You are on page 1of 541

EDEBİYATIMIZDA BALKAN TÜRKLERİNİN TÜRKİYE’YE GÖÇLERİ

Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu

Ankara-2004

0
MUHACİRLER
KYBEDİLMİŞ
TOPRAKLARIMIZIN
CANLI
HATIRALARIDIR

M. K. Atatürk

1
Muhacir diye küçümsenenler, tarihin
yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar,
yani düşmanla sonuna kadar
dövüşenler, çekilen ordunun ric’at
hatlarını sağlamak için kendilerini feda
edenler ve düşman karşısında kaçmak,
çekilmek nedir bilmeyenlerdir.

K. ATATÜRK

2
1989 yılı Bulgaristan göçmeni
annem RABİYE MEMOĞLU’NUN,
Babam MEHMET MEMOĞLU’NUN
ve göç yollarında acı çeken
tüm GÖÇMENLERİN aziz hatıralarına…

3
ÖN SÖZ

Balkanlar’dan göçler deyince, çocukluğum gelir aklıma – mahallemizdeki çocuk


arkadaşlarımdan bazılarının ailece çok uzak yolculuğa çıktıkları ve bir daha dönmedikleri gelir
aklıma. Göçler deyince, gençliğim gelir aklıma – yakınlarımın göç yolculuğuna hazırlıkları,
yürekleri sızlatıcı ayrılık anları…Gözyaşı dökerek babaannemin söylediği gurbet türküleri gelir
aklıma… Acılarla dolu türküler, ağıtlar dinliyerek büyüdük. Sonra bu türküleri, bu ağıtları
bizler söylemeye başladık…Türkülerimizde mi hüzün yok, oyunlarımızda mı? Ruhumuza mı
işlememiş Balkan acıları?

Balkanlar’dan Türk göçleri, tarihimizin en üzücü sayfalarını oluşturmaktadır. Balkan


Türkleri dramının edebiyatımıza da yansıması doğaldır. Çünkü edebiyat bir ölçüde gerçeklerin
aynasıdır.

EDEBİYATIMIZDA BALKAN TÜRKLERİNİN TÜRKİYE’YE GÖÇLERİ adını


taşıyan bu eser Giriş ve Metinler bölümlerinden oluşmaktadır. Giriş bölümünde son
yüzyıllarda Balkanlar’da gelişen tarihî olaylar, Balkan Türklerine uygulanan baskı, zulüm ve
göçlerin sözlü ve yazılı edebiyata yansıması, Balkan göçmenlerinin Türkiye koşullarına uyumu
ele alınmaktadır. Metinler bölümünde de Türkiye ve Balkan Türkleri yazılı edebiyatlarında
tarihî olayları, zulüm ve baskıları yansıtan eserlerden seçmeler bulunmaktadır. Ekte verilen
RESİMLERLE BALKANLAR’DAN GÖÇLER bölümü de yaşanan zulmün "canlı belgeleri"
niteliğini taşımaktadır.

Bu eserin hazırlanması Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen mübadillerin sekseninci,


Bulgaristan Türklerinin de yakın geçmişinde yaşanan iki büyük tarihî gerçeğin yıldönümlerine
rastlamaktadır: 1984’te başlatılan Bulgarlaştırma sürecinin kanlı olaylarının yirminci yılı,
1989’un zorunlu göçünün de onbeşinci yıldönümüdür. Tüm bu olayları yaşayanların büyük
çoğunluğu hâlen hayattadır ve o yılların işkencelerini bir türlü unutamamaktadırlar.

Balkan Türklerinin tarihî kaderi olan göç felâketini okurlarımıza sunmayı bir borç
bilerek bu kitabı hazırladım. Hazırlarken de 1989 Büyük Göçünde çektiğimiz çileleri, tekrar
tekar yaşadım.

Ankara, 2004 Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu

4
GİRİŞ

BALKANLAR’DAN GÖÇLER VE SÖZLÜ HALK EDEBİYATIMIZ

Tarihte göç olgusunu araştıranlar, hiçbir insan topluluğunun kendiliğinden ve keyif


için yer değiştirmediğini, oturulan topraktan sonsuzluğa kadar ayrılmanın insanlar için çok zor
olduğunu ve göçlerin büyük zorunluluklar yüzünden meydana geldiğini göstermişlerdir (A. C.
Haddon; P. J. Zambotti; Bk.: M. Tufan, 1992, 933).
Balkan Türklerinin hayatında göçün özel bir yeri vardır. Yurtlarını bırakmak zorunda
kalan insanlarımızın Türkiye'ye gelişlerinin acı hikâyesidir. Balkan Türkleri için göç, büyük
felâket demektir, katliamlardan, zulüm ve baskılardan kurtulabilmek için son bir çare, son bir
umut demektir.
Göçler konusunu araştıranlar, göçleri içe dönük ve dışa dönük göçler olarak başlıca
ikiye ayırmaktadırlar. Osmanlı İmparatorluğunda her iki göç türüne de rastlanmaktadır.
Osmanlının yükselme yüzyıllarında görülen gelişmeler ve Anadolu'dan Rumeli'ye doğru
gerçekleştirilen yerleştirme politikası, sonraları XVII. ve XVIII. yüzyıllardaki uzun savaşlar ve
iç karışıklıklar sonucunda imparatorluğun eski gücünü kaybederek genişleme durumundan
gerileme durumuna geçmesiyle dışa dönük biçimde olan yerleştirme politikası içe dönük bir
görünüş kazanmıştır ki bu şekilde savaş sonu anlaşmalarla birçok toprak kayıplarına uğrayan
İmparatorluk özellikle XIX. yüzyılda göç problemiyle karşı karşıya kalmıştır (Adnan
Sofuoğlu, 6, 1995, 168).
Türkiye'ye içe dönük ilk göç akınları Osmanlı Devletine komşu olan devletlerin
fütuhat emellerinden doğan savaşlarla başlamıştır (Cevat Eren, 1966, 297).
Ortaya çıkan içe dönük büyük göçleri bazı araştırmacılar başlıca şu dönemlere
ayırmaktadırlar:
1. İlk dönem göçleri - 1877/1878 Osmanlı-Rus Savaşı öncesi yapılan göçler,
2. 1877/78 Osmanlı-Rus Savaşının sebep olduğu göçler,
3. 1912/13 Balkan Savaşlarını izleyen göçler,
4. Cumhuriyet dönemi göçleri.

İçe dönük ilk dönem göçleri, Osmanlı Devletinin Avrupa kanadını oluşturan
topraklarından çekilmeye başlamasıyla ilişkilidir. Viyana Seferinin başarısızlıkla sonuçlanması
(1683), Budapeşte'nin Avusturyalıların eline geçmesi (1686), Karlofça Antlaşmasının
imzalanması (1699) Osmanlı Devletinin aleyhine gelişen önemli tarihi olaylardır. Bu olumsuz
tarihi gelişmeler Balkan Türkleri arasında yankılar uyandırmış ve sözlü halk edebiyatında da
derin izler bırakmıştır. M. Fuat Köprülü 1914’te İkdam gazetesindeki Yeni Bir İlim: Halkıyat-
Folklore (24 Kânun-i Sâni) adlı yazısında folklor eserlerinin önemini vurgulayarak, şöyle
demişti: “Rumeli’nin son felâketinde düşman eline geçen yerler ahalisi tabiî yavaş yavaş yok
olacaktır ve bizler ileride onların eski Türk memleketi olduğunu ispat için halkıyatın en canlı
vesikalarına muhtaç olacağız. Eğer bugün o vesikaları zapt ve kaydedebilirsek hiç olmazsa
felâketimizin hatırasını saklayacağız”. Rumeli topraklarının kaybedilmeye başlaması, millî
felâketimizin de bir başlangıcı olmuştur. Yaşanan acıların M. Fuat Köprülü’nün de büyük
önem verdiği folklorumuzdaki yankılarını tarihî olayların kronolojisini takip ederek ele alalım.
Budin'in elden gitmesini halkımız şöyle ölümsüzleştirmiştir:

5
Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu
Bülbülün figanı bağrımı deldi
Gül alıp satmanın zamanı geldi
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Çeşmelerde abdest alınmaz oldu


Camilerde namaz kılınmaz oldu
Mamur olan yerler hep harab oldu
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Budin’in içinde uzun çarşısı


Orta yerde Sultan Ahmet Câmisi
Kâ’be sûretine benzer yapısı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i

Cebhane tutuştu aklımız şaştı


Selâtin câmiler yandı tutuştu
Hep sabi sübyanlar ateşe düştü
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i

Kıble tarafından üç top atıldı


Perşembe günüydü güneş tutuldu
Cuma günüydü Budin alındı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budun'i

Ígnács Kúnos, Türk Halk Edebiyatı,


yayına hazırlayan: T. Gülensoy,
Ankara, 2001, 22-23.

Osmanlı-Rus savaşlarında da Osmanlı Devletinin giderek başarısız olması, yüz


binlerce Türkün felâketine, yer değiştirmesine sebep olmuştur. 1774 Küçük Kaynarca
Antlaşmasından sonra da Rusların ele geçirdiği bölgelerden, Kırım gibi yerlerden, burada
yaşayan Türkler Osmanlı Devletinin sınırları içine göç etmek zorunda kalmışlardır. Kırım
Savaşından (1853/56) Osmanlı Devletinin zaferle çıkmış sayılmasına rağmen bir yarar
sağlanamamıştır. Türklere, Müslümanlara Ruslar tarafından şiddet ve baskı siyaseti devam
etmiştir:

Seba(h) seba(h) ben Kırım'a bakarım


Bakarım da kanlı yaşlar dökerim
Hem hasretlik hem gurbetlik‚çekerim

Aman Padişahım, yesir kaldım bilesin


Din İslâmdan yok mu gayret alasın

Benim adım Emine'dir Emine

6
Altın kuşak kuşanırım belime
Şimdi düştüm bir kâfirin eline

Aman Padişahım,yesir kaldım bilesin


Din İslâmdan yok mu gayret alasın

Akşam olur teni değer tenime


Seba(h) olur teklif eder dinine
Ölürüm kâfir dönmem senin dinine

Aman Padişahım, yesir kaldım bilesin


Din İslâmdan yok mu gayret alasın

Pazar gelir kiliseye götürür


Götürür de en baş putları öptürür
Günü gelir (h)orosunu teptirir

Aman Padişahım, yesir kaldım bilesin


Din İslâmdan yok mu gayret alasın

Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy,


Türkiye Dışındaki Türk
Edebiyatları Antolojisi, 8.
Bulgaristan Türk Edebiyatı,
Ankara, 1997, 398-399.

Kırım Türklerinin Dobruca'ya ve imparatorluğun başka bölgelerine göçlerini halk


zekası şöyle dile getirmiştir:

Gideceğiz buradan davullu düğün gibi


Kalacak gönlümüz şaşırgan (saçılan) koyun gibi
çepçevresi kamıştan, tepesi daldan
Kimisi candan ayrılmış, kimisi maldan

....................................

Çorbaya katsan tat vermez Dobruca tuzu


Kiminin kalmış anası, kiminin kızı
Geldi davuldayıp (gürültü çıkarıp) vapur limana ulaştı
Bekleyen akraba, soy-sop ( zur-şuv) ağlaştı
Biz vapura bindikten sonra köpürdü deniz,
Adımızı unutun, "muhacir deyin/iz/"

O. Horata, M. A. Ekrem, H. Ekrem, H. S. Baydar,


N. Özkan, M. D. Angelova,
Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları
Antolojisi, 12, Romanya ve Gagavuz
Türk Edebiyatı, Ankara, 1999, 34.

7
Muhacir Destanı veya Gideriz Kırım’dan adlarıyla bilinen türküde de şöyle
denmektedir:

Bir hikâye edeyim Kırım hâlini


Kalmadı içinde kızı, gelini
Herkes arzu eder İslâm memleketini
İnayet Mevlâdan, gideriz Kırım’dan

Kaygımız çeksin bizi Yaradan


Yol verseler biz gideriz buradan
Çok kimseler hep ağlaşır sonradan
Yaman müşkül oldu hâli Kırım’ın

Kimi yolda giderken (yola gidenden) haber alamaz


Kimi gitmeye para bulamaz
Kimisi ekmeğe akça bulamaz
İnayet Mevlâdan, gideriz Kırım’dan

Yaman güne uğradık, kime ağlarız


Şimden sonra biz karalar bağlarız
Yol verseler biz İslâmı ararız
Yaman müşkül oldu hâli Kırım’ın

Analar, babalar kuzu gibi ağlaşır


Kıyametten evvel kâfir bizle haşir neşir
Cümle âlem Hak’tan yardım dileşir
İnayet Mevlâdan, gideriz Kırım’dan

Çocuklar dahi gider talim yapmaya


Ondan vakit bulur mu namaz kılmaya
Dinimizi ister dinine katmaya
Yaman müşkül oldu hali Kırım’ın

Kırım adlı kitapta yukarıdaki türkünün altında şu açıklamalar yapılmıştır: 1870


yıllarında söylenmiş olan bu destan-türkü, Türkiye’ye göç istekleriyle söylenmiştir. Bu
sıralarda Kırımlı Türklerin de Rus ordusunda asker olmaları için Çar’ın verdiği emir, Türklere
çok ağır gelmiştir. Bu arada Kırım’a Rus mujiklerinin yerleştirilmeleri siyaseti Türkleri
yaralamıştır" (Sanatı, Tarihi, Edebiyatı ve Musikisiyle Kırım, Editör: Oktay Aslanpaya, Yeni
Türkiye Yayınları, Ankara, 2003, 219).

Ruslar, savaşlarda acımasız yöntemler uygulamışlardır: Zaptettikleri toprakları


Müslüman halktan arındırmış, onların yerine Hristiyanları yerleştirmişlerdir. Toplu halde göçe
zorlanan ilk Müslüman toplumu Kırım Tatarları olmuştur. Onların başına gelen, yalnız
çektikleri açısından değil, ama Tatarlar olayı daha sonraki Rus yayılmasında da bir model
oluşturduğu için, çok öğretici bir nitelik gösterir (Justin McCarthy, İstanbul, 1998).

1877/78 Osmanlı-Rus Savaşının sebep olduğu göçler.Osmanlı Devletinin


Balkanlar'da en büyük yenilgisi 1877-78 yıllarında meydana gelen Osmanlı-Rus Savaşı
neticesindedir. Rumi 1293 yılında olması nedeniyle tarihimize Doksanüç Harbi olarak geçen

8
bu savaş büyük çapta bir Müslüman kıyımına, dehşet verici paniğe sebep olmuş, işgal altına
giren bölgelerin halkı da göç yollarına revan olmuştur. Ruslar, Kırım Savaşında uyguladıkları
en acımasız yöntemleri bu savaşta da uygulamışlardır. Katliamlarla birlikte Türkler evlerinden
barklarından koparılarak göçe zorlanmışlardır. Sivil halkın malının mülkünün talan edilmesini,
yakılıp yıkılmasını, savaş tekniğinin bir aracı olarak kullanmışlardır. Amaçları, Bulgaristan
Türklerinin geri dönmekle bulabilicekleri hiçbir şeylerinin kalmamasını sağlamak olmuştur.
Doksanüç Harbi Rumeli’yi yerinden oynatmış, Rumeli Türkünün de günümüze kadar devam
etmekte olan ürpertici faciasının başlangıcı olmuştur. Moskof Muharebesi Rumeli'yi bozguna
uğratmış ve Türk halkı bunu Büyük Bozgun olarak adlandırmıştır. Bu savaşta gelişen olaylar,
sözlü halk edebiyatına özel bir motif konusu olmuştur. Rusların Tuna'yı geçmesi, Plevne'nin
Osman Paşa tarafından savunması dillere destan olmuştur:

Ruslar Tuna'yı atladı


Karakolları yokladı
Osman Paşa’nın kolundan (da)
Beş bin top birden patladı

Karadeniz Akmam dedi


Ben Tuna'ya bakmam dedi
Yüz bin Kazak gelmiş olsa
Osman Paşa korkmam dedi.

Destanda İstanbul Hükümetinin Moskof ile anlaştığı iddia edilmektedir:

Karadeniz dalgalandı
Orta yeri halkalandı
Kör olası Damat Paşa
Moskof ile ne laflaştı
İgnácz Kúnos, 2001, 26-27.

Destanın bu varyantını İgnácz Kúnos kaleme almıştır. Zamanla daha birkaç varyantı
oluşmuştur:

İstanbul'dan gelir kadı


Kalmadı dünyanın tadı
Kalkın arkadaşlar gidelim
Moskof oldu bize kadı

Kılıcımı vurdum taşa


Taş yarıldı baştan başa
Kör olası Mahmut Paşa
Attı ya bizi dağa taşa

İstanbul'un hanımları
Sedeftendir nalınları
Kör olası murtat paşa

9
Dul bıraktı kadınları

Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu'nun
arşivinden

Efsaneleşen Plevne savunması nesillerin hafızalarında yaşamaya devam etmektedir.


Osman Paşa'ya İstanbul'dan imdat gelmez:

Giderim giderim, validem, Balkan tükenmez


Ardıma bakarım, validem, imdadım gelmez.

Osman Paşa’nın askeri, yardımın geleceğine inanmaktadır ve maneviyatınnı yüksek


tutmaktadır. Bir İngiliz subayının anılarından şu satırları okuyalım: "Çünkü Padişah, yardım
için söz vermemiş miydi? Hem bu yardım, yalnız erzak ve mühimmat göndermekten ibaret
kalmayacaktı...Eğer bir padişahın sözüne inanılmayacak olursa, artık kimin sözüne
inanılabilirdi? Sonra, bir millet, yaptığı üç savaşta muzaffer olan ve ismi telgraf hatlarının
ulaştığı ve gazetelerin çıktığı her yerde duyulan Plevne’yi unutabilir miydi? Padişahın ve
milletin kahraman Plevne Ordusunu yardımsız, vasıtasız bırakmayacağına inanıyorduk. Fakat
heyhat! Padişahın vaat etmiş olduğu yardım gelmiyordu...Ona (Osman Paşa’ya) yardım etmek
için tek bir el bile uzanmamıştı..." Durum giderek kötüleşir ve kuşatmayı yarma kararı alınır:
"Her taraftan hastaların iniltileri, can çekişenlerin feryadı geliyordu. Ne tarafa bakarsanız, ya
yeni yapılacak büyük boğuşmanın hazırlıklarını, yahut da açılmış olan bu muharebe için hiç
alâkaları olmaması gereken zavallıların sefaletini görüyordunuz. Nereye parmaklarınız
dokunacak olursa, orada can çekişen, fakat henüz ölmeyen bir milletin alnında toplanan soğuk
ecel teri gibi, eriyen karlara değiyordunuz. İşte bencil bir düşüncenin hazin sonu. Şahsi
ihtirasını Türk ulusunun üstünde tutan adamların feslerinin de Mehmetçik’in karapüskülü de
bu ulusun kara alın yazısı olduğunun farkına varamamıştık (Yüzbaşı Von Herbert, 2004, 209-
222, 243).".

İstanbul'dan yardım gelmeyince askerin morali sarsılmaya başlar:

Tuna yeli esmez oldu


Kılıcımız kesmez oldu
Kör olası murtat paşa
Cephanemiz yetmez oldu

Pilevne'den top atıldı


Herkes Moskof'a katıldı
Ağlaşalım din kardaşlar
Urumelimiz satıldı

Bir atım var arslan postlu


Çift tabancam altın taşlı
Beyim seni öldürecekler
Bu vezirler hep bir sözlü

Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy’un


Kriçim Türk Folkloru arşivinden.

10
Savaş, yenilgiyle sonuçlanır ve Osman Paşa esir düşer:

Pilevne'nin içinde ordu kuruldu


Osman Paşa sol yanından vuruldu
Kırkbeş bin askeriyle esir tutuldu

Kanlı Tuna akar gider


Etrafını yıkar gider
Adlı şanlı Osman Paşa
Boyun eğmiş esir gider

Olur mu, beyim olur mu?


Evlât babayı vurur mu?
Padişahın murtatları
Bu dünya size kalır mı?

Plevne'nin düşman eline geçmesi, Şipka Balkanında (Dağında) da Süleyman Paşa'nın


yenilgisiyle halk büyük kafileler hâlinde göç etmeye başlar. Çok uzaklara varmadan, geceyi
geçirmek için dağlarda, ormanlarda konaklamış muhacir kafilelerinin birçoğu, düşman
tarafından topçu ateşine tutulur...

Moskof Muharebesi, Filibe bölgesi Türklerine onulmaz yaralar açmıştır. Bu bölgenin


birkaç Bulgar köyünde 1876 tarihinde Bulgar İsyanı olarak tarihe geçen başkaldırmalar patlak
verdiği için bu savaş bir fırsat bilinerek masum Türklerden vahşice intikam alınmıştır. Sınırlı
çapta kalan ve Bulgar halkı tarafından desteklenmeyen bu İsyan, Rusların yaygaraları
sayesinde Avrupa'ya ve dünyaya Bulgar katliamı olarak yayılır. Oysa tüm olaylar bir Türk
katliamı olarak da gelişmiştir. Türk köyleri yakılmış, Türkler kıyıma uğratılmıştır. Perutsa
(Peruştitsa), Bratsig (Bratsigovo) ve Batak Bulgar köylerinde ortaya çıkan olayların cezasını
çeken Filibe ve Tatar Pazarcık bölgesi Türkleri olmuştur. Filibe'de Rus Viskonsülü görevinde
bulunan, bu bölge doğumlu Bulgar Nayden Gerov, Bulgar halkını ayaklanmaya teşvik etmiştir.
Ayaklanma günlerinde Batak'ta ölen Bulgarların sayısını aslından daha çok göstermek için
etraf köylerden taze Bulgar ve Türk mezarlarından cesetleri çıkartarak Batak'ta köy meydanına
taşıttırmış ve Avrupa Komisyonunu davet edip bu köye götürmüştür. Tüm bu olaylar Filibe
bölgesi Türkleri tarafından ayrıntılarla günümüzde de anlatılmakta ve türküler söylenmektedir:

Ah neler oldu isyan oldu


Kırçma (Kriçim) bize (h)aram oldu
Kırçma bize zindan oldu...

İsyanın elebaşılarından biri olan ve daha sonraları Bulgar Ulusal Meclisi Başkanı
görevine kadar yükselen Zahari Stoyanov (Zahari Stoyanov, 1983) Doksanüç Harbinden birkaç
yıl sonra yayımladığı "Bulgar İsyanları Üzerine Notlar" adlı eserinde isyan hakkında gerçekleri
açıklamış ve sadece Türk köylerini değil, Bulgar köylerini de kendileri yaktıklarını, birçok
masum Türkü kendileri nasıl vahşice öldürdüklerini itiraf etmiştir (Yenisoy H. Süleymanoğlu,
2003, 1-19).

1876 Bulgar İsyanında yaşanan acı olayların onulmaz yaralarına bir yıl sonra, 1877/78
Osmanlı-Rus Savaşının büyük felâketi de eklenince, neden Filibe ve Tatar Pazarcık
bölgesinden en çok göç edenler olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Onlarca Türk köyü, yerleşim

11
yeri olarak ortadan kalkmış, onlarca Türk köyü sakinleri de göç yollarına dökülmüşlerdir.
Gurbet yollarına çıkarken de şöyle ayrılık türküleri söylemişlerdir:

Saba(h) namazında dostlarım


uğradım size
yüreğimde olan güçlüğümü
söyleyim size

Gelin dostlar, gelin kardeşler


Ben gidiyorum
Evimden bargımdan
Bir gülümden ayrılıyorum

Saba(h) namazında uğradım taşa


Buna baş yazgısı derler
Hep gelir başa

Gelin dostlar, gelin kardeşler


Ben gidiyorum
Evimi bargımı
Bir gülümü terk ediyorum

Söyleyen: Ayşe Küçükali.


Doğum tarihi ve yeri: 1935,
Kriçim, Bulgaristan, Hâlen
Bursa'da oturmaktadır.
Kayda alan: Kalbiye Yusuf.

Ev bark bırakıp göç yollarına düşen muhacirlerin gözyaşları dinmek bilmemiştir:

Oduncular dağdan odun indirir


Gözümün yaşı çift dermen kayası döndürür
Bu muharebe çok ocaklar söndürür

Ocakları söndürülmüş, kazanları devrilmiş nice aileler, uzun göç yolculuğunda daha
nice çileler çekmişlerdir. Bunların birçoğu yollarda soğuktan, açlıktan ölmüşlerdir. Bir Alman
demiryolu memuru, Tatar Pazarcık'ın güneyindeki tepelerde soğuktan donan 400 kişilik
göçmen kafilesinin içinde hayatta kalabilmiş sadece küçük bir kız çocuğunu cesetler arasında
bulmuş ve kurtarmıştır (Bilâl Şimşir, I-III, 1968, 1970, 1989). İstanbul'dan emir üzere göç
yollarında bulunanların birçoğu geri döndürülmüşse de Ruslar ve Bulgarlar tarafından
köylerine ve kasabalarına yaklaştırılmayıp katliama uğratılınca çaresiz göçmenler yeniden
İstanbul yolunu tutmuşlar, turnalar gibi vatan deyip yine çekip gitmişlerdir:

İki turnam gelir alnı kareli


Birisini avcı vurmuş aman,
Sinesi yareli

12
Bu yavruya sorun aslı nereli

Vatan deyip çekmiş gider aman


Telli turnalar

İnme turnam, inme burda kış olur


Turnamın bastığı yerler aman,
Kademi güç olur
Böyle kalmaz, elbet sonu (h)oş olur

Vatan deyip çekmiş gider aman


Fakir turnalar

İnme turnam inme sen bu pınara


Avcı tuzak kurmuş aman,
Var yolunu ara
Cümlemizin işini Mevlâm kayıra

Vatan deyip çekmiş gider ama


Telli turnalar

Söyleyen: Emine Memoğlu-


Keremoğlu
Doğum tarihi ve yeri: 1949,
Kriçim, Bulgaristan.
Hâlen Bursa'da oturmaktadır.
Kayda alan: Mehmet Memoğlu Yenisoy.

Turnalar gibi uçup giden göçmenlerden hayatta kalabilenler anavatanda yeniden yuva
kurmuşlar, mekân tutmuşlardır.

Daha sonraları gelişen yeni tarihi olaylar da Rumeli'den kitle halinde göçleri
hızlandırmıştır.

1912/13 Balkan Savaşlarını İzleyen Göçler.


Türklerin üzerindeki etkisi bakımından Balkan Savaşları Doksanüç Harbinde
görülenlere çok benzer etkiler yaratmıştır. Her iki savaşta da öldürme, ırza geçme ve soygunlar
Türklerle diğer Müslümanları evlerinden barklarından söküp atmış, Osmanlı İmparatorluğunun
elinde kalabilmiş topraklara sürmüştür.

Öte yandan, Doksanüç Harbi ile 1912/13 Balkan Savaşları arasında farklar da vardı.
Doksanüç Harbi sadece Rusya'nın güdümünde yapılmıştı. Türkleri göç etemeye zorlayacak
etkili planı yürürlüğe koymuşlardı. Balkan Savaşlarında ise savaşan birkaç devlet vardı. Zafer
kazanan her biri de zaptettiği topraklarda Müslümanların varlığının son bulunmasını
istemekteydi. Ne var ki bu amaçlarına ulaşabilecek kadar iyi bir örgütleniş içinde
bulunmadıkları gibi, amaçları uğuruna birleşerek ortak davranış sergiliyorlar da değillerdi.
Savaşlara katılan her Balkan ülkesi Türkleri, Müslümanları kendisinin zaptettiği ülkeden
ötekinin ülkesine sürüyor, hatta oraya sürülenin oradan geriye sürüldüğü de oluyordu. Bunun
Müslümanlar üzerindeki etkisi nasıl nitelenirse nitelensin, şurası kesindir ki Doksanüç

13
Harbinden daha kötü oldu. İçlerinde kendini gösteren ölüm telefatı, 1878'de görüldüğünden
daha yüksekti.

1877'de ilk saldırıları, Bulgar köylülerinin ve asilerinin de yardımıyla, Türkleri


kıyımdan geçiren ve kaçmaya zorlayan dehşete düşürücü birlikler, Kazak birlikleriydi. Balkan
Savaşında ise ön saldırıları yapma işlevini, uzun süreden beri Osmanlı Makedonya'sında
çatışmalara girişmiş bulunan milliyetçi çeteler olan komitacılar üstlendi. Bunlar çoğu kez,
davasına hizmet ettikleri devletten destek gördüler (Justin McCarthy, 1998, 14-15, 149).

Balkan Savaşında Selânik’te gelişen olaylar nice insanların yer değiştirmesine, nice
insanların ölümüne sebep olmuştur. Selânik göçmenlerinden dinlediğimiz bir türküde şöyle
deniyor:

Selânik Selânik viran olasın


Taşını toprağını seller alası
Sen de benim gibi yârsız kalasın

Aman ölüm zalım ölüm üç gün ara ver


Al başımdan sevdayı götür yâre ver

Selânik içinde selâ okunur


Selânın edası dostlar cana dokunur
Gümüş kazmayla mezar kazılır

Aman ölüm zalım ölüm üç gün ara ver


Al başımdan sevdayı götür yâre ver

Önceki tarihî devirlerde ortaya çıkan haydutluk, çetecilik ve daha sonraları komitacılık
harekâtları, yeni tarihî koşullarda da yeni adlar ve yeni biçimleriyle Türklere, Müslümanlara
yönelik ırza geçme, yol kesme, öldürme gibi eylemler devam etmiştir. Belirli dönemlerde ve
özellikle Balkan Savaşlarını izleyen yıllarda geniş boyutlara ulaşan böyle olaylar türlü
varyantlarıyla destan, efsane, menkıbe, ağıt gibi Türk folklor türlerinde ifadesini bulmuştur. Al
duvaklı gelinin başına gelenler şu dizelerde canlandırılmıştır:

Aldılar beni ninem


Aldılar beni
Kına gecemden
Götürdüler beni ninem
Götürdüler beni
Ulu balkana, ulu balkana

Sordilar beni ninem


Sordilar beni
Kimin kızısın
Ben gene dedim ninem
Ben gene dedim
Ali Molla'nın küçük kızi

14
...............................

Kayin yapraklari ninem


Kayin yapraklari
Düşegim oldi
Kayin kökleri ninem
Kayin kökleri
Yastigim oldi

Komita kepesi (kebesi) ninem


Komita kepesi
Yorganim oldi
Derin endekler ninem
Derin endekler
/H/amamım oldi

............................

M. İsen, S. Engüllü,
Türkiye Dışındaki Türk
Edebiyatları Antolojisi, 7,
Makedonya ve Yugoslavya (Kosova)
Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 101.

Pazarcık (Tatar Pazarcık) yakınlarında kol gezen Bulgar komitacıları tarafından bir
Türk gencinin canına kıyılması olayı Türkleri derinden sarsmış ve bu ölüm Kriçim Türk
folklorunda şöyle ifadesini bulmuştur:

Sülman senin kaşın gözün yay mıdır


Teneşirden akan sular kan mıdır
Sülman gibi şu Kırçma'da (Kriçim'de) var mıdır

Kıymayın canıma, ben dünyama doymadım


Eller gibi ben ecelimden ölmedim

Pazarçığ'a vardım ben bubama sormadım


Sol yanımdan kurşum urdu duymadım
Şu genç yaşta ben dünyama doymadım

Kıymayın canıma, ben dünyama doymadım


Eller gibi ben ecelimden ölmedim

H. Süleymanoğlu Yenisoy,

15
Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları
Antolojisi, 8, Bulgaristan Türk
Edebiyatı, Ankara, 1997, 115.

Balkan Savaşı'nda yaşanan olaylardan brini de şu menkıbede buluyoruz:

Balkan muharebesinde Rodop dağı eteklerindeki Türk köylerinin halkı, canını


kurtarabilmek için dağa kaçar. Kırçmalılar da dağın "Karadağ" denilen yüksek kesimine
toplanır. Sık ormanlıkta iki kadın yolunu şaşırır. Akşam karanlığı olmuş, Kırçmalıları bir türlü
bulamazlar. Karşılarına ak saçlı bir dede çıkıverir. Dede, erenlerdenmiş:

- Ne ararsınız burada kızım? der.

Kadınlar da yollarını şaşırdıklarını, köylüleri bulamadıklarını anlatırlar.


Dede:

-Korkmayın kızım. Ben şimdi size şu duayı öğreteyim, der.

Sırlı sübhanım Allah


Dertlere derman ol Allah
Garip kullarına gam vermişin
Yardımcımız, arkadaşımız sen ol Allah

Duayı okuyarak şu daracık yoldan gidin, doğru Kırçmalıların yanına çıkacaksınız, der
ve dede kayboluverir. Kadınlar da duayı okuyarak gider ve köylüleri bulurlar. Kaynak
kişilerden daha yaşlı olanlar bu menkıbenin Doksanüç Harbiyle ilişkili olduğunu söylüyor ve
bazı ayrıntılar anlatıyorlar.
Mustafa Memoğlu, Kriçim
Türkleri. Tarih ve Kültür.
(Baskıdadır).

Cumhuriyet Dönemi Göçleri.


Osmanlı döneminde yaşanan göç olayları Türkiye'de Cumhuriyetin ilânından sonra da
devam etmiştir. İlk büyük göç Lozan Barış Antlaşması (1923) sonucunda gerçekleşmiştir.
1923-24 yıllarında Yunanistan'dan mübadil olarak göç edenlerin sayısının yaklaşık 500 000
olduğu belirtilmektedir. 1937-39 yıllarında da Romanya’dan 130,000 ile 150,000 arasında
Türk Türkiye’ye gelmiş ve bu göçleri, Bulgaristan'dan belirli yıllarda gerçekleşen kitle hâlinde
göçler izlemiştir: 1950-51 yıllarında 154 000, 1968-78 göçünde 130 000, 1989 Büyük
Göçünde de sadece Haziran, Temmuz ve Ağustosun 22'sine kadar, yani üç aydan daha az bir
zaman içinde 311 862 Bulgaristan Türkü Türkiye'ye giriş yapmış ve daha sonraki aylarda ve
yıllarda da göç devam etmiştir (E. Konukman, 1990, 61).

Eski Yugoslavya'dan (sadece 1950-1958 yılları arasında gelenlerin sayısı 104.372’dir)


ve Romanya'dan (sadece 1923-1938 döneminde gelenlerin sayısı 113.710’dur) da göçler
olmuş, fakat Türkiye'ye en çok göçmen Bulgaristan'dan gelmiştir. Rumeli'den Türk Göçleri
tablosuna baktığımızda Doksanüç Harbinden bu yana Türkiye'ye en çok göçmen gönderen
ülkenin Bulgaristan olduğunu görüyoruz. Bundan dolayı da Bulgaristan Türklerinin tarihine bir
göç tarihi dememiz uygun olacaktır. Bu yüzden olmalıdır ki göçmenlik, Bulgaristan
Türklerinin sözlü halk edebiyatında özel bir motif olarak gelişmiştir. Tarihî ve toplumsal

16
gerçeklerin bir ifadesi olan bu büyük insanlık dramına mâniler, türkü ve destanlar, efsane ve
menkıbeler hasrederek Bulgaristan Türkü, gönlünü avutmuş, karanlık günlerinde kendine
teselli bulmuştur. Mânilerden örnekleri okuyalım:

Kara tiren gidiyor


Acı duman seriyor
Kara tirenin içinde
Macırlar gidiyor
X
Yağmur yağdı sel oldu
Dereler taştı doldu
Ben vatanımdan ayrıldım
Zalım Bulgar sebep oldu
X
Dağlarımın tepesi
Yarimin seteresi
Milleti batırdı ya
Macırlık (veya: Türkiye) meselesi
X
Elmayı satan bilir
Tadını tatan bilir
Macırlık ateşten gömlekmiş
Acısını çeken bilir

Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu'nun
arşivinden.

Bulgaristan Türkü baba ocağına, konu komşusuna bağlı kalarak yaratmış olduğu
türkülerde göç olayına hıçkırıklarla karışık bir duygu katmıştır, gençlerin ayrılışı da ayrı bir
acıdır:

Ah bu macırlık bağrıma bastı


Ben ona yanarım
Ben vatanımdan nece ayrıldım
Yârsız kaldım

Yol verin ağlar, yol verin beyler


Yol verin geçeyim
Nazlı yârdan ayrı düştüm
Zehir mi içeyim

Benden size vasiyetler olsun


Macır olmayın
Macır olsaz (olsanız) da
Yârsız kalmayın

H. Süleymanoğlu Yenisoy
Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları
Antolojisi, 8, Bulgaristan Türk
Edebiyatı, Ankara, 1997, 116.

17
Geleceğin belirsizliğinden kaynaklanan bir çaresizlik de bazı türkülere bambaşka bir
eda verir. Başka bir duygu da göçmenliğin zorluklarından gıdalanarak bir nostalji ile örülü
olarak dile gelir. Şu ilâhide zorluklar ve göçmenliğin ölümden beter olduğu vurgulanır:

Edirne ovasında
Serpildim kaldım
Arçlıyım tükendi
Evlâdı sattım
O viran babamı
Yolda bıraktım

Edirne ovasında
Naneler biter
Nanenin kokusu
Cihana yeter
Ah, şu macırlık
ölümden beter

Aynı eser, 126.

İlâhide 1938 yılı göçünden söz edilmekte. Son dörtlükte Atatürk'ün ölümüne ağlıyor
muhacirler:

Atımı bayledim
Bir delik taşa
Oniki bin ağlar
Kemal Paşa'ya

Göçmenliğin üzüntüleri, ayrılık ve özlemi, eş dosttan uzaklara düşmenin ıstırapları


başka bir türküde dile getirilmektedir:

İstanbul'un üzümü
Çekemedim sözünü
Ben vatanımdan çıkarken
Yumdum iki gözümü
Binmem tirene binmem

Kara koyun meleme


Yüreğimi dayleme
Anam, bubam, kardeşim
Yavrum deyip ayleme
Binmem tirene binmem

Kara kara karınca


Karıncaya varınca
Ben komşuları özledim
Dillerine varınca
Binmem tirene binmem

18
Riza Mollov, Bulgaristan
Türklerinin Halk Şiiri, Sofya,
1958, 143-144.

Göç yollarında çekilen sıkıntıları da şu destandan öğrenelim:

Dinleyin amucalar muhacir destanını


Kapdağ’da kılamadık bayram namazını
Ver Allahım sen selâmet cümlemize.
Akmehmet köyünün ardı balkan
Omaç köyünün muhacirleri oldu dillere destan
Ver Allahım sen selâmet cümlemize.

1930'ların ikinci yarısında baskılar artar ve Türkler göçe zorlanır. Hattâ birçok Türk
ailesi pasapotrsuz Türkiye'ye gönderilir (Krıstö Mançev, 2003, 100-134). Bu durum aynı
destanda da şöyle dile getirilmektedir:

Bir cumartesi bizi Edirne'ye indirdiler


Pasaportu olan çekip de gider
Pasaportsuz olanlar Ankara'dan imdat bekler
Ver Allahım sen selâmet cümlemize
Edirne hudutları taşlık
Kalmadı cebimizde on para harçlık
Ver Allahım cümlemize hoşluk
Yok mudur Edirne hudutlarında bize bir boşluk
Ver Allahım sen selâmet cümlemize

Riza Mollov, Bulgaristan Türklerinin


Halk Şiiri, Sofya, 1958, 143.

1938 göçünü yansıtan bir ilâhiden de şunları aktaralım:

Bir sabah namazı çıktım odamdan


Vatanı terkedip gittim oradan
Gam için mi yaratmış bizi Yaradan

Gider millet vah ayrılık deyu


Yanar millet ah vatan deyu

Güven-Doverie Gazetesi, 5
Ekim, 1994, Sofya.

Yukarıda da belirtildiği gibi, 1936’da Türkiye ile Romanya arasında bir göç anlaşması
imzalanmış ve Romanya sınırları içerisinde bulunan Kuzey ve Güney Dobruca’dan (1940’ta
Güney Dobruca Bulgaristan’a geçmiştir) çok sayıda Türk Türkiye’ye göç etmiştir (T.
Kowalski, 1938, 66-67). Bütün Dobruca’dan 130, 000 ile 150, 000 dolayında Türk "Ak
Topraklara" (Türkiye’ye) göçmüşlerdir (H. Eren, 1993, 296).

19
İki ülke arasında imzalanan anlaşma çerçevesinde 1937-1939 yıllarında yaşanan
göçler Dobruca bölgesinde Türklerin azınlık durumuna düşmelerine sebep olmuştur. Boşalan
köy ve kasabalarda Türklerin sayısı büyük ölçüde azalmış, bazı köylerin adları haritadan
silinmiştir (M. Ülküsal, 1966, 13). Söz konusu yıllarda gerçekleşen göçler sözlü halk
edebiyatında derin izler bırakmıştır. 1938’de Güney Dobruca Türklerinden göç edenlerle
kalanların ayrılışını halk ozanı şu Muhacır Destanı’nda bakın nasıl dile getirmektedir :

Hicret edip gider Allah aşkına


Gidenlere kalan kullar ayledi
N’apsın kalan, macır dönmüş şaşkına
Arkasından akan sular eyledi.
Kiracılar bekler dizgin elinde
Cem olmuş komşular sağında solunda
Mezarlık sokağı hicret yolunda
Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Ana yavrısını bırakıp gider
Kızı arkasından kuş gibi öter
Bu ayrılık bize ölümden beter
Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Varna’dan pindik gideriz amma
Sakın Bulgarya’da eylenip kalma
Malına güvenip kendini salma
Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Gece gündüz ana deyip aylerim
Tesalla verip gönnümü eylerim
Bu gülmedik başla acap neylerim
Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Bu asıra derler yirminci asır
Dinleyin, sözlerimde yoktur kusur
Kalmışık şu beldede biz yesir
Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Tüccarlarda yoktur ne insaf, ne hatır
Merkezde macıra çekerler satır
Burada kalanlar hepsi de fakir
Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Kaçtı macırların beti benizi
Aşıp ta giderler karadenizi
Ayrıldı anadan oğluyla kızı
Dayler taşlar vatan deyip ayledi.
Kalanlar döndüler boyun iyerek
Yas edip te göz yaşını silerek
Bu hasretlik mahşere kaldı diyerek
Dayler taşlar vatan deyip ayledi.

Söyleyen : Salih Raşitoğlu


Dobriç ili, Bayrampınarı (Dânkovo) köyü.
Kaleme alan : İ. Cebeci,
Balkanlar’ın Sesi,
Sayı-15, 2002, 19.

20
İkinci Dünya Savaşından sonra da Balkanlar'dan Türkiye'ye göçler devam etmiştir.
1989 yılında Bulgaristan'ın gerçekleştirdiği geniş kapsamlı zorunlu göç, BÜYÜK GÖÇ olarak
tarihe geçmiştir. Komünist yöneticiler, ülkedeki Türklere soykırım uygulamaya
kalkışmışlardır. Türklerin okulları kapatılmış; silâh zoruyla, asker gücüyle ve ölüm tehdidiyle
adları Bulgar adlarıyla değiştirilmiş, giyim-kuşamları yasaklanmış, camiler tahrip edilmiş,
mezar taşlarından kaldırımlar yapılmış, cenazeler Bulgar mezarlıklarına gömülmüştür. Türk
dilinde eğitim şöyle dursun, ailelerde dahi Türkçe konuşmak yasaklanmıştır. Tepki gösteren
Türkler, ölüm kamplarına ve hapisanelere gönderilmiştir. Tırmanışını giderek artıran baskılar
BÜYÜK GÖÇ ile son haddine ulaşmıştır. Tüm bu olaylar, sözlü edebiyatta da izler bırakmıştır.
Türkçe konuşmanın yasaklanmasına tepki gösterenler hapisanelerde çürümüş, birçokları da
kurşuna dizilmiştir:

İçinizden biridim
Karlar gibi eridim
Anadilimiz için
Hapislerde çürüdüm

Gide gide yoruldum


Sular gibi duruldum
Üzülme anneciğim
Türkçem için vuruldum

--------------------------------

Kırcaali'nin Koşukavak
(Krumovgrat) bölgesinden şair
Süleyman Yusuf Adalı tarafından
derlenen türküler.

Bulgarlaştırma süreci Aralık 1984 tarihinde Kırcaali bölgesinde kanlı olaylarla


başlamış ve birçok Türk, tanklar altında kalmış, kurşuna dizilmiştir. Düşman kurşunu, dağlarda
ve ormanlarda derin karlar altında gizlenenleri de bulmuştur. Süleyman Yusuf Adalı'nın
derlediği türkülerden şunu okuyalım:

Örencik deresi köy oldu bize


Böğürtlen çal(ı)ları ev oldu bize

Atma zalım atma


Kadım yok benim
Düşmana verecek
Adım yok benim

-------------------------

21
Örencik deresi dar geldi bana
Bu ecelsiz ölüm zor geldi bana

Atma zalım atma


Kadım yok benim
Düşmana verecek
Adım yok benim

Bulgarlaştırma olayları şu ilâhiye de konu olmuştur:

Dobruca ovası düzlük


Gitti adlarımız çok üzüldük
Buradan (Türkiye'ye) giden kurtudu dedik
İmdat Allahım imdat!

---------------------------------------

Babam adımı koydu ezan ile


Kâfir değiştirdi silâh ile
Annem ağladı gözyaşı ile
İmdat Allahım imdat!

----------------------------------------

Belene Adasına varalım


Beşbin tutukluyu geri alalım
Hepsi genç kız ve oğlan
Onlara nasıl ağlayalım

-----------------------------------------

Söyleyen: Revasiye Şenses.


Doğum tarihi ve yeri: 1932, Bulgaristan
Halen Eskişehir’de oturmaktadır.

Tuna nehrinin ortasında bulunan Belene Adasına halkımız Ölüm Adası adını vermiştir.
Çünkü buraya gönderilenlerden birçoğu bir daha geri dönmemişlerdir. Belene Adasına
hasredilen türkülerin, ağıtların da sayısı az değildir:

Arda'dan Tuna'ya teller germeli


Nasıl nice Belene'ye varmalı
Aslan Memed'imiz yatağa düşmüş
Hâl-i hatırını varıp sormalı

Arda'dan Tuna'ya teller gerilmez


Bir gecede Belene'ye varılmaz
Boşuna tepmeyin yolları anam
Kuş olsan da Belene'ye girilmez

22
Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları
Antolojisi, 8, Bulgaristan Türk
Edebiyatı, Ankara, 1997, 122.

Belene'de kalanların üzüntüsü nice anaların babaların zamansız ölümüne sebep


olmuştur:

Belene dedikleri
Cehennemdir cehennem
Babam, ben görmeden gitti
Şimdi de ölmüş annem

Aynı eser, 375..

Tüm bu olayları Büyük Göç izledi. Utanç trenleri, kilometrelerce uzayan araba ve
kamyon kervanları 1989'un yaz aylarında Bulgaristan Türkünü Türkiye'ye getirdi. Göç
yollarına düşenlerin de oralarda kalanların da üzüntüsü, o günlerde söylenen türkülerde de
ifadesini buluyordu. Ayrılığın acısını, kalpleri sızlatan türküleri de şair ve ses sanatçısı Osman
Aziz bakın nasıl kaleme almış:

″Türküler, türküler...Büyük Göç sırasında...Bulgar-Türk sınırından taa Kırcaalinin


Perperek köyüne kadar uzanan o kilometrelerce kuyrukta beklerken, kardeşlerimizin
gözyaşıyla, doğup yaşadıkları yerlerden ayrılmanın üzüntüsüyle söylenen türküler...
O adsız şair:

Akar gözyaşım garip


Anam kardeşim garip
Beni koğan kör olsun
Toprağım taşım garip

Diye feryat ederken gidenin de kalanın da kalb telleri sızlamıyor muydu?

Totaliter rejim tarafından gidenin de kalanın da başına gelenleri nasıl çektiklerine hâlâ
tanıklık etmiyor muyuz?

Kırcaalide yeni, güzel bir binanın yanından geçerken, uğurlama töreni olduğu,
söylenen şu türküden anlaşılıyordu:

Binalar yaptırdım yüceden yüce


İçinde yatmadım üç gün üç gece
Yârim seni gördüm tam yarı gece
Konma bülbül, konma, çeşme başına
Şu gençlikte neler geldi başıma!

Bahçeler yaptırdım gül bulamadım


İçinde ötmeye dil bulamadım!

23
Böylece sürüp gidiyordu bu eski türkü ve o zorunlu göçe ne de iyi uyuyordu. Yepyeni
binalar, evler bırakılmadı mı? Yok pahasına ellerinden alınmadı mı insanlaramızın?
Perperek sırtında yolda beklerken türkü söylüyordu iki genç. Biri saz çalıyordu, biri
kaval. Az mı bekleniyordu yollarda. Haftalar geçiyordu da sınır geçilmiyordu.

İçimde var gizli yara


Görünmez ki doktor sara
Lokman gibi hekim gelse
Bulunmaz bu derde çare.

Evet, biri de kaval çalıyordu gençlerin. Hem de oldukça başarılı. Kaval da dertlidir
insanlar gibi. Ama onun vazifesi vardır : Ağır günlerde insan yüreğinin acısını dinlemek, inlese
de insan yarasına melhem vurmak, insanın dertlerini susturmak.

Dertli kaval, derdim gibi inle dur


Yüreğimin acısını dinle dur
Yanık sesinle yarama melhem vur
İnle kaval, dertlerimi sen sustur

X X X

Kışlanın önünde al-yeşil fener


Üstümüze ateş düştü ne zaman söner
Ben yanarım, ben ona yanarım
Ben vatanımdan ayrı düştüm
Ben ona yanarım!

Evet, bu bir asker türküsüydü. Üstlerine şimdi de ateş düşmüştü. Hem de askere
giderkenkinden daha büyük bir ateş. Yalnız anadan babadan değil, vatandan, sıladan
ayrılmanın da ateşi.
Evet büyüktür ayrılığın derdi. Ne sevgililer ayrılıyordu birbirinden! Sevgilisiyle gitse,
ana baba kalıyordu. Ana babayla gitse, sevgili kalıyordu:

Zülüfleri tutam tutam


Arasına güller takam
O yâr ile ben de gidem

Ve iki genç devam ediyorlardı ayrılık konserine:

Gitme, bu ayrılık uzar da uzar


Kül olur yüreğim, tozar da tozar
Geçmemiş yaralar azar da azar

Evet, çok uzun sürecek, belki de hiç bitmeyecek bir ayrılıktır bu.
Onları seve seve, ama yüreğim yana yana dinlerken, yol boylarında haftalarca
beklemelerini içime sindirmeye, sığdırmaya çalışırken, benim de türküler geçiyordu içimden.
Çünkü benim de yaralıydı kalbim. Gidenin de kalanın da, herkesin yaralıydı kalbleri...

Ötme bülbül, ötme bülbül

24
Derdi derde katma bülbül
Benim derdim bana yeter
Sen de bir dert katma bülbül!

Gücenikti insanlar:

Kırma insan kalbini


Yapacak ustası yok!

Evet, bir kıran vardı gönüllerini, kalblerini insanların. Bütün bunların, bu insanlık dışı
hareketin bir suçlusu vardı. Bu kadar zaman geçti aradan. Suçlu hâlâ cezalandırılmadı.″
Osman Aziz,
Canlarım Türküler Bizim Türküler,
Sofya, 2002., 35-38 (Kısaltılmıştır).

Göç, Balkan Türklerinin tarihi bir kaderidir, diyoruz. Balkan Türkünün bu kaderi
gerçekten de kaçınılmaz bir alınyazısı mıdır?!...

25
YAZILI EDEBİYATIMIZDA BALKAN TÜRKLERİNİN GÖÇLERİ

Balkan Türklerinin ve Müslümanlarının yaşadıkları sıkıntılar, göç yollarında çektikleri


çileler, sözlü halk edebiyatımızda olduğu gibi, yazılı edebiyatımızda da yankısını bulmuştur.
Büyük tarihî olayların bir sonucu olan göçler bazı sanatçılara konu olmuş, özellikle de
felâketleri bizzat yaşayanlar, kültür tarihimize değerli eserler bırakmışlardır. Eski Zağra
Müftüsü Hüseyin Raci Efendi Doksanüç Harbi felâketlerini yaşayanlardan biridir. Tarihçe-i
vaka-i Zağra (Zağra Müftüsünün Hatıraları) adlı eserinde tarihimizdeki hüzünlü gerçekler
canlandırılmış, millî vicdanda derin yankılar uyandırmıştır. Bu eser, yıkılan İmparatorluğun
Rumeli kanadındaki Türk, Müslüman halkın ıstırap destanıdır. Eserin değerlendirmesini
yapan Yahya Kemal, 1921’de şunları yazmıştır: “Tarihçe-i Vaka-i Zağra’yı Falih Rıfkı gibi
Türk nâşirlerine gösterdim. Onlar benden ziyade hayran oldular. Bu kitap, Türklerin vatan
edebiyatında en samimî, yüksek bir şaheseridir”.

Zağra Müftüsünün Hatıraları adlı eserde Rusların Tuna’yı geçerek ilk zaptettikleri
yerlerde Türklerin katliama uğratılması şöyle anlatılmaktadır:

“1294 hicri senesi Cümadelahiresi 1293 mali yılı. Haziranın onikinci günleri, mağrur
düşman Tuna’yı geçerek Ziştovi’yi zapt etti. Burayı koruyan askerlerden dörtyüz kadar
Müslümanı al kana boğdu. Ahali ağlayarak şaşkın ve perişan yollara düşüp dağıldı. Yatak
köyü halkını tamamını katliam ettiler. Servi ahalisi dahi Ziştovililerden beter bir hâlde ninni
ve türkülerle, şefkat kucaklarında beslemekte oldukları ömürlerinin meyvesi çocuklarını
yollara atarak Şıpka Balkanından aşıp Kızanlık’a döküldüler...

Haziranın onüçünde Tırnova şehrinin istilâ edildiği söylenirken, Gabrova’nın zaptı


haberi geldi. Kalofer ve Hayın köyü taraflarında bazı Kazakların görüldüğü de bildirildi. Bu
haberler üzerine şehrin ileri gelenleri kaçmaya karar vererek, arabalarına az bir şey yükletip,
çiftliğe gidecekmiş gibi hazırlanmışlardı. Fakat Kızanlık kazası kaymakamı Kıbrıslı Akif
Efendi, bu haberleri livaya ve ta Yıldız’a telgrafla bildirmişti. İşin ehemmiyeti sebebiyle
Abdülhamit o gece telgrafhanede bulunmuş ve Balkan havalisindeki bütün muhabere
memurları da makine başında beklemişlerdi. Bunun üzerine eşrafa da teminat verildi. Onlar
da firar etmekten vazgeçtiler”....

Eski Zağra’nın düşman eline geçmesiyle etraf Türk köylerinde yağmalama, yakıp
yıkma ve işkenceler geniş boyutlara ulaşıyor:

“Zağra’nın istilâsı üzerine intikamcı ve yağmacı Bulgarlar, Yaka Boyu’ndaki Hriste,


Külbe, Bükümlük, Hızır Bey Canbazören köylerine yürüyüp para umdukları zengince
müslümanları işkencelerle öldürüp, kadın çocuk demeyip ele geçenleri katliam eylediler!
Kurtulabilenler ise çırılçıplak Zağra’ya can atabilmiştir.

Bükümlük Bulgarları, yüziki müslümanı bir samanlığa doldurup yaktılar. İçlerinden


dört tanesi yaralı olarak kaçıp yeni Zağra’ya Rauf Paşa’ya çıkmışlar. Zulümden şikâyet edip
hallerini bildirmişlerse de benzerleri gibi bunlar da tekdir olunarak hapsedilmişlerdir. Yaraları
bile sarılmadan...Zehî insaniyet!”
Zağra Müftüsü’nün Hatıraları’ndan, 62-63.

26
Refik Özdek’in Ocağımız Sönmesin adlı eserinde de Doksanüç Harbi faciası
canlandırılmaktadır. Hayatta kalabilmiş muhacir kafilelerinin Edirne’de oluşturduğu tablo çok
acıklıdır:

"Yelesi al kanlara boyanmış


Arslan ne yapar?"

"Edirne’nin kenar mahallesinden içeri girerken onları karşılayan olmadı. Daha


içerilerde gittikçe artan perişan kalabalığa karışınca da, «Hoş geldiniz, nereden
geliyorsunuz?» diyen bulunmadı. Yaşlıların kamburu çıkmış, gençlerin gözleri süzülmüş,
çocukların yürüyecek hâli kalmamıştı.

- Bunların hepsi bizim gibi maacir, dedi Hacı.


- Sel gibi akan maacir arasında yerliler bir avuç kalıyor.
- Peki nereye gidiyoruz?
İşte bu sırada bir bekçinin kendilerine seslendiğini duydular:
- Kardaşlar, istasyona, şu yana gidin. Camilerde yer yok.

Camilerde yer yoktu. Başlarını duvarların ve daha yukarılara kaldırdıkları zaman o ulu
kubbeleri, o yüksek minareleri görüyor, umutlanıyor, ama yere, sokaklara bakınca, yürekleri
kaygılarla, kuşkularla doluyordu.

O ulu kubbeler onları barındırmayacak mı? O kubbelerin uzun kolları onları


kucaklamayacak mı?
Ayaklarını sürüye istasyona doğru yürüdüler. İnsanlar salkım, hastalar yığın yığın
ve...ve besbelli tabut kıtlığı da vardı!
Ölüler sedye ile, küçük ölüler kucakta taşınıyordu. Ne de çok! Sokaklardan, camilerin
avlusundan, istasyondan çıkan cenazeleri sadece yakınları götürüyordu.
- Edirne’nin yalnız sokakları değil mezarlığı da taşıyor olmalı? Dedi Musa
Dayı
Kimse cevap vermedi. Yalnız, geride bir inilti duyarak döndüler: Küçük Emine’yi
aralarına alan iki nine, yürüyecek güçlerini yitirmiş, oldukları yere çökmüşlerdi. Biri boylu
boyunca bıraktı kendini...Öteki de kolunu onun başının altına sokarak inledi:
- Siz gidin, bizden hayır yok artık, buna da şükür, Ak Toprak’ta öleceğiz.
Hacı Ömer onlara, vücudundan parçalar koopmuş gibi acı duyarak baktı. Rasim’in
kolundan sıyrılıp yanlarına gelmek istedi, ama onlara bir adım kala düşüp bayıldı.

Hacı kendine geldiği zaman bir çadırın altındaydılar.Her tarafa koşan bir avuç sıhhiye
eri, onlara da el uzatacak zaman bulabilmişti. Kendilleri gibi bitkin insanların arasında
karavana yemeği yiyor ve konuşuyorlardı:
- Siz hangi köprüden geçtiniz? Dedi bir ihtiyar.
- Hangi köprüden mi? Birkaç tane köprü mü var? Biz, yıkılan, sonra da
onarılan köprüden geçtik, başkasını bilmiyoruz.
- Demek küçük köprüden geçtiniz, ötekiler sapasağlam taş köprülerdir.
- Doğru, bu kadar insan bir tek köprüden geçip gelmiş olamaz. Ne zamandan
beri buradasınız?
- Bir hafta oldu. İstanbul’a gitmek için trene binme sırası bekliyoruz. Edirne
kaldırmıyor bu kadar kalabalığı, ne yiyecek yetiyor, ne yakacak. Hem sonra
Urus topları erişirse bunca sivil yok yere ölür.
- Buraya da mı gelebilecek?

27
- Bilinmez, olabilir, diyorlar.
- Şimdi de çok ölü veriyoruz galiba, her tarafta...
- Günde ortalama iki yüz kişinin öldüğünü söylüyorlar açlıktan, soğuktan,
hastalıktan... Ne yapsın devlet, ne yapsın asker, hiç bir şey yetişmiyor ve
göçün arkası kesilmiyor.
- Buraya gelemezler! Diye bağırdı Rasim.
- Nasılsa ölüyoruz, vuruşarak ölürüz, dedi Musa Dayı.
İhtiyar içini çekti:
- Bak şu sefalete, yürüyecek güçleri yok zavallıların, bunlarla mı
vuruşacaksın, sinek gibi kırılıyoruz.
..............................................

Oniki kişilik kafile, artık kafile değil, bir aile idi. Yarısı hasta olan bir aile. Fakat
Edirne’de ağır hastalar o kadar çoktu ki bu aileden yalnız Hacı’yı aldılar hastaneye. Hacı artık
sakat ayağına hiç basamıyor, çok da acı çekiyordu. Besbelli çıkık oturmamış, bu sakat ayağı
üzerine birkaç defa düştüğü, kayıp yuvarlandığı sırada belki de kırılmıştı. Onu hastaneye
Rasim ve İsmail Aga taşıdı ve Rasim, hastanede karşılaştığı olaylardan sonra bir defa daha
isyan havasına girdi. O gün olağanüstü bir durum vardı hastanede. Meriç’in ötesinde, o küçük
tren istasyonunda karşılaştıkları «gazeteci» denilen adamlar, yine onlar gibi yabancı dil
konuşan, yabancı giyimli adamlar, Edirne valisi Cemil Paşa’nın çevresinde toplanmış, onun
yapacağı konuşmayı dinlemek için sabırsızlanıyordu. Gerçekte bu sabırsızlık Cemil Paşa’yı
dinlemek için değil, ecza kokusundan, yürek paralayan iniltilerden ve görüntülerden bir an
önce kurtulmak içindi.
«İngiliz sefir Layard», «Fransız sefiri Fournier» diye gösterilen ünlü kişilere ve Edirne
Valisi Cemil Paşa’ya bir şeyler anlatan, nutuk verir gibi konuşan, koğuşları, yaralılarla
dopdolu koridorları gösteren yabancı giyimli bir adam daha vardı ki, sanki vali paşa o idi.
Bilen, bildiren, emreden ve zamn zaman gazetecilere poz veren o idi. Memurlar da ara sıra
gelip ona bir şeyler soruyor, talimat alıyor ve «başüstüne» deyip gidiyorlardı.
Rasim bu memurlardan birine usulca sordu:
- Bu büyük adam nerenin paşası?
- O paşa değil, ama çok büyük.
- Nazır mı?
- Fasso Efendi’dir o, göçmen işlerine bakan teşkilâtın başı.
- Fasso mu? Ne yapar bu teşkilât?
- Göçmenlere yardım eder.
Hiç hoşuna gitmedi Rasim’in. «Bu işler pek karışık» diye düşündü. «Devleti yabancı
ülkelerde Karateodori’ler, Müsürüs’ler temsil ediyor, biz gariban maacirleri de burada Fasso
Efendi’ler... pek garip işler!»

Cemil Paşa, bir setin üzerine çıkarak, gazetecilere hitaben bir konuşma yaptı.
Tercümanlar bu konuşmayı cümle cümle yabancı dile çevirdiler. Rasim için ağır, anlaşılmaz,
dolambaçlı cümlelerdi bunlar. Yine de bir özet, bir hüküm çıkarması mümkündü: «Kılıçtan
kurtulup gelebilenler», diyordu paşa, «yüzlerce sandık dolduran tarla tapularından başka bir
şeylerini getiremediler... Edirne’de günde 200 kişi, İstanbul’da günde 1000 kişi ölüyor... Hiç
bir devlet, milyonlarcası birden göç eden, kaçıp başka vilâyetlere gelen vatandaşına, hele
savaş içinde ve kısa zamanda huzur veremez. Bunların mal varlıklarını, mülk varlıklarını
düşmana terkedip gelmelerini istemez. Bu gerçekleri görmezlikten gelen düşmanı durdurmak
için kılını kıpırdatmayan Avrupa devletleri, düşünsünler ki aynı âkıbete uğrayabilirler...»

28
Bundan sonrasını dinlemek bile istemedi, fakat öyle bir kalabalığın içinde kalmıştı ki,
geriye doğru adım atacak yer yoktu. Paşa’ya «yeter artık!» diyecek gücü de yoktu. Onu haklı
bulacak hoşgörüsü de, tevazu’u da yoktu artık. «Hayır!» diyordu, insan ya olur, ya ölür!»
Paşanın konuşmasından sonra, Fasso Efendi de bir şeyler söyledi. Ama o doğrudan
doğruya gazetecilerin diliyle konuştuğu için tercümanlara iş düşmedi. Yalnız, konuşmasının
sonunda eliyle yandaki bir salonu gösterdi ve gazeteciler o salona geçtiler. O yana itilen
kalabalığın içindeydi Rasim. İçeri girince gördüğü manzara karşısında donakaldı. Korkulu bir
düş görüyormuş gibi, karakoncolosların, hortlakların saldırısına uğrayacakmış gibi bir ürpeti
duydu: Karşıda, taburelerin üzerine oturmuş iki sıra insan vardı. Dudakları kesilmiş, dişleri
görünüyor; burunları kesilmiş, yüzleri çukur; başları kulaksız, elleri tırnaksız!
- Düşmanın elinden sağ olarak işte bu halde kurtuluyorlar! Dedi Fasso
Efendi.
Rasim faltaşı gibi açılan gözlerle baktı. Gözleri bulandı ve karşısındaki insanlar kimlik
değiştirir gibi geldi. Musa Dayı, Hacı Ömer, İsmail Aga gibi gördü onları. Mesude ve Selim
gibi...ve kendini tutamadı. Gerisinde duran ve yol vermek istemeyen adamlara yumruklar
savurarak bağırdı:
- Açılın! Savulun! Ne yüzle bakıyorsunuz onlara, maskaralık bu! Niçin!
Niçin!
Salon karıştı. Fasso Efendi durdu. Gazeteciler ve inzibatlar Rasim’e doğru yürüdüler.
İnzibatlar onu zaptedip oradan çıkarmaya, gazeteciler resmini çekmeye çalışıyorlardı.
Sonunda iki asker onu oradan uzaklaştırdı ve bir çadıra, yüzbaşının karşısına götürdüler.
Paşaların ve gazetecilerin huzurunda ne yaptığını, nasıl bağırdığını anlattılar.
Yüzbaşı askerlere:
- Bırakın ve gidin, dedi
Sonra, umurunda değilmiş gibi bir süre önündeki yazı ile oyalandı. Göz ucuyla
Rasim’e baktı. Onun kendisine bakmadığını, başını elleri arasına alıp sessiz gözyaşı
döktüğünü görünce usulca kalktı, yanına yaklaşıp elini omuzuna koydu:
- Ne oldu evlât sana, ne yaptın? Dedi.
- Ne yaptığımı anlattılar işte!
- Niçin yaptın?
Rasim hınçla doğruldu, kanlı gözleriyle yüzbaşıya baktı ve sonra hiç bir şey
söylemeden başını iki yana salladı.
Subay bir süre yine sessiz durdu. Sonra o da yere bakarak mırıldanır gibi konuştu:
- Gerçekte isyan etmek senin hakkın, hatta görevin, ama şu durumda elden
ne gelir?
Rasim yumruklarını sıkarak ve haykırarak cevap verdi:
- Beni askere almak da mı gelmez elinden?
Tahmin ve sezgisinin onu yanıltmadığını gören subay, sesinin tonunu değiştirmeden
devam etti konuşmaya:
- Evlât, bu isteğini yerine getirmeye çalışırım, ilgili makama gönderirim seni.
Yalnız mısın?
Bu soruya cevap vermekte epey güçlük çekti Rasim. Sonunda anlattı durumu.
Tulça’dan nasıl geldiklerini ve şimdi kaç kişiyle ne halde bulunduklarını özetledi. Sonra da
yüzbaşıya yalvardı:
- Beni askere al, ama onlar trene binip istanbul’a gidinceye kadar bunu
bilmesinler. Mesude hiç bilmesin. Giderken ben söylerim. Ama asker
olmayacaksam yine burada kalırım ve düşman gelirse kendi usulümce
vuruşurum. Buna kimse engel olamaz. Artık kaçmak bana haram, hepimize
haram!
.................................................

29
Rasim, Edirne’yi savunan talimsiz gencecik erler arasında bayrak gibi dalgalandı.
Yelesi al kanlara boyanmış bir arslan gibi dövüştü. Göğsünü bulan son bir kurşunla devrildiği
zaman, «Allahım, dokuzunu devirdim, sana çok şükür» dedi. Bu, son sözleriydi. Yanağını
vatan ananın yanağına yasladı, toprağı kucakladı ve gözlerini yumdu.
Mesude?
Kara trenden inince yolculuk bitmiş olmadı. Onları kayıklara bindirip Üsküdar’a
geçirdiler. Oradan arabalarla Anadolu içlerine gönderdiler. Mesude’nin gözlerinde yalnız
Rasim’in hayâli vardı. Belki de İstanbul’da İstanbul’u, denizde kayığı, karada arabayı bile
görememişti. Musa Dayı’nın işaretiyle onun peşinden gidiyor, onun yalvarmasıyla yemeğini
yiyor ve hiç konuşmuyordu. Hiç unutmadan, söyletmeden yaptığı tek şey, odları tutuşturmak,
kül kaplarını taşımaktı."

Dobruca’nın Tulça şehrinden yola çıkan 272 kişilik göç kafilesinden sadece onbir kişi
hayatta kalmıştır:

"Onbir kişi aynı köye yerleştiler. Musa Dayı iki kardeşin babası oldu. Üç kişilik bir
aile olarak yerleştikleri küçük evde Mesude, ilk iş olarak kül kabından çıkardığı közlerle
ateşini yaktı.
Bugün, İç Anadolou’nun büyükçe bir köyünde, kerpiç duvarlı bir evin bacasından,
Dobruca’dan getirilen o odların dumanı hâlâ tütüyor".
Ocağımız Sönmesin’den,
İstanbul, 1989, 287-300.

Osmanlı devletinin Doksanüç Harbinde kolayca ve çok çabuk yenilgisinin sebepleri


anlaşılamamıştır. Gelişen olaylar yabancı diplomatları da hayrete düşürdüğü bilinmektedir.
Londra sefareti İstanbul’a gönderdiği telgrafında şöyle demiştir: “Düşmanın Tuna’yı kolayca
geçmesi hayreti mûcip oldu. Balkan geçitlerini muhafazaya, köprüleri yıkarak düşmanı nehre
dökmeye muktedir oldukları hâlde bir şey yapmamaları sebebi anlaşılamıyor” (Osman
Keskioğlu, 1985, 12).

Harp sona ermiş olsa da zulüm bitmemiştir. Bu zulümleri örneklerle sergileyen O.


Keskioğlu Ömer Seyfeddin’in eserlerinden de şu alıntılara yer veriyor:

“Bilmem eski bir derebeyin torunu olduğum için mi, Bulgaristan’da gezerken hep
kendimi öz babamın çiftliğinde sanırım...” diye başlayan bu hikâyede yazar, banyolara gider.
Orada Kostanof adlı bir Bulgarla tanışır. Bu kişi, eski bir ihtilâlcidir, Bulgaristan müstakil
olunca mebus olmuş, adliye vekili olmuş, antika bir adam...Türkçeyi diplomasi dili sanıyor,
Bulgarlarla bile Türkçe konuşuyor...

-Ne var, ne yok, söyle bakalım!


-Hiç, gospodin.
-Nasıl hiç? Siz yeni türemeler her şeyin adını hiç koydunuz. Sonra beni süzdü:
-Bu da kim; yeni yamaklardan mı?
Hayır, gospodin, Bulgar değil..
-Ya ne?
-Türk.

30
-... Türklerde yalnız bir şey vardır, taassup.

Evet, taassup. Ben Türklerin bu taassubundan Bulgaristan’da çok istifade ettim.


Devletimiz yeni kurulduğu zaman ben olmayaydım, Bulgaristan bugünkü Bulgaristan
olamazdı. Çünki Türk o kadar çoktu ki... Mutlaka Sobranya’da müsavi gelecektik. Kabinenin
yarısı da bir gün onlardan olabilirdi. Fakat ben, fakat ben... diye başlayıp anlatır:

Hükümet kurulunca komitelerle toplantı yapmışlar, katl-âm düşünüyorlarmış, fakat


Avrupa’dan korkmuşlar. Ona sormuşlar, o da kolay, demiş. Hepsini Türkiye’ye gönderirim.
Nasıl yapacağını sormuşlar, anlatmış: Ben biliyordum ki, Türklerin en aziz hissiyatı
taassuplarıdır. Küçükken aralarında büyüdüm. Komşularımız hep Türktü. Bunların kimseye
garezleri yoktur. Hatta kendilerine o kadar kötülük yapan Ruslara bile fenalık etmezler,
yaralılarına su, ekmek, ilâç verirlerdi...Meselâ domuza fena hâlde garezdirler... Deliorman’a
kaymakam oldum. O vakit orada ilâç için olsun bir tek tane Bulgar yoktu”, diyor.
Makedonya’dan muhacir getiriyor. Bu muhacirlere para vererek domuz aldırıyor. Domuzları
sokaklarda dolaşmaya başlıyor. Türkler bundan rahatsız oluyor, birer birer hicret etmeye
başlıyorlar. Bu tuhaf zulüm sayesinde iki yılda orada Türk kalmamış. Diğer yerlerde de bu
usulü uygulamışlar. Türkleri yüzlerce yıllık yerlerinden yurtlarından etmişler, kaçırmışlar.
Hikâye şöyle bitiyor:

“...Odama çekildim. Soyundum, yatağa uzandım. Fakat gözüme uyku girmedi. Ateşsiz
bir humma her tarafımı yakıyır, sovuk sovuk terliyordum. Yavaş yavaş aşağıdaki hora
gürültüleri, gayda sesleri kesildi. Etraftaki horozlar ötüyor, sabah oluyordu. Uyumak azmiyle
gözlerimi sıkı sıkı kapadım. Yüzükoyun döndüm. Pis, cılız bir domuz sürüsü önünden, cesur
ecdadımın, yiğit kan kardeşlerimin, sâf milletimin kavukları düşerek, atları arabaları
bataklıklara saplanarak, topları tüfekleri, kadınları kızları, çolukları çocukları yollara
dökülerek bir çılgın ordusu hâlinde kaçtıklarını görür gibi oluyorum. Ah, evet, o gece hiç
uyuyamadım”.
Ömer Seyfeddin, Yüksek Ökçeler
(O. Keskioğlu, 1985, 16-17)

Tuna boylarından çekilişin hüznünü, geçmişe duyulan nostaljiyi M. Fuat Köprülü’den


dinleyelim:

Tuna boylarında sıra serviler,


Tan yeli estikçe sessiz ağlarmış,
Gül bahçelerinde baykuşlar öter,
Şu viranelikler eski bağlarmış.

Namazgâh bir otluk kalmamış taşı,


Çeşmelerden akan kanlı gözyaşı,
Orda bir güzel var, çatılmış kaşı,
Ak alnına kara çatkı bağlarmış.

Kırık minarelerden duyulmaz ezan,


Hep ocaklar sönmüş devrilmiş kazan,
Bir inilti duydum, sandım bir ozan,
Sesime ses veren karlı dağlarmış.

31
Söğüt dallarında hasta serçeler,
Eski akın destanını heceler.
Tuna ağlıyormuş bazı geceler,
Göğüsünde kefensiz şehitler varmış.

..........................................................

Haydi eski ozan, al sazı ele,


Düşmanlar içine düşsün velvele,
De ki: Hor bakmayın bu durgun sele,
O, yetmiş bir kavme akın çıkarmış.
Balkan Öğrenci Mektubu, Sayı-3,
1995-96, 48.

Moskof Muharebesinin büyük felâketi Balkan savaşlarında da tekrarlanmış,


Rumeli’nin dağı taşı ağlamış, yer yerinden oynamıştır. Kulağında Küpe Olsun Unutma
başlıklı şiiri okuyalım:

Rumeli’nin dağı taşı ağlıyor!


Kan içinde her subaşı ağlıyor!
Parçalanmış gövdelerin yanında
Can çekişen arkadaşı ağlıyor!

Bak şu yurda tek bir ocak tütmüyor!


Issız kalmış bülbülleri ötmüyor!
O sevimli ovaları kurd almış
Bir çobancık davarları gütmüyor!

Kara toprak kandan olmuş kırmızı!


Doğrandıkça Türk kadını Türk kızı!
Can evine canavarca saldırmış
Sürü sürü ırz ve namus hırsızı!

Mihraplara haç asılmış. Ezanlar!


Susdurulmuş güm güm ötüyor çanlar!
Camilerin minberleri yakılmış
Çizme ile çiğneniyor Kur’anlar!
Tahirü’l Mevlevî (Olgun)
14 Ağustos 1913
Rumeli Muhacirin-i İslâmiye Cemi’yeti
Neşriyatından

Balkanlar’ın 1912’deki acıklı durumunu Rıza Tevfik Bölükbaşı da Acıklı Ana şiirinde
derin bir üzüntü ve hüzünle dile getiriyor:

Yüce Balkanlar’ı duman bağlamış,


Gene mi gurbetten kara haber var?
Seher vakti burada kimler ağlamış?
Çemenzâr üstünde tâze çiğler var!

32
Ufukta iz gördüm kızıl bayraktan,
Dumanlar ağlıyor nemli topraktan;
Tekbir sadâları gelir uzaktan
Hudud boylarında sanki mahşer var.

İnliyor bir şehit rûhu derinde,


Yara var toprağın birçok yerinde;
Ümidsiz açılan çiçeklerinde
Ne reng ü bû kalmış, ne tâ ü fer var!

Neş’eler bu bezmi terk edip gitmiş


Sel almış bu bağı târumâr etmis.
Kan bataklığında beslenip bitmiş
Soluk, pembe, dilber bir Neylüfer var.
Yücebaş, Hilmi, Filozof Rıza Tevfik, İstanbul 1978, 367-371.
Uçman, Abdullah, Rıza Tevfik, Ankara, 1986, 47.

Rumeli’den çekilişin sanat eserleri acı doludur, gözyaşı doludur. Elden giden
topraklar, hayal olan şehirler! Yahya Kemal, Üsküp şehrine hasrettiği şiirlerinden birinde
şöyle diyor:

Üsküp ki Yıldırım Beyazid Han diyarıdır.


Evlâd-ı Fatihan’a Onun yadigârıdır.

Firûze kubbelerle bizim şehrimizdi O.


Yalnız bizimdi, çehre ve ruhiyle bizdi O.

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin


Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için

Kalbimde bir hayali kalıp kaybolan şehir!


Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene


Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.

Türk ordusunun yenilgisi üzüyor şairi ve rüyasına eski fetihler giriyor:

Mağlûbken ordu yaslı dururken bütün vatan


Rüyama girdi her gece bir fatihana zan.

Çekilişlerin bir sonucu olan acıların, hicretlerin devam edeceğini söylüyor Yahya
Kemal:

Hicretlerin bakiyyesi hicranlı duygular


Mahzun hudutların ötesinden akan sular.

33
Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-11, 1994, 38.

Balkan felâketinden duyulan üzüntüyü Mehmet Akif de şöyle dile getirmektedir:

Ne felâket: Dönüversin de mesâcid ahıra,


Hırvatın askeri tepsin çıkıp üstünde hora!
Bâri bir hâtıra kalsaydı şu toprakta diri...
Yer yarılmış, yere geçmiş şüheda türbeleri!

Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova


Sen misin, yoksa hayalin mi? Vefasız Kosova!
Aynı eser, 38.

Şair Yahya Akengin de Balkan acılarını şöyle canlandırmaktadır:

Kosova’dır bir padişah türbesine düşen gözyaşı,


Duru kalmış bir damlası Vardar’ın
Kalbi parçalanmış bir Osmanlı haritası
Gözü kalmış akınlarda yetmişlik türbedarın

Hasret ki yol açar diye güzel yarınlara


Horlanır tarihimiz, çiğnenir destanlar.
Selâm ulaşmasın diye dedelerden torunlara
Namı yasaklanır Murad Hüdavendigâr’ın

......................................................................

Mayadağ’dan ak topuklu kızlar ineli


Yanar tüter Rumeli’nin türküleri
Sıla parası değil, sıla hasreti
Soldurmuş güllerini Kosova’da baharın...

......................................................................
Aynı eser, 38.

Kaybedilen toprakların, kaybedilen şehirlerin nostaljisi Balkanlar’dan çekilişin


edebiyatında terennüm edilir durur. Ya Balkan Türklerinin, Müslümanların uğradığı
felâketler, Rumeli Türküne, Müslümanına uygulanan acımasızlıklar, vahşetler? İnsanlarımızın
başına gelenleri belki de en iyi biçimde S. Selvi dile getirmiştir:

“Balkanlar deyince, aklıma rahmetli anacığımın gözyaşları gelir hep...Babamın çatık


kaşları...Teyzemin nasıl dağa kaldırıldığı gelir...Kızarım, köpürürüm kendi
kendime...Dolarım, dolarım da boşalamam...

Balkanlar deyince...

Drama’nın Âlî köyünün papazlar tarafından camiye nasıl kapatıldığı, nasıl din
değiştirilmeye zorlandığı, “Muhammed’den ayrılın!” emirleri gelir gözümün önüne...

34
Balkanlar deyince...

Bu, zorla din değiştirme operasyonunda, papazların vaftiz suyunu, nasıl Âlî köylü
müslümanların üzerine serptikleri, nasıl isimlerin zorla değiştirildiği ve “artık hristiyan
oldunuz” sözleri gelir.

Balkanlar deyince...

Yine o operasyonda, zorla müslümanlıktan çıkarılan günahsız insanların arşa varan


ah’ları...Ve...bu ah’lara dayanamayan taşduvar caminin zangır zangır titrediği ve direklerinin
çatladığı gelir aklıma.

Balkanlar deyince...

Zorla din değiştirmeye maruz kalan bu insanların, “eyvah...hristiyan mı olduk?”,


şüphesiyle tekrar “iman tazelemeleri” ve “gusül abdesti” almalarını hatırlarım.

Balkanlar deyince...

Rahmetli anacığımın bu anlattıkları gelir gözümün önüne ve gözyaşları.

Balkanlar deyince...

Rahmetli teyzemin Bulgar komitacıları tarafından nasıl dağa kaldırıldığı gelir, Yunan
komitacıları tarafından hayvanların nasıl gasp edildiği gelir.

...........................................................

İşte, Balkanlar deyince…

Benim aklıma, gözümün önüne hep bunlar gelir...Kızarım, köpürürüm kendi


kendime...Dolarım, dolarım da boşalamam.”
Balkanlar’ın Sesi, Sayı-2, 1989, 15.

Anadolu’da Kurtuluş Savaşı zaferle sona erer. Lozan Barış Konferansında mübadele
kararı alınır ve Yunanistan Türklerinin Anadolu’ya göçleri başlar. Bu olayları Akıle Vardar-
Sezgen’in Muhacırlar-Mübadiller adlı şiirinden okuyalım:

...............................................................
Yıl 1924 “Rumlar ve Türkler
Yer değiştirecek
Mübadele olacak” dedi Uluslar arası anlaşmalar
Mustafa’m, Mustafa Kemal’im
Nasıl koparırsın Balkanlar’dan...
“Balkan şehirlerinde
Geçerken çocukluğum
Rumca bildiğim için

35
Canımı kurtardım” derdi
Babam Ömeroğlu İzzet Sezgen.

.................................................................

Ah anam Rum baskınlarından


Toprağa gömüp çeyizi kurtaramayan Anam
Sen Rumeli’nde eline kahve getirilen,
Türkiye’de kocanla omuz omuza
Mücadele veren,
II. Dünya Savaşında
Kocanı askere gönderip
4 çocuğunla sebze yetiştiren Anam.”

Mübadele kararları yürürlüğe geçiriliyor:

“Yıl 1924, Rumeli’nden bir liman


Kalabalık mı kalabalık
Sel olmuş gözyaşları
Karışmış Ege’ye,
Git gemi demir atma
Bu limana,
Koparma beni toprağımdan, şehrimden,
“Atatürk’ün emridir”
Ses yayıldı ovaya
Sardı bütün şehri
Bütün gönülleri...
“bayrağımız nerede, biz orada”.

Muhacirleri almış gemi, denize açılıyor:

“Gemi yürür, ufukta güneş


Bir başka parlak bugün
Atatürk’ün emri
Başımın tacı
Ah vatan
Anavatan
Biz muhacırlar hep akıncı
Hep öncü
Anadolulu’yduk, olduk Rumelili
Balkanlıydık Avrupalı olarak,
Geliyoruz geri hepimiz birer Atatürk gibi”

....................................................................

Göç yollarında muhacirlerin çektiği sıkıntılar, misafirhanelerde ölüp evlerine


gidemeyenler...:

“Ah mübadiller,
Ah muhacırlar

36
Yüreği büyük insanlar
Birbirinden kopmamak için
Tek pasaportla girdiler bir çatının altına
Misafirhaneden anasını götüremedi evine
Ömeroğlu İzzet,
Kucağında öldü anası 17’sinde
Kala kaldı oracıkta
Kucağında anası
Elinde 13 yaşında kızkardeşiyle,
Sil baştan yaptı...
Çiftliklerinde at koşturmayı
Yeniden yeşertti”

Muhacirler sadece Yunanistan’dan gelenler değildir. Bunlar Balkanlar’ın dört


bucağından gelmiş Ayşeler, Aliler, analardır bu yerleri yeşertenler Rumelililerdir:

Bunlar bütün muhacırlardır,


Gönlü yaralı, Piriştineli Hasan,
Mayadağlı, Karacovalı,
Romanyalı, Bulgaristanlı,
Ayşem, Alim, Agam, Anam.
Göçmenlere Yardım Derneği, Ankara Şubesi Bülteni,
Sayı-9, 2002, 18-19.

Lozan Barış Antlaşmasından sonra (1923), Batı Trakya’da yoğun Türk varlığı
kalmıştır. Yunan yönetiminin siyasî, ekonomik, dinî, sosyal ve kültürel alanlarda sistemli
baskıları sonucu Batı Trakya Türkleri her türlü çareye başvurarak Türkiye’ye göç etmeye
çalışmaktadırlar. Asım Haliloğlu, göç konusunu işleyen Batı Trakya sanatçılarından biridir.
Şair, “Göç” adlı şiirinde şöyle demektedir:

Elveda” diyerek gider soydaşım


Anayurt yolcusu ona ne denir?
Gözü yaşlı kalır köyde kardaşım
Kader böyleymiş elden ne gelir?

Oğlumuz orada, gelin burada


Kendimiz burada yürek orada
Ezilir dururuz iki arada
Kader böyleymiş elden ne gelir?

.................................................

Anneler yollarda evlâd kucakta


Hıçkırık sesleri köşe bucakta
Baykuş yuva yapmış sönen ocakta
Kader böyleymiş elden ne gelir?

Açılır kapanır göçmenler yolu

37
Bağlanır dostların hep eli kolu
“Ötme bülbül içim dert dolu”
Kader böyleymiş elden ne gelir.

..................................................
Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-25,
1997, 34.

Batı Trakyalı şairlerden Mehmet Hatipoğlu’nun da Trakyam adlı şiirinden şu


dörtlükleri okuyalım:

Ağların beylerin hepsi göç etmiş


Aydını cahili tedirgin etmiş
Çoluk çocuğu yurdundan etmiş
Gitmek mi zor kalmak mı Trakyam

Evini toprağını yok yere satan


Bir iş tutamayıp meteliksiz yatan
Gidenleri lânetliyen bu vatan
Kalanlara vatan olsun Trakyam

His, fikir, anane tarih ve ahlâk


Mukaddesata kayıtsız kalmak
Anadan babadan evlâttan olmak
Şanından mı bunlar Trakyam

...........................................................

Her göç olan bucaklarından


Yanıp da kül olan ocaklarından
Anadan ayrılan çocuklarından
Kimi sorumlu tutsam Trakyam
F. Sağlam, Batı Trakya/Yunanistan’da Çağdaş
Türk Edebiyatı Antolojisi, Ankara, 1990, 108.

Gümülcineli Reşit Salim de Balkanlar’dan göçleri şu biçimde dile getirmektedir:

Balkan şehirleri, Balkan rüyası


Gümülcineli Nedim-i Sani
Üsküplü Yahya Kemal
Diyegelmişler: göç var, göç
Asırlardır bitmeyen göç göç
Nicedir ateşi sönmeyen göç

Balkan şehirleri,
Tütün fenerlerinin isli ışığında
serin sabah rüzgârları eser

38
İskeçe, Koşukavak, Silistre sırtlarında
Balkan şehirleri,
Üsküp, Gümülcine, Deliorman,
Balkan Türklüğünün yontulmaz
üç kaya gibi sağlam
Bu ata yadigârı Osmanlı mimarisinin
sergilendiği kentler
Ezan seslerinin ulu çınarlarda
yankılandığı
Bitmeyen sönmeyen Osmanlı
sergüzeştinin
anlatıldığı mescit avluları
Coşkun Tuna, Osmanlının zafer günleri
Sırp diyarı, Bulgar ülkesi, Rumelleri
Gelmiş geçmiş nice nesiller
Diyegelmişler: göç var, göç
Yarım asırdır bitmeyen göç
Anadolu içlerine nicedir
sürüp giden göç...
Balkanlar’ın Sesi,
Sayı-12, 2001, 20.

İkinci Dünya Savaşından sonra da Balkanlar’dan Türkiye’ye göçler devam etmiştir.


1950 ve 1960’larda (1952-1967) Yugoslavya’dan serbest göçmen kafileleri Anavatana akın
etmiştir. Nice aileleri, nice akrabaları ayırdı bu göç, belleklerde nice anılar bıraktı. Üsküp
doğumlu şair Suat Engüllü, Armut Ağacında Öten Kumrunun Anımsattıkları adlı şiirinde
çocukluk anılarından birini, yakınlarının göç yollarına çıkıp bir daha dönmediklerini
canlandırmaktadır. Bu güzel şiiri okuyalım:

Dalları sokağa taşan armut ağacına,


Bir kumru gelip konardı her sabah,
Arap şarkısı gibi bitmek bilmeyen
İçli içli ötüşüne başlardı sonra.

Büyülü kızıllığıyla şafak sökerken,


Yine bir sabah erken erken,
Konuverdi armut ağacına kumru.
Bir hüzünlü bir hüzünlü öttü ki sormayın...

Henüz dağılmadan tedirginliği,


Kumrunun ötüşündeki hüzün,
Geldi dayandı kapıya/ yelesi pırıl pırıl,
Yağız atın koşulduğu araba.

Belliydi, son haddini bulmuştu,


Kaç gündür evde süregelen telâş.

Çeyiz sandığı, konsol, sofra,

39
Döşekler, yorganlar, halılar,
Dört sandalye, baba yadigârı masa,
Ve bir şeyler daha yüklendi arabaya
Apar topar.

Evde kimin yüzüne takıldıysa gözüm,


Hepsi üzgün, ağızlarına kilit vurulmuş dersin.

Kucaklaşıldı, helâllaşıldı sonra,


Sonra deh dedi sürdü arabayı arabacı.
Ardından yürüdüler ağır ağır, ezginlikle,
Ninem, babam, annem, halam ve oğlu...

........................................................................

Öğlene doğru ninem döndü,


Daha daha kocalmış,

Babamla annem döndü,


Gözleri hâlâ nemli.

Şimdi sormanın vakti değildir diye,


İçimde büyüyen çocukça bir merakla
Bekledim, bir şey sormadan kimseye.
Halamla oğlu gelmediler o gün,
Gelmediler...

Ertesi gün de, daha, daha ertesi gün de...


Yedi yaşında bir çocuktum henüz,
Ve aklım kesmiyordu herşeyi belki,
Ama, İstanbul’un sözünü etmeleri,
Tren demeleri yettiydi. Ne hikmet...

Dalları sokağa taşan armut ağacını,


Bir cömertliktir bürümüştü o yıl. Hayret!
Hep bekledik halamın oğlu gelir diye,

Gelir tırmanır diye bekledik,


Çocukça bir içtenlikle...

Oysa ne halam döndü ne de oğlu.


Arap şarkısı gibi bitmek bilmeyen,
İçli içli ötüşünü artık özlediğimiz,
Kumru da gelip konmadı bir daha,
Dalları sokağa taşan armut ağacına.
Mustafa İsen, Reyhan İsen, Ayşe Esra Kireççi
Balkanlar’da Türk Çocuk Şiiri Antolojisi,
Ankara, 2001, 123-124.

40
Kosovalı şair Fikri Şişko da Bir Gün adını verdiği şiirinde çocukluk yıllarından şu
anılarını canlandırmaktadır:

bir gün
bir yıl
ben çocukken
gittiler...

yiğirmi, otuz senelik


komşularımız
iyiliği, kötülüğü
neşeyi, acıyı
beraber yaşadığımız,
paylaştığımız
çok defalar bir sofrada ekmek
yediğimiz
ramazan gecelerine, beraber
sevindiğimiz
bayram baklavasını beraber
yediğimiz
uzun kış gecelerinde derin
saatlere dek
sıcak odada tağar yanında
merhaba oturmuş sohbet ettiğimiz
komşularımız, dostlarımız
bir gün
bir yıl
ben çocukken
gittiler

...................................................

bugün cuma
aylardan mayıs ayı
aklıma geldiniz siz
komşularım, dostlarım
Mahmut bakal, Neki tekerlekçi
Süliman tatlıcı, Raif sinemacı
Amcam

...................................................

gittiniz gurbet yollarına


ki siz
selâm verdiniz mi
canıgönülden?
dostlara, kalanlara
elveda derken
neydi niyetiniz
geçen bir dünde

41
gelen yarınlarda
yeni gün, yeni nafaka gelecek
sanırken
sordunuz mu kuşlara gurbet
acısını?

........................................................

bir gün
bir yıl
ben çocukken
gittiniz gurbet yollarına
eski komşularımız
dostlarımız
amcam...

bugün cuma
aylardan mayıs ayı
hatırladım sizleri
sizler
ÖZGÜRSÜNÜZ!!
Derya dergisi, Mamuşa-Kosova, Sayı-9, 2004,
51.

Çok uzaklarda kalmış memleket unutulmuyor, hatta yılların geçmesiyle, yaşların


ilerlemesiyle o topraklar idealize edilmekte, oralarda geçen çocukluk, gençlik çağı
göçmenlerin hayallerinde yüceltilmektedir. Dünya gözüyle oraları bir kez olsun gidip görmek,
eski anıları tazelemek, her yaşlı göçmenin vazgeçilmez bir arzusudur. Özlemini çektiği
memleketini ziyarete giden bir göçmenin yolculuğunu Makedonyalı yazar Fahri Kaya,
Mezarlık adlı öyküsünde şöyle canlandırmaktadır:

"O gün uluslararası otobüs istasyonu, Papaz Çeşmesi mahallesi sakinlerinden bir grup
erkek, kadın ve çocukla doluydu. Şaka değil, Sadık Ağa otuz yıl sonra memleketine
gidiyordu. Doğup çocukluk ve gençlik günlerini geçirdiği Rumeli’ye. Önemli bir olaydı bu.
Papaz Çeşmesinde günlerce konu olan bir olay.
Hepsinin içini büyük bir heyecan kaplamıştı. Bu heyecan, kimilerinde komşuları sadık
Ağa’nın yıllardan beri kafasına taktığı bu isteğinin gerçekleşmesinden, yakınlarının da onun
acaba bu uzun yolculuğa dayanabilecek mi diye içlerinde olan korkudan ileri geliyordu.
Uğurlayanlar arasında, Sadık Ağa gibi bu yolculuğa çıkamadıklarına üzülenler de vardı.
Hemşerilerini yolcu etmeye çıkan Papaz Çeşmesi mahallesi sakinlerinden çoğunun Sadık
Ağa’dan istekleri vardı. Karapotur Ahmet:
"Sadık, köye varınca bizim eve de bir uğra. Bak, Koca Mitko’nun oğlu Slavço evimize
iyi bakıyor mu?" dedi.
"Bizim eve de uğra", diye bağırdı Karapotur’un arkasında duran Uzun Ali.
Hamdi Ağa, buralara göç etmezden bir yıl önce ark boyunca ektiği kavakları merak
ediyordu.
"Sadık be unutma, buralara gelirken ektiğim o kavaklara bir göz at. Ne durumda
olduklarını bir gör" demişti.

42
Uğurlamaya gelen öteki hemşerilerinin de benzer dilekleri vardı. Üstelik bunlar, Sadık
Ağa’ya ilk kez söylenmiyordu. Bu yolculuğa hazırlandığı günden beri mahalle kahvesinde
olsun, cami avlusunda olsun, hemşerileri Sadık Ağa’ya çeşitli isteklerde, daha doğrusu
ricalarda bulunuyordu...
Otobüsün hareket edeceği sırada Sadık Ağa’nın çocukluk arkadaşı Hamid Ağa yanına
sokuldu ve:
"Sadık, geçen gün de söyledim, şimdi de gider ayak tekrarlıyayım, köye vardığında
ilkin mezarlığa uğra ve ölülerimize bir Fatiha oku. Unutma", dedi.

"Unutur muyum hiç? Zaten köye girmeden önce mezarlığın yanından geçeceğim",
dedi Sadık Ağa.

Çok geçmeden otobüs hareket etti...

Sadık Ağa, göçmenliğin ilk yıllarında bir müteahhite çalışmış, sonra da yirmi yıl
boyunca gece bekçiliği yapmıştır:

""Evet yirmi yıl gece bekçiliği yapmıştı Sadık Ağa. Geceleri bekçilik yapar,
gündüzleri uyuyordu. Aslında onun için gece gün, gün de gece olmuştu. Eh ne yapsın.
Kısmeti buymuş. Memlekette durumu çok daha iyiydi. Tarlaları, bahçeleri, bağı ve saray gibi
evi vardı. Ama kör olası göç söküntüsü başlamıştı bir kere. Köyleri bir yıl içinde tamamen
boşaldı. Kimileri mülk ve malını satabilmiş, kimileri de, satamadıklarını bırakıp göç etmişti.
Yeni vatanlarına göç ettikleri ilk yıllarda, hiç pahasına sattıkları veya hibe ettikleri mülk ve
mallarının acısını çekiyordu. Dedelerinden kalma o güzelim cennet misali topraklarını, bağ
bahçelerini bırakıp da gecelerin bir yarılarında göç ettikleri gerçekle zor uzlaşabiliyordu. İyi
ama zaman her şeyi üstelemişti. Her şeyin acısını unutturmuştu. Sadık Ağa her şeyi unutmuş,
her zorluğa katlanmış, birçok alışkanlıklarından vaz geçmişti. Günün birinde köyünü ziyaret
etmek niyetinden başka...

İşte şimdi, ilk fırsattan yararlanarak otuz küsur yıl önce terkettiği köyünü ziyaret
etmeğe gidiyordu. Bu yolculuğa çıkmasında çocuklarının da payı vardı. Onlar, babalarını
yıllardan beri çektiği özlemden kurtarmak istiyorlardı"...

Sadık Ağa, köyüne ulaşır, fakat yıllarca düşler kurduğu o sıcak evleri, çocukluğunda
koştuğu o sokakları, bağ bahçeleri bulamaz, göçten önce bir mübarek yer olarak bilinen köy
mezarlığını da bulmakta zorluk çeker. Otuz yıl boyunca hasretini çektiği, hayallerinde
yaşatmış olduğu, gönlünde yüceltmiş olduğu o cennet memleket, güzel bir rüyadan başka bir
şey değilmiş meğer. Zaman her şeyi üstelemişti:

"Şimdi Sadık Ağa’nın içinde bulunduğu otobüs uçup gidiyor... Sınır kapıları, köy ve
şehirler bir bir ardında kalıyordu...

Sabaha karşı köylerine en yakın şehire vardı. Otogarda otobüsten inince, etrafını taksi
şöförleri sardı. Bu, inanamıyacağı ilk şeydi. Otuz küsür yıl önce, göç ettiklerinde bu şehirde
üç beş resmi araba ile İkinci Dünya Savaşından kalma birkaç kamyondan başka motorlu taşıt
yoktu. Şimdi ise otogarda son model otobüsler, Türkiye’deki gibi bir sürü taksiler... Her
zamanki gibi köye kadar yayan gitmeye kararlı olduğundan taksicilerin saldırmalarından
zorlukla kurtulabildi. Otogardan çıktı...

Köyün yolunu tutmakta kararlıydı. Onünde iki saatlik yol vardı...

43
Çok geçmeden uzaklarda köy göründü. Az sonra köye varabilmek için dereyi geçmeşi
gerekecekti......

Dereyi geçebilmek için ayakkabılarını çıkarıp paçalarını sıvamaya hazırlanırken


derenin yukarı kısmında kocaman bir köprü gördü. Oraya doğru ilerledi ve köprüye çıktı.
Köprünün ortasına gelince köye bir bakış attı. Gördüğüne inanmıyordu. Bakışlarıyla köyü
birkaç kez sağdan sola, soldan sağa taradı. Eski bir ev görmedi...... "Eyvah köyden iz
kalmamış" diye kendi kendine düşündü. Derenin yukarki kısmından ayrılıp suyu köy altındaki
değirmenlerin çalışması ve ovanın sulanması için yarayan arktan bile bir iz yoktu... Köprüden
köye doğru asfaltla döşeli yol üzerinde ağır ağır yürüdü. Ayaklarında prangalar varmış gibi
zar zor adım atuyordu.. Birdenbire içine büyük bir hüzün çöktü. Böyle bir resimle
karşılaşacağına hiç , ama hiç umut etmiyordu. Sadık Ağa’nın karşısında sadece adını korumuş
bir köy vardı. Gördüğü köy, adı eski, yeni bir köydü. Köyde Sadık Ağa’nın anılarını
tazeleyecek hiç bir şey kalmamıştı..." İyi ki adını da değiştirmemişler" diye düşündü...
Bir ara bulunduğu yerde durdu. Daha ileri gitsin mi gitmesin mi diye bir ikilemdeydi..
Birden bire çocukluk arkadaşı Hamdi Ağa’nın, herşeyden önce mezarlığa gidip ölen
ecdatlarına fatiha okumasına dair tembihi aklına geldi. Asfalt yolun soluna saptı. Eski ark
yanından geçen patikanın mezarlığa gideceğini tahmin etti. Öyle oldu. Çok geçmeden
mezarlığa vardı. Burada gördükleri az önce seyrettiği manzaradan daha acıydı. Mezarlığın
üçte ikisi üzerine futbol alanı kurulmuştu. Aralarında, Sadık Ağa için yabancı olmayan bir
dilde konuşan bir grup delikanlı top peşinde koşuyordu. Mezarlığın kalan kısmı ot içine
bürünmüştü. Ne mezarlardan ne de mezar taşlarından bir iz vardı. Mezarlığın bir köşesinde ot
içine bürünmüş sadece musalla taşını görebildi. Eski köy mezarlığının burada bulunduğunu
kanıtlayan tek nişan buydu. Gözleri tamamen karardı. Bele kadar büyümüş otlar içinden
zorlukla geçerek musalla taşına kadar gitti. Burada ölülerin ruhuna üç kez El fatiha, üç
Kul’üvallah okudu. Dua ederken gözleri yaş dolmuştu...
Gördüklerinden sonra düş kırıklığına uğramıştı. Vaktiyle köyde yaşayanların ebedi
evleri olan mezarlığa karşı bu uygarlık dışı hareketten çok üzülmüştü... Mezarlıktan ayrıldı.
Köyün eteğinde bulunan ilk evlere kadar geldi. Asfalt döşeli sokak arasından evlerinin
bulunduğu yere doğru baktı. Gördükleri bildiği bir mahalle değildi. Sadece mahalle değil, köy
bile çocukluğundan, gençliğinden bildiği köy değildi. Eski evlerin hepsi yıkılmış, yerlerine
koskocaman büyük evler dikilmişti. Kerpiçten değil, tuğladan yapılmış güzel evler. Ama buna
karşın bu evler köyün eski evleri kadar güzel, sıcak ve sevimli değildi.
Köye girmekten vazgeçti. Gerisigeri köprüye doğru ilerledi. Köprünün ortasında bir
kez daha durup köyü seyretti. Hayır, bu onların köyü değildi. Bu, köylerinin yerinde kurulmuş
bambaşka bir köydü. Köyünü görüp, eski evlerinde birkaç gece yatma düşleri paramparça
olmuştu... Geldiğine bin pişmandı. Kurduğu düşler içinde yaşasaydı, daha mutlu olacaktı.
Köyünden değil, atalarının mezarlığından bile iz kalmamış... Şimdi köyleri hakkında Papas
Çeşmesindeki hemşerilerine ne diyecekti...Gözleri gittikçe yaş doluyordu...
Geldiği gibi geri döndü. Şehre de girmedi. Otobüs istasyonunda kaldı. Geldiği
otobüsün ertesi sabah geri döneceğini öğrendi. Geceyi otogarın yanındaki bir parkta geçirdi.
Sabah erken otobüs istasyonunun büfesinde karnını doyurdu. Bir sade kahve içti...
Birkaç saat sonra otobüs geldi. Bir gün önceki yolcusunu gören şöför:
"Ne o amca. İşlerin çabuk bitti anlaşılan" dedi.
Sadık Ağa başına gelenleri, derdini anlatacak durumda değildi. Sadece:
,,Mezarlık! Mezarlık! diyebildi."
Şöför ve yolcular Sadık Ağa’nın mırıldanmasından hiç bir şey anlamadılar.
Otobüs doğuya doğru yol aldı. Sadık Ağa, Papas Çeşme mahallesindeki evine,
ailesine, yakınlarına dönüyordu.

44
Bu defa gidişin, yeniden buraya dönme umudu yoktu. Artık her şey düşlerden bile
silinmeye başladı... Bu, Sadık Ağa’nın köyünden tamamen kopmasıydı."
(Kısaltılmıştır)
Fahri kaya, İkindi Güneşi,
Birlik Yayınları, Üsküp,
1998, 77-86.

XX. yüzyılın ikinci yarısı da Balkan Türkleri ve Müslümanlarının hayatında


huzursuzluklarla dolu bir dönem oldu. İkinci Dünya Savaşı biter bitmez Yunanistan’da iç
savaş patlak verdi. Bulgaristan’da komünist diktatörlüğü aldı yürüdü. Yüzyılların sonlarında
Yugoslavya’nın dağılmasıyla Bosna-Hersek, Kosova, Makedonya halkları, kendilerini savaş
içinde buluverdiler. Berlin Duvarının yıkılmasıyla Doğu Bloku ülkelerinde rejim değişikliği
gerçekleştirildi.

Söz konusu dönemde Bulgaristan’dan Türkiye’ye üç büyük göç oldu. Bu göçlerin


ikisi, 1950-1951 göçü ve 1968-1978 yılları arası göç Türkiye ile Bulgaristan arasında ikili
anlaşmalar sonucu gerçekleştirilen göçlerdi. Üçüncü göç ise eşi görülmemiş bir göçtü. Sayılı
saatler, sayılı günler içinde Bulgaristan Türkü evinden barkından koparılıp sınır dışı edildi.
Utanç trenleri, araba ve kamyon kervanları Türkleri güneye, Türkiye’ye taşımaya başladılar.
Büyük Göç olarak tarihimize geçen bu göçün hazırlığı Bulgar yöneticiler tarafından on yıllar
önce başlamış 1989 yaz aylarında da uygulamaya geçilmiştir. 1950’lerin sonlarında komünist
rejim idarecileri Türklere ve Müslümanlara baskıları arttırmıştır. Önce Müslüman Romanlarla
(Çingenelerle) Pomakların adları Bulgar adlarıyla değiştirilmiştir. Kanlı olaylarda sayısız
şehit verilmiştir. Artık sıra Türklere gelmişti ve bu gün de geldi çattı. Aralık 1984 tarihinde
Bulgaristan çapında Bulgar devletinin silâhlı güçleri, askeriyle polisiyle Türklere karşı
harekete geçirildi. Kısa bir süre içerisinde Türklerin de adları Bulgar adlarıyla değiştirildi ve
Bulgaristan’da Türk olmadığı dünyaya bildirildi. Nice ölenler oldu, hapisanelere nice
gönderilenler oldu, Tuna’da Belene adası Türklerle dolup taştı. Türk halkına baştan başa tüm
Bulgaristan hapisane oluverdi...Ailede dahi Türkçe konuşmak yasaklandı. Bulgarca
konuşamayanlara doktor yardımı yapılmadı...

Gelişen olaylar karşısında dünya kamuoyu Bulgaristan Türklerini yalnız bırakmadı.


Türkiye Yazarlar Sendikası da Bulgar Yazarlar Birliğine mektup göndererek vahşetin
durdurulmasını istedi. Bulgaristan Türklerine uygulanan soykırım, başta Türk edebiyatı olmak
üzere Balkan Türkleri edebiyatında yankısını buldu. Soykırım acıları şiirleştirildi... Balkan
Türk sanatçıları da Bulgaristan Türklerinin uğradığı felâkete karşı dayanışma içindeydiler.
Batı Trakya şairi Alirıza Saraçoğlu, Bulgaristan’da uygulanan soykırıma karşı isyan ederek,
Bulgar Çorbacı, Bu Kin Sönmez adlı şiirinde bu isyanı şöyle dile getirdi:

Bu asırda bu vahşeti yapar mı bir ulus?


Zalim Bulgara cesaret verdi alçak Rus!
Musallat Moskof da Hazret-i Allah’tan bulsun;
Ya Rab! Yeter artık...Zulüm gören mazlumlar kurtulsun

........................................................................................................

Türklere kuduz köpekler gibi saldırdılar,


İnsan kılığındaki o itler çıldırdılar...

45
Rodoplar’ın dereleri cesetlerle doludur,
Köpeklerin ağzındaki insan koludur!

..........................................................................................................

O vahşet, o zulüm nasıl çekilir?


Nasıl silinir vahşi Bulgarın alnından o kir?!!
Mehmede “Mitko” demek ile iş bitmez çorbacı, bil!
Vicdanlara hükmetmek sandığın kadar kolay değil...

A. Saraçoğlu’nun Ey Yağız Toprak adlı şiir kitabından.


Gümülcine, 1989, 97.

Bulgar Canavarını Kahret Allahım adlı şiirinde de şair Allah’a yalvararak şöyle diyor:

...................
Mehmedi “Mitko” yapıyor Bulgar,
Marx ve Engels’e tapıyor Bulgar,
Camilerimi yıkıyor Bulgar,
Kahhâr isminle kahret Allahım...

Bulgaristan’da ezan okunmaz!


Ramazan geldi kandiller yanmaz...
İslâmı yok edenler onmaz!
Kahhâr isminle kahret Allahım...
Aynı eser, 96.

Üsküplü sanatçı Yusuf Edip de Sofya’da Kasım adlı şiiriyle Bulgaristan Türkünün
üzüntüsünü paylaşıyor:

Kasımda sende rastladım Kasım’a


Camiye öyle üzgün bakışını
Kafesteki tutsak kuşun
Büyüyen ümitsizliğine benzettim.

Kasımdı yine gördüm Kasım’ı


Adı değişmiş...değiştirilmişti bu kez
Gözlerindeki bakış aynı mıydı belli değildi ama
Habire öldürülen kardeşinden söz ediyordu.
Sofya, 1985
H. Süleymanoğlu, M. Süleymanoğlu,
Türkçe-8, İstanbul, 2000, 32.

Havza Müftüsü Musa Uzunkaya’nın Zalim Bulgar adlı şiirinde de şu dizeleri


okuyoruz:

Beş asır ecdâdım yönetti O’nu,

46
Değişmeden adı, dini hayatı.
Dileriz ki olsun zülmün sonu,
Teşhis edin teşhir kızıl suratı

Sen sarı kasırga bu nasıl re’fet?


Özgürlük denilen kızıl marifet,
Zorla din değiştirmek, bu mu adâlet?
Bu zülmün hesabı sorulacaktır...
(HAKSES gazetesinden (Romanya) alınmıştır)
Balkanlar’ın Sesi, Sayı-2, 1989, 5.

Türkiye’deki Bulgaristan göçmeni sanatçılar da Bulgaristan olaylarına seyirci


kalamazlardı ve kalmadılar da. Kardeşlerinin felâketini eserlerine konu ederek Bulgar
barbarlığını kınadılar. Olaylardan duydukları acıyı destanlara dökmüş, şiirleştirmişlerdir.
Nazmi Nuri Adalı Kanlı Aralık Destanı'nda bakın neler diyor:

Yıl 1984
Ay Aralık
Kanlı Aralık.
Kış, Kar, Buz
Tarihte yeni bir kara yaprak
Tarihe siyah bir anmalık
Yıl 1984 Ay Aralık.
Dünyam karanlık.
Bulgar kudurmuş
Bulgar kuduz.
Rumeli buz.
Kahpe Bulgar bırakmış işini gücünü
Dolaşıyor ev ev kapı kapı
Tuna’dan Rodoplar’a
Meydan okuyor Todor.
Yürekler ateş.
Yürekler kor
Bir uçtan bir uca memleket
Tank, Top, Tüfek
Siperde Dragan
Menzilde Hasan
Zalim Bulgar alıyormuş güya öcünü
Neden?

Türk adlarını vermek istemeyenler dağlara kaçıyorlar:

Mekân kuruyor dağlarda


Kadın erkek
Çoluk-çocuk
Ölüm fısıldıyor dışarda fırtınalar
Sarı solgun meşe yaprakları mahzun
Günler ne uzun, geceler ne uzun
Benizler uçuk...
70’lik Havva teyze de kırda bayırda

47
Tee orada. Dişlik dere yamaçlarında
Çalılıklar içinde yatıyor
Yatıyor mecalsizce
Yatıyor gizlice
İçinde bir ses:
“Sakın Bulgara söylemesin kimse...”
Türklüğümü vermem, diyor
İsmimi, imanımı
Benliğimi alamazsınız, diyor.
......................................................................................
Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy,
Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı V
(Türkiye Dışı Çağdaş Türk Şiiri),
Sayı-531. Mart 1996, 532-536.

Türklüğünü, ismini, imanını düşmana asla vermek istemeyen Türk kadını, erkeğiyle
omuz omuza mücadele etti.Ölüm kampları da hapisaneler de bu mübarek anaları, nineleri,
bacıları yıldıramadı, korkutamadı. Nene Hatun misali nice Kara Fatmalar, nice Havva
Teyzeler Balkan Türklerinin azınlık tarihine altın sayfalar yazmışlardır.

Bulgarlaştırma sürecinde tepki gösteren Türklerin Belene’ye, Ölüm Adasına


gönderilmesi edebiyata da yansıdı. Şair İbrahim Kamberoğlu Dinmeyen Sancı adlı bir şiirinde
bakın ne diyor:

Ben Belene’yi bilmem, bilenlerden dinledim


Her gece hücrenize gelirmiş
Tuna boyunda kaybolan Aliş
Civan kaşları kare
Yazılmayan mektubu gönderilmeyen selâmı
O ulaştırırmış gizli-gizli
Anaya, Babaya, Yâre...

Ben cefa çekmedim, çekenlerden dinledim


Uykular kâbus, gülüşler hıçkırıkmış
Ve dağ-taş inlemiş mazlumların yasından
Allah inandırsın mertçe içmişler
Ölüm şerbetini
Ecel tasından...

Ben mahşeri görmedim, görenlerden dinledim


Çocuklar siper olmuş kurşuna
Köprü başında vurulan bekârmış
Elleri dua eder gibi açılmış göğe
Söyleyen doğru söylemiş kardaş
Ateş düştüğü yeri yakarmış...

Ben sanık olmadım, olanlardan dinledim


Kibir savcı olmuş, yalanlar yargıç
Ve eski öfkeler kabarmış deniz-deniz

48
Evet suçunuz affedilmez büyüktü
Türklüğün yasak olduğu o yerde
Türk’üz dediniz…
..................................................................................
Göçmen dergisi (Mersin),
Sayı-1, 2003, 5.

Bulgaristan Türklerine işlenen barbarlıklar, bazı Bulgar aydınlarını düşündürmüyor,


korkutmuyor değildi. Uygulanan politikayı doğru bulmayanlar da vardı. 1989’un yaz
aylarında Türklerin Türkiye’ye göçe zorlanması tüm şiddetiyle sürdüğü günlerde, çalışmakta
olduğum Bulgar Bilimler Akademisi Balkanoloji Enstitüsünde ara sıra toplantılar yapılıyor,
cereyan etmekte olan olaylar bu toplantılarda tartışılıyordu. Böyle toplantılardan birinde
Türkoloji mezunu Dr. Antonina Jelâzkova, Türklere uygulanan politikayı sert bir dille
eleştirmiş, sonra da Demokratsiya gazetesinde yazdığı bir yazısında ülkeyi yönetenlere şöyle
seslenmişti: "Durun! Kendinize gelin! Türk azınlığın adlarını, dilini, kültürünü ve insan
haklarını iade edin ve (ettiklerinizden vazgeçerseniz) eminim ki ülkemizi rezil eden bu
korkunç insan selleri kesilecektir", diye yazmıştı (A. Jelâzkova, 1991). Prof. Jorjeta Grigorova
da o günlerde memleketine ailesini görmeye gittiğinde insanlık dışı olaylara tanık olmuş ve
“Bulgaristan, bu ayıbı, bu lekeyi 100 yılda da alnından silemez” diyerek ülkeyi yöneten
politikacıların çılgınlığına ve bunları destekleyen ve alkışlayan bilim adamlarının aklına
hayret ettiğini söylüyordu. O günlerde memleketindeki Türk komşularının sayılı saatler
içerisinde göçe zorlandıklarını görmüş, politikadan haberleri bile olmayan bu sıradan, bu
merhametli insanların büyük telâş içinde oldukları hâlde ahırlardaki hayvanlarını da
düşünerek açlıktan ölmesinler diye ormana salıverdiklerini; yumurtadan yeni çıkmış
civcivlerin de daha bir müddet yaşayabilmeleri için evin önünde bir tepsiye darı, birine de su
bırakıp bundan sonra göç yollarına çıktıklarını büyük bir duygusallıkla toplantılardan birinde
anlatmıştır.

1984-85 yıllarında da Türklerin adlarının Bulgar adlarıyla zorla değiştirildiğine tanık


olan bir Bulgar öğretmen ailesinin de yaşadıkları ilginçtir. Ailenin kızı, Bulgar Bilimler
Akademisinden Felsefeci dostum şunları paylaşmıştı: “Babam İslimiye (Sliven) dağları Türk
köylerinden birinde öğretmenlik yapıyordu. Köydeki Türklerle dostluk kurmuş, annem de
komşu Türk kadınlarıyla iyi anlaşıyor, birbirlerine gidip geliyorlardı. Bulgarlaştırma
günlerinde yapılan vahşiliklere tanık olmuşlardı. Bu olaylardan sonra Türkler, annemle
babamdan uzak durmaya, görüşmemeye başlarlar. Babam, yaşlı öğretmen, köy kahvehanesine
girdiğinde kahvehane sessizliğe gömülüyor, hiç kimse onunla sohbet etmiyormuş. Sokaktan
geçerken Türk anneler babamı görür görmez çocuklarının kolundan tutarak onları hemen
içeriye alıyor, pencerelerinin perdelerini de çekiyorlarmış. Bu manzaraya dayanamayarak
annem ve babam köyü terk etmek zorunda kaldılar ve Sofya’ya geldiler. Şimdi iki aile
küçücük bir dairede oturuyoruz. Yaşlı babam hiçbir yere çıkmıyor, içeriye kapanmış, olup
bitenleri düşünüyor, Türklerin yaşadıkları insanlık dramına üzülüyor. Türkler bizi affetseler
de dünya affetmeyecek, tarih affetmeyecek. İşlenen cinayetlerin ağır bedelini erken veya geç
bir millet, bir devlet olarak ödemek zorunda bırakılacağız” diye anlatıyordu bayan dostum ve
cereyan etmekte olan olaylardan üzüntüsünü gizlemiyordu.
Sofya Üniversitesinde de Türk azınlığa uygulanan baskı politikasını doğru
bulmayanlar vardı. 1981’de Bulgar Devletinin 1300’üncü kuruluş yıldönümü kutlamaları
tantanalı bir biçimde yapılıyordu. Bu kutlamalar bir vesile olarak kullanıldı ve Osmanlı
döneminde Bulgar halkının dayanılmaz eziyetler çektiği gündeme getirilerek Türk halkına
dehşet saldırılar başladı. Üniversitenin Türkoloji Bölümünde de beklenmedik olaylar

49
sıralanıverdi. Bunlardan şu olayların nasıl cereyan ettiğini kısaca anlatayım: Türkiye
Cumhuriyeti Kültür Bakanlığınca düzenlenen II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresine
(Mayıs 1981-Bursa) Bölümün öğretim elemanlarından Hüseyin Mahmudov’a ve bana
(Hayriye Memova-Süleymanova) davetiye gelmişti. Kongreye katılmamız için Türkolojiden
karar çıkmış, gereken devlet kurumlarından da izin alınmış, Rektörlüğün Uluslararası İlişkiler
Şubesi de pasaportlarımızı, Türkiye’ye giriş vizelerimizi ve tren biletlerimizi almış, elimize
vermişti. Devlet Güvenlik Teşkilâtı görevlilerinden Türkoloji mezunları Yordan Yordanov ve
Georgi Çapkınov Dekanlık önünde beni durdurup, yola çıkacağımız gün, İstanbul’a gidecek
olan trenin kalkmasına birkaç saat kala, elimdeki pasaportu da, giriş vizesini de, tren biletini
de aldılar ve: "Türkiye’ye sadece Hüseyin Mahmudov gidecek, siz gitmiyeceksiniz", dediler.
H. Mahmudov Türkiye’den gecikmeli döndü. Bölüm toplantımızda niye gecikmeli döndüğü
sorulduğunda Mahmudov: "Bir devlet kurumumuza bitirecek işler vardı. Görevimi
tamamlamayınca dönmedim" biçiminde cevap vermişti. Böyle cevap vermesi türlü
yorumlanmıştı... Bundan bir ay geçer geçmez daha bir beklenmedik olayla karşı karşıya
kaldım: tarafıma bir görev olarak verilmiş Türkolojiden öğrencilerimize yardımcı olabilmek
için üzerlerinde yıllarca çalışmış olduğum ve yasalar gereğince tüm inceleme, onaylama
aşamalarından sonra Üniversite Matbaasına baskıya alınan Bulgarca-Türkçe Tematik Sözlük
ve Türkçe-Bulgarca Sözlük’lerimden birincisinin baskısı tamamlanmış, henüz Matbaadayken
yakılması için Rektörlükten yazılı bir emir çıkmış, ikinci sözlüğe de el konmuştur. Bu olayın
gizli tutulmasi için çok çaba harcanmışsa da korkunç bir haber olarak tüm fakültelere
yayılıverdi. Türkolojiden bazı çalışma arkadaşlarım da dahil, birçokları bu olaya hiç bir tepki
göstermezken, Fakültemizin eski dekanı, Klâsik Filolojiler Bölümünden Prof. Aleksandır
Niçev, Üniversite Sendika Komitesi Başkanı Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünden Prof.
Lüdmila Stefanova gibi öğretim üyeleri sessizce, birbirine güvenleri olanlar arasında bir
kamuoyu oluşturarak sözlüklerin yakılmasından vazgeçilmesi için teşebbüslerde bulundular.
Prof. Al. Niçev "Sözlük denen eserler yakılır mı...Cebimde taşıdığım bu kırmızı parti cüzdanı
bana utanç veriyor", demekten de çekinmiyordu. Son derece dikkatli, tedbirli davranıyorlardı
ve Üniversite Yayıevi Başkanı hukukçu Hristo Peyçev başta olmakla hepsi bana moral
veriyor, yasalara uyarak, nasıl hareket etmem gerektiğine dair bazı tavsiyelerde
bulunuyorlardı. Günlerce, haftalarca süren, bir türlü sonu gelmeyen sorgulamalarda söz
konusu sözlükleri Bulgaristan Türkleri için hazırlamış olduğum, bu sözlüklerle Türklerin ana
dilleri Türkçeyi ve kendi kültürlerini unutmamalarını amaçladığım, böylelikle de Devletin ve
Bulgar Komünist Partisinin "Tek Millet" politikasına karşı çıkmak istediğim iddiaları ortaya
atılarak "Pantürkist", "Kemalist" ilân edildim. Sonra da, çok geçmeden Sofya Elektrokar
Fabrikasında kendimi buluverdim ve bu durum birkaç yıl böyle sürdü gitti. Bu arada evimiz
basılarak aile kütüphanemiz devlet organlarınca müsadere edildi (1983’te) ve aileme yapılan
işkenceler yıllarca devam etti. Şunu da belirtmek istiyorum: Sofya Elektrokar Fabrikasında
sadece ben değil, daha niceleri çalıştırılıyordu. Devlet Güvenlik Teşkilâtı sisteminde yüksek
mevkilerde bulunmuş G. Tanev, Todor Jivkov’un emri üzere bu Fabrikaya Personel Dairesi
Başkanlığına getirilmişti. Bulgar Merkez Bankası Başkan Vekili ekonomi bilimleri doktoru
Trifon Aleksiev, Elektrokar Fabrikasında Ekonomiden Sorumlu Müdür Yardımcısı görevine
getirilmişti. Yüksek mühendisler, elektrokar sürücüsü olarak çalıştırılıyorlardı... Burada bir
hayli Türk işçisi de vardı. Ocak 1985’te Sofya’da oturan Türklerin adları Bulgar adlarıyla
değiştirilmesi kampanyasında bu işçilere yapılan işkenceler ve benim yaşadıklarım da ayrı bir
konudur... Bu korkunç dönemde bir yandan beni, ailemi ve kardeşlerimi maddi ve manevi
sıkıntılar içinde kıvrandırırken, kardeşim Türk dili ve edebiyatı öğretmeni Mehmet
Memov’un önce yazlığını, sonra da evini yakıp kül ederken ailesini ve annemi babamı evsiz
barksız bırakırken, küçük kardeşim Dr. Mustafa Memov’u Batı Avrupa’ya sınır dışı ederken,
politik baskılar sürdürülürken, öte yandan da her resmî bayram münasebetiyle, her türlü
vesileyle Devlet Konseyi Başkanı Todor Jivkov’dan, Bulgaristan Ulusal Meclisi Başkanı

50
Stanko Todorov’dan, Başbakan Georgi Atanasov’dan, Bulgaristan Kadınlar Hareketi Başkanı
Elena Lagadinova’dan vb. kutlama kartları, iyi dilek mesajları gönderilmesi ihmal
edilmiyordu...
Ancak Bulgaristan’ın uygulamakta olduğu ırkçılık politikası dünya kamuoyunca
kınanmaya başlayınca, Batı medyasında Bulgaristan’daki durum gündemde geniş bir yer
alınca Bulgar totaliter rejim yöneticileri her istediklerini gerçekleştirmenin kolay
olmayacağının farkına vararak göze çarpan bazı olaylara son vermek zorunda kaldılar. Benim
de maaşım çoktan durdurulmuş, ama resmî belgelerde Sofya Üniversitesinde işime devam
etmekte olduğum gösterilmekteyken, anormal durumuma son verip Eğitim Bakanı Aleksandır
Fol ve Bulgar Bilimler Akademisi Başkanı Angel Balevski’nin imzalarını taşıyan bir emirle
Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden Bulgar Bilimler Akademisi Balkanoloji Enstitüsü
Balkan Halklarının Etnik-Kültür ve Etnik-Legüistik Bölümüne atanmamı yaptılar. Yeni açılan
bu Bölümün Başkanığını da bilimsel çalışmalarda hasetlik gösteren bir iki çalışma arkadaşı
yüzünden yıllarca gözden düşmüş, acı çekmiş Prof. Maksim Mladenov getirildi...
1989’da Türkiye’ye sınır dışı edilmemiz gündeme geldiğinde de yine Sofya
Üniversitesi hocalarının tavsiyeleri üzere hareket ettik. Hukuk Fakültesinden uluslararası
hukuk uzmanları, Sofya ve Sofya dışından taşınmaz mallarımız konusunda aileme yol
göstermişlerdir. Devlet görevlileri,hemen göç yollarına çıkmamızı ısrar ediyor, dairemize
Devlet Güvenlik Teşkilâtından bir generalin ailesiyle dairemize taşınacağını söylüyorlardı.
Apartman yeni inşa edilmiş, İnşaat Kooperatif Şirketi tapuları bile henüz daire sahiplerine
vermiş değildi. Yeni evimize doyamadan, göç yollarına çıktık...

Bulgarlaştırma sürecinin beşinci yılında, 1989’un yaz aylarında yeni bir kıyamet
kopuverdi. Bulgaristan Türkleri kafileler hâlinde sınır dışı ediliyordu, güneye, Türkiye’ye
gönderiliyorlardı... Kapıkule sınır kapısı mahşer yerine dönüşüvermişti...Film Yöneticisi
yazar Yavuz Yalınkılıç’ın Es Bre Deli Rüzgâr Es adlı şiirinden bir parça okuyalım:

..........................................................................
Bir mahşeri andırıyor Edirne
Gözleri yaşlı insanlar sarılıyor bir birlerine şaşkın
Kopmuşlar yerlerinden, sökülmüşler zorla.
Buruk bakıyorlar etrafa
Es bre deli rüzgâr es
Esmiyorsun. Şimdi nerdesin
Dünyanın neresindesin?
Şimdi orda
Kasırgasın, borasın, fırtınasın...
Sen yoksun ya
Bulgaristan’da
Bir kasvet sardı
Deliorman’ı
Kuşlar ötmüyor
Yapraklar kıpırdamıyor artık
Çiçekler kopmuş dalından
İnsanların yüzleri gülmüyor
Es bre deli rüzgâr es...
Anlat bizi

51
Ezilmişliğimizi
Tüm dünyaya özgürce...
Bulgaristan Türklerinin Sesi,
Sayı-5, 1991, 19.

Yine bölünmüş aileler, yine parçalanmış yürekler, yine ayrılık gözyaşları... Ana baba
Türkiye’de, evlâtlar Bulgaristan’da. Gençler burada, kimsesiz kalmış yaşlılar orada,
Bulgaristan’da…Türklerin yoğun olduğu bölgelerde saksılarda artık çiçekler yoktur,
sohbetlerde kahkahalar yoktur. Doğu Rodoplarda hâlen öğretmenliğini sürdürmekte olan şair
ve yazar Ahmet Mehmet’in Karakış adlı şiirini okuyalım:

Bizim evimizde de vardı saksılar


Çiçekler vardı saksılarda sulardık
Sohbete kahkahaya dardı odalar
Bir çağlayancasına çağlardık.

Türküler çınlardı kulaklarımızda


Mevsimleri bir bir süslerdik
Baharın çiçeği vardı, bülbülün sesi
Birbirimize mutluluklar dilerdik.

Gecenin Ay’ını beklerdi âşıklar


Kızlarımız bir bir çeyiz hazırlardı
Zurna çalardı Perşembe Pazar
Dilekler dilekleri bağlardı.

Artık her şeyi matem aldı


KARAKIŞ mevsimlerin tek adı
Kabirlerin bile taşları kırıldı
Diken diken haçlar sardı.
Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı: 49, 2003, 23.

Rodoplar’da, Dobruca’da, Deliorman’da ve Bulgaristan’ın daha birçok yerlerinde ıssız


kalmış evler vardır. Şair Ali Boncuk Issız Ev adını verdiği şiirinde şu duyguları canlandırıyor:

Şu evin sahibi nerede?


Cıvıl cıvıldı bu ev mutlu seslerle
Şimdi yerde tozlu ,yırtık perdeler
Ses selâmet yok, yok burada kimse.

Damında yuvalanmış nice baykuşlar


Geceleri, korkunç türkü söylerler
Her yerde dalgın, üzgün komşular
Göçte kalanları candan özlerler.
Hayriye Süleymanoğlu ve Mehmet
Süleymanoğlu, Türkçe-7, İstanbul, 2000,
69.

Sanatçı Şaban Kalkan’ın da Ağlayan Ev adlı şiirinde aynı duygular kalpleri sızlatıyor:

52
Deliorman’da küçük bir köy var
O küçük köyde bir ev ağlıyor
O evde çocuklar vardı cıvıl cıvıl
O evin bahçesinde gelin gibi asmalar vardı
İnsanları o evden kovulmadan önce.

Şimdi küçük bir ev ağlıyor orada


İlk karda oradan başlardı ilk iz okula
İlk yağmurda oradan çıkardı çocuklar yollara
İlk şarkılar oradan duyulurdu bayramlarda
İnsanları o evden kovulmadan önce.

Şimdi asmalar yorgun ve yalnız


Sahibini bekleyen perdeler sessiz ve kederli
Bahçede çiçeklerin boynu bükük
Komşuya giden patikayı otlar bürümüş
Kapıların, pencerelerin gözleri hep yollarda
O ev gece gündüz ağlıyor şimdi.
Deliorman Dergisi, Sayı-9, Yıl-3,
Ocak-Şubat-Mart, 2004, 20.

Büyük göçte terk edilen köy manzarası şair Ömer Osman Erendoruk’un güçlü
kalemiyle yazılmış Boş adlı şiirinde şöyle betimlenmekte:

Kimlere söyleyeyim ağıtımı kimlere?


Evler boş, avlular boş.
Kuşlar da göçüp gitmiş kim bilir nerelere
Dallar boş, yuvalar boş.

....................................................................

Koyun kuzu özlemi içinde çayır çimen


Ağıl boş, meralar boş.
Hani nerde öğrenci, hani nerde öğretmen?
Okul boş, sıralar boş.
M. Türker’in Kalem Lılıçlaşınca
adlı kitabından. İstanbul, 2004, 219-220.

Şairin Masal Gibi şiirinde de bu duyguları okuyoruz:

Köyüme vardım bu yaz yüreğimde acılar,


Kocadüz’ü, Almacıkkaşı’nı diken almış.
Amcalar, dayılar yok, yok yengeler, bacılar,
Yollar insansız, çeşme susuzluktan bunalmış.

Göçmen evleri bomboş, ağaçlar kuşsuz kalmış,


Hazinlik sergiliyor suyu çekilen kuyu.
Kimsesiz kocaların yürekleri yufkalmış,
Yaşlı gözler terk etmiş gece bile uykuyu.

53
Olcakderesi özler olmuş bir damla suyu,
Elbasan çayı ıssız, derin kedere dalmış.
Piremler suya hasret titreşiyor günboyu,
Kavaklar etrafına silik gölgeler salmış.
Mehmet Türker’in Kalem Kılıçlaşınca
adlı kitabından, İstanbul, 2004, 220.

Anavatana göç edip huzura kavuşmuş olsalar da memleketleri, oralarda kalan anaları,
babaları, kardeşleri için sızlıyor yürekleri göçmenlerin. Halit Sezer’in Hasret adlı şiirini
okuyalım:

Gönlümde hayalimde Eğridere


Yeşil çayırlar karlı dağlar
Şu an keyfim yerindeyse de
Oralarda ana, baba, kardeş var.

Eğrili büğrülü asfaltlı yollar


Kayalıkları bürüyen o çamlar
Şırıl-şırıl akan berrak sular
Sürülerinde renk-renk kuzular

Issız kalmış köyü mahallesi


Ne köpek sesleri ne kuzu melemesi
Tepeler bembeyaz geceleri ayaz
Alabildiğine esiyor soğuk poyraz!

Bir yıldız yarmıştı karanlığı


Ev-bark demedi Türk azınlığı
Köleliğine son dedi silkelendiler
Alyıldızlının altında gölgelendiler!

Uzun sürdü meşekkatli yolculuk


Güdüldüler yollarda bölük bölük…
Yılmadı anavatan etti gayret
Sevinç gözyaşlarıyla bitti hasret!
Mayıs 2002
Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-51, 2004, 23.

Sanatçı Zahit Güney ise Çözüm adlı şiirinde şöyle tavsiyelerde bulunuyor göçmenlere:

Doğduğun topraklardan ayrılmak zor


Evin barkın, hep gözler önünde...
Cetlerinin mezarları, içinde büyüyen kor
Alın terinin meyveleri kıpır kıpır önünde.

Tedirginsin şimdi, ama benliğini aldın


Açıl da açıl özgürlük denizinde
Maviliklerde raks ediyor gerçek adın
Korkma, kırılmaz artık ne kolun

54
ne kanadın.

Önce ev mi? Hayır. Sonraya bırak


Çalış, çabala, kazan.
Topraktan döşek, bulutlardan yorgan
yap kendine iyi bak,

Türk’üm de, bazan.


Z. Güney, İnsan Olmak,
İstanbul, 1997, 25.

Göç denen bu insan felâketinin sonu gelmiyecek mi? Bu soruya Ümit Özdağ’ın bir
yazısında şu cevabı bulabiliyoruz:

“Balkanlar’da 1990’ların fırtınalı yıllarından sonra şimdi nispeten bir sükûnet vardır,
ancak Balkanlar aynı zamanda her zaman patlamaya hazır bir barut fıçısıdır. Belki de Balkan
halklarının hep güçlerinin yetmiyeceği hedeflerinin olması Balkanlar’ı tehlikeli bir alan hâline
getirmektedir. Bu, 20. yüzyılda olabildiğince hırpalanan Balkan Türklüğünün 21. yüzyılda da
aradığı ve arzu ettiği huzura eremeyeceğini göstermektedir.”

Ümit Özdağ, Ön Söz, Balkan Türkleri,


Derleyen: E. Türbedar, ASAM, Ankara, 2003, s. VIII.

Bulgaristan Türklerinin geleceği hakkında ise Cengiz Hakov, vurgulayarak şunu


belirtiyor:

“…altını kalın bir şekilde çizmemiz gereken bir şey vardır ki o da Bulgar devletinin
1878 yılında yeniden kurulmasından bugüne kadar bütün Bulgar hükümetlerinin en büyük
Türk-Müslüman azınlığını, gelecekte Bulgar devleti için potansiyel bir tehlike olarak
görmektedir. Bu hipotetik tehlikeyi yok etmek için zaman zaman göç ve asimile etme
deneyleri uygulamışsa da beklenen neticeler alınamamıştır.Bu da Bulgaristan Türklerinin ve
diğer Müslümanların göçmenlik kaderlerinin devam edeceğini göstermektedir.”

C. Hakov, Bulgaristan Türklerinin Göçmenlik Serüveni.


Türkler. C. 20, Ankara, 2002, 121-126.

Makedonyalı yazar Fahri Kaya’nın da bir yazısından şu satırları okuyalım:

″Bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları %15’den çoğu Balkanlar’dan gelme ya da


Rumeli kökenlidir. Bunların Balkanlar’da birçok akraba, yakınları var, çoğunun ataları
Balkanlar’da yatıyor. Bu yüzden Balkanlar gerçeği, buradaki Türkler ve bunların
kültür yaşamı karşısında Türkiye Cumhuriyeti lakayt davranamaz. Balkanlar’daki
Türklerin kültürünü yaşatmak için yardımda bulunmak, Türkiye için bir Allah rızası
değil, bir borçtur.″

Fahri Kaya yazısını şöyle bitiriyor:

″Tebliğimi Osmanlı Meclis-i Mebusanı reisi, 1914 yılında Rumeli’nin elden


gitmesiyle ilgili hüznü belirten sözleriyle bitiriyorum. Adam şöyle diyor.: ″Bu yüce

55
kürsüden milletime tavsiye ediyorum. Hürriyet ve meşrutiyet meşalesi nurunun beşiği
olan Manastır, Selânik, Kosova’yı, İşkodra’yı, bütün güzel Rumeli’yi unutmamasını
tavsiye ederim. Muharrirlerimizden, şairlerimizden, muallimlerimizden, bütün fikir
adamlarımızdan hududun öteki tarafında kurtulacak kardeşler bulunduğunu bugünkü
ve yarınki nesiller önünde, dersleriyle yazılarıyla, şiirleriyle , bütün manevi
nüfuzlarıyla daima canlandırmalarını rica ederim.″ Ancak bu suretle felâketlerimizi,
yenilgilerimizi hazırlayan hataların tekrarından geleceğimizi koruyabiliriz diyorum.″
Fahri Kaya, ″Makedonya’daki Türk Varlığı″,
Balkanlar’daki Türk Kültürünün Dünü-Bugünü-
Yarını. Uluslararası Sempozyum (26-28 Ekim
2001) Bildiri Kitabı. Uludağ Üniversitesi
Rektörlüğü, Bursa, 2002, 181.

Balkanlar tarihi uzmanı Kr. Mançev de Balkanlar hakkında şöyle yazıyor:

"Balkan halkları, son ikiyüz yıldır aralarında pek çok anlaşmazlıklar ve savaşlar
gördüler ve Avrupa’nın "barut fıçısı" ününü kazandılar. XX. Yüzyılın Yugoslav savaşları
Balkan yarımadası’nın bugün de hâlâ "barut fıçısı" üzerinde durduğunu açıkça
göstermektedir. Tarih, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de durmadan politize edilmekte, bu
veya başka bir menfaat için suiistimal edilmekte, toplum ise hâlâ eski komplekslerden,
nefretlerden ve batıl itikatlardan kurtulamamaktadır. Siyasî parti ve liderlerin, hükümet ve
rejimlerin, bazen de tüm halkların son yüzyılda ve bundan çok daha önceleri herhangi bir
değeri, anlamı olmuş kavram ve kategorilere davranışlarını ispatladıklarına tanık olmaktayız.,
Balkanlar’ın tarihi (Avrupa ve dünya tarihi de) büyük devlet şovinizminin, ırkçılığın ve
hegemonizmin teori ve pratik olarak, genellikle birilerinin başkalarına uyguladıkları millî
egemenliğinin kaybedilmiş bir oyun olduğuna dair yeterince kesin deliller vermiştir. Etnik
bakımdan "ari", aynı böyle millî bakımdan homojen devletlerin varlığı mümkün değildir-içine
kapanmış ve birbirine karşı ürpermiş olanlar, tarihin "onayını" alamazlar ve başkalarına da bir
ideal, ülkü olamazlar. Doşayısıyla, her kişinin kendini nasıl hissederse, kendini nasıl belirlerse
o haklara sahip olması perspektifi kabul ettirilmeli, var olan gerçekler kabullenmeli, devlet
idaresi, siyaset ve propaganda, hümanist bilim, kültür, sanat ve toplumun öteki güçleri ise
geçmişten miras kalmış millî stereotipleri, mit ve batıl itikatları güçlendirmek değil, bunların
aşılması ve tamamen ortadan kaldırması için yeni bir hızla çalışmaya başlamalıdır. "Biz ve
onlar (ötekiler)" prensibine dayalı siyasetin hiç şansı yoktur, ölüme mahkûmdur. Tarih, sadece
"Biz veya onlar" prensibine göre yürütülen siyasete, yani çeşitli millî ve dinî toplulukların
aralarında her yönlü iç entegrasyon politikasına yeşil ışık vermektedir. Keşke Balkanlar’daki
yönetenler de yönetilenler de en nihayet bunu anlamış olsalar."
Krıstö Mançev, Turtsiya,
Balkanite, Evropa. İstoria i
Kultura, İzsledvaniya v çest na
Prof. Cengiz Hakov, Sofya, 2003,
113.

X X X

56
Günümüze kadar devam etmekte olan Balkan acıları, ardı arkası kesilmeyen göç
dalgaları, Türkiye ve Balkan Türkleri edebiyatlarında derin yankılar bulmuştur. Zorunlu
göçler oldukça, edebiyatımızda göç konulu eserler de, gözyaşı dolu şiirler, öyküler de
yazılacaktır. Ömer Lütfi Barkan’ın da Balkanlar’dan Türk göçlerine ilişkin söylediği şu
sözleri buraya aktaralım:

"Büyük kahramanlık devrinin tabutunu merhale merhale omuzlarında taşıyarak gelen


göçmen kafileleri için, eğer bir bestekâr olsaydım, bir göç marşı bestelerdim; içinde o kadar
derin ve büyük bir ıztırap kaynaşırdı ki, ölüm marşları bunun yanında bahar neşideleri gibi
kalırdı".

57
EDEBİYATIMIZDA BALKAN GÖÇMENLERİNİN TÜRKİYE KOŞULLARINA
UYUMU*

Balkanlar’ın Osmanlı Devleti sınırları dışında kalmasının acısını bu topraklarda


yaşayan Türkler, Müslümanlar çekmiştir. Alın teriyle şenlendirilmiş ana baba yurtlarını, bağ
bahçelerini, memleketin doğal güzelliklerini, yakınlarının aziz mezarlarını bırakıp da göç
yollarına düşmek kolay değildir.

Savaşlar, baskı ve zulümler insanlarımızı göç etmek zorunda bırakmıştır. Yüz binlerce
Rumeli Türkü acımasızca öldürülmüş, hayatta kalanların da çoğu açlık, kötü hava koşulları,
hastalıklar yüzünden göç yollarında can vermişlerdir. Selâmete kavuşabilenler ise anavatanda
sıkıntılarla dolu uzun bir uyum süreci yaşamışlardır.

Sayıları yüz binlere varan göçmenlerin pek çoğunun ilk durak yeri İstanbul olmuştur.
Doksanüç Harbinde göçmenler İstanbul'a kara, deniz ve demiryoluyla akın akın gelmiş, asıl
göç akını ise demiryolu ile olmuştur. Gelen göçmenlerin çoğunluğunu kadın, çocuk ve
ihtiyarlar oluşturmuştur. Bu yersiz yurtsuz, aç ve çıplak insanların yiyecek giyecek ve yatacak
yer sorunlarının çözümü için çeşitli tedbirler alınmış ve geçici olarak başlıca cami ve
mescitlere, tekke ve zaviyelere, boş binalara, hanlara ve köşklere yerleştirilmişlerdir (Nedim
İpek, 1994, 43-44, 54-55). Yerleştirilemeyen binlerce göçmen ise arabaları, hayvanlarıyla
günlerce meydanlarda, sokaklarda kalmışlardır. Büyük ve müthiş „Rumeli Muhacereti“ ile
İstanbul’a gelen Eski Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi, İstanbul’daki göçmen manzarasını
şöyle gözler önüne sermiştir:

˝Rumeli’den boşanan yüz binlerce ahali, araba, hayvan, şimendüferle yahut yaya
olarak gece ve gündüz demeyip İstanbul’a döküldüler. Son nefesteki canlarını emin diyar ve
dertliler sığınağı olan Pâyitaht-ı Saltanata ve Dersaadet ahalisinin âğûş-u merhametlerine
attılar.

Sirkeci mevkii, Ayasofya, Ahmediye, Yenicami, Nuruosmaniye ve diğer camii


şeriflerle birçok mektep ve binaların avluları ve bütün meydanlar, mahşer alanından bir
nümûne-i dehşet oldular.

Şimendüfer katarları tasavvur olunmaz bir hâlde geliyordu. Vagonların içi ve üstü,
erkek kadın, kucak kucağa istif olmuş, yanları hatta ön ve arkadaki zincirlerin üstleri insan
kesilmiş idi. Soğuktan donarak düşenler istasyonlarda hasta kalanlar hesapsızdı. Bunların
büyük kısmı açlıktan ve soğuktan telef oldular.

Allah’ın hikmeti, o günlerde şiddetli fırtınalar kar ve yağmurlar durmayıp devam


ederek hep o bîçârelerin üzerinden geçti.

Vagonlarda, öyle sıkışıklık ve ızdırap içinde loğusaların bulunması ise düşünceyi kan
ağlatır. Bakılamadığından nice anneler ve mâsum yavruları telef olup gittiler...Gazabından
Allah’a sığınırız! Müslümanlar üzerine belâ yağmakta felâket akmakta idi!...

*
Türkiye’nin Bir Yerlisi Gözüyle Balkan Göçmenleri adını verdiğim araştırma da tamamlanmak üzeredir.

58
İstanbul ahalisinin zengini fakiri Sirkeci istasyonuna indiler. Yardım, merhamet ve
şefkat göstererek âciz ve bîçâreleri evlerine aldılar; iltifat ve ikram eylediler. Çok zaman
misafirlerini beslediler, muazzez tuttular.

İngilizlerin, Şefkat-i Osmâni Cemiyeti ile Hilâl-i Ahmer heyeti tarafından muhacirler
giydirip doyuruldu.

Asâkir-i Milliye efrâdı-ki Dersaadet’in bütün müslüman ahalisinden teşkil olunmuştu-


gece gündüz, yağmur kar demeyip, muhacirleri yerleştirmeye kendilerini vakf ettiler.

Ellerine dolu mendil almayan kibarzâdeler, hiç kimseyi ayırt etmeden ihtiyarları ve
mâsumları, sırtlarıyla ve kucaklarıyla taşıdılar.

İşbu fedakârlıklar, İstanbul’un düşman atlarının altına düşmesine karşı, bir sedd-i
mânevî oldu.

Dedeağaç, Gelibolu, Tekfurdağı, Karaağaç vesair iskelelerden Anadolu, Mısır ve


Arabistan’a vapurlarla muhacirler gitti. Her yerde bunların iskân ve iâşesine gayret olundu.

Ama ne çare, yollarda çekilen zahmet ve şiddetli soğuktan ve izdihamdan, humma ve


tifo hastalıklarına tutularak ve pek tabii bakılmayarak binlerce aileler az zamanda mahv oldu.
Kargaşalıkta zevç, zevcesini ve oğul, baba ve anasını kaybederek nice aileler perişan oldu. O
sırada, Kıbrıs açığında bir de vapur batıp dört yüz muhacir tamamen helâk olup gitti!.

Hülâsa, Rumeli kıta’sının hercümerci, dört asırdan beri emsâli görülmedik feci bir
vak’a ve müthiş bir inkılâptır.

Bu felâket yüzünden Rumeli müslüman nüfusundan yarım milyon telefat ve malca


milyonlarca lira zaiyat verildiğini kayda lüzum bile yoktur.˝
Zağra Müftüsünün Hatıra’larından, 108-
110.

Göçmenlerin İstanbul'da oluşturduğu bu manzara Balkan Savaşında da tekrarlanmıştır.


Zamanın yayın organlarının hepsi İstanbul'a gelen göçmenlerin sefaletini anlatan yazılarla
dolmuştur. Ahmet Halaçoğlu bir eserinde Ahmet Rasim'in yazdığı "Hal ve Mevki" adlı köşe
yazısından şu cümleleri aktararak Doksanüç Harbinin devam ettiği gibi görünen manzarayı
özetlemeye çalışmıştır: "Dikkatimi bir şey çekti" diyor Ahmet Rasim yazısında. "O gördüğüm
göçmen kâfileleri bundan 35 sene önceki göçmenlerin aynısı...Arabaları, hasır örtüleri,
kıyafetleri, yürüyüşleri, mandaları ve öküzleri yine o...Hiç değişmemişler. Öyle ki 35 seneden
beri devam eden bir uykudan uyanan biri kalksa, hâlâ Rus muharebesinin devam ettiğine kani
olur. Yoksa yine öyle de ben mi uyanıyorum?..." (Ahmet Halaçoğlu, 1994, 69).

İlhan Bardakçı'nın bir eserinde de şu satırlar var: "Binlerce, on binlerce kişilik muhacir
kâfileleri Sirkeci garından itibaren şehri tamamen doldurmuşlardı. Öküzlerin çektiği kağnı
arabaları köprüden yukarılara, tâ Beyoğlu'na kadar uzanıyorlardı... Rumeli'den ölülerini bile
getirenler vardı. Onlar gâvur toprağında kalmasınlar, burada yatsınlar diyorlardı..." (İhsan
Bardakçı, 1985, 406-407).

59
Yürekleri sızlatan göçmen manzaralarına daha savaş aylarında destan ve türküler
hasredilmiştir. Aka Gündüz'ün Halka Doğru dergide yayımladığı Muhacir Türküsü adlı eserde
Rumeli göçmenlerinin uğradığı mezalim ve çektikleri sıkıntılar dile getirilmektedir:

Bir muhacir kızıyım


İntikam yıldızıyım
Acı benim hâlime
Yüreklere sızıyım.

Atma beni, efendim


Ben de senin gibiydim
Gül bahçeli evimde
Gonca güller gibiydim.

Darağacı kuruldu
Ne arandı soruldu
Anam, babam, kardaşım
Hep bir günde boğuldu.

Kul et beni evine


Öksüz gönlüm sevine
Koğma beni kapından
Su dökeyim eline.

Doğrusunu söylerim
Ne arz kaldı, ne yerim
Bir lokmayı acıma
Yüreğimi ben yerim.

Dört tarafım karanlık


Bu mu acep insanlık
Her bir kapı kapalı
Hani eski âyanlık.

Ne ışık var, ne sadâ


Ne merhamet, ne vefâ
Söyle bana Yarabbi
Bu ne âlem, ne dünya.

Halka Doğru, Millî Türküler


Sayı: 4, 2 Mayıs 1329/15 Mayıs
1913, 25.

Söz konusu türkü, halk arasında çok yaygın olmalıymış ki günümüzde de sadece
göçmenler arasında değil, Balkanlar'da kalan kimi yaşlılar tarafından da hâlâ bilinmektedir.
1989'un Büyük Göçünde Bulgaristan'dan gelerek Uzunköprü'ye yerleşmiş Kırcaali şehrinden
Güler Arda, kendisi daha küçük yaştayken bu türküyü gözyaşıyla ninesinin söylediğini
hatırlıyor ve: "Ninem bu türküyü kızlarına ve bize-torunlarına da öğretmişti" diyerek türküyü
söylüyor.

60
Cami ve mescitler, medrese ve mektepler Rumeli'den gelmekte olan göçmenlerle
tıklım tıklım dolunca, başka çareler de aranmaya başlıyor. Bu arada gazetelerde çıkan
yazılarla da türlü önerilerde bulunuluyor. Örneğin, Şeyh Ahmet imzalı "Bâb-ı Vâlâ-yı Fetvâ
ve Evkâv Nezâreti'nin Nazar-ı Dikkatine" başlığı altında yayımlanan bir yazıda yiyecekleri,
kömürleri, gazları, ekmekleri, çorbaları olan ve ekserîsinin boş olduğu bildirilen yerlerin, ya
hastahâneye çevrilmesini veya göçmen iskân edilmesini tavsiye ederek, örnek olması
bakımından kendi dergâhının bütün odalarını göçmenlere tahsis ettiği bildirilmiştir (Ahmet
Halaçoğlu, 1994, 72-73). İstanbul halkı tarafından göçmenlere birçok yardımlarda
bulunulduğu bilinmektedir.

Her iki savaşta yaşanan bu millî felâket daha sonraki yıllarda da ünlü sanatçılara konu
olmuş, Rumeli Türkünün feryatlarını ifade eden eserleriyle göç olgusunu edebiyat tarihimize
taşımışlardır. Reşat Nuri Güntekin Kirazlar adlı öyküsünde Rumeli'den yola çıkan göç
kervanlarıyla İstanbul'a gelen iki çaresiz yaşlının başından geçenleri, bu insanlık dramını
büyük bir sıcaklıkla canlandırmıştır. Öykünün üçüncü bölümünden şunları okuyalım:

"Biz memlekette çok zengindik. Oğullarımız, kızlarımız, torunlarımız vardı. Balkan


Harbinde kimi öldü kimi kayboldu. Biz iki ihtiyar, Zehra ismindeki tororunumuzla İstanbul'a
geldik. Elimizde çoluk çocuk diye bir o Zehracık kalmıştı. Ölenlerin, kaybolanların sevgisini
ona verdik. Memlekette dünya kadar malımız, mülkümüz olduğu hâlde İstanbul'da on parasız
kaldık. Kocam çalışacak hâlde değildi. İstanbul'da bir iki hemşerimiz vardı. Onlar, ara sıra beş
on para veriyorlardı. Üstsüz başsız kalmıştık. Zehracık dilenci çocuklarına dönmüştü.

Yedi sekiz yıl önce şu karşıki sokakta harap bir cami vardı. Karı koca onun bir
köşesine sığınmıştık. Bir bahar günü bu bahçenin önünden geçiyorduk. Kirazlar olmuştu.
Çocuk değil mi, yavrucak görünce kirazlara imrendi: "İlle isterim!" diye ağlamaya başladı.
Çocuk için birkaç kiraz istedim. Yüreksiz adam cevap bile vermedi, başını öte tarafa çevirdi.
Zehracıkla yerimize döndük. Çocuk ağlar, ben ağlarım. Birkaç gün sonra başka çocuklar
Zehracığı kandırmışlar, bahçeye kiraz hırsızlığına götürmüşler. Bahçıvan, çocukları görmüş,
ellerinde taşlarla, sopalarla kovalamaya başlamış. Zehracığım hırsızlığa alışık değil; bahçıvanı
görünce korkmuş; adam daha bir şey söylemeden, kendini ağaçtan atmış. Başçağızı taşa
çarpmış.

Onun bu hâlini gören iyi kalpli bir adam, Zehra'yı kucağına alıp eve getirdi. Yavrumun
sırma gibi saçları vardı; bu saçların bir parçası kana bulanıp alnına yapışmış... Üç beş gün
sonra Zehracık büyük bir ateşle hastalandı. Gözleri şaşılaştı, kolları büzüldü. Belediye
hekimini getirdik: "Çocuk ağaçtan düşünce başı zedelenmiş, beyin veremi olmuş. Ümit
kesilmez, ama ben iyi görmüyorum", dedi. Yavrucuğum birkaç gün sonra ölüp gitti. Biz iki
ihtiyar, kuru başımıza kaldık. Üç yıl sonra eski mallarımızdan bir kısmını bize geri verdiler.
Yeniden zengin olduk. Fakat biz artık parayı ne yapalım? İhtiyar insanlar parayı oğulları,
torunları için isterler, değil mi Doktor oğlum? Mülklerimizin kirasını getirdikleri vakit iki
ihtiyar ağlamaya başlarız. Bu paraları harcıyacak kimimiz var ki? Başka yerlerde oturamadık.
Sanırım ki Zehracık düştüğü şu kiraz ağacının altında gömülüdür. Kiraz mevsimi geldi mi,
belki bir kaza olur, başka anacıkların da yüreği yanar diye, karı koca bekçilik ederiz. Ağaçlara
kimseyi yanaştırmayız. Bu kirazlardan bir tanesini yemek istemeyiz. Zehracık onlardan bir
tanecik için ağlayıp ölmüştü. Kirazlar olduğu vakit arabalara doldurur, onun mezarının
bulunduğu yere götürürüz. Zehracığımın ruhu için, onları, para ile kiraz alamayan yoksul
çocuklara sepet sepet dağıtırız."

61
Hayriye Süleymanoğlu, Mehmet Süleymanoğlu,
Türkçe 7, İstanbul, 2000, 69-72.

Göçmenler, geçici yerleşme yerlerinden kalıcı yerleşim yerlerine sevkedilmişlerdir.


Genel olarak tüm Trakya bölgesi, büyük ölçüde Marmara ve Ege bölgeleri, kısmen Akdeniz
ve İç Anadolu, Doğu Karadeniz bölgeleri ve çok az da olsa Batı karadeniz ile doğu Anadolu
bölgelerine iskân edilmişlerdir (H. Yıldırım Ağanolu, 2001, 342-343).

Göç eden Rumeli Türkleri, ya eskiden var olan yerleşim yerlerinin dışında ayrı
mahalleler oluşturmuşlar veya yeni yeni köyler kurmuşlardır. Yeni kurulmuş köy ve
mahallelerin adlandırılmasında ya Padişah adına izafeten Mahmudiye, Hamidiye, Reşadiye,
Aziziye gibi adlar, ya da rahata kavuşmaları umuduyla Refahiye, Kemaliye gibi adlar
kullanmışlardır. Tüm bu adlarla onlar Osmanlı Devletine bağlılıklarını ve minnettarlıklarını
ifade etmek istemişlerdir (A. Halaçoğlu, 1994, 30).

Göçmenler, bazı bölgelerde, örneğin Balıkesir'in Gönen ilçesinde kurdukları köy ve


mahallelere, gelmiş oldukları yerlerden hatıra olan Filibe, Tırnova, Osmanpazar, Plevne gibi
adları vermişlerdir (H. yıldırım Ağanoğlu, 2001, 38-39). Buraya şunu da eklemek gerekir ki
Balkan göçmenleri Türkiye'de kendilerine yeni soyadları seçerken birçokları, gelmiş oldukları
memleketlerini hatırlatacak birtakım bölge, yerleşim yeri, dağ ve ırmak adlarından oluşan
soyadları almışlar ve almaktadırlar: Ahmet KOSOVA, Aysel BALKANLI, Erdoğan ÜSKÜP,
Mehmet ARDA, Mustafa Filibeli, Murat MERİÇEL, Ahmet TUNALI vb. (Hayriye
Süleymanoğlu, 1993, 3-4, 187-193).

Kalıcı yerleşim yerlerine sevkedlirken akrabaların, ailelerin bazen bölündüğü de


olunca, yeniden bir iç göç gerçekleşmiştir. Bu konuda Yunanistan mübadillerinden Zeynep
Yoğuran, anılarını şöyle anlatıyor:

"Memlekette, Selânik'in Kareferye köyünde, iki katlı evimiz vardı. Evimizin avlusu
çok genişti ve içinde türlü türlü çiçekler ve meyve ağaçları vardı. avlunun içinden, suyu
berrak bir ark geçiyordu. Geldi Rumlar, evimize yerleştiler. Biz uzun zaman hayvanlarımızın
ahırlarında barındık. Sonra Türkiye'ye geldik. İzmir'in İki Çeşmelik köyüne gönderildik.
Dedem ve babam buraya alışamadılar, ille de Ankara'ya gidelim, dediler. Çünkü bizden önce
gelen amcamı Ankara'ya göndermişler ve ona devlet işi vermişlerdi. Amcamla beraber olmak
istediler. Devletin sağlamış olduğu her türlü yardımdan vazgeçerek Ankara'ya amcamın
yanına geldik. Çok sıkıntılı yıllar geçirdik. Devlet, dedeme de babama da iş sağladı. zamanla
ev bark, mal mülk sahibi olduk. Memleketi de bir türlü unutamadık. Bu yaşa geldim geleli
memleketteki evimizi, bahçelerimizi, avlumuzdan geçen suların şırıltısını unutamıyorum. O
yerler hâlâ rüyama giriyor."
Anlatan: Zeynep Yoğuran.
Doğum tarihi: 1914.
Kayıt tarihi: 1993.
Kaleme alan: Nergis Sülymanoğlu-Aksoy

Mübadillerin Türkiye'ye uyum süreçleri edebiyata da yansımıştır. Reşat Nuri


Güntekin'in 1942'de, Sabahattin Ali'nin 1947'de yayımladıkları Ateş Gecesi ve Çirkince adlı
eserlerinde Ege kıyılarındaki mübadillerin hayatı anlatılmaktadır.

62
Sevkedildikleri yerlerde göçmenlerin ilk arayışları, bırakmış oldukları memleketlerinin
doğal güzellikleri ve iklimi ile ilgili olmuştur. Kırşehirli Zehra Balkanlı'nın Türkiye
koşullarına uyum sürecinde başlarından geçenleri okuyalım:

"Biz 1950 muhaciriyiz. Kocabalkan'ın Eleni (Elena, Bulgaristan) kasabası yakınında


bulunan Türk köylerindeniz. Köyümüzün varlıklı ailelerindendik. Orada mal mülk, ev bark
bıraktık. Öküz arabasıyla göç yollarına çıktık. Bir arabaya ne kadar eşya yükletebilirdik ki.
Sadece elimizde olan altınlarımızı götürmeliydik. Ama bunları da nerede saklayabilirdik,
huduttan nasıl geçirebilirdik?...Bulgar-Türk hududunda aylarca bekletildik ve çok sıkıntılar
çektik. Hudutta bekletilenler arasından hastalananlar mı olmadı, ölenler mi...Hudut boyunda,
Bulgar toprağında iki yeni mezarlık oluşturuldu. Nihayet Türkiye'ye geçmemize izin verildi.

Türk toprağına geçenlere, ülkenin hangi bölgelerine gitmek istediklerini soruyorlar ve


oralara gönderiliyorlardı. Babama da sorunca, babam: "Balkanın yeşilliğine, havasına, suyuna
alışık köylüleriz. Bizi balkanı olan yerlere gönderin" dedi. Kırşehir'e gönderdiler.
Köyümüzden öteki muhacirlerle birlikte Kırşehir'in yolunu tuttuk. Gide gide Kırşehir'e vardık.
Ne görelim!...Karşımızda ne yüksek dağlar, ne de sık ormanlar var...Meğer, Türkiyelilerin
dilinde "balkan" sözü, bizim bildiğimiz anlamda kullanılmıyormuş. "Babacığım, niye sen bizi
buralara getirdin?" diye ablamla devamlı ağlıyorduk. Etraftaki bozkırlara, çıplaklıklara bir
türlü alışamadık. Kalkıp köyümüzden öteki muhacirlerle birlikte memleketimize benzeyen
yerler aramaya başladık. Çok yer değiştirdik, Anadolu'nun birçok yerinde kaldık. Sonunda
yine Kırşehir'e döndük. Devlet burada bize arazi, arsa vermiş, daha başka yardımlarda da
bulunmuştu. Hiç olmazsa bunları kaybetmeyelim, dedik. Çünkü kendi isteği ile yer değiştiren
muhacirlere devlet, her türlü yardımı kesiyordu. Kırşehir'de bir muhacir mahallesi kurduk.
Evlerimizi istediğimiz gibi yaptık. Etrafında bağ bahçe yetiştirdik ve yeşilliklere bürünerek
bozkırları, çıplak tepeleri görmemeye çalıştık. Çoluk çocuk sahibi olduk, çocuklarımızı
okuttuk. Böylece Kırşehirli olduk, Anadolulu olduk."
Anlatan: Zehra Balkanlı.
Kaleme alındığı tarih: 1991.
Kaleme alan: Hayriye Memoğlu Süleymanoğlu

Anadolu'nun çeşitli bölgelerine sevkedilirken göçmenlerin gelmiş oldukları yerlerin


iklimine uygun olmayan yerlere gönderilmeleri, dağlıyı ovaya, ovalıyı dağlara sevketmek gibi
durumlar yaşanmış ve yeni yerleşim yerlerinin iklimine alışamayan göçmenler arasında
birçok hastalıklar yaygın hâl almış, birçok ölüm olayları olmuştur (Kemal Arı, 2003, 110-
111).

Yeni köylerin oluşturulmasında yerli halkla göçmenler arasında bazı bölgelerde ara
sıra anlaşmazlıklar, gergin durumlar da yaşanmıştır. Bursa'nın Şevketiye köyünden Mustafa
dede anılarını anlatırken şöyle diyor:

"Biz eski muhaciriz. Bulgaristan'ın Tırnova bölgesinden geldik. Öküz arabalarıyla


yolculuk yaptık." Boyunduruğu göstererek: "İşte bu boyunduruk o zamandan kalmadır,
onunla öküzlerimizi arabaya koştuk, belki de yüz yıllıktır.

Devlet bizi Bursa tarafına göndermekle iyi etti. Buraları bizim memlekete benziyor.
Ama zamanında yerli köylüler bize birçok sorun çıkardılar. Çok mücadele ettik, bu köyü
kurduk. Etraftaki köylerin çoğu m a n a v köyleridir. Bizi kıskanıyor, hasetlik getiriyor, her
vesileyle de rahatsız ediyorlardı...Zamanla aramızda dostluk kurduk."

63
Anlatan: Mustafa Parmak, 98 yaşında.
Kayda alındığı tarih: 1990.
Şevketiye köyü, Bursa.
Kaleme alan: Erhan Süleymanoğlu.

Bursa çevresindeki göçmenler, yerli köylülere m a n a v diyorlar. Bir gülmece


türküsünden şu dörtlüğü okuyalım:

A manavlar manavlar
Macırları kıskanırlar
Hareketi duyduyan
Hepsi de uslanırlar.
Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu'nun
arşivinden

Göçler, her zaman Balkan Türkleri için bir yıkım olmuştur. Ekonomik ve toplumsal
boyutta bir dizi yeni sorunlar gündeme gelmiş ve her türlü sıkıntıları sadece göç edenler değil,
göç edilen ortamın yerlileri de yaşamışlardır (Kemal Arı, 2003, 164; Yaşar Nabi Nayır, 1936,
235-236; Falih Rıfkı Atay, 1970, 85-86). Büyük göçmen dalgalarının kısa sürede Türkiye'ye
gelmeleri, yerli halk açısından da kaçınılmaz birtakım problemler doğurmuştur. Göç
konusunda tecrübesi olan Türk Devleti, yerli halkla göçmenler arasında ortaya çıkan bazı
anlaşmazlıkları her iki taraf için de uygun bir biçimde çözüme kavuşturmaya çalışmış, birçok
şeyleri yasalara bağlamıştır.

Devletin gütmüş olduğu göç politikası ve göçmenlere yaklaşımı, yerli halkla


göçmenler arasında dostluk bağları kurulmasını sağlamış, göçmen grupların da yerli halkla
kaynaşması, bütünleşmesi sürecini hızlandırmıştır. Zamanla yerli halk muhacirleri
kabullenmiş, hatta bunlara her türlü yardımda da bulunmuştur. Ankara’nın yakınında bulunan
Sincan şehrinden 1970’lerde Bulgaristan’dan göç eden Emine teyze, eski muhacirlerden
duyduklarından şunu anlatıyor:

"Yıllar önce Rumeli’den gelen muhacirlerden kimi aileleri Devlet Sincan’a gönderir.
O zamanlar burası bir köymüş, adına da Sıçanköy derlermiş. Muhacirler, köyün dışında bir
mahalle kurarlar, köyün yerlileriyle de aralarında yakınlaşma, dostluk başlar. Muhacir
ailelerde bir cenaze olduğunda yerli ailelerden birçokları cenazesi olan muhacir ailesine bir
hafta boyunca yemek yapıp getiriyor, cenaze ile ilgili yapılması gereken işlerde de yardımda
bulunuyorlarmış: "Sizin kederiniz büyüktür, biz sevabımıza size yardımcı olmak istiyoruz. Bu
bizim insanlık, Müslümanlık borcumuzdur" diyorlarmış. Muhacirler de her neşeli, her acıklı
durumlarında hep yerlilerin yanında oluyorlar, onların sevincini, kederini paylaşıyorlarmış."

H. Memoğlu-Süleymanoğlu’nun
arşivinden

Kalıcı yerleşim bölgelerine sevkedilen göçmenler, tarihî süreç içinde yerli halkın
kültürel değerlerini benimseyerek Rumeli kültüründen getirmiş oldukları bazı unsurları
unutmuşlardır. Yerli halk arasına serpilmiş göçmen ailelerde, yerli halkla karışma, kaynaşma
süreci daha kısa bir sürede tamamlanmıştır. Ancak oluşturdukları yeni mahallelerde ve

64
köylerde göçmenler, Rumeli'den taşıdıkları toplumsal özellikleri, yaşayış tarzlarını uzun süre
devam ettirmişlerdir. Söz konusu yeni mahalle ve köylerde ev yapımından başlayarak tarım
âlet ve ürünlerine, beslenmeden giyim kuşama, gelenek ve göreneklere varınca her alanda
Rumeli'nin damgası bulunmuştur. Zamanla yerli halkın kültürü buralarda da ağır basarak,
göçmenlerin getirdikleri kültürel değerlerle zenginleşip, daha renkli ve bazı hususlarda daha
çağdaş bir kültür oluşumu ortaya çıkmıştır. Fakat tüm bunların gerçekleşmesi kolay
olmamıştır. Yerli halkla göçmenler arasında birbirini beğenmeme, aşağılama gibi durumlar
olmuştur. Yerliler, göçmenleri dışlamış, horlamış. Göçmenler de: "Biz suyun ötesindeniz"
diyerek kültür farklılıklarını ifade etmeye, belki de daha doğrusu, kaderin cilvesine boyun
eğerek böyle demekle kendilerine bir teselli bulmaya çalışmışlardır. Behice Boran'ın yaptığı
alan araştırmalarında ise göçmen gruplarla yerli halk arasında olduğu gibi, eski ve yeni
göçmenler arasında da birtakım gelenekler hususunda beğenmeme, alay etme olaylarına
rastlandığını görüyoruz (Behice Boran, 1945, 26; Kemal Arı, 2003, 169).

Araştırmacılar, kültür alış verişinden söz ederken Anadolu halkının da göçmenlerden


birçok şeyler aldığını yazmaktadırlar (Kemal Arı, 2003, 162-173). Örnek olarak şunu
gösterelim: Muhacir evlerinin daha kullanışlı, daha çağdaş, daha sıhhî, daha güneşli olması,
evlerin sıvalı, kireçle badana edilmiş olması bir yenilik, bir değişim olarak algılanmış, bu
yenilikler yerli halk tarafından da benimsenmiştir. Bu özelliği yukarıda sözü geçen gülmece
türküsünde de buluyoruz:
Şu Bursa'nın beyleri
Sıvasızdır evleri
Macırlar geleli
Sıva yüzü gördü evleri.

1913'te Anadolu'yu dolaşan Macar seyyah Béla Horvath da muhacir köylerindeki


evlerin sıvanmış olduğunun, yerlilerin köylerindekilerin ise olmadığının tâ uzaktan
farkedildiğini gezi notlarında belirtmiştir (Béla Horvath, 1997, 8).

Yapmış olduğumuz araştırmalardan Bulgaristan'ın Filibe'ye bağlı köylerinden gelmiş


eski göçmenlerin anılarından da şunları verelim:

"Biz Filibe’nin Üstüna (Ustina) köyünden gelmiş eski muhaciriz. Geldiğimizde bizi
Denizli'nin köylerine gönderdiler. Burada evlerimizi memleketteki gibi yaptık, avlularımızda
da fırınlar yaptık. Buğday unundan mayalı ekmek yaparak bu fırınlarda pişirmeye başladık.
Ekmek somunları bir karış kabarıyordu. Yerli köylülerden kimileri: "Ekmek böyle yapılmaz,
ekmek böyle pişirilmez." diyerek tarlalarımızda ekinlerimizi yaktılar...Sonra bizden
öğrendiler, onlar da bizim yaptığımız gibi ekmek yapmaya başladılar. Zamanla aramızda
yakınlaşma oldu, dostluk kuruldu, türlü türlü yemekler yapmayı da birbirimizden öğrendik."
Anlatan: Ayşe Meriçli.
Kayda alındığı yer: Bursa.
Kaleme alan: Melek M. Yenisoy.

Arşivimde türlü konularda anılar, anlatılar buluyorum. Neriman Arda'nın şu anlatısı


çok ilginç:

"Selânik'te evli teyzem vardı. Mübadelede Türkiye'ye gelmişler, çevrelerindeki yerli


halkın mantalitesini çok iyi öğrenmişlerdi. Yıllar sonra biz de Bulgaristan'ın Kırcaali
şehrinden göç ettiğimizde, teyzem: "Rumeli'den getirebildiğiniz mücevherlerinizi, elmas

65
küpelerinizi, altın dizilerinizi takınıp süslenip de düğüne bayrama çıkacaksınız. Şimdi değil de
yıllar sonra takınırsanız yerli kadınlar demesinler: Muhacir geldiklerinde hiç bir şeyleri yoktu.
Türkiye'ye geldiler de mücevher nedir, altın nedir gördüler, süslenmeyi de bizden
öğrendiler...İnanın, bunu diyebilirler...Rumeli'de iken, suyun ötesindeyken hiç bir şeyimizin
eksik olmadığını, Rumeli Türklerinin de varlıklı olduklarını görmeleri için mücevherlerinizi
şimdi takınmalısınız" diye annemlere öğütte bulunuyormuş. Uzun yıllar annemler her
düğünde bayramda süslenirlerken hep teyzemi anıyor, onun öğütlerini bizlere anlatıyorlardı."

Balkanlar'dan gelen göçmenlerin Anadolu'ya yeni değerler kazandırdıklarını Béla


Horvath şöyle sıralıyor:

"Muhacirlerin gelmesi Anadolu için son derece yararlı bir gelişme. Bir yandan düşük
olan nüfus yoğunluğu, öte yandan çalışkan ve kültürel olarak kalkınmış katmanlar ülkenin
zenginleşmesini sağlıyor. Muhacirler geldikleri ülkelerden kendileriyle beraber
Anadolu'dakinden kesinlikle daha gelişmiş iş araçları ve kaliteli tohumluk getiriyorlar. Ülkeye
her gelen göçmen ailesine 25 dönüm ve her çocuk için 5 dönüm daha ilâve olunuyor. Bu,
ekilen arazinin fazlalaşmasına da imkân veriyor ve ülke zenginleşiyor" (Béla Horvath, 1997,
45).

Türk Devleti, yüz binlerle ifade edilen göç hareketlerini iyi değerlendirmiş, her büyük
göçte göçmenlere kolaylıklar sağlamış, yardımda bulunmuştur. Bu, Balkan göçlerine verilen
önemin bir göstergesi olarak nitelendirilmektedir. Anadolu'daki gayrimüslimlerin
Balkanlar'dan gelen göçmenlerin Anadolu'nun gayrimüslimlerle meskûn bölgelerine
yerleştirilmesine gösterdikleri tepkileri, yabancı temsilciliklere asılsız şikâyetleri Türk
Devletinin iskân politikasını etkilememiştir. Yaşar Nabi Nayır da göçün ülkeye taze bir kan
aşısı olduğunu, Balkan Türk köylülerinin medenî seviye bakımından Orta ve Doğu Anadolu
köylülerimizden farklı olduğunu belirtmiştir. Muhacirlerin Anadolu köylerine iskânı ülkeye
canlı bir hareket uyandıracağını ve genel köy seviyesinin kalkınmasına neden olacağını
yazmıştır.

Türkiye koşullarına uyum süreçlerinde göçmenler, n o s t a l j i denen özel bir


psikolojik durum yaşamışlardır. 1950'lerin ortalarında Yugoslavya'dan serbest göçmen olarak
İstanbul'a gelmiş bilim adamı İsmail Eren dostumuz yıllar önce şunları paylaşmıştı:

"Serbest göçmen olarak İstanbul'a geldik. Memleketteki taşınmaz mallarımızı Sırp


kökenli bir profesöre bıraktık. Profesör dürüst adam çıktı, hattâ mallarımızdan topladığı kirayı
bile bize gönderiyordu. Biz İstanbul'a gelirken taşınır mal varlığımızdan gereğini getirdik.
Güzel bir ev aldık, onu dayadık döşedik. Ben ünversitede çalışmaya başladım.
Araştırmalarımı sürdürdüm, çok geçmeden yazılarım da yayımlanmaya başladı. Dışarıdan
bakıldığında her şey yoluna girmişti. Ama n o s t a l j i denen bir güç var ya...İstanbul
sokaklarında yürürken "Ben neredeyim?..." diye sık sık kendime soruyordum. Yanımdan
geçen insanları bir başka görüyordum. Gözlerim İstanbul'un güzelliklerini bile görmüyordu.
Bu özel durumdan birkaç yıl sonra çıkabildim."

Aynı yıllarda göç etmiş, İstanbul'da yayın evi sahibi Üsküplü dostumuz da şöyle
anlatıyordu:

"Serbest göçmen olarak İstanbul'a geldiğimiz ilk yıllarda Galata köprüsünden


geçerken duraklıyor, denize bakarak en kötü, korkunç şeyi yapmak aklımdan geçiyordu. Bu
durumdan çıkmak hiç de kolay olmadı. Birkaç yıl sonra Allah’ım da: "Al, kulum!" dedi,

66
işlerim yoluna girdi. Ama memleketi bir türlü unutamadım. Çocuklarım İstanbul'da doğdular,
memleket özlemi nedir, bilmezler."

Uyum sürecini yaşayan göçmenlerin Türkiye'de doğmuş çocukları ve daha sonraki


kuşaklar, anne ve babalarının, yaşlıların anılarını, anlattıklarını acı bir geçmiş olarak
ailelerinde, göçmen çevrelerinde dinliyor, ama yakınlarının gelmiş oldukları memleketlerin,
ülkelerin bile nereleri olduğunu birçokları bilmiyorlar: "Ben de göçmen kökenliyim, benim de
ailem Balkanlar'dan gelmiş" veya "Benim ailem de mübadelede Türkiye'ye gelmiş" demekle
yetiniyor ve başka bilgileri olmadığını söylüyorlar. Göçmen kökenli olmayan kuşaklar
arasında da (uzmanlar ve ilgililer dışında) Türk Dünyası, Balkan Türkleri ve bunların göç
kaderi hakkında bilgi sahibi olanlar yok gibi. Böyle bir bilgisizliğin Türkiye’mizde okullarda
günümüze kadar uygulanmış olan eğitim programlarındaki birtakım boşluklardan
kaynaklanmış olduğu düşünülebilir. Örnek vermek gerekirse şu gerçek olayı anlatalım:
"Bundan birkaç yıl önce Ankara’daki üniversitelerden birine Makedonya’dan bir Türk
profesör, misafir hoca olarak ders okutmaya davet edilir. Ailesiyle birlikte gelen profesör,
Batıkent semtinde bir daire kiralar. Çok geçmeden komşuluklar, yerli ailelerle birbirine
ziyaretler başlar. Komşulardan genç bir ailenin çay sohbetlerinden birinde: "Siz henüz 20 gün
oldu Türkiye’ye geleli. Bu kısa sürede Türkçeyi öğrenebildiniz, artık bizim gibi Türkçe
konuşuyorsunuz" demeleri, Makedonyalı misafirleri hayrete düşürür ve "Biz de Türküz, ana
dilimiz Türkçedir. Balkan ülkelerinde bir hayli Türk yaşamaktadır..." biçiminde konuşarak
yerli genç dostlarını bilgilendirmeye çalışırlar.

Balkan göçmenlerinin Türkiye’de yeniden yuva kurmaları, kendilerine iş, aş bulmaları


hiç de kolay olmamıştır. Makedonyalı yazar Fahri Kaya’nın Asıl Güçlükler Sonradan Başladı
adlı öyküsünde bir göçmen ailenin durumu şöyle dile getirilmektedir:

„Asıl güçlükleriniz bundan sonra başladı diyorsun?“


„Evet, asıl güçlüklerimiz bundan sonra başladı... İstanbul’da kiralık ev bulmak
güçtü ama bu sorunu çok uzak bir akrabamız sayesinde çözdük.“
„O da mı sizin gibi göçmendi?“
„Evet o da göçmendi. Ama İkinci Dünya Savaşından önce buralara gelen
göçmenlerden.“
„Düşen daldan anlar haldan, dememişler boşuna... Ne de olmazsa göçmen.
Böyleleri dert ortağı olabilir.. Onların da başından aynı şeyler geçmiş...“
„Hayır öyle değil. Bildiğim kadar İkinci Dünya Savaşından önce buraya göç
edenlerin durumu bizimkinden çok farklıydı. Onlar bizler gibi buralara apar topar
gelmedi. Hazırlıklı geldi. Mal ve mülklerini değerlendirerek ceplerinde üç beş
kuruşla buralara göç etti. Gelmezden önce de eş ve dostları sayesinde buradaki
yuvalarını ayarladı... Biz buralara kellemizi koltuğumuzun altına alarak geldik.
İçimizden, nerelere gittiğimizi ne yapacağımızı bilen bile çok azdı. Gidiyoruz dedik
ve tası tarağımızı toplayarak geldik buralara... Buralara bizden önce gelenlerden
bazıları böyle telâş içinde gelişimize şaşıyordu. Hatta bu yüzden bizi kınayanlar da
oluyordu...“
„Yok canım..“
„Evet, evet, kınayanlar da vardı... Bir gün büyük ağabeyimle İkinci Dünya
Savaşından önce buralara göç eden eski bir komşumuzu ziyaret etmeye gittik. Hem
ziyaret eder hem de ilk günlerde ayakta kalabilmek için kimi öğütlerini alır diye
düşünmüştük... Evlerine vardığımızda komşumuzun hanımı bizi çok soğuk
karşıladı. Hatta bir ara neye geldik, oralarını neye bıraktık, buralarını cennet mi
sanıyoruz, nasıl geçineceğimizi hiç düşündük mü, diye bir sürü soru sordu. Bizi

67
azarlamak ister gibi bir tutumu vardı... Söylediklerini dinlerken bize ikram ettiği
lokum boğazımızda kalmıştı... Sorularına karşılık vermedik, çünkü ne diyeceğimizi
bilmiyorduk. Biz, bizler için o ağır günlerde, kendilerinden yardım, destek ve
cesaret beklerken onlar bizi korkutuyordu... İşte böyleydi o günler...“

……………………………………………………………….

Ama buraya gelmenizin büyük bir sorun, büyük bir dert, anlatılamayacak kadar
büyük bir acı olduğunu anladım da asıl güçlüklerinizin buraya vardıktan sonra neye
başladığını anlayamadım...“
„Evet asıl güçlükler bundan sonra başladı... Birçok şeyi olduğu gibi bunları da
düşünememiştik.. Ya da düşünmek istemedik...“
„Bu güçlükleriniz yeni ortama alışmak zorunluğundan mı kaynaklanıyordu?“
„Yok be kardeş. Biz buralara kaynaşmaya, ortama uymaya geldik... Bu bir sorun
değildi. Asıl sorun karınlarımızı doyurmak sorunu oldu...“
„Yani kazanç sağlıyacak bir iş bulmak, demek istiyorsun?“
„Kazanç değil, karın doyuracak bir iş bulmak, kardeş.“
„İş bulmak zor mu oldu?“
„Çok zor.. Bildiğin gibi buraya üç kardeş geldik... İçlerinden en küçüğü bendim...
Ağabeyim, memleketimizde hukukçu olarak çalışıyordu.. Ama onun okuduğu ve
bildiği burada beş para etmiyordu... Memleketimizin hukuku ile bu memleketin
hukuku arasında dağlar kadar fark vardı. Bu nedenle, ağabeyimin mesleğiyle
uğraşması için hiç şans yoktu...“
„Ya öteki kardeşin?.. Onun bildiği bir iş yok muydu?“
„O memleketimizde müzik okulunu bitirmişti? Memlekette iken buraya geldiğinde
öğrenimine konservatuarda devam etmek hayaliyle yaşıyordu... Türk asıllı göçmen
olarak devletten bir burs sağlayıp yüksek öğrenim sahibi olabileceğini
düşünüyordu... Çok geçmeden bunun büyük bir yanılgı olduğunu anladı... Gerçekte
bu da, buralardaki durumu iyi bilmediğimizi gösteren örneklerden biriydi...
Diyorum, kafamızda yalnızca buralara gelmek düşüncesi vardı... Burada ne
yapacağımızı, geçimimizi nasıl sağlayacağımızı hiç düşünmemiştik. Düşünemezdik
de... Düşünebilseydik belki her şey başka türlü olurdu...“
„Peki konservatuara yazılamadı da başka bir iş bulamadı mı?“
„Günlerce aradı. Her çeşit işi yapmya hazırdı. Ama bulamıyordu. O yıllarda iş
bulabilmek için birinin arkanızda olması gerekiyordu. Bizim, bizi tavsiye edecek
bir tanıdığımız, arkamızda duracak bir kişimiz, sizin anlayabileceğiniz dilde
torpilimiz yoktu....“
„Uzun zaman mı işsiz kaldı?..“
„Vallahi epey. Halkın demeyeyim, ama yerli esnafın o yıllarda bize karşı bir
güvensizliği vardı. Yeni gelmişsin, yabancısın... Kimiz neyiz diye bilmedikleri için
bizleri yanlarına pek yanaştırmıyorlardı. Halbuki biz gelenler çalışkan ve saf
insanlardık. Ayrıca yaşadığımız memleketteki rejimler bizleri kural ve kanunlara
karşı saygılı olmaya alıştırmış ve zorlamıştı. Üstelik biz Rumeliler karınca ezmez,
yufka yürekli insanlarız... Bunu halk türkülerimizden de anlamak zor değil...“
„Halk türkülerini bırak da geçiminizi nasıl sağlamaya başladığınızı anlat bakalım...
Merak ediyorum...“
„Anlatayım. Büyük ağabeyim her sabah erkenden evden çıkıp, Aksaray’ı, Fatih’i,
Beyazıt’ı, Sirkeci’yi, Eminönü’nü ve İstanbul’un daha birçok semtlerini dolaşıp

68
kendine bir iş arardı... Becerebileceği her işi kabul etmeye hazırdı. Başta, tezgahtar
olarak iş bulabilseydi, çok mutlu olacaktı. Fakat günlerce hep boşuna dolaşıyordu.
Akşamları, ayaklarına su inmiş, eli boş eve yorgun argın dönünce hepimiz
üzülürdük. Ama en çok üzülen yengemizdi. Evet yengemiz. Başında üç erkek
vardık. Üçü de işsiz... Eh gene yaramı deştin be!...“
„Beni bağışla.“
„O günleri anımsadığımda hep böyle olurum.“
„Peki o günlerde ne yapıyordunuz?“
„Nasıl ne yapıyorduk?! İş arıyorduk, diyorum sana...“
„Onu anladım. Yani ne yiyip içiyordunuz, demek istiyorum.“
„Memleketten getirdiklerimizi.. Göç ederken, memleketteki yetkililer bir teneke
tereyağı, bir teneke peynir, oner kilo fasulye ve pirinç gibi bazı şeyleri
beraberimizde götürmeye izin vermişlerdi. Hatta bir teneke bal bile getirebilirdik.
Bundan başka devlet göç eden her kişiye belli bir miktarda döviz para
çıkarabilmesine de izin veriyordu. Ama hazırdan yemenin ne demek olduğunu
herhalde bilirsin...“
„Evet, hazır para çabuk gider... Peki ağabeylerinden hangisi ilk olarak çalışmaya
başladı.“
„İlk olarak ben çalışmaya başladım..“
„Yapma... Bu nasıl oldu?“
„Anlaşılan şans meselesi... Büyük ağabeyim kendine iş ararken bir gün
Davutpaşa’da bir bakkala uğramış. Adam ağabeyimi kimsin, nesin, nerdensin diye
soruşturmaya başlamış... Ağabeyim daha iki kardeşiyle birlikte buralara yeni göç
ettiğimizi, işsiz olup her türlü iş görmeye hazır olduğumuzu söylemiş. Adam azacık
düşünmüş ve bir ara sonra en küçük kardeşin yarın sabahtan işbaşı yapmaya
gelmesini söylemiş. Ağabeyim benim çocuk denecek bir yaşta olduğumu söylemiş.
Adam kaç yaşında olduğumu sormuş. On üç on dört yaşında olduğumu öğrenince,
tamam demiş. Kendisinin de vaktiyle o yaşlarda çalışmaya başladığını söylemiş...“
„O da mı buralara göçmen olarak gelmiş?“
„Sonradan anladım, o da bizler gibi göçmenmiş?“
„Sizin memleketten mi?“
„Hayır. Rumeli’den değil. Malta’dan buraya göç etmişler. Ama çok eskiden.
Yanılmıyorsam Balkan Savaşları öncesinde. Ben kendisine çalışmaya başladığım
yıl altmış, altmış beş yaşında olduğuna göre o da buralara on, onbeş yaşlarında
gelmiş olmalıydı. Sarışın, yuvarlak yüzlü, saçına çoktan ak düşmüş, cılız bir
adamdı. Ömrünü bir mahalle bakkal dükkânında değil de devlet işinde memur
olarak geçirmiş bir kişiyi andırıyordu... Müşterilerini her zaman dudağında hafif bir
gülümsemeyle karşılar ve uğurlardı. Gerçekten efendi ve çok uysal bir adamdı...“
„Hemen işe başladın mı?“
„Hem de nasıl. Aslında ağabeyim o akşam eve döndüğünde benim için bir iş
bulduğunu söylediğinde yarı mutlu, yarı üzgündü. Hiç olmazsa birimize iş
bulunduğundan mutluydu. Diğer taraftan ailenin en küçüğü olarak benim çalışmak
zorunda olduğuma gönlü hiç razı değildi. Memleketimizden buralara göç ettiğimiz
yıl ortaokulun son sınıfındaydım. İsteğim burada, bu büyük şehirde, liseye
yazılmaktı. Bunu ağabeyim de çok iyi biliyordu. Ama neylesin evdeki hesap
çarşıya uymaz derler ya. Bıçak kemiğe dayanmıştı. Evde gerçekte yağ, peynir,
fasulye, pirinç, bizim oranın meşhur kırmızı biberi vardı ama ekmek parası
tükenmişti,. Son günlerde evde et, sebze meyve görülmez oldu. Ekmek parası,
ekmek... İşte böyle bir durumda çalışmayacaksın da ne yapacaksın?...

69
……………………………………………………………………..

„İşe gideceğim gün sabah erken kalktım. Her zaman bizden erken kalkan
yengemizin hazırladığı kahvaltıyı yaptıktan sonra ağabeyimle, bakkal dükkânına
varmak üzere evden çıktık. Yengem işim hayırlı olsun diye bir şeyler okudu,
ardımdan bir tas su döktü... Dükkâna bakkal sahibinden önce varmıştık. Ama çok
geçmeden patron da geldi. Beni tepeden tırnağa kadar süzdükten sonra saçlarımı
okşadı. Dükkâna önce o, ardından da ben girdim. Ağabeyim hergünkü gibi iş
aramaya gitti. Biraz sonra müşteriler gelip gitmeye başladı. Şuna şunu ver, ona
bunu ölç derken öğlen oldu. Gelen giden azaldı.
Öğlen namazı sıralarında dükkân sahibi evden getirdiği öğle yemeğini yemeğe
başlayınca bana baktı ve evden öğlen yemeği getirip getirmediğimi sordu.
Getirmediğimi söyledim. Önce önündeki yemeğe baktı. Sefer tasında bir kişilik
yemek vardı. Alnına dayadığı sol elinin baş ve orta parmağını kaşlarının üzerinde
gezdirirken sağ eliyle çekmeceyi çekti ve buradan bir elli kuruş çıkarıp bana verdi.
Biraz aşağıda bir aşçı dükkânı olduğunu oraya gidip bu parayla karnımı doyurmamı
söyledi... Ama yarın için yemek evden getirmemi tenbih etti... Teşekkür ettim ve
elli kuruşu var gücümle avucumda sıktım. Bu, göç ettiğimiz günden beri avucuma
geçen ilk Türk parasıydı.... Birdenbire kendimde bir güven hissettim. Bu parayı hak
etmediğimi biliyordum, çünkü elli kuruş o zaman çok paraydı, ama ne de olsa
bunun harcadığım, daha doğrusu harcayacağım emeğin bir karşılığı olduğunu
hissettiğim için çok, ama çok mutluydum...“
„Herhâlde o gün yediğin o öğle yemeği, yaşamının en tatlı yemeklerinden biri
oldu...“
„Evet gerçekten en tatlı, en lezzetli bir öğlen yemeği olabilirdi. Ama yemedim.
Parayı harcamadım...“
„Nasıl? Neden?...“
„Bakkal dükkânından çıktıktan sonra aşçıya doğru yürüdüm. Elli kuruşu hâlâ
avucumda sımsıkı saklıyordum. Aklıma ev, yengemiz, kardeşlerim geldi. Sabah
evden çıkarken yengemizin ağabeyime bugün için kuru fasulye kaynatabileceğini,
fakat ekmek almak için parasının kalmadığını söylediğini anımsadım. Aşçıya giden
yolda birdenbire daha yavaş yürümeye başladım. O yıllarda elli kuruşla üç ekmek
alınabilirdi. Birden bire içimi bir gam kapladı. Ben aşçıda öğle yemeği yiyeyim de,
onlar evde ekmek derdi mi çeksinler?! Hayır!
Aşçıya girmemeye karar verdim. Vitrine bakmadan yanından geçtim. Çevre yolla
gerisin geri, dükkâna döndüm. Dükkânın sahibi çabuk döndüğüme biraz şaşakalmış
olmalı ki (yedin mi diye sordu. Yediğimi söyledim....Gözlerime bakarak yanıtıma
inanmadığını anladığını hissettim. Yemek yediğime inanmamıştı. Belki elli kuruşu
tuttuğum sağ elimin hâlâ cebimde olduğundan...“
„Ama bunun üzerinde fazla durmadı herhâlde.“
„Yok yalnızca kiloyla sattığımız lokumlardan birkaç tane almamı söyledi. Birkaç
tane değil yalnızca bir lokum aldım, ardından da bir bardak su içtim... İşte o
günümü böyle geçirdim. Aç kaldım sanma o gün çalışabildiğim için ve eve elli
kuruş götürebileceğim mutluluğundan karnımın aç olduğunu hissetmedim bile.
Günüm de çok çabuk geçti. Gerçekte akşam üzeri işimiz biraz fazla oldu ama çok
yorulmadım...“
„Eve vardığında seninkiler elli kuruşa herhâlde çok sevindiler?“
„Sevinmez olurlar mı?! Bu elli kuruşun ayrı ve büyük bir değeri vardı. Eve
vardığımda ağabeyimlerimin ve yengemizin beni dört gözle beklediklerini gördüm.

70
Acaba bakkal beni beğendi mi, acaba işe dayanabilecek miyim, ne oldu, ne bitti
diye merak içindeydiler. Dükkândan eve kadar avucuma adeta yapışan elli kuruşu
yengeme vererek, her şeyi teker teker anlattım... Yengemin gözleri yaşardı.. Benden
başka konuşan yoktu... Ağabeyim, annemizin benim çok talihli bir çocuk olduğumu
söylediğini anımsadı. Doğduğum yıl babamızın işleri çok iyiye gidiyormuş... Yahu,
neye sen bugün durup dururken beni böyle konuşturuyorsun... Sen Malatyalısın, sen
bizim göçümüzü zor anlarsın...“
„Doğru.“
„Vaktiyle buralardan oraya şimdi de oradan buraya göç ettik. Ama bir daha
Rumeli’ye dönmek yok... Yok, anlıyor musun?.“
“Evet ama Rumeli hâlâ sende yaşıyor. Anılınca heyecana kapılıyorsun. Huzurun
bozuluyor. İçini bir özlem kaplıyor. Ah Rumeli, ah memleketim, diyorsun. Öyle
değil mi?...“
„Eh...“"
(Kısaltılmıştır)
Fahri Kaya, İkindi Güneşi,
Birlik Yayımları, Üsküp, 1998, 33-41.

Uyum sürecinde göçmenlerin işleri yavaş yavaş yoluna giriyor, rahat nefes almaya
başlıyorlar. Fakat sıla özlemi onları bir türlü bırakmıyor. Ahmet Kadir'in Mektup başlığını
verdiği şiirini okuyalım:

İşyerim-Gaziantep.
Kızlar okulda,
Büyük oğlum kâtip.
Kimlik aldık yakında.
Hepsi, hepsi yolunda.
Bir tek zorumuz var
Anamızı koşalayan.
Adı: "Ülkeye hasretlik!"
Kanserden beter.
Aretlik, bu kadar yeter.
H. Süleymanoğlu Yenisoy,
Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları
Antolojisi, 8. Bulgaristan Türk
Edebiyatı, Ankara, 1997, 434.

Bağından bahçesinden koparılarak Türkiye’ye yeni gelmiş göçmenler, çürük ayva


ağıcının bile hasretini çekmektedirler. İstanbul’da çalışan bir Bulgara Razgrat bölgesinden
1989’da gelmiş göçmen Kadir, Deliorman’a vardığında onun köyüne de uğramasını, ayva
ağacının meyve verip vermediğini görmesini rica eder. Bulgar, Kadir’in evine uğrar ve
bahçesindeki ayva ağacının dallarının bol meyveden yerlere kadar eğilmiş olduğunu görür.
İstanbul’a döndüğünde Kadir’i arar, onu sevindirecek ümidiyle ayva ağıcındaki meyve
bolluğunu anlatır. Kadir ise: "Arka tarafta çürümüş bir dal vardı, o dal düşmüş mü?" diye
sorar ve ağlamaya başlar (A. Jelâzkova, 1998, 101)...

1989’un yaz aylarında Avrupa ülkelerine de gidenler oldu. Bunlardan birtakım aileler
İsveç’te bir otele yerleştirilirler. Bu köylülerin de aklı hep hayvanlarında, bahçelerindedir. Şu
ilginç olay anlatılmaktadır: Deliorman’dan gelmiş aleler, odalarındaki telefonlarla devamlı
Bulgaristan’ı arayıp yakınlarından, komşularından rica ettikleri sadece şudur: "Pililerimizi

71
(civcivlerimizi) sakın kedilere kaptırmayın", "Kuzularımızı aç tutmayın", "Çiçeklerimizi sık
sık sulayın" vb. Bir müddet sonra telefon faturası gelince otel sahibi şoke olur. Bundan böyle
Bulgaristanlı "konukların" telefonlarını kesmek zorunda kalır, sadece dışardan aranılmaları
için hatları açık bırakır.

Göçmenliğin sıkıntılarını, ayrılıkları, hasretliği en ağır yaşayanlar, yaşlılar olmuştur.


Filibe'ye bağlı Kriçim'den İstanbul'a göç etmiş Meliha Atalay şöyle anlatıyor:

"Anacığım ağlayarak gurbet türküleri söylüyordu. Ninem, dedem, yakınlarımızdan


birçoğu Bulgaristan'da kalmışlardı, onlara yanıyordu ve gurbet türküleriyle derdini
döküyordu:

Gurbet elde ölenlerin


Çenesini kim bağlar
Ne anam var, ne babam var
baş ucumda kim ağlar.

Bazen biz de anama eşlik ederek hep bir ağızdan devam ediyorduk:

Yeşil kurbağlar öter göllerde


Kolum kanadım kırıldı
Kaldım çöllerde
Vatanımdan ayrıldım
Kaldım gurbet ellerde

Ben ağlamayım eller mi ağlasın


Bu gurbeti icad eden cennet görmesin

Şu türküleri de söylediğimiz günler oluyordu:

Şu dağlar olmasaydı
Yaprağı solmasaydı
Ölüm Allah'ın emri
Ayrılık olmasaydı

Yol verin gideyim


Dumanlı dağlar
Dağların ardında
Nazlı yâr ağlar

Şu dağlar ulu dağlar


Yaprağı sulu dağlar
Yolda bir garip ölmüş
Kimi var kimi ağlar

Gerçekten de kimilerinin nazlı yârleri kalmıştı memlekette. Ah dağlar, dumanlı dağlar,


viran dağlar, diye diye geçti ömrümüz. Zalim düşman attı bizi dağlar ardına:

Atma zalim, atma

72
Beni dağlar ardına
Hiç kimsem yok yansın
Annem yansın derdime

Babam da "Gurbet, adı bet" sözünü sık sık tekrarlıyor ve bahçede iş yaparken sessizce
şu türküyü söylüyordu :

Dağlar dağlar viran dağlar,


Yüzüm güler kalbim ağlar,
Yüreyimden kanlar damlar

Ah, sen ağlama ben ağlayayım,


Ah, yüreyime dert bağlayayım.

Kılıcımı urdum taşa,


Taş yarıldı baştan başa,
Yazılanlar gelir başa

Ah, sen ağlama ben ağlayayım,


Ah, yüreyime dert bağlayayım."

Türkiye'ye göç edenler Bulgaristan'daki yakınlarına yanıyorlardı. Bulgaristan'da kalan


anaların da ayrılık türküleri söyleyerek Türkiye'deki kızları, oğulları, torunları için yürekleri
yana yana ömürleri tükenmiştir. Bursa'ya göç etmiş Nefise Memoğlu-İdrisoğlu şöyle
anlatıyordu:

"Kızkardeşim 1946 yılında ailesiyle Türkeye'ye göç etti. Anam, ömrünün sonuna
kadar ayrılık türküleri söyledi:

Bir giderim beş ardıma bakarım


Ah bakarım da aman aman
Kanlı yaşlar dökerim
(H)em (h)asretlik (h)em gurbetlik çekerim

Bazen de türkülerde değişiklik yaparak gönlüne göre söylüyordu onları:

İlkyaz eyyamında gördüm düşümü


Geldi felek aldı benim eşimi (yavrum, veya Eminem diyordu anam)

Ko sağ olsun yılda göreyim yüzünü


Ah ko sağ olsun ayda işideyim sesini

Sonraki yıllarda ağabeyimin oğlu da düştü gurbet yollarına. Rabiye yengem de ayrılık
türkülerini, gurbet türkülerini hem söylerdi, hem ağlardı:

Anam desem anam yok


Bubam desem bubam yok
Gurbet elde (h)asta düştüm aman
Bir yudum su veren yok.
Mehmet Memoğlu Yenisoy′un arşivinden.

73
Daha sonraki yıllarda da göç dalgalarıyla gelenlerden Türkiye koşullarına uyum
sürecini en sancılı geçirenler, kuşkusuz yine yaşlılar olmuştur. Çocukluk yıllarını,
gençliklerini Balkan köylerinde geçirmişler, göç edince de İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi
şehirlere düşerek büyük psikolojik sarsıntılar yaşamışlardır. Apartman dairelerinde, dört duvar
arasına kapanmış bu kader kurbanları Mehmet amcaların, Ahmet dedelerin aklı
memleketlerindeki evlerinde, evlerinin önünde alın teriyle yetiştirdikleri asmalarda, kendi
elleriyle diktikleri meyve ağaçlarındadır. Aşye teyzeler, Fatma nineler de evleri önünde
yaptıkları ve rengârenk çiçeklerle doldurdukları cennet bahçelerini unutamıyorlar. Buralarda
hâlâ yalnız hissediyorlar kendilerini. Yalnızlık, geçmişe özlem anlamına gelmektedir, hiçbir
zaman tekrarlanmayacak çocukluk, gençlik yıllarına bir nostalji demektir yaşlı göçmenlerin
dilince. Bununla birlikte fakat yaşamış oldukları acı gerçekleri de dillerinden düşürmüyorlar.
Mehmet amcalar, Ahmet dedeler: "Türkiyemiz hudut kapılarını açmasaydı, bizleri bağrına
basmasaydı büyük felâket yaşanabilirdi. Çünkü Bulgaristan'ın dört bucağında dozerlerle toplu
mezarlar kazılmıştı, Kıbrıs Türküne işlenen barbarlığın Bulgaristan'da da yaşanmasına dünya
kamuoyu tanık olacaktı. Yüz binlerce Bulgaristan Türkünü bağrına basan Türk Devleti aynı
dönemde sayıları iki misli daha çok olan Iraklı Peşmergelere de hudut kapılarını açtı..."
diyerek içleri ferahlıyor, Türkiye'nin izlediği insanî politikadan gurur duyuyorlar.

Ankara'nın Pursaklar göçmen mahallesinden Şükrüye teyze, "N’apalım..., hicret bize


Hazreti Peygamberimizden (s. a. v.) kalmıştır" diyerek, apartman önünde hem ilkbahar
çiçekleri (çiçek tohumları da Bulgarsitan’daki çiçek bahçesinden getirilmiştir) ekiyor, hem de
şöyle diziyor dizeleri bir gurbet türküsünden:

Aranım yok soranım yok


Hiç kalbimde ferahım yok
Bir yudum su verenim yok
Kalmışım gurbet ellerde.

Memleketten haber gelmez


Akar gözüm yaşı dinmez
Kimseler hâlimi bilmez
Kalmışım gurbet ellerde.

Yalnızlık,1989 BÜYÜK GÖÇÜNDE Bulgaristan'dan gelen yaşlılarda çarpıcı bir


biçimde izlenmektedir. Şair Lâtif Ali Yıldırım, Yaşlı Göçmenler adını verdiği şiirinde şöyle
diyor:

Utanç trenleri"'nin getirdiği


Yaşlı göçmenleri gördüm
Avcılar Parkı'nda dün.
Avuçlarının içinde
Tutarak yalnızlıklarını
Banklarda oturuyorlardı...

Saçları biraz daha pamuklaşmış

74
Biraz daha çökmüş omuzları
Besbelli ki
Çoktan yitirmişti eski gücünü
Bükülmez bilekleri...

Pehlivan yapılı bedenleri


Avcılar Parkı'ndaydı belki ama
Ufuk çizgisinin ötesinde
Kimbilir nerelerde
Çarpıyordu yürekleri...

Harcını terleriyle kardıkları


Duvarını elleriyle ördükleri
Kâh hayaller kurdukları
Kâh rüyalar gördükleri
Kimi zaman güldükleri
Anılarla dolup taşan
O sevimli
o sımsıcak
Evleri şimdi onlardan
O kadar uzaaak...
Ve onlara o kadar yakındı ki
Cami avlusundaki Musalla taşı sanki...
Uzansalar
Erivereceklerdi.
Ve avuçlarının içinde
Sımsıkı tuttukları
Yalnızlıklarını

O taşın üstüne
Serivereceklerdi...

.......................................

Neylesin,
Yazanlar böyle yazmış
Yazgısını göçmenlerin.
Bedenleri başka yerdedir
Bir başka yerde çarpar
yürekleri...
Hele hele düşleri...
Yönünü ve yerini
Saptamaya çalışmayın.
Kimbilir hangi sularda
Çekiyorlardır
kürekleri...

Sabahattin Bayramöz, Türkçenin


Sarmaşıkları şiir kitabından,
Ankara, 2002, 117-119.

75
Göçlerden küçük çocuklar da nasibini almışlardır. Doksanüç Harbinden bu yana sonu
gelmeyen göç dalgaları, çocukları da sıcak yuvalarından alarak göç yollarına atmıştır. Küçük
yaşta göçmenliğin acımasız darbesi, çocukların belleğinde silinmez izler bırakmıştır. Ahmet
Emin'in Çöçmen Çocuğu adlı şiirinden şu dörtlükleri okuyalım:

Beşiğinden apar topar


Kimdi onu atan barbar?
Boynu bükük onu arar,
Ararsa göçmen çocuğu.

Gizlemeyin oyküsünü,
Mahşerleşen uykusunu,
Kaderinin suçlusunu
Sorarsa göçmen çocuğu.

..........................

Bu yuvasız kuşu sevin,


Küstürmeyin, incitmeyin,
Gözyaşı ateştir bilin,
Ağlarsa göçmen çocuğu.

Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy,


Bulgaristan Türk Çocuk Edebiyatından
Örnekler, Ankara, 2002, 342.

Yanık olur göçmenlerin yüreği. Bu yanık yürekler sevgiye, sıcaklığa ve merhamete


muhtaçtır. Bazen Anadolu insanından beklenen sevgiyi, sıcaklığı, hoşgörüyü bulamayan
göçmen, üzüntüsüyle baş başa kalarak ayyıldızlı bayrağından güç alıyor. Şair Ömer Osman
Erendoruk Bayrağım adlı şiirinde şu duyguları dile getiriyor:

Ben dede yadigârı topraklardan kovulmuş


Öz vatanım Trakya'mda Anadolu'mda kalan
Canciğer bellediğim kardeşi soğuk bulmuş
Kahırdan boğulmuşum
Canım İstanbul'umda gözüm Anadolu'mda
SEVGİ kırıntıları ararken yorulmuşum

Ben bir kuşum yuvasız


Toprağından sökülmüş yapraksız bir ağacım
Paraya pula değil
Ben sevgiye muhtacım

Tutsak etmiş ruhları bir soğukluk bir benlik


Sönmek üzere içimde umudumdan doğan nur
Soğukluğun ağında can vermiş sevecenlik
İlgisizlik yağıyor üstüme yağmur yağmur
Güzelim Rumeli'miz hâtıralardan silik!
İçimde bir İstanbul akşamının sızısı

76
Gücenik
Üzgün
Kırık
Boğazımı ardarda boğarken bir hıçkırık
Tanrım intihar da mı, derken, alınyazısı
Bir şey değdi yüzüme yumuşacık el gibi
Ayyıldızlı bayrağım olduğunu gördüm de

Üzüntüm, kırıklığım akıp gitti sel gibi...


..................................................
Söndürülmüş olsa da Rumeli'de ocağım
Merak etmeyin sakın sizin ocağınızdan
Ateş almayacağım
Ve ne de sofranızdan bir yudum ekmek, aş!
Senden tek istediğim Anadolulu kardaş
Güler yüz ve tatlı söz!

Benim sonsuz Rumeli sevgim başımda tacım!


Ne paraya ne pula
Ne sevgisiz bir kula
Ben Hak'ka giden yola ve sevgiye muhtacım!

Bayrağım!
Sen parlayan ayınla yıldızınla
Benim Türk varlığımı simgeleyen nabzınla
Annemin beni seven eli kadar sıcaksın
Akıncı ecdatlarım gibi cesur ve paksın
Ölsem de mezarımın başucunda dört mevsim
Nazla
Derin bir hazla
Yüzümü sıcak bir el gibi okşayacaksın!
Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy,
Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı V.
(Türkiye Dışı Çağdaş Türk Şiiri),
Sayı: 531, Mart 1996, 493-494.

Uyum süreçlerinde ve özellikle göçmenliğin ilk yıllarında kırgınlıklar, üzgünlükler


olabilir, fakat özgürlüğe kavuşmanın mutluluğu da vardır. Şair Lâtif Karagöz’ün bir şiirinde
bu mutluluk şöyle dile getirilmektedir:

Türkiye’mde mutlu geçer günüm, ayım


Sonbahar günleri yaşamaktayım
Özgürüm, martı gibi uçmaktayım
Artık açık gitmeyecek gözlerim

Anavatandır en sağlam dayağım


Burada olacak arka toprağım
Ve üstümde ayyıldızlı bayrağım

77
Ölsem bile, sönmez közlerim.‡

Göçmenleri küçümseyenler de vardır. Sanatçı Rahim Recep Benim İnsanlarım adlı


şiirinde şöyle diyor :

Dürüstlüğü öğrenmiştirler ana-


babalardan
Dünyaları kır çiçekleri gibi renkli ve
iyimserdir.
Onurludurlar rüzgârlara göğüs geren
kayalarca
Serttirler, güçlükler yıldıramaz onları
hep iyimser çözümlemeye yanaşırlar.
Onlarda
Hep vatan sevgisi, millet sevgisidir,
tüm arayışlar.
Küçümseyenler var benim insanlarımı !
Küçümseyenler
Bodrum katlarda viran bir makineyle
Padişah rüyası görenler.
Küçümseyenler
isminin dışında alfabeyi
bilmeyenler.

Benim insanlarımın beş parmağında beş


hüner.
Bir gün kendisini küçümseyenlere
Vatan sevgisini, insan sevgisini
öğretecekler
El uzatmasını öğretecekler
çamura düşmüş bir insana.
Benim insanlarım
Dürüstlüğü öğrenmiştir ana-
babalarından
İnsanlık fışkırır, sevgi fışkırır
damarlarından.

Balkanlar’dan Esinti, Sayı-6, 1991, 8-10.

Özgürlüğün mutluluğuna kavuşanlar, geçmişin kâbuslarını da asla unutmuş değillerdir.


Sanatçı Nazmi Adalı göçmenlerin Bulgaristan'da yaşamış oldukları karanlık dönemi şöyle
şiirleştirmiştir:

YAŞADIĞIM PRANGALI GÜNLER


(Bulgaristan'dan gelen soydaşım dert küpü)


Lâtif Karagöz, Sönmez Sevgi Közlerim, Yaprak Dökümü, Çerkezköy-Tekirdağ 1999, 17.

78
Dilim varken dilsiz edildim
Barikat kondu yoluma
Elim varken elsiz edildim
Silleler indirildi koluma

Gülemezdin, gülmek yasaktı


Ağlamak serbestti, ağla da ağla
Neşem, sevincim tutsaktı
Avlanırdım Tüfekle Ağ'la.

Esiriydim körolası Bulgarın


Talih, Kader utansın
Onulur mu bu yaralarım?
Doktor Tarih anlatsın.

Bulgaristan Türklerinin Sesi, Sayı 9, 1994, 29.

Uyum sürecinde yaşananları yeni yayımlanmış kitapların sayfalarında da buluyoruz.


Ahmet Şerif Şerefli'nin Bulgaristan'daki Türkler (1879-1989) adlı kitabında yer alan şu
satırları okuyalım:

"Öğrenimi, bilgisi veya görgüsü olan herkes, elinde meşale taşıyan kimseler değillerdi.
Türk kardeşleri aleyhine Bulgara muhbirlik yapanlarımız bulunuyordu. Bu gibilerden çok
çektik...Büyük Göçte kendilerine maşalık eden hainleri, Bulgar yine sınır dışı etti.
Türkiye'mizde hiç kimse bu çamur insanlardan hesap sormadı. Millî duygunun, utanmanın ne
olduğunu bilmeyen bu hain kişiler burada yaşantılarını cazaevlerinde yatanlardan defalarca
daha iyi bir çizgide sürdürmektedirler.

İnsanı soysuz, dilsiz, adsız, dinsiz, geleneksiz bırakmanın yarasını bıçağı kendine
saplayınca anlamak mümkün. Türk kültürünü kökten kazımanın adlarda Bulgar
vatandaşlarına da dokunan yanı vardı. Bugün Bulgaristan'da on binlerce Bulgarın soyadları
Türk kökenlidir: Abacı(yev), Çarıkçı(yev), Kara(slavov), Simitçi(yev), Koyunderili(yev) gibi.
Ama onlar bu Türk kökenli soyadlarını değiştirmek istemediler. Karşı koydular. Türklerden,
Türklükten nefret ettikleri hâlde nesilden nesile geçmiş, etle tırnak olmuş bu soyadlarından
vazgeçmediler. Bizi ağlatan, öldüren kanun onlara diş batırmadı. Soydan, kültürden geleni
koparıp atmak elbette kolay değil. Ama biz millî Türk azınlığına her şeyi reva gördüler.
Dediklerini yaptırmak için ordu çıkardılar. Kan döktüler. Toprağın yüzü kızardı, tarih utandı,
dinsiz Bulgarın yüzü kızarmadı. Bu mahşer günlerinde Türkiye'miz de bize sahip çıkmadı.
Neden? Çünkü Türkiye'nin bizleri korumak için bir devlet politikası yoktu. Osmanlılar bu
topraklardan çekileli unutulmuştuk. Bizim varlığımızı, hani derler ya, Allah bile unutmuştu.
Kasabın merhametine kalmış koyunlar gibiydik. Bulgarlar Amerika'ya, Kanada'ya 40-50
soydaşına bile sahip çıkmayı başarmışlardır. Bu gibi konularda önemli olan insanın, insan
olmanın değeridir kuşkusuz.

Göç konusunda 1989'da sınırın açılması önceki yanılgıların tekrarıdır. Bulgaristan


bizim ecdat yurdumuz, vatanımızdı. Yeraltındaki ölüler, yeryüzündeki kültür değerlerimiz
600 yıl varlığımızın kanla yazılmış tapularıydı.

Bu eserin çok eksiklikleri olabilir. Ben bu kadarını yapmasaydım bu kitaptakiler de


tarihin unutulmuşluğuna karışacaktı. Halbuki bu görevi yapacak başka adamlarımız vardı.

79
Yapmadılar. Bu azı millî davaya hizmet için yaptım. Gazilerimiz, mahkûmların bazıları bu
kitaba alınmalarını istemediler. Bu, işin üzülecek yanıdır. Kendilerine sahip çıkılmadığından
dolayı Türkiye Cumhuriyeti'ne gönülleri kırıktı. Ölüme mahkûm edilmiş, Bulgar
zindanlarında 15-20 yıl çürüyenler Türkiye'ye yaşlı, hasta geldiler, kendilerine Vatanî Hizmet
tertibinden birer sembolik emekli maaşı bile bağlanmadı. Savaşanlar siz miydiniz, deyip
hâlleri sorulmadı. Bazı bilinçsizler, biz göçmenlere "Bulgarlar" diye hitabettiler. Halbuki 4-5
yüzyıl öncesi bu topraklardan kalkıp gitmiştik Balkanlar'a. Artık geriye dönüş yapıyorduk.
Acaba bizler bu ülkede yabancı mıydık?

İki kez ölüme mahkûm edilen Şumnu'dan Mehmet Fuat bu kitaba alınmasını istemedi.
Burada gönlünün yaralı olduğunu söyledi. Köyümüzden (1985'lerde) 7 genç (Torlak
köyünden) mücadele etmk için bir grup oluşturmuşlardı. Yakalandılar, 15, 10, 8'er yıla
mahkûm edildiler. Kitaba alınmalarına izin vermediler. Kırgındılar."
Ahmet Şerif Şerefli,
Bulgaristan'daki Türkler, 2002, 28-30.

Aynı kitabın bir başka sayfasından da buraya şu satırları aktaralım:

"1989'daki zorunlu göçün devam ettiği günlerde... Alvanlar köyü olaylarındaki


direnişten dolayı, Belene'ye sürülen mücahitlerin hemen hepsi Çorlu'da idiler. İçlerinden biri
(bağlama ustası İsmail enişte) şu beyanda bulunmuştu: "Biz üç aydır bu okulda, her sınıfta 6-7
aile olmak üzere, kalıyoruz. Akraba da olsak ayrı ayrı aileleriz. Ne soyunabiliyoruz, ne
giyinebiliyoruz, ne de banyo yapabiliyoruz. Oysa, bizler (mücahitler) banka kuyruğunda
beklerken, bizi (Bulgara) satan eski muhtar millet haini, Çorlu Emniyet Müdürü veya
Belediye Başkanı ile kol kola gelip, yardım paracığını alıyor ve şişine şişine gidiyor. Adam
bizi (Bulgara) satmaktan kazandığı parayı da (huduttan) rahatça geçirmiş ve Çorlu'nun en iyi
yerinden iki tane daire de aldı. Para nelere kâdir. Bizim anavatanımızda hainlerin daha
makbul oluşu, bizi kahrediyor (Aynı eser, XXIII-XXIV)." Mehmet Türker’in de Gölgedeki
Kahraman adlı kitabında bu tür yorumlara yer verilmiştir (Mehmet Türker, 2003).

1989'da gelen göçmenlerin Türkiye'de uyumu meselesi Bulgar araştırmacılarca


yakından izlenmektedir. Bu konuda Türkiye'de sadece bir iki makale yazılabilmişken (Bk.:
Hayriye Süleymanoğlu, 1993, 3-4, 187-193; Hayriye Yenisoy, 1999, 569-573), Bulgaristan'da
Bulgarlar tarafından birçok yazı yazıldı ve böyle yazıların birkaçı bir araya getirilerek kitap
hâlinde 1998 yılında Sofya'da yayımlandı. Söz konusu kitabı derleyen araştırmacı A.
Jelâzkova, ayrı ayrı sosyal grupların uyum sürecini değerlendirirken, komünist döneminde
Komünist Partisinin okullarından geçmiş, kurs görmüş eski komünist Türk yöneticilerin böyle
hazırlık görmüş olmaları, yeni sosyal ortama kolayca ayak uydurmalarında bir öncelik teşkil
ettiğini belirtmektedir. Her şeyden önce psikolojik planda, öteki göçmenlerin birçoğundan
farklı olarak bu kişiler, megaşehir İstanbul veya Anadolu'nun uzak kentlerine yerleşmişlerdir.
Bulgaristan'da, mensup oldukları kendi Türk toplumuna işledikleri günahlarından, yapmış
oldukları hainliklerinden utananlar, göçmen kitlelerinin eleştiri yağmuruna tutulmaktansa, ya
kozmopolit bir şehir olan İstanbul'da anonimliğe gömülmeyi veya uçsuz bucaksız Anadolu
toprağının 60-70 milyonluk nüfusu arasına karışıp kaybolmayı tercih etmişler ve böyle bir
imkânı büyük bir şans olarak görmüşler, azami derecede bundan yararlanmışlardır. A.
Jelâzkova, eskiden Bulgaristan'da Komünist Partisi başkanlığı yapmış kişileri şimdi
Türkiye'nin küçük kasabalarında cami yönetim kurulu üyesi olarak hayırsever faaleyitlerde
veya her şeyden önce kendinle huzura kavuşma yolları konusunda çocukları eğitirken görmek
mümkündür, demektedir (Antonina Jelâzkova, 1998, 27-28, 41-42).

80
A. Jelâzkova’nın derlediği kitaptaki bu tür değerlendirmeler ne yazık ki hep acı gerçeklerdir.
Sosyalizm döneminde Bulgar yöneticiler Türk "yardımcılarından" çok yararlandılar, Türkü Türke
karşı kullandılar. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim elemanlarından Riza Mollov,
Hayriye Memova-Süleymanova (Yenisoy) ve İbrahim Tatarlı’nın 11.08.1983 tarihinde aynı
saatlerde Bulgar güvenlik organlarınca evleri basılarak kütüphaneleri boşaltıldı. Riza Mollov ve
Hayriye Memova-Süleymanova’nın ise kitaplarıyla birlikte yıllarca toplamış oldukları dil, folklor
vb. malzemeleri, yazmış ve yazmakta oldukları eserleri de alıp götürüldü. Sonra tüm alınanların
değerlendirilmesini yapmak, rapor hazırlamak aynı Bölümden Hüseyin Mahmudov (Hacıoğlu)’a
bir görev olarak verildi. Bu işi görecek Bulgar mı yoktu? Vardı tabiî, ama bir Türk tarafından
yapılması başka bir anlam taşıyordu. H. Mahmudov da öyle bir rapor hazırlamış olmalı ki bir daha
hiç bir şey iade edilmedi. Mahmudov: "Ben rapor hazırladım, ama o derece kötü şeyler yazmadım"
(?!) demiş yakın dostu Şevket Feyzullov’a. Türkolojide birçok huzursuzlukların yaşanmasında H.
Mahmudov (Hacıoğlu)’un katkısı vardır: Asistan R. Mollov ve M. Mollova’nın Bölümden
kovulmalarında belirli rol oynamıştır. Emekliye ayrılıncaya kadar Türkoloji Bölümünde Türklerden
sadece H. Mahmudov (Hacıoğlu)’un çalışmış olması bir rastlantı değildir.

Müsadere olayından bir yıl sonra Türklerin adlarının Bulgar adlarıyla zorla değiştirilmesi
süreci başladı. Belene Ölüm Kampı, tüm hapisaneler Türklerle dolup taştı. Bulgar adı almak
istemeyenler dağlara kaçarak derin karlar altında nice günler, nice geceler geçirdiler. Halkımız,
aydınlarımız bu karanlık günleri yaşarken birtakımları Bulgarların yaptığından daha da ileri gittiler.
Sofya’da ad değiştirmeler oldu, ama mezar taşlarındaki Türk adlarına henüz dokunulmamıştı.
Türklerden bazı kişiler kendi arzularıyla bunu da yaptılar. H. Mahmudov (Hacıoğlu), almış olduğu
Bulgar adını beğenmemiş, bir süre sonra gidip bir başka Bulgar adı aldığı söylentileri yayılırken,
Sofya mezarlığında yatan sosyalizm dönemi ilk Türk kadın milletvekili (1953-1957 yılları
döneminde milletvekilliği yapmıştır. Bundan önceki dönemlerde zaten Türk kadın milletvekilimiz
olmamıştır) olan merhum eşinin mezar taşındaki C A N A N adını kazıtıp yerine K O K İ Ç E
yazdırdığı da hem trajik hem de komik bir biçimde anlatılarak yakın dostları tarafından
eleştiriliyordu. Milletvekili olabilmenin de ardında aile bireylerince sosyalizm uğuruna yapılan
büyük "hizmetlerin" bulunduğu dillere destan olmuştu...Sofya dışında da Bulgar devlet organlarının
"yardımcıları" bulunuyordu. Bulgarlaştırma olaylarına karşı Türklerin örgütlenmesinde önemli rol
oynayan ve yıllarca Eski Zağra hapisanesinde kalan Cebel Lisesi öğretmenlerinden Avni Veliev
(Özgürer)’in öğrencisi Tahsin Yusufov Tasimov (Yusufoğlu)’un duruşmada: "Öğretmenimiz Avni
Veliev bize derslerinde Bulgarlara karşı nefret duyguları aşılıyordu..." biçiminde ifade vererek
öğretmeni aleyhine tanıklık ettiği Avni Veli Özgürer’in ailesi tarafından gözyaşıyla anlatılmaktadır.

Beş yıl süren Bulgarlaştırma sürecini 1989’un Büyük Göçü izledi. Yüz binlerce Bulgaristan
Türkü Türkiye’ye göç etti. Göçmenler arasında her türlüleri vardı...Antonina Jelâzkova’nın da
belirtiği gibi, Komünist Partisi bürolarında, Parti gençlik komitelerinde çalışmış olanların arasında
bulunan, Devlet Güvenlik Teşkilâtının "Georgi Dimitrov" Yüksek Okulunda ders okutan, imam
hatip okulu mezunu olup da İslâm dinine karşı ateistik propagandada (İ. Tatarlı, 1997, 25-28) ön
saflarda bulunan, Bulgar Telgraf Ajansında tek bir Türk olarak çalışan, Vatan Cephesi Teşkilâtının
başında bulunan Politbüro üyesi Türk düşmanı Penço Kubadinski’nin yardımcısı olarak vatan
Cephesi Millî Şurasında çalışan, devletten "Faşizme ve kapitalizme karşı mücahit" maaşı alan H.
Mahmudov (Hacıoğlu) ailesi, yakınları ve benzerleri Türkiye’ye göç ettiklerinde hayatî sorunlarını
kısa sürede kolaylıkla halletmeyi başarmışlardır. Hâlen Çorlu’da oturmakta olan H. Mahmudov
(Hacıoğlu)’un İstanbul Marmara Üniversitesinde Rusçadan ders okutması çarpıcı bir örnektir. "Sen
Rusçayı bilmiyorsun, Rusça derslerine girmeye nasıl cesaret ediyorsun?" sorusuna Mahmudov’un:
"Ben onlara Bulgarca konuşuyorum, onlar da benim Rusça konuştuğumu sanıyorlar" cevabını
vermiş olması işlerin ayrı bir boyutudur. Göçmenliğin ilk yıllarında Türkiye’nin âlicenaplığından
yararlanarak Rusçadan öğrenim görmüş olanlar da olmayanlar da bu dilden "uzman"
oluvermişlerdi. Bulgarlaştırma yıllarında kendisine verilen doçentlik diplomasının, doktorası
olmadığı hâlde, Türkiye yüksek öğretim yasalarına aykırı olarak YÖK’te denkliğini yaptırmış
olması da başka bir "başarısıdır" H. Mahmudov Hacıoğlu’nun. Böyleleri için Türkiye Cumhuriyeti
yasaları da geçersiz sayılmıştır... Avni Veli Özgürer aleyhine tanıklık eden öğrencisi Tahsin
Yusufoğlu’nun da Uludağ Üniversitesinde hâlen Doç Dr. olarak görev yapmakta olması başka bir
örnektir.

İkinci Dünya Savaşından sonraki ilk büyük göçün (1950-51) Bulgaristan Türkleri edebiyatına
yansıdığını görmek mümkündür. 1950’lerde Bulgar komünist yöneticilerin ideolojik politikasında
Türkiye hedef alınmıştı. Bu büyük hedefte Bulgaristan Türklerini Türkiye’den soğutmak,

81
uzaklaştırmak amacı da vardı. Y. V. Stalin’in emri üzere Türkiye’ye göçün durdurulması
kampanyası başlatılmıştı. "Gerici, tutucu" bir Türkiye ile Bulgaristan Türklerinin hiç bir ilişkisi
olmadığı konusu uzun süre Türkçe basın sayfalarında da eksik olmadı (Agitatorun Kılavuzu, Yeni
Işık gazetesinin ilâvesi. Ocak 1964, 10-26). Güdülen siyasete ayak uydurup 1950-51 göçünü
şiirleştirenler de bulundu. Hâlen İstanbul’da oturmakta olan Mehmet Çavuşef’in meşhur
eserlerinden biri olan Mektup adlı şiirinden şu dörtlükleri okuyalım:

------------------------------------------------
Gençlik hareketi seni de sardı
Brigadirler saflarına katıldın,
Ruhunu kemiren sanki ne vardı,
Düşman yalanına niçin kapıldın?

-Burda hayat berbat, dedi, inandın.


Kalkıp göç etmeye karar verdiniz,
Türkiye’yi vatanından hür sandın
Aç-perişan, Edirneye erdiniz.

Dediler ki: "Sana yeter Adana".


Osman ağa Edirneye yerleşti.
"Gülmez" diye ad taktılar adına
Yüreğinde binbir keder birleşti.

Yorganını yol parası edip sen


Tuttun hemen Adananın yolunu
Kara vagon köşesinde titrerken,
Gözyaşıyla öpüyordun oğlunu.

İki sene çabaladın, çalıştın


"Dinlen artık, yorulmuşsun" diyen yok
Dövülmeye, sövülmeye alıştın
Orda sizi insan diye sayan yok!

Mektubunu dün verdiler elime,


Okuyunca daldım derin hayale,
Buradaki gürbüz kızın Selime
Sanki artık boynu bükük bir lâle.

Burada iken yakışırdın her işe


Şimdi bir deriyle kemik kalmışsın,
Ne hallere sokmuş sizi endişe
Oğlunu da çobanlığa salmışsın.

Komşuları topladım dün başıma


Mektubunu heyecanla okuduk.
Yazık olmuş yirmi dokuz yaşına,
Artık senden kalan ancak bir soluk!

Yazıyorsun:....Bir haftadır hep açız,


Açıktayız, güldüğümüz bir an yok...
Ekmek için taş kırmaya muhtacız
Bize burda „Kimsin“ diye soran yok.

Özledim o hür göklere boy atmış


Yeni yeni zavotlarla, vatanı.
Bulgaristan harikalar yaratmış
Değişmem ben onunla cihanı.

Doğrusu ya, bu diyarı hür sandık

82
Ağlar mısın, güler misin bu işe
Yerinizde oturunuz, biz yandık,
Çaremiz yok, kattık tırnağı dişe!

Demet (Şiirler ve Hikâyeler),


Narodna Prosveta, Sofya, 1955, 23-24.

Adana’dan "gönderilmiş" bu Mektup’un cevabı da gecikmemiş, Mehmet Çavuşef


Mektuba Cevap adlı eserini Yeni Hayat dergisi sayfalarında 1955’te yayımlamıştır.

Ailede Türkçe konuşma yasağı konulmazdan çok önceleri Sofya’daki Türk aileleri
arasından birtakımları evde Türkçe konuşmuyorlardı. Bu gibileri, Türkçe konuşmanın ailede
de yasaklanmasının öncüleri oldular. H. Mahmudov Hacıoğlu’nun çocukları ve torunu İmren
hiç Türkçe bilmiyorlardı. Kızı Emel 1989’da Türkiye’ye göç ettikten sonra Türkçeyi
öğrenmeye başladı. Yeni öğrenmeye çabaladığı Türkçesiyle de öğretmenlik yapmaktadır (!?)...
Ailelerinde çocuklarıyla Türkçe konuşmayan, Türk okullarının kapatılması politikasını
yazılarıyla destekleyen Hüseyin Mahmudov, Mehmet Çavuş /ef/ gibileri (B. Şimşir, 1986, 257-
258; E. Tryjarsski, 1962, 365; İ. Çavuşev, 1999, 72; aynı böyle bk.: Halk Gençliği gazetesi ve
Yeni Hayat dergisi sayfalarına ve il merkezlerinde çıkan Türkçe gazetelere ve Türkçe
sayfalara) Türkiye’ye göç ettiklerinde Bulgaristan’da iken Türkçenin ve Türk aydınlarının
"savunucularıymışlar" gibi kendileri hakkında bir imaj yaratmak için çok çabaladılar, ancak
böylelerine inanan olmadı...Daha niceleri vardır gelenler arasında... Osman Kılıç’ın Nereden
Nereye adını verdiği yazısından şu satırları aktaralım:

"Türk milleti âlicenap bir millettir. Utanmayın, size yine kucak açar. Yalan mı?
Analarımızın, bacılarımızın paçalarını kesen, ben Türk değilim, ben komünistim, Bulgarım,
diyenlerin hepsi bu memlekete gelmedi mi? İsim vermemi mi istersiniz? Yoo, o kadar da
değil... O gibilerin isimlerini söylemek şöyle dursun, varlıklarını bile hatırlamak istemem,
hayalimden bile geçirmem" (Göçmenlere Yardım Derneği Ankara Şubesi Bülteni, Sayı-10,
2003, 30-31).

Türkçeye saldırılarda da yine bazı Türk aydınlar kullanıldı, çoğu durumlarda Türk
"yoldaşların" katkısıyla Türkçemizin kaderi belirleniyordu. 1958’de Bulgar Komünist Partisi
Merkez Komitesinde Türkçenin söz varlığına Bulgarca kelimeler kazandırılması, Türkçenin
gramer yapısının değiştirilmesi kararlarını uygulamaya geçirecek bir komisyon kurulur (İ.
Yalımov, 2002, 336-337). Komisyon harekete geçer ve bu konuda toplantılar düzenlenir.
Merkez Komitesinde dar çerçevede bir toplantı yapıllır. Türklerden Selim Bilâlov, Sabri
Demirov, Osman Saliev, Salih Baklaciev, Hüseyin Mahmudov vb. yoldaşlar da bu toplantıda
hazır bulunurlar. Sofya Üniversitesinden Bulgar bilim adamı dilci Prof. Lübomir Andreyçin de
bu toplantıya davet edilir. Tartışılacak konu: "Bulgaristan Türklerinin Konuşmakta Oldukları
Türkçe Türkiye Türkçesinden Apayrı Bir Dildir". Toplantıda hazır bulunanlar, Bulgaristan
Türkçesiyle Türkiye Türkçesi arasında büyük farklılıklar vardır, dolayısıyla Türkiye’de ve
Bulgaristan’da konuşulan Türkçe tamamen ayrı birer dildir., diye uzun uzun konuşmalar
yapılır (Ayrıntılı bilgi için bakınız: D. Genov, 1961, 47-52). Prof. L. Andreyçin dayanamayıp
kalkar: "Hoşça kalın yoldaşlar, ben bir dilciyim. Dil meselerini sizler istediğiniz gibi
halledebilirsiniz" diyerek toplantıyı terk eder...

Türkçe çıkan basında da yazılar yazıldı, Türkiye’de ayçiçeği denilen bitkiye


Bulgaristan’da gün döndü dendiği örnek gösterildi. Daha şöyle birtakım önerilerde de
bulunuldu: Türkçedeki Arapça ve Farsça kökenli kelimeler batı dilleri kökenli kelimelerle
değiştirilmelidir, yabancı kelime değil mi, ne fark eder ve Arapça kökenli cumhuriyet
kelimesinin yerine Bulgarcada da kullanılan Lâtince-Fransızca kökenli republika kelimesi
kullanılmalıdır, dendi. Böylelikle Türklerin Bulgarcayı öğrenmelerinde bir kolaylık sağlanmış
olacağı vurgulandı. Talimat üzere bazı öneriler Türkçe basında uygulamaya geçirilerek Eylül
yerine Septemvri, Ekim yerine Oktomvri kelimeleri yazıldı. Türkçeye ilişkin daha birçok
orijinal fikirler üretildi. Türkçe basında Bulgaristan Türklerine Kiril alfabesi esaslı yeni bir
alfabe de önerilmişti bir Türk tarafından... Türkçeye saldırılara ve bu konuda "orijinal" yazılara
1958-1964 yılları döneminde Türkçe basında geniş yer verilmiş, yazarları da hep yukarıda adı

83
geçenler ve benzerleri olmuştur. Söz konusu dönemin sadece Yeni Hayat dergisi sayfalarına
bakmak yeterlidir. 1960’ların ortalarında Türkçe konusu biraz arka plana bırakılmış, birkaç yıl
sonra yeniden gündeme getirilmiş ve Türkçe konuşma yasağı da uygulanmaya başlamıştır...

Gün geldi, Bulgar yöneticiler, Türklerin ana dilinde konuşmalarını tamamen yasakladılar,
adlarını da Bulgar adlarıyla değiştirdiler. Tepki gösterenler kamplara, hapisanelere gönderildi,
bazıları da sınır dışı edildi. Gelişen olaylarda yine Türk "yardımcıları" kullanıldı: 1989 Nisan
ayının sonu. Gecenin geç saatlerinde, 23.30 suları, telefonumuz çaldı. Kardeşim Dr. Mustafa
Memov’un ertesi gün, bir Mayıs sabahı, saat 7.30’da Sofya merkez garının idarî bölümü
önünde olması, eşya olarak sadece bir el çantası alması, kendisine verilecek yurt dışı
pasaportunu ödemek için yanında para bulundurması bildirildi. Kardeşim sınır dışı ediliyordu.
Bunu hiç kimseyle paylaşmamıştık o gece. Çünkü bu haberden hemen sonra telefonumuzu
kesmişlerdi. Fakat sabahleyin gara vardığımızda kendisini dost bildiren ve kanlı olaylarla
gerçekleştirilen Bulgarlaştırma aylarında Bulgar ordusunda albaylığa yükseltilen Şevket
Feyzullov (Viktor Çinarov)’un bizi beklediğini gördük... Kardeşimi alıp Batı Avrupa’ya giden
trene bindirdiler. Albay Feyzullov bir an dahi bizden ayrılmadı. Görevli olarak gara geldiği
sonradan öğrenildi. Sofya Üniversitesinden sınıf arkadaşım olan albay Ş. Feyzullov’un evimize
gelip gitmeleri de yine bir görev icabıymış. Develet Güvenlik Teşkilâtının meşhur Altıncı
Şubesinde haftalarca süren usandırıcı sorgulamalarda bu gerçek, defalarca kanıtlanmıştı, ama
biz buna inanmak istemiyorduk... 1989’un Büyük Göçünde Türkiye’den Bulgaristan’a
dönenler oldu. Albay Şevket Feyzullov yine görevi başındaydı. Görevli olarak memleketine
gönderilmiş ve ilk dönen köydeşlerinden, yakın akrabalarından niye Türkiye’den döndüklerine
dair bilgi toplamaya çalışmış. Ancak kendi ifadesiyle: dönenlerin hiç birinden doyurucu cevap
alamadan Sofya’ya dönmüş. Albay Şevket Feyzullov (Viktor Çinarov) başka bölgelerden de
dönen bazı aileler hakkında Sofya dışındaki "yardımcılarından" günü gününe bilgi alıyordu.
Bulgar ordusunda inşaatlarda, baraj ve yol yapımında, en ağır işlerde çalıştırılan Türk erlerin
adlarının Bulgar adlarıyla değiştirilmesinde, orduda Türkçe konuşanların cezalandırılmasında
yaşananlar da başka bir acıdır.

Yukarıda da belirtildiği üzere, Türkü Türke düşman edindirmekte Bulgar yöneticiler


ustalaşmışlardı. Komünist yöneticilerin "yardımcılarının" mensup oldukları Türk topluluğuna
işledikleri günahlar, yaptıkları kötülükler edebiyata da yansımıştır. Şiirde de düz yazıda da bu
acı gerçekler gözler önüne serilmektedir. Eski Yugoslavya koşullarında da birtakımlarının
benzer tutum ve davranışları yerli Türk edebiyatında yankısını bulmuştur. Fahri Kaya’nın
Günün Birinde Oraya Uğrarsan adlı öyküsü bir örnek olarak gösterilebilir (Fahri kaya, 1998,
11-21).

Bulgaristan, 1990’dan bu yana demokratikleşme sürecine girmiş bulunmaktadır. Geçmiş


döneme kıyasla, izlenmekte olan liberal bir politikada bir hayli mesafe alınmıştır. Kuşkusuz,
yapılması gereken daha çok şeyler vardır. Örneğin, Türk çocuklarının ana dili öğretimi konusu
gerçek anlamda bir çözüme kavuşmuş değildir. Türkçe öğretiminde engellik yaratmaya çalışan
birtakım çevreler sosyalizm döneminde olduğu gibi, günümüzde de Türk "yardımcılarını"
kullanmaktadırlar. Bulgarlaştırma olaylarından yıllar önce Türk adından vazgeçerek Mihail
Yançev (eşinin soyadını almış) olan Muhiddin Mehmedov, serbest seçmeli bir ders olan
Türkçe öğretimine düşman kesilmiştir. Türkçeye meydan okuduğu aynı bu dönemde de bu
kişinin (kendisini üniversite öğretim üyesi /!?/ olarak tanıtıyor) T. C. kurum ve kuruluşlarının
yayımları arasında bir derlemesi (2002) ve bir yazısının (2003) yayımlanmış olması göçmen
aydınlarımızı rahatsız etmektedir. Türkiye bilim kurumlarıyla yazışmalarında: "Ben Türküm"
demeyip, "Ben sizlerle dildaşım" diye yazması da ilginçtir. Bulgaristan Türklerinin kökeninde
Türklük izleri bulunmadığını, bunların zorla İslâmlaştırılmış Bulgarlar olduklarını yazılarıyla
"kanıtlayan" ve başkalarının da böyle yazılar yazmalarını emreden (İ. Çavuş, Hak ve Özgürlük,
Sayı-3, 1998) bu kişinin Türkçe aleyhine de böyle düşmanca tavır almasını belki de normal
karşılamak gerekir (İ. Yalımov, 2002, 445).

Çocuklarının Türkçeyi unutmakta olduklarını, bunların Türkçe olarak artık adlarını dahi
yazamadıklarını, Bulgaristan’da Türkçeyi karanlık günler beklediğini gören birçok Türk ana
babalar, yine Türkiye’ye göç etmek için çareler aramaktadırlar.

Şunu da belirtmekte yarar vardır: Türk azınlığı ve Türklük aleyhine birtakım faaliyetlerde
bulunmuş olanları, yeni gelinlerin çeyiz sandıklarındaki şalvarları çıkartıp paçalarını kesenleri,

84
İslâm dini aleyhine yazdıkları "bilimsel" eserleriyle unvan almış olanları, her şeyi nefsine
yedirebilenleri, Felek yine Türkiye’nin eline düşürdü: Türkiye’ye göç etmiş olan bu kişiler
Türkiye’nin her türlü desteğiyle; Bulgaristan’da, özellikle Sofya’da kalan böyleleri de Türkiye
şirketlerinden aldıkları ücretlerle ömürlerinin yaşlılık dönemini yaşamaktadırlar... Buna feleğin
oyunu mu desek?!... Ne desek?!...

Balkan göçmenleri, Rumeli Türk ağızlarının birtakım özelliklerini de getirmişlerdir.


Kemal Arı, mübadele göçmenleri "konuşulan dil yönünden de Türkiye'deki yerleşik kültüre
farklı bir şive aktarmışlardır" diyerek şöyle devam ediyor: "Bu şivede "h" sesini yutarak ya da
farklı bir sesle karşılayarak konuşmak pek yaygındı. Bunun yanında konuşmanın akışı "abe",
"abe mari", "breh", "kızan", "kızancık" gibi terimlerle süslenmekte, bu durum özellikle
konuşma anında heyecan, sevinç ve özlem gibi davranış kalıplarıyla birlikte ortaya
çıkmaktaydı." (Kemal Arı, 2003, 172).

Dil özelliklerinden söz ederken şunu da vurgulayarak belirtmek gerekir: Bir etnik
mensubiyet ifade eden "Bulgar" kelimesinin Türkiye'de gelişigüzel kullanıldığı bir gerçektir.
Bulgaristan göçmenleri bir Türkiyeli için "Bulgar"dır. Göçmenler ise: "Biz Bulgar olsaydık,
baba ocağımızdan kovulup da göç yollarında perişan olmayacaktık. Türk olduğumuz için
Bulgaristan'da çileler çektik, neden Türkiye'de bize "Bulgar", "Bulgar Türkü" deniyor da B u l
g a r i s t a n T ü r k ü denmiyor?", diyerek üzüntülerini dile getiriyor, sert tepki gösteriyorlar.
Hatta "Bizim hâlimizden en iyi anlayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf
Denktaş anlayabilir", diyenler de oluyor. Çünkü Mayıs 1994’te Bursa’da düzenlenen bir
panele katılan sayın Rauf Denktaş Balkan Türkleri Göçmen ve Mülteci Dernekleri
Federasyonu-Bursa-BALGÖÇ temsilcileriyle de görüşerek: "Bizim hâlimizden en iyi sizler
anlarsınız", demişti (Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-11, 1994). Birtakım Türkiyeli aydınlar,
daha da ileri giderek "Bulgaristan Türklerinin ana dili Bulgarcadır" diye yazmaktan
çekinmiyorlar. Bu konu sanat eserlerinde de yankısını bulmuştur. R. Recep Ben Bulgar
Değilim" adlı şiirinde şöyle diyor:

Evet Bulgaristanlıyım:
Allahı tek bilir, severim ırkımı.
Tarihe destanlar yazmış bir soydan gelirim.
Ben anlatayım, siz yapın yargımı.
Şehidimiz var Yemen Harbinde.

Dedemin dedesi aylarca Plevne'yi savunmuş,


Vurmuş "vur" dediğini Osman Paşa'nın.
Sonra da Şıpka'da kalmış Ruslarla savaşta.
Kanıyla yazmış öyküsünü yaşamın.
Dedem eğitim görmüş Selimiye'de.

Elini öpmüş Ata'nın Suriye Cephesinde.


Bağdat Cephesine sürülünce sonra,
Esir düşmüş İngilizlere.
Tarihe destanlar yazmış bir soydan gelirim.
Allahı tek bilir, ırkımı severim.

Evet Bulgaristanlıyım, ezilmiş TÜRKÜM


Benim adım Dobruca, Deliorman,
Benim adım Trakya, Rodoplar.
Türkçemi anamdan öğrendim,

85
Babamdı din Hocam.

Balkanlar'ın Sesi, Sayı: 2,


1989, 37.

Yeni yayımlanmış bir romandan da şu diyaloğu buraya aktaralım:

"-...Ben göçmen kökenliyim.


-Anladım. Sizler kızım, Bulgarın soykırımı cenderisinden geçmiş saygıdeğer
insanlarsınız.
-Evet, ama beybaba, bizlere kasten "Bulgar" diyor bazı kimseler. Tepedeki
sorumlulardan bile diyenler bulunuyor...Siz neden hakaret etmediniz? Şaştım doğrusu!
-Aman kızım, o nasıl söz? Dört-beş yüzyıl önce hepiniz bu topraklardan
göçtününz. Oraları sürdünüz, ektiniz, öldünüz, yurt edindiniz. Şimdi geri dönüş yaptınız.
Orada başka milletlere karışmadınız. temiz kaldınız. Anadolu’da bizlerse karıştık......
-Hatta Pekşen adında bir köşe yazarı bir yazısında bizleri Bulgar, ana dilimizi
de Bulgarca olarak göstermeye çalıştı. Hem de hiç utanmadan yaptı bunu...
-Aldırma demeye dilim varmıyor kızım, ama sen yine aldırma. Sadece bir o
değil, onun gibiler çoktur ülkemizde.
-Bizler bir zamanlar baba yurdumuz olan coğrafyada sanki kiracı olarak
yaşıyor ve yabancı muamelsi görüyorduk. Vatan diye sarıldığımız tek şey dilimizdi. Yasak
edildiği yıllarda bile gizlice konuştuk, onu daha çok sevdik. Sevdiğimiz, konuştuğumuz için
cezaevlerine kapatıldık, sürüldük. Cenderede sıkıştıkça daha çok Türk olduk. Bizler aile
dilimizle onurumuzu, kimliğimizi kurtardık. Buna karşı kendini unutmuşlardan hakaret
görüyoruz.
-Siz kahramansınız kızım. Almanya veya başka Avrupa ülkelerine işçi olarak
giden vatandaşlarımız 5-10 senede dillerini unutuyorlar. Sizler ise 120 yılda unutmadınız.
Acılarınızla, gözyaşlarınızla yaşattınız dilinizi. Şehitlerinizle yücelttiniz.
-Eğer sırf Bulgaristan'da doğduğumuz için Bulgar isek, büyük şairimiz Yahya
Kemal Beyatlı Makedonya'da doğdu. Bu durumda Makedon olmalı.
-İsyanında haklısın kızım. Yerden göklere kadar haklısın...".

Ahmet Şerif Şerefli'nin


Sen İstanbul'a Gelme adlı
romanından, 2003, 91-92.

Yukarıdaki diyaloga günümüzdeki şu gerçeği de eklemeliyiz: 1993 yılından bu yana


tüm Türk Dünyasından olduğu gibi, Balkan ülkelerinden de Türk kökenli gençler
Türkiye'mizin sağladığı burs ve her türlü yardımlarla Türkiye liselerinde, enstitü ve
üniversitelerinde öğrenim görmektedirler. Bu gençlere de "Bulgar", "Rumen", ""Makedon",
"Yugoslav", "Yunan" olarak kimi görevliler dahi hitap etmekten çekinmemektedirler.
Öğrencilerin isyanına ne yazık ki şimdiye kadar aldıran da olmamıştır.

Şair ve yazar Ömer Osman Erendoruk ise gazeteci Yalçın Pekşen’in yazısına karşılık
olarak araştırma niteliğinde Bir Başkadır Bizim Eller adlı bir eser yazdı (Ömer Osman
Erendoruk, 1994). Ocak 1944 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Pekşen’in köşe yazısında
"Acaba Soydaşların Ana Dili Türkçe mi Sayılmalı, Yoksa Bulgarca mı?" şeklinde yazısına bir
cevap olarak kaleme aldığı söz konusu eserinin ön sayfalarında şunları okuyoruz:

86
"Bulgaristan Türkleri bizler hakaret edilmeye, dövülmeye, sövülmeye, hatta
öldürülmeye alışığız. Bunu Bulgaristan’da iken dinimizi düşman din belleyen, milletimizi
düşman millet sayan Hristiyan Bulgarlar, sonra da dinsiz komünistler yapıyorlardı;
Türkiye’ye gelince Müslüman Türk kardeşlerimiz yapıyor. Fakat bize böylesine bir hakareti
reva görenleri cevapsız bırakmak âdetimiz değildir.
Kalbim sızlıyordu.
Bir Müslüman Türk zannettiğim kardeşten yediğim hakaret darbesiyle zonklayan başımı
avuçlarımın içine alarak uzaklara, üst üste yığılan yılların ötesine, Rodop Dağları’nın
Güneydoğu eteklerinde kalan çocukluğumu imdada çağırdım. Zaten ne zaman çağırsam hep
gelir. Bu kez de geldi.
Yalınayak, başı açıktı".

Çocukluğu, yazarı bu hâliyle elinden tutup, gerilere doğru uçuruyor. Doğup büyüdüğü
köyünde, bölgenin dağlarında, yollarında gezdiriyor. Türk ailelerine misafir oluyorlar,
düğünlere, cenazelere katılıyorlar. Bayramları kutluyorlar, mevlitlerde şerbet içiyorlar,
panayırlarda yağlı güreşleri seyrediyorlar. Yüze yakın başlık altında Bulgaristan’ın Doğu
Rodoplar’ında gelenek ve göreneklerin ne kadar sade Türkçe ve Müslümanca olduğunu
kanıtlayarak 268 sayfadan oluşan yazıyı gazeteci Y. Pekşen’e gönderiyor (Ayrıntılı bilgi için
bk.: Mehmet Türker, Kalem Kılıçlaşınca-Ömer Osman Erendoruk’un Edebiyat Kimliği, Ufuk
Ötesi Yayınları, İstanbul, 2004, 123-130).

Balkan göçmenlerine Türkiye'de "gâvur" diyenler de olmuştur. "Doğduğum


Topraklar" belgeselinin 4 Şubat 2004 tarihinde TRT 2'de izlediğimiz Dördüncü Bölümünde
Denizli'nin Honaz ilçesinden yaşlı bir mübadil kadın şöyle anlatıyordu: "Biz buraya
geldiğimiz yıllarda, bize "gâvur" diyenler oldu. Biz de: "Niye bize "gâvur" diyorsunuz?
sorduğumuzda: "Gâvur memleketinden geldiğiniz için siz de gâvursunuz" diyorlardı. Biz de:
"Biz gâvur memleketinden geldik, ama içimizde gâvur yoktur" cevabını veriyorduk". Bazı
devlet memurlarının Giritli göçmenlere de "gâvur" dedikleri durumlar olmuştur (Tahmizci-
zâde Mehmed Mâcid, 1977, 32). Ne yazık ki günümüzde de göçmenlere "gâvur" diyenler
vardır. Avrupa’da yaşayan Türklere de "gâvur", hatta "gâvurcu" diyenler bulunuyor. Kanal
NTV’nin 21.12.2004 tarihli "Gerçeğin Ta Kendisi" programında Kadir Çöpdemir’in
Brüksel’den yaptığı bir canlı yayında buradaki Türklerden aldığı söyleşide kökleri Emirdağlı
bölgesinden genç kızlardan biri "Biz Türkiye’ye, memleketimizi ziyarete gittiğimizde bize
gâvurcular geldi diyorlar", diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir.

Cumhuriyet döneminde "göç" kavramının da türlü evrelerden geçtiğini görüyoruz.


Doksanüç Harbinden sonra, 1950-1951 de dahil, Türkiye'ye gelen Balkan göçmenlerine
"muhacir" denmiştir. 1968-1978'de Bulgaristan'dan gelenlere "muhacir" değil de "göçmen"
dendi. 1989'un Büyük Göçünde gelenler ise ne "muhacir" ne de "göçmen" idiler. Bunlara
"soydaş" dendi. Resmî yazışmalarda, medyada "soydaş" kelimesi işleklik kazandı. Yakın
geçmişe kadar Osmanlı Devletinin sınırları içinde yaşamış ve Türk nüfusun önemli bir
bölümünü oluşturmuş Balkan Türkleri "soydaş" oluverdiler. Dilin tarihî gelişme sürecinde
elbette birtakım kelimelerde anlam genişlemesi, bazı değişmeler olabilir. Ama bir Yakutistan
(Saha) Türküne de, bir Balkan Türküne de "soydaş" demek bilmem ne kadar doğru olabilir.
Aynı Balkan devletinin sınırları içerisinde yaşamış bir Balkan Türk ailesinin bireyleri, aynı
ana ve babanın çocukları türlü yıllarda Türkiye'ye göç etmiş oldukları için bunlar üç türlü
adlandırılmaktadırlar: Erken göç etmiş olanlar "muhacir"dir. Daha sonraki yıllarda Türkiye'ye
gelmiş olanlar "göçmen"dir. Son Büyük Göçte gelenler ise "soydaş"tır ve "soydaş" olarak da
toplumda yerlerini almışlardır.

87
Bir de "dış Türkler" ifadesi vardır. Bu, sadece Balkan Türklerinin değil, tüm Türk
Dünyasının dikkatini çekmektedir. Orta Asya Türkleri: "Biz "dış Türk" değiliz. Aslında
Türkiyeli kardeşlerimiz "dış Türktür". Çünkü tüm Türklerin ata yurdu Orta Asya'dır" diyorlar.

Balkanlar ile ilgili tarih ve edebiyat araştırmalarımızda, hatta bazı sanat eserlerimizde
"Balkanlar’dan Anadolu’ya dönüşümüz", "Balkanlar’dan çekilişin edebiyatı" gibi ifadelerin giderek
yaygınlık kazanmakta olduğu dikkati çekmektedir. Böyle ifadeler birtakım Bulgar tarihçilerce malzeme
olarak kullanılmakta ve : "Türkler hiçbir zaman Balkanlar’da ebediyen kalacaklarını düşünmemişler,
"Buralara geldik ve gideceğiz, geldik ve döneceğiz" demişler", diye yazmaktadırlar. Oysa yüzyıllar
önce Anadolu’dan buralara gelen Türkler, bu toprakları vatan bilmiş, emekleriyle, alın terleriyle buraları
şenlendirmişler, buralarda zengin bir kültür yaratmışlardır. Baba ocaklarından acımasızca kovulunca da
vatan deyip, memleket deyip Rumeli’nin hasretini çekmişlerdir. Balkan göçmenleri nesillerdir
memleketlerinin, o toprakların özlemini çekerek bu dünyaya gözlerini yummakta, ölüp gitmektedirler...

Her şeye rağmen, dağları, denizleri aşıp gelen göçmenlerde ortak özellik, paylaşılan
bir kültür vardır. Dil, din, gelenek ve görenekler gibi ortak kültürel kökenin, ortak kültür norm
ve değerlerinin var oluşu, Balkan göçmenlerinin yerli halkla başarılı bir biçimde
bütünleşmesini kolaylaştırmış ve Türk Devleti büyük sorunlar yaşamamıştır.

Göçmenlerin gelmesiyle Anadolu'nun Türk etnik ve sosyal yapısı güçlendirilmiştir.


Balkanlar'da acı çekmiş, derin millî duyguya, millî bilince sahip olan göçmenlerin Devlete
bağılılıkları, millî Türk Devletinin, Cumhuriyetimizin kuruluş ve gelişmesine bu çalışkan
insanlarımızın katkıları, birçok araştırmacı tarafından vurgulanarak belirtilmektedir.

Göçmenliği her yönüyle inceleyecek olanlar, bunun özlem, hüzün ve beklenti


olduğunu göreceklerdir...

XXX

Türkiye'ye belli maddî ve manevi kayıplara uğramış olarak gelen Balkan


göçmenlerinin yeniden toparlanması kolay olmamıştır. Göç felâketini ve bunun bir devamı
olan sıkıntılı, üzüntülü uyum süreçlerini yaşamış kuşaklar, başlarından geçeni kâğıda
dökmemişler. İçe kapanarak acılarını sessizce yaşamayı tercih etmişler...Ölümleriyle anılar da
anlatılar da tarihin unutulmuşluğuna karışmıştır. Oysa tüm yaşananlar kaleme alınıp
derlemeler oluşturulmuş olsaydı, günümüzde bu alanda hissedilen boşluk olmazdı.
Edebiyatımızda da, bilimsel araştırmalarımızda da bir boşluk hissedilmektedir. Göç olgusuna
hasredilmiş az sayıda eserler de geniş okuyucu kitlesi bulamamış...Bu alanda yapılan bazı
araştırmaları da devam ettiren bulunmamış...

Göç olgusunu yaşamış başka ülkelerde anılar, anlatılar arşivlenmiş, bunların bir kısmı
da yayımlanmıştır. Tüm yaşananlar da roman, öykü, şiir, günlük gibi çeşitli edebî türler
altında yeniden yorumlanmıştır.

88
Son yıllarda Türkiye’de de bu uğurda görülen hayırlı atılımlara destek verecek ve
tarihimizdeki göç olgusunu ve uyum süreçlerinin her yönüyle araştırılmasını sağlayacak, bu
alanda yapılan çalışmaları koordine edecek güçlü bir bilim araştırma merkezine büyük ihtiyaç
vardır. Böyle bir merkezin öncelikli olarak çalışmalarından biri de hâlen hayatta olan
göçmenlerin anılarını, anlatılarını kaleme alıp arşivlenmesi olmalıdır.

Avrupa ülkelerinde son zamanda kimi çevrelerde bir göç anıtı dikilmesi ve nerede
dikilmesi konusu tartışılmaktadır. Bir göç anıtı dikilecekse, Türk göçlerini sembolize edecek
bir anıt olmalıdır, çünkü son yüzyılların büyük göçlerini Türkler yaşamıştır, diyenler vardır.
Rumeli'den dalga dalga gelen yüz binlerce göçmeni önce İskanbul karşılamış, bunları
barındırmış, bağrına basmıştır. Belki de gün gelir, doğa ile kültürün uyum içinde birleştiği bu
güzelim İstanbul'da Türkün tarihî kaderi olan göç olgusunu simgeliyecek büyük bir anıt
dikilir.

Gönül ister ki Balkan acıları dünyanın hiç bir yerinde tekrarlanmasın, felek bundan
böyle hiç kimseyi zorunlu göç yollarına düşürmesin, hiç kimseye göçmenliğin çilelerini
çektirmesin, hiç kimseye sıkıntılı uyum süreçleri yaşatmasın...

▬▬▬▬▬▬*▬▬▬▬▬▬

Sorma buralarda ne işimiz var !


Tuna boylarında Aliş’imiz var !
Yemen türküsüne ağlayışımız,
Nasrettin Hoca’ya gülüşümüz var !

"Alı var" diyorlar "Kırmızı Güle"


Hasan’ım martini alıyor ele,
Ramize’nin evi, kapılmış yele...
Yusuf’la Arda’ya dalışımız var !...
Orhan S. Şirin

89
II. M E T İ N L E R
(Tarihimiz ve Göçler ; Anılar, Anlatılar, Röportajlar, Gezi Notları, Şiirler, Öyküler, ve
Romanlardan Sayfalar)

90
Türkler, Balkanlar, Göçler

91
NEVZAT KÖSOĞLU
(Erzurum,1941)

İspir \ Erzurum doğumlu. İlk ve ortaokulu İspir’de, liseyi Erzurum ve Karabük


Demir - Çelik liselerinde okudu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İktisat Fakültesi
Gazetecilik Yüksek Okulundan mezun oldu. Bâbıâlide Sabah gazetesinin parlemento
muhabirliği ve Ankara temsilciliğiniğini yaptı. Ötüken Yayınlarının editörlüğünü, daha
sonra da bir süre avukatlık yaptı. 1977 yılında Erzurum’dan MHP milletvekili seçildi.

Bilimsel araştımalar ve yayıncılıkla meşgul olmakta ve halen Türk Ocakları Hars


Heyeti Üyesi ve Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı olarak çalışmalarını
sürdürmektedir.

Yazıları Söğüt ve Ocak ile Türk Yurdu dergilerinde yayımlandı. Kültür


Bakanlığının Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi Projesini yürütmektedir. 32
cilt olacak bu eserin 24 cildi yayımlanmıştır. Ayrıca 12 ciltlik Büyük Türk Klasikleri’ni de
yayımladı.

Başlıca eserleri: Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler,


Kitap Şuuru, Millî Kültür ve Kimlik, Konuşmalar, Türk Kimliği ve Türk Dünyası; Eski
Türklerde, İslamda ve Osmanlılarda Devlet, Bediüzzaman Said Nursi, Türk Milliyetçiliği ve
Osmanlı, Peyami Safa, Dündar Taşer, Galip Erdem vb.

Genel Hatları ile Türk Tarihi ve Balkanlar

Türklerin tarih sahnesine çıktıkları yer, Aral Gölü ile Altay ve Tanrı Dağları
arasında kalan ve Balkaş Gölü’nü de içine alan büyük üçgen olarak kabul edilir. Türkler
hakkında, kazılara dayanan ilk bilgiler dört bin yıl öncesine kadar çıkmakla birlikte yazılı
bilgiler Sakalar hakkında M. Ö. 8. yüzyıla, Hunlar hakkında da M. Ö. 3. yüzyıla kadar gider.

Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler ve Uygurlar adları altında Türklerin binikiyüz yıl,


egemenlikleri zaman zaman Çin Denizi’nden Karadeniz'e kadar uzanan büyük bir coğrafya
üzerinde yaşarlar. Bu dönemde siyasî ilişkilerinin yoğunluğu ve savaşları genellik1e Çin
İmparatorluğu iledir. Türklerin, bazen Çin’e hâkim olup, Şu hanedanı gibi, sekizyüz yıl
boyunca Çin İmparatorluğunu idare ettikleri olur. Ancak, sonuçta geniş Çin
İmparatorluğunun halkı, toprakları ve kültürü, buraya akan Türk kitlelerinin kaybolmasına
yol açar.
Türk tarihinin ilk ve önemli özelliği hareketliliktir. Türk toplulukları, biraz dа,
"medeniyet yapan hayvan" olarak isimlendirilen ata hâkimiyetleri sebebiyle, sürekli hareket
halinde olmuş, coğrafyaya mahkûm olmamışlardır. Bu yüzden Türk tarihi, coşkun bir suyun
sürekli akışı gibidir. Bu hareketlilik, Türk topluluklarında töre’nin üstün değer olarak
yerleşmesinde etkilidir. Zamanına göre büyük bir hızla yer değiştirebilen Türk boylarının
sosyal ve siyasî yapısını koruyan temel unsur töreye bağlılık olmaktadır. Bu hassasiyet hem
kişisel, hem sosyal, hem dе devlet alanında görülmektedir. Müslüman olduktan sonra aynı
duyarlılık, Kitab’a bağlılık, bütün eylemlerini Kitab’ın ölçüleriyle gerçekleştirme şeklinde
ortaya çıkacaktır ki, bugünkü anlamında, hukuka bağlılık inancıdır.

Bu hareketlilik Türk boylarının yüksek bir gerilime sahip olduklarının işareti


olduğu gibi, aynı zamanda onların sosyal gerilimlerini besleyen bir hâldir. Türk tarihinin
bu hareketlilik özelliği, İslâmiyetten sonra İlâyh-ı Kelimetullah (A1lah'ın adını yüceltme)

92
ülküsü ve Kızılelma motifi ile birleşmiş ve yine, hem hareketliliği besleyen, hem dе ondan
beslenen bir ruhi gerilim kaynağı oluşmuştur.
***
Milattan sonra 4.ncü yüzyıldan itibaren, Hun İmparatorluğunun yıkılışı ile birlikte,
Batı’ya büyük göçler başlar. Bu tarihlerden itibaren Türk tarihinin yönünün kısmen Batı’ya
dönük olduğunu söylemek mümkündür. Avrupa Hunları, Avarlar, Kumanlar, Kıpcaklar,
Uzlar ve Peçenekler bir kaç yüzyıl boyunca sürekli olarak Orta Avrupa ve Balkanlar'a
akacaklardır. Karadeniz'in kuzeyi, Deşt-i Kıpçak bölgesi dışında kalan bütün bu bölgelerde,
zaman zaman güçlü devletler dе kurmalarına rağmen, Türk boyları kendi varlıklarını
koruyamamış, Orta Avrupa ve Balkanlar'daki halklara karışarak kaybolmuşlardır.

Büyük Türk Hakanlığının onuncu asırdan itibaren Karahanlılara geçmesinden ve


Müslümanlığın Türk boyları arasında kabulünden itibaren, Türk tarihinin batıya yönelişi
daha belirgin bir hâl alır. Başlangıcından itibaren Büyük Türk Hakanlığının başkenti olan
Ötüken'in yerini Uygurlar zamanında, daha Batı’da bulunan Karabalsagun alır.
Karahanlılar ise daha batıya kayarak başkent olarak Kara Ordu’yu sonra dа Kaşgar ve
Semerkant'ı seçerler. Selçuklular zamanında başkent Horasan'daki Nişabur olacaktır.
Anadolu'daki ilk Türk devletinin başkenti ise Marmara Denizi kıyısında olan İznik
olacaktır.

Orta Doğu'da Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile egemenliğini kuran ve İslâm


Dünyası’nın öncülüğünü ve koruyuculuğunu üstlenen Türklerin batıya akışı devam еdеr.
Kafkaslar ve Karadeniz'in kuzeyinde ise kuvvetli bir birlik kurulamadan Türklerin varlığı
devam eder. 1071 Malazgirt Savaşından sonra ise Batıya, yani Anadolu’ya giren Türk
boyları, artık buralarda yerleşmek kastı ile gelmektedirler. Esasen, beş-altı yüzyıldır Bizans
ile Sasaniler arasındaki savaşlara sahne olan Anadolu, nüfus bakımından da fevkalâde
azalmış olduğundan, diri ve yurt tutmak, gâzâ yapmak heyecanı ile gelen Türk boylarına,
ciddi ve kalıcı direnç gösterecek bir güç barındırmamaktadır. Anadolu süratle Türkleşir ve
Selçuklu şehzadelerinden Kutalmışoğlu Süleyman Beğ, İznik başkent olmak üzere 1075'dе
Anadolu Türk Devletini kurar.

Onikinci yüzyıl boyunca, Haçlı Seferlerine göğüs geren Anadolu Selçukluları


döneminde, Avrupalı kaynaklar bu topraklardan Türkiye olarak bahsederler. Bu yüzyılda;
Hazar Denizi'nin doğu bölgelerinde ise, Gazneliler'den ayrılarak büyük bir imparatorluk
kurmuş olan Harzemşahlar egemendir.

Onüçüncü yüzyılda Cengiz Han orduları Anadolu'ya kadar bütün Türkistan'ı işgal
ederler. Harzemşahlar ve Anadolu Selçukluları yıkılır. Anadolu'da çeşitli Türkmen Beğlikleri
kurulur. Aynı yüzyıl içinde Cengiz İmparatorluğunun parçalanması ile ortaya çıkan Çağatay,
İlhanlı ve Altınordu Devletleri süratle Müslümanlaşırlar. Esasen halkının ve ordularının çoğu
Türk boylarından olan ve Türkçe konuşup Türk geleneğine göre teşkilâtlanmış olan bu
devletler Türkleşirler dе.
***
Ondördüncü yüzyılın başından itibaren, Türk tarihinin bütün ağırlığını Anadolu' dа
kurulan Osmanlı İmparatorluğu taşımaya başlar. Onun dа yönü batıyadır. Türk tarihinde,
sürükleyici bir güç, yaklaştıkça uzaklaşan ve daha ötelere götüren bir ülkü olarak beliren
Kızılelma motifi, Osmanlının kuruluşundan itibaren İstanbul olarak algılanır. Kızılelma'nın
Ayasofya'nın kubbesinde olduğuna inanılır: İstanbul fethedildiği zaman, Kızılelma'nın
Viyana/Beç Sarayı'nda olduğu düşünülür. Osmanlı tarihçilerinin yazdıklarına göre, Beç
Kızılelması ele geçirildiğinde, Türk Kızılelması Rimpapa/Roma Kilisesine geçecektir.

93
Askerlerin eğitimlerini denetleyen padişahlar, “Allah a ısmarladık, Kızılelma'da
görüşürüz,” diye veda ederler. Görüldüğü gibi Kızılelma, Türk Milletinin tarih içindeki
hareket ve gücünü simgelemekte ve onu daima batıya yönelmektedir.

Türkistanlı Ahmet Yesevi'den kaynaklanan bütün Türk tarikâtleri dе, mensuplarına


Anadolu ve Rumeli'yi göstererek buraların fethini ve buralarda yerleşmeyi teşvik etmişlerdir.
Anadolu ve Balkanlar'da bugün izlerine rastlayabildiğimiz birçok türbeler ve bunlar
çerçevesinde oluşan hikâye ve inanışlar Yesevi'nin bu fetihçi Alperenleri ve Gazileri
üzerinedir.

Şehzade Gazi Süleyman Paşa, 1347 yılında Osmanlı Askerleri i1e Çanakkale
Boğazı’nı geçip Rumeli'ne girdiğinde, Balkanlar'da yaşayan halkların durumu fevkalâde
karışık ve sıkıntılı idi, Gazi Süleyman Paşa önce Çimpe Hisarı'nı fetheder; oranın yerli
halkına zulmetmediği gibi, ihsanlarda bulunur. Osmanlı tarihçisi, "Kâfirlerini incitmediler.
Belki kâfirlerine dahi ihsan ettiler" diye yazar. Bizans’ın, mahalli beğlerin ve din
çekişmelerinin arasında bunalmış olan halk için, Osmanlı komutanlarının bu davranışı çok
büyük bir nimet o1ur. Osmanlı fetihleri, bundan böyle dе, girdiği her yere hoşgörü, anlayış
ve adalet götürecektir. Balkanlar'da Osmanlı ordusunun karşısında durabilecek askerî güç
bulunamaz ve Osmanlı yürüyüşü durdurulamaz. Ancak, asıl önemlisi ve Osmanlı fetihlerinin
kalıcılığını sağlayan unsur, Osmanlı adaleti o1ur. Osmanlı girdiği hiçbir kalenin halkını
zorlamaz. Onları zınnî statüsüne alır ve kendi dinleri ve örflerine göre teşkilâtlanmalarına ve.
Müslüman halk içinde, kendi inanç ve geleneklerine göre, özerk cemaatler olarak
yaşamalarına imkân tanır. Halk, Bizans'ın yahut Sırp Krallığının veya mahalli kontlukların
ağır vergilerinden, Osmanlıya sadece cizye vererek kurtulmuş olur. Kendi mahallelerini
kendileri yönetir. Kendi mahallelerinde, kendi kanunlarına göre yargılama yaparlar.
Askerlik yükümlülüğü olmayan bu insanlar, Osmanlı hukukunun mal ve саn güvenliği
altındadırlar.

Osmanlının Balkanlar'da yerleşmesi hızlı olur. 1363 yılında Edirne'yi alan


Osmanlılara karşı, Papa’nın dа teşvikleri ile birleşik bir Haçlı ordusu Edirne üzerine yürür;
başında Macar İmparatoru vardır. Ancak, bu ordu 1364'tе Sırp Sındığı denilen yerde,
Osmanlı öncü kuvvetlerinin komutanı Hacı İlbeğ'in baskını ile perişan olur. Ertesi sene
Edirne başkent yapılır. 1375'tе Niş, 1382'dе Manastır fethedilir. 1386'dа Osmanlılar Sofya'ya
girerler. Çandarlı Ali Paşa, Mora ve Teselya'nın fethini tamamlar, Tırnova alınır ve Tuna
Nehri geçilir. Haçlılar, Osmanlıyı durdurmak için yine birleşerek 1389'dа Kosova'da
vuruşmaya girerler. Zafer Osmanlının olur ve Hüdavendigar Gazi Murat Han burada şehit
olur.

Yıldırım Bayezıt Han döneminde Rumeli fetihleri devam eder; Romanya Türk
egemenliğine girer. Akıncılar Karlofça'ya girerler. Yıldırım Bayezıt İstanbul'u kuşatmışken
yeni bir Haçlı ordusunun Edirne üstüne gelmekte olduğunu haber alır. Kuşatmayı kaldırır;
yürür. 1396'dа Niğbolu'da Haçlı ordusunu perişan еdеr. Tuna'daki Haçlı donanması dа yok
edilir. Yıldırım Bayezıt Han yeniden İstanbul'u kuşatma hazırlıklarında iken, Doğu Türk
Hakanı Emir Timur'un Anadolu'ya girdiği haberi gelir.

Bu yüzyılda Mısır'da, Arapların "Türkiye Devleti" diye isimlendirdikleri Türk-


Kölemen Devleti hüküm sürmektedir. Suriye-Irak-Doğu Anadolu-Azerbaycan bölgelerinde
Akkoyunlu ve Karakoyunlu Devletleri sürekli mücadele hâlindeler. Hindistan'da Delhi Türk
Sultanlığı vardır. Karadeniz'in kuzeyinde, Deşt-i Kıpçak sahasında ise, Altın Ordu Devleti

94
yaşamaktadır; ancak, Emir Timurla girilen mücadelelerin sonunda Altın Ordu Devleti
yıkılacak ve çevredeki Rus prenslikleri üzerindeki baskı hafiflemiş olacaktır.

1402 yılında Osmanlı Hakanı'nın Emir Timur karşısında yenilgisi ile biten Ankara
Savaşı Anadolu’nun yeniden parçalanmasına yol açar. Timur İzmir’e kadar girer. İstanbul
Boğazı’na gelir ve Anadolu Beğleri'ne eski topraklarını yeniden verir. Osmanlı büyük bir
darbe yemiş, Anadolu parçalanmıştır. Ama, Rumeli dimdik ayaktadır ve güçlüdür. Yeniden
birliği kurmaya çalışan şehzadelerin mücadeleleri Rumeli Beğleri'ne dayanarak devam eder.
Mehmet Çelebi'nin kısa zamanda toparlaması ile Osmanlının Avrupa içlerine yürüyüşü yine
başlar. II. Murat Han Gazi, 1444'tе Varna’da ve 1448'dе II. nci Kosova Savaşında birleşik
Haçlı ordularını dağıtır. Bu zaferler bütün İslâm Dünyasında derin yankılar yapar.
Evranosoğlu, Gazi İshak Beğ, Timurtaş Paşa gibi Osmanlı Komutanları ve Akıncı Beğleri
bütün Balkanlar’ı ve Tuna’nın öbür yakasını denetim ve baskı altına alırlar.

1453 yılında İstanbul fethedilir ve Fatih Sultan Mehmet Han zamanında hemen
bütün Balkanlar egemenlik altına alınır. 1458'dе Atina, peşinden Mora, 1459'dа Sırbistan,
1462'dе Romanya, 1463’dе Bosna Osmanlı hâkimiyetine girerler. 1480 yılında Osmanlı
donanması İtalya üstüne yürür. Pulya’ya çıkarma yapılır. Roma telâşa düşer, Papalık
merkezini Fransa'ya taşıma hazırlıklarına girilir. Bir kesimi dе, Fatih'i karşılamak üzere onun
resmini altın sikkelere basarak beklerler. Bu arada Kırım Hanlığı Osmanlıya bağlanmıştır.

Cem Sultan gaileleri haricinde Beyazıt Han dönemi sakin geçer ve geniş imar
faaliyetleri yapılır. Sultan Selim Han ise Doğu'ya yönelir. Çaldıran(1514) ve
Mercidabık(1516) Savaşları ile bütün Orta Doğu ve Hicaz egemenlik altına alınır; Osmanlı
Hakanı aynı zamanda İslâm Halifesi olur. Sonra, Osmanlı yeniden Batı'ya yönelir. Kanuni
Sultan Süleyman 1521’dе Belgrad'ı alır. 1526'dа Mohaç'da birleşik Haçlı ordusunu dağıtır;
Budin alınır ve Beğlerbeyi Merkezi o1ur. Güney ve Orta Macaristan Türk hâkimiyetine
girerler. Osmanlı Avrupa'daki son hudutlarına kavuşur. Şimdi Türkler Beç/Viyana Kızıl
elması’ndadır. Ancak, Kanuni Süleyman Han'ın Viyana kuşatması başarılı olamaz. Sultan
Süleyman’dan elli dört yıl sonra Osmanlı Veziri Âzamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, IV.
Mehmet Han zamanında Viyana'yı yeniden kuşatır ve Viyana yine alınamaz. Artık
Osmanlının geri dönüş yılları başlamıştır.

Osmanlı kurumları yıpranmaya başlamıştır. Osmanlı ordu gücü olan Tımarlı


Sipahiler ve Yeniçerilerin düzenleri bozulmaya başlamıştır. Osmanlı ise, Dünya tarihinin
bu en özgün kurumlarını yeniden teşkilâtlandırıp, bunlara hayatiyet verecek gerilimini
kaybetmeye başlamıştır. Yenilenemeyen kurumlar kendilerinden beklenen işlevleri yerine
getiremedikleri gibi, yeni sorunların dа kaynağı olmaya başlamışlardır. İnsanî ve İslamî
değerlerin en güzel gerçekleşme biçimlerinden olan vakıflar bile yavaş yavaş bozulmaya,
kişisel servetleri kaçırmanın yahut evlâtların aktarmanın bir yolu hâline gelmeye
başlamaktadır.

Osmanlıda yönetici kesimler dе bozulmaya başlamıştır; eski güçlü, inanmış,


dürüst Osmanlılar zamanla azalmaktadır. Gerek merkezde, gerek eyaletlerde zulüm
şikâyetleri artmaya başlamıştır ve yönetim bunlara anında çözüm bulmakta, yolsuzluk
yapanları cezalandırmakta tatmin edici olamamaktadır. Osmanlı Devletinin kuruluş ve
yükselişinde adalet, toplumlara ve fertlere Osmanlı hukukunun tanıdığı haklara saygı,
nizamın ruhudur. Devlet gücünün hukukla sınırlandırılması, yönetim gücünün kanunlar ve
töre ile bağlı olması adaletin teminatıdır. Osmanlıyı, ulaştığı her yerde, rahatlıkla kabul
ettiren, Gayrimüslimleri, ona bağlayan ve problemsiz yaşatan güç, adalettir. Yönetim

95
çevreleri kanunlara saygıyı kaybetmeye başladıkları, keyfi yönetim tutumları belirmeye
başladığı, yani zulüm başladığı zaman, artık Osmanlı hâkimiyetinin temelleri dе
sarsılmaya başlamış demektir.

Daha sonraki yüzyıllar içinde, Balkanlar'daki çeşitli topluluklar Osmanlıdan


kopmaya başladıkları zaman, ayrılıkçılıkların önderleri halk arasında, “Osmanlı adalet
güneşi söndü, Türk'ün eski adaleti kalmadı,” diye propagandalar yaparak, halkı çevrelerinde
toplamaya ve Osmanlıdan soğutmaya çalışacaklardır. Tabiî ki, yolsuzluklar, kanunsuz
vergi toplamalar, örfi ve şer'i vergilerin toplanmasında halka yapılan baskılar ve
haksızlıklar, sadece Gayrimüslimlere değil, Müslümanlara dа aynı şiddetle uygulanıyordu.
Bu yüzyıllardan sonra Anadolu’da yer yer ve bazen uzun yıllar süren isyanlar görülecektir.
Osmanlı Hakanı zaman zaman adalet nameler yayınlayacak, yeni düzenlemeler yapmaya
çalışacak ama, gidişin önü alınamayacaktır. Osmanlı’nın imanı ve kendine güveni gittikçe
sarsılmaya başlamıştır. Bu zaaf içinde ise Osmanlı, kendini ve bütün kurumlarını
yenileme gücünü gösteremeyecektir.

Fetih gelirleri gittikçe azalmaktadır. Anadolu’da yüzyıllarca büyük zenginlikler


aktaran ticaret yolları yavaş yavaş denizlere kaymış, Osmanlı Avrupalı devletlere verdiği
çeşitli imtiyaz ve kapitülasyonlara rağmen, Osmanlı toprakları üzerinden geçen Uzak
Doğu ticaretini canlı tutamamış, gemileri Ümit Burnu'ndan geçen yeni deniz yolundan
çevirememiştir. Bu deniz yolunu denetim altında tutabilmek için, Osmanlı Kızıl Deniz
donanması uzun seferlere ve savaşlara girmişse dе, Avrupalı güçlere karşı Hindistan deniz
yolunu tam denetimi altına alamamıştır. Bu gelişmeler Osmanlı ülkesinde iktisadi refahın
zamanla azalmasına, büyük şehir merkezlerinin canlılığını yitirmesine yol açmıştır.
Avrupa ise, bu yüzyıllardan itibaren yeni bir canlanma ve atılım içine girmeye
başlamıştır. İktisadi bakımdan dа Osmanlının gücü gittikçe zayıflamaktadır. Amerika’nın
keşfi ve buradan Avrupa’ya bo1 miktarda kıymetli maden gelmesi dе, Osmanlıyı mali
bakımdan çok sıkıntılara sokmuştur.

Uzun yüzyıllar boyunca Türk-Osmanlı karşısında bir varlık gösteremeyen


Avrupa, on sekizinci yüzyıldan itibaren artık, Osmanlıyı Avrupa topraklarından çıkarmayı,
hiç terk etmeyeceği bir ülkü ve politika olarak benimser. Osmanlı daha önce dе, о
yıllardan sonra da, hiç bir zaman tek bir Avrupa devleti ile karşılaşmaz; daima ittifaklar
halinde Osmanlının karşısına çıkarlar; bu, hem savaş, hem siyaset alanlarında böyle
olmuştur.

Özellikle, sıcak denizlere inme arzusu içinde olan Rusya, Osmanlı ile sürekli
savaş hâlinde olur ve her seferinde Avrupalı devletlerden biri Rusya’nın yanında olur.
1718'е gelindiğinde, Macaristan-Budin Beylerbeyliği-Banat ve Erdel Osmanlı
hâkimiyetinden çıkar. Balkanlar’a inmek için Avusturya İmparatorluğu ve Rusya aynı
bölgede sürekli gayret içindedir. 18. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlılar, Yukarı
Sırbistan, Eflak, Boğdan ve Besarabya bölgelerinden çekilirler. Yine bu asrın sonunda
Kırım ve Kuban çevresi Osmanlı egemenliğinden kopartılmış olur.

19. yüzyılda, batılı devletler, artık Osmanlıyı Avrupa’dan çıkartabileceklerine


kesin olarak inanmışlardır. 18. yüzyılda, Avrupalılar Osmanlıyı ittifaklar halinde
yenmekte ama kesin sonuçlar almakta iddiaları olmamaktadır. Bu yüzyılda, ise
Osmanlı’nın artık kendilerine karşı koyamayacağı kanaatine vardıktan sonra, Osmanlının
Avrupa topraklarının nasıl paylaşılacağı konusu ortaya çıkar ve bu üleşme Batılı devletler
arasındaki gizli-açık çekişmelerin konusu olur. Zaman zaman, fiili bir paylaşım için

96
antlaşmalar yapar, kimi zaman Osmanlının toprak bütünlüğü diğerlerine karşı korumaya
yönelirler. Hepsi dе, Osmanlı İmparatorluğu içindeki Gayrimüslimleri çeşitli şekillerde
örgütlemeye ve kendi saflarına çekmeye, onları Osmanlı’ya karşı tahrik etmeye girişirler.
Yüzyıllarca Osmanlı mülkünde mutlu ve geleceklerinden güvenli yaşamış, Osmanlı kültürü
ve siyaseti içinde önemli hizmetler üstlenmiş Ermeniler, değişik kiliseler etrafında
örgütlenip ayaklandırılmaya çalışılır; Ruslarla birlikte, bütün batılıların bu kışkırtmalarda
parmağı vardır ve bu eylemlerini mezheplere-kiliselere dayanarak yürütürler.

Rumları kilise çevresinde örgütleyerek 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren


isyanlara sürükleyen batılılar, bütün Balkan halkları arasında Osmanlılar aleyhinde geniş
bir propagandaya girerler. Özellikle Ruslar Pan-Slavcılık propagandaları ile Balkanlar’ı ve
Bulgaristan’ı Osmanlıya karşı harekete geçirmeye uğraşmaktadırlar. Osmanlı artık, savaş
alanında yenemediği bu devletlere karşı, siyasi çerçevede dе bir şey yapamamakta, her gün
bir parçasını kaybetmektedir. 1829'dа Sırbistan ve Mora’da beğlikler kurulur.

Sultan II. Abdülhamit Han, bir yandan sivil ve askeri eğitim çalışmalarını
hızlandırarak, insan unsurunu geliştirmeye çalışırken, siyaset alanında dа büyük
devletlerarasındaki rekabetlere dayanarak toprak bütünlüğünü korumaya çalışır. 1878'de, 93
Harbi olarak bilinen Türk-Rus Savaşındaki yenilgimiz üzerine Balkanlar’daki parçalanma
hızlanır. Sırbistan ve Karadağ bağımsızlığını ilân eder; Bosna’yı Avusturya ilhak eder.
Bulgaristan'da prenslik kurulur.

Bütün bu gelişmeler Balkanlar’ı barut fıçısına çevirir. Yüzyıllarca yan yana


yaşamış olan topluluklar birbirine girerler. Balkanlaşma, parçalanma, bölünme anlamını
kazanır. Kanlı ve yıpratıcı boğuşmaların ardı kesilmez. Nihayet Balkan Savaşı patlak verir.
Osmanlı, birleşen Balkan devletçikleri ile başa çıkamaz. Midye-Enez hattına kadar çekilir;
sonunda Edirne’yi elinde tutmayı başarır ve fakat bütün Balkanlar’dan çekilmiş olur.

1914’tе Birinci Dünya Savaşını hazırlayan devletlerin hiçbiri, Osmanlı’yı kendi


safına alacak kadar değerli bulmaz. Osmanlı hükümetlerinin itilâf ve ittifak devletlerine
bütün başvuruları geri çevrilir. Onlara göre, harbin neticesi ne olursa olsun, Osmanlı geri
kalan kısmı ile parçalanacak ve paylaşılacaktır; savaşta kendilerine ancak yük olacak böyle
bir devleti ittifaklarına almak için hiçbir sebep yoktur. Ancak, dört yıllık savaş, hiç dе
onların düşündüğü gibi olmaz. Osmanlı, savaşın bütün cephelerinde ve her türlü imkânsızlığa
rağmen büyük bir mücadele verir. Sadece Çanakkale Savaşları, bütün harbin kaderini
değiştirecek ölçüde etkili olur. Osmanlı fethetmiş olduğu Balkanlar'da özel bir nüfus ve kültür
siyaseti gütmüştür.
***
Rumeli fethedildikçe Anadolu’nun, çeşitli kesimlerinden kaldırılan Türk
Toplulukları fethedilen topraklara yerleştirilir. Bunlardan, toprakla uğraşanlara, gerektiğinde
muafiyetler tanınır, tarım yapabilmeleri için yeterli âlet ve tohumluk verilir. Ayrıca, çeşitli
sanatlara mensup kimselerin dе bu topluluklar içinde olmasına dikkat edilir. Ordu önünde
giden ve münferit gaza yapan Türk grupları ve derviş toplulukları, fethettikleri yerlerde
yerleşirler. Bunlardan, özellik1e belirli yol güzergâhlarında derbentlerde yerleşen ve tekke
kuran şeyhlere vergi muafiyetleri tanınarak, bulundukları yerlerde kalıcı olmaları sağlanır.

Tarihi bir gelişme olarak, Türkistan yüzyılımıza kadar nüfus bakımından Anadolu’yu
besler; Anadolu dа Rumeli’yi fetihler boyunca beslemiştir. Ne yabancı, ne de yerli
kaynaklarda, Hıristiyanların toplu ihtidalarına ait bir kayda rastlanmamış, Osmanlı
yönetiminin din değiştirme hususunda baskı yaptığına dair bir iddia dа ileri sürülmemiştir.

97
Неr dinî topluluğun, kendi gelenek ve inançlarına göre ve toplu hâlde şehirlerde yaşadığı
bilinmektedir. Esasen, beş yüzyıllık bir egemenlikten sonra Balkan halkının bugünkü
durumları, hiçbir açıklamayı gerektirmeyecek ölçüde, Osmanlının anlayış ve müsamahasını
göstermektedir.

Osmanlı, tabiî olarak Balkan halklarını hayatın her alanında ve büyük ölçüde
etkilemiştir. Çin Seddi'nden Avrupa'ya kadar, yaşanmış bütün kültürlerde şu veya bu
ölçülerde beslenmiş olan Osmanlı medeniyeti, dünyanın en özgün ve görkemli hayat tarzını
yaşıyordu. Неm inançları, hayata hâkim kıldığı ilkelere, hem dе yaşama biçimi itibariyle
Avrupa'dan farklı idi ve Balkan topluluklarını etkilemesi tabiî idi. Mutfak kültüründen ev içi
düzenine, kılık kıyafetten dil ve musikiye kadar hayatın her alanını kapsayan bu etkiler, ne
yazık ki geniş ve ayrıntılı çalışmaların konusu henüz olamamıştır. Nasrettin Hoca’nın, bütün
Balkan ü1kelerinde hâlâ sevilen ve söylenen bir mizah ustası olması, bu tesirlerin derinliği
hakkında fikir verebilir. Bu olağan bir durumdur; her kültür, temas halinde olduğu
başkasından bir şeyler alır. Hele beş yüz yıl yan yana, iç içe yaşadığı hâkim milletin kültüründen
yararlanmak için tabi unsurun ölü olması gerekir. Hâlbuki Osmanlı onları öldürmemiş, korumuş
ve zenginleştirmiştir. Son yapılan bir çalışmada Sırpçada üç bin Türkçe kelimenin varlığı
açıklanmıştır. Tabiî Osmanlı da canlı, yaratıcı bir kültür olarak sadece vermemiş, siyasî
hâkimiyeti altında yaşattığı ve iç içe yaşadığı bu kültürlerden alması gereken her şeyi rahatça
almış ve kendi özgün üslûbu içindeki yerine koymuştur.

Balkanlar, Osmanlı özgün hayat biçiminin en yoğun biçimde yaşandığı şehirlerle


dolmuştur. Osmanlı medeniyetinin en güzel ve kendine has eserleri, camiler, medreseler,
kervansaraylar, hanlar, tekkeler, zaviyeler, hamamlar ve bir bütün hâlindeki külliyelerin çoğu ve
en güzelleri Balkan şehirlerini süslemiştir. Evliya türbeleri ve ziyaretgâhlar ise, о topraklarda
inançla gerçeği bütünleştiren en güçlü simgeler olarak ve çok miktarda yer almıştır. Bugün bir
tarihî hatıra olarak sadece Gül Baba türbesini bildiğimiz Budin'de, Hızır Baba, Baba Miftah, İlyas
Gazi, Şeyh Muhtar Baba, Aslan Paşa, Bali Paşa, Ahmed Bey tekke ve ziyaretgâhlarının hiç bir
eseri kalmamıştır. Sultan Süleyman’ın hayran kaldığı Budin Beylerbeyi Sarayından ise, sadece
iki metrelik bir duvar parçası kalmıştır. Estergon Kalası'nda, Mimar Sinan'ın dа elinin değdiği
Kızılelma Camii’nin sadece adını biliyoruz. Peste, Uyvar, Kanije, Temeşvar, Ciğerdelen, Saray
Bosna, Eğriboz, Serez, Belgrad, Selânik gibi şehirler Osmanlı hayatının maddesi ve mânâsı ile
hâkim olduğu, şenlendirdiği kültür merkezleri idi; Rumeli'yi ilk fethe koşan Türkmen Beğlerinin
buralardaki yerleşmeleri, Osmanlı hayatının ilk merkezleri olmuştur. Daha sonra, eyalet ve
sancak merkezlerindeki paşa, ağa, beğ sarayları ve konakları, İstanbul merkezli seçkin Osmanlı
kültürünün ilk yansıdığı ve zenginleştiği merkezler olmuştur. Osmanlı şairlerinin önemli bir
bölümü Rumeli şehirlerinde yetişmiş, türkülerin en güzelleri serhad boylarından söylenmiştir.

Akıncı ocakları ve beğ ailelerinin Rumeli'de oturmaları bu merkezlerdeki Osmanlı


hayatını renklendiren, zenginleştiren bir faktör olmuştur. Akıncılar sefer öncesinde, düşman
ülkesinin içlerine kadar giren, kartal kanatlı çepkenleri ve rüzgâr süratli atlarıyla ele avuca
sığmaz bir ordu unsuru idi. Bu uçan ordu, istihbarat ve keşif çalışmaları yapar, sefer yapılacak
bölgelerin manevî ve iktisadi gücünü kırardı. Avrupa’yı uzun yüzyıllar ürküten ocak uçlardaki
Osmanlı hayatına büyük renk ve hareket katmıştır.

Osmanlı medeniyetinde mimar hareketleri, vakıflar yolu ile yapılırdı ve en zenginleri


Balkanlar’da gerçekleştirilmişti. 1805 yılında Kırım’da,1558 adet cami ve buralarda görevli
5139 imam-hatip vardı. Bunların bakım ve onarımı için büyük paralar harcanır, bunun için
vakıflar kurulurdu. Rus işgaline uğradığında, bütün insanları katliama uğrayan küçük ve

98
şirin bir kaza olan Eski Zağra'da 6 cami, 11 mescit, 5 hamam, 855 dükkân, 200 civarında
hamam ve birkaç katlı eşraf konakları vardı.

Тuna Belgrad’ı olarak anılan büyük şehirde Evliya Çelebi 217 cami ve mescid
saymıştır. Evliya, Yukarı Kale’deki Süleyman Han Camisi’nin minaresine dе çıkmış. Bu
minare, 105 ayakmış ve bütün şehir aşağılarda pek güzel görünüyormuş. О zamanlar
Belgrad’ta 160 saray vardır ve pencereleri Тuna ve Sava nehirlerine bakmaktadır. En
meşhurları Gazi Mehmet paşa ve Bayram Beğ Medreseleri olmak üzere 8 büyük medrese
ve 9 darülhadis (Hadis enstitüsü) vardır. 270 ilkokul bulunan şehirde, 17 tekke, 26 büyük
çeşme ve 600 umumi musluk vardır. Belgrad’ta altı tane kervansaray vardır ki, bunlardan
Sokollu Kervansarayı 1660 odalı muazzam bir binadır. "Aşağı kalede bulunan Sultan
Süleyman Han Kervansarayı kurşun örtülü, demir kapılı, çok büyük bir yapıdır. Gazi
Mehmet Paşa’nın imaret hanı büyük vakıftır, isteyen bir ау oturup, bir akçe masraf etmeden,
hayır sahibine dua edip gider. Ayrıca, 21 adet tüccar hanı vardır. Büyük çarsısı 3700
dükkânlıktır. Örnek kabilinden verdiğimiz bu şehirde sayısız Türk mezar ve türbesi vardır.
Bütün Balkan şehirleri, Türklerin yoğun oldukları yerlerde nispetleri daha çok olmak
üzere, bu tür mimari hayır eserleri ile donatılmıştır.

Ne yazık ki, Osmanlının о ülkeleri fethederken insana, toprağa ve medeniyet


eserlerine gösterdiği saygıyı, Osmanlı çekilirken burayı gasp eden batılılar gösteremediler.
Bugün о sayısız medeniyet eserlerinden sadece Müslüman Türklerin hâlâ yaşayabildikleri
bölgelerdeki kalıntılardan başkası kalmamıştır. Bir kısmının isimlerini biliyoruz,
birçoğunun varlıklarını dahi tespit edemiyoruz. Batılılar, bizim geri çekildiğimiz
topraklarda, önce mimari eserlerimize saldırdılar ve kalıcı olmasından korktukları
eserlerimizi, mezar taşlarına varıncaya kadar yıkmaya çalıştılar. Bütün tekkeler, zaviyeler,
camiler, sebiller, surlar, kervansaraylar yerle bir edildi. Bu öfke karşısında, evlâdı
fâtihanın kendi topraklarında kalabilmesi elbette ki kolay değildir. Her şeye rağmen
topraklarını terk etmeyenler bugüne kadar oralarda yaşayageldiler. Ama, 18. yüzyıldan
itibaren, Balkanlar’dan Anadolu’ya büyük ve acı göçler yaşandı. 93 Harbi ve Balkan
Savaşı sonrasında göç dalgaları doruğa ulaştı.

Bugün hâlâ о topraklarda yaşayabilenler, bütün bu zulüm ve baskılara göğüs


gererek varlıklarını ve kimliklerini koruyabilen, belki dе fetihten daha zor olanı
başarabilmiş kardeşlerimizdir.

Türk Halkları. Hazırlayan: M. Kahramanyol, Ankara, 1995, 21–32.

99
SAYİT YUSUF
(Trabzon,1965)

Trabzon’da doğdu.1988 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi


Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. 1989 yılında Dış Ticaret Müsteşarlığı
İGEME’ DE uzman yardımcısı olarak göreve başladı. 1994 yılı itibarıyla Başbakanlık
Balkan İşleri Müşavirliğinde geçici görevle çalışmaya başladı. Daha sonra sırasıyla
Devlet Bakanları Namık Kemal Zeybek, Ahat Andican, Abdülhalûk Çay ve Reşat
Doğru’nun Türk Dünyası danışmanı olarak çalıştı. 1999 yılı itibariyle Başbakanlık
Müşavirliği görevine getirilen Sayit Yusuf, hâlen aynı görevi ve Devlet Bakanı Mehmet
Aydın’ın danışmalığını yapmaktadır. Türk Dünyası ve Balkan Türkleri konularında Yeni
Türkiye, Balkanların Sesi vb. dergilerde makaleleri yayımlanmıştır. Balkan Türklerinin
kültürel kalkınması alanında sürdürmekte olduğu çalışmalarıyla Balkanlar’da Türk
kültürüne büyük hizmetlerde bulunmaktadır.

TÜRKİYE’YE YÖNELİK SOYDAŞ GÖÇÜ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

I- GİRİŞ
Türkiye, sahip olduğu konumu itibariyle uluslararası düzeyde göç veren ve göç
alan bir ülkedir. Ülkemiz, bir yandan yıllardır yurtdışına işgücü ve yetişmiş eleman göçü
vermekte, diğer yandan dа, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerindeki
yerel siyasi ve ekonomik sorunlarında etkisi ile Türk soylu kişilerin yoğun biçimde göç
ettiği bir ülkedir. Bir başka göç olayı dа, komşu ülkelerde(Irak ve İran) meydana gelen
siyasi olaylar neticesi üçüncü ülkelere geçmek veya Türkiye’dе kalmak üzere çok sayıda
mülteci ya da sığınmacının Türkiye’de geçmesi şeklinde oluşmaktadır.

II- TÜRKİYE’YE GÖÇÜN NEDENLERİ VE SONUÇLARI

А. GÖÇÜN SEBEPLERİ
Soydaşlarımızın, yaşadıkları ülkelerdeki siyasi baskılar, savaş ve iç savaşlar
nedeniyle can güvenliğinin olmaması, daha iyi ekonomik yaşam standardına ulaşma
arzusu, gelecek endişesi, daha önce göç eden kişilerin geride bıraktıkları yakınlarının dа
Türkiye’ye göç etme arzusu, 1944 yılında SSCB yönetimince yurtlarından sürülen ve bu
gün BDT içerisinde yer alan ülkelerde yaşayan çeşitli Türk guruplarının anavatan
saydıkları Türkiye’ye dönme arzuları Türkiye’ye soydaş göçünün belli başlı sebepleridir.

Türk ve Akraba Topluluklarının Türkiye’ye göç etmelerinin temel nedenleri şu


şekilde sıralanabilir:

а. İnsanları dayanılmaz hale getiren yoğun siyasi baskılar. Bunun en canlı


örnekleri geçmişte Bulgaristan ve günümüzde dе devam eden Suriye, Irak, İran, Batı
Trakya ve Doğu Türkistan’daki siyasi baskı ve/veya asimilasyon uygulamalarıdır. Bu
baskılar, sadece günümüze mahsus değildir. Balkan Savaşları öncesi ve sonrası Osmanlı
Devletinin terk etmeye zorladığı Balkanlar ve I. Dünya Savaşı sonrası elden çıkan
topraklarda kalan Osmanlı bakiyesi Türk ve Akraba Toplulukları, sırf Türk ve Müslüman
oldukları için sürekli biçimde siyasi ve diğer baskılarda göçe zorlanmışlardır. Belirli
ölçülerde bu hâlâ devam etmektedir. Türkiye’yi çevreleyen kuşakta gizli ya dа açık bir
Türk düşmanlığı vardır ve bu düşmanlık hisleri, bu bölgede yaşayan soydaşlarımıza gayri
insani muamele yapılmasına neden olmaktadır.

100
b. Savaş ve iç savaşlar nedeniyle can güvenliği olmaması bir başka göç
nedenidir. Bilindiği üzere, Osmanlı Devletinden koparılan topraklarda, hâlâ tam bir siyasî
istikrar sağlanamamıştır. Bu bölgelerin istikrarsızlığı uluslararası arenada söz sahibi bazı
ülkelerin çıkarlarına uygun düştüğünü düşünmek yanlış olmasa gerek.

Bu başlık altında işlenen konuya en çarpıcı örnek geçmişte İran-Irak savaşı ve


günümüzde Kuzey Irak’ta yaşanan iç sorunlar ve Irak Savaşı sonrası bu bölgede meydana
gelen güven bunalımı gösterilebilir. Yine çok canlı birkaç örnek daha vardır ki bunlar,
Afganistan, Bosna-Hersek, Kosova’daki durum ve Azerbaycan topraklarının bir kısmının
Ermenistan tarafından işgalidir.

с. Daha iyi ekonomik, sosyal ve siyasi yaşam standardına ulaşma arzusu dа


Türkiye’ye göçü hızlandırmaktadır. Türkiye’nin bulunduğu coğrafyayı paylaşan ülkelerin
hiçbiri(Yunanistan hariç) son yıllara kadar demokrasi ile idare edilmiyordu. Eski Doğu
Bloku ile büyük bir sınırı olan Türkiye, siyasi hayatta çok partili ve özgürlükçü demokrasi
ile idare edilen; ekonomik hayatta serbest girişimciliği tercih eden, din devlet ilişkilerinde
laikliği benimseyen bir hukuk devletidir. Türkiye’nin komşuları ya komünist sistemle ya da
diktatörlükle yönetilen ülkelerdir. 1990 sonrası Doğu Bloku komünizmi terk etmiş ancak,
henüz geçiş dönemini yaşamaktadır. Yine çevremizde diktatörlükle yönetilen ülkeler
bulunmaktadır.

Tüm bu ülkeler idare ediliş biçimleri dolayısıyla Türkiye ile mukayese edilirse,
ekonomik bakımdan çok geri kalmışlar, kendi vatandaşları siyasi olarak fikir ve ifade
özgürlüğünden mahrum bırakılmışlar ve kültürel baskıya maruz kalmışlardır.

Tüm bu alanlarda о ülkelere göre yüksek standarda sahip olan Türkiye, göç için
cazibe merkezi olmuştur.

d. Gelecek endişesi dе göçün nedenleri arasında sayılabilir. Yakın geçmişte


baskılara maruz kalan topluluklar, bugün nispi bir rahatlama yaşasalar dа gelecekte aynı
baskılarının gündeme gelebileceğinden endişe etmektedirler. Bu da göçe zorlamaktadır.

Siyasi baskılar, iç savaşlar, yönetim biçimi vb. olumsuzluklar, temelde ülkeyi


özelde dе daha çok soydaşlarımızı etkilemiştir. Aşı, işi ve güvenliği olmayan insanlar, daha
iyi şartların olduğunu düşündükleri Türkiye’ye göç etmektedirler.

е. Türkiye'ye göç eden soydaşların bir kısım dа eski SSCB'nin sürgüne


gönderdiği kitlelerdir. Bilindiği gibi, Stalin yönetimi 1944’te II. Dünya Savaşı’nda
Alman’larla işbirliği yaptıkları gerekçesi ile Kırım Tatarlarını ve duygusal bağlılıkları
gerekçesi ile Ahıska Türklerini SSCB içinde çeşitli bölgelere sürgün etmişti. Eski SSCB
bugünkü BDT içinde dağınık halde yaşayan Kırım Tatarlarının bir kısmı Kırım’a
dönmektedir. Bir kısmı dа Türkiye’ye gelmiştir. Ayrıca sayıları 350’bini bulan Ahıska
Türklerinin bir kısmı 3835 sayılı Kanun uyarınca (178 aile), bir başka kısım (yaklaşık 12
bin kişi) dа gizli göç ile Türkiye’ye gelmiş bulunmaktadır. Diğer kesimin hemen hepsi dе
Türkiye’ye gelmek arzusundadırlar.

f. Daha önce göç eden kişilerin geride bıraktıkları yakınları dа Türkiye’ye göç
etme arzusundadırlar. Bunlar bölünmüş ailelerdir. Bu yolla dа ciddi göç hareketleri
olmaktadır.

101
Yukarıda özetlenen göç sebeplerini çoğaltmak mümkündür. Ancak, önemli
görülenler buraya alınmıştır. Her göç sebebinin diğerlerine etkisi vardır. Kısaca Türkiye,
Türk Dünyasının çekim merkezi ve tabiri caizse bir nevi kıblesi durumundadır. Bugünkü
ülkesel ve toplumsal şartları devam ettiği sürece Türkiye’ye Türk göçü gelecekte dе devam
edecektir.

B. GÖÇÜN SONUÇLARI

Göç veren ülke açısından, iş gücü kaybı, istihdam hacminin daralması, nitelikli,
yetişmiş nüfusun kaybedilmesi söz konusudur. Eğer göç, kamu yöneticilerinin tutumundan
kaynaklanıyorsa, ülkenin imza koyduğu uluslararası anlaşmalar açısından devlet,
uluslararası arenada zor durumda kaldığı gibi antlaşmalarla öngörülmüş birtakım
yaptırımlara dа muhatap olabilir. Gerçi, bugün uluslararası hukuka bağlanan yaptırımların
caydırıcılık gücü yeterli olmasa dа, dünyada insan hakları ihlalcisi olarak görülüp
dışlanmak, aşılması güç engeller çıkarabilir.

Zorla göç ettirilenler genelde azınlıklar olduğu için, göç edenlerin çoğunluğa
mensup olan ve iyi ilişkiler içinde oldukları komşuları, bazı ekonomik beklenti ve kaygılarla
insanlık dışı uygulamalara göz yumabilmektedirler. Çünkü zorla göç ettirilen insanlar,
mülkiyetle ilgili taşınır veya daha çok taşınmazlarıyla ilgili birçok hak kayıplarına
uğruyorlar ve bu kayıpların tamamı olmasa dа büyükçe bir kısmı göç edenlerin terk ettikleri
yerleşim biriminde oturanlara kazanç olarak dönüyor. Bu yüzden iyi komşu bile insanlık
onurunu zedeleyen uygulamalara ses çıkarmayabiliyor. Bunun önlemenin yolu, ülkelerarası
anlaşmalarla göçe katılan kitlelerin mal varlıklarının garanti altına alınması ve bunun etkin
yaptırımlara bağlanmasıdır.

Göçle birlikte toplumsal ilişkiler dе değişir. Göçmenler daha önce hiç bilmedikleri
bireylerle yeni ilişkilere girmek zorunda kalırlar ve süregelen eski ilişkilerinin önemi ve
içeriği dе değişime uğrar.

Göç alan ülke, toplumsal adaptasyonu kısa sürede sağlamak için göçmenlere
birtakım yardımlarda bulunabilir. Bunların pratiğe yansıyanlarından bazıları, göçmenler için
ev yapımı ve tarımsal toprak dağıtımıdır.

Türkiye’ye gelen göçlerin, ülkemize ekonomik ve sosyal bir yük getirdiği


doğrudur. Ancak, gelen insanlar tarihi kültür bağlarımızın olduğu, daha 75–80 yıl öncesine
kadar birlikte, aynı bayrak altında yaşadığımız insanlardır. Bu kitleler dini, ırkı, kültürü
farklı milletlerin mensupları olsa çok daha büyük sorunlar yaşanabilirdi.
Buradaki esas sorun, göçmenlerin Türkiye’ye göç ile getirdikleri sorunlar değildir.
Esas sorun, Türkiye’yi çevreleyen güvenlik kuşağında yaşanan bu göçün, ülkemizin
stratejik çıkarlarına ters düşmesidir. Türkiye’ye gönülden bağlı bu insanlar, göç ederek
yaşadıkları yerlerin boşalmasına sebebiyet vermektedirler. Hâlbuki söz konusu kuşakta ülke
güvenliğimiz ve nüfuzumuz açısından bu kitlelere ihtiyaç duyulmaktadır. Türkiye’yi
çevreleyen kuşakta kurulan devletler içerisinde yaşayan Türk ve Akraba Toplulukları, о
ülkeler ile iyi ilişkilerin sigortası ve aracısı olmaya en elverişli kitlelerdir.

Öte yandan, göç ile terk edilen ülkenin ekonomisine bu göçün menfi tesirleri
olduğu gibi, geride bıraktıkları akrabalarının da göçe eğilimlerinin artmasına neden
olunmaktadır. Ayrıca, bahsi geçen kuşakta göçlerle birlikte soydaşlarımızın sayısı dа

102
azalırken, geride bırakılan kitlelerin sosyal ve ekonomik dayanma güçleri dе zaafa
uğramaktadır.

Türkiye, toplumsal adaptasyonu kısa sürede sağlamak için göçmenlere birtakım


yardımlarda bulunmuştur. Bunların pratiğe yansıyanların bazıları, göçmenler için ev yapımı
ve tarımsal toprak dağıtımıdır. Türkiye bu konuda 1923–1960 tarihleri arası göçmenlere
172.480 konut tahsis etmiş, 1989 yılında Bulgaristan’dan zorunlu göç sonrasında dа toplam
23.381 konut yapılıp göçmenlere teslim edilmiştir. Ayrıca Ahıska Türkleri için Iğdır’da 80
konut yaptırılmıştır.

III. TÜRKİYE’YE YÖNELİK POTANSİYEL GÖÇ HAREKETLERİ

Dünyanın siyasal konjonktürünün son derece karmaşık bir görünüm kazandığı ve


fanatik milliyetçi akımların bütün ülkelerde özellikle dе siyasal ve yönetsel bir değişim
geçirmekte olan ülkelerde azınlıkların üstünde dayanılmaz hâle gelen baskıları, Türkiye’yi
yine kitleler hâlinde göç alan bir ülke konumuna getirebilir. Nitekim bugün eski SSCB
sonrası oluşan bağımsız devletler ve Irak, coğrafi uzaklığına rağmen Çin Halk Cumhuriyeti
sınırları içinde kalan Doğu Türkistan bölgesi, Balkanlar’da Yugoslavya, Yunanistan,
Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya, Kosova uluslararası arenada çözümsüzlüğün şu ana
kadar bir çözüm modeli olarak uygulana geldiği Kıbrıs, Afganistan, İran ve Azerbaycan
Türkiye’ye yönelik güçlü bir göç potansiyeli taşıyan ülkelerdir. Bir dе Türkiye’nin
coğrafyası itibariyle seçme imkânından yoksun olarak mülteci akımına uğraması vardır ki,
bu olayın en son canlı örneği Irak’tan sığınan Kürtlerdir. Herhangi bir ülke kendi
halklarından birisini, herhangi bir sebeple militarist uygulamalarla kendi topraklarından
çıkarıyor. Türkiye’nin bu durumda kabul edip etmeme gibi bir tercihi söz konusu dahi
olamıyor, çünkü işin insani boyutu vardır.

Kendisine yönelik güçlü bir göç potansiyeline sahip olan Türkiye’nin göç
organizasyonu konusundaki uygulamalarına bakmak gerekirse; 1860 yılında Kafkasya’dan
Anadolu’ya yönelen çok büyük boyuttaki kitlesel göç hareketleri bu konuda ilk
organizasyonu doğurmuştur. Trabzon Valisi Hafız Paşa yönetiminde “İdareyi Umumiyye-i
Muhacirun Komisyonu” göçle ilgili bütün konuları yönetmek üzere kurulmuştur.

Cumhuriyet yönetimi dе böyle bir yapılanmaya gitmiştir. İlgili kanunlar: 14


Haziran 1934 tarih ve 2510 sayılı İskân Kanunu, 17 Mart 1983 tarih ve 2641 sayılı
Afganistan’dan Pakistan’a Sığınan Türk Soylu Göçmenlerin Türkiye’ye Kabulü ve
İskânına Dair Kanun ve 2.7.1992 tarih ve 3835 sayılı Ahıska Türklerinin Türkiye’ye
Kabulü ve İskânına Dair Kanun. Bu arada, Türkiye'ye göçle ilgili çok sayıda genelge ve
idari uygulamalar yapılmıştır.

Hâlihazırdaki konjonktür göz önüne alındığında gelecekte dе Türkiye'ye göç


hareketi devam edecektir. Potansiyel göç ihtimalini taşıyan ülke ve bölgeler şunlardır:

- Bulgaristan’dan gizli göç azalmış olmakla birlikte hâlen devam etmektedir.

- Arnavutluk’taki iç istikrarsızlıklar, Kosova'daki belirsizlik ve Sancak’taki Sırp


baskıları, yakın bir gelecekte bu bölgelerden daha dа artacak göç hareketlerine sebep
olabilecektir.

103
- Diğer Balkan ülkelerinden gizli göç devam etmektedir ve gelecekte dе devam
edecektir.

- Suriye yönetiminin, bu ülkede yaşana Türklere yönelik baskısı sürdükçe, bu


ülkelerden dе göç devam edecektir.

- Irak’ta gerek Saddam sonrası oluşacak yönetimin tutumuna bağlı olarak ve


gerekse Kuzey Irak'taki Kürt grupların baskısı altında sıkıntı çeken Türkmenlerin ülkemize
göçü söz konusu olabilecektir. Ayrıca bu bölgede yaşayan Kürtler dе, daha iyi yaşam
standardına kavuşma arzusuyla Türkiye'ye göç etmektedirler.

- İran’daki rejim ve bu rejimin Türkler üzerindeki uygulamaları, bu ülkede yaşayan


Azeri, Türkmen ve hatta diğer İranlıların Türkiye'ye göçüne sebep olmaktadır.

- Çin’in, Doğu Türkistan'daki katı tutumu sürdükçe burada yaşayan Kazak ve


Uygur Türklerinin Türkiye'ye göçü sürecektir.

- Afganistan’da savaş sonrası bir türlü oluşamayan siyasi istikrarsızlık, bu ülkede


yaşayan Türklerin Türkiye'ye göç etmesine neden olabilecektir.

- Azerbaycan’daki iç sorunlar, Ermenilerce işgal edilen Azerbaycan


topraklarındaki hazin durum, bu ülkeden Türkiye'ye göçü özendiren olaylardır.
Gürcistan'daki iç istikrarsızlık, Kuzey Kafkasya'daki çatışma ve karışıklıklar, Kırım’daki
ekonomik sorunlar, bu bölgelerin dе Türkiye'ye göç vermesine neden olmaktadır.

- 1944 yılında Stalin tarafından anavatanlarından sürülen ve sayıları tahminen 350


bin olan Ahıska Türkleri dе Türkiye'ye göçü hedeflemektedirler.

- KKTC’deki belirsizlik ve gelecekteki oluşuma bağlı olarak bu bölgeden dе göç


muhtemeldir.

Yukarıda bahsi geçen potansiyel göç bölgeleri, geçmişte dе Türkiye'ye yoğun göç
veren yerlerdir. Buralar dahi mevcut durumda bir düzeltme olmadığı sürece, göç süreci
devam edecektir.

Görüldüğü üzere, Türkiye Türk Dünyasının çekim merkezidir. Türkiye Türk


Dünyasının yoğrulduğu ve buluştuğu bir merkezdir.

IV- RAKAMLARLA TÜRKİYE'YE SOYDAŞ GÖÇÜ

А. CUMHURİYET ÖNCESİ:

Anadolu'nun Türkler tarafından XI yüzyılda Selçuklu fetihleri ile başlayan


dönemde ve daha sonraki süreç içerisindeki Osmanlı Devletinin topraklarının genişlemesi
sırasında Türklerin kazanılan bu topraklara yayılması sonucu, geniş bir coğrafyaya
dağıldıkları görülmüştür. Ancak, Osmanlı Devletinin gerileme sürecine girmesi ve bir
yandan toprak kaybetmesi, bir yandan dа ulusal ideolojilerin yaygınlaşmasından
kaynaklanan baskılar, Anadolu'nun dıştan sürekli göç almasına ve ikinci bir Türkleşme
dalgasının yaşanmasına yol açmıştır.

104
Osmanlı Devletindeki bu gerileme süreci i1e, 1774 yılında imzalanan Küçük
Kaynarca Antlaşması ile Kırım’dan, çarlık yönetiminin baskısı sonucu Kafkaslar’daki
Müslüman halklardan, Çerkez ve Abazalardan, 1877–1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrası
Rumeli ve Kuzey Doğudan(Kafkaslar), 1912–1913 Balkan Savaşları sonunda yitirilen
topraklardan ve Kurtuluş Savaşını takip eden mübadeleyle Türkiye'ye göç edenlerin sayısı
5.000.000 kişinin üzerindedir.

В. CUMHURİYET DÖNEMİ:

1) Yapılan Göç Anlaşmaları

Göç anlaşmaları çerçevesinde, Türkiye ile Yunanistan arasında "Türk ve Rum


Ahalisinin Mübadelesine Dair Mukavelename ve Protokol" imzalanmış ve bu protokol
30.01.1923 tarihinde Lozan'da imzalanan Lozan Barış Anlaşması ile yürürlüğe girmiştir.
Diğer anlaşma ise Türkiye ile Bulgaristan arasında, yakın akrabaları 1952 yılına kadar
Türkiye'ye göç etmiş olan Türk asıllı Bulgaristan vatandaşlarının Bulgaristan'dan
Türkiye'ye göç etmelerine imkân sağlayan ve 22.03.1968 tarihinde Ankara'da imzalanarak
19 Ağustos 1969'da yürürlüğe giren göç anlaşmasıdır.

2) Rakamlarla Türkiye'ye Resmi Göç

Cumhuriyet döneminde, resmi göçmen olarak başta Bulgaristan, Romanya,


Yunanistan, Yugoslavya, Doğu Türkistan, Afganistan, Irak ve Sovyetler Birliğini oluşturan
ülkelerden Ahıska Türkleri dahil 1923–1998 tarihleri arasında 1.664.394 kişi Türkiye'ye
göç etmiştir.

192З-1998 arasında Bulgaristan'dan 806.410 soydaş Türkiye'ye yasal olarak göç


etmiştir. Sadece 1989 yılında 320.000 soydaş zorunlu göçle gelmiş, bunların bir kısmı
dönmüştür. 1989–1991 arası gelen soydaş sayısı ise 300.000 civarındadır. Yine, 1923–
1998 arası Doğu Türkistan’dan 2.933 soydaş Türkiye'ye gelmiştir. Yugoslavya'dan
305.856, Romanya'dan 122.562, Yunanistan'dan ise 408.621 kişi, öte yandan 1979 yılında
Sovyetler tarafından işgal edilen Afganistan'dan ise, 1982 yılında 5.000 civarında
Afganistan Türkü (Özbek, Türkmen, Kazak) Türkiye'ye göç etmiştir.

3) Türkiye'ye Gizli Göç

Türk Cumhuriyetleri ile Türk ve Akraba Topluluklarından devamlı biçimde


Türkiye'ye çeşitli yollarla gizli göç yaşanmaktadır. Bu göç olayında bazı bölgelerde siyasi
baskılar, bazı bölgelerde savaş, iç savaş veya iç savaş tehlikesi, bazılarında ise ekonomik
nedenler göçü hazırlayan ve hızlandıran sebeplerdendir.

Gizli göçte en yaygın geliş biçimi, turist vizesi ile Türkiye'ye gelip vize süresi
bittiğinde geriye dönmemek şeklinde olmaktadır. Bir diğer yöntem de, sahte vize veya
sahte pasaport kullanma, ya dа pasaportsuz olarak illegal yollar1a Türkiye'ye gelip burada
kalma şeklindedir.

Bir başka gizli göç şekli de, Türkiye'ye eğitim ve çalışma vizesi ile geçici ikamet
alarak gelen kişilerin, daha sonra geri dönmemesi biçimindedir. Giz1i göçle ilgili rakamları
net olarak vermek çok zordur. İ11ega1 girişler dışında, vize alarak Türkiye'ye giriş yapıp

105
kalanların sayısını tespitte kullanılan yöntem, giriş-çıkış farkını tespit etmek suretiyle
varılan sonuçtur.

Soydaşlarımızın yoğun olarak yaşadıkları ülkeler olan Bulgaristan, eski Sovyet


Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini (SSCB) oluşturan Cumhuriyetler (Rusya Federasyonu,
Ukrayna, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan), Irak ve
Afganistan'dan turist vizesi i1e ülkemize gelen ve geri dönmeyen soydaşlarımızın 300.000
civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Bulgaristan'dan gelen soydaşlarımız bu ülkedeki yaşam koşullarının zorluğu,


işsizlik, zorunlu göç esnasında ailelerinin parçalanması gibi nedenlerle, SSCB'de yaşayan
Ahıska Türklerinin 1989 yılındaki Özbekistan’ın Fergana kentinde meydana gelen olaylar
sonrası bulundukları yerleri terk etmeleri ve hâlen değişik ülkelerde dağınık bir şekilde
yaşamaları siyasi tehditlerle karşılaşmaları, Kuzey Irak'taki Türkmenlerin baskılar
karşısındaki maruz kaldıkları durum ve Afganistan'daki savaş nedeniyle ülkesine geri
dönemeyen bu insanlar en güvenilir ülke olarak Türkiye’yi görmekte ve anavatan olarak
gördükleri ülkemizde turist vizesi veya değişik yollarla gelip geri dönmemektedirler.

Bu insanların ülkemiz içindeki zor şartlarda yaşam sürmelerinin etmenlerinden


birine ikamet tezkerelerinin bulunmaması gösterilmektedir.

Bunun dışında kalanların ise Türkiye'de kalabilmeleri için hiçbir yasal dayanakları
yoktur. Bunun ülkemiz iç güvenliği için dе önem arz ettiği ve çözümlenmesinin zaruri
olduğu aşikârdır. Çeşitli T.C. hükümetleri bu sorunları geçici olarak çözmüştür ancak, nihaî
çözüm henüz mümkün olmamıştır.

4) Vatandaşlık Başvuruları:

1989 yılında Bulgaristan'dan zorunlu göçle ülkemize gelen soydaşlarımızla 3835


sayılı kanunla ülkemize getirilmesi planlanan 500 aileden oluşan Ahıska Türkünden 150 si
1993 ve 1994 yıllarında getirilmiş ve 2510 sayılı İskân Kanunu çerçevesinde vatandaşlık
verilmiştir.

Uzun zamandan beri ülkemizde yaşayan ve vatandaşlık işlemleri bu güne kadar


sonuçlanmayan soydaşlarımızın, eğitim, sağlık, ekonomik ve sosyal konularda büyük
zorluklar içerisinde oldukları kamuoyunca dа bilinmektedir.

Bu insanların içinde bulundukları zor koşullardan kurtarılması için bazı önlemler


zaman zaman alınmakta ise dе yeterli olmadığı görülmüştür. Ancak günümüz itibariyle
kalıcı bir çözümün bulunması zorunluluk teşkil etmektedir.

Vatandaşlık müracaatlarında, Türk soylu yabancıların Türkiye'de 2 yıl diğer


yabancıların ise 5 yı1 süreyle ikamet etmiş olması gerekmektedir. Bu konudaki cetvelde dе
görüldüğü gibi, bazı soydaşlarımızın 10 yıla yakın bir zamandan beri vatandaşlık için
müracaat etmiş olmalarına rağmen vatandaşlıklarını alamamış oldukları ve zor durumda
bulundukları görülmüştür. Bu durum karşısında bu sorunun bir an önce çözümlenmesinin
gerektiği düşünülmektedir.

106
V. GÖÇÜN TÜRKİYE LEHİNE KONTROLÜ VE PLANLANMASI
HAKKINDA ÖNERİLER

Türk ve Akraba Topluluklarının göçü, bu kitlelerin yaşadığı ve Türkiye açısından


stratejik öneme sahip bölgelerin boşalmasına neden olmaktadır. Bu göç durmalı veya
durmasına yönelik tedbirler alınmalıdır. Ayrıca, her şeye rağmen Türkiye'ye yönelen
göçün, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına ve iç güvenliğine hizmet eder duruma
getirilmesine yönelik kapsamlı tedbirlerin alınması gereği vardır. Bu konuda Türkiye'de iyi
işleyen bir sistem yoktur.

Öncelikle göçün durması ya da azalması için dışa dönük uygulanmasında fayda


görülen tedbirlerin şu şekilde özetlenmesi mümkündür:

1.Türkiye’nin, göç veren ülke ya da bölgedeki iç savaş, savaş vb. siyasi


istikrarsızlıkların bir an önce durdurulması için gerek ikili ve gerekse çok taraflı siyasi
girişimlere aktif katılımın artarak sürdürülmesi,

2.Söz konusu bölgelerde Türklere yönelik ayrımcı siyaset takip ediliyorsa, bu


siyaseti uygulayan devletlere çok yönlü baskılar yapılması,

3.Ekonomik, sosyal ve siyasi sahada kendini geliştirme fırsatı bulamayan


soydaşlara, belirli plan ve projeler dahilinde destek sağlanması,

4.Türklere yönelik baskıların temel nedeni komşu ülkelerin, bu kesimleri gelecekte


Türkiye i1e işbirliği yaparak ülke bütünlükleri için tehdit olarak algılanmalarından ve Türk
düşmanlığından kaynaklanmaktadır. Söz konusu devletler i1e sıkı bir diyalog kurularak bu
devletlerin, Türkiye’nin başka ülkelerin toprağında gözü olmadığı ve ülkelerinde yaşayan
soydaşlarımızın ikili ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlayacağına inandırılmaları.

Türkiye’yi çevreleyen kuşakta siyasi istikrar ve geniş bölgesel işbirliği sağlanırsa,


buralarda yaşayan Türkler dе bundan istifade edecek ve göç olgusunu zihinlerinden
atacaklardır.

Yukarıda bir kısmı izah edilen tedbirler uzun vadelidir. Göç veren ülkelerin
bugünkü durumları sürdükçe, hangi zabıta tedbirini alırsanız alın göç yine dе devam
edecektir. Bu noktada şunu vurgulamakta fayda vardır. Bulgaristan' а uygulanan vize 1
Temmuz 2002 tarihi itibariyle kaldırılmış ve sonrasında beklenenin aksine bu ülkeden
Türkiye'ye göç azalmıştır.

Bir taraftan göçe neden olan sorunların çözülmesi için çaba sarf edilirken, diğer
taraftan dа Türkiye'ye gelen göçün düzenlenmesine ilişkin tedbirlerin dе alınması
gerekmektedir. Zira, bugüne kadar Türkiye'ye göç eden soydaşlar da devlet eliyle batı
bölgelerine (Bursa, İstanbul, Trakya vb.) yerleştirilmiş veya bu insanlar akrabalarının
bulunduğu, iş sahalarının geniş olduğu aynı yerlere kendiliğinden yerleşmişlerdir. Bu
bölgelerinin yoğun iç göç aldığını dа düşünürsek, diş göçlerle dе bu yoğunluk hat safhaya
ulaşmış, bu nedenle dе devletin buralara hizmet götürmesi zorlaşmıştır. Bu durum, hızlı bir
nüfus alan bu bölgelerde ekonomik, sosyal sorunların doğurmasına neden olmakta ve hatta
asayiş bakımından dа Türkiye’nin aleyhine bir hâl ortaya çıkmaktadır. İç göçlerle boşalan
Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerine yerleşme özendirilmeli ve hatta mecbur
tutulmalıdır. Dış dünyadan Türkiye'ye göç eden soydaşlarımızın verimli olup, yeterince

107
işlenemeyen arazilere yerleştirmek suretiyle, hem ülke ekonomisine hem dе Türkiye’nin
demografik yapısına katkılarını sağlamak gerekmektedir.

Türkiye'ye dış ve iç göçü ve göçmenlerin Türkiye’deki yerleşimini, uyumunu ve


üretici hâle gelmelerini sağlayacak plan ve projeleri hazırlayacak ve yayınlanmasını takip
edecek bir birimin kurulmasında yarar görülmektedir.

Kurulmasında fayda görülen bu kurumla ilgili düşünceler aşağıda ifade


edilmektedir:

Kurumun amacı, Türkiye'ye gelen göçmen ve mülteciler i1e nakil olunanların yurt
içinde yerleşmelerini düzenlemek, uyum sorunlarını çözmek, bunların üretici olmalarını
sağlayacak tedbirleri almak ve göçmen işleriyle görevli kamu kurum ve kuruluşları
arasında koordinasyon görevini yürütmek olacaktır. Başbakanlığa bağlı ve Gene1 Bütçe
içinde ayrı bütçeli olmasında fayda görülen söz konusu kurumun görevleri şunlar olmalıdır:

1. Göçmen, mülteci ve nakil olunanların yurt içinde yerleştirilmeleri i1e ilgili


politikalarının oluşturulmasında ve tespitinde Bakanlar Kuruluna yardımcı olmak,

2. Göçmen ve mültecilerin vatandaşlık, sağlık, eğitim ve istihdam gibi sorunları


i1e ilgili kamu kurum ve kuruluşları arasında koordinasyonu sağlamak,

3.2510 sayılı İskân Kanunu i1e Ek ve Değişikliklerinde belirtilen görevleri


yapmak,

4. Göçmen, mülteci ve nakil olunanların sorunlarının çözümüne ilişkin tasarı ve


teklifleri hazırlamak,

5. Göçmen, mülteci ve nakil olunanların kayıtlarını merkezi olarak tutmak ve iskân


haritalarını hazırlamak,

б. Özel İskân Fonunun amacına ve mevzuatına uygun olarak kullanılmasını


sağlamak,

7. Göçmenlere iş imkânı sağlayacak tedbirler almak,

8. Göçmenlerin Türkiye'ye sosyal uyum sağlamalarını teminin gerekli plan ve


projeler hazırlamak, bunları uygulamak ve bu konuda faaliyet gösteren kamu kurum ve
kuruluşlar ile özel ve gönüllü kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak,

9. Çeşitli Kanunlar ve Bakanlar Kurulu Kararı i1e kendisine verilen diğer görevleri
yapmak.

Bu kurumun merkez teşkilâtı ana hizmet birimleri, danışma birimleri ve yardımcı


birimlerden teşekkül eder. Ayrıca gerek görülürse Başbakan’ın onayı i1e taşra teşkilâtı
kurulabilecektir.

Bu teşkilâtın merkez ana hizmet birimleri, danışma birimleri ve yardımcı


birimlerinin görev ve teşkilat yapıları ayrıca ele alınabilir. Bu konuda, ABD'de faaliyet

108
gösteren Service of Immigration and Naturalization adlı kurum, kurulması önerilen birim
için iyi bir örnek olarak ele alınabilir.

109
MUSTAFA KAHRAMANYOL
(Eski Yugoslavya)

Hekim ve araştırmacı Mustafa Kahramanyol şu görevlerde bulunmuştur:


1970–1974 Çeşitli Askeri Birliklerde Hekimlik
1974–1977 GATA KBB AD Asistanı
1977–1980 GATA KBB AD Başasistanı
1980–1981 ABD Johns Hopkins Üniversitesinde Araştırma Görevlisi
1981–1983 GATA KBB AD Müşaviri
1983–1986 Belçika, NATO Sağlık Merkezinde Hekim
1986–1987 Sarıkamış Asker Hastanesi Baştabibi
1987–1993 GATA KBB AD Öğretim Üyesi
1993–1996 Başbakan Müşaviri ve Balkan İşleri Koordinatörü

BALKANLAR’DAN TÜRKİYE'YE OLAN GÖÇLERİN


TARİHÎ VE SİYASÎ VEÇHELERİ

Osmanlı Cihan Devleti, zamanı içerisinde değerlendirildiğinde, insanlığın görmüş


olduğu en büyük, en güçlü ve kendisine has bir siyasî teşkilâttır. 1596 yılı itibari i1e devletin
imkânlarını inceleyecek olursak karşımıza şu manzara çıkar: (1)1

-Devletin başında Padişah Üçüncü Mehmet bulunmaktadır.

-Devletin topraklarının yüzölçümü 19.902.000 kilometre kare, nüfusu ise


100.000.000 kadardır. Anadolu Yarımadası’nın tamamı, Kafkasya'nın önemli bir kısmı,
Suriye, Irak, Arabistan Yarımadası’nın tamamı, Mısır, Trablusgarp, Tunus, Cezayir, Ege
Adaları, Kıbrıs, Balkan Yarımadası’nın tamamı ve Macaristan devletin mülkündendir. Kırım,
Lehistan-Lituanya Krallığı, Eflak, Boğdan, Erdel, Fas Sultanlığı, Doğu ve Orta Afrika
Müslüman Sultanlıkları, Umman, Malaya Adaları’ndaki Açe Sultanlığı "tâbi" ülkelerdendir.

-Cihan Devleti'nin şehirleri olağanüstü büyük, çekici ve üretkendir; pahalı tüketim


ürünleri dâhil olmak üzere, akla gelebilecek her türlü mal buralarda üretilmekte ve Dünya’nın
dört bir tarafına sevk edilmektedir. Ticaret, ülkeler arasında senet ve çek kullanılacak kadar
canlıdır. Başlıca şehirlerin nüfusu ise şöyledir: İstanbul 1.200.000, Kahire 750.000, Fas
275.000, Cezayir 200.000, Edirne 200.000, Tunus 150.000, İskenderiye 125.000, Budin
120.000, Belgrat 110.000, Akmescit 85.000, Bosna Sarayı 80.000, Bahçesaray 70.000, Bükreş
60.000, Selânik 60.000.

-Devletin ordusu, Dünya’nın en güçlü ordusudur. İnsan gücü, eğitim seviyesi, silâh
gücü, manevi gücü, disiplini ve yaşama şartları itibarı i1e Osmanlı Ordusu i1e boy ölçüşecek
başka bir ordu yoktur.

-Yönetim, adalet, din, eğitim ve her türlü üretim işlerinde yine Dünya’nın en
müstesna teşkilâtına sahiptir bu devlet.

-1596 yılında, merkezdeki hazinede nakit olarak 40,5 milyon duka altını
bulunmaktadır (16 milyar ABD doları kadar).

Osmanlı Cihan Devleti'ndeki düzen din esasına göre kurulmuş idi. Kökeni ne olursa
olsun, Müslümanlar imtiyaz sahibi olan ve devletin esas unsurunu teşkil eden bir "Mi11et"

110
idi. Diğerleri dе Yahudi, Rum, Katolik, Ermeni ve Süryani "Milleti" olarak tasnif edilirdi.
Şüphesizdir ki, Türkler devletin esas kurucusu ve sahibi olarak bakılmakla beraber,
ayırımcılıktan elden geldiğince kaçınılmıştır. Bu sebepten olsa gerektir ki, yurt yapılan yeni
mülke daha ziyade Türk halkı iskân ettirilmiştir. Yönetim, askerlik ve eğitim i1e ilgili işler
için i1k dönemlerde eski topraklardan uzman getirilmiş olması tabiidir. Daha sonraları yerli
insanların bu işleri ele aldığı görülmektedir. Belçika’nın Anvers şehrindeki bir sohbetimizde
müteveffa Profesör Jan Marka’nın (Jean Marquet) bu hususu hayranlıkla vurgulayan yorumu
hâlâ aklımdadır. Ayrıca, milleti ne olursa olsun, üretim veya ticaretle uğraşan tebaa arzu ettiği
her yere yerleşebilmiştir. Bundan ötürüdür ki, 13 Kasım 1595 tarihinde başlayan isyanda
Bükreş’te 4000 ve Yerköy'de (Georgiyu) katledilen 4000 kişinin içerisinde Müslümanların
yanı sıra Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler dе bulunabilmiştir. Türkler, muhtemeldir ki Orta
Asya'dan getirdikleri hür ruhun bir eseri olarak, fetihlerle elde edilen Estergon, Eğri (Er1au,
Eger), Yanıkkale (Raab, Giyor), Uyvar (Neuhausel, Ersek-Uyvar) ve Kanije (Gross-Kanisa,
Nagi- Kanitsa) gibi çok uzak serhat boylarına büyük bir arzuyla ve azimle yerleşebilmişlerdir.
Hürriyeti ve bağımsızlığı ruhunda yaşatan bu milletin Dünya’nın diğer ülkelerine dе aynı
ruhun bir eseri olarak gitmekle mutlu olmuş olsalar gerektir. Malezya, Endonezya, Pakistan,
Hindistan, Sudan, Libya, Tunus, Cezayir ve Fas gibi ülkelerde "benim aslım Türk’tür" diyen
insanlara hâlâ kolaylıkla rastlanmasının sebebi bu olsa gerektir. Sudan’ın yönetiminde bu gibi
insanların çokluğu bir zamanlar beni çok şaşırtmıştır. Bir ziyaretimde, seceresini Özdemir
Paşa'ya kadar götüren üst yönetim mensuplarının beni nasıl bir sıcaklıkla ve içtenlikle
karşılamış olduklarını anlatmam zordur. Öte taraftan, mülkün diğer Müslüman unsuru dа
Türklerle beraber yurt yapılan yerlere yerleşmekte heyecanlı ve arzulu olmuştur. Bir örnek
vermek gerekirse; Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nin eski Cumhurbaşkanı A1iya İzzetbegoviç'in
ailesinin Budin'1i akıncılar olduğunu, zaman içerisinde sırasıyla Şabas, Belgrad ve
Saraybosna şehirlerine çekilerek göç ettiklerini biliyoruz.

Avrupa’nın her zamanki toplum yapısı Yunan-Roma Medeniyeti'nin çerçevesine


girmektedir ve Osmanlı başta gelmek üzere, bütün Şark kültürlerinden çok farklıdır. Roma
Medeniyeti'nin ise kendisinden farklı olanlara hiçbir zaman tahammülü olmamış ve bunların
köküne kadar tahribine azim ve kararlılıkla çalışılmıştır. Ası1 tahammülsüz olunca,
uzantısının dа farklı olması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Bu sebeple, Avrupa’nın merkezine
çok yaklaşmış olan Osmanlı i1e mücadele edebilmek için Avrupa Devletleri çoğunlukla
geçici ittifaklar kurmuşlar ve bu mücadeleyi ölüm-kalım meselesi hâline getirmişlerdir.
Avusturya İmparatoru'nun günde üç defa "Türk Tehlikesi Çanı" çaldırmış olması bunun en
belirgin örneklerinden birisidir. Mücadelenin hem fizik hem psikolojik bir unsuru olarak,
Avrupalı'1ar girdikleri Osmanlı şehirlerinde ahaliyi kılıçtan geçirmişler ve kültür eserlerini
yerle bir etmişlerdir (1, 2).2

Osmanlı bayrağının gölgesinde Avrupa'ya yerleşmiş Müslümanların ve bunlara ait


kültür izlerinin yok edilmesi temel amaç ve ana siyasî uygulama hâline getirilince, Türkler
başta olmak üzere bütün Müslümanların vatan topraklarına kaçması kaçınılmaz bir sonuç
olarak ortaya çıkmıştır. İşte, karşımızda İzzetbegoviç örneği duruyor. Serhad boylarındaki
kalelerin alınıp verilmesi 1590'larda olağan hâle gelmiş olduğuna göre, geriye göçün dе bu
tarihlerde başlamış olduğunu kabul etmek gerekir. Ne var ki, bu göçün hızlandığı dönem 19.
asrın başıdır. Osmanlıdan alınan toprakların Müslüman unsurdan temizlenmesi amacı i1e
1821–1922 yılları arasında beş milyon Müslüman yerlerinden sürgün edilmiş ve beş bucuk
milyon Müslüman öldürülmüştür (2).

Vatana kaçış önceleri doğrudan Anadolu'ya göç anlamına gelmiyordu. Osmanlı


toprağının her yeri vatandı ve herhangi bir yere yerleşilebilirdi. Mesela, Ruslardan kaçan

111
Tatarlara ve Çerkezlere Balkanlar'da rastlamak mümkündür. Ana tarafımın Tatar olan kısmı
muhtemelen 1864 yılındaki Kırım Savaşı sonunda Balkanlar'a yerleşmişti. Ancak, 1877–1878
Rus - Osmanlı Savaşı’ndan sonra Müslümanların perişan kitleler halinde Anadolu'ya ve
öze11ik1e İstanbul'a sığındıklarını görmekteyiz. 1912 yılındaki Balkan Savaşı’ndan sonra ise
perişan ve sefil hâlde olan yüz binler doğrudan İstanbul'a aktı. Bunların sadece beslenmesi
bile devlet için büyük dert oldu. Nerede kaldı barınma, giyinme, iş bulma, sağlık bakımı,
eğitim!... Bu noktada milletin kendisi yetişmiş ve dertli vatandaşları ile başta evi olmak üzere,
her şeyini paylaşmıştır. Esasen, Osmanlı’nın 1800'lerden itibaren başlattığı yenileşme ve
sanayileşme gayretleri, kendisine karşı acilen savaşların ve se1 gibi akan kaçkın kitlelerinin
yol açmış olduğu giderler yüzünden daima engellenmiştir. Bunları sahneye koyanların çok iyi
birer yapımcı olduklarını kabul etmek gerekir elhak!...

Bu göçlerin, devletin gelişmesini ve yeniden yapılanmasını önemli ölçüde


kösteklemiş olduğu aşikârdır. Ancak, bu göçler sebebiyle İstanbul'a gelen okumuş veya
herhangi bir alanda bilgi ve tecrübe sahibi kimselerin dе çok olduğu bilinmektedir. Ticaret,
sanat, zanaat, bilim ve siyaset dallarında buralardan gelmiş olan birçok sivri isim
zikredilebilir. Bunların etkisi i1e Devlet-i Aliyye'nin siyasetinde ciddi değişiklikler olmuştur.
Alemdar Mustafa Paşa, A1i Suavi, Resneli Niyazi ve Mahmut Şevket Paşa gibi kimselerin
faaliyeti çok can alıcı ve tayin edici olmuştur. Türk Milliyetçiliği’nin doğusunda dа muhacir
düşünürlerin önemli katkısı vardır.

İstanbul'a akan büyük göçmen kitlesi zaman içerisinde Anadolu'nun çeşitli yerlerine
yerleştirilmiştir. İnsanoğlunun tabiatı icabı bu maceranın her anı mutlaka sancılı olmuştur.
Fakat muhacirlerin anavatandaki Türklük tarafından şefkatle karşılandığı bir gerçektir.
Devletin çoktandır ihmal etmek zaruretinde kaldığı Anadolu'ya bu göçmenler hatırı sayılır
bir canlanma getirmişlerdir. Ne dе olsa bunlar daha verimli ve İstanbul'a çok yakın
topraklardan geliyorlardı. Bunların yaşayış tarzında ve dillerinde İstanbul’un etkisi çok
büyüktü. Yüzlerce yıldan beri yapılamamış olan ve İstanbul hayatının yurdun en ücra
köşelerine taşınması diyebileceğimiz bir hadise bir felâketin sonucunda gerçekleşmiştir.
Büyük Mustafa Kemal, yâd ellerde kalacak olan soydaşlarının büyük acılar çekeceğini
biliyordu. Atatürk, hem bu acıların önüne geçmek hem dе yurdun her yanına ayni kültürü
götürebilmek amacıyla olsa gerektir ki mübadele diye bilinen büyük göçü başlattı ve çok
başarılı bir şekilde sonlandırdı.

"Estergon Kalesi subaşı durak", "A1dı Nemçe bizim nazlı Budin'i" gibi türküler bu
hicranlı hayatın canlı hatıralarıdır. Türk Milleti, bu hayatın ruhundaki akislerini şiir, türkü,
masal, hikâye ve sair edebî eserler hâlinde günümüze miras bırakmıştır.

(1) Öztuna, Yılmaz: Büyük Osmanlı Tarihi, 3. Ci1t, 1994. Ötüken Neşriyat, İstanbul.
ISBN–975–437–141–5.

(2) Mc Carthy, Justin : Death and Exi1e. The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims,
1881-1922. The Darwin Press Inc., Princenton, USA, 1995. ISBN 0-87850-094-4.

112
TÜRKER ACAROĞLU
(Razgrat,1915)

Razgrat’ta doğdu. İlkokulu Razgrat’ta bitirince rüştiyeye başladı. 11 – 12


yaşlarında Türkiye’ye geldi ve ortaöğrenimine Balıkesir’de devam etti, Adana İlk
öğretmen okulundan mezun oldu. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirdikten sonra
Türkiye’de ve Fransa’da kütüphanecilik dalında uzmanlık öğrenimi gördü. Erzurum, Ağrı,
Kars ve Ankara okullarında öğretmen ve idareci; Ankara Milli Kütüphanede uzman,
İstanbul’da Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürü, A. Ü. Dil ve Tarih – Coğrafya
Fakültesinde uzman kütüphaneci olarak çalıştı. 1974’te emekliye ayrıldı. Hâlen İstanbul
Avcılarda oturmakta olan M. Türker Acaroğlu araştırmalarını yoğun olarak
sürdürmektedir.

Araştırmacı, hayatı boyunca, doğup büyüdüğü Bulgaristan’daki kardeşlerine bağlı


kaldı. Bulgarlar tarafından kendisine verilen altın madalyayı 3 Mart 1985’te Bulgaristan
Türklerine reva görülen insanlık dışı soykırımı uygulamalarından dolayı bir protesto
mektubuyla, kendilerine iade etti.

T. Acaroğlu araştırmalarını oldukça geniş bir alanda sürdürdü. Bulgarcadan


Türkçeye çevirilerle başlayarak, Türk okurlara Bulgar edebiyatını tanıttı; Bulgaristan’da
Türkçe yer adları; Bulgarların Türkçe kökenli soyadları konularında eserler yazdı. Türk
folkloru üzerine değerli araştırmalarıyla da bilinen T. Acaroğlu birçok ulusal ve uluslar
arası sempozyum ve kongrelerine bildirileriyle katıldı.

İyi bir derleme müdürü ve araştırmacı olarak kültür tarihimizde yer alan T.
Acaroğlu hizmetlerinden dolayı birçok kez ödüllendirilmiştir.

Basılmış elliye yakın kitaplarından sadece şu başlıkları sayalım:


Gagauzlar/Hristiyan Türkler (A. İ. Manov’dan çeviri, Ankara, 1930 – 40, yeni basım:
1999) Açıklamalı Atatürk Kaynakçası (2 cilt. Ankara 1981) Gagauz Atasözleri ve
Deyimleri (Türk Folklor Araştırmaları, 1986 / 1’den ayrı basım) Ankara 1986),
Bulgaristan’da Türkçe Yer Adları Kılavuzu (Ankara 1988) Bulgaristan’da 120 yıllık Türk
Gazeteciliği, 1865 – 1985 (İstanbul, 1990)

Bulgaristan Türklerinin son durumu

Viyana'da imzalanan AGİK (Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı) 3. izleme


toplantısının kapanış belgesinde, Bulgaristan’daki Müslüman Türk azınlığının temel hak ve
özgürlüklerinin iadesi vе korunmasına yönelik maddeler bulunduğu halde, çeşitli
kaynaklardan a1dığımız haber ve bilgilere göre, komünist Bu1gar yönetimi hâlâ
soydaşlarımızın maddi ve manevi baskı zulümleri devam ediyor, hâlâ Türk varlığını inkâr
ediyor, hâlâ daha Tarihsel Türk yapıtlarını, camileri ve hisarları yıkıyor ya da kiliseye
çeviriyor.

Bu konudaki Türk-Bulgar ikili görüşmeleri, yabancılara; “İşte biz bu sorunu


görüşüyoruz!” diyebilmek için yapılmaktadır. Oysa durumda hiçbir değişiklik yok: Türk
azınlık okulları, camiler, Türkçe yayın yapan gazete ve dergiler kapalı. Dil, din, gelenek ve
görenekler yasak! Türk, Türkçe, Тürk tarihi vb. gibi sözcüklere Bulgarların alerjisi var;

113
bunları hiç duymak istemiyorlar. Kendi bilim adamları bile bunları kullanmaktan
çekiniyorlar.

Sofya'ya yeni bir Baş müftü atamışlar: adını Nedü Gencev koymuşlar, eski Türk-
İslâm adı Nedim imiş. Bu adam ilkin polis okulunda, daha sonra hukuk fakültesinde
okumuş. Şumnu’ya emniyet görevlisi olarak atanmış. Sonra iki yıl da Kırçaali müftüsü
olmuş. İşte bu iki yıl içinde Müslümanlığı ‘öğrenmiş’, sonra da Suriye’ye “doktora”
yapmak üzere gönderilmiş. Belki de kendisine göstermelik bir “otorite doktorası” alınmış.
Demek oluyor ki, bundan böyle Bulgaristan’da – Suriye’den “icazetli” olarak-Hıristiyanlık-
Kızılbaşlık karışımı yepyeni bir Müslümanlık çıkacak ortaya. Nitekim şimdi baş müftülük
bir de küçük dergi çıkarmaya başlamış. Tabiî, bu da göstermelik; bunun da “asimilasyon ve
İslâmdan uzaklaştırma propagandası’ndan başka bir şey olacağını beklemek saflıktır.”Dinle
ilgili terimler, daha şimdiden Türkçeden uzaklaştırılıp yerli resmi dille(Bulgarca olarak)
öğrenilmeye başlamış bile...

Bulgaristan'da Müslüman Türklere yönelik yoğun konferanslar veriliyor. Sözde


“Köküne dönüş!” olayını her yönüyle aydınlatıyorlar... Güya Bulgaristan Türkleri aslında
Bulgar’mış dа Osmanlılar onları zorla Müslüman ve Türk yapmışlar!.. Oysa kendi
tarihçileri bile bunun aksini ispat ediyorlar. Bunu en son örneği, Prof. S.S. Bobçev’den
çevirdiğimiz “Deliorman Türklerinin Kökeni” başlıklı araştırmada (bak: “Bellten”, cilt 111,
sayı 203, Ağustos 1988, ss. 697-715). Prof. Bobçev bu değerli incelemesinde, genel olarak
Rumeli Türklerinin özellikle Deliorman Türklerinin Anadolu’dan göç eden
Osmanlılar’ın torunu olduğunu ispatlamıştır.

Sofya Üniversitesine bağlı Türk Dili ve Edebiyatı Enstitüsü, bilimsel olmaktan çok
politik bir kuruluş olarak kullanılmaktadır. Başında bulunan Doç. Emil Boev, Gagauz’dan
dönme yeni bir Hıristiyan – Bulgar; asistanı Vera Semercieva ise İstanbullu bir Hıristiyan
Ermeni, eski yurttaşımız... İşte, "köküne dönüş" olayının başlıca “aydınlatıcıları” bunlar:
başlıca Politika, diplomasi, her türlü istihbarat 'işleriyle çok sıkı bir bağları var; hatta, çok
kişinin canını da yakmış kimseler... Mahut “kampanya”ya bilimsel açıdan (yani dil,
edebiyat, halkbilim, etnografya vb. açılardan) “ışık tutan” en büyük uzmanlar, bunlar!..
Şimdi, bunlara bir de tarihçi Petrov denilen bir adam katılmıştır. Son yıllara gelinceye dek
bizde yapılan birçok toplantı, sempozyum vе kongreye katılmış olan bu kimselerin, hiç
değilse bundan böyle, Türkiye'ye ayak basmalarına kesinlikle olanak verilmemelidir. Bu
yapılırsa, Bulgaristan'daki birçok Türk, moral bakımından; birazcık tatmin olunurlar.

Bulgarların asıl amacı, asimilasyon yoluyla kendilerine hayatiyet (yaşama gücü,


canlılık, dirimsellik) kazandırmak; bir dе ülkelerine kara işçi (hamal) sağlamak; çünkü,
Bulgaristan'da artık nüfus artışı yok. Öte yandan, Bulgarlar artık çalışma yeteneklerini dе
yitirmiş durumda... Yerli Türklerse, her işe koyulabiliyorlar: Bulgarlar, şimdi yalnızca
yönetici olarak kalmayı sürdürmek istiyorlar. İşte, olayın puf noktası budur.

İtiraf edelim ki, son beş yıl onların hesabına akıp gitti. Biz, hiçbir şey yapamadık.
Onlarsa, Bulgaristan'daki Müslüman Türk çocuklarını ve şuraya-buraya yükselmek
isteyenlerin beyinlerini yıkamayı sürdürüyorlar. Bu adamlara çok şeyler vaad ediliyor.
İlkokullardan başlayarak yüksek okullara varıncaya dek, Türk çocukları üzerinde çok yönlü
ve yoğun bir “Bulgarla benzeşme” propagandası yürütülüyor. Yöntemleri, hiç bir yasaya da
ilke tanımıyor. Amaca varabilmek için her yolu deniyor, her şeyi ‘mübah’ sayıyorlar.

114
Şimdi, Bulgaristan Türkleri arasında göçmenlik için söylenti1er duyuluyormuş:
Ancak birkaç yüz aileyi kapsamına alacak, çok sınırlı bir göçmenlik; ana-baba, karı – koca -
çocuk gibi bölünmüş aileler... Bu durum karşısında, Bulgaristan Türkleri umutsuzluğa
düşüyor, bize inançlarını dа yitiriyorlar. Belki bilimsel kurumlarımızın, kitle haberleşme
araçlarımızın partilerimizin, hükümetimizin bu sorunda dа faal ve yoğun girişimlerde
bulunmaları yerinde ve yararlı olur. Sorunun çözümü için “dilim dilim” yöntemiyle hiçbir
yere varılamayacağı bilinmelidir. Bunca yıllık deneyimlerden sonra Bulgarlara kesinlikle
inanmamak gerektiğini anlamalıyız. Son zamanlarda yalnızca bölünmüş ailelerden söz
edilmesi, Bulgaristan Türklerini hayli üzüyor. Siyasal partilerimizin bu sorunla ilgili hiçbir
şey söylememeleri, suskun kalmaları hüzün vе esef verici bir durumdur.

Bulgarlar, sorunla ilgili görüşmeler yapılıyor görüntüsü vererek, ancak zaman


kazanmak istiyorlar. Böylece, sözde insan hakları konusunda Batı karşısında yüzlerini ak
etmek, düzeni bozuk ekonomilerine Batı'dan destek ve kaynak koparmak sevdasındalar.

Bulgaristan Türklerine moral verici Türkiye, Ankara vе İstanbul kısa ve orta dalga
radyo yayınlarını, Bulgarlar, çok güçlü parazitlerle bozuyorlar. Bu alanda gereken önlemler
alınırsa, radyo yayınlarımız orada daha net biçimde dinlenebilir.

Özellikle İstanbul radyosunun cumartesi ve pazartesi günleri yayınlanan-.


“Ülkemizden-yöremizden” programlarında dil, edebiyat, tarih, gelenek ve görenekler,
halkbilim ve etnografya ile ilgili konular artarak çeşitlendirilir, tekrar tekrar yayınlanırsa
daha yararlı ve etkili olabilir. Hele bu konulardaki programlar, Batı'ya yönelik yayınlarda da
tekrarlanırsa, daha dа iyi o1ur; çünkü, Bulgaristan Türkleri Batı yayınlarını dа dinlemeye
çalışıyorlar.

Bulgarların asılsız iddialarını çürüten bilimsel yayınlara gereksinme var. Şimdilik


yayınlar yetersiz, sayıca azdır. Bunları küçümsememek gerekir. TRT'nin bugüne dek
Bulgaristan Türkleri konusunda bir tek açık oturum düzenlememiş olması, düşündürücü
olduğu denli, dinleyiciler üzerinde olumsuz etkiler yapıyor.

Balkanların Sesi, Sayı–3, 1989, 7.

115
BEĞLÂN TOĞROL

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun oldu. Stanford Üniversitesinde


Fulbright Scholar olarak bulundu. Cambridge Üniversitesinde dе Research Fellow olarak
çalıştı. 1992'de Cambridge Üniversitesi Newham College'e Honorary Fellow olarak seçildi.
1969 yılından beri İstanbul Üniversitesi Psikoloji Enstitüsü Müdürü, Psikoloji Kürsüsü
Başkanı ve 1982'de YÖK'ten sonra Psikoloji Bölüm Başkanı olarak 25 yıl İstanbul
Üniversitesi Psikoloji'de Başkanlık yaptı. 1994 yılında emekli oldu. Bu arada, 1992'de Hak ve
Özgürlükler Partisinin Eski Сuma seksiyonu tarafından Bulgaristan'a davet edilip konuşmalar
yapmıştır. Çalışmaları daha çok deneysel ve tıbbi psikoloji alanında olmakla birlikte son
yıllarda “azınlıklar” bilhassa “Türk azınlıkları” üzerinde bazı çalışmalar yaptı. Bunlardan bir
kısmı İngilizce yayınlanmıştır.

Direniş

(Bulgaristan Türklerinin 114 yıllık onur mücadelesinin karşılaştırmalı


psikolojik incelemesi)

Charles Dickens, “İki Şehrin Öyküsü” adlı ve 1789 Fransız İhtilâli esnasında
kişisel dramları içeren romanına, "Zamanların en iyisi, zamanların en kötüsü ....", diye
başlamaktadır. Gerçekten yaşları yarım yüzyılı geçmiş kişilerin hayatında belki dе 1989
yılı tıpkı böyle unutulmayacak bir yıl olarak kalacaktır. Charles Dickens'in romanına
konu olarak aldığı 1789 Fransız İhtilâlinden tam 200 yıl sonra, 1989'un ortasından
itibaren çatırdayan politik dengeler Berlin duvarıyla birlikte yıkılırken, bu enkaz
ardından pek çok sosyal, psikolojik ve tabiî ekonomik sorunları içeren feryatlar
kulaklarımızı çınlattı durdu. Bu arada, Doğu Türkistan'dan Kafkasya’ya Kafkasya'dan
Тunа boylarına kadar dış Türklerin hüzünlü sesleri çeşitli lehçeler ve ağızlarla
kulağımıza ulaşmaya ve hatta Rumelili ağzıyla "bizi çığırmaya" başladı. Bunların
arasında bizim için en tiz'i tabiî ki hemen yanı başımızda Bulgaristan'daki
soydaşlarımızın sesleriydi. Bu sesi işitmememize imkân yoktu. Çünkü üç ау süresince
her gün çok sayıda Türk soydaş televizyondan Bulgaristan'da işlenen insanlık suçunu
bizlere seslendi durdu. Ancak, bu sese Anavatanlarındaki soydaşlarından başka kimseler
pek aldırmadılar. Medenî devletlerin bu ve benzeri olaylara, hiç bir ayırım, bir tefrik
yapmaksızın gereken önemi verdikleri ve tedbirlerini a1ıp, yok edilen hakların iadesine
çalıştıkları, insanlık suçu isleyenleri mükâfatlandırmak yerine milletlerarası arenada
cezalandırmaya başladıkları zaman, alet edevat medeniyetinden gerçek insanî
medeniyete erişeceklerine inanıyorum.

Komünist Bulgaristan devletinin Türklere karşı 40 yıldır ve ondan önceki


idarelerin dе 80 yıldır yaptıkları, haksız, kanunsuz işlemler, Türkiye Devleti ve
tarihçilerimiz tarafından çok iyi bilinmekle birlikte, durumun Türk kamuoyuna
yeterince aksettirilmemiş olduğu da bir gerçektir. Bulgaristan Devletinin 1877 Savaşından
başlayarak, bütün ikili ve uluslararası antlaşmalara ve taahhütlerine rağmen, eşine az
rastlanan bir ikiyüzlülükle, memleketindeki Türkleri yok etmeye yönelik baskı ve şiddet
politikasından hiç bir zaman taviz vermediği bir gerçektir. Benim burada ele almak
istediğim husus bilhassa madalyonun öbür yanıdır. Bulgaristan’ın sebep olduğu bilinen
bütün yasa dışı olaylara karşılık oradaki Türk halkı bu sürede ve özellikle son devrede ne
gibi yanıtlar vermişler, psikolojik deyimle ne gibi tepkilerde bulunmuşlardır? Genelde, topu
tüfeği olmayan, bunları 100 küsur yıldır kullanmayan, 2 yıllık askerliğini yol yapımı ve
inşaatta çalışarak tamamlayan azınlık statüsündeki, işinde gücünde kendi halinde olan bu

116
halkın, öncelikle 1984'ten beri, “adlarının gasp edilmesiyle” başlayan insanlık suçuna bir
takım tepkilerde bulunduğu muhakkaktır. Bu tepkilerin, 1989'un ikinci yarısında
Bulgaristan yöneticileri tarafından beklenmedik bir düzeye eriştiği, hele son zamanlarda
onları büsbütün şaşırtarak "zorunlu göç" gibi gerek memleketindeki Türklere ve gerekse
Türkiye'ye yönelik açık agresif tavırlar sergilemelerine ve milletlerarası toplantılarda
köşeye sıkışmalarına, bir yandan inkâr, bir yandan iftira ve diğer yandan dа tehditler
savurmalarına yol açan bir seviyede geliştiği anlaşılmaktadır.

1989'un Ağustos başında, Bulgaristan tarafından “utanç trenine” zorla tıkılarak


Kapıkule'ye postalanan Türklerle yaptığım psikolojik incelemeler esnasında
soydaşlarımızın nice haksızlıklara ve zorluklara rağmen azimli, sabırlı, ne yaptığını bilen
kişiliklere sahip olduklarını gözlemiştim. (В. Toğrol, 1989). Altı ау sonra, bilhassa
İstanbul’daki misafirhanelerde yaşayanlarla yaptığım çalışma esnasında ise (В. Toğrol,
1990) gazetelerimize ve televizyonlarımıza şöylece aksetmiş bulunan Bulgaristan
Türklüğünün bilhassa 1989'daki direniş hareketinin önemini anlamış oldum. Bu olayı
değerlendirebilmek için, '93 Harbi'nden beri Bulgaristan'da Türklere karşı uygulanan
"insanlık suçu”nun özelliğini ve boyutlarını kavramak ve dünyadaki bu tür olaylarla
karşılaştırmak gereklidir.

21. yüzyıla çok yaklaşmışken, 20. yüzyılımızın artık tarih sayfalarına Atom Çağı,
Bilgisayar Çağı gibi bilim ve teknolojinin zaferini simgeleyen unvanlarla yerleşmeye
başladığını görüyoruz. Gerçekten, fizik bilimlerinin akıl almaz bir başarıyla geliştiği ve
bulguların teknolojiye uyarlanarak insanlığın hizmetine sunulduğu çağımızda, hele 1991'in
ilk günlerinde devam eden Körfez Savaşıyla; savaşın dahi hukuki ve ilmi bir presizyonla
(dakiklikle) nasıl yürütüldüğünü televizyon ve radyo gibi kitle iletişim araçlarımızdan anı
anına büyük bir hayretle izledik. Batıda son yirmi yılda genetik mühendisliği dalında
yapılan bilimsel araştırma ve çalışmalar, bilhassa Amerika'da, ortaya çıkaracakları ahlâkî ve
siyasî sorunlar nedeniyle, halk tarafından büyük ve şiddetli protestolarla karşılanmış;
resmen bu tür araştırmalara ket vurulmuş, en azından alenî ve yaygın bir şekilde yapılmaları
önlenmiştir. 20. yüzyılın ilk çeyreğinden günümüze değin yarım yüzyılı aşan bir zaman
sürecinde ise vüs’at ve şiddetine daha önceki devirlerde rastlanmamış olan ve insanlığı en
az bilimsel ve teknolojik gelişmeler ve genetik mühendisliği alanında olup bitenler kadar
ilgilendirmesi gereken, fakat nedense emplikasyonları kitlelere gerektiği şiddette
aksetmemiş bulunan bir olay daha vardır. Bu olay, Batı'nın 1936'lardaki Moskova
Mahkemelerinden itibaren gözleri önüne serilen ve insan zihnini zorla değiştirme*** üzere
bilhassa komünistler ve benzeri bir takım başka siyasî teşkilâtlar tarafından bazı gruplara
karşı uygulanan psikolojik tekniklerdir. Endoktrinasyon, beyin yıkama, düşünce reformu gibi
terimlerle ifade edilen bu yeni yöntemler, insanlığın insan olduğu binlerce yıldır en fazla
kıymet verdiği, “kendisi olma” haysiyeti ve hakkını vahşicesine elinden alıp yok eden ve
onu olduğundan başka bir insan yapan psikolojik silâhlardır. Bu silahların Naziler
zamanında kendi özelliklerine has bir şekilde gestapo temerküz kamplarında ve bir yerde
bazı ayarlamalarla tüm Almanya’da kullanılmış olduğu ve komünizmle birlikte Rusya'da,
demirperde ülkelerinde, Çin'de ve Kore'de gerek kendi halkları, gerek muhalifleri ve
bilhassa harp esirleri üzerinde denendikleri bir gerçektir.

Bulgaristan'da 1878'de Bulgaristan Prensliği’nin kurulmasıyla birlikte oradaki


Türklüğü yok etmek üzere başlayan, Türkleri Bulgar yapmaya yönelik 100 küsur
yıllık olaylar, 1984 yılında oradaki Türklerin “ad’larının gasp edilerek Bulgar

***
İngilizcesi: to manipulate the minds of human beings.

117
adlarıyla değiştirilmesiyle" son safhasına ulaşmıştır. Böylece, komünist Bulgaristan
idarecileri, 20. yüzyılın son yıllarında, bütün dünyanın gözleri önünde, meselâ, nazi
Almanya’sında temerküz veya imha kamplarında olanlarla es mahiyette bir “insanlık
suçu” işlemiş oldular. Psikologlar insan yavrusunun kişilik gelişiminin doğumuyla
birlikte, hatta ana karnından itibaren başladığını, ve ilk altı yıllık devrede şekillenerek
bir “ben”e sahip birey olarak, değişmesi zor özelliklerine kavuştuğunu kabul
etmektedirler. “Ben” ve “benlik” duygusu insanın yakın ve uzak çevresiyle, kısaca
dünyasıyla ilişkilerinde sahip olduğu en temel mihenk taşı, referans birimi işlevini
görür. “Ben” olduğum sürece; “Sen”, “О” ve “çevrem” vardır. Bütün bunlar “ben”imle
anlam kazanır. “Ben” yoksam, hiçlik (а void) vardır. Bu sebeplerden ötürü bir insanın
kendisinin “ben”lik kavramı yaşamak hakkı kadar önemli, en temel hakkını ve
hürriyetini temsil eder. Onu kaybetmek, onurunu, haysiyetini, insanlığını kaybetmekle
eş değerlidir. Hele Türklerde, var oldukları günden beri, “ad”ın ne büyük bir önem
taşıdığı, bilhassa Dede Korkut Destanı ve benzeri belgelerden bilinmektedir.

Hitler'in faşist nazi Almanya’sındaki gestapo temerküz kamplarında


mahpusların şahsiyet yapılarını değiştirmek üzere maruz bırakıldıkları fiziksel ve
psikolojik insanlık dışı yöntemler ve bunların ortaya çıkardığı değişmeler ile komünist
rejimlerde, aynı gaye ile kullanılan yöntemler incelendiğinde ve bunlar Bulgaristan'da
Türklere ve bütün diğer azınlık statüsünde olanlara karşı uygulanan dehşet
politikasıyla karşılaştırıldığında, Bulgaristan idaresinin memleketlerindeki hemen
hemen yarıya yakın bir nüfusun benliklerini değiştirmek üzere yaptıklarının,
Hitler'inki, Stalin'inki veya Mao'nunki kadar şeytanca girişimler olduğu
görülmektedir.

Gerek nazi Almanya’sında, gerek komünist Rusya, Çin ve Kore gibi onların
peyklerinde olanlarla, Bulgaristan'daki Türklere karşı yapılanların hepsi aynı biçimde
totaliter, son derece kuvvetli sosyal organizasyonların, kendi himayelerindeki mazlum
insanlara karşı işledikleri organize zulümlerdir. Birinci Dünya Savaşı; ilerleme vе
tekamülle insanlığın problemlerini çözebileceğine, hayatına yeni anlamlar
kazandırabileceğine dair inançları yıkmıştır. İkinci Dünya Savaşı ise, teknolojiye bağlı
ilerlemelerin insanlığın saldırganlık insiyaklarını daha dakik, daha inanılmaz
seviyelerde korkunç şekillere dönüştürebileceğini ispatlamış oldu. Kuvvetli sosyal
organizasyonların gelişimine bağlı ilerlemeler neticesinde Buchenwald'1er,
Auschwitz'1er, Gulag Takım Adaları, Kore Esir Kampları veya Belene’ler ortaya
çıkmıştır.

1939'dan 1945'е kadar devam eden altı yıllık İkinci Dünya Savaşından sonra ve
ancak arkada milyonlarca ölü bırakılarak tüm dünyanın gayretiyle, Hitler'in kurduğu
dehşet makinesinin yıkımı gerçekleşebilmiştir. Hitler 1933'te başa geçtiğine göre, tam 12
sene bu dehşet kampları dünyanın gözleri önünde işleyip durmuştur. Temerküz
kamplarının hukukî gerekçesi, Alman anayasasının cumhurbaşkanına verdiği olağanüstü
yetkilerle, devlet düzeninin korunmasını öngören 48. maddesine dayanmaktaydı. İlk
defa Von Hindenburg zamanında, devleti korumak üzere, “koruyucu tutukluluk” adı
altında işletilmeye başlanan bu madde, çıkartılan ek kanunlarla tutukluların gizli polise
teslim edilmeleriyle birlikte, onların mahkemelere başvurmalarını dа önlemiştir. 1933'te
Hitler'in nazi partisi seçimleri kazanınca, olay tam manasıyla çığırından çıkarak önce
rejim, sonra parti düşmanları, filân derken, gelişmeler 1942'de mazlum insanların
Auschwitz'deki gaz odalarında imha edilmelerine kadar gelip dayanmıştır. Rusya'da olup
bitenler ise, komünist partinin 1917'de iktidarı ele geçirmesiyle başlamış, fakat 1924'te

118
Lenin'in ölümüne takiben, Stalin'in başa geçmesiyle onun ölüm tarihi olan 5 Mart 1953'е
kadar tam yirmi dokuz sene en karanlık devrini yaşamıştır. Ancak, Sakharov,
Solzhenitsin v.b. Rus aydınlarının cılız muhalefetiyle başlayan ve 1990 Barış ödülü
sahibi S.S.C.B. lideri Sayın Gorbacev'in ortaya koyduğu “glasnost” ve “perestroika”
politikasıyla birlikte, hemen hemen yetmiş yıl sonra yeni bir aşamaya ulaşan gelişmeler,
insanlık tarihinde geniş ufuklar açmıştır.

Kuzey Kore'de olanlara, 1950 ile 1953 yılları arasında Birleşmiş Milletler
Kuvvetlerinin savaşması ve bunun sonucunda Güney Kore'nin kurtarılmasıyla üç yıl sonra
“dur” denilebilmiştir. Kuzey Kore esir kamplarında yapılanlar hukukî dayanaktan yoksun,
Cenevre Anlaşmasına aykırı tasarruflardı. Hitler'in insanlığa karşı yürüttüğü organize
gaddarlık ile Kuzey Kore'de olanlara hür dünya milletleri savaşarak ve kanlarını akıtarak
müdahale etmişlerdir. Dünyanın ikinci süper güçü olan Rusya'da ise, aynı sistemin kendi
içinden çıkmış bir liderinin üstün beyin gücü ve yürekliliği sayesinde ve türlü zorluklara
rağmen, son verilmeye çalışılmaktadır. Bulgaristan Türklerinin çilesi, 1877-1878 Türk-Rus
Savaşıyla başlamış, 1878'de imzalanan Berlin Andlaşmasının onların haklarını koruyan tüm
maddelerine rağmen ve daha sonra imzalanmış bütün ikili ve uluslararası andlaşmalara karşın
bu güne kadar 114 yıldır hiç bitmeden devam etmiştir. Ve, 114 yıldır Bulgaristan Türkleri,
dünyanın umursamaz bakışları karşısında, “haklarına kavuşma mücadelelerini”, yalnız
başlarına vermektedirler.

Bulgaristan'da Türklere karşı yönetilen zulümler 1877'de başlamış olmakla beraber,


Hitler'inki, Stalin'inki gibi organize gaddarlık biçimine dönüşümleri, 1956'da Todor
Jivkov'un iktidara gelişiyle şekillenmiştir. Hitler, Stalin, Мао yok olmuş, Todor Jivkov ise
1989'da Doğu Avrupa'da esen kasırgayla yıkılmıştır. Ancak, ne kendisi, ne de kurduğu zulüm
makinesi henüz yok olmamıştır. Jivkov üç yıldır hâlâ Türklere karşı işlediği “insanlık
suçlarından” ötürü yargı karşısına dahi çıkarılmamıştır. Bulgaristan'da Türklere karşı
yapılanların Hitlerin’ki kadar bile hukukî bir dayanağı yoktur. Yapılanlar, bilakis, tam aksine,
imza konulan tüm andlaşmalara aykırı olarak yapılmış ve yapılmaktadır. Buna rağmen,
Avrupa Konseyi'ne kabul edilen bugünkü Bulgaristan idaresi bir kaç yıl önce dünya
devletleriyle birlikte imzaladığı Helsinki Nihai Senedi'nin azınlıklarla ilgili hükümlerine
karşılık, Türkçe derslerini gayri nizami olarak askıya almış, bu günlerde değiştirmeye
çalıştığı anayasa taslağında ise, azınlıkların haklarını garantiye alan maddeler ile şu anda
üçüncü parti durumunda olan Hak ve Özgürlükler Hareketine olanak sağlayan maddelerin
iptaline yol açacak planlar tasarlamıştır. Böylece, Bulgaristan'daki değişimlerin, imza
konulan uluslararası ve ikili andlaşmalar gibi sureta, göstermelik, sadece dünyayı kandırmak
için yapılmış değişimler olduğu; aslında orada henüz hiç bir şeyin pek öyle değişmediği
düşünülmektedir. Bu yüzden, biz Anavatan Türklerinin, milletlerarası tüm kuruluşlarda hiç
bıkmadan ve yılmadan bu gerçeği bütün dünyaya anlatmamız ve Bulgaristan'daki ve tüm
Rumeli'deki Türklüğü yalnız bırakmamamız şarttır. 21. yüzyıla daha aydınlık bir yüzle
hazırlanan hür dünya devletleri dе, şu günlerde nasıl Kuveyt'in veya Kuzey Irak'taki Kürtlerin
yanında olabilmişlerse, artık Rumeli Türklerinin dе yanlarında olmak zorundadır. Çünkü, 114
yıldır orada olanlar Hitler'in Almanya'sındakinden daha az korkunç değildir. Bunu onlara
anlatmak, onların dа bu gerçekleri görmelerine yardımcı olmak mecburiyetindeyiz. Çünkü, acı
dа olsa gerçekleri incelemek, realitelere arkamızı dönmeyip, ne olduklarını nasıl oluştuklarını
anlamaya çalışmak, bilimin gereği olduğu kadar, bir daha böyle olayların ortaya çıkmalarını
önlemek bakımından dа gereklidir.

Komünist dünyanın çatırdayarak yıkılmakta olduğu şu günlerde, bu yıkıntıyı


ekonomik nedenlerin çabuklaştırdığı anlaşılmakla birlikte; о ülkelerdeki insanların "hür-

119
vicdanlarını arama" olayının, bu yıkımın alt yapısını oluşturduğundan ben şahsen hiç şüphe
etmiyorum. Bu çalışmamı Bulgaristan halklarını kötülemek için ele almadım. Onların dа içinde
yaşamak zorunda kaldıkları yönetimlerin şartlarına tâbî olduklarını biliyorum. Buna rağmen,
Bulgaristan idaresinin Türklere karşı yaptıklarını tasvip etmeyen, hatta bunlardan eza duyan
sade Bulgar vatandaşlarının bulunduğunu dа biliyorum. Bunları bana daha 1989 yazında
“zorunlu göç”le Türkiye'ye sığınan soydaşlarımız geldiklerinde anlatmışlardı. Nitekim,
Bulgaristan Türkleriyle ilgili olarak о günlerde yapmış olduğum psikolojik araştırmada,
genelde Bulgar halkının ve kendi komşularının olaylara karşı tutumları (atitude) i1e ilgili
olarak sorduğum sorulara soydaşlarımızın verdikleri cevaplardan şu sonucu çıkarmıştım:

... Soydaşlarımızın Bulgar vatandaşlarıyla kendileri arasında en azından


görünüşte önemli bir sorunları bulunmadığı görülmektedir. Komşularıyla,
meslektaşlarıyla aralarında geçimsizliker kişisel çatışmalar yoktur. Hepsi işinde
güçünde, çalışkan, iyi vatandaşlardır. Buna rağmen, Bulgaristan yönetimi bu
mükemmel vatandaşların sadece “Türk olma” hak ve isteklerine merhametsizce
saldırmaktadır. (В. Toğro1, 1989, 36}

Nitekim, 1989'un sonlarından başlayarak bu güne kadar bazı Bulgarlar


tarafından Türklere karşı yöneltilen bir takım neo-nazizm olaylarının dа, eski komünist
partinin bu günlerde yarı işsiz durumundaki gizli faşist elemanlarınca düzenlendiğine
inanıyorum. Ama, dünyanın ikinci süper gücü S.S.C.B.'nin Başkanı Gorbacev'in
“glasnost” ve “perestroika” meltemiyle dünyada taptaze esintilerin başladığını da umutla
görüyorum. Bunun sonucunda demir perdeler çatlamış bir kısmı hemen hemen tamamen
yıkılmıştır. Yeni bir dünya; bir Avrupa Evi'nin temelleri atılmak üzeredir. Türkiye'de dе
daha Nisan ayının ilk günlerinde, Ramazan Bayramı’ndan az önce, büyük bir kanun
değişikliği gerçekleşmiş, demokrasinin bütün mekanizmaları işletilmeye başlanılmıştır.
Bulgaristan'da ise, Türk azınlığın haklarıyla ilgili gelişmelerin çok yavaş gittiği ve
çeşitli kandırmaca tedbirlerle yürütülmesine çalışıldığı gerçek olmakla birlikte, yine dе
bu gün Jivkov zindandadır. Sayın Cumhurbaşkanımız Turgut Öza1'ın “Karadeniz
Projesi” Bulgaristan dа dahil yöredeki tüm devletler tarafından gereken ciddiyetle
incelenmektedir. Yeni bir dünya doğuyor, ve bu dünya da artık Hitler'lerin, Stalin'lerin,
Jivkov'ların yeniden ortaya çıkmaması için, bu yeni dünyayı özleyen bütün insanların
elele vermelerinin zamanı gelmiştir. Bunların önlenmesinin ancak yukarıda belirtildiği
üzere, hoşlansak dа hoşlanmasak dа, gerçekleri usanmadan incelemek, onları ört bas
edecek yerde, gözlerimizi açarak dikkatle bakmakla mümkün olduğuna
inanıyorum.Yeni ve umut verici gelişmeleri sevinçle karşılıyor ve soydaşlarımızla
birlikte bir kere daha bütün Bulgaristan halklarına mutluluklar ve esenlikler diliyorum.
Bu incelememi, hak ettikleri parlak geleceğin yakında ufuklarını aydınlatacağına
inandığım, Bulgaristan Türklerine sevgilerimle ithaf ediyorum.

Nisan 1991, B. Toğrol, Direniş, İstanbul, 1991.

120
HASAN KÖNİ
(İstanbul, 1945)

İstanbul’da doğdu. Saint Josep Lisesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler


Fakültesi Uluslararası ilişkiler Bölümünden mezun oldu. Aynı Fakültede ve Michigan State
Üniversitesinde Lisansüstü ve doktora, doktoraüstü çalışmalar yaptı.1982 yılında California
Üniversitesi, Santa Cruz’da ve 1990 – 1991 yılında Washington, John Hopkins
Üniversitesinde konuk öğretim üyesi olarak bulundu.

Hâlen Yeditepe Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanlığı, Ankara


Üniversitesi Türk İnkılâbı Tarihi Enstitü Müdürlüğü, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek
Kurum Yönetim Kurulu üyeliği ve Milli Güvenlik Akademisi öğretim üyeliği yapmaktadır.
Atatürk üzerine, Türk dış ve iç politikası üzerine, uluslararası güncel konularda yayımlanmış
altmışa yakın makalesi ve eserleri vardır.

Bulgaristan’daki Türklerin Zoraki Göçü

Bundan bir yıl önce yeni yazacağı bir kitap için Avusturyalı Tarihçi Erich
Feigl ile konuşuyordum. Kendisinin bildiği gibi Ermenilerin Terör miti diye birçok
dillere çevrilmiş bir kitabı var. Bu kitabını yazarken kendisi Türk tarihinin önemli
bölümlerini incelemek zorunda kalmış. Bu nedenle tarihimizi iyi biliyor. Türklerin
yurtdışındaki zor durumlarını konuşurken benim üzüntüye ve karamsarlığa düşmem
karşısında bana herkese söylemeyeceğim bir Şeyi size söyleyeceğim dedi:

“Biz de tarihte Türkler gibi bir büyük devlet kurduk. Ancak, Avusturya-
Macaristan İmparatorluğu yıkılınca yenisini kurmak mümkün olmadı. Siz ise tarih
boyunca imparatorluklar kurup durmuşsunuz, kaybolduğunuz devirler olmuş, gene
kendi kendinize ortaya çıkmışsınız ve devlet kurmuşsunuz. Böyle bir soy
kaybolmaz ve kolay yıkılmaz bu nedenle kederlenmeyiniz.” Gerçekten de sonradan
düşündüğüm gibi kendi başına, kimsenin yardımı olmaksızın ortaya çıkabilen ender
bir yapıya sahip bir milletin bazı devirlerde sıkışması geniş bir tarihi perspektif
içinde bakıldığında çok korkutucu ge1miyor. Bulgaristan'daki sorunlu kılınan Türk
göçüne de bu gözle bakmak gerekiyor. Kimisi Batılı Devletlerin yardımıyla kurulan
ve onun içinde bulunan lobilerinin politikasıyla ayakta duran, kimi, pan-slavist
politikalar içinde Orta Asya'dan gelip kendini Slav sanan bir yapı üzerine Rus
Çarlığı tarafından bindirilen devlet yapıların sahip ülkelerin, destekli kuruluş
kompleksleri içinde kendi içlerinde bulunan azınlıklara daha insanî davranmaları
beklenemezdi. Karmaşık bir di1, din ve soy yapısına sahip bulunan Balkanlar’da
diğer ülkelerin birbirlerinin azın1ıklarına Türk azınlıklarına davrandıkları gibi,
davrandıkları düşünülürse yukarıdaki tezimizin doğruluğu anlaşılacaktır.

Bugün bir başka Balkan ülkesinde Macar azınlıkları aynı muameleye


tabidirler. İnsancıl bir yönetimi olan Yugoslavya bile etnik sorunları içindedir.
Bilindiği gibi 1. Dünya savaşı öncesi bütün devletlerin yaka silktikleri bir kelime
vardı. “Balkanlaşma”. Bu kelimenin anlamı uyuşmazlık, çatışma ve sürekli sorun
demekti. Balkan1ar bu özelliklerinden dünya iki kampa ayrılıp kamp büyükleri
kendilerine susmalarını emrettikleri için nispeten arınmış görülmüşlerdir:Glasnostla
gelen büyüklerin gücünün üzerlerinde nispeten ve görünürde hafiflemiş olması gene
komplekslerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Uluslararası ortam böyle sürdüğü
takdirde 2000 yılına doğru Türkiye bu tür sıkıntıları yaşayacaktır.

121
Bulgarların bir tutumları ise yeni değildir. 1950 yılında dа 250.000 kadar
Türkü üç ау içinde Türkiye'ye yollamayı planlamışlar ve ancak 180.000 kadarı
Türkiye'ye gelebilmiştir.

Türkiye bu soydaşlarını bağrına basmış ve onları verimli bir duruma


getirmiştir. Türkiye, Balkanlar’ın durumunu iyi değerlendirdiği için Bulgaristan’a
sürekli olarak bir göç planı önermiştir. Bu plana göre her sene 20-25.000 dolayında
Türk ülkeye kabul edilecektir. Planın tatbikine göre 1970 senesinde bütün Türkler
Türkiye'ye gelmiş olacaktı. Ondan sonra Bulgarlar bir başka Balkan devletiyle
başka bir konuda kapışmalarını sürdürebilirlerdi. Ancak bu öneri kabul edilmediği
gibi 1950 göçü dе kendiliğinden tek taraflı olarak Bulgarlar tarafından
durdurulmuştur.

Ne yaptığı ne yapacağı bir ü1keyle bir arada yaşamak talihsizlik olarak


nitelenebilir. Özellikle, her insan haklarıyla ilgili belgeye laf olsun diye imza koyan
ve sırtını büyük devlete dayayarak iş yapan bir ülkenin komşusu olmak en azından
böyle bir yorumu gerektirir.

Batılı ülkelerin insan hakları karşısındaki tutumu ise her zamanınkinden


farklı olmamış kendi işine gelmeyen konularda Batı ağır davranmıştır.

Tarihte kendilerinin yerine ölüme göndermek için haklarını korur gibi


gözüktükleri azınlıkları ilerde yeniden kullanmak için ayağa kalkan Batı kamuoyu
kullanamayacağı azınlıklar için sessiz kalmaktadır. Batının insan hakları konusunu
gelişmekte olan ülkelerle özgürlük olmayan sosyalist ü1kelere karşı bir psikolojik
baskı silâhı olarak kullandığı belki bir zaman sonunda anlaşılabi1ir. Türkler için
ayağa kalkan gene Batı ülkelerine yerleşmiş olan Türk dernekleri olmuştur.
İngiltere'deki Türkler, Bulgar zulmünü protesto amacıyla bir gösteri yürüyüşü
düzenleyeceklerini söylemişlerdir. Bulgar baskılarının Alman basınında yankı
bulmasının nedeni de gene orada yaşayan 1.5 milyon Türkün etkisidir. Batının diğer
etkili kuruluşlarının harekete geçmesi olaylar sürerse ancak gündeme
gelebilecektir.

Türkiye kendisine karşı oynanan oyunların farkındadır. Türklere karşı


“bekleme politikalarıyla” bir sindirme yöntemi uygulanamaz. Türkiye kendisine
sığınan Türkleri besleyebilecek kapasitededir. Sosyalist devletlerin ölçemeyeceği
ikinci bir unsur daha var о dа Türklerin manevi gücüdür. Kendisi aç ka1ır
komşusunu, misafirini aç bırakmayan bir yapıya sahip olan Türkler, inandıkları
konuda sonuna kadar direnirler. Bu direniş için güçleri asil kanlarında mevcuttur.

Balkanlar’ın Sesi, Sayı-4, 1989, 8.

122
Bulgar Yazarlar Birliğine Türkiye Yazarlar Sendikasının Mektubu

Bulgaristan yazarlar Birliği Başkanlığı, Sofya

Sayın Başkan ve değerli Bulgar meslektaşlarımız,

Çoktan beri size yazmamız gereken bu mektubu, Türkiye’deki 12 Eylül 1980


Askeri Darbesi’nden sonra Türkiye Yazarlar Sendikasının çalışmaları yasaklanarak askeri
mahkemeye verildiğimiz ve beş yıl süren yargılanmamızdan sonra ancak sendikamız
çalışmalarına daha yeni başlayabildiği için, gecikerek yazabiliyoruz.

1960 yılından bu yana, hükümetlerimiz arasındaki resmî ilişkilerin çok ötesinde


ve üstünde, Türk yazarlarıyla Bulgar yazarları arasında gerçekten çok içtenlikli ve
sağlam olduğunu sandığımız dostluk, arkadaşlık ve meslektaşlık ilişkileri kurulmuş ve
gelişmiştir. Türkiye Yazarlar sendikasıyla Bulgar Yazarlar Birliği olarak örnek bir
dayanışma içinde ortaklaşa çalışmalar yapmıştık. Özellikle Bulgaristan Türklerine
Bulgarlarla eşit olarak tanınmış bulunan yurttaşlık hakkını, sosyalist yönetimin utkusu
olarak görüyor ve bu güzel olayı da Türk okurlarımıza böyle gösteriyorduk.

Sofya’da hem telif hem çeviri Türkçe yayınlar yapan büyük bir yayınevi vardı.
Türkiye’de yayımlanmayan ve yasak da olmayan pek çok değerli kitapları bu
yayınevinden sağlıyorduk.Örneğin Nazım Hikmet’in sekiz ciltlik Türkçe bütün
yapıtlarını bu yayınevinden alabilmiştik. Doğal olarak Bulgarcayla birlikte, Bulgaristan
Türkleri için anadilleri olan Türkçe eğitim yapan okulları ve Türk öğretmen okulu vardı.
Türkçe haftalık gazete ve çocuk dergisi ve aylık magazin yayımlanıyordu. Bulgaristan
halkının ortalama onda biri Türk kökenli olduğundan, Bulgaristan Türkleri Bulgarlarla
eşit haklarla bütün örgüt, kurum ve kuruluşlarda yer alıyor, iş buluyor ve görev
yapıyorlardı. O zamanlardaki incelemelerimizde, Bulgaristan’daki Türklerden hiçbirinin
Türk ulusalcılığı gütmeyip kendilerini Türk kökenli Bulgaristan yurttaşı saymalarını
sosyalist eğitimin başarısı olarak görüyor ve bu güzel izlenimleri yazılarımızla,
kitaplarımızla Türk okurlarına iletiyorduk. Örneğin TYS Genel Başkanı Aziz Nesin
1965 yılında Bulgaristan’a yaptığı gezide Bulgaristan Devlet Başkanı (Bulgaristan
Komünist Partisi Genel Sekreteri) Todor Jivkov’la makamında konuşmuş ve T.
Jivkov’un özel demecini 15 Kasım 1965 tarihli Akşam Gazetesinde yayımlamış ve bu
yayın T. Jivkov’da memnunluk yaratmıştı. Aziz Nesin’in “Soruşturmada” adlı kitabında
yer alan o konuşmanın bir bölümünün özetini buraya aktarıyoruz:

Aziz Nesin – Bulgaristan’da Türk azınlığının, takriben nüfusun onda biri olduğu
biliniyor. Burada Türk azınlığının eşit şartlarda yaşadığını gördük. Bulgaristan Türklerinin
yetiştirilmesi ne yolda oluyor? Buradaki Türklerin, Bulgaristan halk idaresine ve
organizasyonlara katılma nispeti nedir?

Todor Jivkov – Memleketimizde yaşayan bütün milli grupların tam eşitlik


siyasetinden hareket eden Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Hükümeti geçen 21 senelik halk
idaresi yıllarında Türk ahalisinin maddi ve manevi kültürel kalkınması için birçok şeyler
yapmıştır. Şimdi Bulgaristan’da yaşayan Türkler, memleketimizin vatandaşları olarak
bütün haklara sahip olup Bulgar emekçileriyle omuz omuza yeni cemiyet kurmaktadırlar.

123
Onlar, gerek siyasi hayata ve gerekse memleketin idaresine faal bir şekilde iştirak
etmektedirler. Meselâ Bulgaristan Millet Meclisinde 10 Türk milletvekili vardır. Halk
idaresinin yerel organlarında, yani, vilâyet, şehir belediye halk şuralarında 4000 den fazla
Türk aza çalışmaktadır. Bunların 900’ü kadındır. Vatan cephesi teşkilatlarında Türk kadın
ve erkek seçmenlerin yaklaşık olarak yüzde 90’ı azadır.(......) Mesela eski burjuvazi
Bulgaristan’da 356 ilkokulda sadece 35.000 Türk talebesi okutuyorken ve memleketimizin
sadece 167 Türk lisesi ve dini tahsil okulu varken, bugün 1556 ilk ve ortaokullarda,
liselerde ve teknik okullarda 158.000’den fazla Türk çocuk ve genç okumaktadır. Halk
idaremiz yıllarında 14.000 Türk erkek ve kadın lise ve yüksek tahsili bitirmişlerdir. Şimdi
her yıl liselerde yaklaşık olarak 12.000 Türk genci okumaktadır.(......) Yüksek ihtisas
sahibi olan bunlar, hekim, ziraat mühendisi, mühendis, gazeteci, yazar, rejisör ve
müzisyenler olarak çalışmaktadır.

Türk ahalisinin kalabalık olarak yaşadığı bölgelerde 600’den fazla okul inşa
edilmiştir. Bütün köylerde Türkçe ve gereken edebiyat kitapları olan halkevleri ve okuma
evleri açılmıştır. Şimdiye kadar 3,5 milyon tirajlı 700 Türkçe kitap çıkarılmıştır. Halk
idaremiz Türklere “Yeni Işık”, “Halk Gençliği” ve “Yeni Hayat” gibi gazete ve dergi
çıkarmaktadır. Bunların tirajı 90.000’dir.

Sayın Todor Jivkov’un sözlerinin küçük bir bölümü aktardık ve söylenenlerin


gerçek olduğuna bizler de tanık olduk.

Aziz Nesin’in Bulgaristan Türklerine ilişkin Türkiye’de yayımladığı yazılardan


bölümler Bulgaristan’da çoğaltılıp Türklerin yoğun olduğu bölgelere uçaklarla atılarak
Türklerin Bulgaristan’da kalmaları, Türkiye’ye göç etmemelerine çalışılmıştır. Türkiye
Yazarlar Sendikası üyesi olan birçok yazarımız Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nin bu yeni
hümanist tutumunu değerlendiren yazılar ve kitaplar yayımlamışlardır.

Durum böyle sürerken, Başta Todor Jivkov olmak üzere Bulgaristan hükümetinin
ve bütün yönetmen ve yetkililerinin bu olumlu politikalarını yavaş yavaş değiştirerek, son
onbeş yıl içinde bu politika tam tersine çevrilmiş, Bulgaristan Türklerinin türlü baskı
yollarıyla asimile edilmesine çalışılmıştır. Önce Türk okulları, Türkçe kitap bulunan
okumaevleri kapatılmış, Türk öğretmenler işlerinden çıkarılmış, Sofya’daki Türkçe
Yayınevi kapatılmıştır. Türk çocuklarının sünnet edilmesinin Marksizme aykırılığı gibi
bilim dışı bir iddia ile sünnet yasaklanmaya çalışılmış (halkın direnci karşısında ilkin
bundan vazgeçilmiş), daha sonra okullarda Türkçe dersler yasaklanmış, Türkçe dergi ve
gazete yayınları durdurulmuştur.

Kurultaylar, uluslararası toplantılar ya da özel çağrılar ve ziyaretler dolayısıyla


Bulgaristan’a giden Türk yazarları olarak bizler bu geriye gidişin yanlışlığını, ilişkide
bulunduğumuz Bulgaristan yönetmen ve yetkililerine açıkça söyledik ve eleştirilerde
bulunduk. Ancak, bu yanlışlığın anlaşılıp düzeltileceği umuduyla, Türkiye’deki tutucu ve
gerici çevrelerin aleyhte propagandada kullanmamaları ve iki komşu ülkenin dostluk
ilişkilerini bozmak düşüncesiyle bu eleştirilerimizi Türkiye’de yayımlamayı uygun
görmedik.

Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı, konuyu açıkça konuşmak için sayın Todor
Jivkov’dan görüşme isteminde bulunduysa da,önceleri bu konuşmayı memnunlukla
karşılayan Todor Jivkovla, ne red ne kabul anlamına gelebilecek uzatmalarla, bu görüşme
yapılamadı.

124
Bulgaristan yönetiminin Bulgaristan Türklerine baskısı gittikçe artarak, sonunda
resmi Bulgaristan tarihi değiştirilerek, Bulgaristan Türklerinin bin küsur yıl önceleri Slav
kökenli oldukları, sonradan İslamlaşarak kendilerini Türk sandıkları gibi bir yeni siyasî
tarih tezi ortaya atıldı. Oysa daha önceki tarihe göre, Bulgarların kökeninin Balkar
Türkleri olup sonradan karışarak Slavlaştıkları söyleniyordu. Biz, tarih tezlerinin
doğruluğu yanlışlığı üzerinde durmuyoruz. Ancak kesin olarak doğruluğunu bildiğimiz ve
inandığımız şudur ki, insanların coğrafyaları ve kişilikleri, bin ikibin yıl öncelere dayanan
tarih tezleriyle değiştirilemez. İnsanlar, hangi halktan olduklarını kendi istençleriyle
belirlemekte, hatta seçmekte özgürdürler, özgür olmadırlar. Devlet baskısı ve zoruyla
halkların kimlik ve kişiliklerini değiştirmeye zorlanmaları başta sosyalizm olmakla üzere,
hümanizme, hatta insanlığa aykırıdır.

Bulgar yönetimi, bu yeni tarih tezine dayanarak, Bulgaristan Türklerinin halk


olarak bütün haklarını geri aldığı gibi, onların adlarını zor kullanarak Bulgarlaştırdı.

Bulgar yönetimi yapay ve zorlama tarihi tezinin sonucu olarak Bulgaristan


Türklerinin adlarını Bulgar adlarına çevirirken, bu tutuma karşı gelen Türklere baskısını
daha artırdı.

Bütün bu yapılanların, her nerde ve ne zaman olursa olsun, salt sosyalizme değil,
demokrasiye, insan haklarına ve çağdaşlığa aykırı olduğunu ilân eder ve bu bildirimizi
önce Bulgaristan yazarlarına duyurmak ve doğruluktan yana Bulgar meslektaşlarımızın da
bizi destekleyeceklerini ummak isteriz.

Bulgaristan’da uzun zamandan beri artmayan Bulgar nüfusuna karşılık,


Bulgaristan Türk nüfusunun sürekli artmakta olmasından duyulan kaygıdan kurtulmanın
çağdaş ve insancıl yolu, oradaki Türk kökenlilerin devlet zoruyla dinlerini, dillerini,
adlarını geleneklerini değiştirip onları Bulgarlaştırmak olmayıp, bilimsel eğitim yönetimi
ve insancıl davranışlarla onları Bulgaristan yurttaşları Türkler yapmaktır ki, sayın Todor
Jivkov’un yirmi yıl önceki konuşmasında da belirtildiği üzere bir zamanlar bu insancıl ve
çağdaş yöntem uygulanmaktaydı...

Bulgaristan’da izlenen ve uygulanan bu gerici politika karşısında bizi en çok


şaşırtan durum, hiçbir Bulgar aydınının bir tepki göstermemiş olması ya da, gösterilmiş
tepki varsa, bunu bizim ve dünyanın duymamış olmasıdır. Daha da şaşırtıcı ve üzücü
olanı, aydınların öncüleri olmaları gereken Bulgaristan Yazarlar Birliği üyesi hiçbir
yazarın da bu konuda bir tepki göstermemiş olmasıdır.

Doğrudan yana olduklarına güvendiğimiz, dünya barış ve hakların dostluğu için


birlikte savaşım verdiğimiz nice Bulgar yazarı dostumuz arkadaşlarımız var; biz onları
gerçekten sevmiştik.

Bu konuda Bulgar yazarlarının tümüyle susmuş olmaları, bu uydurma yeni tezine


dayanılarak yapılan insanlık dışı işlemleri doğru bulduklarını, onayladıklarını mı, yoksa
ağır baskı yüzünden seslerini çıkaramadıklarını mı göstermektedir? Bunu öğrenmeyi çok
istiyoruz. Biz, TYS üyesi yazarlar, ikinci olasılığın geçerliliğini benimsemiyoruz. Çünkü
biz Türkiye’de çok daha ağır baskılar karşısında bile, her tehlikeyi göze alarak ve
göğüsleyerek eleştirilerimizi yaptık ve yapıyoruz. Böylece, hiç de kahramanlık taslamadan
bütün dünya yazarlarının gitmeleri gereken yoldan yürümüş olduk.

125
Bu mektubumuzu, yanıt almak umuduyla, iadeli taahhütlü postayla Bulgar
Yazarlar Birliğine, Bulgaristan Türkiye Büyük Elçiliğine ve İstanbul Başkonsolosluğuna
sunuyoruz

Tarihin öyle dönemleri ve koşulları olmuştur ki, bir tek doğru ve yürekli insan
bile, mensup olduğu halkın onurunu tek başına kurtarabilmiştir. Doğruyu ve doğruluğu
savunabilecek bir tek Bulgar yazarı bile, bütün Bulgaristan üzerine yaymaya çalışılan bu
baskının karanlığını aydınlatıp gerçeği gösterebilecek kıvılcımı çakabilir. Bulgar yazarı
meslektaşlarımızdan bu akılcılığı ve yürekliliği bekliyoruz.

Yazarlar olarak bizleri, hükümetler arası resmî ilişkiden daha çok halklar arası
ilişki ilgilendirmektedir. Bugünkü kötü koşulların sürmesi durumunda bile Türk ve Bulgar
hükümetleri, ülkelerin karşılıklı kimi çıkarları nedeniyle aralarında sözde iyi ilişki
kurabilirler. Ama biz Türk yazarları, bugün Bulgaristan’da yapılan insan haklarına aykırı
davranışlara ses çıkarmamanın ve göz yummanın, gelecekte halklarımız arasındaki ilişkiyi
de zedeleyeceğine inanıyoruz. Biz yazarlar, yarını kuracak olan insanlarsak, halklarımız
arasında gerçek, içten ve güçlü bir dostluğun ve sevginin kurulmasını istiyoruz.

Tutucu ve gerici çevrelere kaynak olmaması ve ayrıca sansasyon yaratmak


istemediğimiz için bu mektubumuzu basına ve resmî makamlara vermeyeceğimiz gibi,
Türk ve dünya kamuoyuna da duyurmayacağız. Türkiye Yazarlar Sendikası Yönetim
Kurulu üyeleri arasında görüşülmüş bir sorun olarak kalmasını istediğimiz bu
mektubumuzu, yukarda sözü geçen üç yere iadeli taahhütlü olarak postaladığımız tarihten
başlayarak üç ay süreyle Bulgar Yazarlar Birliğinin mektubunu umutla ve iyimserlikle
bekleyeceğiz. Mektubumuzun Bulgar Yazarlar Birliği sekretaryasında bırakılmayıp bütün
Bulgar yazarlarına iletilmesini dileriz. Mektubumuza üç ay içinde yanıt alamazsak ya da
Bulgaristan Türklerine yapılan bu baskıları doğru göstermeye çalışan bir yanıt alırsak,
Türkiye’de bir basın toplantısı düzenleyerek bu mektubumuzu ve aldığımız yanıtı ya da
yanıt verilmediğini Türk ve dünya kamuoyuna bildireceğimiz gibi, bütün bu belgeleri
dünyanın bütün yazar örgütlerine, Yazarlar Birliklerine, Yazar Sendikalarına ve Pen
kulüplerine ve bütün demokratik örgütlere göndererek onlardan da dayanışma ve destek
isteme zorunda kalacağız. Durumu üzülerek bildiririz.

Biz Türk Yazarları, Bulgar yazarlarıyla olan o bir zamanların çok güzel ve
unutulmaz dostluğunun yeniden kurulmasını ve yaşatılmasını diliyoruz.
Her zaman barış için ve her zaman içtenlikle gerçek dostlukla.

TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI YÖNETİM KURULU ÜYELERİNİN OYBİRLİĞİ


VE ONAYIYLA TYS GENEL BAŞKANI AZİZ NESİN

Balkanlar’ın Sesi, Sayı-5, 1989, 30-31, 48.

126
Türkiye ve Balkan Türkleri Edebiyatlarından Seçmeler

127
Türkiye

128
Yazılı Edebiyat

129
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
(İstanbul, 1889-Londra, 1956)

İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini Çanakkale’de yaptı. Çanakkale İdadisi ve İzmir


Frerler Okulunda okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun oldu. Bursa ve
İstanbul liselerinde öğretmenlik yaptı. Millî Eğitim müfettişi, daha sonra Baş müfettişi olarak
çalıştı. Çanakkale milletvekili seçildi. T.C. Paris Kültür Ataşesi oldu. UNESCO’nun Türkiye
temsilciliği, emekliye ayrıldıktan sonra da İstanbul Şehir Tiyatroları Edebî Kurul Üyeliğinde
bulundu. Tedavi için gittiği Londra’da 1956 yılında öldü.

Edebiyatta, Diken dergisinde çıkan Eski Ahbap (1917) adlı uzun hikâyesiyle giren
yazarın ilk hikâyeleri, tiyatro eleştirme yazıları Zaman gazetesinde, Nedim, Büyük Mecmua
ve İnci dergilerinde yayımlandı. Vakit gazetesinde tefrika edilen Çalıkuşu romanıyla ün
kazandı. Roman, hikâye, oyun, gezi, deneme türünde çevrilerle birlikte yüze yakın esere
imzasını atan Reşat Nuri Güntekin, Cumhuriyet döneminin en üretken ve tanınmış
edebiyatçılarından biri oldu.

Eserleri:Roman: Çalıkuşu (1922), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926),


Yeşil Gece (1928), Yaprak Dökümü (1930), Ateş Gecesi (1942), Harabelerin Çiçeği (1953)
vb.
Hikâye:Eski Ahbap (1917), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leylâ ile Mecnun (1928) vb.
Gezi:Anadolu Notları (2 cilt, 1922).
Oyun:Hançer (1920), Ümidin Güneşi (1924), Bir Köy Hocası (1928), Bir Kır
Eğlencesi (1931), Bir Yağmur Gecesi (1943) vb.

KİRAZLAR

Karşımızda, beş altı dönümlük kocaman bir bahçenin içinde yarı kaybolmuş eski
bir ev vardı. Panjurları hemen her vakit kapalı duran bu evde ihtiyar bir karı koca oturur.
Arasıra öteberi almak için çarsıya giden gene ihtiyar bir hizmetçilerinden başka kimseleri
yoktur. Kimse i1e görüşmezler. Bununla beraber mahalle halkı kim olduklarını, nasıl
yaşadıklarını öğrenmiştir.

Komşulardan biri bu aile hakkında beni aydınlattı:

Bunlar Rumeli göçmenlerindendir. Pek cimri insanlardır:Yemezler, içmezler,


evlerinde yırtık esvaplarla gezerler, kışın ateş yakmazlar. Gelirlerinden aldıkları parayı
bankaya götürüp yatırırlar. Mezara mı götürecekler? Bari çocukları filân o1sa... Halbuki
kimseleri yokmuş. Bu bahçe baştan başa kiraz ağaçları i1e doludur. Mayısta kirazlar
kızarmaya başlayınca karı koca haftalarca bahçede bekçilik ederler. Geceleri nöbetleşe
uyurlar. Biri evde yatarken öteki dе elinde bir değnekle bahçede dolaşır. Çünkü başıboş
mahalle çocuklarının duvardan kiraz hırsızlığı etmeleri mümkündür."

“Bazı, gecenin ayazından hasta düştükleri o1ur. Düşününüz; bir bahçe kirazları
olduğu hâlde ne kendileri, ne hizmetçileri bir tek kiraz yemezlermiş."

"En sonra kirazlar olgunlaşır. Onları sepetlere doldururlar, araba araba pazara
götürürler. Aldatılmaktan korktukları için kendileri dе bu arabaların arkası sıra giderler.
Неm de yayan olarak."

130
"Mülklerinin kirasını hemşerilerinden yaşlı bir avukat toplar, aydan aya getirip
kendilerine teslim eder. Avukatın kâtibi söylüyor:Parayı alırken ağlamaya başlarlarmış.
Anlayın para hırsının derecesini... Parayı herkes sever, ama bu kadar, fazla.."

Evet, para hırsının bu derecesi bana dа çok iğrenç görünmüştü. Fakat, sadece:
"Hastalık... Bu da bir çeşit hastalık" diye cevap verdim, fazla bir şey söylemedim.

***

Mayıs geldi, karşı bahçe, enikoni bir kiraz denizi hâlini aldı. Eski ev artık
büsbütün kaybolmuştu.

Komşunun hakkı varmış. İhtiyarlar gece gündüz bahçeyi bekliyorlardı. Bir düzine
köpek, kirazları onlardan daha iyi koruyamazdı. Meyvelerin toplanma zamanı geldi. İki
kanadı birden açılan demir kapının önüne yük arabaları yanaştı, pazara batmanlarla kiraz
gitti.

Temmuz başlarındaydı. Bir akşam evimin önünde imamla konuşuyordum. Karşı


kapıdan ihtiyarların hizmetçisi çıktı, bana doğru geldi. Tatlı bir Rumeli şivesiyle:

"Bizim bey selâm söylüyor, Doktor...Hanım biraz keyfini bozmuş. Siz hastaları iyi
edermişsiniz. Ücreti her kaç kuruşsa veririz, diyor." dedi.

Acele işim olduğu halde:

"Peki, geliyorum" dedim.

"Hastalık hafif bir nezle idi. Fakat kadın, pek ihtiyar olduğu için çok sarsılmıştı.

Beni, şaşılacak kadar sevimli ve sokulgan bir çehre ile karşıladı. Zahmet edip
geldiğim için teşekkür ettikten sonra:

"Ben istemezdim sizi rahatsız etmek ama, söz anlatamadım" dedi.


Önce bu sözleri pek fenaya yordum. Para vermemek için bunları söylüyor sandım.

Hastalığın ciddi olmamasını söylemesi, belki dе hafif bir hastalığın bakma


parasının ciddisinden daha az olacağını anlatmak için olacaktı. Yüzlerce kilo kirazın bir
tanesini bile yemeye kıyamayan, mülklerinin gelirini aldıkça sevinçlerinden çıldıracak hâle
gelen bu insanlar için bu düşünüş pek tabiî görülmeliydi.

Hastaya baktıktan sonra reçeteyi yazmaya başladım. Kadın bu sırada kocasının


kulağına bir şeyler söyledi. İhtiyar adam kızar gibi oldu. Öfke ile:

"Allah aşkına canımı sıkma... Kendi derdim kendime yeter, bir dе seninle mi
uğraşacağım." diye söylenmeye başladı.

Kadın, hastalığın verdiği titizlikle:

"Olmaz, olmaz istemem" diye inad ediyordu.

131
Başımı kaldırmıştım, ihtiyarla göz göze geldik. Adamcağız bana anlatmaya lüzum
gördü:

"İnsan ihtiyarladıkça tuhaf oluyor, Doktor. Eskiden böyle değildi, ne dersem


yapardı. İlâç içmem, Doktor boş yere reçete yazmasın." diyor.

Cevap vermeden gülümsedim. içimden: Demek kadın, cimrilikten kocasına taş


çıkartıyor. Belli ki ilâç istememesi para gider korkusundan, diye düşündüm. Eve ve eşyaya
şöylece bir göz gezdirdim. Gerçekten, dedikleri gibiydi. insan kendini zengin bir adamın
evinde değil, bugünden yarına yiyecekleri olmayan yoksulların kulübesinde sanırdı.

İhtiyar kadın, bitkin, başını yastığa bırakmıştı. Ağlar gibi bir sesle huysuzluğuna
devam ediyordu:

"İstemem, ben ilâcı ne yapayım? Allah için beni kendi hâlime bırakın!"

Sönük mavi gözlerinden buruşuk yanaklarına yaşlar dökülüyordu. İşim bitmişti.


Gitmek için ayağa kalktım.

İhtiyar utangaç bir tavırla:

"Şu çekmecenin içinde paralar var, oğlum. Ücretiniz neyse alın" dedi. İhtiyarın bu
sözüne dе şaştım. Bir cimrinin yarı açık bir çekmecede bu kadar para bırakması, sonra
evine giren bir yabancıya: "Elini sok dа istediğin kadarını аl"demesi tuhaf değil mi?

***

Dört gün sonra beni kirazlı eve bir kere daha çağırdılar. İhtiyar kadın epeyce
iyileşmişti. Bana kendi eliyle çay pişirmek için ısrar etti. Öteden beriden konuşmaya
başladık. Umduğumun tersine, bu ihtiyarların konuşmalarını çok tatlı buldum. Onlara başka
bir yerde rastlamış olsaydım: "Ne iyi, ne tatlı insanlar!" diyecektim. Fakat ne mal
olduklarını biliyordum.

Bir aralık kadın, bana çoluğum çocuğum olup olmadığını sordu.

"Çoluk var, ama çocuk yok" dedim.

"Allah vermedi mi, oğlum"

"Keşke vermeseydi.... Fakat iki yıl önce yirmi gün ara ile ikisini dе aldı, yalnız
kaldık!”

"Allah sana, anasına ömür versin oğlum... Hastalıkları neydi?"

Biri kemik hastalığından ölmüştü. Öteki beyin veremi denen bir hastalıktan.
Yavrumu bir kaza ile merdivenden düşürmüşler."

İhtiyar kadın ağlamaya başladı. Şaşırdım. Adama baktım; onun dа gözlerinden


sessizce yaşlar akıyordu.

132
Kadın sakinleştikten sonra:

"Vah yavrum, о hastalık senin dе yüreğini yaktı, öyle mi?" dedi.

Sonra karşısındaki adamın kendi dertlerini bütün derinliğiyle anlayacağına inanıp


şu hikâyeyi anlattı:

"Biz memlekette çok zengindik. Oğullarımız, kızlarımız, torunlarımız vardı.


Balkan Harbinde kimi öldü, kimi kayboldu. Biz iki ihtiyar, Zehra ismindeki torunumuzla
İstanbul’a geldik. Elimizde çoluk çocuk diye bir о Zehracık kalmıştı. ölenlerin,
kaybolanların sevgisini ona verdik. Memlekette dünya kadar malımız, mülkümüz olduğu
hâlde İstanbul'da on parasız kaldık. Kocam çalışacak hâlde değildi. İstanbul'da bir iki
hemşerimiz vardı. Onlar, ara sıra beş on para veriyorlardı. Üstsüz başsız kalmıştık.
Zehracık dilenci çocuklarına dönmüştü.

Yedi sekiz yıl önce şu karşıki sokakta harap bir cami vardı. Karı koca onun bir
köşesine sığınmıştık. Bir bahar günü bu bahçenin önünden geçiyorduk. Kirazlar olmuştu.
Çocuk değil mi, yavrucak kırmızı kırmızı görünce kirazlara imrendi: "İlle isterim" diye
ağlamaya başladı. Çocuk için birkaç kiraz istedim. Yüreksiz adam cevap bile vermedi,
başını öte tarafa çevirdi. Zehracıkla yerimize döndük. Çocuk ağlar, ben ağlarım. Birkaç gün
sonra başka çocuklar Zehracığı kandırmışlar, bahçeye kiraz hırsızlığına götürmüşler.
Bahçıvan, çocukları görmüş, ellerinde taşlarla, sopalarla kovalamaya başlamış. Zehracığım
hırsızlığa alışık değil; bahçıvanı görünce korkmuş; adam daha bir şey söylemeden, kendini
ağaçtan atmış. Başcağızı taşa çarpmış.

Onun bu hâlini gören iyi kalbli bir adam, Zehra’yı kucağına alıp eve getirdi.
Yavrumun sırma gibi saçları vardı; bu saçların bir parçası kana bulanıp alnına yapışmış...
Üç beş gün sonra Zehracık büyük bir ateşle hastalandı. Gözleri şaşılaştı, kolları büzüldü.
Belediye hekimini getirdik: "Çocuk ağaçtan düşünce başı zedelenmiş, beyin veremi olmuş.
"Ümit kesilmez, ama ben iyi görmüyorum." dedi. Yavrucuğum birkaç gün sonra ölüp gitti.
Biz iki ihtiyar, kuru başımıza kaldık. Üç yıl sonra eski mallarımızdan bir kısmını bize geri
verdiler. Yeniden zengin olduk. Fakat biz artık parayı ne yapalım? İhtiyar insanlar parayı
oğulları, torunları için isterler, değil mi Doktor oğlum? Mülklerimizin kirasını getirdikleri
vakit iki ihtiyar ağlamaya başlarız. Bu paraları harcayacak kimimiz var ki? Başka yerlerde
oturamadık. Sanırım ki Zehracık düştüğü şu kiraz ağacının altında gömülüdür. Kiraz
mevsimi geldi mi, belki bir kaza olur, başka anacıkların da yüreği yanar diye, karı koca
bekçilik ederiz. Ağaçlara kimseyi yanaştırmayız. Bu kirazlardan bir tanesini yemek
istemeyiz. Zehracık onlardan bir tanecik için ağlayıp ölmüştü. Kirazlar olduğu vakit
arabalara doldurur, onun mezarının bulunduğu yere götürürüz. Zehracığımın ruhu için,
onları, para ile kiraz alamayan yoksul çocuklara sepet sepet dağıtırız.”

H. Süleymanoğlu, M. Süleymanoğlu. Türkçe-7, Ankara, 2000, 69-72.

133
M. FUAT KÖPRÜLÜ
(İstanbul, 1890 – İstanbul,1966)

İstanbul’da doğdu. Ayasofya Merkezi Rüştiyesi ve Mercan İdadisinden sonra


Hukuk Fakültesinden mezun oldu. İstanbul liselerinde öğretmenlik yaptı. 1913 yılında
İstanbul Darülfünün Türk Edebiyatı Tarihi müderrisliğine atandı. Ayrıca Sanayi-i Nefise
Mektebi, Ankara İlâhiyat, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde tarih hocalığı yaptı. Daha
sonraları da İstanbul Üniversitesi Edebiyat, Ankara Dil ve Tarih- Coğrafya
Fakültelerinde profesörlüğe devam etti. Emekliye ayrıldıktan (1943) sonra politikaya
atılarak Demokrat Parti hükümetlerinde Dışişleri ve Devlet Bakanlık görevlerinde
bulundu. 1961 olaylarından sonra politikadan çekildi. 1908’den sonra bazı dergilerde
şiirler yayımlamışsa da asıl ününü Türkoloji alanında çalışmalarıyla kazanmıştır.
1924’te Türkiyat Enstitüsünü kurdu. Çıkardığı Millî Telebbular Mecmuası ile Türk
Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, Ülkü dergilerini yönetti. Ziya Gökalp’ın Türkçülük
anlayışını benimseyerek araştırmalarında bu görüşü esas aldı. Türkiye ve Türkiye
dışında birçok bilimsel kuruluşun üyeleri arasında yer aldı.

Eserlerinin listesine bakıldığında, M.F.Köprülü’nün edebiyat tarihi (sözlü ve


yazılı edebiyat) Türk dili, Türklerin tarihi, Türk – İslâm tarihi, hukuk ve benzeri
alanlarda çalıştığı görülmektedir. Yayımlanmış eserlerinden bazı başlıklar: Kıraat-ı
Edebiyye (1904), Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı (Ş. Süleyman ile,1916), Mektep
Şiirleri (3 cilt,1918),Tevfik Fikret ve Ahlâk (1918), Türk Edebiyat Tarihi I (1920), Millî
Tarih (1921), Divan Edebiyatı Antolojisi (1932-34), Ortazaman Türk Hukukî
Müesselleri (1937-38) Ortazaman Türk İslâm Feodalizmi(1941),Yeni Farisîde Türk
Unsurları (1942),Osmanlı Devletinin Kuruluşu (1959), Edebiyat Araştırmaları (1966)
vb.

***

AKINCI TÜRKÜLERİ

Tuna boylarında sıra serviler,


Tan yeli estikçe sessiz ağlarmış;
Gül bahçelerinde baykuşlar öter,
Şu viranelikler eski bağlarmış.

Namazgâh bir otluk kalmamış taşı;


Çeşmelerden akan kanlı göz yaşı;
Orda bir güzel var, çatılmış kaşı,
Ak alnına kara çatkı bağlarmış.

Kırık minarelerden duyulmaz ezan,


Hep ocaklar şönmüş devrilmiş kazan;
Bir inilti duydum, sandın bir ozan,
Sesime ses veren karlı dağlarmış.

Söğüt dallarında hasta serçeler,


Eski akın destanını heceler.
Tuna ağlıyormuş bazı geceler,

134
Göğsünde kefensiz şehitler varmış.

Bozulan bağların üzümleri acı,


Asi köle kesmiş eski haracı,
Yine yedi kıral giymişler tâcı,
Şahin yuvasını kargalar sarmış.

Haydi eski ozan, al sazı ele,


Düşmanlar içine düşsün velvele,
De ki: Hor bakmayın bu durgun sele,
O, yetmiş bir kavme akın çıkarmış.

Balkan Öğrenci Mektubu, Ankara, Sayı-3, 1995-96, 48.

135
SÂMİHA AYVERDİ
(İstanbul, 1905 – İstanbul, 1993)

1921 yılında Süleymaniye Kız Nümune Mektebinden mezun oldu. Bundan


sonraki bütün öğrenimi ve edindiği kültür tamamıyla özeldir. Mükemmel Fransızca
öğrenen yazar, çocukluk döneminde yaşadığı konak hayatı ve tarihi çevresinin
izlenimiyle, sımsıkı bağlı olduğu Osmanlı dönemi ve Rumeli Türklüğü ağırlıklı tarih
kültürünü birleştirerek çok sayıda roman ve inceleme eseri verdi. İstanbul Belediyesi ve
Kültür Bakanlığının çeşitli komisyonlarında geçici görevler aldı. Kubbealtı, Kültür ve
Sanat Vakfı ile Türk Kadınları Kültür Derneğinin kurucusu ve faal üyeliğini yaptı.
Kenan Rifai tarikatına bağlanan Ayverdi, daha çok Mesih Paşa İmamı ve Yolcu Nereye
Gidiyorsun adlı romanlarıyla tanındı.

Yazıları ve şiirleri Büyük Doğu(1946), Resimli İstanbul Haftası, Fatih ve


İstanbul, Türk Yurdu, Havadis, Ölçü, Selâmet, Anıt, Türk Kadını, Tercüman; 1972’den
itibaren sürekli yazarlarından olduğu Kubbealtı Akademisi Mecmuası ile Türk
Edebiyatı, Türk Dünyası ve Tarih Dergisi dergi ve gazetelerinde yayımlandı.

Eserleri:

Romanlarından birkaçı: Aşk Bu İmiş (1938), Mabette Bir Gece (1940), İnsan ve
Şeytan (1942), Yolcu Nereye Gidiyorsun (1944), Mesih Paşa İmamı(1948), Bağbozumu
(1987);

Diğer eserleri: Yusufçuk (Makale ve konferanslardan seçmeler (1946), İstanbul


Geceleri (Anılar, 1952), Boğaziçinde Tarih (1996), Millî Kültür ve Maarif Davamız
(İnceleme,1970), Türk-Rus Münasebetleri ve Muharebeleri (İnceleme-1970), Türk
Tarihinde Osmanlı Asırları (3 cilt,1975-76), Ne İdik Ne Olduk (1986), Hey Gidi Günler
Hey ( Anılar,1989), Ah Tuna Vah Tuna (1990) vb.

1984’te Türkiye Millî Kültür Vakfınca yazara Türk Millî Kültürüne Hizmet
Şeref Armağanı verildi. 1988 yılında Hey Gidi Günler Hey kitabıyla Türkiye Yazarlar
Birliğinin Dil ödülünü aldı.

AH TUNA VAH TUNA


(Kitaptan sayfalar)

1877 (93 Harbi) denen Türk-Rus Muharebesi'nde Sofya havalisinin Rus orduları
kumandanı Prens Dondukov Korzakov, Sofya civarında Bulgarlardan ziyade Türkler'le
karşılaşınca Bulgar Kocabaşlarını huzuruna çağırtmış ve: "Siz, bu havalide Bulgarlar'dan
başka bir millet olmadığını iddia ediyordunuz. Halbuki ben buralarda Türkler'den başka bir
topluluk görmüyorum. Bizi aldatmışsınız," demiştir. Bunun üzerine en vahşiyane bir katliama
başlayan prensin neler yapmış olduğunu bilâhare Bolşevik katliamından kaçan Rus Generali
Alexandr Alexandroviç, Sofya'da çıkan Mir gazetesinin 30 Nisan 1932 tarihli nüshasında
şöyle dile getirmektedir. "Prens Dondukov Korzakov, Sofya'da çok miktarda olan camilerin
buraya bir Türk manzarası verdiğinden, bu minareler ormanının yıkılması için açıkça emir
veremeyeceğini, zira Türkiye mümessilinin buna şiddetle itiraz ederek bir siyasî skandala

136
sebebiyet vermesinden çekindiğini söylemiş ve Bulgarlar'ın barbarca hareket ettiklerini ileri
süreceğinden bu işin daha ustalıkla yapılabileceğini bildirmiştir.

Böylece de, istihkâm alayından vazifelendirilecek birkaç erin, gök gürültüsünün


hâkim olduğu fırtınalı bir gecede, götürdükleri dinamiti minarelere yerleştirmek suretiyle
yıkılabilmesi planlanmış, bu suretle dе bir gecede, en az, on caminin minaresi uçup
gitmiştir."
*
Aslına bakılacak olursa, Orta Asya'dan akan Avar, Macar, Peçenek, Uz gibi Türk
kabileleri kol kol akarak birleşip Balkanlar'da tekevvün etmişlerse dе zamanla bu Türk
kabileleri bir mezhep baskısı kargaşalığı içinde, en fazla Ortodoks, Katolik gibi dinî
bölünmelerin pençesi altında erimemiş olsalardı, Balkanlar'da, başta Bulgar, Macar gibi, ayrı
ayrı milletlere bölünerek Türklüklerinden uzaklaşacakları düşünülemezdi.

Bir taassup kamçısı altında, Türk'e zulüm ve vahşet konduran batılı tarihçilere
rağmen Türkler'e karşı hiç dе yakınlık duymayan bir Rus tarihçisi, gene dе neler
söylemektedir: "Müslümanlara atfedilen taassup, umumiyet itibarı ile îzam edilmiştir.
Sebebi dе, Müslümanların dinî ihtiraslarının tarafsız tetkik edilmemiş olmasından ileri
gelmektedir. Müslümanların dinî ihtiraslarının, Hıristiyanlarınkinden daha fazla hoş görülü
olduğunu tarih, sorup soruşturmadan gelişigüzel, umumî efkâra mal edecek bir ısrarla
işlemiştir.

Halbuki her iki din namına, muzaffer kumandanın ihtirası kadar, rahiplerin dе
teşviklerinin hissesi olan muharebeler kazanılmıştır. Yalnız savaş alanlarındaki ölümlerle
kalınmamış, zindanların soğuk duvarları arasında sivil halkın uğradıkları işkence ve zulümler
dе cinayetlere yol açmış, insanlar diri diri, odun yığınları üstünde yakılarak yok edilmişlerdir.
Aslına bakılacak olursa, Muhammed namına verilen kurbanların, İsa’ya verilen kurbanlardan
ne kadar az olduğunu görmek, çok kimseyi hayrete daldıracak ölçüdedir."

Osmanlı İmparatorluğu’na bir tepki olarak kuru1an Avusturya-Macaristan


İmparatorluğu ise bir prensler, magnatlar ve rahipler topluluğundan başka şey değildir. Bu
imparatorluk, tarih sahifelerinden silininceye kadar, hükümdarlar hep Rimpapa(Roma’da
oturan Katolik Papa) tarafından, kilisenin ekber evlâdı olarak alkışlanmışlardır.

Yugoslavya'da zirai ıslahat yapıldığı zaman, Tuna i1e Sava vadilerine kadar uzayan
geniş topraklarda, her biri yüz binlerce hektarlık arazide Vindişgretz prensleri veya Turn-
Taksis asilzadelerinin yerleştikleri meydana çıkmıştır. Bosna-Hersek'te ise Avusturya-
Macaristan asilzadelerinin mâlikânelerine kıyasla küçük olmakla beraber beylik arazi adı
verilen bazı büyücek mâlikâneler dе vardır. Makedonya, Kosova ve Sancak mıntıkalarında
Osmanlı İmparatorluğu'nun aslî unsuru kabul edilen Türk-Müslüman halkın elindeki toprak
bundan pek farklı değildir.

Amma, biz Üsküp’ten şöyle azıcık uzaklaşarak Manastır’daki Nâci Eldeniz Paşa
ile akrabalarının da bu vilâyetteki Nova Sel Krivograj’da çiftlikleri bulunduğundan,

137
Reşit Akif Paşa varislerinin Üsküp ve Okçepol ovalarındaki çiftliklerinden söz edelim.
Büyük annemin babasının nazırı olduğu yirmi altı adet Hasip Paşa Çiftliği’nin
varislerini küçük yaşımda tanıdığımı dа söyleyebilirim. Sonra yengemin annesinin
Sofya'daki Çerkova ve Belova Çiftlikleri’nin sahipleri fazilet ve meziyetlerine hayran
olduğum akrabalarımız arasındadır.

En kısa ve pratik mânâda, Rumeli'deki Türk hakkında söz etmek gerekirse,


karşımıza çıkacak tablonun değil tamamını, yüzde birini dahi belirtmek, ancak bir
kitap hacmi içinde mümkün olabilir. Buna göre ancak birkaç misal vermekle iktifa
etmemiz gerekiyor.

Batının fideicommim'lerine (1) mukabil (Avusturya-Macaristan'da bu şartlı


vakıf hâkimdi) Türklerin kurdukları vakıflara bakacak olursak vakıf anlayışları
arasında çok büyük farklar görürüz. Zira batının bu tip vakıflarında mal ve mülkün bir
müddet sonra varislerine intikal etmesine mukabil Türklerde, vakıfın varisleri, ancak
kendilerine verilen vazifelerin karşılığı olarak belirli bir miktardan istifade edebilirler.
Gerisi halkın hizmetine sarfedilirdi. Meselâ Üsküp'te Balkan Harbi'ne kadar Yahya
Paşa, Gazi Mustafa Paşa, Gazi İsa Bey, Mehmed Paşa, Alaca İmaret Camilerinde her
gün hademe-i hayrata dа fakirlere dе yüzlerce fodla, haftada iki gün etli yemek, bir
defa dа helva yahut zerde dağıtıldığını söylemek her hâlde yetecektir.

Türklerin Balkanlar'a ve Orta Avrupa'ya yerleşmesiyle, Balkanlılar bir çeşit şefkatli


ve muhabbetli kurtarıcı bulmuşlardır. Öyle ki bir taraftan Cermen diğer taraftan Lâtin baskı ve
akınlarının tehdidine ve Türk’ün bu küçük millet1erin din ve milliyetlerini kaybetmeleri
tehlikesine karşı set çekerek, gelişip ilerlemelerine imkân vermiş bulunması bunun en bariz
delili olarak gösterilebilir.

Nitekim Osmanlı Türklüğü’nün yalnız Balkanlar ve Orta Avrupa hakimiyeti değil,


Asya, Afrika ve Yakın Şark’ dа bir hâmî ve ağabey şefkati, devletçilik ve idarecilik dehası ile
idaresi altında tutmuş olması bu milletlerin lehine bir kazanç olarak işaret edilebilir.

Dobrovnik Hazine-i Evrak muhafızı olan ve Osmanlı medeniyetini yakından tanımış


bulunan Çiro Truhelko'nun tespitleri dе şöyledir:

"Türklere vahşet izafe edenler, onları kıskanan ve çekemeyenlerdir. Türklere vahşet


kondurmak, iftiraların en iğrencidir. Vahşet mi? Hayır, Türkler Avrupa’ya gayet mazbut bir
din ve gayet mükemmel bir devlet teşkilâtıyla gelmiş ve yerleştikleri mahalleri
medenileştirmişlerdir."

(1) Bir hakkın, bir mülkün devredilmemek üzere, birisine güvenerek, onun
tasarrufuna bırakılması. Şahsın vefatından sonra mal, asıl varislere intikal eder.

138
S. Ayverdi. Ah Tuna, Vah Tuna, 1990.

139
BÜLENT ECEVİT
(İstanbul, 1925)

İstanbu’da doğdu. Amerikan Robert Kolejinden mezun oldu. Bir süre Ankara
Üniversitesi Dil ve Tarihi-Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. Basın
Yayın Genel Müdürlüğünde çevirmen, Londra’da Basın Ataşesi olarak çalıştı. Konuk yazar
olarak Amerika’da Winston Salem Journal’da çalıştı. Ankara’da Halkçı ve Yeni Ulus
gazetelerinde yazarlık, Rockfeller bursu ile ikinci kez gittiği Amerika’da Harvard Üniversitesinde
incelemeler yaptı.

1957 yılında Ankara’da milletvekili seçilerek fiilen politikaya atılmış oldu. CHP, DSP
Genel Başkanlığı, Başbakan görevlerinde bulundu.

Eserleri: Şiirler (1976), Işığı Taştan Oydum (1978), Politika konulu eserleri: Ortanın
Solu (1966), Bu Düzen Değişmelidir (1968), Atatürk ve Devrimcilik (1970), Kurultaylar ve
Sonrası (1972), Demokratik sol ve Hükümet Bunalımı (1974), Demokratik solda Temel
Kavramlar ve Sorunlar (1975), Dış Politika (1975). Toplum-Siyaset-Yönetim (1975), İşci Köylü
Elele (1976), Türkiye/1965-1975 (1976), Umut Yılı: 1977 (1977) vb.

GÖÇMEN

Sevdiklerimizin başında bir bilmediğim


Görmediğim özlediklerimin başında
Yurdum olmadan sıladayım
Kimsem ölmeden yasta

Yollarda gözlediğim nedir


Mektuplarda beklediğim ne
Nereden sürmüşler beni
Buralar nere

Bir bildiğim olmalı


Bilmez olmuşum
Buralara yakışmış
Göçmen olmuşum

Balkanların Sesi, Sayı-19, 2002, 27.

TUNA
Bir destanın yasları gibi yükselir
Tuna kıyılarında Türk kaleleri

Bu kalelere girme, belki ürkersin;


Taştan duvarlarında bu kalelerin
Yarasaların kanat sesi parıldar
Tarih içinde söndü artık kılıçlar.

Kalelere yaklaşma, belki korkarsın;

140
Baykuş seslerinde bir ağıt duyarsın
Kale mazgallarının en yükseğinde.

Tuna kıyılarında Türk kaleleri


Vidin, Silistre’den Mohaca kadar,
Tuna kıyılarında Türk kaleleri…

Bayram sabahları bu burçlar üstünde,


Beyaz ay yıldızlı al bayrak çekilmez,
Ve Tuna’nın koyuca mavi göğsüne
Sipahi akisleri bir, bir dizilmez.

Bir yaslı günden beri, güzel Tuna’ya


Yabancı gelir bu aktağı toprak;
Sabahları güneşin doğduğu yana
Akar Tuna, içinde hasret yanarak…

Sor Tuna’ya nedendir bu ağlayışı


Kıyılarındaki Türk kalelerinden
Soyuna bir destan yası vurunca!

Sor Tuna’ya nedendir bu ağlayışı


Baykuşun bütün gece öten sesinden
Yüksek mazgallarda bir ağıt duyunca.

Sor Tuna’ya nedendir bu ağlayışı


Rüyasında bir Türk’ün aksi durunca.

KAYNAK: “GÖKBÖRÜ” dergisi, 1.11.1943, Sayı :6.


“TANITIM” dergisi, Temmuz-1986, Sayı: 84, 19.
Balkanlar’ın Sesi, Sayı-9, 2000, 18.

141
ÇETİN ALTAN
(İstanbul, 1926)

İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk


Fakültesinden mezun oldu. Birçok gazetede çalışarak fıkralar yazdı. 1965’te TİP’ten milletvekili
seçildi. Yazılarından dolayı birçok kez yargılandı.

Edebiyata şiirle başlayan Çetin Altan, sonraları roman ve oyun yazarlığına yöneldi.

Eserleri: Şiir: Üçüncü Mevki (1946). Roman: Büyük Gözaltı (1972), Bir Avuç Gökyüzü
(1974), Viski (1975), Küçük Bahçe (1978). Basılmış ve oynanmış oyunları: Çemberler (1964),
Mor Defter (1965) vb. Fıkra ve Deneme: Taş (1964), Sömürücüler Savaşı (1965), Atatürk’ün
Sosyal Görüşleri (1965), Hükümet Kapitalist Bir Hükümettir (1966), Suçlanan Yazılar (1970),
Şeytan Aynaları (1982), Kral Öldü Yaşasın Kral (1999), vb. İnceleme: Öldürülmüş Şehzadeler ve
Devrilmiş Padişahlar (1991), Kullar ve Sultanlar (2000) vb. Gezi Notları: Bir Uçtan Bir Uca
(İsrail, İsveç, İran, Afganistan ve Romanya Notları: 1965, Al İşte İstanbul eklenerek 2. bas.1970).
Çocuk Kitabı: Alfabe (1977).

“GÖÇ”LER DAİMA DEPREMLİDİR

İnsanlar için göçler genellikle acılı ve acıklı olmuştur.

Kuşaklar boyu yaşadığın, kök saldığın, alıştığın bir ortamı bir anda kesin olarak bırakıp
başka yerlere gitmek.

Yaşanmadıkça kolayından anlaşılmayacak ölçülerde sarsıntılı, çileli çapraşık serüvenler


gizlidir o göçlerde…

Çin’inden İsveç’ine, İrlanda’ sından İtalya’ sına kadar yeryüzünün dört bir yanından
milyonlarca insan göç etti Amerika’ ya…

Göç edenlerinin tümü de, Yeni Dünya’ ya ayağını basar basmaz düşlerindeki “ yağ-bal
cenneti” ne mi kavuştu?

Aç kalanlar, işsiz kalanlar, en alt düzeylerde yaşamak zorunda kalanlar, kaybolanlar,


itilip kakılanlar,cezaevlerine düşenler, suç işlemeye sürüklenenler, çocukları ziyan zebil olanlar…
Kısacası, o büyük Amerikan göçünden oraya gitmişlerin sayısı, yüz binlerin çok üstündedir.
Ayakta kalanlar, canlarını dişlerine taka taka ve durumlarını kuşaktan kuşağa düzelte
düzelte ayakta kalabildiler.

Göçün ne olduğunu bilen bir ailenin çocuğuyum ben.

93 Muhaceretinde İslimye’den kopup kilometreler boyu uzanan kağnılar, arabalar


arasında, atlı yaya İstanbul yollarına düştükten sonra, birçoklarıyla birlikte Hacıgözüm Ailesinden
de arta kalanları Bergama’ya iskân etmişler.

O yıllarda yedi yaşında olan babaannem Bergama’da büyümüş. Orada demircilik


yaparak geçinen yine bir göçmen çocuğuyla evlenmiş. Babam da Bergama’da doğmuş.

142
Sıkıntılar, hastalıklar, kıtlıklar…

Beş yaşında ölen halam. Otuz beşinde ölen dedem… Yirmisine varmadan ölen iki
amcam…

Babam, Galatasaray’ ın parasız yatılı sınavını kazanmış. İstanbul’da okumaya gelmiş.

Babaannem bir akraba çevresinde de olsa, tek başına cascavlak kalakalmış.

Yemeniler, yazmalar, oyalar işleyerek kazanmaya çalışmış hayatını.

Bütün o eski çekilenlerin benim üstüme de yansımış kazınmaz gölgeleri vardır.

Paketlerin iplerini kesmeye elim varmaz. Düğümlerini uğraş savaş çözmeye çalışır,
sonra da hepsini düzenlice sarıp ortalarından ilmekleyerek bir tarafa kaldırırım.

Babam ucu kopuk tığları, boş konserve kutularını, eski terlikleri, çatlak sürahileri de “Bir
gün belki lâzım olur” diye biriktirir dururdu.

O eski göçün yarattığı sıkıntılarla “Sıkıntı çekme korkusu” nun aşırı hesabiliği,
çocukluğumla gençliğimin anlamsız bir cendere içinde mutsuzca güvelenip gitmesine neden oldu.

Yaşamı değerlendirmek yerine, yaşama tanjant geçmeyi bir üslup olarak benimsemiş bir
aileden gelmenin faturasını ödemek de bize düştü…

Göçler, öylesi bir depremden, kimlere, hangi sarsıntıların düşeceğini kimse öngöremez.

Batı Almanya Doğu Almanya’ dan gelmek isteyenlere açabiliyor mu kapılarını?

İngiltere açabiliyor mu?

Amerika artık ne kadar açabiliyor?

Bizdeki en temel hata, kaçakçılıkta Bulgarlarla yapılan işbirliğini önleyememek oldu.

O garip işbirliğinden kaynaklanan bir yığın efsane doldurdu oradaki Balkan Türklerinin
kulaklarını…

Arkasından da Bulgar baskılarıyla birlikte Türkiye’ye gelmek isteyenlerin sayıları


artmaya başladı…

Latinlerin bir sözü vardır.


“Abyssus abyssum incovat.” Uçurum uçurumu davet eder, anlamına.

Bizim ikinci Viyana’ dan sonra Balkanlar’da, izlediğimiz politikalar git gide kör hatların
üstüne doğru yönlendi.

Üçüncü Dünya Savaşı’ nın ille de Türkiye’de başlayacağı varsayımına dayalı, bir “soğuk
savaş” edebiyatının kırk yıl boyunca sürüp gitmesi, sanıldığı kadar lehimizde olmadı.

143
Dünyada olup bitenlere bir tek gözlük arkasından bakmanın donmuşluğuna uğradık.

Ayrıca yurtseverlik adına üç beş sloganın arkasına sığınanlar, her türlü denetiminin
dışında kaldılar. Ve ekonomiyi alabildiğine yozlaştırdılar.

Kaçakçılıkta Bulgarlarla yapılan işbirliğinin önlenemeyişi de, bunlardan biriydi…

İçerde ve dışarda olmadık komplikasyonlara yol açıldı. Batı, vize engelleri getirdi Kıbrıs
sorununun dikenleri arttı. Bulgaristan’dan göç başladı.

Şimdi, ilk yapılacak iş, “hamasilik”i bırakıp gerçekçiliği benimsemek…

Komşularla daha sağlıklı ve sağlam ilişkiler ne kadar kurulabilir, nasıl kurulabilir?

Göç sorunu, soğuk savaş ortamlarına yeniden kaymadan, karşılıklı olarak akıllıca
çözümlenemez mi?

Geri ülkelerin dışındaki dünyada barış rüzgarları hızlanıyor.

Biz ise zaten öteden beri “içerde ve dışarda barıştan yana olduğumuzu” söylüyoruz.

Uygulamalarda her zaman bazı aksaklıklar çıkabilir ortaya. Onlar da düzeltilir.


Göreceksiniz düzeltilecektir de…

Balkanlar’ ın Sesi, Sayı-5, 1989, 1.

144
EMİNE IŞINSU
(Kars, 1938)

Ankara İnönü İlkokulu, Cebeci Ortaokulu ve TED Ankara Kolejini bitirdi. Bir süre
Ankara Üniversitesi DTCF İngiliz Edebiyatı ve Felsefe bölümlerine, ODTÜ İdari Bölümler
Fakültesine devam etti. Şiir ve öykülerini, çıkardığı Töre, Hisar, Türk Edebiyatı Dergisinde
yayımladı. Özellikle Türkiye dışında (Batı Trakya, Bulgaristan ve Kerkük’ te) yaşayan Türklerin
sorunlarını, 1970’lerdeki kanlı öğrenci olaylarını ele alan eserleriyle tanındı. Romanlarının yanı
sıra oyunlarıyla da dikkat çekti. Öykülerinde ise daha çok toplum içinde kadının değerini ince bir
duyarlıkla ele aldı.

Eserlerinden birkaçı: Roman: Küçük Dünya (1966), Azap Toprakları-Eserde Batı


Trakya Türkleri söz konusudur (1970), Tutsak(1973), Çiçekler Büyür eserde-Romanda
Bulgaristan Türklerinden söz edilmektedir(1978), Canbaz (1981), Kafdağı’ın Arkası(1988),
Cumhuriyet Türküsü(1993). Şiir:İki Nokta (1965). Oyun: Bir Yürek Satıldı(1967), Bir Milyon
İğne (1967) Diğer eserleri: Bir Gece Yıldızlarla (1991).

Yazar, Küçük Dünya adlı romanıyla Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Sanat Armağanını,
Bir Yürek Satıldı oyunuyla TRT Radyo Oyunları Yarışması dram dalı birinciliğini, Canbaz adlı
kitabıyla da Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülünü kazandı. Bir Yürek Satıldı, ayrıca
televizyonda gösterildi.

ÇİÇEKLER BÜYÜR
(Eserde Bulgaristan Türklerinin sorunları ele alınmıştır)
(Romandan iki parça)

Anne.. dedim... bir gün dolma yapsana, etsiz olsun, ne var?

-Yaparız... dedi annem… bağda yaprakların kabalarını ayırıyoruz, köyde satacak


olurlarsa onları, yaparız elbet.

-Bir levam var… dedi dedem... eti kolluyorum 250 gram dа kıyma alırız.

Ağzım sulandı, bir zaman var ki dedem şuna buna yardıma gidiyor, demek para
biriktirmek içinmiş. Bulgarlar aynı işte, aynı süre zarfında bizimle beraber çalışsalar dа,
bizden fazla para aldıkları için, bazı özel işlerine yardımcı tutarlar. Ev onarmak, kümes
yaptırmak gibi. Dedem inşaatlarda çalışmış bir zamanlar, iyi bir duvarcı ustasıymış:

«Pek hoştur be uşaam duvar örmek; emeğe sabrı katık etmektir.. Bir bir tuğlaları,
kerpiçle tuttura tuttura.. İşin başında iğneyle kuyu kazacaksın sanırsın, olmayacak,
bitmeyecek sanırsın. Ama tek tek İlay ve dahi dikkatli ilerledin mi, bir gün, bi bakarsın ki
koca duvar çıkmış karşına, sapa sağlam. Sen yapmışsındır onu, hevesin gelir. Şöy1e ellerini
beline koyup geçersin karşısına.. ohh, sabrın sonu selâmet, amma çalışırken sabır, oturup
beklerken değil. ha! »

-Bırakın dolmayı, eti, levayı, bilmem neyi.. dedi babam.. Öğretmeni gördüm, senin
kız pek akıllı dedi, iyi nutuk atıyormuş, komsomolluk toplantısında ben ne dediğini hiç
anlamamıştım ya, karı anlamış güya, güzel şeyler söylemiş, partiye bağlılığını anlatmış!
Doktor olmağa gönül koyuyor ama, sen onu öğretmenliğe razı et dedi. Baş üstüne, dedim
karıya. İçimden dedim ki, eğer ben kızı tanıyorsam ve о dа komünistliğe, partiye bilmem bu

145
kadar bulaşıyorsa, vardır içinde bir b...luk! Yüzüne güle güle , boğar insanı bu kız, bilirim.
Bu yüzden seni uyardım baba, çünkü daha geçenlerde Razgrat'ın köylüğünden elli adam
yakalamışlar.

-Ne, ne olmuş?

Birden çok bağırıverdim.

-Gördün mü baba, işittin mi kızın bağırmasını?

-Lafı dolaştırma Kemal, ne olmuş Razgrat'ın köylüğünde, anlat bakayım.

Artık üç çift göz dikkatle onu izlemekte, ağzından çıkacak kelimeyi beklemekte.
Kemal Efendi şişiniyor, ehemmiyet vermez görünüp, ağır ağır anlatıyor:

-Ne bileyim а canım, gizli teşkilât kurmuşlar. Güya Bulgarın bize ettiğini, Birleşmiş
Millet1er varmış Amerika'da, ona şikâyet edeceklermiş. Неm gizli gizli, kâğıtlar yazıp, basıp
köylere dağıtıyorlarmış.... Türk konsolosluğuna dа gidip gelmeleri olmuş. Karışık işler
döndürmüşler anlayacağınız. Neyse yakalanmışlar, bir ikisi dayaktan daha karakolda ölmüş,
dayanıksız adamsın ne kalkarsın bu işlere değil mi, neyse , geri kalanını dа kırık çıkık
hapishanelere göndermişler. Mahkeme kurulacakmış tabii, asarlar tümünü. Senin kızan dа
işte..

Lokma boğazıma takılı kalmıştı, kafamda işitilmedik gürültü, sanki arılar, çekirgeler,
hamam böcekleri birbirine karışmış, hepsi birden vızırdamakta.
“Rıza ağabey de yakalandı mı yoksa?” İşimiz yarım kalacak, bu belli. “Bari Rıza
ağabey..” “Hani lider?..”
“İş ertelenmedi, bitti, tüh!”

-Sen ne diyorsun bu işe İlay?

Dedemin yumuşak sesini uzak uzak duydum, cevap verecek takatım yoktu, ne
türlü baktım yüzüne ki babam patladı yine:

-Görüyor musun bakışını, söyledim vardır bu kızda bir b…luk dedim. Nutku
tutuldu bak, ağzını açıp konuşabilmez. Öğretmeni de doktorluk zordur, ne kadar iyi
komsomol olursa olsun, diyordu… Yüzüme karşı gülüyordu karı… İyi komsomol, ha?
Kızın gittiğine yanmam, dirisinden ne hayır gördük ki , ölüsüne ağlayacağım. Yalnız
babası falan diye…

-Sus be adam, sus! Yandık, yanmışız.

-Ciğerinin köşesinden gelip, ince bir kan gibi sızdı ağzından bu sözler, gözleri
buğulanmıştı.

-Belki vardı aralarında bir çaşıt.. dedi neden sonra.

-Ahmet Hüseyinof çıkarmış meseleyi meydana.

-Köpek!

146
-Köpektir möpektir, yakalıyor adamları tutuyor isyancıların tümünü.

-Senin baban da isyancıydı.

-Kurtarmışsın kelleyi, bak hâlâ yaşıyorsun.

Dedemin yediği bir lokma ekmekte mi gözü?.. Emin pehlivanların, Hüseyin


pehlivan diklendi birden:

-Yaşayacağım oğul, daha çok yaşayacağım. Daha çok köpeğin ölüsünü, daha çok
isyancının yaşadığını görecek bu iki gözüm; merak etme.

-Kızı da isyancı yapmak istersin besbelli.

-İlay.. dedi dedem. Kolektife gitmeyecek misin, geç kalma, kulaklarını aç,sesini
kes.

Fırlayıp kalktım yerimden, tutan olmasın!

Yolda, arkadaşlara bir şey söylememeye karar verdim. Fakat eğer öğrenmişlerse
ve korkmuşlarsa.. neler diyeceğimi kararlaştırdım. Sanki tümünün sorumluluğu
üzerimdeydi, onları yüreklendirmek benim görevimdi. “İcap ederse hepsiyle tek tek
konuşup...” böyle düşünüyordum; Stefan’la karşılaştık aklı başka yerlerde olmalıydı,
konuşmadı benimle, beraber yürüyüp girdik içeri. Bizi gören küçük gruplar çözüldü,
gözlerini Stefan’a dikip, beklemeye koyuldular. Huzursuz havayı hissettim, arkadaşları
aradı gözlerim. Yüzleri kararmıştı ama sıkıntı ve korku seçmedim mânâlarında. İçim
ferahladı rahatladım. Sonra artık Stefan’ın konuşmasına pek kulak vermedim. Çünkü o,
bildiğinden fazlasını anlatmıyordu. Burjuva Türkiye’sine bağlı bir hıyanet ocağının
meydana çıkışı ve hainlerin hak ettikleri cezayı bulacakları ve Rusya’nın önderliğinde ve
Marksizm’in hizmetinde Bulgaristan’ın... ve biz Bulgarlar’ın...

Bugün Stefan, bir hayli asık suratla, üzerinde «çok gizli» yazan bir kâğıt uzattı:

-Bundan böyle çalışmalarımız bilhassa bu maddeler çerçevesinde olacak.. dedi.

Kâğıda baktım, ilk madde kırmızı i1e yazılmış: «Türk dilinin gereksizliği,» sonra
öbürleri «Eğer din seçmek gerekiyorsa, Bulgar - Ortodoks dini seçilmeli.» Türklerin cenazesi
Bulgar papazlar nezaretinde gömülmeli. » «Türk ve Müslüman isimleri gericiliğin ifadesidir.
Bu yüzden bu isimleri taşıyanlar, idarelere hiçbir zorluk çıkarmadan, birer Bulgar ismi
seçmelidirler.», «Hayvanlar arasında fark yoktur, bu yüzden domuz eti mutlaka yenmeli, yakın
zamanda, Türk köylerine yalnız domuz eti sevkedilecektir.», «Evlerinde tavuk, koyun
besleyenler bunları, yakın zamanda domuzla değiştireceklerdir.»

Maddeler böyle uzayıp gidiyordu.. Bunların uygulamasına Rodoplar’daki Türkler


üzerinde başlamışlardı; eğer gerçek bir tarih yazılsaydı, bu bahse «Rodop faciaları» diye
başlık atılırdı!..

-Bu mesele Rodoplar'da başladı, orada bitecek sanıyordum, onca.. onca katliamdan
sonra.

147
-1980'e kadar tek Bulgar Devleti kalacak dendi, kalın kafanıza girmedi bu.

Tekrar maddelere göz atıyorum, yine tarihle, yine dinle ilgili bir sürü emir.

***

- Şunlar.. diyorum.. tarih ve din bahisleri, zaten uyguluyorduk.

- Öyle ama, zorlamıyorduk halkı, çocukları gizlice sünnet ettirirlerse, göz yumup
geçiyorduk meselâ, oysa şimdi sıkı takip emri var, hele bu isim değiştirme ve domuz
meselesi, biliyorum çok tedirgin edecek halkı.

- Bundan niçin sinirleniyorsun Stefan?

- Sinirlenmiyorum, kızgınım, çok kızgınım hem. Çünkü bilirsin, ben, yumuşak


yöntem taraftarıyımdır. Çünkü böyle birtakım baskıların, dayağın, işkencenin halkı fazla
yıldırmadığını, bilâkis insanların, geride kalan insanların, derlenip toparlandıklarına
şahit oldum. Başka yüzü dе var meselenin, biz bunları uygulayacağız, itiraz edenleri
çekip döveceğiz, olamadı, habire Şumnu'ya adam sevkedeceğiz, tarım işçilerimiz
azalacak, işçi azalınca verim düşecek, bunun sorgu suali açılmasın diye, insanlara daha
fazla yükleneceğiz, kısır döngü velhasıl b...tan bir durum.

- Peki bu fikirlerini parti sekreterine anlatsana.

- Yaa, ne dе akıllısın, Türk dostluğu ve partiye ihanetle suçlanayım, öyle mi?..

Adamın sözlerinin her kelimesi gerçekti, ne cevap verebilirdim.. Bir yeni


Rodoplar bahsi, Allah kahretsin! Meselenin şuuruna yavaş yavaş eriyordum, büzülüp
kaldım. Stefan söylenmeye devam ediyordu:

- Lâyıktır size, lâyıktır.. Neymiş dе muhtariyet isterlermiş, b...lar! Muhtariyet


sizin nenize? Azmı kalktı oturdu Razgrat, ulan tank sürdüler heriflerin üstüne be, tank!
Kaçmadınız.. ah, her şey lâyıktır size. Ama benim ne suçum var canım, şurada gül gibi
geçinip giderken, aldıracaklar elime kırbacı, bak istemem ben, ben yumuşak yöneticiyim,
bilirsin.

- Peki.. dedim.. bana niçin okuttun bu çok gizli emirleri?

- Çünkü nazik hanım, şu emirleri beraberce uygulayacağız, ben alacağım elime


kırbacı da, sen almayacak mısın yani?

- Yoldaş Nastasof biliyor mu bana söyleyeceğini?

- Onun bilmediği bir şey olur mu, kaç kere helâya gidip s...tığımı bilmekte herif.

Yeni tayin edilen Parti Sekreteri Ange1 Nastasof, muhakkak DS nin espiyonaj
seksiyonu i1e ilgiliydi, birkaç yı1 önce, rejime isyan eden Gorunski i1e Anef’in bazı
adamlarının, bizim köyde yakalandıklarını, hep aklında tuttuğu belli, yalnız Türkler’e değil,
Bulgarlara dа pek ters yüzlü. Ayrıca, olaylar sırasında Stefan'ın dа burada görevli olduğunu

148
unutmuyor, gözleri onun üzerinde. Dikkatli.. Stefan parti sekreter yardımcısı olma umudunu
yitirdi gibi. İnadıma:

- Şu yoldaş Nastasof, seni korkutuyor.. dedim. Hız1a gözlüklerini çekip, çıkardı,


dişlerinin arasından tısladı:

- Şu anda ne biliyor musun, canım seni dövmek istiyor, hem dе bir ağaca bağlayıp,
kırbaçlamak.

- Bu çok tabii yoldaş Karov.. dedim.. siz yumuşak yöntem taraftarısınızdır!

Güldü, gözlüklerini taktı.. Şu son sene, yüzüne birkaç çizgi düştü dе, çocuksu
ifadesi kaybolur gibi oldu, saçlarını dа artık pek kısa kestiriyor.

- Gerçekten yumuşak yöntemciyim.. dedi.. eğer bunu sen dе takdir etmezsen..

- Evet, kafaları kırmayı değil, beyinleri avucunun içine alıp, okşamayı istersin! Peki
şimdi ne yapacağız yoldaş Karov? '

- Ne yapabiliriz ki, uygulamaya çalışacağız. Şimdi maddeleri birkaç gruba ayır, her
biri için diyalektiğe uygun, şatafatlı bir başlık seç, kolektiften dе birkaç genci görevlendir,
şu ayaklarının dibinde dolaşan Mehmet'i gözüm tutuyor, neyse karışmam, sen seç.. Önce
konferanslarla işe başlayacağız.Biz eğitimciyiz, anlatalım bakalım.”

E. Işınsu, Çiçekler Büyür, 6. Baskı, 1989.

149
S. SELVİ

Balkanlar Deyince

Balkanlar deyince, aklıma rahmetli anacığımın gözyaşları gelir hep... Babamın çatık
kaşları... Teyzemin nasıl dağa kaldırıldığı gelir... Kızarım, köpürürüm kendi kendime...
Dolarım, dolarım da boşalamam...

Balkanlar deyince!..

Drama’nın Âlî köyünün papazlar tarafından camiye nasıl kapatıldığı, nasıl din
değiştirilmeye zorlandığı, “Muhammed' den ayrılın!?” emirleri gelir gözümün önüne...

Balkanlar deyince !..

Bu, zorla din değiştirme operasyonunda, papazların vaftiz suyunu, nasıl Âlî köylü
Müslümanlarının üzerine serptikleri, nasıl isimlerin zorla değiştirildiği ve "artık Hıristiyan
oldunuz" sözleri gelir.

Balkanlar deyince !..

Yine, о operasyonda; zorla Müslümanlıktan çıkarılan günahsız insanların arşa varan


ah'1ari... Ve... bu ahh'lara dayanamayan, taş duvar caminin zangır zangır titrediği ve
direklerinin çatladığı gelir aklıma..

Balkanlar deyince !..

Zorla din değiştirmeye maruz kalan bu insanların, "eyvah!. Hıristiyan mı olduk?."


Şüphesiyle, tekrar "iman tazeledikleri" ve "gusül abesti" aldıklarını hatırlarım.

Balkanlar deyince!..

Rahmetli anacağımın bu anlattıkları gelir gözümün önüne ve gözyaşları.

Balkanlar deyince!..

Rahmetli teyzemin Bulgar komitacıları tarafından nasıl dağa kaldırıldığı gelir, Yunan
komitacıları tarafından hayvanların nasıl gasp edildiği gelir.

Gerçi ben, Türkiye'de doğdum.. Bu ızdırapları annem yaşadı.. Babam yaşadı..


Teyzem yaşadı.. Hâlen Yunanistan toprakları içersinde bulunan Drama’nın Âlî köylüleri, bu
dramı yaşadı.. Evet.. Ben Türkiye'de doğdum.. Bu ızdırapları yaşamadım ama, bu ızdırapların
Balkanlar’da hâlen yaşanmakta olduğunu biliyorum.

İşte, Balkanlar deyince!..

Benim aklıma, gözümün önüne hep bunlar gelir.. Kızarım, köpürürüm kendi
kendime.. Dolarım, dolarım dа boşalamam.

Balkanlar’ın Sesi, Sayı - 2, 1989, 15.

150
YAHYA AKENGİN
(Bayburt,1946)

Bayburt’ta doğdu. Erzurum İlköğretim Okulu ve Erzurum Eğitim Enstitüsünden


mezun oldu. Daha sonra edebiyat lisansını tamamladı. Edebiyat Öğretmenliğini
ortaöğretimde, Gazi Eğitim Enstitüsünde ve Orta Doğu Teknik Üniversitesinde sürdürdü.
1979’da Kültür Bakanlığı Baş Müşavirliğine, 1985’te TRT Ankara Radyosu Tiyatro ve
Eğlence Yayınları Müdürlüğüne atandı. TRT Televizyon Dairesi Başkanlığı Uzmanlığı
görevinde bulundu. Türkiye Yazarlar Birliği ve İLESAM’ın bir süre başkanlığını yaptı. 1996
yılında arkadaşlarıyla birlikte kurduğu TÜRKSAV’ın başkanlık görevini sürdürmektedir.

Yahya Akengin, Hisar dergisinde yayımladığı şiirleriyle tanındı. Bu dergide kitap


tanıtma yazıları da yazdı. Şiir ve yazıları Türk Edebiyatı, Doğuş Edebiyat, Millî Kültür,
Boğaziçi ve Türk Dili dergilerinde yayımlandı.

Eserleri:

Şiir: İstesen (1969), Akşamla Gelen (1975), Çağ Sürgünü (1977), Ötelerden(1986),
Aşkta Bereket Var (Makedoncaya çevrilerek yayımlandı,1998), Eylül Kuşatması (2000).

Roman: Özlem Yokuşları (1981), Dönüş Acıları (1983), Yaralı Dağlar (1987), Oğuz
Dede (1991) vb.

Oyun: Enver Paşa ve Büyük Ümitler(1985), Aile Bağları(1987) vb.

Anı: Siyasetname ya da Bir Seçim Hikâyesi (1996).

Radyo Oyunu: Ceylan Vurmak, Torosların Öbür Yüzü, Plevne Günleri, Nene Hatun,
Şirket Koltuğu. Ayrıca ders kitapları da yazmıştır.

SUSMUŞ KOÇAKLAMALAR

Kosova’da bir padişah türbesine düşen gözyaşı


Duru kalmış bir damlası vardar’ın
Kalbi parçalanmış bir Osmanlı haritası
Gözü kalmış akınlarda yetmişlik türbedarın

Hasret ki yol açar diye güzel yarınlara


Horlanır tarihimiz, çiğnenir destanlar.
Selâm ulaşmasın diye dedelerden torunlara
Namı yasaklanır Murad Hüdavendigâr’ın...

Kalleşine bile anıt dikmiş eloğlu


Balkanlar şimdi hep Miloş dolu
Şu bizim diyarın sefiline bakın,
Susmuş koçaklamalar, meydan onların.

Mayadağ’dan ak topuklu kızlar ineli


Yanar tüter Rumeli’nin türküleri

151
Sıla parası değil, sıla hasreti
Soldurmuş güllerini Kosova’da baharın...

Tarih satırlarına düşen bir damla gözyaşı


Duru kalmış bir damlası Vardar’ın
Vatan ufuklarında yarınların telâşı
Tanrım, bulanmasın suyu yine ırmakların

Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-11, 1994, 38.

BUGÜN OLMASA DA YARIN


-Bulgaristan Türklerine-

Sen ey içimde ağlayan sınırların


Kaderi utandıran yetimi,
Isıtır ismin duada ellerimi,
Bugün olmasa da yarın

Kim demiş kaybolur güneşlerimiz?


Üç günlük mağarasında kara bulutların?
Değişmez ezel meclisinden geçen kanun,
Buluşur Sinan Körülerinde gülüşlerimiz,
Bugün olmasa da yarın

Olmamıştır yeryüzünde payidar


Olmaz da haraminin devleti
Durulur hep bulunan ırmaklar,
Durulur hakkın adaleti
Âleme güller açar baharın
Bugün olmasa da yarın

Sen hey hürriyet yavuklusu Balkanların


Ve mahzun Yunus’un sarı çiçeği,
Çiğnense de birkaç nazlı yaprağın,
Kökün müjdeler bir görçe geleceği
Görülür hesabı azgınlaşan çobanların,

Bugün olmasa da yarın


Bugün olmasa da yarın

Aynı eser, 38.

152
MUSTAFA İSEN
(Adapazarı, 1953)

Adapazarı’nda doğdu. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve


Edebiyat Bölümünden mezun oldu. 1979’da doktorasını savunan Mustafa İsen aynı
Üniversitenin Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne Eski Türk Edebiyatı
Asistanı olarak atandı. 1981 yılında T.C. Millî Eğitim Bakanlığı aracılığıyla Belgrat
Üniversitesi Filoloji Fakültesi Doğu Dilleri Bölümüne Türkçe okutmanı olarak gönderildi.
1983 yılına kadar burada ders okuttu. Aynı yıl Yard. Doç. oldu ve Türkiye’ye dönüşünün
ardından Atatürk Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Bölümünde Öğretim
Üyesi olarak çalıştı. O yıllarda kuruluş aşamasında olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-
Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde de alanıyla ilgili dersler verdi. 1988
yılında T.C. Milli Eğitim Bakanlığında müşavir olarak görevlendirildi. Aynı yıl Eski Türk
Edebiyatı alanında doçent oldu ve 1989’da Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümüne atandı. 1994’te profesör olan Mustafa İsen Fakültenin dekan
yardımcılığı ve Türkçe Öğretim Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanlığı görevine
getirildi. Fakültenin Dekanı seçildi ve aynı zamanda Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde müdürlük yaptı. Bundan sonra da Başkent
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde çalıştı. Halen T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığında
müsteşar olarak çalışmaktadır.

Türk Edebiyatı ve Balkanlar’da Türk Kültür varlığı ile ilgili eserleri yayınlamıştır.
Makaleleri Türkiye’de ve Türkiye dışında birçok dergide çıkmıştır.

Eserleri: Eski Türk Edebiyatı üzerine yaptığı çalışmaları 15 kitaptan ibarettir. Ayrıca
da Balkan Türkleri edebiyatına ilişkin şu kitaplarını gösterebiliriz: Yugoslavya Türk Çocuk
Şiirinden Seçmeler(R. İsen ile, 1980), Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, C.7.
Makedonya ve Yugoslavya (Kosova) Türk Edebiyatı (S.Engüllü ile,1997), Ötelerden bir ses
(1997), Balkanlar’da Türk Çocuk Şiiri Antolojisi (R.İsen ve A.E.Kireççi ile, 2001),
Balkanlar’da Türk Çocuk Hikâyeleri Antolojisi (T. Işınsu İsen ile, 2002) vb.

BALKANLAR’DA ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI

Osmanlı devleti ile sona eren bu yapı, yerini bir süre suskunluğa terk etti.Balkan
bozgunlarından sonra geride kalan soydaşlarımızın yaşadıkları sosyal sıkıntılar edebiyata da
yansıdı. Özellikle Türk aydınlarının ana yurt Türkiye’ye göçleri, bölgedeki edebiyat açısından
bir kan kaybıydı. Kaldı ki yeni yönetimlerin bölgede kalan insanımıza hoş görüsüz
davranışları ve dillerini kullanmaya izin vermeyişleri başka bir sıkıntıydı. Bununla birlikte
Türkçe, Balkanlar’da yaşamaya devam etti. Zaman oldu konuşma dili olarak kullanımı bile
yasak edildi, zaman oldu imkân buldu yazı dili halinde ifade edildi, ama asırlardan aldığı gücü
sayesinde yine de dimdik ayakta kalmayı başardı. Bölgede şu anda mevcut ülkeler bazında
Türk Edebiyatına göz atacak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkacaktır:

Makedonya

Daha önce Yugoslavya’yı meydana getiren altı cumhuriyetten biri olan Makedonya,
1991 yılı içinde bu yapıdan ayrılarak bağımsızlığını ilân etti. Makedonya’nın iki milyonluk

153
nüfusunun yaklaşık yüzde onunu Türkler meydana getirmektedirler. Makedonya,
Yugoslavya’nın bir parçası olarak 1945 yılından sonra bu ülkede uygulanan azınlık haklarını
belli çerçeveler içinde Türklere de tatbik etti. Bu yüzden yörede Türkçe okulları (ilk, orta),
radyo, televizyon yayınları, tiyatro yanında Türk edebiyatı da gelişme gösterdi. Birlik
Gazetesi 1944’ten beri Üsküp’te çıkmaktadır. 1949 yılında Yeni Kadın çıkar. Bu yayını
PİONER Çocuk gazetesi izler (1950). Bu tarihte başlayan yayın faaliyetleri, buna ek olarak
daha sonra yayınlanmaya başlayan Sesler (1965) adlı bir kültür sanat dergisi ile yedi-on dört
yaş gurubuna seslenen Sevinç (1951) ve ana okulu çocuklarını hedefleyen Tomurcuk (1957)
adlı iki çocuk dergisi de yakalanan gelişimi hızlandırdı. Makedonya’da bu görüntü kısmen
bugün de devam etmektedir. Şimdilik Sesler dergisi yayınını planlanan periyodda
sürdürememekte, buna karşılık Vardar adlı bir siyasi gazete yayınlanmaktadır. Bunlara birden
fazla yayın yapan El-Hilal ile Zaman’ı eklemek gerekir….

Kosova ve Makedonya’da (Eski Yugoslavya) yayınlanan eserlerin bütün


çoğunluğunun, özellikle ilk devrede yayınlananların, bütün sosyalist ülkelerde olduğu gibi,
devlet desteği ve devlet kontrolünde çıktığı unutulmamalıdır. Bu yüzden sözü edilen yayınlar
büyük oranda resmi ideolojinin propagandası niteliğindedirler. En azından, bu niteliği ön
planda olan eserlere daha çok basılma imkânı sağlamıştır. Hâl böyle olmakla birlikte bu
destek Türkçenin bir yazı dili olarak bölgede hayatiyetini sürdürmesini sağlamış ve Balkan
ülkeleri içinde eski Yugoslavya topraklarında yaşayanlar bölgenin başka insanlarına oranla
kimliklerini, bu arada dillerini ifade etmede daha iyi bir durumda olmuşlardır. Yine bu
yüzdendir ki bölgede en çok Türkçe eser de Makedonya’da basılmıştır.

Kosova (Yugoslavya)

Osmanlı devletinin bölgeden çekilmesiyle ortaya çıkan yöresel yöntemler,


aralarındaki ihtilafları kısmen çözerek 1918–1919 yılında Yugoslavya’yı kurdular. 1946
yılına kadar devam eden bu yönetim, yörede Türkçe yazılı basına imkân vermedi. Ancak
sözlü edebiyat geleneği ve Üsküp, Prizren, Yakavo, İpek, Manastır, Ohri ve Kalkandelen gibi
şehirlerde faaliyet gösteren tekkelerde geliştirilen tasavvuf edebiyatı canlılığını koruyordu.
Ama bu ürünlerin o dönemde hiç biri basılma imkânı bulamadı. Bunların içinde Hacı Ömer
Lütfi’yi (1870–1928) bir istisna saymak gerekecektir. 1945 yılında kurulan sosyalist yönetim
ülkedeki azınlık haklarına saygı göstereceği sözünü tutarak çeşitli dillerde yayın organlarının
neşrine ve okulların açılmasına izin verdi. Makedonya’da Birlik Gazetesinin neşri (1944) ve
Türkçe radyo yayınlarının başlamasına paralel olarak Türk edebiyatı da filizlenmeye başladı.
Fakat Kosova Özerk bölgesinde yaşayan soydaşlarımız, Makedonya’da yaşayan bize ait daha
büyük nüfusa oranla kültürel imkânlardan epeyce geç yararlandılar. Bu yüzdendir ki bölge
doğumlu şair ve yazarlar, ilk ürünlerini Makedonya’da çıkan yayın organlarında neşretmiş,
1969 yılından itibaren ise Kosova bölgesi Türkleri, kendi yayın organlarına sahip olmuşlardır.
Denebilir ki bu bölgede yeni dönem Türk edebiyatı ancak 1960’lı yıllardan itibaren
kıpırdanmaya başlamıştır. Bu yıllardan başlanarak şiir ve hikâye, ciddi aşamalar kat etmiş,
öteki türlerde de eserler verilmiştir. Birlik ve Tan dizileri arasında bu bölge doğumlu
yazarlara ait çıkan çok sayıda kitap, nicelikle birlikte niteliğin de belli aşamalar kaydettiğinin
ifadesidir.

1991 yılında ülke bölününce yeni Yugoslavya, Sırbistan ve Karadağ


Cumhuriyetlerinden ibaret kaldı. Sırbistan içinde mütalaa edilen Kosova Özerk Bölgesi de
1999 yılında Birleşmiş Milletler müdahalesi ile şu anda statüsü belli olmayan ama
Yugoslavya ile de bağlarını koparmış bir konuma dönüştü. Böylece günümüzde Yugoslavya
toprakları içinde Türk nüfus kalmadı. Kosova’da yaşayan Türklerin nüfusunun 30–40 bin

154
civarında olduğu sanılıyor. Bölgenin başkenti Priştine’de Tan Gazetesi (1969), Çevren dergisi
(1973) ve Kuş (1979) çocuk dergisi yayımlanmaktaydı. Ayrıca Prizren’de Esin (1979), Çığ
(1990) dergileri çıkmaktaydı. Savaştan sonra bunların yayınına ara verildi. Buna karşılık
şimdi Prizren’de özel gayretlerle Bay (1994), Sofra ve Türkçem dergileri ile Yeni Dönem adlı
haftalık gazete çıkmaktadır. Son olarak bu bölgede Demokrasi Ufku adlı on beş günde bir
çıkan yeni bir siyasi gazete yayına başlamıştır.

Kosova doğumlu olmamakla birlikte Süreyya Yusuf (1923–1927), bölgedeki


edebiyatın gelişip serpilmesinde eleştirmen olarak çok önemli bir konuma sahiptir. Onun
yönlendirmeleri bölge edebiyatının derlenip toparlanmasında önemli rol oynadı.

Genelde Balkanlar’da olduğu gibi Kosova bölgesinde de edebiyat denince akla şiir
gelmektedir. Bu dal içinde asıl başarılı olunan alan ise çocuk şiiridir…

Bulgaristan

Bulgaristan için söylenebilecek şeyler de aslında öbür sosyalist Balkan ülkelerine


dair söylenenlerden farklı olmayacaktır. Bir kere bu ülkedeki Türk edebiyatı Rumeli’deki
Türk edebiyatının bir bölümüdür. Yine benzer ülkelerde olduğu gibi burada da sözlü ve yazılı
Türk edebiyatından bahsetmek mümkündür. Daha önce ifade edildi gibi yöre, Anadolu’ya
yakın olmasından ve çok erken dönemde Osmanlı sınırları içine katılmasından dolayı yoğun
bir Türk nüfusu barındırdığı için Türk edebiyatı açısından da zengin bir birikime sahiptir.
Sözlü örnekler açısından da bu ülkede yaşayan soydaşlarımızın ürünleri, Anadolu’dakilerden
farklı değildir. Kullanılan yazı dili de ufak tefek yöre hususiyetleri dışında İstanbul
Türkçesidir.

1877–1878 veya daha bilinen adıyla Doksan üç Harbinden sonra kurulan Bulgaristan
krallığı, bölgede uzun asırlardır devam eden Türk edebiyatı akışını da frenleyen bir hareketin
başlangıç tarihidir. Aslında 1918–1928 yılları arasında rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere
açılan Darü’l-muallimin (öğretmen okulu) ile 1922 yılında din adamı ve öğretmen yetiştirmek
üzere faaliyete geçirilen Nüvvap, Türk halkına kadro yetiştirmede çok yararlı olmuş
okullardır. Fakat neredeyse Balkan kelimesi denince ilk akla gelen istikrarsızlık olgusu bu
kurumları sık sık açılan kapanan müesseslere dönüştürmüştür. Bulgar krallıkları devrinde,
bazen olumlu, bazen olumsuz manzaralar gösteren Türkçe okul, gazete ve kitap çalışmaları,
bütün engellere rağmen bölgede dilimiz varlığını gösteren tapu senetleridir. Krallık ve
prenslik dönemi olan 1877–1944 yılları arasında atalarımız bu topraklarda mücadeleyi elden
bırakmamış, okul ve yazılı basın ne pahasına olursa olsun var olmanın bir işareti olarak
devam ettirilmiştir. Az çok yeni duruma intibak edilip işler yoluna girince kuvvetli tırpanlar
yemişler, ama bu meseleyi de savuşturup tekrar ayağa kalkma mücadelesi vermişlerdir. Bu
engellemeleri tarih olarak söyleyecek olursak 1934, 1939,1956, 1964, 1984 ve 1988 rakamları
karşımıza çıkacaktır. Sosyalist dönemin başlangıcında karşılaşılan olumlu manzara, yerini
ileriki yıllarda dayanılması mümkün olmayan bir baskıya bırakmış, giderek Türkçe okuma ve
yazma, hatta daha sonraları Türkçe konuşma Bulgaristan’da yasak edilmiştir. Bununla birlikte
bu dönemi de farklı beklentiler yüzünden değişik dönemlere ayırtarak izah etmek
gerekecektir: Sosyalist yönetim ülkede dini konumdan dolayı Nüvvab’ı kapatıp (1948)yeni tip
Türkçe eğitim veren okullar açtı. Dostluk (1947), Işık (1945,1947’den sonra Yeni Işık), Yeni
Hayat(1955), Halk Gençliği (1948), Eylülcü Çocuk (1946–1960), Emek Davası, Piyoner
(1959–1980) gibi Türkçe yayın organlarını devreye soktu. Sofya’da Türkçe eser basan
yayınevleri açıldı. Radyoda Türkçe yayınlar başladı. Sofya, Razgat, Kırcali ve Eski Zağra’da
Pedagoji okulları (Öğretmen okulları) açıldı. Sofya Üniversitesi bünyesinde Türkoloji bölümü

155
kuruldu (1952–53). Böylece 1955-1970’li yılları arasında bu yatırımlar sonuç verdi ve Türk
edebiyatı ülkede adeta bir patlama gerçekleştirdi. Anadilinde eğitim görerek yetişmiş bir
aydın tabakası başka alanlarda olduğu gibi Türk edebiyatı üzerinde de etkisini göstermiş ve
ortaya ciddi bir kadro çıkmıştır. Bunun sonucunda o zamana kadar sadece gazete ve dergi
sayfalarında görünen ürünler önce müşterek derlemelere, ardından da müstakil kitaplara
dönüşmeye başladı. Burada her edebi gayretin arkasında aydınların rolü, onların yetişmesinde
de eğitim öğretimin olmazsa olmaz katkısı ortaya çıkmaktadır. Ama sosyalist rejim bir süre
sonra başka hesaplarla Türk halkının başta eğitim olmak üzere sahip olduğu hakları teker
teker elinden almaya başladı. 1958 yılından itibaren Türk dili ile eğitim yapan liseler
kapatıldı. Ardından ilk ve orta öğretim kurumları aynı muameleye tabi tutuldu. Sonra da
isimler değiştirilmeye kalkışıldı. Bu sıkıntılara karşın Türkçe ülkede yaşamaya devam etmiş,
özellikle halkımızın çok sevdiği bir ifade şekli olarak şiir başta olmak üzere çok sayıda
Türkçe ürün, bu bölgede yaşamını sürdürmüştür. Şiiri sayı bakımından hikâye izler. Roman
ve sahne eseri ise ancak birkaç örneğe sahiptir. Sosyalist dönemde basılan toplam Türkçe
kitap sayısı 198 olup bunların 112 tanesi yörenin yetiştirdiği sanatçılarca yazılan eser olup
geri kalanı ise hemen hemen tamamı sosyalist görüşlü ülkemiz yazarlarının eserleridir.
Kısacası 1961–1989 yılları arasında yirmiden fazla Bulgaristan doğumlu Türk yazarın eseri
yayın imkânı elde etti. Özellikle Sosyalist dönemde yazılan eserler, sistemin bakış açılarını
yansıtır niteliktedir. Bu eserlerin konusu genelde, vatanı kapitalist düşmanlardan savunma,
komünist partisine minnettarlık, sosyalist ülkelerin önderlerine sevgi, bu ülkelerin çocukları
arasında dostluk, kardeşlik, ateizm, fabrika ve tarım kooperatiflerinde emek kahramanları ve
faşizm aleyhtarlığı gibi bütün benzer yönetimlerin güdümlü edebiyatlarında işlenen
meselelerdir. 1990 yılından sonra demokratik bir yönetim şeklini benimseyen Bulgaristan’da
okullarda haftada dört saati geçmeyecek şekilde isteğe bağlı müfredat dışı olmak kaydıyla
Türk öğrencilere Türkçe dersleri verilmektedir. Düzensiz olmakla birlikte ülkede şu anda Hak
ve Özgürlük (1991) ve Güven (1993) gazeteleri ile Filiz çocuk gazetesi yayınlanmaktadır.
Bunlara Zaman gazetesi ve Ümit dergisini de eklemek gerekir.....

Yunanistan

Balkanlar’daki Türk edebiyatının bir bölümünü de Yunanistan sınırları içinde


yaşayan soydaşlarımız oluşturmaktadır. Bu ülkede Türkçe ile alakası olan kitleleri dört
bölümde ele almak gerekir.

1) X1V. Yüzyıldan itibaren fethedilen Batı Trakya’ya Anadolu’dan getirilip iskân


edilen atalarımızın, bugün o yörede yaşayan torunları. Bunlar yoğun olarak Gümülcine ve
İskeçe şehir merkezleri ile köylerinde yaşamaktadırlar. Nüfuslarının 150 bin civarında olduğu
tahmin ediliyor.
2) Başta Rodos olmak üzere On iki Ada’da yaşayan soydaşlarımız.
3) Kuzeyden Balkanlar’a gelip Hıristiyanlaşan Türklerle, Lozan antlaşmasından
sonra Yunanistan’a göç eden Karamanlı Türk Ortodokslar.
4) Türkçeyi bu ülkede ikinci bir dil olarak kullanan İstanbul ve Anadolu Rumları.

Bu topluluklar içinde Türkçeyi edebî bir dil seviyesinde kullananlar Batı Trakya
Türkleridir. Osmanlı Devletinin bölgeden çekilmesinden sonra Batı Trakya’daki Türk
edebiyatını başlıca üç bölümde ele almak gerekir. Başlangıçtan 1960 yılına kadar olan devre
yöredeki Türk azınlığın en sıkıntılı dönemidir. Yunanistan iç savaşı ve İkinci Dünya Harbi
buradaki soydaşlarımızın hayatını da çok zorlaştırmıştır. Bir başka ifade ile soydaşlarımızın
geçirdikleri sosyal sıkıntılar edebiyata da yansımış ve bu dönem Türk edebiyatı, Yugoslavya
örneğinde olduğu gibi daha çok sözlü ürünlerle hayatiyetini devam ettirmiştir. Yazılı

156
edebiyatın bu dönemdeki başlıca temsilcileri Mehmet Hilmi (1902-1931) ile Mehmet Arif
(1906–1976) (Kemal Şevket Batıbey)’dir. 1960–1980 dönemini ise ülkedeki Türk
edebiyatının patlama devri olarak tanımlamak gerekir. Özellikle Türkiye’ye gelip öğrenim
imkânı bulan çok sayıda Batı Trakyalı soydaş, ülkeye dönünce bu birikimlerini çeşitli yayın
organlarına yansıtırlar ve böylece yeni ve sürekli bir edebi hareket başlamış olur. Birlik ve
Öğretmen dergileri de kültür sanata ait yayın organları olarak bu dönemde çıkar. Bu dönem
eserlerinin temel konusu Bulgar ve Yunanlılara karşı verilen yaşama savaşı ile folklor
ürünlerinin tespitine yöneliktir… 1980’den sonra ise Batı Trakya Türk edebiyatı, kendini
başta anayurt Türkiye olmak üzere dış ülkelerde de tanıtacak bir arayışın içine girmiş ve
bunda da belli ölçüler içinde başarılı olmuştur. Bu arada Türk dünyasında da ortaya çıkan yeni
gelişmeler de bu teşebbüslere ivme kazandırmıştır. Bunun sonucu olarak Şafak adlı bağımsız
bir sanat edebiyat dergisi yayınlanmaya başlamıştır.

Bütün bu gelişmelere rağmen Batı Trakya Türklerinin edebiyatına diğer Balkan


ülkelerinde mevcut Türk edebiyatlarından, özellikle Makedonya, Kosova ve Bulgaristan’daki
Türk edebiyatından hem nicelik hem de nitelik bakımından daha olumsuz özellikler
taşımaktadır. Bunun pek çok başka sebebi yanında en önemli faktör, yöredeki Türk azınlığın
yakın zamanlara kadar sanat ve kültür faaliyetlerini fazla kaale almamaları, devletin de bu tür
faaliyetlere destek olmak şöyle dursun engel olmasıdır. Böyle bir tablonun ortaya çıkmasında
yörede yaşayan Türk azınlığın hemen hemen bütünüyle kırsal kesim kökenli olması da çok
önemli bir faktördür. Türk halkının demokratik bir ülkede hak ettiği biçimde yaşayamaması,
kültürel faaliyetlerden daha çok siyasi etkinlikleri ön plana çıkarmıştır.

Bu sebeptendir ki yöredeki Türk edebiyatının en önemli konusu huzursuzluktur. En


gelişmiş edebi tarz ise şiir olup bunu hikâye izler. Çocuk edebiyatı yöredeki edebiyatın en
gelişkin dalıdır. Yöre edebiyatına ait belirtilmesi gereken bir diğer özellik de şair ve
yazarların siyasi ve sosyal baskılardan dolayı adlarını açıkça kullanmamaları, bunun yerine
sıkça mahlas, müstear ad, kısaltma ve xxx gibi semboller kullanmalarıdır.

Osmanlı Devletinin son döneminde başta Selânik olmak üzere bu bölge, Türk basın
hayatı bakımından çok zengin örneklere sahiptir. Genç Kalemler, Yeni Asır, Nefir, Trakya,
Yeni Ziya, Yeni Yol, İ’tilâ, Balkan, Yeni Adım, Şeytan, Ülkü, Cumhuriyet, Müdafa-yı İslam
ve Milliyet bunların başlıcalarıdır. Fakat bu ilgi özellikle sanat, edebiyat yayıncılığında
sürdürülememiştir.

Romanya

Romanya’da günümüzde 100.000 civarında Türk yaşamaktadır. Osmanlı döneminde


özellikle Türklerin yoğun yaşadığı Dobruca bölgesinde bütünüyle bir şehir kültürü teşekkül
etmediği için ciddi bir yazılı edebiyattan söz etmek zordur. Bu yüzdendir ki bölgede Divan
şiirinin temsilcilerine pek rastlanmaz. XV11.yüzyıl Bektaşi şairlerinden Kazak Abdal, Kul
Mehmet ve Öksüz Aşık’ın bu bölgeden olduğu belirtilir. Tezkirelerde bu bölgeden olduğu
söylenen tek şair Helâki’dir. (XV1yy.). Bölgede Türkçe yazılı edebiyat ciddi olarak
X1X.yüzyılda başlamıştır. Başlangıçta siyasi içerikli Türkçe yayın organları neşre başlamış,
bir süre sonra bunlarda edebi ürünler de görülmüştür. Mehmet Niyazi (1878–1931), İsmail
Ziyaeddetin (1912–1966), İsa Yusuf Halim (1894–1982) bu dönemde karşımıza çıkan
edebiyatçılardır. 1944 yılına kadar devem eden bu uygulama sosyalist yönetimle yeni bir
çehre kazanmış ve sözü edilen bu yönetimin ilk yıllarında okullarda Türkçe okutulduğu gibi
Türkçe kitaplar da basılmıştır. 1960’tan itibaren ise yasaklar dönemi başlar. 1987’e kadar bu
şekilde devam eden uygulama söz edilen tarihte yayımlanmaya başlanan Renkler, sanat

157
edebiyat dergisi ile yeniden umuda dönüşür. 1990’da ortaya çıkan siyasi değişiklikle
Renkler’in yanında Karadeniz ve Hakses gazeteleri yayına başlarsa da bunlara süreklilik
kazandırılamamıştır. Romanya’da öbür Balkan ülkelerinden farklı bir uygulama da burada
Türkçenin yazı dili olarak Türkiye Türkçesi ve Tatar Türkçesi olarak iki kolda yürütülmesidir.

Oysa tarihi dönemde sadece Türkiye Türkçesi yazı dili olarak kullanılmıştır. Renkler
ve Karadeniz Tatar Türkçesi, Hak Ses ise Türkiye Türkçesi ile yayın yapmaktadır…

Gagavuzlar

Genel anlamda Balkanlar tanımı içinde yer almamakla birlikte Batı Türklüğünün bir
parçası olan Gagavuzları ve Gagavuz Türk edebiyatını da bu çerçevede değerlendirmek yanlış
olmaz.

Gagavuzlar, Türk dünyasının Batı ucunda, Doğu Avrupa’da yaşayan Ortodoks


Hıristiyanlığa bağlı bir topluluktur. Bunların büyük bir bölümü Moldavya’da (%78), geri
kalanı da Ukrayna ve Bulgaristan’da yaşamaktadırlar. Gagavuzların XX. yüzyıl başlarına
kadar yazılı bir edebiyatları yoktu. 1957 yılında Gagavuz alfabesi oluşturunca bazı kitaplar
yayınlandı. Aslında gündelik hayatta kullandıkları konuşma dilini yazı hâline getirme
gayretleri dolayısıyla Türkiye Türkçesi yazı dilinden kısmen ayrılan Gagavuz Türkçesi, böyle
bir uygulama ile yanlış yoldadır. Gagavuzca, bütün Türkoloji bilginlerinin ittifakla belirtikleri
gibi, Türkçenin Oğuzca ya da Güney Batı Türkçesi adıyla bilinen en küçük koludur.

Gagavuzların Türkiye Türkçesine çok yakın olan dilleri, bölgedeki Slav dillerinin
etkisinde kalmıştır. Bu etkilerin en yoğun ve dilcilik açısından ilgi çekici olanı söz dizimi
alanındadır. Bu etki yüzündendir ki Gagavuzca, Türkçenin klasik söz dizimi özelliğini
yitirmiş ve Slav dillerinin cümle yapısına benzer bir konum elde etmiştir. Gagavuz aydınlar,
Balkanlar’ın tamamında olduğu gibi Türkiye Türkçesini esas almamakta yani kendi konuşma
dillerini yazı dillerine dönüştürme gayretleriyle Batı Türkçesinin uzun tarihi birikimini
görmezden gelmektedirler. Bu ülkede Mihail Çakır tarafından yayınlanan Din Yaprakları
(1906–1910)ilk Türkçe yayındır. Moldovya Socialista (1960) gazetesinde de Türkçe yazılara
rastlanır. Yeni dönemle birlikte Türkçe yayınlar da hızla çoğalır: Ana sözü (1988), Gagavuz
Sesi (1990), Kırlangıç, Sabah Yıldızı ve Güneşçik bunlar arasındadır…

Görüldüğü gibi Balkanlar'da Türk edebiyatı ülkeden ülkeye değişen bir takım
imkânlara ve imkânsızlıklara sahiptir. Nicelik ve nitelik açısından en iyi şartlara
Makedonya sahiptir. Bunu sırasıyla Kosova, Batı Trakya, Bulgaristan ve Romanya
izlemektedir. Ama üzerinde mutlaka durulması gereken asıl nokta, Osmanlının bölgeden
çekilişinden sonra Türkçe, her türlü baskıya direnerek Balkanlar’da yaşamaya, sadece
konuşma dili olarak değil, yazı dili olarak da yaşamaya, dahası edebi eserler vermeye
devam etmektedir. Edebiyat noktasından bölgenin en büyük sıkıntısı, başka meselelerde
dе karşımıza en büyük problem olarak çıkan göç hadisesidir. Zaten az sayıda ve çok zor
yetişen bize ait yazar ya dа şâir, bir süre sonra Anavatana göç edince her şey ortada
kalmaktadır. Son yıllarda başka Türk bölgelerinden olduğu gibi Balkanlar'dan da
ülkemize öğrenci getirilmesi, başka pek çok çözüm gibi, edebiyat alanında dа yeni
soluklanmalara sebep olacaktır kanaatindeyiz. Fakat bölgedeki Türkçe neşriyatın şu
aşamada, bir geçiş döneminin yaşandığı şu dönemde ülkemiz tarafından çok ciddi olarak
desteklenmesi gerekmektedir. Bu yapıldığı takdirde gelecekte dе Balkanlar’da Türk
edebiyatı daha sağlıklı biçimde yaşamaya devam edecektir.
(Kısaltılmıştır).

158
M. İsen, R. İsen, A. E. Kireççi, Balkanlar’da Türk Çocuk Şiiri Antolojisi,
Ankara, 2001, 28-44.

159
FEYYAZ SAĞLAM
(Konya, 1959)

Konya’nın Ilgın köyünde doğdu. Akşehir’de ilköğretim okulu ve liseyi bitirdi.


Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden
mezun oldu. Halen aynı üniversitenin Eğitim Fakültesinde öğretim görevlisi olarak
çalışmaktadır.
Yazı hayatına atıldığı 1085 yılından beri Yunanistan (Batı Trakya) Türkleri
edebiyatı üzerine şalışmalarını sürdürmektedir. Türk Dünyası El Kitabı, Türkiye
Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi ve Türk Dili Dergisi (Türkiye Dışındaki
Çağdaş Türk Şiiri Özel Sayısı) gibi temel Türkolojik yayınların Batı Trakya
bölümlerini hazırladı. Araştırma ve incelemeleri birçok ülkede yayınlandı. Bazı
yazıları İngilizce ve Hollanda diline çevrildi, Özbek ve Azeri Türk lehçelerine de
aktarıldı. Uluslararası düzeyde katıldığı bilimsel kongre, sempozyum ve panellere
bildirileriyle katıldı.Batı Trakya Türkleri Edebiyatına katkılarından dolayı birkaç kez
ödüle lâyık görülmüştür.

Eserleri:
1. Batı Trakya / Yunanistan’da Çağdaş Türk Edebiyatı Antolojisi (1990),
Ankara.
2. Batı Trakya Türkleri Çocuk Edebiyatı (1990), İstanbul.
3. Yunanistan (Batı Trakya) Türkleri Edebiyatı Üzerine İncelemeler(I C.,
İstanbul; II. C. 1993, İzmir; III C. 1994, İzmir).
4. Yunanistan (Batı Trakya) Edebiyatında Atatürk (1992), İstanbul.
5. Yunanistan’da (Batı Trakya’da) Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi (1995), İzmir.

BATI TRAKYA’DA 29 OCAK 1988 MİLLİ DİRENİŞİ İLE İLGİLİ DESTANLAR


ÜZERİNE

BATI TRAKYA’DA 20 OCAK OLAYLARI

Batı Trakya Türkleri’nin siyasi tarihlerinde “29 Ocak” günü iki ayrı önemli olayın
tarihidir. 29 Ocak 1988’de Batı Trakya Türkleri’nin yaklaşık 70 yıllık tarihlerinde ilk defa
toplu bir direnişte yer aldıklarını görüyoruz. Bu direnişe neden olan olay, Yunanistan
Yargıtayı’nın “Batı Trakya’da Türk yoktur” kararını resmen açıklaması olmuştur. Yönetimin
bu tavrı, diğer yandan kuzeyde Bulgaristan’da Jivkov dönemindeki zulmün sürmekte oluşu
Batı Trakya Türkü’nü yollara dökmüştür. 29 Ocak 1988’de “Azınlık Yüksek Kurulu”
Gümülcine’de Yunan makamlarının tavrı üzerine bir dizi eylem kararı alır. Bunlardan birisi
de Gümülcine’deki Eski Camii’ye doğru Batı Trakya’nın dört bir yandan “Türk varlığını ispat
etmek” amacıyla büyük bir yürüyüşün başlatılması kararıdır. Yunan yönetimi derhal
yürüyüşün iptal edildiğini açıklar ve bölgede “olağanüstü hâl” aln eder. Bütün askeri ve sivil
önlemlere rağmen barikatları kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle Batı Trakya Türkleri
Gümülcine’ye ulaşırlar.Ve büyük bir kararlıkla yürüyüşlerini yaparlar. “Milli Direniş ve
Diriliş” günü olarak tarihe geçen bu olay, Batı Trakya’da daha sonra yaşanan olaylara da
başlangıç teşkil etmiştir (1).

Bu büyük olayı, Batı Trakya Türkleri bir yıl sonra 29 Ocak 1989 günü Gümülcine’de
Eski Cami de mevlit okutarak andılar ve uygar bir biçimde dağıldılar. 29 Ocak 1990 tarihinde
ise Batı Trakya bu olayın 2. yıldönümünde büyük bir vahşet yaşamıştır. Üç gün önce 26 Ocak

160
1990 tarihinde Batı Trakya Türkleri’nin siyasi lideri Dr. Sadık Ahmet ve dini liderlerinden
İbrahim Şerif mahkeme’de “Türküz” dedikleri için hapse mahküm edilmiş ve Selanik’te
cezaevine konmuştular. İki yıl önceki büyük direnişi yine Eski Cami’de Mevlit okutarak
anmak üzere Batı Trakya Türkleri camiyetoplanırken gözleri dönmüş yüzlerce Hıristiyan’ın
Türklerin üzerine ve işyerlerine saldırması sonucu Gümülcine’de Türklere ait zarar görmemiş
tek işyeri kalmamıştı. Yağmalanan ve talan edilen bu iş yerlerindeki büyük zarar Batı Trakya
Türkleri’ne yeni bir ekonomik darbe olmuştur. Güvenlik güçlerinin gözü önünde cereyan
eden bu olaylardan sonra Yunan hükümeti zararların tanzim edileceğini, açıklamış ancak
bugüne kadar bu konuda bir gelişme olmamıştır (2).

Batı Trakya Türkleri’nin yakın tarihinde önemli yer teşkil eden bu iki olaydan “29
Ocak 1988 Milli Direniş Günü” ile ilgili yazılmış destanlar üzerine bu araştırmamızda
durmaya gayret göstereceğiz...

DİRENİŞLE İLGİLİ DÖRT DESTAN

Batı Trakya’da 29 Ocak 1988 Milli Direnişi ile ilgili olarak tespit edebildiğimiz 4
destandan 3’ü yayınlanmıştır. Bu tarihi olayla ilgili henüz günyüzüne çıkmamış başka
destanların da olması muhtemeldir. Yazılış ve yayınlanış tarihlerine göre bazı özellikleriyle
birlikte bu destanları şöyle sıralayabiliriz:

1. “Güller Dereck...” Gümülcine’de yayınlanan İLERİ gazetesinin sahibi Salih


Halil tarafından yazılmış ve gazetesinin bu olaydan sonra 5 Şubat 1988 tarihinde çıkan ilk
sayısında yayınlanmıştır. Serbest tarzda bir destandır (3).
2. “Yürüyüş” A. A. Rumuzlu şair tarafından yazılmıştır. 21 dörtlükten oluşan bu
destan Gümülcine’de 21 Mart 1988 tarihli İLERİ gazetesinde yayınlanmıştır. Edebi açıdan en
seviyeli destan metnidir. 1, 2, 3, 4, 8, 13, 14, 17, ve 21. dörtlüklerde batı trakya Türkleri’nin
bu olayla ilgili genel duyguları verilmektedir. Yine 5. dörtlükte Batı Trakya’lı bir Türk’ün:
10. dörtlükte batı Trakya’lı bir babanın: 15, 16 ve 23 dörtlüklerde batı Trakya’lı bir Türk
gencinin 18. ve 19. dörtlüklerde ise bir çocuğun ağızından olaylar anlatılır. Bu destanın en
ilginç özelliklerinden birisi de 9. dörtlükte Yunanlı polislerin: 11 ve 12 dörtlüklerde Yunanlı
bir anne ve çocuğun ağızıyla olayları verilmesidir (4).
3. “Tarihi Yürüyüşümüz”: Batı Trakya Türkleri’nin milli şairi Alirıza saraçoğlu
tarafından kaleme alınan bu destan 24 dörtlükten oluşan uzunluğuyla bu destanlar içerisinde
en uzun destan olarak dikkati çekmiştir. 29 Ocak 1989 tarihinde olayın yıldönümünde,
Gümülcine’de AKIN gazetesinde yayınlanmıştır (5). Bu Destan ayrıca şairin siyasi şiirlerini
topladığı “Ey Yağız Toprak” adlı kitabında da yer almıştır (6). Diğer üç desatna göre daha
belgesel bir anlatıma sahiptir. Şairin bu büyük olayı destanlaştırırken hiçbir ayrıntıyı
kaçırmadan endişesi içerisinde olduğu anlatılmaktadır.
4. “29 Ocak Destanı”: 12 dörtlükten oluşan bu destan, Eren Emre Aren müstear
adıyla yazılmış olup henüz yayınlanmış değildir. Özel arşivimizde mevcut olan destanın en
önemli özelliği, bu büyük olayı batı Trakya’nın bütün Türk yerleşim bölgelerini kapsar bir
anlatımla dile getirilmesidir. Destanda Gümülcine, İskeçe, Şahin, Elmalı, hemetli, Sirkeli,
Kozlubekir, Küçük Müsellim, Yahyabelli, Memetler, Fındıcak, Saplı, Çepelli gibi Türk
yerleşim bölgeleri özellikle verilerek: 29 Ocak 1988 direnişinin bütün Batı Trakya’ya mal
olduğu vurgulanmaktadır. Klasik halk şiirinin etkisinin en fazla hissedildiği bu destanda Batı
Trakya’ya özgü bazı kelimeler de mevcuttur (7).

DESTANLARIN MUHTEVASI

161
29 Ocak 1988 Milli Direnişi ile ilgili Batı Trakya Türkleri’ince yazılan bu dört
destanın muhtevası iki açıdan ele alınabilir:

a) Destanlardaki genel ruh yapısı.


b) Destanlarda dikkati çeken bazı ayrıntılar.

Bu destanlar öncelikle Batı Trakya Türklerinin tarihinde ilk kez yaşanan olağanüstü
bir şahlanışın belgesidirler. A. A. ‘nın destanındaki şu dörtlükler bu ortak duyguyu
dile getirmektedir:

“Sabahtı yürüdük yuvası bozulmuş karıncalar gibi


Dağ demedik, taş demedik, dere tepe demedik.
Yürüdük, binlerce, onbinlerce kişi sessiz
Duyurduk sesimiz: “Türk’üz, daha ölmedik!”

Böylesi büyük bir coşkunun yaşandığı bu yürüyüşte: Batı Trakya Türkleri


“Türklüklerine ve yaşadıkları batı Trakya topraklarına her zaman sahip çıkacaklarını
vurgulamışlardır”.

“Kim demiş Batı trakya’da


Türk yoktur diye!
Sel gibi akanlar
Şahinler gibi uçanlar
Dağları taşları titretenler
Kimdi? Hangi milletendi.
(Salih HALİL)

”Bu vatanın dağı taşı bizim


Yeşil Rodopların karlı kışı bizim
Bu esir insanların gözyaşları bizim
Fındıkcak’tan yörü kardeş yörü!...”
(Eren EMRE AREN)

Ancak herşeye rağmen, Batı Trakya’lı şairler bu büyük olayın coşkusunu, ruhunu
yayılışını anlatmakta yetersiz kalmışlardır. Bu gerçek, Salih HALİL’in destanında şöyle ifade
ediliyor:

“Eeeyyy... Batı Trakya Türk’ü!

....................

Sen alnından öpülecek


Bir yüce ulusun
Khraman çocuğusun!
Senin yüceliğine
Bu kalema tutan ellerin
Bu satırlara döken kafanın
Yaratıcılık gücü yetişmez...”

162
Batı Trakya’da bu tarihi yürüyüş esnasında, Yunan halkı ve güvenlik güçlerinden
kaynaklanan vahşet olayları da yaşanmıştır. Şairler destanlarında bu vahşeti şöyle dile
getiriyorlar:

“Kafalara tak tak inen coplar


Mehmetlerin asla acımıyordu canı
Ne top, ne cop, ne de tank geri döndüremedi
Kalbinde tek Allah korkusu olan onbinlerce insanı...”

Bu olaylar Batı trakya’da yaşanana Yunanlıları da dehşete düşürmüştür. Olayları


izleyen Yunanlı bir anne ve çocuğunun konuşması A. A.’nın destanında şöyle yer almaktadır:

“Anne, bu Türkler nereye gidiyorlar böyle,


Ben yollarda böyle bir kalabalık görmedim.
Bak yolları candarmalar tutmuş,
Birşeyler var, anne ne olur, doğru söyle.

Liça yavrum, ne desem anlamazsız,


Şu baştakilerin işine akıl, sır, ermez.
Ben de günlerce senin gibiydim, şaşkın,
İnsan Bir Türk’e niçin Türk demez?”

19 Ocak 1988 Direnişi’ni konu alan dört destanda ana olayın anlatılması yanında bazı
yan olaylara ve yorumlara da değinilmiştir. Bu ayrıntıların da kısaca belirtilmesi,
değerlendirilmesi uygun olacaktır.

Batı Trakya Türkleri, Türk dünyasında çeşitli sıkıntıların yaşandığı bir dönemde böyle
bir şahlanışı dünya Türklüğünün yüzünü güldüren bir olay olarak görmüşlerdir.

“Selam sana!
Eeeyyy... Trakya Türk’ü
Hareketinle, yürekliliğinle
Cihan Türklüğünün yüzünü güldürdün!...”
(Salih HALİL)

Bu dönemde Türk Dünyası’nın en önemli sıkıntılı bölgelerinin başında Bulgaristan


gelmekteydi. Todor Jivkov döneminde Türklere büyük bir zulüm uygulayan Bulgar yönetimi
ile Yunan yönetimi zaman zaman görüşüp ülkelerindeki Türklerin aleyhine fikir alış-verişi
yapmakta, hatta “iki ülkede de Türk olmadığı, Müslüman olduğu” resmi açıklaöalarını
yapmaktaydılar. 29 Ocak 1988 direnişinde batı Trakya Türkleri’nin, Bulgaristan’da yapılan
zulme Yunanistan’da asla izin verilmeyeceği bu destanlarda açıkça şöyle dile getirilmiştir:

“Muhtar amca, Veli dayı, bastonu elinde


Burası Bulgaristan değil, diye gürlüyordu.
Şerefli Türk anası çırpınıyordu öne geçmek için
Bu asil toplumun kökenini inkar etmek zordu...”

Batı trakya Türkleri’nin ve bu Türk toplumunun ortak sesi olan şairlerinin Atatürk’e
ne kadar bağlı olduklarını daha önceki çalışmalarımızda dile getirmiştir (8). Elbetteki böylesi

163
tarihi bir olayda Batı Trakya Türkleri hemşehrileri olarak gördükleri Atatürk’ten büyük
manevi destek almışlardır. Destanlarda geçen

“Mustafa Kemal’iz diye inledi dinç Kemal’ler


Şerefli Türk anası en önde koştu
Tanrı Dağı kadar Türk olduğumuzu haykırdık
Hemdert bülbüller bizlere eşlik edip coştu...”
(Aliriza SARAÇOĞLU)

mısraları bu desteğin yansımalarıdır...

SONUÇ
Batı Trakya Türkleri’nin siyasi tarihlerine “Milli Direniş Günü” olarak geçen 29 Ocak
1988 olayları ile ilgili bu dört destan değişik açılardan büyük önem arzetmektedir. Batı
Trakya Türkleri’nin tarihi ve Türk-Yunanilişkileri açısından belge niteliğinde olan bu
destanların siyasi, tarihi açılardan da büyük bir dikkatle incelenmesi gerekmektedir. İkisi
gerçek, ikisi müstear imzalı bu destanlar... bu büyük olayın edebi açıdan elimizdeki somut
belgeleri konumundadır.Ayrıca, batı trakya Türk Edebiyatı’nda güçlü bir destan geleneğinin
bulunmayışı da dikkate alınırsa bu destanların önemi bir kat daha artmaktadır. Böylesi
olağanüstü, tarihi bir olayı destanlaştıran Batı Trakya Türk şairlerine, Türk Dünyası ve Türk
Kültürü açısından şükran borcumuz vardır...

Kaynakça:
1. Geniş bilgi için bkz.:
a) “29 Ocak: Çifte Ulusal Gün”, “Yuvamız”, Şubat 1992, S.66, sayfa 3-7,
Gümülcine, Yunanistan.
b) Batı Trakya’nın Sesi, Nisan 1988, Sayı 3, İstanbul.
2. Geniş bilgi için bkz.:
Batı Trakya’nın Sesi, Şubat 1990, S. 15, İstanbul.
3. Halil Salih, “Güller Derecek...”, İleri, 5 Şubat, 1988, S. 505, s. 1-2, Gümülcine,
Yunanistan.
4. A. A., “Yürüyüş”, “İleri”, 21 Mart 1988, S:510, s.1-2, Gümülcine.
5. Saraçoğlu Aliriza, “Tarihi Yürüyüşümüz”, Akın, 29 Ocak, 1989, S: 970, s. 2,
Gümülcine, Yunanistan.
6. Saraçoğlu Aliriza, “Ey Yağız Toprak”, 1989, Akın yayınları, s. 145-147,
Gümülcine, Yunanistan.
7. Aren Eren Emre, “29 Ocak Destanı” (Feyyaz Sağlam, Özel Arşivinde mevcut).
8. Sağlam Feyyaz, “Yunanistan (Batı Trakya) Türk Şiirinde Atatürk”, Türk Kültürü,
Kasım 1991, S: 343, s. 54-62, Ankara.
Balkanlar’da Türk Kültürü, 1992, 37-39.

164
OĞUZHAN BALKANLI
(Konya, 1965)

Konya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Konya’da tamamladı. ODTÜ’den mezun


olan yazar, Balkanlar üzerine birçok projede yer aldı. Yeni Dönem, Balkan Mektubu, Her gün
gazete ve dergilerinde makaleleri yayımlandı. Balkan Türklerinin kültürel kalkınmasına
büyük katkılarda bulunmaktadır.

Manastır Vilâyeti’nde

İçinde bulunduğum otomobil hızla Üsküp’e doğru ilerliyordu. Aynı hızla tarih dе
gözümün önünden akıyordu.

Bir yaşlı ihtiyar iki büklüm olmuş, dağ yamacına bir şeyler ekiyordu. Yanı başına
sokuldum. Torunu vardı yanında.

-Bak evlât "bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur" atasözümüzü unutma. Ekecek,
dikecek, tırmalayacaksın toprağı. Onu kendi hâline bırakmayacaksın. Ademoğlu gibidir.
Bıraktın mı yakasını hemen tembelliğe meyleder. Velhasıl senin olan yere seninle anılacak
mührünü kazıyacaksın. Şu "Hacıaşımların bağı"ne ekersen bire bin verir diyecekler.

Torun bir taraftan dedeyi dinlerken bir taraftan dа itirazlar etmeyi ihmal
etmiyordu.

-Peki, sen böyle diyorsun dede. Babam annem buralar bize göre değil. Gidelim
uzaklara ta ata yurda derler. Та Türkiye’ye... Bursa’ya... Неm bayrağımızın altına... Ау
yıldızımızın altına...

-Olmaz daha nereye kadar gideceğiz ben buraya Yeni Pazar Sancağı'ndan geldim.
Bir sert rüzgâr esse oranın kokusu ulaşır buraya. Oysa oralara Bursa’ya ulaşmaz. Olmaz...
Ben bayrak görmek istersem geceleri gökyüzüne bakarım. Taş basarım göğsüme, öksüz ve
yetim bakarım göklere. Gitmem lâkin ta ötelere. Неm bak bayrak göndermedi mi halanlar
Bursa’dan? Неm bir gün ama bir gün mutlaka....

***

Arabayı kullanan arkaya doğru döndü ve bana:

-Bak efendi burası "Hacıaşımların Bağı "ydı Burada üzümlerin en iyisi yetişirdi.
Pekmezi pek güzeldi. Lâkin Hacıaşım Efendi rahmete kavuşunca oğlu buraları üç kuruşa
sattı. Çocuklarını aldı ve Türkiye'ye gitti. Bursa’ya. Buralarda kalmadı. Osmanlı kalmadı.
Üç beş hane... Koca tarlada üç beş tane.

-Peki, Hacıaşım Efendi nerede defnedildi.

-Şu büyük yolun geçtiği yer Türk Mezarlığıydı. Orada gömülüydü.

О ana kadar sessiz duran delikanlının e1i yavaşça araç kasetçalarına gitti. Kapattı.
Adam ve delikanlının dudakları kıpırdamaya başladı. Belli ki Rumeli'nin fatihlerine fatiha
okuyorlardı.

165
Delikanlı bana fırsat vermeden söze başladı.

- Bak о yoldan Müslüman arabası gitmez. Gerçi yeni yetmelerden birkaç kendini
bilmez serseri var о yolu kullanan ama. On1ar dа devrin yalakaları işte...

***

Adam bir başka köyden geçerken

- Burası dа Türk Mezarlığıydı. Şurada dа bir Türk köyü vardı. Tesadüf bu ya o köy
baraj yapmaya en müsait alanmış! Mezarlık dа üzüm bağı yapmaya! Dedi.

Baktım caminin minaresi gözüküyordu su altında. Şu üzüm bağı dа bilmem hangi


Ahmet’in, Mehmet’in Fatma'nın mezarı üzerindedir. Belki bu mezarda şehit bile vardı.
Düşündüklerim bile birbirine girmişti. Balkan toprağı olacak, Müslüman mezarı olacak,
şehit olmayacak. Mümkün mü?

-Efendi şarap fabrikasına üzümler buradan gidiyor. Bölgenin en iyi şarapları


buradan çıkan üzümlerle yapılıyor.
Susturmak ne mümkün adamı, konuştukça beynime bir balyoz iniyor, indikçe
balyozlar, bedenim titriyor. Sinirlerim geriliyor.

-...Son zamanlarda bizim gençler de alkol kullanmaya başladılar. Eskiden rakı


içerlerdi ayda yılda bir. Ya da düğünde işte о kadar. Şarap dа içmeye başladılar.

-Buranın şu içinde şehitlerin dе yattığı üzüm bağı yapılan mezarlığın


üzümlerinden yapılan şaraplardan olmasın? Dedim.

Bir anda ölüm sessizliğine gömüldü araba... Herkes sustu...

***

-Bağımsızlık, Bağımsızlık

-Milletler kendi kaderlerini kendileri tayin etmelidirler.

-Savaş, barışa ulaşmak için savaş.

Osmanlıyı parçalayan kelimeler bunlardı. Maalesef elden evvel biz dedik bunları.

***

Birer birer Osmanlı toprakları elden gitmişti. İşte Manastır Vilâyeti de 600 yıldan
önce Türk Yurdu olmuş ve beş yüz yı1 boyunca Türk idaresinde kalmış bir Türk
Yurdudur. Su1h selâmet içinde yaşayan Balkan Toplulukları birer ikişer bağımsızlıklarını
kazanmışlar! Kazandırılmışlardır. Bağımsızlıklarını kazandırdıkları milletlerin geleceğini
tayinine kalkışan Batılı ülkeler kendi aralarındaki pay kapma kavgasını bu kutsal
topraklara taşımışlar, beş yüzyıl sulh içinde yaşayan milletleri, birbirlerine sokmuşlardı.

166
***

Dostlar hiç beyniniz kar yağarken pişti mi? Benim beynim yandı. Manastır dа
yandı. Öylece Bursa’ya geldim. Rumeli Fatihlerinin mezarlarını bir bir gezdim. Kalkın
kalkın ve Bursa'ya bakın işte eteklerinize sığınanlar о koskoca ordunuzu oluşturanların
torunları. Omuzları çökmüş. Moralleri yıkılmış. Gözleri içine geçmiş.

Bunlar о kahramanların torunları...

***

Bir adam hamallık yapmakta. Yaparken kendi temellerini aramakta. Sığınmış bir
cami avlusuna yeri karıştırmakta. Hayallerinin karmaşıklığını, hayatın acımasızlığını
toprağa taşımakta.

Usulca yanaştım selâm verdim. İçine gömülen gözlerinde küllenmiş kor gördüm.

-Nerelisin, dedim.

-Manastır tarafından. Bursa’ya göç ettik. Kalmadı kimsemiz oralarda.

-Burada kimseniz var mı?

-Var hanım, oğlan, kız.

-Orda yoklar mıydı onlar?

-Onlar dа geldi.

Güneşin battığı yere baktı, elindeki çubuğu fırlattı. Kalktı, göğe baktı.

-Bırak yakamı, bırak Baba, Hacıaşım Efendi bırak yakamı.

Hacıaşım Efendi'nin bırakması ne mümkün, oğlunun hayallerine ipotek koymuş.


"Ben buradayım, ata yurdumda oğul. Onurumla kaldım, kaçmadım, göçmedim."

***

"Osmanlı kalmadı. Üç beş hane… Koca tarlada üş beş tane”. Adam yatağından
fırladı. Oğlan da, anne de, kız da… Döneceğiz dedi adam. Döneceğiz dedi oğul, anne kız…

Döneceğiz. O yaz geri dönenler çoğaldı. Yine Balkanlar’da Türkçe, Türkçe şarkılar
söylendi…

Balkan Mektubu, Sayı–5, 2001, 3–4.

167
Bulgaristan

168
Sözlü Halk Edebiyatı

169
MÂNİLER

Deyadan gemi gelir


Gönlümün kamı(gamı) gelir
Ah bu zalim gurbetlik
Ne kadar da zor gelir

Tiren gelir çekerek


Sularını serperek
Bulgar bizi ayırdı
Gözyaşımızı dökerek

Gemi geldi yan geldi


İçinde bir can geldi
Vatan hasreti çektim
Gözlerime kan geldi

Şu giden kayık mıdır?


Yelkeni yayık mıdır?
Yârim gitti gurbete
Ağlamak ayıp mıdır?

Pınarın kapakları
Gülümün yaprakları
Macır(muhacir) giden yârimin
Çınlasın kulakları

Mendili serdim tele


Yâr gitti gurbet ele
Ah ne mendil çürüttüm
Gözyaşımı sile sile

Şu dağların tepesi
Gurbet eldir ötesi
Milletimizi bitirdi
Türkiye meselesi

Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu’nun arşivinden.

170
Türküler, Destanlar, Ağıtlar, İlâhiler

Örencik Deresi

Örencik deresi köy oldu bize


Böğürtlen çalları(çalıları) ev oldu bize

Atma zalim atma


Kadım yok benim
Düşmana verecek
Adım yok benim

Örencik başına düşman yürüdü


Kâfir ellerini kana bürüdü

Atma zalim atma


Kadım yok benim,
Düşmana varecek
Adım yok benim.

Örencik deresi dar geldi bana


Bu ecelsiz ölüm zor geldi bana.

Atma zalim atma


Kadım yok benim
Düşmana verecek
Adım yok benim

H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Edebiyatları Antolojisi, 8.


Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 122.

MAPUSHANE TÜRKÜSÜ

İçinizden biri idim


Karlar gibi eridim
Anadilimiz için
Hapislerde çürüdüm.

Gide gide yoruldum


Su1ar gibi duruldum
Üzülme anneciğim
Dilim için vuruldum.

Mahpustan geldiğimi
Gördün mü güldüğümü
Güzel dilimiz için
Bağışla öldüğümü

Aynı eser, 8.

171
TÜRKİYE’YE GİDECEĞİZ

Makinemin kolu yok


Yaptırmanın yolu yok
Türkiye’ye gideceğiz
Bir çaresi yolu yok.

Yeşi1 ceviz dalları


Sıva beyaz kolları
Nerelerden geçelim
Kapamışlar yolları

Ak iplik, kara iplik


Kayada öter keklik
Ölümden dе betermiş
Allah'ım bu hasretlik.

Gökte uçar kırlangıç


Kanadı ayrıç ayrıç
Bulgar bizi ayırdı
Kan kussun avuç avuç.
Aynı eser, 8.

BELENE DEDİKLERİ

Belene dedikleri
Cehennemdir cehennem
Babam, ben görmeden gitti
Şimdi dе ölmüş annem.

Rodoplar'dan Belene
Uzak mıdır yakın mı?
A11ah'ım ne bu gördüğüm
Cehenneme akın mı?

Tuna yüce bir ırmak


Arzum hep sana varmak
İsterim dе varamam
Dört yanım demir parmak.

Aynı eser, 8.

Türkü

Tirene bindim
Mendilim uçtu
Yârim dumanlı dağların

172
Ardına düştü
Ben ona ağlarım

Yol verin ağalar


Yol verin beyler
Muhacirim geçeyim
Pek zor imiş ayrılık
Zehir mi içeyim?

Dün gece uykularda


Bir rüya gördüm
Yârimi vatanımdan kaçırdım
Ayrı da düşeli
Aklımı şaşırdım.

R. Mollov, Bulgaristan Türklerinin Halk Şiiri, Sofya, 1958, 144.

AH BU MACIRLIK

Ah bu macırlık bağrıma bastı,


Ben ona yanarım.
Ben vatanımdan nece ayrıldım,
Yârsız kaldım.

Tirene pindim, mendilim uçtu,


Ayrılık yüreğime yaralar açtı,
Ben vatanımdan nece ayrıldım,
Yârsız kaldım.

Yol verin ağalar, yol verin beyler,


Yol verin geçeyim,
Nazlı da yârden ırak ta düştüm,
Zehir mi içeyim.

Benden size vasiyetler olsun,


Macır olmayın,
Macır olsaz(olsanız) da
Yârsız kalmayın

H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8.


Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara 1997, 116.

ARAYA ARAYA BULDUM İZİNİ

Araya araya buldum izini


İzinin tozuna sürdüm yüzüme
Hakkım nasip eyledi

173
Gördüm Anavatanı

Ağlama anam
Ağlama sen bana

Anam gidip baksana


Paltom asılı mı kalmış
O benim sevgilim
Bana küsülü mü kalmış

Küsme gücenme sevgilim


Kader kısmet böyleymiş

Akan sular akmaz oldu


Gâvur bizim yüzümüze
Bakmaz oldu
Tatlı dilimizi Azrail gibi aldı

Ağlama anam
Ağlama sen bana

Ardıma bakmadan yollara düştüm


Şimşek olup çaktım sel olup coştum
Huduttan hududa yol bulup aştım

Ağlama anam
Ağlama sen bana

Bir kuş olup ta uçup ta gitsem


Küçücük yavrumu kanadıma koyup ta gelsem
О sevgilimi bir daha görsem

Ağlama anam
Ağlama sen bana

Kırcalide ezan sesi yok


Kircalide yeni mezar çok
Haydi yetiş Kenan Paşa
Kaybedecek zaman yok

Ağlama anam
Ağlama sen bana

Çeşmeler tıkandı aptes alınmaz


Camiler kapandı namaz kılınmaz
Türk ismi deyip adı alınmaz

Ağlama anam
Ağlama sen bana

174
Köpürüp kan akar ırmaklarından
Tutuşup kül olan ocaklarından
Huduttan hududa yol bulup koşanlarından

Ağlama anam
Ağlama sen bana

Nefsimin atına vurdum dizgini


Ölsem de yaşatacam İslâm dinimi
Her şeyin üstünde yaptım görevimi

Ağlama anam
Ağlama sen bana

Ahır İslâm açmış Hakka elini


Gözünden boşaltsın aşkın selini
Gâvur ne tikeni sever ne de gülünü

Ağlama anam
Ağlama sen bana

H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8.,


Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara 1997, 69-70.

Muhacir Türküsü

İstanbul’un üzümü
Çekemedim sözünü
Ben vatanımdan çıkarken
Yumdum iki gözümü
Binmem tirene binmem.

Kara koyun meleme


Yüreyimi daylleme(dağlama)
Anam, bubam, kardeşim
Yavrum deyip ayleme(ağlama)
Binmem tirene binmem.

Kara horoz tepeli


Kulakları küpeli
Tepinmeyin muhacirler
Kalacağınız şüpheli
Binmem vagona binmem.

Kara kara karınca


Karıncaya varınca
Ben komşuları özledim

175
Dillerine varınca
Binmem tirene binmem.

Kara tren yanaşır


Komşular bizi dolaşır
Uşaklar gemi görünce
Anneciğim deyip ağlaşır
Binmem tirene binmem.

R. Mollov, Bulgaristan Türklerinin Halk Şiiri, Sofya, 1958, 143-144.

BİR YEL ESTİ KARADAN

Bir yel esti karadan


Emir geldi Varna’dan
Eski muhacirler gelsin
Çıkaralım aradan

Kara horoz tepeli


Kulakları küpeli
Tepinmeyin muhacirler
Kalacağınız şüpheli

Söylediler bu sözü
Yüreğime düştü sızı
Altı aylık nişanlım var
Ayıracaklar bizi

H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi. 8.,


Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara 1997, 68.

BALKANLARI BÜTÜN TAŞ

Balkanları bütün taş


Ne annem var ne kardeş
Gurbet elde hasta oldum
Yoktur bana bir yoldaş

Tiren gider tüte tüte


Kömürünü döke döke
Ben annemden ayrılmışım
Gözyaşımı döke döke

Bu tirene bineceğim
Gurbet ele gideceğim
Gurbet elde yoktur kimsem

176
Kime anne diyeceğim

Aynı eser, 69.

Gülizar Türküsü

Altın fesimi, canım anneciğim,


Haydutlar aldı,
Ak bakırlarım, canım anneciğim,
Kuyuda kaldı
Bana dediler, canım anneciğim,
Kimin kızısın?
Ben dedim canım anneciğim,
Ali Beyin kızıyım.
Kırk gün, kırk gece, canım anneciğim,
Patlangıç idim
Şılak(parlak) ferecem, canım anneciğim,
Çalılarda kaldı.
Yerdeki çimenler, canım anneciğim,
Döşeğim oldu.
Haydutların çantaları, canım anneciğim,
Yastığım oldu
Yerdeki kazallar(gazeller), canım anneciğim,
Fistanım oldu.
Gökteki bulutlar, canım anneciğim,
Yorganım oldu.

Gökteki yıldızlar, canım anneciğim,


Kandilim oldu.
Patik yemenilerin, canım anneciğim,
Çamurda kaldı.

Gelin yemenilerim, canım anneciğim,


Yatakta kaldı

R. Mollov, Bulgaristan Türklerinin Halk Şiiri, Sofya, 1958, 128.

Muhacir Destanı

Dinleyin amucalar muhacir destanını


Kapdağda kılamadık bayram namazını
Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize.
Karadırlı’da vardı odamın önünde bir selvi
Aziz dostlarım altında gönlünü eylerdi
Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize.
Akmehmet köyünün ardı Balkan
Omaç köyünün muhacirleri oldu dillere destan

177
Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize.
Bir cumartesi bizi Edirne’ye indirdiler
Pasaportu olan çekip de gider
Pasaportsuz olanlar Ankara’dan imdat bekler
Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize.
Edirne hudutları taşlık
Kalmadı cebimizde on para harçlık
Ver Allah’ım gönlümüze hoşluk
Yok mudur Edirne hudutlarında bize bir boşluk
Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize.
Edirne hudutları bağ ile bostan
Selâm gelir Bulgaristan’dan eşten dostan
Bu destanı söyleyen Razgratlı kalaycı Osman.

Aynı eser, 128.

DOBRUCA OVASI DÜZLÜK

Dobruca ovası düzlük


Gitti adlarımız çok üzüldük
Buradan giden kurtuldu dedik
İmdat Allah'ım imdat bize

Bu vatan bizim dedik


Neye uğradığımızı bilemedik
Yememizden içmemizden kesildik
Yanalım dostlar halimize

Anam bizi doğurmasaydın


Dünyaya gelmeseydik
İsmimizi yok etmeseydik
Yanalım dostlar halimize

Canlarına kıyanlar oldu


Yaşamaklar bize haram oldu
Olanlar bizim Türk halkına oldu
İmdat Allah'ım imdat bize

Belene adasına varalım


Beşbin tutukluyu geri alalım
Hepsi genç kız ve oğlan
Onlara nasıl ağlayalım?

Yaşım küçük yolları bilmem


Kaçıp Türkiye’ye selâmete eremem
Silâhı göğsüme dayamış

178
Kimseye bir şey diyemem

Babam adımı koydu ezan ile


Kâfir değiştirdi silâh ile
Annem ağladı gözyaşı ile
İmdat dostlar imdat bize

Sesleniyorum Türkiye’de vatandaşlar size


El uzatıp sarılın bize
Ayşe, Fatma adımızı vermeyelim kâfire
Yanın Türk vatandaşları halimize

Baba kalk artık uyuma


Kâfir sardı her yanı durma
Yak arabayı kaçalım İstanbul’a
İmdat Allah'ım imdat bize

Türkiye'de anneme varamadım


Bulgar adımı söyleyip yanamadım
Boynuna sarılıp ağlayamadım
İmdat anneciğim imdat bize

Kanadımız olsa da uçsak


Uçup da sınırı geçsek,
“Çankaya Köşküne” konsak
İmdat Allah'ım imdat bize

Cuma günü üstümüze koptu kıyamet


Romanya’ya kaçan buldu selâmet
Geri kalan Hıristiyan oldu nihayet
İmdat Allah'ım imdat bize

Mekke'ye Medine’ye varalım


Diz çöküp Pirzade'ye yalvaralım
Kurtar bizi kâfir elinden diyelim
İmdat Pirzade imdat bize

Hocalara putlar takıldı


Razı gelmeyenler zindana atıldı
Camiler kapandı Müslümanlar ağladı
İmdat Müslümanlar imdat bize

Söyleyen: Revasiye Şenses.


Doğum tarihi ve yeri:1932, Bulgaristan.
Hâlen Eskişehir’de oturmaktadır.

179
MUHACİR İLÂHİSİ

Bir sebah kalktım


Çantama baktım
Ağlaya sızlaya
Boynuma taktım
О viran bubamı
Yolda bıraktım

Diri diri runa


Gider macırlar

Bir sebah kalktım


Kapı kapalı
Binbaşı geliyor
Eli sopalı
Macırları toplamış
Körü topalı

Diri diri runa


Gider macırlar

Edirne ovasında
Serpildim kaldım
Arçlıyım tükendi
Evlâdı sattım
О viran bubamı
Yolda bıraktım

Diri diri runa


Gider macırlar

Edirne ovasında
Naneler biter
Nanenin kokusu
Cihana yeter
Şu macırlık
Ölümden beter

Diri diri runa


Gider macırlar

Atımı bayledim
Bir delik taşa
On iki bin ağlar
Ah, Kemal paşa
Yazgımızı anlatalım
Her uçan kuşa

180
Diri diri runa
Gider macırlar

H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8.,


Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara 1997, 126.

181
Yazılı Edebiyat

182
HÜSEYİN RACİ EFENDİ
(Eski Zağra, 1833-İstanbul,1906 )

Doğduğu yer ve yıl hakkında kesin bir bilgi yoktur. Kimi araştırmacılar Hüseyin
Raci Efendi’nin Eski Zağra’da (Stara Zagora’da) doğduğunu, kimileri de onun Burgaz ili
Karınabat (Karnobat) ilçesinin Molla Şeyh köyünde dünyaya gelmiş olduğunu tahmin
etmektedirler. Ailesi Eski Zağra’ya yerleşir, o da şehrin rüştiye okulunda öğretmenlik yapar,
sonraları da burada müftülük görevinde bulunur.

1877/78 Osmanlı-Rus Savaşında (Doksan üç Harbinde) Rus askerlerinin Eski


Zağra’da yaptıkları canavarlıklara tanık olur, kendisi de şehrin ileri gelenleriyle birlikte
hükümet konağına hapsedilir. Süleyman Paşa kuvvetlerinin şehri kurtarması üzerine serbest
bırakılır ve ailece İstanbul’a göç eder.

Hüseyin Raci Efendi’nin zamanı için iyi bir hazırlık gördüğü bırakmış olduğu
eserlerinden anlaşılmaktadırlar. Tarihçe-i Vaka-i Zağra eserini dostlarının ısrarı üzerine
yazmıştır. Bazı sanatçılarımız, bu eserin Türklerin vatan edebiyatında en değerli bir şah eser
olduğunu yazmaktadırlar. Savaş aylarında Eski Zağra’da Türklerin Ruslar tarafından vahşice
katledildiği, İstanbul’a doğru yollara dökülenlerin acıklı durumu anlatılmaktadır.

Hüseyin Raci Efendi’nin eseri kitap halinde basılmazdan önce Ethem Ruhi Balkan
tarafından Filibe’de (Plovdiv’de)çıkarılan Balkan gazetesinde tefrika edilmiştir. Bu eser
Ertuğrul Düzdağ tarafından yeni Türk harflerine aktarılarak Zağra Müftüsünün Hatıraları
başlığı altında Tercüman gazetesinin 1001 Temel Eser yayınları arasında yayımlanmıştır.

Zağra Müftüsünün Hatıraları sayesinde Balkanlar’da yaşanan büyük facialar gelecek


kuşaklara taşınmıştır.

ZAĞRA MÜFTÜSÜNÜN HATIRALARI


(Eserden sayfalar)

Kolları Bağlı Dokuz Müslüman

Temmuzun ilk haftası Cuma günü:

"-Yarın Rus Zağra'ya gelecekmiş!" havadisi Bulgarlar tarafından ortalığa yayıldı.

Bütün Bulgarlar et alarak yemek hazırlamaya başladılar?

Yabancı pek çok Bulgar’ın yine kasabayı dolaştıkları görülüyordu.

Zağra'ya iki buçuk saatlik mesafedeki Аdа Tepesi köyünü güya Kazakların
yaktıkları öğrenildi. Сumа günü ise Sungurlar köyünden dokuz Müslümanın kolları
bağlanarak Ilıca deresinde kurşun ve süngü ile vurulup öldürüldükleri duyuldu. Bu haberleri
içlerinden kaçan bir Müslüman getirmişti.

İşi tahkik etmek için hemen birkaç Bulgar ileri geleni ile on kadar süvari zaptiye
gönderildi.

183
Arkasından dа Yarıklar köyü ahalisini tehdit eden çapulcu Kazak ve Bulgarların
malları yağma ettikleri haberleri geldi, kаn başımıza sıçradı.

Bu köylerin Müslüman ahalisi dе kasabaya döküldüler. Hadiseyi tahkike gidenler


akşam ezanı vaktinde dehşete düşmüş bir halde dönerek vak'anın doğru olduğunu söylediler.

Kızanlık kazasında Müslüman çiftliklerinin ve eşrafın mülklerinin yakıldığı


bulutlara aks eden kızı11ık1ardan anlaşılıyordu?

Sungurlar köyünde şehit edilen Müslümanların içinde zahid ve abit Hacı Osman
namında bir ihtiyar dа vardı. Bu zat köyün büyüğü ve her milletin emniyet ve itimat ettiği bir
pir idi. Her akşam odasında birkaç misafiri bulunur, Davut orucuna devam eder, perhizkâr bir
zatın, böyle i1k vak'ada günahsız yere katl olunmasına riya değilse Bulgarlar bile ağladı.
Allah hepsine rahmet eylesin.

Yirmidört Saat Yağma

Kızanlıklı bir şaki Bulgar arkasına aldığı bir ko1 yağmacı ve intikamcılarla, ileri
gelen zevatın konaklarını ve zenginlerin evlerini yağma etmekte idiler. Hacı Ve1i Ağa’nın
ve damadı Rüştiye mua11im-i sanisi mühendis Şerif Efendi'nin konaklarını iğneden ipliğe
dek soydular. Hacı Tayyar Ağa’nın ve Hacı Haşim Bey'in ve sonra Emin Paşa’nın konak
kapılarını kırıp içeri girerlerken, Muvakkat Hükümet’ten bin rica i1e alınan asker ve birkaç
Bulgar ileri geleninin yetişmesi i1e güç ha1 def edildiler.

Eşrafı ve Müslüman halkı, evvelce teminat vererek hicretten alıkoyanlar ve:

“-Kılınıza zarar gelirse, bizi asınız!”

diyen itibarlılardan Hacı Gospodin, Minçu ve Hacı Andon çorbacılar bu hadise


üzerine çağrılıp, Emin Paşa’nın konağına geldiler.

Kendilerine:

“-Hacı ağalar, hani ya bu fenalıklar o1mayacaktı! Mani olmaya niçin


çalışmıyorsunuz? Sözünüz böyle mi idi?”
Denilince:

“-Ne yapalım, elimizde ne var? İş bizde değil, fenaların önü alınmıyor. Неm
bunların kanununda bir kasaba alınınca, yirmi dört saat yağma etmek varmış. Biz
bilmiyorduk. Yine çalışıyoruz, korkmayın, artık birşey olmaz!”

dediler.

Bazıları dа ağladılar!...

Hacı Gospodin geri kaldı. Konuşulurken Rusya sözü açılınca:

"-Allah belasını versin, başımıza bu felaketleri hep о getirdi..."


dedi.

184
Bu çorbacılar doksan iki yılı komite ayaklanmasında devlete sadakat göstermişler
ve rütbelerle taltif olunmuşlardı. Bu vakada dahi mümkün mertebe insaniyette bulunarak
uzak görüşlü davranmışlardır.

Kasaba bu hâlde iken, kazada Müslüman köyleri ve çiftlikleri ateşe verilip cayır
cayır yanmakta idi. Ortalığı bir siyah duman kapladı. Bütün kaza matemhaneye döndü.
Gönüller kan ağlamakta idi.

İstilânın üçüncü Salı günü General Gurko, be1denin eşrâfını topladı. Yeni Zağra'da
isyan ettikleri için asker tarafından vurulan Bulgar eşkiyasının katillerini istedi.

“-Orası başka kazadır, biz oradan mes'ul değiliz."

cevabı verildi…

İkiyüz Müslümanı Yaktılar

Çerkeslerle, Bulgar köylerini vurdukları rivayet edilen Tevfik, Sadık, Akif, Tahsin
Beylerle Hacı Tayyar ve Dayı Ahmed Ağaların haremleri hükümet konağı yanında bir
hanede tevkif olundular. Osmanlı askeri gelinceye kadar karakol a1tında tutuldular.

Zağra'nın istilâsı üzerine intikamcı ve yağmacı Bulgarlar, Yaka Boyu'ndaki Hriste,


Külbe, Bükümlük, Hızır Bey Canbazören köylerine yürüyüp para umdukları zengince
Müslümanları işkencelerle öldürüp, kadın çocuk demeyip ele geçenleri katliam eylediler!
Kurtulabilenler ise çırılçıplak Zağra'ya can atabilmiştir.

Bükümlük Bulgarları, yüz iki müslümanı bir samanlığa doldurup yaktılar.


İçerlerinden dört tanesi yaralı olarak kaçıp Yeni Zağra'ya Rauf Paşa'ya çıkmışlar. Zulümden
şikâyet edip hallerini bildirmişlerse dе benzerleri gibi bunlar dа tekdir olunarak
hapsedilmişlerdir. Yaraları bile sarılmadan... Zehî insaniyet!.

İşte bu köylülerden, kılıç artığı müslümanları, birçok serseri, ellerinde bıçaklarla


aralarına alarak, hükümet konağına doldurup yalın ayak ve başıkabak güneş altında, Kazak
atları arasında saatlerce tuttuktan sonra hapse atarlardı.

Birkaç gün sonra ellerine bir kâğıt (idam ilâmı!) ve yanlarına bir zabıta neferi
(cellât!) verilerek:

“-Haydi, gidin, işinize bakın..."

Diyerek yollanırlar, kasaba dışına çıkarılınca kolları bağlanıp öldürülürlerdi.

Evlere girmek, adam öldürmek, о derece arttı ki, sokaklara çıkılmaz ve yalnız
evlerde durulamaz oldu.

İslâm mahalleleri, dilsizler ülkesine döndü. Hiçbir evde ateş ve mum yakılamaz ve
bir ocaktan duman çıkmaz, dehşetli bir hâlde idi.

Yalınayak Titreyerek...

185
Birkaç mahalle halkı bir araya toplanıp, gece gündüz, uykusuz bekleşirlerdi. Kapı
kırılmaya veya duvardan aşılmaya başlanınca kuzulardan ayrılan koyun sürüleri gibi hep bir
ağızdan feryad-ü figana başlar, gayet acı acı bağrışırlardı. İşittikçe yüreklerimiz pâre pâre
olurdu.

Gündüzleri ise bundan beter bir hâldeydi. Biçare İslâm muhaddereleri kucaklarında
masumcuklarıyla mezardan çıkmış gibi yalınayak, titreyerek hükümet kapısına gelirler,
titrek sesleri ile:

“-Gitti evlâtlarım!”

“-Yazık gitti erkeklerimiz. Babalarımızı, kardeşlerimizi öldürdüler!”

“-Evlerimizi soydular. Aman yetişin ayol (Ey oğul), bizi kırıyorlar:”

“-İnsaf, merhamet ediniz! Eyvah gittik!...” diye bağrışırlar, yakalarını yırtarlar


saçlarını yolarlardı.

Diğer taraftan üç beş erkek, yanlarında bir Bulgar zaptiyesi ile gelip:

“-Aman komşular, yazıktır -bizi kırıyorlar. Yalvarırız, merhamet ediniz, gelip bizi
kurtarınız!” sözleriyle yalvardılar.

İnsafsız mel'unlar ise söverek ve iterek sopalarla kovarlar, nadiren yanlarına zaptiye
namında bir iki hain katarak evlerine geri gönderirlerdi. Bu çapulcular ise gidip, birkaç
kuruş ayak teri alır ve:

“-Biz onları bulur, cezalarını veririz:” diyerek savuştururlardı.

Onlar çekilince öteki serseriler tekrar kapıya hücum ederlerdi.

H. Racı Efendi, Zağra Müftüsünün Hatıraları’ndan.

186
ALİ KEMAL BALKANLI
(İstanbul, 1900-Ankara, 1992)

İstanbul'da doğdu. Ailesi Bulgaristan'ın Tırnova şehrindendir. Türk-Rus Harbinden


sonra İstanbul'a göçeden ailenin oğlu Osman Nuri Bey (Ali Kemal'in babası), İstanbul'da
Mekteb-i Mülkiye'den mezun olup Anadolu’nun birçok şehrinde memurluk yaptı. Bolu valisi
iken Yunanlıların işgali nedeniyle Bulgaristan'a giderek Şumnu “Nüv-vab"ında hayatının
sonuna kadar hocalık yaptı. Osman Nuri Bey, İstanbul'da öğrenciliği yıllarında evlendi ve
1900 tarihinde doğan Ali Kemal'i Filibe'ye, dedesinin (Ali Kemal'in annesinin babası) yanına
gönderdi. Ali Kemal, ilkokulu Filibe'de bitirdi. Orta öğrenimini ise İstanbul ve Anadolu
şehirlerinde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra
İtalya'da “Victorio Alfieri” Yüksekokulunda İtalyan Dili ve Edebiyatı üzerinde 4 yıl yüksek
öğrenim gördü, aynı zamanda dа Türkiye’nin Roma Büyükelçiliğinde memur olarak çalıştı.
İtalya'dan dönünce, 1922 tarihinde Bulgaristan'a gitti. Güney Bulgaristan’ın Peştere, Hasköy,
Harmanlı ve Kırcaali Türk okullarında öğretmenlik ve müdürlük yaptı. Filibe'ye yerleşti.

Sofya'da çıkan Dostluk gazetesinin başmuharriri ve idare müdürü olarak çalıştı


(1926-1930), Yine Sofya'da çıkan Çiftçi Kurtuluşu gazetesinde dе bir süre başyazar ve idare
müdürü olarak görev yaptı. 1934–1936 yıllarında Balkan Postası gazetesinin sahibi ve baş
muhabirliğini üstlendi.

Bu yıllarda Ali Kemal, birçok ilk ve ortaokul ders kitabı yazdı. En önemli eseri,
1932'de Filibe'de yayımladığı Yeni Türk Lügati oldu. Bu değerli eser yıllar boyu Bulgaristan
Türk aydınlarının temel kılavuzu oldu. Başka eserleriyle de Bulgaristan Türk ve
Müslümanlarının kültürüne büyük hizmetlerde bulundu.

1937’de Bulgarların baskısıyla Türkiye'ye gelen Ali Kemal Balkanlı, Maliye


Bakanlığında görev yaptı. 1955'te dе emekliye ayrıldı.

Türkiye'de İslâm dergisini çıkardı ve değerli eserler yazdı. 1986'da Şarkî Rumeli ve
Buradaki Türkler adlı eserini yayımladı.

Ali Kemal Balkanlı, 1992 tarihinde Ankara'da vefat etti.

FİLİBE’DEKİ TÜRK VARLIĞI NASIL YOK EDİLDİ?

İstanbul'da doğmuş, hayata gözlerimi Filibe’dе açmıştım. О zamanlar Filibe henüz


hükmen Osmanlı padişahının hüküm ve nüfuzu altında bulunan “Şarkî Rumeli Vilâyeti”nin
merkezi ve aynı zamanda Bulgaristan Prensliğinin ikinci devlet merkezi bulunuyordu.

Osmanlı Türk’lerinin Balkanlar'da ilk “Beylerbeyilik" merkezi olmuş, ordulara üs,


yönetime en büyük yuva olmuş bulunan Filibe, beş yüz yıldan fazla bir Türk idare, kültür ve
sanat ve sosyal toplum merkezi olarak Türkün imarperver eli altında çeşitli din, hayır ve
savunma tesisleriyle donatılmış bulunuyordu.

Çocukluğumda, yani bulunduğumuz şu 20. asrın başlarında, Filibe'de bir kısmının


adları hatırlarda amma birçoğu ayakta 48 kadar camisiyle bilinen bazı medreselerini ve
hamamlarını, “Kurşunlu Han” denilen “Kervansaray”ını şimdi dе hatırlamaktayım.

187
Bunlar ne olmuştur?

İslâm halkı dağılıp cemaati kalmayan ve zamanla tamirsizlikten harap olan din ve
hayır müessese veya tesislerinin yıkımından Bulgarları sorumlu tutmayı uygun bulmuyorum.
Bugün, devlet merkezimiz olan Ankara'da bile birçok camiler, türbeler yıkılmış, yatırların
kabirleri toprak yığınlarıyla belirsizleşmiş bulunuyor. Şu halde, Bulgarlar şöyle yaptı, böyle
yaptı diye onları ve başkalarını suçlamamız doğru değildir.

Ancak bir şeyin yıkılmaya maruz bulunması dolayısıyla yani “maili inhidam” olması
sebebiyle yıkılması başkadır, düşmancasına yıkılması yine başka!

Bulgarlar, şehirlerdeki yol güzergâhlarını, gariptir ki hep Türk eserlerinin üzerlerine


göğüslettirmişlerdir. Onları yıkan ve yıktıranlar dа, yaptıkları işten kendilerini zevkle tatmin
edici bir haz duymuşlardır.

Nedir Türk'e olan bu düşmanlıkların sebebi? Türkler tarafından memleketlerinin


istila edilmiş olması mıdır?

Hayır... Çünkü Bulgar köylüsü ekmek bulmuş, asayiş sağlanmış, halk şikâyet
etmeyerek ve “İnsaflık'a u Turçina” (İnsaf Türklerdedir) sözünü atasözü hâline getirerek
yaşayış hâlinden şikâyet etmemiştir.

Şu halde, yeni nesillerin bir intikam ateşiyle Türk'e düşman olmaları nedendir?

Bu kin, önceleri Bulgarların “Sveta Gora” dedikleri “Aynoror'da Bizans'ı yeniden


kurma hırs ve ateşiyle yanan Rum papazlarının Bulgar keşişlerine daha sonraları dа bu
papazlardan feyz alan Bulgar manastır keşişlerinin Rus telkin ve kışkırtmalarıyla gençliğe
aşıladıkları isyankâr duygular ve Türk’ten nefret kindarlıklarıdır.

Rila, Gabrova, Baçkova gibi dağlardaki ücra manastırların Rus ajanları ve


çoğunlukla Rus kurmay subaylarından oluşan papaz kıyafetli keşiş kılıklı teşvikçileri ancak
19. asırda ihtilal kışkırtmalarında başarı sağlayabilmişlerdir ki, ayrı operasyonlar, Sırplar,
Yunanlılar ve Rumenlerle Karadağlılar arasında dа cereyan etmiş bulunuyordu.

“Beş yüzyıllık esaret” dedikleri devre zarfında Bulgar halkı hiç haksızlığa
uğramamış mıdır?

Şüphesiz, bazı mahalli haksızlıklar, adaletsizlikler olmuştur amma, bunlara karşı


yapılan şikâyetler daima “saltanat” ve ilgili vezirlerce, yapanların cezalandırılmasıyla
önlenilmiştir.

Çocukluğumda, Filibe “beynelmilel” denilebilecek bir haldeydi. Halkı Türklerden,


Bulgarlardan - Rumlardan, Yahudi ve Çingenelerden oluşmakta, bunların hepsi aralarında
genel dil olarak Türkçe konuşmaktaydı. Satıcılar Türk mahallelerinde Türkçe bağırarak satış
yapıyor, bir dairede işiniz olsa meramınızı Türkçe ifade edebiliyor, Türkler, Ramazan'da
iftar için fişek attırıyor, davul çaldırıyor, camiler kadınlı erkekli dolup taşıyor.

Şehrin merkezî yeri olan “Сuma Önü Meydanı”ndaki Muradiyye Camii teravih
namazlarında hınca hınç doluyordu.

188
Filibe'nin kalabalık Türk'ün yaşadığı civar köyleri olan “Kuklen” ki Türkler
“Kuklene” derler Vodene, Yeniköy'de dе aynı durum yaşanırdı.

Sonraları camiler plana gelmeye başladı. Çocukluğumda yıkıldıklarını bilip


gördüğüm camiler: Musalla Camii, Saattepe Camii, Tahtakale Camii gibi camilerdi ki,
bunlardan Musalla Camii denilen cami İbrahim Paşa tarafından Tatar Pazarcığında bir eşi
yaptırılmış, belki dе Mimar Sinan eseri tek kubbeli, minareli camilerden biriydi. Filibe'de
kurşun kubbeli ve minareli camiler arasında görüp bildiklerim: Saattepe Camii, Taşköprü
Camii, Hadim Şahabeddin Paşa Camii ve dokuz kubbeli olan Muradiyye ve Сumа Camiiydi
(!).

Eski mahallemizde bulunan ve halk arasında Alaca Camii denilen İne Носа camii dе
tek kurşun kubbeli ve minareliydi.

Caminin yıkılışı Bulgarların İslâmiyyete ve Türklüğe karşı besledikleri hıncın, cahil


birkaç Bulgar itfaiye erinin yıkım sırasındaki davranışlarında açıkça kendini göstermişti.

Bulgar itfaiye erleri, camiin bulunduğu caddeye bir fotoğrafçı çağırmışlar, bir
taraftan sırıtarak kendilerini hüzünle süzen bana bakarken bir taraftan dа alaylı alaylı gülerek
kazmalarını savuruyorlardı.

Bu manzaraya bir tesadüf eseri rastlamıştım. Hınçları yüzlerinde apaçık beliren bu


itfaiye neferlerinin bu öç alıcı hareket ve tavırları elbette ki kendi duyguları değil, aldıkları
telkinlerin sonucu ve belirtisiydi.

Cesr-i Mustafa Paşa-Kapılı Derbent arasında güney-doğudan kuzey-batıya


uzunlamasına ve Balkan dağları eteklerinden Rodop eteklerine kuzeyden güneye enlemesine
uzanan Filibe ovasındaki arazinin hemen tamamı Türk bey ve ağalarının topraklarıydı.
Sahipleri ya istila sıralarında korkup kaçan, yahut tehditler ve ağır vergi yükleriyle ezilip
kaçırılan bu arazi Bulgarlarca yok fiyatına alınmış veya çıkarılan kanunlarla Türklerin
elinden alınmıştır. Türk mahalleleri, camileri, medrese ve mektepleri, hayrat eserleri Türk
Vakıfları idarecilerinin dе partizanca hareketleri ve suiistimalleri ile yarım asra varmadan реş
peşe yok olup gitmiştir.

İşte, beş yüzyıllık bir hâkimiyetin Bulgaristan'daki bilânçosu! Bu bilânço,


Bulgaristan’ın her yeri için cari bir yok oluş veya ediş bilânçosudur!...

İstanbul'un fethinden önce, yani Fatih devrine kadar Osmanlı saltanatı devrinde
camiler 9 kubbeli olarak inşa edilmekteydi. Bunun sebebi bu yapıların İslamlarca 9 olarak
belirlenen gök kubbelerinin timsali olmasıdır.

Şair Nef'i Gazaiyye'sinde:

“Cami-i-müh kubbe-i-kevn'in hatib-i-minberi” Süleyman Çelebi dе Mevlud'unda


“Nüh Felek” diye bunu kastetmiştir.

Cami avlularının bazılarında zamanın icaplarına göre yapılmış kâgir “Sibyan


mektepleri” (İlkokul) binaları dа vardı. Nitekim- ben, ilkokul öğrenimime “Seyid Mahmud"
(Sultan Mehmet II.) tarafından 19. yüzyıl başlarında yaptırılmış caminin avlusundaki

189
“Musalla mekteb-i ibtidaisi”nde başlamış, Taşköprü Camiinin tetümmesinde devam ederek
ilkokulu bu cami içinde tamamlamıştım.

Meriç başına yakın bir mevkide inşa edilmiş bulunan Taşköprü Camii kurşun örtülü
tek kubbeli oldukça geniş ve ferah bir camiydi. Filibe'ye tekrar gelişimde ardiye olarak
kullanılmaktaydı.

Kuzey Trakya dа denilen Şarkî Rumeli”ovası ve civarındaki arazi hep Türk köy ve
çiftlikleriyle doluydu. 17. ve 18. asırlarda bu ovadan geçerek İstanbul’a gelen ve oradan
dönen yabancı seyyah ve diplomatlar, Filibe'de 50 hane kadar Hıristiyan bulunduğunu
yazarlar.

Köy adlarına bir göz atalım:

Saruhanlı, Harmanlı, Süleymançe, Tuğralı, Temrezli, Yahyalı, Alemdar, Alaeddinli,


Saruhanbeyi, Menteşeli, Salihli, Pinçli, Yeniköy, Tatar Pazarcığı, Avratalan, İzladı, Karlıova,
Kızanlık, Uflandır, Kılıçlı, Baltacı, Akpınar, Yeniceli... ilah.

Pirinci Mısır’dan getirip Rumeli'de yetiştiren ve geniş bir çeltik arazisine adını veren
Sipahi “Karareis”, Hasköy- Zaimin adası, Çavuş'un değirmeni, Malkoç kırı, Kaz ovası...
Bunlar bu topraklarda Türk'ün varlığını kanıtlamıyorlar mı?

Bunlar bizim yeni kuşaklarımız ki, bu kuşaklardan bazılarının uçkuru çözülüp belden
aşağı düşmüştür, okumalılar dа hâlâ oralardan gelenlere “Bulgar Türkü” demekten
utanmalılar!...

İşte aziz “Balkanların Sesi” okuyucuları size elimden, dilimden ve kalemimden


geldiği kadar “Rumeli” denilen Türk'ün bağrından koparılıp elinden alınan bir vatan parçasını
anlatmaya çalıştım.

Balkanlar’ın Sesi, Sayı-3, 1989, 40-43.

OSMAN KESKİOĞLU
(Osman Sungur)
(Karınabat, 1908- Ankara,1989)

190
Burgaz ili Karınabat (Karnobat) kasabasında doğdu. İlköğreniminden sonra
Şumnu’da (Şumen’de) ortaokul derecesindeki Medrese-i Aliyye’yi bitirmiş, daha sonra aynı
şehirdeki Nüvvab okulunun lise ve yüksek bölümünden mezun olmuştur. 1936-1940
yıllarında Mısır’da Cami’ül Ezher’in Şeriat Fakültesinde okudu. Bulgaristan’a dönünce
Şumnu’da Nüvvabın lise ve yüksek bölümlerinde 10 yıl öğretmenlik yaptı.

1950’de Türkiye’ye göç etti ve Vakıflar Genel Müdürlüğünde 10 yıl Arapça


mütercimi olarak çalıştı. 1959’da Ankara İlahiyat Fakültesinde Arapça okutmanı olarak
göreve başlayan O.Keskioğlu 1960’ta Üniversite Senatosu kararıyla adı geçen Fakülteye
öğretim görevlisi tayin edilmiş ve 13 yıl Kur’an ve İslâm Dini derslerini okutmuştur.
Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulu, Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi olarak da
çalışmıştır. Emekliye ayrıldıktan sonra 1976’da Selçuk Üniversitesince fahri doktorluk unvanı
verilmiştir. 1989’da Ankara’da hayata gözlerini yumdu.

Eserlerinden Bazıları:

1. Fatih Devrinde İlim ve O Devirde Yetişen İlim Adamları(M. Runyum ile


beraber),1953
2. Hz. Ebu Bekir,1957
3. Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara, 1958
4. Bugünkü İslâm Devletleri ve İslâm Ülkeleri, İstanbul, 1966
5. Bulgaristan’da Türkler (Tarih ve Kültür), Ankara,1985.

Savaşın Tahribatı ve Zulümler

Kurda, kuşa, dağa, taşa hükmü geçen bir hükümdar vardır: Hz. Süleyman. О,
Sebe kraliçesi Belkıs’a bir haber salarak teslim olmasını, yoksa yurdunu, о güzelim
İrem Bağları diyarını asker kuvvetiyle alacağını söyler. Belkıs, bu dişi hükümdar,
çağlar boyunca uluslara hükmeden erkeklerden daha akıllıdır, daha diplomattır. Devlet
erkânını toplar; onlar, savaş isterler, о ise işi barış yoluyla halledelim, tatlıya
bağlayalım, der. Gerekçesini Kur'andan dinleyelim:
“Hükümdarlar, orduyla bir ülkeye girdiler mi, orasını fesada verip bozarlar,
altüst ederler, şerefli ahalisini zelil ve perişan kılarlar, evet, böyle yaparlar.” (Neml:
ayet 34)

Bütün milletlerin ibret alması gereken В. М. kapısına konacak mukaddes bir


kelâm.

Harplerin yaptığı tahribat, doğurduğu sefalet meydanda. 93 Harbi dе bunu


yaptı. Balkanlar baştan başa kana boyandı. Ülkeyi harap kıldı, halka azap etti.

Rus orduları, beklenmedik bir yerden Ziştovo'dan Tuna’yı geçti, Balkanlara


yayıldı. Bir kol Şipka'yı aştı. Adım adım topraklarımızı kanlı çizmeleriyle çiğniyordu.
Plevne'de Osman Paşa, cihan tarihine altın satırlarla yazılan о şerefli ve şanlı
müdafaasını yaptı. Ruslar, Romanya'yı yardıma çağırdı, Haçlılar yine elele vererek
Müslüman kıyımına başladı. Osman Paşa, yaralanınca şerefle ve şanla teslim oldu,
Ruslar, Ayastefanos'a dayandılar. Girdikleri yerleri, bir yandan Rus Kazakları, bir
yandan Bulgar çeteleri yakıp yıkıyor, Müslüman halk kana boyanıyordu, ateş içinde
yanıyordu. Dost, düşman, tarih bunu böyle yazıyor.

191
1878'de Ayastefanos Anlaşması imzalandı, 13 Temmuz 1878'de dе Berlin
Anlaşması yapıldı. Kuzey Bulgaristan Prensliği kuruldu, Kocabalkan'ın güneyinde,
merkezi Filibe olmak üzere Rumeli-i Şarki Eyaleti muhtar bir eyalet oldu. Türkler sakin
sakin yaşadılar, hiç bir isyan çıkarmadılar. Zulme uğrayan, canı sıkılan, evini yurdunu
bırakıp göç etmekten başka bir şey düşünmedi!

Savaş sırasında halk gerçekten ürkmüş, yollara dökülmüştü. Can, tatlıdır, canın
yongası olan malını bırakıp kaçıyordu. Sebepler çoktu. Zulümler yetmiyormuş gibi hile
yolları dа vardı. Papalar, hoca kıyafetine girmiş, cami kürsüsünde va'ız verip: “Evveli
Şam, âhiri Şam” efsanesini halka telkin ediyordu. Bu böyle Kafkaslarda dа aynen
yapılmış. Âhir zaman gelmiş, Hıristiyanların peygamberi olan Hz. İsa Şam'a inecekmiş.
Yazıcıoğlu Mehmed, Muhammediye’sinde Vaktiyle şöyle demişti: “Dimışk'ta ak
minareye-Giru nüzûl еdе İsâ.”

Padişahın bayrağı altında toplanmak telkin ediliyordu. Beşinci kol işliyordu.


Halkı bozguna uğratmak, düşmanın işini kolaylaştırır. Halk saf, eskiden beri Mekke
İlâhisi diye ellerde gezen bir ilâhi dergisi var, onda halka ne öğretiliyor, dinleyin:

Gelin ey karındaşlar, Şam'a gidelim,


Şam’dа olan makamları görelim,
Cami-i Ümeyye'de namaz kılalım...
Hâlbuki eskiden Kemal Paşazade ne diyordu, Nil boyunda:
Nice bir dururuz Şam-u Halep'te
Gel, ahî gidelim Rumellerine...
Şimdi ise iş tersine dönmüştü, çöküntünün fecaati işte böyle. . .

Halk göçüyordu, çünkü yapılan zulümler dayanılır şey değildi. Sırp, Karadağ,
Bulgar ve Rus kazaklarının yaptıkları akıllara durgunluk verir. Edirne Mebusu Mehmed
Şeref’in: Bulgarlar ve Bulgar Devleti kitabında yazdığı gibi: Nigbolulu Tahsin, Zağralı
Şevket, Lofçalı Hüseyin, Kızanlıklı Ali, Rusçuklu Hakkı, Şumnulu Arif, Çırpanlı Носа
Şükrü ve Sait, Eskizağralı Kâmil, Kırcaalili Murad, Eskizağralı Hacı Efendi, Zağralı
Hâzım, Razgratlı Hakkı, Vidinli Nuri, Dobrucalı Aliman Pehlivan, Deliormanalı Aliş
Pehlivan, Edirneli Ömer Seyri, Sancakdar Yüzbaşı Ömer, Sivaslı Mehmed, Filibeli Rıza,
Sofyalı Ömer, Tatarpazarcıklı Emire Hanım, Pestireli Hacı Mustafa, Hasköylü Aziz,
Yüzbaşı Himmet, Binbaşı Nuri, Zağralı Osman Beyler ve Efendilerin gözleriyle görerek,
kulaklarıyla işiterek yazdıkları ve anlattıkları işler, ne kötü ve yüz kızartıcıdır. İnanmak
istemediğimiz en çirkin bir vahşeti, yüzümüz kızararak, kitaptan nakledelim: “Niğbolu
yakınındaki Türk köylerinden topladıkları genç kız ve gelinlerin şalvarları içine kedi
koymuşlar, kedilere kamçıyla vurdukça, canı yanan hayvanlar, kadınların baldırlarını,
bacaklarını tırmalayarak çıkacak yer arıyor kadınların feryadı etrafı sarsıyor, bunu yapanlar
ise gaydalarını şişirerek hora tepiyorlar”◊. Filme alınacak bir vahşet.

Balkanlar’da ilk isyan Bosna-Hersek'te çıktı. Karadağ’ın yaygarasından çekinerek


iş gevşek tutuldu. 93 Harbi başlayıp Dobruca taraflarından askerler çekilince, bazı
başıbozuklar İsakçı ilçesinde altı Bulgar köyünü basarlar. Hatta Rus tarafından kılık
değiştirip geçen Kazak ve Moskoflu Tatarlar, bizim halkı teşvik ederek bu işleri


Mehmed Şeref, Bulgarlar ve Bulgar Devleti, s. 28, Ankara, 1934, Yazarın 29. sayfada yazdıkları ise daha yüz
kızartıcı, daha utanç verici.. Raci Efendi, Tarihçe-i Vak'a-i Zağra, eserinde 93 Harbinin acıklı olaylarını di1e,
getirmiştir. Rusların, Bulgarların neler yaptıkları ibretle okunmalı. Eser yeniden basılmıştır.

192
gördürmüşler. Bulgarlardan Zankof Dragan, Bulgarları kesmeye başladılar, diye Bükreş'te
10 bin nüsha bir broşür bastırmış, İngilizler'i aleyhimize kandırmak için Gladiston'a haber
göndermiş. (Ahmed Midhat, Zübdetü'l-Hakayık, S. 143) Hâlbuki İstanbul’dan Serdâr-ı
Ekreme yazılan emirlerde; Müslüman-Hıristiyan ahalinin korunması, asla ayırım,
yapılmaması isteniyordu. Müslüman- Hıristiyan arasına nifakı düşman soktu. Müslümanlar
dа kütle hâlinde göçe başladı. Bu savaştaki yenilginin sebebi anlaşılmadı. Londra sefareti
İstanbul’a gönderdiği telgrafında şöyle diyor: Düşmanın Tuna’yı kolayca geçmesi hayreti
mucip oldu. Balkan geçitlerini muhafazaya, köprüleri yıkarak düşmanı nehre dökmeye
muktedir oldukları hâlde bir şey yapmamaları sebebi anlaşılamıyor. “(adı geçen eser, s.
340)

Ha1k ölümden kaçıyordu. “Hiç kusurları olmadığı hâlde, kadın ve çoluk çocuğa
bakılmayarak Kazak ve Bulgarlar'ın Eskizağra'da ve civarında vahşice öldürdükleri
Müslümanların sayısı dа ceman 3.300 den fazladır.”
(General Halil Sedef, Osmanlı, Rus ve Romen Savaşı, C.V.S. 101)

Ruslar Tuna’yı geçip dе İstanbul önlerine vardıkları güne kadar 600.000 Türk, yerini
yurdunu bırakarak göç etmek zorunda kalmıştı. Bu göçmenlerden 100.000 kadarı Anadolu'ya
geçmişti, 150.000 kişinin İstanbul’a ve 150.000 göçmenin dе Rodop dağlarına sığındıkları
anlaşılıyor. Kalanı dа Rumeli'nin her tarafına dağılmıştı. Anadolu'ya geçirilen göçmenler,
Orta ve Batı Anadolu vilâyetlerine yerleştirilmişlerdi. (Tevfik Bıyıklıoğlu, Trakya’da Milli
Mücadele, C.L,S. 28, Ankara, 1955) Selânik, Kosova vilâyetlerine sığınan 300.000
göçmenle, Şumnu çevresinde toplanan 200.000 kişi bunlara katılırsa, bir milyon insanın
yerinden oynadığını görürüz ki, halk buna Коса Bozgun demiştir.

O. Keskioğlu, Bulgaristan Türkleri, (Tarih ve Kültür), Ankara, 1985, 18-21.

OSMAN KILIÇ
(Razgrat, 1920)

193
Razgrat’ın Kılıç köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, rüştiyeyi Kemaller’da
(İşperih’te)başladı, Razgrat’ta bitirdi. Şumnu’da (Şumen’de) Nüvvab okulunun lise
bölümünde okuduktan sonra yüksek bölümünden mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptı.
Türk azınlığının temsilcisi olarak o zamanki Bulgaristan’ın kültür hayatın katıldı. Türk
azınlığın, Türk kültürünün savunucusu oldu. Haksız yere idama mahkûm olundu. Nisan
1948’den Temmuz 1962 tarihine kadar Bulgar zindanlarında kaldı. 1965 yılında Türkiye’ye
ve ailesine kavuşabildi.

Osman Kılıç, Türkiye’ye geldikten sonra Dışişleri Bakanlığında görev aldı. Aynı
görevinden emekliye ayrıldıktan sonra Kader Kurbanı adlı eserini yazdı (Ankara,1989). Bu
kitapta anlatılanlar her ne kadar Osman Kılıç’ın hatıraları ise de onlar aslında belli bir
dönemde Bulgaristan’da yaşayan Türk halkının müşterek dramı, müşterek tarihidir. Kader
Kurbanı, Bulgaristan’daki Türk varlığının belli bir dönemine ışık tutan değerli bir
çalışmadır.

GÖÇMEN DUASI

Gözlerimi dünyaya açtığımda,gördüğüm manzara Deliorman. Yürüdüğüm sokaklar,


koştuğum, oynadığım ovalar, tırmandığım dağlar Kocabalkan ve Rodop Dağları…
Vücudumun mayasında, köpüklü dalgalarıyla dik sahiller okşayan gümüş Tuna’nın şifalı
havası var.

Gençliğim o memleketin mimarı ile geçti.

Oraların taşını, toprağını sıksan, Türk gencin alın teri fışkıracak.

Ama birgün geldi, zalim düşman bana o dünyayı haram kıldı. Evvela adımı, sonra
malımı ve imanımı aldı. En sonra da canımı almak istedi. MEĞER İNASANIN VATANI,
DOĞDUĞU VE DOYDUĞU YER DEĞİLMİŞ!

O zaman anladık ki Türkün ezeli vatanı ANADOLU!

Onun sinesine can attık ve kutsal toprağını eğilip saygıyla öptük.

Bugün ayyıldızlı bayrağımızın gölgesinde, Anayurdumuzun sinesinde fikri hür,


vicdanı hür, irfanı hür gençler olarak nefes alıyor, çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkma
savaşı veriyoruz.

Ne mutlu bize ki Ulu Önder ATATÜRK bize, bu cennet vatanı kurtarıp emanet
etmiş.

Tanrım bizi ebediyen bu cennet vatandan ayırma, Yurduma düşman ayağı bastırma!

CANIMIZ, KANIMIZ, HAYATIMIZ ONA ARMAĞAN OLSUN!

Osman Kılıç, BİSAV Bülteni Ankara, 2002, Sayı–1, 14.

GÖÇMEN RÜYASI

194
Mevki, BELENE, karşımda, gördüğü bir rüyadan dolayı hüküm giymiş bir Türk
genci. Adı – Halil-İbrahim. Şumnu köylerinden. Bıyıkları henüz terlemiş bir Türk çocuğu.
Askerlik namı altında, mecburi emek taburlarında ırgat olarak çalışırken, bir sabah,
ranzasında, tatlı uykusundan uyanır ve arkadaşına der ki:

- “Ba Aamet, ben bu avşam üryamda kendimi Türkiye’de göödüm. Neresiydi,


bilemerim. Şanlı Türk Ordusu, önde ayyıldızlı bayrak, halkın önünden geçeri. Annadım, bir
bayram günüydü. Heyecanlandım. Ağlamaa başladım. Kendimi tutamadım, atılıp bayrağı
öpmek istedim; engel oldular. O zaman gözyaşlarım boşandı. Ellerimi kaldırdım, Allah'ıma
dua ettim: “Ey benim güzel Allah'ım; Beni bu zalimlerin elinden kurtar. Sakın beni
Anavatanımdan ayırma. Aaka topraam, bu topraklar olsun. Evet, ben doğduğum yeri,
köyümü, etraftaki dere-tepeleri, dağları-taşları, koyun-kuzuları, kaadaşlarımı, anamı-babamı,
köyümün havasını, kırları, kır çiçeklerini severim... Güneşini, gecenin mehtabını severim.
Zaman olur, o temiz havayı derin nefes alarak içime çekerim. Ama ben bu topraklara aşığım.
Bunların hepsini bırakıp Anavatan'a can atmak isterim. Bii gün ölüsem, mezarım bu
topraklarda olsun. Bütün sevdiklerimi bırakmaaa hazırım, çünkü bu topraklar, benim İKİNCİ
ANAMDIR!”

Vay sen misin bu rüyayı gören? Demek Türkiye'ye kaçmak planları kuruyorsun. Seni
gidi HALK DÜŞMANI! Yaka-paça mahkemeye çıkarılır, al sana 12 yıl ağır hapis cezası...

Şimdi Halilibrahim, benimle beraber siyasi mahkûm olarak Belene'de çile


doldurmaktadır.

Belene'de aynı kovuştayız. Bir gece ansızın, yine bizim Türk çocuklarından birisi,
beni uyandırdı:

- Osman aga, bizim Halilibraam çok hasta.

- Nesi var?

-Ağrılardan kıvranıyor. İki büklüm.

- Kalktım. Aynı kovuşta lejiyönerlerden - aşırı Bulgar milliyetçileri - Jelezkov adında


bir doktor vardı. Cerrah. Türkleri hiç sevmezler. Kolayını bulsalar, Türkleri bir bardak suda
boğarlar. Ama ne yapsınlar ki kader bizi burada buluşturmuş, aynı kazanda kaynıyoruz.
Merhabamız dа var kendisiyle. Hemen onu uyandırdım. Tahta kapıyı çaldık. Gardiyan geldi.

Doktor:

-Bu çocuk ölecek, dedi. Hiç geciktirmeden ameliyat edilmesi gerekiyor. Apandisti
patlamış.

Derhal zavallıyı kaldırdık, Jelezkov revirde ne bulduysa - makas, bıçak. Çok ilkel bir
ortamda, Halilibrahim'i ameliyat etti ve kurtardı. Şimdi bilmiyorum arka toprağı nerededir,
fakat benim tek söyliyecek bir sözüm var:

GÖÇMENLERİN BÜTÜN RÜYALARI HAKİKAT OLSUN!

Göçmenlere Yardım Derneği Ankara Şubesi Bülteni, Sayı-10, 2003, 2.

195
NURİ TURGUT ADALI
(Kırcaali, 1922 – Kırcaali, 2004)

196
Kırcaali’nin Çorbacılar nahiyesi Adaköy’ünde doğdu. İlkokulu kaşıkçılar köyünde, rüştiyeyi
Çakırlı nahiyesinde okudu. Şumnu’da (Şumen’de) Nüvvab okulunun lise bölümünden mezun
olduktan sonra bir süre de yüksek bölümünde öğrenimi sürdürdü. Öğretmenlik yaptı.

Nuri Turgut Adalı kısa özgeçmişinde şunları yazıyor: “Kısaca şöyle bir toparlamak
istiyorum: Üç defa olmak beş yıl temerküz kampında kaldım. 1961’de 15 yıla, 1982 yılında da üç yıla
mahküm edilerek cezaevlerinde kaldım. Türklerin adlarını değiştirme kampanyasında cezaevindeyim.
1985’te cezaevinden çıkar çıkmaz yine Belene ölüm Kampına gönderildim. Bir süre sonra Belene’den
beni Vidin’e bir köye gönderdiler. Benden iki gün önce aynı köye gönderilmiş Allahın bir nimeti ve
lütfu olarak gördüğüm mücahit kardeşim ve oğlum Yusuf Türkoğlu ile orada tekrar buluştuk. Oradan
serbest bırakılınca köyüme döndüm. Karakola günde iki defa imza vermek suretiyle yeni hayata
başladım. Aniden verilen bir pasaportla 10.06.1989’da anavatana birkaç bavulla geldim.”

Nuri Turgut tüm zorluklara göğüs gerdi, dayanılmaz koşullarda şiirler de yazdı, anılarını
yazıya döktü. 2004 yılında Kırcaali’nin yakınında bulunan Mestanlı’da öldü.

MUTLULUĞUM, CEZAEVİNDEN EVİMİN KAPISINA KADAR SÜRDÜ

Taburcu edileceğim gün yaklaşmıştı. Zayıf aklımca kara günlerin sonu güya
geliyordu. Sabırsızlıkla, sevinçle o mutlu günü bekliyordum: bir gün müdür bey beni
çağırdı. Buyur, otur! dedi. Hal-hatır ettikten sonra söze başladı:

Turgudov, artık çıkıyorsunuz. İyi kötü hasbelkader uzun yıllar farklı şartlara tabi
bu çatı altında kaldık. Sen, parmaklıkların içinde, bense dışında. Bu demek değil ki çekmiş
olduğunuz dert ve ıztırapların yabancısıyım. Asla öyle değil. Çok iyi biliyorsunuz ki
ağabeyim bu cezaevinin hastane bölümünde faşistler tarafından asılmıştı. 0 darağacının
dikildiği yere gider gözyaşı dökerim..Bilhassa yıldönümlerinde matemim tam bir hafta
sürer. Yakında kavuşacağınız özgürlüğünüzü daha şimdiden kutlar ve geçmiş olsun, derim.
Ve bundan sonraki yaşamınızda mutluluklar dilerim!

-Teşekkür ederim müdür vatandaş!

- Biz mahkûmların şeflere arkadaş, yoldaş, efendim diye hitabetmesi yasaktı. O


devamla şöyle konuştu:

-Söylediğim gibi artık sayılı günleriniz kaldı. Dışarıda hayat çok değişti. Eskiden о
kendilerine güvendiğin, kendilerini sevdiğin arkadaşlarını bulamayacaksın. O devir öldü.
Türk milleti, bilhassa aydın tabaka bizimle intibak etti. Sosyalizme uyum sağladı...

Ve daha bir sürü laf etti. Söyledikleri bir kulağımdan giriyor diğerinden çıkıyordu.
Söylediklerine asla inanmıyordum. Bu tavrım hareketimden dе belli oluyordu. Tamamiyle
gaflet içinde olduğum için kendisine cahilce şu sözleri söyledim:

-Bugüne kadar kendileri için şu kadar yıl yattığım milletimi sizden öğrenmem ayıp
olur.

-Çıkınca göreceksiniz...

197
Daha birkaç söz ettikten sonra vedalaştık.

Meğer adam tamamıyla haklı imiş. Her geçen günle bu gerçekleri üzüle üzüle
tesbit ettim durdum. Hele о aydın geçinen, görevde olan Türk kardeşlerimizin büyük bir
kısmı cezaevinden taburcu olan biz zavallıları görmek bile istemezlerdi. Neden zavallı
diyorsun, diye soracak olursanız kısaca cevap vereyim.

“Derde uğrar kim sadakat etse elbet devlete ikamet mahrı cimettir bu mülk ve
millete”

Vermek istediğim cevabın manasını Ziya Paşa’nın bu beytinde bulabilirsiniz.


Bizler en çok cezaevlerinden yakasını kaptırmadan çıkan arkadaşlarımızla buluşup saklıca
veya o satılmış zümrenin tarassudu altında yine tehlikeleri göze alarak konuşabiliyorduk.
Bu hususta örnek vereyim:

Mestanlı kasabasında saygı duyduğum ve sevgi beslediğim bir aile vardı. Benimle
ilgili birkaç gün tutuklanmışlardı. Sonra berat etmişlerdi. Onlara bir suç bulaştırmadım.
Kendilerine karşı kırgınlığım, küskünlüğüm yoktu. Taburcu edildikten sonra kasabanın ana
caddesine oldukça hızlı adımlarla girdim. Onlar buralarda bir yerde oturuyorlardı. Yıllarca
sonra saygı duyduğum insanların evlerine gidiyordum. Elli altmış metre kadar
yaklaşmıştım. Dostum dediğim adam otuz metre kadar bir mesafeden bana doğru geliyordu.
Şüphesiz о beni görmüştü. Görmemezlikten gelerek aniden yolu değiştirdi. Tabiî ben dе
bir toy gibi oraya doğru yürürken bu manzara karşıma çıkınca yine fikrimden caymadım.
Doğru о eve gittim. Hanımı evdeymiş. Dış kapıyı çaldım. Kapı açıldı. Selâm verdim,
içeriye girdim. İç kapıya varıncaya kadar hal-hatır ettik. Eşinden çok daha şuurlu ve
duygulu olan kadın içeriye buyur etti. Girmedim. Kadın bu hareketim karşısında şaşırdı.
Olayı kendisine arz edince “Yaşar о eşektir” dedi. Eşikte daha buna benzer laflar ettikten
sonra saygı duyduğum bu haneden bir daha görüşmemek üzere ayrıldım. Kendilerini
bugüne dek görmedim.

Buna benzer pek çok hadiseler olmuştur. Bir diğerini dе arz etmeden
geçemeyeceğim. Kırcali'deyim. Bay Bay adında maruf Ahmet Hüseyinoğlu ile Sancak
Parti Komitesi önlerinden çarşıya doğru yürürken caddenin öte tarafından bana doğru
gelen, okul arkadaşım (hatta beş yıl sınıf arkadaşım) S.B.O zamanlar Sofya'da sorumlu bir
iş başındaydı. Kırcali'nin sorumlu makamlarda görev alan Türklerden iki kişinin
arasındaydı. Kültürevine gidiyorlardı. Sonradan öğrendim bir konferans varmış.
Yanımdaki Ahmet'e dedim ki “Bak öte tarafa kimler var, sınıf arkadaşımdır. Gidip bir
görüşeyim”. Selâm vererek karşılarına dikildim. Şaşkın şaşkın bana ve birbirlerine
baktılar. Ortadakine “Siz Selim Bilâl değil misiniz?” deyince “Evet!” dedi. “Beni
tanımadınız mı? Ben sınıf arkadaşın Nuri” dedim. Kıpkırmızı oldu. “Hayır, böyle bir
kimseyi tanımıyorum” diye kestirip attı. “Olabilir” dedim. Özür dileyerek yanlarından
ayrıldım. Bu 1974 yılının hadisesidir.

Yıllardan 1988. Bu arada tekrar cezaevine düştüm. Sonra Belene Temerküz


Kampı'na gönderildim. Üç yıl kadar dа Vidin'e bağlı Skomle köyünde sürgünde bulundum.
Daha sonraki yıllar göz hapisindeydim: Karakola günde iki kez (akşam ve sabah) giderek
imza verirdim. Mümin amcamın yakın akrabalarından Sofya’da çalışan ve beni “tanımayan”
о sınıf arkadaşımla bir apartmanda oturan komşumuzla tanışırlar. Köylüm olduğunu
anlamış. Elden bir mektup göndererek (bu durumda posta ile göndermesi mümkün

198
olmadığından) onüç yıl önce Kırcali'de benimle yüzyüze geldiği gün, yanındaki adamların
tehlikeli oldukları için tanışıklık vermediğinden dolayı özür diliyordu. Daha başka
(hatırımdan çıkan) şeylere dе değiniyordu. Karşılık yazarsam memnun kalacağını
kaydetmişti. Bana mektubu getirenden kendisine yazdığım mektubu verdim. Ne yazdığımı
hatırlayamadım. Yalnız İmamı Gazali'ye ait Носаm Ahmet Davudoğlu tarafından yazılan bir
kitapta şöyle bir dörtlük vardı.

“Yamadık Dünyamızı yırtarak dinimizden,


Din de gitti dünya dа gitti elimizden,
Ne mutlu о kişiye ki zulme karşı çıktı
Hak ve özgürlük uğruna hayatını yıktı”

Bu dörtlüğü yazan şairin adını hatırlayamıyorum.

Aynı yıl içinde bana mektup getiren aynı gençten haber aldım. S. В. apartmanın
dördüncü katından atlayarak intihar etmiş. Yukarıda yazdığım dörtlükten dolayı pişmanlık
duydum. Çok üzüldüm. Aklıma geldikçe üzülüyorum dа. Allahtan sınıf arkadaşım Selim
Bilâl'a rahmet dilerim.

Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-11,1994, 24-25.

ZORUMUZ

Şairler vardır
Ancak ömürleri boyunca yaşarlar.
Yaşadıkları müddetçe de hâkimdirler
ve caka satarlar.
Övülmeye lâyık olmayanı överler
Sevilmesi lâzım gelene söverler.
Hasılı karayı ak-akı kara
göstermektir hünerleri
ömürleri kadar ya yaşar ya yaşamaz eserleri.
Zalim değillerse bile zulme alettirler...
Açık söylemek lâzım gelirse
Türk varlığı bünyesinde
birer kara lekedirler...
Bu "yüce belki dе cüce" şairler yüzünden
Bulgar şimardı durdu,
Türklüğe sahip çıkanları zindanlara doldurdu.

Şairler vardır ömürleri boyunca ezilirler,


çok vakit aç gezerler
dövülüp sövülüler...
Belki kurşuna dizilirler Penü Penev gibi
intihar ederler komünist
olsalar bile sayılmazlar deni...

199
Gaflet içinde olsalar bile
Hak'kı ve özgürlüğü
anmak, haykırmaktır gayeleri...

Hayatları onların ancak öldükten sonra başlar


Budur şair dediğim huzurunda hürmetle eğildiğim!
Boralarda eğilmeyen, yenilmeyen
dimdik ayakta durabilen
fırsat buldukça zalimlere, hainlere
ne pahasına olursa olsun vurabilen...
Bunlar, vekarlı ve mağrur başlar!..
Diğerleriyse i....ler.
Vekarlılar kahraman ve yiğittirler.
Adlarıyla onları tasnife hacet yoktur

Hele berhayat olanların yüzde doksanı ....tur....


Hainleri ben ne karıştırayım
ne dе sizler sorunuz.
Gafil ve hain şair ve yazarlardandır
Zorumuz...

Eski Zagra Cezaevi / 1966

Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-30, 1999, 19.

YUSUF KERİMOV
(Yusuf Kerim)

200
(Varna, 1922)

Varna’ya bağlı Mihaliç köyünde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra Şumnu’daki
Nüvvab okulunda okudu. 1945 yılında Varna Üniversitesinin İktisat Fakültesinde öğrenimini
sürdürerek 1949’da buradan mezun oldu. Muhasebecilik, bankacılık gibi işlerde bulundu.
Öğretmenlik yıllarında büyük bir zevkle Türk çocuklarına Türk dilinin özellik ve inceliklerini öğretti.
Uzun yıllar Yeni Işık gazetesi ve Yeni Hayat dergisinde çalıştı. Bir süre Şumnu Türk Tiyatrosunda da
çalıştı. Sofya’da Balkanlar Vakfı kurucuları arasında bulunan Yusuf Kerim, Ümit dergisinin yazı işleri
müdürlüğünü yaptı. 1990 yılında kurulan Sofya İslâm Enstitüsüne müdür yardımcısı oldu ve
Osmanlıca derslerine de girdi. Sofya Başmüftülüğünün çıkardığı Müslüman gazetesinin yazarlar
kurulu üyesi olarak çalıştı. Hâlen Osmanlı döneminden kalma belgelerin çevirisini yapmakta olan
Yusuf Kerim, ulusal, uluslar arası kongre ve sempozyumlara da bildirileriyle katılmıştır.

Gazetecilik yaptığı yıllarda birçok gazete yazıları, röportajlar, mizahi yazılar yazdı. Öyküye
daha sonraları yöneldi. Sahne eserleriyle Bulgaristan Türkleri edebiyatında önemli bir yere sahip oldu.
İşlediği konular gerçekçi bir gözle ele alınarak dile getirilmektedir. Mizah yazılarında hayatın bazı
olumsuz yönlerini eleştirmektedir.

ANILAR…
ANILAR...

Anılar defterinin hangi yaprağını açsam, mutlaka üstü kabuklanmış bir yara
kanamaya başlar.

Nasreddin Hoca’nın bir fıkrasıyla konuyu kapatmak isterim:

Nasreddin Hoca’nın yolu bir köy mezarlığına uğrar. Mezar taşlarındaki yazılar
dikkatini çeker. Eğilir, bir tanesini okur: “Üç gün yaşadı, öldü” diye yazılmıştır. Hayret
içinde kalır. Yandaki mezar taşına da bakar.. “Beş gün yaşadı, öldü” Daha daha okur. “Bir
ау yaşadı, öldü”, “On gün yaşadı, öldü”... Bir türlü akıl erdiremez. Yolunu köye sapıtır.
Bu yazıların sırrını öğrenmek ister.

- Köy halkımız çile ve üzüntüyle geçen günlerini gün saymaz, Hocam, derler.
Mezar taşına ancak mesut geçen günler yazılır.
Носа bir nebze düşünür. Sonra birden başını kaldırır ve köy cemaatine:

-Ey cemaat-i müslimin, der. Yolum uzak. Gezecek yerlerim çok. Ama yorgunum..
Bu akşam burada, kalmak zorundayım. Şayet emri Hak vaki olursa, mezar taşıma “Hiç
yaşamadan öldü” diye, yazınız, der.

Anlayana sivrisinek sazdır, ama ben anlatamadım. Konuyu biraz daha açmak
gerekecek.

Üç çocuklu fakir bir ailede büyüdüm. Tarlamız az, çiftçilik yapamıyor,


hizmekârlıkla kıt kanaat geçiniyorduk. Altı yaşıma basmıştım. Bir kaza sonucu sağ elimin
parmakları kesildi. Anam babam, nur, içinde yatsınlar, “Bu çocuk sakat elle kır işi
yapamaz, onu biz mutlaka okutmalıyız” diye düşünürler.

201
Köyde ilkokulu başarıyla bitirdikten sonra Şumen’de rüştiye okuluna yazıldım. O
dönemde cemaat-i İslâmiyeler çalışkan çocuklara arka dayak oluyordu. Okul yanındaki
“Dündar” camiine beni müezzin tain ettiler.

Mali sıkıntılarım yetmezmiş gibi, bir dе İkinci Dünya Savaşı gelip çattı.
“Nüvvab”ın beş yıllık tali kısmını savaş yıllarının sıkıntısı içinde 1944'te ikmal ettim.
Okul bitti, savaş dа bitti. Fakat bendeki okuma hevesi hâlâ bitmiyordu. Yüksek tahsil
almak istiyordum. Ne yazık ki, “Nüvvab” okulunu bitirenleri üniversiteye almıyorlardı.

9 Eylül 1944 geldi, “Hürriyet” geldi, dediler. Bana dünyalar verildi. “Hürriyet”
benim için her şeydi. Nazilerin “Brannik” örgütü bizi canımızdan bezdirmişti. 15 Eylül
1944'te Varna Üniversitesi rektörü Prof. Boyçev’e “Şimdiye kadar ayrılık gayrılık vardı,
bizi Üniversite’ye almazlardı. “Hürriyet” geldi, dedim. Bize dе hak verildi...” Adamcağız
о korkulu günlerde ne yapsın. Dilekçemi imzaladı.

Sevinçten uçuyordum. “Nüvvab” okulundan Üniversite'ye yazılan ilk öğrenci


bendim. İlk işim bütün sınıf arkadaşlarıma bu sevinçli haberi duyurmak oldu. Hemen
Şumen’den, Omurtag'tan, Kırcali ve Aytos köylerinden arkadaşlarım geldi. Ekonomi
Fakültesinde okuyacaktım.

Ama nasıl? Anam babam kardeşlerim bin bir güçlüklere katlanıyor el kapılarında
çalışarak bana para yolluyorlardı. Varna Cemaat-ı İslâmiyesine başvurdum. “Naci” Türk
ilkokuluna öğretmen tayin olundum. Hem okuyor, hem okutuyordum. Üstelik Varna Türk
gençleriyle de çalışmalarım vardı. Eğlence akşamları, müsamereler düzenliyorduk. İlk
piyesimi burada yazdım ve Üniversiteli arkadaşların yardımıyla sahneye koyduk.

Sevinçliydim. “Hürriyet” geldi, diyor başka demiyordum. Boş duracak hâlim


yoktu. Varna'da Türk Konsolosluğuna gittim. “Hürriyet” in verdiği coşkuyla “Nüvvab”
okulunun acıklı halini anlattım. Tek bir ders kitabımız olmadığını, hocalarımızın verdiği
notları defterimize geçirip ders çalıştığımızı, hepsini iğneden ipliğe kadar anlattım. İlgiyle
dinlediler. Ne gibi dersler okuduğumuzu, nasıl kitaplardan ihtiyacımız olduğunu sordular.
Hemen Şumen'e gittim. “Nüvvab”ta okuduğumuz bütün derslerden defterler toplandı.
Paketlendi. Konsolosluğa götürecektim. Son sınıf öğrencilerinden Kemal Bunarcı ve adını
hatırlayamadığım daha bir genç:

- Biz dе gelelim seninle, dediler. Defterleri hep beraber götürürsek daha inandırıcı
oluruz.

Beraberce Varna’ya geldik. Defterleri teslim ettik. Bekliyoruz...

1 Haziran 1945. “Naci” ilkokulu üçüncü sınıfta Türkçe saatindeyim. Kapı vuruldu.
Açtım. İri yarı bir adam Emniyetten olduğunu, karakola kadar gitmemiz gerektiğini
söyledi.

Karakol okula yakın bir yerde, yaya yürüyor “Hürriyet” konuşuyoruz. İkinci katta
polis şefine teslim edildim.

- Siz tutuklusunuz, dedi polis şefi.


Ama ben inanmıyorum. “Hürriyet”e böylesine sevinen bir kişi nasıl olur da
tutuklanır. Hayret içindeyim.

202
- Seni Sofya'ya istiyorlar. Akşam treniyle kapalı olarak yolculuk yapacaksın.

Dizlerim kesildi. Beynime kurşun sıkılmış gibi dondum kaldım.

İki sivil polis yanımda, Sofya'ya erdik. “Moskovska” sokağında bir binanın
önünde durduk. Baktım, Divan-ı Harp... Zemin katta daracık bir hücreye kapadılar. Bütün
gün orada yalnız başıma kaldım. Sabahsı kapı açıldı. Bir asker beni tuvaletlerin olduğu
yere götürdü. Sonra çeşmeleri gösterdi. Yan yana dizili çeşmelerden birinde ellerimi
yıkıyorum. Bir dе ne göreyim. Hacı Ahmet (Davudoğlu) hocam abdest alıyor. Beni
görünce tanıdı. Gözlerimizle bir şeyler konuştuk. Suların şırıltısına karışan bir sesle
hafifçe:

- Seninle alâkamız varmış, seni tanıyıp, tanımadığımı soruyorlar, dedi.

Bu kötü yerde, ne tatlı bir tesadüftü bu. Allahım’a şükrettim. Yeni idare “Nüvvab”
okulunu bir irtica yuvası olarak görüyordu. Hocalarımızdan Hacı Muharrem, Hacı Ahmet,
Ahmet Kemal Efendilerin tutuklu olduğunu biliyordum. Ama burada görüşeceğimizi ve bu
görüşmenin benim için bir kurtuluş anahtarı olacağını nerden bilebilirdim. Aramızda
herhangi bir bağlantı yoktu. Bu adamların boş atıp dolu vurmak istediğini, suçlamaların
asılsız olduğunu daha oracıkta anladım. Bir Hızır misali çıkmıştı hocam karşıma. Nur
içinde yatsın!

İstindaklar, eziyetler, türlü türlü işkenceler uzun mesele. “Türkiye istihbaratına


kurban olmuşmuşum. Gençlikte böyle hatalar olurmuş. İnsan aldanabilirmiş... Bizim
kanunlara göre bunun adı vatana hiyanetmiş... Harp zamanı bu tür suçların cezası ölümmüş.
Ama suçumu itiraf edersem, hafifletici maddelerden yararlanabilecekmişim... Bir ау kadar
hep bunun türküsü çalındı. En sonunda şöyle dediler:

- Biz her şeyi biliyoruz. Saklamanda bir anlam yok. Son bir fırsat daha veriyoruz...
Karşıma birini getirdiler. Sınık benizli, zayıf yapılı bir genç.

- Anlat Halil, dediler., Anlat dа yaptıklarını kulağı ilе işitsin.

Halil hemen tıkır tıkır konuştu:

- Bizim gizli bir teşkilâtımız var. Türkiye lehine çalışır. Ben Aytos bölgesine
sorumluydum. Yusuf Varna'dan bize talimat veriyor. Gereken parayı sağlıyor. Çok defa
Varna'ya gittim. Onun oturduğu evde kaldım...

- Buna bir diyeceğim kaldı mı, diye sert sert çıkıştı Albay Georgiev.

Bir gün bir kapının önünde bekleyen Halil'i görüverdim. Tanıdım.

- Nasıl yapabildin bana bu iftirayı, sende hiç insaf ve merhamet yok muydu?
Dedim. Halil hiç ses çıkarmadı, Sadece iki elini bana doğru uzattı. Zavallının tırnaklarını
sökmüşler... Daha о anda affettim Halil’i. Ona karşı günlerce beslediğim kin ve nefret,
aniden eriyiverdi…

203
......Ama... Salih... Baklacı’yı... asla affedemiyorum. Onun tırnaklarını sökmediler.
Sadece başredaktör yaptılar. Parti toplantısında kalktı bir sürü insan önünde: “Kerimov
Türkiye casusudur... Parti liderimiz İsmail Sarhoca’yı zehirleyerek öldürme teşebbüsünde
bulundu... Türkler arasında göç propağandası yaptı... Varna'da askeri üslere resim
çekerken yakalandı... Hapse atıldı...” dedi.

Toplantıya bomba düşmüştü sanki. Herkes korktu. Kaba Bakir ayağa kalktı.
Paçaları titriyordu korkudan. Parti vekilimdi. “Ben vekâletimi geri alıyorum...” diye
bağırdı.

Bu acı ve asılsız iftiralardan sonra, Sofya'da kalmamak kaydıyla “Yeni lşık” tan
azledildim. Kanayan bir yürekle tiyatroculuğa başladım. Gülüyor, güldürüyordum.
Gülmek, güldürü yazmak, beni sesle hüngür hüngür ağlamaktan kurtarıyordu. Kolay
olmuyordu fakat. Bir Azerbaycan şairinin dediği gibi, “Sevinçle gülmeye ne var, kalbin
kan ağlarken gülmek marifet”!

Bugün mutluluğunu yaşadığım 75. yaş günümde “Yorgunum dostlar, yorgunum /


Vefasız geçen yıllara dargınım”!

Hak ve Özgürlük, Sayı-4, 1997.

204
RASİM BİLÂZEROĞLU
(Kırcaali,1922)

Asıl adı Rasim Nazifoğlu İsmailoğlu’dur. Kırcaali’nin Eğridere (Ardino)


kasabasına bağlı Ercek (Ahrânsko) köyünün Civanlar Mahallesinde doğdu. İlkokulu 1 ve
2’yi köyünde okudu. Daha sonra da Eğridere’de öğrenimini sürdürdü. Şumnu (Şumen)
Nüvvap okulundan mezun oldu. Burada öğrenciyken Bilâzeroğlu takma adıyla şiirler
yazmaya başladı.

Eğridere’de öğretmenlik yaptı ve okul müdürü görevinde bulundu. Daha sonraları


köyünde öğretmenliğini sürdürdü. Ömrünün 38 yılını öğretmenlik yapmakla geçirdi.

Bilâzeroğlu’nun şiirleri Işık, Yeni Işık, Halk Gençliği, Yeni Hayat, Rodop
Mücadelesi gibi gazete ve dergilerde çıkmıştır. 1990 yılından bu yana da Hak ve
Özgürlük, Bizim Anayurt gazetelerinde şiirlerini okumaktayız. Barış, insan sevgisi, doğa,
çocuklar, Türkçemiz vb. sanatçının işlediği konulardır.

DEDİM

Acaba bir gün şu ufuklardan da


Saadet güneşi doğar mı, dedim.
Sabahı bekleyen bu diyardan da
Karanlık geceyi kovar mı, dedim.

Daima yaslıyım kara günlerden


Gittikçe büyüyen kanlı sellerden,
Boğazları sıkan zalim ellerden
Kaçıp kurtulmaya yol var mı dedim.

İstemem ben artık sönsün yıldızlar,


Şafak hasretine yüreğim sızlar...
Senelerden beri ağlayan kızlar
Yaşlı gözlerini ağar mı, dedim.

Hey Bilâzeroğlu, inleme öyle,


Seni hicran mıdır hıçkırtan böyle?
Ey sızlayan yürek bana sen söyle
Bizi bu karanlık boğar mı dedim.

Hak ve Özgürlük, Sayı-37, 1993.

ANADİLİM

Mutluğum seninle evrende Anadilim;


Ebedi varlığımla bağlıyım sana dilim!

205
Öz Türkçe konuşarak annem doğurdu beni;
Öz mayama bal katıp, sütle yoğurdu beni!
Anadilim, tüm güzel diller gibi güzelsin;
Ау yüzlü güneş gözlü dilber gibi güzelsin!

О ölümcül yıllarda kilitliydi ağzımız;


Mahpustu Kitabımız, yasaktı öz yazımız!
Baharımız, yazımız, karakışa dönmüştü!
Ruhumuzu ısıtan ocağımız sönmüştü.
Demir bilekçeleri Demokrasimiz kırdı;
Bizi basan Kabusu üstümüzden sıyırdı.

Kulağımdadır hâlâ Annemin ninnileri;


Kızların söylediği yanık aşk manileri.
Tа ezelden okuruz şarkılarımızı biz;
Türkülerimiz gibi ahenklidir Türkçemiz.
Bu dilde dinlemişim ninemden masalları;
Bu dille yüceliyor Türklüğümün vakarı.

Dilimizin süsüdür Türk halk bilmeceleri;


Özlü atasözleri ve şen gülmeceleri.
"Hak ve Özgürlük"ümüzü kazandık ilelebet;
Gerçek demokrasiye minnettarız biz elbet!
Ebedi varlığımla bağlıyım sana, dilim;
Mutluluğum seninle evrende Anadilim!

Bizim Anayurt, Sayı-54-55, 2002.

206
MUSTAFA KAHVECİEV
(Mustafa Kahveci)
(Hasköy, 1922-Sofya, 1998)

Hasköy’ün (Hakovo’nun) Paşaköyünde (Voyvodovo) doğdu. Orta hâlli bir aileden


olan Mustafa Kahveci, kendi kendini yetiştirdi. 1945’te Eski Zağra (Stara Zagora)
Radyosunda ilk Türkçe yayınlar Mustafa Kahveciyle başladı. Türkçe yayınlar burada sadece
5 yıl sürdü. Bundan sonra uzun yıllar Sofya Radyosunda çalıştı ve 27 yıl hizmetten sonra
emekliye ayrıldı.

Eserleri Türkçe çıkan gazete ve dergilerde yayımlandı. Hikâyelerinin bir bölümünü


Hayat Yolcusu adlı kitabında topladı. Zengin bir Türkçesi olan sanatçı, güzel hikâyeleriyle,
geçmişten anılarıyla Bulgaristan Türkleri edebiyatının gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Türk azınlığın kültürel kalkınmasına Mustafa Kahveci’nin hizmetleri büyüktür.

ARAMIZDAKİ ŞEYTAN

Silâhlı polisin sıkı kontrolü altında getirilenler birinci kamptaki koğuşlara


yerleştirilmişti. İkişer katlı iki büyük binanın içi tıklım tıklım dolmuştu. Koruma polisi, “dört
yüz kişiyi aştı” diye konuşuyordu. Bir yatakta iki kişi yatıyor ve gün geçtikçe sertleşen rejim,
baskı, havayı büsbütün bunaltıyordu.

Silistra yöresinden öğretmen Zahit, üniversite öğrencisi Bedri, Kaolinovo’dan


Süleyman ve Sabahattin bir hücrede kalıyorduk. Hücre daracıktı. Yataklar üst üste olduğu
halde kımıldayacak yer yoktu. Toalet sorunu da hücrede olduğu için yediğimiz kuru ekmek
bile boğazdan geçmiyordu.

Ocak ayının son günleriydi. Soğuk, ortalığı buz gibi dondurmuştu. Tümünün üstü
başı kir, pas içindeydi. Çamaşır yıkamak şöyle dursun, içme suyu bile nöbetle veriliyordu.
Sıhhati yıprak olan Karamantsi köyünden öğretmen Halilibrahim çıra gibi kalmıştı. Payımıza
düşen soğanları kırarak, beton döşeli hücrenin içine bağdaş kurup bir sofra yapmıştık. Vakit
akşamdı. Polis bir kişi daha getirmişti hücreye. Gelen otuz beş yaşlarındaydı. Üstü başı yırtık
pırtıktı. Hâl hatır ettik. Bulgar asıllı olduğunu öğrenince herkes buz gibi kesilmişti. Öyle ya,
Belene kampı sadece zorla isim değiştirme sürecine karşı gelen Türk aydınları için açılmıştı.
Bundan dolayı dört yüzden fazla kişinin arasına Bulgar asıllı bir “suçlunun” getirilmesi elbette
şüphe vericiydi. İsmi Ventsi idi. Öyle takdim etmiş ki kendini. Sofyalı olduğunu,
Yugoslavya'nın Zagreb şehri üniversitesinde ekonomi okuduğunu ve Yunanistan’a firar etme
teşebbüsünde bulunduğunda yakalandığını, uzun zaman sorguda kaldığını, çok işkence
gördüğünü yana yakıla anlatıyor ve komünist yöneticilere ana avrat düz çekiyordu.

Yorgun argın bir köşeye oturdu. “Siz hepiniz Türk galiba!” diyerek battaniyesiyle
ayaklarını sardı ve başını duvara dayayarak hayallere daldı.

- Kaç kişi var kampta? Diye sordu.

Kimse yanıt vermedi. Omuz kısarak bilmiyoruz demek istiyorlardı. Yeni gelen
konuşmasına devam etti:

Asıl ismim Vensislav, ama bana Ventsi derler.

207
Daha ilk gece Ventsi hepimizle uzun uzun ilgilenmişti. Aklı başında adamlarsınız,
dedi, neden tepki gösterdiniz isim değiştirme sürecine? Keşke göstermeseydiniz. Bak şimdi
hepiniz kış-kıyamet günde nasıl koşullara düştünüz.

Öğretmen Zahit:

- İnsan kendi şerefi için her türlü koşullara katlanır, dedi. Hatta ölebilir. Ayıp değil. Bu
bir şeref sayılır.

Herkesin içine bir şey damlamıştı. Göz işareti ile anlaşmıştık. Ventsi, Bulgar milli
istihbaratının ajanıydı. Tutumu, konuşması, ilgilenmesi bunu kesinlikle ispat ediyordu. Aramıza
sokulan bu şeytan karşısında dilimizi yutmamız lâzımdı. Bu dа ayrı bir rahatsızlıktı tabiî Belene
gibi yerde, bu koşullarda.

Günler birbirini kovalardı. Ventsi'yi haftada bir, bizi her gün sorguya alıyorlardı.

Ventsi bize başından geçenleri anlatıyor ve bizi kazanmaya çalışıyordu. Pleven


polisinden Belene adasına görev yapmaya gelen Uzunov adında, uzun boylu, güler yüzlü birisi
beni sorguya almıştı о gün.

- Kaç kişisiniz hücrede? Diye sordu.

Yedi kişi olduğumuzu ve bir haftadan beri yeni bir tutuklu daha getirildiğini, isminin
Ventsi olduğunu söyledim.

- Boş verin şu hayırsıza. Dış ülkeye kaçarken yakaladık, dedi.

Bu şekil konuşması ile beni teskin etmeye çalıştı. “Aldırış etmeyin, о sizden çok daha
suçlu”, diyerek sorunu örtbas etti.

Ama bizim kulağımız buruktu artık. Ventsi'ye herkes kendine göre bir değer biçmiş ve
tutumunu ayarlamıştı.

Haziran grevi patlak vermişti. Grevi teşkilâtlandıranların peşindeydi polis. Ventsi'yi


başka bir koğuşa aktarmışlardı. Kaldığı koğuşta çabucak üç kişiyi ele vermişti. Talat, Bedri ve
Salih'in alemine çabuk sokulmuş olacak onların polis tarafından işkence görmesine sebep
olmuştu. Grev üç gün devam etmişti. Yedi kişi alınmıştı ele. Vents’yi o sabah polis alıp
götürürken aramızdaki şeytan gidiyor diye hepimiz sevinmiştik.

Hak ve Özgürlük, Sayı-8, 1994.

208
KEMAL BUNARCİEV
(Kemal Pınarcı)
(Silistre, 1923-Silistre, 2000)

Silistre’ye bağlı Emirler (Boil) köyünde doğdu. İlköğrenimini doğduğu köyde, orta
öğrenimini de Romanya’nın Mecidiye kasabasındaki Türk seminerinde gördü. Şumnu’da
(Şumen’de) Nüvvap okulundan mezun olunca Sofya Üniversitesinin Pedagoji Bölümünde
okudu. 1952’de Türk gençlerine açılan Türk Tarihi Bölümünde asistanlık görevinde bulundu.

Kemal Pınarcı uzun yıllar gazetecilik yaptı. Türkçe kitapların hazırlanmasına katıldı.
Hayli yıl memur olarak çalıştı.

Edebiyat çalışmalarına hikâyelerle başladı. 1968’de Yıllardan Sonra adıyla


hikâyelerini okurlara sundu. 1990’dan sonra, Bulgaristan’da demokrasi yolunda adımların
atıldığı dönemde kendini Dobruca Türklerinin folkloruna adadı. Totliter rejim yıllarında
Türklere uygulanan soykırım, sanatçının işlediği konular arasında bulunmaktadır.

Kemal Pınarcı, 2000 tarihinde aramızdan ayrıldı.

Halkımızın Yolunca

Şerif dedе sabah namazını kıldıktan sonra belini yine Kocameşe'ye dayayarak,
tespihini çekmeye, ufukta merdiven merdiven yükselen güneşi seyre daldı. Düşünceleri şimdi
yetmişini aşan ömrünün biriktirdiği acı tatlı hatıraların yumağına örülüyor, yılların ardında
kaybolup gidiyordu.

Şimdi altında tespihini çektiği Kocameşe'nin dalında ‘Şerifler’ ailesinden kaç kuşak
büyüyüp yetişmiş, bir о kadar dа şu fani dünyadan göçüp gitmişlerdi. Ama Kocameşe hep
öylesine muhteşem, öylesine ana toprağa kök salmıştı ki, onu oradan ne traktör, ne dе başka bir
güç atabilmişti.

Şerif dеdе dе Şerife nineyle birlikte dеdе yadigârı şu mukaddes topraklarda yıllar yılı
elele çalışmışlar, bir dal misali gelişip serpilen aile ocaklarına Kocameşe'nin dalında,
yapraklarının ninnisinde uyuyan yavrularına alın teriyle yetiştirdikleri buğday, mısır, arpa
köklerini koparırcasına kabaran karpuzlara, mis kokan kavunlara, hulasa toprağın bahşettiği
tüm nimetlerine sevinmişler, son ışınlar yeryüzünü terk edinceye kadar dа gençlik ateşiyle
çalışarak yarınlarına umutla bakmışlardı.

Hayatlarının bu minval üzere akıp gittiği bir anda dа onların küçürek köylerinde dе
‘yeni nizam’ (sosyalizm nizamı) vaveyla koparılarak ellerinden tarlaları, hayvanları, çiftçilik
araç ve gereçleri alınarak onları dа zorla TKZS denen ahıra bağlayıvermişlerdi. О zamanda
oğlu Kader, baba ocağında elde avuçta bir şey kalmadığını görünce baba evini terk etmiş, yıllar
yılı demiryollarında, maden ocaklarında çalışmış nihayet silikoz hastalığına tutularak biricik
oğlu Şerif' i öksüz bırakıp bu dünyadan göçüp gitmişti. Ne var ki, о zamanlar daha gençti,
güçlüydü. Şerife nineyle toprağa daha büyük bir sabırla sarılmışlar, torunlarını büyütüp insan
arasına katmışlardı.

209
Ama, feleğin silleleri acı ve kederleri bir değildi ki... Gün geldi daha büyük belâ geldi,
çattı başlarına. Bu defa köylerini tanklarla, otomatik silâhlarla, kurt köpekleriyle sardılar, kuş
uçurtmadılar evlerden. Onları dа ailece silâh önünde götürdüler belediyeye. Adlarını, şanlarını
bir bir değiştirdiler. Torunları bu rezalete karşı geldiğinden ötürü bir gece evinden alınarak
bilinmeyen bir yere götürüldü ve bundan sonra ne namı, ne dе şanı duyuldu.

Yıllar 1984-1985, kış olanca gücüyle hüküm sürüyor, insanların gözyaşları


gözbebeklerinde donarak kalplerini bir hançer misali parçalayıp geçiyordu. Şerife nine bu defa,
bu acıya dayanamayarak, oğlu Kader ve torunu Şerif’ in ardından çok sevdiği, yıllarca alın
teriyle kurduğu ocağını terk ederek hayata gözlerini yumdu.

Şerif dedenin artık tutunacak bir dalı, bir budağı kalmamıştı. Belki bundan ötürü dе
çok defalar sabah namazını Kocameşe'nin altında kılıyor, acı ve kederlerini sanki onunla, henüz
bıyıkları terlemiş biricik torunu Şahin'le paylaşıyordu. Nedense bu sabah, geri kalan takatı,
Kocameşe'nin kabukları arasından köklerine sızıp gitmiş tespihini çekerken öylesine
kendinden geçerek bir rüya denizine dalmıştı.

Şimdi Şerife nine ile geçirdikleri acı tatlı günler hayalinde canlanıyordu.

Şerife nine kar beyaz gelinlik ile güneşin aynasında yükseliyor, allı pullu yelekleri,
mavili yeşilli bindallılarıyla etrafını saran akranları gelin ve kızların meydana getirdikleri
çiçek bahçesinde bembeyaz çiçeklerden örülmüş bir çelengi andırıyordu. Çelenk, zaman
zaman yanıp tutuşuyor, boylu boyunca sarkan saman sarısı saçlarından geçerek taze, başak
salmış buğday tarlasını alevler sarıyor. Şerife nine dе bir elinde oğlu Şerif’le yalınlar içinden
güneşe doğru koşuyordu. Torunu Şahin dе arkalarından olanca gücüyle koşuyor, arkada
kalmış birini ararmışçasına dа ara sıra arkasına dönüp bakıyordu. Bir ara alevler öylesine
yükseldi ki, neredeyse buğday tarlası tümüyle tutuşmuş yanıyordu. Şerif dеdе şimdi yalınlar
içinde yalnız Şahin' in koştuğunu görünce dе ‘Şahin’, ‘Şahin’ diye haykırarak uyandı.
Uyanır uyanmaz dа yerinden doğrularak Şahin'in geleceği yolu gözlemeye koyuldu. Şahin
gelirlerde yoktu. Ama biraz aşağıdan geçen yoldan bir insan selinin komşu köye doğru akıp
gittiği bir anda dа kendisine yaklaşan bir genç:

-Hey dеdе, ne gününe durursun! Baksana millet ‘Adı’, ‘Şanı’ uğuruna yollara
dökülmüş, diye seslenerek gözden kaybolup gitti.

Şerif dеdе şimdi, kendine gelmiş, dolayında olup bitenleri anlamaya çalışıyordu.
Şahin’in yolunu bir kez daha gözledikten sonra, gelmediğini görünce dе, biraz ötede dünya
‘Düz mü?’ ‘Yuvarlak mı?’ diye düşünen eşeğine:

Bak dostum iyi dine: Şahin gelirse, hiç durmasın izimden gelsin. Susarsan gökte
bulut, iç doya doya. Acıkırsan eğer, önünde yonca, ye doyunca. Ben gidiyorum halkımın
yolunca, diye seslenerek biraz önce kendine seslenen gencin arkasından koşarcasına yürüdü.
Şimdi evvelki takatsizliğinden eser kalmamıştı. Sanki Kocameşe’nin köküne sızıp giden
gücü yeniden damarlarına doluyor, rüyasında, ufukta gördüğü Şerife nineye, oğlu ve
torunlarına erişmek için koşuyordu. Birçoklarını geride bırakıp ön saflara eriştiği bir sırada
dа köyün giriş köprüsünde insan selinin dağlar misali kabararak durakladığını gördü. Biraz
soluk alıp öne geçince dе, bakışları yerde alnından vurulmuş yatan bir gence ilindi. Yerde
alkanlar içinde yatanın torunu Şahin olduğunu görünce dе askerlerin ‘Dur’, ‘Geri’ uyarılarına
aldırış etmeden ateşe hazır namlulara göğsünü siper ederek ‘Şahinim’ ‘Şehit yavrum’ diye
haykırarak kanadından vurulmuş bir kartal misali, gencin üzerine eğilerek kucakladı ve bağrına

210
bastı. Öylece de köprü üzerinden köy meydanına doğru ilerledi. Şimdi hem yürüyor hem de için
için ağladığından gözyaşları Şahin'in alnındaki alkanlara karışarak arkalarında izler kalıyordu.
Şerif dedenin ardından dа, insan seli dalgalar halinde coşarak köy meydanını doldurup taşırdı.
İhtiyarın bu cesareti ve halkın böyle dalgalar halinde coşması karşısında askerler, makineli
tüfekleri, kurt köpekleri, zırhlı araba ve tanklarıyla öylece yerlerinde donup kalmışlardı. Şimdi
ortalıkta yalnız ‘adımızı’, ‘şanımızı’, ‘haklarımızı isteriz’ sedaları duyuluyor, ara sıra karışan
silâh sesleriyle birlikte köy meydanını, evleri, yolları dolduruyor, ovadan dа dalgalar hâlinde
bütün dünyaya yayılıyordu.

Şerif dеdе, bağrına bastığı şehit Şahiniyle şimdi insan yığını ortasında taştan bir anıtı
andırıyordu.

Kaynak, Sayı-1, 2000, 21-22.

211
AHMET MERDİVENCİ
(Tırnova, 1924)

Tırnova (Tırnovo) ilinin Selvi kasabasına bağlı Söğündal (Suhindol)köyünde doğdu. İlk
öğrenimini Söğündal özel Türk okulunda tamamladıktan sonra rüştiyeye devam etti. Ancak Bulgar
ortaokuluna sınavla girdi ve buradan mezun oldu. Sonra da Bulgar lisesini bitirdi. Yüksek öğrenimini
Sofya Üniversitesinin Veterinerlik Fakültesinde gördü. 1951 yılında fakülteden mezun olunca
Türkiye’ye göç etti. İstanbul’a yerleşti.

Türkiye’de profesörlüğe kadar yükselen Ahmet Merdivenci, Türkiye Tıp Akademisine asil
üye oldu.

A. Merdivenci, çalıştığı bilim dalında 32 yılda 25 adet bilimsel ve tıbbî ders kitabı yazdı ve
yayımladı. Bilim dergilerinde 300’ü aşkın makalesi yayımlandı. Emekliye ayrıldıktan sonra
Bulgaristan Türklerinin hayatını konu edinen (manzume biçiminde) kitaplar yazdı.

Ahmet Merdivenci hâlen İstanbul Bakırköy’de oturmaktadır.

Eserleri:

Unutulmayacakların Destanı (Şiirler 1986, İstanbul)


Unutulmayacakların Destanı (2. kitap) Bulgaristan Türklerinin Öğretim ve Eğitim Savaşımı,
İstanbul, 1987. Unutulmayacakların Destanı serisinden 1877 / 1878 Türk-Rus Savaşında Plevnede de
Vatan Savunması Destanı, İstanbul, 1992
Balkanlar’dan Acı Damlalar (Şiirler), 1992
İçimden Geldiğince (Şiirler), İstanbul, 1992
Plevne İli Söğündal Türkleri, İstanbul, 1997.

BELENE

Belene bir adadır Tuna’da


Ziştovi’nin hemen batısında.
Bulgaristan’nın bu melun adasında
Çok suçsuz Türk yattı zindanda

Nice umut vardı yaşamda


Nerde yaşanırsa yaşansın,
Ama bu umut Belene adasında
İçeri girince söner ansızın.

Dante’nin cehennem kapısında


Eşiğin dışında kaldığı gibi,
Yaşama umudu kalmaz Belene adasında
Görünür ölüm çukurunun dibi.

...Bin dokuz yüz seksen dört yılının


Aralık ayında başlayan...
...Bin dokuz yüz seksen beş yılının
Soğuk kış gecelerini zorlayan...

212
Dipçik süngü, kurşun baskısıyla
Türkün ad değişimi uygulamasında
Amansız direnç gösteren Türkler
Sürülerek yargılandı Belene adasında

Tuna’nın bu kanlı adasında


Her Türk ölüm fermanı taşıdı arkasında,
Ama bu zorla ad değişimi işlemi
Korkutmadı, yıldırmadı hiç birini.

Bu yaban ad değişimi sırasında


Düşmanın bu kapkara adasında
Pek çok sayıda Türk’ün öldüğü
Masal gibi söylendi halk arasında

Bu suçsuz çalışkan insanların


Yüce soylu Türk olmaları
Her baskıdan hiç yılmamaları
Hep korkuttu gözünü düşmanın.

Bu zorla soy, din değişimi baskısı


Hep korku, yılgı sundu Türk halkına,
Soydaşından ve dünya insanından
Yardım bekledi, kurtuluşuna olur diye katkısı.

Vicdanı temiz bu soylu Türkü


Bu baskılı yıkımdan kurtarmak
Hiç beklemeden savsaklamadan
Hepimize olsun ulusal görev yükü.

28 Ekim 1986

GÖMÜT TAŞINDAKİ YAZIT

İnsan özgür doğar,


Bağımlı büyür yaşar,
Sevmeyi nefreti öğrenir...
Bazen yaptıklarından tiksinir.

İki milyon insanın


Soyu sopu dünü belli,
Ama birdenbire nasıl olduysa
Ad değiştirmek akıllarına geldi

Düşman dünyaya böyle bildirdi


Ve tank, top, süngü, kurşun... gücüyle
İki milyon Türk’ün adını soyadını

213
Zor kullanarak baskıyla değiştirdi.
Bu Türkler yarın ölünce
Hepsinin gömüt taşlarına
Ayrı ayrı böyle yazılmalı,
Dünya durdukça unutulmasınlar diye

Çünkü her biri kırık dökük gömütte,


Yurttaşı olduğu o halk cumhuriyeti’nin
Korkunç haksızlığını taşıyor birlikte
Ve Türk adı unutulmayacak hiç birinin

5 Aralık 1987

214
SABRİ TATOV
(Sabri Tata)
(Razgrat, 1925)

Razgrat’ın Torlak (Hlebarovo, yeni adı Tsar Kaloyan) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde
rüştiyeyi Razgrat’ta bitirdi. Bir süre köyde kır işlerinde çalıştı. Sonraları Sofya’da Partizdat Parti
Yayınevinin Türkçe Kitaplar bölümünde çalıştı. Aynı zamanda lise öğrenimini dışardan bitirdi. Sofya
Üniversitesine uzaktan öğrenimi kaydını yaptırdı ve kültürel faaliyete başladı. Yeni Işık gazetesinin
Kültür ve Yaşam Şubesinde uzun yıllar çalıştı. Narodna Prosveta (Halk Eğitimi) Yayınevinin Türk
Okul ve Kültür Kitapları bölümünde de bir hayli zaman çalıştı. 1989 Büyük Göçünde Türkiye’ye
gelip İstanbul’a yerleşti.

Sabri Tata, 1960’lı ve 1970’li yıllarda kendini tanıtmıştır. Gün Doğarken, Köyün Haymanası
ve İki Arada eserleriyle İkinci Dünya Savaşı dönemi Bulgaristan Türk edebiyatının ilk romancısı
olmuştur.
Türkiye’de de yaratıcılığını sürdürmektir. Burada Türk komünistlerinin Bulgaristan
Maceraları adı altında ilk belgesel eserini 1992’de İstanbul’da yayımladı. Daha Bulgaristan’da iken
yazmaya başladığı Pehlivanoğulları trilojisini tamamlayıp yayımladı. Göçmen dergilerinde daha
birçok yazıları çıktı. Bunlarda işlediği konuların başında totaliter rejim yıllarında Bulgaristan
Türklerinin yaşadığı facialar bulunmaktadır.

Sabri Tata’nın eserlerinde köy halkının ve maden ocaklarında, inşaatlarda çalışan


Bulgaristan Türklerinin hayatı dile getirilmektedir. Türkiye’de yazdığı tarihi romanlarında ise geçmiş
tarihimizden önemli olaylar canlandırılmaktadır.

Sabri Tata, Türk diline hâkim, sade ve sürükleyici bir ifade üslubuna sahip bir sanatçıdır.

Böyleleri de Vardı

1989 zorunlu göç hengâmesinde Sofya'da kulaktan kulağa bir fısıltı gezdi Türk
hanelerini. Çoğunun bavullarını hazırlayıp göçe hazırlandığı bir sırada... “Filâncayı dа
milis dairesine çağırıp, haydi sen dе git” diye uyarmışlar. Adam partinin tapılı kadrosu,
adını açık açık zikretmek bile kolay değil. Buna rağmen fısıltıyla, mışmışla konuşulan
meseleyi öğrenmeyen kimse dе kalmadı galiba.

Sofya’da Türkçe gazete ve radyo yayınlarında hep yönetim kadrosunda görev


almış ve sonunda yüklüce bir emekli maaşı yakalayarak, partinin gölgesinde bir kuytuya
çekilmişti bu adam. “Bir gün beylik, beyliktir” diyenlerdendi. Parti liderlerinin
talimatlarından kıl kadar ayrılmayarak, yıllar yılı hep bu beyliği sürdürmüştü. Jana
D'Arkın kadın olduğunu rüştiye öğreniminden sonra okuduğu parti okulunda dа
öğrenememişti. Ama Türkçe gazete ve yayınlarda liderdi. İyi ama, herhalde onun bu
gayretlerini mahallesinde bilmeyenler varmış ki, zorunlu göç günlerinde polis onun
kapısına dа dayanmış ve:

- Haydi, demiş, yolculuk için taşı tarağı topla!

Adam vurulmuşa dönmüş. Nasılolur canım, diye düşünmüş, hizmetimde nerede


kusur ettim, partinin havalelerini ne vakit yerine getirmedim ki şimdi bana dа bu numarayı
oynuyorlar! Nerden bana bu güvensizlik!

215
Öyle ya, nereden geliyordu bu güvensizlik! Gazete ve radyoya Türkiye için yazılar
yazmıştı, ama hep о bildiği üslûpla. Yani parti nasıl istediyse, öyle... Orayı mümkün mertebe
karalamak, olumlu diye bir şey yazmamak... Şimdi eline bir pasport tutuşturup, defetmek
istiyorlar başkaları gibi onu da... Başkaları gibi... О başkaları gibi miydi!... Bürosu başında
yıllar yılı titredi durdu о “başkaları” ondan...

Kimseyle paylaşmaya cesaret edemedi milisin bu önerisini karısıyla paylaştı


çarnaçar. Ve başına dövmeğe başladı. Oysa başını dövecek sıra değildi, bir çare araması
gerekti. Yüksek yerlerden kendisine talimat veren о adamlar, yoldaşlar, hâlâ yerindeydi.
Neden onlarla görüşüp yardımlarını aramasın! Bu baş belâsı milisyoner gibi düşünmez
onlar! Değil mi ki, yıllar yılı bir sözünü iki etmemişti onların, huzurunuzda boynum kıldan
ince deyip de...

Adamlık elbiselerini giyip çıktı. Acele ediyordu, çünkü ona uyarıya gelen bu
adamların şaka etmediklerini, ikinciye gelirlerse, hiç gözünün yaşına bakmadan eline
pasportu tutuşturup sınır dışı edeceklerini biliyordu. Sonra bir milis adamları güya
partinin sağ kolu ya, neden onun dа partinin sağ kolu olduğunu bilmiyorlar, eğer bilirlerse,
neden bunu göz önünde bulundurmuyorlar!

Parti, Türklerin adlarını işte bu sağ kolunun yardımıyla değiştirmiş, karşı koyacak
olanları dа onunla yatıştırmıştı.

Bu düşüncelerle tramvaya bindi, ona bir gün kadar uzun gelen yarım saatlik
yolculuğunu yaptı ve dost bildiği “yoldaş”ın kapısına dayandı. Burada, şimşek gibi bir fikir,
kafasında her şeyi alt-üst etti. Milisi, Partinin sağ kolu diye düşünmüştü pekiyi, Partinin
haberi olmadan mı gelmiştir onlar onun kapısına! Elbette bu “yoldaşlar”ın izni olarak gelip
çalmışlardır onun kapısını. Eğer öyleyse, bu ne gösteriyor! Demek parti ona güvenini askıya
almış ve onu istenmeyen bir adam kılığına sokmuş Demek başka Türkler gibi şimdi
Sofya’da kendisi dе istenmeyen Türklerden! Nerede hata etmişti dе böyle bir hakarete
müstehak olmuştu! Elbette hakaret! Neden о dа, о öbür Türkçü Türklerle bir tahtaya konsun!
Şimdiye kadar daima onlara liderlik etmiş, onları suçlamış ve şeytan duymasın, kendisine
itiraz edenleri işten atıp lekelemişti dе... Bunları hep parti için yapmıştı. Ve şimdi “Haydi git
sen de Türkiye'ne!” Nasıl gider о Türkiye'ye. Nasıl! О “öbürleri” var ya, daha gittiği gün
düşecekler peşine ve “Sen miydin bize parti tüzüğünü öğreten adam!” Kim bilir neler
gelecek başına! Olmaz! О başkaları gibi değil! Ve olmadığını şimdi dе göstermeliydi. Bu
yetkili yoldaş onu anlayacaktı. Her zaman anladığı gibi...

Kapıyı çaldı ve açılınca koca odanın biricik memurunun, daha doğrusu partinin
onunla sık sık görüşen bir yetkilisinin huzuruna dikildi. Yetkili yoldaş hem bu sırada bir
Türkün kendisini aramasına sevindi ve onu iltifatla karşılayarak:

- Buyur, dostum, dedi, bilsen ne sevindim senin geldiğine...

Bu “yoldaşın” iltifatı ve dost diye hitabetmesi ziyaretçiyi biraz sakinleştirdi. Buna


rağmen o hâlâ kendi havasındaydı.

- Söyle, dostum, ben ne zaman partinin kararlarına aykırı bir davranışta


bulundum!?
Böyle bir soru beklemeyen yoldaş:

216
- Haşa, dedi, senin bir kusurunu görmedik şimdiye kadar, inşallah şimdiden sonra
da görmeyiz. Zaten emeklisin, senden kim bilir neler istenmiyor artık. Аl emekli maaşını,
bak keyfine...

- Öyle değil. Mutlaka bir kusurum var partimizin önünde.

- Yok, be dostum! Olsaydı seni gazetelerimizin başına getirir miydik? Bunlar hep
senin hizmetinin bir mükâfatıdır yoldaşım.
Adam bu sözleri işitince cesaretlendi.

- Öyleyse neden beni dе kovuyorsunuz? Bu sabah milisten bana dа uyarıda


bulundular, haydi topla taşı tarağı git diye. Bilirsiniz, bu ad meselesinde ben hiçbir problem
çıkarmadım.
Türk işlerinde uzman kesilen adam işi anladı.

- Bir yanlışlık olmuş, galiba, dostum, diyerek misafirini yatıştırmaya çalıştı. Bize
sormadılar. Ama ben daha şimdi sesleneceğim sizin mahalledeki milis dairesine. Неm dе
şimdi senin yanında. Nasıl olur öyle şey! Senin gibilerini nasıl kovabilirler!?

Telefon rehberinden numarasını alıp, doğrudan misafirinin oturduğu semtin milis


(polis) şefine telefon etti. Ve ona yanında bulunan adamın güvenilir bir parti (Komünist
Partisi) kadrosu olduğunu, rahatsız edilmemesini söyledi. Söyledi değil, emretti. Çünkü
milis (polis) şefi, Partinin (Komünist Partisi) yüksek kademesinden gelen bir telefon
konuşmasının kendileri için bir emirden bile kuvvetli olduğunu biliyordu.

Ziyaretçi içi rahatlayarak çıktı odadan. Telâşlı gelmiş, huzura kavuşmuştu. Sokağa
çıktıktan sonra “Bahriyeli” türküsünün melodisi dudakları arasında, tramvaya doğru
yürüdü. Durakta birden irkildi. Bu sevdiği şarkı, Türkiye şarkısıydı, ya bir kimse işitip dе
gereken yere müzevirlerse!...

Senelerce herkesi kendisi gibi bilmiş ve her adımının, her sözünün izlendiğini
düşünmüş ve kalbinde yaşayan Türkiye sevgisini hep öldürmeye çalışmıştı. Ve şimdi yüz
binlerce Türkün zorunlu zorunsuz pasport alıp, bir an önce Türkiye'ye göç etmeğe, Türk
adıyla yaşamaya uğraştığı bir sırada о yine tüm ömrünü heba ettiği partisinin çelik kıskacı
altında ezilip kalmıştı. Polisin hışmından kurtarılmasının doğurduğu sevinç, yavaş yavaş
hüzne dönüştü. Çünkü hısım akrabalarının çoğu gidiyordu bugünler... Galiba tek başına
kalacaktı burada... О dа, Bulgar adıyla...

H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8.


Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 249-250.

BİNLERDEN BİRİ

Ağustosun boğucu sıcaklığı yetmiyormuş gibi, içerdeki havasızlık da hamile kadını


sıkıyordu. Üç yaşındaki çocuğu ve kocasıyla kompartımanın bir köşesine yerleşmişler, diğer
kısmını eşyalarıyla doldurmuşlardı. Hamileliğinin son günlerinde olduğu için kadın
bunaltılar geçiriyor, genç kocası, su şişesi ve mendil elinde, onun sıkıntılarını gidermeğe

217
çalışıyordu. Dışarıdan gelen “Svilengrad!..” sesine ikisi de sevindi. Demek sınıra
yetişmişlerdi artık. Bulgaristan'da her Türkün bir an önce ulaşıp geçmek istediği yerdi
burası. Gümrük muamelesi falan yapıldı mı, soluğu Kapıkule'de alacaklardı. Zaten ne kadar
eşyaları vardı ki… Торu topuna beş bavul ve üç paket... Yerli makamlar ne kadar müsaade
ettilerse...

Burada onların akıllarının uçundan bile geçmeyen bir şey oldu. Gümrükçüler eşyayı
yoklarken kadının hamileliğinin ilerlediğini de gördüler ve fısıldaştılar. Zaten saklayacak
gibi bir şey değildi ki hamileliğin bu durumu...

Genç koca tirenin buraya kadar olduğunu biliyordu ve yolun ötesini el arabası gibi
bir şeylerle geçtiklerini duymuştu. Soru soran gözlerle bakan karısına:

-Anladın ya, sınırdayız artık, karıcığım, dedi, buradan öte belki yaya devam
edeceğizi Biraz daha sık dişini...

Sonra yardım ederek genç karısını vagondan indirildi. Ardından dа eşyasını bir yana
yığdı. Başkaları gibi onlar dа, boşalan bir el arabasının kendilerine verilmesini beklemeğe
başladılar. Derken yanlarına beyaz önlüklü bir kadın geldi. Ve hamileye şöyle bir baktı dа,
Bulgarca:

-Sen dokuzuncu ayını doldurdun, değil mi, dedi. Hamile kadın başıyla tasdikleri.

- Ve her an doğum sancıların başlayabilir, öyle mi?

- Bilmem…

- Gel bizim ebe doktor görsün seni bir yol!

Ve koltuğuna girip kadını muayenehaneye götürdü.

Bu arada kocası bir araba bulmuş ve eşyayı yükletmişti. Karısının götürüldüğünü


görünce bağırdı:

- Nereye gidiyorsun? Fena bir şey mi oldun yoksa!...

- Olmadım, ama doktor görmek istermiş beni.

Genç koca arabayı muayenehane önüne bıraktı ve çocuğunu elinden tutup kendisi
de oraya gitti.

Hamile kadını muayeneden geçiren doktor.

-Sen her an doğuracaksın, kızım, dedi. Eğer başlamadıysa, her dakika doğum
sancıları başlayabilir. Burada doğumevinde kal. En iyi koşullarda doğur, sonra yolculuğuna
devam edersin.

Hatta sınırı geçinceye kadar dayansan bile, orada bir doğum için dünya kadar para
vermeniz gerek. Nereden alacaksınız о kadar parayı! Orada öyle kızım, her şey ateş
pahası… Şeker suya batmadı ya, bir iki gün gecikirsin, ama doğum yapıp gidersin…

218
Sınırda böyle bir öneri beklemeyen kadın, adeta şaşaladı. Dili tutulur gibi oldu.
Bugünlerde kocasıyla kaç gece ikinci evlâtlarının bari doğduktan sonra Türk adı
alacağını hayal etmişler ve her masrafa katlanarak bir an önce yola çıkmaya
çalışmışlardı. Şimdi!... Ne söyleyeceğini bilmediği için:

-Kocama sorayım, dedi. о ne derse!

- Be kızım, kocaya her şey sorulur mu? Ama hamileliği son haddine varan bir
kadın, doğurayım mı, doğurmayayım mı diye kocasına soramaz ki…

- Olsun, sorayım ben…

- Doktor kadın kapı önünde bekleyen kocaya:

- Karına doğurup dа gitmesini önerdik, о, kocama danışmadan bir şey


yapamam, dedi. Kandırın şunu dа kalsın, burada doğum yapsın. Sonra rahat rahat
gidersiniz Türkiye’ye...

Bu sözler genç kocaya karısıyla konuştuklarını anımsattı.

Karısı birincisini, üç yıl önce bir doğumevinde doğurmuştu dа daha orada eline
bir isim cedveli/Bulgar adı cedveli/tutuşturup yavruya Bulgar adı koymuşlardı. Burada
dа mutlaka böyle yapacaklar. Madem ki sınıra kadar gayret etti, biraz daha gayret eder
karısı... Ve içeri girdiği zaman karısına bir göz kırparak:

-Ben ne diyebilirim, karıcığım, dedi, sen işini bilirsin. Henüz ağrın bir şeyin
yok ya...
Genç kadın hayır diye başını salladı. Fakat doğum sancıları başlamıştı,
duyulmasın diye bunu kocasından dа gizledi.

- Gördün mü, dedi doktor, kocan akıllı adammış, meseleyi sana bıraktı. Sen ne
dersen...

- Ben burada doğurmayacağım. Zaten henüz ağrılarım dа yok. Bakarsın bir iki
gün gelmez ve bekle de bekle... Hayır, duramam. Kısmet neyse, о olur... Mademki
ağrısız buralara kadar yetişmişiz.

Hamile kadının bu ısrarından bir mana çıkaramayan doktor omuzlarını kıstı.


Şimdiye kadar birçok Bulgar’ın, hatta yabancıların bile burada doğum yapmayı tercih
ettiklerini gözleriyle görmüş, ama böylesine, burada parasız doğum yapmak istemeyene
rast gelmemişti.

-Sen bilirsin. Ama hata yapıyorsun, diyerek daha fazla diretmedi.

Sınırı geçinceye kadar dişini sıkan kadın Kapıkule’den girdikten az sonra nur
topu gibi bir oğlan doğurdu. Ne о, ne de kocası adının ne olacağına pek önem
vermiyorlardı. Çünkü ne olursa olsun, bu аd ille de Türk adı olacaktı...

Balkanların Sesi, Sayı-3, 1991, 27.

219
AHMET TIMIŞEV
(Ahmet Tımış)
(Razgrat, 1926)

Razgrat’ta doğdu. İlkokulu ve rüştiyeyi Razgrat’ta bitirdi. Birçok zanata atıldı. Yıllar sonra
gazeteciliğe başladı. Akşam lisesinde okudu ve Yüksek Ekonomi Enstitüsünden mezun oldu.

Halk gençliği, Yeni Işık gazetelerinde ve Piyoner çocuk dergisinde çalıştı. Sofya
Radyosunda spikerlik ve editörlük yaptı. Bu yıllarda gazete ve dergilerde hikâye, mizah, fıkra,
minyatür türünden yazılar yazdı. Bunlardan bir bölümünü Aydınlık, İğneli Şakalar adlı kitaplarında
topladı. 1990’dan bu yana yazdığı yazıları da Hak ve Özgürlük, Filiz gazetelerinde ve Kaynak
dergisinde basıldı. Sanatçının yazıları Makedonya, Kosova, Batı Trakya’da (Yunanistan’da) Türkçe
çıkan gazete ve dergilerde de basılmaktadır. Son yıllarda gelişen olaylar, yazarın yaratıcılığının esas
konularını oluşturmaktadır. Lirik minyatürlerini Ve Öttü Bülbüller (2001), yeni hikâyelerini de Acı
Gerçek (2001) adlı kitaplarında topladı.

Ahmet Tımış, Bulgaristan Türkünün hayatını yakından tanıyanlardan biridir. Hayatın çeşitli
dallarında çalışmak, yazara gerçekleri yakından görme olanağı sağlamıştır. Bu gerçekler sanatçının
eserlerinde güzel dille anlatılmaktadır.

DÜĞÜNÜMÜZ VAR

Bilâl dedenin yatağı sokak penceresinin dibindeydi. Uyur uyanır orda tüneklerdi.

Yaşlanmıştı artık. Viranlanmıştı. Oysa sağlıklıydı düne kadar. Üç-beş ihtiyar toplaşıp,
kentin bahçesine çıkarlar, bir peykeye otururlardı. Bir daha her şeye bir kulp takarlardı.

Aralarında bir Mavili Mustafa vardı. Bilâl dеdе ile ikisi kafadardı. En çok ikisi
buluşur, birbirine çene tutarlardı. Mavili, bazen ihtiyarın ince teline de dokunurdu. Durup
dururken ansızın soruverirdi:

-Hadi, torununun oğlu Dinçer’i daha evermeyecek misiniz?

Bilâl dеdе de içini çekerek cevap verirdi:

-Benim canım dа çok istiyor ama...

Gençlerin işi bu, Mavili, gençlerin...

Gençlere hatırlatırlardı zaman zaman:

-Haydiyin, derdi, kırıp saralım bu oğlanı. Gözlerim açıkken olsun bu iş hem, hem de
mürüvvetini göreyim.

Artık kendinden geçip unutmaya da başlamıştı. Bazen nerede olduğunu dа bilemiyor,


geceyi gündüzden ayıramıyordu...

***

220
Gözlerini açıp etrafına bakındı. Sonra yatağından doğruldu. Elini siper yaparak
pencereden baktı. Güneşli bir gündü: Mayıs ayının güneşli günlerinden biri... Sokak oldukça
kalabalıktı. İnsanların çoğu dа Bey Camii'ne doğru gidiyorlardı.

Bütün bunları kafası kavrayınca kendinde olduğunu anladı. Sonra sokağın neden bunca
kalaba olduğunu düşündü. Сuma mı, yoksa pazartesi miydi bugün? Çünkü aynı günlerde kentte
pazar açılırdı ve bundan kalabalık olurdu.

Aradan ne kadar zaman geçti, kimse bilmiyor. Gençler çalışmakta. Bilal dеdе
koskocaman evlerde yapayalnız...

Uyudu uyandı ve yine pencereden dışarı baktı. Arabalar, otobüsler, kamyonlar geçiyor
bu defa sokaktan. Renkli basmalar geriliydi hem önlerinde. Düğün mü vardı acaba?

***

Mavili Mustafa geldi yine dostunu dolaşmaya. “Heeeyt, burada mısın Bilal? deye ses
vererek girdi içeriye. Dede, ana rahminde bulunan bir bebek gibi büzülmüş uyuyordu.
Battaniyeyi de ayaklarına dolamış yarı beline kadar açılmıştı. Çekip örttü. Elini alnına değdi,
sıcaktı...

İşte о zaman sanki kıyamet koptu! Öyle bir gümbürdeme gümbürdedi ki, pencereler
zangırdadı, yer yerinden oynadı. Gökler çatladı...

Binlerce insan bir ağızdan, bir kişiymiş, çok büyük bir ejdermiş gibi var sesiyle bağırdı
herkes hem Türkçe, hem dе Bulgarca: “Türküz biz! adımızı isteriz! Haklarımızı isteriz!
Özgürlük isteriz! Geçmişimize sürgü çekemeyiz!” deye haykırıyordu.

Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde ezilmenin, hor görülmenin, sindirilmenin, baskının


patlaması olan bir bağırış, bir haykırıştı bu haykırış!

Ve hemen dışarı fırlayıp camiye doğru koşarcasına yürüdü Mavili Mustafa...

***

Her taraftan gelen insan seli cami önünde toplandı. Gelen geçen Bulgarlar bakıyor
ama bir şey çakamıyorlardı. “Türklerin düğünü var galiba” deyip geçiyorlardı. Bazılarıysa:
“Şaşılacak şey, Türkler düğünlerini camide yapmıyorlardı. Adlarını değiştirip onları dа
Bulgar yaptığımız için bizden ibret dersi mi alırlar ne yaparlar. Kim bilir, kim bilir...” gibi
söylenip kuşkulu yürekle yan yana bakarak geçip gidiyorlardı.

Oysa şimdi hiç dе düğün sırası değildi. İnsanlarda böyle bir hava yoktu. Herkesin içi
kan ağlıyordu. Dişler sıkılı, gıcır gıcır. Yüreklerse hınç doluydu. Kaşlar çatık, suratlar asıktı.
Sinirli sinirli sigara içiliyordu. Herkes küme küme olmuş, adeta fısıltıyla konuşuyordu. Ama
kimse durduğu yerde duramıyordu. Deniz gibi dalgalanıp çalkalanıyordu kalabalık.

Vakit geldi!

Kim hadi dedi, anlaşılamadı. Herkes caddeye çıktı. Sıra olur gibi dizildiler.
Serbesttiler, karmakarışıktılar ama yine dе bir nizam intizam vardı ortalıkta.

221
Ön safta olanlar, nerdense uzun bir Amerikan bezi çıkardılar ve gerdiler. Bu bir
pankarttı. Haykırdıkları şiarlar, yıllardan beri yüreklerinde besleyip büyüttükleri emellerini,
isteklerini anlatan sözler yazılıydı onda.

Kimisi bezden, kimisi mukavvadan daha birçok pankartlar dа çıkarıp kaldırıldı..

Ve işte о zaman bir ağızdan var gücüyle bağırıp çağıran о korkunç yürüyüş başladı!

Kimse durduramadı bir daha insan selini. Çünkü arkasındaki köprüleri yıkıp atmıştı
gayrı.

Türklüğü ile uyanmışların, gönlü kırılıp boynu bükülmüşlerin, onuru ezilmişlerin gür
seli, kentin küflü beyinli komünist yönetmenlerinin aklı başına gelinceye kadar, “Kızlı Çeşme”
meydanına vardı.

Uzayıp giden kalabalığa etraftan daha insanlar katılıyor ve o gittikçe büyüyor,


güçleniyordu. Gel de dur artık önüne...

***

Kalabalık “Kızlı Çeşme” meydanından çıkarken polis yetişti. Yürüyüşün önünü


büğedi. Ama kalabalık aldırış etmedi. Bağıra çağıra hemen ikiye ayrılıp polisin otobüslerini sel
gibi yutuverdi.

Sonra polis insan selinin arkasına takıldı. Ne alırsam kârımdır der gibi tuttuğunu
sıradan çıkarmaya başladı. Önüne gelene vurdu, düşeni çiğneyip geçti. Sıradan çıkarılanlar, yeni
bir hırsla koşuyor ve yine sıraya girip kalabalığa karışıyordu. Kalabalığa karışamayanlarıysa
otobüslere tıkılıyorlardı.

Dinçer ile Minnet kalabalık içinde kaçım kaçımdı. Onlar: “Korkmayın! Sürüden
ayrılmayın!” diye bağırıyor, insanları teşvik ediyorlardı. Hele de “Beraber oldukça bize kimse
bir şey yapamaz” diye haykıran Dinçer'in sesi, sanki tüm seslerin üstünde yükseliyor ve
yürekleri dolaşıyordu.

Şimdi, kalabalık içinde саn acısından bağıran sesler dе vardı..

Cesaret verici başka sesler dе çoktu ama ileri çağırıyordu bu sesler. Zafere çağırıyordu.
Zafer yürüyenlerin olmalıydı. Mutlaka! Korkacak bir şey varsa, yürüyenlerin yürüyüşüne neden
olanlar, yürüyüşü ne pahasına olursa olsun durdurmaya çaba harcayanlar korkmalıydı. Неm de
çok korkmalıydı!

Yolun öteki kavşağına geldiler. Burada karşılarına itfaiyeler çıktı ve su fışkırdılar


insanların üstüne.

Minnet bağrını açtı üzerine sıkılan suya.

Dinçer de açtı.

Ötekiler de.

222
Direndiler. Bağırdılar.

“Türküz biz! Yenemezsiniz bizi...”

“Biz hakkımızı elle alacağız!”

“Eceliniz geldi…”

Yeni bir hamleyle saldırdı polis. Copla vurdu, silâh çıkarıp kurşun sıktı.

Yaralanan yaralandı, düşen düştü.

***

Mavili Mustafa soluk soluğa geldi Bilâl dedelere. Bilâl dеdе, hep oracıkta yerindeydi.
Mavili'yi gördü ama şimdi gelmiş olduğunu anlamadı. Sözüne devam edercesine konuştu:

-…Ta deyeceğim sana Mustafa... Bugün düğün mü var ne, hep kalaba kalaba insanlar
geçti sokaktan...

Mavili Mustafa'nın soluğu henüz uslanmamıştı. İçi içine sığmıyordu daha. Bilal
dedeye baktı baktı dа:

- Abe Bilal, dedi... Düğünümüz var elbet.

Öyle bir düğünümüz ki, cihanda anılacak!

Mavili'nin bu sözleri Bilâl dedenin kulağına ermişti. Çünkü sordu:

- Kimin düğünü Mustafa? Bizim Dinçer’in mi?

- Dinçer’in, Dinçer’in... Amed’in, Memed’in, Hasan’ın ve Hüseyin’in... Türküz biz


eyyy! Türk! Yeniden dirildik ölümlerden.

Bilmem işitti, bilmem işitmedi bu sözleri Bilal dеdе. Çünkü düşündü kaldı ve sonra:
-Düğünümüz var desene Mustafa, dedi...

Anlıyordu konuşulanları demek, uyanmıştı, aklı gelmişti nihayet başına.

H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışı Edebiyatları Antolojisi, 8., Bulgaristan


Türk Edebiyatı, Ankara–1997, 254–255.

223
DEDE YADİGÂRI

Ateş düştü, bacayı sardı. Tutuştuk, yanıyoruz. İnsanlarımız gece ve gündüz milis,
polis kapılarında pasaport bekliyorlar. İtip kakıyorlar onları. Dövüp sövüyorlar. Geceleri dе
gelip coptan geçiriyorlar:..

Çoğu tası tarağı toplamış tren bekliyorlar. Utanç trenini bekliyorlar. Bu tren onları
yerinden yurdundan mahrum bırakacak Çadır kentlere atıp, atıp, Allaha emanet edecek.
Komünistlerin ilkesi şu: “İnsan var, sorun var, insan yok, sorun dа yok.” Söylemesi ne kolay
ama icrası çok güç. Sen gel dе insanlarımıza sor. Çeken bilir bu işin ne olduğunu. Неm dе en
iyisini bilir.

Bu kaçıntıda kendimize yer bulamıyoruz. Hepimiz âdeta haber açı. Radyolar Türkçe
söylemiyorlar. Türkçe radyoların sesi tıkalı. Çünkü Türkçe yasak. Bunun için kimse sesini
çıkarıp yaraya parmak basamıyor. Sadece “Doyçe Velle” radyosu yasak tanımıyor. Sesine
parazit yapsalar da efirde delik bulup çıkabiliyor. Şimdilik sadece onu dinleyebiliyoruz. О dа
saklı kapaklı, gizlice. Sadece о, dobra dobra konuşarak anlatıyor olayları.

Çoğumuzun radyo ve televizyonlarını aldılar. Komünistler, akıllarınca kulaklarımızı


tıkayıp, gözlerimizi bağlayacaklar. Lades. Zavallılar, bilmiyorlar ki haber, ses hızından daha
çabuk hışım gibi yayılıyor. Sadece biri duysun ossat tüm mahallenin, tüm köyün, tüm kentin
kulağına eriyor. Hiç bir türlü alınamaz bunun önü.

Bizde pilli bir еl radyosu var. Almanya’nın Sesi Radyosunu zar zor tutabiliyor.

Üçbeş kişi oturmuş radyoyu dinliyoruz.

Radyo: Tın tın tın...

“Burası “Doyçe Velle”. Almanya’nın Sesi Radyosu. Tın tın tın”

İstemeden aklıma bir türkü geliyor radyoyu dinledikçe:

Tın tın öter telgrafın telleri


Türkçe bilmez ki söylesin dilleri.

İyi ama Bulgarca da biliyor Alman, Türkçe dе. Bilmese dе bileni var. Burası
Bulgaristan olduğundan Bulgarca söyletiyor radyosunu. Biz dе biliyoruz Bulgarcayı ve
dinliyoruz.

Hava ağır. Hava kurşun gibi ağır dedi ozan. Hava gerçekten dе ağır. Hiç şakası yok.
Canımız çıkacak açılış bitip radyo konuşmaya başlayıncaya kadar. Haber verinceye kadar.

Ya sabır ya selâmet!

İyiydi şu düzen ama geldi bir bozan. Şimdi işlerin gidişatı sıkıyor insanı. Büzüp
eziyor bizi. Artık kimde can kaldı ki. Delirmek işten değil. Zaten çoğumuz keçileri kaçırdı.
Var dа topla gayri. Söylentilere göre canına kıyanlar dа varmış...

İşte haberler başlıyor.

224
“Burası “Doyçe Velle” Almanya’nın Sesi Radyosu... Önce haberler. Bulgaristan'dan
Türkiye'ye zorla göç ettirilenlerin sayısı yüz bini aştı.”

“Abe bu iş bana Gecekondu Gülü Fatimem türküsünü hatırlatıyor” diyor içimizden


birimiz şaka yapıyor sanarak gönlünce ve gülüyor ağlar gibi. Sonra söylemeye başlıyor
türküsünü:

Fatimem çikolata yer misin?


Bana da kocacığım der misin?
Saat onbirden sonra
Evine gider misin?

Bu işe ağlar mısın, güler misin? Öyle ya, demek işini bitirmiş bitirmemiş hadi sittir
ol! Evine gider misin? Ananın körüne giderim: Sana ne. Yoksa korkuyor musun benden.
Korkuyorsun, korkuyorsun.”

“Yok yoook. Nasrettin Hocanın keman çalmasına benzedi ve benziyor bu iş: Ama
hayırlısı olsun, yarın sabah çıkar sesi inşallah. Başlarında patlar çömlek...” diyor başka
birimiz dişlerini gıcırdatarak:

Bir diğerimiz dе dudağını ısırıp geveledikten sonra ekleyerek:

“Hayır hayır... Bir baykuş ötüşü var bunda. De bakalım...” diyor.

Radyo her gün devam ediyor haberlere.

Gün günden dе artıyor kovulmuş olanların sayısı.

“İkiyüz bin oldu zorla göç ettirilenlerin sayısı” diyor radyo.

Bir başka gün.

“İkiyüz elli bin oldu...”

Daha bir başka gün.

“Üçyüz bini aştı...”

Aman sus be gözünü sevdiğim radyo!

Ne bu azap, ne bu çeki çile!

Döküldü zavallı milletim yollara; bir öte gider, bir beri gelir garip garip. Evinden
yurdundan, işinden gücünden, malından mülkünden oluyor insanlarımız. Evini, eşyasını,
malını mülkünü, kabını kacağını öylece Allaha emanet edip bırakıyor ve dökülüyor yollara.

Suçu ne bu insanların, suçu ne!

Can ciğerden ayrılıyor. Karı kocadan, ana babadan, kardeş kardeşten ayrılıyor.

225
Nereye gidiyorsun ey garip milletim! Danıştın mı aklına, sordun mu kafana.

Kime bırakıyorsun burada her şeyini perişan olarak yollarda. Gözünü açıp beyaz
dünyayı ilkin görmüşsün burada. Dedelerinin, hısım akrabalarının mezarları burada. Ömrün,
kalbin, anıların burada. Bu topraklar sana dedelerinden yadigâr. Bu vatan, bu yurt için sen dе
kan döktün. Bunca can verdin. Onun dört ucunu mamur etmek için ter döktün. Kan döktün...

“Burası “Doyçe Velle”…

Burası dа bizim vatanımız!

Tez günlerde bulur belâsını bize bu zulmü yapan komünistler!

Bulur inşallah.

İnşallah!

1989

Acı Gerçek’ten, Sofya, 2001, 55-58.

BURASI DA VATAN

Bizim memleket Deliorman'dan bir hemşeri geldi konuk. Hoşbeşten sonra ne var ne
yok diye sorucu oldum. Hemen söze başladı. Sanki taşkınmış, bir deşili verdi, sonu yok...

-Adamın biri, laf bu da, eniştesini gelmiş görünce, coşkuyla lafını ters söylemiş,
demiş ki: “Hoş geldin mısır unu, eniştemin okkası kaç para?”

- Ben lafımı ters söylemeyeceğim. Doğru söyle dе doğru çıksın canın demişler.

Biliyorsun ya, geçen yıl göçe zorladılar hepimizi. Tüm Türkleri. Kimimize aşikâre
söylediler bunu. Kimimize dolambaç yollarla fısıldayıp kışkırdılar. Kimimizi, yaka paça
tutup elinde sadece bir valizle kovdular. Gidiyorum diye kimimiz sevindi, kimimiz ağladı...

Oysa aradan çok geçmedi, gidenlerin çoğu gerisingeri dönüp geldiler. Ama ne
orada, ne dе burada umduğunu bulamadılar. Gidenler bir, gelenler bin pişman oldular.
Gelenlerin çoğu saklı kapaklı yeniden dönüp gittiler.

Gidemeyenler de konsolos kapılarında.

Burada dönüp kalanlar ne ettiler.... Perişan oldular. İki elleri böğründe kaldı.
Evlerini gerisin geri verip çevirmediler. “Siz onları sattınız dа gittiniz” dediler. Evlerinden
başka varı yoku ellerinden çıkmıştı.
Olur olmaz iş vermediler. Fabrikalara, memuriyetlere kimseyi sokmadılar.
Öğretmenlere öz geri dediler. İş isteyenleri tarıma, sokak süpürmeye yolladılar.

226
Hastanelere dе almıyorlar. “Ekonomik kriz var, ilâç yok” diyorlar.

Şimdi ben sorarım gelenlere: Neye geldiniz koşa koşa! Orada milletiniz mi yoktu,
hısım akrabanız mı yoktu, işiniz gücünüz mü yoktu. Eviniz mi yoktu, paranız mı yoktu.
Giyeceğiniz mi, yiyeceğiniz mi yoktu...

Ama burası da Vatan!

1990

Acı Gerçek’ten, Sofya, 2001, 48-49.

227
HÜSEYİN OĞUZ
(Osmanpazarı, 1926)

Osmanpazarı'nın (Omurtak’ın) Kestane köyünde doğdu. İlk öğrenimini köyünde


gördü. Osmanpazarı'nda rüştiyeyi bitirdi. Şumnu'da “Nüvvab”ın lise bölümünden mezun
olduktan sonra aynı şehirde Öğretmen Enstitüsünde öğrenimini sürdürdü. Öğretmenlik
yaptı. Birçok meslekdaşı gibi Hüseyin Oğuz da hapishanelere düştü. Varna hapishanesinde
ıstıraplı günler geçirdi. 1951'de Türkiye'ye göç etti.

Ankara'da hem öğretmenlik yaptı, hem okudu. Hukuk Fakültesinden mezun


olunca avukat oldu.

Şiirler, hikâyeler yazdı. Şumnu'da Benim Kemanım şiir kitabı yayınlandı.

Hüseyin Oğuz’un İlim Kahramanları ve Kurbanları başlıklı bir dе çevirisi vardır.


Şiirlerinde içten gelen bir hüzün, bir keder var. Varna hapishanesinden hatıralar,
bir ağıt tarzında dile getirilmektedir.

GÖRÜYORUM
(Varna'da hücrede)

Görüyorum beton, demir hücreden:


Gözyaşını silip duran anamı...
Görüyorum beton, demir hücreden:
Yerden yere başın vuran anamı...
Görüyorum: kardeşlerim ağlıyor
Başlarına kara mendil bağlıyor.
Görüyorum: uykusunu yitiren
Babacığım yüreğini dağlıyor...
Görüyorum: feryat eden kardeşler
Yarınlara kuşku ile bakıyor,
Hayatları ölüm dolu bir mahşer
Gözyaşlar ırmak ırmak akıyor.
Dünyaları görüyorum işte ben
Bu karanlık betonların içinden:
Uyanırken şafak karşı ufuktan
Bir mutluluk şahlanıyor yokluktan
Gözyaşları bin bir ışık oluyor
Karanlığı parçalayan şafaktan...

H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8.,


Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 256.

228
AHMET ŞERİFOV
(Ahmet Şerif Şerefli)
(Razgrat, 1926-Bursa, 2000)

Razgrat şehrine bağlı Torlak (yeni adı Tsar Kaloyan) köyünde doğdu. İlköğrenimini
köyünde, rüştiyeyi Razgrat’ta okudu. Sanat okulunu da Razgrat’ta bitirdi. Sonra Şumnu
(Şumen) Nüvvap okulunda okudu.

Ahmet Şerif 1953’te Eylülcü çocuk gazetesine kadroya alındı. Gazete kapandıktan
sonrada Halk Gençliği, Yeni Işık gazetelerinde ve Yeni Hayat dergisinde yıllarca çalıştı.

Edebiyat alanında ilk adımları 1953 yılında attı. 1960 ta Müjde adlı ilk şiir kitabı
Sofya’da Narodna Prosveta Yayınevince yayımlandı. Bunu Azın Çoğu (1963) şiir derlemesi
izledi.. Küçük çocuklara da ayrıca bir şiir kitabı yazdı (1965). Üçüncü Adım adlı eseri de
1969 da basıldı.

1970’ten 1989 un zorunlu göçüne kadar geçen yıllar, sanatçı ve Bulgaristan Türkleri
için büyük facia yılları oldu. İşsizlik, göz hapsi yılları, cezaevi faciaları, yarı sürgün ve sürgün
yılları…

1975’te Ahmet Şerif cezaevine düştü ve çileli yılları 1989 yıllına kadar sürdü.
1989’da Büyük Göç kafileleriyle Türkiye’ye geldi. Burada Şerefli soyadını aldı. Kısa
zamanda kaleme aldığı belgesel nitelikte olan Türk Doğduk, Türk Öldük adlı eseri 1990’da
T.C. Kültür Bakanlığınca yayımladı. 2002 yılında da eserin ikinci baskısı yapıldı. 1994’te Yer
Yeşil, Gök Mavi Kalsın deneme yapıtı Bursa’da yayımlandı. Bunu Çoğun Azı (1997) adlı
kitabı izledi. 2000 yılında Sen İstanbul’a Gelme adlı romanı, 2001’de Vakit Çok Geç adlı şiir
kitabı çıktı. 2002’de de Bulgaristan’daki Türkler kitabı yayımlandı. Bursa’da çıkan
Balkanlar’da Türk Kültürü dergisinin başında bulundu. 2000 yılında Bursa’da öldü.

Anıtkabir'de Saygı Duruşu

Gerçi, insan olmak, insan kalmak zor sanat:


Bir yandan dağ kadar vicdan
Bir yandan ayaklı kütüphane olmamız gerek.
Bir yandan gönülleri yamayacak sevgili
ve ölmemeliyiz... düşmana inat!
Oysa kimilerimiz yürüyen bir hapishane,
kimilerimizse sadece kuş sütü eksik birer mutfak..

Yurdu, düşünceleri erozyonlu bir coğrafyada


dünyanın hangi noktasında bulunduysam
kalbim hep
Rasattepe'deki Anıtkabir'e dönüktü Atam,
hatta işkence mengenesindeyken bile...
Bizlere çok acılar çektiren kızıl İmparatorluk
ne hikmetse ayakta, içten çürüdü
ve dev misali gümbürdeyerek birden çöktü...

Nihayet huzuruna geldim ta Deliorman'dan


hem de aslanlı yoldan geçtim...

229
Yitirilmiş Balkanlar'ın 'kılıç artıklarındanım,
Başı kırağılanmış deneyimli bir ‘genç’
Millî onur yaraları almış yüreğimi
ve soy kırımı şehitlerimizin mezarlarından
kanayan bir karanfil getirdim!

Yaşamak yaralanmakmış, kendini yeniden yaratmak.


Kaç kez kasırgalar koparıp attı dallarımı,
kaç kez yıldırımlar yaktı eğilmeyen başımı.
Sevgim mi, inancım mı bilemiyorum Atam
yaralıyken dе bir mucize eseri yaşam
yüzyıllık çınar misali yarım bedeni ayakta bıraktı.
Açtım, işsizdim yıllarca bir keder yumağıydım,
ve hücrelerde çürüyen siyasi mahkûm...
Münferidimde parazit böcekler beni
bense kuru ekmek misali hep yüreğimi kemirdim.
Yine de içimde Ana vatan özlemleri biriktiren
ve fethedilmeyen bir zirveydim...

Sofya caddelerinde 1913’lerden izlerini aradım,


Lulin Dağı’nda kokladım piknik yerlerini,
eşeledim ateşlerin küllerini
о günlerden daha uzaklara varamadım.
Ne rütbem var, ne de sanım; sıradan bir insanım,
biraz topal, onur yaralı Türkçe lisanım...
Tabiî çok düşmüş kalkmışım, çok yorulmuşum,
gazi dе olduk, milletçe şehit dе verdik,
ama dilimi bir sancak misali korudum...
'Çok şükür Müslümanım' diyen annem bu bedene
zemberek değil, bir Türk kalbi koymuş!
‘Kılıç artığı’ kimliğimizi korumak kolay mıydı?...
Kızıl faşistler pek kanlı, pek yamyammış,
ayakta kalmak bizlere ölüm kalımdı...
‘Çanakkale'mizden' bizler dе geçit vermedik!
Bir bayrak misali kurşun yaralı Deliorman dilim
Atam anamdan İstiklâl madalyamdır!...
Ana vatanları vardır otların, kuşların, balıkların da.
Ahmet Şereflerin neden olmasın?!...
Küçük Asya Türkiye'dir denilince
gönlüm neden onurlanmasın, dolmasın?!...

Hiçbir zaman tapmadım Atam, yüce Atam,


anlayarak, bilerek sevdim sevebildimse
bir ömür, dostlar, sevgiler eskittim
devrimler mucizecisi Atam seni karalasalar dа
millî değerlerimizi asla eskitemedim...
Enkaz üzerine kurduğun Cumhuriyet egemenlik eserin:
Kimliğini bile bilmeyen Osmanlıya
'Uyan artık, sen Türksün!' dedin

230
Yangın küllerinden bir doğuş az mıdır?!...
Devrimleriyle milletler büyüktür, özgürlükleri
ve söküp attıkları kelepçeleriyle...
Bu topraklardan nice uygarlıklar geçmiş,
silinmiş milletler, kervanları geçmiş...
Bu topraklar dünyada ilk yazının dа vatanı...
Bu illerde yitmiş milletler
ilk kez buldukları tekerleğe atı,
yelkenlere rüzgârları koşmuş…
Bu eski uygarlıklar dünyasında yüzyıllar süresi
Değişik ırklarla kaynaşıp millileştik,
kelimeler aldık, kızlar alıp verdik...
Atamızı dünyaya doğuran tabiî ki bir anneydi,
bir deha olarak tarihe doğuransa
ayakta çürüyen geçmişi şanlı bir İmparatorluk!

Biz dе insanlığa bir büyük devrimci vermişiz,


özgün bir kültür, ruhsal bir yaşam.
Dünyayı güldüren Nasreddin dе bizden,
dağları delip su akıtan efsane Ferhat dа...
Dizleriyle yeri inleten zeybeğe Âşık Garip
sadece davulunu, sazını armağan etmiş...
Yanılgılarımız, yenilgilerimiz yok demek değil,
vaar, ne dе olsa
geçmişimizden utanmaya hakkımız yok!
Şahlanan bir at misali bu ülke bir yarımada,
Bizansı yenen Fatih,
gemiler yürümedi mi karadan?!...

Cumhuriyet bu vatanda beş bin yıllık saban,


kaba yontulmuş semer, boyunduruk buldu.
Atam ne dersin, ne dersin beş bin yıllık dа şiir...

Onurlu yaşamak dokunulmaz bir haktır.


Kırıp dökmek, çalmak demokrasiden midir?
Demokrasi satranç kurallarına sımsıkı uymaktır.
Lâikliği yıkmak isteyen yobazlar aşırı çok,
kıyafet, siyaset değiştiren maskeli irtica keza...
Yolunda güçlü, ateş gibi bir gençlik var Atam,
bilinçli bir nesil...
Hele bugün öylesine gereklisin ki Türkiye'mize
öylesine gereklisin ki, anlatamam!
İhanetlerimiz, eğrilerimiz için Atam n’olur,
bir an olsun Anıtkabir'den doğrul!
О demir bıyığının sadece bir telini kıpırdat,
yeter Allahım, yeteeer!
Bir bakarsın tüm sandalyeler yerlerini bulur
ve çanak çömlek tümü doğru oturur...

Sonra arkanı dön ve içe bir gülümse,

231
'Yaramazlar!' diyerek tersiyle elinin
usulca gözünün yaşını sil...

Türk Dili, Sayı-563, 1998, 412-415.

OKULUMUZA АТОМ BOMBASI ATSINLAR!

Filibe’den Sofya'ya geri dönüyorum Kriçim istasyonundan bir kadın öğretmen


binmişti trene. Benim bulunduğum kompartımana girip oturdu. İçeridekiler Türk halkına
Bulgar adlarının verilmesinin doğru olup olmadığını tartışıyorlardı. Kimileri daha adil
olmaya çalışıyor. “Benim adım Atanaska, Ayşe desinler bakalım hoşuma gidecek mi?” diyor
ve bir kahkaha patlatıyordu. Bir başkası dа: “Korkunç bir şey bu maa!” diyor hükümetin
yaptığını pek onaylamıyordu. Bir başka kadın sert sert konuştu: “Onlar Türk! Bizi beşyüz.
sene ağlatmışlar! Varsın Türkler dе ağlasınlar biraz!”. Kompartımana yeni giren kadın dа
katıldı söze: “Ben çok geri kalmış bir Türk köyünde öğretmenim! Türk halkı bu аd
değişimine nasıl üzülüyor biliyor musunuz? Bilemezsiniz. Birinci sınıfta okuyan çocuklar
bile birer küçük aktör oldular. Okulda Bulgar oluyorlar, evde Türk!”

Elinde örgüsü bulunan kadın başını kaldırdı:

“İşin korkunç yanı burada. Önceleri adlarından Türk olduklarını fark ediyordun.
Şimdi? Yarın öbür gün büyüyüp tahsil görecekler. Ordunun zirvelerine kadar yükselecekler!
Auuu! Satacaklar Bulgaristan'ı Türkiye'ye. Ne yapıyoruz, haberiniz var mı?”

Öğretmen kadın:

“Atom bombasının Hiroşima ve Nagazaki'ye atılışının yıldönümü dolayısıyla tatil


kampında öğrencilere bir konuşma yapmıştım. Atom bombası korkunç bir güce sahiptir, bir
anda yüz binlerce çocuğu öldürebilir, diyordum. Çocuklar harp istemeyelim. İstemiyoruz,
değil mi?” diye sordum.

İstemiyoruz öğretmenim!” diye cevap almıştım.”

Başımı kaldırdım, öğretmen kadının gözlerinin dolduğunu fark ettim. Örgü ören
kadın sordu:

“Ne oldu sana kız!”

“ Ne olacak! Yüreğim garipsedi. Öğretmen kaldığım köyde tek bir Bulgar yok!”

Bir ses: “Ne var yoksa?”

Öğretmen : «Stefanka, Türk adı Sevdiş'ti, dedi ki...”

Ses: “Ne dedi kıız?”

232
Öğretmen: “Ne mi, dedi? Bizim okula atom bombası düşsün hepimizi öldürsün!”

Örgü ören kadının sesi: “Vay! Vay!”

Öğretmen: “Neden Stefanka? dedim. Benim adım Stefanka değil, dedi bana, benim
adım Sevdiş! Mademki artık Sevdiş değilim, atom bombası atsınlar dа ölelim! dedi ve
ağladı...”

Örgü ören kadın: “Ağladı mı?”

Öğretmen: “Ağladı! Ben pedagoji okumuş insanım. Çocuğun yüreğini yaralamak ne


demek, gelin bana sorun. Okulda Türk öğretmenlerin hepsi görevlerinden alınmışlardı. Bir
tanesi bırakılmıştı, çok mükemmel Bulgarca konuşuyordu. Onu da bırakmamalıydılar. Çok acı
verici bir olaydı bu, sınıfta kendi oğluna bile Mehmet! Diyeceğine Martin! Diye sesleniyordu. İlk
günlerde o öğretmen odasına her dönüşünde ağlıyordu.”

Örgü ören kadının yüreğine merhamet gelmiş olmalıydı:

“Biz tarihî bir yanılgı içerisine girdik ama içinden nasıl çıkacağız bilmem! Türkler
bizleri affedecekler mi sanıyorsunuz? Fırsat kollayacaklar. . .”

Örgü örenin yanındaki kadın:

“Başınızı dik tutun! Arkamızda Sovyetler! Üçüncü defa kurtaracaklar bizleri yine!”

Öğretmen kadın: “Dünyanın gözünde on paralık haysiyetimiz kalmadı, yalnız, kaldık!”

Hangi kafadan çıktığını fark edemediğim bir ses: Hıristiyan alemi Türkiye’yi
destekleyemez!..”

Öğretmen kadın:” “Bir karış boyumuzla dünyayı aldatmaya kalkıştık. İnandılar mı? Bu
küçükler büyüyecek! Unutacaklar mı sanıyorsun?”

İşte böylece Sofya'ya geldik. Öğretmen kadın Poduyene istasyonunda indi. Bense, merkez
istasyonda...

Türk Doğduk, Türk Öldük, Ankara, 1990, 188-190.

233
NİYAZİ HÜSEYİNOV
(Niyazi Hüseyin Bahtiyar)
(Eskicuma, 1927)

Eskicuma’nın (Tırgovişte’nin) Turnaovası (Tırnovtsa) köyünde doğdu. İlkokulu


ve rüştiyeyi bitirdikten sonra Şumnu’da (Şumen’de) Nüvvap okulunda okudu. Sofya
Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Rodoplar ve Deliorman yörelerinde Türk
dili ve edebiyatı öğretmenliği yaptı. Sonra Kırcaali Öğretmen Enstitüsünde Kıdemli
Okutman olarak çalıştı. Kırcaali Nov Jivot_Yeni Hayat gazetesinin Türkçe sayfasını
çıkardı. 1989’un Büyük Göç’ünde ailesiyle birlikte Türkiye’ye geldi ve İstanbul’a yerleşti.
Burada Bahtiyar soyadını aldı.

Daha Nüvvap okulunda öğrenciyken şiir yazmaya başladı. İlk şiir kitabı 1964
yılında yayımlandı.

Niyazi Hüseyin’in Türkiye dönemi büyük başarılarla başladı. Anavatana


gelişinden hemen bir yıl sonra Plevne Mektubu adlı şiir kitabını yayımladı (1990).
Karanfiller Uyandı (1993) eserini ve Çağdaş Rodop Türk Şairlerinden Esintiler adlı
antolojisini T.C. Kültür Bakanlığı yayımladı (1996). Balkanlar’da Türk Kültür tarihi
alanında araştırmalarını yoğunlaştırarak bir dizi eser yazdı. Balkanlar’da Türk Ünlüleri
(Ansiklopedik Bilgiler) Birinci Kitap, 1999’da İkinci Kitap, 2002’de yayımlandı. Üçüncü
kitap da baskıda bulunuyor. Bulgaristan Türk Kültüründe İz Bırakanlar adlı kitabı da
baskıdan çıkmak üzeredir. İstanbul’da çıkmakta olan Bizim Anayurt gazetesinin de yazı
işleri müdürüdür. Aralık 2002 yılında çıkmaya başlayan Balkanlılar dergisi Yayın
Kurulunun başında yine Niyazi Hüseyin’in adı bulunmaktadır.

Bilimsel araştırmaları ve sanat eserleriyle Niyazi Hüseyin, kültür tarihimizde


önemli yer almaktadır.

PLEVNE MEKTUBU

Plevne ovasında
Gazi Osman Paşa
Çekmiş kılıcını düşmana karşı
sürmüş boz atını
bir yel gibi
bir sel gibi
tarihlere doğru koşar da koşar.

Plevne unutamaz Osman Paşayı


Savaş yine amansız
savaş yine çetin
bu kez
tabyalarda biz...

Ey Babamoğlu, babamoğlu,
İstanbul’a git
orda Fatih camiinin avlusunda
Gazinin türbesi başına var

234
bir demet çiçek koy
Öp mübarek toprağını
Öp bizim yerimize
Ve dе ki:
Zaman tüm isimleri süpürmüş almış
Plevnede kahramanlık sembolü
bir tek onun adı kalmış...
Hayret
Hayret ondaki cesarete gize
Hıncını yollasın
Kılıcını yollasın bize....

1 Şubat 1986 Plevne

Balkanlar’dan Esinti, Sayı-1, 1990, 12.

SOYKIRIM ŞEHİTLERİ

Adlarını vermedikleri için


Bir gece öldürüldüler.
Öldürülenler
Adlarını asla vermediler.

Bağırıyordu Çipil Teğmen çılk deli


Acıma zamanı yok, kes kafasını, ez...
Bir ölüm-kalım savaşıydı о gerçi
Gören gözler yalan söylemez.

Tanklar ezip geçti acımasızca


Çiğnediler ulusun namusunu arını.
Bu dehşetin о kızıl alevleri
Doğurdu beklenen yarını....

Haklı dava uğrunda ölüm ne demek?


Kurşun karşısında gelmediler dize...
Asıldılar, kesildiler, öldürüldüler
Ve yaşamı bıraktılar hepimize.

7 Mayıs 2001
Avcılar-İSTANBUL

Bizim Anayurt, Sayı-46, 2001.

235
IN MEMORİAM
Mestanlı şehitlerine

Bulutlar hücum edince yitmeyen sevgilere


Aydınlandı gönüllerde uyuyan o sağduyu
Koskocaman bir cadde dar geldi dinç erlere
Ölümlü siyah gece salıkverdi uykuyu

Kadın erkek öğrenci genç ihtiyar, gülün


Göğüs gerdiler tam bir ordu askere
Kırbaçlarla tanklarla geldi ecelsiz ölüm
Seslerine ses verdi komşu Söğütlüdere

Tornacı yarıda bırakmıştı demiri atölyede


Ayşe gergefte yeşile koymuştu sırayı
Öğrenci yürüyüşü heceliyordu aklından
Filozof tarihe yazıyordu bu acı hatırayı

Birdenbire başladı olay sanki bir düş gibi


Cadde kan deryası, sınava girdi kıvanç
Alan dolup taştı, kinler bilenmiş gibi
Direnç üstüne direnç, inanç üstüne inanç

Bir ana haykırdı: Hiç korkmayın yavrularım...


Böyle bir Cehennemi görmemişti bu yöre
Bir baba bağırdı: kimliğimizi vermeyin, çocuklarım
İki ses bir yankı oldu yanıt verdi dağ dere..

Tanklar çiğnedi çocuklarımızı о dişti tanklar


Otomatik silâhlar iman tahtalarına dayandı
İtfaiye arabaları akan kanları paklar
Ama cinayetin izleri tarihte açık kaldı

Sekiz yıldız söndü kendi gök kubbemizde


Bu kuduz uragan geceyi karıştırdı
Gurbete açıldı yollar soğuk dehlizlerde
Suya giden altın çocuk testiyi kırdı...

Yeşil yeşil kırıldı tutunulan о dallar


Yazık oldu meyvelere çürüdü gitti...
Siyahlarını giyindi şimdi ufuktaki allar
Ateşle başlayan oyun, soğuk ölümle bitti.

Ah şehitler bacılarım, kardeşlerim, öğrenciler


Нег yıl 27 Aralık'ta duyarız korkusuz sesinizi
Ruhunuz şad olsun, erliğinizi içimize gömdük
Düştüğünüz şu cenk meydanına diktik abidenizi...

Agustos – 1998 - Mestanlı/Bulgaristan

236
Bizim Anayurt, Sayı-20, 1998.

GÜNEŞ BACI

Tarlada gördüm onu


Fabrikada gördüm
Sahnede gördüm
Güzelden güzel…
Alkışladım sevdim
Sevdim alkışladım
Altına bedel.

Bahçemize diktiler
Bir sabah onu:
Güneşe baktı
Yeşile baktı
İnsanı gördü
Işıklandı bahçemiz…
Afacanlara
Kucak kucak
Çiçekler derdi.

Küçükler geldi yanına


Şeker istediler…
Şeker verdi
Badem verdi onlara.
Gülümsedi şefkatle
Onları sevdi
Tüm çocuklara
Yavrularım dedi…

Çekemediler gülüşünü
Ana şefkatını
Sevgisini…
Önce bakışını yasakladılar
Sonra ilişkisini
Bir gecede çalındı gitti
Duymadık sesini
Ne zaman o bahçeden
Geçse çocuklar
Güneş Bacı’yı hatırlar.
Bir hasret yuvarlanır
Dal uçlarında
Unutulmaz
Ölümsüz hatıralar.

237
Balkan Türkler’nin Sesi, Sayı:12-13, 1993, 13.

238
SABAHATTİN BAYRAMOV
(Sabahattin Bayram Öz)
(Hacıoğlupazarcık, 1931)

Hacıoğlupazarcık’ta (Dobriç’te) doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu şehirde, liseyi


de Sofya’da bitirdi. Trudovo Delo (Emek Davası) ve Halk Gençliği gazetelerinde, sonra da
uzun yıllar Narodna Prosveta Devlet Yayınevinde Türkçe Edebiyat kolunda çalıştı. Yayınevinin
Türkçe Şubesi kapatıldıktan sonra bir hayli yıl Sofya Radyosunun Türkiye’ye ait yayınlar
servisinde çalıştı. 1990 yılında Türkiye’ye göç etti. Türkiye’ye geldikten sonra Öz soyadını aldı.

Genç yaşta sanat yolunu tuttu, orijinal eserleriyle Bulgaristan Türkleri edebiyatının
ünlü temsilcilerinden biri oldu. Şiirleri, hayal zenginliği, sıcaklık ve içtenlikle dolu. Güzel
Türkçesi, imajlı üslubu da yaratıcılığının ayrı bir zenginliğini oluşturmaktadır.

Şiirlerinin bir bölümü Adresim Şudur (1962) ve Sokaklarım Çağrışımlar İçinde (1966)
şiir kitaplarında topludur. Sanatçının bir de Ahmet (1964) destanı vardır.

Türkiye’ye geldiğinden bu yana yaratıcılığını sürdürmektedir. 2002 yılında Türkçenin


Sarmaşıkları adlı bir kitap yayımladı.

ADIMI ELİMDEN ALDIKLARI GÜN

GÖZLERİMİ YİTİRDİM
Renkler kana boyandı ışık karışığında,
doruklar düzlüğe dönüştü.
Sesim sokaklarda tutsak,
onurum kamburum oldu
gözlerimi yitirdiğim gün.

GİZLERİMİ YİTİRDİM.
Issız yörüngesinde dondu yürek,
sevgilerim donakaldı karanlık pusularda.
Silinince geçmişle geleceğin anlamı,
hangi dilde ağlayıp
hangi dilde güleceğimi,
anılarda dostlarımı nasıl bulacağımı
bilemedim
gizlerimi yitirdiğim gün.

İZLERİMİ YİTİRDİM.
Gizemli bir boşluğa gömüldü zaman,
Özsaygımın burcundan yıldızlar kaydı
Türklüğüm pırangalı,
Mezarında babam bile yabancı oldu bana
İzlerimi yitirdiğim gün.

Gözlerimi yitirdim,
Gizlerimi yitirdim,

239
İzlerimi yitirdim
Adımı elimden aldıkları gün.

1985, Bulgaristan.

Balkanlar’dan Esinti, Sayı-2, 1990, 34.

BOZULAN ORKESTRA, KAÇIRILAN TRENLER


VE YİTİKLERİMİZ

Bir dünyamız vardı, bizim dediğimiz. Dörtbaşı bayındır olamadıysa da bizim


olduğu için koruduğumuz, korumasını bildiğimiz bir dünya. Filizken titriyorduk her
fidanı üzerinde. Кеm gözden, kem sözden sakındığımız bir dünyaydı; yanılgılı bir
ortamda, Bulgaristan Türkünün bağrından kopmuş, Türklüğün güneşinden ışık alarak
doğmuştu: EDEBİYATIMIZ diyebiliyor, dedirtebiliyorduk ona. 1950'lerdeydi, Niyazi
Hüseyin-Mehmet Çavuş-Mehmet Davut üçlüsü olarak duyurmuştu ilkönce sesini, sonra
başkaları geldi, katıldı bu üçlüye. Kimi flüt, kimi ney ya dа kemanla seslendiler. Derken
orkestra büyüdü, eksikler giderilmeye başlandı. Saksafon dа vardı, kontrbas dа, obua dа,
trampet dе: Kimse kimseyi yadırgamıyor, kimse kimsenin sesini hor görmüyor, çok
görmüyordu. Ahmet Şerifler, Naci Ferhaflar, Lütfü Demirler, Durhan Hasanlar, Osman
Azizler, Mustafa Mutkovlar, Mefküreler, Necmiyeler, Nebiyeler... Öykü mü dediniz, bir
Ali Kadirimiz, bir Sahih Baklacı, Ömer Osman, Halit, Muharrem, Ahmet Apti ve daha kaç
Ahmet. Daha kaç Süleyman (Yusuf, Latif (Ali), Rahim (Recep), kaç Oruç’lar, daha kaç şair
ve öykücü. Romanda bir Sabri Tata çıktı ortaya; başkaları da beliriyordu, yapıtları el yazısı
olmaktan öte gidemedi, ama gidecekti, eğer...

Aletler akorda, orkestra ilk gerçek konserine hazırlanırken, DUR! Emri


gelmeseydi. Kaldı ki bu emir çok yüksekten geliyordu ve derin bir tedirginliğin damgasını
taşıyordu. Hepiniz Türkoğlu Türksünüz, değişmediniz, sizi değiştiremedik, ödün
vermiyorsunuz, deniyordu, böyle olmaz, böyle olamaz, siz kültürel özerklik hakkı
kazanabilirsiniz, siz tehlikeli olabilirsiniz, deniyordu emirde. Direkt değil, sinsice; kalleşçe
bir okşamayla, “yurtseverlik”, “insanseverlik”, “enternasyonalizm” mum ışıkları yakılarak.

Orkestra falso yapmaya başlamıştı artık. Yeniyetmeler (örneğin Fehim Hüsiyinov -


ya dа Filip Horozov, hangi adını beğenirse, onunla analım-), “putları devirmek” hırsına
kapıldılar. Oysa ithal malı bir pozdu bu, put falan yoktu ortada. Kale, içinden alınmaya
başlamıştı. İzlenenler izlendi, fazla hıza meyilli olanlar şarampole yuvarlandı, sabırsızlar
erken gitti, sabırlılar aletlerin parçalarını toplarken oyalandılar bir süre daha.

Ahenk bozulmuştu bikez; herkes kendi soluğunu üflemeye başlamıştı. Güven, yerini
güvensizliğe bıraktı, sevginin tahtına gelip kuşku oturdu. Yüreklerde yosun tutan soluklar
değişikliğe uğradı, fesata dönüştü. Dostluklar arası kin üretilmeye başladı. Biri ötekini
küçültmekle kendisini büyüteceğini sandı, bir başkası bir ötekinin temizliğine sığınarak gönül
kirliliğinden kurtulacağına inandı…

240
Bulgaristan'da yazanların Türklük onurlarından ödün vermediklerine de çok az
fireyle yüzde yüz inanıyorum. Yazar ya da şairin -gerçek yazar ya da şairse- (Türklerin
adlarının değiştirilmesi kampanyasının bayrağına dönüşen Fahri İlyazov gibi değil(!)
Oğullarına koydukları bu güzel аd için anne-babasının ellerinden öpüp özür dilerim ama,
Fahri İlyazov olarak değil, onu Yasen Ustremski adıyla anmak zorundayım) Türkçenin
ululuğunu, hazzını damarlarında taşıyorsa, ödün vermesi olası değildi. Çünkü о ülkede, bu
yazıya aktarmak istediğim olguda dа görüleceği gibi, onu Türkler kadar hiç kimse mutlu
edemezdi.
Eski Cuma'nın uzak bir köyüne şiir okumağa gittik. Taşıt sağlanamadığı için, bizi
oradan gelip aldılar, köye varıncaya dek saat gece yarısı onikiyi bulmuştu. О güzelim
köylüleri bizi hâlâ bekliyor bulduk ve saat üçlere, dörtlere değin şiirler sunduk kendilerine.
“Çok geç oldu, yarın işe gideceksiniz” dediysek dе, okuyun, okuyun, biz bu salondan kalkıp
dа tarlaya, işimizin başına gidebiliriz” dediler, salon dolusu, yürekler dolusu, Türk'e özgün bir
ulu yüreklilikle. Şiirden ne denli anlıyorlar, şiiri ne kadar seviyorlardı, bilmiyorum ama,
onları sabahlara dek orada tutan Türkçeydi, duygularını kendilerine Türkçeyle açan
konuklardı...

Geçip giden trenlerin ardından bakarken yüreklerimizdeki burukluk da tek bu


yüzdendi...

Bizim şimdi Türkiye'de bulunuşumuz, insanlıktan nasibini alamamış bir grubun


çılgınca asimilasyon politikası sonucu sınır dışı edilişimiz bir rastlantı ise, kendimizi mutlu
duymamız hiç dе öyle değil. Yüzyılı aşkın bir göç dileğinin, insanca bir arzunun çok
üstünde, ölümsüzlükle özdeş bir tutkunun ürünüdür. Otuz şu kadar yıllık gazeteciliğimde,
Bulgaristan’ı karış karış gezdim dе, “Türkiye'ye göç olacak mı?” sorusuyla yatıp kalkmayan
tek kişi görmedim. Türkiye'nin kutsallığında (kimi hakaret görmüş, kimi ezilmiş, kimi bu
özlemin ateşinden ısınmış) yüreğine güç aramayan tek Bulgaristan Türk’üne rastlamadım.

Evet, işte Türkiye'deyiz artık.

Ne oldu, ne yaptık, ne yapıyoruz? Gelirken “bizim” diyerek getirdiklerimiz nelerdi?


О denli mi küçüktük ki, arkada kalan iki buçuk milyonun hatırı için tek tatlı söz
söylemekten, iyilikten yana en küçük bir harekette bulunmaktan yoksunuz? Dergilerin
sayfalarında ve dergi sayfalarının dışında- sen bana, ben sana-çamur sıçratmaktan başka bir iş
yapamıyoruz?

Oysa Bulgaristan'dayken, “Mehmet Çavuş, Bulgaristan Türkleri Antolojisi yapmış”


diye duyduğumuzda kendimizi о denli mutlu hissetmiştik ki, sözle anlatılması olası değil,
Ahmet Şerif Şerefli, buraya geldikten sonra “Esinti” Dergisine yazdığı, bir tanıtma
yazısında, kendisine özgü fikir ve duygu üretimi olarak çok küçük eleştirel notlarda
bulundu. Аl sana bir cevap: Sen misin beni eleştiren! Ben şimdi sana göstereceğim, terzi
uşağı, dedikoducu, komünistlerin verdiği “büyük şair” payesine sığınan adam!.. Ben,
(Ahmet Şerifi değil) sanatı, sanatçı, şair yüreğini destekleyen bir yazı yazdım. Аl sana dа
bir satır; S. Bayram. Sonra Recep Küpçü olayı, sonra, sonra, evet sonra daha nice
fesatlıklar, nifak ve bakın ben kimim! pozu...

Bundan başka hiçbir şey yapamayacak denli zavallılar mıyız yoksa? Her şeyimizi
yitirmiş mi bulunuyoruz yoksa, insanca bir merhaba, şairce bir sevgi sunmak yeteneğinden
yoksun muyuz?... Biz değil dе enkazımız mı geldi buraya ki, “öldü, öldürüldü”

241
tartışmasıyla Recep Küpçü'nün şiirlerini, insanca temiz yüreklilik ve şairce Türk
severliğini gölgede bırakmaya çalışıyoruz?...

Bağışla bizi Türkiye, Anavatan!.. Buyuz, varımız, yoğumuz buydu, bundan başka
hiçbir şey veremeyeceğiz galiba, sana layık insanlar (şairliği bırak) olamıyoruz,
olamayacağız.

Sen ki, neleri, kimleri bağışlamadın, bağışla bizim küçüklüğümüzü de.

Sana, seni sevdiğimizi bile doğru-dürüst söyleyemiyorsak, sevmek duygusundan


yoksun kaldığımız içindir...

Bağışla bizi. Aydınlığın, içimizin pasını siler inşallah!

Balkanlar’dan Esinti, Sayı-11, 1991, 12-13.

242
HALİT ALİOSMANOV
(Halit Aliosman Dağlı)
(Kırcaali, 1932)

Kırcaali’nin Eğridere (Ardino) kasabasına bağlı Celiler (Pravdolup)


köyünde doğdu. İlkokulu ve rüştiyeyi Eğridere’de bitirdi. İki yıl Şumnu’da
(Şumen’de) okudu. Öğretmenlik yaptı. Eylülcü Çocuk, Halk Gençliği ve Yeni
Işık gazetelerinde yıllarca çalıştı. Hak ve Özgürlük gazetesinin yazı işleri
müdürlüğünü yaptı. Sofya’da çıkmakta olan Zaman gazetesinde de bir süre
çalıştı.

Halit Aliosman’ın 1963 yılında Dağlının Oğlu,1966’da Yediveren Gülü


adlı öykü kitapları çıktı. Yazarın ilk romanı da Saçılan Kıvılcımlar adını taşır
ve 1965 yılında basıldı. Bu romanıyla Halit Aliosman, Bulgaristan Türk
edebiyatının İkinci Dünya Savaşından sonraki döneminin ikinci romancısı oldu.

Sanatçı, Rodop Türklerinin yazarıdır. Bu bölgenin çok sevdiği


insanları, yazarın eserlerinde de çok sevdiği simalardır. Neşesi, üzüntüsü,
Rodop Türkünün her yönlü hayatı, yazarın işlediği konuları oluşturmaktadır.
Son yıllarda Hak ve Özgürlük gazetesinde yayımladığı yazılarında Bulgaristan
Türklerine uygulanan ırkçı politika ve Büyük Göç faciası ağır basmaktadır.

DAĞLAR BOŞALIYOR

Hemşeriler, gidiyorsunuz, öyle mi?

Dağları baştanbaşa urganlarla bağlamış gibi eğrili büğrülü yollarla ören, giden gelen,
doğduğu yuvayı boşlamayan sizler, gidiyorsunuz, öyle mi? Bin güçlüklere göğüs gererek
savunduğunuz, yavrularınıza ninniler söylediğiniz yuvaları bırakıyorsunuz, öyle mi?
Çocuklarınızın arı kovanı gibi gezip tozduğu şen sesleriyle çınlattığı yamaçlara yüz çevirip
uzaklaşıyorsunuz, öyle mi?

Biliyorum, elele vererek, insanın başına gelenleri Allah dağa taşa verse taş çatlar,
ama insan dayanır, insan yenilmez diyerek gönül rahatlığıyla dimdik durdunuz dağlarda
bugüne dek. Açtınız, susuzdunuz, gözyaşı döktünüz durdunuz ama, yenilmediniz.
Karanlıklar, boralar söküp götüremedi sizleri baba ocağından. Direnmekten yoruldunuz mu?
Ufuklar, hiçbir zaman kararmamak üzere aydınlanıyor, farkında değil misiniz yoksa?
Unutmayın, vatan sevgisini vatanını kaybedenler bilir. Siz dе anlayacaksınız bunu, bilin!
Dört yanınız deniz kesildiği, çaresiz, umutsuz kaldığınız günlerde bile bacaları tütmeyen
yuvalarımıza sığındık, dayandık. Ve ağır günler geri dönmeyecek gayri. Dünyada yalnız
değiliz. Huzurumuzu, mutluluğumuzu, dede-baba yadigârı bu topraklarda bulacağız!

Gönül inciten, günümüzü gece eden acı günler geride kaldı. Bundan öte söz bir Allah
bir. Herkesçe bilinmeli ki hak ve özgürlük yolundan dönülmeyecek. Dünlere gelene dek,
bizleri istedikleri gibi yoğuranların tepkilerini, keçe sivrilttiklerini külâh yapanların, her şeyi
işlerine geldiği gibi gösterenlerin, yorumlayanların gözleri toprağa bakıyor artık. Böylelerine
hayat yok...

Türküz, vatanımız Bulgaristan, olsun, Türklüğümüzle övünüyoruz değil mi?


Dilimizi konuşuyoruz, türkülerimizi okuyoruz, şenleniyoruz, eğleniyoruz, değil mi? Bu

243
günlerimize kavuştuğumuz için kimilerinin gözüne diken gibi batıyoruz. Ve böyleleri hileler
uydurarak bizleri doğduğumuz yuvalardan uzaklaştırmaya çalışıyorlar.

Şeytana uyacak mıyız yoksa? Biliyoruz, dünyada bir Türkiye var. Niye saklayalım,
Türkiye bizim dilimizde, hayallerimizde, rüyalarımızda. Türkiye'de kardeşlerimiz, analarımız,
babalarımız var. Kimileri güle güle, kimileri gözyaşları dökerek gittiler, ama aşılan sınırlar
gönülleri ayırmadı. Bizim gibi onlar dа bizimle yaşıyor, bizi, doğdukları yerleri düşünüyor,
rüyalarında bu doğduğu topraklarda geziyor, dolaşıyorlar. Anıları, sevgileri burada kalmış,
burada yaşıyor çünkü. Türkiye bizim kapı komşumuz, varalım gelelim, onlar gelsinler
gitsinler, bayramlarımızda bir sofrada toplanalım, eğlenelim. Dünya komünizm vebasından
arınıyor giderek. Yaralar sarılıyor, dünya bir kardeşlik yuvasına dönüşüyor. Ama dünya
yuvası, kardeş yuvası, kendi yuvamızdan daha evvel, kendi yuvamızdan daha sıcak ve daha
kutsal olmayacak hiçbir zaman.

Gözleriniz buğulanarak ayrıldığınız yuvaları unutamayacaksınız ilelebet. Kartallar


gibi kanat gerdiğiniz, ninniler söylediğiniz yuvaları, meyve yüklü bahçeleri bırakmayın!
Soğuk kaynaklardan kazan dolusu ısıttığınız suyla paklayarak çiçek, mantar kokularına
bürünmüş alanlara gömdüğünüz ninelerinizin, dedelerinizin mezarlarını bırakıp gitmeyin!

“Bakarım, bakarım sılam görünmez, ara yerde yok olan dağlar var” demiş
Karacaoğlan. Yuvalarınızı bırakıp dağlar ardına aşmayın. Taş yerinde ağırdır, demişler.
Doğru mudur düşünün!

Hak ve Özgürlük, 31 Temmuz, 1992.

DAĞLI KARDEŞLERİM KORKMAYIN!..

Korkmayın, hiç korkmayın! Bunu size yürek vermek için söylemiyorum. Aslında size
bunu söylemeye hiç gerek yok. Siz yürekli olduğunuz için Dağlı'sınız. Dağlı olduğunuz için
korkmazsınız, yılmazsınız. Diz çökerek sıcak dudaklarınızla yudumladığınız kaynak sularında
çehrenizi izlediğiniz zamanlarda bile kaynaklarla, kaynakların çekildiği yamaçlarla, dağ
sivrileriyle baş başa olmanın sevincini sizler yaşayabilirsiniz ancak. Oysa niye sizde bu telâş, niye
bu tedirginlik! Öyle değil dе bana mı öyle görünüyor yoksa? Geçim derdi, diyorsunuz, işsizlik
diyorsunuz, dertleniyorsunuz. Doğru. Yaşam kavgası kimleri düşündürmez ki? Bu ülke
insanlarının şu anda belini büken dе bu değil mi yoksa? Neresi var ki başı sıkılan, işlerini kırıp
saracağı yerde, öz yuvasını bırakıp gitmeli mi? Böyle vasiyet bırakan dedelerimiz, babalarımız mı
vardı yoksa? Hayır hiç dе öyle değil. Üzerlerini kalın çimen tabakaları bağlamış dağ yamaçlarında
yatan merhumlar kimler? Onlar dа başları sıkılınca evlerini, yurtlarını bırakıp gidenlerden mi
yoksa? Bizler değil babalarımız Rodoplar'dan kalkarak İskeçe’de, Gümülcine'de, Drama'da tütün
işlemiş, yaya yapıldak dağlar aşarak günlerce yol yürümüş, bizleri büyütmüş, bu yurdu insan
etmişler. Uzağa gitmeye gerek yok, sanırım. Rodoplu kişi dünlere gelene kadar sırtında mısır,
dağarcığıyla ta Trakya ovasından ekin, un taşıyor, ailesine nafaka sağlıyordu. Ama gene dе filân
yerin somunu büyükmüş, diyerek evini yurdunu bırakarak küçük somundan ayrılmıyor, başını alıp
yad ellere gitmiyordu. Ve sizleri yanıltan, sizleri köşe başından izleyen, kolayca tuzağına
düşürdüğü için keyifli keyifli sakalını sıvazlayan yalancı, dolandırıcı “turist” firması sahibinin,
rüşvetçi gümrükçünün oyunlarına asla gelmiyor, Dağlı onurunu yitirmiyordu. Bu izlenimleri
yersiz bulacaksınız belki dе. Şimdiki zaman о zaman değil, diyeceksiniz. Değil, elbet değil. Bizler
dе babalarımıza, dedelerimize benzemiyoruz. Bambaşkayız. Başkalığımız dа gözlerimizin

244
dünyaya geniş geniş açılmış olmasında. Evlerimizi gaz lambası değil, elektrik aydınlatıyor. Radyo
bir yana, televizyonun düğmesine basınca dünyaları gözümüz önüne getiriyoruz. Yaya değil,
eşekle; katırla değil, otobüsle, arabalarla kara yollarda değil, asfaltlarda uçuyoruz. Evet, bizler bir
başkayız şimdi. En önemlisi dе elifi görünce mertek sanan о garip, ama onurlu, yiğit
dedelerimizden babalarımızdan başkayız. Ancak sırasında dünyaları dolaşarak altı ау gidip altı ау
gelen, yine dе kemiklerini yurdunda, yuvasında bırakanların yaşam öykülerinden hiç mi hiç
esinlenmiyoruz.

Geceleri dağ yamaçlarına çıkınca giderek seyrelen ışıkların, yeniden gökteki yıldızlar
misali çoğalacağına inanıyorum. İnanın, demiyorum, ama sizlerin dе inanacağınıza inanıyorum.
Çünkü geçince kavgası Dağlı'yı hiç bir zaman yenememiştir, aslında о nafakasını kartallar örneği
yamaçları aşarak sağlamıştır oldum olalı. Ve hür, kendine güvenerek ömür sürmüştür.

Demek istediğim, korkmayın, Dağlı kardeşlerim! Yarınlar gene bizim ancak


yarınlarımıza dağlara güvendiğimiz gibi güvenelim, inanalım!

HAK VE ÖZGÜRLÜK, Sayı: 35/ Сumа 27 Ağustos 1993.

245
YUSUF AHMEDOV
(Yusuf Ahmet Taşkın)
(Razgrat, 1933)

Razgrat’ın Yunus Abdal (Yonkovo) köyünde doğdu. İlköğrenimini köyünde


gördükten sonra Şumnu (Şumen) Türk lisesinde okudu. Sofya Üniversitesi Türkoloji
Bölümünden mezun oldu. Uzun yıllar öğretmenlik yaptı.

Önce şiirler yazdı, sonraları öyküde daha başarılı oldu. Bulgaristan Türklerinin
yaşayış tarzını, âdet ve geleneklerini, aile ilişkilerini, bu azınlığa uygulanan soykırımı
öykülerine konu seçti.

TESBİH

Kara Marin, rakısını keyifli keyifli yudumlarken, elindeki tesbihi meyhanedekilere


göstere göstere çeker-oynardı. Onun alayımsı alayımsı bakışlarını hissedenler, kendilerine:
“Sizler ne gördünüz ki? Neler becerdiniz? Bizim yanımızda neyle övünebilirsiniz ki?..
Dediğini duyar gibi olurlardı. Yüzlerce kez böbürlene böbürlene anlattığı tesbih macerasını
onlar bile ezberlemişlerdi. Anlatmasına yine dе bayılırlardı. Aralarında tiksinenler de vardı,
ama onlar ses çıkaramazlardı...

Önce rakısını yudumlar, etrafın havasını av köpeği gibi koklar, sinsi bir göz
gezdirirdi. Gözleri, о fersiz, biraz dа yumurta akını andıran yılışıklığıyla о çelimsiz, çopur
yüzünü bir kat daha çirkinleştirirdi. Ama Kara Marin, eline her fırsat geçtikçe, anlatmakla
bitiremiyor, dua eder gibi aynı sözleri tekrarlıyordu:

- Bu tesbih... Tam yirmi genç kızdan, yirmi beş gelinden... Çatalca yakınlarında bir
Türk köyünü bastık... Köyde düğün varmış. Kısmete bak? Bir düğün dе biz yaptık. Asıl
düğün bana kısmetmiş... Analarını ağlattık... Babaları kurşuna dizdik. Genç kızları, gelinleri
dişiye susamış aslanlara teslim ettik. Asker iki gece doyasıya eğlendi... Ben binbaşıydım.
Kendime gelini seçtim. Gelini. Bir görsenizdi. Gelin değilmiş, о bir pantermiş... Hakkından
zor gelebildim... Ama...

Burada susardı biraz. О ammanın sonunu gururuna yedirip anlatamazdı. Gelinin


onun hayalarını nasıl burup çektiğini, hatta bir tokayı batırdığını, acısından iki üç saat
kıvrandığını, en acısı dа ondan sonra tohumsuz ve iktidarsız kaldığını bilmeyen yoktu...

Olayın ötesini hep aynen anlatırdı:

- Sonra, sonra hepsinin memelerinin uçlarını diri diri kestirdim... İşte bu tesbih,
sırma saçlı gelin zülüflerine dizilen о taptaze memelerin mercimek uçları... Yaaa? Ah, ne
güzel günler yaşadık, ne günler! Siz, böylesini rüyanızda bile göremezsiniz.
Göremezsiniz. Şimdikiler korkaksınız...

“Erkek adam, yaptığıyla övünmez” deyip onu susturmak isteyen dе tek tük
çıkardı. О, kimselere kulak asmaz, bildiğini okurdu... Yerin kulağı vardı. Etrafta Türk
köyleri vardı...

Kara Marin, felç oldu. Yataklara düştü. Dünyası tam karardı. Aylardır bir deri bir
kemik. Boz aba poturları, Arnavut külahı, duvarda çivilerde asılıydı. Onları giyinip

246
kahveye veya meyhaneye çıkmayı çok özlemişti. Boz bulanık bakışları sık sık onları
arıyordu. Yanına uğrayanlar giderek seyrekleştikçe, bu özlemi daha dа artıyordu. Bazı
sıralar bunalım geçiriyor, kâh bas bas bağırıyor, ne söylediği anlaşılmıyordu. Bu hali
ziyaretçileri tiksindirmişti... О yine Balkan Harbi hatıralarına sürükleniyordu: О günlerde
о genç kız ve gelinlerle geçirdiği, ona göre tatlı, anılarını bir başka görmeye başlamıştı.
Genç kızlar ve gelinler, ellerinde kanlı kılıçlarla, kendisine vira saldırıyorlardı. О ise,
tunnuk tunnuk saklanacak delik arıyordu. İmdadına kimseciklerin koşmadığını görüyor,
avaz avaz bağırıyordu:

-Beni... Beni paramparça ettiler... Beni Balkan Harbi kahramanını soğan doğrar
gibi doğruyor o Türk kızları, gelinleri... Kurtarın beniii, kurtarın! Bitirdiler beniiii.
Bitirdileeeer. Yetişiiiin! Kurtarıııın!...

Kendi sesine uyandı. Tir tir titriyordu. Yüzü gözü ter içindeydi. Gözleri
ağrıyordu. Başı ağrıyordu. Boyunları ağrıyordu. En çok dа kalbi ağrıyordu. Acılar
çekilmezdi... Tesbihi aradı. Çok şükür boynundaydı. Dişlerini о kırıklı, çürüklü kirli
dişlerini rüyasındakilere gıcırdattı: “Elime bir daha geçerseniz, sizi diri diri yaktıracağım.
Görürsünüz gününüzü siz! Sonra yüreği gene geçti. Bu kere rüyasında “Kısmetim” dediği
gelini soymaya uğraşıyor, üstünü başını parçalıyordu... Hele boynundaki iki sıralı altın
dizisini kimselere kaptırmak istemiyor, habire çekiyor, çıkaramayınca dа kopsun diye
buruyordu. Gelinin о çiçek mavili gözleri, kana büründü. Dehşetle yerlerinden fırladı. Bu
gözler onu korkuttu. Yine dе hırsını alabilmek için gelinin göğüslerini ısırıyor, pampak
boyunlarını dişliyordu...

Kara Marin’i yakınları, gözleri kan içinde dışarı uğramış, dilini kuduz köpek dili
gibi dışarı sarkmış, köpük içinde buldular. Yüzü mosmordu. Boğazındaki tesbih, düğüm
düğümdü...

Meğer yerin sadece kulağı değil, gözü dе varmış...

Böylesi, bugüne kadar ne görülmüş, ne dе duyulmuştu. Yıllarca Kara Marin'in


“kazalı” ölümü konuşulacaktı...

Неm de ibretle...

Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-28, 1988, 35.

247
ÖMER OSMANOV
(Ömer Osman Esendoruk)
(Kırcaali, 1934)

Kırcaali'nin Koşukavak (Krumovgrat) kasabasına bağlı Yunuzköy'de (Zvınarka'da)


doğdu. İlk ve ortaokulu bitirdikten sonra Kırcaali Türk Öğretmen Okulunda (Türk Pedagoji
Mektebinde) okudu. Doğduğu bölgenin köy ve kasabalarında uzun yıllar öğretmenlik yaptı.
Birkaç yıl dа Kırcaali il gazetesinde çalıştı. Bulgar makamları bir daha iade edilmemek üzere
bütün yaratıcılığına еl koydu ve beş yıl hapse mahkûm edildi. Türklerin adlarının
değiştirilmesi sıralarında Belene Ölüm Kampı'na gönderildi. Oradan dönünce dе ailesiyle
beraber ülkenin sadece Bulgarlarla meskûn bölgesine sürgün edildi. 1989'un Büyük Göç'ünde
sınırdışı edildi. Halen İstanbul'da oturmaktadır.

Sanatçı, Türkiye'de Esendoruk soyadıyla bilinir.

Sanata şiirle başladı. Daha sonraları öykü yazmaya başladı. Bunların bir bölümü
1965 yılında Yaralı Güvercin adlı kitabında yayımlandı. 1967 yılında dа Bırak Kocamı uzun
öyküsü basıldı.

Türkiye'ye geldikten sonra dа 1989'da S.O.S veya Üçüncü Mezar, Ölmek Ölmek
(Şiirler 1991) ve Sabır Duası (Sürgünlük Surları) adlı şiir kitaplarını yayımladı. Bunlarda her
dize sessiz bir haykırıştır, çağrıdır. Sözler birer birer yara gibi kanar. Sanatçının, Üçüncü
Mezar’ında karamsar, gözyaşlı bir hava esmektedir. Bunlar acının, kelepçeli elin yazdığı
şiirlerdir. Bulgaristan Türklerinin dramı yazarın Uçurum ve Buruk Acı adlı romanlarına da
konu olmuştur. Sanatçı, yeni yayımlanmış kitaplarında Istıraphaneden Mektuplar ve Taşlaşan
Çocuk adlarını vermiştir.

AĞLAYAN EVİM

Ömrümün yirmi iki yıllık sıcak yuvası


Yıkılmaya yüz tutmuş baba evim merhaba
Hani nerede kardeş bacı ana ve baba?
Sana mı düştü bütün ayrılıkların yası?

Gözlerim yaşlı gezip dolaştım оdа оdа


Her eşyanın bir şeyler fısıldayan dili var
Bana dünü anlatan birer roman her duvar
Türkçemde ilk kelimem ilk adımım burada

Bir ıssızlık bir korkunç sessizlik, ne kuş sesi


Ne fare tıkırtısı, her yan örümcek ağı
Her köşen her bucağın ıssızlığın tutsağı
Bir çivide ağlıyor annemin seccadesi

Ağlıyor günde beş kez aptes aldığı ibrik


Yıllardır susuz kalan aptesliği ağlıyor
Beynime hücum eden hatıralar kızıl kor
Çocukluğum başımda serçelerce cir cirik...

248
Üzerinde her zaman tütün kıydığı tahta
Babama еl ediyor gel gel ediyor sandım
Sarıkaya'ya bakan pencereye abandım
Ilgıt ılgıt ıstırap vardı çektiğim ahta

Kahve kutusu, bakır cezve kalmış bir rafta


Bir kenara atılmış ağaç kahve kaşığı
Telvenin bir fincanda duruyor bulaşığı
Kahve içiyor sandım dedemi şu tarafta

Bir köşede perişan yazı yazdığım masa


Tahtaları çürümüş iki bacağı kırık
Göğsümden boğazıma hücum eden hıçkırık
Çocukluk günlerime özlemden doğan tasa

Şuracığa kurardık yaz günü soframızı


Tuz, soğan, ekmek ve dе ardıç kokulu ayran
Tatlı dildi en leziz katığımız her zaman
O günlerin özlemi yüreğimde bir sızı…

Pecereme yaslanmış eriğin dallarında


Ne tek meyvecik ne de öten bir tek kuşcağız
Nerede, kim bu hâli anlatacak dil, ağız?
Silinmiş bütün izler kapı mandallarında

Gözüm yaşlı dört yana tekrar tekrar baktım dа


Süzüldüm dışarıya sessizce gözümde yaş
Uzaklaştım evimden yuvamdan yavaş yavaş
Yüreğimi ağlayan evimde bıraktım da

23 Ağustos 1993 -Koşu Kavak-Bulgaristan.

SİTEM

Unutulduk yıllarca Rumeli’de yok gibi


Bizim elimiz bağlı, sizinkilerde asa.
Bu ihmal, yürekleri sihirli bir ok gibi
deldi, geceyi nasıl delerse bir yarasa.

İlgisizlik okuna, düşmanın bilmeceli,


Katliama uzanan zulmü eklendi bir de.
Varıp geldik cephelerde taşıyarak eceli
Bir ayakla hapiste, bir ayakla kabirde.

Sabahları açılmayacak gibi uzarken gece,


Sızdı can evimize zulmün bütün irini.
Beyin duvarımıza kazıdık hece hece

249
Direniş kalemsiz-kâğıtsız, şiirini.

Kimi ateşte yandık, dönüp çürüdük nemde,


Kaç kulağa, kaç kalbe ulaştı ki ahımız!
Yanıp kül olmadıysak eğer о cehennemde
Bir sizdiniz güç veren, bir yüce Allahımız.

Ve kader çevirirken zulmün son yaprağını


Doğduğumuz diyardan koparılıp kovulduk.
Anavatanın öptük hasretle toprağını,
Kendimizi İstanbul sokaklarında bulduk.

Ne garip tecellidir; ya Rab, galiba ciniz!


Gözükmüyoruz cinler gibi İstanbul’da da.
Doğuştan mıdır varı “görmeme” özenciniz,
Yoksa bir ihmal mi var, şair denen kulda dа.

Sevecenliktir asıl büyüklüğün temeli;


Kanat gerer kuş bile yavrusuna yuvada.
İlginize susamış şiirimizin eli
Hâlâ açık dilenci gibi eli havada.

Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-28, 1998, 19.

250
MUSTAFA MUTKOV
(Mustafa Mutlu)
(Lofça, 1935-Sofya, 1997)

Lofça’ya bağlı Gorsko Slivovo (Dağ Slivovo) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde,
rüştiyeyi de Emirköy’de bitirdi. Sofya Türk Öğretmen Okuluna (Türk Pedagoji Mektebine)
başladı, burası kapanınca öğrenimini Razgrat Türk Öğretmen Okulunda tamamladı.
Öğretmenlik yaptı. Daha sonra Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünde okudu. Halk
Gençliği ve Yeni Işık gazetelerinde çalıştı. Madencilik, Şoförlük, Vatmanlık (tramvay
sürücülüğü) yaptı. Birkaç yıl eski Sovyetler Birliği’nde inşaat işçisi olarak çalıştı. Bulgaristan
Türklerinin adları iade edilince Mutlu soyadını aldı. Hak ve Özgürlük gazetesinde çalıştı. 26
Eylül 1997 yılında Sofya’da öldü. Şiirlerini Sabah Yolcusu (Sofya, 1965) adıyla kitaplaştırdı.
Şiirlerinde bir içtenlik, bir sıcaklık vardır. Birkaç düz yazı eseri de aslında birer
şiirdir.

İNSANOĞLU

Sabahlara seviniyordu insanoğlu,


Yaşanası mutluluk emeliyle,
Toprağa, suya, güneşe seviniyordu,
Ve şükür ediyordu Allah’a öz diliyle.

Geldi cellât,
Konuştuğu dilini aldı insanoğlunun,
“Cız” dedi yüreği, kan ağladı,
Bütün varlığını dağıttı kül gibi,
Gelecek günlere bel bağladı.

Geldi cellât,
Arkadan adını da aldı insanoğlunun,
Gözyaşlarında eridi tüm umutlar,
Kanında hareket var, kavga var…

Sonra yollara çıktı insanoğlu,


Haykırdı güçlü sesiyle, varlığına inandı,
Şifa aradı, derman aradı, hak aradı,
Çünkü her şeyden önce insanoğlu
İNSANDI

Hak ve Özgürlük, Sayı-16, 1992.

HER GECENİN GÜNDÜZÜ VAR

Ana yüreği. Dayanamadı. Yola çıktı gene. Düşünceleri yolda... Uyanık, rahatsız,
durmadan kabaran düşünceler...

251
Tren tekerlekleri aralıksız sekiyordu rayların eklerinde. Gene Belene’ye götürüyordu
anayı tren. Kompartımanda bir köşeye büzülmüş susuyordu. Dalgındı. Daha doğrusu yorgundu.
Biraz sonra kirpikleri ağırlaştı ve yavaşça kapandılar.

***

Karanlık bir gece. Yağmur yağıyordu şıpır şıpır. Dökülen damlalar ılık mı ılık. Peri
kızları dans ederek yıkanıyordu ılık sularda. Ansızın şimşek çaktı, arkadan şiddetli bir gök
gürültüsü... Yer, gök parçalandı sanki. Peri kızları birdenbire kayboldu. Ana hangi tarafa
gideceğini şaşırdı. Biraz durakladı. Bakışları karanlığı yararak, körler gibi ellerle yoklayarak
oğlunun bulunduğu yöne doğru yürüdü. Yüzünü görür gibi oldu karanlıkta. Sapsarı. Tıraşsız.
Bakışları mert... Bu anda tekrar şimşek çaktı ve öylece gökte asılı kaldı. Ortalık apaydınlık
oldu. Oğlunu tamamen gördü ana. Bilekleri kelepçeli, ayaklarında ağır zincirler var. Gittikçe
büyüdü oğlu. Dağ gibi oldu. Arkasında iki silâhlı bekçi. Ufacık, ufacıktı ikisi de. Oğluna
doğru koşmaya başladı ana. Birdenbire deprem. Yer ikiye ayrıldı. Derin bir uçurum meydana
geldi ikisinin arasında. Bir çağlayan gürültülerle akmaya başladı. Uzaklarda bir ev yanıyor ve
onun etrafında hangi yöne koşacağını, ne yapacağını bilmeyen insanlar vardı. Uçurum gittikçe
derinleşerek genişledi. Anayla oğul arasındaki mesafe büyüdükçe büyüdü. Uçurumu atlayarak
oğlunun boynuna sarılmak istedi ana. Ama hiçbir türlü yapamadı bunu. Daha bir yelteniş,
sonra tekrar sıçramaya çalıştı ana. Çaresiz... Ayakları toprağa yapışmış, yerden alamıyordu
onları. Bütün çabalarına rağmen kımıldatamıyordu ayaklarını. Ellerini uzattı sonra. İnce, cılız
elleriyle oğlunun yüzüne değmek istedi. Ama bir türlü dokunamadı oğluna. Ufacık bekçiler onu
geri geri çekerek daha da uzaklaştırdılar anadan. Rüzgârla karışık, yumak hâlinde bir kör
duman geçti üstlerinden. Ananın kolları havada asılı kaldı. Uzadılar, uzadılar... Susmasına
rağmen, ananın kulaklarında oğlunun güçlü sesi iki dağ arasında yankılanarak yükseliyordu.
Şiddetle gene gök gürledi. Ufacık bekçiler, kayboldu bu anda. Uçurum düzlendi, çağlayan
sustu. Ana oğlunun yanına gitti. Kucaklayarak öptü... Oğlu susuyordu hep. Ana:

“Konuşsana oğlum, anlatsana!...”


“…….”

“Sana çok işkence yapıyorlar mı?...

“…………………..”

“Arkadaşların selâm etti. Bu аd meselesi hepimizin canını sıkıyor.”

Oğul, teşekkür ifadesi başını salladı yalnız.

Şimdi ise ana sustu. Konuşmak için dudaklarını oynatıyor, ama sesi çıkmıyordu bir
türlü. Sonra koynundan bir elma çıkardı ve:

“Аl oğlum, baksana dudakların kapçık kapçık. Bizim köyün elması. Dudaklarını
ıslatsın.”

Oğul kendini toparladı.

“Bizim köyün elması, öyle mi?”

“Öyle oğlum öyle. Bizin ağaçtan topladım, sana sakladım.”

252
Oğul başını sallayarak “istemem” işareti yaptı. İçinde yeni bir dünyanın sabahı,
yaşanacak günlerin sevinci kabarıyordu durmadan. Ağaçlar meyve yüklü, çocuklar oynuyor
onların etrafında. Birbirlerine Ahmet!.. Mehmet!.. Ali!.. diye haykırıyorlar.

Bu defa ana koynundan bir avuç ceviz ve erik kurusu çıkardı.

“Bunları bari аl oğlum!.. Bir şeyler at ağzına. Bizim köyden getiriyorum onları dа. Аl
oğlum, аl!... Alsana!..”

“Sağol, istemem ana!.. Sen ye..”

Sonra oğlunun kulağına:

“Oğlum, о ufacık bekçiler nerede kaldı? Onlar yokken bu zincirleri bana tak! Senin
yerine ben duracağım burada. Beni darağacına çeksinler isterlerse. Ben günlerimi yaşadım
artık. Senin daha bunca yapacak işlerin var. Haydi, ver dе!.. Baksana bileklerini nasıl sıkmış
kelepçeler! Benim bileklerim daha ince. Sıkmaz.

“Olmaz ana!.. Anasız evlâtlar beş para etmez. Değil mi onlar yürür evlâtlarının
ardından.Değil mi onlar ışık tutuyorlar evlâtlarının yollarına… Belki de ondan benim yollarım
o kadar ışıklı,o kadar aydınlık!...”

“Ne aydınlığıymış о?!.. Zindanda tutuyorlar seni.”

“Нег gecenin gündüzü vardır ana. Benim dе gecelerimin gündüzü vardır ana.” Benim
de gecelerimin gündüzü olur.”

Bu anda о ufacık iki milis belirdi.

“Haydi, yeter artık!..” dedi biri.

Ana oğlunu tekrar kucakladı. Cılız, ince kollarıyla sıktı, sıktı ve hıçkırıklar içinde:

“Hayır, vermem oğlumu!.. Oğlumu cellâtların eline vermem bir daha!.. Onun yerine
ben gireceğim buraya... Vermem, vermem... Bir daha salmam oğlumu buralara!..”

Bekçiler üstün geldi. İniltili zincir sesleri içinde ortalıktan kayboldular oğluyla
birlikte. Bir kör duman içine gömüldüler.

Ana olanca sesiyle:

“Aliiii!”... diye haykırdı arkalarından. Sesi dalga dalga yayıldı etrafa. Тuna nehri:
“Aliii!..” diye tekrarladı ananın sesini.

***

Ana birdenbire sarsıldı. Uyandı. Yorgun gözlerle baktı kompartımandaki yolculara.


Kimse uyumuyordu.
Yolculardan biri:

253
- Ne oldu anne, rüya gördünüz galiba?

- Ooohhh, dedi ana, gözlerimi yumar yummaz hep O geliyor karşıma. Oğlum.

- Nerede oğlunuz?

- Hapiste, Belene’dе. Onu görmeye gidiyorum.

- Ahaaa!.. Rüyanızda Ali diye haykırdınız dа... Şu аd meseleleriyle ilgili olacak


herhâlde?

- Evet, benim oğlum adını vermek istemedi. Hemen yakaladılar onu. Bir Bulgar adı
alsaydı ne olurdu?!.. Belki dе buralara düşmezdi. Kim nasıl аd koyarsa koysun, ama ben gene
Ali diyecektim ona. Hiçbir türlü kandıramadım onu. Bana Fani adı verdiler. Ben Fani
miyim?!.. Benim adım Fatma. Anamla babam vermiş bu adı bana. Başkası olamam. İçim dе
Fatma, dışım dа...

Kompartımandakiler bire dek susmuş, sürüp giden olayları düşünüyorlardı bu anda.


Kim bilir?!..

Ana oğlunu görecekti birkaç saat sonra. Tren ise öyle yavaş gidiyordu ki... Anaya
öyle geliyordu. Oysa tekerlekler aralıksız sekiyordu rayların eklerinde.

Hak ve Özgürlük, Sayı 15, 1995.

254
FAİK İSMAİLOV
(Faik Arda)
(Kırcaali, 1935-Kırcaali, 1995)

Kırcaali’nin Eğridere (Ardino) kasabasına bağlı Elmalı Kebir (Yabılkovets) köyünde


doğdu. İlk ve ortaokulu köyünde, liseyi de Eğridere’de okudu. Sofya Üniversitesi Türkoloji
Bölümünden mezun oldu. Sonra doğduğu yörede öğretmenlik yaptı.

Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Arda, bunları Ağarınca Tan (1965) adıyla
kitaplaştırdı. Birçok şiiri de Eylülcü Çocuk, Halk Gençliği gazetelerinde ve Yeni Hayat
dergisi sayfalarında bulunmaktadır.

Kasım 1989 tarihinden sonra ülkede demokratikleşme sürecinin ilk adımların


atılmaya başlamasıyla şair yeni şiirlerini Hak ve Özgürlük gazetesinde Faik Arda soyadıyla
yayımlamaya başladı. Yeni şiirlerinde Bulgaristan Türkünün elem ve kederi, Bulgarlaştırma
yıllarında verilen kurbanlar, işlenen barbarlıklar sanatçı tarafından şiirleştirildi. Bu şiirlerin bir
bölümü Ben Seninle Varım adlı şiir kitabında topludur.

Faik Arda 24 Ekim 1995 yılında öldü.

KİM ALDI?

(Zorla Bulgarlaştırma sürecinin minik şehidi Türkân’nın sesi)

Hani benim ellerim vardı


Minik ellerim,
Pamuk ellerim,
Kır çiçekleri topluyor
Kuzuları okşuyor
Güvercinler çiziyordum.
Ellerim nerede kaldı?
Verin bana ellerimi!
Ellerimi kim aldı?!..

Hani benim ayaklarım vardı


Fıstık gibi
Ufacık-Tefecik ayaklarım
Çayırlarda koşuyor
İp atlıyor
Ve dans ediyordum.
Ayaklarım nerede kaldı?
Verin bana ayaklarımı!
Ayaklarımı kim aldı?...

Hani benim saçlarım vardı.


Siyah saçlarım
Sırma saçlarım
Her sabah,

255
Doğan güneşe karşı
Onları tarar tarar
Bir yana bırakırdım.
Saçlarım nerede kaldı?
Verin bana saçlarımı!
Saçlarımı kim aldı?!..

Hani benim bebeğim vardı


Geceleri uyutur,
Gündüzleri oynatırdım,
Boncuk gözlü
Sırma saçlı
Cicili bicili bebeciğim
Söyleyin nerede kaldı?
Verin bana bebeğimi!
Bebeğimi kim aldı?!..

Hak ve Özgürlük, Sayı-17, 1992.

ÖLÜ KÖY

Bu köyün sakinleri
Yüzyıllar boyunca
Teker teker doğdular
Ve 89’un yaz ortalarında
Ay karanlık bir gece yarısı
Cümbür cemaat kovuldular...
Neredeyse iki yıl oluyor ki,
Kara seller gibi akıyor geceler
Bu ölü köyün üstüne

Pencereler gör bak ya, kırıktır camları


Acı çıtırtılarla inim inim
Çöküyor ha, iniyor damları…
Kapıları açılıp kapanmıyor
Pınarları ölü gözleri gibi kurumuş
Ocakları tarumar olmuş yanmıyor…
Boşuna açıyor bu köyde bahar
Yok artık yeşil yaylalarında
Çiçek toplayan menekşe gözlü çocuklar…
Ufacık tefecik tarlalarında
Altın tütün toplamıyor ne yazık
Sırma saçlı Elif’ler, Gülşen’ler

Tuna Boyu, Sayı-14, 2001, 4.

256
LÂTİF ALİEV
(Latif Ali Yıldırım)
(Silistre, 1935-İstanbul, 1999)

Silistre’ye bağlı Kemalköy’de doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu da Emirköy’de


okudu. Razgrat Türk Öğretmen Okulundan (Türk Pedagoji Mektebinden) mezun oldu. Bir süre
öğretmenlik yaptı. Sofya Radyosunun Türkiye’ye ait Türkçe yayınlar Servisinde çalıştı. İşçi
olarak çalıştığı yıllar oldu. 1989 Büyük Göçünde Türkiye’ye geldi ve burada Yıldırım soyadını
aldı. 1999 yılında İstanbul’da öldü.

Şiir yazmaya öğretmenlik yıllarında başladı. Bir Bahçeden Bir Bahçeye adlı şiir kitabı
1961 yılında yayımlandı. Burada toplamış olduğu şiirlerinden bir bölümünde komünist rejime
ayak uydurduğu görülmektedir. Daha sonraki yıllarda yazmış olduğu şiirlerini de Bir Yeşil
Seviyorum adlı kitabında topladı. Son yıllarda basılsan kitabı da Sonbahar Çağrışımları adını
taşımaktadır.

YAŞLI GÖÇMENLER

“Utanç Trenleri”nin getirdiği


Yaşlı göçmenleri gördüm
Avcılar Parkı’nda dün.
Avuçlarının içinde
Tutarak sımsıkı yalnızlıklarını
Banklarda oturuyorlardı…

Saçları biraz daha pamuklaşmış


Biraz daha çökmüş omuzları
Besbelli ki
Çoktan yitirmişti eski gücünü
Bükülmez bilekleri…

Pehlivan yapılı bedenleri


Avcılar Parkı’ndaydı belki ama
Ufuk çizgisinin ötesinde
Kimbilir nerelerde
Çarpıyordu yürekleri…

Harcını terleriyle kardıkları


Duvarını elleriyle ördükleri
Kâh hayaller kurdukları
Kâh rüyalar gördükleri
Kimi gün güldükleri
Anılarla dolup taşan
Sevimli
o sımsıcak
Evleri şimdi onlardan
O kadar uzaaak…
Ve onlara o kadar yakındı ki,

257
Cami avlusunda Musalla taşı sanki…
Uzansalar
Erivereceklerdi.
Ve avuçlarının içinde
Sımsıkı tuttukları
Yalnızlıklarını

O taşın üstüne
Serivereceklerdi…

Kim bilir
Belki onlar da
Bunun farkındaydı.
Yine dе farkında değilmiş gibi
Bir rehavetin yumuşak
sularına bırakarak
Yorgun bedenlerini
Seyre dalmışlardı Avcılar Parkı'nda
Cil’ve cümbüş
oynaşan kuşları...

Deniz gibi buğulu


Deniz suları kadar
Derin ve serindi
Düşük kaşlarının altında
Yarı sönmüş bakışları...

Neylersin,
Yazanlar böyle yazmış
Yazgısını göçmenlerin.
Bedenleri başka yerdedir
Bir başka yerde çarpar
yürekleri...
Hele hele düşleri...
Yönünü ve yerini
Saptamaya çalışmayın.
Kim bilir hangi sularda
Çekiyorlardır
kürekleri...

S. Bayramöz, Türkçenin Sarmaşıkları, Ankara, 2002, 117-119.

258
ALİ BAYRAMOV
(Ali Bayram)
(Silistre, 1935)

Silistre’nin Akkadınlar (Dulovo) kasabasında doğdu. İlköğrenimini doğduğu kasabada,


lise öğrenimini de mestanlı’da (Momçilgrat’ta) yaptı. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden
mezun oldu. Öğretmenlik yaptı, fabrikalarda çalıştı.

Erken yaşta şiir yazmaya başladı ve bazılarını Türkçe çıkan gazetelerde yayımladı. Son
yıllarda da yazmış olduğu yeni şiirleriyle birlikte bunları Konca Gülüm (1995) adıyla
kitaplaştırdı. Şiirlerinin büyük bir bölümünde Bulgaristan Türklerinin dramı dile
getirilmektedir.

KÜÇÜK BULGAR MEZARLIĞI

Bu karşıda görünen küçük Bulgar Mezarlığı


Soykırımı devrinin acı hatırasıdır.
Kabirler üstündeki solgun açan çiçekler
Bulgar adı altında yatanların yasıdır.

Buna benzer mezarlık görmedim hiçbir yerde


Ne İsa’nın haçı var, ne ağacı ne gülü,
Kanayan yaradır bu mezarlık yüreklerde
Toprağında yatanlar kalbimizde gömülü..

Mezar taşlarında Bulgar adları


Biz Türklerin gözüne bir ok gibi batıyor.
Istıraplar içinde geçmiştir hayatları
Küçük Bulgar mezarlığında koca Türkler yatıyor

Konca Gülüm, 1992, 45.

Dilimize Sahip Çıkalım

Ey aziz analar, aziz babalar


Lütfen, dilimize sahip çıkalım!
Tehlike çanları durmadan çalar
Hep birlikte engelleri yıkalım!

Türkçe eğitimi girdi çıkmaza


Devlet kulak asmaz hiçbir ikaza
Bir okunmaz dilekçe yaza yaza
Uçuruma giden yoldan çıkalım!

Dilekçe vermiyor bazı veliler


Onların yaptığını yapmaz deliler;

259
Her millet dilini okumak diler
Çevremize ibret için bakalım!

Türkçe normal okunmaktan uzaktır.


Seçmeli ders dilimize tuzaktır;
Cahil kalan çocuklara yazıktır
Gaflet uykusundan haydi kalkalım!

Türk dilimiz aldatmaca okunur


Biz Türklerin onuruna dokunur,
lsrar etsek programa dа sokulur
Devlet kapısını sıkça kakalım!

Hiç önem verilmez Türkçe dersine


Günden güne işler gider tersine
Türkçe okuyanlar azalır her sene
Geç kalmadan çaresine bakalım!

Dilimiz yaşarsa biz dе yaşarız


Dilimiz uğruna dağlar aşarız
Öz dilini sevmeyene şaşarız
Gönüllerde dil sevgisi yakalım!

Türkçenin kaderi bizim elimizde


Ne güzel türküler var dilimizde;
Biraz Türk duygusu var ise bizde
Lütfen, dilimize sahip çıkalım!

Balkan Öğrenci Mektubu, Sayı:-3, 1995-96, 39.

Yetim

Ülkemizde Türkçe eğitimi


Eğitim Bakanlığının yetimi

Dulovo

Bizim Anayurt, Salı-42, 2001

Dostsuz Yaşam

Göç ettiler eski dostlar


Arda kalan gözyaşı, gam
Gönüllerde hasretlik var
Zevk vermiyor dostsuz yaşam!

260
Üzgün geçer dostsuz günler
Anı oldu mutlu dünler,
Ne bayramlar, ne düğünler
Zevk vermiyor dostsuz yaşam!

Unutulmaz eski dostlar


Dostsuz dünya bana pek dar,
Yaşamda bir burukluk var
Zevk vermiyor dostsuz yasam!

Dost yüzüne kaldım hasret


Bilmem nasıl etsem gayret,
Hiçbir şeyde yok bereket
Zevk vermiyor dostsuz yaşam!

Eski dostlar bir sır kaldı


Aramızda sınır kaldı,
Yaşantımız kısır kaldı
Zevk vermiyor dostsuz yaşam!

Kaynak, Sayı-2, 2001, 11.

261
SÜLEYMAN YUSUFOV
(Süleyman Yusuf Adalı)
(Kırcaali, 1936)

Kırcaali’nin Koşukavak (Krumovgrat) kasabasına bağlı Adakköyü’nde doğdu. İlk ve


ortaokuldan sonra Kırcaali Türk Öğretmen okulunda (Türk Pedagoji Mektebinde) okudu.
Hasköy (Haskovo) Öğretmen Enstitüsünden mezun oldu. Öğretmenlik yaptı. Kırcaali Nov
Jivot-Yeni Hayat gazetesinde çalıştı. Serbest göçmen olarak ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç
etti. Burada Adalı soyadını aldı. Gebze’de öğretmenlik yaptı.

Kırcaali’de öğrenciyken şiir yazmaya başladı ve başarılı oldu. 1965 yılında Bir Uçtan
Bir Uca Memleket adlı şiir kitabı yayımlandı.

Son yıllarda yazdığı şiirlerinde Bulgaristan Türklerinin dramı konusu işlenmektedir.


1984-1985 yıllarında Koşukavak yöresinde zulme karşı yakılan türküleri de toplayarak
okurlara sundu.

Sanatçının hazırlamış olduğu kitapları da şu adları taşıyor: Yağmura Özlem, Bir


Damla Sevgi ve Çocuk Şiirleri.

MESTANLI MEYDANI

Namusluluğunun, çalışkanlığının
ve sabır oluşunun
cezasını çeken insanlarımız
Terkedip gecelediği dağ başlarını
İçlerine akıtarak gözyaşlarını
gömdü soğuktan donup ölen bebelerini,
çevirdi nihayet düşmana gözlerini
yürüdü.
Yürüdü önünde mertçe durmaya,
Yürüdü çilesinin hesabını sormaya.

Ve üç nehir taşıverdi teknesinden


Üç nehir harıl harıl doldurdu sokakları
Ve çıplak ayaklarıyla çiğneyip karı
Üç nehir Mestanlı Meydanında karşılaşacaklardı
Meydan temizceydi, dardı.
Ve Mehmetler, Aliler, Ayşeler, Zeynepler
küme küme, birer birer
Köy yollarını geçtiler,
Dağ bellerini aştılar
Karşılaştılar.
Ürkek ve kararsızdılar önceleri
Yalın kılıçlar gibi yalın
Ve çıplak elleri
Bir yanda masum insanlarımız
Торu tüfeği ile düşman öbür yanda

262
Terasından seyrediyor balkan Kasabı
Kurnazdır, bilir işini
Sırıtarak seyrediyor bak
Tankların çocuk arabalarını ezişini...

Ey düşman, yanına mı kalacak bu?


Temerküz kampına çevirsen dе her yanı
Doğup öleceğiz, ölüp doğacağız
Görünceye dek çilemizin hesabını.
Yüzümüzdeki hüzün
Şehitlerimizin yasıdır.
Kanımızla boyanan bu meydan
Bu şehrin bizim oluşunun bir damgasıdır.

24 ARALIK 1984 Balkanlar’dan Esinti, Sayı-3, 1990, 29.

KANLI DÜĞÜN

Tez tutun yengeler kınam karılsın


Sabah erken Kırcali’ye varısın
Ali nerde diye bir bir sorulsun
Güvey entarisini kolaladım ben…
Kış filân demeyin karanfil derin

İşitir gibiyim sesini yerin


Nişan bileziğimi götürüp verin
İsteyin geri Ali'min cesedini...

Söğütlü boyunu duman bürüdü


Devlet eşkıyası üstümüze yürüdü
Koç yiğitler karakolda çürüdü
İçlerinden biriydi nişancı Ali’m.

İçimiz kan ağlar yasta cümlemiz


Ses değil anneciğim duyduğum yankı
Kimlere ne ettik, neyledik ki biz?
Üstümüze salıverdi zırhlıyı, tankı.

Aç gözlerini Ali'm, aç gözlerini


Çevremle yaranı bağlayayım
Bırakın yengeler, bırakın bacım
Ali’me yüz sürüp ağlayayım?

Mestanlı yollarını kimler geçecek,


Elimdeki tastan kimler içecek
Telli duvağımı kimler açacak?
Аl kanlar içinde yatıyor Ali’m...

263
Kırcaali 1985
Balkanlar’dan Esinti, Sayı-3, 1999, 29.

RUMELİ TÜRKÜSÜ

Ben bir Rumeli türküsüyüm


1913 yılında Ekim ayının
Seyitbaba türbesinde bıçaklandım
Ve kaderimin oyunu mu dersiniz
Yine güneşli bir gününde 68’in
Aynı şehrin çöplüklerinde yandım.

Ardayla aktım, Ardayla duruldum


Yoruldum Karatepe yamaçlarında
Kör kuyulara atıldım geceleyin
Bu güne dek hâlâ iniltim gelir.

Ben bir Rumeli türküsüyüm


Halimin Kanlı deresinden çıkıp
gelmişim

Acılar üleştirmişim üzülerek


Sevinçler dağıtmışım kapı kapı

Ben bir Rumeli türküsüyüm


Кan dolmuş bacımın gözbebekleri
Bir elimde civan Yusuf
Diğerinde Feridemin kanlı bilekleri

Arda boyları sarı karınca


Nerelere varayım sabah olunca

Maya dağdan kalkan kazlar


Artık Burdur ovasına inemez
Geri dönemez
Kazlar kazlığını unuttu çoktan
Şalvarları yırtıldı ak topuklu kızların

Görmedin mi bacım görmedin mi


Adalının mahallesinde çeşme taşını
Yıl-1985, mevsimlerden yaz
Artık tüm mahalle halkı kalksa
durduramaz

Sökülen mermerin ağlayışını


Ben parçalanan beyaz mermerde
dörtlük
Avutamam suya gelen yavruyu
Parmağı ağzında boynu bükük

264
Ben parçalanan beyaz mermerde
dörtlük

Çıkayım gideyim Urumeline


Kimleri sarayım Mehmet senin yerine
Sevmek sarmak bahsi bitti bacım
Şimdi ben hoyratça çiğnenen onur
Çocukların acı gülüşü
Annelerin korkulu düşüyüm.

Derbent dereleri dar geldi bana


Bu vakitsiz ölüm zor geldi bana
Hayır bacım derbent deresinde
çıkmadı canım
Sevenlerim vardı, ben dе severdim
Varıp kınalı ellerinden öpemedim
Nasıl bilirdim yanımdakinin düşman
olduğunu
Söğütlü boyunda vurulacağımı
Nerden bilirdim.

Ben bir Rumeli Türküsüyüm


Yağbasan panayırında güreş havası
Dizelerimi tekrarlıyor özenerek
Mümin Ali mehterin gırnatası
“Sabah oldu uyansana,
Gül yastığa dayansana”

Gül yastığa dayanmak kolay iş bacım


Acılara zor,
Taş bebeği emzirmek kolay olmuyor.

Ateş bacayı sarmış


Yanıyor ümit tarlamız, yanıyor
Buğdayımız yanıyor ekin
Fısıltılı bir haykırışla devleşiyor bak
karakuzlu Ömerim gözlerinde kin

Ben bir Rumeli Türküsüyüm


İçim döğüm döğüm keder
İçim yumak yumak acı
Yaralı bir güvercin olmuşum.

Beşik depeden geçmişim


Ardadan su içmişim
ve sığınmışım Adalı bir şöförün evine

Ne felâkettir, bacım ne felâkettir


Hanaylar yaptırdım da döşedemedim
Çift kumrularıma eş edemedim

265
Başladığım tüm işler yarıda kalır.

Ben bir Rumeli Türküsüyüm


Nerde beni fısıldayan dudaklar
Beni sevenler dağılmış tun tun
Serinletemez başımın yangısını artık
Ne sabah yeli,
Ne bir Debreli Hasanın martininden
Çıkan kurşun

Edirne köprüsü taştan


Ey Rumeli yiğitleri, pos bıyıklılar,
Hanginiz çıkaracaktı beni baştan
Nerde kaldı ısınacağımız ocak
Ben yanık ki bir Rumeli sazın telinde
Теl ha koptu, ha kopacak.

Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı:8, 1993, 25.

GÖÇMENLERİN EVLERİ

Tütmeyen bacaların boynu bükük


Terkedilmişliğin ıssızlığı sokaklarda.
Kırık camların gözlerinde yaş,
Paslı kilitler esniyor kapılarda.

Kesilivermiş sonbaharın nefesi,


Beyaz evlerde sönük ocaklar.
Örümcekler ağ germiş köşelerde
Kırlangıç sesine hasret saçaklar.

Mahzun mahzun yola bakıyor ağaçlar,


İnsan adımlarına hasret eşik.
Ütülenmiş, beyaz boş sargılarda
Bebek sesini arıyor hâlâ beşik...

Otlar bürümüş izlerimizi,


Burda tüm sevinçler kedere yenik.
Yüzü gülmeyen pencerelerde
Güneşten ağaran perdeler inik.

Anılara dalmış göçenlerin evleri,


Acılara acı eklercesine.
Birbirlerine bakıp dertleşiyorlar,
Dönmeyecek sakinlerini beklercesine..

1993
Kaynak, Sayı.o, 2000, 11.

266
MUSTAFA ÇETEV
(Mustafa Çete)
(Razgrat, 1936)

Razgrat’ın Kalava (Dânkovo) köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu köyünde okudu.


Razgrat Türk Öğretmen okulundan (Türk Pedagoji Mektebinden) mezun oldu. Razgrat
yöresinde uzun yıllar öğretmenlik yaptı. 1989’un Büyük Göç kervanlarına katılarak İstanbul’a
geldi. Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptı ve Bulgaristan’a döndü. Hak ve Özgürlük, Filiz
gazetelerine muhabirlik yaptı. Halen Zaman-Bulgaristan gazetesinin muhabirliğini
yapmaktadır.

İlk şiir kitabı 1995’te basıldı ve Deliorman Melodileri adını taşımaktadır. Çocuklar
için de yazdığı şiirlerini 2001 yılında Mavi Çiçekler adıyla kitaplaştırdı.

Bulgaristan Türklerinin dramını konu alan bir hayli yazısı da vardır.

Hatice

Güzeldi güzelliğine Hatice,


Yanakları elma, dudakları kiraz.
Kaşları tığla çekilmiş gibi ince,
Gözleri ışıl ışıl, yüzü güleç, dili saz…

Çok civan oğlanlar göz atmıştı ona,


Abasını yakmadık delikanlı yok gibiydi
İnsancıldı davranışlarında sana, bana
Tornacı Remzi kalbinin sırf sahibiydi

Hor gördüler bu mukaddes sevgiyi,


Ayırt edemediler akla karayı
İş dönüşü kızıl bereli bozdu dengeyi
Açtılar Hatice’nin kalbine onmaz yarayı.

Kuruldu alelacele çilingir sofrası,


Masa dolusu meze, rakı, şarap…
Toplandı namussuzlar tayfası
Hatice’nin yüzünde kin, nefret, ıstırap

Çevirdi ele geçirdiği tabancanın namlusunu


“Eller yukarı, dedi, artık yok cefa, zulüm
Türk kızıyım ben, vermem size namusumu
Kendi tabancanızla size ölüm!”

Kaynak, Sayı-5, 2001, 22.

267
Veli Çavuşev diyor ki:
Bize karşı insanlığa yakışmayan davranışta bulundular

Sayın Veli Çavuşev, “Neşeli temsil”le Razgrat seyircisinin yeniden alkışlarını


kazandınız. 1985-1989 döneminde zorla Bulgarlaştırma süreci sırasında Sizleri televizyon
yayınlarında çok seyrek görebiliyorduk. Nedenlerini anlatır mısınız?

- Bunun nedenleri acıydı, kederli.. Yalnız benim değil, memleket sınırları dışında bile
çok kişinin kederi, acısıydı bu. 0 kahrolası Bulgarlaştırma süreci çok ağır gelmişti bana.
Babamın mezar taşında bile adını değiştirmişlerdi. Mehmet'ten Asen yapmışlardı. Annemle dе
aynı şekilde hareket etmişlerdi. 0 totaliter rejim yıllarını anımsamak istemiyorum tek sözle. Bu,
bir ulusu özümsemekten başka bir şey değildi. Tiyatrodan meslektaşlarım, kesinlikle karşı
çıkmışlardı bu haksızlığa. Afişlere adımı Veli Çavuşev olarak yazıyorlardı daima. Parti kent
komitesi, “e”nin “i” ile değiştirilmesini emrediyordu her defasında. Fakat meslektaşlarım “Vili”
değil, “Veli” diye çağırıyorlardı adımı. Onların bu insanlık duygusuna teşekkürü kendime borç
biliyorum.

- Bulgarlaştırma sürecinde ailenizin tepkisi neydi?


- Kesinlikle olumsuzdu. Dün Veli'sin, bugün ansızın Vili. Olacak şey mi? Gerçekten
yürekler acısı bir şey. Onmaz bir yürek acım daha var. Oğlum, Bulgarlaştırma süreci döneminde
vatani görevini ifa ederken öldü.
Burada gözyaşlarını tutamayan Veli Çavuşev'ten özür dilemekten başka bir şey gelmedi
elimden.

- Başınız sağolsun, Hiç istemeden yürek acınızı, gözyaşlarınızı yenilemiş oldum....

- O zamandan bu yana, ölümünde herhangi birinin parmağı olduğu düşüncesi aklımdan


çıkmıyor hiç. Lânetlenmiş gibiydik sanki... Oysa bütün hayatım, olanca ömrüm, Bulgaristan'la
birleşip kaynaşmak, Bulgaristan'la haşir neşir olmaktı. Doğduğum, koptuğum memleket
Bulgaristan. Burada yaşıyor, karınca kaderince yaratmaya çalışıyorum. Memleketim
Bulgaristan'a olan bağlılığımı adım başına kanıtladım. Acı ekmek bulundurmadım soframda.
Ekmeğimi namusluca çalışarak, alın teriyle kazandım. Bize yönelik bu çirkin saldırı, bu insanlık
dışı hareket kime gerekliydi? Nedendi bu baskı bu eziyet?.. Biz, meslektaşlarım Kaloyancev'le,
Mutafova, Anastasov ve başkalarıyla, şimdiki gibi, o zamanlar dа gerçek birer dosttuk.

- İçinde bulunduğumuz şu bunalımlı dönemde, sizin gibi hiciv dalındaki sahne


yaratıcılarını seyirciler nasıl karşılıyor?

- Gördüğünüz gibi... Büyük bir içtenlik, büyük bir sevgi, büyük bir saygıyla... Sürekli
alkışlarla... Seyirciler, ruhlarını, iç dünyalarını neşelendirmeye muhtaç ve susuz. Biz dе bu
susuzluğu gidermeye davet edilmiş kişiler gibi, elden geleni esirgememeye, insanlara sevinç ve
neşe bahşetmeye çalışıyoruz!..

Hak ve Özgürlük, Sayı-43, 1992.

268
İZZET NAİMOV
(İzzet Naimoğlu)
(Kırcaali, 1936)

Kırcali’nin Felekler (Nebeska) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu


Karagözler’de (Çernoçene’de) okudu. Kırcaali’deki Türk Lisesini bitirdi. Sofya
Üniversitesinin Biyoloji Bölümünden mezun oldu. Uzun yıllar Karagözler Lisesinde
öğretmenlik yaptı. Hâlen Kırcaali şehrinde oturmakta ve Zaman-Bulgaristan gazetesinin
muhabirliğini yapmaktadır.

Lise yıllarında şiir yazmaya başladı. Rodop insanının küçük sevinçlerini, kaderini,
göçlerin getirdiği büyük acıları şiirlerine konu yapmaktadır.

AZINLIĞIN KADERİ

Vatan deyip genci kalmış orada


Diyelim ki muradına erecek...
Tek başına ihtiyarı burada
Kimsesi yok bir yudum su verecek.
Ömür boyu oturduğu evinde
Bekleyişler umudunu yitirmiş.
Ne para pul, ne gençlik var elinde
Her şeyini yıllar almış götürmüş...
Rodoplarda gelin olmuş Üzküye,
Pek görgülü öyküsünü dinledim.
Senelerdir Bulgaristan-Türkiye
Çilesini çeker yoksul milletim.
Hastasını, ölüsünü gören yok,
Para ile ödenir mi değeri?
Kim ne dese, hiçbirine güven yok.
Böyle işte azınlığın kaderi....

Balkanlar’ın Sesi, Sayı-18, 2002, 30.

UNUTMA

Memleketin toprağını taşını


Bırakıp ta bir bavulla nereye?
Sil, saklama gözlerinin yaşını,
Bakmadan dа duramazsın geriye.
Özlemi var yangısı var arada,
Bir Ömür bu nasıl olsa geçecek,
Kira ile oturduğun odada
Yorganın mı var üstüne çekecek?
Her işini koymuş iken yoluna

269
Şöyle, şimdi perişanlık neyine?
İnsanı sev, dağları sev boyuna,
Kurşun değil, korkma yağan evine.
Geç te olsa, eden bulur, kardeşim,
Hadi belki şansın yürür, gam tutma!
Benim yoksul, küskün giden kardeşim
Bu toprak dа dedemizin, unutma!...

Balkanlar’ın Sesi, Sayı-18, 2002, 31.

YAZGI

Neyin vardı, ne gelirdi elinden?


Kırdı rüzgâr meyva yüklü dalları.
Çık deyince toprağından evinden,
Gittin, seçip dönülmeyen yolları...
Söylenmemiş türküler var dilinde,
Yıllar yılı yakılacak gidecek.
Anadolu köylerinin birinde
İki dönüm tarlan mı var sürecek?...
Kul oldun da eloğluna az geldi,
Kaderine tekrar boyun büktün mü?
Kaç keredir bahar geldi, yaz geldi
Bahçene bir fidan alıp diktin mi?
Kaderin bu, yürümedi gitmedi,
Yüklet bana şu dinmeyen sızını.
Ömür bitti, görgün çilen bitmedi
Tarih yazmış, tarihe sor yazgını…

Balkanla’rın Sesi, Sayı-18, 2002, 31.

BİZİM

Gidenler bizim,
Dönenler bizim,
Yol boyunca
Ölenler bizim
Buna dа kader mi diyelim
İki gözüm...

(Önder, 5 Eylül 2001, no: 11847, - Keşan – Edirne).

270
NAZMİ NURİEV
(Nazmi Nuri Adalı)
(Kırcaali,1937)

Kırcaali’nin (Ada) (Potoçnitsa) köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu köyünde bitirdi. Bir
süre Kırcaali Türk öğretmen okulunda okudu. Hasköy Tarım Meslek Lisesinden mezun
olduktan sonra köyündeki tarım kooperatifinde memurluk yaptı. Doğdu yörenin birçok
köyünde öğretmenlik yaptı. 1968 Göç Antlaşmasından yararlanarak Türkiye’ye göç etti.
Hâlen Gebze’de oturmaktadır. Burada Nazmi Nuri Adalı soyadıyla bilinmektedir.

Nazmi Nuri, daha öğrencilik yıllarında şiir yazmaya başladı. Birçok şiirleri dergi ve
gazetelerde basıldı. İşlediği temel konu, Rodop Türklerinin hayatıdır.

Türkiye’de de yaratıcılığını sürdüren şair, eserlerinde Rodoplar’da Bulgarlaştırma


olayını dile getirmektedir.

Kanlı Aralık Destan

Yıl 1984
Ау Aralık
Kanlı Aralık.
Kış, Kar, Buz
Tarihte yeni bir kara yaprak
Tarihe siyah bir anmalık
Yıl 1984 Ау Aralık.
Dünyam karanlık.
Bulgar kudurmuş
Bulgar kuduz.
Rumeli buz.
Kahpe Bulgar bırakmış işini gücünü
Dolaşıyor ev ev kapı kapı
Tunadan Rodoplara
Meydan okuyor Todor.
Yürekler ateş.
yürekler kor
Bir uçtan bir uca memleket
Tank, Тор, Tüfek
Siperde Dragan
Menzilde Hasan
Zalim Bulgar alıyormuş güya öcünü
Neden?
Тор sesleriyle gümbürdüyor dağlar
Silâh sesleriyle uyanıyor sabahlar
Ne düğün var ne bayram var
Geceler korkunç ıssız
Geceler uykusuz
Tüfek dipçikleriyle uyanıyor
mazlum analar, babalar

271
masum yavrular
ürkek, titrek...
Anam barut kokuyor ortalık
Ölüm kokuyor her gelen günler geceler
Feryatlar içinde Ayşeler Mehmetler
Kıpkızıl akıyor
Meriç, Tunca, Söğütlü, Burgaz, Arda.
Mekân kuruyor dağlarda
Kadın erkek
Çoluk-çocuk
Ölüm fısıldıyor dışarda fırtınalar
Sarı solgun meşe yaprakları mahzun
Günler ne uzun, geceler ne uzun
Benizler uçuk...
70'lik Havva Teyze de kırda bayırda
Tee orada. Dişlik dere yamaçlarında
Çalılıklar içinde yatıyor
yatıyor mecalsizce
yatıyor gizlice
İçinde bir ses:
"Sakın Bulgara söylemesin kimse"...
Türklüğümü vermem, diyor
İsmimi, imanımı
Benliğimi alamazsınız, diyor
Ada köylü Osman ve eşi Mümüne
Direniyor müşriklerin önünde
Posunlulu Mustafa
Son nefese kadar direniyor
Böylece yüzlerce Türk
Gidiyor karanlık hücrelere
gidiyorlar ölüme
Ve böylece
Geçiyor günler, geçiyor geceler
Feryatlar yayılıyor dünyaya
Dünya inanmıyor
Dünya tereddütte
Dünya uyanmıyor
Tarih utanıyor
Tarih sabırsız, dayanamıyor
Tarih soruyor:
Nasıl olur dа kıyılır insanlar?
Nasıl yok edilir bir anda 2 milyon Türk
Nasıl silinir kutsal İslâm Listesinden
Yusuf Hocalar, Ali Mollalar
Tüh...
Nasıl eritilir Fatihler, Fatmalar kendi sesinden?
Yüzyıllardır beslediğimiz Baykuşlar
Şimdi gözümüze saldırıyor
Bir Sofrada tıkırdıyan Kaşıklar
Şimdi içi zehir dolu

272
Gursağımıza akıtılıyor .
Yer-yemez misin...
Şimdi sen kimsin
Anasız babasız
kimsesiz
Yurtsuz yuvasız bir milletiz Anam.
Geçiyor günler, aylar
Artıyor soğuklar
Azgınca uğulduyor Ormanlar
Kar parçaları ekmeğimiz, suyumuz
Kırlar, dağlar, mağaralar dostumuz
Bastı bağrına bizi
"Karaguz"
Şşşt...
Sessiz sedasız
Duymasın soysuz...
Dövüyor harmanı
Sap saman olana kadar,
Kucak açmış bekliyor
Temerküz Kampı
Tuna ortasında "Belene"
Orası "Hayır" diyenlerin mekânı,
Ne ararsın Gâvurda merhamet, imanı
Anam
Yok mu bunun çaresi - imkânı?
Söylesene Anam
Hadi söylesene?
Taa ezeli kan ağlıyor Tuna
Tuna ağır başlı Тunа sabırlı
Ama
Sabır bardağı taştı taşacak Ana.
Ben Şumnu
Ben Eski Сuma
Ben Filibe
Ben Yediyüz senelik Türk Kitabesiyim
Çeşme, Köprü alınlarında,
Ben Tanrımın sesiyim Camilerde
Minare doruklarında
Ve şimdi Orak-Çekiç altında
Hüsrana uğrayan.
Ben sancılarla ağıran
Tan
Bekleyişler içinde zorla söken Şafak
Şen şimdi
Ecderhalar yuvası
Kırcali Mastanlı
Koşukkavak.
Başım çatlıyor Anam
Ciğerlerim dökülüyor
Parça parça bak.

273
Kızılcık yemedim inan
Kustuklarım kan Anam kan
Yakalanıp giden yaka paça
Böyle gelir gittiği yerden
gelirse eğer
Yaşamak haram oldu bize
bu yerde Anam yaşamak yalan...
Ne namus kaldı ne ırz
öfke hırs... kin
Kükreyen deniz gibiyiz ama çaresiz...
Gelin. Kız.
Çıplak göğüslerinde dayalı... Namlu... cız cız...
Dışarda sokak orasında
Çoluk-çocuk arasında
Analar babalar çırıl çıplak.
Teslim оl... Ver... Söyle...
Ve sonra coplar.
Şırak Şırak...
Biri kalkıyor
Biri yatıyor
Biri geliyor
Biri gidiyor...
Sonra
Sonrasını dilim söyleyemiyor
Kalemim utanıyor
Böylesi ölümden dе beter Anam, ölümden dе beter
Yeter Anam bu sabır yeter
Geçerse böyle daha nice Aralıklar
arama beni arasan dа bulamazsın
ne kıymeti var.
Nerdesin
Yetiş ey Hûr dünyam bu son sesleniş.

Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı (Türkiye Dışı Çağdaş
Türk Şiiri), Sayı: 531, Mart 1996, 532-536.

Memleketime vardım

Memleketime vardım keşke varmaz olsaydım


Çileli kardeşlerimi keşke görmez olsaydım
Gördüm oraları yüzyıl geriye saydım
Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık

Kanlı gözyaşı döken Ardam’a vardım


Kekik kokan dağlarıma vardım
Bakacak altında bağlarıma vardım
Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık

274
Çıktım Menekenin zirvesine seyreyledim
Başı sisli Rodopları ah neyledim…
Buraları benim öz be öz Memleketim
Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık

O güzelim Adalarımın şimdi adı kalmış


Yıllar öncesinden damaklara tadı kalmış
Oralar, orda kalanlar yanmış, yalınmış
Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık

Eti kemiğinden ayıranlar kahrolsun


Anayı, oğulu ağlatanlar intizar olsun
Hasretlik çektirenler Ahüzar olsun
Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık

Mahzun mahzun bakıyor göçenlerin evleri


Sanki sahiplerini bekliyor her birileri
Acı ağıtlar yakıyor yalnızlık bülbülleri
Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık

Hocaköyünde Hayriye ablam beni görünce


Şaşırdı kaldı, gündüz oldu sanki gece
Beni görme umudunu yitirmiş taaki ölünce
Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık

Perperişan kardeşlerim orada darda


О yerleri beklemeye bırakılmışlar zorla
Yüzyıllar bekledik te ne oldu, kaldı Bulgara
Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık
***
Gördüm sönmüş pırıl pırıl yanan ışıklar
Solmuş ektiğim о yemyeşil sarmaşıklar
Ne seven kalmış, ne sevilen nerde âşıklar?
Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime

Az mı yalvarmışlardı, kardeş gel gitme diye


Kime bırakıyorsun buraları, kime diye?
Kılavuzsuz, sahipsiz sürüyü kurt yer, diye
Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime

Dedeme seslendim nineme seslendim kara yerde


Hiç biri ses vermedi bana, Çatık derede
Memleketime vardım yakalandım onulmaz derde
Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime

Ah ile vah ile geçiyor kardeş ömrümüz


Kimimiz oralarda, kimimiz buralarda üzgünüz
Ne bayramımız olur neşeli, ne düğünümüz
Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime

275
Yeller esmiş Muratlının, Kestenenin yerinde
Beş on hane kalmış yarım yamalak Gerende
Kurtlar, çakallar uluyor tüm köylerde,
Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime

Tarihten bir yaprak kopuyor bakın orada


Yıkılmaya başlamış sahipsiz evler Adada
Hüzünlü şarkılar söylüyor şimdi bizim Arda
Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime

Nerede Rufael, nerede bizim Topal Kadir


Nerede Debreli Hasan Kurşun dağları eritir
Onlar oraların aslanları, adaletidir
Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime

Kaderine terkedilmiş memleketim benim


Gördükçe, oraları sızlar kemiğim, etim benim
Bir gün güldüreceğim oraları, olsun yeminim
Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime.

Bizim Anayurt, Sayı-39, 2000.

276
Sabri İbrahimov
(Sabri İbrahim Alagöz)
(Kırcaali,1937)

Kırcaali’nin Koşukavak (Krumovgrat) ilçesine bağlı Hisar köyünde doğdu.


İlköğrenimini köyünde gördü. Türk lisesinde okudu. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden
mezun oldu. Gazetelerde çalıştı. Kırcaali Öğretmen Enstitüsü ve Sofya Yüksek İslâm
Enstitüsünde ders okuttu. Sofya Türk Kültür Merkezinin kurucusu ve başkanıdır.

Şiir sanatına Üniversitede öğrenciyken başladı ve başarılı oldu. Yeni yazılarının ve


şiirlerinin altında önce Yalnız kalan soyadı vardı. Son zamanda yazmış olduğu yazılarında Sabri
İbrahim Alagöz imzası bulunmaktadır.

Sanatçının şiirlerinin bir bölümü Gözlerim Dumun Dumun (Sofya, 1997) adlı şiir
kitabında topludur. Daha sonraki yıllarda birkaç kitabı yayımlandı. 2000 yılında Kaynak dergisini
çıkarmaya başladı.

EVİME GİDEMEM
Doğduğum Hisar köyündeki baba ocağına

Evim var, bir Rodop dağı eteğinde


Evime gidemem.
Kapısının mandalına değemem.
Ellerim ateş olur yanar...
Ne bir köpek havlaması,
Ne bir insan sesi.
Vurunca yüzüme içerden gelen
Ana-baba, kardeş esintisi,
Yaralarım tazelenir sızıl sızıl.
Kanım, düşüncelerim
Sarmaş dolaş olur
Köyümün kenarındaki ırmaktan farksız
Akar gider bilmem nereye,
Görünce beni
Ki kalmışım evsiz barksız!..

Hisar-Koşukavak

Gözlerim Duman Duman. Şiirler. Sofya, 1997, 6.

Ben, Türkçem ve Başkaları


-Varlığımızı inkâr edenler-

Anam, babam
Türkçe atmışlar toprağa tohumumu,
Beni dünyaya getirmek

277
Niyetine girdikleri an.
Türkçe sevinmişler,
Emelleri gerçekleşince,
Türkçe koşmuşlar hayallerin sonsuzluğuna.
Doğum ağrılarıyla kıvranırken anam
‘Oğlandır gelen-demiş babama, peşince’.
Koyulmuşum büyük yolculuğuma
Yıllar yaslanmış üst üste
Düşmem, kalkmam olsa dа
Avuntu aramamışım
Yaşama küste.
Hor bakmamışım
Benimle yolculuk edenlere
Çiçek takdim etmişim
Deste deste!..
Tac etmişim başıma
Dilimi, dinimi
Bana hakaret eden olsa dа
Hırçın bir atı gemlercesine
Gemlemişim nefretimi, kinimi
Dilime dil uzatanları
Dahi etmemişim inkâr
Tanrım şahidim olsun,
Nefes aldıkça şu dünyada
İzin veremem,
Bir yabancı, olamaz
Dilime, dinime hünkâr...
Kimse kimsenin kimliğini
Edemez inkâr.
Karalara büründürmek istiyor
Bugün beni yasalar.
Çullanın çullanabildiğiniz kadar üzerime
Yine de yok edemezsiniz beni, tasalar!..
Mujdem var hepinize,
Mujdem var TÜRK DİLİMİZE,
Mujdem var İslâm dinimize,
Gün olur, eden bulur
Demiş ya atalarımız
Yasaları yaratanlar
Ancak bir çukuru bile dolduramaz
Unutulur unutulur, unutulur!..
Haktan, adaletten yana olan
Ölümsüzlüğün tüm heybetiyle
Tarihin bağrında dimdik,
Metanetle durur!..

Kaynak, Sayı-1, 2000, 7.

278
İKİ MEZAR ARASINDA
Yüce Tanrı'nın rahmetine kavuşan Anne ve Babama
Güneş üç boy üzerime inmiş
Cayır cayır yakıyor beni.
Alınyazım alnımdan silinmiş,
Ölümün zehirli oku vuruyor
"Milletim", "Dinim', "Dilim" diyeni.
Gariplik dünyasında
Ne garip bir insanım.
İmansız deseler, imansız değilim
Allah’ıma, Peygamber'ime hamdolsun!
İmanım, itikadım yerinde
Ama nedense
Arş – Ala’ya ateş püskürüyor insanım!
Ben insansız yaşamak
İstemeyen bir insanım!
Tüm karanlıkları bastım bağrıma
Ne önümü, ne ardımı göremiyorum.
İndim yerin derinliklerine
Cehennem kuyusu bir mağaradayım.
Doğduğum köyde babamın mezarı,
Yeşil Bursa’da, Uludağ eteklerinde
"Gel biraz da burada kal!" diyen anamın.
Ben garibin oğlu garip
İki aradayım!
Zaman benim onmaz yaram.
Kimileri raksetsin,
Kimileri gülüp oynasın.
Bense S.O.S. diye
Avaz avaz bağıram.
İki mezar...
Babam: Kal diyor,
Anam:Gel diyor.
Kalsam anam gücenir,
Gitsem Babam gücenir.
Tarihin, Talihin silleleri arasındayım.
Yaşama küsmek istemiyordum.
Tundan tuna atsa dа
Anayı, babayı, kardeşi, bacıyı,
Çektirse de bana acılardan acıyı.
Ama Yaşam’ın hem yarasındayım,
Неm yasındayım.
Ben sonsuz bir mağradayım...
Önümde anamın mezarı,
Ardımda babamın mezarı.
Dedim ya,
İKİ ARADAYIM!..
Sofya – Kırcali 1995

Balkanlar’ın Sesi, Sayı-6, 2000, 29.

279
OSMAN AZİZOV
(Osman Aziz)
(Kırcaali,1937)

Kırcaali’nin Koşukavak (Krumograt) kasabasına bağlı Alfatlı (Neofit Bozveli) köyünde


doğdu. Liseyi Koşukavak’ta bitirdi. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünde bir süre okudu.
Uzun yıllar Sofya Radyosu Türkçe Yayın Servisinde çalıştı. Sofya Yüksek İslâm Enstitüsünde
ders okuttu. Müslümanlar gazetesinin baş redaktörlüğünü yaptı.

Sanatçının ilk şiir kitabı Büyük Ateş 1960’lı yıllarda yayımlandı. Güllerin Korkusu
sanatçının ikinci şiir kitabıdır. (Sofya, 2000)

Osman Aziz, okuduğu Rumeli türküleriyle büyük bir ses sanatkârı olarak da
bilinmektedir. Bu konuda ilginç araştırmaları da vardır. Yayımlanmış en yeni kitabı Canlarım
Türküler, Bizim Türküler (Sofya, 2002) adını taşır.

ON U R YA R A SI
I
Ben ter k edilmiş bir köy
Bin dokuz yüz sek sen beşlerd e
Evlerim insansız kaldı, koğuld u insanlarım
Köy değilim gayrı.
İn san yaşamayan yer e köy mü d eni r? !

Aliler den H asanlard an son r a


Ben i yılanlar, çıyan l ar , kar ı n calar bi le ter k etti
Toprağım yağmura değil
İnsan a, sevgiye susam ı ş ...

Keşke Tanrım beni yaratm asaydı


Yaratıp da böylesi n e büyük
Böylesine korkunç bir yal n ı z lığa atm asaydı!
İnsanlarım dа beni böylesin e
Ö z e n e bez en e, ustaca don atm asayd ı !
Şimd i artık ne b i r kaval sesi , ne saz , ne ut
Kuşl ar ı m ı n bir tek türk ü sü : Um u t.

II.
Ben bir k ö yü m i n san sız .
Hayır k ö y değili m
Anlatamıyorum d er di m i
İnsan dil lerim yok
insansız yaşamak zor şey
Çok zor, çok!..

İnsan larım benden n i ye sürüldüler, bi lem em


Niye böylesine hor görü l d ü ler, bilem em .
On lar bır ak ı p gi t ti l er ben i

280
B en bu r ayı bırak ı p dа gid emem !

III.
Ben bir yıkıntıyım gayrı insansız
Ne yapabilirim yalnızlığımı unutabilmek için
İnsanlarımı anımsamaktan başka.
Biri vardı
Elvan’dı adı
İvan oldu.
Elvandan İvan
Yağlıdan yavan olur mu dedi beylere bir gün
Dedi dе bir sabah erken erken
Koğuldu benden!
Ama Elvan
(İçinde sonsuz olsa dа derdi)
Benden ayrılırken dе gülümserdi.
Şimdi bana gelmese dе mevsimlerden bahar
Elvana ve bende doğan bütün çocuklara
Yeşil yeşil sevgilerim
yeşil yeşil selâmlarım var!

IV.
Ah ben yine köy olabilsem
Bende yine insanlar yaşasa
Ağlayanlar olsa yine, gülenler olsa
Az veriyor tütünü, bereketsiz diye
Toprağıma yine sövenler olsa.
Ama yine dе
Dikenimi bile sevenler olsa,
Yaşansa yine о gizli köylü aşkları
Hiç kimseye sezdirmeden
Yoksul dağlarım ot verse yine hayvanlara
Hayvanlar süt verse çobanını bezdirmeden
Gitmeden uzaklara
Komşu köy dağlarını gezdirmeden.
Harman mevsiminde yine esse
Dağlarımdan o serinlik
Çocuklar yine ihtiyarların
Türkçe masallarında uyusa
Ve Kadriye ablanın şarkılarında avunsa gençlik!
Allahın o talihsiz kulları
Bir tek çalışmayı bilen
Benim o fakir insanlarım
Yine benimle öğünseler.
Dal gibi delikanlılar, çiçek gibi kızlar
Elele verip geriliği, karanlığı yenseler
Yellerin, sellerin, ellerin değil
Korkuların çökerttiği evleri
Yine doğrulabilseler
Ve bu evlerde insanlar

281
Benim sevgile yeniden yoğrula bilseler!

V.
Ben bir köydüm Seksenbeşe kadar
Şimdi ne Birinci'ye, ne de İkinciye
Bir tek sana düşmanım Seksenbeş!
İnsanlarımdan ettin beni
О sefil, о yoksul insanlarımdan
Ama gene dе sevmeyi bilen insanlarımdan!..
İnsanlarımın kimi can verdi
işkencenin kollarında kimi öldü dayanamadı
Türkiye’ye giden о kurtuluş yollarında!

Ben köy değilim Seksenbeşten bu yana


Geçen yılları yaşadım saymam
Onmak bilmez yok olası
Hala kanar onur yaram!

Güllerin Kokusu, Sofya, 2000, 48-50.

SENDE SENSİZ

Hiç bir yere götüremem ki, sizi ey Rodoplar!..


Şairlerini Türkiye’ye götürdün
Şarkıcılarını Türkiye’ye...
Ama orada ne şair olabildiler, ne şarkıcı...
Oradalar ama seninle.
Biz hâlâ sendeyiz
Ama sensiz!
Aynı eser, 51.

Göçmen Dosta Mektup

Bir fidan diktim evimin önüne


Dedin ki: bu şey şaşılacak!...
Bak, fidanda küme küme kuşlar var!...
Dedin ki: kuşlar uçacak!

Kuşlar uçtu…. Neredeyse kış gelecek…


Yapraklar sarardı… döküldü dökülecek!....
Ama her yaprak göçebe kuşlar gibi değil, dost,
Benim gibi döküldüğü yerde ölecek!

282
Güllerin Korkusu’ndan, Sofya, 2000, 58.

UNUTUYORUZ TÜRKÇEYİ

Unutuyoruz Türkçeyi
Aşkın dilini
Dilini şiirin.
Kıza bakıyorum şaşkın şaşkın:
Neydi Türkçe adı
Güzelliğin?

Sevene bağlanmak varsa


Adı kesin Türkçedir.
Gamze oluşuyorsa yanakta
Kalbi delen burgusu
Türkçedendir.
Sevmek sevilmek varsa dünyada
Sevgiden kahrolmak varsa
Adı Türkçedir;
Sevmek Türkçede güzeldir gülüm
Tanrıdan dilek de
Türkçe dilenmelidir.

Aşkın yeri yurdu varsa


Aramayın başka yerde
Türkçeden başlar;
Aşkın zehiri de olsa
Türkçede içilir

Ölürse insan aşk uğruna


Kefeni Türkçe biçilir.
Gözyaşı varsa aşkta
Türkçe akar
Ayrılık varsa, çılgınlık varsa
Hasret yakarsa
Tanrının emriyle Türkçe yakar
Baharı geldi mi aşkın
Türkçe açar çiçek çiçek
Türkçe kokar.
Yenilmek varsa aşkta
Aşk insanı Türkçe yener.
Delice seviniyorsan severken
Acıların Türkçe diner.
Aşkın en güzel türküsü
Türkçe söylenir.
Aldatmak aldanmak varsa
Türkçededir

283
en ağır yargısı
En derin aşk yarasının
Türkçedir en güzel sargısı.
Türkçede gelir sevgiler
Türkçede kalır.

Unutuyoruz Türkçeyi
Aşkın dilini
Şiirin dilini.

S. Bayramöz, Türkçenin Sarmaşıkları, Ankara, 2002, 224-225.

284
KADİR OSMANOV
(Kadir Osman)
(Kırcaali, 1937)

Kırcaali’nin Koşukavak (Krumovgrat) yöresinde doğdu. Kırcaali Türk Öğretmen


Okulundan (Türk Pedogoji Mektebinden) mezun oldu. Öğretmenlik yaptı.

Sanatçı Kırcaali Türk Yazarlar Birliği üyesidir. Kendine Özgü akıcı bir dille öyküler
yazan yazarımız Bulgaristan Türklerinin direnişini eserlerine konu edinmiştir.

Yavaş adam

NİSAN 1990'da, kasabaya pek uzak olmayan köyde yaşlı adamlar mahalle odasında
yatsı ve terafi namazı vaktini bekliyorlardı. Dışarda yağan yağmurun şıpırtısı duyuluyordu. Alçak
tavanlı odayı bir elektrik lambası iyice aydınlatıyor, yere serili kilimlerin çarpıcı renkleri insana
rahatlık ve huzur veriyordu. Bütün gün oruçlu olan tiryakilerin sigara dumanı ortada mavi bir
tabaka oluşturmuş, hafifçe kıvrılıyordu.

Bir iki soru-cevaptan sonra konuşmalar yine kesilmişti. Zaten ramazan başladı başlıyalı
her akşam böyle oluyordu. Yok... 89'da Türklerin sınır dışı edilmesinden, belki dе çok daha
önceleri aralarında konuşmayı kesmişler, olaylar yorumlanmaz, soru sorulmaz, cevap alınmaz
olmuştu. Derdi olan dermanını kendi arıyor, kendine soruyor, kendi yanıtlıyordu.

Susuyorlardı, ama aslına bakılırsa hepsi konuşuyordu. Mahalle işlerinden dünya


olaylarına varınca konuşuluyor, tartışılıyordu. Siyaset ve ahiret işleri birbirine karışıyor, çoğu kez
çıkmaza giriyordu. Böylece olunca adam derin bir nefes alıyor, salavat getiriyordu. Ardından
başka biri... sonra başkası...

İmam oturduğu yerde bir yana eğilip сер saatini çıkardı, uzun uzun baktı:

- Namaz vakti çalım, dedi. Abdest tazeleyecek varsa...

Bu anda kapı kakıldı. Herkes о tarafa baktı.

Sonra birbirlerine... Bakışlar ürkek, sorucuydu. Kimse dе ağzını açıp “Gir!” demedi.
Burası cami sayılırdı. İsteyen kimseden izin almadan içeri girer, namazını kılardı.

Kapı ikinci defa kakıldı ve çok geçmeden açıldı.

Pek genç olmayan, fakat içerdekilere hiç dе benzemeyen yabancı biri girdi:

Bütün gözler kendisine çevrildi.

Sessiz sorular:

“Bu kim?”

285
“Parti sekreteri mi, gizli polis mi?”

“Hani ibadet yasak değildi!..”

“Hani demokrasi?..”

“Bakarsan efendi kişiye dе benziyor... Yüzü nurlu.” “Bizden mi ola?..”

-Selâmünaleyküm! dedi.

- Aleyküm selâm! diye karşılık verdiler.

Yabancı biraz bekledikten sonra kapıya yakın boş yere diz üstü oturdu.
Ses yok.

İmam saatine baktı.

- Vakit gelmiş... Ben ezanı okuyayım, dedi duyulur duyulmaz ve dışarı çıktı.

Yeni gelen dе hemen imamın arkasından çıktı.

İçerdekilerin gözleri kapıda kaldı.

Dışardan konuşmalar duyuldu. Ardından kısa süren sessizliği ezan sesi izledi. Biraz
rahatlaşır gibi oldular.

İmam içeri girince hemen sordular.

- Yahu, imam efendi, kim bu adam?

- Niyeti ne? İmam:

- Telâş etmeyin, canım, dedi. Ben tanır gibi olmuştum ya... Bir zamanlar kasabada
öğretmendi.

Uzatmayalım, dışarıda köyün gençleri... Bizimle hep beraber konuşmak istiyorlar.


Hayli uzun süren namazdan sonra gençler birer ikişer içeri girdiler. Her gün gördükleri
baba, dedelerinin yüzlerine bakmadan selâm veriyor, sessizce bir köşeye oturuyorlardı.
Оdа iyice doldu.

Bir genç, bu çarçabuk düzenlenen toplantı için yaşlılar ve arkadaşlarından özür diledi.
Sonra yanına oturan yabancıyı tanıttı. О, söze başlamazdan önce azıcık düşündü, sonra şimdiye
kadar konuşulanlardan farklı, temiz, tatlı bir Türkçe ile:

- Değerli arkadaşlarım, saygılı ağabeyler, dedi. Toplantı davetimizi kabul ettiniz.


Geldiniz. Hepinize teşekkürler. Genci, yaşlısı sabırla beklediler. Misafir devam etti:

- Çocukların dа, ninelerin dе bildiği, ama konuşamadığımız 84-89 yıllarında bize


yapılan baskıları, işkenceleri anlatmayacağım. Yalnızca “özgürlük” sözünün anlamı üzerinde
duracağım.

286
Uzun konuşmadı. Anladılar. Неm dе öyle anladılar ki!.. Özgürlük verilmiyor, alınıyor.
Ve savaş, direniş zamanı gelmişti.

Odada sessizlik...

Çok görmüş, geçirmiş ak sakallı ihtiyarın biri:

- Ama nasıl? dedi. Bizim topumuz, silâhımız yok.

- Haklısın... haklısın dа... Bizim elimizde şimdi daha etkili araç var. Yasal yolla
Açlık Grevi yapacağız. Kasaba meydanında, о kemik kıranların karşısında grev
düzenliyoruz. Bunu anlatmaya geldim. On sekiz yaşından yukarı, sıhhati yerinde, kendine
saygılı, çocuklarına, diline, dinine sevgisi olanları oraya gönüllü davet ediyorum.

Yine derin bir sessizlik çöktü.

Düşünüyorlar: “Bu ne demek Allahım! İnsanın dilini, dinini namusunu hiçe sayan
gözü kanlı kemikkıranları böyle mi dize getireceğiz? Yine dayaklar, sürgünler... hapisler...
yağlı kurşunlar... Sonu yok mu?.. Nasıl iş olur böyle...” diye düşünüyorlardı. Cesaretliler,
bilirkişiler sınır dışı edilmişlerdi.

Misafir, bir yaşlılara, bir gençlere baktı. Konuşmak, sessizliği yırtmak için nefes
aldı. Söz bulamadı. Dudaklarını sıktı. Sustu.

Bu anda iki söz, tartışma götürmeyen, sakin, ama çok kararlı söylenen iki söz odayı
doldurdu:

- Yaz beni!

“Yavaş Adam” dedikleri Osman Çavuş’un damadıydı о. Onun dа toplantıya


geldiğini, şimdi görüyorlardı.

Bu köye beş altı yıl önce damat gelmişti. Rakı, sigara içmez, kimsenin girdisine
çıktısına karışmazdı. Geldiği yıllarda kendisine damat yerine “Dikme” demişlerdi. Aldırış
etmemişti.
Sonra kimileri “Kuzucuk” demeye, başlamıştı. Yine dargınlık yok.

Zaman geçti. Adı unutuldu gitti. “Yavaş Adam”dan yalnızca “Yavaş” kaldı.
Kavgada, tartışmadan her zaman uzak duran Yavaş, şimdi direnişin ortasına
atıyordu kendini.

- Evet ağabey, ben hazırım!

Misafir, defter kalem elinde, teşekkür edercesine:

- Adını söyler misin, kardeşim? diye sordu.

- Mehmet... dedi, kaldı Yavaş.

- Tamam... yazdım. Soyadın nasıl Mehmet?

287
Soruyu anlamamıştı sanki. Kısa bir süreden sonra:

- Yavaş... dedi. Mehmet Yavaş, yaz , ağabey.

Odadakilerin hepsi ona bakıyorlardı. . Hareketlerini izliyorlardı. Yüzünde о çocuksu


yazgılar uçup gitmişti.

Bir genç, alt dudağını ısırdı, başını eğdi. Kısa bir zaman sonra doğruldu. Başını
kaldırdı.

- Beni dе yaz, ağabey! dedi.

- Kendi ve baba Türk adlarını söyledi.

Kısa zamanda kararsızlık buharlaştı. Belki dе hiç yokmuş dа, insanlara öyle
görünmüştü. Yazılmayan bir genç kalmadı.

Gecenin geç vaktinde evlerine dağıldılar.

Osman Çavuş damadı Mehmet’le yan yana yürüyordu. Yaşlı adam genci kollarıyla
sarmak istiyordu, bunu yapamıyordu.

- Oğul, Mehmet, dedi. Yarın sabah kavi giysi аl yanına. Üşütmeyesin kendini. Ben
Fatma’ya söylerim.

- Üşütmem baba, dedi Mehmet. Siz evde üzülmeyin.

- Üzülür müyüz... Biz dе kasabaya iniyoruz sizi desteklemeye.

“Kızım Fatma dа görsün nasıl erkeği olduğunu" diyecekti, vazgeçti. Konuşmadan


karanlıkta yürüdüler.

Hak ve Özgürlük, Sayı-10, 1993.

288
ALİŞ SAİDOV
(Aliş Sait)
(Kırcaali, 1938)

Kırcaali’nin Mestanlı (Momçilgrat) kasabasına bağlı Miralköy’ünde (Letovnik)


doğdu. İlköğrenimini köyünde tamamladıktan sonra Mestanlı Türk Lisesinde, sonra da
Hasköy (Hoskovo) Öğretmen enstitüsünde okudu. Çeşitli basın yayın organlarının
muhabirliğini yaptı.

Şiire öğrenciyken başladı. Çalışmalarının bir bölümünü Bulutsuz Günler Sofya,


1966 ve Devamcısıymış Felâketin (1999) adıyla kitaplaştırdı. Çocuk şiirlerini de Kırık
Fidanın Sesi (1996) ve Gülen Güneş (1996) adlı kitaplarında topladı.

Kara Gün

Kırdılar Mestanlı’yı
Kırıp geçirdiler. Binlerce delikanlıyı
Belene’ye uçurdular.

Belene adası uzak


Ta Tuna'nın ortasında.
Türklere kurdular tuzak
84'ün son haftasında

Kimileri trenle, diyor,


Götürdüler vura vura...
Türkler саn teslim ediyor
"İmdat!" diye bağıra bağıra.

Analar, nasıl dayansın,


Nasıl bunca acıya?
Nişanlılar, kime yansın,
Nasıl varsın yabancıya?

Geldi çattı bir gün -


Bir gün, kara.
Yürekler kan ağılıyor,
Yürekler yara.

Aşgabat 1995 Türk Dünyası Şiir Güldestesi II, Metinler,


Bildiriler, Seçmeler, Ankara, 1995, 125.

KALMAK – GİTMEK ÜZERİNE…

Kardeşlerim! Nası nasıl bıraktınız?


Köşe bucağı Türklük kokan köylerinizi…

289
Kervan kervan Güney Sınırı’na aktınız!

Neden seçtiniz işin kolayını


Doğrusu direnmek ve savunmak varken…
Sevmediniz mi oyunun “etnik temizlik” olduğunu!

Hakların verilmekle değil, alınmakla olacağını


Okuyarak öğrenmediniz mi Mustafa Kemal’den
Sıkıştırılınca yollara düşüverdiniz!

***

Sürüyor işte sürücüler Kapıkule’ye harıl harıl,


Katar katar otobüsler, kamyonlar, özel araçlar…
Arkada kalanların bükük boyunları, yürekler tiril tiril

Kardeşlerim nasılsa kaptırmış kendini göç rüzgârına,


Edindiğine-didindiğine bir çırpıda çekmiş çizgiyi…
Tanrım! Ne de çabuk unutulmuş bizimkiler?
O eskimez eskiyi!

Diyelim ki her Türk zaten Türkiye sevdalısı…


Kan ve alın teriyle yoğrulmuş bu toprak ne olacak?
Dedelerin yattığı yer, Türksüz ve Müslümansız mı kalacak?

Kaçmak kolaydır kardeşim, direnmek zor;


Dayanmakla ve direnmekle kurtulacak Balkanlar’da
Kalacak ve kurtulacaksa bu soy!

Kırcaaali-30.06.1995 - Bulgaristan

Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı, 1997, 15.

290
MEHMET SANSAROV
(Mehmet Sansar)
(Razgrat, 1939)

Razgrat’ın Karaağaç (Brestovene) köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu köyünde


bitirdikten sonra Rusçuk’ta (Ruse’de) Teknik Okulundan mezun oldu. Elektrik teknisyeni
olarak yıllarca çalıştı. Öğretmenlik yaptı. Yeni Işık gazetesinin il muhabirliğini yaptı.

Son yıllarda yazdığı şiirleri, düz yazıları Hak ve Özgürlük, Bizim Anayurt gibi
gazetelerde yayımlanmıştır. Bunların bir bölümü Bir Akşam Vakti (1999) adlı şiir kitabında
topludur.

ÖLÜM CEZASI

Ilıcak bir ilkyaz sabahı Ali'nin babasını tutukladadılar. Köyden kente


dönüştürülmüş az nüfuslu yerde, dürüst eylemi ve namusuyla saygınlık kazanan biriydi
о. Parti sekreteri olduğu hâlde Türk dilinin okullardan kaldırılması çağrısına
uymamıştır.

- Birazdan dönerim, dedi evden çıkarken. İnsan vurmadım ya. Çıkış о çıkış...

Belene eziyet kampında olduğunu haber alan eşi Cemile, henüz Belekte olan Ali
ile onu görmeye gitti. Dazlak kafalı, ilgisiz bir görevli, bir süre tutukluların listesini
karıştırdıktan sonra, böyle bir tutuklunun kampta bulunmadığını söyledi. О günden
sonra nereye gittiyse, her seferinde çaresiz, boğazındaki boğuk iniltilerle döndü evine.
Bir daha izi bulunamayan babayı zaman aldı, yuttu.

Yıllar bir birini kovaladı. Kocası vatan haini ilân edilen Cemile, kooperatife, kır
işlerine gidiyordu. Acısından, çaresizlikten eridi, ufaldı, saçlarında aklar oluştu, yüzü
kurudu, kırıştı, sörpüştü.

Ali babasız büyüyordu. Aklı erdikçe babasının yokluğunu duymaya başladı. Ne


ki, sormasına rağmen, anası yapılan haksızlıklardan, cahil kişilerin hışımından ve
oğlunun başına dert açmaktan korktuğu için Ali'nin babası hakkında gerçeği anlatmadı.
Kinini ve gerçeği içine atarak uygun zaman beklemeye başladı. “Zulmün topu var
güllesi varsa, hakkın dа bükülmez kolu vardır.”

***

Ali, okulun bilinen ve sevilen öğrencilerindendi. Okulda dа gerçeklere saygısı


sevgisini kazanan biricik güvenilecek kişi Zühtü öğretmendi. Yalnız о Ali'nin kararlı,
araştırıcı ve sorucu bakışlarını fark ediyordu. Çoğunluk kendi derdinde çaresiz bir insan
yığını idiler.

Bir gün Zühtü hoca Ali’yi yanına çağırarak:

- Ne dolaplar dönüyor, farkında mısın oğlum? dedi.

291
- Olan şeyler kelepir değil Носam dedi Ali. Adlarımızı alacaklarmış, Türkleri
eriteceklermiş...

-Rahmetli baban sağ olsaydı, buna dа yanaşmazdı. Görüyor musun, partili


yöneticilerden Donsuz Hüseyin ve Çıplak Hamza’dan Bulgar asıllı vatandaşlar bile
çekimser kalırken, bu insanlık dışı eyleme öncülük ediyorlar.

Donsuz Hüseyin’in Şaban'ı ile Çıplak Hamza’nın Veli'si Ali'nin yakın


dostlarıydı. Babaları hükümeti soymakla varlıklı olan Şaban ile Veli'ye ya s a k d e n e n ,
a yı p d e n e n bir şey yoktu. Evlerinde sıradan kişilere yasak, fakat partili büyüklerine
eşkâre olan porno filimler, dövüş ve insan öldürmelerle ilgili kasetler seyredilirdi. Ali
dе seyretti ve onların daimi izlemcisi oldu. Hatta iri yarı bir adam olduğu için, burada
seyrettiği bazı döğüş kurallarıyla kendini eğitmeye başladı. Ne ki, Donsuz Hüseyin ve
Çıplak Hamza için Ali, ne kadar terbiyesiz yetişirse, o kadar daha iyi idi. Yani babası
gibi “tam bir canavar” olmalıydı sözde!

- Sen, bu insanlardan uzaklaş Alim, dedi Zühtü Носа yumuşacık sesiyle, sanki
kendine konuşurmuş gibi. Ailenizin ocağını söndürdü onlar. Babanı yok ettiler.

-?!?!?!...

- Baban sayılan, sevilen, namuslu bir insandı!

Ali, çizgi hâline gelmiş gözbebekleriyle hocasını hayretle süzdü, süzdü, süzdü...

- Okullardan ana dilimizi kaldırırken, babandan bir imza istediler. Baban vermedi.
Bütün suçu bu. Bu yüzden anan hastalandı, yataklara düştü; ruhunu yitirdi. Sus payı alanlar,
yıllardır susuyor. Satılmış kişiler kimsenin göz yaşına bakmaz. Bunlar vicdanlarını
satmışlardır oğlum.

***

Mahkeme salonundaki peykede, gözleri ezilmekten büyümüş, bacakları


takatsızlıktan tir titreyen bir ana oturuyor… Sırtında basmadan bir fistan… Kocaman,
nasırlı elleri yaylım ateşiyle vurulmuş bir çift kuş gibi kucağına düşmüş. Kırdaki işini
bir günlüğüne bırakmış, oğlunun yargısını bekliyor. Az olacağına inanmıyor. “Ölüm
bari olmasa”, diye Tanrıya dua ediyor. Oğlu suçlu. Profesyonel becerisiyle iki kişi
katletmiş. Ama Cemile ana için bu cinayet çektiklerinin karşılığını ödeyemez bile.

Üç saat kadar acı bir bekleyiş süreci. Duruşmadan sonra yargıçların kesin kararı:
Ölüm cezası!.. Mahkeme böyle diyor. İki kişi öldürülmüş!..

Ali 22 yaşında. Yaşamanın yolu tükenmiş. Üstelik bir dе para tazminatı var. Bu
üç saatte, babasının katillerinin kaderi karara bağlanmış. Ne Donsuz Hüseyin, ne Çıplak
Hamza Ali'nin idamı ve alınacak tazminatla geri gelmeyecekler. Ali'nin babası dа geri
gelmeyecek. Ama, Ali ölecek. Anası elleri havada:

- Bu nasıl düzen, bu nasıl idare, bu nasıl yargı, bu nasıl dünya, adalet yok
mu?!... diye soruyor.

292
Kulakları tıkalı olan bu toplumda, bu ortamda, acaba bu soruyu kime yöneltiyor
zavallıcık?!..

Ali son sözünü kısa kesiyor:


- Kabahati olmayan babamın öcünü aldım. Yapılan bu haksızlık anamı bir
yıkıntıya çevirdi. Ne о, ne dе ben bunca yıl hangi aynaya baksak yüzümüzde gülmek
denen о çizgiyi göremedik. Niçin? Ben bu sorunun yanıtını verdim.

Ali'nin güçlü vücudu ve damarları kabarmış, güçlü kolları milislerce prangalarla


sınırlanıyor. Cemile oğluna sarılıyor ve pınarları kurumuş gözlerle mahkemeye
dönerek:

- Oğlumu suçlamıyorum. Suç iktidarın adliyesinde, yasalarında. Hükümet


halkının ruh ve beden katillerini ideoloji yandaşı diyerek himayesi altına aldıkça, bu
çeşit vurguncuların yargılarını vermedikçe, onlarla biz hesaplaşacağız, yargılarını biz
vereceğiz. Allah yavrumun rahmetini bol eylesin!

Sonra yere yığılarak ağlamaya başlayan çaresiz ana takatsiz sesiyle:

- Garip Ali'm, kimsesiz Ali’m! Şimdi öç alma, katil olma sırası bende! Diyordu.
Fakat ağzından yalnız bir inilti çıkıyordu.

Dışardan ılıcak bir son bahar akşamı yavaş yavaş koyulaşarak, varlıkların rengini
karaya boyuyordu.
Hak ve Özgürlük, Sayı-23, 1995.

293
NİYAZİ AKKILIÇ
(Razgrat, 1940)

Razgrat’ın Podavya köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu köyünde bitirdi. Daha


sonraları Kızanlık (Kazanlık) kazası Hamırsız (Rıjina) köyünden bir kız ile evlenince bu
köye yerleşti. Bulgar nüfusun çoğunluk olduğu bu köyde huzur bulamadı. Dört
yaşındaki çocuğu Nizami bu köyde bir Bulgar tarafından işkence edildikten sonra
öldürülerek köy kenarındaki bir sığır gübreliğine atılmıştı. Acılara boğulmuş Niyazi
Akkılıç ailece 1978’de Türkiye’ye göç etti. İstanbul’da memur olarak yaşamını sürdürdü
ve emekliye ayrıldı.

Yıllar sonra Bulgar güvenlik görevlileri Niyazi Akkılıç’ bir tuzak kurdular.
Bulgaristan’dan bir akrabası adına onu Bulgaristan’a turist olarak geziye davet ettiler.
Bulgaristan’a gelir gelmez de tutukladılar. Türk istihbaratı lehine çalışıyor bahanesiyle
oniki yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Cezanın ilk yıllarını Sofya Merkez Cezaevinde,
sonrasını da Eski Zağra (Stara Zagora) cezaevinde geçirdi. Bu olaylar Niyazi Akkılıç’ın
aile durumunu da mahvetti.

Niyazi Akkılıç, hâlen İstanbul’da Vezneciler’de oturmaktadır.

Niye Mi Böyle Doğdum?

Ben Balkanlar ülkesi Bulgaristan'da


Acılar ve sızılar evreninde doğmuşum
Ben, zulüm ve vahşetlerin dert ortağında
Rumeli'de Türklüğün mihverinde doğmuşum

Ben ağlamaya terk edilerek yıllar yılı


Ölüme karşı yaşam haykırmak için doğmuşum
Hasret ve özlemlerle geçen yaşam boyu
Barbarlığın çemberini kırmak için doğmuşum

Ben de savaşta adsız eriyim büyük soyun


Her doğan asil Türk ulusu gibi mübarek
Vatan, millet ve bayrak sevgisini simgeler
Bir volkan gibi lavlar saçan bu yürek!

Benim de bayrak bayrak düşüncelerimde


Düşmana sıkılacak nötronlu mermilerim var
Ecdat yurdunda mahşeri andırırken günler
Türklük savaşında benim de yerim var...

Yayında oku simgelerken nefretim ve aşkım


Tuna’ya akında en önde koşmalıyım ben
Ölüme karşı savaş verenlerle beraber
Beyazıtler, Fatihler gibi coşmalıyım ben

Türk eyaletinde kanları akarken kardeşlerimin

294
Özgürlük bayrağını savurmak için doğdum ben
Tarihten ve zaferlerden aldığım gücümle
Bir can alan binlercesini vurmak için doğdum ben
Komünist Bulgarların cehennem ateşini söndürerek
Türklüğün cennetini kurmak için doğdum ben

Balkanların Sesi, Sayı-3, 1989, 15.

295
İSMAİL ÇAVUŞEV
(İsmail Çavuş)
(Razgrat, 1940)

Razgrat’ın Habip(Vladimirovtsi) köyünde doğdu. Sofya Türk Öğretmen Okulunu


(Türk Pedagoji Mektebini) bitirdi, Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu.
Filiz, Halk Gençliği ve Yeni Işık gazetelerinde çalıştı. Sofya Üniversitesi Türkoloji
Bölümünde, Sofya İslâm Enstitüsünde okutmanlık yaptı. Müslümanlar gazetesini çıkardı,
Hak ve Özgürlük gazetesinin başyazarlığını da yaptı.

Çeşitli gazete ve dergilerde çıkan şiirlerini Dilek adlı kitabında topladı(1967).

İsmail Çavuş’un Türk dili ve Türk kültürü üzerine yapmakta olduğu bilimsel
araştırmaları da bilim ve kültürümüze önemli katkılardır.

Haziran Yangını

“Gecenin ve gündüzün
değişmesinde, rüzgarları değişik yönlerden
estirmesinde aklını kullanan toplum için dersler
vardır”(Casiye süresi, 5)

Hani siz о bir yağan, bir açan


Haziran gününde
Onlarca köylerden kalkıp yürüdünüz
Sonra hainler yüzünden
Milis mahzenlerinde çürüdünüz;
Hani siz,
Yüzyıllık kölelikten sonra
“Gidin buradan” diye kovuldunuz;
Biliyordunuz ki, binler, onbinlerdiniz
Ve "gitmeyeceğiz!" deseniz
Yer yerinde duracaktı.
Elbet, kahpe kurşun atıp vuracaktı
Lâkin söylediğiniz olacaktı!
Dallarda kirazlar,
Dudaklarda kan gibi kızarmıştı
Buğdaylar bele kadar, arpalar
Sararmıştı.
Ekin denizleri dalga dalga
İnsan denizi kabarmıştı
Yürüyordu onbinler!
Köylerden,
Mahallelerden, Evlerden
Okul sıralarından,
Çocuk bahçelerinden,
Camilerden.
Tankına, topuna, kurşuna karşı.

296
"Yürüyün! Yürüyelim, kardeşler!" sesi
sararken arşı
Biliyordunuz ki, bunlar
Üstünde yürüdüğünüz yol,
gerdiğiniz teller,
ektiğiniz kırlardı;
Kurduğunuz Fabrikalar,
Diktiğiniz binalar;
Köprüler, barajlar
Sizin ellerinizle vardı!
Bir bulut duruyor güneşin uğruna
ıslıyor sizi
Bir rüzgâr esiyor arkadan-
yaslıyor sizi.
Bir kurşun çıkıyor yatağından-
rastlıyor sizi
Düşen düşüyor;
Siz yürüyorsunuz.
-vurmak yok!-
Koşan koşuyor,
Siz yürüyorsunuz,
-sormak yok!
Yürekler coşuyor:
-İleri arkadaşlar!
Durmak yok!
Pasaport, vize, banka.
Beş paraya elden çıkan mal
Elveda, doğma yurt, hoşça kal
İçilmemiş suların,
Harcanmış elektriğin bedeli.
Ev vergisi,
yol vergisi,
ver, sorma, vergisi,
Tez оl! Davran! Durma! Koş!
Yürekler perişan,
Kafalar sarhoş.
Yüklü kamyonlar kafile olmuş
Gamlı katarlar insan dolmuş
akıyor güneye
-Bagaj yasak! Taşıdınız memleketi!
Nerede bulacaksınız bunca serveti!?
Çabuk olun davranın, düşmeden dara.
Zira sesler yükseliyor:
“Bulgaristan Bulgar’a”
Bir valiz bin para;
Sayın kalan komşulara,
Atın, saçın, kaçın
О bir yağan, bir açan
Haziran gününde
Kalakaldı bomboş gözleriyle evler

297
Boşaldı haneler.
Kim sağacak akşam olsa koyunu;
Kim verecek piliçlerin suyunu?
Kim derdi ki, bu en yeni oyunu
Aramızdan çıkanlar edecek bize?
Birden, о feci günde
Baktık ki, bir, beş, on
Kıpkızıl, yepyeni birer balon
Неr biri peygamber; bakan en azı
Bir yanışlık ateşleri var-
Hepsi havagazı.
Hepsinde bir heves, bir sevda:
Para, para, para!
Geçmiyor onlara ana, avrat, yâr,
Kimi lider kesilmiş, kimisi tüccar.
Kopuyor yüzyıllık bağlar;
Yırtıyor ağlar
Kırılıyor demir perdeli çerçeve
Kütür kütür yıkılıyor alçıdan düzen
Kim bakar böyle günde mala, tarlaya,
eve?
Herkes kaçım kaçım,
Herkes саn derdine
Ve sel hâlâ akıyor dа akıyor
Kalanlar
Kimi şaşkın, kimi suskun bakıyor;
-Değil mi ya onlar dа bizden?
Neden böyle,
Neden gidiyor?
Neden kaçıyorlar bizden?!
Bir kızıl bereli сор sallıyor beride,
"Vurma, herif, diyorum, elin alışır!
Bir gün olur ki, bir gün
Sizi coplamağa kalkışır!
Birinin kızı gitmiş,
Birinin oğlu
Ana düşmüş yollara,
Baba kalmış bagajla
Kamyonlar, katarlar insan dolu
Düğün, dernek ertelendi;
Ertelendi sevgiler
Altüst oldu yer, çalkandı denizler
Sonra fırtına dindi.
Duruldu sular.
Ve dedi ki, adam:
- Gitmiyeceğim!
- Burada kalacağım!
İnadım inat.
Babam, anam dedem
Bu toprakta gömülü

298
Gitsem lanet edecek bana
Binlerle ölü.
Şu cennet köşesi - bahçem;
Şu saray bozması - evim!
Diktiğim şu ağaçlar,
Elbette ki, benim!
Böyle gitti yüz binler
lanet etmediler fakat
Çünkü yüreklerindeki hikmet
Diyordu ki, onlara
-Üzülmeyin, evlâtlarım, gün olur,
Adalet yerini bulur!
Yapılanları Tanrı görmesin olmaz
Bu yer, bu yurt
Değer bilmezlere kalmaz!
Karaoğulları, Piroğulları;
Salioğulları, Keloğulları
Canlı birer ormandı.
Kıran girdi kırıldılar.
Ve baharla baktık ki,
Birer fidan sürüp dirildiler.
Dervişler, Memişler
-Ne demişler!
Tırnak altında саn kalır,
Dirilir bu yer.

"Ümit" - 1998, Sayı: 19.

Karlı Gece Yolculuğu

Hava iyice kararmış, kar her tarafı bastırmıştı. Beyaz kar perdesini güç belâ açıp
aralamaya çalışan farların uzun ışıkları bir iki dakika önce asfaltın ortasından geçmiş bir
kamyonun tekerlek izlerini zar zor aydınlatıyor, Sami bu izleri takip ederek hiç olmazsa
Gabrova'ya kadar varmayı düşünüyordu. Gabrova'da bildiği otellerden birinde
geceleyecek, sabah erken yoluna devam edecekti. Неm iyice, acıkmış, hem dе gecenin
bu saatinde Hainboğaz’ın aşılması kolay iş değildi. Arabanın dört tekeri adeta paten
üstündeymiş gibi kar tabakasıyla kaplı buzlu yolun üstünde bir о yana, bir bu yana kayıp
gidiyor, arkada gelmekte olan yüklü römork öndeki kamyona tabi olmak istemeyerek
kaygan buzun üstünde kendi yolunu izliyordu. Sami, zaman zaman “tok tok” seslerinden
römorkun arışının kamyona çarptığını anlıyor; “Uslu git Şımarma! Altımda kamyon
zaten zor duruyor, bir dе sen çividen çıkacak olursan, yandık ha!” diyordu.

Ansızın kasabanın ilk ışıklarıyla yüz yüze geliverince içini bir sevinç ısıttı.
Şimdi kamyonu otelin önüne çekecek, lokantada bir güzel yemek yiyip sıcacık otel
odasında uykuya dalacak, inşallah, sabahla yoluna devam edecekti.

299
Şehrin merkez meydanındaki otelin önünde araçlar her zamankinden kalabaydı.
Bir sıra otomobiller, birkaç tane dе otobüs yan yana park etmişti. Onları görünce yüreğine
bir şüphe düştü. “Galiba yer bulunmayacak” endişesiyle kamyonu uzak bir yere park edip
resepsiyona yollandı. Kar, hâlâ hızlı hızlı atıştırmaya devam ediyordu. İçeriye girinceye
kadar üstü başı kar oldu. Resepsiyona vardığı zaman aklına gelenler başına geldi. Meğer
yakın kasabalardan birinde yapılan bir millî konferans yüzünden buranın oteli dе tıklım
tıklım doluymuş bu akşam. Bu durumda durdu, düşündü. Ne yapmalıydı? Oturup bir yemek
bari yese, sonra dümene geçince uyku basardı. Bunu, uzun yıllık deneyiminden biliyordu.
En iyisi mi, aç karınla yoluna devam etmekti. Gerçi, bu karlı savurganda Şipka geçidini
aşmak kolay değildi, fakat seftesi dе olmayacaktı. Yaz kış, birçok defa oradan iki yönlü
gelip geçmişti. Hiç vakit kaybetmeden kamyona doğru yürüdü. Arabanın motoru henüz hiç
mi hiç soğumamıştı, hâlâ ateş saçıyordu.

“Hadi, kızım, yol göründü bize yine!” diyerek kabinenin kapısını açtı ve yerini aldı.
Biraz sonra koca kamyon bu durumdan memnuniyetsizliğini belirten bir homurtuyla yola
çıkarken römork dа arkası sıra isteksiz isteksiz, ama yine dе onu izliyordu.

“Neyse, diye düşündü Sami. Slavi adını yazmaktan bir kere daha kurtulduk.
Otellerin resepsiyonlarına vardığı zaman en zıttığı şey kendisine: “Doldurun” diye uzatılan
о kâğıttı. Artık iki yıl geçtiği hâlde, her defasında büyük bir kızgınlıkla kâğıdı kavrar, ana
avrat okuyarak bir yana çekilir, yeni pasaportundaki “Bu acaba ben miyim?” diye baktığı
simasına acıyarak kâğıdı doldurmaya başlardı. İki yıl önce eline zorla sıkıştırdıkları bu
kimlik belgesinin ne seri numarasını, ne dе doğru dürüst ondaki adlarını öğrenebilmişti.
Bazen sanki belgedeki о resim canlanarak ona: “Bana bak, ben sen değilim. Sakın kendini
aldatma! Ben о sahte kişiyim ki, sen beni asla kabul etmedin ve etmeyeceksin. Bunu
biliyorum. Etme dе zaten” diye konuşuyordu. Böyle anlarda büsbütün çatallanıyor ve kendi
kendisine: “Eğer bu bensem, о hâlde şu bendeki ben nerede?...” diye soruyordu. Bazen ikinci
adı yerine üçüncüyü yazıyor, sonra üstünü çiziyor, karalıyor, yırtıp yanı başındaki sepete
öfkeyle atıyor, bir başka kâğıt istiyor, yeniden yazmaya başlıyordu: Slavi Martinov
Andonov.

“Tamam, bir Martin olması iyi. Her hanede bir Martin olmalı nasıl olsa! Herkes
yanında bir Martin bulundurmalı!...” diye yeniden oturup tek tek adını yazmaya çalışıyordu.

İki yıl önce, yine böyle karlı boralı bir günde adlarını değiştirmelerini istedikleri
günlerde eşini, çocuklarını kamyonun kabinine doldurarak gecelikle ta Sofya'ya aşırmış,
orada bulamayacaklarını zannetmişti. Fakat daha ertesi sabah iki milis kapıya
dayanmışlardı: “Yoldaş, derhal doğduğunuz yere! Неm dе yoldan hiç sapmamak üzere!”
diye kendilerini tembihlemişler, üstelik her ikisinin dе pasaportlarını: “Bunlar geçersiz.
Kendinize yeni kimlik pasaportu çıkartmalısınız!” diyerek ortadan yırtıp ellerine
vermişlerdi.

“Nasıl geçersiz olacakmış! Bu memlekette herkes böyle pasaportlarla yaşıyor!...


Siz devletin belgesine saygı göstermiyor...” diyecek olmuşsa dа milis yüzbaşısı ters ters
gözlerine bakınca “Ya bir dе bu akşam burada kalamazsınız!” deyiverse düşüncesiyle daha
fazla sesini çıkarmamıştı. Demek ki, değil Sofya'da, her nerede olursalar olsunlar kurtuluşa
çare yoktu. Kanadı kırık kuşlar gibi о akşam geç vakitlere kadar sadece bu olayları
konuşmuşlar, memleketi bir uçtan bir uca yakan ateş dalgasının kendilerini ta nerelere
attığını düşünerek yatağa girdikten sonra uzun zaman uyuyamamışlardı.

300
О günleri hatırlayıp beyninde canlandırırken artık ana yola çıkmış, Şipka geçidine
yönelmişti... Kar, hep öyle inatçı bir sebatla yığmaya devam ediyor, arabanın farları beş
altı adım ilerisini ancak aydınlatabiliyordu. Şehrin son evlerini dе arkada bıraktığı bir anda,
yolun sağ tarafında aniden bir elini havaya kaldırmış, diğerini: “Durun! Durun!...” işareti
yaparak onu arabaya almasını isteyen bir erkek silueti gördü. Paltosunun yakasını kaldırmış,
boynuna büyük bir şal dolamış, başında kalpak, adeta kardan bir adama benzeyen bu insan
gölgesi, karlı ve boralı gecenin bu vaktinde nereye yollanmışsa diye sorup düşünmeye
meydan kalmadan, daha fazla içten gelen bir refleksle arabanın frenlerine bastı. Aynı anda
arkadan gelmekte olan römorkun nasıl tok bir sesle ve öfkeyle kamyona çarptığını duydu.
Birkaç saniye sonra yerinde durup saplanan arabanın arkasında, gölgede kalan adam
dışarıdan kapıyı açtı ve basamağa basarak kendisini içeriye aldıktan sonra:

-İyi akşamlar! diye selâm verdi ve “Sürün!” dedi.

-İyi akşamlar! diye cevap veren Sami arabayı çalıştırdı.

-Bu karda, fırtınada nereye böyle? Böyle kış kıyamette yola çıkılır mı? Sabahı yok
mu bunun? diye takaza ederce sorucu oldu.

-Yarın erken erken Kazanlık'ta mahkemede olmalıyım. Bu akşam otelde kalayım,


yarın erken yürürüm, dedim ama yer bulamayınca yola çıktım. Belki dе yolda sizin gibi iyi
kalpli birisine rastlarım dа beni akşamdan geçidin ötesine atar, diye düşündüm. Hani, iyi dе
etmişim.! Dünyada iyi kalpli insanlar bitmemiş demek. Bir defa daha buna inandım!

-Haklısın, fakat son zamanlarda sık sık iyi kalpli insanların iyilikleriyle suiistimal
etmeye, canlarına okumaya başladılar. Ömrü boyu önündeki çizgiden başını kaldırmayan,
sürüden yana bakmayan, başkasının gözü üstünde kaşı varmış demeyen, malında gözü
olmayan yığınla masum insanların üzerine tanklarla, otomatik silâhlarla yürünüyorsa buna
ne demeli? Bu, insanlığa yakışır şey mi? Bakın, ben alelâde şoför bir adamım. Başımı
eğmiş, yolumca gidiyorum. Kimseye bir kötülük ettiğim yok. Yine dе bana yapılanları nasıl
göz ardı ederim?

-Neyi göz önünde bulunduruyorsunuz? Nerede olmuş bu anlattıkların? Bizde mi,


yoksa dünyanın bir başka yerinde mi?

-Bizde, elbette. Dünyanın öbür ucunu ben ne bileyim! Sizin hiç memlekette olup
bitenlerden haberiniz yok mu?

-Gerçekten dе bir şeyler oluyor galiba ama haber dе sızmıyor. Gazetelere, radyo ve
televizyona bakarsak, anlaşılan Türkler yerlerinden kıpırdanıyorlar. Yeniden Türkiye
yapmak isteyeceklermiş burayı... Çok haklar verdik onlara, şimdi dе tepemize çıkmak
istiyorlar...

-Ne gibi haklar verdiniz?

-Canım ne gibi haklar?... Meselâ, yüksek okullara öncelikle onların çocuklarını


kabul ediyorlardı. Partiye onları alıyorlardı. Daha neler neler!...

301
- Doğru. Haklısın! dedi Sami. Emek Ordusuna öncelikle onları alıyorlar; inşaatlarda,
yollarda, maden ocaklarında, tünellerde, asma köprülerde öncelikle onlar çalışıyorlar...
Doğru!

- Üstelik bir dе istiyoruz ki, Türk hemşireler, ebeler varmış. Doğum yapacak
Bulgar kadınlarına zehirli iğne yapıyor, doğacak çocukların cinsiyetini körletiyorlarmış...
Hayvan fermalarında hayvanları zehirliyorlarmış, bilmem daha neler neler...

- Eee, sen bütün bunlara inanıyor musun? Affedersiniz, adınızı sormadım. Benim
adım Slavi.

- Benimki Danço. Nasıl inanmam! Türklerden her şeyler beklenebilir! Vaktiyle bu


geçitte önlerine durmasaydık, şimdi Bulgaristan olacak mıydı? İyi ki, Dyado lvan bizi
kurtardı dа...

- Canım, bunlar geçmiş olaylar. Onlar, tarih kitaplarında kalmalı. Ama şimdi
olanlara, yapılanlara ne demeli?

- Ne diyeceği yok! Türk mü, lâyıktır! Çok çok ön vermeyeceksin! Biraz çok bilecek
oldu mu, burnuna vuracaksın. Haddini bilsin. Geri kalırsa dа kuyruğuna basacaksın. Eni
sonu burası Bulgaristan!

-İyi ama onlar dа bu memleketin evlâdı; eşit haklı vatandaşı. Onlar dа bu


topraklarda doğmuş, büyümüş. Vatan bilip vatan borcunu ödemişler, vergisini vermişler,
veriyorlar... Neden uslu uslu yaşayıp giderken üzerlerine çullanıp: “Bugünden sonra senin
adın Ahmet değil dе Andrey olacak!” diyeceğiz?

-Demekte dе haklıyız, yoldaş! Çünkü Türkler çok fazla ürediler! Neredeyse bu


memleketin çoğunluğunu teşkil edecekler

-Е, bunu nerden biliyorsunuz?

- Geçenlerde çalıştığımız fabrikaya birisi geldi başkentten, konferans vermeye. О


söyledi...

-Siz dе inandınız, öyle mi!

-Niye inanmayalım! Adam, Merkez Komiteden geliyor! Partiye dе inanmayacak


mıyız! О, partinin kararlarını, fikrini bildiriyor

-Daha neler anlattı size о Merkezden gelen?

-Neler anlatsın? Hep gerçek şeyler. Türkler, Deliorman'da, Kırcaali'de isyan


etmişler. Cumhuriyet istiyorlarmış ve dе muhtariyet!... Her isteyene muhtariyet verilecek
olursa bir avuç Bulgaristan’dan ne kalacak!

- Başka?

- Başkası daha daha provokasyonlar yapıyorlarmış. Batıya şikâyet ediyorlarmış


bizi! Bizde adalet yok, insan hakları çiğneniyormuş diye...

302
- Ya çiğnenmiyor mu?

- Bilmem. Ben görmedim. Tartışmaya böyle direk girivermiş olmaları Sami'nin


hem hoşuna gidiyor, hem dе canını sıkıyordu. Hoşuna gitmesinin sebebi, tartışa tartışa bir
aldatılmışın daha gözünü açmak istemesiydi. Неm böyle heyecanlandıkça daha bir dikkatle
sürüyordu kamyonu. Canını sıkan şey ise adamın bildiğinde ayak diremesi, olmayan şeyleri
olmuş gibi anlatmasıydı. Ne kadar dа kendinden emin bir şekilde konuşuyordu!

-Bugüne kadar sen Türklerden bir fenalık gördün mü? diye tekrar bir soru sordu
Sami.

- Canım, şahsen ben görmedim ama, dedelerimize neler neler etmişler... Tarih
kitaplarında okuduk, okuyoruz... Onlar yalan yapmayacak ya!... Sonra ötede beride olup
bitenleri dе duyuyoruz.

Sami'nin iyice tepesi atmaya başlamıştı. Yorgundu, açtı. Üstelik bir dе bu adam
musallat olmuştu şimdi kendisine. Güya iyilik yapayım diye kabinesine almıştı adamı.
Şimdi neler neler dinlemek zorundaydı. Bu lakırdılara ve yalanlara karnı toktu. Kendisini
bildi bileli bu yalanlarla büyümüş, yaşamıştı. Hatta bir ага onlara inanmaya bile başlamıştı.
Osmanlı neler neler yapmıştı bu topraklarda! Zulmetmiş, asmış kesmiş, kavurmuş geçmişti.
Fakat soya dönüş sürecinin sillesiyle birden aymış, derin gaflet uykusundan uyanmıştı. Artık
bütün söylenilenlerin bire bir düzmece olduğundan şüphesi yoktu. Birisi ortaya çıkmış,
yalan yanlış bir şeyler yazmış, çizmiş. Arkadan bir başkası türemiş, onun yalanlarını
aktarmış, bire bin katmış, inandırıcı olmaya çalışmış.

...Derken bir üçüncüsü ilk iki yalancının uydurmalarına dayanarak daha yenilerini
uydurmuş... Yalan topağı büyüdükçe büyümüş, adeta bir çığ olup yukarıdan aşağıya
yuvarlanmaya, önüne gelen her şeyleri silip süpürmeye başlamış...
Sami:
- Ya sen hayatında canlı bir Türk gördün mü de onlardan bu kadar çok nefret
ediyorsun? diye yeniden sordu.

- Ben Türklere karşı organik bir nefret besliyorum, yoldaş! Üstelik okulda
okuttuğum çocuklara dа bunu anlatıyorum. Нег gün, her saat Türk mü, benden uzak dursun!

Bu sözleri duyar duymaz Sami artık dayanamayarak frenlere bastı ve:

-Haydi, dedi, yıkıl arabadan! Çabuk Bir dе çocukları dа zehirliyormuş daha!...

-Niye, yahu? Ne yaptım sana?

- İn diyorum!

-Yoldaş, elin Türklerinden dolayı bu gecede, karda, soğukta beni yol ortasında
bırakman olur mu? Sende insanlık yok mu?

- Vardı ama artık yok! Tükendi, bitti! Haydi, in diyorum! İnsanlık ancak insana
yakışır!...

303
Adamın eli kapıya gitti. Yavaşça kabinin kapısını açtı ve kendini gecenin
karanlığına ürpertiyle bırakırken:

- Ama... diyecek oldu.

-Aması yok! Defol başımdan, pis herif! bir dе senin ağız kokunu çekmeyeceğim!

Adam, kendisini karanlığın içine bıraktığı zaman Sami uzanıp onun ağzını
kapatırca hızla kapıyı çarptı ve gaza bastı.

-Üf be! Bu millet ne zaman ayacak be! Ne zaman aklını başına toplayacak? Daha
kaç yıl bu yalanlarla uyutulacak? Bıkmadı mı? Usanmadı mı? Bunların kafasına birazcık
akıl sokacak adam bulunmayacak mı, en nihayet? Sorularıyla karlı gecenin karanlığını yara
yara Şipka geçidinden aşağıya doğru salınmaya başladı.

Artık çok daha uyanık, çok daha tetik olmalıydı. Çünkü karın altında asfalt ayna
gibi buzdu ve ağır aracı her an bir yana sürükleyebilirdi.

Dışarıda soğuk savurgan hâlâ esmeye devam ediyordu.

Türk Dili, Sayı-588, 2000, 613-617.

304
ALİ DURMUŞEV
(Ali Durmuş)
(Kırcaali,1940)

Kırcaali’nin Nenkovo köyünde doğdu. İlk öğrenimini ve liseyi tamamladıktan


sonra Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Uzun yıllar Rodoplar’da
öğretmenlik yaptı.

Şiir ve düzyazıda başarılı oldu. Bulgaristan Türkünün çilesi, Türk öğrencilerinin


pek küçük yaşta onur kırıcı olaylarla karşı karşıya kalması sanatçımızı derinden
etkilemiştir.

1990 yılından bu yana yazmakta olduğu yazılarına konuları güncel hayattan


seçmektedir. Göçmenlik, Bulgaristan’da Türkçe derslerinin okutulmasında aşılması zor
olan engeller, sanatçımızı üzmektedir.

Yoksun
(Zorunlu göç sonrası sıralardaki
yerleri boş kalan öğrencilerime)

Kapıyı açtım,
İçeri baktım.
Çıldıracaktım:
Yoksun!

Neşeli yüzler,
Şekerli sözler,
Ayrılan özler:
Yoksun!

Gözüm arıyor,
Sözüm arıyor,
Özüm arıyor:
Yoksun!

Getir kızımı
Yitir sızımı.
Dinle sözümü
Bursa!...

H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8.,


Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 405.

305
KÂŞİF KAPSIZOV
(Kâşif Ahmet Kapsızoğlu)
(Paşmaklı, 1941- Sofya, 1992)

Filibe’ye (Plovdiv’e) bağlı Paşmaklı’nın (Smolân’ın) Burevo köyünde doğdu.


Çocukluğu Rodoplar’da yaşayan insanlarımızın ıztırapla dolu yıllarında geçti. Yüksek
öğrenimini tamamladıktan sonra dertleri daha da arttı. Dürüst düşüncesi, eğriye eğri,
doğruya doğru doğrultusunda davranışları yüzünden kazandığı ekmeğin tadını duymamış,
izine düşülmüş, çeşitli işlere girmiş çıkmış, inşaat iskelelerine varana kadar yollar geçmiş
ve yeni bir “üniversite” dönemi yaşamıştır. Bulgaristan’da komünist rejim iktidardan
düştükten sonra, demokratikleşmede ilk adımlar atılmaya başladı. Adlarımız iade edildi,
Bulgar parlamentosunda millet vekillerimiz oldu. İşte bunlardan biri de Kâşif(Svilen)
Kapsızov’du. Haklar ve Özgürlükler Hareketinin Cuma Bâlâ (Blagoevgrat)
milletvekiliydi. Parlamentoda Radyo ve Televizyon Başkan yardımcısı olarak çalıştı. Hak
ve Özgürlük gazetesinin Yazı işleri Müdürüydü ve bu gazeteyi Hak ve Özgürlükler
Hareketinin tribünü hâline getirmişti. 15 Eylül 1992 tarihinde büyük şüphe uyandırıcı bir
otomobil kazasında hayatını kaybetti.

Sanatçı hakkında Hak ve Özgürlük Gazetesinin 18 Eylül 1992 tarihli başyazısında


şunları okuyoruz:

“…Gazetemizin yazarları arasında, demokratik koşullar ortamında sevinerek


gencecik yürekler, körpe,filiz yetişen gürbüz bir dünyaya ninniler söylercesine içtenlikle,
merakla çalışıyordu. Aramızda kendine özgü bir ışıktı,bir meşaleydi. Bir çoklarımız gibi o
da çok ezilen, çok gören, çok geçiren Rodoplar’ın acılarını alın çizgilerinde taşıyordu.
Ama yüreği durmadan yeni günlere açılmanın sevinciyle çarpıyordu…”

İlk şiirlerini “Güneş Yakındır” kitabında topladı. Dünya çapında komünizmin


temelleri sarsılmaya başlayınca da durmadan kaleme aldığı yeni şiirlerini iki kitap halinde
topladı. Ayrıca Küçük Çayların Bitişi adlı bir de romanı vardır. Bu eserde Rodoplar’da ad
değiştirme döneminden kanlı olaylar canlandırılmaktadır. Eserlerini Bulgarca yazmıştır.

KÜÇÜK ÇAYLARIN BİTİŞİ


(Romandan sayfalar)

VIRBOVO’DA ZORUNLU AD DEĞİŞİMİ

Pencerelerde kışönü melankolik bir rüzgâr vızıldıyordu. Yatağın üzerinde, eğilmiş,


ellerini göğsüne kilitlemiş, sanki dünyada yapayalnızdı. Biraz yatışmış, içi sepserin, takattan
düşmüştü. Ona her şey anlamsız görünüyordu. Ahizeyi kaldırdı ve yavaşça Şirin'in
numarasını çevirdi. Öteki taraf derhal cevap verdi.

- Nasılsın? diye sordu Emiliya.

- Teşekkür ederim! Şikâyetim yok... Ama, Biser ile olup bitenlerin acısı hala beni
eziyor. Böyle bir yargıya lâyık değildi.

306
- Ben dе öyle düşünüyorum, Şirin, fakat talih sormuyor bize... Senin bir fikrini sık
sık hatırlıyorum, biliyor musun... Alıp başımızı herhangi bir yere gidebiliriz. Sınavların yoksa
tabiî.

Yok canım, sınavlarımı verdim, staj yapıyorum. İçim dolu benim de. Lâkin, ne
desem bilmem ki. Babam köy tarafına esmememi tembihledi, fakat.. niye gitmeyelim! Güz
mevsimi sona ermek üzereydi. Rodop : dağ çemberinin tepeleri bakır rengine bürünmüştü.
Ufuklar ağır uykusuna dalmıştı. Vırbovo köyüne yaklaştıkları zaman, meşelikler arasında bir-
iki tank gördüler. Görünürde asker falan yoktu. Sokaklarda, arayıcı bakışlarla gezinen milisler
(Polisler) ve omuzlarında otomatik silâhlı, alaca giyimli ikişer üçer kızıl bereli çavuşlar,
erbaşlar vardı.

Damarları fırlamış ve yorgun bir hâli olan Şirin’in babası, onların otobüsten indiğini
gördü, fakat hiç dе sevinemedi. Yürürken kızına,

Türkçe olarak bir şeyler mırıldadı ve acele acele çantalarını ellerinden kavradı.
Avluda, boydan boya uzanan asma çardağının altında, henüz sağmış sütle dolu
güğüm elinde Gülten Abla göründü. Emiliya onu derhal tanıdı, birkaç defa Raykovo'daki
yaşadığı odasına gelmişti.

- Anneciğim! diye Şirin öpmek için annesinin üzerine atıldı.

- Hoş geldin, hoş geldiniz, benim güzel güneşlerim , diyerek ikisini dе sırayla
kucakladı, etrafa hoş ve taze bir süt kokusu yayıldı. Ama çok kötü, havalar kötü... diye
ekledi sözlerine... Hasan Uzun, af dilercesine:

- Benim karım, dedi, inek sağdı. Ne yapsın başka...Biz köylü insanlarız.

- Bilirsiniz ya, Hasan Amca, ben dе köydenim, sıkılacak hiç bir şey yok ortada...

- Ben sıkılmıyorum, hiç sıkılmıyorum, sen ünlü bir şarkıcı olduğun için
Hükümetten korkuyorum. Buyurun, buyurun içeri...

Şirini ve ince bıyıklı bir gencin resimlerinin dе bulunduğu, özenle dizilmiş her
şeyi yerli yerinde bir hole girdiler.

Oğlum Şerif, şimdi askerdir, dedi ve annenin en büyük portresini gösterdi ve


kilimin üzerine oturdu. Ama çok kederliyim bu an. Bizim adlarımızı değiştiriyorlar...

Komünist Partisi üçe-beşe bakmadan silâh gücüyle bizim adlarımızı değiştiriyor,


dedi ve dışarısını işaretledi, Hasan Uzun.

- Ama niçin! bu bir şaşkınlıktır. Asen dе olsam-elini kalbinin üstüne koydu-


benim için yine Hasan. Zorla güzellik olmaz, demiş halk... Hükümet camimizin
minaresini yıktı. Çelik bir ip bağlamışlar, beş traktörle çekmişler ve minare yıkılmış. Bu
günahtır,
günah! Allah onları cezasız koymaz...

Emiliya bütün bunları kararsızlıkla dinliyor ve zaman zaman dа kız arkadaşının


ürperen yüzüne hayretle bakıyordu.

307
Şirin âdeta ağlarcasına:

-Bizim Türklerin adlarını değiştiriyorlar, Emiliya, dedi. Zorbalıkla. Onun için babam
buraya gelmemi istememiştir. Tankları gördün mü? Tüm etraf köyler abluka altında.
Bizimkileri-başıyla onları işaret ederek: Bu gece bizim köye baskın yapılabilir diyorlar.

Can sıkıcı bir gece bastı. Ürpertici bir sessizlik hâkim oldu köye, saatler yavaş yavaş
ilerliyor ve etraftaki ormanlardan iniltili tilki sesleri geliyordu. Gece yarısına kadar köyde hiç
bir kimse uyumuyor, tüm pencereler kapkaranlıktı. Komşu haneler arasındaki geçici
kapıcıklar vakitsiz gıcırdıyor, evden eve insanlar koşuşuyorlardı. Sokaklarda karakollar
geziniyor ve içilen sigaraların sürekli ışıklarından askerlerin dе gergin bir durumda oldukları
anlaşılıyordu. Emiliya ile Şirin, kendilerini uyumuş gibi göstererek uzun zaman aldattılar.

- О kadar alçaklık aldı yürüdü ki! Biz, bütün ilâhlardan koparılmış olduğumuz açık
seçik görülüyor, diye bir iç çekti konuk kız: Şimdi bu büyük günahın bedelini ödememiz
gerek.

- Bütün bunlar niye oluyor? Dedi ve arkadaşının elini tuttu Şirin.

- Bu, politik bir salaklık, tatlım! Неm dе komple olarak. Hüküm onun elindeyken,
bütün dünyaya yayılma iddiası var.

Fakat bu alanda bir miligram olsun ağırlığı olmadığı için, hısım, akraba ve dosttan öç
alıyor. Bu durum karşısında ateşi biz Türklerin üzerine yüklediler. Çünkü aramızdasınız,
ağılımızdasınız. Ve bunda emin olma kesinliği, ağıla kapalı bir bilincin dünyaya ilkin olduğu
ufuklarıyla algılamasıdır!

Şafak sökerken, bir yerlere acayip bir at kişnemesi duyuldu. Dışarıdan sürekli ağır
makineler gümbürtüsü geliyordu. Uzaklarda, birbirini tutmaz tüfek sesleri duyuluyordu.
Vırbovo köylüleri yığın yığın pencerelere koştular. Kulakları sağır eden tanklar sokağı çınlattı
ve yirmi metre aralıklarla durdular.

Makineler arasında dolaşan bir cip arabasından bir ses acı acı bağırıyordu:

- Vırbovo köylüleri, derhal evlerinizden çıkın ve muhtarlığın yanına gelin! Önemli


bir yoklama olacak, çok önemli. Acele edin. Acele! Daha acele! Beraberinizde kimliklerinizi
dе getirin. Gelmeyenler ağır bir suretle cezalandırılacak! Sert bir surette cezalandırılacaklar!...

Muhtar odasının önü güçlü aydınlatılmış, lamba ışınlarının bittiği yerin ardında,
ellerindeki otomatik silâhlarla patlatmaya hazır durumda olan Kızıl bereliler görünüyordu.
Muhtar binasının önünde, başları önlerine eğik, ayaklarını sürüklercesine gelmiş on kadar
köylü göründü. Şaşkın şaşkın bakışıyorlardı. Sokaklarda bağırırcasına davetler çoğaldı,
askerler silâhlarının sürmelerini şaklatarak kapıların önlerinde “Dışarı çıkın!” diye
bağırıyorlardı.

İkinci cip arabasından, yine megafondan, titrek bir ağlayışı andıran bir ses duyuldu:

“Komşular, ben köyün Muhtarı Kâmil Küçük. Beni iyi dinleyin, askerî emri yerine
getirin! Karşı koymayın. Çaresi yok, gelin! Güneşi sağ olarak karşılamak daha iyidir,

308
elimizden bir şey gelmez. Beni dinleyin, rica ederim Her karşı geliş tehlikelidir! Sizi
bekliyorum…”

Tan ağarıyordu. Megafonlar, kulakları sağır edercesine gürlüyordu. Muhtar odasının


önündeki yığın artıyordu. Askerlerin beraberliğinde sivil hafiyeler ve parti sekreterleri,
evden eve dolaşıyor ve uzaklardan bir yerlerde canavarca bağırışları duyuluyordu.

“... Ya Bulgar olacaksınız, ya da hepinizi birer birer temizleriz! Biz Türk istemeyiz!
Siz, Türkleştirilmiş Bulgarlarsınız, tekrar Bulgar adları taşıyacaksınız, о kadar! Bu mesele
hakkında artık tek kelime bile söylenemez. Hadi, hadi, muhtarlığa doğru!..”

Yatak odasının pencere aralığından bakan Şirin ve Emiliya, hastalanırcasına fena


oldular. Tabanca atışlarından irkildiler ve az sonra, karşılarındaki tankın yakınından
simsiyah bir duman çıkmaya başladı. Bu ağır ucube yerinden biraz kıpırdadı ve topunun
namlusu Uzun oğullarının evine doğru çevrildi. Orada saçını başını yolan bir kadın bağırıyor
ve son derece hiddetlenmiş bir genci zapt etmeğe uğraşıyordu. Fakat oraya varıncaya kadar,
genç, annesinin kollarından kurtuldu ve tanka doğru bir şişe fırlattı. Kara makine öfkeli
öfkeli gürledi ve avluya doğru birdenbire hareket etti. Samanlığa doğru koştu çocuk. Üç
Kızıl bereli, yakın geçitten koşa koşa geldiler ve ellerinde otomatik silâhlarıyla, annesini ve
Hasan Uzun’u muhtar odasına tıktılar.

Tank, samanlığa girdi ve her şeyi çiğneyip geçti. Bir yandan, gözleri soğuk bir
parlaklığı ile ışıyan bir keçi, diğer taraftan, komşu avluya koşan bir genç ortaya çıktı.
Küplere binen tankçı, kendini göstermek istediği belliydi. О, ölüm saçan tankını çeviklikle
sürüyor, avludaki arı sepetlerini, meyve ağaçlarını, üzüm çotuklarını çiğneyip geçiyordu...
Evin bir köşesini harabeliğe çevirdi ve içeride, yarı hazırlanmış bir yatak göründü.

Şaşkına uğrayan keçiler, gözlerini, yeri zıngır zıngır oynatan bu ucubeye doğru
diktiler. Tank bu defa onlara doğru çevrildi. Keçiler dağıldı, duvarlardan atlamak için
kendilerine güç topladılar, fakat birisinin memeleri beklenmedik bir kazaya neden oldu, dış
duvarın üzerindeki iki sıralı dikenli tellere baş aşağı dolaştı kaldı. Hayvan, kendini
kurtarmaya çalışıyor, acı acı bağırıyordu. Keçi, kurtulma çabası yürütüyor, keskin ve
caydırıcı bir ses çıkarıyordu. Samanlıklarda sığır hayvanları, katırlar ve atlar dehşetle
bağrışarak, nallarıyla ahır kapılarını kırdılar. Tank ise, sanki onlara gülmekten katılıyordu.
Emiliya ile Şirin, keçinin yanına koştular. Onu tellerden kurtarmaya çalıştılar, fakat tüm
gayretleri fos çıktı. Bahtsız keçi, ölüm tellerinden kurtulma çabası yürütüyor, çığlıkları,
korkunç bir sabahın ufkunda yankılanıyordu. Yakınındaki tanktan küçümecik bir asker indi.
Soluk soluğa hayvanın yanında bitti, ön bacaklarını ustaca yakaladı, yukarı kaldırdı,
hayvanın altına omuzunu koydu ve keçiyi kanlı tellerden kurtardı, çiğli domateslerin üzerine
bıraktı.

- Sağol... Çocuk, diyesi geldi Emiliya'nın.

- Kaçın buradan! Uzaklara bir yere gidin! dedi asker ve bir kolunu salladı.
Görmüyor musunuz ne tür vahşilik fır dönüyor ortada...

Vırbovolular bedbinlik içinde evlerinden çıktılar ve uykusuz, cenaze törenine


gidercesine muhtar odasına doğru yürüdüler.

309
- Haydi, gidiyorum, Şirin diye fısıltıyla söyledi Gülten Abla... Emiliya, sen ise bizi
burada bekle.

- Ben dе geliyorum...

- Olmaz! diye bıçak gibi sözünü kesti Şirin. Bugün bizimle beraber olmanız, sizi
güldürmez sanırım.

- Hayır, beni durduramazsınız... Geri kalan benim problemimdir. Gökyüzünde yufka


yürekli bir Çingene güneşi yükseliyordu. Yüzlerce kişi Muhtar odasının önüne toplanmıştı.
Etrafta çepçevre, birbirine dayalı, elleri otomatik silâhlarının tetiğinde Kızıl bereli
korumacılar. Dudakları kenetlenmiş halk arasında sivil ajanlar, silahlarını insanların sırtlarına
dayayarak ileri doğru itiyorlardı.

Bizim Anayurt, Sayı: 51-52-53, 2001.

310
MESTAN MUSTAFOV
(Mestan Mustafa Adalı)
(Kırcaali, 1941)

Kırcaali’nin Aşağı-Ada (Ostrovets) köyünde doğdu. İlkokulu ve ortaokulu köyünde


bitirdikten sonra Mestanlı (Momçilgrat) Türk Lisesinde öğrenimini sürdürdü. Kırcaali
Öğretmen Enstitüsü Türk dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu.

Sanata, şiire karşı sevgisi lise yıllarında başladı. Şiirleri yerel ve merkez gazetelerde
basıldı.
Mestan Adalı da sanatçımız Osman Aziz gibi güzel sesiyle, Rumeli türküleriyle
bilinir ve sayılır.

GARİP MİLLETİM

Tarih boyu yüzün gülmedi,


Ne dе bedbahtmış talihin
milletim.
Yoksulluk sana,
Gurbetlik sana,
Hasretlik ona göre,
Açlıkla yüz yüze kalmak dа sana.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi,
Dede yadigârı topraklardan
Kovulmak dа sana.
Neyin vardıysa şu yeryüzünde,
Bağrından koparıp aldılar.
Adını, dilini, dinini.
Mezarını dahi eşeleyip kazdılar,
Taşından ezanlı adını kazıdılar
Aldılar dа, aldılar.
Sana bıraktıkları
Tek acı gözyaşları oldu,
Gözyaşlarının üstüne bastıkça
Zümrüt bahçeler değil,
Taşlar bile kendinden geçti,
soldu.
Ama seni yıldırmadı zulüm,
Yaşattı şah damarımızdaki
benliğimiz,
Sarsılmayan inancımız,
Kendimizi koruma amacımız!

Ümit, Sayı-18, 1998, 41.

311
MÜMÜN BEKİROV
Mümün Bekir
(Kırcaali, 1941-Kırcaali, 1996)

Kırcaali’nin Çernooçene köyünde doğdu. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden


mezun oldu. Rodoplar’da öğretmenlik yaptı. 11 yıl maden ocaklarında çalıştı.

Şiir yazmaya üniversite yıllarında başladı. Bunları gazete ve dergilerde yayımladı.


Şiirlerinde Rodoplar’ın doğal güzellikleri, Rodop insanının temiz duygularını, yaşantılarını
dile getirdi. 1996 tarihinde vefat etti.

SON DERS

"Soya dönüş" sürecinde şehit düşen


öğretmenlere

Sıra sıra dizilmiş güneş yüzlü çocuklar,


Bir dua sessizliğinde ak mermer merdivenler önünde;
Yelde bir yaprak gibi tedirgin sabırsızlık içinde,
Sevdikleri öğretmeni bekliyorlardı bir dağ köyünde.
Oysa aylarca bekledikleri, о sevdikleri öğretmen
Yaşamın ölümle kıl gibi ince bir çizgisinde,
Bir metre karelik zift karanlık bir koğuşta,
Alkanlar içinde yatıyordu belki son nefesinde.
...Bir tüfek patladı bir şehirde bir duvar dibinde,
Bir sürü güvercin havalandı acı çığlıklar içinde.
Sütmavi kanatlarıyla bir tanesi uçtu uçtu dа
O dağ köyünde okul damına kondu geldi de.
Yavrusunu yitirmiş gibi acı çığlıklarla güvercin,
Kanat çırpınışları içinde sanki dile geldi:
Beklemeyin çocuklar, beklemeyin
Sevdiğiniz oğretmen son dersini verdi;
Şafak sökerken Mertlikle, yiğitlikle.

Kaynak, Sayı-2, 2001, 12.

312
MUKKADDES AKMANOVA – SAİDOVA
(Mukkaddes Akman)
(Filibe, 1941)

Filibe’nin (Plovdiv’in) Ustina köyünde doğdu. İlk öğrenimini köyünde okudu. Sofya
Türk Öğretmen Okulundan (Türk Pedagoji Mektebinden) mezun oldu. Uzun yıllar
öğretmenlik yaptı.

Sanata ilgisi daha öğretmenlik yıllarında görülüyordu. Baştan şiirler yazdı, sonraları
kısa öykülerde başarılı oldu. Konularını çocuk dünyasından seçmektedir.

Bulgar Adları

Türk adlarımız değiştirileli henüz bir hafta olmuştu. Müfettiş hanım ana
okulundaki çocukların Bulgar adlarını öğrenip öğrenmediklerini yoklamaya gelmişti.
Kalbin güm güm atıyordu. Неr gün uğraşmama rağmen çocuklara ancak birinci adlarını
öğretebilmiştim. İkinci adlarını hep yanlış söylüyorlardı. Müfettiş hanım birer birer
adlarını sormaya başladı. Yani adlarını beğenip beğenmediklerini söylüyordu. Hepsi dе
birinci adlarını doğru söylüyorlardı. Bir аrа küçük Kadriye yanıma gelerek kulağıma:

- Öğretmenim, şu ablacık bana Bulgar adını beğeniyor musun diye sorunca


beğeniyorum. diyeceğim. Kalbimdense bu adı hiç istemeyeceğim...

Dedi. Yavaşça gidip yerine oturdu. Biraz sonra sıra ona geldi. Müfettiş hanım:

-Senin adın ne kızım?

Deyince Kadriye:

-Karanfila...

-Adını beğeniyor musun Karanfila?

-Beğeniyorum...

Dedi ve bana baktı. Küçücük elini kalbine koydu, gülümseyerek yerine oturdu.
İçimden:
“Ne demek istediğini anlıyorum yavrum” dedim.

Bu sırada kapı açıldı. Grubun en küçük kız çocuğu içeri girdi. Henüz dört
yaşlarındaydı. Tuvaletten geliyormuş. Yine kalbim gümbürdemeye başladı. Çocuğun adını
bilip bilmediğinden emin değildim. Ona sıra gelince adının Sema olduğunu söyledi.
Vurguyu değiştirdiyse dе, adını söylemişti. Çünkü vurgu “е” seslisinin üstüne düşünce
Sèma Bulgarlaşıyordu. Memnun kalan müfettiş hanım onu okşadı.

Sıra Meryem’e gelmişti. Müfettiş hanım:

313
-Söyle kızım, senin adın ne?
-Mariya...

-Babanın adı ne?

-Asenova

-Hayır kızım. babanın adı Asen. Asenova değil. Söyle bakalım. babanın adı ne?

-Asenova!

Beş yaşındaki kızcağız “ova” takısını atıp ta, babasının adının kalacağını
nereden bilsindi?... Müfettiş hanım gene gene soruyor, babasının adını doğru söylemesini
istiyordu. En son kızcağız iyice kızdı:

Benim adım Meryem Hasanova...


Dedi ve yerine oturdu. Müfettiş hanımın kafasına kaynak sular döküldü. Bana
hiddetle bakarak kapıdan çıkıp gitti.

Üç gün sonra “Eğitim” Şubesine çağırıldım. Çocuklara Bulgar adlarını söylemelerini


dahi öğretmediğimden dolayı işten alındım.

1985-Bulgaristan Kırcaali.

Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-21, 1996, 45.

314
AHMET MEHMEDOV
(Ahmet Mehmet)
(Kırcaali, 1942)

Kırcaali’nin Koşukavak (Krumovgrat) yakınında bulunan Kıyılar (Kamenka)


köyünde doğdu. Kırcaali Türk öğretmen Okulundan (Türk Pedagoji Mektebinden) mezun
olduktan sonra köyünde öğretmenlik yaptı. Bu bölgede daha 1970’ler başlarında
Bulgarlaştırma olayları başladı. Ad değiştirme kampanyasında durum daha da kötü oldu.
Ahmet Mehmet de ilk hedeflerden biri oldu. Öğretmenlikten uzaklaştırıldı, işsiz kaldı. 1990
yılından sonra tekrar mesleğine dönme olanağı buldu.

Sanata ilgisi öğrencilik yıllarında başladı. Şiir yazdı, öykü yazdı. Birkaç yıldır yeni
şiirler, yeni öykülerinde yepyeni konular da işlemektedir. Eserleri Hak ve Özgürlük ve Filiz
gazetelerinde yayımlandı. Öykülerini Kır Çiçekleri (1997) adı ile kitaplaştırdı.

BENİ RAHATSIZ EDEN

Be ni raha t s ı z e d e n sokaklar
Sokaklardaki evler
Ölen saksılar
Tütmeyen bacalar

Beni rahatsız eden evler


Sokakların heykeli
Neutron salınmış
Yitirilmiş insan emeli

Beni rahatsız eden saksılar


Ağlar benim bacılarım ağlar
Bursa'da mı İzmir'de mi
Yoksa İstanbul'da
Arar sığınak arar

Beni rahatsız eden bacalar


Tütmüyorsunuz
Herşey sönmüş soğumuş
Ağlar kanım uykum ağlar.

Hak ve Özgürlük, Sayı-34, 1992.

315
SÜNNET

Oğlu evde yatıyordu. Deri içinde. О ise burada. Karakolda. Bekleme оdаsında. Burası
soğuktu. Tiril tirildi. Dışarıdaysa ortalık yanıyordu. Ağustos sıcağı. Korku... Korku soğuk bir
şeydi. Yılan gibi soğuk. Tanrıyı getirdi aklına. “Yardımcım оl” dedi içinden. “Şu korkuyu аl
benden.”

Öyle dе oldu. Kendisini evdeymiş gibi hissetti. Damarlarında dolaşan kan ılık ılıktı.
Tatlı. Hoş. Ölümü bile güler yüzle karşılayacak durumdaydı.

Kapı açıldı. Bıyıklı bir milisti karşısında.

- Yürü!.. dedi kara kara.

Milis Bulgarca söyledi. Ne anlar o Bulgarcadan... Ama eliyle dе işaret etmişti ya. Uzun
bir koridorda yürüyorlardı. О önde, milis ardında. Kapılar bir bir arkada kalıyordu.

- Dur... dedi bir ara milis. Sert sert. Gene Bulgarca. Ama ne demek istediğini anlamıştı.

Kapıyı açması, onu içeri itmesi ve kapının kapanışı sanki bir anda oldu.

İki adam karşısındaydı. Biri... “Bir mandamız vardı bir zamanlar. Ensesi var yok
gibiydi. Yani ensesiz” diye geçirdi aklından. “Oğlumu hırpalayan bu olacak” diye yan yan baktı
ona. Öbürü, aksine, ince bir değnek. “Çekirge” dedi. Taiî içinden. “Biri dövmeyi biliyor, biri dе
konuşmayı.” Bunu dа geçirdi aklından. Sonra birden değiştirdi düşüncesini. “Hayır, biri
Türkçeyi biliyor, biri bilmiyor...”

- Haaa... diye bir ün saldı ensesiz olan. Dul Habibe sensin?...

Çekirge tamamladı:

- Hubavelka... Öyle değil mi?..

Şaştı. İkisinin dе Türkçe konuşmasına. “Bir lafımıza gene beş leva alıyorlar.”
Hemen aklından geçti bu. Sonra dа:

- Pasaportuma öyle yazmışlar. Ama ana adım Habibe'dir.

Çekirge biraz sertleşti:

- Sana ana adını sormuyoruz... Oğlunu gördün mü?..

Ensesiz:

- Halini beğendin mi?..

Çekirge:

- Ona iyilik yapmak istedik.

316
Ensesiz:

- İyilikten anlamıyor ki...

Tanrı yardımına koştu. Rahat rahat, onlardan hesap ararmışçasına:

- Oğlumu niye dövdünüz?.. diye sordu.

Çekirge hemen sıçradı:

- Yalan söylediğine.

- Olamaz, dedi Habibe yenge. Oğlum yalan söyleyemez.

- Peki, torununu sünnet yaptıran sen mi, yoksa oğlun mu?

- Ne oğlum, ne dе ben.

Bu defa Ensesiz karıştı söze:

- Muhammet peygamber mi?.. О mu geldi göklerden?..

Çekirge:

- Susma, söyle... Kime yaptırdınız?

- Yaptırmadık. Yaptım.

- Demek sözleştiniz?..

- Ne sözleşmesi...

- Oğlunun konuştuklarını konuşuyorsun. Taktakı yapmışsınız.

- Ben taktakıdan ne anlarım...

- Öyle mi?.. diye bir ün saldı Çekirge. Ama anlayacaksın.

Öyle bir anlayacaksın ki... Kapı açıldı. İçeri giren bıyıklı milisti. Çekirge ona
dönerek:

- Şu gördüğün hanım sünnetçiymiş, dedi Bulgarca. Bize erkek rolü oynuyor.


Oynasın. Karşılığım yok. Ama erkeğe bari benzemesini istiyorum. Anlıyorsun değil
mi?..

Sonra Habibe yengeye döndü. İşaret parmağını dа ta burnunun ucuna götürdü. Ve


sallayarak:

- Bir saat... dedi. Fazla değil. Düşün taşın, bana sünnetçinin adını
söyleyeceksin... Söylemeyince dе buradan çıkamazsın

317
Ensesiz tamamladı:

- Ölün çıkar... Cesedini kokacak değiliz ya.


***
Dört duvar. Birinde pencereye benzer bir şey. Küçücük. İçeri sızan ışık
dışarıdan değil, başka bir yerden olmalı. Yerde bir döşek. Daha doğrusu döşeğe benzeyen
bir şey. Tozlu, çamurlu. Orda burda kan lekeleri var.

Oturdu hemen. Eliyle kan lekelerini yokladı. Bir bir. “Bu kan lekeleri taze”, diye
bir iç geçirdi. “Oğlumdan olmalı.” Ve gözlerinin yaşı hafiften boşandı.
“İnanmıyorlar, oğlum” diye mırıldandı. “Ne sana, ne dе bana. İnanmak dа
istemiyorlar. Babanın sünnet takımını bile sormuyorlar...”

Oğlunun sözleri geldi aklıma:

“Sünnet deyenin dilini kesiyorlar, ana... Sünnetçiler bu işe girişemiyorlar artık.


Cesaretlisi olsa bile. Buralarda değil. Onlar hapiste, sürgünde.”

“Hep daha cesaretlisi kalmıştır.”

“Sanmam... Herkes korku içinde.”

“Sünnetçinin adını söylemeyeceğiz.”

“Ah, anacığım, sen gir oraya da, gör. Tanrı kimselere göstermesin. Düşmana
bile.”

“Peki, böyle eli bağlı mı duracağız?..”

“Ben de bilemiyorum... Pomaklık tarafında biri varmış. Yetmişlik. Kimseyi geri


çevirmezmiş...”

Kapının açılışı düşüncelerini kesiverdi. İlk beliren milisti. Gene о milis. Bıyıklı.
Sonra beyaz mantolunun biri. Sol elinde gazeteye sarılmış bir şey vardı. Zaten küçük
görünen adam, о beyaz mantonun içinde biraz daha küçüldü. Milise dönerek, ıkıla sıkıla:

- Ama... Bu... Kadınmış ya... deyebildi.

Мillis:

- Bizde kadın erkek yok... Biliyorsun, tutuklu var. “Anladım” gibilerden başını
eğdi beyaz mantolu küçük adam. Sonra dа Habibe yengeye döndü bozuk bir Türkçeyle:

- Ben saç kırkacak... Kırkmaz ben Belene... Kızmacak?.. Habibe yenge ne


demek istediğini çok güzel anlamıştı.

- Kırk, oğlum... dedi yavaşçacık. Kırk...

Eğik başını hiç kaldırmadı. Gözyaşlarını göstermek istemiyordu.

318
***
Gerçekten dе bir saat sonra tekrar çağrıldı. Kapıdan girer girmez Çekirge ayağa
kalktı hemen. Beklenilmedik bir şey olmuş gibi bir tavır takındı. Неm de ustaca.

- Vay, Vay... Ne olmuş sana böyle?... Ya şu baş bezini çek, iyice görelim.

Habibe yenge niyetine bile girmedi. Fakat Ensesiz hemen kalktı ve


alıverdi başından bezi.

Çekirge hâlâ inanamıyormuş gibi:

- Vay, vay... Seni hapse hazır etmişler... Yani hapsi tercih ediyorsun?..

Ensesiz gözlerini büyüttü:

- Söyle... Söyle şu sünnetçinin adını...

Habibe yenge öylece duruyor, susuyordu.

Çekirge hiddetlendi:

- Susma... Konuş!..
Bu defa Habibe yenge derin bir nefes aldı ve:

- Unutmayın, dedi, bir zamanlar sünnetçi karısıydım ben.

Çekirge bir kahkaha kopardı. Sonra dа:

Demek kocan sünnetçiymiş, sen dе sünnetçisin, öyle mi?.. dedi alay ederek.
Benim babam doktor, herhâlde ben dе doktorum. Hiç olmazsa doktorluktan anlıyorum,
öyle mi?..

Yanıt falan beklemedi. Ağzını Habibe yengenin kulağına yaklaştırdı. Herhâlde


iyice duysun diye:

- Olmadı... Olmadııı... Bize bunu yutturamayacaksın!.. Boğazdan geçmiyor,


anlıyor musun?...

Ensesiz bu defa merhametli rolüne girdi:

- Dur, kadın belki dе haklı. Kocası onu eğitmiş olabilir. Susmayı tercih eden
Habibe yenge bu defa âdeta kükredi:

- Kocam çoktan toprak oldu. Onu bari rahata bırakın... dedi ve sustu. Günlerce,
haftalarca düşünceden, çaresizlikten, uykusuzluktan küçülen ve içine uçan gözleri ışır
gibi oldu. О kararmış, kırışık yüzü gerildi sanki. Beyazlaştı. Kulaklarında ise birtakım
sesler. Ötelerden, çok ötelerden gelen tatlımsı sesler...

“Habbee... Habbeee...”

319
“Ne var, kocacığım?.. Bir şey mi diyeceksin?..”

“Bilmem yapabilecek misin... Ama bu anda senden başkasını dа göremiyorum.”

“Neymiş о?..”

“Adam direniyor. Kendi oğlunu tutmak istemiyor. Anlaşılan, yufka yüreklinin


biri.”

“Bir denerim. Sünnetçi karısıyım ya...”

Ensesiz dе, Çekirge dе Habibe yengenin içinden bir şeyler geçtiğinin


farkındaydı. “Dili çözülecek galiba” gibilerde birbirlerine tatlı tatlı bakıştılar. Sonra
sözleşmişler gibi ikisi dе birden:

- Hadi, konuş... diye nazik bir davette bulundular. Habibe yenge hâlâ susuyordu.
Çekirge:

- Hiç mi sünnetçi aramadınız?...

- Aradık, dedi Habibe yenge. Ama bu yörelerde değil. - Farketmez... Nerelerde?..

Hadi, söyle... Korkma.:.

İkisi dе nefeslerini kesmiş, “kıyametin” kopacağı anı bekliyorlardı sanki.

Ensesiz sükûneti bozdu:

- Dilinin ucundaki şeyi nasıl söyleyemiyorsun?..

- Söyleyemem ki...

Ensesiz yeniden kükredi. Köpürdü âdeta:

- Söyleyemeyeceksin, ha?.. Bizi parmağında mı gezdireceksin?..

Demesiyle dе koluna yapıştı. Ve kapıyı açıp koridora itti.

Karşıda duran milise bir göz atarak:

- Bunu topla... diye bağırdı. Неm dе yalnız domuz çorbası. Ekmeksiz...


***
Kısa bir fasıladan sonra sorgu tekrar başlamıştı. Ensesiz'in sabrı tükenmiş gibiydi.
Hiddetli oluşu yapmacık değildi. Bu anlaşılıyordu. Hemen hemen üzerine yürüyecek, ayakları
altına alacak bir-iki davranışta bile bulundu. Fakat Çekirge’nin göz atışları, fısıldayışı bunu
önledi. Önledi ama, bu hiddet adamın içinde duramazdı. Yumruk olup döküldü masaya. Hırsını
hâlâ önleyemiyordu:

- Dua et ki, kadınsın... Dua et ki, yaşlısın... Yoksa çoktan seni dе deri içine alırlardı.
Duyuyor musun?.. Susma... Konuş... Neydi sünnetçinin adı?..

320
- Görmediğim, konuşmadığım insanın adını nasıl bilirim...

Çekirge karıştı bu defa:

- Sünnetçi aradığınızı söylemiştin.

- Evet, aradık... Oğlum aramıştı.

- Yani sünnetçiyi oğlun buldu?

- Hayır. Aradığı sünnetçi evinde değilmiş. Hapisteymiş.

- Ve kendin giriştin bu işe, öyle mi?..

- Evet.

Çekirge bir çıkı bıraktı masaya. Nakışlı bir çıkı. Ensesiz gözünün ucuyla Habibe
yengeye bakıyordu yalnız. “Bunlar bize varmışlar...” diye içi aktarıldı birden. İ1kin
sevindi. “Tanrıya şükür, inandılar...” diye geçirdi aklından. Sonra içine bir gariplik çöktü.
О nakışlı çıkı kocasının sünnet takımıydı. “Веn ne yaparım…” dercesine gözlerini sıktı.
Hatta elini uzatacak bile oldu oraya. Çıkıyı alıp koynuna sokmak geçmişti aklından.

Çekirge çıkıyı göstererek:

- Bunlarla mı bitirdin işini? diye sordu.

- Evet, dedi Habibe yenge.

- Tamam. Sana inandık. Fakat ne yaptığının farkında mısın?.. Seni hapis bekliyor.
Bunun nedenini biliyor musun?.. Habibe yenge iyice rahatlaşmıştı:

- Elbette biliyorum.

- Hayır, bilmiyorsun… diye kükredi Ensesiz. Sünnet ettiğine değil... Çocuğu


öldürebilirdin. Onun hayatına saldırmışsın...

İşte bunun için mahküm edeceğiz...

“Tanrım, ne tür suçlama bu böyle...” diye aklı karışıverdi hemen. Kalbine bıçak
sokmuşlardı sanki. Fakat aklını çarçabuk toparladı.

- Hayır, dedi yavaşçacık. Bunu kabul edemem. Asla... Tam aksine, о gidiyordu, о
ölüyordu. Bense kurtarmaya çalıştım.

Bu defa Ensesizin aklı karışmıştı:

- Ne diyorsun?.. Ölüyor muydu?..

- Evet, ölüyordu. Yok oluyordu.

321
Ensesizle Çekirge dillerini yutmuşlardı sanki. Nefesleri kesilmiş, birbirlerine
bakıyorlardı şaşkın şaşkın.

Hak ve Özgürlük, Sayı- 22, 1992.

322
MEHMET KOCAMUSTAFOV
(Mehmet Alev Kocamustafa)
(Kırcaali, 1943)

Kırcaali’nin Koşukavak (Krumovgrat) kasabasına bağlı Danışmandere


köyünde doğdu. İlköğrenimini doğduğu köyde bitirdi. Kırcaali Türk Öğretmen
Okulunda (Türk Pedegoji Mektebinde) okudu ve bir süre öğretmenlik yaptı. Sofya
Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Yeni Işık, Yeni Hayat-Nov Jivot
gazetelerinde çalıştı. Kırcaali Belediyesinde görev aldı, köy muhtarlığı yaptı.
1989’un Büyük Göç aylarında ailesiyle birlikte Türkiye’ye geldi. Hâlen Bursa’da
çıkmakta olan Balkanlar’da Türk Kültürü dergisinin genel yayın yönetmeni olarak
çalışmalarını başarıyla sürdürmektedir.

Sanatçı, Türkiye’de de yaratıcılığına devam etmektedir. Bulgaristan


Türkünün benzeri olmayan çilesini Dalga Dalga Göç adlı kitabında dile getirdi.
Öykülerinin bir bölümünü de Göz Hakkı Elmaları (1999) adlı kitabında topladı.

Allah’tan Mı Bulsunlar?

Bundan tam onsekiz yıl önceydi. Soğuk kış ayları, aralık sonu, ocak ve şubat...
Karakış cehennemi yetmiyormuş gibi, koyu Bulgar milliyetçileri çullandılar
Türklerin üzerine. Sinsice, hunharca, kalleşçe... “Ne bu korku, ne bu telâş! Biz yalnız
Bulgarlar ya da Pomaklar ile kız alıp vermiş, evlilik ilişkileri kurmuş kimselerin isimlerini
Bulgar isimleri ile değiştiriyoruz. Tek sözle karışık aileleri... Evlerinizi terk etmeyin. Dağ,
bayır soğuklarda üşümeyin!”
Böyle konuşuyordu en yetkili BKP'li ağızlar. Ama, millet yutmuyordu artık bu
yalanları. Evini barkını terk etmiş, bağ, baca, mağara, delik, başını sokmuş, kurttan, itten
ürkmüş, kuzu, koyun gibi bekliyordu о anı...

Kendilerini en insancıl bir rejim kurmaya adayan bu zatlar, nasıl olur dа bir
azınlığın üzerine böylesine gaddarca yürüyeceklerdi!

Bundan onsekiz yıl önce dünyaya gelmiş çocuklar, о kara kışı hatırlamıyorlar.
Ancak, anneleri hatırlatırlarsa, hatırlarlar. “Yılbaşı sofralarına oturamadık! Her an kapımıza
silâhlı bir grup gelebilirdi. Vatan Cephesi adına, Politbüro adına... Yediğimiz lokmaları
yutamadık. Bundan böyle senin adın İvan, senin adına Mariya, senin adın Toşo...”

Şu anda, onsekiz yaşından gerilere gittiğimizde, hiç kimse bu günleri bilmeyecek.


Çünkü, bu ağır, acı dolu soğuk kış günlerinden ne kitaplar, ne gazeteler, ne dе televizyonlar
söz ediyor.

İlk başlarda, bu işi becerdik diyen milliyetçiler, sevinçten,. coşkudan adeta dört
köşe oldular. İmkânsızı imkânlı ettik diye seviniyorlar, şaraplı masalarda coştukça
coşuyorlardı. Onları, eşini, çocuğunu, babasını kaybedenler, Belene'ye¸ sürülenler hiç mi

323
hiç ilgilendirmiyordu. Aralık, ocak, şubat... Bu, üç ау gibi kısa bir sürede Bulgaristan'da Türk
damızlığını yok ettikleri için еl ovuşturuyor, dil damak yalıyorlardı. Ama hiç farkına
varmadan bir kuyu kazmışlardı. Bu kuyunun içine dе bir on yıl sonra gene kendileri
düşeceklerdi. Allah'tan kuyu sığ idi. Ufak tefek sıyrıklarla kazayı atlattılar. Sanki, bunu
biliyorlarmış gibi kuyuyu, çukuru derin kazmamışlar...

Asıl olanlar, bizim insanlarımıza olmuştu. Bulgaristan Türklerine, tüm


Müslümanlara olmuştu. Tanklar ayaklarının altına onları almıştı. Vızıldayan kurşunlar onları
buldu. Yüzbinleri kapsayan zorunlu göç, Bulgaristan Türkünü çil yavruları gibi dağıttı.
Koşullar, intiharlara hep onları sürükledi. Kalplerine hep onlar yenik düştü. Hele şu Belene
mağdurları... Hiç suçsuz insanlarımızı, bunlardan bize bir zarar gelir, düşüncesiyle evinden
yuvalarından tekme tokat, dipçik, yumruk, bilinmeyen yönlere doğru yollara çıkardılar.

Demokrasi geldi. Eşitlik geldi. Hak, hukuk geldi. Bugüne bugün hâlâ Belene
mağdurlarının tazminatları ödenmiş değildir.

Bundan tam onsekiz yıl önceydi. Aralık, ocak, şubat...

Usta şairimiz, Rodoplu Süleyman Yusuf Adalı о günleri şöyle şiirleştirdi.

“Söğütlü boyunu duman bürüdü Devlet eşkiyası üstümüze yürüdü Koç yiğitler
karakolda çürüdü. İçlerinden biriydi nişanlı Ali'm...”

Genç kızımızın nişanlısı Ali, karakollarda çürürken, bir kısım Bulgaristan Türkü,
ne şiş yansın, ne kebap anlayışı ile Türklüklerini sessiz, isyansız sürdürmeye çalıştılar. Bir
kısım vardı ki, kraldan daha kralcı kesildiler. Azılı milliyetçi Bulgarlara arka dayak
oldular, yazıları, çizimleri, söylem ve davranışları ile soykırımı hazırladılar. Bu
hizmetlerine karşılık dа hemence tatlı ballı devlet makamlarına getirildiler. Böylesine
totaliter bir rejimin “sanat ve edebiyat” kurum ve kuruluşlarına kayıtlarını yaptırdılar. Orlin
Zagorov çekti bunların başını. Kamen Kalinov, Mihail Yançev, Andrey Andreev,
Aleksandır Kolev, Yasen Ustrensi, Anton Brezinski... Bu listeyi daha dа uzatabilirsiniz.

Mesele, bundan böyle, Bulgaristan Türküne onsekiz yıl önce yapılanları unutalım
mı, unutmayalım mı?

Bu konu, Bulgaristan gezilerim sırasında gündeme hep geldi. Birileri, ne şiş


yansın, ne kebap mantığı ile yaklaşanlar, unutalım gitsin yahu, diyorlar. Eski yaraları
deşmek, kurcalamak kimin işine gelir? Görüyorsunuz, ortak hükümet kurduk. Bizim
insanlarımız hem bakanlıkta, hem Parlamento'ya koltuk sahibi oldular. Daha ne isteyelim?!

Bunların hepsi doğru. Gerçek şeyler... Ama, daha 1947'lerde en yetenekli


insanlarımıza prangalar takılmadı mı? 1950-1968, 1989-94 yıllarında gene sürgünler
yaşamadık mı?

1984-85 ve daha sonraki yıllarda bizim anamız ağladı. Bunları hep sineye mi
çekelim? Yıldönümlerinde olsun gündeme getirmeyelim mi? Yoksa Allah'tan mı
bulsunlar?

Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-46,203, 2.

324
MUSTAFA ÖMEROV
(Mustafa Ömer Asi)
(Koşukavak, 1944)

Koşukavak’ın (Krumovgrat'ın) Baratsi köyünde doğdu. Kırcaali Türk Öğretmen


Okulunda(Türk Pedagoji Mektebinde) okudu. Sonra Sofya Üniversitesi Felsefe bölümünden
mezun oldu. 1984 yılında Türklerin adlarının Bulgar аdlаrıуlа değiştirilmesi politikasına karşı
çıkınca emniyet organlarınca gözaltına alındı. Baskı, işkence gördü. Uzun yıllar çalıştığı
öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırıldı. Sadece kol amelesi оlаrak çalıştırıldı. 1986'dа
sürgüne gönderildi.

1989'un Mayıs ayında sınır dışı edildi. Siyasî mülteci olarak Türkiye
Cumhuriyeti'nden Paris AGİK toplantılarına katıldı. 1990 yılında Вulgaristan'а döndü. Aynı
yıl kurulan Haklar ve Özgürlükler Hareketi saflarında çalışmaya başladı. Bulgaristan Türk
aydınlarının sevilen ve sayılan bir mücahididir.

Sanatçı Mustafa Ömer Asi, Koşukavak Веlediye Başkanlığına seçildi. Sanat alanında
çalışmalarını başarıyla sürdürmektedir.

KOĞUŞ

Hiç bir şeyin farkında değildi artık. Şuurunun çok derinliklerinde belli belirsiz bir
kıvılcım izi vardı. Ve o kadar.

Dört duvar arasında yapayalnızdı. Gözlerini bile açacak mecali kalmamıştı. Ne kadar
zamandır buradaydı acaba?

Ağrılara dayanılacak gibi değildi. Bütün vücudu ateş gibi yanıyordu. Olup biteni
dimağında canlandırmaya çalıştı. Olmadı. Kendinden, kaçıncıdır, geçti.

Yüzü gözü yaralıydı. Pıhtılaşan kan, tutam, tutam saçlarını kafatasına yapıştırmıştı.
Beyaz gömleği kırmızı, al, kirli beyazlar içindeydi. Ötesi berisi yırtılmıştı. İlikli düğmesi
kalmamıştı. Göğsünde omuzlarında darbe izleri ve pıhtılaşmış kan. Teni, tabii rengini
bozmuştu. Soğuk betonun üstünde sırtüstü yatıyor, hayat belirtisi vermiyordu. Sağ eli açık,
işaret parmağı ters dönmüştü. Kırık olduğu belliydi.

Epey bir zaman geçti. Beyninde çok ince bir düşünce çizgisi beliriyor, yine
kayboluyordu. Bu böyle bir hayli sürdü. Sağlam vücudu kendini ölüme teslim etmek
istemiyordu.

Yavaş yavaş gözlerinde dumanlı görüntüler birbirini izlemeye başladı.

-İşitiyor musun, inat Türk, adını değiştir!... Değiştirmezsen, buradan sağ


çıkamazsın!... Cinsini kazırız!...

325
Dedi gizli milis şefi. Küçük odada, duvar dibinde de daha dört beş sopacı bekliyordu.

Öteki, sinirden kendine yer bulamıyordu.

-Ne bu be, dedi, ne bu be?... Böylesi görülmüş şey değil!... Türk’müş!... Ne


Türk’üsün sen be, ileş oğlu ileş?!... Burada bu cinsten mahluk yok!... Anlıyor musun?...

Derken ağzından tükürük saçılıyordu.

İki gündür Metin’in direnişini kıramamışlardı.

“Şimdi yine çullanacaklardı üstüme!...” düşüncesi geçti aklından. Beklenti içindeydi.

Et yumağı içinde kalan gözleriyle onların hareketlerini izlemeye çalışıyordu.


Kiminin elinde cop, kiminin elinde sopa vardı. Zaten yediği dayaklardan takatsız vücudunu
ayak üstünde zor tutuyordu. Teni duyarlılığını yitirmiş gibiydi.

Etraftakilerin yüzlerinde azgınlık okunuyordu. Gözlerinde kan. Öteki tutturdu gene:

-İmzala şunu be!... İmzala!... Sana söylüyorum!... Buradan sağ çıkmak yok!... İm-za-
laaaa!...
Metin’in istifini bozmaması çıldırttı onu. Yumruğunu olanca gücüyle beynine
indirdi.

Metin sendeler gibi oldu. Yere yığıldı.

-imzala!... İm-za-laaa!.....

Diye bağırmasına devam etti Bostanbaş. Yöre halkı onu böyle bilirdi. Katillerin
azılı elebaşısıydı. Zavallının keçileri kaçırdığı hareketlerinden belliydi.

Çatlak cırtlak sesi bodrumun beton duvarlarında kırılıp kayboluyordu.

-Beheyyy!... dedi, görülmüş mü böylesi?... İnsan değil misin?... Nesin?...

Sormuyordu, bağırıp çağırıyordu yalnız.

Ötekiler bön bön bakıyor, emir bekliyorlardı. Onlar deliredursun, Metin kendi
acılarına daldı...

İki yavrusu geldi gözlerinin önüne. Büyüğü oğlandı. Orhan, sekiz yaşında. Küçüğü,
Semra. Beş yaşında. Nerdeler acaba?.. Sonra eşi. Öğretmenlikten bir iki ау evvelsi
uzaklaştırmışlardı onu. Bir daha görebilecek miydi onları?.. Bir daha kucağına alabilecek
miydi?... Güzel eşi onlara nasıl bakacaktı onsuz?.. Gerektiği gibi yetiştirebilecek miydi?..

İçi yumuşar gibi oldu. Göğnüdü. Yavruları gözünden bir türlü gitmiyordu. Tatlı mı,
tatlıydılar.

Ne var... Bir imza işte... Bir imza...

326
Ailesiyle tekrar yeşil alanlarda, çay boylarında doya doya doğanın tadını
çıkaracaklar mıydı?

Bir imza!...

"Ne hakla istiyorlar bunu benden?.. Anam babamlar mı?.. Kime karıştıracaklar
beni?.."

"Dan" diye içi gümbürdedi. Düşüncesinden utandı, tiksindi.

"Olamaz!... Asla olamaz!..." dedi içinden. Ve devam etti: "Meşe kovuğundan çıkma
değilim ki..."

Metin'in üstüne çullanmaları düşüncelerini kesti. Savunacak gücü yoktu. Birden


şimşek çaktı sanki. Gözleri ateş içinde kaldı. Dört taraf yine al kanlar içinde. Onlardan biri
yandaki sandalyeyi kavramış, başına indirmişti. Sonra hepsi Metin'i ayakları altına aldılar.
Eziyorlar, çiğniyorlardı. Hem dе bu işi zevkle yapıyorlardı.

Yerdeki artık oralı değildi. Ne hissediyordu, nе işitiyordu. Bunun ne kadar


sürdüğünü bilmiyordu. Zaman onun için durmuştu. Burasının gecesi gündüzü yoktu. Dört
duvar arasında yalnızlığıyla beraber. Cesetten farksızdı. Yerler duvarlar kan lekeleriyle
doluydu.

Saatlerden sonra biraz kendine gelir gibi olsa dа, olup bitene değer verecek
durumda değildi. Binbir yerinden iğneler batıyordu vücuduna. Ardı arkası kesilmeyen
sancılar ruhunu da etkiliyordu. Vücudunu değil, herhangi bir uzvunu bile oynatmak onu
dayanılmaz acılar deryasına sokuyordu. Kulaklarında ise büyük bir uğultu vardı. Yan
koğuşlardan gelen acı sesler onu hepten bitiriyordu. Kadın ve erkek feryatları iç dünyasını
altüst edip çökertiyordu.

Bir neden sonra kırılmış, yok olmuş dünyasını toparlamaya çalıştı. Devlet
Konseyine dilekçe vermeye gitmişlerdi. Amaçları doğup koptuğu toprakları terk etmekti. Bu
pek kolay olmayacaktı. Ama kurtuluş umudu işte. Dört tarafı tel ağlarıyla sarılı bu diyarda
başka çıkar yolları yoktu. Yaşadığı yöre Yunan sınırı boyundaydı. İşte oradan başlamıştı o
büyük ve çok çirkin oyun. Bulgarlaştırma. Gün ve gecelerce güvendiği dostlarıyla durumu
tetkik etmişlerdi. Sofya’dan başlıyordu. Konsey binası, emniyet görevlileriyle kuşatılmıştı.
İçeride ve dolayında ele geçirilenler otobüslere tıkılıp yaşadığı kente geri getirildiler.
Aylardan Kasım 1984.

Ufak taşra kasabasının zaten uykusu çoktan kaçmıştı. Aylardır tüm sakinlerinin
huzuru gitmiş, korku içinde civarda olayları izliyordu. Dört tarafında, sopalar oynuyordu.
Millet çil yavrusu gibi dereye tepeye dağılmış, aylardır evine barkına toplanamıyordu.

Ufak kasaba, onların getirilmeleri haberiyle çalkalandı. Yüzlerce kişi kasaba


merkezini doldurdu. Herkesi:

"Halleri ne olacak acaba?.." sorusu onları ilgilendiriyordu.

327
Getirilenleri, belediye! binasına doldurdular. İşkence orada başladı. Metin
kararlıydı. En kötüsünü bile göze aldı. Önüne hazır doldurulmuş formu imza için
sunduklarında. о hiç tereddüt etmeden:

-Ben kendimi, soyumu sopumu biliyorum...

Dedi ve formu yırtıp attı.

Milisler bunu bekliyormuş. Metin’i refakatine alıp milis binasına yollandılar.

Kasaba meydanı insanla dolu. Milis güçleri alarm durumdaydı. Metin'in:

-Biz Türküz!... Korkmayın!...

Demesi ortalığı karıştırdı. Milis ve kitle birbirine girdi.

Millet:

-Katiller!... Alçaklar!... Masumlardan ne istiyorsunuz?... sesleri dalga dalga ortalığı


çınlatarak uzaklarda kayboluyordu.

Meydan inliyordu. Dövülen sövülen, ayak altına alınan..

Metin'in, ellerini arkaya kırmışlar, adamakıllı hırpalamaya başladılar. Onu milis


binasına soktuklarında işkenceyi hepten azıttılar. Koğuşa giden basamaklardan artık
sürükleniyordu. İçeriye atarken Bostanbaş çıldırmıştı adeta:

-Parti ve devlet düşmanının kemikleri kırılsın!...

Emri soğuk binanın sağır duvarlarında yankılandı kaldı.

Ne kadar dövdüklerini hatırlamıyordu Metin. Eliyle bir hareket yapacak oldu


Yapamadı. Vücudunu bir bıçak kesivermişti sanki. Ağrılara dayanamadı. Şuurunu tekrar
kaybetti.

***

Sabahın erken saatleri iki evlâdını ellerinden tutmuş Meltem milis binasına doğru
adımlıyordu. Onu sezen polisler ürperti geçirir gibi oldular ve birbirlerine bakıştılar. Çaresiz
bakışlarında, durumlarında bir telâş okunuyordu. Yanlarına damlayan Bostanbaş sert bir
bakışla ahvale hâkim oldu.

Ezik adımlarla, göz çukurları dolu, üçü dе binanın önüne gelince karşılarına milis
dikildi:

-Durun!.. Nereye?...

Demesi onları yerlerinde mıhladı. Üçünün dе uykusuzluktan, yorgunluktan gözleri


şişmişti. Yaşlar ha boşandı, ha boşanacak,

328
Bostanbaş pencereden:

-Kimi arıyorsunuz?.. demesi Meltem'i endişelendirdi.


Titreyen sesiyle:

-Biliyorsunuz, Metin elinizde... Suçu ne?.. Salmayacak mısınız? Deyebildi yalnız.


Gözyaşları boğdu. Devam edemedi.

Bostanbaş:

-Biz onu daha akşam saldık. Ona karşı ufak-tefek suçlamalar vardı. Her şey
açıklandı. O suçsuz. Fazla tutamazdık. Kimbilir nerelerde keyfine bakıyordur. Hadi
toplanın!... Gelir о.

Dedi ve kendini içeriye aldı.

Onlar dа, başları düşük, çaresiz çaresiz ayrıldılar milis binasından.

İki saat sonra bu küçük kasabaya "Metin kendini asmış" haberi yayıldı. Herkes
hayret, şaşkınlık içindeydi.

Koşukavak -1993

Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-9, 1993, 46-48.

En Güzel Ders

Неr yerde bayram havası esiyordu. Kasabada, köylerde, evlerde...

Bulgar Kültürü Törenlerine büyük tantanalarla hazırlık yapılıyordu. Kızlı erkekli


öğrencileri, sınıfları, her yeri bu duygu sarmış gibiydi. Ortalığı, avlu ve bahçeleri
sınıflardan yükselen şarkılar çınlatıyordu. Zavallı çocukların ders aralarındaki molaları
bile ellerinden alınmış harıl harıl hazırlıklar yapılıyordu. Bir şeyler yazılıyor, bir şeyler
boyanıyor. Şarkı-türkü provaları sürüyordu...

Bütün bu çabalara rağmen ortada buruk, soğuk bir havanın olduğu da


seziliyordu. Çok emek veriliyordu ama sonuca bir türlü varılamıyordu. Kimi
öğretmenlerdeki huzursuzluğu görmemek mümkün değildi. Emir Yukarılardan gelmişti:
Çocukların beyinlerine Bulgar aslından gelmenin mutluluğu (!) işlenecekti.

Görüyorsunuz; işler dе bir türlü onların istedikleri gibi gitmiyordu. Sanki tersine
gidiyordu.

Bulgarca öğretmeni, orta birinci sınıfın sınıf öğretmenine, bir öğrencinin verilen
şiiri bir türlü ezberlemediğinden, hatta doğru dürüst okuyamadığından yakınıyor ve
kendisine bu konuda yardımcı olmasını rica ediyordu.

Sınıf öğretmeni "Bakarız!" dedi ve zil çalınca sınıfa girdi.

329
Sınıfa girince çocukları biraz tedirgin buldu.

-Verilen manzumeyi okumayı beceremeyen kim? diye sordu. Arka sıralarda


oturan Ali ayağa kalktı. Носа:

-Sana verilen manzumenin başlığını söyler misin?

Ali’nin başı öndeydi. Belliydi ki çok heyecanlıydı. Носа üsteleyince Ali başladı
hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Dershanedeki çocukların yüzlerinden korku, üzüntü ve heyecan
belli oluyordu. Sınıfta çıt çıkmıyor, sadece Ali'nin hıçkırıkları duyuluyordu. Öğretmen
ağlayan çocuğa doğru yürüdü. Kızsa mıydı? Bağırsa mıydı? Yumuşak bir sesle:

-Söyle Ali! Nen var? Niçin ağlıyorsun? Öğretmeninin vermiş olduğu şiiri niçin
ezberlemedin?

Ali:

-Ama öğretmenim!.. sözcüklerini zor söyledi ve başladı yine ağlamaya. О zaman


öğretmen şiiri çocuktan istedi. Bir taraftan şiiri öğretmene uzatırken Ali, yarı ağlamaklı:

-Ama öğretmenim! Ben nasıl о şiiri ezberler ve yüksek sesle söylerim. Baksana
şiirin başlığı: “Ben Bulgarım!'' diye başlıyor. Ben Bulgar değil. Türk’üm О yüzden
okumak ve ezberlemek istemedim.

О buluğ çağının sıcaklığıyla Ali, Bu son sözleri о kadar samimi, о kadar içten
söylemişti ki, öğretmen bu saf ve temiz Türklük duygusu karşısında titremiş ve içten
sevinç duymuştu. Bir süre elini Ali'nin omuzları üstüne koydu ve bir eliyle dе onun
gözlerindeki yaşları kuruladı. Öteki öğrenciler. öğretmenlerinin Ali'ye ne yapacağını
sessizce ve biraz dа korkarak izliyorlardı. Çünkü buralarda her şey sevgi üzerine değil
korku üzerine yürüyordu. Korkarak, korkutarak, baskı kurarak bir yere varılamayacağını
birileri nedense bilmek, anlamak istemiyorlardı:Bilmiyorlardı ki ırmaklar geriye doğru
akmazdı.

Öğretmen, Ali'nin:

Ben Bulgar değilim: Türk’üm!… Sözünden öylesine etkilenmişti ki, duygularını


sınıftaki öğrencileriyle paylaşmak istedi:

-Evet çocuklar! dedi ve sınıfın ön tarafına geçerek onların anlayacakları sadelikte


sözcükler seçerek:

-Evet çocuklar:Biz Türk'üz ve daima dа Türk kalacağız. Asla Bulgar olmayacağız


Ali'yi, bugün burada göstermiş olduğu davranışından ötürü kutluyorum, tebrik ediyorum.
Aferin Ali! dedi ve biraz dа duygulandığı için ağlamamak için kendini zor tuttu. Ali'yi
yanaklarından öperek ödüllendirdi. Çocuklar, öğretmenlerinin ağladığını ilk kez
görüyorlardı.

Öğretmen sınıfta ilk kez Türkçe konuşmuş, onların gönüllerindeki sıcak


duyguları Türkçe ile harekete getirmişti. Bunu yapmak, sınıfta, evde, sokakta, tarlada,

330
bağda. bahçede ve her yerde Türkçe konuşmak yasaktı. Halbuki bu çocuklar aralarında
gizli gizli Türkçe konuşurlardı. Ama sınıfta Türkçe konuşulduğu görülmemiş
duyulmamıştı. Bugün sınıfta Türkçe sözler söylenmiş, öğretmen ve öğrenciler ne güzel
kaynaşmıştı. Sınıfta ne güzel bir hava oluşmuştu.

En güzel ders buydu. Keşke dersler hep bugünkü gibi olsaydı!

Balkanlarlar’da Türk Kültürü, Sayı-22, 1997, 16.

331
ZAHİT İSMAİLOV
(Zahit Güney)
Dobriç, 1946

Hacıoğlupazarcığa (Dobriç’e) bağlı Kilikadı (Zırnevo) köyünde doğdu. Sofya


Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun olduktan sonra öğretmenlik yaptı. Türklere zorla
Bulgar adları verildiği dönemde Belene Ölüm Kampında kaldı. 1989 Büyük Göç’ünde
Türkiye’ye geldi. Burada Güney soyadını aldı. Tekirdağ’da öğretmenliğini sürdürmektedir.

Sanatçının Türk dilinin arındırılması konulu yazıları ve bazı şiirleri Türk Dili
dergisinde yayınlanmaktadır. Birkaç yıl önce eserlerinin bir bölümünü İnsan Olmak adlı
kitapta topladı. Sanatçının zengin bir dili vardır.

SENTEZ

Zulüm çemberini kıranlar Türkler


Zulüm çemberini kırdıranlar Türkler
Umutla yaşayabilenler Türkler
Umutla yaşatabilenler Türkler
Türk kimliklerini alanlar Türkler
Türklere kimlik verenler Türkler
İkinci kez doğmuş gibi sevinenler Türkler
İkinci kez doğanları sevindirenler Türkler
Anavatana koşanlar Türkler
Anavatanda. Karşılayanlar Türkler
Kısacası
Türkü Türke kavuşturanlar Türkler

S. Bayramöz, Türkçenin Sarmaşıkları, Ankara, 2002, 314.

YÜRÜYÜŞ

"Bulgaristan'da Jivkov'un Türk azınlığı eritme


politikasına karşı tepkiler yoğunlaşıyor. Bugün Dobruca
yöresinde ilk kez, Türklüğün kalesi olarak nitelendirilen
Kilikadı köyünde binlerce Türkün katıldığı bir yürüyüş
düzenlendi..."
ВВС Radyosu, 24.05.1989

332
Dört yüz yıllık
Yazılı tarihinde
İlk kez
Altın harflerle
Altın sayfalara yazıldı
Köyümün adı;

Kalktı, yürüdü
Ve ölümsüzleştirdi
Türklüğünü
Kilikadı.

Aynı eser, 313.

BENİM DİL SANCILARIM BİTMEYECEK Mİ?

Doğrusu ya, bu kaçıncı yeltenişimdir bilmiyorum. Okumaya başladığınız bu yazı,


tıpkı bir ağaç kurdu gibi, aylarca kurcaladı durdu beynimi. Keşke bu kadarla kalsaydı. Hiç
abartmadan söylüyorum, onun yüzünden gecelerim gündüze, gündüzlerim geceye dönüştü
zamanla. Sıkılır oldum. Alt üst oldu evrenim.

Niyetim Balkanlar’ı anlatmaktı benim; havasını, suyunu, güneşini. Sözcüklerin


gizemli aynalarında, hem biraz kendimi avutacak, hem her gece düşlerime giren о cennet
toprakların göz kamaştırıcı güzelliklerini, kendi çeyizlerini kendileri dokuyan kızların
kilimleri gibi, türlü renklerle seriverecektim önünüze. Sonra bin bir çeşit kır çiçeklerinin
buram buram kokularını genizlerinizde duyumsamanızı deneyecektim ılık rüzgârlar
eşliğinde. Yine bu aynalarda, bir yandan salt oralara özgü güneşin doğusundaki büyüleyici
güzelliği yudum yudum tattırırken, öbür yandan, ауnı güneş kavuşurken, karşı yamaçların
eteklerinde titreşen pırıltıların geri sayımını betimleyecektim. Kısacası, mutlu etmeye
çalışacaktım sizi. Anlattıklarımı yeterli bulmayanlara, doymayanlara, şirin Tuna
dalgalarının gizemli ezgilerini sözcüklerden oluşturacağım notalara dönüştürerek
kulaklarında yankılanmasını sağlayacaktım karınca kararınca.

Kuşkusuz, her şeyden önce, bu yazıma oranın insanlarını konuk edecektim.


Ağlayışlarını gülüşlerini, mutluluklarını mutsuzluklarını, sevgilerini kinlerini anlatacaktım
onların. Aradaki dağlar Ergenekon'daki gibi eriyecek, sınırlar kalkacak, ön yargılar buhar
olup balonlar gibi uçuşacaktı havada. Gözlerinize, kulaklarınıza inanamayacaktınız. Tüm
bunları yaparken kimseye öykünmeden sözcüklerle dans edecektim ben.

Ama nafile. Doğdum doğalı dil sancılarından göz açamıyorum. Yapıştılar yakama,
bırakmıyorlar bir türlü. Kenelerin asalaklığı, benim dil sancılarımın asalaklığı yanında, inan
olsun, devede kulaktır. Arınamıyorum, kurtulamıyorum, silkilenemiyorum onlardan.
Vücudumun en duyarlı yerini seçmişler konuşmak için. Nasıl? Ne zaman? Bilsem dе
söylesem. Benim bildiğim, şuracıkta, göğüs kafesimin içinde, sol mememin altında onlar;
bir değil, beş değil, karınca yığını gibi vigir vigir. Onların en küçük bir devinimi, didinişi
korkunç sancılara neden oluyor zavallı kalbimde. Gündüz demiyor, gece demiyor ölüp ölüp
diriliyorum bir daha.

Niçin mi? Dil, insanın aynası olduğu için. Söylemesi kolay, betimi zor bu aynanın.
Bu ayna yalnız ayna değil, bizim özümüz. Kişiliğimiz. Karakterimiz. Dünümüz denli

333
bugünümüz, bugünümüz denli yarınımız yansır onda görebilene; yankılanır işitebilene.
Dahası var; günlük yaşamamızda beğenmediğimiz, tiksindiğimiz her giysiyi istediğimiz anda
değiştirebildiğimiz gibi. Oysa bu aynadan soyutlanmak olanaksız.

Bilmem anlatabiliyor muyum? Yaşamımın kırk üç yılını ana dilimin küçümsendiği,


aşağılandığı, horlandığı; bunlar yetmezmişçesine bir dönem dе yasaklandığı bir ülkede
geçirdim ben (Bulgaristan). Bu yasağın amacı Türklüğü yok etmekti. Yani beni kültürümden
koparmak. Geçmişimle geleceğim arasındaki köprüleri yıkmak. Engin düşünce özgürlüğümü
sınırlayıp, kalıplaştırmak. Onurumu, sağduyumu, düşmana bile saygımı, erdemlerimi, iyiye,
doğruya, güzele yönelik ilintilerimi koparmak. Toprak, bayrak, ulus sevgilerimi örselemek.
Ana baba sevgimi, kardeş sevgimi, evlât sevgimi, eş sevgimi köreltmek. Küçüklere sevgimi,
büyüklere saygımı kösteklemek tek sözle. Yaşam tutkularımın kanatlarını kırmak. Hangi
boyutta, hangi ivmede olduğunu benim söylemem doğru olmaz ama varlığından hiç mi hiç
kuşkulanmadığım düşünsel, ahlâksal ve estetik değerlerimi törpüleyip prangalamak. Bu
bağlamda:

Türkçe konuştuğun için görevinden oluyorsun;


Türkçe konuştuğun için otobüse binemiyorsun;
Türkçe konuştuğun için hastanede yatamıyorsun;
Türkçe konuştuğun için para cezasına çarptırılıyorsun;
Türkçe konuştuğun için...

"Yabancı dil konuşmak yasaktır" tümcesi her adımda zehirli bir yılan gibi dil
uzatıyor bana. Daraldıkça daralıyor çevrem. Yitiyor, tükeniyorum. Yirmi birinci yüzyılın
eşiğinde, Avrupa'nın göbeği sayılmasa dа, uygar sayılan bir Avrupa ülkesinde. Ve yine bu
Avrupa ülkesinde beni ben yapan ana dilimin adını Türkçemi- ağızlarına almak istemiyorlar!
Oysa, yadsınamayacak bir gerçek var: Benim canım, ciğerim о. Varlığımı ona borçluyum
çünkü.

Türkçem! Türkçemiz! Tarihin ilk çağlarından bu yana yeryüzünün çeşitli


ülkelerinde çeşitli iklimlerde milyonlarca