresinden oluşmaktadır. Ayrıca bu iki çevre arasında köprü görevi gören; • Teknik-teknolojik çevre, • Ahlak, • ve tarih çevreleri bulunmaktadır.” İnam, “çevre sorunları yalnızca doğal çevre sorunu değil” derken, aslında çevre bunalımının derinlerdeki köklerine işaret ederek soruyor:
“Doğal çevrenin kirlenmesi, toplumsal ve politik çevremizin yanlış işlemesinden, anlam çevresinin yozlaşmasından değil mi? (....) Büyük çevreyi oluşturan küçük çevreler teker teker yozlaşmış, bunlar arasındaki ilişkide uyum yok. Çevre sorunu bu işte.”

İşte, ahlakın çevreyle ilgili tartışmalara girmesi ve çevre ahlakının yeni bir dal olarak ortaya çıkması insan-doğa arasındaki uyumu yeniden kurmaktan başka bir şey değildir. Ülkemizde çevre konusuna felsefi bir açıdan eğilen ve aslında felsefecilerin konuyu ihmal ettiklerini ifade eden diğer bir filozofumuz ise Ömer Naci Soykan’dır. Soykan da çevrenin sadece ekolojinin bize tanımladığı şekliyle algılanmasını eksik bulur. Bu bağlamda kullanılan “ekosophie”(çevre bilgeliği) kavramı yerine “kosmosophie” (evren ya da dünya bilgeliği)

108 kavramını teklif eder. 93 Soykan’a göre ekoloji terimini ilk defa kullanan Haeckel bunu “evbilimi” anlamında ve daha çok hayvan ve bitkilerin birbiriyle ve içinde yaşadıkları çevreyle olan ilişkilerini anlatmak için kullanmıştır. Soykan’ın bu kavrama itirazı, onun hayvan ve insanla ilgili yaptığı temel bir kavramlaştırmadan kaynaklanmaktadır. Ona göre, hayvan çevresine uyum sağlayan bir varlık iken, insan “çevresini değiştirerek, onu kendisine uydurur.” Ancak insanın çevreyi kendisine -kendi dünya görüşüne- (vurgu benim) uydurması bugünkü çevre sorunlarına neden olmuştur. İnsan hayvan arasındaki farkı vurguladıktan ve böylece bu farkın pek vurgulanmadığını da ima ettikten sonra Soykan şöyle der: “İnsan dışında hiçbir canlı doğal dengeleri bozamaz.” 94 Görüldüğü gibi çevre sorunları söz konusu olduğunda bunu sadece doğal ve fiziki çevreyle sınırlandırmak, sorunların gerek tam olarak anlaşılması ve kavranması ve gerekse sorunun insani boyutunun vurgulanması açısında eksik olacaktır. Böyle olmakla beraber, çevre sorunları söz konusu olduğunda, ilk elden doğal ve fiziki çevre anlaşılmaktadır. Ayrıca çevre ahlakının temel sorunlarının başında insanın kendi dışındaki varlıklara karşı olan sorumlulukları geldiğinden, bu çalışmada biz de çevre derken, öncelikle insanın içinde yaşadığı, etkilediği ve etkilendiği doğal çevreyi vurguluyoruz. Bununla beraber konunun karmaşık yapısının da unutulmaması gerektiğini ifade etmek istiyoruz. Çevre ahlakı kavramıyla ilgili olarak üzerinde ittifak edilmiş bir tanım yoktur. Ancak çevre sorunları çerçevesinde insan-doğa ilişkilerini ahlaki bir bağlamda açıklama girişimiyle beraber ortaya atılmış bir çok tanım vardır.

93

Soykan, s. 151-152. Ekosophie, ekoloji deyiminden türetilmiştir. Ekoloji, hayvan ile bitkilerin birbiriyle ve içinde yaşadıkları çevreyle ilişkilerinin bilimi demek olan “Ökologie”nin kurucusu ve ilk defa bu sözcüğü kullanan ise Alman zoolojiprofesörü E. Haeckel (1834-1919)dır. Yunanca’da ev demek olan “oykhos” ile bilim anlamına gelen “logos” sözcüklerini birleştirerek, “evbilim” sözlük anlamında bu deyimi meydana getirdi. Ecology, ecophilosophy ve ecosophy kavramları özellikle derin çevreci kesimlerde çok kullanılmaktadır. Bu kavramlar için özellikle bu akımın ilk filozoflarından olan Arne Naess’in Ecology, Community and Lifestyls. Cambridge, 1992. s.35-39 kitabına bakılabilir. a.g.e. s.152.

94

109 Hepsinin ortak niteliği ise, çevre-insan ilişkilerinin şimdiye kadar pek öne çıkmayan veya doğa aleyhine ortaya çıkan ahlaki yönünün vurgulanması; insanın doğal çevreye ve diğer varlıklara karşı ahlaki sorumluluk duygusuyla yaklaşmasıdır. Aslında sorunla ilgili güçlüklerin temelinde, geleneksel ahlak kuramlarında insan dışındaki varlıkların ahlaki bir nesne olarak ele alınmaması yatmaktadır. 95 Ahlak’ın gelişimine baktığımızda bunu açıkça görmek mümkündür. Zira geleneksel ahlak kuramlarında temel sorun : 1. insan- insan, 2. insan- toplum ilişkileridir. Bu ilişkilerin insanın mutluluğunu (egoist) veya toplumun mutluluğunu (faydacı) sağlayacak şekilde temellendirildiği görülmektedir. 96 Bunun istisnası ise deontolojik ahlak kuramlarıdır. Bu kuramlarda insanın doğa ve doğadaki varlıklara karşı sorumluluğundan bahsedilmemekte veya herhangi bir sorumluluğu olmadığı, doğayı ve doğadaki varlıkları istediği gibi kullanabileceği ve mutluluğunu arttırmak için bunlardan yararlanabileceği vurgulanmaktadır. Bu açıdan ahlakın bir bilim olarak ilk defa ortaya çıktığı kabul edilen antik Yunan’a bakıldığında durum şöyledir: Aristo’ya göre hayvanların değeri,

95

Bazı eski geleneklerde, beşeri ve semavi dinlerde çevreyle ilgili, insana ahlaki sorumluluk yükleyen ve insanı sorumlu tutan görüşler vardır. Ancak bizim buradaki vurgumuz batı felsefe tarihi çerçevesinde olduğundan o konulara girmiyoruz. Konuyla ilgili şu kaynaklarabakılabilir: Ed. J. Ronald Engel ve Joan Gibb Engel. Ethics of Environment and Development. Global Challenge, International Response. London, 1990.( Kitap çevre sorunları ve bunların ahlaki boyutuyla ilgili genel bir girişten sonra çeşitli din, kültür ve milletin çevreyle ilgili görüşlerini kapsayan makaleleri kapsamaktadır. Konuyla ilgili hemen hemen tüm görüşlere yer veren kitap, çevreyle ilgilenenler için zengin bir kaynaktır.) Ayrıca B. Callicott ve Roger T. Ames. Nature in Asian Traditions of Thought. New York, 1989. (Bu kitap Doğu geleneklerine ve felsefelerine, çevre sorunları ve çevre felsefesi açısınadan eğilen ilk kitap olarak görülebilir. Ancak kitap sadece uzakdoğu gelenek, din ve felsefelerini kapsamaktadır.) Kia Nielsen, “Problems of Ethics”, Encyclopedia of Philosophy.

96

110 sadece insanın menfaatlerine hizmet etmektir. 97Aristo’nun bu tanımı çok önemlidir. Zira onun insan ve hayvanların moral statüsüyle ilgili bu görüşleri kendisinden öncekilerle aynı doğrultuda olduğu gibi, kendinden sonraki dönemler için de belirleyici ve çok etkili olmuştur. Aristocu bilim iki bin yıl kadar bilim dünyasında etkili olmuştur. Onun siyasi etkileri de hakeza. Örneğin, Aristo’nun daha aşağıdaki insanların, üsttekilere hizmet etmeyle (kölelik) ilgili fikirlerini bugün kabul etmezken, insanlar dışındaki varlıklara karşı fikirlerini hâlâ paylaşmaya devam ediyoruz. 98 Stoacılar bile, diğer fikirlerinde Plato ve Aristo’ya muhalefet ederken, hayvanların ahlaki alanın dışında bırakılmasında onlardan daha kararlı görünmektediler. 99Klasik Yunan’da hayvanlara karşı daha merhametli davranan ve onları ahlaki alanın içine alan iki düşünür Epikür ve Plutach’tır. Bunlara göre hayvanlar bizim gibi akıl sahibi olmasalar da, kendilerine ait bir dünyaları vardır. Bu nedenle sadece bizim çıkarımız ve kullanmamız için yaratılmamışlardır. Özellikle Plutach hiç et yemez ve hayvanlara karşı da çok iyi davranırdı. 100 Ancak batı dünyasında hâlâ hakim olan anlayış bilindiği gibi Platon ve Aristo çizgisinin görüşleridir. Epikürcü ekolün görüşleri ancak 19. yüzyılda tekrar taraftar bulurken, insanı en üstün varlık olarak gören ve ahlaki olanı ona münhasır kılan, insan dışında kalan her şeyin sadece insanın çıkarı için olduğu, başka bir değeri olmadığını ileri süren görüş klasik çağdan sonrada batı düşünce geleneğinde hakim tek görüş olmuştur. Hıristiyanlık, insanın Tanrının bizzat kendi imgesinden yaratıldığını vurgulayarak, ahlakın temel hedefinin insan olduğunu, başka bir şey olmadığı görüşünü iyice pekiştirmiştir. 101 Kısaca gerek klasik Yunan ve gerekse Hıristiyan anlayışının temel varsayımı insan

97 98

Aristotoles, Politics, 1254b. Lawrence E. Johnson. A Morally Deep World. An Essay on Moral Significance and Environmental Ethics . Cambridge, 1991. s.14-15. a.g.e. s.15. a.g.e. s.16. a.g.e. s.16; Clire Donting. A Green History of The World, s.141-160.

99

100 101

111 doğa ilişkisinin, insanın doğaya hakim olması ve onu kendine boyun eğdirmesidir. 102 Geleneksel ahlakın bu niteliği bugün bütün çevre filozofları tarafından vurgulanmakta ve eleştirilmektedir. Ancak buna ilk defa dikkat çeken, ahlakın gelişmeci niteliğini vurgulayarak artık yeni bir adım atarak insan- doğa arasındaki ilişkileri de ahlaki bir boyuta oturtmanın gerektiğini ilk söyleyenlerden biri Aldo Leopold’dur. Leopold’a göre ahlakın gelişimi şu sırayı takip etmiştir: 1. Ahlak öncelikle insanlar arasındaki ilişkileri konu edinmiştir. 2. Daha sonra ise, insan ve toplum arasındaki ilişkileri temellendirmiş. 3. Son adım ise, Leopold’ın land ethic dediği, “toprağı, havayı, suyu, bitkileri ve hayvanları” ahlakın sınırları içine almasıdır. Yani insandoğa ilişkilerini yeni bir ahlaki temele oturtmaktır 103 Böylece ahlakın insan-doğa ilişkilerinde, doğanın fethedilmesi ve ele geçirilmesiyle ilgili sağladığı meşrulaştırma, yerini doğa ve doğadaki her şeyle beraber yaşama ve onların yaşamına saygı gibi yeni bir ahlaki görüşe bırakmaktadır. Aslında geleneksel ahlak kuramlarının temel niteliklerine baktığımızda Leopold’un eleştirilerinde haksız olmadığı görülür. Geleneksel ahlakın özellikleri şöyle özetlenebilir: • İnsan dışındaki varlıklarla ilgili eylemlerimiz, ahlaki bakımdan bir öneme sahip değildir( bu eylemlerimizden dolayı sorumlu tutulamayız).

102

Bu varsaymıdan hareket eden Lynn White, çevre bunalımının asıl sorumlusunun Yahudi-Hristiyan dini geleneği olduğunu ileri sürmüş ve bu görüşüyle batı dünyasında büyük tartışmalara neden olmuştu. Bkz. L. White. Historical Roots Of Our Environmental Crisis, Science, 155(1967):1203-1207. White’in görüşlerinin tartışlması ve karşıt tezler için bkz. John Passmore.Man’s Responsibity of Nature (London:Ducmworth,1974); Ayrıca H. Paul Santmire. “Historical Dimension of the American Crisis”, Western Man and Environmental Ethics ,ed. I.G. Barbour, London,1973 içinde, s. 66-92; John Black. The Dominion of Nature, (Edinburgh, 1970). özellikle 2. ve 3. bölümler, s. 19-44. John Passmore, s. 57

103

112 • Ahlaki bakımdan önemli olan doğrudan insanın-insanla veya bizzat insanın kendisiyle ilgili eylemleriyle ilgilidir. Bundan dolayı tüm geleneksel ahlak teorileri insan-merkezlidir (antropocentric). • Doğayla ilişkilerinde sadece “insan” ve onun temel durumu esas olarak alınmakta ve techne’yi yeniden şekillendiren özne olarak ele alınmamaktadır. • İyi ve kötüyle ilgili eylemler sadece eyleme yakın alanla ilgili olup, gelecek durumlarla ilgili değildir. Eylemin amaçları zaman ve mekanla sınırlandırılmaktadır. Eylemin etki alanı dar ve küçük, zamanı ise görülebilen zaman dilimi ve ulaşılan amaç olmakta, sorumluluk alanı da dardır. 104 Bütün bunların bir sonucu olarak ahlak şimdi ve burada olan durumlar için ve insan-merkezli olarak anlaşılmıştır. Görüldüğü gibi, insan dışındaki varlıklar ve gelecek nesillere karşı sorumlu olup olmadığı (eylemlerimizin şu anda olmasa bile ekosistemi tahrip edici etkileri ) gibi konular geleneksel ahlak kuramları için bir sorun oluşturmamaktadır. Geleneksel ahlak kuramlarının birbiriyle bağımlı şu ortak noktaları içerdikleri unutulmamalıdır: 1. İnsanın kendi doğası ve şeylerin doğası tarafından belirlenen durumu bir seferde ve her zaman için aynı kalacak biçimde verilmiştir; 2. Bu temel üzerinde insan için iyi olan belirlenebilir; 3. İnsan eylemlerinin sınırının ve bunun sonucunda meydana gelen sorumluluğunun dar bir çerçeve ile sınırlandırılması. 105 Ancak bu varsayımlar, eylemlerimiz söz konusu olduğunda, daha öncede işaret edildiği gibi, eylemlerimizin doğasını ve içerdiği sonuçları yansıtmamaktadır. Jonas’ın ifadesiyle:
belli güçlerimizin gelişmesiyle, insan eyleminin doğası da değişmiştir. Ahlak insan eylemiyle ilgilendiğinden, insan

104 105

Joan, s.45. a.g.e., s.1.

113
eylemlerinin doğasındaki bu gelişme, ahlakta da bir değişmeyi gerekli kılar. 106

Bütün yukarıda işaret edilen hususlardan dolayı, insan eylemlerinin değişen doğasını da göz önüne alan yeni bir ahlak anlayışına ihtiyaç olduğu söylenmektedir. Bu ahlakın temel niteliği olarak da, artık insan dışındaki tüm varlıklara karşı insanın daha duyarlı davranması ve onları istediği gibi kullanamaması, doğal dengeyi bozacak her türlü eylemden ahlaki bir duyarlılıkla vazgeçmesi olarak vurgulanmıştır. Bununla beraber, eğer çevre ahlakından bahsedilecekse 107, bunun klasik ahlaktan farkı ne olacaktır? Bütün bu ve benzeri sorular çevre ahlakı tartışmalarının odak noktasını oluşturuyor. Bununla beraber çevre ahlakının tam bir tanımı da yapılamamaktadır. Ancak bu konuda iki görüş üzerinde duracağız: Birincisi, özellikle Frenkane tarafından savunulan görüştür. Buna göre, yeni bir çevre ahlakı icad etmeye gerek yoktur. Geleneksel ahlak anlayışlarımızı gözden geçirir ve onların gerektirdiği şekilde yaşamımızı düzenlersek, çevre koruma için yeni bir ahlak icad etmeye gerek kalmayacaktır. Ahlaki görüşlerimizi yeniden düşünür ve toplum için en büyük faydayı (gelecek nesilleri de düşünerek) hedeflersek, insanın dışındaki varlıklara karşı daha korumacı bir tavır geliştirebiliriz. 108 Bununla beraber, birçok yazar insan -merkezci olmayan yeni bir çevre ahlakından bahsetmekte ve bunun temel niteliklerini de şöyle sıralamakatadırlar:

106 107

a.g.e, s.1 Mevcut çevre sorunlarını ele alacak yeni moral ve metafizik ilkelerin oluşturulmasını akademik ve felesefi bir ortamda dile getiren ilk yazarlardan birisi Richard Routley’dir. Routley bu görüşlerini 15. Dünya Felsefe Kongresinde sunduğu “ Yeni bir Çevre ahlakına ihtiyaç var mı?” isimli tebliğinden savunmuştur. Bkz. Proceedings of the Fifteenth World Congress of Philosophy, vol.1(1973), s. 95-100. Willam K. Frankena, “Ethics and Environment,” K.E. Goodpaster ve K.M.Sayre’nın editörlüğünü yaptıkları Ethics and the Problems of the 21st Century, (Notre Dame, IN:Univ. of Notre Dame,1977.) içinde. s. 13

108

114 1. Çevre ahlakı insanın dışında da varlıklar olduğunu ve bunların insan için sağladığı çıkar ve menfaatler sözkonusu olmadan, sadece ekosistemde birer varlık oldukları için ahlaki bakımdan önemli olduklarını kabul etmelidir. 2. Bu kabul etme bilinçli varlıkların yanında bazı bilinci olmayan varlıkların da ahlaki bakımdan önemli olduklarını içermelidir. 109 Ancak B. Callicott’un çevre ahlakıyla ilgili ileri sürdükleri ise şöyle: 1. İnsan-merkezci olmayan bir değer kuramı geliştirmelidir. 2. Yabancıl ve evcil organizma ve türler için, insanlar sözkonusu olmadan özsel değer (intrinsic value) sağlamalıdır. 3. Kavramsal olarak modern evrimci ve ekolojik biyoloji ile uyum içinde olmalıdır. 4. Yine şu andaki ekosistem, onu meydana getiren parçalar, onu tamamlayan türler için özsel değer sağlamalıdır. 110 Çevre ahlakçılarının vurguladıklarından anlaşıldığı gibi, çevre ahlakını temellendirmede esas rolü çevrebilim oynamaktadır. Tabii bu da beraberinde birçok sorunu getirmektedir. Burada bunun üzerinde durmaktan ziyade, başka bir noktaya dikkat çekmek daha yararlı olacaktır. Bu da, çevre ahlakını çevre bilimi üzerine bina etmekten çok, insan eylemlerinin değişen niteliklerine bakmak ve ahlaki sorumluluğu bu açıdan yeniden tanımlamaktır. Ancak bu eylemlerin gerçek boyutu ve etkilerini anlamada çevrebilim yine de bize yardımcı olabilir. Eylemlerimize baktığımızda bu hem geleneksel ahlak anlayışını anlamamızı ve hem de onu tamamlayan veya geliştiren alternatif kuramları

109

Tom Regan. “The Nature and possibilty of an Environmental Ethics .” Environmental Ethics 3:20, Spring 1981. Biard Callicatt. “Non-Anthropocentric Value Theory and Environmental Ethics ,“ Americam Philosophical Quarterly, vol.21. no.4. October 1984. s. 304.

110

115 geliştirmemizde bize yardımcı olabilir. 111 Jonas, daha öncede işaret edildiği gibi, geleneksel ahlak öğretilerinin insanın, belli bir zaman ve mekan içinde meydana gelen ve sınırları belirlenebilen eylemlerini esas olarak aldıklarını, iyi ve kötüyü buna göre tanımladıklarını ifade eder. Zira insan eylemleri, doğaları gereği, ne diğer canlı türlerini yok etmek, ne de doğal dengenin düzenini toptan tehdit gibi sonuçları içermiyordu. Niteliği ve gücü gereği böyle bir potansiyeli de yoktu. Ancak zamanla, değişen bilim anlayışı (Bacon), gelişen mekanik yeni dünya görüşü (Descartes ve Newton), ilerlemeci uygarlık anlayışı (aydınlanma) ve insanın elinde bir güç olarak biriken kümülatif bilgi ve teknolojiyle birleşince, insanın eylemleri klasik sınırlarını yıkarak, çok büyük boyutlar kazanmıştır. Çevre sorunları olarak karşımıza çıkan sorunların çoğunun bu gücün şöyle veya böyle kullanılması ve doğadaki sınırların aşılmasından başka birşey değildir. İnsan (sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerin insanı dense daha doğru olur) sahip olduğu bilgi ve teknolojik güçle tüm ekosistemdeki dengeleri değiştirebilecek bir güce erişmiştir. İşte bu bağlamda insanın eylemlerinin sınırını ve sorumluklarını yeniden belirlemek, iyiyi ve kötüyü yeniden tanımlamak gerekmektedir. Modern insan eylemleriyle ve seçtiği yaşam biçimiyle şu zaman diliminde bulunan insanlara bir zarar vermese de, gelecek nesiller için aynısı söz konusu olmamaktadır. Şu andaki yaşam tarzımızın bir sonucu olarak doğal dengenin gittikçe bozulması ve canlı türlerin yok olması bunu açıkça göstermektedir. Öyle ise, insanın eylemlerinin ahlaki boyutları üzerinde yeniden düşünmek, iyi ve kötüyü ona göre yeniden belirlemek gerekmektedir. Böylece insan, eylemlerinin sonuçlarının sorumluluğunu duyacak, doğal dengeye, doğadaki diğer canlılara ve gelecek nesillere karşı daha sorumlu bir tavır takınacaktır. Ahlak felsefesinin yapacağı katkı ise, eylemlerimizin ahlaki boyutlarını yeniden tartışarak ve eleştirerek kendimiz için daha iyi kararlar vermeyi sağlaması olarak görülebilir. Schumacher’in dediği gibi, dünyamızı, ekosistemi ve gelecek nesilleri tehdit eden çevre sorunları karşısında duyarlı ve
111

Buna ilk defa dikkat çeken ve vurgulayan Hans Jonas olmuştur: The Imperative of Responsibity: In Search of an Ethic for the Technological Age, (Chicago:University of Chicago Press, 1984), s.1-10.

116 “gerçekten ne yapabilirim?” diye soran birisine “kendi içimize bir çeki düzen vermeye çalışarak” 112cevabıyla çevre ahlakı yardımcı olabilir. Böylece, kendi dışımızdaki varlıklara ve tüm aleme karşı daha sağlıklı ve dengeli bir yaşam tarzı geliştirebiliriz. Dünyanın geleceği de böyle bir ahlak geliştirip geliştiremeyeceğimize bağlı görünmektedir. Ahlak alanında yaşanan bu gelişmeye ve ahlakiliğin sınırın genişletilmesiyle ilgili taleplerin bir benzeri de insan haklarıyla ilgili tartışmalarda görülmektedir. İnsan haklarıyla ilgili bu değişimle ilgili tartışmalara baktığımızda 15-20 yıllık bir mazisinin olduğu görülmektedir. 1970’li yıllarda Çevre sorunlarının global düzeyde destek görmesi, 1972’de Stockholm Dünya Çevre Zirvesi ve etkileri yansımasını hukuk alanında da göstermekte gecikmedi. Bunun bir sonucu olarak uluslararası çevre hukuku tartışmaları gündeme geldi. Bu yeni hukuku geleneksel uluslararası hukuktan ayıran temel fark ise, hukuk için hareket noktası olarak kabul ettikleri temel süjelerinin farklı olmasıdır. Klasik hukuk anlayışı şimdiki ve mevcut neslin üyeleri arasındaki ilişkileri esas alırken, uluslararası çevre hukuku insanoğlu kavramını hareket noktası olarak ele almaktadır. (Tıpkı biraz önce tartışılan ahlakta olduğu gibi.) Böylece “hukuk süjesi olarak karşımıza çıkan insanlık kavramı, geçmiş, şimdiki ve gelecek nesilleri içine alan bir nitelik” 113 arz etmektedir. Gelecek nesillere daha sağlıklı bir çevre bırakma veya onların da sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ancak böyle bir hareket noktasından sonra söz konusu olabilmiştir. Gelecek nesillerin hukuku ve hakları ancak çevre sorunlarının gelecek nesiller üzerindeki etkisi anlaşıldıktan sonra gündeme gelmiştir. Bu yeni anlayış, çevre sorunlarının bilincimizi ve perspektifimizi genişletmekte ve bize yeni bakış açıları sağlamadaki sonuçlarından sadece hukuk alanındaki bir örneği olarak kabul edilebilir.

112 113

Schumacher. Küçük Güzeldir (İstanbul, 1989), s. 222 Kemal Başlar, Uluslararası Çevre Hukukunda Gelecek Nesillerin Durumu, Ekoloji,1992, yıl:2, sayı:5, s.38.

117 Klasik hukuk anlayışlarında gelecek nesillerin hakkı söz konusu olmadığı gibi, konuya yer bile verilmemiştir. Konuyla ilgili temel hukuk felsefelerinin görüşlerini ise şöyle özetlemek mümkündür. Faydacı (utilitarian) felsefeye baktığımızda olması gereken; bizim gelecek nesillere sahip olduğumuz fayda seviyesinde bir şeyler borçlu olduğumuzdur. 114 Ancak gelecek nesillerin kimlerden oluşacağını ve sayılarını bilmediğimizden, Bentham, Passmore ve Sidgwick gibi faydacı düşünürler, bizimle hiçbir bağlantısı olmayan gelecek nesillerin sahip olabilecekleri menfaatleri tamamen red etmişlerdir 115(4) Bunun temel nedeni gelecek nesillerin şimdiki nesillerin mutluluğunu artırma yönünde herhangi bir etkilerinin olmayacak olmasıdır. Locke’un ve onun ve çağdaş temsilcisi Nozick’in kazanım teorilerine bir göz attığımızda 116, karşımıza çıkan sonuç şudur. Eğer herhangi birisi (veya bir devlet) belli bir toprak parçasını geçerli bir yoldan kazanmış ise, bu mülkiyet hakkı o kişiye o şey üzerinde tüketme ve tahrip etme yetkilerini vermektedir. Barry, özellikle kısa dönemli menfaatler için, ağaçlar, hayvanlar ve toprağın kirletilip tahrip edilmesini, Locke ve Nozick, liberal mülkiyetin hakkının doğal bir uzantısı olduğuna inananlarca gerçekleştirildiğini ifade etmektedir. 117 Bunun sonucu olarak, şimdiki neslin çevreyi tamamen tahrip etmesi halinde gelecek nesillerin bizleri adaletsizlikle suçlamaları söz konusu olmamaktadır. Burada problemin kaynağı olan nokta , sözleşmede taraf olmayan gelecek nesillerin elinde pazarlık gücünün olmamasıdır. 118 Rousseau’nun sözleşmeci doktrininde de gelecek nesiller için bir ahlâki sorumluluk topluluk içindeki bireylerin birbirlerine karşı ödevlerinden

114

Streeten, P., “What We Owe the Future?”, (1986), 12 Resource Policy 4-16, 11. (K.Başlar, ag.e. ‘den naklen.) Carr, I.M., “Saving the Environment- Does Utilitarianism Provide a Justification?” (1992) 12 Legal Studies 92-102, Lock, J., Two Treatise of Government, N.Y., Mentor, 1965, ch.V. Barry, B., Justice Between Generations, in Hacker’s Law, Morality and Society, Oxford, 1977, 272. Barry, 273.

115

116 117

118

118 kaynaklandığından, üyeleri henüz doğmamış nesillerden oluşan bir toplum içinde, bu nedenle, ahlâki sorumluluk ve adalet kavramlarından bahsetmek imkansızdır. 119 Aynı şekilde. Thomas Hobbes’in gelecek nesiller için ahlâki ve hukuki bir sorumluluk taşımadığını ifade etmek gerekir. Hobbes’e göre, başkaları tarafından zarar görmemek için bizim de başkalarına zarar vermemiz gerekir. Eğer bu ahlâki değer, hukukun sosyal temeli olarak kabul edilirse, gelecek nesiller için herhangi bir sorumluluğumuz olmaksızın çevreyi tahrip etmemiz, adaletsiz bir davranış sayılmaması gerekir.

I.2. Çevrenin İslâmi Açıdan Temellendirilmesi
İslâmi açıdan çevrenin nasıl temellendirildiğini, insan-çevre ilişkilerinin nasıl düzenlendiği konusu bu bölümün ele alacağı en önemli konudur. İslâmi Dünya Görüşü perspektifinden çevreye ve çevre sorunlarına nasıl bakıldığı; bu doğrultuda İslâmi değerlerin bu sorunların çözümünde yapacağı katkılar ifade edilmeye çalışılacaktır. Böylece hem daha önceki Müslümanların çevreyle ilgili görüş ve davranışlarını daha iyi anlama, hem de kendimize ait bir çevre anlayışı geliştirmenin mümkün olabileceği düşünülmektedir. İslâm’ın çevre konusuna yapacağı katkının daha iyi anlaşılabilmesi için şu sorunun yeniden sorulması gerekir: “Çevre sorunu ahlaki bir sorun mudur, yoksa bilimsel ve teknolojik bir sorun mudur?” Zira soruna bu açıdan bakılması, ona farklı bir boyut kazandıracaktır. Yukarıda bunu tartışıp, sorunun ahlak ve hukukla olan ilişkilerini ortaya koymaya çalıştık. Ancak bunun bilimsel ve teknolojik boyutlarının da olduğu bir gerçektir. Ama bunlar sadece sorunun bilimsel ve teknolojik boyutlarıdır. Şayet bu konuyu daha derinlemesine inceler ve asıl sorunu teşkil eden, işin ahlaki olan yönünü ele alacak olursak karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır: Toplumumuzda çevre kirliliği ve çevrenin korunması bir görev olarak algılandığı halde, bu görevin pek yerine getirilmediği görülmektedir. Kıyıların kirletilmemesi ve yağmalanmamasını yazılı ve görsel basında rahatlıkla savunan bir kişi bu söylediklerinin aksini yaparak bir çelişki sergileyebilmektedir. Sanayii

119

Rousseau, J:J., “ A Discource on the Origin of Inequality” in Soccial Contract and Discources, N.Y., E.P. Dutton, 1950. (K. Başlar, a.g.e.’den naklen.)

119 atıklarının çevreye zarar vermeyecek şekilde imha edilmesini isteyen bir sanayici, pekala kendi fabrikalarının sebep olduğu çevre kirliliğini görmemezlikten gelebilmektedir. En basit şekliyle sokakların kirletilmemesinin gereğine inanan bir çok vatandaşımız çöplerini sokaklara rast gele atabilmektedir. Böylece, sorunun ilk bakışta göründüğü kadar basit olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü sorun artık bir çevre sorunu olmaktan çıkmış, bir ahlak sorununa dönüşmüştür. Bu durum sadece ülkemizde değil, dünyanın başka ülkelerinde de böyledir. İnsanlar kişisel menfaatleri uğruna, -kendi nesillerinin ve doğal kaynakların yok olması pahasına- bile bile çevreyi kirletmeye ve tabiatı tahrip etmeye devam etmektedir. Ahlaken bu davranışın yanlış olduğunu sezdiği ; aklı ile de bu durumun ne kendi şahsı ne de insanlık için bir gelecek vad etmediğini bildiği halde insanoğlunun çevre sorunlarına ilgisizliği devam etmektedir. İşte burada İslâm’ın bir din olarak toplumsal sorunlara genellikle hukuki yönünü de vurgulayarak- ahlaki sorunlar olarak bakmasının sebeb-i hikmeti ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu sorunlara getirdiği çözümler de ahlaki çözümler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da bizim konuya ahlaki açıdan bakmamızı ve İslâm’ın ahlak anlayışını ana hatlarıyla ortaya koymamızı gerektirmektedir. Eğer bu açıdan çevre sorunlarına bakılmazsa, İslâm’ın çevreye bakış açısı bir anlam kazanmayacak ve sonuçta uygulamaya yönelik tüm çalışmalar da, en azından, başarısızlıkla sonuçlanacaktır. O halde, önce İslâm çevre anlayışının dayandığı temeller olarak İslâm’ın ahlak görüşünü ana hatlarıyla ele almak gerekmektedir. 120 İslâmi açıdan ahlak, temelde insan vicdanıyla ilgilidir. görüşümüzle ilgili olarak bir çok Kur’an ayeti delil olarak gösterilebilir: Bu

• Dini yalanlayanı gördün mu? İşte o, yetimi itip kakar; yoksulu doyurmaya teşvik etmez. 121

120

Konunun bu boyutuna dikkatimi çeken ve gerekli tavsiyelerde bulunan hocam Prof.Dr. Alparslan AÇIKGENÇ’e şükran borçluyum. 107/Maun, 1-3.

değerli

121

120 • İnsan benliğine ve onu şekillendiren’e ; ona iyiliği ve kötülüğü sezdiren’e andolsun ki, benliğini arındıran kurtulur; onu kirletip örten zarara uğrar. 122 • Kitabı sağ tarafından verilen: Alın kitabımı okuyun doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum der. 123 Bundan anlaşılıyor ki Kur’an’a göre ahlak ilkelerinin özü, yaşantı hali olarak insan duygu ve hislerinin temelinde yatmaktadır. Çünkü vicdan son tahlilde bir duygu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden Kur’an insan benliğinin tahlilini yapmakta ve insanı bu konuda düşünmeye sevk etmektedir:
Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işiten ve bilendir. 124 (Ey Muhammed!) Biz senden önce hiç bir resul ve nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan onun dileğine ille de (beşeri arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah kendi ayetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla bilendir. Hüküm ve hikmet sahibidir. 125 Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan korktular)onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir 126

Ancak burada kendi benliğini bilenin, ahlaklı olacağını ve dolayısıyla sonuçta İslâm’ın istediği bir kişi olacağını ileri sürmek istemiyoruz. Zira genelde yaygın olan görüşün aksine, Kur’an , “kendini bilenin Rabbini de bileceğini” değil , tam tersine “ Rabbini bilenin kendini bileceğini” belirtmektedir: “Allah’ı unutup ta, Allah’ın da onlara kendilerini

122 123 124 125 126

91/Şems, 7-10. 70/Meariç, 19-20 ayrıca bkz. 90/Beled, 4-17. 41/Fussilet, 36. 22/Hac, 52. 3/Ahzab, 72. Ayrıca bkz.: 70/Meariç, 19-21;4/Nisa, 128; 59/Haşir, 9; 64/Teğabun, 16; 17/İsra, 11 ve 100; 21/Embiya, 37; 75/ Kıyamet,20-21; 2/Bakara, 110 ve 223; 10/Yunus, 9-12;7/Araf, 200.

121 unutturduğu kimselerden olmayınız.” 127 Dikkat edilirse, burada Allah’ı tanımadıkları için, kendi benliklerini de tanımayan (veya unutturulan, yani bir bakıma “tanıttırılmayan”) kimselerden bahsedilmektedir. Bu da İslâm’ın, ahlakı dini bir temele dayandırmak istediğini açıkça göstermektedir. 128 O halde, İslâmi açıdan ahlak ilkeleri, akıl ile çıkarılan kurallar değil de yaratılıştan insanın benliğine yerleştirilmiş olan öncel (a priori) sezgilerdir: “İnsan benliğine ve onu Şekillendiren’e; ona iyiliği ve kötülüğü Sezdiren’e andolsun ki, benliğini arındıran kurtulur; onu kirletip örten zarara uğrar” 129. Dikkat edilirse burada insan benliğinin Allah tarafından şekillendirildiği ve ahlaki duyguların, sezgi (ayette elhemeha kelimesi ile ifade edilmektedir) ile bizzat yine insan benliğine yerleştirildiği (a priori olarak) belirtilmektedir. O halde İslâmi açıdan ahlak kurallarının kaynağı, ne tecrübedir, ne de akıldır. Çünkü bunlar, bizzat insan fıtratının öncel özellikleridir. Ancak bu, ahlak ilkelerinin, ne tecrübe ve ne de akıl ile temellendirilemiyeceği anlamına gelmez. Zira insan aklı, bunları idrak edecek ve anlayacak bir kabiliyette yaratılmıştır; insan tecrübesi de bunların doğruluğunu ortaya koyabilecek niteliktedir. Bu açıklamalar ışığında diyebiliriz ki, İslâm’ın ahlak anlayışı, insan fıtratı, insan tecrübesi ve insan aklı üçlüsü içerisinde temellendirilmektedir. İnsan fıtratı, ahlaki duygulara kaynaklık yapmakta; insan tecrübesi, bunların uygulanabilir olduklarını ve insanlık için yararlı ve gerekli olduklarını göstermekte; akıl ise, bunları mantıki açıdan sistemleştirerek bir ahlak anlayışı şeklinde onları, anlaşılabilir bir duruma sokmaktadır. Ancak her anlayış, bir takım gizli varsayımlar dizisinden oluşan belli bir dünya görüşüne dayanmaktadır. Ahlak anlayışı için bu iddia, daha çok geçerlidir. Çünkü ahlak ilkelerinin toplumda etkin olabilmeleri için, sadece temellendirilmeleri yeterli olmayıp, ayrıca İslâm’ın Dünya Görüşü çerçevesinde fertlere verilmesi gerekir. Bu durumda İslâm ahlakının, İslâm

127 128

59/Haşr, 19. Konuyla ilgili daha geniş bilgi ve tartışmalar için bkz: Dr. Recep Kılıç, Ahlakın Dini Temeli, TDV, Ankara 1992. 91/Şems, 7-10.

129

122 Dünya Görüşünü zaten varsaydığını belirtmek zorundayız. Onun için bu ahlak anlayışının, İslâm Dünya Görüşünden koparılması onun yok edilmesi anlamına gelir. O halde İslâm Dünya Görüşü çerçevesinde fertlere eğitimle verilen bir ahlak anlayışı, hem akli, hem de tecrübi olarak bir işlerlik kazanır. Ahlaki bir sorun olarak tanımladığınız çevre sorunu da ahlaki açıdan çözümlenmiş olur. Böylece toplumun tüm fertlerine verilen ahlaki duyarlılıkla teknik bağlamdaki çevre sorunları da daha kolay çözülebilir. Zira sorunları çözen bizzat insandır; aksi halde ne bilim ve ne de teknoloji bu sorunları mahiyetleri icabı tek başlarına çözemezler. İslâm Dünya Görüşünün temelinin şu üç noktadan oluştuğu söylenebilir: Birincisi, Allah, veya Tevhid inancı; İkincisi, Peygamberlik veya Nübüvvet; Üçüncüsü ise, Ahiret ve hesaba çekilme inancı. İşte bu sebeple, Müslüman birey çevreye bakış açısını bu üç temel noktadan hareketle oluşturulan bir ahlaki zemine oturtmak zorundadır. İslâmi çevre anlayışının temeli, bütün mahlukatın (canlı-cansız) Allah tarafından yaratıldığı esasına dayanır. Buna insan da dahildir. Görüldüğü gibi, İslâmi anlayışta insan-tabiat iki ayrı ve birbirine yabancı unsur değil, aynı Yaratıcı tarafından yaratılmış birer mahlukturlar. Bunu şu ayet açıkça ifade etmektedir: “Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer toplulukturlar (ümmet).” 130 İnsanla tabiat arasındaki farklılık ise sadece derece farklılığıdır. Bu farklılık insana tabiatı ve tabiattaki mahlukatı istediği gibi kullanmasını değil, aksine belli bir sorumluluk duygusuyla ve israf etmeden kullanmasını gerektirir. Allah Kur’an’ı Kerim’de : “Şüphesiz, Biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır” 131 buyurduğu göz önüne alınırsa, bu ölçüye dikkat etme ve onu bozmama görevinin insana düştüğü görülmektedir. Ekoloji Biliminin bize gösterdiği de, kainatın çok hassas eko sitemlere ve dengelere sahip olduğu; bu nedenle de insanını tüm yapıp etmelerinde bu ekolojik sistemleri dikkate alması gerektiğidir. Modern insanın ancak çevre sorunlarının ortaya çıkması ve Ekoloji Biliminin yardımıyla farkına vardığı ve şimdilerde hepimizin korumaya

130 131

6/En’am:38. 54/Kamer: 49.

123 çalıştığı bu dengeye, (Kur’ani bağlamda mizan) Kur’an dikkatlerimizi özellikle çekmektedir. Allah’ın eseri olan bu dengenin korunmasında görev, Allah’ın ahsen-i takvim olarak (en güzel şekilde) yarattığı ve kendisine vekil (halife) kıldığı insana aittir. Buna göre, hiçbir Müslüman kainatın dengesini bozamaz ve bozulmasına seyirci de kalamaz. Zira bu tabii denge aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın güzel isimlerini de yansıtan bir ayna gibidir. Başka bir ifade ile, İslâm Dünya Görüşünde, insan varlığının tüm sahasını kapsayan ve onun içinde yaşadığı kendine has çevre yaklaşım ve anlayışını düzenleyen birçok değer-merkezli kavram vardır. Doğanın yaratılışının teleolojik, nizamlı ve maksatlı olduğu belirlendikten sonra artık İslâm’da doğal çevrenin diğer vasıflarıyla ilgili olarak merhum İsmail R. Faruki’den şu alıntıyı yapmak yerindedir.:
(Metafizik bir düzlemde) tabiat, her şeyin bir amaca yöneldiği ve bu suretle de her şeyin iyiliğine ve dengesine katkıda bulunduğu bir gayeler alemidir... Allah Kur’an’da, “Biz her şeye ona uygun bir ölçü verdik” 132 diye buyurmaktadır. Bu, çağdaş tabiat kirlenmesinin endişe verici bir tehlikeye maruz kalan modern insan bilincine soktuğu ekolojik dengedir. (Ahlaki bir düzlemde) İslâm, tabiatın, insanın Allah’ın ihsanına müşerref olabileceği ve böylelikle ahlaki olarak değerli olduğunun ispatlanabileceği ve içinde büyüyüp gelişebileceği bir ‘alan’, bir tiyatro olarak yaratıldığını öğretir. Evvela, tabiat insanın değil, Allah’ın mülküdür. İkincisi, tabiat nizamı onda (belli kurallar dahilinde) istediği değişiklikleri yapabilen insanın emrindedir. Tabiat uysal bir mahiyette yaratılmıştır. Üçüncüsü, insanın tabiattan yararlanmasında ve onu kullanmasında ahlaki davranma zorunluluğu vardır. Dördüncüsü, İslâm, insandan, tabii bilimleri ve tabiatın genel düzen ve güzelliğini oluşturan kanunları araştırmasını ve onları anlamasını ister. 133

132 133

Bkz. 13/Ra’d: 8. Ziyaüddin Serdar, Hilal Doğarken, Çeviri: Ş. Yalçın, (İstanbul: İnsan Yayınları, 1994) ss. 213-249.

124 Bu özlü ifadeler, İslâm’ın insan-tabiat ilişkisiyle ilgili görüşünü çok güzel ifade etmektedir. Ancak konunun öneminden dolayı daha ayrıntılı olarak ele alınması gerekmektedir. Bu bağlamda, çevre ve çevre korumayla ilgili İslâmi temel hukukî ve ahlakî gerekçeleri kapsamlı bir şekilde ele alan Mawil Y. İzzeddin’in görüşlerine de yer vermek yerinde olacaktır: 134 Bu yazar da çevrenin korunmasının İslami bir görev olduğuyla ilgili argumanını şöyle temellendirmektedir: Birincisi, çevre Allah’ın eseridir. Onu korumak, Allah’ın bir âyeti olarak, onun değerini muhafaza etmektir. Çevrenin insanlığa olan faydalarının onu korumak için yegane sebep olduğunu sanmak çevreyi yanlış kullanmaya veya tahribe götürebilir. İkincisi, tabiattaki bütün varlıklar yaratıcısını devamlı tesbih halinde bulunur. İnsanlar bu tesbihin şeklini veya niteliğini anlamayabilirler. Fakat Kur’an’ın tanımladığı bu gerçek, çevreyi korumak için ilave bir sebeptir:
Yedi gök, dünya ve bunlarda bulunan her şey Allah’ı tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, Ne var ki siz, onların tesbihini anlayamazsınız, O, çok halîm (merhametli) ve bağışlayıcıdır. 135

Üçüncüsü, tabiatın bütün kanunları Allah tarafından konulmuş kanunlardır ve varlığın mutlak devamlılığı kavramına dayalıdır. Allah sünnetinde bazen değişiklik yapsa da, meydana gelen her şey O’nun tabii kanunlarına göre meydana gelir ve insanlar da bunu Yaratıcının iradesi olarak kabul etmelidir. Allah’ın kanunlarını bozma teşebbüsleri önlenmelidir. Kur’an’ın da ifade ettiği gibi:

134

Mawil Y. İzzi Deen (Samarrai), “Islamic Environmental Ethics”, Ethics of Environment and Development, eds. J.Ronald Engel ve J.G. Engel (Londra, 1990) (Bu kısmı hazırlarken büyük ölçüde adıgeçen makalenin İbrahim Maraşİsra Güngör tarafından yapılan ve Yeni Dergi’nin Kış 1995, Sayı:5-6.’da yayınlanan çevirisinden yararlandım.) 17/İsra: 44; ayrıca 57/Hadid, 1;62/Cuma, 1.

135

125
Görmedin mi ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor. 136

Dördüncüsü, Kur’an’ın “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve iki kanadıyla uçan kuşların hepsi ancak sizin gibi ümmetlerdir.” 137 ayetine dayanarak, insanlığın bu dünyada yaşayan tek ümmet olmadığı ve insanların devamlı olarak diğer ümmetlere üstün olmadığını beyan etmesi bu diğer yaratıkların ( ümmetlerin) da bizim gibi varlıklar olduğu, saygıya ve korumaya değer oldukları anlamına gelir. Bu anlayışın en somut örneği ise, Hz. Peygamberin (SAV) yaşayan bütün varlıkları hürmete ve yumuşak davranışa şayan olarak telakki etmesidir. Beşincisi, İslâm Çevre Ahlakı bütün insan ilişkilerinin adalet ve ihsan (kavramları) üzerine kurulu olduğu anlayışına dayalıdır: “Muhakkak ki, Allah adaleti ve ihsanı emreder.” 138 Altıncısı, Allah’ın yarattığı bu kainatın dengesi aynı şekilde muhafaza edilmelidir. Çünkü “O’nun katında her şey ölçü iledir.” 139 Yine, “Hiç bir şey yoktur ki, O’nun hazineleri bizim yanımızda olmasın, ama biz onu bilinen bir miktar ile indiririz.” 140 Yedincisi; Çevre sadece bugünkü neslin hizmetinde değildir. O, daha ziyade, Allah’ın geçmiş, şimdiki ve gelecek bütün çağlara lütfudur. Bu gerçek, Bakara suresinin 29. ayetinin manasından anlaşılabilir: “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.” Burada kullanılan sizin için tabiri zaman ve mekan olarak sınırlandırılmaksızın bütün insanlara işaret etmektedir. Son olarak, diğer hiçbir yaratık çevreyi koruma görevini icra edebilecek kudrette değildir. Allah diğer hiç bir yaratığın kabul edemeyeceği

136 137 138 139 140

22/Hac: 18. 6/En’am: 38. 16/Nahl: 90. 13/Ra’d: 8. 15/Hicr : 21.

126 kadar ağır ve ezici bir görev olan halifelik etmiştir: vazifesini insanlara emanet

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik, fakat onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve korktular. Onu insan yüklendi.” 141

I.3. İslâm Çevre Ahlakına Doğru İslâm dininin çevreyle ilgili ahlaki esaslarını ve bazı örnek uygulamalarını ele almadan önce, İslâm ahlakıyla ilgili bazı temel noktaları hatırlatmakta fayda görmekteyiz. Mawil İzzeddin de, İslam’ın çevreyle ilgili tutumunu ve bakış açısını ele alırken, İslam ahlakının temel niteliklerini ve bunların dayandığı ilkelerden hareketle başlamaktadır. Ona göre İslâm ahlâkı birini insan tabiatı, diğerini ise dinî ve hukûkî temeller olmak üzere iki prensip üzerine kurulmuştur. Birinci prensip, yani tabiî insiyak (fıtrat), insan ruhuna Allah tarafından yaratılış esnasında verilmiştir. 142Tabiî insiyaka sahip olan alelade bir fert, en azından belli bir ölçüde, sadece iyi ile kötünün arasını değil, aynı zamanda bunlarla nötr olan yani ne iyi ne de kötü olan (belli bir niteliği olmayan) şeylerin arasını da ayırdedebilir. Bununla birlikte, ahlaki vicdan yeterli şahsî bir rehber değildir. Hayatın karmaşıklığından dolayı tek başına ahlâkî vicdan her problem karşısında doğru davranışı belirleyemez. 143 Dahası bir kişi boşlukta yaşayamaz, bilakis iyi ile kötüyü ayırdetme kabiliyetini bozabilecek dış tesirlerden etkilenir. Dış tesirler adetleri, şahsî ilgileri ve kişinin çevresiyle ilgili genel kavramları ihtiva eder. İslâm ahlâkının üzerine kurulu olduğu ikinci prensibe gelince söz konusu dinî ve hukuki temellerin Allah’ın elçileri tarafından ortaya konulmuş
141 142 143

33/Ahzab: 72. 91/Şems: 7-8 Mehmet Akif merhum, bu gerçeğe şu beytiyle işaret etmiştir:

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır. Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır. Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfı Yezdan’ın Ne irfanın kalır te’siri katiyyen, ne vicdanın. Safahat, İnkılap ve Aka 5.Kitap s.307.

127 olmasıdır. Bu elçiler özel bir tabiata sahiptirler. Allah’tan vahiy aldıkları için diğer fertleri etkileyebilecek dış tesirlerden sakınabiliyorlardı. İslâm’ın hukûkî talimatları, vicdanı itaata zorlaması bakımından, olumsuz değildir. Aksine, hukûkî talimatlar vicdanın doğru olarak onayladığı ve tasdik ettiği bir tarzda vahyedilmiştir. Böylece hukukun kendisi insan vicdanının bir parçası olur; bununla da uygulanmasını ve başarısını garanti eder. Mawil İzzeddin’e göre, dışarıdan ithal edilen, yabancı hukuk (Müslümanlar üzerinde) etkili olamaz. Çünkü, bu hukukun Müslümanları kanunî yönden bağlaması mümkün olabilirken, ahlâkî olarak bağlayıcı olması beklenemez. Müslümanlar zekatlarını isteyerek verirler. Çünkü, onlar eğer bunu yapmaktan geri kalırlarsa hem kanuni hem de ahlâkî yönden sorumlu olacaklarını bilirler. Ödenmesi gereken şeyi ödememenin kanuni neticelerinden sakınmanın yolunu bulmak onları ahlâkî neticelerden de sakındırmaya yardım edecektir. Müslümanlar bunun şuurundadırlar. Her ne kadar bir Müslüman avcı, nesli tükenmekte olan filleri vurabilir ve kanuni müeyyidelerden sakınabilirse de, sadece çevreyi korumak için İslâmî prensiplere dayalı bir genelge ilan edilmişse o kişi her an gözetleyici olan İlâhî Muhafız’dan (Allah’tan) kaçamayacağını bilir. Hz. Süleyman ve ordusu karıncaların yuvasını bozmak üzereyken, bir karınca gelen afetle ilgili olarak meydandaki karıncaları uyardı. Hz. Süleyman bunu duyduğunda Allah’ın kendisinden yapmasını istediği iyi ve hayırlı şeyi yapması konusunda kendisine bilgi (hikmet) vermesi için dua etti. Görüldüğü gibi, Hz. Süleyman apaçık bir şekilde bir çevre sorunuyla karşı karşıyaydı ve ahlâki bir karara ihtiyaç duydu. Kendisine yol göstermesi için Allah’a yalvardı:
Karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca: Ey karıncalar! dedi, yuvalarınıza girin ki Süleyman ve orduları, farkında olmayarak sizi ezmesinler. (Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki: -Rabbim bana ve anama - babama lütfettiğin nimete şükretmemi, senin beğeneceğin iyi ve hayırlı

128
bir iş yapmamı gönlüme ilham eyle ve rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat. 144

İslâm’da ahlâk; dürüstlük ve doğruluk gibi her bir faziletin bir diğerinden soyutlandığı farklı faziletlerin bir karışımına dayalı değildir. Aksine İslâm’da fazilet bir bütünün, yani bütün insan hareketlerini kontrol etmeye ve onlara rehberlik etmeye hizmet eden hayat tarzının bir parçasıdır. Doğruluk, aynen hayatı korumak, çevreyi muhafaza etmek ve Allah’ın emrettiği sınırlar içerisinde gelişmesini sağlamak gibi bir ahlâki değerdir. Hz. Peygamberin temel misyonunu şu şekilde ifade etmesi bu bağlamda dikkat çekicidir: Ben güzel ahlakı tamamlamak (kemale erdirmek) üzere gönderildim. Ayrıca Hz. Peygamberin hanımı Hz. Ayşe’ye onun ahlâkı sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Onun ahlâkı Kur’an’dır”. Kur’an-ı Kerim’e bütüncül bir gözle bakıldığında farklı, dağınık ve parçacı tarzdaki ahlâkî değerleri ihtiva etmediği görülür. Daha ziyade küllî (kuşatıcı) bir hayat tarzını ihtiva eden emirleri içine alır. Bu nedenle, Kur’an’da siyasi, sosyal ve ekonomik prensipler; yeryüzünün imarı ve muhafaza edilmesiyle ilgili talimatlarla yanyana bulunmaktadır. İslâm’ın ahlâkî değerleri, ne Aristo’nun iddia ettiği değerler gibi insan aklına; ne Durkheim’in düşündüğü gibi, toplumun ferde empoze ettiği şeylere; ne de, Marksistlerin iddia ettiği gibi, belli bir sınıfın menfaatlerine dayalıdır. Bütün bunlar, değerlerin hal ve şartlardan etkilendiğini iddia ederler. İslâm’da ahlâkî değerler zaman ve mekana göre değiştirilmesi imkansız tam doğru bir ölçüye dayalı olarak bulunur. 145 İslâm’ın değerleri, hem fertlerin hem de tabii çevrenin varlıklarını sürdürebilmeleri (ayakta durabilmeleri) için olmazsa olmaz şartlardır. Görüldüğü gibi, İslâm inancında ferdin çevreyle olan ilişkisi belirli ahlâki kurallar tarafından düzenlenmektedir. Bunlar, Allah’ın insanları yeryüzünde yaratması ve onlara burada yüklediği rolle ortaya çıkar. Kâinâtımız bütün parçalarıyla beraber Allah tarafından yaratılmıştır. İnsan varlığı O’nun ölçülü ve dengeli yaratmasının özel bir kısmıdır. Bununla

144 145

27/Neml : 18-19. Mawil Y. İzzi Deen, a.g.e. 290.

129 birlikte insanların görevi sadece çevreden faydalanmak, yararlanmak ve (onu) kullanmak değildir. İnsanlardan çevreyi geliştirmeleri de beklenmektedir. Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuşlardır: “Bütün yaratılmışlar Allah’a muhtaçtır ve onlar arasında en iyi olanı Allah’ın yardımına muhtaç olanlara faydalı olandır.” 146 Hz. Peygamber kendisinin ağaçlar, hayvanlar ve bütün tabiat varlıklarından sorumlu olduğunu ifade etmiş ve bu konuda şöyle buyurmuştur: “Allah’ın sizi cezalandırmamasının yegane sebebi; şu yaşlanmış ihtiyarlar, süt emen bebekler ve çiftliğinizde otlayan hayvanlardır.” 147 Görüldüğü gibi İslama göre, insanla çevresi arasındaki ilişki, insanın çevreyi hükmü altına alma ve ondan yararlanmaya ilaveten birçok özellikleri de ihtiva eder. Burada asıl olan yapıcı olma ve geliştirmedir. Bununla beraber çevreyle olan ilişkimiz, aynı zamanda, onun güzellikleriyle ilgili derin düşünceyi, tefekkürü ve estetik bir zevki de içine almalıdır. İbn Abbas’ın, yeşillik ve akarsuya devamlı bakmaktan zevk aldığını rivayet ettiği Hz. Peygamberin (SAV), en mükemmel Müslüman ve her konuda bizlere rehber olduğu unutulmamalıdır . Ayrıca Kur’an’ı- Kerim’de yeryüzü ile ilgili ayetler okunduğu zaman yeryüzünün, aslında, insanlar için bir huzur ve dinleme yeri olduğuna dair kuvvetli işaretler buluruz:
Yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından ırmaklar çıkaran, orada sabit dağlar yaratan ve iki deniz arasına bir perde koyan kimdir? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır, onların çoğu bilmiyorlar. 148

Yeryüzü, karşılıklı ilişki kavramı için de önemlidir. İnsanlar yeryüzünün iki unsurundan yaratılmıştır: Toprak ve Su.

146

İsmail ibn Muhammed el- Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ ve Muzîlü’l-İlbâs, yayınlayan: A. Kallâş (Suriye- Şam: Müessesetü’r Risâle, 1983),1:458. A.g.e., 1:213. 27/Neml : 61.

147 148

130
Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirmiştir. Sonra yine oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır. Allah size yeri bir sergi 149 yaptı ki, onda (açılan) geniş geniş yollarda gidesiniz.

Yeryüzü (arz) kelimesi bu kısa ayette iki defa zikredilir ve Kur’an’da bu kelime, öneminin basit bir ölçüsü olarak , toplam 485 defa geçer ve yeryüzü insanlığın hizmetine sunulmuş olarak tarif edilir: “O, size yeri boyun eğer yaptı. Haydi onun omuzlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin” 150 Yeryüzü aynı zamanda bir toplanma yeri olarak tarif edilir: “Yeryüzünü (arzı) hem diriler hem ölüler için bir toplanma yeri yapmadık mı?” 151 Daha da önemlisi yeryüzü, İslâm tarafından bir temizlenme ve Allah’a ibadet yeri olarak telakki edilmiştir. Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Yeryüzü bana (ve Müslümanlara) bir ibadet yeri (mescid) ve temizleyici kılınmıştır.” Bu, su bulunmadığında, toprağın, ibadetten önce bir kimsenin temizlenmesi (teyemmüm) için kullanabileceği anlamına gelir. 152 İbn Ömer, Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet ediyor: “Allah güzeldir ve güzel olan her şeyi sever. O, cömerttir, cömertliği sever ve temizdir, temizliği sever.” Bu böyle olunca, İslâm’ın “Yeryüzünü korumak için bütün insanlar birbirini uyarmalı”, şeklindeki çevreyle ilgili tavrı şaşırtıcı değildir. Yeryüzü tahrip edilirken insanlar geriye çekilmemelidir. “Sizi yerden inşa eden ve orada yaşatan O’dur.” 153 Konuyla ilgili Hz. Peygamber’den vereceğimiz örnekler bunu daha açık şekilde ortaya koyacaktır. İslâm tabii çevreden faydalanılmasına izin verir, ama bu faydalanma gereksiz (keyfî) kullanımı icap ettirmez. İsraf ve savurganlık Allah tarafından yasaklanmıştır. “Ey Adem oğulları her mescide gidişinizde süslü, güzel elbiselerinizi üzerinize alın, yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” 154 Bu Kur’an ayetindeki yemek ve içmek hayatı devam

149 150 151 152 153 154

71/Nuh: 17-20. 67/Mülk: 15. 77/Mürselât: 25 - 26. Buhârî, I, 86. 11/Hâd: 61. 7/Araf: 31.

131 ettirmemiz (için gerekli olan) kaynaklardan yararlanmaya işaret etmektedir. Böyle bir yararlanma kontrolsüz değildir. Kendilerinden istifadenin sürekli bir şekilde olması için hayatı meydana getiren unsurlar korunmalıdır. Hatta daha da ötesi, bu koruma diğerkam bir tarzda olmalıdır. Yani sadece insanların faydaları gözetilerek gerçekleştirilmemelidir. Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış.” 155 Böylece Müslüman, dünya nimetlerinden yararlanırken sınırsız ve sorumsuz bir tüketim anlayışıyla hareket edemez. Aksine o, bütün hareketlerini ve tüketim biçimlerini İslâm’ın iktisat ilkesine dayandırmak zorundadır. Dünyadaki kaynakların sınırlı olduğunun her gün daha iyi anlaşıldığı; sürdürülebilir kalkınma ve ekonomi modellerinin tartışıldığı bir ortamda, Kur’an’ın şu emirleri dikkat çekicidir:
Bir de akrabaya, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere da saçıp savurma. Zira böyle saçıp savuranlar şeytanın dostlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. 156 (Rahman’ın geçek kulları), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi ortasında orta bir yol tutarlar. 157

Günlük yeme-içmelerde israf ve savurganlıktan kaçınma alışkanlığını kazandırmak için Kur’an şöyle emreder: “Yiyin, için. Ancak israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez”. 158 Tutumlu olma ve elindekileri saçıpsavurmadan kullanma Allah’ın sevgisinin ölçüsü olduğu sık sık vurgulanmaktadır. ÇÖPE GİDEN EKMEKLER! İstanbul Fırıncılar Derneği Başkanının verdiği bilgilere göre; Türkiye genelinde bir günde üretilen 91 milyon ekmeğin

155

Ahmed İbnü’l-Hüseyin el- Beyhaki, Sünenü’l- Beyhaki el- Kübra, (Haydarabad, Hindistan:tz.), III, 19. 17/İsra:26-27. 25/Furkan:67. 7/Araf: 31.

156 157 158

132 yaklaşık 12 milyonu çöpe atılmaktadır. Sadece İstanbul’da günlük ekmek israfı 700 bini bulmaktadır. Çöpe atılan ekmeğin ülke ekonomisine bir günlük maliyeti 35 milyar, yıllık maliyeti ise 1 trilyon 280 milyon liraya ulaşmaktadır. Yeni Asya, 6 Aralık. 1993. Yediğimiz nimetleri Allah’ın bizlere lutfu olarak görüp, ona saygı göstermek zorunda olduğumuz görülmektedir. Aksi takdirde, bu nimetleri istediğimiz gibi kullanabileceğimiz kendi malımız olarak gördüğümüzde, israf ve savurganlığın önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Kazandığı mallardan başkasına karşı hiçbir sorumluluk duymayan bir kişiden tutumlu olmasını beklemek, diğerkam olmasını istemek fazla iyimserlik olacaktır. Bu nedenle çevre açısından çok önemli olan bilinçli tüketici olmak, kullandığımız her şeyi belli bir ölçüyle saçıp-savurmadan kullanmak çok önemlidir. Dünyamızın sınırlı kaynakları da bunu gerektirmektedir.İslâm’da hukuk ve ahlâk ortak bir dünya görüşünün birbirine bağlı iki unsurunu teşkil eder. Çevre ve onun korunması dikkate alındığında, bu İslâmî davranış, en azından, bütün İslâm dünyasında bir (çevre) stratejisinin formüle edilmesi için temel bir nüve oluşturabilir. Gelişen dünyanın pek çok yerinde yaşayan Müslümanlar mahalli gelenek ve göreneklerde farklılaşabilirler, fakat inançta ve hayat tarzlarında dikkate değer bir şekilde birleşirler. Kısacası İslâm, Alemlerin Rabbı olan Allah’a teslim olmaktır. Yeryüzü ve bütün yaşayanları, Allah tarafından yaratılmış olup O’nun hakimiyeti altındadır. Bütün Müslümanlar günde beş vakit ibadetlerine “alemlerin Rabbı olan Allah’a hamd olsun” 159 diyerek aynı kelimelerle başlarlar. Kur’an’ın bu başlangıç ayetleri sadece en çok tekrarlanan değil, aynı zamanda Müslümanlar tarafından her yerde en çok sevilen ve hürmet edilen kelimelerdir. İbn Kesir bir çok Kur’an müfessir gibi “alemler-alemîn” kelimesinin havada, karada, ve denizde yaşayan mahlûkatın farklı türleri anlamına geldiğine işaret eder. Müslümanlar da, kendilerini ve bütün diğer alemleri yaratan Yaratıcı’ya teslim olurlar. Mawil İzzeddin’e göre, Müslümanlar aynı zamanda, yaratıcının varlığının ve birliğinin ayetlerine de
159

1/Fatiha: 1

133 teslim olduklarını zikreder. Bu ikinci mana alemler (kelimesi) ayetler (işaret, delil) aynı kökten geldiği için ortaya çıkar; böyle olunca alemler Yaratıcının ayetleri olmaktadır. 160 Çağdaş Bir Düşünürün Gözüyle Tabiat Şimdi rüzgarlara bak: Sair hakimane, kerimane faydalarının ve vazifelerinin şehadetiyle, gayet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak, bir Sani-i Hâkim tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbaninin çabuk yerine getirilmesine sür’atle çalışmaktır. Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara: Yerden, dağlardan kaynamaları, tesadüfî değildi. Çünkü onlara terettüp eden, âsâr-ı rahmet olan faydaların ve semerelerin şahadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hacetle iddiharlarının ifadesiyle ve bir mizan-ı hikmetle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki, bir Rabbi Hakimin teshiriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise, O’nun emrine heyecanla imtisal etmeleridir. Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevherlerin ve madenlerin envaına bak: Bunların tezyinatları ve menfaatli hâsiyetleri bir Sâni-i Hakîmin tezyiniyle, tertibiyle, tedbiriyle, tasviriyle olduğunun, onlara müteallik hakimane faydaları ve mesâlih-i hayatiye ve levazımat-ı insaniye ve hâcât-ı hayvaniyeye muvafık bir tarzda ihzarları gösteriyor. Şimdi çiçeklere, meyvelere bak: Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri bir Sani-i Kerîmin, bir Mün’im-i Rahîmin sofrasında birer tarife, birer davetname hükmünde olarak, muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev’e ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir.

160

M.A. el- Saburî, Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir (Beyrut: Darü’l- Kuranîl-Kerim, 1981),1:21.(M.Y.İzzeddin’den naklen)

134

Şimdi kuşlara bak: Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları bir Sani-i Hakimin intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat’i ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdavele-i hissiyat ve ifade-i maksat etmeleridir. Şimdi bulutlara bak: Yağmurun şıpıltıları manasız bir ses olmadığına ve şimşek ve gök gürlemesi boş bir gürültü olmadığına kat’i delil .... Şimdi göğe bak: Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız kamere dikkat et. Ounun hareketi bir Kadir-i Hakimin emriyle olduğu.... Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, (İstanbul:Yeni Asya yayınları, 1996) s.307-308. Bu yüzden bir Müslüman, günümüzde çevre olarak biline gelen bu alemlerle çok özel bir ilişkiye sahiptir. Gerçekten, varolan ve aynı Yaratıcı tarafından yaratılan bu âlemlerin her biri, mükemmel yaratma sisteminin birleşik ve birbirine bağlı bir parçasıdır. Aralarında uyuşmazlık bulunmamalı; bütünün farklı parçaları olarak uyum içerisinden olmalıdır. Onların bir arada varolmaları kendisine, yapıyı tamamlayan ve bütünleyen her ayrıntının eklendiği mimarî bir şahesere benzetilebilir. Bu suretle, bütün yaratılmışlar Yaratıcının hikmetine ve mükemmelliğine delâlet etme vazifesi görür. Ancak, günümüzde bazı Müslümanların yukarıda zikredilen maddeci fikirlerin etkisiyle veya büyüsüyle kendi gelenek ve dünya görüşüne zıt olarak; çevreyi, ekolojik dengeleri bozan proje ve teknolojilere sahip çıktıkları ve hatta bu tür projelerde yer aldıkları görülmektedir. İddialarını da Kur’an’daki “teshir” kavramıyla, yani insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi ve her şeyin de onun emrine verildiği iddiasına dayandırmaktadırlar. Ancak bu kavramları Kur’an’ın ve İslâm’ın temel öğretileri çerçevesinden değil de, parçacı ve eklektik bir şekilde temellendirdikleri görülmektedir. İslâm Dünya Görüşü, Allah’ın yarattığı ve kendi varlığının ayetleri olarak bildirdiği ekolojik dengeleri, tabiattaki nizam, intizam ve düzeni yok eden, bozan tahrip eden bir halifelik anlayışını onaylamaz. Zira halife demek, vekil demektir. Bunun anlamı ise, insanın Allah’ın yeryüzünden sorumlu tuttuğu, yeryüzünün sorumluluk ve

135 korunmasını ona bıraktığı tek varlıktır. Bu vekil, bu alemi belli bir düzen, denge ve ahenkle yaratan Zat’ın emanetine ihanet edemez. Bu düzeni ve ahengi bozduğu ve tahrip ettiği anda artık o kötü bir vekil olarak anılacaktır.

Kur’an ve Kainat
Nobel Sahibi Pakistanlı Fizikçi Prof. Abdüsselam, Kur’an’ın kainata bakış açısının Müslüman bir ilim adamı üzerindeki etkisini şöyle açıklıyor: “Bir ilim adamı olarak, Kur’an benimle kozmolojiden, fizikten, biyolojiden ve tıptan alınan misallerle, tabiat kanunları üzerindeki ilahi yansımaların (in’ikas), bütün insanlığa hitap eden deliller olduğuna dikkat çekerek konuşuyor.” Develerin nasıl yaratıldığını, göklerin nasıl yükseltildiğini, dağların nasıl dikildiğini, arzın nasıl yayıldığını, gece ve gündüzün birbiri ardınca geçişini nazarlara sunan ayetlerden örnekler vererek: “Bunları her okuyuşumuzda tabiat ve Kur’an’ın irtibatını, bütünlüğünü görürüz. İlimler Allah’ın yarattıklarının ifadesidir.” Bu bağlamda, bilim adamları için mahlukatla Allah arasında bağ kurmanın çok kolay olduğunu söyleyen ünlü fizikçi, ilmin de Allah’ın sanatını anlamamıza yardımcı olduğu için önemli olduğunu düşünüyor ve şöyle diyor: “Kur’an şahsen benim ilimde her zaman hissetmiş olduğum ezeli hikmetten söz ediyor. Şahsen bana göre, fiziğin bugün sessiz kaldığı, belki yarın da sessiz kalacağı problemler hakkındaki benim kendi inancım İslam’ın zamanlar üstü manevi mesajıyla ifade edilmiştir.”

Prof. Abdüsselam, İdealler ve Gerçekler, çev. Senai DemirciMesut Toplayıcı, (İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1987).

136 Bu gerçek, Müslümanların tabiattan ve tabii kaynaklardan yararlanmamaları, fakir ve güçsüz kalmaları ve batının sömürgesi olmaları anlamına gelmiyor. Sadece Müslümanların aynen daha önce olduğu gibi, kendilerine has bir bilim ve medeniyet anlayışı geliştirmeleri gerektiğiyle ilgili sorumluluklarını hatırlatıyor. Bu medeniyet tüm aleme nizam vermeyi kendine amaç edinmiştir. Bu anlayışta Dicle kenarındaki bir kuzunun hayatından Medine’deki devlet başkanı kendini sorumlu hissetmiştir. İslam’ın göçmen kuşlara, yaşlı ve hasta hayvanlara bakmayı insan ve Müslüman olmanın gereği olarak gördüğü unutulmamalıdır. Bütün bu sorunların üstesinden gelmeyi kişilerin insafına bırakmayacak şekilde de vakıf kurumları oluşturmayı teşvik etmiştir. Şimdi çevreyle ilgili bazı İslâmi uygulamaları, diğer bir ifadeyle, yukarıda açıklamaya çalıştığımız İslâm Dünya Görüşünün çevreyle ilgili yönünün günlük hayattaki tezahürleri üzerinde durulacaktır.

I.4. İslâm Çevre Ahlakının Uygulanması
I.4.1.Temizlik İslâm dini, temizliği imanın şartlarından sayar. Böylece iman etmeyle temiz olma arasında doğrudan bir ilişki kurar. Bundan dolayı temizlik bütün tarih boyunca Müslümanların en çarpıcı özelliği olmuştur. Müslüman ülkeleri ziyaret eden ilk Avrupalı seyyahların en çok dikkatini çeken konulardan birisi, Müslümanların temizliğe verdikleri aşırı önem olmuştur. Bunun nedeni ise İslâm’ın iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’in temizliğe çok önem vermesi ve temizliği İslâm’ın temel prensiplerinden saymasındandır. Konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber’in bir hadis-i şerifi şöyledir: “Temizlik imanın yarısıdır.” 161 İslâm’ın daha ilk günlerinde Hz. Peygamber’in Allah’tan aldığı ilk ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
Ey bürünüp sarınan (Resülüm)! Kalk ve insanları uyar. Sadece Rabbini büyük tanı. Elbiselerini tertemiz tut. Kötü şeyleri terk et. 162

161 162

Müslim, Taharet:1. 74/Müdessir: 1-5.

137 Bu ayetlerde açıkça ifade edildiği gibi Allah, Peygamberlik sıfatını kazanmış ve ilahi vahye erişmiş Hz. Peygamber’den öncelikle elbisesini temizlemesini istiyor. Dikkat edilirse ‘elbiseni temiz tut’ emri, Hz. Peygamber’in temizliğe devam etmesini veya bunu devamlı bir alışkanlık haline getirmesini istediği gibi, biz Müslümanlar için temizliğin ne kadar önemli olduğunu da vurgulamaktadır. Hz. Peygamber’in yukarıda zikrettiğimiz “Temizlik imanın yarısıdır” hadis-i şerifi bu temel espiri içinde değerlendirilmelidir. Bu anlayışın İslam kültüründeki en açık ve kalıcı örneğini Hz. Peymaber’in hadislerini bir araya getiren ve İslam kültürününü en muteber kaynaklarınıın başında gelen Kütub-u Sitte’de görmek mümkündür. Bu kitaplara baktığımız zaman ‘temizlik’ ile ilgili bölümlerin bu kitapların ilk bölümlerini teşkil ettiği görülür. Bu, bir dinin ve medeniyetin temizliğe verdiği önemin en bariz dellillerinden birisidir. Söz konusu Kütub- Sitte’nin ilk bölümlerinin konusu şöyledir: • Buhari: 1. Vahyin başlangıcı. 2. İman, 3. İslam, 4. Abdest.(Taharet) • Müslim: • Ebu Davud: • Tirmizi: • Nesai: • İbn Mace: 1. İman, 2. Taharet (Temizlik). 1. Taharet, 2. Namaz. 1. Taharet, 2. Namaz. 1. Taharet, 2. Sular. 1.Taharet, 2. Namaz.

• Malik (Muvatta) 1. Namaz vakitleri, 2. Taharet. Ayrıca Hz. Peygamber’in İslâmiyeti insanlara ders verme ve ilahi mesajı tebliğle geçen 23 yıllık risalet döneminde de temizlikle ilgili çeşitli ayetler nazil olmuş ve temizlik Allah sevgisinin bir ölçüsü olarak kabul edilmiştir. 163 Allah’a kul olmanın, O’nun huzurunda durmanın ilk şartının temizlik olduğu özellikle vurgulanmıştır. Günde beş defa eda edilen namazın ilk şartı bilindiği gibi temizliktir. Belli organlar yıkandıktan ve iyice temizlendikten sonra Allah’ın dergahına durulmaktadır. Kur’an bunu şöyle ifade ediyor:

163

2/Bakara:222; 9/Tevbe: 108.

138
Ey insanlar! Namaz kılmayı dilediğinizde yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayınız. Başlarınızı mesh edip, topuklara kadar ayaklarını yıkayınız. Cünüp iseniz iyice yıkanıp temizleniniz... 164

Görüldüğü gibi İslâm’ın temeli, dinin direği ve Müminin mi’racı olan namazın temel şartı temizlikle başlamaktadır. Bu nedenle Müslüman, günde en az beş defa el, yüz, ağız, burun, kulak, boyun, baş ve ayak gibi pislik ve mikroplarla her an temasta bulunan yerleri yıkamamızı ve temiz tutmamızı emretmektedir. Üstelik namaz kılınacak mekanın ve giyilen elbisenin de temiz olması gerekmektedir. İslâmdaki temizlik anlayışının bir diğer boyutu da Cenab-ı Hakk’ın Esmaü’l- Hüsna’sından birisi olan Kuddus isminde ortaya çıkar. İmam Gazali Kuddus ismini şöyle ifade ediyor: “Allah, duyguların algıladığı her vasıftan münezzehtir. Ayıp ve kusurdan tenzihi dahi ona nisbet etmek edebe aykırı sayılır. Allah kulların kemal zannettiği vasıflardan da münezzehtir.” 165Bununla beraber, Kuddus ismiyle tabiattaki temizlik ve dönüşüm (recycling) arasında ilgi kurarak, İslâm’daki temizlik anlayışını farklı bir şekilde temellendiren görüşlere de rastlanmaktadır. Günümüz İslâm alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi, Kuddus isminin yorumunda kainattaki temizliğe dikkat çekmekte ve yeryüzünün, bulutların, yağmurun, sineğin, kargaların, kurtların, solucanların, karıncaların, böceklerin, insan vücudundaki al ve ak yuvarların hepsinin Kuddus isminin cilvesine mazhar olarak hareket ettiklerini ve temizlik görevlerini yerine getirdiklerini anlatmaktadır. Onun sadeleştirdiğimiz şu ifadelerinde bunu görmek mümkündür:
Bu kainat ve yeryüzü, daima işleyen bir büyük fabrika ve her vakit dolar boşalır bir han, bir misafirhanedir. Halbuki böyle işlek fabrikalar, hanlar ve misafirhaneler; pislik, atıklar, enkazlar ve süprüntülerle çok kirleniyorlar, bulaşık oluyorlar ve pis kokulu maddeler her tarafda birikiyorlar. Eğer pek çok dikkatle bakılmazsa ve tanzif edilmezse ve süpürülüp temizlenmezse, içinde durulmaz; insan onda boğulur. Halbuki,

164 165

5/Maide:6 Gazali,Ebu Hamid, el-Maksadu’l-Esna fi şerhi’l-Esmai’l-lahi’l-Hüsna, s.117.

139
bu Kainat fabrikası ve dünya misafirhanesi o derece pak, temiz ve naziftir ve o kadar kirsiz, bulaşıksız ve pis kokudan uzaktır ki, bir lüzumsuz şey, bir menfaatsiz madde ve tesadüfi bir kir bulunmaz, zahiri bulunsa da, çabucak bir istihale (temizleme) makinesine atılır ve temizlenir. Demek ki bu fabrikaya bakan Zat, çok iyi bakıyor. Ve bu fabrikanın öyle tanzifçi bir sahibi var ki, o koca fabrikayı ve o büyük sarayı küçük bir oda gibi süpürtür, temizler, tanzim ve tanzif eder. İşte bu sebeble bu büyük fabrikanın büyüklüğü nisbetinde müzehrefatı ve enkazından kalma kirli maddeleri, süprüntüleri bulunmuyor. Belki büyüklüğü nisbetinde, temizliğine ve nezafetine dikkat ediliyor. Bir insan, bir ayda yıkanmazsa o küçük odasını süpürmezse çok kirlenir, pislenir. Demek bu saray-ı alemdeki paklık , safilik , nuranilik, temizlik ; mütemadiyen hikmetli bir tanziften, bir dikkatli tathirden ileri geliyor. Ve eğer o daimi tathir, temizleme ve süpürmek ve dikkat ile bakmak olmasaydı, bir senede bütün hayvanların yüzbinlerce türü arzın yüzünde boğulacaklardı. 166

166

Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, 30. Lem’a, 1.Nükte, s. 298-9.

Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı bir bütün olarak ele alındığında, onun Kur’an’ı ve kainatı birbiriyle tarif ettiği ve açıklamaya çalıştığı görülür. Bu bağlamda, Kur’an için ‘kainat kitabındaki ayetlerin müfessiri, yaratılış kitabında mevcut ayetleri (işaretleri, belgeleri) okuyan ezeli bir tercüman ve kainat Kur’an’ın en yüksek bir müfessir gibi ifadeler kullanırken; kainatı da ilahi bir kitap, cismani (maddi) bir Kur’an ve Kur’an-ı kebir” olarak tanımlar. Bunun en iyi şekilde örneklendiği risalelerden birisi hiç şüphesiz Ayetü’l-Kübra’dır. Bu risalede kainattan yaratıcısını soran bir seyyahın müşahedeleri anlatılır. İlginç olan, seyahatin gökyüzünden başlayarak, atmosfere, yağmura ve bulutlara, havaya, yeryüzüne, ağaçlara, çiçeklere, meyvelere, bitkilere, hayvanlara; ırmak ve denizlere uğrayarak varlık alemlerinde dolaştıktan sonra insana gelmesi ve bu arada peygamberler, vahiy, Hz. Muhammed (asm), Kur’an ve kainat silsilesinin takip edilmesidir. Bu seyahat sonucunda kainattaki varlıklara bakarak Allah’ı bulan insan, O’na inanarak vahye ulaşmakta ve vahiy gözüyle tekrar kainata yönelmektedir. Böylece eserden Müessire doğru başlayan bu ezeli hikmet arayışı ve yolculuğu Müessirden tekrar O’nun eserlerine yönelmektedir. Bkz. Bediüzzaman Said Nursi, “Ayetü’l Kübra,” ve Kazım Güleçyüz, “Kur’an Kainatı Okuyor”, Köprü, sayı: 112, 1987. Ayetu’l-Kübra’yla ilgili ilginç bir değerlendirmeyi Durham Üniversitesinden Dr. Colin Turner yapmaktadır. Bkz: Köprü, Yaz, 1994.

140 Hz. Peygamber de, İslâm’da çok önemli bir yeri olduğunu gördüğümüz temizlikle ilgili olarak bizlere bizzat örnek teşkil etmektedir. Bütün hayatında temizliğin her türlüsüne çok dikkat ettiği görülmektedir. Örneğin, camiye ve misafirliğe giderken,toplum huzuruna çıkarken temiz ve güzel elbise giyinmeye; güzel koku sürünmeye;soğan, sarımsak gibi başkasını rahatsız edebilecek şeyleri yememeye son derece dikkat ederdi. Sonuç olarak, O (SAV), Kur’an ahlakının canlı bir misali ve tipik bir sembolü olduğundan, Kur’an’ın temizlik anlayışının da en canlı misaliydi. Kur’an şöyle diyor:
Ey Ademoğulları! Her mescide gidişinizde güzel ve temiz elbiselerinizi giyinerek gidiniz. Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. 167

Bundan hareketle Müslümanlar arasında beden, elbise, mekan ve gıda temizliğine çok önem verilmiştir. Zira bu prensiplere riayet etmeyenlerin ibadetlerinin boşa gideceği bizzat Hz. Peygamber tarafından belirtilmiştir. Ayrıca temizlik, Allah sevgisinin ölçüsü olduğu gibi, ibadetlerin de şartıdır. Böylece İslâm dinin kişinin hem maddi ve hem de manevi temizliğini hedeflediği görülmektedir. Bu nedenle, bir Müslüman’ın temizliği ihmal etmesini anlamak mümkün değildir. Kur’an, İslâm’ın bu anlayışını yaşayışlarıyla gösteren, maddi-manevi temizliğe önem veren Kuba Müslümanlarını şöyle övmüştür:
Orada (günahlardan ve pisliklerden) temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever. 168

Hz. Peygamber’in hayatı Müslüman’ın temizlik anlayışı için en iyi örnek olduğunu belirtmiştik. Onun aldığı ilk vahiylerden birisinin, yukarıda ifade edildiği gibi, “ Elbiseni tertemiz tut” 169olduğu da unutulmamalıdır. Temizlikle ilgili diğer tavsiyelerini ve bize ışık tutan davranışlarını şöyle özetlemek mümkündür:

167 168 169

7/A’raf:31. 9/Tevbe:108. 74/Müddssir: 4.

141 “Kim Müslümanların gelip geçtiği yerden onları rahatsız eden bir şeyi kaldırıp atarsa Allah ona sevap yazar. Allah kime sevap yazarsa o sayede onu cennete koyar.” 170 “Avlularınızı ve meydanlarınızı temiz tutun.” 171 Hz. Peygamber “Laneti gerektiren iki hareketten sakının.” buyurmuşlardır. “O iki şey nedir.” diye sorulduğunda ise: “İnsanların gelip geçtiği yollara ve gölgelendikleri yerlere abdest bozmaktır.” diye cevap vermişlerdir. 172 Yine Hz. Peygamber, halkın kullandığı genel yerlere çöp döktürmemiştir. Cuma namazından sonra tırnaklarını kesince Enes (ra)’den içine tırnaklarını gömmek için bir parça çamur istemiş, çamur parçasını yola atmayıp bir duvar kovuğuna koymasını emretmiştir. Yine bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır: “ Allah pak ve temizdir, paklık ve temizliği sever; kerim ve cömerttir, kerem ve cömertliği sever. Öyle ise, avlularınızı ve boş sahalarınızı temiz tutun. Yahudilere de benzemeyin. Onlar çöplerini evlerde toplarlar.” 173 Müslümanların temizliğe verdiği bu önem batılı araştırıcıların dikkatinden kaçmamıştır. Müslüman beldeleri ziyaret eden seyyahların konuyla ilgili müşahadeleri ilginçtir. Bunlardan bazılarını zikretmek istiyoruz Müslümanların temizliğe verdiği yakından gözlemleyen M. d’Ohson’un ifadeleri şöyle:.
Dünyanın bütün milletleri içinde temizliğe İslâm camiasındaki Osmanlı Türkleriyle İranlılar kadar riâyet eden tek bir millet yoktur. (....). İşte bundan dolayı bütün vücutlarını yıkayabilmek üzere bir çok hamamlar yapmak mecburiyetinde kalmışlardır. Türkiye’nin belli- başlı şehirlerinin hepsinde pek

170 171 172 173

Buhari, Tecrid-i Sarih, Hadis no:223. Acluni, Keşfü’l-Hafa, 1/224. Muslim, I, 93. Tirmizi, Edep, no: 2779, 41. C.5, s.111-112; İbn Kayyim, et-Tıbbu’n-Nebevi, s.216.

142
çok hamamlar vardır ve hattâ bunların bir çokları Roma İmparatorlarının eski ılıcalarından hiç de aşağı değildir. 174 Vücud ve elbise temizliği erkek ve kadın Müslümanlar için zarurî bir fazilettir. Bu vecîbe Hazret-i Peygamber tarafından büyük bir ehemmiyetle tavsiye olunmuştur. Haftada, yâhut on beş günde veyâhut hiç olmazsa kırk günde bir kere bütün vücudu yıkamak lâzımdır. Bu vazifenin ifâsında kusur edenler bedeni taharet ve nezafet ahkamına riâyet etmemiş olurlar. Tırnaklarla kılları da sık sık kesmek lâzımdır. (...) Tabiat kanunlarını takviye eden din ile ahkâm-ı dîniyye tatbikatının Müslümanlara vücut temizliği hususunda büyük bir titizlik telkin ettiğine hükmetmek yanlış olmaz. İşte bundan dolayı kadın olsun, erkek olsun, bütün Müslüman- Türklerin gerek kendi zevklerini tatmin etmek, gerek Şerîatın tahâret ve nezâfet ahkâmına riâyet etmiş olmak için hemen her gün yıkanmak ve gusletmek hususunda gösterdikleri takayyüd ve i’tinâ misli görülmemiş derecedir. Bununla beraber daha sık elbise çamaşır değiştirdikleri ve yakalık ve kolluk takılmayan elbiselerini terden muhâfaza edecek parçalar ilâve ettikleri takdirde temizliğe daha iyi riâyet etmiş olacaklarını da teslim etmek lâzımdır. Bu noksanı telâfi etmek istiyen zenginler elbiselerini fazla eskitmemeye dikkat ederler; diğerleri de yıkanması mümkün olan kumaşlardan elbise yaptırırlar. 175

I.4.2.Temiz Havaya Verilen Önem
Yukarıda hava kirliliğinin ortaya çıkan ilk çevre sorunlarından biri olduğu ve nasıl meydana geldiğine değinilmişti. Bunun temel sebeplerinden birisi olarak da, insanların kendi çevrelerine ve etraflarını saran havanın ne kadar önemli olduğu ve korunması gerektiğinin farkına çok geç varmaları

174

Grelot, Relation nouvelle d’un voyage de costantinople, Paris 1680 s. 232 (Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciyye ve Ahlakı, Danişmend, s.116 naklen) M. D’Ohson, Tableau General de ı’Empire Othoman, Paris, 1791,s.276-77; Danişmend.s.121-122. Ayrıca İslamın kişisel temizliğe verdiği önem için bkz.:İbrahim Ünal, Çevre, İslam ve İnsan, Gençlik Yayınları, İstanbul, 1994, s. 29.

175

143 olduğunu belirtmiştik. Daha doğrusu, havanın önemi ancak kirletildikten sonra anlaşıldı. Havanın, eko sistemdeki önemi bütün boyutlarıyla takdir edilmediğinden, sanayileşme sürecinde bu dengenin korunması düşünülmedi. Halbuki Kur’an, Müslümanları bu konuda asırlar öncesinden uyarmış ve havanın önemine dikkat çekmiştir. Böylece Müslümanlar bütün yaşayışlarında ve teknolojik gelişmelerinde bu tabii dengeyi korumak ve onu gözetmek zorundadırlar. Zira Allah’ın yarattığı ekolojik denge de bunu bizden istemektedir. Allah’ın yaratığı bu harika dengeye baktığımız zaman şunu görüyoruz: İnsanlar ve hayvanlar oksijen teneffüs edip, dışarıya karbondioksit vererek ta ilk günlerden bu yana tabiatı kirletmektedirler. Bu süreç aynen devam etseydi, yaşamın bir noktadan sonra tükenmesi ve devam etmemesi gerekirdi. Ancak, ilahi hikmet ve kudret bunun önlemini en güzel şekilde alarak dengeyi sağlamıştır. İnsan ve hayvanların dışarıya verdikleri karbondioksit gazını yeşil, yani klorofilli bitkiler almakta, bunu güneş enerjisi vasıtasıyla su ile birleştirerek glikoz meydana getirmekte ve bununla da kendi beslenmesini sağlamaktadır. Bilindiği gibi bu olaya fotosentez denmektedir. Böylece canlıların dışarıya verdikleri karbondioksiti alıp, dışarıya oksijen vererek dengenin devamını sağlamaktadırlar. Zaten hava kirliliği denilen olay, bu doğal dengenin temizleme ve geri döndürme, geri kazanma kapasitesinin aşılmasından başka bir şey değildir. İnsanların sanayi ve endüstrileşme neticesinde, bir yandan dışarıya verilen karbondioksit miktarı çok artmış, diğer yandan da bunu dönüştüren yeşil alanlar, özellikle de ormanlar yok edilmiştir. Sonuç, hepimizin şikayetçi olduğu hava kirliliği ve insan için sebep olduğu dramatik sonuçlardır. Allah, yeryüzünün huzur ve sükununun insan eliyle bozulacağını, bunun acısını ise yine insanın bizzat kendisinin tadacağını Kur’an’da bizlere bildirmektedir:
İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Allah, belki pişmanlık duyup dönerler diye, yaptıklarının bir kısmının cezasını onlara dünyada tattıracak. 176

176

30/Rum: 41.

144 Görüldüğü gibi, tabii dengeyi bozacak ve insanlık için acı sonuçlar doğuracak hareketler konusunda Kur’an bizleri uyarmaktadır. Yaptıklarımızın acı sonuçlarını görmeden önce iyice araştırma yapmamız, faaliyetlerimizin sonuçlarını hem kendimiz ve hem de ekolojik denge açısından çok iyi hesaplamamız istenmektedir. Kur’an dünyadaki ekolojik dengeyi ısrarla vurgulayarak ve bunu Allah’ın ilim, irade ve kudretinin bir eseri olduğunu açıklayarak, bizlerden bu dengeyi korumamızı istemektedir. Örneğin Kur’an-ı Kerim, rüzgarların, yer ile gök arasında ilahi emre hazır bekleyen bulutların evrilip çevrilmesinde, bir taraftan diğer bir tarafa esmesi ve bir halden diğer bir hale değiştirilip döndürülmesinde düşünen bir topluluk için Allah’ın varlığına ve birliğine deliller olduğuna işaret etmekle, gezegenimiz olan dünyada sağlıklı yaşamamızı sağlayan etkenlerden birinin de rüzgar olduğunu açıkça bildirilmektedir. 177 Bunun gibi konuya dikkatimizi çeken daha birçok ayetler vardır. Ayrıca bazı ayetlerde hava, gaz ve zehirli dumanlar ile rüzgara dikkatimiz çekilmiş ve bunlardan ibret ve dersler çıkarmamız istenmiştir. 178 Ayrıca rüzgar ve rüzgarın getirdiği bulutlardan gönderilen yağmurun çeşitli hikmetlerine İslâm alimleri eserlerinde temas etmişlerdir. İslâmi Dünya Görüşünün kainatta cereyan eden temizlik anlayışını, çağdaş bir İslâm aliminin sadeleştirerek verdiğimiz şu ilginç ifadelerinde açık ve net bir şekilde gözlemlemek mümkündür:
Göklerde tahribe ve ölüme mazhar olan kürelerin ve gezegenlerin, belki yıldızların enkazları başımızı ve diğer hayvanların başlarını, belki dünyamızın başını kıracaklardı. Dağlar büyüklüğündeki taşları başımıza yağdıracaklardı. Bizi bu dünyamızdan kaçıracaklardı. Halbuki, eskiden beri o yukarı alemlerdeki tahrib ve tamirden, ibret olsun diye yalnız bir kaç semavi taş (meteor) düşmüş ise de, hiç kimsenin başını kırmamış. Hem zeminin yüzünde her sene ölüm ve hayatın değişmeleri ve döğüşmeleri yüzünden yüzbinlerce hayvan türünün cenazeleri ve ikiyüzbin bitki türünün enkazları karaları ve denizleri öylesine kirleteceklerdi ki; şuur sahibi insan, o yüzleri değil sevmek, aşık olmak; belki öyle
177 178

Bkz. 41/Fussilet:16; 54/Kamer: 19; 59/Hakka:6. Bkz. 44/Duhan:10-11; 55/Rahman:35; 30/Rum:46-48; 25/Furkan:48; 7/A’raf:57.

145
çirkinlikten nefret edip ölüme ve yokluğa kaçacaklardı. Bir kuş kolayca kanatlarını ve bir katib rahatça sahifelerini temizlediği gibi, bu uzay boşluğunda bir kuş gibi gezinen dünyamızın kanatları ve bu kitab-ı kainatın sahifeleri de öylece temizleniyor, güzelleşiyor ki, Ahiretin sonsuz güzelliğini görmeyen ve imanla düşünmeyen insanlar, dünyanın bu temizliğine, bu güzelliğine aşık olurlar, perestiş ederler. Demek bu saray-ı alem ve bu kudsi fabrikadan gelen emirleri, değil yalnız denizlerin et yiyen temizleyicileri ve karaların kartalları, belki kurtlar ve karıncalar gibi cenazeleri toplayan sıhhiye memurları dahi dinliyorlar. Belkide kudsi temizlik emirlerini, bedende cereyan eden kandaki al yuvarlar ve ak yuvarlar dahi dinleyip, bedenin hücrelerinde temizlik yaptıkları gibi, nefes dahi o kanı tasfiye eder, temizler. Ve o emri; göz kapakları, gözleri temizlemek; sinekler, kanatlarını süpürmek için dinledikleri gibi, koca hava ve bulut dahi dinler. Hava; zeminin sathına, yüzüne konan toz toprak süprüntülerini üfler ve temizler. Bulut süngeri zemin bahçesine su serper, tozu ve toprağı yatıştırır. Sonra gökyüzünü çok zaman kirletmemek için, çabucak süprüntülerini toplayıp muntazam bir düzenle çekilir ve gizlenir. Göğün güzel yüzünü ve gözünü, silinmiş ve süpürülmüş, parıl parıl gösterir.Ve o temizlik emirlerini; yıldızlar, unsurlar, madenler, bitkiler dinledikleri gibi, bütün zerreler (atomlar, moleküller) dahi dinliyorlar ki, hayretengiz değişim fırtınaları içinde o zerreler temizliğe dikkat ediyorlar. Bir yerde lüzumsuz toplanmıyor; kalabalık etmiyorlar. Kirli ve pis olsalar dahi çabuk temizleniyorlar; En temiz ve en nazif ve en parlak ve en pak vaziyetleri; en güzel, en saf, en latif suretleri almak için, bir hikmetli el tarafından sevk olunuyorlar. İşte bu tek fiil, yani bir tek hakikat olan temizlik; İsm-i kuddus gibi bir İsm-i A’zam’dan, kainatın daire-i azamında görünen muhteşem bir cilvedir ki, doğrudun doğruya Rabbani varlığı ve İlahi vahdaniyeti Esma-i Hüsnasiyle beraber, Güneş gibi, geniş ve dürbün gibi olan gözlere gösteriyor. 179

179

B. Said Nursi, age., s.287-288.

146 Görüldüğü gibi, temizlik kainatta çok esaslı bir kanun olup, kainattaki her şey Allah’ın Kuddüs isminden hareketle, üzerlerine düşen temizlik görevini yapmaktadırlar. Her an, her saniye teneffüs ettiği havanın değerini bilmeyen insanoğlu, sağlıklı büyüme, sağlıklı düşünme ve gelecek nesillere daha sağlıklı ve temiz bir dünya bırakmanın önemini ve sorumluluğunu çok geç anlamıştır. Ancak, bütün olumsuzluklara ve dünya çapındaki büyük çevre sorunlarına rağmen hâlâ bir ümit kapısı bulunmaktadır. Yukarıda zikrettiğimiz Rum suresinin 41. ayetinde geçen “.. belki pişmanlık duyup dönerler diye, ...” ifadesi bu gün gerçekleşmiş bulunmaktadır. Herkes çevre sorunlarından şikayetçi ve insanlık yaptıklarına pişmandır. Çevreyle ilgili gönüllü kuruluşlar ve kurumlar bunun somut bir ifadesi olarak görülebilir. Ancak bu dönme konusu çok ciddi olup, şimdiye kadar ki bütün tavır ve tutumlarımızı, yaşam tarzımızı, tüketim tarzımızı, diğer canlılarla olan ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmemizi ve değiştirmemizi içermektedir. Aslında ekolojik bakış açısının da bizden istediği aynı şeydir. Dünyamızın geleceği bu değişimi yapıp yapamayacağımızda düğümlenmektedir.

I.4.3. Suların Temizliği ve Korunması
Aşırı sanayileşme, aşırı nüfus ve aşırı tüketim gibi alışkanlıklarımız sonucu suların nasıl kirlendiğine işaret etmiştik. Bugün dünyanın en önemli sorunlarından birinin temiz su bulma sorunu olduğunu herkes biliyor. Gelecekte ise, suyun başta petrol olmak üzere birçok kaynaktan daha önemli bir kaynak olacağı söylenmektedir. Zira suyun kıymetini de ancak masmavi denizleri kirlettikten, Marmara’yı öldürdükten İzmir ve İzmit körfezlerinde yaşayan canlı kalmadıktan, tertemiz nehirlerimiz zehir akmaya başladıktan sonra anladık. Sakarya nehrindeki aşırı kirlenme ve sanayii atıkları sonucu ölen balıkları ve yok olan ekolojik dengeyi hâlâ unutamadık. Bütün bunlar bencil ve kendi menfaatından başka bir şey düşünmeyen, kâr ve daha çok kârdan başka bir şey düşünmeyen anlayışların bir sonucu. Halbuki Allah dikkatlerimizi öncelikle suya çekmiş ve suyun hayatın temeli ve esası olduğunu belirtmiştir.

147
Bizim diri ve canlı olan her şeyi sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp anlamıyorlar mı? 180

İnsanlık suyun önemini bugün her zaman olduğundan daha çok anlamış bulunmaktadır. Ancak, belirttiğimiz gibi, okyanusları, denizleri, nehirleri kirletip, içindeki ekolojik dengeleri yok ettikten sonra. Şimdi bütün yaptığımız, zararın neresinden dönülürse kârdır esprisi çerçevesinde bu sorunları aşmak. Ancak bunu yaparken de konuyu dini ve ilahi boyuta oturtup, insanlara tüm tutum ve davranışlarında daha duyarlı olmada sorumluluklarını hatırlatmak gerekmektedir. Evet, mutluluk ve refahımızın kaynağı olan suyu hayatımız ve canımız gibi aziz bilip öylece kullanma durumundayız. Aksi halde yakın gelecekte dünyada birçok ülkenin şimdilerde yaşamaya başladığı gibi ülkemiz de can damarımız olan su sıkıntısı ile karşı karşıya gelecektir. Nitekim uzmanlar, gelecek otuz yıl içinde tehdit edici bir su darlığının olacağından ve dünyanın her yöresinde yer atlı sularının düzeyinin düşeceğinden söz etmektedirler. Buna sebep olarak ta insanın doğanın dengesini bozmasını, buna karşı su tüketiminin durmadan artmasını ve israfın had sahaya varmış olmasını örnek olarak gösteriyorlar. Allah’ın kullarına bahşettiği nimetlerin başında gelen suyun israfına sebep olan her türlü davranıştan kaçınmak her Müslüman’ın en önemli görevlerinden birisidir. Zira Cenab-ı Hak, yukarıda zikredilen ayet-i kerimede “canlı olan her şeyi sudan yarattık, meydana çıkardık” derken, çok ilginç ve anlamlı bir şekilde suyun hayat için, yaşama için temel şart olduğunu belirtmiştir. Bununla ilgili olarak Kur’an’da başka ayetlerde bulunmaktadır. 181 Hz. Peygamber (SAV) de suya çok önem vermiş, abdest alırken bile gerekenden fazla su kullanılmasını mekruh sayarak yasaklamıştır. Böylece, abdest gibi Allah’ın dergahına ve huzuruna çıkmak gibi bir işte bile fazla su kullanmaktan insanları men etmiştir. Konuyla ilgili olarak nakledilen bir hadis şöyledir:

180 181

21/Enbiya: 30. Bkz. 24/Nur:45; 25/Furkan:54.

148
“Sa’d abdest alırken Hz. Peygamber(SAV) çıka geldi. Onun çok su kullanarak abdest aldığını görünce: ‘Bu israf da ne?’ diye müdahale etti. Sa’d’ın: ‘Abdestte israf olur mu?’ diye sorması üzerine Resulullah (SAV) şu açıklamayı yaptı: “Evet, akmakta olan bir nehir kenarında olsanız da.” 182

Bu hadis-i şerifi yorumlayan Hadis alimleri, konunun sadece abdest almada daha az su kullanmayla ilgili olmadığını, İslâmın çok temel bir ilkesiyle ilgili olduğunu vurgulamışlardır. Bu çerçevede şu noktaları özellikle vurgulamışlardır: • Hz. Peygamber ciddi ve önemli bir yasağı beyan etmektedir. • Yasak, kazanılması için emek ve zahmet gerektirmeyen, para harcanmayan yani sırf bedava olan bir nesne söz konusu edilerek ifade edilmiştir: Nehirde akan su. • Ayrıca israf edilen su, tabiata hiçbir eksiklik getirmiyor, kirlenme ilave etmiyor, ekolojik dengeyi de bozmuyor. • Canlılara da zarar vermiyor. • Ayrıca söz konusu olan iş, yani abdest sıradan bir iş de değil. Namaz için gerekli ve şarttır. Açıklanan tüm bu şartlara rağmen, abdest sırasında nehir suyunun fazla kullanılması kesin bir mekruh, Nebevi bir yasak olursa; bu şartlara uymayan bir işteki israf ve savurganlık ne derece bir yasak olur? Yani işlenen bir israf; • elde edilmesi zahmet, masraf veya en azından gerektiren bir eşyada olsa, zaman kaybı

• tabiatta ve ekolojik dengede eksilme, kirlenme ve bozulmaya sebep olsa ve ekolojik dengeyi bozsa, • canlılara zarar verse,

182

Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 22; İbn Mace, Taharet: 48, no: 425, I. 147.

149 • gelecek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşama haklarına tecavüz etse, • manasız, keyfi ve sadece zevk için yapılsa, • esas maksada ters düşse, o zaman durum ne olur?

Bilinçli Tüketici Ol !..
Dünyamızın mevcut olan su, petrol, doğal gaz vb. kaynakları hızla tükenmektedir. Lüzumsuz enerji sarfiyatı demek doğal kaynakların tükenmesi demektir. Güneş, rüzgar vb. gibi tükenmeyen enerji kaynakları ise henüz yaygın olarak kullanılamamaktadır. Bu durumda bizlere enerji tasarrufu konusunda önemli görevler düşmektedir; Enerji kaybını önlemek için evlerinizin çatı, duvar, pencere ve kapılarının izolasyonunu yaptırarak gerekli önlemleri alınız. Havalandırma yaparken pencerelerin tam olarak açılmasını sağlayın ve 10 dakikayı geçmemesine dikkat ediniz. Isının daha iyi yayılmasını sağlamak için radyatörlerin önünü eşya koyarak kapatmayınız. Evinizin aydınlatılmasında halojen lambalar ve normal ampuller yerine, florsan lambaları tercih etmekle enerji tasarrufuna katkıda bulunmuş olursunuz. Sadece oturduğunuz odanın ışığını yanık tutunuz. Ayrıca apartman otomatlarını günün aydınlık saatlerinde kullanmayınız. Apartman kapılarınızı kapalı tutarak hem ısı kaybını önlemiş, hem de güvenliğinizi sağlamış olursunuz. Buzdolabı, çamaşır, bulaşık makineleri, televizyon, video vb, cihazlarını satın alırken fiyatından çok elektrik tüketim miktarına dikkat ediniz. Televizyon ve video gibi cihazlarınızı kapatma düğmesinden açıp kapatınız. Unutmayınız ki; uzaktan kumanda cihazı ile kapatılan standby sistemi aşırı miktarda elektrik tüketimine neden olurken, bu

150 durumdaki cihazlar röntgen ışınları yaymakta ve elektromanyetik alanlar yaratarak sağlığımızı tehdit etmektedir.

Bunu yiyecek, giyecek ve diğer tüketim maddelerinde yapılan israf ve savurganlıkla karşılaştırabilir ve gerekli dersleri çıkarabiliriz. Tek başına alındığında, abdest konusunda suyun israf edilmesini yasaklayan bu hadisin gerçek manası ve derinliği anlaşılamayabilir. Ancak bu yasağın mühim gayelerinden birisi, her gün karşılaştığımız eşyaları, başka bir ifadeyle, bize Allah tarafından emanet edilen tabiatı ve içindeki canlı cansız bütün mahlukatla olan ilişkilerimizde ölçülü olmamızı ve ilahi dengeyi bozacak davranışlardan, her türlü israf ve savurganlıktan kaçınmamızı bizlere günde beş kere hatırlatmasıdır. Adeta bu ekolojik prensibi vicdanlarımıza ve benliğimize işlemektedir. Kısaca, günde beş kere alınan abdest, beş kere tabiata saygı ve iktisad dersidir. 183 İsraf, bilindiği gibi, bir nimeti gereğinden fazla kullanmak ve telef etmektir. İhtiyaçtan fazla tüketimdir. Nimetleri ve eşyayı hor kullanmaktır. Hz. Peygamber (SAV): “Bencillik yapmaksızın ve israf etmeksizin yiyiniz, içiniz giyiniz, iyilikte bulununuz. Zira Allah kulunun üzerinde nimetin görmek ister.” buyurmuştur. Buhâri, İbn Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir. “ Dilediğini ye, dilediğini giy, (ye,iç) ancak iki huy seni yanıltmasın: İsraf ve kibir” 184 Görüldüğü üzere Kur’an ve Sünnet israfı, savurganlığı, bencilliği yasaklamıştır. Müslüman’ın üzerine düşen, her konuda olduğu gibi su tüketimi konusunda da duyarlı olmaktır. Müslüman, bulunduğu ortamda kendi başına tek olarak yaşamadığına göre başkalarını da düşünmek zorundadır. Şu önemle bilinmelidir ki, boşa akıtılan damlalar milli göz yaşımızdır. Yine boşa akıtılan her damla milli servetimize verilen büyük ziyandır.

HAYAT KAYNAĞIMIZ: SU

183 184

Ayrıntılı bilgi için bkz: Canan. a.g.e. s.128-132. Buhari, Libas 1, VII.33.

151

Çevrenin en önemli birleşenlerinden olan su sınırlı bir kaynaktır. Ülkemizin ortalama yıllık yağmur miktarı 640 mm civarında olup, 250 ile 3000 mm arasında değişkenlik gösterir. Ancak ülkemizin su kaynağı potansiyelinin zamana ve yere göre dağılımı bütün alanların ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için büyük yatırımlar yapılmasını gerektirmektedir. Yeraltı suları da dahil olmak üzere toplam yenilenilebilir su kaynakları, yaklaşık 23.4 Milyar m3 dür.1990 yılında su ihtiyacının 53 Milyar m3 olduğu tahmin edilmiştir. Bu miktarın 2000 yılına kadar yaklaşık 74 Milyar m3’ü bulması beklenmektedir. Dünyamız, su bunalımı tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü su tüketimi hızla artmaktadır (2000 yılında iki katına çıkacaktır.) Bununla beraber su kaynaklarının korunmasında bizlere düşen kolay fakat önemli görevler vardır. Bir gün musluklarımızdan akacak tek bir damla suyun olmayacağı bir durumla karşılaşabiliriz. O halde su israfını önlemek için akan çeşmeler mutlaka onarılmalıdır. Unutmayınız ki; saniyede bir sefer damlayan bir çeşme ile bir saat içinde 0.7 litre, tuvaletteki küçük bir sızıntı nedeniyle bir saat içinde 4 litre su boşuna akmış olur. Açık bırakılan bir musluktan dakikada 12-20 litre, diş fırçalarken veya tıraş olurken 20 litre, bulaşık yıkarken 120 litre su boşa akmaktadır. Oysa fırçayı ıslatarak 2 litre, bir kap kullanarak tıraş olurken ise yaklaşık 3.5-4 litre, su kullanmış olacaksınız. Evinizdeki musluklara takacağınız düşük-akış musluk havalandırıcısı ile %50 oranında daha ekonomik su kullanımı mümkün olacak ve her ay gelen kabarık su faturalarınızın da düşmesini sağlayacaktır. Su filtresi kullanarak musluk suyundan faydalanabilirsiniz. Unutmayınız ki; şişelenmiş sular, musluk suyuna oranla 600 kat daha pahalıdır. Tuvaletlerinizde gereğinden fazla su sarfiyatını,

152 rezarvuarlarınızdaki su seviyesini bir miktar düşürerek önleyebilirsiniz. Arabanızı oto yıkama tesislerinde yıkatınız, eğer böyle bir imkanınız yoksa, o zaman otomobilinizi kendiniz hortum ile yıkamak yerine, kovaya su doldurarak yıkayınız. Unutmayınız ki, oto yıkama servislerinde bir araba için yaklaşık 25-35 litre, , hortum ile yıkayarak ise yaklaşık 500-550 litre, kova ile yıkamada ise 50-55 litre civarında su kullanılmaktadır. Allah’ın bizleri dünyada da, âhirette de su gibi bir nimetten mahrum eylememesi için, bu nimetin kadrini çok iyi bilmemiz gerekir. İslâmda en büyük hayır, hizmetlerin en değerlisi ve en makbulü suyu insanların hizmetine sunmaktır. Bir yudum içecek su temin etmek çok hayırlı bir iştir ve Allah katında da çok faziletlidir. Allah’ı seven Mü’min hem cinsini de sevmeli, onu da düşünmelidir. Ecdadımızın hayrat olarak yol boylarında yolcuları susuzluktan kurtarmak için çeşmeler yaptırdıklarını biliyoruz. Aynı şekilde, bazıları da şehir ve kasabalarda sokaklardan gelip geçenler için sebiller tesis etmişler, isteyenlere su vermek ve su dağıtmak üzere aylıklı memurlar bile görevlendirmişlerdir Kur’an ve Sünnet’in suların temizliğine verdiği önem ve suyun hayatın temeli olduğuyla ilgili vurguları Müslümanlara bir takım görev ve sorumluklar yüklemektedir: Mevcut su kaynaklarının en güzel şekilde korunması; bu kaynakları kirletecek ve suyun temizliğini ve asliyetini bozacak her tür tutum ve eylemin engellenmesi. Ayrıca bu suların kullanımı safhasında kesinlikle savurgan ve sorumsuz bir tutumun benimsenmemesi. Su ve su kaynaklarının rasyonel ve düzenli bir şekilde kullanılması.

I.4.4. Ağaç ve Orman Sevgisi
Çevre korumanın ve çevreciliğin en önemli konularından birisi de hiç şüphesiz ormanların, ağaçların ve her türlü canlı türünün korunmasıdır. Bunda ormanların özel bir yeri bulunmaktadır. Bunun nedeni de, ormanların dünyadaki eko sistemin düzenli bir şekilde sürebilmesindeki önemli rolünden ileri gelmektedir. Ormansız bir dünya, kaybedilmiş bir dünyadır. Dünyadaki tüm ormanları bir kenara bırakıp, sadece tropikal veya diğer adıyla yağmur

153 ormanlarının eko sistem için önemine bir göz atalım: Tropikal ormanların kapladığı alan, dünya yüzeyinin yalnızca %7’si. Ama yeryüzündeki hayvan ve bitki türlerinin %80’i bu bölgelerde yaşıyor. Bu türler arasında kereste değeri olan ağaçlar, tarım potansiyeli olan türler, en önemlisi ise henüz varlığından bile haberdar olmadığımız, tıp ve eczacılıkta kullanılabilecek bitki, hayvan ve mikroorganizmalar bulunmaktadır. (...) Bu ormanlar dünyanın yağmur dengesini de düzenliyor ve atmosfere oksijen sağlıyor. Dolayısıyla tüm bunların dünya iklimi üzerinde önemli etkisi vardır. Bir ekologun deyimiyle, “tropik ormanlar dünya eko sisteminin akciğeri görevini yapıyor. 185 Ayrıca ormanlar: • Ağaç ve tüm yeşil bitkiler kullandığımız oksijenin kaynağıdır. • Hava kirliliğini yok eder, zehirli gaz ve tozları tıpkı bir filtre gibi emerek, yok eder. Ancak aşırı sanayileşmenin getirdiği çevre sorunlarının belli bir sınırı aşmasından sonra tabii çevre bu fonksiyonunu yerine getirememektedir. • En büyük çevre sorunlarından biri olan erozyon, heyelan ve toprak kaymalarını önlemesi. Ormanlarımız Yanarken!!! Son yıllarda artan orman yangınları adeta milli felaketlere dönüştü. Ormanlarımızı tehdit eden diğer etmenler bir tarafa bırakılsa bile, sadece yangınların yok ettiği ormanlarımıza bakıldığında, son 10 yıl içerisinde 12 bin hektarlık ormanımız yok olduğu görülecektir. Ülkemizin yaklaşık %28 olan ormanlık alan miktarı neredeyse %20’lere düşmüş bulunmaktadır. Dünya kamuoyu ekolojik bir bilinçle Tropikal ormanları, Amazon ormanlarını ve sahip olduğu biyolojik çeşitliliği korumaya çalışırken, biz kendi ormanlarımızı -sahip olduğu bütün biyolojik çeşitlikle beraber- koruyamayacak mıyız? Gerekli dersleri bir an önce çıkarıp, çağdaş ve etkili bir yöntem bulamadığımız takdirde, sahip olduğu 10 bini aşkın bitki türüyle Avrupa’da birinci olan ülkemiz bu zenginliğini kaybedecektir.
185

Mine Kışlalıoğlu-Fikret Berkes. Çevre ve Ekoloji. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1990, s. 67.

154

Çevre Bakanlığı'nca düzenlenen II. Çevre Şurasında hala hafızamızda silinmeyen bir anı var. Şura'nın yapıldığı Otelin bir bölümü çevreyle ilgi sergi ve tanıtımlara ayrılmıştı. Bu bölümü gezerken hemen hemen herkesi etkileyen T.E.M.A.( Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı)'nın sergisiydi. Daha girişte büyük bir panoda İstiklal Marşımızdan alınan şu dizeler yer alıyordu: Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Evet, atalarımız bu topraklar için canlarını verdiğinde, onları saracak bir kefen bile bulunamamıştı. Bu aziz ve mukaddes topraklar aziz şehitlerimizi bağrına alarak, onlara hem kefen ve hem ebedi dinlenme yerleri olmuştu. Bu nedenle bu topraklar kutsaldır. Bu topraklarda yetişen otlar, ağaçlar, çalılar sıradan bitkiler olamaz. O ağaçlar ve otlar aziz şehitlerimizin bedenlerinden fışkırmış ve onlara aynı zamanda serin bir gölgelik olmuşlardır. Gelibolu’da yaşanan son orman yangını bu dizelerin ne kadar iyi seçildiğini ve halkımızın gerçekten de bu ormanları başka yerdeki ormanlarla bir tutmadığını gösterdi. Bu elim yangını baştan sona kadar bütün halkımız heyecan, dehşet ve ibretle izlerken, bir görevli bu uğurda canı feda ederek, şehit oldu. Gerek yangını söndürmeye çalışanlar, gerek vali ve gerekse olay sonrasında bölgeyi bizzat gezerek incelemelerde bulunan Sayın Cumhurbaşkanı gözyaşlarını tutamamışlardır. Konuyla ilgili yapılacak çalışmalara temel olabilecek bazı noktalar şöyle özetlenebilir: Ormanlarımızın korunması ve geliştirilmesiyle ilgili bir eğitim programının hazırlanması, -Bu eğitim programının hedef kitlesinin iyi tesbit edilmesi, -Halkımızın Türkiye'nin orman kaynakları ve bu kaynaklanın ülkemizin geleceğiyle ilişkisi konusunda daha ayrıntılı olarak bilgilendirilmesi, -Özellikle orman köylüleri olmak üzere, halkın alternatif ısınma konularında eğitilmesi. Bilindiği gibi halk karşılaştığı her türlü sorunu çözmede kendi kültürel birikimi çerçevesinde hareket eder. Anne-babasından gördüğü benzer şeylerle

155 sorunlarını çözmeye çalışır. Halkımızın çoğunluğu( orman bölgelerinde yaşayanlar başta olmak üzere) ormanları bitmeztükenmez, Allah vergisi kaynaklar olarak görür. Tek ısınma yolu olarak da ormanları görmekte ve bunu da bildiği gibi yapmaktadır. Başta güneş enerjisi olmak üzere, alternatif ısınma için değişik imkanların mevcut olduğu düşünülürse, devletin bu konuda gerekli eğitim ve desteği sağlaması kaçınılmaz görünmektedir. -Ormanlarımızın bizim için sahip olduğu önemin sadece onun sahip olduğu potansiyel zenginlikle ve ekonomimize yaptığı katkıyla sınırlı olmadığı, ormanlarımızın aynı zamanda büyük bir biyolojik zenginliği da barındırdığının vurgulanması, -Ülkemizin Fauna ve Florasının bir bütün olduğu ve bunların korunmasının gerek ülkemiz ve gerekse genel ekolojik denge için çok önemli olduğunun vurgulanması, -Daha bilinçli bir orman yönetimi politikasının oluşturulması. Ülkemiz gibi gelişmekte olan bir ülke için çok önemli olan ormanlarımızın "sürdürülebilir kalkınma" anlayışla değerlendirilmesinin yollarının bulunması, v.s. Burada asıl olan, başta ormana bağımlı kesimler olmak üzere, halkımızın ormanlar ve doğal kaynaklarımızın korunması, genel çevre bilincinin gelişmesinde katkısını ve desteğini kazanmaktır. Aynı konuda başka ülkelerde yapılar araştırmaların ve araştırıcıların tesbit ettikleri bir gerçek şudur: Halkın sahip olduğu kültürel değerlerle çevreye karşı takındıkları tutum ve davranışları arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Bununla ilgili olarak son zamanlarda görülen bir çok çevreci hareket, moral değerlerin sosyal hareketleri uyandırma ve motive etme gücünü açıkça göstermiştir. Birkaç örnek verilecek olursa: • Hindistan’daki meşhur Chipko(ağacı kurtar) hareketi, • Filipinler’deki Tibe’li halkının Güney Cotahto’daki barajları protestoları, • Brezilya’daki ACANAW (“hayatı koru ve hemen şimdi”) hareketi,

156

• Avustralya’daki kuşatılması,

Daintre

River

yağmur

ormanlarının

• Kenya Kadınlar Greenbelt(yeşil kuşak) harketi. Bütün bu hareketler kültürel bir bağlamda oluşmuş bir çevre bilincine dayanmaktadırlar. Bu nedenle de halkın büyük desteğini kazandıkları gibi, uluslararası kamuoyunun bile dikkatlerini çekmeyi başarmışlardır. Son yıllardaki yangın olaylarının da gösterdiği gibi konu Orman Bakanlığının tekeline bırakılamayacak kadar ciddidir. Çevre Bakanlığının Gönüllü Çevre kuruluşlarıyla olan dayanışma ve yardımlaşması göz önüne alındığında konuya yapacağı katkının ilk bakışta görüldüğünden fazla olduğu görülecektir.

Bu nedenle, gelecek nesillere daha temiz ve daha yaşanabilir bir dünya bırakmak isteyen herkes, öncelikle kendi ülkelerinin ormanlarını, daha sonra tropikal ormanları koruma göreviyle karşı karşıyadır. Çevre sorunları tüm ekosistemi tehdit eden sorunlar olduklarından, dünyanın bir başka yerindeki sorundan bana ne deyip geçmek doğru değildir. Belki biz o sorundan doğrudan etkilenmeyiz. Ama ya gelecek nesiller? Ya Allah’ın bizlere yüklediği emanet anlayışı? Bu konunun önemi İslâm’ın daha ilk günlerinde anlaşılmış ve büyük önem verilmiştir. Gerek Kur’an ve gerekse Hz. Peygamber’in hadis-i şeriflerinde ve uygulamalarında konuya büyük önem verildiğini görmekteyiz. Bu, sadece çevre ve ormanın korunması değil, belki bir bütün olarak bütün alemin Allah’ın mahluku olması dolayısıyla korunması gerektiğiyle ilgilidir. Bu açıdan bakınca, tabiattaki her şey çok önemli olmaktadır. Küçük-büyük, önemli-önemsiz farkı ortadan kalkmakta, insanın keyfi ve rasgele davranışları da böylece sınırlanmaktadır.

I.3.4.1 Kur’an’da Ağaç
Kur’an’a baktığımızda ağaç kelimesin çeşitli şekillerde geçtiği görülmektedir. Bir bütün olarak ele alındığında, Kur’an’da doğrudan “ağaç

157 dikiniz” diye bir emir yoktur. Bununla beraber, ağaç, bağ ve bahçelerden o kadar çok ve akıcı bir üslupla bahseder ki, her dikkatli Kur’an okuyucusunda bir ağaç, bağ ve bahçe bilincinin oluşmaması mümkün değildir. Zira, Allah bu alemi yaratırken, onu ağaçlar, bağ ve bahçeler ile süslemiş ve insanın istifadesine sunmuştur. Bütüncül bir anlayışla konuya yaklaşan bir Müslüman, yukarıda bahsettiğimiz İslâmi Dünya Görüşü çerçevesinde ağaca, yeşile ve bahçelere özel bir önem vermesi gerektiği sonucuna ulaşır. Tarihteki uygulamada aynı tarzda olmuştur. Müslümanların çeşitli tarihlerde ve çeşitli kıtalarda kurdukları medeniyetlerin ortak özelliği araştırıldığında, geliştirdikleri şehircilik (medine) ve mimari tarzları incelendiğinde hepsinde ağaca, yeşile ve bahçelere özel bir önem verildiği görülür. Hatta yeşil renk İslâm medeniyetinin sembolü haline gelmiştir. Bütün bunların arka planında Kur’an etkisini görmemek mümkün değildir. Bunun beraber, ağaç kelimesi Kur’an’da 26 defa geçerken, bağ ve bahçe anlamındaki cennet kelimesi ise yaklaşık 146 defa geçmektedir. Yine Kur’an’da bazı ağaçların ismen zikredildiği görülmektedir. Bunların da daha çok günlük hayatımızda çokça kullandığımız ve hayatımızın bir parçası olan ağçlar olması gerçekten ilginçtir. Bu çerçevede, hurma kelimesi 13, hurmalık 7, üzüm 11, zeytin 7, nar 3, sidre (Arabistan kirazı) kelimesi ise 4 yerde geçmektedir. Bunlardan başka, muz, incir gibi ağaçlardan da bahsedilmektedir. Görüldüğü gibi, Kur’an eko sistemin çok önemli bir parçası olan ağaç ve yeşile dikkatlerimizi çekmekte ve bunların önemini zihinlerimize nakşetmektedir. Bu ayetlerden bazılarını zikretmek istiyoruz:
Sizden biriniz arzu eder mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, arasından sular akan ve kendisi için orda her çeşit meyveden (bir miktar) bulunan bir bahçesi olsun da, bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, bahçeye de içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! (Elbette bunu kimse arzu etmez. ) İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size âyetlerini açıklar. 186

186

2/Bakara: 266.

158
Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allah’a karşı gelmek) den sakının. 187 Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere! Düzgün kiraz ağacı. Meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları, uzamış gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan, sayısız meyveler içindedirler. 188 Takvâ sahiplerine vâ’dolunan cennetin özelliği (şudur): Onun zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu, (kötülüklerden) sakınanların (mutlu) sonudur. Kafirlerin sonu ise ateştir. 189 Size tohumlar, bitkiler, (ağaçları) sarmaş dolaş olmuş bağlar bahçeler yetiştirmek için üstüste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik. 190 Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir. 191 (Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır. 192

Görüldüğü gibi bu ayetler su, ağaç, toprak, bağ ve bahçelerden, bulutlardan bahsederek; tabiatı oluşturan bütün unsurlar arasındaki ilahi dengeyi vurgulamakta, tüm bunlardan ibret almamız istenmektedir. Halbuki dünyadaki bu ilahi dengeyi bizler ancak çevrebilimin yardımıyla daha yeni yeni takdir etmeye başladık ve bu ilahi dengeyi bozmayacak davranışlar geliştirmeye çalışıyoruz. Bununla beraber, Kur’an’ın daha ilk günden itibaren dikkatlerimizi

187 188 189 190 191 192

26/Şu’ara:132-134. 56/Vak’a: 27-33. 13/R’ad :35. 78/Nebe:14-16. 80/Abese:25-32. 16/Nahl:11.

159 bu konuya çektiği; bu dengeyi keşfederek onu bozmadan ondan yararlanma ve istifade etmeyi teşvik ettiği görülmektedir. Buradan şöyle bir sonuç ta çıkarılabilir: İnan bir insanın bütün bu dengeleri bozacak, canlı türlerinin yok olmasına neden olacak, doğaya zehir saçacak teknoloji ve sanayii kuruluşlarından ziyade, doğaya zarar vermeyen ve günümüzde temiz teknolojiler (soft technologies) olarak bilinen teknolojileri üretmesi ve kullanması gerekir. Kur’an’ın konuyla ilgili olarak oluşturduğu bu bakış açısı ve çerçeve, Müslümanlara buna uygun davranış kalıpları ve üretim-tüketim biçimleri geliştirmeleri sorumluluğunu yüklemektedir.

I.3.4.2. Hadis-i Şeriflerde Ağaç
Hz. Peygamber(SAV)’in gerek uygulamalarında ve gerekse çeşitli hadis-i şeriflerinde ağaç dikmeye, mevcut ağaçları korumaya, ormanlar teşkil etmeye ve yine mevcut ormanları korumaya çok önem verdiği görülmektedir. Hz. Aişe (RA) Hz. Peygamber’in ahlakını Kur’an ahlakı olarak tanımlamıştır. 193 Bu nedenle, İslâm çevre ahlakının ilk örneği ve uygulayıcısının Hz. Peygamber olduğu görülmektedir. Bu noktada da o, Kur’an’ın her şeyi kuşatan ahlaki öğretisini bizzat yaşayarak ve uygulayarak temsil ediyordu. Yani, onun ağaçlar, ormanlar ve kısaca çevreyle ilgili uygulamaları emir ve tavsiyeleri tali ve sıradan bir mesele değil, belki İslâmi Dünya Görüşünün çok önemli bir göstergesi ve ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Müslüman’ın tabiat ve tabiattaki bütün varlıklarla, kısaca kainatla barışık ve dost olduğunun onlarla kavgalı olmadığının en güzel örneği, Hz. Peygamber’in bizzat hayatıdır. Müslümanlar olaya bu noktadan bakmaz, ona uygun çevre bilinci ve politikaları geliştirmezse çevre sorunlarının üstesinden gelme şansını şimdiden yitirmiş olurlar. Bu nedenle, Hz. Peygamber’in konuyla ilgili tutumu çok iyi tesbit edilmeli ve her Müslüman diğer konularda olduğu gibi bu konuda da Hz. Peygamberi kendine rehber edinmelidir. Çevre bilincini ve politikalarını geliştirirken onun uygulamalarını ilkelden örnekler olarak daima göz önüne almalıdır. Hz. Peygamber’in (SAV), Alman çevreci R. Bahro’nun bile dikkatini çeken tabiatla ilgili tutum ve davranışını Müslümanlar görmezlikten gelemezler.
193

Müslim, Müsafirin 139, I. 513; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI. 54, 91,111, 163, 188, 216.

160 Hz. Peygamber’i bu bağlamda tam olarak anlayan onu kendilerine örnek alan ilk kişiler onun etrafındaki arkadaşları olmuştur. Bunların da sorunu sadece boş zamanlarda uğraşılacak sıradan ve lüks bir konu olarak değil, belki çok önemli ve İslâmi hayat tarzıyla yakından ilgili önemli bir konu olarak çok iyi kavramış oldukları görülmektedir. Örneğin Hz Peygamber’in en yakın arkadaşı ve aynı zamanda ilk halife olan Ebu Bekir (RA) ordu komutanlarına verdiği talimatnamede, sadece insanlara iyi davranmalarını değil; doğal varlıklara da iyi muamele etmelerini emretmiştir. Müslüman bir devlet başkanının diğer dinlere mensup insanlara karşı hoşgörüsünü ve çevreyle ilgili anlayışını da yansıttığından bu doküman gerçekten önemlidir. 21.Yüzyıla girerken hâlâ en çok konuşulan konuların başında insanın yaşama hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, işkence vs. konularının geldiği görülmektedir. Kendisi gibi inanmayan ve düşünmeyenlere, kendi ırkından olmayanlara hayat hakkı tanımayanların insanlığa ızdırap, hüzün ve Ayrıca sık sık gözyaşından başka bir şey veremediği görülmüştür. 194 hoşgörünün gündeme getirilmesi ve 1995 yılının da Dünya Hoşgörü Yılı ilan edildiği bir bağlamda bu tarihi belgenin önemi daha da artmaktadır. Bu nedenle, bu belgenin çok yönlü ve geniş bir perspektiften incelenmesi ve yorumlanması gerektiğine işaret etmek yerinde olacaktır. Bununla beraber, burada bu belgenin sadece çevre açısından önemine dikkat çekmekle yetinilecektir. Hz. Ebu Bekir (RA) komutanlarına şöyle sesleniyor:
Davanıza ihanet etmeyin. Savaşta bile insaftan ayrılmayın. Çocukları, yaşlıları ve kadınları öldürmeyin ve zulmetmeyin. Hurma ve diğer meyve ağaçlarını, koyun, keçi ve diğer hayvanları yemenin dışında bir amaçla kesmeyin, telef etmeyin. Kiliselerde ibadete çekilenlere rastlarsanız onları ibadetleriyle baş başa bırakın. Size yiyecek, içecek ikram ederlerse Bismillah demeden yemeyin, içmeyin. Kafalarını şeytan yuvası

194

Sadece 20. Yüzyılda böyle bir tutum ve savaşlar nedeniyle ölenlerin sayısı için giriş bölümüne bakınız.

161
haline getirenlerin (Bizans askerlerinin) başlarını ise Bismillah kılıcı ile uçurun: 195

Görüldüğü gibi, bir savaş durumunda bile Müslüman’ın çevreye karşı sorumlulukları vardır. Ağaçları, bağ ve bahçeleri tahrip etmeme görevi bulunmaktadır. Günümüzde bile stratejik ve lojistik nedenlerle ormanların ve doğanın tahrip edildiği düşünülürse, bu alıntının gerisindeki dünya görüşünün boyutları daha da belirginleşmektedir. Çevre ve bu bağlamda ağaç dikimiyle ilgili diğer ilginç bir örneği ise Hz. Ömer’de buluyoruz. Ammaretü’bnü Huzeyme anlatıyor:
“Ömer b. Hattab’ın babamla yaptığı şu konuşmayı işittim. O, babama soruyordu: -Tarlana ağaç dikmekten seni alıkoyan nedir? Babam: -Ben çok yaşlanmış bir kimseyim, belki de yarın öleceğim, dedi. Hz. Ömer: Yemin ederim ki, sen ağaç dikeceksin, dedi. Hz. Ömer’in, babamı gayrete getirmek için, onunla birlikte elleriyle ağaç diktiğini gördüm.” 196

Görüldüğü gibi, yarın ölebileceğini öne süren bir ihtiyarı ağaç dikmeye ikna etmek için bizzat Hz. Ömer da ona yardımcı olmaktadır. Bu işi yaparken Müslümanların devlet başkanı sıfatını da taşımaktadır. Hz. Ömer’in burada Hz. Peygamber’in şu sözlerini yerine getirdiğini ve bunun farkında olmayan bir Müslüman’ı da bu konuda harekete geçirdiğini düşünüyoruz: “Elinizde bir ağaç

195

Bkz: Malik, Muvatta, Cihad 10-1,II.447-8; Müslim, Cihad 3, II. 1375. Ayrıca Komisyon, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Çağ Yayınları, İstanbul, c.2, s.33-34. Suyuti, el-Camiu’l Kebr; Elbani, es- Sahiha, I.12. Kenzu’l-Ummal: 3/309.

196

162 fidanı varsa, kıyamet kopmaya başlasa bile, eğer onu dikecek kadar vaktiniz varsa, mutlaka dikin.” 197 Diğer bir örnek ise Hz. Peygamberi’in yine yakın arkadaşı ve aynı zamanda damadı Hz. Osman’la ilgili. Abdurrahman b. Abdullah anlatıyor:
Hz. Osman(geç vakitlerde) ağaç dikmekte iken bir adam yanına gelmişti. Onu ağaç dikmekle meşgul görünce: -Ey Müminlerin Emiri! Bu vakitte de mi dikim? dedi. Hz. Osman ise ona şu cevabı verdi: -Bana uğradığın vakit beni, böyle hayırlı bir iş yaparken yakalaman, bana, beni bozgunculardan biri gibi boş ve aylak bulmandan çok daha hayırlı ve çok daha sevimlidir.” 198

Burada dikkat çeken çok önemli bir konu, her üç örnekte de Hz. Peygamber’in çok yakın bu üç arkadaşının çevreyle ilgili bu davranışları yaparken sıradan bir Müslüman değil de, Müslümanların devlet başkanı konumunda olmalarıdır. Böylece, sorumlu mevkilerde bulunanların, diğer konularda olduğu gibi çevre bilinci ve çevre korumada da bizzat halka örnek olmaları gerektiği görülmektedir. Şimdi Hz. Peygamber’in ağaç dikme ve ağaçları korumayla ilgili hadislerinden bir kısmını zikredecek olursak:
Elinizde bir ağaç fidanı varsa, kıyamet kopmaya başlasa bile, eğer onu dikecek kadar vaktiniz varsa, mutlaka dikin. 199 Kim ağaç dikiminde bulunursa, onun için ağaçtan hasıl olan ürün miktarınca Allah sevap yazar. 200 Her kim boş, kuru ve çorak bir yeri ihya edecek olursa, bu amelinden dolayı Allah tarafından mükafatlandırılır.

197

Buhari, el-Edebu’l-Müfred, s.168, no:479-480; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III.183-4, 191; el-Münavi: Feyzu’l-Kadir: III, 30. a.g.e.,3:309. el-Münavi: Feyzu’l-Kadir: 3/30. Ahmed b. Hanbel, Müsned: 5/415.

198 199 200

163
İnsan ve hayvan ondan faydalandıkça orayı ihya edene sadaka yazılır. 201 Bir kimse bir ağaç dikse, o ağaç meyve verdikçe sevabı ona yazılır. 202 Müslümanlardan bir kimse bir ağaç dikerse, o ağaçtan yenen mahsul mutlaka onun için sadaka olur. Yine o ağaçtan çalınan meyve de o Müslüman için sadaka olur. Kuşların yediği de sadakadır. Herkesin ondan yeyip eksilttiği mahsul da onu diken Müslümanlara ait bir sadakadır. 203 Kişi kabirde bile olsa yedi şeyden meydana gelen sevap devamlı olarak kendisine ulaşır: Öğretilen ilim, halkın yararlanması için akıtılan su, açılan kuyu, dikilmiş ağaç, yapılan mescid, okunmak üzere bağışlanan Kur’an ve ölümünden sonra kendisine dua edecek evlad. 204

Müslümanların tarih boyunca Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in(SAV) bu buyrukları doğrultusunda ağaç dikmeye ve mevcut ağaçları korumaya çok önem verdikleri görülmektedir. Fatih Sultan Mehmed’in “Ormanlarımdan bir dal kesenin, başını keserim” deyişi meşhurdur. Yine buna paralel olarak bir Batılı seyyahın Osmanlı toplumundaki bir gözlemi gerçekten ilgi çekicidir. Olay İstanbul’da geçmektedir. Fransız doktor A. Brayer anlatıyor:
Bir gün bir Hıristiyan hastamın bahçesinde gezinirken âilesinin kalabalıklaşmış olduğundan bahsederek evine bir dâire daha ilâve etmek istediğini, fakat beş altı ağaç yıkmak icâb ettiği için arzusunu yerine getirmesine mâni olan müşkil bir vaziyet içinde bulunduğunu söyledi ve sözüne şöyle devam etti: Bu ağaçların mevcud olduğunu Müslüman komşularımın hepsi biliyor ve hepsi her gün görüyor. Şimdi bunların yerine ev yaptırdığımı görecek olurlarsa, neden dolayı ağaçları yıkmaya cür’et ettiğimi gelip benden sorarlar ve beni tahkir ve terzil

201 202 203 204

el-Münavi: Feyzu’l-Kadir: 6/39; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, IV. 67-8. a.g.e., 5/480. Buhari, Tecrid-i Sarih:VII. 122; Müslim, Musakat 2, no:7. Münavi, 4/87.

164
ederler(aşağılarlar). Onlar bâtıl Müslüman i’tikadlarının himâyesindedirler. Bununla beraber maksadımda muvaffak olmak için elimde bir çâre yok değil; ama o mâlûm yol uzun bir yol: Diplerine civa koyarak ben bu ağaçları yavaş yavaş kurtulabilirim. Eğer komşularım gözle görülür bir sebep olmadığı halde birer birer mahv olup gittiklerini görecek olurlarsa, tabii benden şüphe ederler. Fakat ben de işte o tereddüt içinde ucuz kurtulmuş olurum. Müslüman-Türklerin asırlardan beri gölgelerinde dinlendikleri bu güzel tabiat mahsullerine karşı besledikleri hürmet sâyesinde Türkiye’de altı, sekiz ve hattâ on ayak çapında çınarlar vardır: Bâzan bunlar tâzeliklerinde letâfet ve şöhretini te’min ettikleri evi havasız ve ziyâsız bırakacak nisbetler almaktadır. 205

Buna benzer daha bir çok örnek zikretmek mümkünse de, bu kadarla yetiniyoruz.

I.3.4.3. Sünette Orman Teşkili ve Korunması
Hz. Peygamber’in (SAV) ormanlarla da ayrıca yakından ilgilendiği ve ormanlara çok önem verdiğini görmekteyiz. Onun bu konudaki tavır ve tutumu gerçekten önemli ve bugün de çevrecilere ışık tutacak mahiyettedir. Bizler, ormanları tahrip ettikten ve eko sistemdeki yan etkilerini gördükten sonra önemini anladık. Ancak, Hz. Peygamber’in konuya daha geniş bir perspektiften bakarak, çağlar ötesine ışık tutacak uygulamalar başlattığını görmekteyiz. Bunun en güzel örneği, Medine yakınlarında bizzat kurduğu ormandır. Daha sonraları el-Gabe (orman) olarak anılan bu alan Resulullah’ın ormanlara verdiği önemin en bariz ve açık örneği olarak önümüzde durmaktadır. Hz. Peygamber’in bir yanda ilahi mesajı yayarken ve bunun önündeki engellerle mücadele ederken, diğer yandan ormanlık alanların teşkili, suların temizliği,

205

Dr A. Brayer, Neuf annees a Constantinople, Paris 1836,c.1,s. 281-87; Danişmend, 82

165 ağaçların ve hayvanların korunmasıyla ilgili tavsiye ve uygulamaları, modern çevrecilik açısından her tür takdirin ötesindedir. 206 Bu açıdan bakınca orman tesisiyle ilgili faaliyetlerini iki kısma ayırmak mümkündür: 1. Yakın Orman: Hz. Peygamber (SAV), Medine yakınlarında bir koruluk ve orman tesisini emretmişlerdir. Orman tesisi için belirlenen alandan herhangi bir şeyin kesilmesini ise yasaklamıştır. Bu tür alanlar haram (yasak bölge) olarak anılmakta ve birçok Müslüman çevreci tarafından modern milli park ve korumacılığın ilk örneği olarak kabul edilmektedir. Bu bölgelerde ot yolmak, ağaç kesmek, hayvan avlamak, tek kelime ile her çeşit hususi istifade yasaktır. Burası koruma altındadır ve tahrip edilmemesi için ciddi tedbirler alınacaktır. Şehrin tabii güzelliğine, havasının tasfiye ve temizlenmesine, insanların dinlenmesine mahsustur. 207 Hz. Peygamber’in Medine’deki yakın alanla ilgili uygulamasını Ebu Derda şöyle rivayet etmektedir: “Hz. Peygamber (SAV) Medine’nin her cihetinden iki berid’lik( yaklaşık 30km) bir alanı koruluk (haram) bölge ilan etti” 208 Hz. Peygamber (SAV), bu yasağın ciddiyet ve ehemmiyetini belirtmek için, onu ihlal edenlere karşı vicdani ve ameli olmak üzere gayet sert müeyyideler vazetmiştir.Vicdani müeyyideyi şu hadis çok güzel ifade etmektedir:
Medine, Air ve Sevr dağları arasında kalan kısımlarıyla haramdır. Orada kim bir yasak işlerse veya işleyeni himaye ederse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Allah, kıyamet gününde, onun ne tövbesini ve ne de fidyesini (ne farzlarını ne de nafilelerini) kabul eder. 209

206 207 208 209

Dana geniş bilgi için bkz. Canan, s. 47-60. a.g.e., 61. Ebu Davud, Menasik:96. Bkz. Canan, 52.

166

2. Uzak Orman: Hz. Peygamber, daha öncede işaret ettiğimiz gibi, bizzat orman (gabe) tesisini emretmiştir. Örneğin Hz. Peygamber ZuKadr gazvesinden dönerken, Zuraybut-Tavile geldiği zaman Ensar’dan Harise Oğulları: “Ya Rasulullah! Burası bizim deve ve koyunlarımızın otlağıdır, kadınlarımızın çıkacağı yerlerdir” dediler. Bu sözleriyle onlar el-Gabe (orman)nin yerini kasdediyorlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber : “Kim buradan bir ağaç kesecek olursa, onun karşılığı olmak üzere bir ağaç diksin” buyurdular. Bu emir üzerine ağaçlar dikildi ve orman meydana getirildi. 210 Hz. Peygamber’in (SAV) ağaç ve ormanlara verdiği önem açıktır. Bundan hareketle ülkemizin orman kaynaklarını geliştirme ve korumada bu uygulamalar bize ışık tutabilir. Özellikle, ormanların tahrip edilmemesinde, orman yangınlarının önlenmesinde her tür teknik bilgi ve donanımın işin teknik boyutunu oluşturursa; Hz. Peygamber’in (SAV) konuyla ilgili tavsiye ve emirleri işinin ahlaki ve vicdani boyutunu oluşturur. Böylece doğal kaynaklarımızın ve ormanlarımızın korunması ve geliştirilmesi görevinde ahlaken ve vicdanen daha duyarlı insanların katkısı kazanılmış olacaktır. Bunun yolunun da bu değerlerin eğitim yoluyla halkımıza benimsetilmesinden geçtiğini önceki bölümlerde ifade etmiştik. I.5. Hayvanlara Şefkat Ekolojik dengenin en önemli unsurlarından birisi bütün çeşitliliği ve canlılığıyla hayvanlardır. Yeryüzündeki binlerce çeşidiyle eko sistemin devamının vazgeçilmez unsuru olan hayvan ve hayvan türleri maalesef büyük bir tehlikeyle , daha doğrusu yok olmayla karşı karşıyadır. Nesli tükenen hayvanların sayısı ise hızla yükselmektedir. Hayvanları ruhsuz ve otomatik bir makine olarak anlayan ve sadece ekonomik bir meta olarak ona yaklaşan modern anlayış, hayvanlar için tam bir felaket olmuştur. Yeryüzünün doğal kaynakları ve zenginlikleri gibi, hayvanlar da adeta yağmalanmış ve ticari gayelerle yok edilmişlerdir. hâlâ mevcud hayvan türleri de büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu biliyoruz.

210

a.g.e. 59-60.

167 Bu noktadan hareketle bazı bilim adamları insanı doğanın en vahşi yaratığı ve acımasız varlığı olarak nitelendirmişlerdir. Bu suçlamanın boyutlarını ve ağırlığını bilim adamları da biliyor. Ancak onların bu kanaata ulaşmalarının nedeni ellerindeki bilimsel veri ve kendi gözlemleridir. Hayvanların içinde bulundukları tehlikenin boyutlarını daha iyi görebilmek için sadece bir kaç örnek verecek olursak: • Son 100 yılda yaklaşık 30.000 bitki türünün hemen hemen hepsinin kaybolduğu; 2000 yılına kadar dünya üzerinde yaşayan türlerin %15-20’sinin ölüp kaybolabileceği bildirilmektedir. • Gezegenimizdeki hayvan ve bitki türlerinden günde 3 canlı türün soyu tükenmektedir. On yıl sonrası için yapılan tahminler saatte 3 canlı türünün tükeneceğini gösteriyor. 2000 yılına vardığımızda, dünyadaki canlı türlerin %20’sinin tamamen yok olacağı tahmin edilmektedir. • Saatte 3000 dönüm, dakikada 50 dönüm orman insanlar tarafından yerle bir edilerek yok ediliyor. Bu ormanlarla beraber içindeki canlıların da yok olduğunu bilinmektedir. • Tropikal ormanların % 80’i 2000 yılında ortadan kalkmış olacak. Bu ormanların 260 hektar alanda 750 çeşit ağaç, 1500 çeşit çiçekli bitki, 125 tür memeli hayvan, 400 çeşit kuş, 100 çeşit sürüngen, 60 çeşit su hayvanı 150 çeşit kelebek ve sayısız böcek türü de ortadan kalkmış oluyor. Böylesine tahrip edilen tropikal ormanlardaki 1400 çeşit bitki kanser için gerekli ilaç hammaddesinin %70’ini sağlamaktadır. Ancak burada aklımıza şöyle bir soru takılmaktadır. “Doğanın en vahşi yaratığı insandır” derken, bu genel anlamda ve herkes için mi geçerli, yoksa by yargıyla belli bir zaman ve mekanda yaşayan insanlar mı kast ediliyor? Zira bu yargıyı tüm insanlık tarihini ve tüm insan topluluklarını kapsayacak şekilde umumileştirmenin sağlıklı olmadığı ve olamayacağı açıktır. İnsanlık tarihi incelendiği zaman bu tanımın daha çok 17. Yüzyıl bilimsel ve 19. Yüzyıl sanayi devrimlerini yapan; kendini her şeyin merkezi ve doğanın efendisi ve tek hakimi olarak gören; doğayı kullanırken daha doğrusu sömürürken ve tahrip

168 ederken en ufak bir sorumluluk duymayan modern insan için geçerli olduğu görülür. Zira doğayı sömüren, doğal dengeyi tahrip eden, tabiatın kutsallığını yok eden adeta tabiatın ırzına geçen ve bugün şikayetçisi olduğumuz bir çok görüş, felsefe ve kurumları ilk ortaya atan bu modern insan tipidir. 211 Postmodernistlerin, 212 çevrecilerin ve ekoloji dostlarının kınadığı, eleştirdiği, mücadele ettiği ve aşmaya çalıştığı bütün bu sorunların nedeni olarak görülen anlayış da tek yanlı ve tek boyutlu olan bu anlayıştır.

211

Modern, çağdaş ve modern insan tabirlerini kullanırken bununla “fizikötesi olan ve gerçekte her şeyi idare eden, evrensel anlamda vahiyle öğrenilen, değişmez ilkelerle teması kesme”, dini ve manevi her türlü değer yargısını reddeden, insanmerkezli ve materyalist zihniyeti kastettiğimizi belirtmek istiyoruz. Daha geniş bilgi için bkz. S.Hüseyin Nasr, ‘Modern Bilimsel Düşünce Üzerine’, İş Hayatında İslâm İnsanı (Homo Islamicus)içinde.( MÜSİAD, İstanbul: 1994), s.15. ayrıca bkz.: Schumacher, Aklıkarışıklar İçin Bir Kılavuz, 1.bölüm. Postmodernizm ve ilgili tartışma ve literatür için bkz.: Posmodernism versus Modernism, derleyen: Mehmet Küçük, Vadi Yayınları, 1992; Ömer Naci Soykan, “Postmodern Tartışmanın Neresindeyiz?”, Türkiye’de Felsefe Manzaraları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993, s.116-150; Ernst Wolf-Gazo, “Postmodernizmin Aydınlanmayı Eleştirisi” çev: Şefik Deniz, İslami Araştırmalar, c.6, no:1, 1992, s.1-16; Mustafa Armağan, “Postmodernlik ve Din Ya da İkinci Sekülarizasyon”, Yeni Dergi, sayı:5-6, 1995, s.118-121; Ziyaüddin Serdar, “Total Recall: Postmodernist Düşüncede Yabancılar, ‘ötekiler’ ve Amenzi”, çev: N. Öztürk, Yeni Dergi, s.121-134. (Bu makale postmodernizm ve modernizmle ilgili yayınlanan son kitaplardan dördünü ele alarak eleştirel bir bakışla değerlendirmektedir. Bu kitaplar: Richard Rorty, Contengency, Irony and Solidarity, Cambridge University Press, Cambridge, 1989; David Harvey, The Condintion of Postmodernity, Basil Blackwell, Oxford, 1989; John R. Gibbons (ed.), Contemporory Politacal Culture: Politics in a Postmodern Age, Sage Publications, London; Andrew Ross, Universal Abondon? The Politics of Postmodernism, Edinburgh University Press, Edinburgh, 1989; Ziyaüddin Serdar, Terminatör-1: Modernite, Postmodernizm ve “öteki”, çev: Naim Öztürk, Yeni Dergi, 7-8, 1995, s. 103-117. (Bu deneme dört yeni kitabı, yani Anthony Giddens, The Consequences of Modernity Cambridge, Polity Press, 1990; Leszek Kolakowsky, Modernity and Endless Trial, Chicago, IL, University of Chicago Press, 1990; Francis Fukuyama, The End of History and The Last Man, Landon, Hamish Hamilton, 1992; Norman Denzin, Images of Postmodern Soceity, London, Sage Publications, 1991 inceleyerek modern ve postmodernle ilgil tartışmaları bir müslüman entellektüelin gözüyle ele alıyor.

212

169 Zira insanlık tarihi incelendiği zaman insan-doğa ilişkisini daha sağlıklı bir şekilde çözümlemiş insan ve topluluklar olduğunu görmekteyiz. Örneğin bugün hayvan haklarını en çok gündeme getiren batının fethetme, ele geçirme ve sömürme anlayışının bir sonucu olarak bizzat kendileri yok olma durumuna gelen Kızılderililerin hayvanlara ve tabiata karşı davranışları gerçekten ilginçtir. Aslında Kızılderililerin doğayla olan içten ve kendilerini doğanın bir parçası (efendisi değil) olarak gören anlayışları başka bir yazıya konu olacak kadar uzun, aynı zamanda da önemlidir. 1855 yılında zamanın ABD Başkanı Franklin Peirce, Kızılderililerin sahip oldukları toprakları satın almak için Reislerine bir mektup yazar. Kızılderili Reisin Başkana yazdığı mektup , Kızılderililerin doğa, doğayla olan ilişkileri ve bakış açılarını çok güzel özetlediği gibi aynı zamanda çok da anlamlıdır. Şöyle diyor Kızılderili Reisi:
Washington’daki Büyük Reis topraklarımızı satın almak istediğini bildirdi. Teklifinizi düşüneceğiz. Çünkü satmazsak, beyaz adamın belki de silahla gelip toprağımızı alacağını biliyoruz.” (Ancak büyük Reisin asıl garibine giden ve anlamadığı toprağın satın alınmasıdır. Mektubun can alıcı noktası da burasıdır.) “Gökyüzü nasıl alınır ya da satılır?Ya toprağın sıcaklığı? Bunu biz düşünemeyiz bile. Havanın tazeliğine, suyun pırıltısına biz sahip değiliz ki, siz satın alasınız. Toprağın her parçası bizim için kutsaldır. Parıldayan her bir çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanlardaki sis, ağaçsız köşe , vızıldayan böcek , halkımızın düşüncesinde ve yaşayışında kutsaldır. Biz toprağın bir parçasıyız ve oda bizim bir parçamızdır. Kokulu çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyikler, at, büyük kartal da erkek kardeşlerimiz... Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, midillinin ve insanın vücut harareti, hep aynı aileye aittir. Her şey birbirine bağlıdır. Toprağa ne olursa, toprağın doğurduklarına da aynısı olur. Toprak, anamızdır. İnsan toprağa tükürürse kendi suratına tükürmüş olur.

Kızılderililerin doğaya bu yaklaşımını göz ardı edip onları da doğanın en vahşi yaratığı tanımlamasına dahil etmek büyük bir haksızlıktır. Aynı şekilde, kendi kültürümüz iyice incelendiğinde insanın doğanın en vahşi yaratığı olduğu iddiasının atalarımız için de pek geçerli olmadığı görülecektir.

170 Aksine atalarımızın bu konudaki tutum ve davranışları hem bizlere ve hem de bütün çevrecilere somut örnekler içermektedir. Tutarlı ve sağlıklı bir çevre anlayışının oluşması için kültürümüzün içerdiği bu zenginliklerin iyi bilinmesi ve çocuklarımıza da aktarılması gerekmektedir Bunun farkında olan birçok duyarlı kişi hayvanlarla ilgili dernekler kurmuştur. Bunların hepsi takdire değer çalışmalardır. Göçmen kuşlarla ve hayvanlara ilgili vakıflar kurmuş, hayvan hastaneleri tesis etmiş bir kültürün mirasçılarıyız. Bugün bizlerin de bu konuya eğilmesi ve inancımızdan kaynaklanan şefkat ve merhametle onları korumamız gerekmektedir. Atalarımızın hayvanlara önem vermesinin temeline bakıldığında, onların hayvanları sevmesi, koruması ve onlar için vakıflar kurmasının temelinde İslâm Dünya Görüşünün bulunduğu görülür. Varlığın birliğini (tevhid) vurgulayan İslâmi anlayış, bu alemdeki her şeyin Allah tarafından ve belli bir hikmetle yaratıldığını vurgular. Buna göre alemdeki her şey (canlıcansız) kendi lisanlarıyla Allah’ı tesbih etmektedir.
Yedi gökle yer ve onların içindekiler O’nu tesbih eder. 213 Göklerde ve yerde ne varsa, herşeyin hakiki sahibi olan, hertürlü noksandan münezzeh bulunan, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah’ı tesbih eder. 214

Bu hakikati ifade eden daha birçok ayetler bulunmaktadır. Sevgi ve aşkla dopdolu olan Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve benzeri büyük şahsiyetler Kur’an’dan aldıkları bu bakış açısını ve anlayışı kendi hayatlarında çok güzel yansıtmışlardır. Mevlana Kur’an’dan aldığı ilhamla bunu şöyle ifade etmiştir:
Toprak, su, hava bize ölü görünseler de, Allah nezdinde canlıdırlar. 215 Rüzgar, toprak, su ve ateş kölelerdir. Benimle, seninle ölüdür. Hak’la diridirler, ancak onun emrini tutarlar. 216

213 214 215

İsra:44. Cuma:1. M.M. Şerif, İslâm Düşüncesi Tarihi (İnsan Yayınları:İstanbul, 1992) c.3, s. 49.

171
Bu cansız olan bulut vaktinde yağmur yağdırmanın gerekli olduğunu ne bilir? Bu bitkiyi kabul edip, bir yerine on veren toprağı da görüyorsun. Bunları bir kimse yapıyor. İşte sen asıl O’nu gör. 217 Toprak bile ulu Tanrı’nın kendisine verdiği her şeyden, cemad (cansız) olmasına rağmen, haberdardır. Eğer öyle olmasaydı suyu nasıl kabul ederdi ve her şeye nasıl süt-annelik eder ve onu beslerdi. 218 Dünya her nefeste yeniden yaratılmada, yenilenmektedir. Fakat biz dünyayı öylece durur gördüğümüzden, bu yenilenmeden haberdar değiliz. Her an alem yenilenmekte, ve biz, görünüşte aynı kaldığından, onun yenilenmiş olduğunun farkında değiliz, bedende, benzerinin devamlılığı olmasına rağmen hayat, ırmak gibi her zaman bir yeniliğe akmakta. 219 Ey gün, doğ! Atomlar oynuyor, cezbeye kapılmış ruhlar oynuyor. Kulağına, dansının onu nereye sürüklediğini söyleyeceğim. Havada ve çöldeki bütün atomların bizim gibi divane olduklarını iyi bil. 220 Bu deniz, can balıklarıyla dopdoludur. Sen görmüyorsun ama etrafında uçuşup duruyorlar. O balıklar sana kendilerini çarpmaktadırlar. Gözünü açta apaçık gör. Balıkları görmüyorsan bile, bari kulağın tesbihlerini duysun. 221 Rüzgar, toprak, su, ateş, kölelerdir. Benimle, seninle ölüdürler. Hak’la diridirler, ancak O’nun emrini tutarlar. 222

216 217 218 219 220 221 222

Mevlana, Mesnevi, c.1, s.66, byt.835. Mevlana, Fihi Mafih, s. 61. a.g.e., s. 340. Mehmet Bayraktar, Bilim ve Tasavvuf, (İstanbul: Seha yayınları, 1989, s.80. Bayraktar, a.g.e., s. 67. Mevlana , Mesnevi, c.III, s.305, beyit:3735. Mevlana, a.g.e., c.1, s.133, beyit: 1660.

172
Toprak bile Ulu tanrının kendine verdiği her şeyden, cemad olmasına rağmen, haberdardır. Eğer böyle olmasaydı, suyu nasıl kabul ederdi ve taneye nasıl süt annelik eder ve onu beslerdi? 223

Yunus Emre’ye göre de her şey O’nu zikretmekte ve anmaktadır:
Şol cennetin ırmakları Akar Allah deyu deyu, Çıkmış İslâm bülbülleri Öter Allah deyu deyu. 224

Rahman Baba ise:
Yeryüzü O’na ibadetle boyun eğdi, Gökyüzü ona tapınmak için eğildi, Her ağaç ve bitki O’na ruku etmede, Her ot ve yaprak O’nu öven dil, Denizdeki her balık O’na hamdu sena eyler, Kırlardaki, tarlalardaki her kuş onu tebcil eder. 225

Bu dünya görüşünü oluşturan temel etkenleri daha iyi görebilmek için Kur’an ve Sünnet’in hayvanlarla ilgi bakış açısını vurgulamak gerekmektedir. Aslında, büyük gönül insanı, Hak ve hakkın güzel isimlerinin bir aynası olan doğa aşığı Yunus Emre’mizin Yaratılanı Sev, Yaratandan Ötürü deyişi, atalarımızın kendi çevrelerine ve bu çevrede yaşayan her türlü canlıya karşı takındıkları tutum ve tavırlarını çok özlü olarak ifade etmektedir. Atalarımızın bu tutumunu gözlemleyen Fransız şair Lamartine bunu şöyle ifade eder: Türkler de canlı ve cansız mahlukatın hepsiyle iyi geçinirler: Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler; bizim

223 224 225

Mevlana, Fihi Mafih, s.340. Yunus Emre. Divan, yay.A. Gölpınarlı (İstanbul, 1943), s. 477. Rahman Baba, asıl adı Abdurrahman olan ve 1709 yılında vefat etmiş bir mutasavvıftır. Bkz.:Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, İslâm ve Ekoloji, s.88.

173 memleketlerde başı boş bırakılan veyahut eziyet edilen bu zavallı hayvan cinslerinin hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler.” 226Ayrıca atalarımız hayvanlara karşı olan sevgi ve merhametlerini de hayvan hastaneleri, kuş evleri, kuş hastaneleri ve çeşitli vakıflar kurarak göstermişlerdir.

I.5.1. Kur’an’da Hayvanlar
Kur’an’a şöyle bir baktığımızda, eko sistemin önemli üyeleri olan hayvanlara verilen önem hemen fark edilir. Kur’an’ın bazı surelerinin çeşitli hayvan adlarını taşıdığı görülmektedir: Bakara (İnek) Suresi, Nahl (arı) Suresi, Ankebut (Örümcek)Suresi, Neml (Karınca )Suresi. Ayrıca, Kur’an’ın çeşitli yerlerinde, çeşitli hayvanlardan bahsedilmektedir. Örneğin Köpek 17, Maymun 16, Domuz 15, Yılan 14, Koyun13, Deve 12, Öküz ve İnek 11, At 10 , Katır 9, Eşek 8, Kurt 7, Arı (6) Karınca 5, Örümcek 4, Sivrisinek, 3 ve Sinek ise 2 defa Kur’an’da isim olarak zikredilmiştir. Kur’an’ın hayvanlarla ilgili dikkat çekici bir ifadesi de, hayvanların da “ümmet” olduklarının ifade edilmesidir. İslâmi gelenek ve literatürde özel ve önemli bir kavram olan “ümmet”in hayvanlar için de kullanılması gerçekten dikkat çekicidir:
Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz Kitabta hiç bir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra onlar Rablerinin huzuruna toplanacaktır. 227

Ayet, dikkatlerimizi hayvanlar alemine çekmekte, onların da insanlar gibi sınıf sınıf olduğunu söylemekte; yürüyen veya sürünen hayvanlardan her türün bir ümmet, kuşların bir ümmet, insanların bir ümmet olduğuna işaret etmekte, insanların da yeryüzünde ki canlılardan bir sınıf olduğunu bildirmektedir.

226 227

Lamartine: Age., C.II. s. 259. 6/En’am: 38.

174 Bugün hayvanların yok edilmesi ve nesillerin tükenmesindeki en büyük etkenin, hayvanların insana yararları dışında bir değerleri olmadığı ve onların bir canlı makinadan başka bir şey olmadıklarıyla ilgili faydacı görüş olduğuna işaret etmiştik. Ancak Kur’ani bakış açısı onlara çok farklı bir konum vermekte ve hayvanların da tıpkı insanlar gibi bir ümmet oldukları ve Allah tarafından yaratıldıklarını açıklamaktadır. Böylece hayvanların yaratılmasındaki tek sebep sadece insanlara sağladıkları fayda ile ölçülemez. Onlar dünyadaki dengenin bir unsuru olarak yaratılmıştır. Bu açıdan da insandan farklı bir varlık düzeyleri vardır. Hatta insanlar yok iken, hayvanlar vardı. Bununla beraber, insan elbette ki hayvanlardan yararlanacaktır. Bu kadar sayısız hayvanları ve bunların tabi olduğu kanunları Allah’ın yaratmasındaki hikmet, hiç şüphesiz insan hayatının sürekliliğini ve güzelliğini sağlamak, doğayı yaşanabilir, sevilebilir ve ibret alınabilir bir yaşam yeri kılmaktır. İşte Kur’an, hayatın ve doğanın güzelliğini sağlasınlar diye her türden hayvan ve canlının yeryüzüne serpiştirildiğini ifade etmekte, onlardan kiminin karnı üzerinde sürünerek, kiminin iki ayak, kiminin dört ayak üstünde yürüdüğünü bildirmekte, böylece insanların en çok karşılaştıkları hayvanların önemine işaret etmektedir.
Binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri birer sürü olarak yarattı ve daha sizin bilmediğiniz nice hayvanları yaratmaktadır. 228

Bu ayet Allah’ın yaratmasının sürekli devam ettiğini, her an yeni yeni canlıların yaratıldığını anlatmaktadır. Denizde ve karada irili ufaklı nice hayvanların yaratıldığı; haşerelerin, tek hücreli mikropların nasıl süratle üredikleri hususunda insanın dikkati çekilmektedir.
Hayvanları da sizin için yarattı; onlarda sizin ısınmanızı sağlayan şeyler ve daha nice yararlar vardır, hem onlardan kimini de yersiniz. Onları ağıllarına sürüp getirdiğinizde ve otlaklara sürüp götürdüğünüzde, onlarda içinizi açan güzellik ve çekicilik vardır. 229

228 229

16/Nahl: 8-9. 16/Nahl: 5-6.

175
Ağırlıklarınızı öyle uzak şehirlere taşırlar ki, onlar olmasa siz canlarınızın yarısı tükenmeden oraya varamazdınız. Doğrusu Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir. 230

Bu ayetlerde Allah, hayvanları sıralarken insanın ihtiyaçlarına cevap verici yönlerini göz önünde bulundurmakta, hayvanların derisinden, kıllarından, tüylerinden, etinden , sütünden ve benzeri verimlerinden insanların faydalandıklarına dikkat çekmekte, ekonomik alanda önemli bir yer işgal ettiklerini bildirmektedir. Ayrıca âyetlerde, hayvanların insana, doğaya ve çevreye güzellik sergileyen birer mutluluk sembolü oldukları haber veriliyor. Yeryüzünde Cenab-ı Hakk’ın yaratıcı kudretinin en güzel ve en muazzam tezahürleri (görüntüleri) olduğu ifade ediliyor. Kur’an, ayrıca hayvanları yaratıcının sanatındaki mahareti ve üstünlüğü dile getiren bir başka sanat eseri olarak da takdim eder:
Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından(gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir süt içiriyoruz. 231

Allah’ın kudreti ve hikmetiyle belli görevler ifa etmek üzere insanlara hizmet için verilen hayvanlarda şüphesiz alınacak pek çok ibretler vardır. İnsanoğlu hayvanlar olmadan yaşamın olamayacağını, onlarsız hayatın çok cılız, anlamsız ve beslenme bozukluklarına sebep olacağını maalesef çok geç anlamıştır. 232 I.5.2. Hadis-i Şeriflerde Hayvanlara ve Hayvan Haklarına verilen Önem: İslâm’ın hayvanlara verdiği önemin ikinci kaynağı bizzat Hz. Peygamber’in (SAV) konuyla ilgili uygulamaları ile Hadis-i Şerifleridir. Kur’an’ın konuya verdiği öneme paralel olarak, Hz. Peygamber’in (SAV) de hayvanların korunmasına ve onlara merhamet ve şefkat gösterilmesi konusuna

230 231 232

16/Nahl: 7. 16/Nahl: 66. Daha geniş bilgi için bkz. Doç. Dr. M. Kemal Atik, Kur’an ve Çevre, (E.Ü. Yayınları:Kayseri, 1992), s. 94-103.

176 çok önem verdiği görülmektedir. Onun hayvanlara saygı gösterilmesi, korunması, eziyet edilmemesi, aşağılanmaması konularında gösterdiği titizlik dikkat çekicidir. Günümüzde, Allah’ın en mükerrem yaratığı insana her türlü işkence ve zulümler hâlâ uygulanırken, Hz. Peygamber’in (SAV) hayvanlara bile işkence ve zulüm yapılmasını yasakladığı görülmektedir. Bu çerçevede, Hz. Peygamber (SAV) Müslümanlara sadece insanlara değil, bütün canlılara karşı merhametli olmalarını öğretmiştir:
Merhametli olanlara Rahman (yani merhamet sahihi olan Allah) merhamet eder. Yerde olanlara merhametli olun ki, gökte olanlar da (melekler) size rahmet etsin. 233

Hadiste geçen “yerde olanlara” ifadesindeki genelliği göz önüne alan İslâm alimleri “buraya Müslüman, kafir, köle, hayvan...” gibi her çeşit canlıların dahil olduğunu ifade etmişlerdir. 234 Hz. Peygamber’in bu tavır ve emrinin tarih boyunca Müslümanlar üzerinde çok etkili olduğu görülmektedir. Hz. Peygamber’den aldıkları bu bakış açısıyla hareket eden Müslümanlar herkese karşı merhamet ve hoşgörüyle bakmışlardır. Düşmanlarına bile işkence etmemişlerdir. Başka din ve inanç sahipleri Müslümanlar arasında huzur içinde yaşamışlardır. Bu merhamet, sevgi ve hoşgörü medeniyetinden hayvanların da nasibini aldıkları görülmektedir. Ayrıca hayvanlara iyi davranmanın insanı cennete, kötü davranmanın ise, cehenneme girmesine sebep olabileceği de Hz. Peygamber (SAV)’in hadislerinden anlıyoruz. Ebu Hureyre'nin naklettiği şu hadis birinci şık için, yani hayvanlara iyi davranmanın cennete girmeye sebep olacağına, bir örnektir:
Yolda gitmekte olan birinin susuzluğu arttı. Hemen bir kuyuya inip suyundan içti. Çıkınca, susuzluktan dilini çıkarıp soluyan ve rutubetli toprak yalayan bir köpekle karşılaştı. Adam kendi kendine, 'bu hayvan da benim gibi susamış' deyip kuyuya indi. Mestine su doldurdu. Mestini ağzıyla tutup çıktı, köpeği suladı. Bundan dolayı Allah bu kulunu öğdü ve günahlarını bağışladı."
233 234

Tirmizi, Birr 16. Canan, 104

177
Bunun üzerine ashab, 'hayvanları sulamakta bize de sevap var mıdır?' diye sorduklarında Rasûlullah şöyle cevap verdi:" Yaşamakta olan her canlıyı sulamakta sevap vardır." 235

Hayvanlara kötü davranmanın sonucuyla ilgili olarak ise şu örnek bulunmaktadır: “ Bir kadın, bağlayıp yemek vermediği ve yer haşerelerinden yelmesi için serbest bırakmadığı kedi yüzünden cehenneme girdi.” 236 Hayvanlarla ilgili Hadis-i Şerifler çoktur. Bazılarını buraya alıyoruz:
Ey Ûsame! Acıkan ciğer sahibi her hayvan hususunda dikkatli ol. Kıyamet günü Allah’a şikayet edilirsin 237

Ebu’d-Derdâ, Hz. Peygamberin’in “Allah bu dilsizler (develer) hakkında hayırlı olmanızı tavsiye etmektedir, onlara güçleri ölçüsünde yük vurun.”dediğini, fazla yükten dolayı kalkamayan bir deve görünce hatırlatmışlardır. 238 Ebû Hureyre naklediyor:
Rasûlullah bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, cemaate yönelerek: Adamın biri sığırını sürüyordu ki, bir ara sırtına bindi ve vurmaya başladı. Bunun üzerine hayvancağız (lisan-ı haliyle): Biz bunun için yaratılmadık dedi. buyurdu.” 239 Kim av peşinde koşarsa gâfil olur.” 240 Ayrıca sadece eğlenmek için yapılan avcılık yasaklanmıştır:”Birinin, oyalanmak için öldürdüğü kuş, kıyamet günü Allah’a vararak şöyle şikayet eder: Ey Allah’ım! Falan kişi vakit geçirmek için beni öldürdü. Benden yararlanmak için değil. 241

235 236 237 238 239 240 241

. Tecrid, c.VII, s.223, H.No:1066. Buhari, Ezan 90, Musakat 9; Müslim, Birr 133; Ahmed b. Hanbel, Müsned IV. 351. Nesâî, Dahây: 42. İbnü Hacer el-Askalâni: Metâlibu’l-Âliye. Küveyt. 1973, 2 /156. Buhâri: Enbiyâ. 52. Ebü Davud: Sayd. 4. Nesâî: Say, 24; Tirmizî: Fîten. 69. Nesai, İbn Habban (Sibai, a.g.e.’den naklen)

178 Hayvan sağanlarla ilgili olarak Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Tırnaklarını kessinler, sağım sırasında uzun tırnaklarla hayvanların memelerini kanatmasınlar.” 242 Abdullah İbni Amr’dan naklen: “Resûlullah (SAV) bir keçiyi sağmakta olan bir adama uğramıştı, ona: Ey kişi, sağınca yavrusu içinde süt bırak, dedi. 243 “Haksız olarak bir serçeyi öldürenden, Cenab-ı Hâk kıyâmet gününde hesab soracaktır. 244 Enes naklediyor: “ Bir yerde mola verince, hayvanlarımızın istirahatını sağlayıncaya kadar ibadet etmezdik. 245 Ayrıca Hz. Peygamber (SAV)in, kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta ve yavrularının alınmamasını da emretmiştir. 246 İslam medeniyetinin özünü ve hayvanlara bakış açısını çok iyi yansıtan bir diğer örneği ise Abdullah b. Mes’ud rivayet ediyor: “Allah’ın Resulüyle bir seferde idik. Yanında iki yavrusu bulunan serçe biçiminde bir kuşa rastladık. Yavruları yakalayıverdik. Bunun üzerine anneleri, feryat ederek kanatlarını çırpmaya başladı. Resulüllah dönüp de yaptığımızı görünce: ‘Bunu yavrusundan kim ayırdı? Yavrularını ona iade edin’ dedi. Biz de onları serbest bıraktık. Yakmaya çalıştığımız bir köyü gördüğünde: ‘Bunu kim yaktı? diye sordu. Ona ‘Biz’ dedik. O da: ‘Ateşle ancak ateş’in Rabbi (yani Allah) azablandırmalıdır.’ dedi 247 Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber, hayvanların ve kuşların korunmasını, onlara eziyet edilmemesini, temizlik ve bakımlarının yapılmasını, yaratılışlarına uygun işlerde kullanılmasını, fazla yük yüklenmemesini, av yasağı koyarak rast gele eğlence için avlanılmamalarını emretmiştir. Bu sözleriyle ve
242 243 244 245 246

Sindi: Hâşiye alâ ibni Mâce. sayd. 12. Nureddin el-Heysemi: Age., 8/196. Dâ 2/11. Ebû Davûd: Cihâd. 48. Age., Cenâiz, 1: Buhâri: El-Edebü’l-Müfred. 139.

179 davranışlarıyla O, ancak 21. asrın eşiğinde sözü edilebilen hayvan haklarını o zamandan dile getirmiştir. Hayvan haklarıyla ilgili ülkemizdeki en kapsamlı kaynaklardan biri son zamanlarda yayınlandı. İslamın hayvan haklarıyla ilgili bakış açısını ve ilgili örneklere de geniş veren kitap, İslami bakış açısını çök güzel özetliyor:
(İslam’da)İnsana işkence edilmesi yasak olduğu gibi, hiçbir canlıya da eziyet edilemez, işkence edilemez. Horoz döğüşü, boğa ve deve güreşi gibi insanlık dışı”eğlenceler” İslam dışıdır. Resul-i Ekrem hayvanların hangi hayvan olursa olsun, isterse yaban domuzu veya kobra yolanı olsun, atış hedefi yapılmasını şiddetle yasaklamıştır:”Canlı olan hiç bir şeyi atış hedefi kılmayın!” Hayvanın yüzüne vurulamaz, işaret konmak için yüzüne damga vurulamaz, dağlama yapılmaz. Bu gibi insafsızlıklar, hayvanda da ruhi bozukluklara ve yüzdeki işaretler karşı cinsten hayvanların bu hayvana yaklaşmamsına sebep olabilir. Gerçekten merhametli bir Müslüman, hayvana da ev halkından biri imiş gibi sevgi ile muamele eder, hayvanda bile”aşağılık duygusu” doğmasına sebep olmaz... Hayvanlara da adalet göstermek zorundayız ve bir serçeciğe bile yapılan zulünden sorumluyuz. Sonuç olarak, Yaratıcımız Allah, Rahman ve Rahimdir. Âlemlerin Rabbi olarak Allah’ın rahmeti sadece “insanlar aleminde “değil, bütün kainatta, her alemde, bu arada “hayvanlar alemi’nde de tecelli eder... 248

Hz. Peygamberin hayvanlarla ilgili bu tutum ve davranışı tarih boyunca bütün Müslümanlar için uyulması gereken bir örnek teşkil etmiştir. Bu nedenle ecdadımızın konuya çok önem verdiği ve hayvanlarla ilgili çok titiz uygulamalar sergilediği görülmektedir. I.5.3. Tarihimizde Hayvan Sevgisi Yukarıda da ifade edildiği gibi, kültür tarihimiz incelendiğinde, ecdadımızın tabiatla ve tabiattaki canlılarla uyum içinde yaşadıklarını görüyoruz. Bundan dolayı da onları doğanın en vahşi yaratığı olarak nitelemenin haksızlık olduğunu ifade etmiştik. Zira Müslümanlar hukuk
247 248

Ebu Davud, Cihad 122, no:2675, III.125-6. Prof.Dr. İsmet Sungurbey, Hayvan Hakları, İÜ,Yay., 1993, İstanbul, s.199-203.

180 sistemlerinde de hayvan haklarına gerekli önemi vermiş, konunun ahlaki ve vicdani boyutunu hukuki yaptırımlarla desteklemiştir. Sibai’nin konuyla ilgili tespitleri şöyledir:
Müslüman fakihler, bu esaslar müvacehesinde akla hayale gelmeyecek birçok hüküm ortaya koyarak hayvana iyi davranılması gereğini ispatlamışlardır. Onlar, hayvanın geçiminin sahibine düştüğünü ileri sürerler. Bu kişi nafakaya yanaşmasa o hayvanı satmaya veya doyurmaya zorlanır. Yahutta kendiliğinden geçimini temin edebileceği bir yere götürmelidir. Bu hal çarelerinden birine imkan bulamayıp sahibi olduğu hayvan eti yenen cinsten ise, son çare onu açlıktan kurtarmak için kesmelidir. Bazı fakihler de şöyle der: Kör bir kedi bir şahsın evine sığınmışsa, çıkıp gitme gücünü bulmadıkça geçimini sağlamak o şahsa düşer. Hayvana taşıyabildiğinden fazla yük yükleyen kişiye tazminat ödetilir. Katır ve merkep gibi hayvanların taşıyacakları yük belirlenmiştir. Hayvanın işlediği cinayete de değinilmiş ve onun başkasına yaptıklarından dolayı cezaya çarptırılamayacağı; ihmalkarlığı görülen sahibinin cezalanacağı sonucuna varılmıştır 249

Hayvan haklarıyla ilgili diğer ilginç bir hukuki uygulamayı Ömer b. Abdulaziz’de görüyoruz. Ömer b. Abdülaziz, gönderdiği mektuplardan birinde valilere atın, boş yere koşturulup (eziyete maruz bırakıl)masını önlemelerini hatırlatıyordu. Atlara ağır ağır gemlerin takılmamasını ve altında demir bulunan yularlarla eziyet ettirilmemelerini ilgililere yazıyordu. Zamanın asayiş memurları halkın hayvanlara normalin üstünde yük yüklemesine engel oluyor, vurma ve işkence yapmalarına karşı çıkıyorlardı. Bu davranışta bulunanlara ceza veriyorlardı:
Görevli kişi, kusur işleyenleri uyarıyor; hayvanlara taşıyamıyacakları yükleri yüklememelerini, şiddetle vurmamalarını, sırtlarında yükleri olduğu halde herkesin gidip geldiği meydan ve pazarlarda bekletmemelerini hatırlatıyordu. Şeriat, bütün bu kötü davranışları yasaklamıştır. Ayrıcd hayvan sahipleri, her türlü yem ve bakım işlerinde kusur etmemeyi
249

Sibai, a.g.e., s. 117.

181
Allah’ın murakabesiyle pekiştirmelidir. Onlardan sağlanacak faydanın, doyurulmaları ve bakımlarıyla orantılı olduğunu bilmeli, haklarını kısmamalı, yedirmede cimri davranmamalıdır. 250

Osmanlılar’da da örfi hukuk şeklinde hayvan haklarının korunduğuna ve ihlâl edenlere belirli cezalar tatbik edildiğine dair bilgilere sahibiz. Hayvan hakları, genelde onların fıtrî yapılarına uygun işlerde çalıştırılmaları, yiyeceklerinin zamanında kaldırabilecekleri kadar yük vurulması, gerekli

temini ve verilmesi, sopalanmamaları, hasta oldukları zaman tedavi ettirilmeleri gibi çeşitli konuları kapsamaktadırlar. Zâbıta memurları, bu hakları koruma ve uymayanlara ceza kesme yetkisine sahiptirler; isterlerse ihlâl edenleri kendileri uyarır. İsterlerse onları mahkemeye bile sevk ederlerdi. 251 Konuyla ilgili olarak elimizde 12. Yüzyıl Müslüman hukukçularında İzz b. Abdisselam’a ait bir belge bulunmaktadır. İslam Hukukuyla ilgili bir kitabının bir alt başlığı aynen şöyledir: “Hukuku'l-Behaim ve'l- hayvan alel insan” (Hayvanların İnsanlar Üzerindeki Hakları). Buna göre, insanlara yüklenen sorumluluğu şu şeklide tespit etmektedir:

1. Faydalanılamayacak kadar hasta ve yaşlı olunca da, onun bakımını ve yiyeceğini en güzel şekilde temin etmek. 2. Çekemeyeceği hiç bir yükü yüklememek. 3. Gerek kendi cinsinden, gerekse başka cinsten, kendisine eziyet edecek hiç bir hayvanla aynı yerde bulundurmamak. 4. Keserken onu incitmemek. Canı tamamen çıkmadan, derisini yüzmemek. Kemiklerini kırmamak.

250 251

a.g.e., s. 118. İslâm Çevre Hukukuyla ilgili olarak bkz.: Prof. Dr. Servet Armağan, “İslam Çevre Hukuku’nun Genel Esasları”, İnsan ve Çevre içinde.

182

5. Yavrusunu gözünün önünde kesmemek. 6. Ağıl ve ahırlarını mümkün olduğunca temiz tutmak. 7. Çiftleşme döneminde, dişisini ve erkeğini yan yana getirmek. 8. Boş yere ve eğlence amacıyla av yapmamak. Av esnasında avın kemiğini kırmamak, yahut etini haram kılacak herhangi bir davranışta bulunmamak. 252
Tüm bu hukuki ve ahlaki değer yargılarının bir sonucu olarak ecdadımızın hayvanlara gösterdiği şefkat ve sevgi gerçekten dikkat çekicidir. Bunu en iyi gözlemleyen ve bazen de anlamakta zorlananlar, Müslüman toplumları ve beldeleri ziyaret eden bazı Avrupalı seyyahlar olmuştur. Konuyla ilgili olarak merhum İsmail Hami Danişmend Batılı kaynakları tarayarak kapsamlı bilgiler vermektedir. Söz konusu seyyahların Müslümanların hayvanlar ve diğer varlıklarla ilgi tavır ve davranışlarıyla ilgili bazı gözlemleri şöyledir:
Hayrat ve hasenat hayvanlara bile şâmildir. Hiç kimse onlara eziyet etmeye kalkışmaz. Eğer bir ata, bir katıra veya bir deveye, sahibi haddinden fazla yük taşıtacak olursa, zâbıta memurları, onun gaddarlığına mâni olmak ve fazla yorulan hayvanı dinlendirmeye mecbur etmek yetkisine sahiptirler. Her gün bu gibi rastlamak mümkündür. Her halde bunlar Türk milletine şeref verecek şeylerdir. 253

252

(Kavaidu'l-Ahkam fi Mesalihi'l-Enam, c.1, s. 167, Daru'l- Ceyl, Beyrut, 1980.) Bu kitaptan beni haberdar eden ve metni beraber tercüme ettiğimiz değerli dostum Dr. Mehmet Görmez’i şükranla anıyorum. d’ Ohsson (M.): Tableau General de’Empire Athoman, C.IV. Kısım 1.s. 307(İsmail Hami Danişmend, Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlakı, İstanbul Kitapevi, 1961, s.148’den nakledilmiştir. Bu kısımda Fansızca orjinal isimlerini verdiğimiz eserlerdeki bütün alıntılar Danişmend’in adıgeçen eserinden alınmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir nokta ise, Türk kelimesinin İslam’la eş anlamlı olarak kullanılmasıdır.)

253

183 Türklere düşmanlığıyla tanınan Fransız avukatı Guer ise aynı konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir :
... Türklerin bunları (hayvanları) himaye ve yiyeceklerini temin için bilhassa tedvin ettikleri (düzenledikleri) kanunları bile vardır. Onların nazarında, bir sokak köpeğine ekmek vermemek, zincire vurulmuş talihsiz bir Hıristiyan’ı, ekmeksiz bırakmaktan daha büyük bir cinayettir. 254

Benzer malumatı, İngiltere’nin İstanbul sefaretinde kâtiplik görevi yapan Ricaut da vermektedir:
Türkler’in hayvan haklarına ne kadar saygılı olduklarını, onların beslenme ve korunmalarına ne kadar önem verdiklerini gösteren en önemli hususlardan birisi de, hayvanlar için kurdukları özel vakıflardır. 255 Fakir insanlar için kurulan aş evlerinde, insanlardan başka kedi ve köpek gibi hayvanlar da doyurulduğu gibi, sırf kedi ve köpek gibi hayvanlar için özel vakıflar da kurmak adetti. Türkiye’nin bazı şehirlerinde kediler için yapılmış binaların olduğunu, gıdaları için vakıflar kurulduğunu, kedilerin hizmeti için vekil harçlar ve uşaklar tahsis edildiğini söylersem, bu maskaralıklara gülmeyen Hıristiyan kalmaz. 256

BİR KEDİ HİKAYESİ Hikaye, Tophane rıhtımının merdivenlerinde başladı. O devirde, İstanbul, henüz tamamen Türk’tü... Yani hemen hemen bugünkü Fransa, yahut İngiltere gibi. Kruvazörümüzün sandalı rıhtımdaydı. İçinde gemiye dönmek üzer olan üç subaydık. Tam rıhtımdan ayrılmak üzereyken nereden çıktıysa, bir tekir kedi peyda oluverdi. Sandalımıza yaklaştı, kürekleri koklamaya başladı. Arkadaşlardan biri:
254 255

Guer: Moeurs et Usağes des Turcs, Paris, 1846. CI. s. 369; Danişmend, s. 148. Ricaut: Histoire de l’Etat Present de l’Empire Ottomann, Fransızca çeviri Briot, Paris, 1670, s. 301; Danişmend, a.g.e. Le Bruyn: Age., s. 358; Danişmend,s. 142.

256

184

-Hele bak, dedi bir Türk kedisi! Evet bizden korkmadığına göre, hiç şüphesiz bir Türk kedisiydi. Gerçekten İstanbul’un kedileri çok bariz şekilde ikiye ayrılır. Müslüman mahallelerinde yaşayan Türk kedileri -bu mahallelerinde herkes hayvanlara karşı daima iyi davranır- ve Rum yahut Ermeni kedileri; bunlar reaya mahallelerinde yaşar; buralardaki Doğu Hıristiyanları, Gregoryenler yahut Ortodokslar zayıf olan her şeye karşı alçakçasına zalim davranırlar. Bu mahallelerde yaşayan kediler, daha insan yüzü görür görmez selameti kaçmakla bulur.

Claude Farrére,Türklerin Manevi Gücü, (İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, çev: Orhan Bahaeddin,), s. 149-150.

Türk şefkatı hayvanlara bile şamildir. Bunları beslemek için vakıflar ve ücretli adamlar vardır; bu adamlar sokak başlarında köpeklere ve kedilere et dağıtırlar. Bu hayvanlar o sadakaya alışmış olduklarından, dağıtıcıların seslerini o kadar iyi tanırlar ki, işitir işitmez hemen sokak başına üşüşmekte kusur etmezler. 257

Hayvanlar için kurulmuş olan vakıflar iki kısımdır. Birincisi, geçici vakıflardır. En yaygın olan hayvan vakıfları bu türden olanlardır. Hayırsever kimseler, ya belirli bir miktar para ayırarak bunu kasap ve fırıncılara veya görevlendireceği herhangi bir kimseye vererek, her gün sahipsiz kediler ve köpeklere et ve ekmek dağıttırırdı veya kendisi her gün et veya ekmek satın alarak onları doyururdu.

257

Guer: Age.. C.I. s. 220; Danişmende, a.g.e.

185
Türkler, kedi, köpek ve benzeri başı boş hayvanlar için de vakıflar kurmuşlardır. Kasaplar her gün bu gibi hayvanların bir kısmını beslemekle sorumludurlar. 258 Diğer bir kısım Türkler de köpeklere nafaka temini için vasiyetnamelerinde bir miktar para tahsis ederler veya kendileri sağken fırıncılara ve kasaplara köpekler için her hafta yahut her ay para verirler; bu gibi işleri yürüten esnafın aldıkları parayı başka şeylere sarf edeceklerinden katiyyen şüphe edilmemelidir. O türlü sadakaların dağıtılmasını üzerine alanlar, belirli saatlerde etrafına toplanan bir köpek sürüsüne sırayla et ve ekmek parçaları atarken daima görülebilir. 259

Türkler, sadece hayvanların bakım ve beslenmeleri için vakıflar kurmakla yetinmemişlerdir. Hastalandıkları zaman, tedavi işleriyle de uğraşmışlardır; bu maksatla hayvanlar için özel hastaneler açtıklarına dünya tarihi şahit olmuştur. Ünlü Fransız yazar Montaigne bile bu hususa işaret etmeden edememiştir. “Türklerin hayvanlar için bile vakıf ve hastaneleri vardır.’’ 260 XVII. Yüzyılda Osmanlı ülkesini gezmiş olan Fransız avukat Guer, Şam’da hastalanan kedilerle köpeklerin tedavisine mahsus bir hastane 261 varlığından bahsetmektedir. Şam’daki hayvan vakıflarıyla ilgili olarak Prof. Sibai ise şu bilgileri vermektedir:
Eski Vakıf geleneğinde hasta hayvanları tedavi ve otlatma yerleri mevcuttur. Yeşil Mera (şu anda Şam’ın şehir stadı olarak kullanılan saha), çalışma gücünü yitirdiğinden sahiplerinin yem ve bakımını kaybeden aciz hayvanların otlanması için zamanında vakfedilmiş bir yerdi. Bu hayvanlar ölünceye kadar orada otlanırdı. Şam Vakıfları arasında, kedilerin yiyip uyuyacağı ve gezineceği yerler de vardı. Öyle

258

Comte de Bonneval: Anecdotes Veinitiennes et Turques. Francfort, 1740,. C.I, s. 214; Danişmend, 146. Corneille Le Bruyn: Voyages de Corneille Le Bruyn par Mascovie, en Perse et aux Indes Prientales, La Haye, l732. s. 358-359; Danişmend, 145. Montaigne: Essais. C.II. 206; Danişmend, a.g.e. Guer: Age., s. 220; Danişmend, 106.

259

260 261

186
ki, her gün yiyeceklerini bulmakta hiçbir güçlük çekmeyen yüzlerce kedi, buranın demirbaşı mesabesinde (durumunda) idi.
262

Kültürümüzde kuşların ayrı bir yeri ve önemi vardır. Kuşlar sadece bülbül sesi gibi güzel ötücü kuşlar değil, başta güvercin olmak üzere leylek, kumru, ve kırlangıç gibi diğer kuşlara karşı da büyük sevgi beslemişlerdir. Bu sevgi , çeşitli şekillerde tezahür etmiştir. Kuş haklarını koruma, onlara yiyecek temini için vakıf kurma, tedavileri için hastane yapma, bazı türlerini evcilleştirme ve kafeste saklama veya tam tersi olarak kafeslerden kurtarma gibi. Sevgilerinden dolayı kuşları kafeslerden kurtarmalar çok olduğu gibi, kafeste kuş besleyenler de çoktu. Evliya Çelebi, XVII. Yüzyılın ortalarında İstanbul’da bülbül satan dükkanlardan başka, 500 den fazla kafeslik ötücü kuş satan dükkanların varolduğunu söylemektedir. 263 Başka bir seyyahın konumuzla ilgili gözlemleri ise şöyle:
Türkler’in iyiliği yalnız insanlara münhasır (sınırlı) olmayıp, hayvanlara ve kuşlara bile şâmildir (kapsamaktadır). İçlerinden bazıları pazar kurulan yerlere muntazaman devam edip satın aldıkları kuşları hemen uçurarak âzad ederler. Bunun sebebi, mahşer gününde o kuşların ruhları Allah’ın huzuruna gelip insanlardan görmüş oldukları iyiliğe şehâdet edecekleri 264 şeklinde garip bir fikre sahip olmalarıdır.

Kafes kuşlarını ve hayvanlarını satın alıp serbest bırakmak o kadar yaygın haldeydi ki, özellikle İstanbul’da fakir çocukların bunu bir harçlık kazanma vasıtası yaptıklarına dair bilgiler vardır. Dr. A. Brayer bu hususa şöyle işaret eder:
... Türkler bu kuşlara büyük bir şefkat gösterirler ve çınar gölgelerinde dinlendikleri zaman onların saâdetiyle mahzûz olurlar. Bu husustaki hassasiyetleri o kadar meşhurdur ki, hıristiyan çocukları o hissi kendi menfaatlerine istismar bile

262 263 264

Sibai, a.g.e., s.119. Evliya Çelebi: Seyahat-Name, C.I, ss. 585, 587. d’Ohssın: Age., C. IV. Kısım I, sh. 308-309; Danişmend, 145.

187
ederler. Bu çocuklar ellerine kuşlarla dolu kafesler alarak Müslüman-Türkün önünden geçerler. Türk, o zavallı kuşları hürriyetlerinden mahrum görünce müteesir olur (çok üzülürler); çocuklara yaklaşmalarını işaret eder ve satın alma teklifinde bulunur. Pazarlık çabucak neticelenir. Çocuklar kafesin kapısını açarlar ve mini mini esirlerini salıvererek Allah’ın bir mahlûkunu mutlu ettiğine kaani olan (inanan) Müslüman Türkü sevindirirler. Ama çocukların kârı yalnız ellerine geçen bir kaç paraya münhasır (sınırlı) kalmaz; salıverdikleri kuşlar bilhassa yetiştirilmiş olduğu için, hemen sahiplerinin evlerine dönerler ve ayni ihtikâra (sahtekarlığa) daha bir çok defalar âlet olurlar. 265

Böylece Türkler‘in kuş ve hayvanları sevindirirken aynı zamanda fakir çocukları da bu yolla sevindirdikleri görülmektedir. Türklerin kuş ve hayvan sevgisiyle ilgili olarak eskiden yaptıkları başka bir âdet daha vardır: Kuşlar ile diğer böcek ve hayvanların su ihtiyaçlarını gidermek için, mezarların kenarına taş ve mermerlerden oyulmuş suluklar yerleştirirlerdi. Eğer mezar mermer kaplıysa bizzat mezarın ayak ucuna suluklar oyarlardı. Böylece oralarda biriken yağmur sularından, veyahut ziyaret zamanlarında hususan getirilip dökülen sulardan kuş ve diğer hayvanlar su ihtiyaçlarını giderirlerdi. 266 Türkler’in çok eskiden beri başta güvercin, kumru, leylek ve kırlangıç olmak üzere diğer kuşlara yem ve yiyecek temini için geçici ve daimi vakıflar kurduğu bilinmektedir. Bununla ilgili olarak meşhur Fransız şair Lamartine şu gözlemlerini kaydetmektedir:
Türkler de canlı ve cansız mahlukatın hepsiyle iyi geçinirler: Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler; bizim memleketlerde başı boş bırakılan veyahut eziyet edilen bu zavallı hayvan cinslerinin (türlerinin) hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler. Bütün sokaklarda mahalle köpekleri için muayyen (belirli) aralıklarla su kovaları sıralanır; bazı Türkler, ömürleri boyunca
265 266

Brayer (A.): Neuf Annees e Constantinople. Paris, 1836. C.I. s.339; Danişmend, 151. Bayraktar, a.g.e., s. 112.

188
besledikleri güvercinler için, ölürken vakıflar kurarak, kendilerinden sonra da (bu hayvanlara) yem serpilmesini sağlarlar. 267

Lamartin’in bahsettiği bu şefkat ve merhamete bütün Müslüman toplumlarda rastlamak mümkündür. Bununla beraber bildiğimiz en eski daimi kuş vakıflarına Anadolu Selçukluları zamanında Sivas’ta rastlanmaktadır. İslami kaynaklar Sivas’ta vakıf ve hayır işlerinin çok geniş ve yaygın olduğun kaydetmektedirler. Bunun karakteristik bir örneği olarak Zekeriyya elKazvinî’nin kışın şehirde kuşlara yem vermek için daimi vakıflar yapılmış olduğuna dair ifadelerini zikretmek yeterlidir. Kuşlar için diğer Anadolu şehirlerinde de vakıfların bulunduğunu yine kaynaklarımız kaydetmektedir. 268

İnsan Ne İle Yaşar
Anladım ki; Allah insanların birbirlerinden ayrı ayrı değil, tek vücud halinde yaşamalarını istediğinden, her birine kendi ihtiyaçlarını değil; her birine, hepsi için gerekli olan şeyleri ilham ediyor. Anladım ki, insanlar kendilerini düşünerek yaşıyor gibi görünseler de, hakikatte onları yaşatan tek şey sevgidir. Kim severse, Allah’a yaklaşır; Allah da ona yaklaşır. Çünkü O, sevgiyi yaratandır!. Tolstoy, İnsan Ne İle Yaşar, (İstanbul:Şule Yay., 1993), s. 39. Ecdadımızın hayvanlara karşı gösterdiği bu şefkat ve merhametin yabancı seyyahların dikkatini çektiğini ve bazen de bu durumu anlamada zorlandıkları görülmektedir. Aynı durum bugün de söz konusudur. Bazı insanların hayvan sevgisi aşırı bulunmakta, insanlar aç dururken hayvanlara özel itina gösterilmesi eleştirilmektedir. İnsanın şeref ve onuru düşünüldüğünde, önceliğin aç ve fakir insanlara verilmesi gerektiği açıktır. Ancak ecdadımızın durumuna daha yakından bakıldığında durumun farklı olduğu görülmektedir.
267 268

Lamartine: Age., C.II. s. 259. Osman Turan, “Selçuklular Zamanında Sivas Şehri”, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi. C.IX. Sayı 4. Aralık 1951. s. 454.

189 Örneğin hayvanlar için vakıf ve hastanelerin yapıldığı eski Sivas’a tekrar dönersek şu durumla karşılaşıyoruz: Sivas ekonomik ve medeni bakımdan oldukça gelişmiştir. Her sınıf halk ve misafirler için ayrı ayrı yerler vardır. Misafirler bu yerlerde kaldıkça her tür ihtiyaçları sağlandıktan sonra, yollandıkları zaman kendilerine azıkları dahi verilmektedir. 269 Yani insanların her tür sorunu halledildikten ve ihtiyaçları karşılandıktan sonra, hayvanların korunması ve ihtiyaçlarının karşılanması söz konusu olmaktadır. Bunun daha iyi anlaşılabilmesi için vakıfların genelde ilgilendiği alanları hatırlamak faydalı olacaktır. İslam dünyasının hemen her yerinde karşımıza çıkan vakıfların elini uzatmadığı bir alan yok gibidir. Dünyanın her bölgesinde ve her zaman görülebilen yoksulların elem ve ıstıraplarını gidermek, yollar, köprüler, çeşmeler, su bentleri, okul, cami, hamam vs. gibi daha nice hizmetleri yerine getiren bu kurumların pek çok çeşidi bulunmaktadır. Başlıca vakıf çeşitleri şöyle sıralanabiler: • Fakirlere, dullara, öksüzlere, borçlulara para yardımı eden vakıflar, • Öğrencilere elbise ve yemek veren vakıflar, • Evlenecek genç kızlara çeyiz temin etmeyle ilgilenen vakıflar, • Halka meyve ve sebze verilmesi; • Çalışamayacak derecede yaşlanan kayıkçı ve hamalların bakımıyla ilgilenen vakfılar; • Şehirlerdeki yol ve sokakların temiz tutulması için arkalarında kül olduğu halde, caddedeki tükrük ve balgam gibi insanı tiksindiren şeylerin üzerini kapatmak gayesiyle dolaşan görevlileri istihdam eden vakıflar. • Oyuncağı bulunmadığı için arkadaşları ile oynamayan çocuklara oyuncak alınmasıyla ilgili vakıflar. Örnek olarak zikredersek: • Selçuk Hanım, bıraktığı vakıf bahçe ve tarlaya her yıl muhtelif cinsten 100 meyve ağacının dikilmesini şart koşmuştur.

269

a.g.e., 454.

190 • Abdullah b. Hacı İbrahim, Yeni Cami’de duran leylekler için yılda 100 kuruş yem parası vakfetmiştir. 270 Vakıflarla ilgili bölümü bitirirken konuyla ilgili tarihi bir belgeyi zikretmek yerinde olacaktır. Aslında bu belge, bugün birçok yerlerde güzel bir tablo olarak duvarlarımızı süslemekte; atalarımızın engin tecrübe, merhamet, sevgi ve hoşgörülerinin somut bir belgesi olarak karşımızda durmaktadır. Fatih Sultan Mehmed’in çevre ve çevre sağlığıyla ilgili ünlü vasiyetnamesinden bahsediyoruz. Gevher Nesibe Eğitim Enstitüsü Çevre Sağlığı Bölümü’den sağlanan vasiyetname aynen şöyledir.(Anlaşılmasını kolaylaştırmak için bazı kelime ve terkiplerin anlamları aşağıda verilmiştir.):
Ben ki İstanbul Fatihi abd-ı aciz Fatih Sultan Mehmet, bizzatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satun aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kâin ve malûlu’l-hudut olan 136 bap dükkânımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim. Şöyle ki: Bu gayr-i menkulâtımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezerler. Bu sokaklara tükürenlerin, tükrükleri üzerine bu tozu dökeler ki, yevmiye 20’şer akçe alsunlar; ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasp eyledim. Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar bilâistisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası, ya da mümkün ise şıfayâb olalar. Değilse kendilerinden hiç bir karşılık beklemeksizin Darülacezeye kaldırılarak orada salâh bulduralalar. Maazalllah herhangi bir gıda maddesi bahranı da vâkı olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silâh, ehli erbaba verile. Bunlar ki hayvanat-ı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki, zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar.

270

Doç. Dr. Ziya Kazıcı, İslam Müesseseleri Tarihi, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1991,

191
Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedânın harimleri ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemye veya almaya bizzâtihi kendûleri gelmeyûp yemekleri güneşin loş bir karınlığiında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle. 271

s. 201.
271

Abd-i aciz: Aciz kul; kain: bulunan; malumu’l-hudud: sınırları belli olan; nema: gelir; bilaistisna: İstisnasız; Mazaallah: Allah korusun; salah: iyileşmek; balkanlara: ormanlara, dağlara; şifayab: şifa bulan; zinhar: sakın, kesinlikle; şühedanın harimleri: şehidlerin aileleri; Medine-i İstanbul: İstanbul şehri.

192

İSLAM ÇEVRE DEKLARASYONU: *
Dr. Abdullah Ömer NASIF Çev: Dr. İbrahim ÖZDEMİR İslami dünya görüşün özünü, bütün kainatın Allah tarafından yaratılığı gerçeği oluşturur. Yeryüzünde suları akıtan, gökleri (direksiz) tutan, yağmurları yağdıran, gece ve gündüz arasındaki sınırı koruyan Allah’tır. Kainat bütün zenginliği ve canlılığıyla Allah’ın, yani kainatın yaratıcısının eseri ve sanatıdır. Bitkileri ve hayvanları çift olarak yaratan ve onların çoğalmasını sağlayan da yine Allah’tır. Allah daha sonra da insanoğlunu yarattı. İnsan müstesna bir varlıktır. Akıl ve düşünme gücü verilen ve hatta yaratıcısına bile karşı gelebilecek mahiyette olan tek varlık insandır. Bu yönüyle insan a’lay-i illiyin denilen meleklerden daha yüksek bir makama çıkma veya esfel-i safilin denilen hayvanlardan daha aşağı bir mertebeye düşme potansiyel ve kabiliyetine sahip tek varlıktır. “İslam” kelimesi ise teslim olma ve barış gibi ikili bir manaya sahiptir. İnsanın Allah’ın has ve müstesna bir mahluku olduğunu ifade etmiştik. İşte insan Allah’ın yarattığı bir varlık olduğundan, ancak Allah’a tam olarak teslim olduğunda, yani yaratıcısına itaat ettiğinde kendisini tam olarak anlayabilir. Yani Allah’ın iradesine tam olarak teslim olduğumuzda gerçek barış ve huzuru elde edebiliriz: Bireyler olarak kendi aramızda, insanla insan ve insanla doğa arasında gerçek barışı ancak böyle bir teslimiyetle bulabiliriz. Allah’ın iradesine teslim ve ram olduğumuzda şu gerçeği açıkça idrak ederiz: Bütün gücümüz, yetenek ve kuvvelerimiz, becerilerimiz ve bilgilerimiz bizlere Allah tarafından ihsan edilmiştir. Bizler O’nun kullarıyız. Bütün sahip olduklarımız ve elde ettiklerimiz O’nun rahmetinin eseri olduğundan, O’na tam olarak
*

The World Wildlife Fund’ın Eylül 1986’da İtalya’da gerçekleştirdiği toplantıda İalsm’ın Çevre Deklarasyonunu Dünya İslam Birliği Teşkilatı genel sekreteri Dr. Abdullah Ömer Nasıf sunmuştur. Arabia dergisinin Ocak 1987 tarihli sayısında yayınlanan bu yazıyı bir belge olarak bu bölüme almayı uygun gördük. Yahudi Deklarasyonu, Environmetal Policy and Law, 17/1 (1987) s. 47.

193 yönelip, bize bahşettiklerinden dolayı O’na layık şükür ve ibadeti yaptığımız zaman tam olarak hürriyetimize kavuşmuş oluruz. Hürriyetimiz, Allah’ın bize bahşettiği nimetlerine karşı duyarlı, bu nimetlerin farkında ve bunlardan sorumlu bir emanetçisi olmamızla ortaya çıkar. Müslümanlar için insanlığın yeryüzündeki fonksiyon ve görevi Allah’ın halifesi veya emanetçisi olmasıdır. Bizler Allah’ın yeryüzündeki emanetçileri ve halifeleriyiz. Doğanın ve dünyanın efendileri olmadığımız gibi, dünya da dilediğimiz gibi tasarruf yapacağımız/yapabileceğimiz bir malımız değildir. Doğa, Allah tarafından yaratılmıştır ve Allah’ındır. Korunması ve muhafazası ise bizlere emanet edilmiştir. Allah’ın halifesi ve emanetçisi olarak fonksiyonumuz ise bu emanete son derece dikkat etmek ve korumaktır. Halife ise (erkek/kadın) Allah’ın emanetini nasıl kullandıkları (iyi/kötü) ve yaptıklarından dolayı sorumludur.

İnsanın Sorumluluğu
İslam, bizlere Allah tarafından yaratıldığımızı ve hesap vermek için tekrar ona döneceğimizi öğretir. Bunun anlamı: Bütün yaptıklarımızdan, yani iyi yaptıklarımızdan da kötü yaptıklarımızdan da sorumlu olduğumuzdur. Halife olan insan, Ahret günü emanete karşı nasıl davrandığı ve muamele ettiğinden hesaba çekilecektir. Halifenin sorumluluğunu bizlere bildiren İslam’daki ahret kavramıdır. İslam ise ahreti iyi karşılayabilmek için bugün nasıl yaşamamız gerektiğini bizlere gösteren bir rehber ve ahretle ilgili konuları bizlere açıklayan bir mesajdır. İslam’ın öz ve temelini ifade eden kavram Tevhid, yani Allah’ın birliği, kavramıdır. Allah’ın birliği insanlığın ve tabiatın birliğinde de kendini göstermektedir. Bu nedenle Allah’ın yeryüzündeki halife ve emanetçileri mahlukatın birliğini, dünyanın bütünlüğünü, flora ve faunayı, yaban hayatını ve doğal çevreyi korumada birinci dereceden sorumludurlar. Tabiattaki bu birlik, bir ihtiyacı bir başka ihtiyaca karşı çıkarmakla, bir şeyin bir diğer şeye hakim olmasıyla korunamaz. Ancak denge ve düzenle korunabilir. Bundan dolayı Müslümanlar, İslam’ın orta yol

194 olduğunu ve bizlerin de bu yolu nasıl yürüdüğümüz, mahlukata karşı nasıl davrandığımız, ayrıca doğada hakim olan denge ve ahengi korumak için neler yaptığımızdan sorumlu olduğumuzu ifade ederler. Böylece birlik, emanet ve sorumluluk (yani tevhid, halifelik ve ahret) İslam’ın üç temel kavramıdır. Bu ilkeler aynı zamanda İslâmi çevre ahlakının da temel direkleridir. Bu kavramlar Kur’an tarafından öğretilen temel değerleri de meydana getirmektedir. İşte, Hz. Peygamberin şöyle demesine neden olan bu değer yargılarıdır: “Her kim bir ağaç diker ve olgunlaşıp meyve verinceye kadar ona iyi bakarsa ana sevap vardır”ve yine “Eğer bir Müslüman bir ağaç veya bir tohum dikerse, onun meyvesinden yiyen her şey (insan olsun, hayvan olusun) insana sevap kazandırır”. Yine Efendimiz “ dünya yeşil ve güzeldir. Allah da sizleri kendisinin halifesi olarak bunları korumanız şartıyla tayin etmiştir.” İşte Çevre bilinci bu tür değerlerin benimsendiği, maddi ve manevi varlığımızın bir parçası olduğu zaman ortaya çıkar. Üstelik bunlar gerçeklerden uzak ve öte dünyaya ait düşünceler olmayıp; bilakis bizimle ve bu dünyayla ilgili olup bizleri şu anda ve şimdi ilgilendirmektedir. Şayet bana ahret fikrinin şimdi ve şu anla nasıl bir ilişkisi olduğunu sorarsanız, cevabım sizleri şaşırtabilir: “Nükleer güç ve biyoteknoloji”. Her ikisi de burada ve halihazırdadır. Her ikisinin de fayda ve zararları bulunmaktadır. Yine her ikisinin de insanların ve doğanın sağlığı ve iyiliği için birtakım sonuç ve etkileri vardır. Eğer ben samimi ve içtenlikle Allah’ın yeryüzündeki halifesi ve emanetçisi olmaya niyetli birisi isem, bunlar hakkında bir fikrim olmalı, onlarla ilgili bir tercihte bulunabilmeliyim. Zira insanların bunlarla olan ilişkilerinden dolayı (bilim adamı olarak) Ahrette sorumlu olacağım.

Çevre Ahlakı
İslâm’ın dünya görüşü çok sadedir. Bütün prensip ve emirlerinde kavram ve değerlerine pragmatik şekiller vermeye çalışır. Gerçekten de, Tevhid ve hilafet kavramları dinde pratik emirler şeklini almıştır. Dinin, haram alanlar ( doğal kaynakların korunması için her tür gelişmenin yasaklandığı alanlar) ve hima (sadece yaban hayatının ve ormanların korunması amacıyla tesis edilmiş) gibi kurumları İslam çevre hukukunun

195 özünü oluştururlar. İşte klasik İslam hukukçusu İzz bin Abdusselam 13.yüzyılda Hayvan haklarıyla ilgili beyannameyi hazırlarken dinin bu yönlerinden yararlanmıştır. Aynı şekilde, birçok hukukçu ve alim de su kaynaklarını koruma, ormanları koruma, aşırı otlatma, şehirlerin büyümesinin sınırlanması, kültürel değerlerin korunması vs. ile ilgili birçok hükümler geliştirmiş ve ortaya koymuşlardır. Bundan dolayı İslam çevre ahlakı sadece metafizik fikirlere münhasır olmayıp, aynı zamanda bizlere pratik bir rehber olma özelliğini de sağlar. Müslümanlar bu değerlerin özüne dönmeye, kendilerini ve çevreyi de bunların ışığında anlamaya muhtaçtırlar. Tevhid, emanet ve sorumluluk kavramları Müslümanın bireysel takva ve ibadetleriyle sınırlandırılmamalıdır. Bilakis hayatlarının bütün safhalarını kuşatmalıdır. İslam hukuku sadece suç ve cezalarla sınırlandırılmayıp, aynı zamanda çevre hukukunun öncülüğünü de yapmalıdır. Sık sık İslâm’ın bir hayat nizamı olduğunu söyleriz. Bununla da ahlak anlayışımızın hayatın bütün cephelerini kuşattığını vurgulamak isteriz. Bununla beraber çoğunlukla hareketlerimiz sahip olduğumuz değerlerin zıddı olur. Sık sık bilim adamları veya teknokratlar, ekonomistler veya siyasetçiler olarak iş yaparken İslam çevre ahlakının bizlere bildirdiğinin tersine hareket ederiz. Bu değerleri benliğimize yerleştirmeliyiz. Hareketlerimizi bu değerlere göre değerlendirmeliyiz. Bu değerler bize, çevre açısından doğru soruları sorma, muhtemel çözümlerin en iyisin bulma , istediklerimizin çevre açısından kar ve zararını tam olarak ölçme, Allah’ın bizlere ihsan ettiği ahlak sistemi çerçevesinde diğer mahlukatın haklarına tecavüz etmeden neler yapabileceğimizi görmemizi sağlar. Şayet gerçekten kendisini Allah’ın iradesine teslim etmiş ve Müslüman olduğunun bilincinde olan bir bilim adamı ve teknokrat, bir ekonomist ve siyasetçi olarak aynı değerleri kullanırsak; günümüzün çevreyi tahrip edici hakim düşünceleri karşısında daha şefkatli, pratik ve sağlıklı İslâmi bir alternatif ortaya koyacağımıza inanıyorum.

196

197

198

ÇEVRE

ÖZLÜĞÜ275F

Açığa çöp dökme Alıcı Alıcı sular Amonyak Antimikrobiyal Artıma Asbest Kirlilği

Atıkların rahatsız edici kokulara, su, toprak ve hava kirliliğine yol açacak biçimde açık alana dökülmesi. Kirlilikten dolayı belirli risklere maruz bulunan canlı veya cansız nesne. İşlemden geçirdikten sonra sıvı veya katı kirleticilerin içine boşaltıldığı su oluşumları. azalmış olur. Endüstriyel süreçlerde ve gübre üretiminde kullanılan zehirli, tahirş edici gaz. Mikrobiyal büyümeyi önleyen kimyasal veya biyolojik maddeler. Atık su veya gazların kirleticilerden temizlenmesi işlemlerinin tümü. Çimento sanayiinde ve otomobillerdeki fren balatalarının aşınmasından kaynaklanan emisyonların yolaçtığı asbest kaynaklı hava kirliliği. Esas olarak sanayi tesislerinden, konutların isıtılmasından ve otomobillerden kaynaklanan, sülfür ve azot oksitleri içeren su buharı emisyonlarının yol açtığı asit çökmesi. Temelde insan faaliyetlerinin sonucu olarak, doğrudan doğruya atmofere verilen yada atmosferde kimyasal tepkimeler sonucu oluşan gaz ve partiül maddelerin yol açtığı kirlilik oranı. Atmosferin alt tabakasında yüksekliğin artması ile oluşan ısı düşmesi oranı. Nükleer tepkime sırasında serbest kalan enerji nükleer enerji

Asit Yağmuru

Atmosfer kirliliği

Atmosferik sapma oranı Atom Enerjisi

x

Bu kısa sözlük, Çevre Bakanlığının katıkılarıyla, Ferzan Bayramoğlu Yıldırım’in hazırladığı Çevre Terimleri Sözlüğü, 1992, İstanbul, adlı kitabı esas alınarak hazırlanmıştır.

199

Atık Atık su Atık su yönetimi

Çevrede başkalaşmaya yol açacak miktarda çevreye boşaltılan, sıvı, katı, gaz yada radyoaktif istenmeyen her tür madde. Konutların pis su ve lağım sularından, endüstriyel sıvı atıklardan ve selsularından kaynaklanan sıvı atık. İnsan sağlığını ve çevreyi korumak amcıyla, atık suyun izlenmesi, işlenmesi ve tasfiyesiyle ile ilgili sistemler geliştirilmesi ve uygulanması. Yanabilen atıkların denetimli biçimde yakılarrak zararsız bir kalınta haline getirilmesi işlemi. Atık hacmi bu yolla yüzde 8090 azalmış olur. Kirlilik düzeyini düşürmek için uygulanan yöntem. Ekonomik ve fiziksel gerileme gösteren bölge. Yanmadan oluşan, havaya bırakılınca zehirli hale gelen kirletici madde. Sanayi bacalarından yayılan gazlar ve asılı parçacıklar. Yanmadan sonra bacaklardan çıkan ve azot oksitleri,karbon oksitleri, su buharı, sülfür oksitleri, parçacıklar ve birçok kimyasal kirletici madde içeren duman

Atık Yakımı

Azaltma Azgelişmiş Alan Azot Oksit Baca Atıkları Baca Gazı

Baca gazı kükürtünün Bir çok yöntem kullanılmaktadır. En yaygını gazların kireçtaşı çözeltisiyle ile yıkandığı ve oluşan çamurun ayrılarak bazı giderilmesi durumlarda içindeki kükürtü kazanmak üzere yeniden işleme tabi tutulduğu kireçtaşı/ alçıtaşı sürecidir. Bakteri Klorofilsiz, tek hücreli yada ipliksi mikroorganizma; bakteri havada,toprakta ve deniznde ayrışan maddede oluştuğu ve bozunma sürecine yardımcı olduğu için kirlilik kontrolu açından büyük önem taşır. Karşılıklı bağlantı içindeki besin zincirleri dizisi. Her halkanın bir öncekinden beslendiği ve enerji sağladığı, buna karşılık bir sonrakine besin ve enerji aktardığı

Besin Ağı Besin Zinciri

200 orgenizmalar zinciri. Biyolojik Çeşitlilik Biyolojik Denge Biyolojik Potensiyel Biyom Biyosfer Boşaltım Organizmaların çeşitlerinin alan veya hacim birimi başına sayısı; belki bir zamanda belli bir yerdeki türlerin bileşimi. Hayvanlarla bitkiler , bitkilerle bitkiler ve hayvanlarla hayvanlar arasındaki denge. Bir organizmanın varlığını sürdürme ve üreme yeteneği. Belli bir doğal ortam ve iklimdeki bütün canlı organizmalardan oluşan karmaşık topluluk. Gezegenimizin ve atmosferinin bölümlerini içeren alan. Çevreye bırakılan bütün kirleticiler için kullanılan terim. Gaz boşaltımlar emisyon, sıvı boşaltımlar ise sıvı atık(effluent) diye de adlandırılır. Bütünselci parçalarla bütünler arasındaki organik yada işlevsel ilişkisi içindeki parçaların bütünlediği tek bir sistem olarak gören yaklaşım. Doğadaki fiziksel ve cansız kimyasal unsurlar. Örnek:toprak, su, atmosfer. Aktifpasif vasıf ve faaliyetlere sahip canlı veya cansız nesneleri bir bütün olarak içeren ve belli yer ve zamanda evrende varolan fiziksel ortamdır. Bu, çok değişik şekillerde varolabilir. Örneğin doğal çevre, kendi özel değişim süreci içinde Allah’ın yarattığı çevre şeklidir; insan- yapısı çevre ise insan tarafından belli bir amaç için şekillendirilmiş çevredir. Bir organizmanın var olduğu ortam yada koşullar. Bu çevre doğal fiziksel ögeleri, ayrıca organizmanın etkileştiği insan ürünü koşulları içerir. Belirli bir arazinin topografik,hidrolojik, jeolojik ve kültürel özellikleri gibi çevresel özelliklerinin incelenmesi. yaşam kaynağı bütün

Cansız Çevre Çevre

Çevre

Çevre Analizi

201

Çevre değerlendirmesi

Bir eylemin yada projenin çevre bakımından yararlı olup olmadığını ve çevresel etki raporunun hazırlanması gerekip gerikmediğini belirlemek amacıyla yapılan inceleme. Ürünlerde normal olarak bulunan zararlı ögelerden bazılırını tasfiye etmek amacıyla tasarlanmış yada değiştirilmiş ürünleri ifade etmek için kullanılan terim. Potansiyel olarak tehlikeli atık maddelerin çevreye boşaltılmasının asgariye indirilmesi yada önlenmesi amacıyla kaynakların yönetimi. Çevre mühendisliği, çevrenin korunmasın, kirliliğin azaltılmasına vb. elverişli teknoloji sistemlerinin tasarlanmasını ve çevre süreçlerinin incelenmesini,ayrıca belirili binaların bu açıdan iç tasarımlarının gerçekliştirilmesini içerir.

Çevre Dostu

Çevre Koruma

Çevre Münendisliği

ÇED (Çevresel Değerlerdirmesi) Çölleşme

Etki Yeni gelişme ve projelerin çevreye olabilecek sürekli yada geçici potansiyel etkilerenin, sosyal sonuçları ve alternatif çözümleri de içine alacak biçimde analizi ve değerlendirilmesi. Genellikle aşırı otlatma, yaygın ormansızlaştırma yada aykırı tarım ve sulama uygulamaları sonucunda toprağın çöl haline gelmesi süreci. Evlerden yada ticari amaçla gıda hazırlanması ve kullanılmasından kaynaklanan hayvan, sebze ve meyve atığı; genelde tüm atık ürünler için kullanılır. Besin zincirlerinde,özellikle tatlı su ve deniz organizmalarında yoğun olarak bulunabilen ve zararlı etkilere yol açan zehirli metalik eleman. Okyanusların ve denizlerin akosistemleri; pellajik ve bentik bölümler olarak ikiye ayrılır. Yaygın olarak kullanılan, yüzey aktif temizleme maddesi. Baktenrileri ve organizmaları da yok eden deterjanlar su kirliliğinin başlıca nedenlerinden biridir.

Çöp

Cıva

Deniz Ekosistemi Deterjanlar

202

Doğal Kaynak Dünya görüşü Ekoloji Ekosfer

Çevrede doğal olarak gerçekleşen su, have ve gaz gibi kaynaklar. Tarihsel hadiselerin seyri ve bir bütün olarak dünyanın anlamı ile ilgili anlayış, felsefi bir alem anlayışı. Organizmaların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkileri inceleyen bilim dalı. Yeryüzünün canlıları içeren bölümü; biyosfer ve karşılıklı etkileşimin söz konusu olduğu atmosfer, hidrosfer ve litosfer kesiti. Birbirleri ile ve cansız ortamla ilişki içinde olan kendi içinde yeterli bitki ve hayvan topluluğu. Endüstriyel işlemler sonucunda ortaya çıkan atık, özellikle sıvı atıklar. Bu atıkların hava, toprak ve su üzerinde olumsuz etkileri vardır. Endüstriyel işlemlerden oluşan atık su. Ham maddelerden, ürünlerden yada imalatta kullanılan maddelerden kaynaklanır. Toprağı yağmur suları ile veya rüzgarlarla aşınması ve taışınmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, yağmur tanelerinin çıplak toprağa çaptığında kopardığı parçacıkları beraberinde aşağılara taşıması veya şiddetli esen rüzgarla çıplak arazilerdeki ince toprak tanelerinin sürüklenmesi olayıdır. Erozyon toprak, su, bitki arasındaki tabii dengenin bozulması sonucu ortaya çıkar. Ormanı ve merası tahriş edilmiş sahalarda erozyon toprakların kanseri tabii afetlerin kaynağıdır. Kömür, petrol, doğal gaz vb. gibi doğal organik yakıtların tümü. Fosil yakıtlarır tümü. Fosil yakıtlar bitki ve hayvan maddesinin milyonlarca yıl boyunca toprak altında ayrışmasından oluşur. Kllorofil içeren bitkilerin atmosferdeki karbondioksitten ve sudan, güneş ışığını enerji kaynağı olarak kullanarak karbonhidrat oluşturması, serbest kalan oksijenin ise atmosfere

Ekosistem Endüstriyel Atık

Endüstriyel Atık Su Erozyon

Fosil Yakıtlar

Fotosentez

203 bırakılması süreci. Gürültü Kirliliği insanlar üzerinde olumsuz fizyolojik ve psikolojik etkiler yaratan, arzu edilmeyen sesler. Gürültü kirliliğinin başlıca kaynakları arasında uçakların çalışması, yol trafiği, inşaat ve ağır donamım bulunmaktadır. Gıda maddelerine dayanıklılık, çekicilik, kıvam, tat yada hazırlanma kolaylığı sağlamak iiçin, hazırlanmaları yada işlenmeleri sırasında özellikle katılan maddeler. Toz gaz, sis koku, duman yada buhar gibi kirleticilerin insan, bitki ve hayvan yaşamına yada maddi nesnelere zarar verecek, yada yaşamdan, maddi nesnelerden rahatça yararlanılmasına engel olacak miktar, yoğunluk ve zamanda atmosferde bulunması. Yeryüzünün okyanuslar, göller ve ırmaklar gibi sudan oluşan bölümü. Allah’ın ahsen-i takvim (en güzel şekilde) yarattığı mahluk. Allah’a ibadet etmekle görevli yeryüzündeki Allah’ın halifesi. Yaratıklar arasında yükümlü olan varlık. Bireylerin ve insan topluluklarının kendi çevreleriyle olan ilişkisini inceleyen ekoloji dalı. Yeryüzünün, atmosfer, hidrosfer ve biyosfer dışındaki katı, cansız bölümü. Belli elemanların radyoaktif ayrışmasından oluşan, yeryüzünün iç ısısı; bu ısı, potansiyel olarak büyük ve aslında ulaşılmamış bir enerji kaynağıdır. Katı özellikleri taşıyan her türlü atık madde. Gaz, katı yada sıvı haldeki kimyasal maddelerin etkisiyle havada, suda ve toprakta oluşan kirlilik, Oksijen Bir su örneğindeki organik ve oksitlenebilir inoganik bileşikleri yükseltgemek için gerekli oksijen miktarını ölçen, suyun

Gıda katkı Maddeleri

Hava kirliliği

Hidrosfer İnsan

İnsan Ekolojisi Jeosfer Jeotermal Enerji

Katı Atık Kimyasal Kirlilik Kimyasal İhtiyacı

204 kalitesiyle ilgili bir gösterge. Kirleten Öder İlkesi Kirletici Kirletici Kirliliğin üstesinden gelmenin bedelini kirleticinin karşılaması gerektiğini savunan ilke. Havayı, suyu, toprağı yada çevreni herhangi bir ögesini kirleten madde. Arzu edilmeyen etkilere yol açan katı, sıvı yada gaz halindeki madde.Birincil kirleticiler gürültü ve lağım suyu gibi doğrudan oluşmuş kirleticileri içerir; ikincil kirleticiler ise kirlenmiş ortamla tepkimeye giren birincil kirleticiler tarafından üretilir,ör. ozon. Çevrenin insan,bitki ve hayvan yaşamı açısından tehlikeli yada potansiyel olarak tehlikeli olacak derecede kirlenmesi; bozulmayan yada dağılmayan atık materyalin çevreye bırakılması. Aerosol püstürtücülerde,soğutmada,plastik köpükte ve endüstriyel çözücülerde kullanılan, ozon tabakasının tükenmesine yol açan ana faktör olduğu ve sera etkisine katkıda bulunduğu düşünülen son derece karalı bileşikler. Doğal ve insanların oluşurduğu çevre kaynaklarının (madenler, su, ormanlar, balık yatakları, vahşi yaşam vb.) tükenme ve isarafa karşı ve aynı zamanda güzelliğinin bozulmaması amacıyla korunması, yönetime ve akılcı kullanımı. Genellikle yer yüzeyinden yaklaşık seksen kilometre derinliğe kadar uzanan yer kabuğu katmanı. Bataklık topraklarda, lağım sularında ve ayrıca kömür madenlerinde organik maddenin anaerobik koşullarda ayrışmasından oluşan, genellikle bataklık gazı olarak adlandırılan, doğal, renksiz gaz, Atmosferde yoğunluğunun artması “sera etkisi”ne katkıda bulunur. Biyolojik işleme tabi tutma süreçlerinde aktif etki maddesi işlevi gören yada indirgeme faaliyetine katkıda bulunan, sıvı

Kirlilik

Klorofluorokarbon’lar

Koruma

Litosfer Metan

Mikroorganizmalar

205 atıklarda bulunan mikroskopik bitkiler yada hayvanlar. Nükleer Eneji Özellikle elektrik üretimi için nükleer fizyon yada füzyon ile oluşturulan enerji Nükleer enerji tesisleri,atık tasfiyesi ve kaza tehlikesi açısından kaygı kaynağıdır. Ağaçların ve çalılıkların ekilebilinir toprak kazanmak yada kereste elde etmek amacıyla yokedilmesi. Oksijenden geçen elekrik boşaltımı ve radyasyonla oluşan, oksijenin tepkimeci, zehirle biçimi. Solunan atmosferde tahriş edici olabilir,stratosfer de ise mor ötesi ışınları süzdüğü içn gereklidir. Zararlı morötesi radyasyonu süzen, ozon içeren üst atmosfer katmanı.CFC türünden kimyasal maddelerin atmosfere bırakılması sonucunda ozon tabakasının zayıfladığı, bunun ise çilt kanserinde artışa yol açacağı hesaplanmaktadır. Yeryüzünün 20-50 kilometre üzerindeki ozon içeren atmofer katmanı (stratosferin bir bölümü). Tüketilen besinleri vücut maddelerine dönüştürme yeteneği; belli maddeleri özümleme yeteneği. Zararlı bitki ve hayvanları yok etmekte kullanılan, insan ürünü kimyasal maddeler. Böcek öldürücü, yaprak dökücü ve kemirgen öldürücü türden bazı tarım ilaçları insan faaliyetleri yada genel sağlık açısından tendit oluşturabilir. Petrolün taşınması yada çıkarılması sırasında büyük ölçüde dökülme yada sızma sonucunda kıyı sularının ve kıyı bölgelerinin petrolle kirlenmesi. Bu tür kirlenme kuş ölümlerine, deniz kabuklularının kirlenmesine ve kıyı bölgelerinin bozulmasına yol açar. Bitki örtüsünü, diğer doğal yada insan yapımı ögeleri düzenleyerek doğal peyzajı insanların kullanması amacıyla başkalaştırma sanatı ve işi.

Ormansızlaştırma Ozon

Ozon tabakası

Ozonosfer Özümleme Kapasitesi Pestisitler

Petrol Kirliliği

Peyzaj Düzenlemesi

206

Radpoaktif Atık Radyasyon Radyasyon Tehlikesi

Nükleer reaktör işlemlerinden yada topta araştırma, askeri ve sanai etkinlikler gibi kaynaklardan üretilen atık. Elektromayetik dalgalar yada parçacıklar biçimindeki enerji emisyonu (yayımı) yada aktarımı. Radyoaktif maddelerin yaydıkları parçacıkların ve ışınların yol açtığı tehlike; büyük dozlar hızlı ölüme neden olur,buna karşılık düşük düzeyde radyasyona maruz kalınması, kanser riskinde artışa yol açar. Radyoaktif parçacıkların yer yüzeyine inmesi; yada radyoaktif parçacıkların kendisi. Yapay olarak doldurulmuş su oluşumu; aynı zamanda herhangi bir şeyin fazladan bulunan miktarı. Havanını düzgün bir hızla geçebileceği kanal; hava akımı modellerinin araştırılmasında kullanılır. Başta karbon dioksit olmak üzere bazı atmosferik gazlar sera camının etkisini andırır bir etkiye sahiptir; ışığı geçirir ama ısıyı iççerde tutar ve ısı artışına yol açar. Atmofer ile yer arasındaki ısı dengesi, sanayileşmedeki ve fosil yakıtların yanmasındaki artıştan kaynaklanan atmosferik karbon dioksit artışlarından etkilenir; bu ise atmosferdeki ortalama ısıyı yükseltir. Bu gelişmenin, buzulların erimesi ve okyanusun yükselmesi gibi geniş kapsamlı sonuçlar doğuran iklin değişlelerine yol açmasından korkulmaktadır. Kara (tatlı su) ve deniz (okyanus) ile ilgili su ekosistemleri. Suyun yararlı kullanımını etkileyecek miktarlarda kimyasal, fiziksel yada biyolojik maddelerin katılmasıyla kalitesinin bozulması. Su kirlenmesinin en yaygın kaynakları; yetersiz evsel atık su arıtma tesisleri, endüstriyel atıkların boşaltılması, yüzeysel akış, madencilik faaliyetleri ve sulamadır. Doymuş toprak koşulları gerektiren bitki örtüsünü yada su yaşamını besleyecek yeterli yerüstü yada yeraltı sularına sahip,

Radyoaktif serpinti Rezervuar Rügar Profili Sera Etkisi

Su Ekosistemi Su Kirliliği

Sulak Alanlar

207 turbalık ve bataklık gibi alanlar; birçok balık ve su kuşu türü için yetişme ortamı sağlayan önemli vanşi yaşam ortamları. Sıcak Su Kirliliği Çesitli nedenlerle ısınmış suyun su kaynaklarına akıtılmasıyla, ortamın ısısının, içindeki canlılar için zararlı sonuçlar yaratacak düzeye gelmesi. Sıcak su kirliliğinin olumsuz etkilerinden birisi, mavi-yeşil suyosunlarının çoğalmasına yardım ederek su ortamındaki ötrofikasyonu hızlandırmasıdır. Gelecek kuşaklara yönelik olarak tarihsel varlıkların saptanması, değerlendirilmesi, korunması, bakımı, restorasyonu ve yeniden kurulması. Bütünüyle yada önemli bir bölümü itibariyle tükenme tehlikesi altındaki fauna ve flora. Gereğince yönetilmediği takdirde insan sağlığı ve çevre için tehlike oluşturan, hastalığa yada ölüme yol açabilen maddeler içeren atıklar. Özellikle hidrokarbonlar gibi tutuşabilir atıklar, asitler ve alkaliler gibi aşındırıcı atıklar, kendiliğinden tepkimeyi yatkın reaktif atıklar, tarınm ilaçları, arsenik bileşikler, radyoaktif bileşikler, kadmiyum bileşikleri vb. Toprak parçacıklarının havanın etkisiyle değişip ufalanması ve sonra da rüzgar ve su tarafından taşınması doğal süreci. Erozyondan ötürü toprağın bozulmasını, toprağın denge kaybını yada bitkilerin aldığı besin maddelerin kaybını asgariye indirmek amacıyla uygulanana toprak kullanımı yönetimi. Trafiğin yoğunlaşmasıyla artan ve araçlardan kaynaklanan atmofer ve gürültü kirliliğinin oluşturduğu kirlilik bütünü. Üretici organizmaları veya kendilerinden daha zayıf tüketicileri yiyerek enerji sağlayan canlılar. Tüketeciler birincil, ikincil ve üçüncül gibi sınıflara ayrılırlar. Birincil tüketiciler üreticileri yiyerek yaşarlar. İkincil tüketiciler birincil tüketicileri yerler vb. Örneğin ot yiyen bir geyik birincil tüketicidir. Geyiği yiyen

Tarini Koruma

Tehdit Altındaki türler Tehlikeli Atıklar

Toprak Erozyonu Toprak Korunması

Trafik kirliliği Tüketici

208 aslan ise ikincil tüketici olmaktadır. Yağmur Ormanı Yıllık yağışın yüksek olduğu sık ağaçlık ; bazı yörelerde yokedilme tehdidi altında bulunan, birçok eşsiz ağaç türünü içeren global bir bitki örtüsü tipi. ) Kendini Doğal biçimde yenileyen yada insan müdahalesiyle yenilenebilen, ağaç, hava yada su gibi doğal kaynaklar.

Yenilenebilir Kaynak Yenilenebilir kaynakları

(Doğal

Enerji Güneş enerjisi, jeotermal enerji, su ererjisi, biokitle enerjisi, gelgit enerjisi ve üretici nükleer enerji reaktörleri gibi kendiliğinden yenilenebilir, kullanmakla eksilmeyen enerji kaynakları. Sınırlı olarak bulunan mineral gibi doğal , kural olarak cansız kaynak.

Yenilenemez Kaynak

209

210

BİBLİYOGRAFYA

Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, Ahmed b. Hanbel, Müsned Ahmed İbnü’l-Hüseyin el- Beyhaki, Sünenü’l- Beyhaki el- Kübra, (Haydarabad, Hindistan:tz.) Arnolda Toynbee- Daisaku İkeda.Yaşamı Seçin, Çeviri:Umut Arık, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1992 Brayer (A.): Neuf Annees e Constantinople. Paris, 1836. CI. s.339. Buhari, Tecrid-i Sarih Burcu Taşatar,Toprak, Çevre,(Çevre Bakanlığı:Ankara, 1993) Çevre ve İnsan (İnsanlığa Hizmet Vakfı Yay., İstanbul,1992) Comte de Bonneval: Anecdotes Veinitiennes et Turques. Francfort, 1740,. C.I, s. 214. Corneille Le Bruyn: Voyages de Corneille Le Bruyn par Mascovie, en Perse et aux Indes Prientales, La Haye, l732. s. 358-359. d’ Ohsson (M.): Tableau General de’Empire Athoman, Doç. Dr. M. Kemal Atik, Kur’an ve Çevre, (E.Ü. Yayınları:Kayseri, 1992), Doç. Dr. İbrahim Canan,İslâm ve Çevde Sağlığı( Cihan Yayınları:İstanbul, 1987) Donald Werster, The End of the Earth (Cambridge Universitiy Press, 1988 Donella ve Dennis Meadows, Büyümenin Sınırları,derleyen Adem Ayakta. Cumhuriyet, 6 Ağustos 1993. Dr. Baki Erdem. Çağımız ve Çevre Kirliliği,( Ankara, 1991) Ebü Davud: Sayd. 4. Nesâî: Say, 24; Tirmizî: Fîten. 69. el-Münavi: Feyzu’l-Kadir

211 Ersin Gürdoğan. Kültür ve Sanayileşme, (İz Yayıncılık, 2.Baskı, İstanbul: 1991) Evliya Çelebi: Seyahat-Name, Guer: Moeurs et Usağes des Turcs, Paris, 1846. CI. s. 369. Hayat İçin Su, BM FAO yayını(Tarım ve Köyişleri Bakanlığı:Ankara, 1994 Jonathor Porritt. Yeşil Politika. çev. Alev Türker, Ayrıntı yay. Komisyon, Ortak Geleceğimiz.Türkiye Çevre Sorunları Vakfı Yayını M.A. el- Saburî, Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir (Beyrut: Darü’l- Kuranîl-Kerim, 1981), M.A. Nasıf, et-Tac, (Beyrut, 1961) M.M. Şerif, İslâm Düşüncesi Tarihi (İnsan yayınları:İstanbul, 1992) c.3, s. 49 Mevlana, Fihi Mafih, s.61 Mevlana, Mesnevi, c.1, s.66, byt.835. Mine Kışlalıoğlu-Fikret Berkis. Çevre ve Ekoloji.( Remzi Kitabevi, İstanbul, 1990) Montaigne: Essais Muhammed İbn İsmail el-Buhârî, Sahîhu’l-Buhârî (İstanbul: Daru’t- Tıbaâti’l Amire, 1987 Prof. Dr. Mehmet BAYRAKTAR. İslâm ve Ekoloji,(TDV yayınları: Ankara, 1992). Prof.Dr. Necmettin Çepel. Doğa Çevre Ekoloji ve İnsanlığın Ekolojik Sorunları (İstanbul: 1992). Ricaut: Histoire de l’Etat Present de l’Empire Ottomann, Fransızca çeviri Briot, Paris, 1670, s. 301 Sindi: Hâşiye alâ ibni Mâce. sayd. 12. Taberi: Târihu’l-Rusûl ve’l-Mulûk, M.J. Goeje neşri, Letden. 1879. CI. s. 1850 Turan (O.) “Selçuklular zamanında Sivas Şehri” Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi. C.IX. Sayı 4. Aralık 1951. s. 454

212 İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, İbn Kayyim, et-Tıbbu’n-Nebev İbnü Hacer el-Askalâni: Metâlibu’l-Âtiye. Küveyt. 1973, 2 /156 İsmail ibn Muhammed el- Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ ve Muzîlü’l-İlbâs, edited by A. Kallâş( Suriye- Şam: Müessesetü’r Risâle,1983), Yunus Emre. Divan, yay.A. Gölpınarlı (İstanbul, 1943), İş Hayatında İslâm İnsanı (Homo Islamicus)içinde.( MÜSİAD,İstanbul: 1994), Ziyaüddin Serdar,Hilal Doğarken, İnsan Yayınları. Çeviri: Ş. Yalçın. İstanbul1994

Çevre Bunalımı ve Batı Medeniyeti: Lynn White TartışmasıBatı Dünyasındaki çevre ve dinle ilgili literatür Lynn White’ın makalesi etrafındaki tartşmalarla şekillenmiştir. İlgili literatürün bir kısmını veriyoruz. İlgilenenler için Internet adresini de veriyoruz: http://divweb.harvard.edu/csvpl/ee/bib/enba-001.htm Ahlstrom, Sydney E. 1976 "Reflections on religion, nature, and the exploitative mentality, " Growth in America, (Westport, Conn :Greenwood Pr, 1976) Alpers, Kenneth P. 1976 "Toward an environmental ethic," Dialog, 15, (Wint, 1976), pp. 49-55. Attfield, Robin 1983 "Christian attitudes to nature," Journal of the History of Ideas, 44 No 3, (Jul, 1983), pp. 369-386. Barr, James 1974 "Man and nature the ecological controversy and the Old Testament [reprint, 1972]," Ecology and religion in history, (New York :Harper and Row, 1974). Bennett, John B. 1977 "On responding to Lynn White: ecology and Christianity," Ohio

213
Journal of Religious Studies, 5, (Apr, 1977), pp. 71-77. Berry, Thomas 1988 "The earth community: we must be clear about what happens when we destroy the living forms of this planet," Christian Social Action, 1, (Apr, 1988), pp. 11-13. Bishop, Steve 1991 "Green theology and deep ecology: New Age or new creation? [critique of L White, Jr]," Themelios, 16, (Apr, 1991), pp. 8-14. Brinkman, Martien E. 1988 "The Christian faith as environmental pollution?," Exchange, 17, (Dec, 1988), pp. 36-47. Callicott, J Baird 1990 "Genesis and John Muir [ecology, biblical interpretation, and J Muir's A thousand-mile walk to the Gulf]," ReVision, 12, (Wint, 1990), pp. 31-46. Callicott, J Baird 1991 "Genesis and John Muir," Covenant for a new creation, (Maryknoll, NY :Orbis Books, 1991). Carmody, John 1983 Ecology and religion : toward a new Christian theology of nature , (New York : Paulist Press, c1983). Cobb, John B, Jr 1992 "Biblical responsibility for the ecological crisis [L White, Jr, on Gen 1]," Second Opinion, 18, (Oct, 1992), pp. 11-21. Cohen, Jeremy 1985 "The Bible, man and nature in the history of western thought: a call for reassessment," Journal of Religion, 65, (Apr, 1985), pp. 155-172. Eckberg, Douglas Lee; Blocker, T. Jean 1989 "Varieties of religious involvement and environmental concerns:

214
testing the Lynn White thesis," The Journal for the Scientific Study of Religion, 28, 4, (Dec, 1989), pp. 509-517. Fisher, Loren R. 1970 "Man and nature in Old Testament traditions," IDOC Internazionale, 9, (Sep, 1970), pp. 16-39. Hall, Bert S. 1988 "Lynn White, Jr., 29 April 1907-30 March 1987. (obituary)," Isis, 79, 298, (Sept, 1988), pp. 478-481. Kanagy, Conrad L 1995 "Religion and Environmental Concern : Challenging the Dominant Assumptions [survey of religiosity and environmentalism fails...," Review of Religious Research, 37 (S 1995), p. 33-45, Khalil, Issa J. 1986 "The ecological crisis: an Eastern Christian perspective [repr fr St Vlad Sem Q 22 no 4 1978; il]," Epiphany, 6 No 3, (Spr, 1986), pp. 38-50. Kinsley, David R. 1995 Ecology and religion : ecological spirituality in cross-cultural perspective, (Englewood Cliffs, N.J. : Prentice Hall, c1995). Livingstone, David N. 1994 "The Historical Roots of Our Ecological Crisis : A Reassessment," Fides et Historia, 26 (Wint-Spr 1994), p. 38-55, Louis, Debbie 1973 "[The domination of nature, by W Leiss; review article]," Worldview, 16, (Jan, 1973), pp. 54-56. McCoy, Jerry D. 1985 "Towards a theology of nature," Encounter, 46, (Sum, 1985), pp. 213-228. Murray, Robert

215
1989 "The Bible on God's world and our place in it," Christian Jewish Relations, 22, (Sum, 1989), pp. 50-59. Rossi, Vincent 1987 "Christian ecology: a theocentric perspective," Epiphany, 8, (Fall, 1987), pp. 8-13. Ruether, Rosemary R. 1978 "Biblical vision of the ecological crisis," Christian Century, 95, (Nov, 1978), pp. 1129-1132. Santmire, H Paul 1985 "The liberation of nature: Lynn White's challenge anew," Christian Century, 102, (May, 1985), pp. 530-533. Santmire, H. Paul 1970 Brother Earth; nature, God, and ecology in time of crisis, (New York, T. Nelson [1970]). Santmire, H. Paul 1985 The travail of nature : the ambiguous ecological promise of Christian theology, (Philadelphia : Fortress Press, c1985). Sheldon, Joseph K. 1989 "Twenty-one years after "The historical roots of our ecologic crisis": how has the church responded? [literature review,...," Perspectives on Science and Christian Faith, 41, (Sep, 1989), pp. 152-158. Skolimowski, Henryk 1983 "Eco-ethics as the imperative of our times," Epiphany, 3 No 3, (Spr, 1983), pp. 26-34. Soneson, Jerome P 1994 "Doing Public Theology : John B Cobb, Jr's Reconstruction of the Concepts of "World" and "God" in the Context of the...," American Journal of Theology and Philosophy, 15 (May 1994), pp. 153-161.

216
Spring, David, comp; Spring, Eileen, joint comp. 1974 Ecology and religion in history, (New York: Harper & Row, 1974). White, Lynn 1974 "The historical roots of our ecologic crisis [with discussion of St Francis; reprint, 1967]," Ecology and religion in history, (New York :Harper and Row, 1974), White, Lynn Jr. 1967 "The Historical Roots of Our Ecological Crisis," Science, Vol. 155. pp. 1203-1207 (10 March 1967). Whitney, Elspeth 1993 "Lynn White, ecotheology, and history," Environmental Ethics,15, 2, (Summer, 1993), pp. 151-169.

Çevre Teolojisiyle ilgili Kaynakçası:
Abrecht, Paul. "Impact of Science and Technology on Society: New Directions in Ecumenical Social Ethics." Zygon, September 1977, pp. 185-98. ------, ed. Faith, Science, and the Future. Geneva: World Council of Churches, 1978. Adams, Carol J., ed. Ecofeminism and the Sacred. New York: Continuum, 1993. Ahlers, Julia. "Thinking Like a Mountain: toward a Sensible Land Ethic." Christian Century, 25 April 1990, pp. 433-34. Ajakaiye, D. Enilo and Jonathan King. "First World, Third World: Uses and Abuses of Science." Christianity and Crisis, 27 October 1980, pp. 298-303. Allerton, John. "About a Theology of Conservation." Faith and Freedom, Autumn 1985, pp. 114-26. Alpers, K. P. "Toward an Environmental Ethic." Dialog, Winter 1976, pp. 49-55. American Lutheran Church. The Land: Statements and Actions of the American Lutheran Church (1978-1982) Dealing with the Land and Those Who Tend It. Minneapolis: Augsburg, 1982. Anderson, Bernhard W. "Exodus Typology in Second Isaiah." Israel's Prophetic Heritage, ed. Bernhard W. Anderson and Walter Harrelson, New York: Harper, 1962, pp. 177-95. ------. "Human Dominion Over Nature." Biblical Studies in Contemporary Thought, ed. Miriam Ward. Somerville, Mass.: Greeno, Hadden and Co., 1975, pp. 27-45. ------. Creation in the Old Testament. Philadelphia: Fortress Press, 1984.

217
Ashley, Benedict. "Dominion or Stewardship? Theological Reflections." Birth, Suffering and Death, ed. Kevin W. Wildes, et al. Boston: Kluwer Academic Publications, 1992, pp. 85-106. Asselin, D. T. "The Notion of Dominion in Genesis 1-3." Catholic Biblical Quarterly, July 1954, pp. 277-94. Attfield, Robin. "Christian Attitudes to Nature." Journal of the History of Ideas, JulySeptember 1983, pp. 369-86. Austin, Richard Cartwright. "Three Axioms for Land Use." Christian Century, 12 October 1977, pp. 910-11, 915. ------. "Toward Environmental Theology." Drew Gateway, Winter 1977, pp. 1-14. ------. Baptized into Wilderness. Atlanta: John Knox Press, 1987. ------. Hope for the Land: Nature in the Bible. Atlanta: John Knox Press, 1988. ------. Beauty of the Lord: Awakening the Senses. Atlanta: John Knox Press, 1988. Baer, Richard A, Jr. "Land Misuse: A Theological Concern." Christian Century, 12 October 1966, pages 1239-41. ------. "Conservation: An Area for the Church's Concern." Christian Century, 8 January 1969, pp. 40-43. ------. "Ecology, Religion and the American Dream." American Ecclesiastical Review, September 1971, pp. 43-59. Bailey, L. H. The Holy Earth. New York: Macmillan, 1923. Balasuriya, Tissa. Planetary Theology. London: SCM Press, 1984. Ballard, Paul H. "Conservation in a Christian Context." Baptist Quarterly, January 1985, pp. 23-38. Barbour, Ian. "An Ecological Ethic." Christian Century, 7 October 1970, pp. 1180-84. ------, ed. Earth Might Be Fair: Reflections on Ethics, Religion and Ecology. Englewood Cliffs, N.J.: Prentice Hall, 1972. ------, ed. Western Man and Environmental Ethics: Attitudes toward Nature and Technology. Reading, Mass.: Addison-Wesley Publishing Co., 1973. ------. Technology, Environment and Human Values. New York: Praeger, 1980.

218
------. "Response to Panel on 'The Church and the Environmental Crisis.'" CTNS Bulletin, Autumn 1990, pp. 26-28. ------. Religion in an Age of Science: The Gifford Lectures 1989-1991, vol. 1. San Francisco: Harper and Row, 1990. ------. Ethics in an Age of Technology: The Gifford Lectures, vol. 2. San Francisco: Harper and Row, 1993. Barclay, Oliver R. "Animal Rights: a Critique." Science and Christian Belief, April 1992, pp. 49-61. Barnes, Michael, ed. An Ecology of the Spirit: Religious Reflection and Environmental Consciousness. Lanham, Md.: University Press of America, 1994. Barnette, Henlee H. The Church and the Ecological Crisis. Grand Rapids, Mich.: Wm. B. Eerdmans, 1972. Barr, James. "The Images of God in the Book of Genesis." Bulletin of the John Rylands University Library, Autumn 1968-69, pp. 11-28. ------. "Man and Nature: the Ecological Controversy and the Old Testament." Bulletin of the John Rylands University Library, Autumn 1972, pp. 9-32. Bauckham, Richard. "First Step to a Theology of Nature." Evangelical Quarterly, July 1986, pp. 229-44. Becker, William H. "Ecological Sin." Theology Today, July 1992, pp. 152-64. Beisner, E. Calvin. Prospects for Growth: a Biblical View of Population, Resources and the Future. Westchester, Ill.: Crossway Books, 1990. Benjamin, W. W. "A Challenge to the Eco-Doomsters." Christian Century, 21 March 1979, pp. 252-72. Bennett, John B. "NatureÑGod's Body: A Whiteheadian Perspective." Philosophy Today, Fall 1974, pp. 248-54. ------. "A Context for the Land Ethic." Philosophy Today, Summer 1976, pp. 124-33. ------. "On Responding to Lynn White: Ecology and Christianity." Ohio Journal of Religious Studies, April 1977, pp. 71-77. Berry, Robert J. Ecology and Ethics. Downers Grove, Ill.: Inter-Varsity Press, 1972. ------. "Christianity and the Environment: Escapist Mysticism or Responsible Stewardship." Science and Christian Belief, April 1991, pp. 3-18. Berry, Thomas. "Wonderworld as Wasteworld: The Earth in Deficit." CrossCurrents, Winter 1985/86, pp. 408-22. ------. The Dream of the Earth. San Francisco: Sierra Club Books, 1988.

219
------, Thomas Clar, Stephen Dunn, and Anne Lonergan, eds. Befriending the Earth: A Theology of Reconciliation between Humans and the Earth. Mystic, CT: Twenty-Third Publications, 1991. Berry, Wendell. "The Gift of Good Land." The Gift of Good Land: Further Essays Cultural and Agricultural. San Francisco: North Point Press, 1981, pp. 267-81. ------. "Two Economies." Review and Expositor, Spring 1984, pp. 209-23. ------. "Christianity and the Survival of Creation." CrossCurrents, Summer 1993, pp. 149-63. Best, Bruce. "The A to Z of Everything." One World, April 1981, pp. 17-19. Bhagat, Shantilal. Creation in Crisis: Responding to God's Covenant. Elgin, Ill.: Brethren Press, 1990. Biggs, John. "Toward a Theology for the Environment." Baptist Quarterly, January 1991, pp. 33-42. Birch, Bruce C. "Energy Ethics Reaches the Church's Agenda." Christian Century, November 1978, pp. 1034-38. ------, and Larry Rasmussen. The Predicament of the Prosperous. Philadelphia: Westminster Press, 1978. Birch, Charles. Nature and God. Philadelphia: Westminster Press, 1965. ------. "Three Facts, Eight Fallacies and Three Axioms about Population and Environment." Ecumenical Review, January 1973, pp. 29-40. ------. "Creation, Technology and Human Survival: Called to Replenish the Earth." Ecumenical Review, January 1976, pp. 66-79. ------. "Nature, God and Humanity in Ecological Perspective." Christianity and Crisis, 29 October 1979, pp. 259-66. ------, and John B. Cobb, Jr. The Liberation of Life: From the Cell to the Community. Cambridge, England: Cambridge University Press, 1981; Denton, Tex.: Environmental Ethics Books, 1990. ------. "How Brave a New World?" Ecumenical Review, January 1985, pp. 152-60. ------. "The Scientific-Environmental Crisis: Where Do the Churches Stand?" Ecumenical Review, April 1988, pp. 185-93. ------, William Eakin, and Jay B. McDaniel, eds. Liberating Life: Contemporary Approaches to Ecological Theology. Maryknoll, N.Y.: Orbis Books, 1990. ------. On Purpose. Kensington, Australia: New South Wales University Press, 1990. Also published as A Purpose for Everything. Mystic, Conn.: Twenty-Third Publications, 1990.

220
------. Regaining Compassion for Humanity and Nature. Kensington, Australia: New South Wales University Press, 1993 (also published by Chalice Press). Birkenfeld, D. L. "Land: a Place Where Justice, Peace and Creation Meet." International Review of Mission, April 1989, pp. 155-61. Bishop, Steve and Christopher Droop. The Earth is the Lord's. Bristol, Great Britian: Regius Press, 1990. Black, John. The Dominion of Man: The Search for Ecological Responsibility. Edinburgh: University of Edinburgh Press, 1970. Blackburn, Joyce. The Earth is the Lord's? Waco, Tex.: Word Books, 1972. Blair, Ian. "Energy and Environment: The Ecological Debate." The Year 2000, ed. John R. W. Stott. Downers Grove, Ill.: InterVarsity Press, 1983, pp. 103-25. Blancy, Alain. "Economic Growth and the Quality of Life." Ecumenical Review, July 1976, pp. 296-307. Blewett, J. "The Greening of Catholic Social Thought." Pro Mundi Vita Studies, February 1990, pp. 27-35. Blidstein, G. J. "Man and Nature in the Sabbatical Year," Tradition, vol. 9, no. 4, 1966, pp. 48-55. Bluck, John. "The Great Debate." One World, September 1979, pp. 11-16. Bockmuhl, K. Conservation and Lifestyle, trans. B. N. Kaye. Bramcote, Notts., Great Britian.: Grove Books, 1977. Bonifazi, Conrad. A Theology of Things: A Study of Man in His Physical Environment. Philadelphia: Lippincott, 1967. ------. The Soul of the World: An Account of the Inwardness of Things. Lanham, Md.: University Press of America, 1978. Booty, John. "Tradition, Traditions and the Present Global Crisis." No Easy Path, ed. Carter Heywood and Sue Phillips. Lanham, Md.: University Press of America, 1992, pp. 73-90. Bordo, Jonathan. "Ecological Peril, Modern Technology, and the Postmodern Sublime." Shadow of Spirit, ed. Philippa Berry and Andrew Warwick. London: Routledge, 1991, pp. 132-46. Bouma-Prediger, Steve. "Why Should I Care for Creation? A Half Dozen or So Arguments." Perspectives: A Journal of Reformed Thought, May 1993, pp. 811. Bowman, Douglas C. Beyond the Modern Mind: The Spiritual and Ethical Challenge of the Environmental Crisis. New York: Pilgrim Press, 1990.

221
Braaten, Carl E. "Toward an Ecological Theology." Chap. 8 in Christ and CounterChrist: Apocalyptic Themes in Theology and Culture. Philadelphia: Fortress Press, 1972. ------. "Caring for the Future: Where Ethics and Ecology Meet." Chap. 12 in Eschatology and Ethics. Minneapolis: Augsburg, 1974. Bradley, Ian. God is Green: Christianity and the Environment. London: Dalton, Longman and Todd, 1990. Bratton, Susan Power. "The Ecotheology of James Watt." Environmental Ethics, Fall 1983, pp. 225-36. ------. "Christian Ecotheology and the Old Testament." Environmental Ethics, Fall 1984, pp. 195-209. ------. "The Original Desert Solitaire: Early Christian Monasticism and Wilderness." Environmental Ethics, Spring 1988, pp. 31-55. ------. "Teaching Environmental Ethics from a Theological Perspective." Religious Education, Winter 1990, pp. 25-33. ------. Six Billion and More: Human Population Regulation and Christian Ethics. Louisville: Westminster/John Knox Press, 1992. ------. "Loving Nature: Eros or Agape." Environmental Ethics, Spring 1992, pp. 3-25. ------. Christianity, Wilderness, and Wildlife: the Original Desert Solitaire. Scranton, Pa.: Scranton University Press, 1993. ------. "Ecofeminism and the Problem of Divine Immanence/Transcendence in Christian Environmental

Budizm ve Çevre Ahlakı ile İlgili Kaynaklar Internet adresi: http://divweb.harvard.edu/csvpl/ee/bib/clba-005.htm

Alexandrin, Glen 1988 "Buddhist economics: demand and decision making," Eastern Buddhist, ns 21, (Aut, 1988), pp. 36-53. Anon. 1989 "God and profits. (Buddhist firms in Nova Scotia )," Maclean's, 102, 13, (March 27, 1989), pp. 34-35.

222

Anon. 1991 "Tricycle: The Buddhist Review. (New Magazines) (Brief Article)," Folio: the Magazine for Magazine Management, 20, 10, (Oct 1, 1991), p. 59. Anon. 1992 "Ecological crisis [Christian and Buddhist responses]," Buddhist Christian Studies, 12, (Jan, 9-65), pp. 161-178. [ISSN 0882-0945]. Anon. 1992 "Buddhist ethics reexamined," Buddhist Christian Studies, 3, (Jan, 1992), pp. 7-60. Anon. 1993 "Buddhism and Social Action," Tricycle: The Buddhist Journal, 2 (Spr 1993), p. 42-73. Anon. 1993 "Dharma : How Green Can It Grow? Rethinking Environmentalism," Tricycle: The Buddhist Journal, 3 (Wint 1993), p. 39-65. Anon. 1996 "Respecting religious beliefs and protecting traditional culture.(protection and preservation of Tibet's religion, culture, and history)," Beijing Review, 39, 34, (August 19, 1996), pp. 2123. Badiner, Allan Hunt 1990 Dharma Gaia : a harvest of essays in Buddhism and ecology, (Berkeley, Calif. : Parallax Press, 1990). [xviii, 265 p. : ill. ; 23 cm.; ISBN: 0938077309; "Publication date: Earth Day 1990"--T.p. verso. Includes bibliographical references (p. 245-247).]. Bastow, David 1969 "Buddhist ethics," Religious Studies, 5, (Dec, 1969), pp. 195-206. Batchelor, Martine and Kerry Brown (eds) 1992 Buddhism and ecology, (London, England ; New York, NY, USA : Cassell, 1992). Chavis, Melody Ermachild 1997 Altars in the street : a neighborhood fights to survive, (New York : Bell Tower, 1997).

223

Clark, Judith 1996 "Introduction to Zen practice.(presented at Buddhist Society Summer School, 1996)," Middle Way, 71, 3, (Nov, 1996), pp. 151-159. Clasquin, Michel 1992 "Contemporary Theravada and Zen Buddhist attitudes to human sexuality: an exercise in comparative ethics," Religion, 22, 1, (Jan, 1992), pp. 63-83. Curtin, Deane 1994 "Dogen, deep ecology, and the ecological self," Environmental Ethics, 16, 2, (Summer, 1994), pp. 195-213. Curtin, Deane 1996 "A state of mind like water: ecosophy T and the Buddhist traditions.(Arne Naess's Environmental Thought)," Inquiry (An Interdisciplinary Journal of Philosophy), 39, 2, (June, 1996), pp. 239-253. De Silva, Padmasiri 1991 "Environmental ethics a Buddhist perspective [bibliog]," Buddhist ethics and modern society, (Westport, Conn :Greenwood, 1991). De Silva, Padmasiri 1995 "Environmental Ethics in Buddhism," Religious Studies and Theology, 13-14 (D 1995), p. 55-65. Dresser, Marianne 1996 Buddhist women on the edge : contemporary perspectives from the western frontier, (Berkeley, Calif. : North Atlantic Books, 1996). Fairclough, Gordon 1995 "Rich are the blessed. (Buddhist business in Thailand)," Far Eastern Economic Review, 158, 18, (May 4, 1995), pp. 54-56. Feuille, John 1996 "Buddhism from a Tibetan Buddhist perspective," Middle Way, 71, 3, (Nov, 1996), pp. 182-186. Florida, Robert E 1994 "Buddhist Ethics," Religious Humanism, 28 (Sum 1994), p. 107-114.

224

Fujii, Masao 1991 "Buddhism and bioethics [bibliog]," Theological developments in bioethics, (Dordrecht, Netherlands :Kluwer, 1991) Galtung, Johan; Ikeda, Daisaku.; Gage, Richard L. 1995 Choose peace, (London ; East Haven, CT. : Pluto Press, 1995). Gibson, Todd 1993 "Buddhadharma and contemporary ethics. (response to David Stott, Religion, vol. 22:2, p. 171)," Religion, 23, 2, (April, 1993), pp. 183-185. Gungoren, Ilhan 1987 "A Buddhist view of creating a just society," The search for faith and justice in the twentieth century, (New York :Paragon House Pub, 1987). Hallisey, Charles; Hansen, Anne 1996 "Narrative, sub-ethics and the moral life: some evidence from Theravada Buddhism," The Journal of Religious Ethics, 24, 2, (Fall, 1996), pp. 305-327. Harris, Ian 1995 "Buddhist Environmental Ethics and Detraditionalization : The Case of EcoBuddhism," Religion, 25 (Jl 1995), p. 199-211.

Heisig, James W. 1993 "Sufficiency and satisfaction in Zen Buddhism: recovering an ancient symbolon. (Meditation and Prayer, part 2) (A Buddhist-Christian Dialogue)," Studies in Formative Spirituality, 14, 1, (Feb, 1993), pp. 57-74. Hick, John 1991 "Religion as 'skilful means': a hint from Buddhism," International Journal for Philosophy of Religion, 30, 3, (Dec, 1991), pp. 141-158. Inada, Kenneth K. 1982 "The Buddhist perspective on human rights [reply, D J Clark]," Journal of Ecumenical Studies, 19, (Sum, 1982), pp. 66-76.

225

Katz, Steven T. 1992 "Ethics and mysticism in Eastern mystical traditions. (Hinduism and Buddhism)," Religious Studies, 28, 2, (June, 1992), pp. 253-267. Keown, Damien 1995 "Christian Ethics in the Light of Buddhist Ethics [New Occasions Teach New Duties?, pt 14]," Expository Times, 106 (F 1995), p. 132-137. Keown, Damien 1996 "Karma, character, and consequentialism," The Journal of Religious Ethics, 24, 2, (Fall, 1996), pp. 329-350. Keyes, Charles F. 1990 "Buddhist practical morality in a changing agrarian world a case from northeastern Thailand," Ethics, wealth, and salvation, (Columbia, SC :Univ of South Carolina Pr, 1990). King, Sallie B 1995 "A Buddhist Perspective on a Global Ethic and Human Rights," Journal of Dharma, 20 (Ap-Je 1995), p. 122-136. Kraft, Kenneth 1994 "The greening of Buddhist practice. (environmentconsciousness in Buddhism)," Cross Currents, 44, 2, (Summer, 1994), pp. 163-179. Lai, Whalen W. 1991 "Tillich on death and suffering: a key to BuddhoChristian dialogue. (Paul Tillich)," Journal of Ecumenical Studies, 28, 4, (Fall, 1991), pp. 566-580. Lefebure, Leo D. 1996 "Divergence, convergence: Buddhist-Christian encounters.(includes related article on a meeting between Thomas Merton and the Dalai Lama, and on other meetings between Buddhists and...," The Christian Century, 113, 29, (Oct 16, 1996), pp. 964-971. McDermott, James P. 1989 "Animals and humans in early Buddhism," Indo-Iranian Journal, 32, (Oct, 1989), pp. 269-280.

226

İNDEX Allah’ın halifesi, 120 . Alman yeşilleri, 76 . İsraf ve savurganlık, 116 Allah’ın yarattığı ekolojik denge, 128 Almanya, 9 17. Yüzyıl bilimsel devrimi, 156 19. Yüzyıl sanayi devrimi, 156 1982 Anayasası, 16 Anadolu Selçukluları, 174 antibiyotikler, 48 Aristo, 96; 114 Arne Naes, 77 21. Yüzyııl, 4; 13; 16 Asbest, 44; 47 Asit yağmurları, 32; 43; 46 A. Brayer, 152 Abdullah b. Hacı İbrahim, 176 Ahiret ve hesaba çekilme inancı, 108 ahlak, 88; 93; 97; 98; 101; 102; 107 Çevre ahlakı, 88 ahlak sorunu, 104 ahlaki vicdan yeterli şahsî bir rehber değildir, 112 Ahmet İnam, 92 Alain Herve, 11 Aleksandr Soljenistin, 13 Alemlerin Rabbı, 118 Allah sevgisi ve temizlik, 125 Aşık Veysel, 35 av yasağı, 166 aydınlanma, 101

Bacon, 59; 62; 101 Bahro, 76; 149 Batı medeniyeti, 11 Bediüzzaman Said Nursi, 123 Belgrad Konferansı, 15 Bentham, 103 Bertan Tuncel, 45 beyaz tehlike, 11 Bhopal, 19 BM Çevre Programı, 15

227 BM Gıda ve Tarım Örgütü, 36 Brayer, 173 Buda, 76 Bursa, 34 Büyük Reis, 183 Çevre eğitimi, 23 Çevre kirlenmesi, 90 Çevre Konferansı, 15 Çevre sorunları, 29; 74; 87; 88; 89; 91; 102 Çevre ve Öğretimi Kongresi, 15 Callicot, 100 Carl Sagan, 73 Chicago Üniversitesi, 76 Çevre Zirvesi Stockholm, Rio, Moskova, Tiflis, 15 Çevrebilim, 30

çağdaş bir İslâm alimi, 129 çarpık şehirleşme, 45 çevre çevre sorunları, 4; 10; 11; 14; 15; 16; 18; 21; 22; 25; 26; 27; 29; 30; 34; 44; 45; 48; 51; 53; 54; 55; 59; 62; 63; 65; 66; 67; 68; 72; 73; 74; 76; 77; 78; 87; 88; 89; 91; 92; 93; 94; 95; 97; 99; 100; 101; 102; 104; 105; 107; 108; 109; 110; 113; 117; 119; 127; 130; 131; 138; 146; 148; 149; 151; 158; 176; 192; 193; 195; 198 çevre konferansı, 14 Çevre ahlakı, 91; 95; 99 Çevre Bakanlığı, 16; 22; 36; 201 Çevre Dersleri, 25

d’Ohson, 126 deontolojik ahlak, 95 derin ekoloji, 77 Descartes, 60; 61; 62; 65; 101 Descartes’ci metafiziği, 64 Dicle, 121 Dijksterhuis, 61 din görevlileri, 72 Diyanet İşleri Başkanlığı, 72 Doğa İçin Dünya Fonu, 73 doğanın en vahşi yaratığı, 155; 167 Donald Werster, 65 dönüşüm (recycling), 123 Durkheim, 114

228 Dünya Çevre Günü, 15 Dünya Çevre Konferansı, 16 Dünya Çevre Komisyonu, 75 ve Kalkınma Kalkınma Faydacı, 102 felsefe.See Felsefeciler Fildişi ticareti, 20 fotosentez, 128 Franklin Peirce, 157 Frenkane, 99

Dünya Çevre ve Komisyonu, 10; 66 Dünya Çevre Zirvesi, 15

dünya görüşü, 68; 90; 91; 92; 101 Dünya Hoşgörü Yılı, 149 Dünya Sağlık Örgütü, 31 Dünyanın Son Ümidi, 11 gaz, zehirli dumanlar ve rüzgar, 129 gelecek nesiller, 88 gelecek nesillerin hukuku, 88; 102 Geleneksel ahlak, 92; 97; 98; 99 Ekoloji, 26; 30; 31; 44; 94; 102; 108; 138; 160; 193; 202 ekoloji bilimi.See Çevre Bilim ekosistem.See Ekoloji emanet anlayışı, 145 Epikür, 96 Erozyon, 36; 37; 39; 194 Eski Vakıf geleneği, 172 Esmaü’l- Hüsna, 123 Evliya Çelebi, 172 Hacı Bektaş-ı Veli, 159 Hadis-i Şeriflerde Ağaç, 148 Haeckel, 30; 94 FAO, 13; 35; 37; 41; 202 Fatih Sultan Mehmet, 176 Fatih Sultan Mehmed, 152 halife demek, 120 halifelik, 111; 120 Gemlik, 34 Gevher Nesibe Eğitim Enstitüsü Çevre Sağlığı Bölümü, 176 Gıdalar, 47 Gorbaçov, 11; 18 Guer, 169 gürültü kirliliği, 46

229 Hamburg Üniversitesi Savaş Sebeblerini Araştırma Grubu, 10 hava kirliliği, 31; 32; 46; 51; 128; 190; 194 Havanın, ekosistemdeki önemi, 127 hayvan hakları, 166 hayvanlar, 22; 96; 121; 157; 158; 161; 163; 164; 166; 168; 169; 171; 173; 175 Hayvanlara saygı, 164 hayvanların ve kuşların korunması, 166 Hitler, 5; 6 Hormonlu et ve sütler, 48 Hristiyanlık, 73; 96 Hz. Ayşe, 113 Hz. Ebu Bekir ve çevre bilnci, 150 Hz. İsa, 76 Hz. Osman ve çevre silinci, 151 Hz. Ömer ve çevre, 150 Hz. Peygamber (SAV), 110; 114; 115; 116; 132; 135; 154; 164 Hz. Peygamber ve hayvan hakları, 166 Hz. Peygamber ve ormancılık, 154 Hz. Peygamber ve temizlik, 125 Hz. Peygamber’in (SAV) ağaç ve ormanlara verdiği önem, 155 Hz. Peygamber’in ahlâkı, 113 Hz. Peygamber’in hayvanlara çok önem vermesi, 164 Hz. Süleyman ve ordusu, 113

İbn Abbas, 114 İbn Kesir, 118 İkeda, 64; 65; 66; 67; 68; 74; 201 İlâhî Muhafız, 113 İmam Gazali, 123 İnsan fıtratı, 107 insan hakları, 102 insan-doğa ilişkileri, 92 International Herald Tribune, 13 İslâm (manası), 118 İslâm ahlâkının üzerine kurulu olduğu dinî ve hukuki temeller, 112 İslâm Çevre Ahlakı, 111 İslâm çevre anlayışı, 105 İslâm Dünya Görüşü, 107 İslâm Dünya Görüşü, 107; 108; 120; 121 İslâm Dünya Görüşünün temelinin, 108

230 İslam medeniyetinin özü, 166 İslâm’da ahlâk, 113 İslâm’da hukuk ve ahlâk, 117 İslâm’ın ahlak anlayışı, 107 İslâm’ın ahlak anlayışının ana hatları, 105 İslâm’ın hukûkî talimatları, 112 İslâm’ın insan-tabiat ilgili görüşü, 109 İslâmi açıdan ahlak, 105 İslâmi açıdan ahlak ilkeleri, 106 İslâmi açıdan ahlak kurallarının kaynağı, 107 İslâmi çevre anlayışının temeli, 108 İslâmi Dünya Görüşü, 104; 129; 146 İsmail Hami Danişmend, 169 İsmail R. Faruki, 109 israf, 108; 116; 117; 125; 132; 133; 134; 135 israf ve savurganlıktan kaçınma, 117 İstanbul, 34 iş ahlakı, 88 İzmir, 34 İzmit, 34 ilişkisiyle Kapitalistler, 65 Karakalpakya, 45 Karınca vadisi, 113 Kimyasal atıklar, 44 Kızılderili, 157; 158; 183; 184; 185 Kızılderili Reis Seattle, 157 Kızılderililerve doğa, 158 Klasik hukuk, 102 Klasik hukuk anlayışı, 102 Klasik Yunan, 96 Komünist Dergisi, 75 Kuba Müslümanları, 125 Kuddus, 123 Kuddüs, 130 Kur’an, 105; 106; 108; 113; 116; 117; 118; 121; 123; 125; 128; 129; 135; 146; 147; 148; 152; 160; 162; 163; 201 Kur’an dünyadaki ekolojik dengeyi ısrarla vurgular, 129 Kur’an ve hayvanlar alemi, 161 Kur’an ve Sünnet, 137 Japonya, 67 Jonas, 100

231 Kur’an ve Sünnet’in suların temizliğine verdiği önem, 137 Kur’an’da Ağaç, 146 kültürel süzgeç, görüşü 87.See Dünya modern insan, 87 Muğla-Yatağan, 42 Murgu-Göktaş, 42 Müslümanın çevreye sorumlulukları, 150 karşı

Lamartin, 174 Lamartine, 161; 174 Leopold, 91; 97 Lester Brown, 39 liberal mülkiyetin hakkı, 103 Locke, 103 Londra, 19

Müslümanların temizliğe verdiği önem, 126 Müslümanların temizliğe verdikleri aşırı önem, 121

Newton, 61; 62; 101 Nobel Ödülü, 19 Nouvel Observateur Dergisi, 11 Nozick, 103

maddeciliğin felsefesi, 63 Mao, 5; 6 Marmara Denizi, 66 Martin Marty, 76 Mawil İzzeddin, 111 Mawil Y. İzzeddin, 109 Meadows, 13; 42; 73; 201 Medine, 121 Mevlana ve çevre, 159 Modern anlayış, 88 Modern Çağ, 59

Nübüvvet, 108

Ormanlar, 40; 138 ORTAK GELECEĞİMİZ, 10 Osmanlılar, 168 Ozon tabakası, 21; 46; 47

Ölümcül Miras, 45 Ömer b. Abdülaziz ve hayvan hakları, 168 Ömer Naci Soykan, 89; 94 Özbekistan, 45

232 Sidgwick, 103 Passmore, 60; 97; 103 Plutach, 96 Post-modernist, 157 Prof. Dr. Klaus Jürgen, 10 Sigara, 51 Sigara ve alkol, 51 Sivas, 174 Sivas’ta vakıf ve hayır işleri, 174 Stalin, 5; 6 radyasyon, 50 Rahman Baba, 160 Rio de Janerio, 16 Rio Zirvesi, 16 Rousseau, 103 Stockholm, 15; 102 Stockholm Çevre Zirvesi, 15 Stockholm Dünya Çevre Zirvesi, 102 su kirliliği, 33 suyun hayatın temeli ve esası olduğu, 131 Sakarya nehri, 131 Sakarya nehrinde kirlenmeler, 45 Sanayi devrimi, 66 Sanayii atıkları, 104 savaşlar, 52 Schumacher, 55; 63; 77; 78; 89; 90; 91; 102; 157 Schweitzer, 91 Selçuk Hanım, 176 Sera etkisi, 47 Shuon, 61 Sibai, 167; 172 T.T Frolov, 75 tabiat, 88.See Doğa tabiatı fethetme.See hükmetme Tabiatı fethetmek, 60 tabii çevreden faydalanma, 116 teleolojik, 108 temizlik, 121; 123; 124; 125; 129; 130; 166 tabita yaşanan suyun önemi, 131 Sünette Orman Korunması, 153 Teşkili ve

233 Temizlik imanın yarısıdır, 122 Tevhid inancı, 108 Thomas Hobbes, 103 tıb ahlakı, 88 Tiflis, 15 Tonbeey, 78 Toprak kirliliği, 35 Toprak ve Su, 115 Toynbee, 64; 65; 74; 87; 201 Trafik kazaları, 46 Tropikal ormanlar, 20; 156 Tropikal ormanlar, 137 Zbigniew Brzezinski, 3; 5 Zekeriyya el- Kazvinî, 174 Yunus Emre, 25; 159; 160

Türkler‘in kuş sevgisi, 173

Uluslararası Çevre Programı, 15

Eğitimi

Üçüncü Dünya, 14; 68

vakıflar, 174; 175

Webster, 29 World Wide Fund for Nature, 73

234

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful