P. 1
Özgür Gündem'e Yazılar (1992-93)

Özgür Gündem'e Yazılar (1992-93)

|Views: 6|Likes:
Published by demiraltona
1992 ve 1993 Yıllarında Özgür Gündem'e Yazılmış Yazıların Derlemesi
1992 ve 1993 Yıllarında Özgür Gündem'e Yazılmış Yazıların Derlemesi

More info:

Published by: demiraltona on Mar 25, 2013
Copyright:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

03/04/2014

pdf

text

original

Sections

Demir Küçükaydın Özgür Gündem’e Yazılar

( 1992-1993 )
1 Yayınları

Özgür Gündem’e Yazılar (1992-1993)

Demir Küçükaydın
Dördüncü Sürüm Mart 2013

Dijital Yayınlar İndir – Oku – Okut - Çoğalt – Dağıt

Bu kitap Köxüz sitesinin dijital yayınıdır. Kar amacı olmadan, okumak ve okutmak için, indirmek, dijital olarak basmak ve dağıtmak serbesttir. Alıntılarda kaynak gösterilmesi dilenir.

Yayınları

2

İçindekiler
İkinci Dijital Yayına Önsöz........................................................................................................ 4 Önsöz .......................................................................................................................................... 7 Birinci Bölüm : Dışarıdan Yazılar ........................................................................................... 14 Kıvılcımlı’nın Mirası ............................................................................................................ 14 Tarih, Politika ve Uluslar..................................................................................................... 20 Kürt Sorunu mu Türk Sorunu mu? ....................................................................................... 24 Şu Azınlıklar Konusu ............................................................................................................ 27 Kısa Özgeçmiş ...................................................................................................................... 33 İkinci Bölüm: Forum Köşesi İçin yazılar ................................................................................. 34 Kemalizmin Yerini Ne Alacak?............................................................................................. 34 Yeni Dünya Düzeni: Gezegen Çapında Apartheit ................................................................ 37 Milliyetçiliğin Sonu .............................................................................................................. 40 Eski Kavramlar ve Yeni Dünya Düzeni ................................................................................ 43 Hayat Hızlı Gideni Cezalandıracaktır ................................................................................. 47 Turizme Karşı ....................................................................................................................... 50 Üçüncü Bölüm: Göçmenler Konusunda Ekstra Yazılar .......................................................... 51 Özgür Gündem Yayın Kurulu'na "Avrupa" Sayfasıyla İlgili Öneriler ................................. 51 Siyah Gözüyle ........................................................................................................................ 54 Malcolm X'in İkinci Doğuşu .................................................................................................. 56 Dördüncü Bölüm: Yayınlanmayan Yazı .................................................................................... 58 Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi ve P.K.K.............................................................................. 58 PKK'nın Bazı Özellikleri.................................................................................................. 58 Kürt Ulusal Hareketi'nin ve PKK'nın Zorlukları ve Sınırları ........................................... 62

3

İkinci Dijital Yayına Önsöz
Elinizdeki derleme, daha önce Demirden Kapılar başlıklı kişisel sitemize indirilmek üzere koyulmuştu. Ona “birinci baskı” dersek, bu “ikinci baskı” oluyor. “İlk baskı”yı hazırlarken elimizde olmayan eksik bir yazı vardı: “Malcom X’in İkinci Doğuşu”. Bu yazıyı kaybettiğimizi sanıyorduk. Geçenlerde eski belgeleri düzenlerken bir örneğini bulup bilgisayara geçirdik. Böylece Özgür Gündem’e yazdığımız yazıların eksiksiz bir dökümü bu “İkinci baskı”da bulunuyor. İlk baskıya yazdığımız önsözdeki öngörüler maalesef gerçekleşmiş bulunuyor. Pınar Selek eğer Türk sol entelektüellerinin sembolü olarak alınırsa, o Kürt hareketinden uzaklaşmış bulunuyor. Demokratik Toplum Hareketi ise, neredeyse tamamen Kürt Burjuvazisinin kontrolüne geçmiş ve Öcalan’ın çizgisinden Barzani’nin çizgisine gelmiş bulunuyor. PKK, bu gidişe ne ideolojik ne de politik olarak karşı koyabilecek bir donanıma sahip olmadığı gibi bizzat kendisi de bu eğilimlerin güçlü izlerini taşıyor. Bu gidişe tek direnen Öcalan’dır. Ama aslında kendi örgütü bile onu dinlemez durumda. Öcalan’a yapılan övgüler kimseyi yanıltmasın. Burası şarktır. İnsanların övgülerle öldürüldüğü ve izleyenlerin yanıltıldığı binlerce yıllık bir gelenek vardır buralarda. Öcalan son zamanlardaki bütün görüşmelerinde örgütünün artık kendisini fazla dinlemeyeceğini bizzat kendisi söylemektedir. Türkiye’de kısa vadede taze soluklu bir sosyalist ve demokratik hareketin çıkması ise neredeyse olanaksızdır. Eski kuşaklar bunu yapamaz yenileri ise yok. Bu durumda kısa vadede tablo çok umutsuzdur. Öcalan’ın çizgisinin etkisinin azalması, bir bakıma Ortadoğu için Demokratik seçeneği temsil eden biricik gücün etkisinin azalması, dolayısıyla tüm Orta Doğu’nun bir kan deryansa dönmesi demektir. Bu eğer Türkiye’yi kısa vadede içine almaz ise, bunun nedeni ABD’nin dünya çapındaki çıkarlarını korumak için Türkiye’nin bölünmesinden çıkarlı olmaması ile ilgili olabilir. Türkiye, ABD açısından hala büyük stratejik öneme sahiptir. Hem Avrupa Birliği’nin siyasi bir irade kazanmasını engellemek; hem Kafkaslar ve orta doğuda etkisini arttırmak, hem petrol yollarını kontrol altında bulundurmak için ABD’nin güçlü bir Türk ordusuna ihtiyacı vardır. ABD’nin çelişkisi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Güçlü bir Türk Ordusu politikayı da belirmemekte ve bu politika Kürtlerin tümüyle inkârına ve baskı altına alınmasına denk düşmektedir. ABD’nin istediği ise PKK’yı tasfiye edip Barzani ve Talabani ile iş birliği

4

içindeki bir Türkiye’dir. Ama bunun için Kürtlere karşı inkar ve baskı politikasının terk edilmesi gerekir. Avrupa Birliği ise ABD’nin planına karşı, Türk Genelkurmayı ile çıkar birliği içinde bulunmaktadır. Ne var ki Avrupa’nın, Rusya’ya karşı alternatif enerji yolları arayışı da ister istemez Avrupa’nın da çıkarları bakımından ABD’ninki gibi bir konum almasına yol açabilir. Ama Avrupa’nın da çelişkisi şudur: Kürtlerle belli uzlaşmaya varmış, inkar ve baskı politikalarını terk etmiş bir Türkiye, ABD’nin etkisinin artması, kendi politik projesini (Yani ABD karşısında ortak bir politik irade oluşturma) uygulama şansının azalması demektir. Çünkü böyle bir Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişini engellemek zor olur ve girdiğinde de ABD fiilen Avrupa Birliği’nin içinde İngiltere ve Türkiye ile birlikte Alman Fransız eksenine karşı, Doğu Avrupa ve Akdeniz ülkelerinin de desteğiyle, çok büyük bir karşı ağırlık oluşturur. Dolayısıyla gidişin nasıl bir yol izleyeceğini esas olarak ABD ile Avrupa arasındaki ilişkiler belirleyecektir. Bu ilişkiler ise, Enerji kaynaklarına giden yollardan, Çi n ekonomisine veya ABD’nin Irak veya Orta Doğu’daki başarı ve başarısızlıklarına kadar birçok faktöre bağlıdır. Öcalan’ın demokratik ulusçuluğa dayanan çizgisinin etkisinin tümden kırılması, Türkiye’nin her an bir Türk-Kürt çatışmasına gitmesi, hatta bir Kürt katliamı için koşulların uygun olması anlamına gelmektedir. Bu olmazsa eğer, yukarıda değinildiği gibi, ABD ve Avrupa’nın buna ihtiyaç duymamasından olacaktır. Ama bu aynı zamanda her an gerekli görüldüğünde kullanılabilecek bir opsiyon da demektir ve dolayısıyla ABD ve Avrupa için, daha büyük bir hareket kabiliyeti anlamına da gelir. Ama ne olursa olsun, bütün bu tablo içinde Öcalan’ın temsil ettiği ulusu demokratik olarak tanımlayan çizginin her hangi bir yaşama şansı görülmemektedir. Bu şansı zadece Türkiye’de yükselecek, demokratik bir ulusçuluğa ve yoksullara dayanacak bir demokrasi hareketi yaratabilir. Böyle bir hareketin kısa vadede ortaya çıkması için ise hiç ir şans görülmektedir. Ve Öcalan’ın çizgisinin etkisi ve gücü bittiğinde, Öcalan’ın da işi bitmiş demektir. Yani o andan itibaren Öcalan’ın yaşamasının bir işlevi bulunmuyor demektir. Ama Öcalan’ın yaşamasının bir işlevinin olmadığı noktada, ölüsü bir işlev kazanabilir. O zaman Öcalan’ın ölüsü, tam da Öcalan’ın gerçekleşmesini engellemek için hayatını verdiği bir Türk-Kürt boğazlaşmasının ve milyonlarca Kürdün ölümü ve sürgününün başlangıcı için, bir fünye işlevi görebilir. Bütün işaretler gidişin şimdilik bu yönde olduğunu gösteriyor. Bizlerin bu gidişe karşı çabaları ise gidişi etkilemeye ve engellemeye yetmiyor. Bu “ikinci baskı”ya Önsöz ise, bu çabalardan sadece biridir. Belki birileri, bir yerlerde, bir şeyler üzerine düşünmeye başlar. Umutsuzca da olsa mücadele etmekten başka yapabilecek hiçbir şey yok.

5

Süt kabına düşüp umutsuzca da olsa çırpınmaya devam eden fare gibi. Kim bilir belki bu çırpınmalar, sütün içinde tereyağı toplaşmalarına yol açabilir ve bunlara basarak kabın dışına çıkılabilir.

Demir Küçükaydın 12 Mart 2007 Pazartesi

6

Önsöz
Berlin duvarı ve Sovyetlerin çökmesi sonucu, Doksanların başında bütün dünyada sol hareket dibe vurmuş durumdaydı ama bu dünya tarihsel zelzelenin yol açtığı tsunami dalgaları henüz Kürt hareketine pek ulaşmamıştı. Doğu Avrupa’nın çöküşü bütün kurtuluşçu hareketleri olumsuz etkilerken, yine bu çöküşün yarattığı koşullarda ABD’nin Irak’a saldırısı ve bunun sonucunda oluşan koşullar, Kürt özgürlük hareketinin bu dalgaların altında kalmadan ve onların etkisini pek hissetmeden bir süre daha yükselişini sürdürmesine imkan sağlamıştı. Buna ek alarak ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra ortaya çıkan koşullar, burjuvaziyi Özal’ın dilinden “Federasyonu bile tartışmalıyız” noktasına getirmişti. Gazeteciler Bekaa’ya gidip Öcalan ile röportaj yapma kuyruğuna girmişlerdi. Bu koşullarda, Kürt özgürlük hareketi de en yüksek noktalarındayken, Türkiye’de Özgür Gündem adlı bir günlük gazete çıkarmaya başlamış ve sosyalistlerin ve sol entelijansiyanın önemli bir bölümünü sayfalarında toplamış; üzerindeki tecridi bir ölçüde olsun yenmişti. Öte yandan henüz o dönemde, Özel Savaş konseptiyle tüm toplum sindirilmiş ve çürümeye başlamış da değildi. Dolayısıyla o zaman entelijansiya ve sosyalistler de, Kürt hareketiyle yan yana görünmekten bu günkü kadar çok çekinmiyorlardı. Böylece aslında bu gün Kürt hareketinin yapmak istediği şey o zaman büyük ölçüde gerçekleşmişti, en azından Özgür Gündem sayfalarında, bu günkü söylemle bir “Türkiye Partisi”nin ilişkileri ve politik kültürü az çok ve fiilen bulunuyordu. Ne var ki, duvarın çöküşü, hem demokratik güçlerde yarattığı moral bozukluğuyla, hem de en gerici milliyetçiliğe sağladığı fiili ideolojik ve politik üstünlükle Türkiye’de en gerici, en şoven güçlerin saldırıya geçmenin koşullarını da yaratmıştı. Örneğin dünün “Orta Asya Sovyet Cumhuriyetleri”, “Türki Cumhuriyetler” olarak gözlerini Türkiye’ye dikiyorlar; Doğu Avrupa ülkelerinden gelen insanlar yaşam savaşı içinde her şeylerini satışa sunuyorlardı. Bu durum, teşkilatı Mahsusa’dan beri gelen, Ermeni Katliamlarını, altı Yedi Eylül pogromlarını yapmış, en karanlık geleneklerin ve güçlerin toplumu istediği gibi örgütleyip manüple edebilmesi için olağanüstü elverişli koşullar yaratıyordu. Diğer yandan Kürt Özgürlük hareketi içinde de, bunun simetrisi sayılabilecek bir gelişme ortaya çıkıyordu. Başlangıçta PKK yoksul Kürt gençlerine dayanan bir hareket iken gerek kendi yükselişi, gerek körfez Savaşı’nın yol açtığı gelişmeler sonucu, Kürt burjuvazisi, ayrı partiler içinde var olmanın Yoksul Kürt Gençlerinin partisi karşısında onlara bir yaşama şansı vermeyeceğini görmüş, böylece PKK’nın etrafında toplanmaya başlamıştı. Bu hem o harekete yeni olanaklar sunuyor hem de aynı zamanda Kürt burjuvazisinin hareket üzerindeki basıncını ve ağırlığını arttırıyordu.

7

İşte Özgür Gündem gazetesi tam da dengelerin değişmeye başladığı koşullarda yayına başlamıştı. Bu nedenle, bu gün bir arada görülmeleri hayal bile edilemeyecek kişiler, örneğin bir Yaşar Kaya ve bir Ertuğrul Kürkçü veya Metin Çulhaoğlu aynı gazetenin sayfalarında yer alabiliyordu. Ancak söz konusu güçlerin baskısı altında, gazetenin bu biçimde varlığını sürdürmesi giderek olanaksız hale geldi ve bugün Öcalan ve PKK tarafından, “ İlkel Milliyetçilik” olarak tanımlanan, aslında Kürt burjuvazisinin eğilimlerini yansıtan ve Türk milliyetçiliğinin ters yüz biçimi olan akımın baskısıyla, Özgür Gündem içinde ilk defa bir araya getirilmiş bu kesimler, gazete kapatılarak dışlandı. Selim Çürükkaya “ Düşün Yakamızdan” diye yazılar yazdı. Öyle görünüyor ki, o zamanlar Öcalan, bu baskılara karşı durabilecek bir güçte değildi. Aynı eğilim daha sonra ateşkesi de rahatça sabote edecektir. Türk devletinde, Özal’ın “Kürt Sorunu”nda reform çizgisi tasfiye olur ve özel savaş egemen olurken; PKK içinde de Kürt burjuvazisinin, Öcalan’ın temsil ettiği Türkiyeli ez ilen ve demokratlarla ittifak çizgisine karşı güçler Öcalan’ı tasfiye edemeseler bile, ağırlıklarını hissettiriyorlardı. Aslında o zaman olan, bu gün olanlara çok benzemektedir. Şimdi de aynı güçler, artık sembolikten öte bir anlamı olmayan, Türk sosyalisti yazarlara saldırarak bu stratejiye muhalefetlerini dile getirmektedirler. Ama o günden bu güne değişin önemli bir faktör, Öcalan’ın bu gün bu çizgiye, gerek örgütsel gerek politik ve ideolojik olarak daha güçlü bir direniş gösterebilmesi ve farklı olan s trateji ve programını daha da netleştirmiş olmasıdır. Ama buna karşılık, hareket eski gücünde değildir ve Kürt burjuvazisinin gerek taban gerek örgüt içindeki ağırlığı da günden güne artmaktadır. Öcalan’ın Türk devletinin elinde esir bulunması da, ek bir handikap oluşturmakta, gerek stratejinin kendisine, gerek taktik manevralara kolaylıkla Kürtlerin mücadelesini satmışlık damgası vurulabilmektedir. Aslında “Türkiye Partisi” sloganı veya Öcalan’ın önerdiği, Hatip Dicle ve Pınar Selek veya Yurdusev Özsökmenler formülleri, günlük gazete diline çevrilirse, 1990’ların başının, o zamanlar “ Yakamızdan Düşün” denilerek kovulmuş ve küstürülmüşleriyle yeniden bir Özgür Gündem çıkarma niyeti olarak da görülebilir. Bu niyet, Pınar Selek’in bu günkü Ülkede Özgür Gündem’in sorumlusu olmasında en somut ve sembolik ifadesini bulmaktadır. Eğer bu günkü Ülkede Özgür Gündem, 1990’ların başındaki Özgür Gündem’e yaklaşabilecek ölçüde, Türkiye’nin entelijansiyasını, sosyalist ve demokratlarını okuyucuları ve yazarları arasına çekebilirse, böyle bir gelişme, yeni parti girişiminin bir “ Türkiye Partisi” olabileceğinin olanağının bir işareti olur. Yani bir bakıma yeni partinin, Kürt ulusal hareketinin ve Kürtlerin partisi olmaktan çıkarak, Türkiye ve Orta doğunun devrimci ve demokratik bir partisi olup olamayacağı Ülkede Özgür Gündem’in, bir zamanların Özgür Gündem’ine yaklaşan bir gazete olup olamayacağında görülecektir.

8

Ne var ki, bu günkü güç ilişkileri ise böyle bir değişim için her zamankinden kötüdür. Türkiye’nin aydın ve sosyalistlerinin ezici bir çoğunluğu, özel savaş döneminde tam bir çürüme içine girip, on yıl öncekinden bile daha geri ve gerici konumlara geri çekilmiş bulunmaktadırlar. Diğer yandan, böyle geri pozisyonlara çekilmeyenlerde bile, tamiri güç yaralar ve kırgınlıklar bulunmaktadır. Ek olarak, doksanlarda, Kürt hareketi güçlüydü ve Duvarın çöküşüyle moral bozukluğuna uğrayanlara bir çekim merkezi ve bir sığınak oluyordu. Bu gün ise, Kürt hareketi, ağır darbeler almış, büyük güç kayıplarına uğramış bulunuyor. Türk Devleti ve Burjuvazisi, Avrupa birliği bağlamında, kimi reformlarla çelişkileri yumuşatıyor. Bu durumda, Kürt hareketiyle yan yana bulunmaktan ise, Avrupa ile yan yana olmak hem daha çok gelecek vaat eder, hem de daha az tehlikelidir. Yani Ülkede Özgür Gündem, gerçekten değişim ve açılım niyetini gösterip bunu kanıtlasa bile, Türkiye’nin demokratik güçlerinin bu davete icap edip gazete sayfalarında yer alması için eskisi kadar çekici bir durum bulunmamaktadır. Ama onların bu davete gelmemesi, Kürt hareketi içinde, böyle bir dönüşümü savunanların başarısızlığı ve konumunun zayıflaması anlamına gelir. Ama böyle bir zayıflama ise, aynı zamanda davet edilenlerin daveti reddedebilmeleri için onlara yeni bahaneler sunar. Böylece kendi kendini besleyen bir olumsuzluklar zinciri oluşur. Türk tarafındaki bu zorluklara ek olarak, Kürt tarafında da ek zorluklar bulunmaktadır. ABD’nin orta doğuya müdahalesinden beri, tüm dengeler değişmiş bulunmakta, Kürt burjuvazisi, artık PKK ve Öcalan’a karşı açıktan mücadeleye girmekte ve hatta son bölünmelerin gösterdiği gibi, örgütü bile bölecek güce ulaşmakta ve bölmektedir. Bölünmeyip geri kalanların büyük çoğunluğu da bu basınca karşı duracak bir güçte değildir. Dolayısıyla, Kürt burjuvazisinin, gerek eskinin Özgür Gündem’i gibi, Türkiye’nin bütün devrimci ve demokrat muhaliflerini toplayan bir gazete olmaya; gerek bir “ Türkiye Partisi” olmaya direnişi ve bu yönde yapacağı sabotajlar daha güçlü ve daha cüretkar olacaktır. Buna karşı durulamaz mı, elbet durulabilir. Ama bunun en büyük eksiği şudur: Türkiye’de Öcalan’ın savunduğu çizgiye partner olacak, devrimci demokratik bir programı olan bir güç yoktur. Böyle bir politik akım yoktur. EMEP ve Sosyalist Demokrasi Partisi gibi kendileriyle Seçim Bloğu oluşturulmuş iki küçük parti, bu günün dünyasının sorunlarını kavramaktan çok uzaktırlar ve aslında söyleyecek sözleri bulunmamaktadır. Geri kalanlar ise, ya Genel Kurmay politikalarının ya da İkinci Cumhuriyetçi ya da liberal denebilecek politikaların destekleyicisi ve yedeğidirler. Ya da küçük radikal gruplarda olduğu gibi, ileriye kaçarak, devrimci ve demokratik mücadelenin görevlerine yan çizmektedirler. Bu partnersizlik, Öcalan’ın çizgisinin en büyük zaafı ve handikapını oluşturmaktadır. Bu koşullarda, kala kala, EMEP ve SDP kalmakta, o zaman da Kürt burjuvazisinin, hiçbir dinamizm göstermeyen ve pek bir gücü de ifade etmeyen bu güçlerle yapılan bu ittifakı örnek göstererek Öcalan’ın çizgisine saldırısı daha kolay ve çekici olmaktadır. Bu durumda Öcalan ve PKK son derece zor bir duruma düşmektedir. Kürt burjuvazisine tavır

9

koysa, Kürt kitleleri içinde aniden ve tehlikeli biçimde tecrit olma olasılığı bulunmaktadır. Yok koymasa, Kürt burjuvazisinin tavırları dört bir yandan kendi politikasını kemirmekte ve sabote etmekte, bu da potansiyel müttefiklerin daha da uzaklaşmasına yol açmaktadır. Bu gidişi ancak, Türkiye’de ortaya çıkabilecek Kürt Özgürlük hareketinden çok daha tutarlı aynı zamanda şehirli ve modern bir politik kültüre de yaslanan, devrimci demokratik bir çizgiyi savunabilecek bağımsız bir hareket durdurabilir. Ancak böyle bir akım, hareket ya da parti, Kürt burjuvazisinin baskısını da dengeleyebilecek bir karşı ağırlık oluşturabilir. Ancak o zaman, Kürt Özgürlük hareketi bu günkü belirsizlik ve yalpalamalarından daha da kurtulup daha tutarlı ve radikal bir politik ve stratejik bir konuma doğru bir evrim geçirebilir. Bu durumda devrimci demokratik bir programı savunacak, esnek ve yaratıcı bir sosyalizme dayanan bir akım, bir odak, bir hareketin ortaya çıkmasının hayati önemi vardır ve bundan sonraki gelişmelerin izleyeceği seyri bu belirleyecektir. Böyle bir Politik akım, bir hareket olduğu takdirde, Pınar Selek ve Hatip Dicle’lerin isimlerinin sembolize ettiği, Kürt özgürlük hareketinin, Türkiye’nin ve bölgenin halklarını kardeşleştirme ve demokratik bir program temelinde birleştirme projesi tekrar bir güç kazanabilir. Ama böyle bir akımın ortaya çıkabilmesi ise, bağımsız bir programı olan; modern bir politik kültüre dayanan bir yayın veya yayınlar kombinasyonu atılacak ilk adım olabilir. Yani bir “Türkiye Partisi” veya bütün devrimci ve demokratik muhalefetin toplandığı ve kendini ifade edebilme olanağı bulduğu, kısmen bir zamanların “ Özgür Gündem”i gibi bir “Ülkede Özgür Gündem” gazetesinin başarılıp başarılamayacağı, bu ga zete ve partinin dayandığı Kürtler içindeki mücadele değil, tamamen onların dışında, Türkiye ve Orta Doğuda bağımsız bir projesi olan bir yayının, bir eğilimin, bir odağın ortaya çıkıp çıkamaması tayin edecektir. Böyle bir çizgiyi ise, var olan ve ortalığı kaplamış klasik anlayışlarla kopuşmuş, çağın sorunları karşısında dünya çapında somut bir programı olan bir sosyalist anlayış ortaya koyabilir. * İşte böyle bir momentte, biraz da yukarıdaki sözlere bir vesile bulabilmek için, 1992 yılında Özgür Gündem gazetesine yazdığımız yazıları derledik. Çünkü aynı zamanda bu derlenen yazılar, o Tarihsel Maddeciliğin yeniden inşası ve bunun programatik sonuçlarına giden yolun başlangıcıdırlar ve bu başlangıç ilk kez yine ilk kez yazılı basında ifadelerini Özgür Gündem’in sayfalarında bulmuştu. 1990’ların başında bizim esas ilgi alanımız, genel olarak Siyah hareketi, Avrupa’daki göçmenler hareketi ve daha Özel olarak da Almanya’daki Türkiyeli göçmenlerin hareketiydi. Teorik ilgilerimizin esasını, Yeni Sosyal Hareketler, dünyanın yeni ortaya çıkan siyah beyaz bölünmesi, artık programın bir tür uygarlık programı olması gereği gibi konular oluşturuyordu. Bunlar o zaman da ne Türkiye’deki sosyalistlerin ne de Kürt hareketinin tartışma konuları arasında bulunmuyordu. O zaman yazdığımız hemen hemen bütün yazılar, dışarıdan bir siyah olarak yazılmıştır ve

10

doğrudan politikaya yönelik olmaktan ziyade, uzun vadeli yeni sorular sordurmaya yeni perspektifler oluşturmaya ilişkin yazılardır. * Hikmet Kıvılcımlı’nın bir ölüm yıldönümüydü yanılmıyorsam. O sıralar Özgür Gündem’de olan hem eski Dev-Genç’ten tanıştığım, hem de yıllarca hapiste beraber yattığım arkadaşım Ertuğrul Kürkçü, Kıvılcımlı’nın ölümü vesilesiyle gazetede yayınlanmak üzere benden bir yazı istedi. Kürkçü daha önce de Sosyalizm Ansiklopedisi’ni çıkarırken, bu ansiklopedinin Kıvılcımlı maddesi için bir yazı yazmamı istemişti. Ben de o zaman “Tarihsel Maddeciliğin Gelişimi İçinde Kıvılcımlı’nın Yeri” başlıklı yazıyı yazmıştım. Şimdi bu sefer de, Özgür Gündem için bir yazı istiyordu aynı konuda. Yazıyı yazıp yolladım. Bu benim bir günlük gazeteye yazdığım ilk yazıydı. Beğenilmiş olacak ki, Ertuğrul gazetede misafir yazarların yer aldığı bölüm için birkaç yazı yollamamı istedi. Bunun üzerine ben de bu kitabın ilk bölümünde yer alan üç yazıyı ve en sonda Yayınlanmayan Yazı bölümünde yer alan “Kürt Ulusal hareketi ve PKK” başlıklı yazıyı yolladım1.

1

Bu vesileyle bu yazının ilginç kaderinde kısaca söz edelim.

Doksanların başında, İsveç’te bulunduğum bir sırada, Dördüncü Enternasyonal’in İsveç seksiyonu benden Kürt ulusal hareketi ve PKK konusunda bir yazı istemişti. İsveç gericiliğinin Olaf Palme’nin öldürülmesini PKK’ya ve Kürt Ulusal hareketine yükleme çabalarına karşı, bu parti aynı zamanda PKK’yı savunuyor ve onu destekliyordu. Ama bu destek PKK’nın mücadelesi ve toplumsal yapısından ziyade, İsveç içindeki politik mücadelenin ihtiyaçlarından kaynaklanıyordu. Yoksa, PKK’nın ve politikalarının sosyolojik bir analizine dayanmıyordu. Bunu bildiğim için, batılıların her zaman istediği ve yabancı veya üçüncü dünyalıların yaptığı gibi (Çünkü genelleme yeteneğinin kendilerine has bir yetenek olduğunu düşünür batılılar ister Marksist olsun ister başka bir şey, değişmez. Bizlere düşen o genellemeler için informatif bilgi vermek olabilir.) informel değil, genellemelere yönelik bir yazı yazdım. Yazı İsveççe’ye çevrildi ve iletildi. Tahmin edileceği gibi, İsveçlilere Kürtleri acındırıp,onların ne kadar kurban verdiği, ne kadar kötü yaşadığı üzerine bir yazı olmadığından, aslında yazıdan hiç memnun olunmadı. Bu onların istediği ya da beklediği ve alıştıkları türden bir yazı değildi. Burada Kürtler, Türkler ya da üçüncü dünyalıların Batılı karşısında tıpkı kadınların erkekler karşısında olduğu gibi suç ortaklığına da değinmek gerekir. Çünkü onlar da tam batılıların beklediği gibi davranırlar. Bu yazı ise böyle değildi ve baştan aşağı bir genellemeydi ve bir de utanmadan İsveçli Marksistlerin, dolaylı olarak Stalinizm veya PKK’nın ideolojik ve sosyal yapısına ilişkin değerlendir melerini de eleştiriyordu. Ama bunu açıktan da söyleyemezlerdi. Her zaman olduğu gibi, içeriğe ilişkin itirazlar biçimsel itirazların ardına gizlendi. Yazının çok uzun olduğu ve politik bir organda yar almasının doğru olmayacağı, teorik organda yayınlayacakları söylendi. Ama sonra onda da yayınlamadılar.

11

İlk bölümdeki yazılar okununca hemen şu görülür. Yazılar Daha önce Kürdistan Press için 1985’lerde yazılmış makalelerdeki konuları tartışmaktadır ve hemen hemen aynı konudadırlar. Kürt ulusal hareketine, Demokratik Cumhuriyet stratejisini önermekte, ayrılma hakkının ulus olmakla ilgisi olmadığını söylemektedirler. Bu daha sonra Kürt hareketinin yeni stratejisini selamlayan ve savunan tek sosyalistin biz olmamızın bir rastlantı olmadığını da gösterir. Çünkü Öcalan’ın “Demokratik Cumhuriyet” veya “Türkiye Ulusu” gibi parolalarla ifadesini bulan stratejisi, bizim için, yıllar önce önerdiğimize, bizden bağımsızca, olayların zorlaması ve el yordamıyla ulaşmaya çalışmasıdır. Bu üç yazı misafir yazarların yazdığı kısımda yayınlandıktan sonra, her halde yazılar iyi bulunmuş ki, Ertuğrul, haftada bir Forum köşesinde köşe yazısı yazmamı önerdi. Bu Köşede, Metin Çulhaoğlu, Ayşe Düzkan, Erdoğan Aydın, Mahir Sayın gibi isimler yazıyordu. Her biri dönüşümlü olarak haftada bir kez yazıyordu yanlış hatırlamıyorsam. Bu köşe için yazdığımız yazılar dikkatle okunduğunda, Kürt hareketi ve sorunlarının hemen hemen hiç tartışma konusu bile yapılmadığı, esas konunun burjuva uygarlığının eleştirisi ve başka bir uygarlığın programının taslaklaştırılması sorunu etrafında döndüğü görülür. İlk yazı olan ve Kürt hareketi ve Türkiye ile çok daha ilgiliymiş gibi görünen “Kemalizm’in Yerini Ne Alacak?” yazısı bile, aslında, Kemalizm’in eleştirisinin aydınlanma ve burju va uygarlığının eleştirisi olması gerektiği, bu anlamda Kemalizm’in eleştirilmediği fikrinde yoğunlaşmakta ve bir bakıma diğer yazıları haber vermektedir. Burjuva uygarlığının siyasi formu olan milliyetçilik; bunun nasıl bir ırkçı sistemin aracı olduğu; Turizm ve Zaman gibi örneklerle, bu uygarlığın kendisine ulaşılmaya çalışılanlarının sorgulanması; yani aynı zamanda gerçek bir Kemalizm eleştirisinin bütün ip uçları bu yazılarda görülebilir. Aradan bunca zaman geçmiş olmalarına rağmen yazılar ele aldıkları konular ve konuya yaklaşımlarıyla hala tazeliğini korumaktadırlar. Bu yazılarda ele alınan konularda, yaklaşımdaki evrim ve daha sonra ulaşılan nokta en açık biçimde, “Geleceği ve Geçmişi Kurtarmak” başlıklı yazıda görülebilir. Benzer şekilde, misafir yazar olarak yazılan yazılarda, yani “Ulusların Kaderini Tayin Hakkı” ve “Demokratik Cumhuriyet” konusunda ele alınan konularda sonradan nereden nereye varıldığı da “Orta Doğu İçin Demokrasi Manifestosu” başlıklı metinde görülebilir. Bir bakıma Özgür Gündem’e yazılan yazılar Yirmi birinci Yüzyıl için yazılmış bu Manifestoların ilk taslakları olarak da okunabilir. Bu gün varılan noktadan bakıldığında, 1992’de şimdi bulunduğumuz yerin teorik olarak kıyısında olduğunuz, küçücük bir adım atmamızın yeterli olacağı görülebilir. Bu küçük
Ancak yazının hikayesi burada bitmiyor. Almanya’ya geldik ve bu sefer yazıyı Alman solcularının organlarına yolladık. Onlar da yayınlamadı. Bu sefer Türkiye’deki birkaç dergiye yolladık. Onlar da yayınlamadı. Şimdi bir de Özgür Gündem’e yolladık. Ama Özgür Gündem’de de yayınlanmadı. Bunun üzerine, Yeni Ülke adlı daha teorik organa yolladık. Onlar da yayınlamadı. Çeşitli vesilelerle çeşitli Kürt organlarına da yolladık bir çok kereler hiç birisi yayınlamadı. Hasılı bu yazıyı her hangi bir Kürt organında yayınlamak mümkün olmadı.

12

adımın atılması on iki yıl gecikmiş sayılabilir. Bu gecikmenin nedeni, Lenin, Troçki, Kıvılcımlı gibi büyük devrimci Marksist ve teorisyenlerin bizim üzerimizdeki muazzam otoritesidir. Onların “Ulusların kaderini Tayın Hakkı”nı savunurken nesnel olarak gerici bir milliyetçiliği savunduklarını düşünememizdir. Benzer Şekilde, Marks ve Engels’in muazzam otoritesi de onların dini bir inanç, ideoloji, bilinç biçimi vs. olarak tanımlarken, burjuva aydınlanmasının kategorileriyle düşündükleri ni, yani aslında kendi ortaya koydukları öğretiyle, Tarihsel Maddecilikle çeliştiklerini göremememizdir. Yani Demokratik Cumhuriyet ile Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’nın birbiriyle çeliştiğini görmemiz, bu ikisini bir arada savunan Lenin, Troçki, Kıvılcımlı’nın otoritesi nedeniyle gecikmiştir; Tarihsel Maddeciliğinin kavramlarıyla dini bir inanç ve ideoloji olarak kabul etmenin çeliştiğini görmemiz de, bu ikisini bir arada savunan Marks ve Engels’in otoritesi nedeniyle gecikmiştir. 1970’lerin sonunda Kıvılcımlı’nın çelişkilerinin farkına varmamız ve onları çözmemiz bizi Otantik ve Devrimci Marksizme ulaştırmıştı; İkibinlerin başında, Marks Engels’in din ve üstyapılar; Lenin, Troçki ve Kıvılcımlı’nın Ulusçuluk konusundaki çelişkilerini görmemiz ve onu çözmemiz, Tarihsel Maddeciliği yeniden inşa etmeyi gerektirdi. Marksizm Aydınlanma’nın çocuğuydu, gerçekten aydınlanmadan bağımsızlaşabilmesi için “baba katili” olması gerekiyordu. Bizim kendi evrimi miz açısından, Marksist babalarımızın katli olan şey; Marksizm açısından aydınlanmadan bağımsızlaşma, onun karşısında baba katlinden başka bir şey değildir. Daha önceki Marksistler bu baba katlini yapamadıklarından bu cinayeti işlemek bize düştü. Marksizm artık tekrar eski entelektüel gücünü kazanabilir; Sosyalist Hareket ve İşçi Hareketi tekrar bağımsız bir program geliştirebilir.

09 Kasım 2004 Salı demir@comlink.de http://www.comlink.de/demir/

13

Birinci Bölüm : Dışarıdan Yazılar

Kıvılcımlı’nın Mirası
Yüzyılın başında doğmak ve yetmişlerin başında ölmek!.. Gençliğinizde Ekim Devrimini yaşarsınız. Sadece o coşkuyu yaş amak bile bir devrimciye ezilenlere adanacak bir hayatı sürdürecek bir enerjiyi sağlamaya yeter. Ama tarihin ve talihin yüzüne güldüğü bir kuşaktansınızdır. 1929'larda Kapitalizm tarihinde gördüğü en büyük buhranla sarsılırken, Sovyetler büyük bir hızla kollektifleştirme ve sanayileşmeyi başarmaktadır. Daha sonra faşizmin yükselişiyle bir karanlık dönem başlarsa da, bu dönem bile kapkara değildir: İspanya umutları yeşertir. Sonra Stalingrat Zaferi. Bütün Doğu Avrupa'nın "Sosyalist Blok"u kuruşu. Çin Devrimi. Küba Devrimi. Sputnik, Yuri Gagarin. Ve nihayet 1968'lerin bütün dünyayı saran devrimci kabarışı. Zaman zaman geriye çekilişler olsa da iyimserliği besleyen, zaferden zafere koşan bir dönemde yaşamışsınızdır. Umutla ölebilirsiniz. Hikmet Kıvılcımlı bu kuşaktandı. Yüzyılın ortasında doğmak; 60'ların devrimci kabarışıyla ezilenlerin yanında saf tutmak; 90'larda şu rezil dünyada hala yaşamak. Belki bizler bile yine de şanslıyız. Hiç olmazsa 68'in havasını soluduk. Ya bizden sonraki kuşaklar? Yenilgiden ve çürümeden başka hiç bir şey görmediler ve öyle görülüyor ki daha uzun süre de göremeyecekler. Viktor Serge 30'ların sonu için "çağın gece yarısı" der bir yerde. Bugün o dönemin belki kısa bir güneş tutulması olduğu ama asıl çağın gece yarısına daha yeni yeni girdiğimiz görülüyor. Bizler ve bizden sonrakiler böyle bir kuşaktanız. *** Hikmet Kıvılcımlı'dan gelecek kuşaklara ne kalabilir? Adanmışlık. İnsan hayatına anlam veren şey onun amacıdır. Sınıfsız, sömürüsüz, zulümsüz bir dünya için savaşmak ve bu savaşta hep ezilenlerin yanında saf tutmak. Böyle bir hayat için kendini adamak. Evet bu gelecek kuşaklara kalabilecek bir niteliktir Kıvılcımlı'dan, ama bazı kayıtlarla. Kıvılcımlı'nın adanmışlığını sağlayan ruh hali ve gerekçeler bizlerin ve gelecek kuşakları n adanmışlığının gerekçesi olamaz.

14

Onlar insanları daha güzel bir dünya umudu için savaşa çağırıyorlardı, bizler ise daha da kötüsünü engellemek için, hiç bir umut kalmadığı için savaşa çağırmak ve savaşmak zorundayız. Kıvılcımlı ve kuşağı çağrılarına “bilimsel gerekçeler” bulabiliyorlardı. Örneğin kapitalizmin ömrünü doldurduğunu, sosyalist bir toplum için nesnel koşulların var olduğunu söyleyebiliyorlardı. Bizler ise kapitalizmin ömrünü doldurup doldurmadığının önemli olmadığını; aksine eğer gençliğini yaşıyorsa bile insanlık için çok daha büyük bir tehlike olduğunu ve belki tam da ömrünü doldurmadığı için ona karşı savaşmak gerektiğini söylemek ve savaşmak zorundayız. Bizler ve gelecek kuşaklar adanmışlığı tamamiyle ahlaki bir tavır alışa bağlamak zorundayız. Bizler ve gelecek kuşakların devrimcileri Kıvılcımlı ve kuşağından farklı olarak "Ezen var ezilen var, ben ezilenden yanayım. Tarihsel süreç ezilenlerin kurtuluşu için koşulları olgunlaştırmış mı, olgunlaştırmamış mı? Bunun hiç bir önemi yok. Hatta eğ er olgunlaştırmamışsa ve kapitalizm eğer hala gençliğini soluyorsa tehlike daha büyüktür ve insanlığın yok oluştan kurtulabilmesi için daha büyük bir kendini adamışlık gerekmektedir" demek ve öyle yapmak zorundayız. Kıvılcımlı ve kuşağı için devrimler "tarihin lokomatifleri" idi, bizler ve sonraki kuşaklar için "imdat frenleri"dir. *** Kıvılcımlı'nın politik eyleminden gelecek kuşaklara bir tecrübe olmanın ötesinde, ibret verici bir örnek olmanın ötesinde pek bir şey kalacağı söylenemez. İnsanların son eylemleri bir bakıma onların vasiyetleri kabul edilebilir. Kıvılcımlı'nın ölümünden önceki son iki eylemi İstanbul'daki Sıkıyönetim Mahkemesine ve SBKP genel Sekreteri L. Brejnev'e yazdığı mektuplardır. Bugün ne Sovyetler Birliği var ne SBKP, ne de onlara şik ayet edilen TKP. Hepsi pazar ekonomisinin faziletlerini keşfetmekle meşguller. Sıkıyönetim Mahkemelerine yazdığı mektuplarda "Ordu Gençliğinin" "Anti-emperyalizmi" ni okşuyordu. O "anti-emperyalizmin" nereye vardığı, bugün en açık biçimde, İlhan Selçuk ve benzerlerinin, Kürt ulusunun yüzde yüz haklı direnişi karşısında takındıkları, anti -emperyalist gerekçeli şovenizmlerinde görülebilir. Hayatını sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya adamış ve bunun için hep ezilenlerin yanında saf tutmayı ilke edinmiş bir dava adamı için, son iki politik eyleminin, gelecek kuşaklara yanılsamalardan başka bir şey anlatmayan bu anlamsızlığı ve yanlışlığı, ölümünden 21 yıl sonra ortaya çıkan bu manzara, ne acıdır. Ve Tarih ne kadar acımasızdır. Kıvılcımlı'nın politik tavır alışları aslında Üçüncü Enternasyonal'in ve SBKP'nin resmi çizgisinin damgasını taşımıştır daima. 1930'larda yazdığı Yol, Üçüncü Enternasyonal'in "Üçüncü Dönem" politikalarının damgasını taşır ve radikalizmi de oradan gelir. Aynı Kıvılcımlı 1960'larda 20. Kongre sonrasının politik tezlerine uygun tavır alışlar geliştirir. Bu

15

fark bu günlerin en yakıcı konusu "Kürt Sorunu" nda açıkça görülebilir. 1930'larda "Kürt Sorunu"nda İşçi hareketine en büyük desteği görürken; Kemalizmi en ağır biçimde mahkum ederken; 1960'larda bu yöndeki her girişimi emperyalizmin bir komplosu olarak değerlendirmek eğilimindedir. Fakat Kıvılcımlı SBKP politikalarının bir papağanı da değildir. O politikaları savunuşunda bile bir derinlik, bir orijinalite, radikal bir yan vardır. Kendi devrimci ve radikal eğilimleriyle savunduğu resmi politika arasında daima bir çelişki vardır. Bazı momentlerde bu çelişkiyi açığa da vurur, örneğin Çin Kültür Devrimi vesilesiyle yazdığı "Kızıl Bekçiler"; Küba için yazdığı "Küba Feleğe Meydan Okuyor" yazılarında ya da kaçaklığında ölümüne kadar yazdığı anılarının son bölümünde olduğu gibi. Anılarının ilk bölümlerinde neredeyse Suriye'de Sosyalizm; Bulgaristan'da Komünizm varmış gibi değerlendirmeler yaparken; gerçekleri yakından gördükçe; ölümünün arefesinde Sovyetlerde bir "devlet sınıfları"nın egemenliğinden; Troçki'nin son günlerinde de iddia ettiği gibi Lenin'in öldürülmüş olabileceğinden söz eder. Bir kopuşun arefesinde gibidir adeta, ama ömrü bu çelişkiyi aşmasına zaman bırakmadan biter. 1930'ların başında yazdığı Yol'da, Sosyalist Teorinin (özellikle Strateji, taktik, örgüt sorunlarında) Uluslararası işçi sınıfının deneylerinin sistemleştirilmesi olduğu yolundaki Lenin'in önermesini yazar. Fakat Kıvılcımlı'nın eserlerine bakıldığında bu konuda bir tek bile orijinal eseri görülmez. Örneğin 1933'de Almanya'da tarihin gördüğü en büyük ve en moral bozucu işçi hareketi yenilgisi ve faşizmin iktidara gelmesi konusunda bir tek yazısı bile yoktur. Marksizm Bibliyoteği'nden çıkan İspanya İç Savaşı ile i lgili kitap ise Resmi Sovyet görüşünün popülarize edilmesinden başka bir şey değildir. Bu eksiklik ve çağı kavrayamayışın sırrı yine Yol'un başka bir yerinde Uluslararası işçi hareketinin deneylerini sistemleştirmeyi Üçüncü Enternasyonal'in yaptığı dolayısıyla kendisine bu alanda yapacak iş kalmadığı şeklindeki önermededir. Kıvılcımlı çağı anlamak işini Sovyetlere havale etmiştir. Büyük bir iç huzuruyla da kendi ülkesi ve ülkesinin tarihsel toplumsal yapısına yönelmiştir. *** Kristof Kolomb'un temel önermesi (Dünyanın yuvarlak olduğu) doğru olmakla birlikte; çıkarsaması (sürekli batıya giderek Çin ve Hint'e ulaşılacağı) yanlıştı. Ama bu yanlışa rağmen ve tam da bu yanlış nedeniyle keşfettiği yeni bir kıtaydı. Kıvılcımlı da çağın deneylerini Sovyetlere havale ederken yanlış yapıyordu ama bu yanlışa rağmen ve biraz da tam bu yanlış nedeniyle kendi mücadele alanını, yani Türkiye'yi anlamak için "onun içinden çıktığı daha doğrusu bir türlü çıkamadığı" Tarih'i anlamak gerekir derken Tarih alanındaki en büyük keşiflere doğru yelken açıyordu. Doğa ve Toplum gibi bilim de hiç bir şeyi bedavadan vermez. Frankfurt Okulu'nun felsefedeki ileriliği Politika ve Tarih konusundaki geriliğinin kefaretiyle ödenmiştir. Troçkist geleneğin uluslararası işçi hareketinin deneylerini sistemleştirme çabası Tarih ve felsefe alanındaki geriliğin kefaretiyle ödenmiştir. Kıvılcımlı da Tarih alanında sağladığı başarıları

16

politika ve felsefe alanındaki geriliğiyle ödemiştir. (Aslında birbirinden ayrı bu üç gelenek birbirinden bağımsızca ama birbirini tamamlayıcı bir şekilde gelişmiştir. Dünya bunlardan ilk ikisini biraz olsun biliyor ama henüz Kıvılcımlı'yı bilmiyor.) Marks nasıl Kapital'de "modern toplumun yüzündeki peçeyi kaldırma" çabasına girdiyse, Kıvılcımlı da Kapitalizm öncesi medeniyetlerin yüzündeki peçeyi kaldırmış ve onların hareket yasalarını bulmuştur. Bu muazzam keşif bir tek kavramla özetlenebilir: Tarihsel Devrimler. Bugün en kabadayı Marksist, “devrim” deyince sadece Hollanda ve İngiliz devrimlerinden bu yana gelen modern devrimleri sayar. Peki bundan önce en az 5000 yıllık sınıflı toplumlar, uygarlıklar vardır. Bu dönem boyunca devrimler olmamış mıdır? En kabadayı Marksistler bile bu soruyu sormamışlardır. Bu soruyu soran ve cevabını arayan tek Dr. Hikmet Kıvılcımlı olmuştur. Cevap: medeniyetlerin kuruluş ve yıkılışlarının ve bu kuruluş ve yıkılışlara yol açan barbar akınlarının aslında birer devrim olduğunun keşfidir. Bu devrimler modern devrimlerden farklı olarak bir sınıfın değil bir uygarlığın yıkılışına yol açarlar. Bu devrimlerin mekanizmalari Kıvılcımlı'nın eserlerinde en ince ayrıntılarına kadar işlenmiştir. İşte gelecek kuşakların devrimcilerine Kıvılcımlı'dan kalan en büyük miras bu Tarih çalışmaları, kısaca kendi adlandırmasıyla "„Tarih Tezi“" dir. O geçmiş tarih geleceğin devrimcilerine ne sunabilir? Çok şey. Bir kaçına değinelim. Marksizm, işçi hareketi bütün dünyaya yayıldıkça, “Avrupa Merkezli” olmakla eleştirilmiştir. Bu eleştirinin görünüşte haklı bir yanı vardır da. Kıvılcımlı, Tarihte Avrupa Merkezliliğe kesin bir son vermiştir. Bugün giderek dünya çapında bir apartheit rejiminin oluştuğu yeryüzünde, dünyanın siyahları, Kıvılcımlı’da, kendilerini entelektüel kölelikten, yani euro sentrizmden kurtaracak güçlü bir tarih anlayışı bulacaklardır. Aynı zamanda Kıvılcımlı bir Marksist olduğu için Marksizm'deki euro-sentrizmin teorinin kendisinden doğan bir yapısal özelliği olmadığının da somut bir kanıtıdır ve varlığıyla o eleştirileri boş düşürür. Marksizm aydınlanmanın doğrusal gelişimci, iyimser ve teknik hayranı etkileri bakımından eleştirilmektedir. Bu eleştirinin de görünüşte haklı bir yanı vardır. Ama Kıvılcımlı'nın Tarih Tezi ve incelemeleri varlığıyla bu eleştirileri de boş düşürür. “Tarih Tezi”, antik Tarih boyunca Tarihsel sürecin motorunun Teknik değil (çünkü binlerce yıl pek az gelişmiştir) insan olduğu önermesine dayanır. “Tarih Tezi” doğrusal gelişimci anlayışlara ölüm darbesi vurur. Kapitalizme feodalizmden değil “İlkel Sosyalizm”den sıçranır. Ve nihayet Walter Benjamin'in devrimlerin tarihin “imdat frenleri” olduğu yolundaki önermesi “Tarih Tezi”ni bilene hiç de yadırgatıcı gelmez; aksine bu önermenin kanıtlarını sunar. Kıvılcımlı'nın mirası sadece bununla sınırlı da değildir. Modern toplumu anlamak; tüm öznelerin radikal kanatlarını birleştirebilmek için; global bir program gelişitirmeyi sağlayabilecek metodolojik bir katkı da yapmıştır.

17

Bu katkı, modern kapitalizmin kapitalizm öncesi ve diğer toplumsal ilişkilerle kaynaşması ve bu kaynaşma sonucunda, somutta Marks'ın Kapital'de ele aldığı saf ve soyut kapitalizmden çok farklı bir toplumsal ilişkiler ve güçler sisteminin ortaya çıkışına yol açmasıdır. Kıvılcımlı'nın bu alandaki metodolojik katkısı 60'ların strateji tartışmaları içinde anlaşılamadan unutulup gitmiştir. Bu tartışmalarda iki taraf da kapitalizm geliştikçe kapitalizm öncesi ilişkileri tasfiye ettiği varsayımını payl aşıyor ve buna göre bir devrim stratejisi çiziyordu. Kapitalizm öncesi ilişkileri ağırlıklı görenler demokratik devrimi; diğerleri de sosyalist devrimi öneriyordu. Daha sonra Troçkistler gecikmiş olarak eşitsiz gelişmeden hareketle tam da demokratik görevler nedeniyle ve devrimin dinamiğiyle sosyalist devrim olacağını söyledilerse de bu temel varsayımı sorgulamadılar. Kıvılcımlı ise, onun sadece kapitalizm öncesi ilişkileri tasfiye etmekle kalmadığını, ama aynı zamanda onları güçlendirdiğini, yaşattığını ve ortaya basit şemalara sığmayacak bambaşka toplum ve sınıf ilişkileri çıktığını söylüyordu. Aynı metodolojik yaklaşımı ölümünden bir süre önce yazdığı bir bölümü yayınlanmış "Türkiye'nin Çok Katlı Sosyal Ehramı: Kadın Sosyal Sınıfımız" adlı incelemesinde de geliştirir. Batı'daki feminist hareket de Kıvılcımlı'dan bağımsızca benzer bir metodolojik ilkeyi bulup geliştirmek zorunda kaldı. Kapitalizm sadece aileyi ve ev içi emeği tasfiye etmekle kalmaz, onu yeniden üretir, güçlendirir, değiştirir ve bir bütün olarak kendi de değişir. Kanımızca bu metodolojik ilke gelecekte tüm ezilenlerin hareketlerini ortak bir program ve teori etrafında birleştirebilmek için gerekli radikal, bütünsel ve eleştirel bir teorinin dayanması gereken temel bir ilke olmalıdır. *** Kıvılcımlı'nın politik tavır alışları Tarih Tezinin ya da metodolojik katkılarının mantıki bir sonucu değildir. Hele kimilerinin iddia ettiği gibi o politikalara teorik bir zemin bulma çabası hiç değildir. Öyle olsaydı, “bilime bilim dışı kaygılarla” yaklaştığı için “alçak” diye nitelenmesi gerekirdi. Kıvılcımlı'nın tarih ve metodoloji alanındaki katkılarıyla ve bunların gerçekten devrimci özüyle politik tavırları arasında daima bir çelişki olmuştur. Resmi Sovyet görüşü ve bu görüşün Türkiye'deki savunucuları bu çelişkiyi çok iyi sezdikleri için Kıvılcımlı'nın gelecek kuşaklara miras kalacak bu esas eleştirel ve devrimci yanını yok saymaya, küçümsemeye hatta deli saçması gibi göstermeye çalışmışlardır. Aslında Kıvılcımlı'nın Tarih alanındaki katkılarıyla politikası arasında, Hegeldeki yöntem ve sistem çelişkisine benzer bir çelişki vardır. Nasıl Marks, Hegel'in devrimci çekirdeğini, yöntemini benimsedi ise, gelecek kuşakların devrimcileri de Kıvılcımlı'nın tarih çalışmalarında ihtiyaçları olan devrimci özü bulabileceklerdir. Ama öyle görülüyor ki, şimdi Kıvılcımlı'yı anan ve geçmişin yükünü sırtında bir kabus gibi taşıyan sosyalistler onun tutucu kabuğunda oyalanıyorlar. Demir Küçükaydın

18

11.10.1992 - Hamburg

19

Tarih, Politika ve Uluslar
Günümüzü, günümüzdeki çatışmaları anlamanın en iyi yollarından biri de, geçmiş üzerine ama günümüzde yazılanları, yani Tarihleri okumaktır. Sanılanın aksine Tarih, Tarih'ten ziyade bugünle ilgilidir. Tarihler, yazarlarının günümüz çatışmaları içindeki tezlerini Tarih ile kanıtlama çabasından başka bir şey değildirler. Bunun içindir ki, Tarih'i değil ama günümüzü; yaşanmış bulunan Tarih'i değil ama, şu an yaş anan Tarih'i; bu Tarih içinde çatışan güçleri; onların çıkarlarını ve ideolojilerini anlamanın en iyi yollarından biri de, Tarih kitaplarını okumaktan geçer. Aynı şekilde yaşanmış bulunan Tarih de, en belirgin çizgileriyle yine Tarih'in Tarihi'nden anlaşılabilir. Burjuvazi için Tarih bir Dünya Tarihi değildir. Tarih ulusların tarihidir ve uluslar da Tarih boyunca var olmuşlardır. O halde, bir ulusun bir ulus olabilmesi için ulus olarak bir tarihi olması gerekir. Emperyalist ülkelerin ya da ezen ulusların burjuvazisi, diğer uluslar üzerindeki sömürü ve egemenliğini haklı gösterebilmek için, o halkları geri ve barbar, kendisini de uygar olarak sunar. Aslında Oryantalistik'ten Antropolojiye kadar bütün sözde bilimlerin kaynağında bu kaygı vardır. (Bu bilimlerin doğuş ve gelişmeleriyle, sömürgeciliğin ve emperyalizmin gelişmesi arasındaki ilişki gerçekten incelenmeye değer bir konudur.) Ceza suçun cinsindendir. Ezilen uluslar kurtuluş savaşlarına girerken, ezilen ulusların burjuva zisi de kendi Tarihini yeniden yazar. Bu tarihler, çoğu kez kendilerini ezen ve sömürenlerin gizli varsayımlarını paylaşarak ama ezenlerin tezlerinin aksini kanıtlamaya çalışarak şekillenirler. Bunlar kendilerini sömürenlerin iddialaranın aksini, yani ne kadar uygur olduklarını, ya da bir zamanlar nasıl büyük uygurlıklar kurduklarını anlatır. Bütün bunlar bir anlamda doğru da olabilir, çünkü kapitalizm öncesinin bütün büyük uygarlık beşikleri kapitalizmin gelişimiyle birlikte yeni/yarı ya da tam sömürge olmuşlardır. Bu tarz bir tarih yazımı, ezilen bir ulusun kendine güvenini ve mücadele gücünü arttırdığı, o ezilmeye karşı mücadeleyi güçlendirdiği ölçüde tarihsel olarak haklı ve ilerici bir görev de görebilir ve bir çok durumda görmüştür de. Ne var ki, bunu yaparken, ezilen ulus tarihçiliği, ezen ulusların tarihçiliğinin tüm yanlışlarını ve ideolojik hegemonyasını kabullenmiş olur; onun ufkuna hapsolur. Bu hapsoluş da azlında ezilen ulusların burjuvazilerinin toplumsal konumlarıyla ve küçük burjuvazilerinin tarihsel sınırlılıkla rıyla (burjuvazinin ufkunu aşma yeteneğinde olmayışlarıyla) doğrudan bağlantılıdır. Ezilen ulus tarihçiliği, kendisinin nice uygar olduğunu, nice medeniyetler kurduğunu kanıtlamaya çalışırken, zımnen kendisini ezen ulusun şu varsayımını da kabullenmiş olur: Medeni olmayanlar ya da "yüksek bir kültür"den gelmeyenler ulus değildirler ve uluslara tanınan haklardan yararlanamazlar; o halde medenileştirilmelidirler. Yıllar önce Gine Bissau'daki Kurtuluş Savaşı'nın önderi A. Cabral'ın bir yazısını okuyordum. A. Cabral bu yazısında, büyük bir gayretle Gine'de bir zamanlar ne kadar yüksek bir kültür ve uygarlık olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Sanki bunu kanıtlasa, savaşçısı olduğu kurtuluş savaşına daha bir haklılık kazandıracakmış gibi... Cabral'ın bu çabası elbette ilerici ve haklıydı. Ama bu çabaları tarihsel olgulara denk düşseydi bile, kendilerini ezenlerin, sömürgecilerin ölçülerini, değerlerini, varsayımlarını kabul etmiş oluyordu.

20

Ama bunun yanı sıra, Sahra'nın güneyindeki Afrika'da -Etiyopya hariç- hemen hiç bir medeniyet var olmadığından, ister istemez gerçek olmayan bir tarih yaratmak zorunda kalıyordu. Kapitalizmin girişine kadar Sahra'nın güneyi hemen hemen sadece ilkel sosyalizmin çeşitli aşamalarındaki topluluklardan oluşuyordu. Afrika'da büyük medeniyetler kurulmamış olması niye utanılacak bir şey olsun? Aksine, Afrika'nın Tarih'e geç girişi onun gerçek tarihsel avantajı olamaz mı? Daha 500 yıl önce, Avrupa'nın kuzeyi, yani bugünkü Kapitalist uygarlığın beşiği, Çin, Hint ve Akdeniz uygarlıkları karşısı nda bugünkü Afrika'nın durumunda değil miydi? Haklı olsa da, Cabral'ın ki gibi bir tarih burjuva ideolojisinin egemenliğini güçlendiriyor ve diğer yandan da gerçeklere denk düşmediğinden, olgular düzeyinde ezen ulusların tarihçiliği karşısında güç duruma düşüyordu. Bütün bunların yanı sıra, Gine Bissau halkının ilerde başka "tarihsiz halklar"ı ezmesinin ideolojik temelini atıyordu. Sonraki gelişmeler bunu acı acı gösterdi. *** Benzer bir eğilime Kürt tarihçiliğinde de rastlanıyor. Kürt tarihçileri kendilerini ezen ulusların tarihlerine ve tarihçiliğine, onların varsayımları ve değerleriyle karşı çıkmaya çalışıyorlar. Ortadoğu'da Med'lerden beri kurulmuş bir çok medeniyet ya da hanedanın Kürtler tarafından kurul duğu ilan ediliyor. Tarih ulusların bir tarihi olarak ele alınıp bir Kürt ulusal tarihi yaratılıyor. Kürt tarihi ve tarihçiliği özellikle Türk burjuvazisinin dünyadaki bütün ulus ve medeniyetleri Türk yapan ve Kürtlerin varlığını bile anmayı affedilmez bir suç addeden tarihine karşı mücadelede şekillenmek durumunda kaldığı için bu eğilim oldukça güçlüdür de. 19 yüzyılın sonlarında Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkışıyla birlikte doğan Türk tarihçiliğinde bir A. Cabral'ın ya da bu günkü Kürt tarihçiliğinin haklılığı ve ilericiliği de olmamıştır. Osmanlı imparatorluğu her ne kadar bir yarı-sömürge idiyse de Türkler bu devlet içinde egemen ulusu oluşturuyorlardı ve Türk tarihçiliğinin bir Türk tarihi yaratma çabaları daha başından beri emperyalizme karşı olmaktan ziyade diğer uluslar üzerindeki Türk egemenliğini sağlamlaştırm aya ve meşrulaştırmaya yönelik olmuştur. Böylesine bir tarih ve tarihçilik, kedi lanetini ve seviyesizliğini ona karşı şekillenen Kürt tarihçi liğine de bulaştırıyor. Ama Kürt burjuva tarihçiliğinin bu seviyesizliği böylesine kolayca kapıvermesinin nesnel toplumsal bir temeli de var. Çünkü kürdistan aynı zamanda bir uluslar mozayiğidir. Yarın bağımsız bir Küdistan kurulursa, Kürdistan'daki azınlık ulusların kendi kaderini tayin çabalarına karşı şimdiden içgüdüsel olarak hazırlık yapılıyor. Türkler de Kürtler de tarih boyunca herhangi bir medeniyet kuramamışlarıdır. Osmanlı imparatorluğu bir Türk medeniyeti değil, İslam ve Bizans (ama daha çok Bizans) medeniyetinin bir rönesansıdır. Eyyubiler bir Kürt devleti değil, bir islam devletiydi. Herhangi bir ulusun hiç bir medeniyet kuramaması niye bir eksiklik olsun? Herhangi bir ulusun ya da topluluğun, ayrılma hakkını elde etmek için, buna meşruluk kazandırmak için, daha önce bir veya bir çok medeniyet, devlet kurduğuna dair bir sertifika göstermesi gerekmez. Uluslara birer tarih yaratma çabaları, son derece somut bir program sorununa verilen bir cevapla ilgilidir. Kurulacak devletin örgütlenme biçimine ilişkin bir sorundur bu. Tarih'i şu veya bu ulusun başarılarınıın, medeniyetlerinin tarihi olarak anlatma ve anlama, zımnen, tarihi olmayan ulusların -gerçekte ulusların bir tarihi de yoktur- ulus olmadığı, dolayısıyla da bağımsız bir devlet kurma, kendi kaderini tayin hakları olmadığı varsayımını, gizli olarak içinde taşır. Bu, ulus olmayan insan topluluklarının, ulus olduğuna dair bir sertifika

21

gösteremeyenlerin ayrılma hakkının olmayacağı anlamına gelir; diğer bir deyişle, bürokratik ve militer bir devlet cihazının varlığını meşrulaştırmaya yarar. Türkiye Sosyalist hareketinde “Kendi Kaderini Tayin Hakkı” daima bir ulus olup olmama çerçevesinde tartışıldı. Aslında bilimsel sosyalizmin klasiklerinde, “kendi kaderini tayin hakkı” bir ulus olup olmamaya bağlı olarak ele alınmaz. Herhangi bir insan topluluğunun, bu topluluğun "biz" duygusu ya da bilinci neye dayanırsa dayansın (örneğin bir bölgede, ya da bir mahallede yaşamak gibi), kendi kaderini tayin ya da ayrılma hakkını kullanmayı engellemiyecek bir demokratik cumhuriyet bağlamında ele alınır. Gerçek demokratik cumhuriyet "özgür komünler"in özgür iradeleriyle gönüllü birliğinden oluşabilir ve oluşmalıdır. Marks, Engels, Lenin sorunu hep böyle ele almışlardır. Bu demektir ki, bir köy ya da mahalle halkı bile, ayrılma hakkına sahip olmalıdır ve bu ayrılma hakkının kullanılmasını engelleyebilecek hiç bir kurum olmamalıdır. Burjuvazi ayrılma hakkını bu geniş kapsamıyla katiyen kabul edemez. Çünkü böyle bir devlet küçük bir sömürücü azınlığın büyük bir ezilenler kitlesine karşı baskısının aracı olamaz. Bu nedenledir ki burjuvazi, ayrılma hakkını ulus olmaya bağlamakta, bunun için bir ulus olduğunu kanıtlamak, ulus olduğunu kanıtlamak için de bir ulus tarihi yaratmak; yoksa da icat etmek zorunda kalmaktadır. Kürt burjuvazisinin Tarih yazışı da, sadece gerçeği tahrif etmekle kalmaz; sadece burjuvazinin hiç de demokratik olmayan bir devlet özlemini açığa vurmakla kalmaz ama aynı zamanda Kür distan'daki Kurtuluş Savaşı'na da zarar verir. Kürdistan toprakları üzerinde, Süryaniler, Türkler, Keldaniler, Asuriler, Zazalar, Araplar, Çerkezler vs. hiç de küçümsenmeyecek bir azınlıklar toplamı oluşturmaktadırlar. Kendi kaderini tayin hakkını bir devlet biçimi sorunu değil, bir ulus sorunu olarak ele almak, bu azınlıkları mücadelenin dışında bırakmakta; hatta zaman zaman ezen ulus burjuvazisinin kucağına atmaktadır. Ezenlere karşı verilen her savaş ezilenlerin içindeki bir iç savaşla birlikte yürür. Kürdistan'daki kurtuluş savaşı ve ona damgasını vuran hareket her gün biraz daha olgunlaşırken, diğer yandan da radikalleşme eğilimi gösteriyor. Bu hareket reformist eğilimlere karşı mücadelede önemli politik mevziler kazandı ve kazanıyor. Ne var ki, ideolojik mücadele alanında politik alan kadar başarı görülmüyor. Hatta bu alanda burjuva ideolojisinin kesin bir egemenliğinden söz edilebilir. Hatta bu egemenlik nedeniyledir ki, radikallik, burjuva ideolojisinin egemenliğinin gücü ölçüsünde radikalliğini mücadele biçimleri ve taktikler düzeyinde ifade etmek; bu nedenle de zaman zaman tüm potansiyelleri harekete geçirememek durumunda kalıyor. Kürdistan proletaryasının Kürt Ulusal Kurtuluş savaşındaki ağırlığı giderek artarken; bu yükseliş kendi ideolojik ifadesini de bulmak zorundadır. Örneğin, Kürt proletaryası ve sosyalist leri, Kürt burjuva tarihçiliğinin karşısına sosyalist tarihçilikle çıkmak zorundadır. Bu tarihçilik hiç de burjuvazinin varsayımlarını paylaşmayacaktır. O dünyanın "barbar" ya da "uygar" halkları arasında bir ayrım yapmayacaktır. O Tarihi ulusların tarihi değil, gerçek devrimci, devrimci de gerçekçi olmak zorunda olduğu için, bir bütün insanlığın tarihi olarak alacaktır. Kürdistan sosyalistlerinin, Kürdistan'daki ulusal kurtuluş savaşına önderlik edebilmeleri için burjuvazi karşısında entellektüel zaferlere de ihtiyacı vardır. Burjuva tarihçileğine karşı bir mücadele verilmeden de böyle bir zafer kazanılamaz. Ama aslında bu entellektüel zafer demokratik cumhuriyet diye ifade edilebilecek bir programatik hedefin ta kendisinden başka bir şey de olmayacaktır. Kürdistandaki ulusal kurtuluş mücadelesinde giderek ağırlığı artan Kürt sosyalist ve işçilerin den bunu beklemek ona limitlerinin üzerinde bir görev yüklemek olmuyor mu? Sanmıyoruz.

22

Kürdistan'ın en ileri kesiminde yükselen hareket büyük ölçüde 68'in çocuğudur ve Kürdistan'da ki İşçi sınıfı herhalde Ekim Devrimi'ni yapan işçilerden kültürel bakımdan daha geri ve nicelikçe de daha az değildir. Demir Küçükaydın 05.08.1991

23

Kürt Sorunu mu Türk Sorunu mu?
Toplumsal olaylara değişik koordinat sistemlerinden bakılabilir. Bakıl an koordinat sistemi politik çalışmanın muhataplarını, öznesini, nesnesini, içeriğini ve nihayet dilini bile belirler. Ama yeni öznelerin ortaya çıkışı ister istemez o güne kadar kabul görmüş koordinat sistemlerini ve bakışlarını sorguya çeker. Bunun en bilinen örneği Eurosentrizmdir (Avrupa merkezcilik). Bu anlayışta, Avrupa (bazan da ABD ve Kanada) toplumun ve tarihin öznesi ve merkezi durumundadır. Her şey onlara göre durumu içinde değerlendirilir. İnsanlığın büyük çoğunluğunu oluşturan "Üçüncü Dünya" insanları (ki bu "Üçüncü Dünya" tanımı da Avrupa merkezlidir.) sadece bir nesne olarak hesaplanırlar. Bu yaklaşımın en kaba ve bilinen örneği dünya haritalarıdır. Bu haritalarda aslında dünyanın "kenarında" bulunan Avrupa hep merkezdedir. Türk solu "Kürt Sorunu"nu bu güne kadar, eğer tabiri caiz ise, hep "Türk merkezli" olarak tartışmıştır. Bu "Türk Merkezlilik" daha sorunun adlandırılmasında bile görülür: "Kürt Sorunu"!.. Yani sorun olan Kürtlerdir, Türkler değil. Ama aslında sorun Kürtlerden değil Türklerden kaynaklanmaktadır; sorun olan Türklerdir. Sorun bir kere böyle koyulunca bu muhatabı ve özneyi de belirler: "Kürt Sorunu"ndan söz ederseniz: muhatabınız Kürtler değil Türkler olur. Sorunu çözecek özne olarak da Kürtleri değil Türkleri veya "Türkiye İşçi Sınıfını" veya başka bir Türk kesimini (örneğin Burjuvaziyi veya Devleti) görmüş olursunuz. Kürtler tartışmaların, politikanın hep nesnesi durumundadırlar. Tipik bir örneği hatırlatmakla yetinelim. Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın 1930'ların başında Türkiye'deki ulusal sorun ile ilgili olarak, strateji bağlamında yazdığı ve Türk solunun hala aşılamamış en radikal tavır alışlarını yansıtan kitabinin adı : "İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)" tır (Yeni Türkçe'siyle: “Yedek Güç: Ulus (Doğu)” gibi ifade edilebilir). Yani kitapta Kürtler yedek bir güç olarak ele alınmaktadır. Kitabın adı Türk İşçi Sınıfı merkezlidir. Kıvılcımlı'nın bu kitabı yazdığı dönemlerde bu tarz bir ele alışın meşru bir yanı da vardı. Kitap işçiler ve onların öncüleri için yazılmıştı ve o zamanlar Kürdistan'da bir işçi sınıfı yok denecek kadar azdı. Ve nihayet Türk sosyalist ve devrimcilerinin "Kürt Sorunu"ndan bahsetmelerinin genel olarak anlaşılır bir yanı da vardır, çünkü onların gerçek muhatabı Türk veya Türkiye işçileri, aydınları ve ezilenleriydi. Ama bu gün, Kürt ulusu bir özne olarak tarih sahnesine çıkmışken, hele hele Kürt aydınlarının, solcularının, sosyalistlerinin hala bir "Kürt Sorunu"ndan söz etmeleri ve tartışmaları, Kürt solunun köle dilinden hala kurtulamadığını ve henüz Kürt halkına ve kendine güvenemediğini gösteriyor.

24

Kürt solu 1960'larda Türk solunun içinde ve onunla birlikte ama onun egemenliği altında doğdu; Türk solunun 60'larda yürüttüğü strateji tartışmaları içinde şekillendi. Türk solunun strateji tartışmalarında Kürtler bir nesne, bir yedek güç olarak ele alınıyorlardı ve bu nedenle de bir "Kürt Sorunu" ndan söz edilmesi kendi içinde az çok tutarlı oluyordu. Kürt Solu da fazla düşünmeden Türk Solu'nun kullandığı kavramları alıyordu. Bu Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketinin henüz yeterince gelişmemişliğinin; kendine güvenemeyişinin bir yansımasıydı da. Ve bütün ezilen ulus ve ırk hareketlerinin ilk aşamalarında görüldüğü gibi yalvarıcı, kölece bir yanı vardı. Ruhça köle edilmişlik dile de yansıyordu. Ama bu gün, artık Kürt hareketi bütün heybetiyle ortaya çıkmışken Kürt sosyalistlerinin bu göbek bağlarından kurtulması gerekiyor. Kürt solu bugün yeniden bir strateji tartışması yapmak zorundadır. Sadece son yıllarda dünyadaki ve onu kavrayıştaki değişmeler nedeniyle değil, değişik bir özne açısından; yani Kürdistan İşçi Sınıfı ve Kürt Ulusal Kurtuluş hareketi açısından da tartışmak zorunda olduğu için. Böyle bir koordinat sistemi değişikliği eşliğinde Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketinin Sorunları ("Kürt Sorunu" değil) tartışılmadıkça, Kürt solu bağımsızlığını ve kişiliğini kazanamaz. Böyle bir koordinat sistemi değişikliğinin başlaması bile kendi başına Kürt solunun rüştünü ispat ettiğinin bir kanıtı olur. Kürt solunun tartışması gereken artık "Kürt Sorunu" değildir. Kürdistan'daki Ulusal Kurtuluş Hareketinin; Kürt işçi ve halk hareketinin sorunlarıdır . Kürt Ulusal kurtuluş hareketi hangi güçlerle, hangi güçlere karşı mücadele etmeli veya edebilir ? Ama sorun bir kere böyle koyuldu mu o zaman "Türk Sorunu" nu tartışma gereği de ortaya çıkar. Türk veya Türkiye sol hareketi nasıl kendi strateji tartışmaları içinde "Kürtleri bir yedek güç olarak nasıl kazanabiliriz?" sorusunu sordu ve Kürtler için program geliştirdiyse ya da geliştiremediyse; Kürt solu da "Türklerin ezilenleri kazanılabilir mi; kazanmak için ne yapmak; nasıl bir program sunmak gerekir" i; diğer bir deyişle "Türk Sorunu" nu tartışmak zorundadır. Şimdiye kadar hep Türk işçi ve ezilenlerinin Kürtleri nasıl kurtaracağı ya da onları nasıl kazanacağı ya da onlara ne verip ne vermeyeceği tartışıldı. Bugün için Türk işçi ve ezilenlerinin Kürtlere bir şey verebilecek ya da onları kurtarabilecek bir hali yok; en azından kısa vadede böyle görünüyor. Ama ortada canlı ve hızla yükselen bir ulusal uyanış; bir Ulusal Kurtuluş Hareketi var. Bu hareketin öncüsü de en azından kendisini Sosyalist görüyor. Bu koşullarda Kürtlerin Türk ezilenlerini nasıl kurtaracağını; onlara ne verebileceğini tartışmak gerekiyor. Bu tartışmanın muhatabı ve öznesi Kürt sosyalistleri ve işçileri olacaktır; nesnesi ise Türk sosyalistleri ve işçileri. Böyle bir tartışma sadece Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi, Kürt Solu ve İşçi sınıfı için gerekli değil. Türk solunun da (Kürt solunun yıllarca olduğu gibi) bir tartışmanın nesnesi olmanın ne mene bir şey olduğunu kaslarında sinirlerinde hissedebilmesi; bizzat "Kürt Sorunu"nu tartışmanın ve ondan söz etmenin bile Kürtlerin ezilmişliğini yeniden nasıl ürettiğini kavrayabilmesi; mesiyanizminden kurtulabilmesi; kısaca Türk solunun eğitimi için de gerekli.

25

Ulusal Kurtuluş Hareketleri tarihine bakıldığında bu hareketlerin kendi "Türk Sorun"larını pek tartışmadıklarını; bu sorunun onların ufku dışında kaldığını görüyoruz. Bu aslında Ulusal kurtuluş Hareketleri içinde Proletaryanın ve sosyalist geleneğin zayıflığının bir sonucuydu. Kürt Ulusal Kurtuluş hareketi modern sınıfların hareketi olarak tarihe geç girdi; denebilir ki, Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi en geç kalmış Ulusal hareketlerden biridir. Ama bu geç gelmişlik onun aynı zamanda gücünü oluşturabilir. Modern işçi sınıfının gücü ve hareketteki ağırlığı ölçüsünde bundan önceki Kurtuluş Hareketleri gibi sadece ezilen ulusu değil; kendini ezen ulusun ezilenlerini de nasıl kurtaracağını bilinçli bir görev olarak; sadece nesnel bir yardım olarak değil; önüne koyabilir ve sonuncu ulusal kurtuluş hareketlerinden biri olduğu gibi ilk ulusal temelde şekillenmi ş bir sosyal kurtuluş hareketi de olabilir. Kıvılcımlı'ya nazire: “İhtiyat Kuvvet: Ezen Ulusun Ezilenleri (Batı)”yı yazmalı Kürt Sosyalist ve İşçi Hareketi. En azından böyle bir girişimde bulunabileceğine dair çok emareler var. Ve de sorunu koymak çözümün yarısıdır. İşte bundan sonraki yazılarda "Türk Sorunu"nu ya da diğer bir ifadeyle Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketinin Sorunlarını açmaya çalışacağız. Ama katiyen "Kürt Sorunu"nu değil. Demir Küçükaydın 11.08.1991

26

Şu Azınlıklar Konusu
Azınlıklar Konusu Türkiye'deki tartışmalarda "Ulusaların Kendi Kaderini Tayin Hakkı" sorununun; daha somut ifade etmek gerekirse "Kürt Sorunu"nun gölgesinde kalmış bulunuyor. Bu yazıda “azınlıklar sorunu”nun tartışılmasına bir giriş yapmayı deneyeceğiz. Bir yanlış anlamaya meydan vermemek için hemen belirtelim ki, "ulusal sorun" herhangi bir toprak parçasında yaşayan insanların büyük çoğunluğunun kendilerini kader ortaklığı vs. içinde hissedip bir "ulus" olarak kendi kaderini belirleme hakkıyla ilgilidir. Somut bir örnek verirsek, örneğin Türkiye'nin doğusundaki birçok bölgede kendilerini Kürt olarak tanımlayan insanlar çoğunluktadırlar. Uygar, insan haklarına saygılı, demokratik bir ülkede bu sorun son derece sancısız ve basit bir biçimde, örneğin son zamanlarda Slovakların Çeklerden, eskiden de Norveç'in İsveç'ten ayrılmasında olduğu gibi, çözülebilir. Önce bir genel oylamayla kimi n kendini hangi ulustan addettiği ortaya çıkarılır; farklı ulusların çoğunluk oldukları alanlar herhangi bir tartışmaya yol açmayacak şekilde net olarak belirlenir. Böylece sınırları belirlenmiş uluslar kendi demokratik seçimlerini yapıp meclislerini kurarlar ve diğer uluslarla birlikte bir federasyon mu, konfederasyon mu, ortak bir devlet mi kuracaklarına kendileri karar verirler. Sorunun normal ya da somut tarihte anormal derecede az görülen çözümü böyle olabilir. Aslında "Ulusal Sorun" çözümü teorik düzeyde en basit olan sorundur. Pratik düzeyde çok zor olmasının nedeni bu hakkın kullanılmasını engellemeyecek türden bir demokrasinin son dere-ce nadir bulunan bir rejim olmasındandır. Bizim bu yazıda tartışmak istediğimiz bu "Ulusal Sorun" ya da klasik ifadesiyle "Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı" değil; "Azınlıklar Sorunu". "Azınlıklar Sorunu" ise, teorik düzeyde bile çok daha karmaşık bir sorundur ve özellikle son bir kaç yılda da görüldüğü gibi potansiyel yakıcılığı hiç de ulusal sorundan daha az değildir. Hiç bir ülkede, bu ülke en demokratik ve uygar biçimlerle belirlenmiş bile olsa, sadece bir tek ulustan insanlar yoktur. Gerek tarihten gelen, gerek modern işgücü göçünden dolayı ortaya çıkan azınlıklar vardır. Örneğin Türkiye'de Kürtler, Kürdistan'da Türkler azınlık durumundadır. Her ikisinde de Çingenelerden Çerkezlere, Süryanilerden Araplara kadar onlarca azınlık vardır. Eğer bu azınlıklar sadece belli köylerde, mahallelerde veya şehirlerde yekpare olarak bulunuyor olsalardı, sorun yine "Ulusal Sorun" gibi çözülebilirdi. Ama modern toplum Şehirleri ve Metropolleri yaratmıştır. Modern toplumun nüfusunun ço ğunluğu şehirlerde yaşar. Şehirler modern toplumun sinir düğümleridir. Ve modern şehirler, Ortaçağ kentlerinde Yahudilere yapıldığı gibi azınlıkları “getto”lara tıkamazlar. Getto benzeri yerleşimler (New York'ta Harlem, Berlin'de Kreuzberg göz önüne getirilsin) görülse de bunlar hukuki dayatmalarla değil, kendiliğinden oluşmuş yoğunlaşmalardır ve hiç bir zaman ortaçağ gettoları gibi yekparelik göstermezler. Tartışmaya açmak istediğimiz sorun şudur: Bu azınlıkların özgül sorunları nasıl

27

çözülecektir? Şöyle mi denecektir? "Demokrasi azınlığın çoğunluğa uymasını ilke olarak kabul eden idare şeklidir. O halde biz çoğunluk olarak hangi dili konuşuyorsak, hangi dilde gazeteler çıkarıyor, radyo televizyon yayınları yapıyorsak, hangi dilde eğitim yapıyorsak azınlıklar da buna uymalıdır. Bu son de rece demokratik bir çözümdür". Evet gerçekten de bu demokratik bir "çözüm" olur! Fakat “genel olarak demokratik”. Burada genel olarak demokrasi ile özel bir türden demokrasi ayrımına biraz girelim. Genel olarak demokrasi, gericiliğin, şovenliğin, baskıcılığın aracı olmaya müsaittir . (Marksist geleneği benimseyen okuyucular için hemen şunu belirtelim ki, genel ol arak demokrasinin bu baskıcılıkla, ezici bir milliyetçilikle, her türlü azınlıkların ezilmesiyle bağdaşa bileceğini Lenin de söylüyor: "Demokrasi genel anlamıyla, savaşçı ve ezici bir milliyetçilikle bağdaşabilir" diyor.) Gerçekten de genel olarak demokrasi çoğunluğa karar hakkını vererek bütün silahları ona sunar. Çoğunluk, pek ala demokratik bir şekilde çoğunluk olmasına dayanarak, azınlık olanı, yine demokratik bir şekilde, bire kadar kılıçtan geçirme kararı alabilir. Bu bir abartık ifadeyse de genel olarak demokrasinin ne olduğunu kavramayı kolaylaştırır. Somutta henüz kimse kılıçtan geçirmiyorsa da bir çok durumda taksitle öldürebiliyor. Günlük hayattan bir örnek verelim. Bir çok toplantıda, özellikle geri ülkelerin insanlarının toplantılarında, sigara içenler çoğunluktadır. Genellikle sigara içmeyenlerden sigara içilmemesi yönünde öneriler gelir. Toplantıda oylamaya sunulur ve sigara içen çoğunluğun kararıyla sigara içilebilmesine karar verilir. Yani sigara içmeyenlerin de içenlerin dumanıyla taksitle öldürülmesine. Genel olarak demokrasi böyledir. Ama özel bir demokraside, daha başlangıçtan, "hiç kimsenin başkasının sağlığına onun rızası hilafına bir zarar veremeyeceği" gibi bir ilke, örneğin bir Anayasa Maddesi olması gerekir. Böyle bir demokraside, on bin kişilik bir toplantıda, 9999'unun da sigara içtiği bir toplantıda, bir tek kişi dahi sigara içilmemesi önerisinde bulunduğu zaman, artık bu öneri "demokratik bir şekilde" oylanmaz, sadece öneriye uyulur. Eğer uyulmazsa yasa dışına düşülmüş, başta konulan ilke ihlal edilmiş demektir. Bu durumda o bir kişi 9999 kişiyi mahkemeye verip hapse tıktırabilir. Özel bir demokrasi, çoğunluğun karar alma hakkını birtakım ilkelerle sınırlar. Aslında demokrasinin gelişmesinin tarihi, çoğunluğun karar alma alanına yeni sınırlar getirilmesinin tarihidir. Örneğin bugün Avrupa ülkelerinin çoğunda homoseksüeller, sakatlar, çocuklar, yaşlılar, sigara içmeyenler, uyuşturucu müptelaları çoğunluğun karar alma alanını kendilerine ilişkin sorunlarda sınırlamış bulunuyorlar. Çoğunluk homoseksüel olmasa da kendi ahlakını homoseksüellere dayatamıyor. İki erkeğin ya da iki kadının "ailesi" bir çok ülkede yasallaşmış durumda. Sakatlar da örneğin merdivenlerin yanında tekerlekli sandalyelerin hareket edebileceği düz yollar veya asansörler vs. talep ediyor. Çoğunluk "hayır vergilerimizi küçük bir azınlığın bu talebine harcayamayız" diyemiyor. Örnekler

28

çoğaltılabilir. Şu soru sorulabilir: "Nasıl oluyor da çeşitli azınlıklar çoğunluğa kendi karar alanını sınırlandıracak bir ilkeyi çoğunluk kararı olarak kabul ettirebiliyor?" Bu kabulde elbette geleneklerin, kültürün, yerleşik daha genel ilkelerin bir rolü vardır. Ancak bir de "ekonomi politiği" var gibi görünüyor. Azınlığın direnişinin çoğunluğa o hakkın verilmemesinden daha pahalıya patlayacağı görülünce o haklar bir ilke haline dönüşüyor. Bir diğer tarihsel eğilim de bir toplumun zenginliği ölçüsünde bu sınırların ve ilkelerin çoğalma eğilimi göstermesidir. Demek ki, "azınlıklar sorunu"nu genel olarak demokrasi sınırları içinde ele almak, aslında "azınlıklar sorunu" diye bir sorunun varlığını reddetmek; sorunu ve azınlıkları baskı altına almak demektir. Soru şudur: en azından tarihsel deneylerin ışığında ve insanlığın içinde bulunduğu çağımız koşullarında azınlıklar sorununu çözecek ilke ne olabilir? En uç örnekten başlayalım. Azınlıklara da tıpkı belli bir toprak parçasında çoğunluğu oluştu ran ulus gibi "Kendi Kaderini Tayin Hakkı" tanınabilir mi ve bu bir çözüm olabilir mi? Bu uç örnek kafadan uydurma değildir. Avusturya -Macaristan İmparatorluğu'nda Avusturya'lı Marksistlerin tartıştıkları bir problemdi bu. Avusturya -Macaristan İmparatorluğu bir "uluslar mozayiği" idi. Bu nedenle Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin 1899'daki Brünn Kongresi'nde gündemin ilk maddesi olarak tartışılan "Ulusal Sorun"da iki karar tasarısından biri olan "Kültürel Özerklik" aşağı yukarı böyle bir anlayışı ifade ediyordu. "Kültürel Özerklik" denirken "kültür" özerk olacak şeyin içeriğinden ziyade , özerkliğin neye göre yerelliğe göre mi kültüre göre mi- ifade etmek için kullanılıyordu. Benzer bir yaklaşım Almanya'daki Türkler arasında da bir eğilim tarafından savunulmuştur. Bu yaklaşıma göre Almanya'nın dört bir yanına dağılmış olan Türkler belli bir toprak parçası olmayan bir devlet oluşturuyorlar. Kendi hukuk sistemleri, mahkemeleri, okulları kısaca belli bir torak parçası haricinde bir devleti devlet yapan her şeyleri olacaktır. Bu devletin meclisle ri, bakanları, bütçesi, vergi toplayacak memurları, vergi kaçıranları hapse atacak polis leri, o polisleri ve vergi tahsildarlarını eğitecek okulları vs. olacaktır. Bu planın saçmalığı ortadadır. Her şey bir yana pratik olarak uygulanması olanaksızdır. Belki zenginliklerin gürül gürül aktığı bir toplumda uygulanabilir ama zaten o zaman da devl ete ihtiyaç olmaz. Bu biçimiyle saçmalık ortada olduğundan, bu kültür ve dile göre belirlenmiş devletin sadece kültür ve dil alanıyla sınırlı bir egemenliği daha rasyonel gibi gelebilir. (Lenin'in de eleştirdiği meşhur tasarı böyledir.) Yani azınlıklar için yetkileri sadece kültür ve dil alanıyla ilgili alt devletçikler. Kültür ve Dil deyince de her şeyden önce okullar akla gelir. Yani her azınlık okullarında hangi dille, nasıl bir program uygulanacağını kendi belirleyecektir. Böyle bir sistem ise modern toplumda yeni kastlar yaratmaktan başka bir sonuç vermez. Azınlıkların okullarının ayrılması gericiliğin, ve çoğu kez de çoğunluk olan ulusun

29

gericiliğinin talebidir. Lenin de bu okulların ayrılması talebine itiraz ederken ABD'in güney eyaletlerini ve o sır ada Yahudi okullarının ayrılmasını öneren çarın bakanlarını örnek verir. Buna günümüzden de örnek verebiliriz. Örneğin Almanya'da Türkiye'li çocuklar çeşitli bahanelerle geri zekalı çocukların gönderildiği "Sonderschule"lere yollanıyorlar. İtiraz o okullarda hangi dille eğitim yapıldığına değildir. Yapılan veya yapılacak eğitimin içeriğinedir. Eğitimin içeriğini bu durumda sadece papazlar ya da imamlar belirler. Ama okulların ayrılması pratik olarak da modern toplumda uygulanamaz. Diyelim ki İstanbul'da yaşayan, şehrin çeşitli semtlerinde oturan 100 Süryani çocuk için sorun nasıl çözülecek. Şehrin herhangi bir yerinde açılacak bir okula gitmeleri demek çoğunun ömrünün yolda geçmesi ya da pratik olarak okula gidememesi demektir. Buna şöyle bir itiraz yapılabilir: "Belli bir sayının üstündeki azınlıklara bu hak tanınmalıdır". Ama o zaman da bu "belli bir oran"ın ne olduğu ve onu kimin saptayacağı sorunu ortaya çıkar. Pekala toplumun çoğunluğu en büyük azınlığı bile dışlayacak bir oran belirleyebilir. Öte yandan bu oran ne kadar düşük olursa olsun dışlanan azınlık ezilmiş olmayacak mı? Demek ki, kültür ya da dile göre azınlıkların ayrı devletler halinde örgütlenmeleri veya okullarını ayırmakla yetinmeleri hem gericidir, hem de uygulanma olanağı yoktur. Azınlıklar için bir tek ilke olabilir: Dillerin ve milliyetlerin eşitliği . Bu genel ilke pratikte neyi ifade eder? Okullar ayrılmaz, azınlıkların ayrı devletleri; ya da sırf kültür sorunlarıyla ilgili devletleri olmaz ama hepsi eşit haklardan yararlanırlar. Herkes istediği dili ana dil olarak seçme ve istediği dilde eğitim yapmakta serbest olur. Diğer milliyetlerden çocuklarla mahallesindeki aynı okula giden Süryani çocuğa devlet ona dilini öğretecek bir öğretmen temin eder. Bir tek azınlık cocuk için bile bu yapılabilir. Ve eğer örneğin Tarih Kitapları Türk çocuklarına Türk Tarihi öğretiyorsa Süryani çocuğun da Süryani tarihi öğrenme hakkı garanti altında olur. (Zaten bu nedenledir ki "ulusal tarihler"le böyle bir demokratik sistem bağdaşmaz. Böyle bir sistemde ancak insanlık tarihi öğrenilebilir.) Eklemeye gerek yok ki, her azınlık kendi dilinde gazetesini çıkarabilir, radyo, Televizyon yayını yapabilir. Kendi milliyetinden insanlarla ülke, hatta dünya çapında birlikler, örgütler kurabilir. Bütün bunlar hem o ülkenin hem de tüm insanlığın maddi manevi zenginleşmesin den başka bir şeye hizmet etmez. Lenin'in de savunduğu, İşçi hareketinin bu klasik "Dillerin ve milliyetlerin eşitliği " ilkesi "azınlıklar sorunu"nun çözümü için gerek şartı oluşturur. Ama yeter mi? Tarihsel deney yetmediğini gösteriyor. Örneğin ABD'nin kuzey eyaletlerinde çok uzun zamandır siyah ve beyaz çocuklar aynı okullara gidiyorlar ama ırkçılık ve siyahların alt konumunda bir değişme olmadı. Azınlık demek, somut hayatta, bazı istisnalar dışında, daha baştan dil bakımından, kültür

30

bakımından, yoğunlaşılan iş alanı bakımından, ilişkiler bakımından dezavantajlı bir durumda bulunmak demektir. Modern toplum aynı zamanda bu farklılıkları da besler ve bir kastlaşma eğilimini de içinde taşır. Bunun için azınlıkların daha baştan var olan ve kendini üreten dezavantajlı durumunu dengeleyecek "pozitif diskriminasyon" denilen mekanizmalar da gerekir. Azınlıklara tüm organlarda, örgütlerde en azından nüfus içindeki ve eğer daha yüksek orandaysa o örgüt içindeki oranları ölçüsünde temsil kotaları verilmelidir. Örneğin işçi sendikalarında azınlıklar, cinsler, yaş grupları vs. en az nüfus içindeki oranları ya da o örgüt içindeki oranları ölçüsünde temsil edilmelidirler. Bu da yetmez, ulusal hasıladan o azınlığın nüfus içindeki oranından daha büyük bir bölümü fiili eşitsizliği gidermeye hizmet edebilmek için azınlıklara ayrılmalıdır. Özetlersek: Herkesin istediği dili ana dil olarak seçme ve ana dilinde kültürünü geliştirme hakkı temel insan haklarından biri olarak kabul edilmelidir. Buna ek olarak fiili eşitsizliği gidermeye yönelik ekonomik (daha büyük pay) ve hukuki (kotalama) ayrıcalıklara gerek vardır. Bunun için ise şimdiden sendikalar gibi kitle örgütlerinde azınlıkların diskriminasyonunu dengelemek için azınlıklar için kotalar koyulması yönünde mücadele edilmelidir. Çoğunluk elbette bunu kabul etmeyecek ve bunun örneğin "işçi hareketini bölücülük" olduğunu söyleyecektir. Bu burjuvazinin "imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz" demesine benzer. Toplumsal mücadeleler tarihi herhangi bir baskı biçimine uğrayanların diğer baskı biçimine de otomatikman karşı çıktıklarını göstermiyor. Aksine diğer baskı biçimlerine karşı kör kalıyorlar. İşçi hareketi kadınların, ulusların, azınlıkların ezilmesine hiç bir tepki göstermedi. Beyaz ve Erkek olarak kaldı. Hatta seksizm ve ırkçılık işçiler arasında çok yaygındır da. Kadın Hareketi işçi ve siyah kadınlar karşısında aynı körlükle maluldu. İşçi ve siyah kadınların ayrı girişimlerini bölücülük olarak tanımladı. Siyah hareketi de işçilere ve kadınlara karşı aynı körlükle maluldu. Bu hareketlerin her birinde diğer baskı biçimlerine uğrayanlar bir özne olarak ortaya çıktıkça ve hareketler mücadele içinde radikalleştikçe diğer baskı biçimlerinin yol açtığı sorunlara da sahip çıkıldı. Bugün Türkiye'deki İşçi Hareketi Erkek ve Beyaz'dır (daha doğru ifadeyle Türk'tür). Böyle kaldıkça da İşçi hareketinin dar sınıfçılığı; hatta korporatizmi aşma şansı yoktur. Böyle oldu ğu içindir ki, ne kadınların, ne azınlıkların ne de diğer ezilenlerin sorunlarını bayrağına yazmamakta; toplumda alternatif bir güç oluşturamamaktadır. Türkiye'deki İşçi hareketinin kadınların ve azınlıkların "bölücü" eğitimine ekmek kadar, su kadar ihtiyacı vardır. İşçi hareketi bunu başarırsa, yarın bütün toplum da başarır. Ve böyle bir projeye Kürtlerin Ulusal Hareketinin de çok daha acil olarak ihtiyacı vardır. Böyle bir proje bugünkü Türkiye'nin bütün azınlıklarının sempatisini kazanır ve ulusal hare ket bir ulusun uyanışıyla sınırlı olmaktan çıkıp bir toplumsal devrim hareketine dönüşebilir.

31

Demir Küçükaydın - 03.11.1992

32

Yavuz Şimşek'e İletilecek

Kısa biyografimi ve Forum köşesi için "Kemalizmin Yerini Ne Alacak" başlıklı yazıyı yolluyorum. Fotoğrafı da bugün Köln'deki büroya postalayacağım. Umarım işinize yarar. Selamlar Demir Küçükaydın

Kısa Özgeçmiş
1949'da Savaştepe'de doğdum. Babam İşçi, annem ev kadınıydı. İlk ve orta okulları Soma'da; Lise'yi Balıkesir Lisesi'nde okudum. Lise son sınıfta "Ana dilinizi niçin seversiniz?" başlıklı kompozisyon ödevine "Ana dilimi sevmek zorunda değilim" dediğim için tasdikname alıp Karşıyaka Erkek Lisesine geçmek zorunda kaldım. Türkiye İşçi Partisi Karşıyaka İlçesinde çalıştım. 1967 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyoloji (gece) bölümüne kaydoldum. Her türlü i şte çalıştım. Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB) üyesiydim. FKF'ye katıldıktan sonra Dev-Genç İstanbul Bölge Yürütme Kurulu üyeliğine seçildim. Filistin'e gittim, dönüşte yakalanıp 2,5 ay Nizip ve Antep cezaevlerinde kaldım. Bu yıllarda aynı zamanda (YİS) Yapı İşçileri Sendikası'nda, özellikle Aliağa direnişlerinin örgütlenmesinde yer aldım. Hikmet Kıvılcımlı'nın çıkardığı Sosyalist gazetesinde çalıştım. "Gemileri yakmış" olmak için üniversiteyi bitirmedim ve diploma almadım. 12 Mart döneminde İstanbul Dev-Genç davasından 5 ay tutuklu kaldım. Dava sonunda 8 yıl cezaya çarptırıldım; ancak dava af kapsamına girdi ve yatmadım. Çeşitli fabrikalarda soğuk demirci olarak çalıştım ve çeşitli sendikal örgütlenmelerde görev aldım. 1974 yılı başlarında Kıvılcım gazetesini çıkardığım için dört arkadaşımla birlikte Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yargılandım ve gazetede çıkan yazılardan dolayı 17 yıla mahkum edildim. Toptaşı, Niğde ve Malatya E Tipi cezaevlerinde 10 yıla yakın yattım. 1984 yılında meşruten tahliye oldum ve mevcutlu olarak askere götürüldüm. Bir kaç ay sonra askerden ve Türkiye'den kaçarak Avrupa'da exil olarak yaşamaya başladım. Bugün esas olarak Avrupa'da bir göç men azınlıklar hareketinin sorunlarıyla ilgileniyorum. Almanca olarak çıkan SOZ Magazin adlı sosyalist teori dergisinin yazı kurulunda, Beyaz adamın ırkçılığına karşı Hamburg'ta Irkçılığa Karşı Mücadele Girişimi'nde ve Türk ırkçılığına karşı Eşitlik İçin Girişim'de çalışıyorum.

33

İkinci Bölüm: Forum Köşesi İçin yazılar

Kemalizmin Yerini Ne Alacak?
Aslında ilk olan "Son Türk Devleti"nin dayanağı ve ideolojisi olan Kemalizm ömrünü doldurmuş bulunuyor. Bu ideoloji bugün hala devletin resmi dini olmaya devam ediyorsa, bu, onun insanların kafasındaki egemenliğinden, ideolojik gücünden, yaygınlığından değil; ideoloji dışı bir unsurun, Osmanlı'nın yaşayan ruhu Türk Ordusu'nun silahlarının fizik gücünden dolayıdır. Bir ideoloji, yaratıcılığı; diğer ideolojiler karşısındaki entellektüel üstünlüğü; genç kuşaklar arasındaki etkisiyle geleceğe damgasını vurabilir ve yaşama yeteneğinin kanıtlarını sunar. Kemalizm’de ne yaratıcılık, ne de entellektüel üstünlük var. Dolayısıyla genç kuşaklar arasında hiç bir etkisi yok. Genç, eğer bir üniversite öğrencisi ve Yupi adayı ise muhtemelen Kemalist değil; "yeni sağ" ın Türkiye versiyonu olan "Özalizm" in bir taraftarıdır. Özalist olmak için de Özal'ın taraftarı olmak gerekmez. Genç, eğer şehir varoşlarının bir Türk işçisi ya da işsizi ise muhtemelen politikleşmiş bir radikal islamcıdır. Genç eğer bir Kürt ise, zaten Kürtleri yok sayan Kemalizme karşıdır. *** Kemalizm son yirmi yılda dört koldan gelen eleştiriler karşısında tam bir ideolojik bozgun yaşadı. İlk eleştiri sosyalistlerden geldi. Sosyalistler Kemalizmi "çağdaş uygarlık" hedefi bakımından değil; bu hedefe ulaşmak için izlediği yollar bakımı ndan ve bu yollarla o hedefe ulaşılamayacağı bakımından; daha eşitlikçi ve demokratik bir bakış açısıyla eleştirdiler. Sosyalistlerin bu eleştirisi, hem Kemalizmin hem de bizzat Türk sosyalist Hareketinin temelindeki Aydınlanmacı niteliğiyle, "Burjuva Uygarlığı"nın bir eleştirisine varamadığı için, yarım bir eleştiri olarak kalmıştır. Radikal bir Kemalizm eleştirisi Türk Sosyalist Hareketinin kendi hedeflerinin ve tasavvurlarının bir özeleştirisi olmadan mümkün de değildir. Türk Sosyalist Hareketinin kısa vadede böyle bir özeleştiriyi geliştirme şansı da yok. Yeni kuşaklardan, yeni sorularla sosyalizme bir akım, bir gençlik aşısı yok. Erezyona dayanıp ayakta kalabilenler ise 60'lı ve 70'li yılların Türkiye ortamının şekillendirdiği insanlar. Artık gençliklerini soluyamayan kuşaklar. Olaylar onlarda yeni sorulara yol açmaktan ziyade, onlara eski cevaplarının yeni kanıtlarını sunar gibi görünürler. Max Planck bir yerde, fizikçiler arasında eski bir teorinin yerini yeni bir teorinin almasının, eski fizikçilerin yeni teoriye ikna olmalarıyla değil, onların ölüp gitmeleri ve yeni kuşağın

34

onların yerini almasıyla gerçekleştiğini söyler. Fizikte böyleyse Toplumsal alanda daha da böyledir. Sosyalistlerin Kemalizm eleştirisi hedefler eleştirisinden, yani radikalizmden yoksun olduğu için Doğu Avrupa'nın çöküşüyle birlikte tüm ampirik ikna gücünü de yitirmiştir. Sosyalizmin önüne koyulacak bir "Demokratik" sıfatıyla bunun kazanılabileceğini sanmak, gerçek sorunlardan kaçmaktır. Bu nedenlerle, eğer bir mucize olmazsa, Sosyalizm bugün Kemalizme bir alternatif değildir. Kemalizme ikinci eleştiri Politikleşmiş Radikal İslam'dan geldi. Son yıllarda büyük bir entellektüel canlılık gösteren bu akım, kemalizmin hedefini, "Çağdaş Uygarlık" projesini özellikle Batı'daki eleştirel Marksist çeverelerin eleştirilerinden hareketle, ama çözümü Kuran'da bularak eleştirdi. Bu eleştiri aynı zamanda Türk Sosyalist Hareketinin de eleştirisi oldu ve onun karşısında çözüm yollarıyla ve cevaplarıyla değil ama ortaya attığı yeni sorunlarla entelektüel üstünlük sağladı. Kemalizme üçüncü eleştiri bizzat kendi elleriyle yetiştirdiği burjuvaziden geldi. Turgut Özal'da en bilinçli ifadesini bulan bu eleştiri, Kemalizmi direk olarak karşıya almadan onun bütün tabularını kemiriyor: "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" un yerini "bir koyup beş alma" lar, "büyük oynama"lar, "Türk Asır"ları; "Milliyetçi"liğin yerini "federasyonu bile tartışmalıyız" lar; "Devletçi"liğin yerini "Liberalizm"ler; "Halkçı"lığın yerini açıktan işçi düşmanlığı; frak, smokin ve gravatın yerini şort ve blucinler; "İlelebet payidar kalacak Cumhuriyet"in yerini "İkinci Cumhuriyet" tartışmaları çoktan almış bulunuyor. Burjuvazinin bütün sıkıntısı Kemalizmin yerini alacak sistemli, Türkiye koşullarına adapte olmuş bir ideolojiyi hala şekillendirememiş olmasında yatıyor. Baykal ve M. Yılmaz'ın oluşturmaya çalıştıkları yeni imajlar; A. Menderes'in girişimleri hep bu arayışın ve bunalımın ifadeleri. Özal bütün bu opsiyonlar içinde yaptıklarıyla ve tasarılarıyla en atak ve uzak perspektifli olma özelliğini koruyor. Kemalizme dördüncü eleştiri Kürtlerden geldi. Kürtlerin eleştirisi hemen hemen sadece Kemalizmin Kürt gerçekliğini yok sayması noktasındandır. Bu eleştirinin hiç bir versiyonunda hedefler eleştiri konusu değildir. Hatta kimi versiyonlarında yollara bile eleştiri yoktur. Bu eleştiri ideolojik bakımdan çok yüzeyde kalan bir eleştiridir de. Kürtlerin Kemalizme yönelttiği eleştirinin gücü “eleştiri silahı”ndan değil, “silahların eleştirisi”nden gelmektedir. *** Kemalizmin yerinin ne alacağını, Türk Ordusu'nun fizik gücü ile Kürt Gerilla Hareketinin fizik gücü arasındaki çatışmanın sonuçları belirleyecektir. Eğer Kürt Gerilla Hareketi, Türk Ordusu karşısında kesin bir üstünlük sağlarsa. Bu Türkiye'nin ikinci kategoriden de olsa gelişmiş ülkeler arasına katılması, tipik bir Avrupa'lı ülke olması sonucunu verir. Ama bu aynı zamanda Kemalizmin "çağdaş uygarlık" amacına ulaşması da demektir. Kemalizm göremeyeceği zaferinin şerbetini kendi cellatının elinden içmiş olur.

35

Bu durumda Kemalizmin yerini sosyalizm, Türk Sosyalist Hareketinin kısırlığı nedeniyle alamaz. Ama o demokratik Burjuva Cumhuriyeti 60 ve 70'li yılların sosyalistlerinden, ihtiyacı olan kadroları tabur tabur bulur. Eğer Türk Ordusu, Kürt Gerilla Hareketi karşısında kesin bir üstünlük sağlarsa, Türkiye'nin "Batılılaşma" yolu tümüyle kapanmış olur. Kemalizm askeri zaferiyle kendi mezarını kazar. Bu durumda Politikleşmiş islam, “Ulus” yerine “Ümmet”; "Batı" yerine "Doğu" ideolojisiyle Türk ve Kürt burjuvazisine, hem bu ulusları bir arada tutabilecek hem de dünya ölçüsünde ona hareket alanı sağlayabilecek tek alternatif olarak ortaya çıkar. En büyük olasılık ise Türk Ordusu ve Gerilla hareketinin birbirine kesin bir üstünlük sağlayamadığı; Türk ordusunun yıprandığı, çürüdüğü bir durumdur. Bu durumda da Kemalizmin yaşama şansı olmayacaktır. Bu durumda Kemalizmin yerini Özalizm alacaktır. Dünya burjuvazisinin de, Türk burjuvazisinin de, bugün radikalleşen Kürt hareketi karşında sesini kesmiş bulunan Kürt burjuvazisinin de tercihi bu yöndedir. Bu durumda Türkiye "Bask tipi çözüm”le İspanya, Portekiz, Yunanistan benzeri bir yarı Avrupa'lı Akdeniz ülkesi olur. Türk ordusunun Kürt Gerilla Hareketi karşısındaki zaferi de, yenilgisi de, patı da Kemalizmin sonu olacaktır. Yerini ne alacağı henüz belli değil. Ama belli olan bir şey var. Kemalizmin mezarı Osmanlı'nın "Kürdistan" dediği topraklarda bulunacaktır.

Demir Küçükaydın 01.12.1992 Hamburg

36

Yeni Dünya Düzeni: Gezegen Çapında Apartheit
Apartheid denen ırk ayrımcılığı sisteminin Güney Afrika'da çökerken gezegen ölçüsünde kuruluşuna şahit oluyoruz. Dünya, zenginler (beyazlar) ve yoksullar (siyahlar) olarak ikiye bölünüyor. İtalya’da zengin Kuzey'in yoksul Güney'den ayrılmasını savunan Lombard Ligası bütün gündemi belirleyip, seçim başarıları elde ediyor. Zengin Çek ülkesi, yoksul Slovak ülkesinden ayrılıyor. Hırvatistan ve Slovenya, eski Yugoslavya'nın bu en gelişmiş ve zengin iki bölgesi, onlarca yıl aynı devlet çatısı altında yaşadığı yoksul Arnavut, Boşnak, Makedonlarla her türlü kader ortaklığı olasılığını ortadan kaldırıp, baştan çıkarılmışların ihanetiyle zengin Avrupa'nın kollarına atılıyor. Dağılan Sovyet İmparatorluğunda aynı işi, en zengin cumhuriyetler olan Baltık Cumhuriyetleri yapıyorlar. Doğu Almanlar zengin Avrupa'ya katılmak için duvar yıkıyorlar; Arnavutlar çocukça bir saflıkla, Doğu Almanlarla aynı amaçlarla, oğul veren arıcıklar gibi gemilere üşüşüp denizi aşıyorlar. Alman sadrazamın sol taşağından düştüğü için düğün bayramla zengin beyaz dünyanın imtiyazlıları arasına alınıyor; Arnavut ise yoksul olduğu için tekme tokat dünya siyahlarının yeni kurulmakta olan rezervatına geri yollanıyor. Almanya'da 30 yıldır çalışan, orada doğmuş bir Türk veya Kürt hala hiç bir hakka sahip değilken; Doğu Alman anında bütün haklara ve üstüne üstlük imtiyazlara boğuluyor. Bu yeni ırk ayrımcısı sistem, klasik ırkçılıktan farklı olarak kültür ve refaha dayanıyor. Duvarın yıkılışı sadece Yalta'dan beri süren dengelerin bitişini değil; ama aynı zamanda, dünya ölçüsündeki yeni Apartheid düzeninin kuruluşunu sembolize ediyor. *** Zengin Beyazlar (Kuzey Amerika; Doğu Bloku'nun zenginlerini içine almış Batı Avrupa; Japonya ve Avustralya) yoksul siyahları; "İkinci Dünya" Diyebileceğimiz (eski "Üçüncü Dünya" ve Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği'nin yoksulları) kocaman bir "bantustan" ın veya "rezervat"ın içine hapsediyor. ABD Atlas Okyanusu'ndan Pasifik Okyanusu'na, bütün Meksika Hududu boyunca çelikten bir duvar örüyor. Almanya'da bütün partiler Mölln katliamı dolayısıyla anti -ırkçı gösterilere katılan kamuoyunun tam desteğini alarak, tamamen ırkçı yeni bir iltica yasası üzerinde anlaşıyorlar. Artık bir siyahın Almanya'ya ya da Avrupa'ya girmesi; diğer bir ifadeyle siyah hapishanesinden dışarı çıkması olanaksız. Beyaz adam, bu duvarları kendi etrafına örüyormuş gibi; akıma karşı bir savunma tedbiriymiş gibi gösteriyor. Bu duvarlar Avrupa ve ABD'nin, yani beyaz adamın kendi etrafına değil; siyahların etrafına ördüğü duvarlardır. Eğer kendi etrafına duvar örseydi, kendisi de duvarın dışına çıkamazdı. Ama örülen duvarların dışına çıkamayan siyah olacaktır. Beyaz ise pekala o

37

duvarların içine girebilecektir. Tıpkı Güney Afrika'da olduğu gibi. *** Bugün dünyanın siyahları duvarın dibinde derdest edilip geri yollanıyor; yakında çok zorlarlarsa vurulacaklar; bir süre sonra ise duvarın dibine gelme fırsatı bulamadan doğdukları yerde yok edilecekler. Bundan 2,5 yıl önce ABD Senatosu Savunma Komisyonu'nun hazırladığı bir raporda yeni bi r savunma doktrini öneriliyordu. Buna göre; artık "Üçüncü Dünya" ile Gelişme yardımları Bakanlığı değil; Pentagon, CIA ve Enerji Bakanlığı ilgillenmeli, ekoloji ve nüfus araştırmaları askeri bir stratejinin parçası olarak ele alınmalı, "crash situation" bölgeleri önceden belirlenmeli ve tehlike büyümeden askeri olarak müdahale edilmeliydi. "Crash situation" ise, nüfusun yiyecek vs. rezervlerini aşması durumu olarak tanımlanıyordu. İşte Somali'de uygulanan bu yeni stratejinin provasıdır. Yakın bir gelecekte, "Nüfus fazla" veya "Ekolojik dengeyi bozuyorlar" denerekten milyonlarca siyahın, beyaz adamın refahı ve tüketimi uğruna, tıpkı bilim kurgu filimlerinde olduğu gibi, veya tıpkı eski Isparta'lıların fazla kölelerini kılıçtan geçirmesi gibi yok edildiğini görürsek kimse şaşırmasın. Aslında Körfez Savaşı, bu "ırklar savaşı"nın ilk örneğidir de. Noam Chomsky şöyle yazıyor: "Körfez savaşı aslında ilk ırklar savaşıydı. O günlerde -ben uluslar arası basını sürekli izliyordum- bir kişinin hangi tarafta yer aldığını büyük bir ihtimalle tahmin edebilmek için, sadece o kişinin yüzünün rengine bakmak yetiyordu." İsviçre'de askeri tatbikatlar artık ülkedeki yabancıların, yani siyahların bir ayaklanmasına karşı yapılıyor. Amerikan filimlerinde kötü adam eskiden bir Rus olurdu, onun yerini çoktan üçüncü dünyalılar ve müslümanlar aldı. Tıpkı kovboy filimlerinin “vahşi” yerlileri gibi. Sovyetlerin dağılması üzerine nüklear silahların ve tekniğin "Üçüncü Dünya" ülkelerine gitmemesi için yaptırımlar uygulanıyor. Tıpkı Güney Afrika'da siyahların silah taşıma hakkı bulunmaması gibi. *** İstisnasız bütün Avrupa ülkelerinde yeni ırkçı partiler hızla güç kazanıyar, gündemi belirliyor ve diğer partileri fiilen kendi programına çekmiş bulunuyor. Bu ırkçı partiler klasik faşist partiler değiller. Bu partiler küçük burjuvazinin beyaz işçiye bir saldırısına ifade etmiyorlar. Aksine bu partiler doğrudan doğruya büyük ölçüde beyaz işçilere ve beyaz nüfusa dayanıyorlar. Klasik faşist partiler ırkçılıklarını en azından , "Yahudi sermayesi" gibi argümanlarla zengin sınıflara karşı göstermeye çalışırlardı. Yeni ırkçı partiler ise, doğrudan doğruya yoksul, haklardan yoksun göçmenlere karşılar. Tıpkı güney Afrika'nın beyaz işçileri gibi. ABD, Avrupa veya Japonya'nın beyaz işçileri kapitalist ekonominin bir buhranı karşısında pekala demokratik, sosyalist bir devrim bile yapabilirler. Ancak bu sosyalizm tıpkı Platon'un "Devlet"inde olduğu gibi, bir "köle sahipleri sosyalizmi", beyaz adamın sosyalizmi olacak, yeryüzünün siyahlarının sırtında yükselecektir. Beyaz adam bugünkü imtiyaz ve

38

zenginliklerinden vazgeçmediği veya vazgeçmeyi göze alamadığı takdirde kuracağı ırkçı bir sosyalizmden başka bir şey olamaz. Bu, aslında beyaz işçilerin dünya işçi sınıfı içinde çok imtiyazlı bir zümre oluşturduğu anlamına gelir. Güney Afrika'nın da şimdiye kadar gösterdiği gibi, beyaz işçilerle ortak bir cephe artık olası değildir. Onlar imtiyazlarının kölesi olmuşlardır. Peki, dünyanın siyahları ne yapacak? Onlar beyaz adamın ayrıcalıklarına ve tüketim düzeyine sahip olmak gibi bir program geliştiremezler. Eğer tüm dünyanın siyahları beyazlar kadar enerji tüketirlerse şu gezegende bir hafta bile yaşamak mümkün olmazdı. Dolayısıyla siyahlar, Batı Uygarlığı'ndan farklı bir uygarlığı tasarlamak ve onun için mücadele etmek zorundalar. Bu ise Batı Uygarlığı'nın eleştirisi olmadan mümkün değildir . Türk ve Kürt sosyalistleri sadece kendi ülkelerinde bir alternatif olabilmek için değil, ama aynı zamanda değişen dünyayı kavrayabilmek ve dünya siyahlarının mücadelesine bir katkı da bulunabilmek için de Kemalizmin hedefiyle örtüşen kendi hedef tasavvurlarının bir özeleştirisine girmek zorundadırlar.

(Not: Bu yazıda kullanılan "siyah" ve "beyaz" terimleri politik terimlerdir. "Beyaz": ırkçı baskıyı uygulayanı, imtiyazlı olanı... "siyah" : ırkçı baskıya maruz kalanı, ezileni ifade etmektedir. Örneğin, bir Japon, "sarı ırk"tan olmasına rağmen "beyaz"dır. Buna karşılık Japonya'da çalışan Koreli göçmen işçi de "sarı ırk"tan olmasına rağmen "siyah"tır. Avrupa'daki Türk veya Kürt "beyaz ırk"tandır ama "siyah"tır.)

(Bu yazı 13 Aralık 1992 Pazar tarihli Özgür Gündem'in ikinci sayfasında Forum köşesinde yayınlandı.)

39

Milliyetçiliğin Sonu
Henüz iki yüz yıl önce, kendini ulus olarak tanımlayan insan toplulukları, Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde, Avrupa'nın batı kıyılarında İngiltere , Fransa vs. ve Amerika'nın doğu kıyılarına serpilmiş küçük kolonilerden başka bir şey olmayan ABD gibi birkaç ülkeyle sınırlıydı. Avrupa'nın göbeğindeki Almanya'nın bile bir ulus-devlet olması yüzyıl sonra gerçekleşebilecekti. Bugün ise yeryüzünün bir karış köşesi yoktur ki, herhangi bir ulusa ait olmasın; hiç bir örgüt yoktur ki ulusal olmasın; ulusal olmayan örgütler bile “uluslar-arası” ya da “üstü”, yani yine ulus ilkesine göre örgütlenmiş; kendilerini öyle tanımlayan kuruluşlardır. Henüz iki yüz yıl önce, yeryüzü insanlığının büyük çoğunluğu için herhangi bir ulustan olmak gibi bir problem yoktu; bugünün insanına ise, herhangi bir ulustan olmamak yada ulusdevletin yurttaşı olmamak akıl almaz; olanaksız bir şey olarak görülür. Milliyetçiliğin ve millet ilkesinin böylesine tartışılmaz bir tarihsel zafer kazandığı bir dünyada "Milliyetçiliğin Sonu"ndan söz etmek bir paradoks veya saçmalık değil mi? Henüz on yıl önce, "ulusal sorun" un Sovyetler'de çözüldüğü ve yeni "Sovyet Tipi İnsan"ın ortaya çıktığı söylenirken; bütün o "yeni tip" insanların milliyetçilik rüzgarlarına kapılıp birbirini boğazladığı; miliyetçilik rüzgarının Kanada, Fransa, Belçika, İngiltere gibi ülkeleri bile sarstığı bir dünyada "Milliyetçiliğin Sonu" ndan söz etmek gerçeğe gözlerini kapamak değil mi? *** Milliyetçilik, "akıl tutulması" na uğramış modern toplumun; diğer bir deyişle aydınlanmanın “günah çocuğu”dur. Bütün büyük dinler; yani kapitalzm öncesi uygarlıkların ideolojileri "Hayatın anlamı nedir?"; "Niçin varız?"; "Niçin ölmek zorundayız?" ; "Nereden gelip nereye gidiyoruz?" benzeri temel ve yüksek düzeyde felsefi ama aynı zamanda milyonlarca "basit" insanın hayatında büyük önemi olan ve onlara anlam veren soruları sorarlar ve onlara şu veya bu şekilde cevaplar verirler. Aydınlanmacı düşüncede ise bu soruların yeri yoktur. Fakat aydınlanmacı düşüncede bu soruların yer bulamaması bu soruların insanların hayatında yeri olmadığı anlamına da gelmez. O zaman modern toplum eski dinlerin bu fonksiyonu yerine milliyetçiliği ikame edilmiştir. Son iki asırdaki teknik başarılar ve bir bütün olarak zenginliğin artışı büyük dinler yerine ikame edilen milliyetçilik ideolojisinin zaafının görülmesini engellemiştir. Ama şimdi, aydınlanmacı düşüncenin bir krizinin yaşandığı bir dünyada, bu düşüncenin "günah çocuğu" olan milliyetçiliğin bir kriz yaşamaması olanaksızdır. Bir raslantı değildir son yıllarda dini ideolojinin de tekrar güçlenmeye başlaması. Milliyetçilik insanlara, bütünsel bir perspektif; bir hayat ve dünya görüşü verme yeteneğinde değildir;

40

bunlar onun alanı dışındadırlar. Milliyetçiliğin bu zaafı bugün tüm aşılmazlığıyla ve çıplaklığıyla ortaya çıkmış bulunuyor. *** Bugünün dünyasında, evrensel bir program olmadan ve insanlığın büyük çoğunluğunu kazanmadan insanlığın hiç bir sorununu çözebilmek mümkün değildir. Milliyetçilik ve millet tanımı gereği, o milletten olmayanları; dolayısıyla, her millet ancak insanlığın küçük bir azınlığını oluşturduğundan, insanlığın büyük çoğunluğunu dışlar. Dolayısıyla yine tanımı gereği insanlık için bir program oluşturabilme problemi ve yeteneği yoktur . Dinler milliyetçilikte olmayan; insanlığın çoğunluğunu kapsayabilme potansiyeli ve geleceğe ilişkin bir program sunabilme yetenekleriyle tek güçlü alternatif olarak yeniden güç kazanıyorlar. *** Ama sadece aydınlanmanın ve milliyetçiliğin zaaflarını gösteren dini ideolojinin yükselişi değil milliyetçiliğin sonunun habercisi. Onun bizzat şu son yıllardaki yükselişi de kendi çöküşünün bir görünümünden başka bir şey değil aslında. Geçen yüzyılın derebeyliğe ya da antik imparatorluklara karşı gelişen ulusal hareketleri; ya da bu yüzyıldaki sömürgecilere karşı direnişin ifadesi hareketler, sadece ezilen ulusları kurtarmakla kalmıyor; ama aynı zamanda ezen ulus ve bir bütün olarak dünya üzerinde de kurtuluşçu bir etkide bulunuyordu; ilerici bir anlamı vardı; dolayısıyla başka uluslardan ve ezilenlerden de her zaman için bir yankı bulabiliyordu. Bir de bu günün milliyetçiliğini göz önüne getirin. Baltık cumhuriyetlerinin Batı'yı şeçmesi bizzat bu ulusların üzerinde bile kurtuluşçu bir etki yaratmadı, bırakalım dünyanın diğer köşelerinden yankı bulmayı. Sırp milliyetçiliğine direnen Hırvatlar aynısını kendi içindeki azınlıklara yapıyorlar. Dünyanın ezilenlerinden değil; Avrupa'nın faşist ve ırkçılarından destek buluyorlar. Ermeniler ya da Azeriler: bunların hangisi başka insanların kalbini titretebilecek bir çağrıya sahip? Hiç birisi. Bugün dünyada, kronolojik olarak günümüzde var olmasına rağmen, aslında günümüze ait olmayan; çağrısı ve mücadelesi kendine ve başkalarına kurtuluşçu bir etki yaratabilecek olan tek ulusal hareket Kürt Hareketi'dir denebilir. Bu hareket, henüz ulusal hareketlerin ilerici; kurtuluşçu bir anlamının olduğu dönemin geç kalmış bir “kuğu çığlığı”dır. Ve bu niteliğiyle tartışılan konuda bir örnek teşkil etmez. Günümüzün çürüyen ulusal hareketleriyle, dünün kurtuluşçu etki yapan ulusal hareketle ri arasındaki zıtlık, en güzel onların kadınların ezilmesi karşısında yaptıkları etkilerde görülebilir. Bir kıyaslama için dünün ulusal hareketlerinin bugün yaşayan örneği Kürt hareketiörnek olarak alınabilir. Kürt ulusal hareketi, Kürt kadın için emansipa syon yolunda devasa bir adımdır. Bunu görebilmek için, geleneksel Kürt kadınlarına ait fotoğraflarla gerilla kadınların fotoğraflarını karşılaştırmak yeter. Biri ezilmişliğin, köleliğin, diğeri elinde silahıyla baş kaldırmanın, umudun fotoğrafıdır. Buna karşılık ne Ermeni, ne Azeri, Ne Hırvat, ne Sırp, ne Boşnak ulusçuluğunun kadınlar

41

üzerinde böylesine kurtuluşçu bir etki yarattığı görülmez. Onlar kadının köleliğini pekiştirmeye yönelik erkek ve seksist hareketlerdir. *** Bir bakıma, sosyalizmin tüm çekiciliğini yitirmesi de aydınlanmanın ve milliyetçiliğin krizinin bir ifadesidir. Çünkü sosyalizm de, büyük ölçüde ilerlemeci, teknik hayranı, ve ahlaki boyuttan yoksun niteliğiyle aydınlanmanın günahıyla damgalı olmuştur. Sosyalizm ancak ciddi bir özeleştiri ateşinden geçerek aydınlanmanın günahından arınabilip milliyetçilik ve dini ideolojiler karşısında tekrar güç kazanabilir. Bu anlamda sosyalizmin çekiciliğini yitirmesine yol açan sorunlar aynen milliyetçiliğin sonuna da yol açacaktır. Milliyetçiliğin gerilemesi sonucunda onun yerini enternasyonalizmin veya sosyalizmin alacağını sanmak büyük iyimserlik olur. Milliyetçiliğin yerini belki enternasyonalizm değil ama; hem insanlığın tamamına bir çağrı; hem de bütüncül bir program geliştirme yetenekleriyle, en azından bir süre, büyük dinlerin universalizmi (evrenselciliği) alacaktır. Milliyetçiliğe alternatif olacak bir sosyalizm muhtemelen enternasyonalist değil, universalist (evrenselci) olmak zorundadır. Diğer bir ifadeyle, milliyetçiliğin sonu bir bakıma enternasyonalizmin de sonu olacaktır. Tersinden bir ifadeyle, enternasyonalizmin bugünkü sonu; milliyetçiliğin sonunun bir göstergesidir . Ne demek bu? Bir analojiyle açıklamayı deneyelim. Muhammet zamanında Arabistan’da yığınla aşiret vardı, tabii aşiretçilik de. Muhammet her aşiret içinde aşiretçiliğe karşı çıkanları aşiretlerine göre birimler halinde örgütlemeye ve bu yöntemle onların yerine aşiretçiliğe karşı, enter-nasyonalist benzeri, enter-aşiretçilerin egemen olduğu aşiretler kurmaya kalkışmadı. Aşiretçiliği ya da enter-aşiretçiliği dışlayan, anlamsız kılan bambaşka bir yaklaşımla universalist din kardeşliği anlayışı ve buna uygun örgütlenmelerle zafer kazandı. Benzer şekilde, sosyalizm de, ulusçuluğa karşı çıkarken bile ulus prensibinin esiri olarak; yan i kendini örneğin enter-nasyonalist olarak tanımlayarak; uluslar ölçüsünde devrimler yapmaya çalışarak; uluslar ölçüsünde örgütlenerek milletler ve milliyetçilik karşısında bir zafer kazanamazdı. Tam da bu, milliyetçiliğe milletleri veri kabul eden bir temelde karşı çıkması nedeniyle; milliyetçiliğin ufkunu aşamadığı için sosyalizmin bugünkü yenilgisi milliyetçiliğin sonunun kendi zıttındaki görünüşüdür . Enternasyonalizm olamıyorsa nasyonalizm de olamaz . *** Ulus ve ulusçuluk son iki yüzyılın en anlaşılmaz olayı olma özelliğini koruyor. Bu olguyu açıklama yönünde devrim yapan araştırmaların çoğu ise son on yılın ürünü. Yine bunlardan biri olan kitabında Hobsbawm'ın dediği gibi, araştırmaların bu artışı ve verimliliği de bizzat milliyetçiliğin sonunun bir kanıtı sayılabilir. “Minerva akşamın alaca karanlığında öter”. Yani insanlar olayları ancak onların sonu geldiğinde kavrarlar. Şu sıralarda kavrayışın başlaması, sonun geldiğine delalet sayılamaz mı? Demir Küçükaydın 17.12.1992

42

Eski Kavramlar ve Yeni Dünya Düzeni
Ondokuzuncu Yüzyılda burjuvazi, proletarya, küçük burjuvazi gibi temel toplumsal sınıf ve tabakaları ifade eden birkaç kavramla, o zamanların modern dünyasının -ki bu dünya Batı Avrupa ve ABD ile sınırlıydı - bütün önemli toplumsal ve politik gelişmelerini anlamak mümkündü. Yirminci yüzyılın tarihini ise sadece bu klasik temel sınıfları ifade eden kavramlarla anlamak olanaksızdır. En azından 1990'lara kadar olan dönemi anlamak için özellikle İşçi Sınıfı içindeki bürokratik tabakaları ifade eden kavramlara ihtiyaç vardır. Bir "sendika bürokrasisi " ve bir "devlet bürokrasisi" kavramları olmadan, bu dönemin büyük politik güçleri olan "Sosyalist Ülkeler"i, Komünist ve Sosyal -Demokrat partileri, dolayısıyla bunların politikalarını anlamak ve gerçekten ezilenlerden yana bir politika üretmek olanaksızdır. Duvarın yıkılmasından beri içine girilen yeni dönemde, önceki dönemin kavramlarıyla bugünkü dünyayı anlamaya kalkmak, 19. yüzyılın kavramlarıyla 20. yüzyılı açıklamaya benzer. Günümüz dünyasını anlamak için yeni kavramlara ihtiyaç vardır, çünkü ortada yepyeni ve bambaşka bir bölünme var ve dolayısıyla güçlerin yepyeni bir ilişkisi ve konumlanışı. *** Birçok solcu "Yeni Dünya Düzeni" kavramını Bush'un ona yüklediği politik, güç dengelerinin değişmesi anlamıyla alıp, aslında "Yeni Dünya Düzeni" denilenin, Ekim Devrimi öncesi dönemin, emperyalizmin hiçbir karşı güç olmadan her türlü cinayeti işlediği dönemin, ikinci bir baskısı olduğunu ifade edebilmek için, deyimi bütünüye ya da "yeni" sıfatını tırnak içine alıp öyle kullanıyor. Elbet "Yeni Dünya Düzeni" denilenin böyle bir yanı var. Ama o yeni düzen sadece güç dengelerinin değişmesinden öte, güçlerin konumlarında köklü bir değişikliği de ifade ediyor. Yani "Yeni Dünya Düzeni" sadece politik değişmeleri değil sosyolojik değişmeleri de içeren, sosyolojik bir kavram olarak ele alınmalıdır. Yeni olan sadece politik boyutta, yani güç dengelerinin değişmesi boyutunda olsaydı, yeni dönemi eski kavramlarla açıklamak mümkün olabilirdi, ama yeni olanın sosyolojik bir boyutu, yani toplumsal yapıya; güçlerin yapısı ve konumlanışına ilişkin bir boyutu vardır ve bu nedenle de yeni kavramlara ihtiyaç duyurur. Bu köklü değişikliği ifade etmek, "Yeni Dünya Düzeni"nin özgül yanını vurgulayabilmek için, biz "Dünya Ölçeğinde Apartheid" kavramını kullanıyoruz. Bunu seçmemizin bir nedeni de, Güney Afrika'nın “Yeni Dünya Düzeni”nin ne mene bir şey olduğunu kavramak için çok ilginç, uyarıcı bir analoji sunması ve eski kavramların işe yaramazlığını göstermesidir.

43

*** Yeni Dünya Düzeni, Ekim Devrimi öncesinin ikinci bir versiyonu değildir. Ekim Devrimi öncesinde Dünya İşçi Sınıfı hemen hemen sadece ABD, Avrupa ve Japonya ile sınırlıydı. O dönemin sadece ileri ülkelerde toplanmış bu işçi sınıfı toplumsal konumu ve politikalarıyla dünyadaki temel devrimci gücü oluşturuyordu. Bugün ise durum bambaşkadır. Dünya İşçi Sınıfının büyük bir bölümü artık ABD, Avrupa ve Japonya'nın dışındaki ülkelerdedir. Ama asıl önemli değişiklik dünya işçi sınıfı içindeki yeni bölünmede yatmaktadır. Zengin ülkelerin işçilerinin artık dünyanın ezilenleriyle, ve işçi sınıfının kendileri dışında kalan büyük çoğunluğu ile ortak çıkarları yoktur . Tıpkı Güney Afrika'nın beyaz işçileri gibi, Biz bu bölünmeyi "Beyaz İşçiler" ve "Siyah işçiler" kavramlarıyla ifade ediyoruz. Güney Afrika'nın beyaz işçileri hiç bir zaman siyah işçileri desteklemediler hatta onlara karşı en sert politikaların da taraftarı oldular. Bu onların işçi olarak kendi çıkarlarını savunmadıkları anlamına gelmiyor. Aksine beyaz işçi olarak onlar pekala çıkarlarını savunabiliyorlar, tam da bunu yaptıkları için. yani kendi zümre çıkarlarını savundukları için burjuvalar gibi siyah işçilere karşı da tavır alıyorlar ve yine tam da bu nedenle tavırları bazen burjuvaziden bile daha gerici oluyor. Dünya kocaman bir Güney Afrika olarak düşünüldüğünde, zengin ülkelerin işçilerinin tıpkı Güney Afrika'nın beyaz işçilerinin konumuna kaydığı görülür. Bu, dünya ölçüsünde, güçlerin konumları ve karakterlerinde bir nitelik değişikliği demektir. Bu değişikliği içermeyen kavramlarla da bugünün dünyasını anlamak ve ezilenlerden yana politika üretmek mümkün değildir. Bunu bir örnekle göstermeye çalışalım. ABD askerlerinin Somali'ye "İnsani Yardım" için girmesine hemen hemen bütün solcular haklı olarak karşı çıktılar. Ama bu karşı çıkışlar bile aslında biraz refleksti ve eski dünyanın kavramlarıyla izah ediliyordu. Ama örneğin Almanya'da aynı günlerde milyonlarca kişinin katıldığı ışıklı "ırkçılığa karşı" gösterilere kimse karşı çıkmadı. Klasik kavramlarla olaya bakılınca ortada ırkçılığı ve faşizm tehlikesini lanetleyen buna karşı sokağa çıkan "sessiz çoğunluk" sözkonusudur. Ama aslında, tarihsel olarak ifade ettiği anlam ve sonuçları bakımından bu eylemler hiç de ABD'nin Somali'ye çıkarma yapmasından farklı değildi. Çünkü bu yürüyüşler yapılırken Almanya'nın bütün partileri bir araya gelip, Almanya ve Avrupa'ya Siyahların girmesini yasaklayan, olanaksız kılan, dünyanın yoksullarını bir rezervuara kapatan bir karar alıyorlardı "İlticacılar sorunu" namı altında ve bu ırkçı karara, o ırkçılığa karşı yürüyüş yapan yüzbinlerce beyazdan bir tek bile karşı çıkış görülmüyordu, aksine destekleniyordu. Ondokuzuncu yüzyılda İkinci Enternasyonal partileri bile yeryüzünde işgücünün serbest dolaşımından yana olduklarını programlarına ve bayraklarına yazıyorlardı. Bugünün beyaz işçi partileri ve örgütleri ise bırakalım işgücünün serbest dolaşımını, açlık, savaş, yoksulluk, politik baskılar gibi nedenlerle bile insanların Avrupa'ya gelmesine karşılar. Bu ırkçılık

44

değildir de nedir? Eski ırkçılık bu yeni ırkçılığın sis perdesi oluyor yanlızca. Yüzbinler sözde ırkçı ve faşist saldırılara karşı çıkıyor ama aynı anda en büyük ırkçı karara ses çıkarmıyor ve onu destekliyor. *** Mölln'de üç Türk'ün yakılmasından sonra Almanya'da ve Avrupa'da faşizm tehlikesinden çok söz edilir oldu. Bu faşizm kavramı da bugünkü gerçekliği anlamak için işe yaramaz, Avrupa merkezli, beyaz adam merkezli bir kavram haline gelmiş bulunuyor. Birincisi, saldırılar hiç bir zaman beyaz işçi örgütlerine yönelik değil, ilticacılara, sakatlara, homo seksüellere ve bunlarla dayanışan radikal solculara yönelik. İkincisi saldırganlarla beyaz işçinin hedefleri arasında pek bir fark yok. Beyaz işçi de yoksul ülkelerden kimse gelmesin istiyor, saldırganlar da. Bu anlamda bir faşizm tehlikesi yok. Ama eğer faşizmi, genel bir anlamda, ırk ayrımcılığı anlamında; insanların özgürlüklerinin sınırlanması ve baskı altına alınıp ayrımcı muameleye tutulmaları anlamında alırsak, ortada tehlike değil gerçek var. Ama bu gerçek yine beyaz için değil, siyahlar için. Beyaz adam istediği yere gidebilir. siyah ise özel izinlerle ve ancak siyahlara ayrılmış kapılardan. Bugün bütün Avrupa ülkelerinde "yeni Sağ" da denen ırkçı partilerin bir yükselişi görülüyor. Eski dönemin kavramları ve refleksleriyle bu partilerin faşist partiler olduklarından, faşizm tehlikesinden söz ediliyor. Aslında bu partiler klasik anlamıyla faşist partiler olmadıkları gibi bizzat dünya işçi sınıfı içindeki bu yeni bölünmenin politik ifadeleridirler. Bu partiler büyük ölçüde bizzat Avrupa'nın beyaz işçilerinin yeni konum ve çıkarlarının ifadesidirler. *** Dünyaya artık yeni bir ışık altında bakmak gerekiyor. Eski kavramlarla bu dünyayı anlamak olası değil. En gerici eylemler bile ilerici olarak değerlindirilebilir eski kavramlarla. Uzağa gitmeye gerek yok. Bizzat Özgür Gündem'den bir örnek. 4 Ocak tarihli gazetenin Avrupa sayfasında "Almanya yeni yılı gösterilerle karşıladı" başlığı altında şu satırlar okunabiliyor: "Toplumun tüm kesimlerinden yabancı düşmanlığına ve aşırı sağcılara tepkilerin giderek arttığı Almanya'da yeni yıla eylencenin yanı sıra ırkçılığı protesto eden eylemlerle de girildi. (...)" Aslında bu haber şöyle verilmeliydi: "Beyazlar "ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı" diyerek başlattığkları yeni ırkçı gösterilere büyük kitleler halinde katılıyorlar." Olayın özü budur ve tarihsel anlamıyla Somali'ye ABD müdahalesinden farksızdır. Ama bu özdeşlik eski bakış açısı ve kavramlarla görülemez,

Demir Küçükaydın 07.01.1993

45

46

Hayat Hızlı Gideni Cezalandıracaktır
İnsanın hiç bir zaman bugünkü kadar çok zamanı olmadı ama hiç bir zaman da bugünkü kadar zaman sıkıntısı çekmedi. Geçen yüzyılda iş saatleri haftada 80 saati buluyordu; bugün birçok ülkede 48 saat yasalaşmış durumda, hatta birçok ileri ülkede 40 veya 35 saatlik iş haftaları giderek kural oluyor. Buna rağmen günümüzün insanının en büyük problemlerinden bir i sürekli zaman kıtlığı çekmek; modern toplumda herkes zamanın çok süratli akıp gittiğinden şikayetçi. Yeryüzündeki insan sayısından daha fazla üretilmiş tek sofistike tüketim aracı belki de saat. Modern şehirlerde hemen hiç bir büyük alan, istasyon, salon yoktur ki orada bir kocaman saat bulunmasın. Zamanı kontrol altına almak için yatırılmış bu muazzam emeğe rağmen insanın zamana köleliği giderek pekişiyor. Bir toplumun refah düzeyinin ve günlük yaşamdaki ortalama hızın artması insanların daha bol zamana sahip olmalarına değil; bir zaman kıtlığı içinde yaşamalarına yol açıyor. Modern toplumun en büyük sorunlarından biri zamansızlık. Son yılların en ilginç tarih ve sosyoloji araştırmalarının özellikle zaman kavramı üzerinde yoğunlaşmaları; Dali'den M. Ende' ye kadar bir çok sanatçının insanın zamanın kölesi oluşunu estetik imgelerle ele almaları bu problemin yansımalarıdır. Yeni bir yıla giriş, zaman üzerinde düşünmek için bir fırsat olamaz mı? *** Zaman fiziksel bir kavram olarak, Newton'un "dışındaki herhangi bir nesneyle ilişkisi olmadan, doğası gereği eşit şekilli ve kendi kendine akan mutlak, gerçek ve matematiksel" Zaman'ından Einstein'ın değişken ve ancak uzay ve madde ile birlikte var olabilen relatif zamanına doğru bir evrim geçirir. Fiziksel zamanın, sadece kavranışının değil ama bizzat kendisinin de bir tarihi vardır ve bugünkü bilgi seviyesine göre zamanın tarihinin popüler bir özeti Stephan Hawking'in "Zamanın Kısa Tarihi" nde bulunabilir. İnsanın Zaman duygusu, köklerini her ne kadar Termodinamiğin İkinci Yasası'ndan ("Entropi") alsa da, insanın zaman kavrayışının ve bilincinin bir de sosyolojik boyutu vardır ve sosyolojik bir olgu olarak zaman bilincinin ve kavramının tarihi fiziksel zamanın tarihinden hiç de daha az heyecan verici değildir. *** Doğuşu ve yaygınlaşması topu topu bir kaç yüz yıllık bir geçmişi olan burjuva uygarlığının zaman kavrayışı doğrusal ("Linear") bir niteliktedir. Herkes ilkokuldaki dershanelerin duvarlarındaki bir ucu uzak bilinmeyen geçmişten gelen, diğer ucu bilinmeyen geleceğe giden bir doğrudan oluşan doğa ya da toplum tarihi şemalarını hatırlayabilir. Bilim kurgu film ve romanlarının en çok sevilen konularından biri olan zaman içinde ileri veya geri gidişler yine zamanın doğrusal bir yapısı olduğu varsayımına dayanır.

47

Kapitalizm öncesi uygarlıklarda üretim her şeyden önce bir tarım üretimiydi ve bu nedenle doğanın ritmine bağlıydı. Mısır'daki Nil taşkınları; Güneş'in, Ay'ın hareketleri; Mevsimler; hatta insanların hayatları sürekli tekrarlar değil miydi? Bu nedenle moder n kapitalizmin doğuşuna kadar insanlığın zaman kavrayışı aslında doğrusal değil, dairesel ya da helezonikti. Modern kapitalizmin doğuşu ile birlikte, üretim doğanın ritminden kurtuldukça ve artı değerin kaynağı işgücü oldukça ve emek süreci ancak zamanla ölçülebilir bir süreç olarak ortaya çıktıkça; bu "görünmez, elle tutulmaz şey"i, Zaman'ı, ölçmek ve birimlere ayırmak ihtiyacı doğdu. Doğal Zaman'dan Mekanik Zaman'a geçildi. Dairesel zaman fikrinin yerini dairesel çarklarla ölçülen ve birimlere ayrılan ama doğrusal zaman fikri aldı. Denebilir ki, insanın hayatında dairelerin (tekerlek, çark vs.) önemi arttıkça zamanın dairesel kavranışının yerini doğrusal kavranışı almıştır. Kapitalizm öncesinde her uygarlığın kendine göre bir tarihi ve zamanı vardı. Modern kapitalizmin dünya ticaretine egemen olmasıyla birlikte Dünya Zamanı fikri (1884) doğdu ve kapitalizmin anavatanı İngiltere'deki Greenwich rasathanesine göre bütün dünya bir tek zaman birimine bağlandı (1911) ve zaman dünya ölçüsünde standardize edildi. *** Olabildiğince az zamanda uzun yol; olabildiğince az zamanda daha çok enformasyon; daha çok üretim. İnsanoğlu hiç bu kadar hızlı değildi, ama hiç bu kadar zamansızlık da çekmedi. Denizin ortasında susuzluktan ölürcesine bir enformasyon denizi içinde enformasyonsuzluktan boğuluyoruz. Kapitalizmin bayrağında tek slogan var: "Daha Hızlı!" Kapitalizmle ilk karşılaşan insanlar modern burjuva uygarlığının bu sürati ve dakikleşmesinin insan doğasına aykırı niteliğini seziyorlardı. Henüz artizanlığın güçlü izlerini taşıyan Paris kömünarları belki bu yüzden; burjuva devleti gibi saatleri de parçalamışlardı. Ama sosyalist harekette bu güzel gelenekler unutuldu. Sosyalistler burjuva zaman modeli ve idealinin en ateşli savunucuları oldular. Süratte burjuvaziyle yarışa girdiler. İngiltere ya da Amerikan tekniğine; yani o sürate, yani o zamansızlığa; zaman köleliğine ulaşmak tek hedef oldu. Bizler artık insanlara daha büyük süratler ve daha çok enformasyonlar; dolayısıyla daha az zaman değil; daha çok zaman; yani daha yavaş, daha ritmi düşük bir hayat ve üretim; daha değerli ve özgürce seçilmiş enformasyonlar vaadetmeliyiz. Doğrusal, programlanmış, neredeyse sonsuz küçüklere bölünmüş burjuva uygarlığının mekanik zamanına karşı; insan doğasına ve doğanın ritmine daha uygun; değişen, büyük birimli ve yumuşak bir zamanı ezilenlerin bayraklarına yazması gerekiyor. Bu gibi sorunları gündemine almayan, tartışmayan ve programına koymayan bir geri ülke devriminin; ne uluslararası kapitalizm karşısında dayanabilme ne de ona karşı bir zafer kazanabilme; yani ne insanlığın çoğunluğunu ne de zengin ve ileri ülkelerin ezilenlerini etkileme, yanına alma şansı yoktur. ***

48

Kemalizm Batı uygarlığını Zaman kültürüyle de örnek almıştı. Miladi takvimden, alafranga saate ve radyo saat ayarına kadar insanların günlük hayatını belirleyen; kapitalist üretime uygun kültürel koşulları oluşturan tedbirler alındı. Biz sosyalistler Kemalizmi hiç bir zaman bu yönüyle eleştirmedik. Hatta eleştirimiz onun bu kültürel koşulları yeterince başaramaması yönünde yoğunlaştı. Türk solu sadece burjuva zaman kültürünü idealize etmek ve bayrağına yazmak hatasını işlemedi; küçük burjuva ve kapitalizm öncesi ilişkiler ortamı nedeniyle, örgütlerin çalışmasının büyük bir bölümünü, normal olarak kapitalizmin kendiliğinden gerçekleştirdiği, modern toplumun kültürünü üye ve taraftarlarına benimsetmeye harcadı. Örneğin randevulara zamanında gelmeyi, yani modern zaman kültürünü öğretmek örgütlerin daima önemli bir sorunu olmuştu. Bırakalım sosyalist olmayı, burjuva anlamda bile politik olmayan; özünde kültürel nitelikteki bu çalışmalar politik çalışmanın özü ve kendisinin yerini bile aldı. Bu nedenle sosyalistlerin faaliyetlerinin çok büyük bir bölümünü, Türkiye'nin geri kapitalizminin bir türlü yeterince beceremediği, modern topluma uygun kültürel niteliklerle donatılmış insan yetiştirme çalışması aldı. Bir bakıma Tarih sosyalistleri Türk kapitalizmini güçlendirmek için kullandı. Bu anlamda Türk sosyalistleri sadece Burjuva Uygarlığını ve Kemalizmi eleştirmemekle kalmadılar; nesnel olarak Kemalizmin hedeflerine ulaşmasına hizmet eden, hem de Kemalizme rağmen hizmet eden, kültürel değişimin araçları oldular. *** Ezilenler elbette ezenlere karşı savaşlarında, savaşın kendisinin dikte ettirdiği kurallara uymak zorundalar. Örneğin elbet dakik olmak zorundalar. Ama bunun insanın doğasına aykırı olduğunu bir an bile akıldan çıkarmadan. Pratik çalışmada elbet: "Hayat geç kalanı cezalandırır" ya da "Geç gelmenin faziletlerinden yararlanamayanlar, geç kalmanın reziletleri içinde bunalırlar" ilkeleri geçerliliğini koruyacaktır. Ama tarihsel ve programatik düzeyde; burjuvazinin bayrağında "daha hızlı" yazdığına göre, bizim de bayrağımıza şunu yazmamız gerekiyor: "Hayat hızlı gideni cezalandıracaktır!" Ve de cezalandırıyor: Zamansızlıkla.

Demir Küçükaydın

49

Turizme Karşı
Türk solcularının turist gelmesine karşı çıkmaları gerekiyor. Ama bu karşı çıkış sadece taktik düzeyde bir gerekçeye; gelen dövizlerin savaşın finansmanında kullanılması gibi bir gerekçeye dayanmamalı; turizmin kendisini sorgulamalı ve alternatif bir anlayış getirmeli. Elbette bütün alanlarda bunu yapmak gerekir, ama her alanda neyin yapılması gerektiğini somutlamak için turizm bir ipucu ve örnek olabilir. Turizmin “halkları yakınlaştırdığı” kocaman bir yalandır. “Başka kültürleri tanımayı” sağladığı ise ondan da büyük bir yalan. Hiç bir turist gittiği ülkenin kültüründe yaşamaz; o ülkenin insanlarıyla iyi ve kötü günü paylaşmaz. Oraya kendi kültürünün bütün ürünlerini götürür ve bir tür getto hayatı yaşar. Ama asıl gettoya sürülen yerli halk olur. Türkiye henüz kitle turizminde yeni olduğundan, halkın büyük çoğunluğu, turistlere hala Amerika yerlilerinin daha sonra kendilerini yok edecek ya da köleleştirecek olan Kolomb ya da Kortez'e yaklaştığı gibi yaklaşıyor. İspanya ve Yunanistan gibi 60'lı ve 70'li yıllarda kitle turizmine açılan ülkelerde ise halk turistlerden nefret eder. İç güdüleri ve deneyleriyle turistlerin "sömürgeci beyaz adam" olduğunu bilir. Bütün turistik yerlerde halk beyaz adamın hizmetçisi, temizlikçisi, aşçısı, garsonudur. Güneydoğu Asya'da ise Haremi. Herhangi bir "tatil beldesi"ne gidin ve etrafınıza bir bakın, bütün yerli halk Amerikan filimlerindeki siyahların konumundadır. Bu siyahlar henüz dünyaya bir bütün olarak bakmaya alışmadıkları ve ülke vatandaşlığı kavramının bir tek dünya vatandaşlığının geçerli olması gereken bir dünyada ırkçılığın bir aracı olduğunu kavramadıkları için, siyah olduklarının bilincinde değiller. Bunu bir gün kavrayacaklar ve o zaman bugün kendini turist diye gizleyen "beyaz efendiler"i kovmak; onların "tatil cennetleri”ni cehenneme çevirmek için dünya ölçüsünde toplumsal bir hareket başlatacaklar.

(Yazı burada bitiyor. Yarım kalmış.)

50

Üçüncü Bölüm: Göçmenler Konusunda Ekstra Yazılar
(Ertuğrul Kürkçü'ye İletilmek Üzere)

Özgür Gündem Yayın Kurulu'na "Avrupa" Sayfasıyla İlgili Öneriler
24 Ekim 1992 tarihli Özgür Gündem gazetesinde sekizinci sayfanın "Avrupa" ya ayrıldığı görülüyor. Aynı sayfada bu yeni girişimi açıklayan Hüseyin Akyol'un "Merhaba" başlıklı kısa sunuş yazısı da var. Ancak 25 Ekim 1992 tarihli sayıda ise sayfanın başlığı "Avrupa" değil, "Radyo - Televizyon". Bir davranış sürçmesi olsa gerek. Başlangıç için pek önemli sayılmayabilir. Ancak bu vesileyle "Avrupa" sayfasıyla ilgili önerilerimi sizlere iletmek isterim. Diğer gazetelerin (Hürriyet, Milliyet vs.) Avrupa baskıları var. Bu baskılar Türkiye'dekilerden özellikle Avrupa'ya ilişkin haberleri bakımından ayrılıyor. Bu o gazetelerin anlayışının normal sonucu. Özgür Gündem bu gazetelerden öncelikle iki bakımdan ayrılmalıdır: 1. Buradaki Türkler, Kürtler ve diğer Türkiye'liler "Gurbetçi"ler, "Yurt Dışındaki Vatandaşlar / İşçiler" olarak değil; eğer deyim yerindeyse "Avrupa'daki Türkiye'li Göçmen Azınlıklar" olarak ele alınmalı. Sorun basit bir adlandırma sorunu değildir; olaya bakışla ilg ilidir. Örneğin Türk Devleti Avrupa'daki Türkiye'lileri "Gurbetçi" olarak ele almakta ve onları dış politikasının basit bir aracı olarak kullanmaya çalışmakta ve kullanmaktadır. Ama daha kötüsü Türk ve Kürt sol hareketlerinin de olaya aynı anlayışla yaklaşması, buradaki insanları sadece oradaki mücadelenin maddi ve manevi destekçileri olarak görmeleridir. Bu yaklaşım Avrupa'daki Türkiyeli Göçmen Azınlıkların buradaki korkunç durumlarına karşı mücadeleye girmesini; bir toplumsal hareket oluşturmasını (örneğin Siyahların Amerika'da 50'li ve 60'lı yıllarda yükselen medeni haklar hareketi gibi bir hareket) engellemektedir. Avrupa'daki göçmen azınlıklar yeni bir öznedir. Er veya geç Avrupa'da bir güç olarak ortaya çıkacaktır. Gerek Avrupa Devletlerinin gerekse T.C.'nin bütün çabası bunu engellemeye yöneliktir. Türk basınının bütün Avrupa sayfaları veya baskıları bu amaca yöneliktir . Özgür Gündem onlardan bu bakımdan ayrılmalı böyle bir hareketin oluşmasına hizmet etmelidir. Bu Avrupa'da politika yapmak; Avrupa politikası yapmak demektir. Bu politikanın öznesi ve muhatabı Türkiyeli Göçmen Azınlık olmalıdır. Sorunu biraz aşırı çekiştirerek somutlamaya çalışayım. "Avrupa" sayfasında iki gün arka arkaya "Kürtler Avrupa'da 37 bölgede seçime gidiyor" ve "Avrupa'da Ulusal Meclis Sevinci"

51

başlıklı iki büyük haber yorum var. Aslında bunlar "Avrupa" sayfasına değil Türkiye ya da Kürtlerle ilgili sayfalara girmesi gerekir. Bu olay elbet bir Avrupa sayfasında da yer alabilir ama olaya Avrupa'daki göçmen azınlıkların sorunları açısından yaklaşılırsa haberin veriliş biçiminin kökten değişmesi gerekir. Örneğin denilebilir ki: "T.C. hala Avrupa'daki "Gurbetçiler"e oy hakkını vermesin Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi Avrupa'daki Kürtlere sadece oy hakkı değil 500 üyeli Ulusal Mecliste 10 üyelik kontenjan tanıyor." (Bu yaklaşım sadece Buradaki göçmen azınlık açısından değil, Türkiye'deki Demokratik mücadele açısından da önemlidir. Örneğin Türkiye Büyük Mil let Meclisi'nde 10 üye Avrupa'daki Türkiye'lilerce seçiliyor!) Ya da Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketinin Avrupa'daki Kürt göçmen azınlığın buradaki mücadelesiyle ilişki ve çelişkileri ele alınabilir. Çünkü bu ikisi arasında bir çelişki olduğu kanısı çok yaygındır. 2. Elbet Avrupa'da Göçmen Azınlıkların henüz doğuş halinde de olsa örgütlülük leri ve hareketlilikleri var. Ancak göçmen azınlıklar da kendi içinde sınıflardan oluştuğundan bu sınıfların eğilimleri de var. Bütün diğer gazetelerin "Avrupa" baskıları bunlar içindeki en tutucu, en köle, biraz da Sosyal Demokrat eğilimlerin ve örgütlerin propagandalarını yapıyorlar; sadece onlarla ilgili haberleri veriyorlar. Özgür gündem onların susuşa getirdiğinin kürsüsü olabilir. Yani göçmen azınlıklar hareketi içinde demokrat ve radikal bir eğilimi ifade etmelidir. 3. Bütün diğer basında Avrupa baskıları ayrı. Özgür Gündem aynı duruma düşmemelidir. Yani Avrupa bölümü sırf Avrupa baskısı için olmamalı, aynen Türkiye baskısında da yer almalı. Böylece gizli paternalizme son verilmeli. Avrupa'daki Göçmen Azınlıkların Türkiye ve Kürdistan haberleri okuması nasıl normal karşılanıyor ise Türkiye'dekilerin de Avrupa'daki göçmen azınlıkların haberlerini ve mücadelelerini okuması normal karşılanmalı. Türkiye'deki insanların da bizlerin buradaki mücadelelerinden öğrenecekleri vardır. Bu üç nokta diğer basından ayrı; Özgür Gündem'in yapmaya çalıştığı gazeteciliğe uygun bir Avrupa sayfası için olmazsa olmaz ilkelerdir. Akıl vermek kolay. Peki pratik olarak ne yapılabilir? Aslında Ertuğrul Kürkçü Hamburg'a bir konferans için geldiğinde Özgür Gündem'in Avrupa'da epey okunduğundan; Avrupa'daki Türkiye'li göçmen azınlıkların radikal ve demokrat bir sesi de olması gerektiğinden; bu konuda yardımcı olabileceğimizden söz etmiştik. O da böyle bir Avrupa Sayfası projesi olduğundan söz etmişti. Anlaşılan bu sayfalar o projenin hayata geçirilmesi. Ancak bu güne kadar kimse bizimle temas kurmadığından önerimizin bilinmediğini varsayıyorum. Ben kişi olarak haftada birkaç kere Avrupa'daki göçmen Azınlıkların bakış açısından yorumlar ya da makaleler yazabilirim. Ayrıca biraz uzun aralıklarla da olsa incelemeler yazabilirim.

52

Henüz kimseyle konuşmadım ama böyle bir sayfanın hazırlanmasına katkıda bulunabilecek birçok arkadaş olacağını düşünüyorum. Örneğin yine Hamburg'tan Selçuk Eralp şimdiden katkıda bulunmaya başlamış ve "Geciktirilmemesi Gereken Bir Tartışma: Rostok Olayı" başlıklı bir yazısı yayınlanmış. Yardımda bulunabilecek arkadaşların bir çoğu bilgisayarın yabancısı değildir. Yazıların seri olarak iletilmesi için faks'ın yanı sıra modem'den de yararlanılabilir. Tabii kimi teknik sorunları (kaç "baut"luk olduğu; Türkçe karakterlerin ASCII içindeki yerleri gibi) çözmek şartıyla. Eğer konsept ve öneriler ilginizi çekiyorsa Özgür Gündem'den b ir sorumlunun buraya gelmesi ve konuşulması en iyisidir. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Demir Küçükaydın

(Bu Mektup Hakkında Not: 04.01.1993 tarihinde emniyete alınmış.)

53

Siyah Gözüyle
Niye bu başlık altında yazacağız? Irkçı baskının en dayanılmaz acılarını çekenler siyahlar oldular. Bu nedenle de ırkçılığa karşı hareket denince akla siyahlar gelir. Afrika'dan Amerika'ya köle olarak götürülen siyahlar başından itibaren köleleştirilmelerine karşı akla hayale gelmiyecek direniş biçimleri gösterdiler: intihar ettiler; kaçmaya çalıştılar; beyaz efendilerini öldürdüler; aynı kölelik cehenneminde yaşamasın diye çocuk doğurmamaya çalıştılar; Afrika'daki geleneklerinden kaynaklanan, hala korku filimlerine tükenmez malzeme kaynağı olan voodo gibi gizli dinler ve tarikatler örgütlediler. Ama bütün bunlar yığınsal bir politik hareket oluşturmaya yetmedi. Böyle bir hareket ilk kez 50'li ve 60'lı yıllarda ABD'de ortaya çıktı. Nasıl kadınların ezilmesine karşı ilk hareketler kadınları ezen erkekleri örnek alıp kadının özgürlüğünü erkeklerin dünyasına katılımı sağlayacak tedbir ve taleplerde aradılarsa ve adeta kadınlıklarından utandılarsa; siyahlar da ilk başlarda beyaz adamın standartlarına ulaşmaya çalıştılar ve siyahlıklarından utandılar. Kadınlar gibi siyahlar da tarihsel tecrübeleriyle ve güçlerinin giderek bilincine varmalarıyla kendilerini ezenlere benzemeye çalışmanın bir çıkış yolu olmadığını; hareketlerinin başka bir değerler sistemi getirmesi gerektiğini gördüler. Bir toplumsal hareketin oluşumu ve pişmesiyle birlikte bu köle ruhundan kurtulup "Siyah Güzeldir" dediler. Aynı zamanda kendilerine "Zenci" (neger) denilmesine de karşı çıkıp kendilerini "Siyah" olarak tanımladılar. O zamandan bu zamana ABD'deki siyahların durumunda, küçük bir orta sınıfın oluşması dışında, büyük bir değişiklik olmadı. Eski biçimiyle ırkçılık sürmeye devam ediyor. Fakat artık küçük fanatik ırkçı gruplar dışında, artık kimse, kimi ırkların aşağı olduğunu açıktan savunamıyor. Savunamıyor ama ırkçılık yok olmadı; sadece biçim değiştirdi. Dün, ırkçılık açıktan kimi fiziksel özelliklere dayanarak kimi ırkların aşağı olduğu fikrine dayanıyordu. Bugün ise ırkçılık kültüre ve milliyetlere; kağıt parçalarına dayanıyor. Örneğin bir Alman pasaportunuz ya da sizin Alman olduğunuzu kanıtlayacak bir hüviyetiniz yok ise hiç bir hakkı olmayan bir köleden başka bir şey değilsinizdir. Eski ırkçılık bir bakıma kendi içinde daha tutarlıymış. Bugünkü ırkçılık ise hem "bütün insanlar eşittir" diyor; hem de belli bazı kağıt parçalarına sahip olmayan ya da başka bir kültür ve değerler sistemi olan insanları her türlü haktan mahrum edip eziyor ve sömürüyor. Bu, iç tutarlılığı daha az, ama görünmesi, anlaşılması; ırkçılık olduğunun kavranması daha zor bir ırkçılık. Çünkü bu ırkçı baskıya uğrayanlar da o kağıt parçalarına aynı değeri veriyorlar. O kağıt parçaları ise beli toplumsal ilişkileri ifade ediyor. Yani bir devletin yurttaşı olmak; bir ülkenin vatandaşı olmak gibi. Fransız devrimini yapanlar birbirini "yurttaş" diye çağırıyorlardı. O zamanlar yığınla küçük derebeyliğin bulunduğu ve derebeylerin baskısının ezilenleri bunalttığı bir Avrupa'da "yurttaş"

54

olabilmenin insanlığın hayrına bir yanı vardı belki. Şimdi ise, sermayenin, zengin ulusların yuttaşlarının dünyanın bir yerinden diğerine hiç bir engelle karşılaşmadan gittiği; fakat "yeryüzünün lanetlileri"nin; yani şu "Üçüncü Dünya"lılar ve onların zengin ülkelerin pis işlerini yapan uzantılarının "Berlin Duvarı"ndan daha etkili ve korkunç mekanizmalarla "Üçüncü Dünya" denen "Bantustan"a hapsedildikleri bugünkü dünyada "yurttaş" sadece ırkçılığın bir aracı olabilir. Biz Avrupa'daki göçmen azınlıklar bu tür yeni, anlaşılması daha zor ve daha sinsi bir ırkçılığı doğrudan ve ilk kez yaşayanlarız. Bunu bugün belki sadece biz etimizde kemiğimizde hissedip kavrayabiliyoruz, ama yakın gelecekte gelişmiş ülkelerin yurttaşı olmayan bütün yoksul insanlık kavrayacaktır. İşte bu ırkçı baskıya maruz kalanlar ve direnenler, derisi ne renk olursa olsun, eski biçimiyle ırkçılığa en fazla maruz kalmış ve ona karşı en büyük direnişleri göstermiş siyah hareketiyle benzerliğini vurgulamak ve bu geleneğin devamı olduğunu belirtmek için kendilerine "Siyah" diyorlar. Bu bağlamda "Siyah" Politik Bir Kavram olarak kullanılmaktadır. Buna karşılık "Beyaz" da ırkçı baskıyı uygulayanları tanımlamakta kullanılmaktadır. Örneğin bir Japon "sarı ırk"tan sayılmasına rağmen, artık "beyaz"dır. Japonya'da hiç bir hakkı olmadan göçmen işçi olarak çalışan Koreli ise, o da "sarı ırk"tan olmasına rağmen "Siyah"tır. Avrupa'daki Türk veya Kürt "beyaz ırk"tan sayılırlar ama artık "Siyah"tırlar. Biz, İngiltere’deki anti-ırkçı mücadeleden kaynaklanan bu kavramları; politik anlamıyla siyah ve beyaz kavramlarını benimsiyoruz ve hepimizin benimsemesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü bu kavramları kullanarak hem dünyanın bütün ezilen "ırk" ve uluslarıyla kendimizi bir gördüğümüzü; onların bir parçası olarak kabul ettiğimizi; onlarla kader ortaklığı içinde bulunduğumuzu; kısaca yerimizi net olarak tanımlamış oluyoruz; hem de şu "Beyaz Adam"ın konumuna ya da hedeflerine ulaşmak gibi bir hedefimiz olmadığını ve olmaması gerektiğini; başka bir değerler sistemine dayanan başka bir ideal için mücadele etmemiz gerektiğini; tıpkı "siyah güzeldir" diyen öncülerimizin bununla beyez adama benzemek istemediklerini vurguladıkları gibi, biz de, özel olarak "Avrupalı" olmak istemediğimizi ama ona karşı direneceğimizi; Avrupalının imtiyazlarına sahip olup dünyanın beyazları arasına katılmak değil, diğer siyahlarla birlikte yeryüzünden beyazlığı kaldırmaktan yana olduğumuzu; yani hedefimizi kısmen de olsa vurgulamış oluyoruz. Bu nedenle bu köşenin başlığı "Siyah Gözüyle". Ve orada her şey Beyaz'a karşı olacaktır. Demir Küçükaydın - 2.11.1992

55

Malcolm X'in İkinci Doğuşu
Amerikan sinemasında 1950'lere kadar siyahlara uygun görülen rol hizmetçilik ve Tom Amcalıktan başka bir şey değildi. 1950'lerde Hary Belafonte ile ilk kez bir siyah başrol almaya başlar. 1960'lar Sidney Poitier'li dramlar dönemidir. 70'li ve 80'li yıllarda yeni siyah orta sınıf, özellikle polisiye filmlerde yansımasını bulur. Ama bütün bu filimler beyazlarca ve beyaz gözüyle yapılırlar. Spike Lee ilk kez siyahlar için film yapan bir siyah rejisör olarak ortaya çıkar. "Do the right thing" filmiyle dünya çapında tanınır. Film aslında Los Angeles'teki son siyah ayaklanmasının bir sanatçı sezişiyle yapılmış kehaneti gibidir. Bu film Malcolm X'in bir sözüyle biter. Yönetmen şimdi Malcolm X'in hayatını konu alan "Malcolm X" adlı filminin çekimini bitirmiş bulunuyor. Üç saatlik bu film, üç gün önce Amerika'da sinemalarda gösterime girdi. Bu vesileyle Malcolm X7i yeniden hatırlatmak yararlı olabilir. * Son zamanlarda yapılan bir ankete göre ABD7deki siyah gençlerins %90'ı Malcolm X’in fikirlerini benimsediğini söylüyor. Hemen hemen bütün siyahlar, üzerinde X yazan tişörtler, şapkalar taşıyorlar. ABD’nin büyük şehirlerinin siyah gettolarında siyah gençlerin yarattığı ve Almanya'daki Türkiye'li gençlerin de çok tuttuğu rap türünün en önde gelen müzisyenleri: Cluck D., Public Enemy, Ice-T vs. parçalarında Malcolm X’in görüşlerini dile getiriyorlar. Kapitalizm siyahların X’e bu ilgisini ve dönüşünü ticarileştirmekte gecikmiyor. ABD'ye başkan seçilen Bill Clinton jogging kıyafetinde bir X taşıyor. Yıllardır kendilerine verilen Malcolm X'le ilgili senaryoları çöp sepetlerine atan Hollywood yapımcıları bu yeni kar kaynağını yatırım yapmaya değer bulup Spike Lee'nin Malcolm X'le ilgili bir film yapmasını kabul ediyor. Harward'da toplum araştırmacısı Henry Louis Gates Jr. : "Biz bir Malcomani yaşıyoruzz fakat bir Martinmani değil" diyor. * Malcolm X ve Martin Luther King 1960'ların ABD'yi sarsan ve bütün dünyayı da " Amerikan Rüyası”ndan uyandıran muazzam siyah hareketinin iki önde gelen lideriydi. Martin Luther King'in adını taşıyan yüzlerce cadde, meydan, okul hatta bir de resmi tatil günü vardır ABD'de; fakat Malcolm X’in adını taşıyan tek sokak Harlem'dedir ve bir kaç blok ötesinde yine bir King alanı vardır. Martin Luther King'in bütün resmi tanınışı ve korunuşuna rağmen siyahlar bugün mücadeleleri için gerekli parolaları ve sembolü daima unutturulmaya

56

çalışılmaş Malcolm X’in mücadele ve fikirlerinde buluyorlar. Köleler ve köleleştirilmiş sömürgeler ancak İsa ya da Gandi gibi "yanağına vurana öbür yanağını çevir" diyen pasif direniş formlarını öne süren önderler çıkarabilmişlerdir. Amerika'nın Güney eyaletleri, iç savaştan sonra resmen kölelik kaldırılmış olsa bile, Klu Klux Klan terörü ve köleliğin gelenekleri altında yaşayan siyahlarla doluydu. Bu siyahların direnişi de ancak pasif mücadele biçimleri olabilirdi. Güneydeki bu hareketin önderi, bir rahip olan Martin Luther King'di. Ama Kuzey'in sanayi şehirlerinin gettolarının direnişine böyle bir köle direnişi ideolojisi cevap veremezdi. Bu nedenle de Kuzey'de "Göze göz, dişe diş" diyen, henüz köleleşmemiş silahlı göçebe ya da Kent Plebi (Müslim) Muhammet'in dininden ilham alan "Siyah Müslümanlar" hareketi gelişmişti ve bu hareketin gerçek önderi Malcolm X idi. * Ama toplumsal mücadeleler sadece onlara katılan yığınları değil, onların önderlerini de eğitir. Her ikisi de suikasta kurban giden bu iki siyah önderin fikirleri de mücadeleleri içinde değişti. Her ikisi de ancak ölümlerinin öncesindeki kısa bir dönemde yeni ulaştıkları noktalan ifade edebildiler ve sistemleştirme olanakları olmadan ve bizzat bu değişim ve radikalleşmelerdi nedeniyle öldürüldüler. Güney'deki harekette, Andrew Young gibi, King'in yakın mücadele arkadaşları sağa doğru kayarken, King sola doğru bir evrim gösteriyordu. Ve öldürüldüğü gün öldürüldüğü şehirde ilk kez bir işçi grevi ile dayanışmaya gitmişti. King X'e yaklaşırken, X de King'e doğru bir evrim gösteriyordu. Malcolm X, başlangıçta sadece siyah milliyetçiliğini vaaz ederken, Mekke'de hacca gittiğinde birçok beyaz Müslüman’ın kendisini kardeş olarak kabul ettiğini görünce, İslami bir söylem altında, bir enternasyonalizm geliştirmeye başlamıştı. Artık sadece ABD'deki siyahları değil, bütün dünyadaki ezilen ulusları da kapsayan bir mücadele perspektifi oluşturmuştu. Bu gelişim ise onun Elijah Muhammet'in "Siyah Müslümanlar" hareketinden kopmasıyla sonuçlandı. Beyazlar nasıl Martin Luther King'in henüz radikalleşmediği döneminin fikirlerini propaganda ediyorlar ve onu tehlikesiz hale getirmeye çalışıyorlarsa, siyahlar da büyük ölçüde Malcolm X’in henüz X olduğu dönemin fikirlerini öne çıkarıyorlar. Fakat ne olursa olsun, biraz geriden de olsa yine de bir başlangıç. Ve başlamak işin yarısıdır.

57

Dördüncü Bölüm: Yayınlanmayan Yazı

Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi ve P.K.K.
Bir Türk tarihçisi, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğinden kurtulan son ulusun Türkler olduğunu söylemişti. Bu önermeyi bugün şöyle bir paradoksal önermeyle tamamlamak gerekiyor: Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğinden hala kurtulamamış son ulus da Kürtlerdir. Kürtlerdir, çünkü Türk modernleşmesi ya da "burjuva devrimleri" -yine paradoksal bir ifadeyle- burjuvaziye karşı yapılmış burjuva devrimleridirler. Bu "devrimler" Osmanlı Egemenliği altındaki Hıristiyan ulusların burjuvazisine karşı Osmanlı "Devlet Sınıfları" tarafından örgütlenen ve yönetilen hareketler olmuşlardır. Bu nedenledir ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti Osmanlı İmparatorluğunun yaşayan Ruhu olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altındaki Hıristiyan uluslar bu egemenliğe ilk başkaldıranlar oldular. Ancak bu baş kaldırış, Balkanlarda ve Anadolu'da zıt sonuçlara yol açtı. Balkanlarda Hıristiyan Kapitalizmi, Müslüman Prekapitalizmini yenip sürerek başarıya ulaşır ve Balkan uluslarının yolunu açarken, Anadolu'da Kürt -Türk Müslüman Prekapitalizmi Rum-Ermeni Hıristiyan Kapitalizmini sürerek ve yok ederek tasfiye etti. Bu süreç kıta Avrupa’sı ve Britanya Adaları arasındaki gelişim zıtlıklarına benzetilebilir. Kıta Avrupa'sında Sen Barthelmi katliamlarıyla burjuva gelişimi bir kaç yüz yıl geciktirilirken, İngiltere modern gelişimin yoluna giriyordu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Eski Ermeni ve Rum burjuva konakları, Kürt ve Türk feodallerinin evlerine ya da Osmanlı'dan miras Cumhuriyet adını almış devletin hükümet konaklarına dönmüştü. Bu tersine gidiş Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketinin de gerilemesine yol açtı. Bundan sonraki dönemde Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi'nin ağırlık merkezi İkinci Dünya Savaşının özel koşulları nedeniyle önce İran'a (Kısa Ömürlü Mehabat Kürt Cumhuriyeti), İran'daki yenilgiden sonra da Irak'a kaydı. Bu dönem boyunca Türkiye Kürdistan'ında (Kuzey Kürdistan) hemen hemen hiç bir ciddi ve kitlesel bir direniş görülmez. Kürt emekçi yığınları zor ve dini tarikatlar aracılığıyla Türk gericiliğinin oy deposu olarak kalırlar.

PKK'nın Bazı Özellikleri
1960'lı yıllarda Türkiye'de kapitalist gelişimin hızlanması ve işçi hareketinin doğuşuyla birlikte yeniden doğan Türk Sosyalist Hareketi (İlk doğuş Ekim Devrimi Yıllarında olmuştur) Kürt ulusunun memnuniyetsizliğinde doğal bir müttefik buldu. Türkiye'deki Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi, Türk Sosyalist Hareketi'nin rahminde onunla aynı Marksist vokabüleri

58

kullanarak gelişmeye başladı. 60'lı yıllar boyunca ayrı bir kişiliği olmadı, 70'li yıllar Türk Sosyalist Hareketinden kopma ve Kendi Kişiliğini Bulma mücadelesiyle geçti, 80'li yıllar Türkiye Kürdistan’ında Bağımsız bir Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketinin doğuşuna tanıklık etti. 90'lı yıllarda ise müthiş kitleselleşmesi görülüyor. Bu kitleselleşen ve radikalleşen hareket ise örgütsel ve politik ifadesini P.K.K.’ da buluyor. Kürt Ulusal Hareketi gelişir ve güçlenirken, Türk sosyalist hareketi 1979'dan itibaren, önce kendi hataları, sonra 12 Eylül darbesi ve en son olarak da Sovyetlerin dağılışıyla birlikte, hızlı bir dağılış ve çözülme sürecine girdi ve aslında küçük ve etkisiz çevreler sayılmaz ise. bir toplumsal güç olarak yok olmuş durumda. Bu çöküş öylesine güçlü ki, yükselen Kürt mücadelesi bile onu canlandıracak bir soluk veremiyor. Türkiye Kürdistan'ındaki Kürt hareket ve partileri iki kaynaktan doğmuşlardır. Birincisi Irak Kürdistan’ında mücadele eden hareketlerin uzantıları ve paralelleri. Bu daha ziyade aşiretlerden güç alan partiler 50'li ve 60'lı yıllarda Kürtler arasında daha etkili ve organize idiler. Türk Sosyalist hareketlerinin uzantısı ya da paraleli olan partiler ise 70'li yıllardan sonra daha etkili olmuşlardır. Türkiye Kürdistan’ındaki Kürt hareket ve partilerinin bu bölümü, içinden çıktıkları Türk hareketlerinin problematiklerini ve sınıfsal eğilimlerini aynen yansıtmışlardır. 1960'ların Reformist ve Burjuva sosyalist Türkiye İşçi Partisi ve 1970'larin yine aynı k arakterde ve Sovyet çizgisindeki TKP'den kopan ya da onun paraleli olan parti ve hareketler Altın çağlarını 1970'li yıllarda yaşadılar ve zamanlarına göre, feodal ve aşiret geleneğine dayalı hareketlere göre büyük bir ilerlemeyi temsil ediyorlardı. Bunların en bilineni Kemal Burkay'ın lideri olduğu parti ve harekettir. Bu temel eğilimdeki partilerin ve hareketlerin ortak özelliği reformist olmalarıdır. Bunun yanı sıra Sovyet çizgisinin sadık taraftarı olmakla da malûldüler. Bir yandan PKK'nın temsil ettiği radikalleşme, diğer yandan da Sovyetlerin çöküşüyle birlikte hızlı bir gerileme ve çürüme sürecine girmiş bulunmaktadırlar. Bu hareketler bugün PKK'nın temsil ettiği radikal ve yığınsal Kürt hareketinin başarılarından son derece rahatsızdırlar ve içten iç e onun yenilgisini beklemektedirler. Eğer Türk Burjuvazisi, Türk ordusunun politikadaki geleneksel ağırlığını sınırlayıp, İspanya'da Bask sorununun çözümünde olduğu gibi bir politikayı uygulayabilirse, bu politikanın Türkiye Kürdistan’ındaki dayanağı muhtemelen bu partiler olacaktır. Bunlar şimdilik sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. İsveç kamuoyu Kürdistan'daki gelişmeler hakkındaki bilgileri daha ziyade bu çizgidekilerin süzgecinden ve yorumlarından geçmiş biçimiyle almaktadır. Bu çevrelerin İsveç’teki gücü yanıltıcı olmamalıdır. Onların İsveç'teki gücü Türkiye Kürdistan’ındaki güçlerinden değil, İsveç'in politikasından ve geçmişinden gelmektedir. Türk Sosyalist Hareketinden kopan ikinci eğilim Küçük burjuva sosyalizminin ve radikalizminin damgasını taşımıştır. Maocu, Arnavutlukçu ya da Latin Amerika'daki Kastrist, Sandinist benzeri Türk hareketlerinin Kürt paralelleridirler. Bunların içinde en bilineni ve doktriner olanı Rızgari idi. Bu hareketler Altın çağlarını 1980'e kadar olan dönemde kısa bir süre ve Türkiye'deki radikalleşmenin bir yansısı olarak yaşadılar. PKK da bu kategoriden

59

sayılabilir. Ancak onun doğuşu diğerlerinden bazı bakımlardan ayrılır ve bu ayrılış noktaları PKK'nın diğerlerine göre niçin başarılı olduğunu anlamak bakımından bazı ip uçları verebilir. 1970'li yıllarda, özellikle 1974'ten sonra Türkiye'de kitlelerin muazzam bir radikalleşmesi ve kitle hareketinin yükselişi yaşanmıştır. Ancak bu radikalleşme tüm toplum kesimlerinde senkronize olarak gerçekleşmedi. Önce şehirlerin işsiz kesimleriyle, küçük burjuvazi radikalleşti. İşçi Sınıfı nispeten sendikalar aracılığıyla konumunu koruyabiliyor hatta gerçek ücret artışları sağlayabiliyordu. Bu, söz konusu radikalleşme döneminde aynı zamanda ve bu nedenle İşçi Sınıfının sanayi çekirdeği arasında reformist sosyalizmin ve Sosyal Demokrasinin (TKP ve CHP) güçlenmesini de açıklar. Kürdistan ise daha geri toplumsal ilişkiler nedeniyle radikalleşmede geri kalmıştı. 1978'lere gelindiğinde artık radikalleşmiş küçük burjuva ve işsiz kitleler yorulmaya başlamışken İşçilerin ve Kürt yoksullarının radikalleşmesi başlamıştır. İşte PKK bu dönemde doğmuştur, ve özellikle kasaba ve şehirlerin yoksul gençliği arasında taban bulmuş ve onun eğilimlerinin ifadesi olmuştur. PKK en son doğan Kürt hareketidir Türkiye Kürdistan’ında. Diğer yandan PKK'nın en az bilinen bir özelliği de Kürt ve Türk devrimcilerinin kurucuları arasında birlikte yer aldığı ilk ve tek Kürt hareketi olmasıdır. Bütün diğer Kürt hareketleri sadece Kürtler tarafından kurulmuştur. PKK kökeni itibariyle Kastrist sayılabilecek Türk hareketlerinin geleneğinden kaynaklanmakla ve onların Kürdistan'daki paraleli olmakla birlikte, güçlü bir Stalinist vokabülerle konuşur. Ama bu onun Stalinist olduğu anlamına gelmez. Stalinist Kürt hareketleri daha ziyade reformist sosyalist Kürt hareketleridir. O daha ziyade Vietnam ve Çin'deki köylü ve Ulusal Kurtuluş hareketleriyle Küba ve Nikaragua'daki Kastrist ve Sandinist hareketlerin arasında bir yerdedir. PKK'nın anti -demokratik eğilimleri onun Stalinizm'inden değil, ulusal kurtuluş hareketlerinin kendi karakterinden gelmektedir. Bu özellikler hangi ideolojiye bağlı olursa olsun bütün hareketlerde görülmektedir. Dünyada PKK'nın yaptığı türden işler yapmamış ve yapmayan bir tek Ulusal Kurtuluş Hareketi gösterilemez. Namibya, Filistin, Bask, İrlanda vs. gibi bütün ulusal kurtuluş hareketlerinde benzer pratikler görülmüştür ve görülür. Garip olan nokta onlarda hoş görülen bu pratiklerin PKK'ya ve Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi'ne gelince çifte standarda tabi kılınmasıdır. Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi'nin İhanet ya da Mücadele arasında üçüncü bir yola olanak tanımayan sert ve keskin çelişkileri her türlü demokrasi ve tartışma denemesini olanaksız kılmaktadır. Savaşan bir ordu, kendi safları arasında farklı strateji ya da tereddütlere tolerans gösteremez. Orada siyasetin değil, savaşın fizik yasaları belirleyicidir. Burjuva ordularının mutlak itaat ile sağladığı tek bir iradeye göre davranabilme özelliği, Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi'nde de ancak tereddütlülerin ya da farklı strateji önerenlerin tasfiyesiyle sağlanabilmektedir. Tarihteki en geniş demokrasi kültürünü almış, en entelektüel devrimciler bile, örneğin Bolşevikler ve Jakobenler savaşın fizik yasalarına uymak zorunda kalmışlardır. Teoride bu davranışlarını politik ilkeler haline getirmeseler bile. Bu özellik, diğer yandan PKK hareketinin plebiyen -jakoben karakterinin bir yansımasıdır. Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi ve PKK içinde modern işçi sınıfı ve bu sınıfla kader birliği

60

etmiş, radikal ve devrimci bir entelijansiya çok az bir ağırlığa sahiptir. Çünkü Kürdistan'ın geri kalmış sosyal gerçekliği her şeyden önce böyle bir oluşumun önünü kesmiştir. Ulus, imajiner bir gerçeklik olarak varolabilmek için "Biz"i tanımlamak zorundadır. "Biz" ise ancak "Başkası" ile tanımlanabilir. Ulusal uyanışlar ve bilinçlenmeler bu "Başkası"nı hemen daima diğer uluslarda bulmuştur. Hemen hemen bütün ulusal kurtuluş hareketleri ve uluslaşma süreçleri bir veya bir kaç düşman ulusa göre kendilerini tanımlamışlardır. Örneğin Hıristiyan balkan halkları, Yunanlılar, Ermeniler için bu "başkası" Türkler, Türkler için de Ermeniler ve Rumlar olmuşlardır. PKK'nın bugün önderlik ettiği hareketin bir diğer özelliği de sözde ve eylemde gerçek düşmanını ve "başkası"nı dışta değil içte aramasıdır. PKK Türk ulusunu Düşman olarak göstermez, ısrarla T.C.'den söz eder, yani Türk Burjuvazisinin devletinden ve Osmanlı Devletinin yaşayan ruhundan. Eyleminde de Türk sivili öldürmekten çekinir, Türk askeri ve polisi öldürür. Ama Kürtler söz konusu olduğunda sivili öldürmekten çekinmez. Bunun nedeni ise PKK'nın köleleşmiş ve köleleştirilmiş Kürt ulusunun köle ruhunu atmadıkça hiç bir şey yapamayacağı tespitindedir. PKK köle ruhlu, işbirlikçi kürde karşı yürütmüştür gerçek savaşını ve aslında hala da buna karşı yürütmekte, Kürt ulusuna bir kişilik kazandırmaya, onu köle ruhundan kurtarmaya, baş kaldırmayı öğretmeye çalışmaktadır. Kürt Ulusu'nu başka bir ulusa karşı tanımlayarak değil, kendi köleliğine karşı tanımlamaya çalışmaktadır. PKK'nın önderlik ettiği Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi'nde "Biz"i tanımlamaya yarayan "Başkası", Türk emekçilerini de ezen T.C. ve "Köle Ruhlu", "teslimiyetçi" Kürt'tür. Bunun tarihe yaklaşım bakımından da ilginç sonuçları ortaya çıkmaktadır. Burjuva sosyalist ve reformist Kürt hareketler, hemen hemen bütün ulusların yaptığı gibi her zaman var olmuş bir binlerce yıllık Kür Tarihi yaratmaya çalışırlarken ve Med'lerden beri Doğu Anadolu'da kurulmuş bütün devletleri Kürt olarak vaftiz ederlerken, PKK bu eğilime taviz vermez hatta onla alay eder. Bu, uluslaşma sürecinde ve ulus bilincinin oluşumunda pek rastlanılmayan oldukça yeni bir olgudur. Bu yaklaşım ve özgünlük kavranamazsa PKK'nın niye daha çok Kürt işbirlikçilere saldırdığı ve belki de Türk’ten fazla Kürt öldürdüğü anlaşılamaz . Onun yüzeysel gözlemlerle en çok eleştirilmiş bu yanı aslında en ilginç ve takdir edilmesi gereken yanıdır. PKK Kürdistan'ın var olan en modern kitle hareketidir. PKK'dan önce az çok ciddiye alınacak güce erişmiş bütün hareketler ya bir aşirete ya da mezheplere dayanıyordu. Bu da onların temel zaafını oluşturuyor, eski paradigmaları aşıp (din ya da soy kardeşliği gibi) onların yerine bir Ulus paradigmasını egemen kılmakta yetersiz kalıyorlar nispeten bölgesel olmaktan kurtulamıyorlardı (Barzani, Talabani vb.). PKK hiç bir aşiret ya da mezhebe dayanmayan, bütünüyle Ulus paradigmasına göre ortaya çıkmış ilk kitlesel gücü büyük harekettir. Bu modern özelliği nedeniyledir ki PKK sadece belli bir aşiret, mezhep ya da belli bir ülke toprakları içinde değil, bütün Kürdistan'da (Türkiye, Irak, Suriye, İran Kürdistanlarında) bütün mezhep, din ve aşiretler arasında taraftar bulabilen ve örgütlü ilk harekettir. PKK özellikle 1984 atılımından sonra Türkiye Kürdistan’ında artan bir hızla kitleselleşmeye başlamıştır. Gücünün artmasıyla birlikte daha fazla kendine güven ve esneklik de

61

kazanmaktadır. Bu gün Türkiye Kürdistan’ında örgütlü ve savaşan tek güç vardır ve o da PKK'dır. PKK'nın esas kaynağı işçi, işsiz ve yoksul köylü Kürt gençliğidir. PKK'nın önderlik ettiği gerilla hareketi aynı zamanda Türkiye Kürdistan’ında Kapitalizm Öncesinin tüm toplumsal ilişkilerini de havaya uçurmaktadır. Bundan daha bir kaç yıl önce en atılgan hayal gücünün bile kavrayamayacağı değişiklikler gerçekleşiyor. Aşiret bağları parçalanıyor. Oğullar ve kızlar köle ruhlu ve bazen da işbirlikçi babalarına karşı kan ve soy bağlarını hiçe sayıp ulus bağını ön plana çıkararak isyan ediyor. kaçıyor ve PKK saflarına katılıyor. Özellikle kadınlar PKK'ya büyük destek veriyor. PKK saflarına katılarak ev köleliğinden kurtuluyorlar, gerilla oluyorlar. Erkek gerillalarla aynı işi yapıyorlar. İktisadi gelişmenin onlarca yılda gerçekleştirebileceği değişiklikleri PKK hareketi, hem de en zor alanda, kültür alanında birkaç yılda başarmış durumda. Bugün PKK gerillalarının üçte birine yakınını kadın ve kızlar oluşturuyor. PKK hareketinin bu bakımdan sonuçları 1968'in Batı dünyasında yaptıklarına benzetilebilir. 1968 bir toplumsal hareket olarak yenilmiştir ama politika ve kültür hayatında artık geri dönülmesi bile düşünülmeyecek yeni değerler, yeni kültürel öğeler getirmiştir. Kadın Hareketi için de benzer şeyler söylenebilir. PKK da yenilebilir, ama onun aracılığıyla gerçekleşen bu değişiklikler, bu kültürel alt üst oluş bir daha yok edilemez.

Kürt Ulusal Hareketi'nin ve PKK'nın Zorlukları ve Sınırları
Geç gelmenin yukarıda bazılarına değinilen olumluluklarını taşıyan PKK, geç kalmanın olumsuzluklarını da yaşıyor. PKK hareketinin önderlik ettiği Kürt Ulusal Hareke tinin en büyük talihsizliği, dünya tarihinin, belki de birkaç bin yılda bir görülen en büyük alt üst oluşlarının yaşandığı; evrensel bir paradigma değişikliğinin sancılarının çekildiği; Doğu Avrupa'da olduğu gibi Ulusal Hareketlerin bile ulusal imtiyazların korunması (zenginlik) veya zenginler arasına alınma (Baltık Cumhuriyetleri, Hırvatistan, Slovenya, Doğu Almanya) gibi egoist, zenginlik tarafından baştan çıkarılmış, iğfal edilmiş özelliklere dayandığı; Gezegen çapında bir apartheit sisteminin şekillendiği; dünyanın koca bir Güney Afrika'ya dönüştüğü; Kapitalizmin Tarihsel bir zafer kazandığı; toplumu değiştirmeye çalışan politik savaşçılığın yerini kendini değiştirmeye çalışan sufiliğin aldığı; Epiküryen bir ahlakın egemen olduğu; hemen hiç bir devrimci kabarışın görülmediği bir dünyada geç kalmış bir yükselişi yaşamakta oluşudur. PKK ve Kürt Ulusal Hareketinin son yıllardaki yükselişi 1968'lerin devrimci kabarışının son kuğu çığlığıdır. Ama bu çığlığı işitecek kimse yoktur artık. Bu durum Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi'ni ve PKK'yı geniş manevra alanlarından ve geniş müttefiklerden yoksun kılmaktadır. Bu durum PKK'nın sınırları ve zayıflıklarında belirleyici olmaktadır. PKK'nın başarı için sadece kendi gücü yetmez. Egemenlerin çelişkilerinden yararlanabildiği kadar Türkiye ve Dünyadaki ezilenlerin desteğini ve sempatisini de kazanmak zorundadır. Dünyadaki ezilenlerin desteği nasıl kazanılabilir? Burjuva uygarlığın aynadaki aksi olan bir planlı, eşitlikçi ve demokratik toplum ideali Batı'nın ezilenlerinde hiç bir titreşime yol açamaz artık. Sosyalistler Burjuva uygarlığından başka bir uygarlığı programlaştırmak zorundadırlar.

62

Yeni Sosyal Hareketler, Proletarya nasıl baskıcı ve bürokratik burjuva devlet cihazını sınıfsız bir topluma gidiş için bir araç olarak kullanamaz ise, bu uygarlığın maddi araçlarını da kullanamayacağını göstermiştir. Bu evler, bu yollar, bu otomobiller vs. ile her türlü baskı ve sömürü ortadan kaldırılamaz. Bırakalım böyle bir programın taslaklaştırılmasını, henüz bu sorun bile dünyada henüz çok sınırlı bir kesimde bir problem olarak tartışılmaya başlanırken, ne kültürel birikimi, ne sınıfsal dayanağı, ne de paradigması bu sorunları ortaya koymaya olanak vermeyen Kürt Ulusal Hareketi ve PKK'dan böyle bir başka uygarlığı programlaştırabilm esi beklenemez. Ve bu da, marjinal gruplar bir yana, PKK'nın dünyanın ezilenlerinin sempati ve desteğini kazanma şansı olmadığı anlamına gelir. Vietnam savaşının sağladığı destek gibi bir destek PKK için olanaksız görünüyor. Elbet Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinde bu dolaylı yedek güç belirleyici değildir. Bu olmadan da başarı kazanılabilir. PKK'nın başarı için esas savaşı yürüttüğü Türkiye'nin ezilenlerinin desteğini ya da sempatisini kazanması gerekir. Ancak böylece Türk burjuvazisini ve T.C. devletini t ecrit edebilir. PKK bu gerekliliğin bilincindedir de, bu desteği kazanabilmek için elinden geleni yaptığı da inkar edilemez. Ancak burada da benzer sınırlarla karşılaşıyor. PKK Türkiye Kürdistan’ında ve Türkiye'nin batısına göçmüş büyük metropollerin nere deyse yarısını oluşturan işçiler ve yoksullar arasında büyük bir sempati ve desteğe sahip olmakla birlikte bunu örgütleme ve mücadeleye sokma yeteneği gösterememektedir. PKK'nın esas egemenlik alanı Türkiye Kürdistan’ının en geri bölgeleriyle sınırlı olmaya devam etmektedir. Bu durum her şeyden önce onun Ulusal kurtuluşçu programatik sınırlarından kaynaklanmaktadır. PKK Kürdistan şehirlerini ve Türkiye'nin de işçi ve ezilenlerini kazanabilmek için, mücadelesinin nesnel sonuçlarından öte onlar için de bir pr ogram geliştirmek zorundadır. Ama bunu yapabilmesi için onun bir Ulusal kurtuluş Partisi olmaktan çıkıp bir Sosyal Devrim partisi olması gerekir. Bu ise Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi'nin kendi içinde bir devrim yaşamasını gerektirir. Ne yazık ki PKK içinde böyle bir dönüşümün unsurları çok zayıftır ve Ulusal Mücadelenin başarılarının coşkusu altında giderek de zayıflamaktadır. PKK başarı için Türkiye'nin ezilenlerini kazanmak gerektiğini sezmektedir, şehirlere yerleşmesi gerektiğini sezmektedir, bu yöndeki sıkıntılarını da gizlememektedir ama sorunun programatik ve stratejik boyutunu görememekte, çözümü taktik ve örgütsel girişim ve tedbirlerde aramaktadır. Örneğin artık fiilen bir toplumsal güç olmayan. dağılmış Türk Soluna her türlü desteği sunarak bu zaafını gidermeye çalışıyor. Ama o cesedin artık kımıldaması olanaksız gibi görünüyor. Ya da eylem ve propagandasında Türk ezilenleriyle bir hesabı olmadığını sürekli vurgulamaya özen gösteriyor. Ama bu sefer şehirlerde oluşmuş ve bir türlü örgütleyemediği taraftarlarının kontrolsüz davranışları (örneğin bir mağazaya yangın bombası atılması ve panik içinde sivillerin ölmesi) bütün propaganda ve eylemin mesajını bir anda yok edebiliyor ve kendisi çoğu kez kendisini destek amacıyla yapılmış bu eylemcileri gücendirmemek için bu girişimlere sahip çıkmak zorunda kalıyor.

63

Bu durumda mücadelenin kendi dinamikleri yeni açılımları ortaya çıkarmadığı sürece PKK'nın Türk ezilenlerinin sempati ve desteğini kazanması da şehirlerdeki Kürt azınlıkları örgütleyebilmesi de pek beklenemez. Bu sınırları aşamayan PKK bazı özel konjonktürden ve egemenler arasındaki çelişkilerden yararlanarak kendine bir manevra alanı yaratmaya çalışıyor. Ama bu da onun manevra alanını aslında uzun vadede sınırlıyor ve güven sarsıcı tutarsızlıklara yol açıyor. Bunlar arasında Türk devletiyle çelişkileri olan İran Yunanistan gibi devletlerin çok sınırlı sempati ve hoşgörüleri sayılabilir. Körfez savaşından sonra Irak Kürdistan’ında Batılı ülkelerin koruması altındaki bölgedeki manevra olanakları da PKK'nın lehine çalışmıştır. Özellikle Barzani ve Talabani gibi geleneksel liderliklerin uzlaşmacılığından yılmış ve onlara güvenini yitirmiş birçok Kürt ve Peşmerge PKK'ya katılmaktadır. PKK bugün Irak Kürdistan’ında da hesaba katılması gereken ve gençliğini soluyan, giderek güçlenen bir güç olmuştur. Bu gelişme Barzani ve Talabani'nin ayaklarının altından kayan toprağı tutabilmek için T.C. ile daha yakın işbirliği içine girmelerine yol açmaktadır. PKK'nın Irak Kürdistan’ında paraleli olan örgüt de bir sosyal devrim partisine dönüşme yeteneğinden yoksundur ve hatta daha da elverişsiz bir konumdadır. Irak'taki bu geçici durum uzun vadede PKK'nın başarısını garanti etmez. Batılı Ülkeler ve Türkiye'nin garantörlüğü altında Irak'ta kurulacak bir Özerk Kürt bölgesi (Türk Hükümeti buna teşne olduğunu bir resmi politika olarak açıkladı) geleneksel önderliklerin gücü ve Irak Kürtlerinin yorgunluğu da göz önüne alınırsa PKK'yı bu desteğinden ve gelişmesinden yoksun kılar. Geriye Suriye kalıyor. Suriye şimdiye kadar Türkiye'nin GAP projesine karşı bir pazarlık kozu olarak PKK'ya tolerans gösterdi ve hatta destek verdi. Bunu iyi değerlendiren PKK hem Bekaa vadisinde emin bir üs buldu hem de Suriye Kürdistan’ındaki Kürtler arasında çok büyük bir destek elde etti. Suriye Kürdistan’ındaki Kürtler Suriye vatandaşı bile sayılmamalarına rağmen PKK Suriye ile uzlaşmasını bozmamak için, bizzat o Kürtlerin de onayı ile Suriye rejimine karşı hiç bir örgütlenme ve hareket geliştirmiyor, hatta Suriye rejimine bu Kürtlerin desteğini sunuyor. Aslında bir azınlığa dayanan Suriye rejiminin de bu desteğe ihtiyacı var. PKK'nın bulunduğu zor şartlar içinde, bizzat Suriye Kürtlerinin de onayını alan bu uzlaşma elbette anlaşılır bir durumdur. Ancak Körfez savaşı ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünden beri köprülerin altından çok sular aktı. Suriye artık ABD'nin bir müttefikidir. Filistin'de bir uzlaşma ile de desteklenebilecek bir Türkiye ve ABD baskısı Suriye'nin PKK'ya verdiği desteği ve toleransı bir anda kaldırmasının yolunu açabilir. Bu durumda PKK'nın tek esas dayanağı yine Türkiye Kürdistan’ı olarak kalır. Burada PKK yıllarca ne büyüyüp ne küçülen bir gerilla hareketi olarak bir savaş sürdürebilir. Ama bu bir başarı getirmez ve uzun vadede onun gücünün azalmasına yol açar. Türk egemen sınıfları şimdi bu avantajlarının bilincinde olarak PKK'yı Irak ve Suriye'deki destek üslerinden yoksun bırakarak, Türkiye'de Kürtlere sözde bir dil serbestliği sağlayarak ve MİT aracılığıyla Türkleri ırkçı bir temelde örgütleyip Kürt'lere jenosit ve sürgün tehdid ini kullanarak ve PKK ve onu destekleyen kitleleri askeri bakımdan ezerek PKK'yı kitle desteğinden yoksun hale getirme planını uyguluyorlar.

64

Bu çıkmaz içindeki PKK ise, zamana karşı bir yarış içinde bu günkü elverişli konumunda hiç olmazsa Kürt Ulusuna bir şeyler koparabilmek için, bir yandan askeri başarılar elde ederek ve savaşı batıya yayma tehdidini kullanarak sertleşiyor, diğer yandan Türk Hükümetini müzakere masasına çağırıyor ve amacının ayrılmak olmadığını, Kürt gerçekliğinin tanınmasını istediğini söylüyor. Ama Türk burjuvazisinin bu çağrıya iki nedenle kulakları sağırdır. Birincisi PKK bir ezilen yığın hareketidir artık. Onunla uzlaşmak isyan etmiş yığınlarla baş edebilmenin zorluğu kadar diğer ezilenlere vereceği cesaret bakımından da tehlikelidir. Diğer yandan Türk Ordusu Kürdistan'da kesinlikle bir uzlaşmadan ve Kürt gerçeğini tanımaktan yana değildir ve ordunun ağırlığı eskisi gibi sürmektedir. Dolayısıyla Türk burjuvazisi bu günkü güç dengeleriyle henüz politik bir çözümü kabul etme noktasından çok uzaktır. Bu da Kürt halkı daha çok acılar çekecek demektir. Bugünkü verili durumda PKK'nın Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi'ni başarıya ulaştırması için bir mucize lazım. Bu mucize Türkiye'deki Kürt yığınların bir ayaklanması ya da ani bir Kriz durumunda Burjuvazi ve ordunun tecrit olması ve bölünmesi gibi bir durum olabilir. Ancak şimdilik böyle bir belirti yok. Kısa vadede Politik bir Çözüm de yok. En büyük olasılık gerilla hareketinin kronikleşmesidir. Bu da onun güçsüzleşmesini getirir. Bu arada unutulmaması gereken başka bir gelişme var. Türk ordusu ve burjuvazisi 200 yıldır Batı Burjuva uygarlığına oluşmaya o aile içine katılmaya çalıştı. Batı burjuvazisi ise onu hep dışladı, daha doğrusu ne içine aldı ne de tam karşıya itti. 200 yıllık macerası olan bu modernleşme çabalarının ideolojisi Kemalizm ise Bir yandan batı uygarlığının da sınırlarının ortaya çıkmasıyla ve Türkiye'nin dışlanmasıyla, diğer yandan Kürt ulusal Hareketinin varlığıyla fiilen tüm birleştirici gücünü yitirmiş iflas etmiş bir ideolojidir. Türk burjuvazisinin ise onun yerine ikame edebileceği bir ideolojisi ve gücü de yok. Bu Kemalist ideolojiyi önce sosyalistler özellikle 1970'li yılların yükselişinde amaçları bakımından değil, o amaçlara ulaşamaması ve yol açtığı baskı ve eşitsizlikler nedeniyle epey eleştirip yıprattılar, sonra yükselen Kürt hareketi Türk şovenizmi ve Kürt gerçekliğini yok sayması bakımından eleştirdi. Şimdi ise İslami hareket bizzat hedefinin kendisi bakımından eleştiriyor. Batı uygarlığının insanlara mutluluk getirmediğini söylüyor. Ne olduğu belli olmayan bir İslam Uygarlığı öneriyor. Türkiye'de son yıllarda yoksulluk iyice arttı. İşçiler ve İşsizler ihtiyaçları olan ideolojiyi artık sosyalizmde bulamıyorlar bu da İslamcı Akımların giderek yükselmesine yol açıyor. Bugün İstanbul'un İşçi Mahallelerinde İslamcı Refah Partisi şimdiden en büyük partidir. İslamcı bir yükselişin önündeki en büyük engel PKK'nın yürüttüğü Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketidir. Bu hareketin yenilgisi ve demoralizasyon Kürdistan'ın ezilenlerini yakın zamana kadar olduğu gibi tekrar İslamcı partilere yöneltebilir. Bu takdirde Büyük şehirlerin işçileri ve Kürt yoksullarının desteğini alan İslamcı Hareket iktidara gelir. İslamcılık burjuvazi için de bir tehdit oluşturmaz. Çünkü o Üretim Araçlarının mülkiyetini sorgulamaz. Ayrıca Burjuvaziye ihtiyacı olan ideolojiyi de sağlar. Kürt -Türk önemli değil, hepimiz Müslüman’ız diyebilir. Batı Dışlıyorsa kapitalist-Hıristiyan uygarlığa karşı İslam Dünyası diyebilir ve bu ona Orta Asya pazarlarında avantajlar da sağlayabilir.
65

Bu durumda büyük bir olasılıkla PKK'nın yenilgisi İslamcıların zaferi anlamına gelebilir. Ancak PKK'nın zaferi Türkiye'yi Yunanistan veya İspanya benzeri, ikinci sınıf ta olsa bir Avrupalı yapar ve Türk burjuvazisini Osmanlı artığı Kemalist Türk Ordusunun vesayetinden kurtarabilir. Tarihin garip alayı. PKK'nın temsil ettiği Kürt Ulusal Kurtuluş hareketi, 200 yıldır modern kapitalist Batı'yı örnek almış Türk burjuvazisinin ona benzemek için son şansıdır. Türk burjuvazisi ve Ordusu ise (ki bu ordu Türk modernleşmesinin itici gücü ve aracı olmuştur) PKK'yı ezerek bu son şansını kendi elleriyle ve kanla boğmaya çalışıyor ve yıllardır reddettiği İslamcılığa zaferi kendi elleriyle sunuyor. Biz ezilenler açısından ise PKK'nın mücadelesi, zafere ulaşamasa bile, gezegen çapında bir Güney Afrika'ya dönen dünyada, siyahların beyazlara karşı mücadelesi içinde bize, önce kendi köle ruhumuzla savaşmamız gerektiğini gösteren örneği, gücü ve güçsüzlükleriyle geçmiş ve gelecek arasında bir köprü olacaktır.

C. Aydın 2.4.1992 Stockholm

66

You're Reading a Free Preview

Download
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->