You are on page 1of 80

Deniz Kılıç; 1971 İstanbul doğumlu. Memur bir ailenin ikinci çocuğu.

Bu nedenle hayatı sürekli yer değiştirmelerle geçti. Uzun süredir yazıyor, yakın zamana kadar da yazdıklarını paylaşmıyordu. 2008’den itibaren öyküleri dergilerde görülmeye başladı.

Mahcup Öyküler bir ilk kitaptır.

1

Deniz Kılıç Mahcup Öyküler

Dadya Yayınları

Basım: Ağustos 2011 ISBN: 978-605-4373-68-0 Sertifika No: 16840

Grafik / Tasarım Nurgül Gökmen Kapak Resmi Elif Çağla Güldoğan Baskı Ankara Ofset Büyük Sanayi 1. Cad. Necatibey İş Hanı Alt Kat No: 93 / 43 - 44 İskitler- Ankara (0312) 384 50 63 Dadya Yayınları Konur Sokak No: 8/8 Kızılay/ ANKARA 0312 419 77 42
dadyayayinlari@hotmail.com

“Dadya Yayınları” Bir “Kanguru Yayınları” kuruluşudur.

2

Mahcup Öyküler Deniz Kılıç

3

4

İçindekiler Aç Kapıyı Bezirgânbaşı .....................................................9 Beyaz .............................................................................13 Dimonolog ......................................................................18 İsmi Yok Bu Öykünün .....................................................24 İz .................................................................................28 Sessiz Ağıt......................................................................32 Sırlı Hayatlar...................................................................34 Siyah ve Beyaz ................................................................39 Fadime ...........................................................................43 İki Duvar Dört Yalnızlık ...................................................45 Pörtürgeç .......................................................................55

5

Anneme, Cennet Babama, Serçe kuşum ablama, kitabımın kapağını süsleyen ilk pırıltım Elif’ime teşekkürlerimle…

6

Düşlerin içindeki narin hayatların, bir yerlerde düşümlerinin izleridir bu kitap.

7

8

AÇ KAPIYI BEZİRGÂNBAŞI
“Aç kapıyı Bezirgânbaşı, Bezirgânbaşı Kapı hakkı ne verirsin, ne verirsin Arkamdaki yadigâr olsun, yadigâr olsun...” — Ne söylüyorsun? — Hiç! Hiç öylesine... — Peki... — Ben... Uyumak istiyorum, lütfen... — Hatırlıyor musun? Her şeyi hatırlıyorum hiç unutmadım ki… Bütün duvarları beyaz, bahçesi yüksek taşlarla çevrili, iki katlı köhne bir ev… Babaannem. Babamın annesi değil, oğlu ve gelini var, dedem çoktan ölmüş… Küçücük bir çocuktum bu avluya apar topar bırakıldığımda. Zaman kadar eskisin istiyorum. Hiç gelmemiş olayım, kaybetmemiş olayım hiçbir şeyi… Bütün düşlerimi bir bir gömüyorum avludaki dut ağacının altına. Sokakta oynayan çocukları sadece eşikten izleyebildim, ben aslında hiç çocuk olmadım. Sokağa vuran güneş hiçbir zaman ısıtmadı beni. Ya o da onlardan yanaydı, ya da yüreklerindeki buzdağı büyük… Güçlü olan kazanır... Güçlü olan ka-za-nır... “Zambak zumbak, dön arkana iyi bak, saalaak, saalaak!” Ama ben de çocuğum, ben de ne olur... “Hayır! Hayır! Oynayamazsın bizimle! Sen kötü bir çocuksun, üstelik pissin ve kokuyorsun da! Bir de çirkin bir şeysin, iyyyy!” “Defol aramızdan, seni burada istemiyoruz! Haydi! Biz oynayalım, bırakın şu pis şeyi!” “Aç kapıyı Bezirgânbaşı, Bezirgânbaşı, Kapı hakkı ne verirsin, ne verirsin, Arkamdaki yadigâr olsun, yadigâr olsun...”

9

Alt katta büyük bir kiler var, içi benimki kadar boş… Babaannemin ellerinden korkuyorum. Küçücük ellerim, büyük ve hoyrat avuçlarının arasında kayboluyor. Tarihler yazıyor avuç içlerime gün gün, zamanı orada öğreniyorum. En güzel günlerime karalar çalıyor yengemin üvey sesleri. Üzerime örtülen duvarları gözyaşlarımla yıkıyorum. Kaç günü geceye bağladım yüzüme örtülen kapının ardında saymadım. Hiçbir ışık aydınlatmadı evlerini. Ya o da onlardan yanaydı, ya da yüreklerindeki karanlık büyük… Ellerim, ellerim acıyor. Ateşböceği ellerim... Bu oda çok karanlık, lütfen, lütfen kapıyı kapatmayın! Babaa, babacığım, anneemmm, korkuyorum anneeee... Küçük ve kırmızı... Hem de çirkin... Bitti, bitti, bitti... Bir, iki, üç, dört, beş... Tik-tak, tik-tak, tik-tak... Bitti, bitti, bitti... Allah’ın cezası bir pisliksin sen! Tıpkı annen gibi, tıpkı ayyaş baban gibi! Pislik! Annem pislik değildiiii! Babam da ayyaş değildi! Gel buraya, küçük şırfıntı seni! Hayır! Hayır! Aahhh! Acımıyor işte! Annem pislik değildiiiii! Ellerim, ellerim kül tablası...Islak, sıcak, karanlık... Bilseydim gecenin üstüme bütün ağırlığıyla çökeceğini hiç büyümezdim! Hiçbir şey görmezdi kimsenin gözü, Ay öylece asılı kalırdı. Bütün sesler yok olur giderdi duvarda. Ya o da onlardan yanaydı, ya da yürekleri sağır… Saat gece yarısı... Ne olur kapıyı kapatmayın! Yapma, yapma, yapmayın! Ben daha çok küçüğüm... Gözlerim yağmur... Mor menekşe dudağım... Tavan arasındaki boş odaya sıkışıyor gençliğim. Kadınlık erken düşüyor üzerime, kara bir gövde olanca ağırlığıyla ergenliğimi siliyor. Mucizenin en kötüsünü usulca içime bırakıyor. Yüreğimdeki şişlik karnıma iniyor. —Aynı kanı taşımasak da-- demişti babam, öleceğini çok önceden bilmişti. Sıkı sıkı tembihlenen adreste, gece bana başka şeyler tembihliyordu.

10

Ben yapmadım, ben yapmadım. İşte! Yine küçüğüm, yine kırmızı! Ama, ama ben değilim, ben suçlu değilim. Çok ağırdı, çok güçlü! Güçlü olan kazanır, güçlü olan kazanır! Ağzını açıp da kimseye bir şey söyleme! Öldürürüm seni! Benden mi bilecekler! Bağırma, kes, soysuz! Duyacaklar, gebertirim seni! Ah! Gelincik tarlası bacaklarımın arası... Islak, sıcak, kırmızı... Hamileymiş! Kim bilir kimden peydahladı! Defol, defol bu evden! Al çulunu çaputunu, yıkıl karşımdan! Ben biliyordum bunun böyle olacağını! Pis sürtük, kim bilir kimle ne yaptı! Aşüfte seni, rezil! Annem beni çağırıyordu. Gel, diyordu. Gelecek günlerimi geçmişin karanlığında boğarak hayata sızıyordum. Hep karanlığa alışmıştım, kendimi bırakmak için yine karanlığı seçiyordum. Üzerimden geçen hiçbir ağırlık onunki kadar yormuyordu. Bacaklarımın arasından bir hayat akıyordu. Geceydi ve uzundu. Güçlü olan kazandı. “Bezirgânbaşı sen olur musun anne? Ne olur anne... Al yanına beni, göğsüne sakla... Geliyorum sana...” - Yetişin, yetişin! Karanlıktı görmedim, önüme fırladı! Tanrım, ölme ne olur, ölme! Koridor uzun, soğuk ve beyaz... “Annem... Tut ellerimi annem!” Hep özledim. Dokunmasını istedim. Okşasın istedim saçlarımı. Sütünün tadı ağzımdayken gitti… Bir de babamı… Yatağında annemin izi soğumamıştı daha… Benim yüreğimdeki ateşin hiç sönmediği gibi… Hep hayallerine daldığım gibi…

Duvarlar konuşmuyor anne Açık kalmıyor hiç bir kapı Hani benim gençliğim nerde Yağmurları biriktir anne Çağ yangınında tutuştum. Hani benim gençliğim anne. (Yusuf Hayaloğlu)

11

Ne annem yanına aldı beni ne de babam. Bilmediğim bir yolun başında durdum. Bir adım ileri gitmek istemedi ayaklarım. Dünya; babaannemin üvey ellerinden büyüktü, başkasının vicdan azabına sığındım. — Kapıyı kapatır mısın çıkarken? Bazıları yalnız büyür. Büyüdükçe yalnızlaşır upuzun hayatları. Yaşadıkça uzar. Uzadıkça sızlar.

12

BEYAZ
“Belki de yağan kar değil, hüzündü parça parça...” Sabahın ilk saatleri. Pencere kenarındaki koltuğumdan, sokağın sonunu rahatlıkla görebiliyorum. Gece boyunca yağan kar tüm sokağı kaplamış. Henüz kimseler çıkmamış evinden, sokakta hiç iz yok. Bahçedeki ağaçlar üzerindeki ağırlığı zor taşıyor gibi. Çatılardan uçuşan karlara bakıyorum. Sessizce savruluyorlar... Bakkal bile açılmadı hâlâ, ekmek arabası ve gazeteler de gelmedi. Biraz ilerideki basket sahasının ışıkları da henüz sönmemiş. Karın üzerine hafif morumsu bir renk veriyor. Her zaman çocukların sesleriyle dolu olan saha, bugün bomboş. O da yalnız. Karşı apartmandaki teyze balkonunu temizliyor. Küreleyip aşağı atıyor, sonra düşen karların peşinden eğilip bakıyor. Herkesin karı kendine... Benimkiler dursun, temizlemeyeceğim. Belki bu sefer, belki yıllar sonra ilk kez… Kim bilir… Eskiye gidiyor düşüncelerim. Çocukluğum iniyor perde perde önüme. Dedem ve anneannemle yaşadığım lüks evler, şatafatlı hayatlar. O beklemekle geçirdiğim upuzun yıllar… O zamanlar hava daha mı soğuk olurdu, ben mi çok üşürdüm? Şehrin gecekondu semtleri düştü aklıma. Belki de onlar kar yağmasın diye dua ediyorlar, belki yağan kar onlar için açlık demek, belki de sıcak değil evleri; üşüyorlar... Çatılardan tüten simsiyah dumanlara bakıyorum. Benim mahallem sıcak, benim mahallemde insanlar tok, benim mahallemde kar “eğlence” demek... Biliyorum, birazdan bu kasvetli sessizliği yırtacak çocuk çığlıkları, oyunlar oynayacaklar, koşup terleyeceküşüyecek sonra sıcacık evlerine girip ısınacaklar. Benim

13

mahallemde çocukların hiç sobası olmadı, bu sokakta hiçbir çocuk sobanın üzerinde pişmiş kestanenin tadını bilmez, hiç üşüşüp sobanın başına ayaklarını boruya dayayıp çoraplarını kurutmadılar, baca borusuna takılı çamaşır askılığında is kokusunda kurumadı donları, atletleri. Annemin dik ve sert bakışları yansıyor karın üzerine ansızın. Hiddetle salladığı işaret parmağına sabitliyorum gözlerimi. Ağlarsam daha çok kızacak, yutkunuyorum. Sen köylü değilsin, diyor. Daha da yükselterek ses tonunu, gözleri çakmak çakmak bağırıyor: Anladın mı? Sen onlardan değilsin, olamazsın! Ceza alıyorum. Sesimi çıkarmadan odamda oturmalıyım. Cezam bittiğinde annem beni çağıracak ve tekrarlamamam için söz vermemi isteyecek, söz diyeceğim ama yine tutmayacağım, kötü bir çocuğum ben! Fatoş’u alıyorum kucağıma, sessizce akıttığım gözyaşlarımla ıslanıyor sapsarı saçları… Kolumun üzerine yatırıp, okşuyorum onu usulca. Annem beni hiç böyle okşamadı biliyor musun? Ama beni çok seviyor, biliyorum. Dolabımdaki elbiselerimi gördün değil mi? Hepsi süslü püslü, kurdeleli, fiyonklu. Hem hepsi için ayrı ayrı ayakkabılarım var. Ama ben en çok babamın aldığı kırmızı elbisemi seviyorum, bir de kırmızı pabuçlarımı, annem onları beğenmiyor. Sanırım annem babamı da beğenmiyor. Bazen annemin, tıpkı bana yaptığı gibi babama da parmağını salladığını görüyorum. Hepsi senin yüzünden, diyor. Babam da, meleğim hepsi geçecek bak az kaldı üzülme, diyor. Galiba O annemi seviyor. Beni de seviyor. Bana “prensesim” diyor. Babamın kucağına oturduğum zaman annem yine kızıyor. Uslu kızlar kimsenin kucağına oturmazmış, babalarının bile! Lapa lapa kar yağıyor. Sokakta bağırıp çağırarak oynayan çocukların sesleri geliyor kulağıma. Onların ayakkabısı, paltosu yok. Anneleri dudaklarını hiç boyamıyor. Bazen sokakta karşılaşıyoruz, kenara çekilip yol veriyorlar bize, elleriyle başlarına sardıkları tülbendi tutup ağızlarını kapatıyorlar. Çocuklarını çok seviyorlar galiba, hiç ceza vermiyorlar. Hem o anneler,

14

babalara da bağırmıyor. Evleri çok kalabalık. Onlar hem köylüymüş hem de fakir. Annem söyledi. Ama hep onların yerinde olmak istedim ben; şöyle ağız dolusu gülmek, yemek yerken konuşmak, annemin koynunda uyumak... Yer sofrasında çorba ve kuru soğanla karnımı doyurmak, ekmeğin üzerine sürülen salçayı iştahla yemek... Tıpkı Ayşe gibi... Apartmandan sesler geliyor, üst kattaki aile bahçeye iniyor olmalı. Pür neşe oynayacaklar yine... Şöyle bir cesaretlensem, karışıversem aralarına, ben de geldim desem... Böyle her kar yağdığında, hasetle oturup camdan onları izliyorum. Kış mevsimini hiç sevmezdi annem. Çünkü kar yağdığında elektrikler kesilirdi. Ekmek gelmezdi ve annem diğer köylü anneler gibi, evde yapmayı bilmezdi. Biz, askerlerin köyden alıp getirdiği esmer ekmeği yerdik. Annem yemezdi. O beyaz ekmeğe alışkın. Hava kararıyor, babam birazdan gelir. Annem odamın kapısını açıp, cezamın bittiğini haber veriyor. Sofrayı hazırlamış. Ellerimi yıkayıp oturmamı söylüyor. Lavaboya gidip, iki kez ellerimi sabunluyorum. Döndüğümde ellerimi avucuna alıp burnuna götürüyor. Bir “aferin” alıyorum. Söz dinleyip, uslu bir kız olursam İstanbul’a gittiğimizde bana güzel bir bebek alacağını söylüyor. Ama ben Fatoş’u seviyorum. Birden aklıma annemin uslu olup olmadığı geliyor. Eğer annem çok uslu bir kadın olursa, dedem de anneme başka bebek alır mı? Benden daha mı çok sever acaba yeni bebeğini? Belki o daha uslu bir kız olur. Ben annemi hep kızdırıyorum. Üzgünüm. Saat ilerliyor, babamdan hala ses yok. Annem, konsolun üzerinde duran telefonu alıp yan tarafındaki kolu çeviriyor. Birkaç kez o kol çevrildiğinde karakolun santralindeki asker çıkıyor. Babam göreve gitmiş, bu gece gelmeyecekmiş. İçimden, keşke bu gece annemle uyusam, diyorum. Beni sofraya oturtuyor. Kendisine bir kadeh içki koyuyor, sigarasını yakıp camın önündeki koltuğa oturuyor. “Ölsek umurunda olmayacak. Çekip gitmiş haber bile vermeden” diyor. Kar daha çok

15

yağıyor, annem daha da sinirleniyor. Yemeğimi bitirmeye çalışıyorum. Annem ağlıyor. Yine başladı yağmaya, karlar bile birbirine tutunup düşüyor üçer beşer. Oysa ben şuracıkta düşüversem, kimsenin haberi olmaz. Yine hüzün getirdi beraberinde bana bu hava... Sokağın üzerini kaplayan beyaz örtü, ölümü hatırlatıyor. Kefen giymiş gibi her taraf. Bembeyaz… Tabağımdakileri bitirip, sessizce kalkıyorum. Annemin yanındaki koltuğa yerleşip, onun ağlayan gözlerine bakıyorum. İçini çekerek, elleriyle yüzünü, burnunu siliyor. Elindeki bardağın boşalmasına izin vermiyor. Elektrikler kesiliyor, bir bu eksikti! Diyor. Kızıyor, kızıyor… Elimden tutup beni odama götürüyor. Yatağıma oturuyorum, karanlık beni korkutmuyor. Galiba babama benziyorum; cesurum. Az sonra elinde gaz lambasıyla geri geliyor, pijamalarımı giydiriyor. Yatağıma yerleşiyorum. Sessizce odamdan çıkıp gidiyor. Sabah kapının sesine uyanıyorum. Babam gelmiş olmalı, annem kapıyı açmıyor. Ben gidiyorum, babam beni kucağına alıyor. Salona geçiyoruz, boş içki şişesini ve kadehi görüyor. Ağzının içinde “Yine sızmış” diye mırıldanıyor. Yere indiriyor beni, yatak odasına doğru yöneliyor. Kapıyı açıp öylece içeri bakıyor. Neden sonra içinden kısık bir çığlık yükseliyor; “Meral!” Kapının pervazına yaslanıyor. Peşinden gidiyorum. Beni geri çekmeye çalışıyor ağlayarak. Kısacık anda görebildiğim tek şey, annemin boşlukta sallanan minicik ayakları ve pembe çiçekli geceliğinin etekleri. Odanın kapısı kapanıyor. Babamın arkadaşları ve eşleri geliyor. Kadınlar ağlıyor. Annem odadan çıkmıyor. Beni alıp götürüyorlar. Onların çocuklarıyla oyunlar oynuyoruz, herkes oyuncağını bana veriyor. Ben Fatoş’u istiyorum, getirmiyorlar. Babam göreve gitmiş, annemi de götürmüş diyorlar. Gelmelerini bekliyorum. Kar yağdığı için uzun sürecekmiş gelmeleri, öyle diyorlar. Ağlıyorum. Dedem ve anneannem beni almaya geliyor. İstanbul’a gidiyoruz. Annem de oradadır belki... Eve geldiğimizde onu arı-yorum, burada değil başka yerde diyorlar. Anneannem

16

saçlarımı tararken ağlıyor. Tırnakları, anneminki gibi uzun ve ojeli. Ama dudaklarını boyamıyor. Bir sürü misafir geliyor. Bir tek onlar gelmiyor. Uslu kızlar çok soru sormazlar diyorlar, susuyorum. Sokağa çıkıyorum, komşu çocuklarıyla, anneannem kartopu oynamama izin veriyor. Kardan adam yapıyoruz hep birlikte, iki tane olsun diyorum, beni kırmıyorlar. Bir kadın bir de adam yapıyoruz, ikisi de kocaman. Birine annem diyorum, diğerine babam. Geldiklerinde göstereceğim. Kar yağsın, hep yağsın istiyorum, yağsın ki erimesin, kaybolmasınlar. Camın önüne oturup gelmelerini bekliyorum, kar yağıyor. Sokak beyaza gömülüyor. Yollar kapanıyor. Ben bekliyorum, kimse gelmiyor. Dedeme soruyorum, çok uzaktalar diyor, çok uzak… Beni neden bıraktıklarını anlayamıyorum. Günlerce bekliyorum, kar duruyor. Kardan annemle babam erimeye başlıyor. Dışarı çıkıyorum, kardan babamın üzerine taktığımız süpürgeyi alıyorum. Vuruyorum onlara var gücümle, vuruyorum, vuruyorum… Tıpkı ben de annem gibi, artık karı sevmiyorum…

17

DİMONOLOG
Al işte! Sonunda olacağı buydu. Bütün mahalle kızı konuşuyor, bütün! Ne gittiği yerde düzgün durabildi, ne burada. Besmelesiz de doğurmadım vallahi billahi! Rezil olduk konu komşuya. Kız kısmına bu kadar yüz verirsen olacağı bu. Kızını dövmezsen dizini döversin böyle işte. Ah, ah! Ben seni çiçek gibi büyüttüm de, böyle mi ol dedim? O oğlandan sana koca olmayacağı belliydi ya… Gitme dedim, yapma dedim, anasına hayrı olmayanın sana mı olacak dedim. Adam tek başına yaşamaya alışmış, senin koynuna iki girip çıktı mı, atar öte yana, zaten sende karılık ne arar, dedim. Kim dinledi ki? Babası biraz kızaydı, olmaz diyeydi gitmezdi, gidemezdi. Adam, adam değil ki! Babasından korkmayan kız ne olur işte, sonunda yaptı yapacağını. Baba oldun da herif olamadın bir türlü Rıza Efendi! Şöyle bir gün erkek olup da kükreyemedin, hep büktün boynunu. İyiymiş! Hah güleyim bari! Bir gün de şöyle tutup elimden sokağa mı çıkardın beni? El âlem gibi üstüme başıma mı baktın? Bak Nadir Bey gül gibi bakıyor karısına. Arada bir dövüyormuş diyorlar, aman gülü seven dikenine katlanır. Yediği önünde yemediği ardında. Sen de adam olaydın da, döveydin. Bir tahta masayla bir yer yatağına gelin geldim. Kimler istemediydi ki beni, Gâvur Ali’nin Hasan’a varaydım bir elim yağda, bir elim baldaydı şimdi. Babam tuttu da devlet memurusun diye sana verdi beni. Karısı kısırmış diye ikinciyi almış Hasan, ben sana üç çocuk verdim de ne oldu? Aslan gibi iki tane oğlan verdim, bu muydu karşılığı? Yarı aç yarı tok saçımı süpürge ettim. Örgü mü örüp satmadım, boncuk mu dizmedim. Üç kuruş kazanmayaydım evlendiremezdik oğlanı. Aha bak, biri de askerde. Düğünün borcu bile yeni bitti daha.

18

Hoş bizim gelin de pek süslü, alışverişe gittik de bir şey beğendiremedik ya! Altın set isterim diye tutturdu kuyumcuda. Hâlâ çoluk çocuk da yok ortada, iki seneyi devirdiler. Ben de isterim torunum olsun, kucağıma alıp mahalleye çıkayım. Gelin gelin değil ki, oğlumu hasret bıraktı evine. Neymiş efendim, bir Pazar günleri varmış da vakit olmuyormuş. Tutaydık yakında bir ev, arka sokakta ev bulduk, beğenmedi hanım, küçükmüş. Kutu gibi evdi, sobayı yaktın mı bütün ev ısınırdı, mutfak dolapları bile vardı. Sobalı diye beğenmedi. Kapıcısı olmayan apartmanda oturmazmış hanım, harcadı aslan gibi oğlumu harcadı. Gözü göz değil, fettan bakıyor bu dedim, inandıramadım. Kalbine ateş düşürdü oğlumun, oğlum dedim, gez dolaş, sev istersen ama karı olmaz bu kızdan, dinletemedim. Elkızı kopardı oğlanı aldı. Bu evi temizlesen ne, temizlemesen ne? Mutfağında tezgâh bile yok doğru düzgün, bak Ayşe’nin kocasına, aldı mis gibi evi. İki işte birden çalışıyor adam, e kız çalışıyor, oğlan çalışıyor. Geçiniyorlar. Bizim kızı işe koyduk da ne oldu. Elin kızı başı önünde işine gidip gelir, bizimki gitti âşık oldu. Olmaz, yapma etme dedim. Bu adam sana tahammül etmez dedim, onun başı dik seninki ondan da dik dedim. Kime dinletebildim? Hiç kimseye… Gitti de ne oldu sanki geri döndü. Bak şimdi de diyorum dulsun, dulluğunu bil. Neymiş öyle gezmekmiş tozmakmış. Ayıp. Dul kadın dediğin oturur anasının dizinin dibinde. Zaten eğdin başımızı bir kere... Gider bu gene, durmaz. Alıştı koca evine. Ne vardı oturaydı, kadın kadınlığını bilmezse erkek ne yapsın? Adam koskoca müdürdü, arabası bile vardı. Efendim hayatında başka kadınlar varmış da, aldatıyormuş da, bilmem neymiş. Ben sana bu adamla yapamazsın derken, deli dana gibi tepindiydin ya evin içinde, benden kötüsü yoktu. Baba-kız bir oldular, evlenmesine de he dedi, boşanmasına da. Aldatsın varsın, bir dediğini iki mi etti? Nikâhlı karısı sendin, kafanı kullanaydın da sahip çıkaydın kocana. Gezmeler tozmalar, günler, partiler, hep o kokana kadın aldı kızın aklını başından. Belki de gözü vardı adamda. Günahı vebali boynuna ya, dost hayatı yaşarmış onla bunla zaten. Öyle

19

diyorlar, belli zaten bir etek giyer az eğilse donu görünecek. O koca bende olaydı, şimdi kendime ait evim vardı. At dedim üç beş kuruş bir yana, atmadı. Giydi, yedi, içti, gezdi. Aha da kaldın mı beş parasız ortada? Koskoca mevki sahibi adam senin kahrını çeker mi? Çekmez, çekmedi de zaten. Koyuverdi kapıya. Sen al yanına kokanayı, git gece yarısı barlara sarhoş ol. Kadın kısmının ne işi varmış barda pavyonda? Ayıp şeyler bunlar, rezil olduk mahalleye rezil. Duymayan kalmadı. Gençlermiş de eğleniyorlarmış, Canın eğlence istiyorsa yap bir tane çocuk, oyalan. Korundu hanım. Evliliği oturmadan çocuk istemezmiş. Bu da yeni moda. Allah bilir ya, belki gelinin aklını da o çeliyor. Kocası geç geliyormuş da, canı sıkılıyormuş, o da insanmış ihtiyacı varmış. Geç gelsin, al baban bütün gün başımda oturuyor da ne oluyor. İki kap yemeği bir öğünde yiyebildik mi? Ayyy ay! Koca değil ya benimki, ömür törpüsü! Kahveye bile çıkmıyor adam, bütün gün kukumav kuşu gibi camın önünde, elinde bir de sigara. Oohh! Milletin kocası öyle mi ya? Kalk Bey, iki komşu gezelim, az çarşıya çıkalım vitrin bakalım içimiz açılsın desen, kıpırdamaz ki yerinden. Belediye çay bahçesine bile gitmedik hiç. Adam seni her sene tatile götürdü. Ömründe mi görmüştün? Biraz boynu eğik olmalı kadın kısmının. Sırtın pek, karnın toksa daha ne! Erkektir, başka kadına da gider, elinin kiri. Yeri gelir döver, yeri gelir sever. Ah ah! Allah bana vermedi ki öyle bir koca, göstereyim evlilik neymiş, kadınlık neymiş. Bana da kısmet diye bu sünepe çıktı işte! Beni sevmeye okşamaya üşenen adam başka kadına bakar mı? Bakmaz. Kadın olamadım demedi de, gül gibi oğlana attı suçu, çekildi. Anlatılmıyor ki kimselere, kıç yarası işte. Ben hep dedim bunları. Daha dur sen duur, neler olacak neler... Koltukların rengi de ağardı iyice. Mobilyacıda gördüm geçen, ciğerci kedisi gibi baktım baktım iç geçirdim. Alt kattakiler değiştirmiş mobilyaları, eskileri bize verecek, söyledim. Rıza Efendi kızıyor ama elin eskisi bizim evdekinden yeni, zaten ne geldiyse başımıza hep o gururundan geldi. Az eğebilseydi o kopasıca başını şimdi böyle olmazdık. Ev sahibi

20

önümüzdeki ay zam yapacak kiraya, günü geldi. Bakalım ne diyecek, severim sizi yıllardır oturursunuz çıkmayın der, bizim bey de boynunu eğip ne kadar isterse tamam der. Harabe gibi ev, az konuş, itiraz et, pazarlık yap kaç yıllık kiracıyız ne zarar verdik evine? Ağzında dili yok ki adamın. Cesaretsiz. Kız diye doğacakmış bu, yanlış olmuş. Dikti gözünü gene, öyle bakıyor. Taşa konuşsam yarılırdı, dipsiz kuyu mübarek ne atsan dolmuyor boyu devrilesice... Oğlan bir geleydi askerden. Girer bir işe çalışırdı. O da Raziye’nin kızını seviyor. Gelir gelmez tutturursa everin beni diye? Sen anca kös kös otur orda, pörtlet gözünü üstüme üstüme e mi? Hiç düşünme ne olacak halimiz diye. Aman kılın kıpırdamasın, incinme. Öyle de bir derine dalışı var ki; dersin zahir memleketi kurtaracak. Yazık ettin bana, yazık. Gençliğim, güzelliğim heba oldu gitti. Öyle boş boş bakacağına yüzüme, akşama ne pişecek onu düşün. Tencere kaynatacak erzak yok evde. Buzdolabı bomboş. Babamın evinde etsiz yemek yemezdim, senin kapında çorbayı bulamaz oldum. Bakkala borç yazdırmasak hepten açız ya! Gördüm geçen karşı komşuları, markete gitmişler taşımakla bitmedi poşetleri. Biz anca bakkala yazdıralım. Sile süpüre bitmedi şu evin işi. Akşama kadar o yana bu yana çırpınıp duruyorum. Kıymet bilinse bari... Hava karardı, yağmur mu yağacak ne? Çamaşırları toplamalı, benim kadar temiz çamaşır asan yok şu koca mahallede... Evim, ocağım tertemiz. Bir gün olsun ütüsüz giydirmedim ne kocamı ne çocuğumu. Saati saatine yaptım her işimi, gene yaranamadım. Ne iş yapsam yakıştırırım, ne pişirsem yediririm. Alaydın da sümüklü bir kadın, göreydin. Müdürün bile geldiydi de, bu kızı sana nasıl verdiler dediydi. Güzellikse güzellik, marifetse marifet. Oturup kalkmasını da konuşmasını da bilirim. Kaç yer gezdik beraber, hiç ele güne rezil ettim mi seni? Hep takdir edildin sayemde. Benimle evlenmeseydin bok görürdün bunları. Hoş, gösterdim de ne oldu ki? Ödülüm ne? Hiç!

21

Bak saat kaç oldu, kız ortada yok. Sofra kurulacak. Erken gelsem de bir işin ucundan tutsam demez. Daha ütü yapılacak. Yatak, yorgan değiştirdim. Bütün gün canım çekildi işten güçten. Kimin umurunda? Akşama kadar koşturuyorum. Hanımefendi gezsin. Hem her akşam ne gezmesi bu? Yok, yok. Bu iş böyle olmayacak. Zaten aldığı parayı üstüne başına harcıyor, çıksın işten evde otursun. Ben de rahat edeyim. Benim de önüme bir bardak çay koyanım olsun. Sağa sola da bakarız, belki uygun bir kısmet bulunur. Bekâr adam gelip alacak değil ya bu saatten sonra, buluruz karısı ölmüş falan birini, evlenip gider. Yaşlı başlı biri olsun zaten, başka türlü ele avuca sığmaz bu kız. Kızım olsun dedim de, hep hayırlısını istedim, niye böyle oldu bu kız anlamadım gitti. Amcalarına çekti n’olacak! Benim sülalemde böyle biri mi var? Utanır oldum el içine çıkmaya bu kızın yüzünden. Komşular alaylı alaylı gülüyor. Fark etmiyor muyum? Ah! Ah! Dertli başım... Kara günde doğurmuş anam. Ne çileli başım varmış. Kime ne ettim eyledim de bu hale düştüm. Kimin tavuğuna kışt dedim. Karışmadım kimsenin işine, ne çocuğuma ne kocama bir gün olsun, ne nedir bile demedim. Bitmedi derdim, bitmedi. Sesimi bile yükseltmedim konuşurken, kavga nedir bilmedim. Kime söz getirdim? Şeytan diyor ki; çek git. Kalsınlar bakalım bir başlarına da görsünler. Bana kapı mı yok? Yediğim bir tabak yemek, kimin evinde bu kadar çalışsam beni başında taşır. Dönülmüyor işte koca evinden, ayıp. Bu yaştan sonra ele âleme maskara mı olayım? Kocası yaşlanınca, bakamadı bırakıp gitti derler. Kıymetimi bilmedi ne çocuklarım ne de kocam. Öyle böyle bir kadın değilim ben. Her şeyi gördüm, her şeyi bildim. Söyledim, uyardım, dinlenmedim. Karışmadım hayatlarına dönüp dolaşıp dediğime geldiler. Karıştım, suçlu oldum. Ölsem de kurtulsam. Bazen esiyor da kafama iç bir ilaç, git öte dünyaya diyorum da, âlem ne der... Kim bilir ne yaptı da kıydı canına diyecekler, ondan duruyorum. Yoksa bilirim yapacağımı... Dedim ya; kıç yarası...

22

Şu yemeğin lezzetine bak. Yağı, tuzu her şeyi yerli yerinde. Ömründe mi yemiştin böyle yemek Rıza Bey? Otur da doyur zıkkım olasıca karnını, bugün de hizmetin tamam. Çayın da demlendi, hazır. Ye kalk da, ütüye başlayayım. Kime diyorum? Şişşştt, Rıza Bey! Sağır mı oldun şimdi de be adam! Niye soğudun sen böyle? Aman diyeyim Bey, hem de evde yalnızken ikimiz, ne derim konu komşuya ben şimdi? Benden bilirler yapma etme Rıza Bey! Bakma öyle gözümün içine dik dik, bir ses ver, nefes ver Rıza Bey? Benim gibi kadın bırakılır da gidilir mi Rıza Bey?!!

23

İSMİ YOK BU ÖYKÜNÜN
Geçmiş zamanGündüzler kelepçeli - Uğursuuuzz! Kaynanamın sesi kulaklarımda çınlıyor. O her seferinde bir parça koparıyor etimden, ben alıp saklıyorum. İçim büyüyor, sığmaz oluyorum kendime. Zehirli sarmaşık gibi sarıyor çepeçevre, ben büyüyorum, o büyüyor... Geceler yorgun - Sen doğuramıyorsan, ben doğuracak birini bulurum! Bağırıyor Mustafa, sıcacık sesi –bağırırken bile-, yanaklarımda güller açıyor. Ne de çok sever al güllü başörtümü… Bu gece de gelmeyecek, biliyorum. Hoş gelmese daha iyi ya, içim çıkıyor bir yanımdan, öte yanım dupduru… O bazen de sarhoş, öyle zamanlarda yazmamın alı düşüyor ellerinden dudaklarıma, usul usul akıyorum… Esir düşen umutlar, yargılanan yürek Günün en olmadık yerinde ölüme bağlanmış tekbaşınalıkla, yaşamın arasına çektiğim ince çizgide yürüyorum. Hep, uzanıp uzanıp bir türlü tutamadığım bir el var rüyalarımda... Görmediğim ağızdan bana akıyor sözcükler, biliyorum. Ne zaman yanıt vermek istesem; dilim lâl oluyor sanki, susuyorum. Bilir misin söyleyecek onca söze rağmen, susmak ne acıdır...

24

Sonrası- Muharrem olacak adı, dedesinin ismini kaldıracak! Yüreğim taşıyor göğüs kafesimden, sırtımda kapkara bir gölgenin ağırlığı var. Kaynanam gülüyor. Huzursuzca heyecanlar yaşıyorum. Kulağına ismini fısıldıyor. “İsmiyle yaşasın” diyorum. Çok iyiydi kaynatam, belki benzer mi ona? - Aslan oğlum benim! Seviniyor Mustafa, bütün sevinçleri başucuma bırakıyor. Bana süt getiriyor, bütün geçmişi yudum yudum aklıyorum. Gözbebekleri büyüyor, içimden çıkarıp kalbimi, yerine onu koyuyorum. Yanağımı okşuyor, alıp bütün pembeleri avucundan dudaklarıma sürüyorum. Sıcacık oluyor elleri, ömrümü ısıtıyorum. Mis gibi kokusuna gömüyorum burnumu... Göğsümden geçmişimi çekiyor. Bütün umutlarımı alnına yazıyorum. Gözlerine tarihler deviriyorum. Tasasız uykulara teslim oluyor bedenim, dünüm gidiyor ben kalıyorum. Günahların üstünü örtüyorum. Öncesi- Bir taneyle durulmaz, sepette tek ekmek, artıkın ikinciye yol verin! Kaynanam konuşuyor. İlmek ilmek örüyor ömrümü, ipleri saklıyorum. Çığlıklar diziyorum günlere, gözümdeki yaşı içime döküyorum. Eskilere çekiyor beni, dilindeki kıvılcıma gömüyor. Bir cümle kuruyor yarına, geçmiş alnımın ortasına alev gibi düşüyor. - Bir kardeşi olacak oğlumun, ona “ağa” diyecek! Bekliyor Mustafa, Kaf Dağı’nın ardına masallar diziyor. Saçlarımdan, duymadığı ağıtları tarıyor. İzlerimden öpüyor, değdiği her yer kanıyor. Hâyâl seriyor ipe, alıp göğsüme

25

asıyorum. Rüzgâr gibi esiyor, pencereden saldığım ne varsa, hepsi geri geliyor. Umut bir parmak bal, ağzına çalıyorum. - Anne gııı... Çiçek çiçek açıyor Muharrem, her bir zerresini gülüşümle suluyorum. Ses veremediğim bütün harfleri cebine dolduruyorum. Yarınlar seriyorum altına, güneşe oturtuyorum. Eteğime dolanıyor, alıp olduğu yerden koynuma sokuyorum. Avuçlarımın arasına saklıyorum yüzünü, kalbimden kalbine köprüler kuruyorum. Bugünü seriyorum avluya, geçmiş günü süpürüyorum. Kelebeğin kanadına yüklüyorum keşkeleri, çok uzakları göze alıyorum. Şehirler kuruyorum tek başıma, bütün sokakları aynı eşiğe çıkıyor. Kolu kırıp, yen içinde bırakıyorum. Yakın ZamanBildik bir evin duvarlarına yaslıyorum içimi, bedenimi arsız korkulara bırakıyorum. Peşimden sürüklediğim bütün anlamların ağırlığı boynumda, buz gibi cama çarpıp geri geliyor düşüncelerim... Eski bir sızıyı doluyorum bileklerime, başka bahçelerden mutluluk çalıyorum. Ömrümü görmeyen bir çift göz giriyor sokağa, arkamda keder gibi dikiliyor. Evimin kapısında, bilmeden yenilgiyi göğüslüyorum. Şimdisi- Ateş düştü ocağıma, yetişin! Kaynanam ağlıyor. Yüreğimi eşeliyor, ne varsa içinden çıkarıyor. Dünyamı başıma yıkıyor. Bütün düşüncelerim terk edi-yor yüzümü... İnce ince damarlarımdan kanımı çekiyor. Geçmişimi getiriyor önüme, gözlerinden fışkıran ateşte geleceğimi yakıyorum. - Öldüreyim mi ulan seni de piçini de!

26

İliklerimden çıkıp gidiyor Mustafa, içimden kendini ayırıyor.... Gün, geceye teslim oluyor. Bütün karanlıklar vuruyor beni, bitip tükenmek bilmeyen bir boşluğa savruluyorum. Yüzüme vuruyor geçmişin bütün ağırlığını, ıslak bir çığlık sesi geceyi vuruyor. Yıldızlar yağıyor, karanfiller yağıyor dudaklarıma, Muharrem al al oluyor. Soğuk buz gibi koridorlarda çınlıyor sesim, dört duvar üstüme yıkılıyor. Allı pullu gelin ediyorum bütün yarınlarımı, düne dönük yüzümün karanlığına cılız bir mum yakıp, kırılmışlığıma gülümsüyorum. Zamandan sakladığım bütün yeşillerim kızıla çalıyor. Sızılarıma peşkeş çekiyorum bütün çarelerimi, kirli bir poşu gibi dolayıp günahlarımı, başımda taşıyorum. Üzerinde koştuğum hiçbir toprak benden incinmiyor artık, suretim uzağıma düşüyor.

27

İZ
İki parmağının arasına sıkıştırdığı sigarasını, titreyen elleriyle ağzına götürüp, bir nefes daha çekti. İşaret parmağıyla bir fiske vurup, fırlattı. Kollarını kanat niyetine iki yana açıp, adımlarını hızlandırdı, gözlerini iyice kısıp, koşmaya başladı... Caddenin sonuna gelene dek, yanından geçmeye çalışan insanları önemsemeden, kolları iki yana açık koştu. Büyük çöp bidonuna doğru döndü, yavaşladı ve durdu. Sol kolunu havada tutarak, sağ elini bidonun içine daldırıp, karıştırmaya başladı. Önce bir şişe şurup buldu, üzerindeki etiketi dikkatle okuduktan sonra, bir dikişte hepsini bitirdi. Ardından yapraklarının yarısı yırtılmış dergiyi aldı, hızla sayfalarını çevirip, göz gezdirdi. Pantolonunun, kemer yerine geçirdiği kalın ipin arasına sıkıştırdı. Yarısı dolu olan pet şişeyi çıkardı, içindeki suyu döktü, tekrar kollarını iki yana açıp, geldiği yöne doğru geri döndü. Cadde üzerindeki emlak ofisinin önüne geldiğinde yine durdu. İki yana doğru ritmik hareketlerle sallanmaya başladı. İçeride, masanın başında oturan kız, adamı görür görmez, kapıya çıktı. Gülümseyerek; - Paşa’m hayırdır, ne o dergi öyle? Okuyacak mısın? - Okuyacağım hemşire. İngilizce yazmışlar. - Aaa, sen ingilizce bilir misin? - Bilirim. Hadi, çayımı ver, işim var. Dergisini sıkıştırdığı yerden çıkarıp, caddenin kenarındaki kaldırıma oturdu. Bir yandan hükümete söylenip, bir yandan çayını yudumladı. Ne oturduğu kaldırımın ıslaklığı umurundaydı ne de gelip geçtikçe üstünü ıslatan arabalar. Çayını biti-

28

rir bitirmez oturduğu yerden kalktı, sağa sola bakındı, yoldan koşarak karşıya geçti. Bakkalın önünde durdu yine iki yana sallanmaya başladı. Elindeki listeyi inceleyen adam, içerden seslendi; - Geliyorum Paşa, az bekle. - Tamam Paşa’m ama acele et savaş çıktı. Yerinden kalkıp kapının önüne ilerleyen bakkal; - Ne savaşı Paşa, yıllar oldu biteli, unut artık o günleri, unuttt! - Dergide yazıyor Paşa, beni çağırıyorlar. - Yahu Paşa, ne adamsın! Deli misin, akıllı mısın çözemedim gitti! - Deli senin babandır! Bir dal cigara ver hele... - Paket vereyim be Paşa, istediğin cigara olsun. - İstemem, tek dal ver dedim! Sigarasının ucundaki ateşe bakıp, bir yandan iki yana hızlı hızlı sallanıp, bir yandan da sigara bitene kadar sürekli konuştu. Belli ki, yıllar öncesine gitmişti yine. Kıbrıs Harekâtı'na katılmış bir deniz subayı olduğunu duymuştum... Derlerdi ki; çok sevdiği bir kız varmış, o Kıbrıs'a gittiğinde başkasına vermişler. Belki de doğruydu, kimse gerçeğin ne olduğunu, neden bu hale düştüğünü bilmezdi. İyi bir eğitim aldığı muhakkaktı, her soruya verilecek mantıklı bir yanıtı illâ ki olurdu. Keyfi yerinde olduğu zamanlar sohbetine doyum olmazdı. Akşamüstüydü, ofisimde oturuyordum. Benim odam arka tarafta olduğu için dışarıyı pek göremiyordum. Bizim elemanların bağırtılarını duydum. Kapıya koştum. Paşa’nın sesi geliyordu az ileriden, etrafı epeyce kalabalıktı. Birileriyle kavgaya tutuşmuştu, adamlar üç dört kişi vardı görebildiğim kadarıyla ve rastgele vuruyorlardı O’na. Ağzı burnu dağılmış, yüzü gözü kan içindeydi. Birkaç dakikanın içinde, olaya müdahale etmek isteyen çevre esnafların karışmasıyla, ortalık savaş alanına dönmüştü. Paşa bağıra bağıra ağlıyor ve ağız dolusu

29

küfürler savuruyordu. O hengâmenin içinde ayırt edebildiğim tek ses onunkiydi. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu “Ben deli değilim, anasını avradını sattığımın herifleri, ben deli değilim, ne istiyorsunuz benden Allah belânızı versin!” O böyle dedikçe, adamlardan biri daha bir hırsla saldırıyordu “anama kimse küfür edemez ulan!” diye bütün gücüyle indiriyordu önüne gelene… Kimin kime vurduğu belli değildi. Her şey karmakarışıktı, eli yüzü kan içinde bir sürü insan vardı ortalıkta… Dehşet içinde izliyordum olanları, durdurmak için araya giren de karışıveriyordu olaya. Bir anda karar verip içeri koştum. Kasada silah vardı, aceleyle alıp dışarı fırladım ve havaya ateş ettim. Bir anda olduğu yerde kaldı herkes, sanırım birilerinin vurulduğunu düşündüler. Kimseden çıt çıkmıyordu. Kendimi kaybetmiştim, elimde silah hem sıkıyor hem ağlayarak bağırıyordum “ Yeteeer! Yeter artık dokunmayın Paşa’ya! Allah kahretsin hepinizi, ne zararı var size, Allah’ınızdan bulun, reziller!” Birinin suratıma attığı okkalı tokatla kendime geldim, polis ekipleri gelmişti. Paşa boylu boyunca kıpırdamadan yatıyordu yerde, başının altı kan gölü olmuştu. İşte, dedim gitti adam göz göre göre, gitti! İçimden kocaman bir parçanın düştüğünü hissettim. Asla yeri dolmayacak kocaman, ölesiye derin bir boşluk sardı yüreğimi birden… Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Hatırladığım tek şey başına diz çöküp “Ne olur Paşa’m kalk, Allah aşkına kalk!” diye yalvardığım… Polis ekipleri Paşa’yı gelen ambulansa teslim ettikten sonra, herkesi toplayıp karakola götürdü. Biraz da tanıdık olmamız, iç içe olmamız sebebiyle beni ilk etapta almadılar. Ofise geçtik. İçim içime sığmıyordu, nefret, hırs, intikam, sevgi, acıma… Bütün duygular birbirine girmişti, içimi çeke çeke ağlıyordum. Kendimi toparlayıp karakola gittim ve ifademi verdim. Suç ortadaydı ama silah ruhsatlı olduğundan, kimseye zarar vermediğimden ve tabi biraz da tanıdık olmamdan dolayı sorun çıkmadı üstelik işin içinde Paşa vardı. Zaten kimse de kimseden şikâyetçi olmamıştı. O geceyi zoraki geçirip, ertesi sabah erkenden işyerime geldim. Sokaklara baktım bütün gün Paşa’nın sesini soluğunu aradım. Etrafta

30

sessizce dolaşan o adamcağız öyle çok yer etmişti ki hayatımda, farkında bile değildim. Garip bir şekilde özlüyordum ama yanına gitmek de istemiyordum. Karakolu arayıp haberlerini alıyordum, hastanedeydi, çok darbe almıştı, birkaç gün sonra taburcu olabilecekti. Kimseye zararı olmayan, kendi halinde, kabuğuna çekilmiş biriydi ama asla alay edildiği gibi “deli” değildi. O gün de tek suçu o adamları “savaş çıktı, evinize gidin” diye uyarmaktı. Alay etmişlerdi onunla, incinmişti. Aradan dört gün geçti, dükkânın önünde dikilmiş, gelip gidene bakıyordum. Deniz kuvvetlerine ait olduğunu renginden tahmin ettiğim gri bir araç durdu az ileride. Baktım içinden Paşa’yı indiriyorlar, eli yüzü ak pak, tıraş edilmiş, üstü başı değiştirilmişti. Paşa bu, durur mu öyle tertemiz? Yeni olan hiçbir şeye tahammülü yoktu, hemen çöpün içine dalıp üstün başını kirletti, bir parça kumaş bulup beline sardı. Tekrar çöpün içine dalıp boş şişe çıkardı. Hızlı adımlarla kapıya geldi -Hemşire bana bir çay koy bir de Paşa’ya söyle, onun parası çok, şu aşağıdaki Hemşirenin faturalarını da ödesin. -Aaa, yapma Paşa’m, bize ne âlemin faturasından? Hem sen nereden biliyorsun ki? -Bilirim ben, her şeyi bilirim ben. Onların paraları yok, Hemşire öyle dedi komşuya. Yardım etmek lâzım Hemşire, yazık, yazık. Durdum, düşündüm. Kim deli, kim akıllı, kim doğru, kim yanlış, karar veremedim. Böyle bir yüreğe sahip olmak mıydı onu bu duruma düşüren…

31

SESSİZ AĞIT
Gecekondu diye bahsetmişler evimizden… Bir de dram diye yazmışlar… Çok mutlu olduk biz diyemedin mi Hatice’m? Anlatamadın mı onlara aşkı, sevgiyi, elli küsur senedir tek yastıkta uyuduğumuzu, seni hiç incitmediğimi, bana hiç sırtını dönmediğini söylemedin mi? Oğlumu da suçlamış bunlar bak! Üç yıldır yanlarına uğramıyor demişler. Dilin de mi tutuldu Hatice? Diyemedin mi oğlum çok uzakta, karısı var, ikizleri var. Sizin için, vatan için, huzur için canını dişine taktı çalıştı yıllarca diye… Onun da hayatı var kendine ait, bizle mi geçirseydi ömrünü, tam feraha kavuşmuş emekli olmuş kendi yağında kavrulurken, onca çektiği çilenin sefasını sürerken bir de bizimle mi uğraşacaktı oğlum… Demek dört gün sonra fark ettiler ha! Vay be! Çok da kıymetimiz yokmuş desene… Dört koca gün, yaşlı ve hasta iki insanın kapısı çalınmaz mı? Hani nerde o akşamüstü börek, çay pişirip kahkahalarla sohbet ettiğin komşular? Zaten kapı girişinden ayaküstü sorarlardı artık hatırımızı. Neyse, en azından sen açlıktan ölmeden, ben çürümeden fark etmişler ya, buna da şükür! Yememişsin yemeklerini, üzüntüden mi gururdan mı Hatice’m? Beğenmezdin gerçi, onun için hep bizim evde toplanırdınız. Eh, sen de pek marifetliydin hani! Ben de iyi idare ettim ama değil mi? Yıllarca güzel yemek yiyince damak tadıyla beraber becerisi de gelişiyormuş insanın… İlk günler ne zordu hatırlasana… Birbirimizden gizli ağlardık, bir de inkâr ederdik ya karşılıklı, ne ağlamasıymış diye. Ah Hatice’m! Hiç ağır gelmedin bana biliyor musun? Ne sırtımda taşıdığımdan yüksündüm, ne altından aldığımdan… Hem ameliyat olup günlerce yattığımda sen de bana bakmamış mıydın? Gözünü bile kırpmadan, sandalye tepesinde

32

kaç gece geçirdin uykusuz. Biz birbirimizi çıkarsız sevdik. Bir de görücü usulüyle evlilik istemez bu yeni yetmeler! Bin tane kadın görsem yine seni seçerdim eş diye. Bir gözlerin, bir de nefesin yeterdi bana Hatice’m. Şimdi sen, bensiz ve yalnız… Susayım iyisi mi, yoksa ağlayacağım… Evimden çıkarırlarken gördüm, ellerini açıp dua ettin. Yanıma mı gelmek istedin? Biliyorum, çok kalmazsın ardımdan, dayanamazsın yokluğuma, gelirsin. Tek başıma gitmek üzdü beni be Hatice! Karım, kadınım, yoldaşım yoktu yanımda. Beni sallarlarken toprağın altına, gözlerim seni aradı, oğluma da haber vermemişler, bir başınaydım ve öyle üşüdüm ki! İlk toprağı taksici Hüseyin attı üstüme. Öyle çekildim kenardan izledim kendimi. En çok da ne koyuyor biliyor musun? Seni böyle tek başına bıraktım ya, yazıklar olsun bana! Ne yapar, ne edersin, kimin yanına sığınırsın? Sat evimizi Hatice, sat gitsin! Zaten Almancı Arif Bey isteyip duruyordu. Ver gitsin, oğlum gelir her şeyi halleder. Gelin seni istemezse üzülme Hatice’m, zaten kalma da benden başkasının yanında. Sana laf derler, incinirsin, kıyamam. Payına düşen parayla yerleştirsinler seni bir yere, sözün parana geçsin. Oğlun bile olsa muhtaç olma e mi? Ah! Ben böyle konuşuyorum ya, sen beni duyabilseydin keşke… Akılsız kafam düşünemedim ki senden önce gideceğimi. Sözümüz vardı ya, her yere olduğu gibi ölüme de birlikte gidecektik güya... Takdir-i ilahi, benim vadem seninkinden kısaymış, bilemedim. Bilsem sana bunları yazıp da bırakmaz mıydım? Ağlama be Hatice’m! Deme öyle Halil’im beni bırakıp gittin diye. Ben mi istedim ki, vade dolmuş, ne diyeyim. Helallik bile alamadım senden, benim hakkım sana helal olsun Hatice’m. Sen de hakkını helal et. Ağlatma komşuları da evimizde, bu evde hep mutluluk vardı, bilmez bu evin duvarları feryat figanı, gidiyorum artık, siz de susun. Haydi, kal sağlıcakla. Arada bir mutfakta türkü çağırdığın gibi dua et, bana yeter.

33

SIRLI HAYATLAR
Siyah deri koltuğunu gıcırdatarak, geriye doğru yaslandı. İri bedenini, masanın altına sıkıştırmaya çalışarak, bacaklarını dümdüz ileri doğru uzattı. Masaya vurduğu kalemin "tık, tık, tık" diye çıkardığı ses bir süre sonra kulağını tırmaladı, fırlatıp attı. “Bu dava, bitmez...” diye kendi kendine mırıldandı. Aklında ne kadar da çok iş vardı! “Tanrım!” dedi, “Bana yardım et!” Saatine baktı, akşam sekizbuçuk için randevusu vardı. Telefona uzandı, karısını arayıp iş yemeği için şehir dışında olacağını ve gelmeyeceğini bildirdi. Karısının, ondan apayrı bir dünyası vardı. Göstermelik evlilikleri, eşin dostun karşısında oynadıkları mutluluk oyunu ile sürüp gidiyordu... Mutlular mıydı? Evet... Bir çeşit alışverişti onlarınki, alan memnun, satan memnun... Küçük kızına çok düşkündü, ofisten dönüşte saatler boyu Naz ile oynar, ona kitaplar okur, bitmek tükenmek bilmeyen sorularını yanıtlardı. Çocuk, siyah küçük gözleri, dümdüz koyu kahve saçları, çıtı pıtı fiziği ile annesinin kopyası gibiydi. Bir an, kendi istekleri için kızının hayatından çaldığını düşündü, utanır gibi oldu. Uzanıp, masasında duran resmini aldı, parmağıyla yüzünü okşadı, tekrar yerine bıraktı. “Babam da, bizim hayatımızdan çalmıştı” dedi. Camın önüne geçip, bir süre ağırdan akan trafiği seyretti, yağmurlu ve kasvetli bir hava vardı. Ellerini ensesinde kavuşturarak gerindi. “Yola çıkmalıyım...” diye düşündü. Dönüp, odasını şöyle bir seyretti, tatsız bir tebessüm yayıldı yüzüne, elleriyle saçlarını geriye doğru yapıştırdı. “Hadi bakalım” dedi.

34

Askılıktan paltosunu aldı, telefonunu cebine yerleştirdi, sigara ve çakmağını el çantasına koydu ve odasından çıktı. Ertesi gün için duruşması yoktu. Zira; böyle gecelerin ertesinde gergin oluyordu. İşinde, hiç hayal etmediği bir başarı yakalamıştı ve bu ona lüks hayatın kapılarını ardına kadar açmıştı. Bol parası ve itibarı vardı. Ofisten çıkmadan önce kapının yanındaki boy aynasından kendisini izledi; “Sen, sadece bir zavallısın!” diye tısladı. Her zaman yaptığı gibi önce ablasını ziyaret edecekti. Yarım saate yakın süren yolun sonunda, hastaneye ulaştı. Önce yakın arkadaşı olan Dr. Süleyman’a uğradı, ablası hakkında bilgi aldı. Yaklaşık yirmibeş yıldır bu hastanede olan Hayriye’nin durumunda hiç değişiklik yoktu. Ablasının odasına ilerlerken, bir yandan da “Kader kurbanı dedikleri bu olsa gerek...” diye düşündü.. Odanın önüne geldiğinde, kapının üst kısmındaki camlı bölmeden içeri baktı. Hayriye, yine yatakta oturmuş, öne arkaya sallanıyor, arada bir eliyle kafasına vuruyordu. Sessizce içeri süzülüp, yatağın kenarına ilişti. Usulca uzanıp, ablasının elini tuttu. Ahmet, herşeyini ona borçlu olduğunu düşünüyordu. Ablası, kafasını kaldırıp, Ahmet’in yüzüne baktı, tanımadı... Onu yine, kendisini götürmeye gelen jandarma çavuşu sandı. Peltek diliyle aynı sözcükleri sıraladı; -Hasan öldü, anne öldü. Bennnnn yaptım, diyerek yumruk yaptığı elini kafasına vurdu. Yine geçmişe geri dönmüştü. Her şeyi hafızasında capcanlıydı.Babasının, ablasına yaptıklarını hatırladı önce... Annesi her tarlaya gidişinde Ahmet'i sokağa yollayan babası, Hayriye'nin yalvarıp ağlamalarına aldırış bile etmeden, salyalarını akıtarak tecavüz ederdi. Ahmet önceleri bunu anlayamamış, kendisine şefkat gösterip sevmeyen, ilgi göstermeyen babasının, ablasını sevdiğini sanmıştı. Camdan bir süre onları izler, sonra biraz da ablasına gösterilen "baba sevgisini"

35

kıskanarak oradan uzaklaşır, arkadaşlarıyla oyuna dalardı. Aklı erdikçe bunun başka bir şey olduğunu anlamaya başlamıştı, bir kaç kez anasına anlatmaya çalıştıysa da, kadını inandıramadığı gibi köylük yerde dedikodu olacağı korkusuyla susturulmuştu. Bir kez de, babasına sormaya yeltenmiş, yediği öldüresiye dayak yine susmasına sebep olmuştu. Ablasının sürekli ağlamasından kötü bir şeyler olduğuna kanaat getirmeye başlamıştı. Ama bütün bildiği bundan ibaretti. Babasının arada bir Hayriye'yi sıkıştırdığına, onu öldürmekle tehdit ettiğine, "kimseye tek laf edersen hepinizi öldürürüm" dediğine şahit olmuştu. "Aşığı var fahişenin der, seni de sokağa koyarım" dediğini duymuştu. Bir zaman sonra ablası, yavaş yavaş garipleşmeye başlamıştı. Bazen kendi kendine konuşup, omuz silktiğini görürdü. Anası, cin çarptığını düşünüp, bir iki kez hocaya okutmuştu. "Gece sokağa sıcak su dökmüş, cin girmiş buna" diyen hoca, bir kaç dua ve yapılacak şeyler söylemişti. Ahmet, bu duruma üzülse de, babası artık Hayriye'ye ilişmiyor diye biraz da sevinirdi. Bazı günler yanyana saatlerce outrurdu iki kardeş, ikisi de susarak konuşurdu. Böyle baş başa kaldıklarında, ablası Ahmet'i dizine yatırır saçlarını okşar, severdi. Bir gün, ablasını da yanına alıp götürmüştü anası, tarlada yapılacak iş çoktu. Babasıyla yalnız kalmıştı. Adam, hiç bir işe elini sürmezdi. Ya kahvede ya da evde, bütün gün pineklerdi. Ahmet'i yanına çağırmış, dizine oturtmuştu. Bir yandan öpmeye başlamış, bir yandan da" Benim güzel oğlum, akıllı oğlum" diye sevgi sözcükleri sıralamıştı. Ahmet, neler olduğuna anlam verememiş, sadece sessiz kalması gerektiğini düşünmüştü. Oniki yaşındaydı o zamanlar, babasının kendisini soyup, okşamasına itiraz edemeyecek kadar küçük ve çelimsizdi. Ağlaya ağlaya, olan biten her şeye boynunu eğmişti. Canının acısını bile umursamamış, ölesiye korkmuştu. İşini bitiren babası, üstünü başını giymiş, eğer bundan birisine bahsedecek olursa, ablasını öldüreceğini söyleyerek, kahvenin yolunu tutmuştu. Artık ablası annesiyle her tarlaya gittiğinde Ahmet, başına gelecekleri bilir, bazen sessizce ağlardı.

36

Bir gece bahçede oturdukları sırada Hayriye babasının Ahmet'e fısıltıyla bir şeyler söylediğini duymuştu. Ahmet bunu fark etmiş ama sesini çıkaramamıştı. Korkuyordu. Ertesi gün, ablasını camın önündeki divanda öne arkaya sallanıp "Bismillah, Bismillah" diye sayıklarken bulmuştu. Koşarak bahçede çamaşır yıkayan anasına haber vermiş, "Elleme, cinleri gelmiştir, çarpılırsın!" demesi üzerine geri odaya dönmüştü. Çaresizlik ve korku içinde ablasının elini tutmuş "Kendine gel" diye ağlamıştı. Hayriye'nin gözünden bir iki damla yaş akmıştı, Ahmet'in yüzüne bakarak başını "evet" anlamında sallayıp, yerinden kalkmıştı. Sokak kapısının arkasında duran baltayı eline alan genç kız, bahçede su kaynatan anasına doğru yönelmiş, ablasının anasına odun kırıp yardım edeceğini düşünen Ahmet ise camın önüne oturmuş onları izlemeye başlamıştı. Hayriye, başında kısa bir süre dikiltikten sonra, elindeki baltayı bir anda havaya kaldırmış ve olanca gücüyle anasının kafasına indirivermişti. Etrafa sıçrayan kanlarla beraber, kadın bir iki titreyip, olduğu yerde cansız yığılmıştı. Aynı hızla içeri koşmuştu Hayriye, arka odada yatan babasına yönelmiş, kafasını gövdesinden ayırıp, yatağın önünde bir süre durduktan sonra, dehşet içinde olan biteni izleyen Ahmet'in yanına girmişti. Elinde üzerinden kan süzülen baltası, ağlayarak ona sarılmış, öpmüş, sonra tekrar bahçeye çıkmıştı. Hayriye elindeki baltaya bakmış, anasının cansız bedenine bakmış, ağlayıp avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamıştı. Çığlıklar atarak, ağlayan kızın sesine komşular bahçeye doluşmuş, kimse yanlarına yaklaşmaya cesaret edememişti. Hayriye'nin "I-ııhh, ı-ııhh" diye bağırıp, elini çekmesiyle kendine geldi... Elini uzatıp, yanağını okşadı ablasının, eğilip alnından öptü... "Bu değildi yaşaman gereken" diyerek, yataktan kalkıp, kapıya yöneldi. Hep böyle olurdu. Suçluluk, minnet, nefret ve sevgi aynı anda yüreğini basar, kan ter içinde ağlayarak hastaneden çıkardı. Koşar adım arabasına ilerledi. Gözucuyla sağı solu kontrol etti, kapıyı açarak, koltuğuna yerleşti. Aynadan kendisine baktı, gülümsedi “Mutlu olmak senin de hakkın” dedi..

37

Yaklaşık kırk dakikalık yolculuktan sonra, şehir dışında küçük bir motelin önünde durdu. Hızlı adımlarla içeri girip, resepsiyona yöneldi, arabanın anahtarını her zamanki yerine çekilmesi için görevliye uzattı. Bankonun arkasında duran adam, gevrek bir gülümseyişle anahtarı alıp; -Hoşgeldiniz, odanız hazır, misafiriniz henüz gelmedi, dedi. Adam arkasındaki duvara monteli küçük kutulardan birine uzandı, oda anahtarını alıp, bankonun üzerine bıraktı, yılışık bir eda ile sırıtarak, Ahmet’in bıraktığı yüklü miktardaki parayı kasaya koydu. Ahmet, tek kelime konuşmadan odasına yöneldi. İçeri girdiğinde önce banyoyu, dolapları, çekmeceleri ve buzdolabını kontrol etti. Herşey yerli yerindeydi. Bu izbe yeri, hizmette kusur etmediği için seviyordu. Hem, para karşılığı sırlarını saklayacak başka nereyi bulabilirdi ki? Az sonra beklediği misafir gelecekti, hazırlanmak için acele etmeliydi. Serdar, uzun boylu, kaslı vücudu olan, esmer ve oldukça da yakışıklı bir delikanlıydı. Üniversitede okuyordu ve paraya ihtiyacı vardı. Yaptığı işin doğru ya da yanlış olduğunu tartışacak durumda değildi. Alışmıştı paraya... Onbeş gün arayla buluşuyorlar, geceyi birlikte geçiriyorlar, sabah hiçbir şey olmamış gibi, Ahmet erkenden kalkıp ofisine gidiyor ve saygıdeğer, itibarlı tuttuğunu koparan “Ahmet Bey” oluyordu. Çantadan sigarasını çıkarıp, bir tane yaktı. Derince bir nefes çektikten sonra, sehpadaki küllüğe yerleştirdi. Gardrobu açıp, içine astığı kıyafetlere göz gezdirdi. Siyah jartiyeri çıkardı, parlak desenlerle süslü bir takım iç çamaşırını elinde evirip çevirdikten sonra vazgeçti. Kırmızı ipekli geceliği askıdan aldı, yavaşça yatağın üzerinde bıraktı. Sigarasına uzandı, bir nefes daha çekip, söndürdü. Dolaptan çıkardığı kıyafetleri hızlı hareketlerle giyindi. Yatağın yanıbaşında duran tuvalet masasına oturdu. Çekmeceden birkaç çeşit makyaj malzemesi çıkardı. Yüzünü boyayıp, postişi kafasına yerleştirdikten sonra aynada kendine baktı. Şimdi asıl kimliğine bürünmüştü işte! Kocaman bedeniyle, ele avuca gelir bir hatun oluvermişti!

38

SİYAH VE BEYAZ
Her zaman aynı şey oluyor. Ne zaman kendimi güçsüz ve yalnız hissetsem, Muzaffer Ağabeyi’nin yüzü beliriveriyor karşımda. Üzerinde beyaz gömleği, başı önünde, elinde tespihiyle apartman kapısından girişi geliyor aklıma… Küçük bir çocuktum o zamanlar. Muzaffer ağabey her akşam aynı saatte evine dönerdi. Biz apartmanın bütün çocukları onun bahçe merdivenlerinden indiğini gördüğümüz zaman çil yavrusu gibi sağa sola kaçardık. Belki kalın ses tonu, belki heybetli cüssesi, simsiyah kocaman gözleriydi korkumuz… Bir gün olsun tek kelime konuşmazdı bizlerle, bazen üst üste duvarın arkasına gizlenir, onun kocaman ayaklarıyla merdivenden inişini, elindeki gümüş taneli tespihi şakırda-tarak yürüyüşünü, tam da binanın kapısına yaklaştığında kafasını kaldırarak kendi dairesine bakışını izlerdik. Hiç sektirmez, onbeşte bir alışveriş yapar eve de taksiyle gelirdi. Büyük alış veriş poşetlerini tek hamlede arabanın bagajından çıkarır, aynı hızla ağırlıktan hiç etkilenmeden merdivenlere yönelirdi. Karısı Emel abla, annem gibi, Aysen teyze gibi, yeni evli Sema abla gibi kocasını balkonda beklemezdi. Kimseyle geliş-gidişleri yoktu. Bir karısı bir de kendisi, çocukları olmamış diyordu büyükler, bazıları da olmuş ama ölmüş bir daha da yapmamışlar diyordu. Mahallede kimse bilmezdi nereliler nedirler, nasıldırlar... Apartmana yeni taşındıkları sıralardaydı, Hoşgeldine gelecekler müsait misiniz" diye sormak için annemler onlara göndermişti. Kapıyı aralayan Emel ablayı o kadar yakından ilk kez o gün görmüştüm. Öyle güzel yemyeşil gözleri vardı ki, bembeyaz teni, dudaklarındaki belli belirsiz tebessümü görünce son derece etkilenmiş ve ne diyeceğimi bir türlü topar-

39

layamamıştım. O ise sadece gülümsemekle yetinmiş, araladığı kapıyı sessizce yüzüme kapatmış, ardından iki dolam kilitlemişti. O kapının önünde uzun bir süre öylece beklediğimi hatırlıyorum. Tekrar kapıyı açsın da o gözleri, o dupduru güzelliği tekrar göreyim diye... Ama ne o gün ne de ondan sonraki günler o kapı, ne kadar çalınsa da hiç açılmadı. Kocası olmadığı zamanlar evde hayalet gibi yaşar, hiç sesi çıkmaz, perdeleri bile açmazdı. Muzaffer ağabey eve geldikten sonra ise inceden bir müzik sesi duyulurdu içerden. Hep merak ederdim, kimseyle konuşmadan, arkadaşları olmadan nasıl yaşardı bir insan? Annemlerin söylediğine göre iyi kazanıyor olmalıydı Muzaffer ağabey… Evlerinin içini hiç gören olmamıştı ama eşyalar taşınırken bakmıştı bütün apartman, hepsi de yepyeniydi, hele bir yatak odası takımları vardı ki, Esma teyzenin gelinine alınandan bile güzeldi. Tıpkı Emel abla gibi bembeyazdı o da... Süt gibi bembeyaz bir kadınla, bembeyaz bir yatak odasında kapkara bir adam... Herkes bir şeyler uydururdu onların hakkında; kimi pavyonda korumalık yapıyor derdi, kimi beyaz işi yapıyor derdi, kimileri hele; katildir de kaçmıştır saklanıyordur burada, derdi. Ben ne olduğunu anlamasam da en çok “beyaz” işini yakıştırırdım Muzaffer ağabeye… Beyaz çoraplar giyerdi siyah ayakkabılarının içine, beyaz da gömlek… Hep ütülü hep de tertemiz giyinirdi. Herkes ileri geri konuşurdu Muzaffer ağabeyle Emel abla hakkında, belki de bir tek ben seviyordum, kim bilir… Altı aya yakın olmuştu taşındıkları, okuldan dönüyordum, Muzaffer ağabeyle bahçe kapısında karşılaştık. Yokmuşum gibi davrandı, kocaman elleriyle demir kapıyı açtı ardına bile bakmadan içeri girdi. Arkasından usul usul yürüdüm, birazdan kapı açılacak ve ben Emel ablayı görecektim. Kapısını çaldığım o günden sonra ya iki ya da üç kez görmüştüm. Hep yüzünde o incecik tebessüm ve gözlerinde aynı ışıltı vardı. Bir kerecik sesini duyabilsem, bir kerecik konuşabilsem, tek bir kez do-

40

kunabilsem ne vardı ki? Ağabeyciğim, ablacığım ben sizi seviyorum, diyebilsem... İsmini söylemedin ama ben sana "Emel" diyorum diyebilsem... Sessizce Muzaffer ağabeyinin arkasından girdim apartmana o önde ben arkada merdivenleri çıktık. Onların katına geldiğimizde birden bana doğru döndü, öyle sert bakmıştı ki yüzüme, korkudan iliklerimin titrediğini hissettim. Fark etmişti. İlk kez o akşam kalın bıyıklarının altından güldüğünü gördüm. Yanıma doğru yaklaştı, kocaman kara ellerini uzatıp saçımı okşadı o gür sesiyle “İyi akşamlar aslanım" dedi. "Size de iyi akşamlar" diyebildim zoraki, bu onunla ilk ve son konuşmamız oldu. Günler boyu onunla tekrar konuşabilmek için okuldan eve yavaş yavaş yürüyerek döndüm. Erken geldiğimde bahçede oyalandım, hep karşılaştık ama ne bir kez yüzüme baktı ne de konuştu, yine eskisi gibi sus pus oldu. Bir pazar akşamıydı, birkaç saat önce yağmaya başlayan kar hissettirmeden yerlere tutunuyordu. Hava yeni kararmaya başlamıştı. Apartmanın giriş kapısına bakan camdan dışarıyı seyrediyordum. Az sonra, Muzaffer ağabey her zamanki ağırlığıyla karanlığın içinde iri bir gölge gibi süzülerek bahçe kapısından girdi. Erken gelmişti bugün, nedense? Merdivenleri koşar adım indi. Aradan birkaç dakika gitmişti ki, kapının önüne rengini zorlukla algılayabildiğim kırmızı bir arabanın yanaştığını gördüm. Yüzlerini seçemediğim bir kaç kişi indi içinden, binaya yöneldiler. Farların ışığından görebildiğim kadarıyla Muzaffer ağabeylerin dairesine doğru bakıyorlardı. Arabayı kullanan adam inmemişti. Heyecanlanmıştım. O heyecanla da anneme bağırdım "Bak anne Emel ablalara misafir geldi, ben demiştim sana bak Muzaffer ağabeye geldiler, bak kesin onlara geldiler anne. Annee baksana anne bi ya!" annemin "Kes sesini, ne ablası ne abisi anma şu uğursuzların adını bu evde!" diye beni paylamasıyla apartmanın içinde çığlıkları duymam bir olmuştu. Yüreğime ok gibi saplanan, duymak için aylarca Allah'a dua ettiğim Emel ablanın sesiydi bu... Ardından peş peşe ateşlenen silahın sesiyle birlikte içimden kocaman bir

41

parça düşmüştü. Her zaman sessizliğinden şikâyet ettikleri komşularının çığlıklarına apartmandan kimse sahip çıkmıyordu. Bir kaç dakikanın içinde her şey olup bitmiş, adamlar geldikleri gibi arabalarına atlayarak yok olmuşlardı. Ardından gelen polis ekipleri, gazeteciler apartmanımızın önünde yığılmıştı. Aylar boyunca hep merak ettiğimiz komşular, ertesi gün gazete manşetiyle bütün hayatlarını sermişti gözlerimizin önüne... "Fidan ve Muzaffer töre kurbanı"

42

FADİME
Yirmibeş yaşlarındaydı Fadime... Sırtından hiç indirmezdi yükünü. Yatarken başucuna koyar, kimselere emanet edemezdi. Kimbilir kaç kez göz yaşlarıyla yıkamıştı onları. Hiç konuşmazdı, başı ya önünde toprağa bakardı ya da uzaklara ufka dalardı gözleri. Ne kocasının homurtularla üstünde debelenmesi umurundaydı ne de yediği dayaklar. Bir garip kadındı. Kimsesiz ve yalnız. Evlendikten bir sene sonra bir bebeği olmuştu Fadime'nin, öpüp koklar, üstüne titrerdi yavrusunun. Başka da çocuğu olmamıştı. Ölümlerden dönmüştü Murad’'ını dünyaya getirmek için. "Olmaz!" demişti köyün ebesi "daha da doğuramazsın!". Üzülmedi Fadime, olsundu Murad’ı vardı ya! Büyüdükçe bebek bir tuhaf olmuştu sanki. Ne yürürdü ne konuşur. Köylük yerde kimin umurunda? "Doktor" dese, kocası kızardı Fadime'ye, döver, söverdi. "Kabahat senin, sen eksik doğurdun!" derdi. Haklıydı ya, o doğurduydu bebeği, eksiği de gediği de ondandı. Hep, kundağı sırtına bağlayıp taşırdı bebesini. Zaman geçip bebek büyüdükçe kundağa sığmaz oldukça, Fadime de iskemleyi bağlamaya başladı sırtına. "Murad'ım" derdi, bin Murat dökülürdü ağzından. Tarlaya, oduna, suya nereye gitse oğlu sırtındaydı, hiç yüksünmedi taşımaktan... İşte o kara gün yok muydu? O gün ne olduysa olmuştu. Odun toplamaktan dönüyordu. Her daim seke seke indiği taşlıktan ayağı tökezleyivermişti Fadime'nin. Odunlar, iskemle, Fadime ve Murat... Taşların arasından dereye yuvarlanmışlardı. Tarladan dönerken köylüler, önce derenin içinde sürüklenen Murad'ı, sonra da taşların arasında baygın yatan Fadime'yi bulmuşlardı.

43

Gözünü açtığında evinde bir feryat, bir figan vardı. Murad'ını aradı gözleri, iskemlesine bakındı, yoktu. Kalktı, seslerin geldiği odaya geçti. Ne olduğunu hiç sormadı, ağlayamadı Fadime... Canı bile yanmıyordu. Dışarı çıktı, parçalanmış iskemleyi sakladı. Bir tabuta yerleştirdiler Murad'ı, kocası mezara koyarlarken götürmedi Fadime'yi... "Öldü de kurtulduk" diye mırıldandı. Fadime yola düştü, Murad'ıyla birlikte yuvarlandığı yere geldi. Başı önünde adım adım aşağı kadar indi. Üzerinde bir kaç tane kurumuş kan damlası olan bir kaya parçası buldu kucakladı. Evinde döndü, kapının önündeki yassı taş parçasının yanına koydu büyük taşı. İskemleyi getirdi yanlarına. Bulduğu tahta parçalarıyla bir güzel onardı Murad'ının iskemlesini. Yassı taşı iskemleye koydu, üzerine kaya parçasını yerleştirdi. Vurdu iskemleyi sırtına... "Yastığın rahat mı Murad'ım? İncinmeyesin…"

44

İKİ DUVAR DÖRT YALNIZLIK
Evin bütün odaları Çarşamba Pazarı gibi hınca hınç dolu, alabildiğine süslü püslü eşyalar. Ayağın takılsa, yere düşme ihtimalin yok. Üç tane oda, bir de salon var. Herkes kendine ayrı bir yaşam alanı seçmiş. Dört tane duvarın içinde ayrı hayatları paylaşıyorlar. Kırk küsur sene olmuş evlilikleri, neredeyse yarım asır… Adam, her türlü yaşamsal faaliyetten elini ayağını çekmiş gibi dursa da, hayata sımsıkı bağlı. Kadınsa, sadece kendiyle meşgul… İki tane kızları var. Biri diğerinden farklı değil, sorunlar da boyu aşmış, çaresizlik de… Kadın; Mutfakta yemek hazırlıklarıyla uğraşıyor, içinde yaşamakta olduğu hayata bitmek bilmez itirazları var. Konuştukça konuşuyor, hafiflemek umuduyla. Gel gör ki, sadece hırsını artırıyor. “Ben neyim? Ben neyim, ne? Kimim ben? Kimsenin anlayamadığı biriyim. İçimi açabilseler, bir bilebilseler ahhh… O kadar çok duygu var ki açığa çıkaramadığım. Bir kendimleyken konuşabiliyorum, bir aynaya anlatabiliyorum. Neler gördü bu göz, neler yaşadı bu yüz, bu çizgiler kimlerin izi, nereden bilecekler? Hâlâ dipdiri bütün vücudum, göğüslerim dimdik, bembeyaz sütun gibi bacaklarım. Ahh! Ah dedim ya aaahh! Güzel bir kadınım ben, görgülü, kültürlü, maharetli ve zeki… Nedir bu yaşadıklarım? Belki… Belki bu kadar mükemmel olmasaydım daha kolay olurdu beni hazmetmek. Edemediler, kimse edemedi. Kıskanıldım, özenildim, nazara geldim. Bitti ömür, geldi ve geçti, gidiyor. Acı. Çok acı… Hem ben bunca sevmişken, her şeyi adamışken, yaşantımdan vazgeçmişken, değer miydi? Koluna takıp iftiharla gezdirebileceği bir ka-

45

dındım, eksiğim değil fazlalığım yordu onu. Evet, evet fazlalığım…” Adam; Salonun bir köşesine çekilmiş adam, televizyon izliyor. Bir yandan yeni edindiği kendi kendine konuşma huyunu arada bir el hareketleriyle süslüyor. Bazen acımsı bir gülümseme yayılıyor yüzüne, pişmanlıkları var belli ki… “Bir bıraksam elini düşecek. Hadi git, desem, nereye, kime? Kimsesizliğinin farkında bile değil, öylesine meşgul ki kendiyle… Acımak mı bu yoksa sevgi mi? Çoktan sönmüş yüreğimdeki ateş, nasıl anlatayım? Feda ettiğim bir ömür, sakladığım bir aşk, ona mı yazık ediyorum, kendime mi? Bilemedim… Ne olurdu bir gün olsun sevgisini söyleseydi, temiz ve güzel bir ev değildi istediğim, sıcak bir kadındı onu da bulamadım. Gururu mu engeldi, bencilliği mi? Böyle böyle tükettik bir ömrü. Kırdım belki, yeri geldi vurdum da ama o olsa kendine bu kadar tahammül edebilir miydi? Hiç sanmam. İstemeseydi başkalarıyla paylaşmazdım kalbimi, o istedi. Hiç seviyorum demedi, bir gün bile boynuma sarılmadı, içinden geldiyse de bir kez bile beni aşkla öpmedi. Evet, çeşit çeşit yemekler yaptı, sofralar kurdu, tertemiz giydirdi, hakkını yiyemem. Ama ben bunları hiç istemedim, keşke bana ne istersin diye sorsaydı, keşke… Ne yediğim değil, kimin elinden yediğim önemliydi, bilemedi. Beni hiç anlayamadı. Ben onun kalabalığıyken aslında, o beni yalnızlığı sandı… Sustum, susuyorum, susacağım da. Dedim ya; bir bıraksam elini tutacak kimsesi yok…” Kadın; Yemek hazır, özensiz hareketlerle sofrayı kuruyor. Tencereden tabaklara aktarırken yemeği her kaşıkta biraz daha eskiye gidiyor. Sosyetik bir hayat yaşamış vakti zamanında, zengin bir ailenin kızı, alabildiğine de dik başlı. Otoriter bir

46

ağabeyin baskısı altında, adeta onun kuklası olarak yaşanmış koskoca on yıl, bir tek ona boyun eğmiş… Ağabeyine tapıyor. Kabul ettiği tek ideal erkek O… Süreyya’nın Gözyaşları modaydı. İran’dan komşuma getirtmiştim, bir güzel elbise dikmiştim kendime. Diz üstü kim giyer o zamanlar bizim oralarda öyle? Her kıyafetimin saati ayrı, a-yakkabısı, çantası, tokası ayrı. Saçlarıma ondüle yaptırırdım. Öyle gürdü ki saçlarım, bakma, üzüntü, sıkıntı, çok çile çektim de döküldü hepsi… Her akşam ağabeyimle bisiklete binerdik, atardı beni arkasına. İşten geldiğinde beyaz takımlarını giyerdi, o şarkı söylerdi, ben türkü, ikimizin de sesi güzel. Çok yakışıklıydı, titiz, temiz, pırıl pırıldı o da kendine uygun olmayan biriyle evlendi de olmadı işte, boşandı. Ağabeyim ölmeseydi erkenden, evlenemezdim ki ben, vermezdi beni kimseye… Kısmet işte, hem görmeden olmaz dedim ya, görünce de sevdim, yalanı sevmem ben… Hah! Dedim, tam bana göre biri bu, yakışıklı, boylu poslu, hem de devlet memuru. Sandım ki, ağabeyim gibi, babam gibi yaşatır, nereden bileyim… Kadınlar, kızlar hiç bırakmadılar peşini, o da hepsinin gönlünü yaptı, affetmedi hiç! Ben evde oturup onu bekledim, o gezdi, tozdu, yedi içti eğlendi… Şimdi nerdeler, hani? Bir gün dahi gelip bakarlar mı? Posası da bana kaldı… Yemeğini koyayım, acıkmıştır. Zift yiyesice… Adam; Eşi için ailesinden kopmuş, memleketine dahi gitmiyor. Alabildiğine iyi bir adam, kadının ailesi tarafından çok seviliyor. Gerçekten de bulunduğu konum itibariyle, insan içine çıkarabileceği, yüzünü ak edecek, hoş, güzel, kültürlü ve görgülü bir kadın. Ama onun tarafından aşağılanmaktan öylesine yılmış ki, belki ondan hiçbir kadına “hayır” dememiş… Çok zeki bir adam, her konuda bilgi sahibi, sürekli okuyor. İçinden çıktığı köyle uzaktan yakından ilgisi yok, kendini geliştirmiş… Bir gün de güler yüzle koysaydın ya şu tabağı önüme be kadın… Neyini eksik ettim? Ben köyde doğdum diye mi bütün

47

bu horlamalar, beğenmezlik? Aileni benimkilerden üstün tuttum, biliyorum benimkiler köylü, yol yordam bilmezler. Ama atamam ya! Gelip gitmiyorlar da zaten… Uzağım hepsine, oysa öyle de çok özledim ki. Gizli saklı arıyorum onları, kızma diye, üzülme diye. Yalnızlığa mahkûm ettin beni sonunda, işte sadece sana aidim artık, tepe tepe kullan, gözün aydın! İncinmiyorum, kırılmıyorum diyorum ama zoruma gidiyor aslında. Ben olmasam, onun bunun kapısında kalmıştın, kendine ait bir koltuğun bile yoktu, olmayacaktı da… Hiç “benim” demedim, gönlün olsun diye “senin” dedim, yine de yaranamadım. Şu içimden geçenleri anlayabilsen, anlatabilsem ama ne mümkün! Konuşulmaz ki seninle, en iyisi susmak, içinden konuşmak… Keşke anlayabilseydin sana verdiğim kıymeti… Biraz dinlemeyi bilseydin, konuştuğunun yarısı kadar… Şuraya bak, bir bardak çay verecek ya, fırlatır gibi, bardak da yarım dolu haa! Kader diyorum, ne diyeyim… Kadın; Hayatı kendisine de, karşısındakine de zindan ettiğinin farkında bile değil. Kocasına çok âşık ama bunu kendine bile itiraf etmiyor. Zira o ağabeyinin asla kabul etmeyeceği biri, esasen yanına da yakıştıramıyor. Eşinin ailesi tarafından asla kabul görmemiş, zaten kendini onlardan yüksek gördüğü için bu onun işine de geliyor. Kötü biri de diyemem aslında, giydiğime, gezdiğime, harcadığıma hiç karışmadı. Bir gün hesap sormuş değildir. Ben baştan söyledim zaten, bir kez karışırsan durmam yanında, giderim, dedim. Bizim evimizde her şey küplerle, çuvallarla bulunurdu. Hamalımız vardı; İsmail Efendi, hamal deyince babaannem kızardı. Soyum asildir benim, baba tarafım da anne tarafım da öyle, hepsi memur, toptancı, tüccar falan… Bahçeyi sulamaya bile kadın tutmuştu babam, düşün... Üvey annem, üvey diyorum ya kadına, öz gibiydi Allah için, beni de çok severdi. Çeşit çeşit kumaşlar alırdı bana elbiselik, ötekilere nasıl davranırdı hatırlamıyorum. Bütün kardeşlerim

48

amcamın oğullarıyla evlendi, benimki de vardı da ben istemedim. O da neymiş öyle, bu memlekette durmam ben, dedim. Durmadım da! Ablam evlenince aldım başımı gittim önce onun yanına sonra ağabeyimin, daha da dönmedim baba evime… Eee, kader işte, kim derdi ki ağabeyim ölecek de ben memlekete geri döneceğim, yolda görüp beğenecek, isteyecekler. Gençliğim lojmanlarda, sinemalarda, tiyatrolarda geçti. Bununla evlenince her şey bitti. Haa, karışmaz, git, gez, eğlen, der. Ama öyle de olmuyor ki canım, insan kocasıyla yaşasın bunları istiyor. Bazı tarafları da çok görgülüdür, evlilik yıldönümü, anneler günü hiç kaçırmaz. Mutlaka hediyem alınır. Aslında iyi adam da işte görmemiş, ne yapsın. Bu kadar adam ettim ya, buna da şükür! Bak yine koymuş kirli mendillerini sehpaya… Biri gelse içeri, ayıp vallahi billahi ayıp yahu! Adam; Aslında karısını seviyor, ayrılmayı aklına bile getirmemiş. Sahiplenmiş. Nasıl olduysa birine tutulmuş, belki karısında bulamadığı hoşgörü, itibar görme ve sıcaklık duygularını o kadınla tatmin ettiği için… Belli ki esasen o da zoru seviyor. Dışarıda bildiğini okumuş ama evini asla ihmal etmemiş. İpler onun elinde gibi duruyorsa da son sözü hep karısına bırakmış. Hâlâ ağabeyiyle geçirdiği günlerde yaşıyor… Deli mi, akıllı mı anlayamadım. Bunca yıl geçti, çözemedim bu kadını. Yapma be hanım, yapma! Bizim evimiz burası yahu! Burada rahat etmeyeceksek, nerede edeceğiz? Öbür tarafta mı? Ya misafir gelirse diye bir tutturuyor, Allaaaahh, sorma gitsin! Gelirse gelir, evi mi görmeye geliyorlar, seni beni mi? Anlatamazsın, sabit fikirli! Sürekli de söyleniyor, hiç susmak bilmez ki! Sanıyor ki, ben duymuyorum. Duymam olur mu? İki göz ev zaten… Bir şey diyecek olsam, sinirime hâkim olamam, ya kalbini kırarım ya da bir yerini... Duymamış gibi davranıyorum. İçten içe ne kadar kırılıyorum bir bilse… Tedavi ol, gel şu huylarından kurtul, dedim. Ben deli miyim, dedi. Sandı ki buna deli raporu alıp, eve başka kadınlar getireceğim. Boyumca

49

çocuklarım var. Zamanında yapsam yapardım, kim tutacaktı ki? Yüzüne doğru haykırayım istiyorum şöyle “sabit fikirli manyaaakkkk!” diye. Hiç yapmamış değilim, yaptım. Eh, üzüldüm sonra da, ne yapayım. Zavallı aslında enikonu zavallı… Acıyorum, evet, sevgi değil bu, düpedüz acımak! Kalkıp odama geçeyim en iyisi, burada huzur yok anlaşıldı! Ya sabır, yaa sabııır… Kadın; Annesini tanımıyor diye kendisini çocuklarına adamış. Sözüm ona, vazgeçemediği kocası değil, çocukları… Sarılmayı, öpmeyi yılışıklık olarak nitelendiriyor, kızlarını dahi çok istese bile şöyle adam akıllı öpmüşlüğü yok… İçindeki sevgiyi asla itiraf etmemeye kararlı, hizmetini görmenin yeteceğini düşünüyor. Çünkü kendi yaşamındaki eksik bu... Bir de sabır çekiyor, neyimden bilmem! Sabreden ben, söyleyen O! Peygamber gibi kadınım ben, Peygamber! Heheeyytt! Çık da sokaklara, arkadaşların yollarda görüp neler diyorlar, bir duy hele! Ne takdirler alıyorum. Giyinmem güzel, elim maharetli, bu yaşımda hâlâ madar beygiri gibi önünde dönüyorum. Gören diyor; sen Cennetliksin yenge, sana helal olsun! Eee, kimin karısı bu kadar bakar? Yediğin önünde yemediğin arkanda, yatağın, yorganın, üstün başın tertemiz. Başka bir kadın olsaydı senin onca yaptığına, pislikten ölürdün, bu kadar yaşar mıydın? Biz böyle gördük, ben aile terbiyesi aldım. Öğlen ayrı, akşam ayrı çorba pişiriyorum. Gençliğini kadınlarla yedin ama bu haldeyken bırakıp gitmeye de benim terbiyem müsaade etmiyor. Geceleri bile senin yüzünden uykusuz kalıyorum. Odayı ayırmışım ne, saat başı sesleniyorsun, yorulmuşum, hastayım, halsizim, umurunda mı? Sevmesem çeker miyim? Dünyada çekmem! Öpüş, seviş ne o öyle, ayıptır! Kadın dediğin ağırbaşlı olur. Öpmek, sarılmak şart değil ya, söylemeye ne hacet? Belli değil mi?

50

Adam; Odasına kapatıyor kendini, hoş salonda da otursa yanına uğramıyor pek kadın… İkisi de kapatmış kendini birbirine, biraz ayrı kalabilmenin çare olacağını düşünüyor adam ama kadını ikna etmek zor. Kızları, adamın en büyük dayanağı… Yılmıyor, o başına gelen her şeyi büyük bir olgunlukla kabul edebilme, kendini mutlu edebilme becerisine sahip biri. Yaşlılığı ve hastalığıyla birlikte çocuklarına düşkünlüğü daha bir artıyor. Ben bunu bir yerlere göndereyim iyisimi… Biraz açılsın, kendine gelsin, iyiden iyiye boğuldu evde kalmaktan… Gitsin birkaç saat, kafası dağılsın, ben çıkamıyorum diye o da çıkmıyor. Bana da iyi gelir, kafamı dinlerim. Ablasına göndereyim. Bol bol çekiştirsin beni, rahatlasın. Hoş gidince orada da rahat durmuyor ya, neyse! Telefonla yetişiyor. Öldüm mü kaldım mı, arayıp duruyor. Ah be kadın! Ne sevdiğin belli, ne sevmediğin! Ulan, Çin işkencesi gibisin mübarek be! İnce ince oyuyorsun insanı. Bu geceyi de bitirelim de hayırlısıyla, yarın sabah ilk iş ablasına postalamak olsun… Şimdi bir kâse şekerli yoğurt istesem, bir dünya laf eder, i-yisi mi istemeyeyim. Bekleyeyim kız gelsin, ondan isterim. O da aramızda kalıyor evlâdım. Ne yapayım, benim de bir yere sırtımı dayamam gerek, en uygunu O… Kadın; Eve kapalı kalmaktan bunalıyor. Gezmeye, dışarı çıkmaya, alışverişe, günlere o kadar alışıkken eve kapanıvermiş, hazmedemiyor. Bu kadar yıl baktıktan sonra ya evde yokken kaybedersem korkusu var içinde… Bir nevi suçluluk duygusu hissetmekten korkuyor. Aslında sorumluluktan korkuyor kadın. Suçlanmaktan korkuyor alabildiğine, kendi yarattığı keşmekeşi farkında olmadan etrafındakilerin üstüne geçiriyor. Kızlarına hizmet etmekten hiç yüksünmüyor. Annesiz yaşamışlığının acısını, kızlarının üstüne titreyerek gideriyor.

51

Birazdan kız gelir. Bu saate kadar ne çalışmasıdır bu anlamıyorum. Ben hayatta çalışamazdım, hiç bana göre değil ona buna kulluk etmek. Hoş benim kızım müdür ama olsun. Elin itiyle köpeğiyle akşama kadar laf yarıştırıyor. Bu gece bari uyandırmasa beni… Kızı da uyandırıyor. Yahu yazık diyorum, işe gidiyor, seslenme diyorum ama ne faydaaa! Kendi keyfi olsun da, gerisi ne oluyorsa olsun. O yatmıyor ya, istiyor ki kimse uyumasın. Hah! Araba yanaştı kapıya, kız geldi. Otomatiğe basayım, karanlıkta girmesin. Sofrası hazır, çayı da demli, yanında durayım da hiç değilse iki çift laf ederim… Adam; Asıl insana muhtaç olan O… Bütün gün televizyon, gazete ve kitaplarıyla baş başa. Pek gelip gideni olmuyor. Zira olsa da, kadın onların konuşmalarına fırsat vermiyor. Çok sosyal, epeyce çevresi olan, başı sıkışanın kapısını çaldığı biriyken, hastalıkla birlikte bir başına kalakalmış… Hiçbir şeye itiraz etmeyen küçük kızı ile arası iyi, ondan asla “hayır” yanıtı almayacağından emin, biliyor çok yükleniyor ama çaresiz… Bir yandan da bıktırmaktan korkuyor… Kapı açıldı, kız gelmiştir. Gidip yanında oturayım biraz, aklı başında bir iki cümle ederiz bari… Yorgundur da şimdi, saat kaç olmuş. Neyse yemeğini yiyene kadar yanında oturayım. Yüzünü başka türlü gördüğümüz mü var? Odasına geçerken yoğurdumu da isterim, makinenin suyunu da değiştirsin. Oflar puflar ama yapar benim kızım. Küçük Kız; Kendi seçimleri doğrultusunda, bir sacayağının arasında yaşıyor. Çareyi herkesi olduğu gibi kabul edip, küçük zamanlar ayırarak gönül almakta bulmuş… İçindeki isyan çok büyük olsa da, sabırla her şeyin güzel olacağı zamanları bekliyor. Aileye aşırı düşkün, kimse kırılsın istemiyor. İstiyor ki; herkes, herkesi şartsız sevsin, olduğu gibi…

52

Birini dinlesem, öteki küsüyor. Birinin yanında otursam, öteki yalnız kalıyor. Hep birlikte oturalım desem, üçüncü cümlede kavga çıkıyor. En iyisi yemeği yiyene kadar ikisine de “hı, hı” deyip, odama çekilmek… Biriniz annemsiniz, ötekiniz babam, kimi kimden ayırayım? Hiç beni düşünen var mı? Akşama kadar bin tane insanın lafını dinlemişim, kafam kazan gibi… Ooffff, off!!! Büyük Kız; Kendi evinde… Büyük bir sevginin devamındaki başarısız evliliğini bitirme noktasında. Belki de annesinin babasını hep küçümsemesine tepki olarak, kendine hiç uygun olmayan birini seçmiş. Ama babası idolünde gördüğü adamda ne yazık ki onun çeyreğini dahi bulamamış, yorgun ve bıkkın. Kısa hayatının içinde, annesinin sürekli abarttığı “mutsuz evlilik” safsatasının bin beterini yaşıyor. Benim annemle babam hep mutluydu aslında, annem kıymet bilmedi. Benim yaşadıklarımın yanında onunki ne ki? Kime dayayabilirim sırtımı? Hiç… Babamın evine dönsem, üç tane çocuk, onlardan asla vazgeçemem. Bu adam düzelir, boynumu bükeyim desem, geçmiş gitmiş yirmi yılın ardından ne mümkün düzeltebilmek? Annemler ne yapıyorlar acaba... Çok da özledim ama sürekli birbirlerinden şikâyet ediyorlar. Bunları duymaya tahammülüm yok artık. Öyle çok ki sıkıntım, kimsenin derdini dinleyecek durumda değilim. Ben nasıl kendi seçimimi yaşıyorsam, onlar da yaşamalı! Adam; Kız da alelacele yedi yemeğini, kaçar gibi çekildi odasına, yatayım ben de bari… Ne diyeyim? Yalnızlığa mahkûmum… Kadın; Bu kıza da bir şey söylenmiyor, oturdu bilgisayarının başına… Gidip yatayım en iyisi ben de… Yalnızlığa mahkûmum…

53

Küçük Kız; Şu bilgisayar da olmasa… İki çift laf edecek kimse yok. En iyisini ablam yaptı, evlendi çekti gitti… İyi ya da kötü, sonuçta bir evi var. Ya ben? Yapayalnızım… Anneye babaya tâbi, yalnızlığa mahkûmum… Büyük Kız; Evlendim de ne oldu? Koca yok, çocuklar sorumluluktan öteye geçmiyor. Anamın dizinin dibinde kalsaydım, babamın evinde otursaydım kötü müydü? Evlendim, çoğaldım, çoğaldıkça yalnızlaştım. Peşimde atsam atılmaz, satsam satılmaz üç tane çocuk, koca desen kim bilir feneri nerede söndürür… Bense yalnızlığa mahkûmum…

54

PÖRTÜRGEÇ
Esin’liğim Ayşe Seda’ya…

Not: Bu öyküde anlatılanlar, tamamen hayal ürünü olup, yaşanma ihtimali yoktur. Her şey, Ege’nin sonsuz güzellikteki maviliği ile çakmak çakmak sırıtan yeşilliğinin arasında bir yerde, ufacık bir köyde başladı. Köy halkı, hudutlarının dışına çıkmayan, kimsenin namusuna göz dikmeyen, harama el uzatmayan kendi halinde yaşayan ve hepsi aynı etnik kökenden gelen bir grup insandan oluşuyordu. Bu garip halkın içinde kadınların sözü geçerdi. Erkekler ev, tarla, çoluk çocuk işlerine koştururken, kadınlar bütün gün yan gelip yatar, kahvehanede zaman geçirirlerdi. Hamilelik dönemlerinde, hiç yerlerinden kalkmaz, konu komşu el birliğiyle o dönemi en iyi şekilde geçirmesi için ne gerekirse yaparlardı. Çünkü dünyaya gelecek çocuk, toplumun içinde bilinmeyen, esamesi okunmayan bu grubun çoğalmasıydı. Ancak, ne çok çoğalarak dünyaya yayılmak ne de azalarak yok olmak niyetindeydiler. Her şeyin olduğu gibi, çocuk sahibi olmanın da sınırı vardı. Dedik ya; bu öyle garip bir köydü ki, her türlü ama her türlü ihtiyaçlarını kendi aralarında gideriyorlardı. Mesela; hastaneye gitmiyorlardı, kuşaktan kuşağa el veren otacıları vardı, ebeleri vardı, lokman hekimleri vardı. Çocukların hepsi gürbüz, sağlıklı ve zekiydi. Bütün yiyecekleri organikti. İnter-net, televizyon ve gazete kullanmıyorlardı. Kitap okumuyor, bunun yerine büyüklerinden dinledikleri hikâyeler, masallar, kıssadan hisselerle öğütlenip, bilgileniyorlardı. Dünyada ve Türkiye’de olup biten hiçbir şey onları ilgilendirmiyordu. Dışarıda olup

55

bitenleri, yaşam şeklini bilmiyorlardı da. Kendi aralarında çok mesut, hür, kavgasız dövüşsüz yaşıyorlardı. Kadın cinsinin hüküm sürdüğü bu köyde, giyinmek yasaktı. Erkekler mahrem yerlerini örtecek “dolama” denilen bez parçası kullanıyorlardı. Kadınlar ise “bulama” adı verilen boydan aşağıya kolaycacık geçiriliveren, kısa bir elbise giyiniyorlardı. Kimse kimsenin namusuna el ve dil uzatmadığı için, kimse de hiçbir yerini saklamaya gerek duymuyordu. Aslında hiçbir karı-kocanın arasında nikâh da yoktu. Kendi kendilerine geliştirdikleri inançları ve kanunları vardı. Bu köyde herkes “Pört” azınlığının bir üyesiydi ve kayıtsız şartsız, koyulan kurallara, geleneklerine bağlıydı. Kilit ve anahtar kullanmıyorlardı, herkesin kapısı, penceresi açıktı. Çocuklarının peşinde koşup, onları gözetim altında tutmuyorlardı. Kimse kocasını sağını solunu kapatmaya zorlamıyordu. Ve hiçbir erkek karısını kıskanmıyordu. Zaten aslında orada karı-koca diye bir kavram da yoktu. Kimse kimsenin “eşi” de değildi. Bizim koca dediğimize onlar “Pörtülen” karı dediğimize de “Pörten” diyorlardı. Kız çocukları “pörtecek” erkek çocukları ise “pörtülecek” diye adlandırılmıştı. Pörteniyle, pörtüleniyle mutlulardı velhasıl… Ancak, hiçbir şey ilelebet mutlu sürmezdi, elini eteğini çekmiş de olsa bu halk, yaşadıkları yer “dünya” idi. Ve nihayetinde bir gün, Pört Köyü’nün gençlerinden biri, dağın öbür tarafında yaşayan birileri olduğunu büyüklerinden duymuş, kendisine anlatılan dünyayı merak etmeye başlamıştı. Her gün sırtını bir ağaca yaslar ve dağa doğru yüzünü dönüp, orada olan bitenleri hayal etmeye çalışırdı. Kim bilir ne kadar mutluydular… Tamam, burası da müthişti, herkes harikaydı, bu köyde yaşamak çok güzeldi ama neden daha güzel olmasındı? Oralarda yaşayan başka insanların, onlardan haberi bile yoktu. Belki de gidip artık kendilerini tanıtma zamanı gelmişti. Oralardan bir şeylerin biraz bu tarafa gelmesinin ne sakıncası olabilirdi ki? Pörtülen olmaya aday bir gençti neticede ve kendisinin pörtenini dış dünyadan seçmeye hakkı olmalıydı. Önce büyükleriyle paylaşmayı düşündü, sonra ken-

56

disine engel olunacağını bildiği için susmayı ve sessizce köyden kaçmayı daha uygun buldu. Daha önce dış dünyaya açılıp geri gelenleri anlatırlardı, hepsi pişman olmuştu. Ama zaten kendisinin orada yaşamak gibi bir niyeti yoktu, pörtenini bulup geri dönecekti. Kararı kesindi. Bütün köyün uykuda olduğu saati seçmeye karar verdi. “Bu gece herkes uyuyunca gitmeliyim.” Diye düşündü. İçi içine sığmadı. Neler neler görecek, ne güzellikler getirecekti köyüne… Düşündükçe mutlu oldu, düşündükçe umutlandı. Evin pörtüleni, akşam yemeğini hazırlama telaşındaydı, pörten birazdan gelirdi, yemeği hazır olmalıydı, O kutsaldı ve üzülmemeliydi. Pörtülecek de babasına yardım ediyordu, dalgındı, aklında hep gideceği “o yer” vardı. Bu köydeki kızların hiçbiri onun ilgisini çekmiyordu. Gidip kendi pörtüleceği insanı kendisi bulacaktı. Ne güzeldi! Bir saat kadar sonra pörten de geldi ve yemeğe oturuldu. Oğlanın yemeği ile oynayıp bıraktığı dikkatlerini çekse de, bu köyde kimse kimseye müdahale etmezdi, zaten sorun olsaydı söylerdi, umursamadılar… Hazırlayacak pek bir eşyası yoktu. Kimlik, kıyafet, para bu köyde zaten kullanılmıyordu. Bunların ne demek olduğunu da bilmiyordu. Herkesin uyumasını bekledi ve bundan emin olduktan sonra hızla evini terk etti. Epeyce yol gittikten sonra, kendilerininkine pek benzemeyen evleri gördü önce, bir süre uzaktan izledi. Herkes uyuyor olmalıydı, etrafta sessizlik hâkimdi. Burası bu kadar büyük ve değişikse, yolun ilerisi kim bilir nasıldı? Hızlı adımlarla yürümeye başladı. Uçsuz bucaksız gibi geliyordu her yer ona. Etrafına ürkek gözlerle bakıyor, asfalt yollar, değişik evler, arabalar ilk kez gördüğü bunca şey onu heyecanlandırıyordu. Asıl merakı bu dünyanın pörteceklerine karşıydı. Masallardan biliyordu; prenses diye pörtecekler vardı, mutlaka buralarda yaşayanların hepsi birer prensesti. Kalbi ağzının içinde atıyordu sanki daha da hızlandı…

57

Sabah olmak üzereydi, birçok köyden geçmişti. Hepsi birbirinden değişik ve güzeldi. Ama henüz hiçbir pörten veya pörtülene rastlamamıştı. Belki de pört kabilesinden olmadıkları için farklılardı. Biraz dinlenmek istiyordu, ileride evler görünüyordu, herhangi birine girip biraz yiyecek alabilir ve dinlenebilirdi. Yoluna devam etti ama hiç de hayal ettiği gibi olmadı, kimse onu evine almayı kabul etmedi, sadece iyi yürekli bazı köylüler yemesi için biraz ekmek ve katık verdiler. Üzerindeki kıyafeti, çelimsiz hali ile daha çok hastalıklı bir dilenciyi andırıyordu. Bu dünyanın dışından gelmiş gibiydi. Biraz üzülse de önemsemedi, belirlediği hedefe ne olursa olsun ulaşmalıydı… İkinci günün sabahında daha önce geçtiklerine pek benzemeyen bir yere ulaştı. Burası daha büyüktü, evler daha güzeldi. Az da olsa etrafta pörten ve pörtülenler vardı. Ama hepsi birbirinden garipti… Pörtülenler, kahvelerde oturuyorlardı, pörtenler ise deniz kenarında koşuyorlardı. Hepsinin üstü başı kapalıydı, garip giyecekleri vardı. Gözlerine kimi siyah, kimi kırmızı, kimi renksiz garip şeyler takmışlardı. Görmek istemedikleri ne olabilir ki, diye düşündü. Deniz kenarına doğru uzanmış bir kafeteryaya yanaştı. Önünde bir şeyler yazılı olan bir çeşit dolama takmış bir pörtülecek kendisine doğru tuhaf tuhaf bakıyordu. Yadırganmıştı. Dolamanın üzerindeki yazıyı okumaya çalıştı, beceremedi. Aslında dilleri Türkçe idi. Zamanında dışarıda yaşamış olan pörtülenler, öğrendiklerini halkına aktarmış, okuma yazmayı da öğrenmiş ve öğretmişlerdi. Kelime bilgileri az olsa da, dilleri aynıydı. Ama bu dolamada daha değişik, tuhaf bir şey yazıyordu. İki genç karşılıklı birbirlerini süzmeye başladılar, ikisi de birbirine yaratık gibi bakıyordu. Sonunda kafeteryanın garsonu dayanamadı: - Buyurun, dedi. - Ben, dedi pörtülecek. Açım. Elindeki mönü kitabını uzatarak, en yakındaki masayı işaret etti ve sandalyeyi çekti garson:

58

- Mönüden dilediğinizi beğenin efendim, dedi. Pörtülecek mönünün ne demek olduğunu bilmiyordu ama el hareketinden o tuhaf uzun şey olduğunu anlamıştı. Açtı, sayfaları çevirmeye başladı, hiç duymadığı bir sürü şey yazıyordu. En tanıdık gelenlerini seçmeye çalıştı: - Kahvaltı, çay, dedi. - Hemen getiriyorum, siz gazetelere göz atın, diyerek uzaklaştı garson. Gazeteyi de, daha önce hiç duymamıştı. Mönü denilen şeyin daha büyük, daha yumuşak, daha çok yazılı olan şekliydi. Baktı, pörtülenler gördü, pörtenler gördü. Hepsi tuhaftı ama birkaç sayfa çevirince gördüğü kadınların güzelliklerinden gözlerini alamadı. Bunlardan birini alıp dönebilirdi pekâlâ… Gülümsedi, sevinmişti. Yanılmamıştı işte, biraz tuhaflardı, ya güzelliklerini kapatıyorlardı ya da garip bir iki parça kıyafetle iyice açıyorlardı ama olsundu. Pört Köyü’ne pörtülen olunca öğrenir, alışırlardı nasılsa… Garson, hızlı adımlarla ve merakla süzerek, bir kahvaltı tabağı getirdi. Burada tabaklar, bardaklar, yiyecekler hepsi değişikti. Çarçabuk karnını doyurdu, yolu uzundu. Toparlandı, kalkarken garson kendisine doğru yanaştı: - Hesabı getireyim mi efendim? - Hesap? - Evet, dedi garson. Hesap yani para. Sırıtıyordu, eğlenceli bulmuştu bu garip oğlanı, ilk bu şehre gelişini hatırladı… - Parayı bilmiyorum? - Biraz bekle, dedi garson. Parası yoksa efendi de değildi. Senli benli emrivaki oluverdi hemen. İlk geldiğinde o da ezilmişti, şimdi ezme vaktiydi. Geri oturdu yerine pörtülecek. Para ne demekti acaba? Yeni bir şey öğrenecekti, sevindi. Üstü başı iyice kapalı bir pörtülenle birlikte geri döndü garson. Üstüne ve altına değişik

59

şeyler giyinmiş, boynuna da garip bir ip takmıştı. Gözleri hayretle açık ufak tefek, cılız pörtüleni izliyordu. Adam cüssesinden beklenmeyecek bir sesle gürledi: - Hesabı ödemiyormuşsunuz birader, sorun mu var? - Hesap, para bilmiyorum. Bende yok onlar. Bizim köyde bunlar yok, dedi kekeleyerek. Korkmuştu. - Ee, madem paran yoktu, neden yiyip içtin arkadaş? - Bilmiyordum, bizim köyde yemek içmek serbest, hesap yok, diye tekrarladı. Adam, garsona dönerek, savın gitsin gibisine bir şeyler geveledi. Garson, ezmeye müsait birini elinden kaçırmış olmanın üzüntüsüyle, son hamlesini yaptı: - Hadi defol, bir daha gözüm görmesin seni buralarda, tepelerim bak haa! Pörtülecek usulca kalktı, kafeteryadan çıktı ve arkasına sık sık dönüp bakarak yol boyunca ilerlemeye başladı. Yavaş yavaş ortalık hareketleniyor, pörtülecek ve pörtecekler de dışarı çıkıyordu. Hepsi çok olmasa da kapalıydılar. Ve ağız birliği etmişçesine pörtüleceği gördüklerinde hayretle bakıyorlar, fısıldanıyorlardı. Ama hepsi gülümsüyordu da, sanki aynı kökenin değişik kökleriymiş, sanki onlar da Pörtlüymüş de, sonradan buralara taşınmışlar, bir daha da köylerine dönmemiş ama hep özlemişler gibi. Pörtülecek de gülümsüyordu onlara, ne güzeldi buralar. Pörtenini bulsa da hemen dönmeyecekti köye, biraz buralarda yaşayıp öğrendiklerini köylülerine de öğretecekti. Ama bu para nasıldı, nerede bulunuyordu hiç bilmiyordu. Önce ondan bulması gerektiğini anlamıştı. Yoksa ne bir pörteni olabilirdi buralarda ne de yaşayabilirdi. Amaçsızca dolaşıyordu sahil boyunca. Burada mı kalmalıydı uzaklara mı gitmeliydi kararsızdı. Etraftakilere baktı; herkes deniz kenarındaki küçük duvara oturmuş, grup grup sohbet ediyorlardı. Köyündeki ağacını düşündü, bir yanı geri dönmek istedi sanki hemen vazgeçti sonra, kalmalıydı. O da diğerleri gibi kenardaki duvarın üzerine oturdu. Denizi seyret-

60

meye başladı, köylerinde de vardı ama oradaki daha maviydi. Mis gibi de ağaç kokusu vardı. Burada da bir koku geliyordu burnuna, insanların yanından her geçtiğinde değişik değişik kokular. Bir süre sonra yanına bir pörtecek bir de pörtülecek yanaştı. Pörtecek, ince askılı elbisesiyle Pört Köyü’ndekilere benziyordu. Ama sapsarı saçları ve bal rengi gözleri vardı, üstelik minicikti. İncecik, sanki dokunsan kırılacaktı. Gülümsedi: - Hey, sen garip yaratık, uzaydan mı geldin buraya? - Sanırım Marslılarla bizim karışımımız olmalı bu zavallıcık, dedi yanındaki. - Mars buraya uzak mı? Orada da pörtecekler var mı? Dedi tüm saflığıyla, gözleri iri iri açılmıştı. Gidilebilecek her yeri gezmeye kararlıydı, pörtecek kişi bambaşka olmalıydı… İki genç kahkahalarla gülmeye başladılar. Genç kız, bu oğlan çocuğunun saflığından hoşlanmıştı. Yanına oturuverdi. Yakasından görünen düğme göğüsleri, minicik elbisesinin örtemediği sütun gibi bacakları orta yerdeydi. Ama bakmazdı ki pörtülecek, onların köyünde kimse kimseye bakmazdı. Delikanlı da diğer yanına oturdu. Kurcalamaya kararlıydılar. Önce delikanlı başladı konuşmaya: - Birader, nerelisin sen? - Pört Köyü’ndenim. - Orası nerede? Doğudan mı geldin? Lisanın da düzgün gibi? - Doğu mu? Bilmiyorum ben. Köyümden buraya ayaklarımla geldim. - Haa, biz uzak yerlere ellerimizin üstünde gideriz, deli mi ne? Diye güldü genç kız. - Birader, anlatsana biraz yahu, diyerek sırıttı oğlan. - Bizim köyde, kimse kimseye karışmaz. Pört kökenliymişiz biz, etnik azınlıkmışız. Sadece o köyde varız. Dışarı çıkmayız. Kimse bizi bilmez, biz de kimseyi bilmeyiz. Geçmişte

61

köyümüzden çıkıp da buraya gelenler, hep geri dönmüşler pişman olup, okulumuz yok, büyüklerden öğreniriz her şeyi. Sizin para dediğiniz bir şey var, bizde o da yok, nasıl bir şey o? Ben de köyümden çıkıp, pörtecek birini bulmak için geldim, onu alıp geri döneceğim. Ama para gerekliymiş. Nereden bulurum? - Bir dakika, bir dakika… Pörtecek dediğin şey nedir yahu? Diye atıldı genç kız. - Pörtecek, senin gibi işte. - Nasıl yani? Pörtmek ne ki? Kimi pörtüyorum peki? Kahkahalarla gülüyordu bunları sorarken… - Pörtecek ve pörtülecek beraber yaşarlar, pörten ve pörtülen olurlar. Onlar da pörtecek ve pörtülecek yaparlar. Pörten kutsaldır, pörtülen çalışır, o çalışmaz. - Ooooo, karı koca falan gibi mi demek istiyor acaba? Diye mırıldandı delikanlı. - Evet evet, dedi pörtülecek, duymuştum bunu, öyle işte! Heyecanlanmıştı. - Ay, hangi dangalak seninle köyde yaşamaya gelir ki a mübarek! - Dangalak? - Ya bu oğlan bayağı eğlenceliymiş, alıp götürsek mi? Ne dersin? Diye sordu genç kız, delikanlıya doğru kafasını uzatarak. - Ya git, bela mı lazım başımıza? Zaten yeteri kadar boka batmışız, diyerek itiraz etti delikanlı. - Bela? Bok? Her duyduğu kelimeyi merak ediyordu pörtülecek. Ama genç kızın onu götürmek istemesi hoşuna gitmişti. Kıza gözleriyle yalvardı. - Ya benim eve saklarım, kimin haberi olacak ki sen söylemezsen?

62

- Kızım bak, biri görür duyarsa, benim haberim yok, ona göre! Yakma başımı, zaten zor tutturmuşum dümeni, ikinizi de ezerim Allah’ıma! Sonunda ikna olmuştu delikanlı, ikisi birlikte yola koyuldular. Pörtülecek, yol boyunca gördüğü her şeyi ilgiyle izliyor, bazı yerlerde takılıp oyalanmak istiyor, ancak genç kız elini tutup çekiştiriyor, hızlı olmasını söylüyordu. O zamanlarda içinde garip şeyler oluyordu pörtüleceğin, daha önce hiç hissetmediği şeyler. Kalbi daha hızlı atıyor, bütün vücudu ısınıyor, nefesi sıkışıyordu. İyice hızlandılar, kız bir yandan çekiştiriyor, bir yandan da alelacele bir şeyler anlatıyordu. Çoğunu anlamıyordu ama kızın sesi öyle güzel geliyordu ki kulağına, hiç susmadan konuşsa, bir kelimesini dahi anlamasa yine de dinleyebilirdi. Sonunda, kocaman bir evin önünde durdular, kız çantasından çıkardığı anahtarla apartmanın kapısın açtı, yine hızla ilerleyip asansöre bindiler. Daracık bir yerde pörtecekle baş başa kalmak çok hoşuna gitmişti. Daire katına geldiklerinde indiler ve koridor boyunca ilerleyip, aynı katta bulunan, dördü de aynı olan kapılardan, üzerinde çiçekler olanına yanaştılar. Ürkmüştü pörtülecek, nasıl bir yerdi burası? İnsanlar sadece kendilerini değil, her şeylerini örtüyorlardı. Her şeylerini birbirlerinden saklıyorlardı. Garipti… İçeri girdiler, ev ve eşyalar çok güzeldi. Çok beğenmişti, nereye oturacağını bir türlü seçemiyordu, koltukların hepsi birbirinden rahat görünüyordu. En sonunda camın kenarındaki berjerlerden birini seçerek oturdu. Perdenin arkasından dışarıyı, akan trafiği, gelip geçen insanları izlemeye başladı… Genç kız ise, eve girdikten sonra ona salona geçmesini ve orada beklemesini söyleyerek, mutfağa gitmişti. Az sonra elinde yiyecek dolu kocaman bir tepsi ile geri döndü; - Dışarı çıkmam ve sana biraz giyecek şeyler almam gerekiyor, böyle olmaz, dedi. - Sizinkiler gibi mi?

63

- Evet, bizimkiler gibi… Böyle dolaşamazsın. Ben çabucak dönerim, sonra tekrar dışarı çıkacağım, sen beni beklemezsin, yorgunsundur, uyu dinlen. - Tamam. - Eğer biri gelirse kapıyı sakın açma, perdeleri açma, balkona veya dışarıya çıkma. Benim dönmemi bekle, e mi? - Tamam. Genç kız, bir sürü tembihlerde bulunup çıkıp gitmişti. Pörtülecek, bir yandan ürküyor, bir yandan da buralarda yaşamanın çok güzel olduğunu düşünüyordu. Alışabilirdi. O da, tıpkı diğerleri gibi pekâlâ hayatının geri kalan kısmına burada devam edebilirdi. Nasılsa köyden kimse onu aramak için buralara gelmeye cesaret edemezdi. Bir süre sonra da nasılsa geri dönerdi. Hele bir parayı bulsundu, gerisi kolaydı. Bir saat kadar sonra, kapının sesiyle irkildi, yorgunluktan sızmış olmalıydı. Gözlerini araladı, koltuğun üzerinde boylu boyunca yatıyordu, elini kolunu kıpırdatacak hali yoktu, neredeyse iki gün boyunca yol yürümüştü, külçe gibiydi, doğrulmaya çalıştı; - Pörtecek? Geldin mi? Dedi. - Geldim, geldim, dedi kız gülerek. Benim bir adım var, bana pörtecek deme, bundan sonra Lara diyebilirsin. Senin yok mu? - Benim de var. Toprak benim adım. - Aaa, ne güzelmiş ismin, demek epey modern sizin köy. Sesinin tonu dalga geçtiğini belli ediyordu ama pörtülecek bunu anlamamıştı. Bir yandan elindeki kıyafetleri koltuğun üzerine yayıyor, bir yandan da gülüyordu. Pörtülecek şaşkındı: - Modern ne demek?

64

- Boş ver, sen şimdi şu aldıklarımı bir giyin bakalım. Bak bunu altına, bunu üstüne giyineceksin. Bu da iç çamaşırın. Anladın mı? - Tamam. Lara, salondan çıkmış ve kendi odasına üzerini değiştirip, akşam için hazırlanmaya gitmişti. Toprak da, salonda yeni alınan kıyafetlerini evirip çeviriyor, dışarıda gördüğü diğer insanlar gibi giyinmeye çalışıyordu. Sonunda becermişti, yukarıdan aşağıya doğru kendini süzdü, nasıl olduğunu bilmiyordu ama hoşuna gitmişti. Hiç de fena değildi böyle giyinmek, insan daha güzel görünüyordu. Az sonra Lara mis gibi parfüm kokularını yayarak salona girdi. Üzerinde minicik uçuk pembe bir elbise, ayağında beyaz sivri topuklu ayakkabılarla muhteşem görünüyordu. İncecik beli vardı küçücük elleri ve ayakları, sarı saçlarını açık bırakmıştı, dudağına sürdüğü koyu pembe rujla kalın dudakları iyice ortaya çıkmış, belirginleşmişti. Toprak, genç kızın güzelliği karşısında ağzı açık kalmış öylece bakıyordu… Sessizliği Lara bozdu: - Ben çıkıyorum, geç dönerim. Beni merak etme. Önce söylediklerimi unutmadın değil mi? Kimseye görünmek, kapıyı açmak, dışarı çıkmak yok, tamam? - Tamam. Sen çok güzelsin Lara. Sen çok güzel bir pörteceksin. - Tamam tamam, hadi cıvıma, çıktım ben, görüşürüz, diyerek cevap bile beklemeden kapıyı çekip, gitmişti… Lara sabaha karşı eve dönmüştü. Toprak salondaki koltuğun üzerinde oturur halde uyuya kalmıştı. Bu saf oğlan çocuğu, Lara’nın içinde derinlerde bir yerlerine dokunuyordu. Memleketinden buraya ilk geldiği günlerdeki saf ve masum kızı, şimdi bu genç oğlanın gözlerinde görüyordu. İçi sızladı “para denilen şeyin ne olduğunu bilseydin, böyle peşinde koşmazdın” diye sessizce mırıldandı. Odasına doğru yöneldi, sa-

65

bah olmadan biraz uyuması gerekiyordu, elbisesiyle birlikte yatağın üzerine kıvrıldı, öylece uyuya kaldı. Günler günleri kovalıyor, Lara her gece dışarı çıkıyor ve sabaha karşı eve dönüyordu. Toprak, ne olduğunu anlamıyor, sormaya da cesaret edemiyordu. Tek bildiği, gün geçtikçe bu güzel kıza karşı farklı şeyler hissetmeye başlamış olmasıydı. Her gün, sabah erkenden kalkıp, yapılacak bütün işleri kotarıyor, yemekler hazırlıyor, kızın uyanmasını bekliyordu. Kız da halinden pek memnundu, evinin işlerini boğaz tokluğuna görecek birini bulmuştu. Oğlanın kendisine günden güne aşık olduğunun farkındaydı ama umursamıyordu. Arada bir, kimseye görünmeden, bazen fazla kalabalık olmayan yerlere, bazen de tam tersi kolay kaçabilecekleri kalabalık yerlere gidiyorlardı. Kız, neden kaçmaları, kimseye görünmemeleri gerektiğini anlatmamıştı ama böyle olması gerektiğini söylemişti. Toprak, bazen merak etse de sesini çıkarmıyor, kapının önüne konuluvermekten korkuyordu. İyiden iyiye alışmıştı buralara, zaten köyüne dönse de yaşayacağı şey aynı değil miydi? Aradan birkaç ay geçmişti, Pört Köyü’nde değişen pek bir şey yoktu. Oğlanın dünyaya açıldığını ve köyden kaçtığını anlamışlardı ama kimse peşine gitmemişti. Böyle bir karar almışlardı. Nasılsa dönüp gelirdi. Hep gidenler koşa koşa geri gelmemiş miydi? Dünyanın her geçen gün ne kadar değiştiğini, kötülükle dolduğunu bilmiyorlardı… Lara, bir gün eve her zamankinden erken döndü. Ağzı, yüzü kan içindeydi, bir şeyler olmuştu besbelli, hıçkırıklarla ağlıyordu. Üstü başı parçalanmış, saçları darmadağın olmuş, her tarafı çamur içinde kalmıştı. Toprak, ne yapacağını bilemez haldeydi, bu güzel prensesi kim bu hale getirmiş olabilirdi ki? Sormadı, usulca kızın yanına oturdu, başını göğsüne yasladı. Şimdi birlikte ağlıyorlardı… Hiç konuşmadan sabaha kadar oturdular. El ele. Kızın başı onun omzunda, onun elleri kızın saçlarında yüzünde, sessizce anlaşıyorlardı. Kız hala kesik kesik nefeslenip arada bir de içini çekiyordu. Kendisinin bile zor duyduğu bir sesle oğlana döndü;

66

- Pört Köyü çok uzak mı? - Hayır, ayaklarımla geldim. - Yürüdün yani… - Evet. Genç kız “oraya gidelim” diyecek gibi oldu, konuşamadı. Öyle ya, onu bu köylü delikanlı bile kabul etmezdi. Pisliğe bulanmıştı. Cesur da tanıyordu oğlanı, kendini kurtarmak için anlatıverirse her şeyi, gelip bulurlardı. Ne günahı vardı bu gariplerin? Ya kendisinin günahı neydi? Aklı gidip gidip geliyordu, oğlanın gözlerinin içine baktı, anlatsa anlar mıydı? - Bak, dedi. Buradan gitmem lazım artık dayanamıyorum. - Neden? - Anlatamam, zaten anlatsam da anlamazsın. Gitmem lazım, bana bak, benim halime bak, böyle olmaman için, böyle olmamam için gitmen lazım. - Başka şehirler var demiştin, oralar uzak mı? Oralara gidelim, olmaz mı? - Başka şehirler… Oralarda yaşamak kolay mı sanki… - Aynı böyle yaşarız işte. - Ah be canım, ah be safım, ben neredeyim, sen neredesin? Ben bu dünyadan gitmeden rahat yok bana, anlamıyor musun? - Başka dünya yok demiştin? Var mı? - Üfff, tamam. Neyse unut gitsin, boş ver, e mi? - Oldu. Kalıyor muyuz? Lara cevap bile vermeden kalkıp odadan çıktı ve aynı hızla banyoya girdi. Aynadan kendine bakıyordu. Aylardır aynı evde yaşadıkları halde, kendisine sırılsıklam âşık olan bu oğlan elini değmeye bile teşebbüs etmemişti, bu akşama kadar. Ki bu akşam da hiçbir cinsel içerik yoktu dokunuşlarında, alabildi-

67

ğine sevgi ve masumiyet vardı. Güldü. Aynaya baktıkça bir yandan güldü, bir yandan ağladı. Artık kahkahaları ve hıçkırıkları birbirine karışmıştı. Toprak, kapının önüne kadar gelmiş, sesleri dinliyordu. Bağrışlar gittikçe yükseliyor, ağlamalar yerini ulumalara bırakıyordu. Dayanamadı. Kapıyı açıp içeri girdi. Lara, çırılçıplak halde, lavaboya dayanmış sarsıla sarsıla haykırıyordu. Kollarından tutup, kendine çevirdi, ağlamasın istiyordu, bu güzel kız hiç ağlamasın… Genç kız, bir yandan bu saf oğlana kıyamıyor, bir yandan da kendine ölesiye acıyordu, kurtuluşu olabilirdi, mutlu olabilirdi, mutlu edebilirdi. Şeytanca düşünceler kafasında şimşek gibi çakıyor ama insani yanı oğlanın başını yakmamasını tembihliyordu. Dayanamadı. Sımsıkı yapıştırdı bedenini oğlanın bedenine, istediği kandırmak mı yoksa kanmak mıydı o da bilmiyordu. Toprak, kendisine yaslanan çırılçıplak, incecik bedenin sıcaklığıyla ihtirasa büründüğünü fark etti, çekilmek istese de yapamıyordu. O daha da sıkı sarıldı, tek vücut olmuşlardı. Demek ki aşk, böyle bir şeydi, yangındı, yanıyordu. Ne kadar zaman geçmişti, neler yaşamışlardı hayal meyal hatırlıyordu. Sonunda pörtülen olmuştu, aslında mutluydu da, sanki eksik bir şeyler vardı. Biraz kafası karışıyor olsa da, üstünde durmadı, hoş dursa ne olacaktı, ne biliyordu ki? Lara’nın planları farklıydı, bundan sonra her şey daha kolaydı, artık oğlanı o köye gitmek için ikna etmesine gerek bile yoktu. Nasılsa kendisini bırakmazdı, biliyordu. Anlatmıştı oğlan, onların köyünde bir kez pörten ve pörtülen oldun mu, taa ki ölene kadar giderdi. Ne kolaydı aptal insanla baş etmek! Üstelik o köyde kadınlar kutsaldı, hangi kadın böyle yaşamak istemezdi ki? Hele böyle bunca pisliği yaşamış, onlarca insanın kokusunu, terini, küfrünü, dayağını çekmişse… Lara’nın ismi de Lara falan değildi aslında, bildiğimiz Münevver’di. Her kötü yola düşen kız gibi o da evinden kaçmıştı. İç Anadolu’nun küçücük bir köyündendi. Bırakıp her şeyi, şehirde yaşamak, para kazanmak uğruna çıkıp gelmişti. İlk

68

gittiği yer Antalya’ydı. Köylerinden gidip gelenler anlatmıştı; büyük şehir değildi ama turist çoktu, işini bilirsen yükünü tutuyordun çok para kazanılıyordu. Yabancı memleketten gelenler hem zengindi, hem bonkör. Garsonluğa bile girse, bir sezonda yükünü tutardı. Medeniyetin, teknolojinin, çarşı-pazarın uğramadığı köyde, zenginliğin boyutu neydi ki? Ne kadar parayla zengin olurdu insan? Düşünemedi, anasının bileziklerinden ikisini kaptığı gibi düştü yola, yedi kardeşlerdi, babası üveydi, altı kardeşi de o babadandı, yani üvey kendisiydi aslında, hal böyle olunca kimse de peşine düşüp aramadı. Otogarda yakaladılar avcılar, iyi niyet elçileri dört bir yanı sarmıştı. Onlardan birine tutundu Münevver, tutunduğu dalın ne denli çürük olduğunu göremedi. İlk peşkeş çekildiği yer Lara oldu. Ondandı adına Lara denmesi… Şimdi bu oğlan çocuğuyla ki mutlaka yaşı kendisinden çok küçüktü, bütün hayatını 19 yaşında kaçıp gittiği köyüne döndürmeye çalışıyordu. Hayatında en son istediği şeydi para… Kirliydi, günahlarla örülüydü bedeni, işlediği suç değildi belki ama hayatın yükünü bütün uzuvlarında taşıtmıştı ona insanlık… İnsanlardan iğreniyordu. Erkeklerden hele… Gün intikam günüydü bütün verdiklerini geri alacaktı yaşamdan, büyük hayatların yatak odasında figüran olmaktansa, küçük hayatının içinde kraliçe olacaktı. Kendine bir kez daha inandı. Her şey eskisi gibi devam ediyordu, Lara yine akşamları çıkıyor eve sabaha karşı dönüyordu. Pört Köyü’nden gelen çelimsiz delikanlı kıskanmayı bilmediği gibi kadınına hesap sormayı düşünmüyordu bile… O baş tacıydı. Birlikte geçirdikleri vakitler ona yetiyordu. Zaman böylece ilerledi, aylar ayları kovaladı, Toprak artık bu yaşamdan sıkılmaya başlamıştı. Annesiyle babasından biliyordu aslında, geceyi beraber geçirmeleri gerekiyordu. Ama burada tam tersiydi hayat, pörten akşam evden çıkıyor sabaha karşı dönüyordu. Yapayalnızdı burada, üstelik günlerce evden dışarı çıkmadan yaşıyordu. Köyünü, denizi, ağaçları hepsini özlemişti. Zaten sadece pörteceğini bulmak için çıkmamış

69

mıydı? Bulduğuna göre dönebilirdi artık… Lara bu işe ne derdi, bilmiyordu. Kabul etmesi için ne gerekirse yapmalıydı, pörten ne derse o olurdu. Yine tek başına geçirdiği gecelerden birinde konuşmaya karar verdi. Lara eve döner dönmez ona açılacak, fikrini söyleyecekti. Özlem iyiden iyiye artmış, köyünden başka bir şey düşünemez olmuştu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Lara da eve girdi. Her zamanki gibi yorgundu, evden çıktığı güzelliğiyle dönüşündeki hali hiçbir zaman aynı olmazdı. Salona baktı, Toprak’ın hala uyumamış olduğunu görünce yanına gelip oturdu, usulca başını omzuna yasladı; - Çok yorgunum Toprak, dedi. Çok yorgun… - Lara, sen artık benim pörtenimsin, ben de senin pörtülenin. - Evet, kimin kimi pörttüğü belli değil ama öyle oldu galiba. Gülüyordu Lara, kıkır kıkır gülüyordu. Sahi, kim kimden faydalanıyor, kim kimi pörtüyordu? Ya da bunun önemi var mıydı? İhtiyaçlarını karşılıyordu Toprak’ın ama ya karşısında ondan aldıkları? Bir alış veriş varsa bu iki taraflıydı. Uzanıp oğlanın yanağına minik bir öpücük kondurdu. - Lara, bizim köye gidelim mi? - Sizin köye mi? Pört Köyü’ne yani? Ne o sıkıldın mı? - Evet. Sıkıldım. Sen olmaz dersen, gidemeyiz. Ben de gidemem. Sen olur dersen, beraber gideriz. Aslında kızın da aylardır istediği ama bir türlü söylemeye cesaret edemediği belki de karar veremediği şey tam da bu idi. Korkusu Toprak değildi, peşinden gelecek olanlardı. Sessizce kaçıverseler, uçuverseler, Cesur da konuşmazsa kim bulabilirdi onları? Beyninde şimşekler çakıyor, içindeki şeytan açığa çıkıyordu. Nasılsa Toprak’tan pek kimsenin haberi yoktu, nüfus cüzdanı, kaydı da yoktu, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı bile değildi, resmen. Bu iş bugün bitmeliydi. Düşünmek için fırsat vermemeliydi kendine yoksa vazgeçiyordu. Bir

70

sigara yaktı, peşine bir tane daha… Başını önüne eğmiş, ayağıyla halının tüylerini ittirip duruyordu. Toprak ise sadece izliyor ve köye gitme konusunda vereceği yanıtı bekliyordu, umutla. - Peki, dedi. Gidelim. Ama önce yapmam gereken bir iş var. Sonra yola çıkalım, geç olmadan gidelim. Sevinmişti Toprak, neye geç olmadan gitmelilerdi, hiç düşünmedi. Lara banyoya doğru yöneldi, saatlerce çıkmadı. Bekledi Toprak. Arada bir kapıya yanaşıp, suyun sesini dinledi. Sadece su değil, Lara da konuşuyordu. Birine yalvarıyordu. Af diliyordu. Tövbe ediyordu. Bütün bunlar ne demekti anlamadı, önemsemedi de, o ne yaptığını bilirdi. Nihayet banyodan çıkmıştı kız, saçlarını kuruttu, üzerine birkaç parça bir şeyler giyindi. Küçük bir çanta hazırladı. Her zamankinden farklı giyinmişti. Daha da kapanmış, o güzelim saçlarını örtmüştü. Yadırgadı Toprak ama ses etmedi. - Haydi, dedi Lara. Gidelim, yolcu yolunda gerek. Ortalığı şöyle bir gözden geçirip, birkaç parça eşya ile yola çıktılar. Kız, yoldan bir taksi çevirdi, aceleyle bindiler. Ne tarafa doğru gitmeleri gerektiğini ikisi de bilmiyordu. Birbirlerine baktılar; - Toprak, o ilk geldiğinde oturduğun kafe ne taraftaydı? - Bak, biz buradan geliyoruz ya, o da şu taraftaydı, diye eliyle gösterdi. - Peki, oraya ne taraftan geldin? - Düz geldim, yürüyerek. Yoldan geldim, arabalar geçiyordu. Çok araba vardı. Ormanların içinden geçtim. - Tamam, dedi kız. Şoför de anlamıştı. Yola koyuldular. Şehir dışına kadar taksi ile gittiler, sonrasına yürüyerek devam ettiler. Tek başına yarı korkarak, yarı heyecanla geldiği yolu, pörtenini bulmuş

71

olarak mutlulukla dönüyordu. Kızın düşünceleri ile bambaşkaydı, elinden sıkı sıkı tutan cılız, saf, aptal oğlan onun kurtarıcısı olmuştu. Sevmiyordu, âşık değildi ama her gün başka birinin altında iğrenerek yatmaktansa, sevmediği tek kişiye katlamak ödül gibiydi… Ertesi gün öğlene doğru köye ulaştılar. Lara, etrafı ilgiyle izliyordu. Taşı toprağı üst üste dizerek evler yapmışlardı. Köyün içinden geçerlerken, kahvede oturan pörtenler ve pörtecekler gözlerini dikmiş onlara bakıyordu. Toprak, başı önünde, kızın elini sımsıkı tutmuş, kafasını o yöne doğru hiç çevirmeden yürüyordu. Annesi de orada olmalıydı. Ne tepki vereceklerini hiç mi hiç bilmiyordu. Eğer büyük pörten, küçük pörteni istemezse ne olurdu acaba? Şimdiye kadar böyle bir şey köyde yaşanmamıştı, herkes şaşkındı. Hızlı adımlarla eve doğru ilerlediler. Pörtülen evde günlük işleri kotarmakla meşguldü. Oğlunun kapıdan içeri yabancı bir pörtenle girdiğinde görünce duraksadı, ikisi sokak kapısının girişinde, baba pörtülen ise mutfak olarak ayrılmış bölümde şaşkınlık içinde birbirlerine bakıyorlardı. Sessizliği Lara bozdu; - Merhaba efendim, ben Lara. Siz Toprak’ın babası olmalısınız, nasılsınız? - Merhaba Lara. Evet babasıyım, adım Gökyüzü. - Baba, ben kendi pörtenimi buldum. Annem bana kızmamalı, size çok güzel bir pörtecek getirdim, onu kendimin pörteni yaptım. - Oğlum, köydeki pörtenler ne der? Daha önce hiç olmadı, bilmiyorum. - Baba, ben Lara’ya âşık oldum. Biz, biz pörtüldük, baba. Yapacak pek bir şey kalmamıştı. Pörtülmüş bir oğlan ve pörtmüş bir kız vardı karşılarında, olan biten her ne ise, olacaklar her ne olacaksa, çaresiz kabul edilecekti. Anne pörten akşam yemeği saatinde eve geldi. Sessizdi. Olup bitenin ken-

72

disine anlatılmasını bekliyordu. Yemek masasına oturdular, Toprak ve Lara elleri dizlerinin üzerinde, başları önlerine eğik, oturuyorlardı. Baba pörtülen izin isteyerek açıklamaya başladı; - Sevgilim Yeşil, bu güzel pörtecek artık bizim pörtüleceğin pörteni olmuştur. Pörtmüştür. Kabul etmek gerekir. - Haklısın Gökyüzü, madem pörtmüş, artık bizdendir. Kuralları iyi öğretin. Böyle kıyafet olmaz, bize uysun. Kendisine anlatın. Ne zamanki hak eder, o zamanla benimle birlikte gelebilir. Şimdi yemeğinizi yiyin. Lara, derin bir nefes aldı. Yeşil’in üzerindekilerden kıyafetin ne olduğunu az çok anlamıştı. Onun dışındaki kuralları da pekâlâ öğrenebilir ve uygulayabilirdi. Sessizlik içinde yemeklerini yediler ve odalarına çekildiler. Toprak, uyulması gereken kuralları öğreteceğini, birkaç güne kalmaz kabul göreceğinden emin olduğunu söylüyordu. Kızın aklı ise bırakıp geldiği yerlerdeydi. Köyü, annesi, ondan sonra hayatına girip çıkan insanlar, hepsi gözlerinin önünden geçiyordu. Burada yapılması gereken şeyler, yaşadıklarının yanında lafı bile edilmeyecek şeylerdi. Mırıldanarak, tıpkı bugün banyodayken söylediği şeyleri tekrarladı. Tövbe, diyordu. Yorgunluk ağır bastı, ayrı ayrı düşüncelerin içinde ikisi de uykuya daldılar. Aradan günler geçmiş, Lara buradaki kuralları öğrenmiş ve köyün içinde kabul görmüştü. Elbirliği ile onlar için de küçük bir ev yapmışlar, içine ufak tefek eşyalar hazırlayıp yerleştirmişlerdi. Görünüşte herkes mutluydu, Lara belki de ilk defa insan olmanın, kadın olmanın erdemini yaşıyordu. Köydeki diğer kadınlardan tek farkı, sarışın ve ufak tefek, zayıf olmasıydı, onun dışında hiçbir farkı kalmamıştı. Azınlığın içinde azdı ve asimile olmuştu. Ancak; bu bir masal değildi ve hiçbir şey mutlu devam edemezdi. Lara, köyün içinde komşularından birinin pörtenine ilgi duymaya başlamıştı. Kendisinden kaç yaş küçük olduğunu bilmediği, aptal bile sayılabilecek, çelimsiz oğlanla hayatını sürmek zaman içinde anlamsızlaşmaya başlamıştı. Mutsuz değildi ama kendini mutlu da saymıyordu. Her şeyden vaz-

73

geçip buraya gelmeye karar verdiği gün tövbe etmiş, Tanrı’dan af dilemiş ve kapanmıştı. Köye geldiğinde ise oradaki kuralların hiçbirinin burada geçerli olmadığını görmüş, bu köyün kurallarını yine Tanrı’dan af dileyerek benimsemişti. Ama iki tarafta da geçerli olan “başkasına ait hiçbir şeye, maddi veya manevi hiçbir şeye el uzatmamak” kuralı vardı. Orada da komşusunun kocasını baştan çıkarmak yasaktı, burada da… Kendine engel olmaya çalışıyordu. Başaramadı. Kadınlara “pörten” denilen bu garip köyde madem istediklerini yapmaya hakları vardı, o zaman beğenmedikleri pörtüleni bırakma hakları da olmalıydı. Bir kaç tane eşleri de olsaydı hiç fena olmazdı. Bu fikirlerini yavaş yavaş kahvede anlatmaya başladı. Pörtenler bu durumu kabullenmekte zorlanıyordu. Onlara kitaplardan, öteki dünyanın kurallarından, birkaç tane eş almanın hiçbir zararı olmadığından bahsediyordu. Yıllardır kendi koydukları kuralların içinde mutlu yaşayan, birbirlerine sımsıkı kenetlenmiş, sonsuz bir hoşgörü ve saygı ile işlenmiş olan bu halkı kandırmak kolay olacağa benzemiyordu. Mesele sadece bir tane pörtüleni baştan çıkarmak olsaydı, belki bunca çaba sarf etmesine gerek kalmayacaktı. Ama artık hedeflerini genişletmişti. Bu huzur, bu mutlu halk, yetinen insanlar, onu son derece rahatsız da etmeye başlamıştı. Bazen, her anına lanet ettiği o hayatı bile özlüyordu. Dış dünyanın renklerini arıyordu. Belki de bilinçaltında, ezildiği yılların hırsını almak, gücü yetebildiği kadar insanı çığırından çıkarıp, ezmek, yönetmek, hükmetmek istiyordu. Kendi içinde huzursuzdu. Tatminsizdi. Köyünden çıkıp da uğruna her şeyini feda ettiği parayı da, şöhreti de bulamamıştı. Tam kaderine razı gelmiş boyun eğmişken karşısına bu aptal oğlan çıkıvermişti, bıkkınlık hissiyle yine yanlış bir dala tutunmuştu. Aradığı huzur bu da değildi. Aslında aradığı hiçbir manevi kavram değildi. Gün geçtikçe hırslanıyor, hırsı onu daha da şeytanlaştırıyordu. Koca bir ağacın gövdesine girmiş kurt gibiydi. İçten içe kemiriyordu bütün köyü…

74

Toplu olarak herkesi razı etmesinin mümkün olamayacağını fark ettiğinden, önce yeni yetişmeye başlayan pörteceklerin gözlerini boyamaya başlamıştı. Onlara dışarıda yaşanan hayatın hızından, görselliğinden, albenisinden bahsediyor, buradaki küçücük köyde tıpkı anneleri, nineleri gibi sessizce yok olup gideceklerini, dünyanın bundan haberi bile olmayacağını anlatıyordu. Onlara yanında getirdiği, gece kulüplerinde çekilmiş, her biri ayrı kıyafetle, her biri ayrı adamla poz verilmiş fotoğraflarını gösteriyor, giysilerden, makyajdan, ışıltılı gece hayatlarından, arabalardan, sinemalardan dem vuruyordu. Bu güzellikle oralara gitseler, kimler almazdı ki onları? Gitmek isteyen olursa seve seve yardım edebileceğini, tanıdıkları olduğunu da tembihliyordu. Köyde, yavaş yavaş huzursuzluklar ve kaynamalar baş göstermişti. Genç pörtecekler, daha bir asi, daha bir söz dinlemez olmuşlardı. Pörtüleceklere yüz vermiyor, hepsini aşağılıyor, kendilerine layık görmüyorlardı. Zaten ezik olan pörtülecekler iyice ezilmişti. İşini kolaylamıştı, hedefe adım adım ilerliyordu. Bu köyden umudunu yitirmeye başlayan pörtüleceklere de dışarıda birçok pörtecek olduğunu öğütlüyordu. Toprak nasıl yapmıştı? Çıkıp da kendisini bulup getirmemiş miydi? Bu köydeki kızların hemen hepsinden daha güzel değil miydi? Neden onların da böyle güzel pörtenleri olmasındı ki? Üstelik oralarda erkekler böylesine hizmetkâr bir hayat da yaşamıyorlardı. Hiçbir fırsatı kaçır-mıyor, köylüyü etkisi altına alıp isyan çıkarmak için elinden geleni yapıyordu. Kimse dile getirmeye cesaret edemese de Pört Köyü hızla karışıyordu! Bütün bu olup bitenlerin karşısında Toprak, dışarıdan bir pörten bulup getirmiş olmanın verdiği gururu yitirmemek ve âşık olduğu kadını kaybetmemek için susuyordu. Görmüyor, duymuyor, bilmiyordu. İstediğine ulaşabilmek için günlerce çaba harcadı, konuştu, anlattı, ikna etmek için her yolu denedi, sonunda olmuştu. Zaman içinde bütün azınlığı etkisi altına almış, kadınlar artık diğer kadınların pörtülenlerine daha bir alıcı gözle bakar olmuşlardı. Bakmasına bakıyorlardı da, kendi pörtülen-

75

lerine karşı da bir kıskançlık hissi oluşmuştu. Artık tüm gün kahvede oturamıyor, kapılarını, pencerelerini açık bırakamıyor, birbirlerine karşı duydukları güven duyguları hızla sarsılıyordu. Herkes raydan çıkmıştı. Lara, ilk hedefine ulaşmış, komşusunun pörteceğini kolayca baştan çıkarmış, zamanının çoğunu onunla geçirmeye başlamıştı. Bunun intikamını almak için o pörtülenin pörteni de başkasınınkine göz dikmişti. Böylelikle bütün köy birbirine bir yandan kinlenirken, bir yandan da yılların verdiği alışkanlıkla, herkesin bildiğini herkesten saklıyorlardı. Kimse sesli dile getirmiyor, herkes içten içe hasetleniyordu. Namus kavramını bilmeseler de, koydukları kurallarda helal ve haram kavramları vardı. Bazıları bu yolun dışına çıkmış, diğer kalan kısım da yetişen gençlerini bu düzensizlikten, bu hayâsızlıktan kurtarmak için artık burada yaşamanın mümkün olmayacağını düşünür olmuştu. Toprak ise elinden tutup, kendine kraliçe yapmak için getirdiği kadının bütün köyün hükümdarı olmasını esefle izliyordu. Yalnızdı, hem de yapayalnız. Lara tüm köyü organize şekilde birbirine düşürmüştü. Hata yaptığını düşünüyordu, köyden hiç çıkmamalıydım, hiç gitmemeliydim, pörtenimi bu köyden seçmeliydim, onu buraya hiç getirmemeliydim, diye düşünüyordu. Haksız da sayılmazdı, tek bir kişi bütün köy halkını değiştirmiş, yıllardır süregelen bütün kuralları yıkmış, her şeyi alt üst etmişti. Arada tek tük itiraz edenler, isyan edenler de durumu kabullenmiş, ortama uymasalar bile seslerini çıkarmaz olmuşlardı. Köydeki düzenin bozulduğunu ve gençlerin burada tutulmasının neredeyse imkânsız hale geldiğini gören ahaliye artık dışarıya açılmak daha makul gelmeye başlamıştı. Gençlerden biri daha cesaret edip, isyan edip çekip giderse artık geri kalanları burada tutmak mümkün olmazdı. Üstelik büyükler bile artık birbirlerine karşı güvensizdiler, hepsi birbirine karşı borçlu, hepsi birbirine karşı sorumlu, aynı suçu paylaşıyorlardı. Böyle bir ortamda bu küçücük köyde kalmak ne kadar doğru olabilirdi ki? Bir yandan böyle düşünüyor, bir yandan da gerçek mutluluğun burada değil o anlatılan yerde olduğuna ikna oluyorlardı. Kimse tam anlamıyla dile getirmese de,

76

fısıltılarla yer gök inliyordu. Huzursuzluk had safhadaydı. Lara, vakit kaybetmiyor, tedirginliğini ve özentisini fark ettiği halkı galeyana getirmek için elinden geleni yapıyordu. Aynı şeyleri sıralıyordu hep, dışarıda gerçek bir hayat vardı. Ve neden herkes o hayattan nasiplenmesindi? Bir sonraki hedefine rahatlıkla yürüdü, öyle ya, bütün köy birbiriyle neredeyse iç içe geçmişti. Herkes onun ağzına bakar olmuştu, istediği gibi davranabiliyordu, fütursuzca her fırsatta şehir hayatını anlatıyor, oradaki renkli gecelerden, teknolojiden, konfordan bahsediyordu. Köy halkı, iyiden iyiye merak etmeye başlamıştı. Oralarda yaşayan diğer insanlardan neleri eksikti ki? Dünya buraya gelmesindi, onlar dünyaya giderdi. Madem o kadar büyüktü, geçmişi saklamak da bir o kadar kolay olurdu. Hala içlerinde kalan bir nebze insani meziyetleriyle, utanabiliyorlardı ve yapılacak en güzel şey, yine hep birlikte bu utançtan kaçmaktı. Karar verdiler, yarından tezi yok yürüyüşe geçeceklerdi, artık bütün memleketin onlardan haberi olmalıydı! Yaşlılar yine itiraz ettilerse de sözlerini dinletemediler. Köy halkı kararını vermişti bir kere, geceden tüm hazırlıklar tamamlandı, sabah erkenden yola çıktılar. Lara, bez parçalarından pankartlar hazırlamış, üzerine yazılar yazmış, herkese ne yapması gerektiğini tek tek anlatmıştı. Yürüyüş için her şey tamamdı! Haklarını aramaya, medeniyeti yaşamaya gidiyorlardı. Sabah erken saatlerde meydanda toplandılar, pankartlarını açtılar ve askeri nizam yürüyüşe geçtiler. Lara’nın öğrettiği gibi bir yandan yürüyor, bir yandan bağırıyorlardı hep bir ağızdan; “Medeniyet hakkımız, söke söke alırız.” Geçtikleri köylerdeki insanların garip bakışları altında, hedeflerine doğru hızla ilerliyorlardı. O kadar heyecana gelmişlerdi ki, ne durup dinlenmek ne de yemek akıllarına geliyordu. Köyde birkaç tane yaşlı insan ve Toprak’tan başka kimseler kalmamıştı. Toprak pişmandı, hem de çok pişman. Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmuştu. Kendine bir

77

sehpa hazırladı, büyük umutlarla şehirden getirdiği pörtenin başörtüsü ile kendini evinin tavanına asıverdi. Diğerleri ise gün be gün ilerliyor, tek tek geçtikleri şehirlerde şaşkınlıkla karşılanıyorlardı. Basın, medya, polis peşlerindeydi. Azınlıklardı ama durdurulamıyorlardı. Hükümete çıkmak istiyorlar ve bu yolda azimle ilerliyorlardı. Yıllardır yaşadıkları köyden, bunca insandan haberleri olmadıysa bu hükümetin ayıbıydı. Böyle diyordu Lara… Ben gitmesem daha da haberiniz olmayacaktı, diyordu. Bir anda Türkiye’nin en şöhretli insanı haline gelmişti. Röportajlar yapıyor, sözcü olarak konuşuyor, azınlığın lideri konumunda ne derse onu yaptırıyordu. Günlerce yürüdüler, bütün memleket sus pus olmuş, bu küçük grubu izliyordu. Aslında ortalık biraz karışmıştı ama her köşesini adım adım geziyoruz dedikleri memleketin içinde hiç haberleri olmayan bir topluluğun yaşıyor olmasını açıklayamadıkları için pek de ses çıkarmıyorlardı. En sonunda başkente kadar ilerlediler. Lara “işte burası” demişti. Derdimizi buraya anlatacağız! Öte yandan, basın çoktan yaşanılan köyü bulmuş, jandarma koskoca bir taburu oraya yığmış, köyde kalan birkaç tane yaşlı insanı almış ve Toprak’ın tavanda sallanan cesedini ele geçirmişti. Televizyonlar ve gazetelerde sayfa sayfa genç delikanlının içler acısı hikâyesi anlatılıyordu. Her biri ayrı süslüyordu. Daha dramatikleştirmek için geçmişi belli olmayan bu garip çocuğa başka başka yaşamlar giydiriyorlardı. Sonunda onun da istediği olmuştu, o bütün dünyayı görememişti ama bütün dünya onu tanımıştı! Artık şöhretli bir ölüydü! Başkente gelmişlerdi ama burada işler öyle kolay görünmüyordu. Çepeçevre etraflarını sardı emniyet güçleri, öyle ellerini kollarını sallayarak giremezlerdi. Hükümet binasının önünde oturma eylemi yapmaya başladılar. Sonunda hükümet tarafından sözcü olarak görüşmek üzere Lara kabul edildi. Olanı biteni bir çırpıda anlatıverdi. Sonra onların içinden birini çağırıp, konuşturmayı teklif etti, kabul ettiler. Ahalinin içinden eli yüzü en düzgün olanı, yani Lara’nın âşık olduğu Bulut

78

çağırıldı. O da anlattı. Geçmişlerini, nasıl yaşadıklarını, nereden geldiklerini hepsini bir bir söyledi. Şaşkındı hükümet ama dış ülkelere karşı da örnek teşkil etmek istiyor, insan kıymeti bildiklerini beyan etmek için fırsat olarak görüyorlardı. Hemen toplantılar yapılıp, kararlar alındı. Bu arada davetsiz misafirler, kimliksiz vatandaşlar bir misafirhaneye yerleştirildiler. Bütün eksikleri giderildi. Köyde kalan yaşlılar da aynı yere intikal ettiler. Hepsine tek tek kimlik çıkartıldı. Gereken bütün işlemler hızla yapılıyordu. Çocuklar hızlandırılmış eğitimlere başlatıldı, okullara yazdırıldı. Büyüklere hızlandırılmış kurslar verildi. Zamanla bütün vatandaşlara evler verildi, eşyalar alındı, iş verildi. Yaşanılan ortama uyum sağlayabilmeleri için neredeyse tüm ülke seferber oldu. Her şey o kadar çabuk gelişmişti ki, bunca hengâmenin ve değişikliğin içinde Toprak’ın canına kıymış olmasını kimse umursamamıştı. Lara ise ününe ün katmış, bir grubu ülke ile tanıştırdığı için tüm ülkede neredeyse kahraman ilan edilmişti. O televizyondan diğerine, o gazeteden öbürüne her gün ayrı bir yerde röportajlar veriyor, uzata uzata anlatıyordu. Geçmiş yaşantısından, kim olduğundan, oraya nasıl geldiğinden hiç bahsetmiyordu. Zaten Lara adını da kullanmıyordu, geçmişine dönmüş, Lara olarak yaşadığı tüm zamanı silmiş, köyünden ilk çıktığı gibi Münevver olmuştu. Üvey babası, annesi, kardeşleri peşindeydi ama yüz vermiyordu. Onları hayatına almaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Geçmiş yaşantısından kendisini tanıyan insanlar çıksa da, ya kendi hayatlarından korktukları için ya da Lara’nın yani Münevver’in geldiği nokta nedeniyle susmayı tercih ediyorlardı. Ortaokul mezunu köylü Münevver, birden bire ülkenin gözbebeği haline gelivermişti! Düne kadar ayakaltında çiğnenen, dayak yiyen, ezilen Lara, bugün tanısalar bile seslerini çıkarmaktan korktukları bir kâbus gibi Münevver olarak üstlerine çökmüştü. Tanrı’nın yürü ya kulum, demesi böyle bir şey olmalıydı! Pört azınlığının halkı, yeni hayatına çarçabuk uyum sağlamıştı sağlamasına da kurallara bir türlü akıl erdiremiyorlardı. Yeni hayatlarındaki kılık kıyafetler, yaşam koşulları yavaş

79

yavaş onları sıkmaya başlamıştı. Kimi zaman köylerindeki yaşamlarını özlüyorlardı. İstedikleri her şeye sahip olmuşlardı ama sanki bir şeyler eksikti hayatlarında, o köydeyken hissetmedikleri, bilmedikleri bir eksikti bu… Kadınlar ve erkekler yer değiştirmişti. Artık kadınlar pörtülendi, erkekler pörten. En çok da eski düzenlerini bozdukları için kadınlar pişmandı. Erkekler, kıskanmayı öğrenmişlerdi. Hovardalığı öğrenmişlerdi. Kahveyi, kumarı, içkiyi öğrenmişlerdi. Bütün yaşamları gün geçtikçe çekilmez hale gelmeye başlamıştı. Bütün bu rahatlıklarına rağmen aslında erkekler de memnun değildi hallerinden, mümkün olsa geri dönmeyi kabul edeceklerdi. Ancak, bütün ülke onları tanımış, köyleri talan edilmiş, deşifre olmuşlardı, o eski sessiz hayatlarına dönüş, imkânsızdı. Artık onlar da diğerleri gibiydi, yaşadıkları o küçücük köy, mutlu mesut geçirdikleri günler çok gerilerde kalmıştı. İsteseler dahi dönemeyecekleri kadar uzaktı, her şey. Zaten azınlıktılar, asimile olmuşlar, çoğunluğa karışmışlardı. Kendilerini kabul ettirmek için çıktıkları bu yolda, kendileri dünyayı kabul etmişlerdi. Suçlu aramaya başladılar, bulmakta da gecikmediler; Toprak’ın kabahatiydi hepsi! O, eğer Lara’yı bulup getirmeseydi, onu Münevver’e geri döndürmeseydi, bütün bunlar olmayacaktı! Neyse ki, kendi suçunu kendi anlamış ve cezasını da kendi elleriyle vermişti. Yatıp kalkıp yeni öğrendikleri kurallarla “beddua” ediyorlardı Toprak’a, mezarında ters yataydı, helal değildi hakları, bütün köylüleri yerlerinden yurtlarından etmişti. Bir musibet hayatlarını alt-üst etmişti, sonunda gebermişti ama ne yarardı ki! Hiç kimse durup da aynaya bakmıyordu, hiç kimse durup da bütün köy bir kişinin lafına kandı, bir kişi bütün köyü kandırdı, kanımıza girdi, istedik ve inandık, demiyordu. Ortada bir günah vardı ve keçi lazımdı. Hâlbuki koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi demişler ve peşine düşmüşlerdi. Farkında değillerdi hala, kimsenin keçi olmaya yanaşmadığı yerde de, koyunu seçmişlerdi; - Suçlu Toprak’tı!

80