You are on page 1of 370

MESNEVİ

HADİSLERİ

(TESBÎT VE TAHRÎC)

MESNEVİ HADİSLERİ (TESBÎT VE TAHRÎC) Prof. Dr. Ali YARDI M (1939 - 02.01.2006) İSTANBUL -2008
MESNEVİ
HADİSLERİ
(TESBÎT VE
TAHRÎC)
Prof. Dr. Ali
YARDI M
(1939
-
02.01.2006)
İSTANBUL
-2008
Damta Yayınevi Nu -1205 DAMLA YAYINEVİ ISBN 978-605-308-009-2 Prof. K. İsmail Gürkan Cad. Nu.: 6
Damta Yayınevi
Nu -1205
DAMLA YAYINEVİ
ISBN 978-605-308-009-2
Prof. K. İsmail Gürkan Cad. Nu.: 6
34110 Cağaloğlu-İSTANBUL
tel.: 0212 514 28 28 (pbx) faks: 528 24 OI
Copyright © : Damla Yayınevi, Dizgi: Dr. M. Sinan Yardım, Basla: Çevik Matb.,
Cilt: Erdoğanlar Ciltevi, İstanbul 2008/9.

ithâf

: Ha k Dos t Hz . Mevlânâ 'nı n

azî z

hâtırasına .

ESE R ÜZERİN E Hz. Mevlânâ 'nı n Mesnevî'sindeki hadîslerin tesbît, tahrîc ve değerlen­ dirmesini
ESE R
ÜZERİN E
Hz. Mevlânâ 'nı n Mesnevî'sindeki hadîslerin tesbît, tahrîc ve değerlen­
dirmesini konu alan bu eseri, 2007'd e Mevlânâ Yılı dolayısıyla kamuoyun a arz
etmek niyetindeydik. Ancak fiilî şartların zorlamasıyla, tüm gayretlerimize
rağmen, bu niyetimizi geçen sene içinde gerçekleştirmek maalesef mümkün
olamadı.
Mesnevî Hadîsleri adlı bu eser, merhu m Prof. Dr, Ali Yardım ' ı n Kay­
seri Yüksek İslâm Enstitüsü hocalığı yıllarında (1967-1970) Prof. M . Tayyi b
Okiç nezâretinde hazırladığı Liyâkat Tezine dayanmaktadır. Çalışma, 1984
yılında tekrar gözden geçirilerek Doktora Tezi hâline getirilmiştir. Bizi m
neşrine esas aldığımız b u nüsha, Doktora Tezi olarak sunulan nüshadır.
Müellifin de belirttiği gibi, bu eser "Mevlânâ'da Hadîs" mes'elesini ele
almayıp, sâdece "Mesnevî'nin HadîslerV'ni esâs alan bir çalışmadır. Aslında
vefatından önceki konuşmalanmızdan , Ali Yardım 'ın , artık Mesnevî'nin
yanısıra Fîhi Mâfıh, Dîvân-ı Kebîr ve Mecâlis-i Seb 'a ile Hz. Mevlânâ 'nı n
oğlu Sultan Veled 'i n Maârifinin de içinde bulunduğu eserleri beraberce aynı
metod ve anlayışla değerlendirdiği "Mevlânâ'da Hadîs Kültürü" projesini
tamamlama niyetinde olduğunu biliyoruz. Kendisi bu büyük çalışmayı 2007
senesinde neşretmeyi düşündüğünü de bize söylemişti. Ancak, o yıllarda
2007'ye daha iki üç sene vardı ve Ali Yardım Hoca'nm tezgâhında başka
eserier bulunuyordu. Nitekim benzeri bir çalışmayı, 20. asrın mütefekkir ve
mutasavvıf yazarlannda Sâmiha Ayverdi'nin eserleri için de başlatmış, bu
çerçevede 2004-2005 yıllarında, yeniden Ayverd i okumalar ı (o dö­
nemde çıkan en son kitabı Mülakatlar da dâhil olmak üzere) yapmıştı. Büyü k
ölçüde fişlenip tahrîc işlerinin bitirildiği "Sâmiha Ayverdi'de Hadîs Kültürü"
adlı bu çalışmayı Aralık 2005'de neşretmek (Adı geçen çalışmayı önümüzdeki
dönemlerde evlâtları ve talebeleri olarak neşretmek üzere tezgâhımızın bir
VII
köşesine almış bulunuyoruz), ardından d a "Mevlânâ'da Hadîs Kültürü" pro­ jesini tekrar
köşesine almış bulunuyoruz), ardından d a "Mevlânâ'da Hadîs Kültürü" pro­
jesini tekrar tezgâhına almak istiyordu. Buna ömrü vefa etmedi. Bu iki çalışma
neticelendiğinde, 13. asırdaki Mevlânâ ve 20. asırdaki Sâmiha Ayverdi ara­
sındaki irtibatı kurmak niyetindeydi.
Prof. Dr . Ali Yardım , "zora talip olma"y\ prensip edinmiş, çalışmala-
nnda hep ortaya orijina l eserler koymak gayreti içinde olan bir ilim adamı
tipi idi. B u bakımdan da, çalışmalanm her zaman "yeni bir şeyler söylemek ve
yapmak" adına yürütürdü. İlk yetişme çağlarından beri kendisini besleyen v e
şekillendiren eserler, "Türk-İslâm kültürünün klâsik kaynaklan "dır. B u mânâ ­
da, gerek muhaddisli k cephesinde , gerek kültü r adamlığ ı
cephes i nde hep birinci el klâsik kaynaklara dayanma ve bunları maharetle
kullanma titizliği ve disiplini müşahade edilir. Günümüz hadîsçileri arasında,
"Kültür
Hadîsçiliği" konusundaki çalışmalanyla çığı r açmıştır. Hâmili
olduğu birikim ve tecrübeyle, günümüz hadîsçiliğinin sâdece masa başında
yapılamayacağını; buna mukabil "hadîs bereketi"mn vatan coğrafyasının he r
karışma saçılmış bulunduğunu bizzat göstermiştir. Buhârî'nin kendi döne­
minde yaptığı meşakkatli "hadîs yolculukları"nm bir benzerini günümüzd e
icra etmiş v e "mimarî eser kitabelerinde hadîs aramak" maksadıyla, iki vilâ­
yet dışında, ülkemizdeki her yere gitmeye muvaffak olmuştur (Hadîs Kıvdcım-
ları, b u sürecin sonunda ortaya çıkan bir eseridir). Diğer taraftan, "hadîs ara­
yışlarım" yazm a eser kütüphanelerinde de sürdürmüş, binlerce yazmayı tedkîk
etmiş v e tesbît ettiği "yazma hadîs kitapları" üzerine doktora tezleri yöneterek
de ay n bir çığır açmıştır. Mesnevi Hadîsleri çalışması, işte bu "Kültür Hadîs-
çiliği"mn nüves i olması bakımından da ay n bir önemi hâizdir.
Esasen bizim burada yaptığımız merhum Prof. Dr. Ali Yardı m tara­
fından dikkatle hazırlanmış, ince ayarlan sabırla yapılmış kıymetli bir çalış­
mayı , kamuoyunu n dikkatlerine arz etmekten ibarettir. Hadîs v e Tasavvuf
sahasının mensubu olmamamıza rağmen, böylesine ağır bir yükün altına
girmiş bulunmamız, kamuoyu ve özellikle sahanın mütehassısları tarafından
hayretle karşılanıp, yadırganmış olabilir. 1983'lerden vefatına kadar geçen
uzun yıllar boyunca, bizi yazdıklarının neşredilmesi hususunda çalışma eki­
binin dışarısında bırakmayarak, bizzat işin içinde pişirme gayretinde olan
Babamızın, emekleri semeresinin zâyî olması da söz konusu değildi. Prof.
Dr. Ali Yardım , bu güne kadar, bilaistisna, yazıp çizerek tezgâhında işlediği
VIII
makale, tebliğ, konferans metni, proje, kitap, mühim bir mesele hakkında ricale yazdığı mektup vs. türünden
makale, tebliğ, konferans metni, proje, kitap, mühim bir mesele hakkında
ricale yazdığı mektup vs.
türünden tü m eserlerini, neşretmede n önc e mutfa-
ğmda bizlerle paylaşırdı. Kendisini ikna etmemiz kaydıyla, tenkid ağımıza
takılan bazen bir kelimenin, bazen bir cümlenin, bazen de bir paragrafın
üzerini çizmekten kaçınmazdı. Bir büyüğünün kaliteli yazı hususunda kendi­
sine: "İnsan yazdıklarının üzerini çizebilmeli" dediğini, sık sık hatırlatırdı.
Ali Yardım, çalışma disiplini gereği, seviyeli ve ilmî mesnedi olan
tenkidlerden çekinmeyen, bilâkis eserlerinin kemâle ermesi yolundaki katkı­
larından dolayı memnun olan bir ilim adamıydı.
Biz de elimizden geldiğince, vüs'at ve vukufumuz çerçevesinde bu işi
tamamlam a gayretinde olduk. Ço k şükür, etrafımızdaki "Ali Yardım dostla­
rı" sıkıştığımız ve ihtiyaç duyduğumu z her ânımızda seve seve yardımımız a
koştular. Yine de Ali Yardımsı z geçen günlerin ve firakın hüznünü , b u eseri
yayına hazırlarken her safhada, iliklerimize kadar, tekrar tekrar hissettik.
Maâmâfıh
ölü m Hakk'h ve Âdetullâh'a muhalefetimiz de mevz u bahis de­
ğildi. Çok daralınca onun rûhâniyetinden istimdâd dilediğimiz zamanlar da
oldu; o da hep yetişti.
Burada üzerinde durmak istediğimiz bir diğer hususu da şöylece ifâde
etmekte fayda var: Muhakkak ki, Ali Yardım'ın hadîs sahasında muvaf ­
f a k olmasının ve sözü dinlenen bir o t o r i t e seviyesine gelmesinin muhte­
lif sebepleri vardır. Şahsî kabiliyetleri, sağlam karakter ve mantık yapısı,
aldığı husûsî ve resmî eğitim, özellikle dört yıllık İstanbul Yüksek İslâm Ens­
titüsü dönemini azamî bir verimlilikle geçirmesi. Klâsik Türk ve İslâm kay­
naklarına merakı ve bunları kullanmadaki mahareti, hocalarından v e İstan­
bul'un ilim ve kültür muhitlerinden, bilgi, edep, erkân ve âdaba dâir husus ­
ları adetâ sağarcasına dağarcığına doldurması, sürekli okuyup araştırması,
ilim adamlığını bir hayat tarzı olarak benimsemesi , sindirilmiş bilgilerinin
üzerine dâima yeni bir şeyler ilâve etme gayreti, yüksek meslekî ahlâkı, ilk
kalemde sayabildiklerimizdendir. Ancak bunların ötesinde, onun muvaffaki­
yetini,
hadîsi , sâdece nazar î bi r bilg i olarak değil, fakat aynı za­
manda bir h â 1 bilgis i olarak telâkki etmesinde de aramak yerinde olur.
Hadî s sahasınd a tefekkür ederek, yazıp çizdiği konulan pek çok defâ
doğmdan bir Peygamber emri ve hayat düstûru formasyonunda algılamıştır.
Yazdıklanndan, yaşayabildiklerini yaşamış; yaşayamadıklanna ise en azından
muhalefet etmeme hassasiyetini göstermiştir. Bu bakımdan muhaddis olmak.
IX
onun için hadî s usûlün e ve literatürdeki malumata hakkıyla vâkıf olmak­ tan öte, hakkıyl
onun için hadî s usûlün e ve literatürdeki malumata hakkıyla vâkıf olmak­
tan öte, hakkıyl a yaşayabilme k ti. Bu yaşayış da kendisinde hep gör­
düğümüz dosdoğru , tutarl ı bir hayat çizgisi şeklinde tezahür etmişti.
Bir seferinde kendisine kaç hadîs bildiğini sorma cahilliğinde bulun­
muştuk. Önce yüzümüze sessizce, manidar ve hüzünlü bir nazarla baktı. Bir
süre sonra da illâki bir cevap bekleyen bizlere, kısık bir ses tonuyla: "Say­
madım", dedi. B u hâl ehli olabilme çilesi, onun mutasavvıf veçhesinin bir
aksi idi. Bu çileyi her ânında yaşadığı için olsa gerek, hikâyesi bir "hüzün
hikâyesi", belk i de "o kamışlıktan kopanlma"nm hikayesiydi. Allahıyla
samimiyetinin, Peygamberiyle samimiyetinin, Mevlânâsıyla samimiyetinin
kaynağı da belki b u hâlindendi. Mesnevi Hadîsleri, bu açıdan mutasav -
vıf-muhaddi s bir ilim adamının emekleri mahsûlüdür.
Malûmdur ki Ali Yardım'ın bir eserini neşretmek, Ali Yardım'ın bir ese­
rini kendisinin neşretmesi gibi olamazdı. Bu bakımdan, varsa, hatâlar ve eksikler
bize, bizim kifayetsizliğimize aittir. Eseri, yazıldığı dönemin şartlan içinde,
olduğ u gib i neşretme gayreti içinde bulunduk. Genel bir prensip olarak
bâzı kelime, imlâ ve dizgi tashihleri dışında (ki bu tür tasarruflar, Ali Yardım
Hoca da böyle isterdi, diye çok emîn olduklanmızdır) orijina l metni n
içine müdâhale etmedik. Eser 1970 senesinde, devrin imkânlan dâhilinde ta­
mamlandığından, o t a n t i k 1 i ğ i korunsun istedik. Bu bakımdan, kitapta yer
"
yer geçen "
. hiçbir
yerde
tesbît
edemedik",
kaynaklarda
rastlayama-
dık" nev'inde n bâzı ifâdelerin, okuyucu tarafından bu nokta göz önünd e
bulundurularak değerlendirilmesi yerinde olur. Nitekim Ali Yardım da sağ­
lığında, günümüz bilgisayar imkânlarını kullanarak, yeniden bir tahrî c
çalışması yapmak niyetindeydi. Biz, çok îcâb ettiğini düşündüğümüz durum­
larda ise "Naşirin notu" ibaresiyle dipnotlarında okuyucuya bilgi verme
yoluna gittik.
Ali Yardım ' ı n Önsözündtn önce, 1970 senesinde Mesnevi Hadîsleri
çalışmasının tamamlanmasını müteâkib, merhum Prof. M. Tayyib Okiç
Hoca'mn kaleme aldığı takdim yazısını, özellikle bir vesika hüviyeti taşıma­
sı hasebiyle, kitaba ilâve etmeyi uygu n bulduk. Mesnevi Hadîsleri hakkınd a
kamuoyunu n ilk defâ bilgilendirildiği ve Kubbealtı Akademi Mecmuası 'nm
1979 senesindeki ilk sayısında neşredilen, kısa araştırma makalesini de bu
düşünceyle aldık ve E k olarak kitabın sonuna koyduk. Giriş kısmına, dizgi­
ye esas aldığımız nüshadaki "Mevlânâ'nın hayâtı kısaca anlatılacak" noti-
X
na istinaden, ana hatlarıyla Hz. Mevlânâ'nın hayâtını ilâve ettik. Biliyoruz ki, Hazretin hayâtını bir
na istinaden, ana hatlarıyla Hz. Mevlânâ'nın hayâtını ilâve ettik. Biliyoruz
ki, Hazretin hayâtını bir defa da Ali Yardım'ın kaleminden okumak çok
daha başka olurdu.
Ali
Yardım'ın
son
dönemlerinde
tercih
ettiği
ayrıntıl ı
indek s
usûlünü burad a d a tatbîk ettik. Bunu n dışında ayrıca, kitabın sonun a d a Mes­
nevî
Hadîsleri
İndeksi
adıyla bir liste koyduk.
Dizgi
sırasında
bazı tasarruflarda bulunduk. Orijinal metind e Arapça
karşılığı "kaf" olup da "q" harfi ile gösterilen yerleri "k" ile değiştirdik.
Özellikle şahıs, kitap ve yer adlarının yazıhşında dikkatimize takılan bazı
küçük farklılıkları gidererek, azamî seviyede imlâ birliğini sağlamaya çalış­
tık. Ali Yardım'ın önceki eserlerinde olduğu gibi yine şahıs adlarını koyu,
kitap adlarını beyaz-italik, konuşm a metinlerini "tırnak içinde koyu-italik"
yaptık. Bu kitapta "hüküm" fasıllarında sıkça kullanılan ve de sıhhat derecele­
rini gösteren "sahîh", "hasen", "zaîf, "mevzu"', "merfu"', "mevkuf, "garîb",
"leyyin", "münker " gibi hadîs ıstılahlarını "tırnak içinde-koyu-
italik-ar alıktı" olarak yazdık. Orijinal nüshadaki çoğu yerde, b u iföde-
1er tırnak içinde, aralıklı olmalannı n yanı sıra, bazen ilk harfleri büyü k yazıl­
mıştı. Biz, yeknesaklığı temin için bunlan küçük harfli yazmayı tercih ettik.
Mesnevî 'den iktibas edilen Farsça kısımlan dizerken de ta 'lîk fontu­
n u tercih ettik. Yin e orijinal nüshada, bir kaçı hâriç, "benzeri beyitler",
Veled İzbuda k tercümesi ve Ankarav î şerhindeki yerlerine sâdece atıf
yapma şeklinde belirtilmişti. Dipnotlarına "Naşirin notu" ibaresiyle bunlann
Veled İzbudak tercümelerini de yazdık. Neşre esâs nüshada Ali Yardım
Hoca'nın kurşun kalemle sonradan ilâve ettiği beş adet notu [Müellifin ha­
dîsle ilgili derkenarı] ibaresiyle dipnotlarında verdik. Merhumun yazma
hâlde kullandığı kaynakların sonradan basılmış olanlarına da işaret etmedik.
Bu neşir çalışmasında bizim kullandığımız birkaç kaynağı ise, [Naşirin ilâve­
si] ibaresiyle bibliyografyaya ekledik.
Tâ işin en başında, 1967-1970 yıllan arasında, eserin vücûda gelmesi sü­
recinde gerek ilmî metod, gerek kaynakların tesbîti gerekse de değerlendiril­
mesi hususlannda merhum Ali Yardım'a önemli katkılarda bulunan, bugün
de eserin neşri sırasında, dizgileri bir muhaddis hassasiyetiyle gözden geçir­
menin yanı sıra, takri z yazılması ricamızı kırmayarak bizi şevklendiren,
XI
kıymetli ve müşfik büyüğümüz Prof. Dr. Mehmed Hatiboğlu Beyefendi'ye en samîmi hislerimizle teşekkür
kıymetli ve müşfik büyüğümüz Prof. Dr. Mehmed Hatiboğlu Beyefendi'ye
en samîmi hislerimizle teşekkür eder, sıhhat ve âfıyetli uzun ömürler dileriz.
Baba dostlan hocalanmız, muhterem Prof. Dr. Mustafa Fayda, Prof. Dr.
Mustafa Tahralı, Prof. Dr. Mehmet Demirci ve Prof. Dr. Ali Osman Ateş
Beyefendilere, kitabın yayına hazırlanma sürecindeki çeşitli safhalarda, gerek
bilgi, gerek tecrübe cihetinden, verdikleri her türlü destek ve katkıdan dolayı
teşekkürü bir borç biliriz.
Farsça beyitler v e Arapça hadîs metinlerinin ilk dizgilerini hazırlayan
ve kitabın neşri hususunda merhum Ali Yardım'la sağlığındaki muhaverele­
rini bize aktararak desteğini esirgemeyen, gerekli gördüğü yerlerde açıklayı­
cı bilgilerle kitaba katkı sağlayan. Babamızın asistanı, azîz kardeşimiz Dr.
Mehmet Sait Toprali'a hassaten teşekkür ederiz.
Farsça
beyitlerin dikkatli bi r okumayl a gözden geçirilmesi v e bazı
diz­
gi eksiklerinin giderilmesi işini, ricamızı kırmayarak, deruhte eden Mevlevi­
lik v e Mesnevi sahaları mütehassısı, muhtere m Dr . Safî Arpaguş ' a
teşekkü­
rü bi r borç biliriz. Farsça beyitleri kendi anadiliyle okuyan, dikkat nazarına
takılan tashihleri bize bildiren, öğrencimiz, genç Mesnevi Dostu Elnaz
Forouzesh'e de teşekkür ederiz.
Kitabın hazırlanmasındaki her safhada, bize anlayışla gerekli kolaylığı
ve çalışma imkânlarını sunan.
Damla Yayınevi sahibi, merhu m Al i Yar ­
dım'ın bizi kardeşleştirdiği , kadîm dostumuz Hasan Hüseyin Doğru
Beyefendi'ye de teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Eserin neşri sürecinde en baştan beri maddî ve manevî her türlü deste­
ğini sürekli yanımda hissettiğim ve dizgileri bir başka gözle okuyarak, tashih
eden Ağabeyim Ali Şîr Yardım'a da hürmetle teşekkürlerimi arz ediyorum.
Mesnevi
Hadîsleri
çalışmasının
neşrinden
dolayı
Büyü k
Mutasavvı f
Hz. Mevlânâ ve Babamız Prof. Dr. Ali Yardım'ın azîz ruhlarının şâd ol­
duğun a inanıyor, Cenâb-ı Hak 'da n rahmet niyaz ediyoruz.
Eserin fikir, kül­
tür ve irfan hayatımıza kazandırılmasına bizi vesîle kılarak, bu şerefi ve haz­
zı bizlere tattıran Mevlâmız'a sonsuz hamd ü senalar
Fâtih,
13 Mayı s 200 8
D r .
Mustaf a
Sina n
YARDI M
Neşre
hazırlayan
XII
TAKRİ Z Kur'ân-ı Kerîm't göre, beşeriyetin tek üstünlük ölçüsünün "Takva" mertebesi
TAKRİ Z
Kur'ân-ı Kerîm't göre, beşeriyetin tek üstünlük ölçüsünün "Takva"
mertebesi olduğu malûmdur. Müttakî , yânî takvâlı kimse demek, her
çeşit müsbet değere sâhib çıkıp, Yaratıcı'ya hakkiyle kulluk eden kimse
demektir. B u mertebeye ulaşabilmekte, neseb, haseb, zaman, devir, çevre,
dil, cinsiyet, meslek
gibi farklılıkların hiçbir dahli olmayacağı d a açıktır.
Gerçek mü'min olabilmek en üstün insanlık derecesidir. Bu dereceye ancak
j_]jmj/e ahlâkla ulaşılabilecektir. Bunlara sırtını dönmüşlerin ne Yaratan'a
kulluğundan, ne de topluma yararından bahsedilebilir.
Hz. Peygamber, bu eskimez ölçüleri dünj/evî hayatta hâkim kümakla
uğraştı ve gelecek nesillere vasiyet olarak bıraktı. Sonraki nesillerin kültürlü
kesimleri, müsbe t v e rûhânî ilim mensupları şeklinde kısımlara ayrıldı v e 11/
VIII. asrın aydınları arasında zühd hayâtını tercih edenler Tasavvuf iklimini
vücûda getirdiler. İlk devir mutasavvıflarının temel hedefleri. Kur'ân v e
Sünnet'ten kaynaklanan bi r şahsiyet modelinin temsilcileri olmakdı. Tasav­
vuf ilminin dayanması gereken kaynak konusunda b u yolun ulularının gayet
açık beyânları bizlere kadar ulaşmışdır. Meselâ III/IX. asrın bir velîsi,
Şeyh'ul-Ârifîn unvanlı Sehl-i Tusterî (ö: 283/896), şu yedi maddeyi tasav­
vufun temelleri olarak göstermektedir: "Allah'ın kitabı Kur'ân'a bağlan­
mak, Resûlullah 'in Sünneti 'ne uymak, helâl yemek, eziyet etmekten uzak
durmak, günâhlardan sakınmak, tevbekâr olmak, hukuka riâyet etmek".
Yine meselâ meşhur Cüneyd-i Bağdadî (ö: 298/911) aynı mâhiyette
olarak: "İlmimiz Kur'ân ve Sünnet'le kayıdlıdır. Bunları bilmeyenlerin
ardından gidilmez" demektedir.
Emsali çoğaltılabilecek bu tesbîtlerin ışığında yürümek, tabîatiyle her
zaman ve çevre için mümkin olabilmiş değildir. Bizzat tasavvuf müntesibleri
arasında bile, çürümeler, yoldan çıkmalar görülünce, idrak sahibi pek çok
XIII
âlim ve edîb, tenkidlerini dile getirmekten geri kalmadılar, pek çok eser yaz­ dılar. Te k
âlim ve edîb, tenkidlerini dile getirmekten geri kalmadılar, pek çok eser yaz­
dılar. Te k gayeleri vardı: "Mensub oldukları millete İslâm'ın gerçeğini
anlatmak
ve onları
bu yola
çevirmek",
VII/XIII.
asrın
Mevlânâ 's ı
d a ilk devir
Tasavvuf
imamlarının
çizdiği
yolda,
İslam
Peygamberim
kendisine
ufuk
bilmiş
edindiği
Kur
'ân v e Sünnet
kültürünü geleceğin
istifadesine
v e eserlerinde,
sunmuştur.
Asırlardır huşu içinde dinlenen Itrî bestesi na'tinde Peygamberine:
"Nûr-i çeşm-i enbiyâ, çeşm-i çerâğ-ı mâ Tuyî - Nebilerin gözlerinin nuru,
bizim nûr kaynağımız sensin " diye hitâb eden, kendisini "Pâk Muhammed
yolunun toprağı" sayan b u büyü k zât, acaba O Muhammed ' i n hang i sözle­
rini, hangi fiillerini bizlerle paylaşmak istemişdi? Binlerce sahîfe tutan kitabî
mîrâsmda bu yolda neler diyordu?
İşte bucâzi b kültüre l endîş e nin cevâbı sadedinde, bilhassa ge­
çen asırdan beri, pek değerli eserler ortaya konmuş bulunmaktadır. Şahsen
bilebildiğim
kadarıyla,
Mevlânâ 'nı n Mesnevî'smde zikrettiği hadîsleri kitablık
çapta bi r ilmî araştırma konusu yapan ilk âlim, İranlı Bedîuzzamân
Fürûzanfer (1899-1970) olmuştur. Yedi yüz elli beş sahîfelik son baskısı
2002'd e yapılmış: "Ehâdis ve Kısas-ı Mesnevi" isimli değerli eserinin
ilk bas­
kısına yazdığı önsöz, 21 Mayıs 1954 târihini taşıyor (Hicrî 1373, Şemsî 1333).
Türkçemizde
b u çapta bi r çalışmaya nail
olmak için, merhu m Al i Yar -
dım'ı beklememiz gerekti.
Seneler önce O'nun ilmî hassasiyet ve eğilimini müşahede etmiş bir
takdirkârı olarak, Mevlânâ'nın hadîs kültürünü bizlere aydınlatmasını teklîf
edenlerden olmuşdum. Ali Bey, kendi, zamanının bütün imkânlarını kullana­
rak ilim dünyâmız a müstesna bi r eser kazandırdı; ama , takdir-i İlâhî, basıl­
mış hâlini dünyâ göziyle görmek kendisine kısmet olmadı.
Başta pek değerli evlâdı Mustafa Sinan Bey olmak üzere O'nun bu
muhalled eserini Türk Kültür Dünyâsına, kazandıranlara şükran duymama k
mümkin değildir. Diğer pek çok ilmî hizmetlerinin yanı sıra, husûsîyle bu
kitabı Ali Bey'in ruhunu ilelebed şâd ettirecektir. Bizlere düşen vazife, bu
çileli ilmî emekten yeterince faydalanma liyâkati göstermek olacaktır.
Mevlâmız'ın rahmet ve gufranı üzerinden eksik olmasın, âmin.
Ankara,!^
Nisan
200 8 Pazartesi
Mehme d
S .
HATİBOĞL U
XIV
PROF . M. TAYYİ B OKİÇ'İ N TAKDÎM İ Dünya çapında şöhret olan Muhamtned Celâlüddîn
PROF .
M.
TAYYİ B
OKİÇ'İ N
TAKDÎM İ
Dünya çapında şöhret olan Muhamtned Celâlüddîn er-Rûmî'nin
meş­
hur eseri "Kitabu'l-Mesnevf'de birhayli Hadîs-i şerif mevcu d bulunmaktadır.
Tahran Üniversitesi profesörlerinden, büyük âlim, merhu m Bedî'u'z-Zama n
Firuzanfer'in "Ehâdîs-i Mesnevî" isimli risalesi varsa da, müellif, mevzu u
tamamiyle eserine almadığı gibi, ilmî tahlîl ve tenkîdler de yapmamıştır.
Ba y
Ali
Yardım , Millî
nezâretimizin
Eğitim
Bakanlığının
nâzik
müracaatı
üzerine,
bize bağlanıp
altında,
ciddî ve yorucu
tedkîklere
girişmiş
ve
bugü n elimizde olan
"Mesnevî
Hadîsleri"
isimli eserini ortaya koymu ş
bu­
lunmaktadır.
Mevzuun daha iyi anlaşılabilmesi için Bay Yardım, önsözünü müteâkıb,
araştırmasına faydalı bir Giriş kısmıyla başlamaktadır ki şöylece bâblar sıra­
lanmaktadır: Hadîs'in ehemmiyeti; Hadîslerin toplanışı ve yazıya geçirilişi;
Hadîsleri tasnîf faaliyeti ve semereleri (Sünenler, Câmi'ler, Müsnedler ve
Müstedrekler); Tasnîf devri Hadîs mecmualarının hususiyetleri; Hadîslerin
tahrici (Tahrîcu'l-Ahâdîs); Mesnevî Hadîslerinin tahrîci; Mesnevî Hadîsleri
üzerinde yapılan diğer çalışmalar; Mesnevideki Hadîslerin kaynakları bakı­
mından durumu; Mesnevideki Hadîslerin değer hükümlerine göre tasnîfı; Mes­
nevideki Hadîslerin nakil tarzı; Araştırmamızda ta'kî b ettiğimiz metod.
Bu girişten sonra müellif, eserinin asıl mevzuuna geçmekte,
Celâlüddîn Rûmî 'ni n Mesnevisinde kullandığı Hadîs-i şerifleri tedkîk ede­
rek, bunları Mesnevî cildlerine göre sırasıyla sunmaktadır. Hadîs-i şeriflerin
geçtiği farsça beyitleri, türkçe tercemeleriyle birlikte başa alan yazar, daha
sonra, Hadîslerin, tedkîkleri sonunda bulduğu arabça metinlerini, yine
türkçe\eriy\e birlikte, vermekte v e bu Hadîslerin muhtev a bakımında n ben -
(*)
Metin, merhum M. Tayyib Okiç Hoca'nın imlâ hususiyetleri muhafaza edilerek dizilmiştir.
X V
zerleri varsa, onlara da işarette bulunmaktadır. Metin üzerindeki tedkîklerini böylece bitirdikten sonra müellif.
zerleri varsa, onlara da işarette bulunmaktadır. Metin üzerindeki tedkîklerini
böylece bitirdikten sonra müellif. Hadîslerin kaynakları üzerine eğilmiş,
münekkıdlerin görüşlerini ele alarak. Mesnevide geçen her Hadîsin sıhhat
yönünden değeri hakkında nihâ'î değer hükmünde bulunmaktadır.
Celâlüddî n Rûmî , Mesnevısme bazan farsça olarak ancak hadîsin hu­
lâsasını hattâ ondan bir tek kelimeyi almış olduğu için, bu gibi Hadîslerin
kaynaklarını vey a arabça asıllarını tesbît etmek tabiî ki hayli zor bir iştir.
Müellif bu noktada büyük bir sabır ve sebat göstererek. Hadîsin senedini
vey a
senedlerini arabça metinleriyle tesbît etmeğe çalışmıştır ki, araştırma­
sının zâten en güç tarafı da burasıdır.
Ba y Ali Yardım , tedkîkleri sonunda. Mesnevide 158 Hadîs bulmuştur.
Bunlardan 78 inin, yani yarısına yakın bir kısmının, sahîh olduğu neticesine
varmaktadır. Zaîf Hadîsler 38, apokrif (mevdu') olanlar ise, 14 kadardır.
Mesnevide Hadîs olarak geçtiği halde. Hadîs olmayan, fakat benzerleri bulu­
nan Hadîsler 8 olup, kaynaklarını tesbît ettiği, fakat değerlendirmelerine
tesadüf edemediği Hadîs sayısı ise 4 dür.
Yazarın tesbît edebildiği kadarıyla Hadîslerin kayn£,klara dağılışı da en­
teresandır. Mesnevi Hadîslerinin büyü k kısmı, altı otantik (Sahîh) Hadîs
kitabında bulunmaktadı r (el-Buhârî ve Müslim 'i n Sahîhlen, Eb û Dâvûd ,
et-Tirmizî, en-Nesâî ve İbn Mâca 'nı n Sünen]en). ed-Dârimî 'ni n es-
Sünen 'i ile Ahme d İbn Hanbe l ve et-Tayâlisî'nin Müsned\en de bu Hadîs­
lerin pek çoğunu ihtiva etmektedir. Bu eserler dışında diğer bazı Hadîs mec­
muaları da nazar-ı itibâra alınmıştır.
Doğrudan doğruya mevdu', apokrif, olan Hadîslerin sayısı çok
sayılamaz (14). Yazar bu rakamı tesbît etmekle, Mesnevînm. büyü k müellifi
lehine olacak bir hakikati tesbît etmiş olmaktadır. Bay Yardım'ın bu çalış­
malarından önce , Mesnevî'de Mevdu ' Hadîs mikdârmı n
daha kabarık olacağı
tahmin edilebilirdi. Böylece bu gibi teşevvüşlerden Celâlüddîn Rûmî asırlar
sonra tebriy e edilmiş oluyor. Zayıf sayılan Hadîslerin sayısı her ne kadar
küçümsenemezse de (38), didaktik ve tasavvufî eserler için, bu durum tabiî
karşılanabilir. Netîc e itibârı ile yazar,
Mesnevi Hadîslerini sıhhat yönünde n
vuzuha kavuşturmuştur ki, tedkîkinin asıl ehemmiyeti de buradadır.
XVI
ONSO Z İslâm âlimleri, başlangıçtan hicri V. asrın ikinci yarısına kadar, te'li f ve tasnif
ONSO Z
İslâm âlimleri, başlangıçtan hicri V. asrın ikinci yarısına kadar, te'li f ve
tasnif etmiş oldukları eserlerinde, h a d î s v e habe r nev'inden vesikala­
rı, umumiyetle senedli olarak kaydetmeyi bir prensip hâline getirmişlerdi. Bu
durumun, V. asır sonları ve VI. asır başlarından itibaren terk edilmeye baş­
landığı dikkati çekmektedir. Artık, o devirden günümüze kadar sürdürülen
nakil geleneği, -hadîs sahasındaki eserler de dâhil- hadîs ve haberlerin sene­
dini atıp, sâdece metnini kaydetmek şeklinde ortaya çıkmıştır.
Ancak, kendi devir ve şartları içinde belki normal karşılanan bu şekilde
bir nakil tarzının, zamanla bir kusur sayılmaya ve tenkîd konusu edilmeğe
başladığı müşahede edilmektedir. Nitekim, senedsiz hadîs nakletme gelene­
ğinin başlamasından iki asır bile geçmeden, ortaya çıkan mahzûrlan telâfi
edici yeni bir çalışma metodunun geliştirilmesi, bunun bir tezahürü olmalı­
dır. İçinde hadîs bulunan her hangi bir eserin. Hadî s ilm i bakımından
değerini tesbît etmek maksadıyla geliştirilen bu metod a "Tahrîc" adı
verilmiştir.
Mevlânâ 'nı n MesnevTsı de, yazıldığı zama n bakımından , hadîslerin
senedsiz olarak nakledildiği devre rastlar. Eserinde, azımsanmayacak kadar
hadî s zikreden Mevlânâ, kendine has metoduyla onların bir nevi açıkla­
malarını yapmıştır. Ne var ki, gerek üzerinde durduğu hadîsler, gerekse onla­
rı ele alış tarzı, MesnevTnm hadîsleri ve onun sahibinin hadîslere bakışı
konusunda bâzı tereddütlerin yayılmasına yol açmıştır.
Türk-îslâm
kültürü
üzerinde olduğu kadar, diğer yabancı kültürler üze ­
rinde de derin izleri bulunan MesnevVnm, sâdece Hadî s ilm i bakımında n
bir değerlendirmesini yapma hedefini güden bu araştırma, onun
hadîslerinin
XVII
MESNEVİ
HADİSLER)
FORMA
2
metinlerini, senedlerini, kaynaklarmı ve sıhhat derecelerini tesbît etmeye çalışmaktadır. Çalışmalarım
metinlerini,
senedlerini,
kaynaklarmı
ve
sıhhat
derecelerini
tesbît
etmeye
çalışmaktadır.
Çalışmalarım sırasında yardım ve alâkalarını esirgemeyen Hocam
Prof.
M.
Tayyi b OI<iç Bey' e ve Sayın Prof. Dr. Mehme d Hatiboğlu 'n a
şükran­
larımı sunarım.
Her şeyin en doğrusunu bilen ve doğru yolu gösteren Allah'dır.
Kulun
vazifesi; gayret,
titizlik
ve sadâkatten
ibarettir.
Kay
seri
,\1
Ocdk
1970
A l i
YARDI M
XVIII
İÇİNDEKİLE R ESE R ÜZERİN E VII TAKRİ Z XIII PROF. M. TAYYİB OKİÇ'İN TAKDİMİ
İÇİNDEKİLE R
ESE R
ÜZERİN E
VII
TAKRİ Z
XIII
PROF. M. TAYYİB OKİÇ'İN TAKDİMİ
X V
ÖNSÖ Z
XVII
İÇİNDEKİLE R
XIX
GİRİ Ş
1
1- MEVLÂNÂ VE MESNEVİSİ
1
2- HADÎSLERİN TAHRÎCİ
14
3-
KAYNA K V E ARAŞTIRMALARA BİR BAKIŞ
17
I .
BÖLÜ M
MESNEV İ
HADÎSLER İ
GİRİ Ş
27
MESNEVİ I. CİLD HADÎSLERİ
29
MESNEVİ II. CİLD HADÎSLERİ
91
MESNEVİ III. CİLD HADÎSLERİ
129
MESNEVİ IV. CİLD HADÎSLERİ
161
MESNEVİ V. CİLD HADÎSLERİ
197
MESNEVİ VI. CİLD HADÎSLERİ
233
XIX
1 1 . BÖLÜ M MESNEV Î HADÎSLERİ'Nİ N DEĞERLENDİRİLMES İ GİRİ Ş 269 1-
1
1 .
BÖLÜ M
MESNEV Î
HADÎSLERİ'Nİ N
DEĞERLENDİRİLMES İ
GİRİ Ş
269
1- MESNEVÎ
HADÎSLERİ'NİN MUHTEVASI
269
2- MESNEVÎ
HADÎSLERİ'NİN KAYNAKLARI
270
3- MESNEVÎ HADÎSLERİ'NİN SIHHAT DERECELERİ
272
SONU Ç
275
BİBLİYOGRAFY A
281
EK-1: MESNEVÎ HADÎSLERİ ÜZERİNDE BİR ARAŞTIRMA
287
EK-2: AÇIKLAMALAR
299
EK-3: CÂMİ'UL-ÂYÂT'IN YAZMA NÜSHALARI
303
EK-4: MESNEVÎ HADÎSLERİ İNDEKS
307
MESNEVÎ HADÎSLERİ'NDE BENZERİ BEYİTLER İNDEKSİ
313
İNDEK S
315
X X
GİRİ Ş İslâm'ın uzun târihi ve geniş coğrafyası içinde, çeşitli sahalarda pe k çok yazılı
GİRİ Ş
İslâm'ın uzun târihi ve geniş coğrafyası içinde, çeşitli sahalarda pe k çok
yazılı eser verilmiştir. Bunların arasında ilmîleri olduğu gibi, öğretici ve
eğitici mâhiyette olanları da vardır. Belli bir ilim ve san'at zümresine hitâb
edenleri yanında, geniş kütlelerin anlayacağı dil ve muhteva ile kaleme alı­
nanları da mevcûddur. İşte, Mevlânâ'nın eserleri bu gözle ele alındığında,
onların, öğretici, eğitici ve sevdirici karakterli oluşları kendini gösterir.
Klâsik İslâmi eserlerde, hangi türden olursa olsun, az-çok hadîslere yer
verilmeyeni heme n heme n yok gibidir. Tefsir, Fıkıh, Târih, Kelâm, Tasavvuf,
Ahlâk, Tıb, Edebiyat, Tabakât, Menâkıb, Lügat vb . dallardaki eserlerde, dâ­
ima, hadîsler bulunagelmiştir. Esasen bu neviden eserler, hadîsleri hayâta
aktaran, onları toplumun malı yapan aracılar rolünü oynamışlardır.
Ancak, bunlar içerisinde, eserlerinde kullandıkları hadîsleri, hadis kay­
naklarından alanlar olduğu gibi, hiçbir kaynağa baş vurmadan, duyduğu
işittiği ve hafızasında kaldığı şekliyle kaydedenler de olagelmiştir. Bu du­
rum, sonraki nesiller tarafından dikkate alınmış ve klâsik eserlerin ciddiyeti
ve güvenilirliği konusundaki değerlendirmelerinde ölçü olarak kullanılmıştır.
1-MEVLÂN Â
VE
MESNEVİS İ
Hicrî
604
senesinde
(M.
1207) Belh\e
doğup , 672 yılında
(M.
1273)
Konya'ddi vefat eden Mevlânâ 'nı n ciddî bir medres e tahsili geçirdiği bilinir.
Uzu n süre, Konya'da
müderrislik yaptığı da adına tahsîs edilen bir medrese ­
nin
mevcudiyetinden
anlaşılmaktadır.
Niteki m
tabakât
kitapları,
onun ,
"Hanefi
mezhebi
sahasında,
Hilaf
ilminde
ve çeşitli
ilim
dallarında
otorite
bir âlim" olduğun u kaydeder<". Mevlânâ'nı n Hayâtı' ' Sahanın klâsik
bir
âlim"
olduğun u kaydeder<".
Mevlânâ'nı n
Hayâtı' '
Sahanın klâsik kaynaklarında'^* belirtildiği üzere Hazret i Mevlân â 6
Rebîülevve l 60 4 (3 0 Eylü l 1207)'d e bi r ilim merkez i olan v e bugü n Afganis­
tan sınırları içind e buluna n Horasan'ın Belh şehrind e doğdu . Künyesin i
Mesnevinin girişind e Muhamme d b . Muhamme d b . Hüseyi n el-Belh î
olara k kaydetmiştir . Lakab ı Celâleddîn'dir . "Efendimiz" anlamın a gele n
Mevlân â unvanından başka kendisine babası tarafından verilen
Hüdâvendigâ r (Farsça, Sultan anlamında ) lakabıyla d a bilinir. Hayâtını n
mühi m bir kısmın ı Anadolu (Diyâr-ı Rûmyda geçirdiğ i için Mevlânâ-y ı
Rûm , Mevlân â Celâleddîn-i Rûm î adlarıyla; müderrisliğine nisbetle de
Molla Hünkâr , Mollâ-yı Rû m unvanlarıyla anılır.
Soyu Hz . Eb û
Bekir' e kadar gitmektedir. Babası Sultan'ü l Ulem â
(A-
limlerin
Sultânı)
lakabıyla bilinen
Muhamme d
Bahâeddî n
Veled'dir.
An­
nesi
ise
Hârizmşahlar
hanedanın a
mensu p
olan
Belh
Emîri
Rukneddîn'i n
kız ı
Mü'min e
Hâtun'dur .
Kübreviyye'nin
kurucus u
Necmeddîn- i
Kübr â
(ö:
618/1221)'ni n
mürid i
kabul edile n
Bahâeddî n
Veled , Belhli
bi r
ulem â
(1)
Bkz. Kasım b . Kutluboğa, Tâc'üt-Terâcimfi
Tabakât'il-Hanefiyye,
s. 57, Bagdâd 1962.
(
(.jUll
^1 y\)
uJ>U-lj L_J.ÜL ÎİU OlT
)
(2)
(3)
Naşirin notu: Bu başlık altındaki bilgiler, merhum Ali Yardım'm muhtemelen Dokto­
ra Tez Savunması sırasmda yöneltilen bazı tenkîdler üzerine 9 Nisan 1984 târihinde
kaydettiği "Mevlânâ'nın hayâtı kısaca anlatılacak" notum, istinaden tarafımızdan ilâ­
ve edilmiştir. İlgili not kağıdı, "Tenkidler" başlığı altında sekiz madde olarak yazılmış
ve bu kitabın hazırlanmasına esas olan tez nüshasına âit cildli kapağının iç kısmına ya­
pıştırılmış vaziyettedir. Söz konusu tenkidler, görebildiğimiz kadarıyla esâsa taalluk
etmeyen, daha ziyâde küçük tashihleri içeren kısa notlar olarak listelenmiştir.
Naşirin notu: Hz. Mevlânâ'nın hayâtına dâir birinci el bilgiler, kendi eserlerinde
verdikleri hâriç tutulursa, büyük ölçüde Sultan Veled'in İbtidânâme (Velednâme)'si,
Ferîdûn-i Sipehsâlar'ın Risâle'si ve Ahmed Eflâkî'nin Menâkıb'üt-'Arifin'ine da­
yanmaktadır (Bkz. Reşat Öngören, "Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî", TDVİslâm Ansiklo­
pedisi, C. XXIX, s. 441-448, Ankara 2004). Biz de Mevlânâ'nın hayâtını ana hatlarıyla
kaleme alırken, büyük ölçüde bunlara dayanılarak hazırlandığını gördüğümüz üç kay­
naktan istifâde ettik: 1- Dr. Reşat Öngören'in TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme
aldığı "Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî" maddesi. 2- Mesnevîhan Şefik Çan'ın Mevlânâ.-
Hayatı, Şahsiyeti ve Fikirleri (Ötüken Neşriyat,
yayın nu: 305, İstanbul 1995) adlı geniş
etüdü. 3 - Dr. Sâfı Arpaguş'un "Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (1207-1273)" {İSTEM,
yıl:5, sayı; 10, s. 91-111, Konya 2007) adlı muhtasar makalesi.
ailesine mensup, halk tarafından sevilen, sözüne itibâr edilen kâmil bir şah­ siyetti. Vaazlannd a icâbmda,
ailesine mensup, halk tarafından sevilen, sözüne itibâr edilen kâmil bir şah­
siyetti. Vaazlannd a icâbmda, hakikat adma , Hârizmşah idarecilerini v e diğer
âlimleri tenkîd etmekten çekinmeyen bir üslûbu vardı. Nitekim özellikle
Yunan felsefesinin te'siri alında kaldıklarım düşündüğ ü Fahreddîn- i Râzî v e
Zeyn-i Kîşî ile Hârizmşah Alâeddîn Muhammed'i ağır bir şekilde eleştir­
mesi, o dönemd e ciddî bi r tatsızlık yarattı. Bunu n sonucund a Belh'i terk
etmek durumunda kaldı. Bahâeddîn Veled, yanma en yakın mürîdlerini,
halîfelerini v e ailesini alarak 60 9 (1212-1213) senesinde Hicaz'a gitmek
üzere Belh şehrinden ayrıldı. B u göçte yaklaşan Moğol istilâsının etkisi üze ­
rinde d e önemle durulur. Niteki m bi r süre sonra bölge Moğolların işgaline
uğrar.
İlk durakla n olan Semerkand 'dan sonra, yo l üzerindeki Nişâbur 'a var­
dılar. Burada Ferîdüddîn Attâr (ö: 618/1221) kendilerini ziyaret etti. Bu iki
velînin karşılaşması sırasında Attâr, Sultan'ül Ulemâ'ya Mevlânâ'yı
kasdederek: "Bu senin oğlun çok zaman geçmeyecek, âlemde yüreği yanık­
ların yüreğine ateşler salacaktır" dedi; Mevlânâ 'y a d a meşhu r mesnevisi
Esrâr-nâme'yi hediye etti. Dah a sonra dönemi n
Abbasî Devleti'nin başkenti
ve hilâfet merkezi olan Bağdâd'a ulaşan kafile burada fazla kalmada n Ha c
farizasını ed â etmek üzere Mekke'ye yöneldi. Dönüşte Medine'de Ravza-i
Mutahhare, Kudüs 'te Mescid-i Aksa ziyaretlerinden sonra Şam 'a doğru yo l
aldılar. Kısa süreli duraklamalarla Şam, Halep, Malatya, Sivas üzerinden
Erzincan 'm Akşehir kasabasına geldiler. Bahâeddî n Veled , Mengücek Sul­
tânı Fahreddîn Behramşa h v e eşi İsmetî Hâtun ' u n kendi adına yaptırdığı
medresede bi r müdde t ders okuttu. Burada n d a ayrılarak Sivas, Kayseri, Niğ­
de yoluyla hârende (bugünkü KaramanYye gelişleriyle en nihâyetinde bü ­
yük yolculuk tamamlandı . Sultan'ül Ulemâ 'y ı burada Karaman Emîri Mû -
sâ Be y karşıladı. Kendisine iltifat etti. Lârende 'de kalması için ısrar etmekle
kalmayıp adma bir medrese yaptırdı. Ailesi ve mürîdleriyle buraya yerleşen
Bahâeddîn Veled yedi yıl süreyle ders verip, vaaz etti.
Mevlân â o n yedi veya o n sekiz yaşlarında iken Lârende'de
Semerkandlı âlim Şerefeddîn Lâlâ 'nı n kızı
Gevhe r Hâtun ' l a evlendi. Dü ­
ğün merasimini tâkib eden günlerde önce Mevlânâ'nın annesi Mü'mine
Hâtûn; ardından ağabeyi Alâeddîn Muhammed; son olarak da kayın vali­
desi vefat etti. Bu hüzünlü dönemin sonunda 623 (1229)'de önce büyük oğlu
Sultan Veled, bir yıl sonra da ağabeyinin adını verdiği Alâeddîn Çelebi
dünyâya geldi. Mevlân â hanımı Gevhe r Hâtun ' u n vefatından sonra Konyalı
İzzeddîn Ali'nin dul olan kızı Kira Hâtun'la evlendi. Önceki evliğinden Şemseddî n Yahya adında bir
İzzeddîn Ali'nin dul olan kızı Kira Hâtun'la evlendi. Önceki evliğinden
Şemseddî n Yahya adında bir de oğlu olan Kira Hâtûn , bu izdivacından
Emîr Muzafferüddîn Âlim Çelebi ve Melike Hâtûn adlı iki çocuk dünya­
ya getirdi.
Bahâeddî n
Veled 'i n
şöhretini
duyan
devrin
Selçuklu
Hükümdarı
Alâeddî n Keykûbad , kendisini Konya'ya davet etti.
O da, 62 6 (1231)'d a
ailesiyle birlikte Konya'ya gidince Altınapa (Altun Aba) medresesine yerleş­
tirildi. Burada iki yıl kadar müderrislik yaptıktan sonra 18 Rebîülâhir 628
(23 Şubat 1231)'d e vefat etti. Ardınd a Mevlân â gibi bir eviâ d ve Farsça
mensu r hâlde yazılmış Maârif adlı üç cildlik bir eser bırakarak bu dünyâdan
ayrılan Bahâeddîn Veled, başta Sultan Alâeddîn Keykûbad olmak üzere,
emirler, âlimler, şeyhler ve halkın katıldığı büyük bir merasimle uğurlandı.
Bu sırada yirmi dört yaşlarında olan Mevlânâ, babasının bıraktığı boşluğu
doldurmak üzere müderrislik yapmaya başladı.
Bir yıl sonra, çocukluğunda mürebbîliğini üstelenen ve Sultan'ül Ule-
mâ'nın da mürîdlerinden olan Seyyid Burhâneddîn Muhakkık-ı Tirmizî
(ö: 639/1241) ziyaret maksadıyla Konya'ya gelmişti. Şeyhinin vefatım mâ ­
nâda öğrenen bu velînin, yine mânâda şeyhinin vasiyeti üzerine oğlu Mevlâ-
nâ 'y ı irşâd vazifesiyle Konya 'ya gelmiş olduğu rivayet edilir. Çocukluğun ­
daki "ntürebbîsi" artık Mevlânâ 'nı n "mürşîdi"div. Lârende'den Konya'ya
gelen Mevlânâ dokuz sene kadar Seyyid Burhâneddîn'e hizmet etti. Bu
yıllar, ileride yaşayacağı Şem s dönem i ne manevî bir hazırlanış olarak
da telâkki edilebilir.
Bu dönemd e Seyyid Burhâneddîn 'de n Kübreviyye'nin evrâd ve
teşbihlerini ta'li m etti; halvete girerek erba 'in çıkardı. Mürşidinin tavsiyesiyle
zahir ilimlerinde daha da ileri gidebilmek için 630 (1233)'d a Şam'a doğru
seyahate çıktı. Seyyid Burhâneddî n bu seyahatte müridine Kayseri 'ye kadar
refakat etmiş; bundan sonrasına da Mevlânâ birkaç arkadaşıyla birlikte de­
va m etmişti. Şam'a varmadan önce Halep'de iki yıl kadar kaldı. Burada
Hallâviyye Medresesi'nde ikamet ederek, şehrin idarecisi de olan
Kemâleddî n İbn'ül-Âdi m (ö: 660/1262)'in derslerine deva m etti. Halep'de
ilmini biraz daha derinleştirme imkânı bulan Mevlân â Şam 'a ulaştığında ise
Mukaddemiyye Medresesi 'ne yerleşti. Şam 'da kaldığı dört sene boyunca Arap
Dili ve Edebiyatı. Lügat, Fıkıh, Tefsir ve Hadîs gibi ilimler başta olmak üzere
pek çok aklî ve nakli ilim sahalarında icazet aldı. O dönemde Muhyiddîn
İbn'ül-'Arabî (ö: 638/1240), Sâdedîn-i Hamevî (ö: 650/1252), Osmân-ı
Rûmî ve Evhadüddîn-i Kirmânî (ö. 673/1274) ile sohbetlerde bulundu. H z . Mevlân â Anadolu
Rûmî ve Evhadüddîn-i Kirmânî (ö. 673/1274) ile sohbetlerde bulundu.
H z . Mevlân â
Anadolu 'ya dönüşünde Seyyid Burhâneddî n Hazretle -
ri'n i ziyaret etmek üzere önce Kayseri'ye uğradı. Burada şeyhinin isteğiyle
üst üste ü ç defa erba 'in çıkardığı rivayet edilir. Konya 'ya şeyhiyle beraber
geldiler. Seyyid Burhâneddîn artık belli bir kemâl mertebesine ulaştığını
müşâhade ettiği müridine, irşâd icazeti verdikten sonra Kayseri'ye döndü.
Takriben bir yıl sonra, o da tıpkı şeyhi Sultan'ül Ulemâ Bahâeddîn Veled
gibi ardında Mevlân â gibi bi r m ü r î d v e Makâlât adlı
bir büyük eser bıra­
karak 639 (1241)'da bu âlemden beka âlemine göç etti. Zahirdeki bu ayrılış
Mevlânâ'ya pek ağır geldi, büyük bir kedere düştü. Bu dünyâda tek başına
kalan Mevlânâ, irşâd vazifesi ve derslerini aksatmamakla birlikte, uzun süre
derin bir riyazete daldı.
Bu dönemin sonunda, Mevlânâ'nın hayatındaki seyri değiştiren, mü­
him bir hâdise cereyan etti: 2 6 Cemâziyelâhir 64 2 (2 9 Kası m 1244)'de Kon­
ya'da Tebrizl i Şem s ile karşılaştı. B u zât Mevlânâ'y ı kendinden geçirip,
coşkun bir â ş 1 k hâline soktu. Bir yere bağlanıp kalmaması ve çokça dolaş­
ması sebebiyle Şems-i Perende (Uçan Şems) lakabıyla d a anılan Şems- i
Tebrîz î ise istediği menzili bir
türlü bulamadığı için, yolu Diyâr-ı Rûm {A-
nadoluYa kadar düşmüş bir H a k âşığ ı kimse idi. İlk karşılaşmalarına dâir
muhtelif ve farklı rivayetle vardır. Hattâ ilk defa Şam 'da karşılaştıkları bile
söylenmektedir.
Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî ile karşılaşmalarından sonra tüm vaktini ona
hasretmeye başlamış; halkla münâsebetini keserek, mederesedeki derslerini
ve mürîdlerini irşâd vazifesini bir kenara bırakmıştı. Zamanla bu durum
Konya 'da büyü k bir huzursuzluk meydan a getirmeye başladı. Halk, talebele­
ri ve mürîdleri, Mevlânâlarmı kendilerinden ayıran bu zâta kıskançlık duyar,
kin güder hâle gelince. Şems 21 Şevval 643 (11 Mart 1246)'de ansızın orta­
dan kaybolarak şehri terk etti. Bu ayrılış Mevlânâ'ya çok te'sîr etti; Mevlâ­
nâ'yı adetâ mateme boğdu. Bir müddet sonra Şam 'da olduğunu öğrendiği
Şems'e geri dönmesi için, Mevlânâ çok içli mektuplar yazdı. Derin bir aşk
hâlindeki Mevlânâ'nın, semâ meclislerini bu dönemde başlattığı rivayet
edilir. Mevlânâ , en sonunda oğlu Sulta n Veled' i Şam 'a gönderdi. Israrlı
davet üzerine Şem s Konya 'ya dönmeyi kabul etti v e beraberce döndüler.
Mevlânâ-Şems
kavuşmasından
sonra,
altı
ay boyunca
Mevlânâ'nın
hücresinde
sohbetler
ettiler.
Hücreye
Sultan
Veled
ve Şeyh
Selâhaddîn-i
Zerkûb dışında kimse alınmadı. Bu dönemde, Şems ile Mevlânâ'nın evlât­ lığı Kimya Hâtûn evlendiler.
Zerkûb dışında kimse alınmadı. Bu dönemde, Şems ile Mevlânâ'nın evlât­
lığı Kimya Hâtûn evlendiler.
Ancak daha önceki ayrılıştan sonra nedamet getirip, Mevlânâ ve Şems
tarafından bağışlanan halk tekrar dedikodu yapmaya, bir çekememezlik hâli
içinde fitne v e fesat yoluna sapmaya başladı. Şems , b u durumu Sultan
Veled'le birkaç defa paylaşıp, artık kendisini kimsenin bulamayacağı şekilde
gideceğini söyledi. Nitekim 64 5 (1247) senesinin Aralık ayında ansızın kay­
boldu. Bu ikinci ayrılışla ilgili olarak bir sûikaste uğradığı veya sırr olduğu
şeklinde muhtelif rivayetler vardır. Doğrusunu Allah bilir; ancak bütün riva­
yetlerde Mevlânâ'nın oğlu Alâeddîn Çelebi'nin bir çekememezlik ve kıs­
kançlık içinde olduğu, hasımların yanında yer almış olabileceğinden bahse­
dilir. Rivayet edilir ki, bir belâya duçar vaziyette ölen Alâeddîn Çelebi'nin
cenazesine baba Mevlânâ katılmamıştır. Şems-i Tebrîzî de ortadan kaybo­
lurken, ardında yanı k bir Mevlânâ ile hikmetlerini ve sohbetlerini saçtığı
Makâlât adlı bi r eser bıraktı.
Mevlânâ, Muhammed i bi r aşkl a bağlandığı Şems'in bu ikinci
gidişinden sonra onu her yerde aradı. Rivayete göre 40 gün sonra başındaki
beyaz sarığı çıkarıp, daha koyu renkli bir sarık saran Mevlânâ, bu dönemde
mahzun ve mükedder fakat aşkla ve coşkunluk içinde şiirler söylemeye,
semâ etmeye başladı. Dîvân-ı Kebîr'de Şems mahlasıyla söylediği şiirler, b u
devirdeki taşkın rûh hâlini yansıtır.
Konya 'da Şems ' i bulamaya n Mevlân â bi r süre sonra ümidle Şam 'a git­
ti. Rivayete göre Şam'a dört defa gidip, hepsinde d e bulamayınca çaresiz
geri döndü. Şems'i zahirde bulamayan Mevlânâ, onu kendi gönlünde, ken­
disinde bulduğunu anlayınca da onun gibi bir gönül dostu olan Selâhaddîn-i
Zerkûb'u onun yerine koydu. Rivayet edilir ki, Mevlânâ'nın kuyumculuk
yapan Selâhaddîn-i Zerkûb'un dükkânından gelen çekiç seslerindeki ilâ ­
h î ritm i duyuş u ve çarşı ortasında semâ etmeye başlayışı bu yeni dö­
nemin habercisidir. Seyyid Burhâneddîn Muhakkık-ı Tirmizî'nin müridi
olan bu zât ümmî fakat hâl ehli, velî meşrep, kâmil bir kişi idi. Daha sonra
Mevlânâ, Selâhaddîn-i Zerkûb'un kızı Fatma Hâtun'u oğlu Sultan
Veled'e almak suretiyle aralarındaki kurbiyeti daha da sağlamlaştırdı. Mev­
lânâ ile on yıllık yakın dostluk ve beraberlikten sonra onun halîfesi de olan
Şeyh Selâhaddîn-i Zerkûb, 1259 yılında vefat etti.
Mevlânâ,
Selâhaddîn-i
Zerkûb'dan
sonra
musâhib
olarak
mürîdlerinden Hüsâmeddî n Çelebi (ö: 662/1284)'yi seçti. İbn Ahî Tür k lakabıyla da tanınan Çeleb
mürîdlerinden Hüsâmeddî n Çelebi (ö: 662/1284)'yi seçti. İbn Ahî Tür k
lakabıyla da tanınan Çeleb i Hüsâmeddîn , Urmiye 'den Konya 'ya gelen mu ­
hacir bir ailenin evlâdı idi. Babası Konya 'daki Ah î teşkilâtının başkanı, iti­
barlı bir zât idi. Babasının vefatından sonra teşkilâtm başına geçmesi isten­
miş, o ise kendisine uyan adamlarını da yanına alarak bütün malı ve mülküy-
le Mevlânâ'ya intisâb etmişti.
Bu sükûn döneminde en yakın sohbet arkadaşı ve yardımcısı olan
Hüsâmeddî n Çelebi'ni n teşvikiyle, Mevlân â İslâm Tasavvufunun büyü k
şaheseri Mesnevî-i Şerîf (Mesnevî-i Mânevi) 'i yazmay a başladı.
Aslında ilk
on sekiz beyti Mevlânâ bizzat yazarak Hüsâmeddî n Çelebi'ye verdi; bun­
dan sonrasını ise Mevlânâ söyledi, Hüsâmeddîn Çelebi yazdı.
Hüsâmeddîn Çelebi, Mevlânâ'dan sonra on yıl daha hilâfet vazifesini de­
ruhte etmiş; onun da vefatından sonra yerine Sultan Veled geçmiştir.
Sulta n
Veled ,
Mevlânâ'nın ,
Şems- i
Tebrîzî'y i
güneşe,
Selâhaddîn- i
Zerkûb' u aya, Hüsâmeddî n Çelebi'y i de yıldızlara benzettiğini ve onu
meleklerle aynı mertebede gördüğünü
kaydeder.
Mevlânâ , nihayet rahatsızlanarak 5 Cemâziyelâhir 672 (17 Aralık
1273)'de Hakk' a yürüdü. Rahatsızlığının, yakıcı bir humma olduğu veya
benzinin sararmasından dolayı bir karaciğer problemi olduğu rivayet edilir.
Cenazesinde ağlayıp, feryâd edilmemesini istediğinden ve ölümünü Mev-
lâsına kavuşm a olarak tarif etmesinden dolayı, bu güne "şeb-i arûs" (düğün
günü) denmiştir.
Mevlânâ'nın cenaze merasimine büyük, küçük demeden her meşrep,
mezhep ve dînden bütün
Konya halkı büyü k bir izdiham oluştururcasına
iştirak etmişti. İzdihamın önüne geçmek için, idarecilerin bâzı grupları men
etme teşebbüsleri karşısında herkesin Mevlânâ'nın kendilerinden olduğunu
söyleyerek sahiplendikleri ve ayrılmak istemedikleri rivayet edilir. Vasiyeti
üzerine Sadreddîn-i Konevî'nin cenaze namazını kıldırmak için tabutun
önüne geldiğinde, hıçkırıklar içinde kendinden geçtiği, bu yüzden namazı
Kâdı Sirâceddîn'in kıldırdığı hususu da rivayetler arasındadır.
Yine
vasiyeti
üzerine
mezân
üzerine
bir
türbe
inşâ
edilmiştir.
Sultan
Veled ve Alâeddî n Kayser'i n gayreti ve Selçuklu Emîri Muîneddî n Pervan e
ile hanımı Gürc ü Hâtun'u n maddî desteği ile tamamlanan bu türbe "Kubbe-i
Hadrâ
" {Yeşil
Kubbe)
olarak bilinir. Mimarı da Tebrizl i
Bedreddîn'dir .
Mevlânâ ,
şiirlerini
ve mektuplarını,
arasında
yer yer Arapça
olanları
bulunmakl a beraber, rubailerden meydan a Farsça söyleyip yazmıştır. Eserleri, kaside, gazel v e gelen
bulunmakl a beraber,
rubailerden meydan a
Farsça söyleyip yazmıştır. Eserleri, kaside, gazel v e
gelen Dîvân-ı Kebîr; temel kaynağını Kur 'ân v e Ha­
dîslerin oluşturduğu, tasavvufî düşüncenin bütün konularını içeren, muhte­
vasında pe k ço k hikâye bulunduran v e İslâm Kültürünün en önemli şaheser­
lerinden kabul edilen, büyü k manzumes i Mesnevi; sağlığında sohbetlerinden
oğlu Sultan Veled v e mürîdlerinin kaydettiği, Fîhi Mâfîh; yedi vaazı v e
içinde vaazlar esnasında tutulan notların d a bulunduğu Mecâlis-i Seb 'a; çe ­
şitli vesilelerle yakınlarına, evlâtlarına, mürîdlerine ve ricale yazdığı mek­
tuplarının toplanarak bi r araya getirildiği, Mektûbât 'tır.
Anlatılanlara göre, Mevlânâ'nın sureti şöylece idi: Narin denebilecek
ölçüde zayıf bir vücûd yapısı vardı. Genellikle az yeyip, az uyuduğu; çokça
tefekkür ve ibâdetle meşgul olduğu için, zayıfça idi. Ancak bunun aksine
nûrânî ve mehâbetli bir görünüşe sahipti. Gözleri çok çekici, te'sirli ve coş­
kulu idi. Bu te'siri bilmeyenlerin, gözlerine baktıkları zaman o kudretin
etkisi altında kalıp da gözlerini oradan ayırdıkları rivayet edilir.
Mevlânâ'nın iç âlemi, ahlâk ve karakteri tek kelimeyle ifade edilmek
istense, o d a "aşk"t\v. Bi r hakikat talibi olan Mevlânâ 'nı n sevgi v e tevhîd
potasında cehalet, benlik, hırs, gurur, kin, haset, nefret, kötülük, dedikodu,
vb. şe r kavramlarına yer olmadığı, bilâkis o kemâl mertebesinin îcâbı, ilim,
hilm, irfan, îman, şefkat, merhamet vb. hayı r kavramlarıyla donandığı
görülür.
Merhu m Al i Yardım , Hadîs Kıvdcımları^"^ adını verdiği Kuzâ'î 'ni n
Şihâb'ül-Ahbâr'mm
tercümesinde, Mevlân â v e Me5«evrsinde n kısaca şöyle
bahseder:
"Çığır
açmış
ve iz bırakmış
müslüman
Türk
büyüklerinin
önde
gelen
simalarından
olan
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûm î (ö: 672/1273);
iyi
yetişmiş,
eser yazmış (müellif), ders okutmuş (müderris), adam yetiştirmiş
(mürşîd),
bilgili (âlim) bir Türk büyüğüdür.
"Mesnevi"
adlı
eseri,
onun
adını,
hem
çağlar ötesine hem de İslâm coğrafyası
dışına
taşıyarak,
ölümsüzleştirmiştir.
Hz , Mevlânâ'ı« « Mesnevi'de
işlediği
hadîs
metinlerini
kaynakları
bakımından
değerlendirdiğimizde,
Şihâb'ül-Ahbâr'ın.
ile karşılaşmaktayız.
Mesnevi'nin
bir
nu­
maralı
kaynağı
olduğu
gerçeği
Hz . Mevlân â gibi
bir
(4)
Naşirin notu: Ali Yardım, Hadîs Kıvılcımları (Şihâb'ül-Ahbâr Tercümesi), s. 10-11,
Damla Yayınevi, İstanbul 2007 (2. baskı).
âlim mutasavvıfın, bu eseri böylesine kaynak olarak kullanması, Şihâb 'ül- Ahbâr hadîslerinin
âlim mutasavvıfın,
bu eseri
böylesine
kaynak
olarak
kullanması,
Şihâb
'ül-
Ahbâr
hadîslerinin
muhtevaları
hakkında
da bir fikir
vermektedir".
Ana hatlarıyla kalem e aldığımız bu Hak Dostu ve Allah Âşığı velînin
hayat hikâyesini, başk a bir Hak ve Mevlânâ dostu, mutasavvı f v e mütefekkir
yazar Sâmiha Ayverdi'den yaptığımız, onun şahsiyeti ve fikriyatına dâir,
iktibaslarla nihayete erdirelim:
"Hazret i Mevlânâ , her
cephesi
bir
başka
görünüş,
bir
başka
renk
ve
cazibe arzeden
o menşura
benzer
ki,
bu
hikmetler,
bu
bilgiler,
bu
aşklar,
bu san'at
ve zerafetler
hevenginden,
isteyen
istediğini
çekip
alabilir.
Mev ­
lânâ , kendi şahsiyetini,
bir ayağı
şeriatta
kâim
dururken
öteki
ile yetmiş
iki
milleti devreden
bir pergele
benzetmekle,
bu çok
cepheli
iç portresini
bizzat
ve kuvvetle
çizmiş
bulunmaktadır.
Sultan'ü l
Ulemâ'«ı «
oğlu
müderris
Mevlân â
Celâleddîn ,
Şems- i
Tebrîzî'«ir t
şevkiyle
karşılaşıp
hayâtının
aklî
ve ilmî
diyebileceğimiz
ilk
safhasını
kapatıp
bir
karar
ve
devam
devresine
girdikten
sonra,
vazife
ve
mes'ûliyetlerinin
şuurunu
taşıyan
büyük
insan
rolünde,
o
binbir
cepheli
şahsiyetiyle,
bir
mürebbî-mürşîd
olarak
beşer
saflarının
arasına
atılmıştır.
Kendini
bir
beşeriyet
fedaisi
olarak
insanlara
nezretmiş
müstesna­
lar
arasında
bulunan
Mevlân â
Celâleddîn- i
Rûmî'n/ »
kütle
terbiyesin-
deki
gayesi,
sistemi
ve
metodları
gayet
sarih
ve
hasbî
idi:
Tam
bir
vah-
detçi
görüşle,
iyalullah
tanıyıp
saygı,
sevgi
ve
şefkatle
bağlı
olduğu
in­
sanları,
hayvanı
insiyaklarının
esaretinden
kurtararak
tasfiyeli
ve
mu-
hasebeli
bir
ruha,
bir
vicdan
hürriyetine
eriştirmek
istiyordu.
Bunun
için
de
kütlenin
bir
şevk
ve
îmân
potasında
birleşip
bir
bütün
hâline
girmesi
ve sonra
da
bu
şevk
ve
îmânın
o bütünün
müşterek
enerji
kay­
nağı
hâline
gelmesi
lâzımdı.
İşte
rehber
ve mürebbî
Mevlânâ , bu gaye
uğrunda
nesi
var nesi
yoksa
insanların
önüne
döküp,
onları
bulundukları
seviyeden
bir
adım
ileri
gö­
türmek
için
san 'atını,
îmânını,
ahlâkını,
şevk
ve aşkını
kütle
emrinde
se­
ferber
eden
örnek
terbiyecidir.
insanları kendi kendileriyle yüzleştirerek kötülüklerinden utandıran ve onlara kemâlin ve müteâlin
insanları
kendi
kendileriyle
yüzleştirerek
kötülüklerinden
utandıran
ve onlara
kemâlin
ve müteâlin
hasret
ve iştiyakını
aşılayan
Hazreti
Mev ­
lânâ,
böylece
nefsânî
kuvvetlerin
baskısı
ile
sinip,
şuuraltında
uyuklaya
kalmış
değerleri,
sihirli
aşk
asâsiyle
dürterek
faaliyete
geçirmeyi
bir
dîn
gibi
mukaddes
bilmiştir.
Zîrâ
kendi
kendinde
bilkuvve
mevcûd
kıymetlerle
aşinalık
kurup,
onları
yüksek
ve
müşterek
bir
îmânın
içinde
faal
kılan
kimselerdir
ki
cemiyeti
cehilden
bilgiye,
karanlıktan
aydınlığa
çıkarırlar;
müşkülleri
yener,
zorlukları
aşar,
güzeli
bulur,
doğruyu
arar
ve
iyinin
peşine
düşerler.
Öyle
ki bu
şevk
ve îmân
potası
içinde
harmanlanıp
savru­
lan ferdî
egoizm
yâni
nefsânî
kuvvetler,
musaffa
bir
enerji
hâline
gelince
de,
tabiatın
pençesinden
kurtulan
insanoğlu,
kinlerden,
hasetlerden,
gurur,
intikam
gibi
yıkıcı
ve
menfi
duygulardan
boşalarak
bir
vicdan
cennetinin
hürriyetine
adımını
atmış
olur.
Kütle
terbiyesinde
sevgiyi
esas
tutan
büyük
hakim,
bunun
içindir
ki
cemiyetin
her
bir
tabakasına
cömert
hattâ
müsrif
bir
efendi
ikrâmiyle
el
uzatarak:
"Ben
cemiyette
nâlân
oldum,
kötü
halliler
ile
de
iyi halliler
ile
de
beraber
oldum
" demekten
çekinmemiştir.
Hudutsuz
bir
aşk,
başı
sonu
olmayan
bir
sevgi
ummanı
hâlinde
gö­
nüllere
dalga
dalga
çarpan
Mevlânâ'«jH,
insanoğluna
en büyük
armağa­
nı, onu kendi
ayıplarından
utandıracak
kadar
müsamahalı
ve anlayışlı
bir
muhabbet
ve şefkate
gark
etmiş
olmasıdır"^^\
"Ölümlerinden
sonra
da
tasarrufları
devam
eden
ve yaktıkları
ışık
sönmemiş
olan
velîlerden
biri
olan
Mevlânâ , acaba
kendini
dünyâya
kabul
ettirmek
ve asırlar
boyu felsefe
ve îmânını
aynı
tazelikte
tutabilmek
için
ne
yapmıştır?
Zamanında
kerametler
mi göstermiş,
gaipten
haberler
mi
vermiştir?
Yoksa
kimyada
simyada
başarılı
hünerleri
mi
olmuştur?
Hayır,
hayır
Hiçbiri
Zira
gerek
O, gerek
aynı
serinin
mensubu
bulunan
velîler,
vic­
danlara
hükmetmek
yolunda
aslâ
maddeyi
teshir
etmek
gibi
küçük
bazla­
rın peşine
düşmemişlerdir.
Şu
halde,
insanları
ona
doğru
çekip
bağlayan
tılsım
nedir?
diye
sora-
(5)
Sâmiha Ayverdi, Âbide
bul 1976.
Şahsiyetler,
Kültür Bakanlığı, Kültür Eserleri: 11, s. 3-8, İstan­
10
cak olursak, kütlelerin hasta, yaralı ve muztarip ruhlarına şifâ vermekte, donup katılmış yüreklerini
cak
olursak,
kütlelerin
hasta,
yaralı
ve muztarip
ruhlarına
şifâ
vermekte,
donup
katılmış
yüreklerini
ısıtıp
yumuşatmakta
kullandığı
metodun,
hare­
ket
ve vüsûl
noktası
olarak,
sevgiyi
görmek
mümkündür.
Çünkü
o,
maddî
manevî
bütün
illetlerin
devası
olarak
aşkı
tanımakta
ve
bu
ilâhî
kudrete:
"Ey bizim
sevdası
güzel
olan
aşkımız,
ey her
derdimizin
tabibi,
şâdol!"
diye
seslenmektedir.
Ve yine:
"Peygamberimizin
yolu
aşk
yoludur.
Ben
aşka
tabiim, rehberim,
hocam
odur!"
demektedir.
Evet
kendine
de cümle
âleme
de bu ilâhî
kudreti
rehber
ve mürşîd
bi­
len
Mevlânâ , işe yedi
düvele
ikram
ettiği,
yedi
düveli
garkettiği
şevk,
îmân
ve hikmetini,
hep
mâlik
olduğu
o ezelî
ve ilâhî
aşk
kaynağından
dağıtmış­
tır. Bu yüzden
de
dünyâlara
sığmayan
fikir
ve duygu
lirizmi,
yedi
yüz
yıl­
dır, bir
Tanrı
saçısı
olarak,
hikmetli
ve san
'atlı
üslûbu
ile beşeriyetin
üstü­
ne akıp
çağlaya
gelmiştir.
Şunu
da
belirtmek
icâbeder
ki,
Mevlânâ, gerek
Mesnevî'si
gerek
ru­
baileri ve gazelleri ile insanoğlunu
hep
düşünmeğe
sevketmiştir.
Böylece
de kendini
kendi
hazînelerinden,
vicdan
dünyâsından
haberdar
etme
yoluna
giderken,
aslâ
körü
körüne
inanmaya
zorlamamıştır.
Zira
onun
fikir
çevresinde,
körü
körüne
îmân
diye
bir şey yoktur.
Bu
sebeple
de
Mes­
nevi kıssaları,
aynı
kuvvette
çarpışan
zıd
fikirlerin
insan
şuuruna
verdiği
mukayese
malzemesiyle
doludur.
Ama
Mesnevî'sini
bir
kıssalar
hevengi
hâlinde
realize
etmiş
olan
Mevlânâ, ne bir
hikâye
söyleyici,
ne
de
bir
masal
anlatıcıdır.
Belki
şarkın
kültür
hazîneleri
içinden
seçip
kitabına
aldığı
hikâyeleri,
kendi
üslûbu
ve
tefekkürü
ile
değerlendirip,
günlük
hayâtın
üstüne
ışık
tutan
realist
bir
terbiyecidir.
Öyle
ki
katmer
katmer
açan
bir
çiçek
gibi
birbirine
bağlı
ve
birbirini bütünleyici
olan
bu hikâyeleri
okuyanın,
onlarda
kendini
bulma­
ması
ve
bir
aynaya
bakar
gibi,
bunların
içinde
kendini
görmemesi,
yine
onların
terazisinde
iyiliklerini
ve
kötülüklerini
tartıp
kendine
çeki-düzen
vermemesi
mümkün
değildir"^''\
(6)
Sâmiha Ayverdi, a.g.e.,
s. 34-35.
11
Mevlânâ'nı n Mesnevî's i > Mevlânâ'nın, hadî s sahasında da geniş bilgisi bulunduğu,
Mevlânâ'nı n
Mesnevî's i >
Mevlânâ'nın, hadî s sahasında da geniş bilgisi bulunduğu, eserlerinin
incelenmesinden anlaşılmaktadır. Niteki m Mesnevi, Fîhi Mâfîh, Dîvân-ı
Kebir ve Mecâlis-i Seb 'a gibi eserleri ile oğlunun Maârifi hadîsler bakımın­
dan gözden geçirilince, bu eserlerde, tahmin edilenin üstünde hadî s kulla­
nıldığı kendini göstermektedir. Doğrudan doğruya hadîs olarak zikrettikleri
bir tarafa; mânâ, işaret, telmih yoluyla ifâde ettikleri de dikkate alındığında,
çok daha geniş bir hadis kültür hamûlesiyle karşılaşılmaktadır.
Anca k biz, bu araştırmamızda, "Mevlânâ'da Hadîs" mes'elesin e değil,
sâdece "Mesnevî'nin Hadîsleri"m esâs aldığımız için, diğer eserlerindeki
hadîsleri bir başka araştırma konusu yapmak ve ileride hepsini bir bütün
hâlinde değerlendirmek istiyoruz.
Bilindiği
gibi Mesnevî'nin
dili
Farsça'dır.
V e
eser,
mesnevi
tarzında
manzumdur . Klâsik İslâm ilimlerinden birine mâl edilmek istenirse, o. Ta­
savvuf
ve Ahlâk
grubu
eserler
arasında yerini alabilir.
Mesnevî'nin, teme l fikir olarak, '•'•Kur'ân" ve "Hadîs" üzerin e otur­
tulduğu, onda , bir kısı m âyet ve hadisin yoru m ve açıklamalarının yapıldı­
ğı, muhtevasından anlaşılmaktadır. Nitekim, altı cildinde 950 civarında
"başlık" huiunm Mesnevî'nin, 53 başlığını hadîsler, 50 küsu r başlığı m da
âyetler teşkil etmektedir. Diğe r ara başlıkların pe k çoğu ise, âyet ve hadis­
lerin oluşturduğ u ana başlıkların tâli derecedek i a h başlıkları durumunda ­
dırlar. Ayet ve hadîslerin serlevh a yapılarak açıklamalarına girişildiğin-
de eserler, o devirlerde, kendi türünde hemen hemen yok gibidir. Üzerinde
pe k durulmamı ş olan bu husus , Mesnevî'nin dikkat çekici yönlerinde n biri­
sidir.
Öte yandan, Mevlânâ'nın hadîsleri kullanış tarzı, ilim çevrelerinin
özellikle Arapça olarak kalem e aldıkları mensu r eserlerden oldukç a farklı­
dır. Eserin Farsça oluşunu n yanında, ayrıca manzu m da oluşu, -vezin ve
kâfiye zaruretinden olsa gerek- onu, bâzı tasarruflara mecbur etmiştir. Şöy­
le ki; Mevlânâ, yerine göre hadîsin tam metnini almış, yerine göre bir ke­
lime veya cümlesini kaydetmiş, bazen mânâyı bozmayacak bir başka lâfiz-
la vermiş ,
baze n Farsça tercümesini yapmış , baze n de mân â olarak almış.
(7)
Naşirin notu: Bu başlık bir önceki "Mevlânâ'nın
Hayâtı"
başlıklı kısım ilâve edilince
konu bütünlüğünü sağlamak maksadıyla tarafımızdan ilâve edilmiştir.
12
lâfzı kendisi şekillendirmiştir. Faka t her hâl ü kârda, râvî ve kaynak ismi kaydetmemiştir. Bütün
lâfzı
kendisi
şekillendirmiştir.
Faka t her hâl ü kârda,
râvî
ve kaynak
ismi
kaydetmemiştir.
Bütün bu
ğını anlamakta ,
değişik üslûblar
içerisinde, bir ifadenin
hadîs olup
olmadı­
bir bakım a
güçlük
çekilmektedir.
Özellikle Farsça
tercü­
meleri
verilen
hadîslerin,
orijinal
metinlerinin
tesbîtinde
tereddüde
düşül-
mektedir.
Ancak
bir
çok
yerde,
ifâdenin
hadîs
olduğuna
işaret
eden
tâbirler
de
kullanılmıştır. Bunlar, umumiyetle, şu formüllerle kendini
göstermektedir:
gibi tâbirler^", durum a göre kullanılagelmiştir. B u ifâdeler, Arapça'da
kulla­
nıla n "
iiıi Jj^~.j ju" ,
i»ı
JL ^
ju "
i»( J^"
"
|JL.- J
U P
,
"
|JL.-_ ,
U P
gib i
hadî s
rivayet formüllerinin, edebî üslûb içinde Farsça karşılıkları oluyor.
Hadîsleri '''•başlık'"
olarak aldığı yerlerde ise, kullandığı
ifâdeler
bi­
raz farklıdır. Bu gibi yerlerde, daha çok şu tâbirler"' dikkati
çekmektedir:
Gerek hadîsleri naklederken kullandığı formüllerde, gerek beyitler içe­
risinde. Peygamber Efendimiz'den bahsederken, Muhamme d (s.a.s)
ism-i şerîfı yerine, Arapça literatürde pe k rastlanmayan, Mustaf â ismini
kullanmış veya onu bir sıfatı ile zikretmiştir.
(8)
Naşirin notu: Sırasıyla bu tâbirlerin mânâları: Mustafâ fermûd (Mustafâ buyurdu);
Mustafâ
güft
(Mustafâ
dedi
ki
);
Güft
Peygamber
ki
(Peygamber
dedi
ki
);
Hândeş Resul (Resûlullah söyledi); Kavl-i Resul (Resul'ün
sözü);
Der
hadîs
âmed
ki
(Hadîsde
geldi
ki
);
Bişnev
în haber
(Bu habere
kulak
ver); Behr-i
în
fermûde
est (Bu yüzden
buyurmuştur).
(9)
Naşirin
notu:
Sırasıyla
bu
tâbirlerin
mânâlan:
Der
beyân-i
kavl-i
Resul
Aleyhisselâm
(Resul
Aleyhisselâm'ın
sözünün
açıklanması
hakkındadır
);
Der
tef-
sîr-i kavlihî Aleyhisselâm
(Peygamber
Aleyhisselâm'ın
sözünün
tefsiri
hakkında­
dır
);
Der sebeb-i
vürûd
în hadîs-i
Mustafâ
ki
(Peygamberin
bu hadîsinin
söyleniş
sebebi
hakkındadır
);
Der
tefsîr-i
în haber
ki
(Bu hadîsin
açıklanması
hakkında­
dır.,.);
Der ma'ni-i
în hadîs
ki
(Bu hadîsin
mânâsı
hakkındadır
).
13
MESNEVÎ
HADÎSLERİ
FORMA
3
Biz, Mesnevî'nin hadîslerini tesbît ederken, yukarıdaki formüllerden bi ­ risi ile sarahaten "hadîs"
Biz, Mesnevî'nin hadîslerini tesbît ederken, yukarıdaki formüllerden bi ­
risi ile sarahaten "hadîs" olduğun u kaydettiklerini aldık. Açıkça "ha­
dîs" olduğunu tasrîh etmediği ifâdeler, bi r hadîsin mân â v e mefhûmun a
uysa bile, "bu beyitle şu hâdise işaret etmektedir"
maya gitmedik.
şeklinde bi r karşılaştır­
Öte
yandan ,
Mesnevî'nin
bi r
ço k
yerinde.
Peygambe r
Efendimi z
(s.a.s)'le ashabı arasında geçen hâdiseler, karşılıklı konuşmala r v e Asr-ı
Sa­
adet dönemi vak'aları hikâye edilmiştir. Mevlânâ'nın , oldukça geniş bir
Târih kültürüne sâhib olduğunu gösteren b u neviden ifâdelere de , araştır­
mamızd a pe k ye r vermedik. Zîrâ b u bilgileri kaynakları, daha çok . Târih,
Siyer, Tabakât, Menâkıb grubundan eserlerdir. Mecbu r kalmadıkça, çeşitleri
oldukça
zengin olan, b u tip eserlere baş vurmadık. B u durum,
ileride
kay­
nakların değerlendirmesini ele alırken, ayrıca bahis konusu edeceğiz.
2- HADÎSLERİ N
TAHRÎC İ
Senedsiz hadîs nakletme geleneğinin başlangıcı, bâzı istisnalarla, takri­
ben hicri V. asrın ikinci yarısı sonlarına doğru başlar. Bu durum, bir bakıma,
hadîs metinleri yönünden, kayna k eserle r devr i 'nin kapandığı
dönemeci de işaretlemektedir.
Nitekim, hadîs ve haberleri senedi ile birlikte kaydetme geleneğinin V.
asır içinde hâlâ devam ettirildiği, o devrin eserlerinde kendini göstermekte­
dir. Bu gelenek, sâdece hadî s sahasındaki eserlerde değil, diğer ilim dalla­
rının kaynaklarında da sürdürülmüştür. Meselâ, bir tabakât kitabı olan Eb û
Nu'ay m el-Isfehân î (ö : 430/1039)'ni n Hdyetul-Evliyâ's\, bi r menâkı b kita­
bı olan Saymer î (ö: 436/1044)'nin Ahbâru Ebî Hanife'si"''\ bir hadîs kitabı olan
Kuzâ' î (ö : 454/1062)'ni n Müsned'üş-Şihâb'ı, Beyhak î (ö : 458/1066)'ni n
es-Sünen'ül-Kübrâ, Şu'abul-îmân vb . eserleri, İb n
'Abd'il-Ber r (ö :
463/1071)'i n Câmi'u Beyân'il-İlm'i, Hatî b el-Bağdâd î (ö : 463/1071)'ni n
Târîhu Bağdâd, Şerefti Ashâb'il-Hadîs, el-Kifâye, gibi değişik muhtevalı
eserleri, Kuşeyr î (ö : 465/1072)'ni n tasavvufî eseri er-Risâle'si gibi daha pe k
(10)
Haydarâbâd'da
1394/1974 senesinde basılmıştır (169 sahîfe). Diğer eserler, bibliyog­
rafyamızda tanıtıldığı için, burada üzerinde durulmamıştır.
14
çok eser, senedli hadîs ve haber nakletme devrinin son mahsûlleri olarak târihî yerlerini almışlardır. Adı
çok eser, senedli hadîs ve haber nakletme devrinin son mahsûlleri olarak
târihî yerlerini almışlardır.
Adı geçen asnn sonlarına doğru yeni bir te'li f ve t a s n i f çığın a-
çılır. Artık, diğer ilim dallan bir tarafa, hadî s sahasında yapılan yeni ça­
lışmalarda bile, hadîsler, sâdece ilk râvîleri ve alındıkları kaynaklar verilerek
kaydedilmeye başlar. Meselâ, Deylemî (ö: 509/1115)'nin Firdevsul-Ahbâr\,
Bağavî (ö: 5\6in22ymn Mesâbîh'us-Sünne'sı, İbn'ül-Esîr (ö: 606/1209)'in
Câmi'ul-UsûVü, Hafız el-Münzirî (ö: 665-1258)'nin et-Terğîb ve't-TerhW\,
Nevevî (ö: 676/1277)'nin Riyâzus-Sâlihîn'i, Heysem î (ö. 807/1404)'nin
Mecme'uz-Zevâid'i, İbn Hace r (ö: 852/1448)'in el-Metâlib'ül-'Âliye'si,
Suyûtî (ö: 911/1505)'nin el-Câmi'us-Sağîr'i, 'Alâ'üd-dîn el-Hindî (ö:
975/1567)'nin Kerız'Ul-'UmmâFi ve daha sonra günümüz e kada r kalem e
alınagelen hadîs kitapları, hep senedsiz olarak yazılmış eserlerdir.
Hadîs kitaplarında başlatılan bu çığır, diğer ilim dallarında rahatça yay­
gınlaşır. Ve zamanla, kaynak da gösterilmeden, hadîslerin sâdece metinleri
kaydedilmekle yetinilmeğe başlar. Bu arada, hadîsleri kaynaklarından alıp
kullananların yanında, hiç kaynak endişesine düşmeden, sırf duygularına
dayanarak kullananlar da ortaya çıkmağa başlar. İlk devir kaynaklarında
senedi ile birlikte yer almamı ş ifadelerin, "hadîs" olarak kaydedilm e te­
mayülü, hadîsler adma endîşeler husule getirir. Bu durum, hadîsleri senedsiz
olarak kaydeden ciddî eserlerin de töhmet altında bırakılmasına yol açar.
Hadî s ilm i ile meşgu l olan İslâm âlimleri, ortaya çıkan b u duru m
karşısında, yeni bir çalışma sistemi geliştirerek, hadîs sahası dışında kalan
ciddî eserlerdeki hadîsleri vesiklandırma yoluna giderler. İşte, "A/r eserde
bulunan hadîslerin; senedini, kaynağını ve sıhhat derecesini tesbît etme'''
şeklinde kendini gösteren bu neviden çalışmalara ^^Hadîslerin
Tahrîci'^ (tahrîc 'ül-ehâdîs) adını verirler.
Tahrîc çalışmalarının ilk örnekleri, hicrî VIII. asırda kendini gös­
termektedir. Daha önceki asırlarda (hicrî VI. ve VII. asırlar) böyle bir
çalışma örneğine rastlayamıyoruz. Bu çığın açan ilk isimler arasında; ez-
Zeyla'î (ö; 762/1362), Tâcüddîn es-Sübkî (ö: 771/1369), Zeynüddîn el-
'Irâkî (ö: 806/1403), 'Abd'ül-Kâdir el-Kuraşî (ö: 775/1373), İbn'ül-
Mülakkın (ö: 804/1401), Bedrüddîn İbn Cemâa (ö: 819/1416) ve benzeri
muhaddisler vardır. Daha sonraları; İbn Hacer (ö: 852/1448), Kasım b.
15
Kutluboğa (ö: 879/1474), Suyûtî (ö: 911/1505), 'Ali el-Kârî (ö: 1014/1605), el-Münâvî (ö: 1031/1622) gibi
Kutluboğa (ö: 879/1474), Suyûtî (ö: 911/1505), 'Ali el-Kârî (ö:
1014/1605), el-Münâvî (ö: 1031/1622) gibi muhaddisler de tahrîc çalışmala­
rını devam ettirmişlerdi.
Kâtib Çelebi, bu ilk devir tahrîc örneklerinden
el-Kettân î ise, 2 2 kadarını tanıtır*'^'. Bunlar arasında,
8 tanesini
kaydeder*'".
'Irâkî'nin , Gazâlî'ni n
İhya''smdaki hadîslerin tahrîci olan el-MuğnVû ile; Zeyla'î'nin , el-Hidâye
hadîslerinin tahrîci maksadıyla kaleme aldığı Nasb'ür-Râye'si, b u nev'i n
güzel örneklerinden sâdece ikisidir.
Günümüzde de tahrîc çalışmaları sürdürülmektedir. Meselâ, 'Alâ'üd-
dîn es-Semerkand î (ö : 552/1157)'nin ölümsüz eseri Tuhfet'ül-Fukahâ'mn
tahrîci'"' bunlardan birisidir. Özellikle ciddiyet ve titizlikle hazırlanan tahkîkli
neşirlerde, klâsik eserlerin hadîslerinin tahrîci de verilmektedir ki, bu mesâi,
eserden istifâdeyi kolaylaştırmakta ve esere karşı ilgi ve güveni arttırmaktadır.
Klâsik
tahrîc çalışmalarında dikkati çeken
bir husus da . Fıkıh v e Tefsir
sahasındaki eserlerin ilk sıraları işgal etmiş olmasıdır. Tasavvufî mâhiyetteki
eserler üzerinde ise, 'Irâkî'ni n İhya, Kası m b .
Kutluboğa'nı n Âvârif'ül-
Maân/üzerindeki tahrîcleri dışında, kayda değer bir tahrîc çalışması yapıl­
madığı dikkati çekmektedir.
Halbuki, geniş kütlelere hitâb edişleri dolayısıyla, tasavvufî eserlerin
de, hadîsleri yönünden incelenip değerlendirilmesi yerinde olurdu. Zîrâ,
hadîsler bakamından en çok tenkide ma'rûz kalan saha, tasavvufî eserler
olarak karşımıza çıkmaktadır. N e
var ki, üzerinde köklü çalışmalar yapıl­
mamış bir mes'ele hakkında kesin hükme varmak, ilim çevrelerince ciddîye
alınmamaktadır.
Araştırma konusu olarak "M es nevî H adîsi er i"m seçerken, b u
boşluk dikkate alınmış ve cevap vereceği ihtiyaç göz önünde bulundurul­
muştur. Bildiğimiz kadarıyla da . Cumhuriyet Türkiyesi'nde, tahrîc sahasında
bir çalışma yapılmamıştır.
(11)
Kâtib Çelebi, Keşf'üz-Zunûn. 1/380.
(12)
Kettânî, er-Risâlet'ül-Müstatrafe. s. 185-191.
(13) Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi Hadîs Üstadı Muhammed Muntasır el-Kettânî
tarafından gerçekleştirilen bu ciddî tahrîc çalışması, eserin aslı ile birlikte, dört cild hâ­
linde (Beyrut 1964) neşredilmiştir. İleride, bu çalışmadan tekrar bahsedeceğiz.
16
3 - KAYNA K V E ARAŞTIRMALAR A Bİ R BAKI Ş Zîrâ Tahrîc çahşmalannda
3 -
KAYNA K
V E ARAŞTIRMALAR A
Bİ R
BAKI Ş
Zîrâ
Tahrîc çahşmalannda , "kaynak" mes'eles i so n derece önemlidir.
araştırmada bahi s konus u olan, "hadîs " diye yaygınlaşmı ş he r hang i
bir ifâdenin, hadîs olup olmadığının tesbîtidir. Bunun da en başka gelen bi­
rinci yolu, o ifâdenin " s en e d "ini , bi r bakım a "tapu "sunu v e ye r aldığı
yazılı kaynağı tesbîtle işe başlamaktır. Senedin ve kaynağın tenkidi ve met­
nin muallel olup olmadığı hususları ise, ancak, sened ve kaynağın
tesbîtinden sonra mümkün olabilmektedir.
Hadî s metinlerini n kaynağ ı mes'elesini, devirler bakımın­
dan kesin bir çizgi ile ayırmak -belki- mümkün olmayabilir. Çünkü karşımı­
za dâima "istisnâ'larm çıkması mümkündür . Ancak , hadîslerin. Peygambe r
Efendimiz (s.a.s)'den itibaren müselsil senedle alınıp kaydedildiği eserler, o
hadîsin kaynağı olma vasfını kazanmış olmaktadır. B u neviden eserler ise, -
daha önce d e işaret ettiğimiz üzere- "tasnîf devri" dediğimiz, hicrî II.
asır ortaları ile V. asır sonları arasında görülmektedir. Hadîs sahasının daha
sonraki dönem eserlerine gelince, onlar, hep bu ilk dönem kaynaklarından
derlem e suretiyle meydana getirilmişlerdir. B u haliyle onların hepsi de
"ikinci
el"durumundadırlar.
İtiraf etmek gerekir ki, ilkmusanna f hadî s kitab ı olarak bili­
nen Ma'mer b. Râşid (152/769)'in Câmrinden""*, kaynak eserler devrinin
kapandığı V. asır sonlarına kadar, kaç hadîs kitabı ortaya konduğu ve bu
eserlerin tamamında -mükerrerler hâriç- ne kadar hadîs bulunduğu, aradan
geçen bunca zamana rağmen, bir s a y ı ile ifâde edilememektedir.
Ancak, belli bir grup eserdeki hadîsleri bir araya getirme yolunda fer­
dî gayretler de eksik değildir. Meselâ İbn'ül-Esîr (ö: 606/1209)'in;
Buhâr î v e Müslim ' i n el-Câmi'us-Sahîh'\er\, İmâ m Mâlik 'i n
Muvatta'ı v e
Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî'nin 5'M«e«'lerindeki hadîsleri, mükerrerleri­
ni birleştirerek, bi r serîde topladığı Câmlul-Usûl'ü, böyl e bi r gayretin ilk
mahsûlüdür. O, bu teşebbüsü ile tek kalmamış, açtığı çığırı takipçileri baş­
ka eserler üzerine mesaîlerini sürdürmüşlerdir. Nitekim el-Heysemî (ö:
807/1404)'nin ; Ahme d b . Hanbel , Bezzâ r v e Eb û Ya'lâ 'nı n Müsned'leri
ile Taberânî 'ni n Kebîr, Evsat v e Sağîr sıfatları ile ayrı ayrı tasnif ettiği
(14)
Bkz. Fuad Sezgin, "Hadîs Musannefâtınm
Mebdei
ve Ma'mer
b. Râşid'in
Câmi'i",
Türkiyat Mecmuası, C. XII, s. 115-134, İstanbul 1955.
17
Mu'cemleri''ndcki hadîslerin, Kütüb-i Sitte'de yer almayanlarını topladığı
Mu'cemleri''ndcki hadîslerin, Kütüb-i Sitte'de yer almayanlarını topladığı
Mecme'uz-Zevâid'ı ile; İbn Hace r el-'Askaiân î (ö: 852/1448)'nin ;
Tayâlisî, Ebû Bekir el-Humeydî, Müsedded, İbn Ebî Şeybe, İbn Ebî
Ömer el-Adenî, İbn Menî', 'Abd b. Humeyd ve el-Hâris'in
Müsned 'lerindeki hadîslerden, yine Kütüb-i Sitte 'de yer almayanlarını bir
araya getirdiği el-Metâlib'ül-'Âliye'si ve diğer bir kısım zevâid kitapları""
bu bir araya toplama gayretlerinin meyveleridir. Öte yandan, bir çok örnek­
lerini gördüğümü z "cem" grubu hadîs kitapları içerisinde''*, Suyût î (ö:
911/1505)'ni n Câmi'leri ile 'Alâ'üd-dî n el-Hindî (ö: 975/1567)'ni n
Kenz 'ül- 'UmmâVi de b u maksadl a vücûd e getirilmişlerdir.
Bütün bunlar, faydalı çalışmalardır. Ne var ki, büyük bir ihtiyâcın bir
kısmım karşılamaktadır. Her şeye rağmen, bütünün kaçta kaçını karşılaya­
bildikleri hususu, yine de cevapsız kalmaktadır. Şöyle ki, kaynak devri eser­
lerindeki hadîsleri -kısım kısım da olsa- bir yere toplama faaliyetlerinde,
umumiyetle, bir muhaddisin en hacimli veya en meşhur olan eseri dikkate
alınageldiği müşahede edilmektedir. Halbuki, aynı muhaddislerin, belki ko­
nulardaki hadîsleri topladığı başka müstakil eserleri de vardır. Onların bu
eserlerinde, hacimli veya meşhur olan eserinde yer vermediği pek çok hadîs
bulunabilmektedir. Meselâ Buhârî 'ni n el-Edeb'ül-Müfred'i ile et-Târîh'ul-
Kebir'inde, el-Câmi'us-Sahih'inde yer almayan bir hayli hadîs vardır. Aynı
durum, Tirmizî'nin ŞemâiVi, Ebû Davud'un Kitâb'üz-Zühd'ü, Nesâî'nin
Hasâisu Emir'il-Mü'minin 'Ali b. Ebî Tâlib f^.v/i"'>, Beyhakî'nin diğer eser­
leri yanında Şu'ab'ül-îmân'ı ve Kitâb'üz-Zühd'il-Kebîr'i, Kuzâ'î 'ni n
Müsned'üş-Şihâb'ı için de varittir. Aynı şekilde, İbn Ebî'd-Dünyâ (ö:
282/895). Harâitî (ö: 327/939), Müstağfirî (ö: 432/1041), Hatîb el-
Bağdâdî (ö: 463/1071) ve sayıları oldukça kabarık diğer muhaddislerin eser­
lerinde yer alıp da, üzerinde hiç çalışılmamış hadîslerin yekûnu ise hâlâ
meçhûlümüzdür . Üstelik, bu eserlerdeki
Cem*" grubu eserlere de girmemiştir.
hadîslerin bir çoğu, "Zevâid ve
B u
arada,
tasnif
devrinde
kalem e
alınmış
Siyer,
Meğâzî,
Şemail,
Tabakât,
Menâkıb,
Şehir
Târihleri,
Usûl
Kitâbları
vb . gibi eserler vardır ki.
(15)
Bkz. Kâtib Çelebi, ATejfüz-Zunûn, 11/956-957; Kettânî, er-Risâlet'ül-Müstatrafe, s. 170-172.
(16)
Bkz. Kettânî, er-Risâlet 'ül-Müstatrafe, s. 173-185.
(17)
Bu eser, Mısır el-Matba'at'ül-Hayriyye''de
1308
târihinde
basılmış
olup,
40
sahîfe
tutarındadır. Siinen'inde bulunmayan, fakat Mesnevî'de
olarak burada mevcûddur.
yer alan bâzı hadîsler
senedli
18
bunlar da, senedli hadîs metinleri ihtiva etmektedir. Bilhassa İb n Sa' d (ö: 230/845)'ı n
bunlar da, senedli hadîs metinleri ihtiva etmektedir. Bilhassa İb n Sa' d (ö:
230/845)'ı n et-Tabakât ul-Kübrâ'sı, Buhârî'ni n et-Târîh'ul-Kebîr'i, el -
Hâki m (ö : 405/1014)'i n Târîhu Nîsâbûr'u''\ Eb û Nu'aym' m Hüyet'ül-
Evliyâ'sı, Hatî b el-Bağdâdî'ni n Târîhu Bağdâdh, İb n 'Asâki r (ö :
571/1175)'i n Târîhu Dımeşkh v e benzerleri sonraki müellifler tarafmdan ,
hadîslerin kaynağı olarak sık sık kullanılmışlardır.
«s
Öte yandan, tahrîc çahşmalannda, mevcûd kaynaklardan pratik olarak
istifâde edebilme hususu da ayrı bir problem teşkil etmektedir. Mes'elenin
bu yönüne , -bir kısım atlamalar bi r yana bırakılırsa- Hollandalı bi r hey'e t
tarafından gerçekleştirilen dokuz hadîs mecmuasının indeksi durumundaki
Concordance ile Suyûtî'ni n el-Câmi'us-Sağîr'i v b gibi çalışmalar kısme n
yardımcı olmaktadır. Bâzı modem neşirlerde tatbik edilmeğe çalışılan, ha­
dîslerin alfabetik fihristleri de , b u maksad a hizmet için tanzim edilmektedir.
Ne var ki, hadîs metinlerindeki rivayet farklılıkları, hadîsin ilk kelime veya
harfinde değişiklik arzettiği, ya da uzunca bir hadîsin ortasından bir cümle,
müstakil bi r metin olarak karşımıza çıktığı zaman, alfabetik fihrisfler d e
fonksiyonunu kaybetmekte, çoğu zaman kendisinden beklenen faydayı sağ­
layamamaktadır.
Tahrîc çalışmalannı zorlaştıran durumlardan birisi d e yazmalar proble­
midir. Öyle ki, "hadîs kaynaklarından ne kadarı basılmıştır, ne kadarı yaz­
ma hâlinde mevcûddur ve ne kadarı bize kadar ulaşmamıştır veya ulaşmıştır
da meçhûlümûzdür?" sorulan, hâlâ kesin cevâbını
alamayan istifhamlar hâ ­
linde zihnimizi meşgul etmektedir. Yurt içi ve yurt dışı yazmalardan istifâde
edebilmek ise, hem zaman, hem imkân, hem de dil ve yazı tekniğine tam vu­
kuf gibi pek çok maddî-mânevî şartlann birleşmesine bağlı kalmaktadır.
Bir durum değerlendirmesi mâhiyetinde kuş bakışı ele aldığımız b u gi­
rişten sonra, çalışmamızda kullandığımız kaynaklar ve takip ettiğimiz yol
hususunda kısaca durmamız yerinde olur kanâatindeyiz.
"Mesnevî
Hadîsleri"nin
tesbît v e tahrîci
sırasında,
mâhiyet
itibariyle
(18)
Diğerleri arasında inceleme imkânı bulamadığımız bu Târîh hakkında, Kâtib Çelebi,
muhtevasını aydınlatıcı mâhiyette bilgi vermektedir {Keşf'üz-Zunûn, 1/308).
19
biribirinden farklı, fakat aralarında organik bir bütünlük arzeden pek çok kaynak ve araştırmaya baş vurma
biribirinden farklı, fakat aralarında organik bir bütünlük arzeden pek çok
kaynak ve araştırmaya baş vurma durumunda kaldık. Maâmâfih bu durum,
bütün ilmî çalışmalar için bahis konusudur. Ancak, her çalışmanın kendine
göre bir bünye hususiyeti vardır. Bu yüzden, müşterek yönleri yanında, farklı
taraflarının da olması tabiidir. Esasen, değişik araştırmalara değer kazandıran
unsur da, metod ve kaynaklardaki bu farklılık olmalıdır.
a) Mesnevi'deki hadîslerin metinlerini tesbît ettikten sonra, önce, gü ­
nümüzde matbu olarak yaygın olan kaynaklan taramakla işe başladık. Bun­
lar; Cami', Sünen, Müsned, Mu 'cem, Müstedrek grubuna giren, Buhârî v e
Müslim ' i n el-Câmi'us-Sahîlt'len, Eb û Dâvûd , Tirmizî, Nesâî, İb n Mâce,
Dârim î v e Dârekutnî 'ni n
Sünen'leri^''", İmâ m Mâlik 'i n Muvatta'\, Ahme d
b. Hanbel v e Tayâlisî'nin
Müsned'ieri,
Taberânî 'ni n sâdece matbu
Mu 'cem 'üs-Sağir'i ile el-Mu 'cem ul-Kebir'inin yazm a nüshasından
olan el-
bi r kıs­
mı, Hâkim ' i n el-Müstedrek'i gibi kaynaklardır. 'Abd'ür-Razzâ k b .
Hemmâm ' ı n Musannaf\ ise, çalışmamızı yaparken henüz neşredilmemiş
olduğu için, listemize alınamamıştır.
b) Tasnif devri muhaddislerinin, yukarıda sözünü ettiğimiz hacimli e-
serlerinin yanında, bir tek ana mevzu etrafındaki hadîsleri ayrıca toplayarak
Ki t âb ünvân ı ile tasnif ettikleri müstakil eserleri d e vardır. Dah a önce bir
kısmından bahsettiğimiz b u neviden eserler içinde, Buhârî 'ni n el-Edeb 'ül-
Müfred'i, Tirmizî'nin ŞemâiPi, Eb û Bekir İb n Eb î Şeybe
(ö : 235/849)'nin
Kitâb'iil-îmân'ı, 'Abdullah b . el-Mübârek 'i n Kitâb'üz-Zühd ve'r-Rekâik'ı,
Beyhakî 'ni n Şu'ab'ül-îmân'ı, Nesâî 'ni n Hasâis'i inceleyebildiklerimiz ara­
sındadır. Öte yandan, kaynağını tesbîtte güçlük çektiğimiz bâzı hadîsler,
Beyhakî'nin Kitâbuz-Zühd'il-Kebîr'inde, Harsitî'nin Mekârim'ül-Ahlâk'mda,
Müstağfirî'nin el-Müselselâf\nda, İb n Ebî'd-Dünyâ'nın Kitâb'ül-Yakin'inde
ve benzeri eserlerde senedli olarak bulunmaktadır. Bu durumu, ikinci el kay­
naklardan tesbît etmemize rağmen, adı geçen eserlerin matbu olmayışları ve
yazma nüshalannın kolaylıkla temin edilememesi yüzünden tahkik edemedik.
c) Târih
v e Tabakât
grubuna giren kaynaklardan yukarıda sö z etmiştik.
(19) Beyhakî'nin es-Sünen 'ül-Kübrâ'sim taramadık. Onun yerine, yazma olmasına rağmen,
Şu'ab'ül-Imân'mı baştan sona gözden geçirdik. Zîrâ Beyhakî, MesnevVâe bahis konu­
su edilen hadîslere, eserlerinin muhteva özellikleri dolayısıyle, Sünen'mde değil,
Şu'ab'mAa yer vermiştir. Kayseri Râşid Efendi Kütüphanesi'nin 109 sıra numarasında
kayıdlı (büyük boy, 37 satır, 667 varak) güzel bir nüshası bulunan Şu 'ab 'öl-îmân, Mes­
nevî'nin hadîslerinin başta gelen kaynaklarından birisidir.
20
Bunlann pek çoğu elimizde bulunmasma rağmen, hepsini tam olarak taraya- bildiğimizi söylemek güçtür. Bunlar
Bunlann pek çoğu elimizde bulunmasma rağmen, hepsini tam olarak
taraya-
bildiğimizi söylemek güçtür. Bunlar arasmda; Buhârî 'ni n et-Târîh 'ul-Kebîr
ve Kitab'ül-Künâ'sı ile Eb û Nu'aym ' i n Hılyet'ül-Evliyâ'smı tamamen ;
Hatîb el-Bağdâdî 'ni n Târîhu Bağdâd'mı, İb n Sa'd ' m Tabakâf ım, İbn'ül-
Esîr'in Üsd'ül-Ğâbe'sini kısmen inceleyebildik. B u sahanın diğer kaynakla­
rı, zamanın vereceği imkâna bırakılmıştır.
d) Özellikle Rivayet Tefsirleri, tahrîc çahşmalannda ba ş vurulması gereken
kaynaklar arasındadır. Nitekim yerine göre, bir kısım âyetlerin tefsiri mâhiyetin­
de olan hadîsler karşımıza çıkmaktadır. Biz, bu neviden bir iki hadîs için
Taberî, Zemahşerî ve Kurtubî tefsirlerini kullandık; diğerlerine bakamadık.
e) Cerh v e Ta'dîl, Tezkire v e Nakd-i Rical grubun a giren eserler de ,
tahrîc çalışmalarının bir yönüne ışık tutan kaynaklardır. Nitekim hadîslerin
sıhhat derecelerini tâyin ve tesbît ederken, yer yer, biribirinden çok farklı
hükümlerle karşılaşılmaktadır.
Ayn ı metinle ilgili olarak; "sahîh",
" hasen"
zaîf'
v e " m e v 2 M ' "
gibi ayrı ayrı kıyme t hükümleri
ifade
eden değerlendirmelerin yapıldığı görülmüştür. Böyle durumlarda, bu farklı
hükümlerin karşılaştırmalı tenkidini yapabilmek ve gerekçe göstererek biri­
sini tercih edebilmek için, sened v e râvî değerlendirmesine ışık tutucu bilgi­
ler bu neviden kaynaklarda bulunmaktadır. Biz, bu grubun kaynaklarından,
sâdece Zehebî 'ni n Tezkiret ul-Huffâz, v e Mîzân 'ül-î'tidâVi ile İb n
Tehzîb 'üt-Tehzîb'ini kullanabildik.
Hacer 'i n
f) Rivayetler arasındaki metin farklılıklarının açıklanmasında, hadîs lü­
gati durumundak i Garîb'ül-Hadîs'ler biricik müracaat kaynağı durumunda ­
dırlar. Tahrî c çalışması yapan bir araştırıcının ise bundan müstağni kalma­
sı mümkü n değildir. Çalışmalarımız esnasında, Îbn'ül-Esîr 'i n en-Nihâye fi
Garîb 'il-Hadls ve l-Esef inden ço k istifade ettik.
g) İkinci el kaynaklara gelince: Bu sahanın eserleri sayılamayacak ka­
dar çoktur. Suyûtî 'ni n el-Câmi'us-Sağîfi, Heysemî 'ni n Mecme'uz-Zevâid'i,
İbn Hacer 'i n el-Metâlibul-'Âliye'si, Sehâvî 'ni n el-Makâsıdul-Hasene'si,
'Aciûnî 'ni n Keşf'ül-Hafâ'sı, Hafız el-Münzirî 'ni n et-Terğîb ve't-Terhîb'i,
Sağânî 'ni n Meşârık'ul-Envâr'ı, Münâvî 'ni n Künüz'ül-Hakâyık'ı,
Gümüşhânevî 'ni n Râmûz'ül-Ehâdîs'i ile bibliyografyada gösterilen diğerle­
ri, araştırmamızda dâima müracaat ettiğimiz ve bâzı hadîslerin kaynaklarının
tesbîtinde faydalandığımız eserler olmuştur.
h)
Önceki
tahrîc
çalışmalarından,
bilhassa
'Irâkî'nin
el-MuğnVsi
ile
21
Zeyla'î 'ni n Nasb'ür-Râye'sinin araştırmamıza olan yardımlarını kaydetme­ liyim. Özellikle
Zeyla'î 'ni n Nasb'ür-Râye'sinin araştırmamıza olan yardımlarını kaydetme­
liyim. Özellikle hadîslerin sıhhat derecelerinin tesbîtinde, 'Irâkî'nin
tahrîcinden çok istifâde ettim.
ı) Mevzu ' ât kitapları da tahrîc çalışmalarında baş vurulması gere­
ken ikinci el kaynaklar arasındadır. Gerek hadîslerin kaynaklarının, gerek
onların sıhhat derecelerinin tesbîtinde, bir kısım hadîsler üzerinde ileri sürü­
len görüşleri bir araya toplamaları dolayısıyla, bu neviden eserler, araştırıcı­
ya ışık tutmaktadır. Mevzu'ât sahasında, sayıları oldukça fazla bir literatür
oluşmasına rağmen, ihtiva ettikleri malzeme ve verilen hükümler bakamın­
dan, eserler arasında tutarsızlıklar müşahede edilmektedir. İbn'ül-Cevzî (ö:
597/1201)'ni n Kitâb'ül-Mevzû'âfı, Suyûtî 'ni n el-Le'âlî'l-Masnû'a'sr, 'Ali
el-Kârî 'ni n Mevzû'ât'ül-Kebîr'i, el-Fettenî (ö: 986/1578)'ni n Tezkiretul-
Mevzü'ât'ı, el-Hût el-Beyrûtî (ö: 1276/1859)'nin Esnâ'l-Metâlib'i, bizi m
dâima el altında bulundurduklarımız arasındadır.
k) Tahrîc çalışmasında olduğu kadar, Islâmî ilimlerin her hangi bir da­
lının sıradan bir problemini inceleyen araştırıcıların bile baş vurması zaruri
olan kaynaklar da vardır. Araştırmamız açısından ayrı bir özellik arzetmeyen
bu neviden eserlere, burada yer verme k istemiyoruz: Lügatler, biyografik ve
bibliyografik kaynaklar, ansiklopediler, şerhler, usûl kitâbları, ilgili
araştırmalar ve makaleler
araştırmamızın seyrine ışık tutan ve belirli
ölçülerde katkıda bulunan çalışmalardır.
Bu arada Mesnevi
üzerinde yapılan çalışmalara da bir göz atmak, yerin­
de olacaktır. Zîrâ hadîs metinlerinin tesbîtinde kendilerinden istifâde
araştırmalar vardır:
ettiğim
Bilindiği gibi Mesnevi, kendi sahasında, üzerinde çok çalışılmış ve ge­
niş zümreler üzerinde te'sir icra etmiş eserlerin başında gelmektedir. Muhte­
lif dillere yapılan tercümeleri, yazılan şerhleri, dil, san'at, ve muhteva bakı­
mından üzerinde yapılan araştırmaları burada anlatacak değiliz. Ne var ki,
çok yönlü işlenip değerlendirilmiş olan bu klâsik eserlerin, hadîsleri yönün­
den tatmin edici bir şekilde ele alınmadığı görülmektedir. Bunda, eserin dili­
nin Farsça oluşu ve edebî bir uslûbla kaleme alınışı dolayısıyla, İslâm âlim­
lerinin, daha çok Arapça ile yazılan eserlere ilgi göstermelerinin de rolü
olduğu düşünülebilir. Buna rağmen, bu yönünün hiç işlenmediği de
22
söylenemez. Bi r ilmî tahrîc hüviyeti taşımamasma rağmen, b u sahadaki klâ­ sik v e
söylenemez. Bi r ilmî tahrîc hüviyeti taşımamasma rağmen, b u sahadaki klâ­
sik v e çağda ş araştırmaları şöyle özetleyebiliriz:
Bir Mevlev i
dedes i
olup
"Rusûhî"
mahlası
ile
anılan İsmail b .
Ahme d el-Ankaravî (ö : 1041/1631), MesnevVnin hadîsleri üzerine eğilen
ilk isim^™* olarak karşımıza çıkmaktadır. Câmi'ul-Âyât^^^ adlı eseri, Mesne-
vî'deki âyetleri, hadîsleri v e Arapça beyitleri ayrıca toplayıp şerheden bi r
çalışmadır. Onu n yedi cildlik Mesnevî Şerhi de , MesnevVnm hadîslerine
işare t etmiştir . Câmi'ul-Âyât, Mesnevî ŞerhVn&Q\d ilgil i malûmatı n ayrıc a
kitap hâline getirilmesinden ibaret
beple biz , araştırmamızda he p esâs
olup, farklı bir çalışma değildir. B u se­
kaynak olan Mesnevî ŞerhVni kullandık.
Cami'ul-AyâVa hiç atıfta bulunmadık. Bir şükran borcu olarak kaydetmemi z
yerinde olur ki , MesnevTde özellikle Farsça olarak meâle n verilen hadîslerin
Arapça orijinal metinlerini tesbît ederken b u eserden büyük ölçüde fayda­
landık. Bu durumu da, her beytin altında belirtmeğe çalıştık.
Modem araştırmalar döneminde ise, Mevlânâ üzerinde araştırma ve ça­
lışma yapan ü ç isim karşımıza
çıkmaktadır: Batı'da
A . R. Nicholson,
Do­
ğumda
Fürûzanfer,
Türkiye'de
d e Abdülbâki
Gölpmarlı.
Bunlardan
so n
ikisinin, Mesnevî'nin
hadîsleri üzerine d e eğildiklerini görüyomz . Şöyle ki:
Mevlân â
üzerindeki
çalışmalarıyla
tanınan
İranlı
Profesör
Bedîuzzamâ n Fürûzanfer, diğer Mesnevî çalışmaları arasında, onu n hadîs­
leri üzerinde d e durarak, Ehâdîs-i Mesnevî ad ı altında bi r eser kaleme almış­
tır. Tahran Üniversitesi yayınları arasında hicrî 1375 senesinde (İran takvi­
mine göre 1334) neşredilen bu eserde 745 beyit tesbît edilmiştir'"'. Kendisin-
(20)
Mesnevî
üzerinde
yapılan
diğer
klâsik
dönem
çalışmaları
için
bkz. Kâtib
Çelebi,
Keşfuz-Zunûn,
11/1587-1589.
(21)
Naşirin notu: Merhum Ali Yardım'ın "Câmi'ul-Ayât, ayrı bir eser ise, bunun yazma
ve basma nüshaları hakkında bilgi verilecek" notuna istinaden, eserin tesbît edebildi­
ğimiz 42 adet yazma nüshasına âit künyelerini, EK-3'de liste halinde veridik. Bu listeyi
hazırlarken şu elektronik kaynaklardan istifâde ettik: 1- https://www.yazmalar.gov,tr
(erişim: 30.04.2008), 2- http://www.suleymaniye.gov.tr (erişim: 02.05.2008).
(22)
Yazar, mükerrer hadîsleri ayrı ayrı numaralandırdığı gibi, beyitler içinde geçen Arapça
"vecize" ve "darb-ı mesel'leri de bu tasnîfm içine almıştır. Ayrıca işaret ve delâlet yö ­
nüyle hadîslerin mefhûmuna uyan beyitleri, mümkün olduğu kadar tesbît etmeğe çalış­
mış ve böylece 745 rakamına ulaşmıştır. Bu rakamın, Mesnevî'd&ki hadîslerin yekûnu
olarak değerlendirilmemesi gerektiğine işaret etmemiz yerinde olur.
Bu arada, yazarın atladıkları da olmuştur. Bunlara, yeri geldikçe araştırmamız içinde i-
şâret ettik.
23
den yer yer istifâde ettiğimiz bu eser de, ilmî mânâda bir tahrîc çalışması değildir. Zâten
den
yer
yer
istifâde
ettiğimiz
bu
eser
de, ilmî
mânâda
bir tahrîc
çalışması
değildir. Zâten bu maksatla kalem e
alınmamıştır.
Gölpınarh da, Mevlânâ'y a âid tercüme ve neşirlerinde, metinler içinde
geçe n "hadîs "ler e işaret etmey i ihmâ l etmemi ş v e kend i imkânları ölçü ­
sünde, -ikinci el de olsa- bâzı kaynakları gösterme gayreti içinde olmuştur.
Fürûzanfer, yer yer, hadîslerin bâzı kaynaklarına da işaret etmiştir. Ne var ki, bir kaçı
hâriç, diğerlerinin "kaynak" hüviyeti taşımayan ikinci el hattâ üçüncü el eserler olduğu
görülür. Çoğunlukla da, Ş î a literatüründe meşhur olan kaynakları me'haz olarak verir.
Bir tahrîc çalışmasında yer alması gereken "sıhhat derecesi" mes'elesine gelince; yazar,
bâzı hadîsler için İbn Teymiye'nin "ı«mK'</«»•" dedikleri dışında bir bilgi kaydetmemiş­
tir. Bu konuda da, doğrudan doğruya İbn Teymiye'nin eserlerini değil, el-Kavukcî diye
meşhur Mulıammed b. Halîl et-Trablusî (ö: 1305/1888)'nin el-Lü lü ul -Mersû 'fımâ ki­
le lâ asla lehû ev bi-aslihî Mevzu' adlı eserini kaynak olarak kuUanmıştır.^
24

BİRİNC İ

MESNEV Î

BÖLÜ M

HADÎSLER İ

MESNEV Î HADÎSLER İ Araştırmamızın ağırlık merkezini teşkil eden bu bölüm , MesnevVdeki hadîslerin tahrî
MESNEV Î
HADÎSLER İ
Araştırmamızın ağırlık merkezini teşkil eden bu bölüm , MesnevVdeki
hadîslerin tahrî c 'ini hedef almaktadır. İlmî bir tahrîc çalışmasında gerek­
li olan unsurların sıralanışında şöyle bir metod tâkib edilmiştir**'.
Önce , içinde hadîsin geçtiği Farsça beyit başa yazılmış, heme n altına
da Türkçe tercümesi konmuştur. Sol baş köşede ( ) parantez içindeki rakam,
beyitlerin ve dolayısıyla hadîslerin sıra numarasıdır. Beyitlerin tercümesi,
hiç değiştirilmeden. Maârif Vekâleti Şark-îslâm Klâsikleri arasında yayımla­
nan Veled Izbudak 'ı n altı cildlik Mesnevi tercümesinden alınmıştır. Tercü ­
melerin altına, yine parantez içinde; Mesnevî'nin cildi,
( B . ) rumuz u ile be ­
yit numarası ve (Ank.) rumuz u ile de, beytin, Ankaravî ŞerhVndeki cild ve
sahîfe numarası verilmek suretiyle, beyitlerin kaynağı işaretlenmiştir. Mes-
nevVde bulunan mükerrer hadîsler, geçtiği cild ve beyit numaraları kayde ­
dilmek suretiyle, hadîsin ilk geçtiği beytin kaynağı yanında gösterilmiştir.
Dah a sonra, tahrîcin ü ç esaslı rüknü olan "Sened
- Kaynak
- Sıhhat
de­
recesi"
sırasına
göre
bir
tertibe
gidilmiştir. B u sıralamada da şu hususlar
dikkate alınmıştır:
A - Metin : Bu kısımda, hadîsin, senedi ile birlikte metni yazılmış,
altına da Türkçe tercümesi konmuştur. Tercümede , senede
yer verilmediği
gibi, açıklama ve yorumlara da gidilmemiştir. Sâdece, gerekli hâllerde, keli­
me ve tâbirler üzerinde açıklamalar yapıldığı
olmuştur.
Metinler
arasında
tercih yapılırken, MesnevV
deki
metn e uya n ve -şayet
farklı bir duru m varsa-
sahîh
senedle
rivayet edilen şekli alınmış v e
o metnin
kaynağı birinci sırada verilmiştir.
Diğer
farklılıklar,
"kaynaklar"
kısmınd a
değerlendirilmiştir.
(*) Araştırma konusunun seçilişinde olduğu gibi, plânın yapılışında, dipnotu sıralaması
tertibinde, bâzı tâbirlerin seçilişinde ve bir kısım kaynakların temininde de bana ışık tu­
tan, yol ve yön gösteren, metod veren Sayın Prof. Dr. Mehmed Hatiboğlu'na, burada,
minnet ve şükranlarımı dile getirmek isterim.
27
B - Kaynaklar : Bu kısımda da, mümkün olduğu kadar, metnin çe­ şitli varyantlannı ihtiva
B - Kaynaklar : Bu kısımda da, mümkün olduğu kadar, metnin çe­
şitli varyantlannı ihtiva eden kaynaklar gösterilmiş; dipnotlarında, bu kay­
nakların künyeleri kaydedilmiştir. Kaynakların sıralanışında, kesin bir ölçü­
ye uymak mümkün olmamıştır. Müelliflerin ölüm târihlerinin kronolojik
sırasını esâs aldığımız gibi, yerine göre, eserlerin İslâm nezdinde kazandığı
merâtibi dikkate aldığımız da olmuştur.
Görünüşte teferruat gibi telâkki edilebilecek nitelikteki bâzı ikinci el
kaynaklara da dipnotlarında yer verilmiştir. Üzerinde durduğumuz hadis
metninin her hangi bir yönüne ışık tutucu bir katkısı bulunduğu düşüncesiyle
bu yola gidilmiştir. Ancak, çok meşhur kaynaklarda yer alan metinler için bu
ikinci el kaynaklar pek kullanılmamış, sâdece ana kaynaklarla yetinilmiştir.
C - Hüküm : Bu araştırmamızda, "Sıhhat derecesi" yerine "Hü­
küm" tâbirini kullandık. Çalışmamızın bu kısmında ise, hadîsin sıhhat dere­
cesini tesbîte gayret ettik. Yaptığımız, "ta'yîn" âeg\\, "tesbît"ik. Bu sebeple,
hadîs hakkında söylenen bütün bilgileri toplamaya ve bu bilgilerin kaynakla­
rına işaret etmeye çalıştık. Ancak, farklı hükümlerin mevcudiyeti hâlinde,
bunların mukayeseli tenkidini yaptığımız oldu. Ayrıca, hiçbir sıhhat derecesi
değerlendirmesine rastlayamadıklanmızm yanında, eldeki vesikalar yardı­
mıyla, bizim, bir neticeye götürme denemesi yaptıklarımız da olmuştur.
28
MESNEVI I. CİLD HADÎSLERİ MESNEVİ HADÎSLERİ FORMA 4
MESNEVI
I. CİLD
HADÎSLERİ
MESNEVİ
HADÎSLERİ
FORMA
4
( 1 ) ^JI^.J^.^}\y\J.)I/))J .j^>/>/^^ ^ Peygambe r demiştir ki: "Her kim sırrını saklarsa
( 1 )
^JI^.J^.^}\y\J.)I/))J
.j^>/>/^^
^
Peygambe r
demiştir ki:
"Her
kim
sırrını
saklarsa
çabucak
muradına
erişir".
(Mesnevî:
C. I, B . 176; Ank. 1/86)
A -
Metin :
« j
(
J
I
^
ûLs i uU::^L ; jv^v^'l
Mu'â z b. Cebel 'den . Peygambe r Efendimiz: "İhtiyâçlarınızı, sır­
rınızı saklamak suretiyle başarıya ulaştırınız. Zîrâ, her nîmet sahibi
kıskanılmaya mahkûmdur" buyurmuşlardır.
B -
Kaynaklar :
Yukandaki metin
Taberânî'nindiı^"'. Aynca , Ebû Nn'aym""», Kuzâ'î'^',
Beyhakî*^'*', Deylemî"' de rivayet etmişlerdir. Kaynaklarda, metinler
mânâya te'sîr etmeyen küçük lâfız farklılıklan göze çarpmaktadır.
arasında,
C
-
Hüküm :
'Irâkî'^" ve
Suyûtî''"
"zaîf"
bir
senedle
rivayet edildiğini
söyler­
ler. Zehebî'^"', Sa'î d b . Sellâm ' m (dördünc ü râvî) münker /îa(/î5İerinden
(23)
Taberânî, el-Mu 'cem us-Sağîr, 11/149.
(24)
Ebû Nu'aym, Hılyet 'ül-Evliyâ,
V/215.
(25)
Kuzâ'î, Müsned
uş-Şihâb,
vr. 84', r. 458, 459; ///. Ahmed
Kütübhânesi,
nu: 370.
(26)
Beyhakî, Şu 'ab 'ül-îmân,
vr. 410'', Kayseri
Râşid
Efendi
Kütübhânesi,
nu: 109.
(27)
Deylemî, Müsned
ul-Firdevs,
vr. 34", Kayseri
Râşid
Efendi
Kütübhânesi,
nu: 108.
(28)
'Irâkî, el-Muğnî, İhyâu
Sviyût\,el-Câmi'us-Sağîr,
'Ulûm 'id-Dîn
haşiyesinde, 11/188, dipnotu: 2.
(29)
1/40.
(30)
Zehebî, Mîzân ul-î 'tidâl, 11/141.
31
birisi arasında İcaydeder. Daha sert bir hadîs tenkidçisi olan İbn'ül-Cevzî (ö: 597/1201) ise,
birisi arasında İcaydeder. Daha sert bir hadîs tenkidçisi olan İbn'ül-Cevzî
(ö: 597/1201) ise, "mevzu"' hadîsler meyânında gösterir*^".
*
0
( 2 )
^
J:^MJjjJ^cJ^j.'.
J^^^^
Jy^^^Ai/
"Arş, kötü kişinin öğütmesinden titrer". Suçlardan ve şüpheli şey­
lerden korunan kişi de, kötü medhedilince, medheden kişi hakkında fena bir
zanna düşer.
(Mesnevi- C. I, B. 240; Ank. 1/94)
Beyitte sarih olarak hadîsin metni verilmemekle beraber, birinci
aşağıdaki hadîse işaret etmektedir:
mısraı
A
-
Metin :
<• cr^'
i^î
'
t^^^ i
(*^'
Cf-)
^
'
^'^ j
'
Enes (r.a)'den rivayet edilmiştir. ResûluUah (s.a.s): "Kötü
bir
kim­
se öğüldüğü
zaman,
Cenâb-ı
Hakk
öfkelenir
ve bu yüzden
Arş
titrer"
bu­
yurmuşlardır.
B -
Kaynaklar :
Yukarıdaki metin Beyhakî'nindir<^^>. Ayrıca Deylemî<"' de nakletmiştir.
(31)
İbn'ül-Cevzî, el-Mevzûat,
11/164-166 (Dört ayn
rivayetin
tenkidini yapar). Aynca
bkz.
Heysemî, Mecme'uz-Zevâid, VlII/195; Suyûtî, el-Le'âlî'l-Masnû'a, 11/43; Sehâvî, el-
Makâsıd, s. 56; 'Aciûnî, Keşful-Hafâ, 1/123; Hût el-Beyrûtî, Esna 1-Metâlib, s. 38.
(32)
Beyhakî,
Şu 'ab ul-îmân,
vr. 325 ^
(33)
Deylemî, Müsned ul-Firdevs, vr. 28*'.
32
C - Hüküm : Zehebî"', senede ikinci râvî durumunda olan Enes'i hizmetçisi Ebû Ha­ lefi
C -
Hüküm :
Zehebî"', senede ikinci râvî durumunda olan Enes'i hizmetçisi Ebû
Ha­
lefi n tanmmaya n bir râvî oluşu yüzünden "Bu, münker
bir haberdir"
der.
'Irâkî""' ve Suyûtî""' ise hadîsin
söylerler.
"zaîf
bir
senedle"
rivayet
edildiğini
O
büyükle r büyüğünü n
haberlerinden
birini dinle:
"Huzur
u kalb
ol­
madıkça
namaz
tamam
olmaz".
(Me^evf: C. I, B. 381; Ank. 1/116)
Tetkik ettiğimiz hadîs mecmûalarmda yukarıdaki metne
rastlayamadık.
Bunun, namazda huşûu emreden âyet ve hadîslerin Mevlânâ tarafından
böy­
lece nazı m şekline sokulmu ş olması muhtemeldir. MesnevVde yer yer b u tip
örneklere rastlanacaktır.
Bu mânâyı destekliyen hadîslerden bir tanesi şöyledir:
A -
Metin :
« dL-'jU' j
c-id:
'i
ö\j
<. (,1-11
d-U:^' OiL- ûîj t v-^ '
j
^y^l »
Ali b. Ebî Tâlib 'de n
"Mü'minler,
namazlarında
huşûa
riâyet
e-
derler"''^^ âyeti
sorulduğu
zama n
O:
"Huşu
kalbdedir.
Huşu,
Müslüman
(34)
Zehebî, Mîzân,
11/109, r. 3041; İbn Hacer el-'Askalânî, Tehzîb
ut-Tehzîb,
XII/87, r. 380.
(35)
'Irâkî, el-Muğnî, 11/87; III/160 (Her iki sahîfenin ikinci haşiyeleri).
(36)
Suyûtî, el-Câmi'us-Sağîr, 1735 (Ebû Yaiâ, İbn 'Adiyy ve Beyhakî'den naklen); aynca bkz.
'Aciûnî, Keşfül-Haja, 1/99, r. 275.
(37)
Kur'ân-ı Kerîm, el-Mü'minûn
sûresi, 2. âyet.
33
vekarına yakışır şekilde, vücûdunun sakin olması ve gözünü namaz kıldı­ ğın yerden
vekarına
yakışır
şekilde,
vücûdunun
sakin
olması
ve gözünü
namaz
kıldı­
ğın yerden
ayırmamandır"
demiştir.
B -
Kaynaklar :
Yukarıdalii
metin
'Abdulla h
b . el-Mübârek<'^' v e el-Hâkim""
tarafın­
dan
nakledilmiştir.
C -
Hüküm :
el-Hâkim ,
"sahîh
" bi r senedle rivayet edildiğini söyler. Zeheb î d e
Telhîs
'inde aynı hükm e iştirak eder.
Görüldüğ ü
gibi
hadis,
"merfû'"
değil
"mevkuf"
dur.
Yâni
Ashâb'dan Hz . Ali'nin sözüdür ve âyeti tefsir maksadıyla
söylenmiştir.
'Irâkî ,
İhyâ'nm
tahrîcinde'"»»,
Deylemî'ni n
Übey y
b .
Ka'b'de n
"zaîf"
bi r senedle rivayet ettiği ş u hadîsi d e zikreder: " ">UP
iiıi j . J i V
ajjj ^
"Allah,
kalbi
bedeni
ile birlikte
oluncaya
kadar,
kulunun
hiç bir amelini
kabul
etmez".
Allah, ca n atlarını eyersiz kor. Bu , "Uyku
ölümün
kardeşidir"
sırrıdır.
(Mesnevi:
C. I, B . 400; Ank. 1/120)
A -
Metin :
(38)
'Abdullah b. el-Mübârek, Kitâb 'üz-Zühd ve 'r-Rekâik, s. 403, r. 1148.
(39)
el-Hâkim, el-Müstedrek 'alâ 's-Sahîhayn, 11/393, Kitâb ut-Tefsîr.
(40)
'Irâkî, el-Muğnî,
1/150, haşiye: 7. Hadîsin kelimelerinin îzâhı için bkz. İbn'ül-Esîr, en-
Nihâye,
1/151, 159; IV/73.
34
Câbi r (r.a)'den. Adamı n birisi ResûluUah (s.a.s)'dan "Cennet ehli uyur mu?" diye sordu. ResûluUah
Câbi r (r.a)'den. Adamı n birisi ResûluUah (s.a.s)'dan
"Cennet
ehli
uyur mu?" diye sordu. ResûluUah (s.a.s) da : "Uyku, ölümün kardeşidir.
Cennet
ehli
ise ölmez"
buyurdular.
B -
Kaynaklar :
Yukarıdaki
metin
Beyhakfuindir*"".
Ayrıca Taberânî*"'' v e Deylemî"^'
yin e Câbir 'de n "oj^-u. -y^ oyy : V aJr i J A Î J
> ı
ç>Ji"
"Uyku,
ölümün
kardeşidir.
Cennet
ehli
ise
ölmeder
ve
uyumazlar"
şeklinde naklederler.
C-Hüküm :
el-Hatîb
et-Tebrîzî<"' v e Suyûtî*'»,
Beyhakî'den
naklen
zikrettiği
b u
hadîs için "zaîf"
hükmün ü
vermişlerdir.
( 5 )
^jfJj
, jl^.
jp
^^^I ^J^j /
Beni m
kulağım ,
"Mü'min,
bir
zehirli
hayvan
deliğinden
iki
kere
dağlanmaz"
sözünü işitti. Peygamber'i n sözünü canla, gönülle kabul etti.
{Mesnevi:
C. I, B . 907; Ank. 1/210)
(41)
(42)
(43)
(44)
(45)
Beyhakî, Şu 'ab 'ül-îmân, vr. 316^
Suyûtî, el-Câmi 'us-Sağîr, Il/l89 (Taberânî'den naklen).
Deylemî, Müsned'ül-Firdevs, vr. 285''.
Hatîb et-Tebrîzî, Mişkât'ül-Mesâbîh, 111/96, r. 5654.
Suyûtî, el-Câmi 'us-Sağîr. II/l 89. Ayrıca bkz. ' Aciûnî, Keşful-Hafâ,
11/329, r. 2868.
35
A-Metin : Eb û Hüreyr e (r.a.)'den. Peygambe r Efendimiz: "Mü'min, bir ze­ hirli hayvan
A-Metin :
Eb û Hüreyr e (r.a.)'den. Peygambe r Efendimiz:
"Mü'min,
bir
ze­
hirli
hayvan
deliğinden
iki kere
dağlanmaz"
buyurmuşlardır.
B
-
Kaynaklar :
Hadîs,
Buhârî'«,
Müslim'«',
Eb û
Dâvûd'^"',
İbn
Mâce"'", Ahme d
b.
Hanbel""', Dârimî'"
gibi
meşhurların
hadîs
mecmualarında
aynı
sened
ve
metinle Ebû
Hüreyre'den
rivayet edilmiştir. Ayrıca Ahmed
b, Hanbel
ve
İbn
Mâce,
'Abdullah
b. Ömer
tarikiyle
gelen
ayrı bir senedle
de
rivayet
etmişlerdir*^".
C -
Hüküm :
Hadîs, sened ve metin yönünden ittifakla "s ahîh"
olarak kabul edilmiştir.
( 6 )
^ yU^ I
ıj^\j
jfjj
i
Jhl
MJ
^.YR^^
bağla"
Peygamber , yüksek sesle: "Tevekkülle beraber yine devenin ayağını
dedi.
(Mesnevî:
C. I, B. 913; Ank. 1/211)
(46)
Buhârî, el-Câmi us-Sahlh, VII/103; Buhârî, el-Edeb 'Ül-Müfred. s. 435-436, r. 1278.
(47)
Müslim, el-Câmi 'us-Sahîh, VIII/227.
(48)
Ebû Dâvûd, Sünen. IV/368, r. 4862.
(49)
İbn Mâce, Sünen. 11/1318, r. 3982.
(50)
Ahmed b. Hanbel, Müsned 11/379.
(51)
Dârimî, Sünen, U/227, r. 2784.
(52) Ahmed b. Hanbel, Müsned. 11/115; İbn Mâce, Sünen, 11/1318, r. 3983. Ayrıca bkz. a)
Hatîb et-Tebrîzî, Mişkât, 11/625, r. 5053; b) Suyûtî, el-Câmi us-Sağîr, 11/205; c) Sehâvî,
el-Makâsıd, s. 472, r. 1329; d) 'Aciûnî, Keşful-Hafâ, 11/374, r. 3132,
36
A - Metin : « JS' U A J J J » : ^ j
A -
Metin :
«
JS'
U
A
J
J J
»
:
^
j
AJLP <UII
^_JL^ iil
JJ.^ J
JU i
'Am r b . Ümeyy e ed-Dımrî'den<">. O, Peygambe r
Efendimiz' e "Yâ
Resûlallah! Bineğimi salıverip Allah 'a tevekkül edeyim mi?" diye sorunca,
ResûluUah (s.a.s) Efendimiz: "Hayır! Önce bağla sonra tevekkül et" bu­
yurmuşlardır.
B -
Kaynalilar :
Hadîsi, el-Hâkim''*>, Kuzâ'î"',
Beyhakî'»',
Eb û
Nu'aym'"'
rivayet
et­
mişlerdir. Yukarıdaki metin el-Hâkim'indir. Ayrıca Tirmizî'**', Enes b .
Mâ ­
lik tarikiyle gelen diğer bir rivayet nakleder. Deylemî"" de hadîse yer verir.
C -
Hüküm :
el-Hâkim'i n
rivayeti
için Zeheb î Telhîs
'inde "
"
"Sahîh 'e
yakın
bir
senedle
rivayet
edilmiştir"
der. Tirmiz î şârihi Eb û Beki r İbn'ül-'Arabî" '
(53) 'Am r b . Ümeyye, Uhud Muharebesi 'nden sonra Müslüman olmuştur. Peygamberi­
miz kendisini birkaç defa elçi olarak göndermiştir. Medine'de, Muâviye'nin hilâfeti
zamânmda hicrî 60 senesinden önce vefat etmiştir (bkz. İbn Hacer, Tehzib, VlIl/6, r. 6).
(54)
el-Hâkim, el-Müstedrek, 111/623.
(55)
Kuzâ'î, Müsned'üş-Şihâb, vr. 76^ r, 404.
(56)
Beyhakî, Şu 'ab 'ül-îmân, vr. 102" (dört rivayet).
(57)
Ebû Nu'aym, Hdyet 'ül-Evliyâ. VlII/390.
(58)
Tirmizî, Sünen, lX/320; XIII/339.
(59)
Deylemî, Müsned'ül-Firdevs, vr. 371
(60)
Tirmizî, a.g.y., İbn'ül-'Arab î el-Mâlikî, Hicrî 438
senesinde İşhiliyye'de
doğmuş ve
543 senesinde Fâj-'da vefat etmiştir. Tirmizî'nin en geniş şerhini yapanlardandır (bkz.
Zehebî, Tezkirefiil-Huffâz,
IV/1294-1298, r. 1081).
37
ve Suyûtî"" de el-Hâki m ve Beyhak î rivayeti için "s a h îh "dir
ve Suyûtî"" de el-Hâki m ve Beyhak î rivayeti için "s a h îh
"dir demişlerdi.
Tirmizî'nin
Enes b. Mâlik rivayeti ise râvîleri yönünden tenkide
uğ­
ramıştır. Şöyle ki: Hadîsin ikinci râvîsi el-Muğîre b. Ebî Kurr a
es-Sedûsi,
yine üçünc ü râvî Yahy a b . Sa'î d el-Kattâ n tarafından "durumu belli de­
ğil"
"
4JU-
V " gerekçesiyle
tenkîd
edilmiş ve :
"Bu
hadîs,
bana
göre
münker
demiştir*"'.
Bun a
karşılık
Zehebî" '
ve
İb n
Hacer'" '
ise:
"Muğîre
dir"
, Yezî d
b . Mühelleb'/ n
kâtibi
idi.
Aynı
zamanda
onunla
birlikte
Süleyma n b . 'Abd'ül-Meli k devrinde Cürcân fethine iştirak etmiştir" der
ve Tirmizî rivayetini zikreder.
Tirmiz î de: "Bu,
Ene s rivayeti
ile
garîb
bir hadîsdir.
Zîrâ,
Ene s
ri­
vayeti,
sâdece
bu yolla
rivayet
edilmiştir.
Aynı
hadîs,
'Am r
b . Ümeyy e
ed -
Dımr î tarikiyle
de
rivayet
edilmiştir"
der.
B u
sebeple
biz, bu
yolla
gelen
rivayeti tercih ettik.
"Çalışan
kimse
Tanrı
sevgilisidir"
işaretini dinle. Tevekkülden
dolayı
esbaba teşebbüs hususunda tembel olma.
{Mesnevi:
C. I, B. 914; Ank. 1/212)
Açıklama :
Burada bahis konusu
edilen
"
^ 1
iSOı " Çalışan Allah'ın
sevgili
kuludur ifadesi, hadîs olarak değil de, remz,işare t
şeklinde zikredilmiş-
(61) SuyM, el-Câmi •us-Sağîr,lVSS.
(62) Tirmizî, a.g.y.
(63)
Zehebî, Mîzân, IV/165, r. 8720; III/149, r. 5906.
(64)
İbn Hacer, Tehzîb. X/268, r. 480. Ayrıca bkz. a) Suyûtî, el-Câmi'us-Sağîr, 1/47
(Tirmizî'den); b) Sehâvî, el-Makâsıd, s. 65, r. 128; c) 'Aciûnî, Keşfül-Hafâ, 1/144, r.
418; d) Hût el-Beyrûtî, Esna 'l-Melâlib,
s. 44; e) 'Irâkî, el-Muğnî,
1/279, haşiye: 1.
38
tir ki, "bu vecizeye dikkat et, kulak ver" mânâsı da düşünülebilir. Biz, tetkiklerimiz çerçevesi
tir ki, "bu vecizeye dikkat et, kulak ver" mânâsı da düşünülebilir.
Biz, tetkiklerimiz çerçevesi içerisinde, hiçbir kitapta, böyle bir ibareye
rastlayamadık. Daha ziyâde günümüzün ticarî müesseselerinde duvar levhası
olarak kulandan ve dînî bir vecize olarak dillerde dolaşan bu sözün, çalışma­
ya ve el emeği, alın teri ile helâl yoldan rızkımızı temîn etmeye teşvik eden
âyet v e hadîslerden istifâde ederek, müteahhir İslâm büyükleri tarafından
söylenmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Yalnız Ankaravî (1/212), beytin îzâhı sadedinde, "a ı
^ı^ı " "ha­
dîsinin remzini işit" şeklinde hadîs olarak göstermişse d e he r hangi bi r kay­
nak zikretmemi ştir.
Fürûzanfer ise, Ehâdis-i
Mesnevi'sinde
b u beyte ye r vermez.
Biz, halk arasında hadîs olarak bilindiği için bu beyti almayı ve yukarı­
daki açıklamayı yapmayı uygun bulduk.
( 8 )
JıpjLy ^l^.: ^
J^\ .
Biz, Hakk'ı n ayali v e süt isteyen yavrularıyız. Peygamber: "Halk,
Tan­
rı ayalidir"
dedi.
(Mesnevi:
C. I, B. 927; Ank. 1/214)
A -
Metin :
M\
jv^l^U
t<Ûıl JL P
j
Jİİ- 1
«ULP ^\
JL^
«UJI
Jl i
: jLi
(j
j
j
)
J
J
^
J
'Abdullah b . Mes'ûd 'dan . ResûluUah (s.a.s): "Bütün
insanlar
Al­
lah 'ın ayalidir.
Allah
yanında
en sevimlisiniz
ise ayaline
karşı
iyi
davra­
nandır" buyurmuşlardır.
39
B - Kaynaklar : Hadîs; Eb û Nu'aym'"', Bezzâr""", Kuzâ'î'"',
B -
Kaynaklar :
Hadîs; Eb û Nu'aym'"', Bezzâr""", Kuzâ'î'"', Beyhakî""', tarafından
farklı sened ve metinlerle rivayet edilmiştir. Yukandaki metin Eb û
Nu'aym'ındır . Beyhakî , Şu'ab'ül-îmân'mdm, altı rivayeti
toplamıştır. Eb û
Ya'lâ ve Taberân î tarafından da rivayet edildiğini Suyûtî haber vermekte-
diı^'" aynca Deylemî'™', Heysemî"", Hatî b et-Tebrîzî"' ve İb n Hacer< ' de
hadîsi eserlerinde kaydetmişlerdir. Rivayetler arasında metin farklılıkları
olmakla beraber, hiç birisinin mânâya te'sir eden yönü yoktur.
C-Hüküm :
E
b û
Nu'aym ,
hadîsin
sonuna:
"Bu hadîs,
el-Hake m
b . Uteyb e
(ö :
lisyden
gelen
tarîkle
garîb
'dir. Çünkü
ondan,
sâdece
Mûs â
(ö: ? ) rivayet etmiştir" kaydını koyarak, senedi bakımında n "garîb
b . Umey r
"
yâni
"zaîf"
olduğuna
işaret
eder.
Beyhak î
de : "Başka
senedlerle
de
rivayet
edilmesine rağmen zaîf'tir"
kaydını
ilâve
eder.
Suyût î
ise ; Eb û
Ya'lâ ,
Bezzâ r v e Taberânî'de n aldığı b u hadîs için, aynı şekilde "zaîf" hükmü­
nü vermiştir*"".
'Aciûnî" '
de ,
İb n
Hace r
el-Mekk î
(ö: 973)'nin
Fetâvâ-yı
Hadîsiy-
j^e'sinde:
"Bu
hadîs
çeşitli
yollarla
rivayet
edilmiştir.
Fakat
hepsi
de
z a îf'tir"
dediğini
nakleder.
Görüldüğü üzere, hadîs hakkında verilen hüküm, umumiyetle
senedinin
"zaîf"
oluşudur.
(65) Ebû Nu'aym, Hılyet 'ül-Evliyâ, 11/102; IV/237.
(66) Bezzâr, Müsned. (Heysemî, Keşfül-Estâr. 11/398, r. 1949).
(67)
Kuzâ'î, Müsned uş-Şihâb, vr. 104 \ r. 802.
(68)
Beyhakî, Şu 'ab 'ül-îmân, vr. 462"•^
(69)
S,\iyüû,el-Câmius-Sağîr.
11/12.
(70)
Deylemî, Müsned 'ül-Firdevs, vr. 115''.
(71) Heysemî, Mecme'uz-Zevâid, VIII/191.
(72)
Hatîb et-Tebrîzî, Mişkât 'ül-Mesâbîh,
II/613, r. 4998-4999.
(73)
İbn Hacer, el-Metâlib 'ül- 'Âliye, 1/262, r. 897.
(74)
Suyûû, el-Câmi'us-SağIr,
11/12.
(75)
'Aciûnî, Keşfül-Hafâ,
1/381. Ayrıca bkz. Sehâvî, el-Makâsıd,
s. 200; Zehebî, Mîzân 'ül-
1'tidâl. IV/469; Hût el-Beyrûtî, ^« â 7-Me/â//6, s. 102.
40
Hadîs-i şerifte geçen " 'lyâl" kelimesi, hakikat değil, meca z olarak kullanılmıştır. Allah, bütün
Hadîs-i şerifte geçen " 'lyâl" kelimesi, hakikat değil, meca z olarak
kullanılmıştır. Allah, bütün kullarının rızıklarını tekeffül ettiği için, O'na
karşı dâima muhtaç durumda olan kullarına "Hakk'ın 'lyâli" demiştir*"*'.
( 9 )
J^(/^-c/^^-Aj^
Jr-V^'^^İ^^J^r "
Dîn yolunda sarfetmek üzere kazandığın mala, Peygamber:
"Ne
güzel
mal!"
demiştir.
{Mesnevi-
C. I, B. 984; Ank. 1/225)
A -
Metin :
j
I^LJ
J>-T j î j,yli
i
^
j
Aİs- AÎJI JL S Ö
AÎII JJ-- J
J
I
:
J ü
t
^'^ ^
IJ
»
:
JL» ^
<. Üs Üs ^
t j-^aJl J,l Jjw2 İ U^y j
_j "^ijli
ı
cJjli î
: jL î
A^T ^
<.
« ^U^l i.y>^ ^Ua Jlil ^
: ^JAS-
L »
:jLâi
jj - ' j
'Amr b. el-As anlatıyor: Bir gün ResûluUah (s.a.s) Efendimiz beni
çağırarak, üzerime kıyafetimi ve silâhımı alıp gelmemi söyledi. Ben hazırlı­
ğımı yapıp döndüğüm zaman ResûluUah (s.a.s) abdest alıyordu. Bakışlarını
bana
doğru kaldırdı tekrar indirdi v e şöyle buyurdu: "Yâ 'Amr! Ben, seni,
askerin başında kumandan olarak göndermek istiyorum. Bu vesîle ile Al­
lah seni zenginleştirecek (yani bir çok ganimet elde edeceksin). Senin bir
miktar temiz mal kazanmanı son derece arzu ediyorum" dedi. Ben: "Yâ
Resûlallah! Mal heveslisi olduğum için Müslüman olmadım. Sâdece İs­
lâm 'a karşı sevgim ve Allah 'ın Resulü ile beraber olabilmem için Müslü-
(76)
İbn'ül-Esîr, en-Nihâye.
111/139.
41
man oldum" dedim. Bunu n üzerine Resûlullalı (s.a.s): "Ya 'Amr! Salih kimse için temiz mal
man oldum" dedim. Bunu n
üzerine
Resûlullalı
(s.a.s):
"Ya
'Amr!
Salih
kimse
için
temiz
mal
ne güzel
şeydir!
" buyurdular.
B
-
Kaynaklar :
Hadîs, Buhârî"), Ahmed b. HanbeP', el-Hâkim™, Beyhakr"' ve Ku­
zâ'î"" ve Deylemî*^' tarafından rivayet edilmiştir. Rivayetlerin senedleri
smda kayda değer bir farklılık yoktur.
ara­
Metin bakımında n ise, sebeb-i vürûd kısmında kayd a lüzum görülme­
yecek kadar cüz' î farklılıkların (meselâ: "Lci" yerine gibi) yanında esâs
metin üzerinde, mânâya te'sîr etmeyen şu farklılıklar göze çarpar: el-Hâkim,
"JÜ.U UJÜ" şeklinde medi h fiilinin
sonuna bir elif ve "Mâl"
kelimesinin basm a
da "Bâ" harf-i cerr'i ilâvesiyle, "«yerin e
de
JS" değişikliğiyle rivayet
etmiştir.
Gazâlî, İhyâ's,mm iki yerinde hadîse yer verir**^'. 'Irâkî, îhyâ'nm
tahrîcinde ayrıca Ebû Ya'lâ ve Taberânî'nin de 'Amr b. el-Âs'ın hadîsleri
arasında rivayet ettiğini kaydeder**"'.
C -
Hüküm :
Hadîsin
değer
hükm ü
hakkında
el-Hâkim:
"Müslim'/ra şartına göre
sahîh bir hadîsdir" der. Zehebî, Telhis 'inde bu hükm ü tasdik eder. 'Irâkî
de: "Sahîh
bir
senedle
rivayet
edilmiştir"
diyerek
hadîsin
"sahîh"
oluşunu belirtir.
(77)
Buhârî, el-Edeb
ul-Müfred
s.
(78)
Ahmed b. Hanbel, Müsned
112, r. 299.
IV/197, 202.
(79)
el-Hâkim, el-Müstedrek, II/2.
(80)
Beyhakî, Şu 'ab 'ül-îmân,
(81)
Kuzâ'î, Müsned
'üş-Şihâb,
vr. 103.
vr. 145", r. 808.
(82)
vr. 284*'.
(83)
Deylemî, Müsned'ül-Firdevs,
Gazâlî, İhya, 111/234, IV/104.
(84)
'Irâkî, el-Muğnî,
a.g.y.ler,
birinci dipnotlan.
42
(10 ) ^yjii:i~J\/^J ^ dyi^J ^./^- ^ Peygamber : "Ey tedbîr sahibi! Danış ki, kendisiyle
(10 )
^yjii:i~J\/^J ^
dyi^J
^./^-
^
Peygamber :
"Ey tedbîr
sahibi!
Danış
ki, kendisiyle
danışılan
kişi
e-
mîndir"
dedi.
(Mesnevî:
C. I, B . 1044; Ank. 1/235)
A
-
Metin :
jiy
jLi^ l
j
Aİp iîıl
4İ1İ J_j^ j Jl i
ı^î ^
j^^ l
j- p ^
js>
E b û Hüreyre'den. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kendisine danışılıp istişare edilen kimse, emin ve güvenilir kimsedir".
Yani kendisine bir şey danışılan kimse, danışana karşı hainlik yapıp şaşırtıcı
söz söylemez, söylememesi lâzımdır.
B -
Kaynaklar :
Hadîs, Tirmizî*Eb û Dâvûd'*"', Buhârî*' , İb n Mâce'»*', Dârimî*",
Beyhakî"", Hâkim'"', Eb û Nu'aym"", Kuzâ'î" ' tarafından Eb û Hüreyr e
rivayeti olarak nakledilmiştir. Dârim î ile İb n Mâce'nin ikinci rivayet'"'" Eb û
Mes'ûd; Kuzâ' î rivayeti Semüre b . Cünde b tarîkiyledir. Hadîsin dördüncü
râvîsi Şeybân b . 'Abdurrahmâ n
(ö: 164)'a kadar, bütün rivayetlerde râvîler
müşterektir. Onda n itibaren değişiklik ar z eder. Zâten Tirmizî ; "Bu hadîsi
(85)
Tirmizî, Sünen, X/261; Tirmizî, Kitâb
uş-Şemâil,
s. 113.
(86)
(87)
(88)
EbûDâvûd, IV/453,r. 5128.
Buhârî, el-Edeb ul-Müfred s. 99, r. 256.
İbn Mâce, Sünen, 11/1233, r. 3745.
(89)
(90)
Dârimî, Sünen, 11/138, r. 2452.
Beyhakî, Şu 'ab 'ül-îmân, vr. 345".
(91)
e\-mkim,
el-Müstedrek,
IV/131.
(92)
(93)
Ebû Nu'aym, Hılyet 'ül-Evliyâ, VI/190.
Kuzâ'î, Müsned'üş-Şihâb, vr. 3 \ r. 3 .
(94)
îbn Mâce, Sünen, a.g.y., r. 3746.
43
Şeybâ n b . 'Abdurrahmân'rfaM bir ço/cları rivayet etmiştir"^'^^^ diyerek b u noktaya dikkati
Şeybâ n b . 'Abdurrahmân'rfaM bir ço/cları rivayet etmiştir"^'^^^ diyerek b u
noktaya dikkati çekmiştir. Tirmizî'de, Ümm ü Seleme tarikiyle gelen ikinci
bir rivayet daha
vardır'"*' ki ; Tirmizî : "Bu bâbta, İb n Mes'ûd , Eb û Hüreyr e
ve İb n Ömer'rfe « diğer rivayetler de mevcûddur. Fakat Ümm ü Selem e
tarikiyle gelen rivayet garîb dir" der.
C -
Hüküm
:
Tirmizî : "Bu,
hasen
bir hadîsdir"
diyerek hadîsin sıhhatine hükmeder.
Fuâ d
'Abdülbâkî , İb n Mâce'dek i hadîs için: "Eb û Mes'ûd ' H «
hadî­
sinin
senedi
sahîh
ricali
ise
sika
dan olan
kimselerdir"
diyerek hadîsin
"sahîh
" oluşunu ifâde eder. Diğer
kaynaklar ise he p Tirmizî'ni n
hükmü ­
nü benimsemişlerdi.
Hadisleri, sahîh
ve zaîf
diye iki grupta değerlendirmek icap ederse,
ikisinin arasında ye r alan "hasen" ta'bîrini, daha ziyade "sahîh"
hükmünde mütâlâa etmemiz gerekir.
Bu rivayetler içerisinde metin bakımından bir değişiklik yoktur.
Sâdece
Buhâr î rivayeti ile Tirmizî'ni n Kitâb uş-ŞemâU'indeki rivayetlerinde uzun­
ca bi r sebeb-i
vürûd
kısmı d a ye r almaktadır.
(11 )
^^c/>?-»^t;i>'^ >
^. Ü^^J
J^yr^^: ^
Peygamber :
"Şakacıktan
hastalanış,
gerçekten
hastalık
getirir
ve
o
adam
nihayet
mum gibi
söner
gider"
dedi.
{Mesnevi:
C. I, B. 1070; Ank . 1/241)
(95)
Tirmizî, Sünen,
a.g.y.
(96)
A.g.e.,
X/262. Ayrıca,
bkz. Suyûtî,
el-Câmi'us-Sağîr,
11/186; Sehâvî,
el-Makâsıd,
s.
383; 'Aciûnî, Keşful-Hafâ,
11/205.
44
Kabul edilmesi farz olan Peygambe r hadîsidir bu: "Hasta değilken kendinizi hasta gösterirseniz sahiden
Kabul
edilmesi
farz
olan
Peygambe r
hadîsidir
bu:
"Hasta
değilken
kendinizi
hasta
gösterirseniz
sahiden
hastalanırsınız".
(Mesnevi-
C. III, B. 1580; Ank. III/257)
A
-
Metin :
"Hasta
olmadığınız
hâlde
hasta
imiş
gibi
görünmeyin
(temaruz
etme­
yin);
gerçekten
hasta
olursunuz.
Kabirlerinizi
de
önceden
kazdırmayın,
sonra
ölürsünüz".
B
-
Kaynaklar :
Yukarıdaki metni sâdece Deylemî'ni n Müsned
'ül-Firdevs
'inde'"' tesbît
etmiş bulunuyoruz. Ayrıca ikinci el eserlerde de"" hadîse yer verilmiştir.
C -
Hüküm :
Deylemî,
Veh b
b.
Kays'*'
dan
rivayet
ettiği
bu
hadîs
için
sened
serdetmemiştir.
İkinci
el
kaynakların
hepsi
de
Sehâvî'den
naklederek
müştereken
şu
bilgiyi verirler:
"Bu
hadîsi
İb n
Eb î
Hati m
(er-Râzî) , tlel
isimli
eserinde
İ b n
'Abbâ s zikretmiş
ve münkerdir
demiştir.
Deylemî ,
İb n
Eb î
Hati m
(97)
Deylemî, Müsned
'ül-Firdevs,
vr. 186*'.
(98)
a) Sehâvî, el-Makâsıd'ül-Hasene,
s. 459, r. 1287.
b) 'Aciûnî, Keif'ül-Hafâ, 11/349, r. 2290.
c) 'Ali el-Kârî, Mevzu 'ât, s. 92.
d) Münâvî, Künûz'ül-Hakâyık, 11/163, Deylemî'den naklen.
e) Hût el-Beyrûtî, Esna 'l-Metâlib, s. 246.
(99)
Vehb
b . Kays' m
Ashâb'Am
olduğu
Taberân î
tarafından
zikredilir
(İbn
Hacer,
el-
İsâbe,
11/55).
45
MESNEVÎ
HADİSLERİ
FORMA S
(er-Râzî) kanalıyla merfû' olarak sened serdetmişse de, her hâl ü kârda, sahîh değildir"
(er-Râzî) kanalıyla merfû'
olarak
sened
serdetmişse
de, her
hâl
ü
kârda,
sahîh değildir" şeklindedir.
(12 )
^J^Uİ^JJyJ^
^JiJ^^y^\ /
Şu
hâlde
sen,
her
göz
açıp
kapamada
ölüyor,
dinliyorsun.
Mustafâ:
"Dünyâ,
bir ândan
ibarettir"
buyurdu.
{Mesnevî:
C. I, B. 1142; Ank. 1/255)
A -
Metin :
"Dünyâ
kısa
bir ândan
ibarettir.
Onu
da ibâdetle
geçir".
B-
Kaynaklar :
Hadîsi
ilk
kaynaklarda
tesbît
edemedik.
Yukarıdaki
metni,
'Ali
el-
Kârî 'ni n Mevzu
'âbında'™' ve 'Aciûnî 'ni n Keşful-Hafâ
'smda<""' tesbît ettik.
C- Hüküm :
'Ali el-Kârî :
"Lâfzı
bakımından
hadîs
olarak
aslı yoksa
da,
mânâsı
âyete uygundur" diyerek, yukarıdak i metni n hadîs olmadığını , belki diğer
âyet
ve
hadîslerden
mânâ
olarak
alman
bir
vecize
olduğunu
söylemek
ister.
Buradaki
"Sâat"
kelimesi, altmı ş
dakikalı k
zama n
parçası
mâ­
nâsına değil, "Vakt-ı
kalîl"çok
a z
bi r
vaki t
ve
â n
anlamını taşır*'"".
(100) 'Ali e\-KM, Mevzu'ât, s. 43.
(101) 'hc\ûm, Keşfül-Hafâ, 1/416, r. 1331.
(102) İbn'ül-Esîr, en-Nihâye, 11/192.
46
ö t e yanda n el-Hâkim , el-Müstedrek'mde""^^ bu mânây a çok yak m bir
ö t e
yanda n
el-Hâkim ,
el-Müstedrek'mde""^^
bu mânây a
çok yak m
bir
hadîs rivayet eder ki, şöyledir:
(J,UJ
AJJI ö\
»
: jJ— j
"UI P <ajl
,_JUÖ AJII
J
J
l
i
:
Jl i
C 4 ^
<ÜJI
i_jj<w
^
1
^
ı
r
^
u
4 jiü i
^
JJLUi
V I
^
t
t>ui
L ^ ı r
gjj ı
i b n Mes'ûd'dan . Peygambe r Efendimiz:
"Allah
dünyâyı
tamamen
küçücük
yaratmıştır.
Ondan
geriye
kalan
ise
azın
da
azıdır.
O geriye
ka­
lan, aynen, yerde veya dağ tepesinde
bulunan
ve temizi
içilip
tortusu
kalan
su birikintisine
benzer"
buyurmuşlardır*'"*'.
el-Hâki m ve Zehebî'y e göre hadîsin senedi "sahîh
"dir .
eI-Hâkim"°*' ve Tirmizî'nin*'*' aynı mânâda ikinci bir rivayeti daha vardır:
LJJÜI U
:
^JL^J
<U1P JU J
4İI ^J.^
iSıl JJU
i
JlS -up *îıl
j
ijyuJk l ji^
.UJJ I
^
^
• V
"^«^1
J^i' ^
(V.S 'J^ Î
L.İ'
Nl
5
J
Müstevri d (r.a)'den. ResûluUah (s.a.s) Efendimiz: "Âhirete
nisbetle dünyâ şuna benzer: Sizden biriniz denize gider, ona parmağını
batırırsa, işte parmağındaki damla dünyâdır" buyurmuşlardır.
Hadîs; Tirmizî , el-Hâki m ve Zehebî'y e göre "sahîh
"dir .
(13 )
i// ^
c/-^
^/^- ^
^'^ ^
"Mü'minler
birbirinin
aynasıdır".
B u
haberi
Peygamber'de n
rivayet
etmediler mi?
(103) el-Hâkim, el-Müstedrelc. IV/320.
(104) " ^ \ " kelimesi için bkz. İbn'ül-Esîr, en-Nihâye, 1/129.
(105) el-Hâkim, el-Müstedrek,
(106) Tirmizî, Sünen, IX/199.
IV/319; İbn'ül-Esîr, en-Nihâye,
IV/267.
47
{Mesnevî: C. I, B. 1328; Ank . 1/284) Benzeri beyit; {Mesnevî: C. II, B. 30;
{Mesnevî: C. I, B. 1328; Ank . 1/284)
Benzeri beyit; {Mesnevî:
C. II, B. 30; Ank . 11/14)'""'
A -
Metin :
E b û
Hüreyre'den .
Resûlullah
(s.a.s)
Efendimiz:
"Mü'min,
mü'minin aynasıdır. Mü'min, mü'minin kardeşidir. Bütün işlerinde onu
korur ve arkasından destek O/MJ*" buyurmuşlardır.
B -
Kaynaklar :
Hadîsi
Eb û
Dâvûd"»»',
Buhârî'"»',
Tirmizî'ye
<"
Beyhakî"'"
Ebû
Hüreyre'den gelen kanalla rivayet etmişlerdir. Buhârî'nin rivayeti, Ebû
Dâvûd'unkine sened ve metin bakımından çok benzer. Sâdece "v"î ^V"
"Mü'min, kardeşinin aynasıdır" farkı vardır. Eb û Hüreyr e hâriç, senedin­
deki rical tamamen değişik olan Tirmiz î rivayeti de "v" ' y ^-^ î o!"
şeklindedir. En yaygın şekli Ebû Dâvûd rivayeti olduğu için biz onu tercih
ettik. Kuzâ' î de, Enes b. Mâlik'den gelen rivayeti nakletmiştir.
C -
Hüküm :
Değe r hükm ü olarak 'Irâkî :
"Eb û Dâvû d hasen
bir senedle
rivayet
(107) Naşirin notu: Veled Izbudak'taki tercümesi: "Zira mü'min, mü'minin aynası olunca
yüzü
buğulanmadan
kurtulur".
(108) Ebû Dâvûd, Sünen, IV/385, r. 4918.
(109) Buhârî, el-Edeb'ül-Müfred s. 93, r. 239.
(110) Tirmizî, Sünen, VIII/115.
(111) Beyhakî, Şu 'ab ul-îmân. vr. 477".
(112) Kuzâ'î, Müsned uş-Şihâb, vr. 15^ r. 86.
48
etmiştir"^"'' der ki "sa h îh " demektir. Tirmizî'nin rivayetinde sened tamamen
etmiştir"^"''
der ki "sa
h îh
"
demektir.
Tirmizî'nin rivayetinde sened tamamen değişik olduğu için verilen hü­
küm de değişiktir: Seneddeki üçüncü râvî durumunda olan Yahya b.
Ubeydullah""", umumiyetle tenkîd edilen bir râvî oludu için hadîs, "zaîf"
olarak mütâlâa edilmiştir.
Tirmizî , bu konuda Enes'te n de bir rivayetin olduğunu haber verir*'"».
Zehebî , Mîzân
'mda, Ene s
tarikiyle
gelen diğer bir rivayet daha
zikre­
der. Bu rivayetin metni Eb û Dâvûd'daki
dan
"münker"
olduğunu
söyler. V e
gibi olduğu hâlde, senedi bakımm-
üçüncü râvî durumund a olan Mu ­
hamme d b . 'Ammâr'm*'" " münkerleri
meyâmnda
zikreder.
Buradaki dikkati çeken şey, aynı metnin he m "sahîh" he m de
"münker" hükmün ü alabilme durumuyla karşı karşıya oluşudur. Hadîs
ricalinin, hadîslerin değer hükümlerine ne kadar te'sir ettiği ortadadır. Bu
bakımdan muharriçlerin çok dikkatli ve titiz davranmaları gerekiyor.
Biz, "sahîh"
kanalla gelen rivayeti tesbît etmiş bulunuyoruz.
"Biz, küçük
muharebeden
büyük
muharebeye
döndük"
hadhimn
tefsiri.
{Mesnevî:
C. I, 1373. beyitten önceki BAŞLIK; Ank. 1/292)
Benzeri beyit: {Mesnevî:
C. I, B. 1387; Ank. I/294)<'"'
(113) 'Irâkî, e/-MMğ«U/l82.
(114) Bkz. Zehebî, Mîzân.
IV/395; İbn Hacer, Tehzîb.
XI/252-254.
(115) Tirmizî, a.g.y.,
s. 116.
Aynca
bkz.
Suyûtî,
el-Câmi'us-Sağîr,
11/184;
Sehâvî,
el-Makâsıd,
s.
439;
'Aciûnî,
Keiful-Hafâ,
11/294.
(116) Bkz. Zehebî, Mîzân,
III/661-662; İbn Hacer, Tehzîb.
IX/358.
(117) Naşirin notu: Veled İzbudak'taki tercümesi: "Biz şimdi
küçük
muharebeden
döndük;
Peygamberle
beraber
büyük
muharebedeyiz".
49
A - Metin : "^Jz, küçük cihâddan büyük cihâda döndük". B - Kaynaklar : Hadîsin
A -
Metin :
"^Jz, küçük
cihâddan
büyük
cihâda
döndük".
B -
Kaynaklar :
Hadîsin kaynaklardaki yerini ancak ikinci el kitaplardan tesbît edebildik.
Şöyle ki: Gazâlî , İhyâ'smm
iki yerinde*"" hadisi zikreder. 'Irâk î de,
İhyâ'mn
tahrîcinde'"":
v
JU- I
ıl* :Jii_, c^Ur
^
AAJJI J
^^i^ı
"
S »
Aarfıs/
Beyhakî , Kitâb 'üz-Zühd isimli eserinde^™^ Câbir'rfe/ı
rivayet
etmiş
ve zaîf
bir
senedle
rivayet
edildiğini
söylemiştir"
şeklinde bilgi verir.
'Al i el-Kür î d e Mevzu'ât'mda^'"^ ikinci bir kaynaktan bahseder: el-
Hatî b el-Bağdâdî'ni n Târîhu Bağdâd isimli eserinde Câbi r (r.a)'den naklet­
tiği şu hadîs daha tafsilâtlıdır:
« OLY> ^
1
JJLA U
»
:JL I
? JJS'^L
J^IR L
U J
:LJJLI C ^ S / L
:>L^ I
J
!
y^S/L
Peygamber Efendimiz (Ashabı ile birlikte) bir muharebeden dönüşle­
rinde: "Hayırla döndünüz, hoş geldiniz, sofalar getirdiniz. Artık, küçük
muharebeden büyük mücâhedeye dönmüş bulunuyoruz" buyurdular. "Bü­
yük mücâhede hangisidir?" diye sordukları zaman: "İnsanın nefsi arzu­
larıyla mücadelesidir" buyurdu.
Diğerleri""' de aynı ma'lûmâtı
nakletmişlerdir.
(118) Gazâlî, İhyâ, III/7; III/66.
(119)'Irâkî , e/-MMğ«î, a.g.y.\ex.
(120) Beyhakî'nin Kitâb'üz-Zühd'ü şimdiye kadar basılmamıştır. Türldye Kütübhânelerinde ise
yazma nüshalanm tesbît edemedik. Böylece, inceleyip hadîsin senedini tesbît etme
imkânmdan mahrum bulunuyoruz (Naşirin notu: 1983, Kuveyt baskısmda, r. 374).
(121) 'Ali e\-Kân,
Mevzû'ât,
s. 44-45.
(122) a) 'Aciûnî, Keşfül-Hafâ,
V'M'İ-AIA,
r. 1362.
b) Hût el-Beyrûtî, Esna 'l-Metâlib, s. 149 (el-Hatîb'in Câbir'den nakli için
"senedi
zaîf tir"
der).
50
C - Hüküm : Hadîs, Beyhakî ve 'Irâkî ' y e göre, içinde senedle rivayet
C -
Hüküm :
Hadîs, Beyhakî ve 'Irâkî ' y e göre, içinde
senedle rivayet edilmiştir.
"zaîf"
râvîler bulunan bir
Elçi, Ömer ' i
ta'zî m
etti, on a
selâm verdi. Peygamber :
"Önce
selâm,
sonra
söz"
demiştir.
(Mesnevî:
C. I, B. 1427; Ank. 1/301)
A -
Metin :
Câbi r
b.
'Abdullah 'tan .
Resûlullah
(s.a.s):
"Kelâmdan
önce
se­
lâm " buyurmuşlardır.
B -
Kaynaklar :
Hadîsi, sâdece Tirmizî'^" ve Kuzâ'î'de<'"> tesbît edebildik. Her iki riva­
yetin de ilk üç râvîsi müşterek olan bu hadîsi, Deylemî'"' de nakleder.
«s
C -
Hüküm :
Zehebî,
Mîzân'mm
Muhamme d
b,
Zâzâ n
maddesinden"'*'
aynı
senedle nakleder ve râvînin tenkidini yapar.
(123) Tirmizî, Sünen, X/173-174.
(124) Kuzâ'î, Müsned'üŞ'Şihâb, vr. 6\ r. 22.
(125) Deylemî, Müsned'ül-Firdevs, vr. 132^
(126) Zehebî, Mîzân, III/546, r. 7525.
51
Suyûtî, Tirmizî 'de n naklederek nı nakilleri yapar. "zaîf tir" der<'"'.
Suyûtî, Tirmizî 'de n naklederek
nı nakilleri yapar.
"zaîf
tir"
der<'"'. Diğerleri""' d e ay ­
Hadîsi
naklettikten
sonra
Tirmizî
şu
açıklamayı
yapmıştır"^":
"Bu,
münker
bir
hadistir.
Zîrâ
hadîsin,
bu
isnâd
zinciri
dışında
başka
bir
yolla
rivayet
edildiğini bilmiyoruz. Muhamme d b . İsmâ'îl el-Buhârî'rf^«
işittim, şöyle diyordu: "Anbese b . 'Abdurrahmân"^"* hadîsde zaîf, Mu ­
hamme d b . Zâzân"'" damünker'ül-hadîs
'dir".
Görüldüğü
gibi
râvilerin
durumu
metne
te'sîr
ederek
hadîse
"münker"
hükmün ü verdirtmiştir. B u tip hadîslere, " senedi
yâni
râvîleri
yönünden
münker
bir hadîs
"dir deme k daha uygu n
olur.
İkinci
bir husus da; Tirmizî'nin
de işaret ettiği gibi, hadîsin,
başka
yollardan,
mevsuk
olan
râvîler
zinciriyle
rivayetinin
tesbît
edilememiş
olmasıdır.
Burada metne te'sîr eden iki husus karşımıza çıkıyor: 1- Râvilerin, şah­
siyet ve ilmî (teknik) yönden mükemmel olmayışı; 2- Her nesilde, tek râvî
zinciri ile rivayet edilip, haberin fazla yayılmaması!
Muhaddislerin bütün
gayretleri, bu ik i engel i aşacak meşru yollar aramak olmuştur.
Müstahre ç ismi verilen ve hadîs literatüründe geniş yer işgal eden hadîs
mecmuaları bu gaye ile meydana getirilmiştir.
(16 )
0
>^^^t/^
>
(J ^^il ^iflJ^. ^
Peygambe r
buyurdu
ki : "Ey cür'etli
tâlib!
Sakın,
hiçbir
matlûb
ile
mücâdele
etme".
(Mesnevi:
C. I, B . 1605; Ank. 1/335)
(127) Suyûtî, el-Câmi'us-Sağîr, 11/39.
(128) 'Ac\ûm,Ke$fai-Hafâ.
1/545; Hût el-Beyrûtî, &« â 7-A/e/â//A, s. 121.
(129) Tirmizî, a.g.>'., s. 174.
(130)
Zehebî, Mzân , III/301; İbn Hacer, Tehzîb,
VIII/160.
(131)
Zehebî, Mîzân, III/546; İbn Hacer, Tehzîb, 1X/165. Ayrıca bkz . İbn Hacer, el-
Melâlib'ül-'Âliye,
11/425; Sehâvî, el-Makâsıd,
s. 242, r. 566.
52
Açıklama : Hadîsin Arapça metni de tesbît edilemediği için her hang i bir inceleme yapma
Açıklama :
Hadîsin Arapça metni de tesbît edilemediği için her hang i bir inceleme
yapma imkânı olmamıştır. Gerek Ankaravî ve gerekse Fürûzanfer metne
hiç temas etmemişlerdir. Esasen Fürûzanfer bu beyti almamıştır.
«
U J^\^ \
^
"Sa'd çok
kıskançtır.
Ben
Sa'dW^n daha
kıskancım.
Tanrı
ise
ben­
den
de kıskançtır.
Kıskançlığından
dolayı,
görünür
görünmez
bütün
kötü­
lükleri
haram
etmiştir"
hadîsinin
açıklaması.
{Mesnevî:
C. I, 1763. beyitten önceki BAŞLIK; Ank. 1/366)
A -
Metin :
jiP Î UN/ ijjlj AJ,^
J^pî AÎJIJ
4
:/.
Ij^
<*)0 :
j
JL Ü
Aİ P
AJJI ^_JL/5
AÎII
J
•••u ^
U j
^
U ju^iyJ l
Ijş.
Aİı l
Muğîre 'de n
rivayet
edilmiştir. Sa' d b. 'Ubâde : "Eğer bir erkeği
karımla birlikte görsem, hiç tereddüd etmeden, kılıcımın keskin yanı ile
vururum" demişti. B u söz, Resûlullah (s.a.s) Efendimiz' e ulaşınca: "Sa'd'/«
kıskançlığına hayret mi ediyorsunuz? Vallahi ben, ondan daha kıskancım.
Allah ise benden de kıskançtır. Kıskançlığından dolayı gizli ve açık bütün
kötülükleri haram etmiştir" buyurmuşlardır.
(*)
Müslim'in rivayeti ile Buhârî'nin diğer bir rivayeti (bkz. dipnotu: 135), "0^,*^- î " şek­
lindedir ki, yaygm olanı da budur.
53
B - Kaynaklar : Hadîs, aynı sened ve metinle Buhârî""' ve Müslim""' tarafından itti­
B -
Kaynaklar :
Hadîs, aynı sened ve metinle Buhârî""' ve Müslim""' tarafından itti­
fakla rivayet edilmiştir. Tirmizî'"'", 'Abdullah b. Mes'ûd 'da n değişik
senedle "SiSij jı^' "if " şeklinde, hadîsin sâdece son kısmını ihtiva
eden rivayeti nakletmiştir. Buhârî'nin'"*', başka bir şeyhinden (Mûsâ) aynı
senedle
> î
İJıi/' ye kadar olan kısmı ihtiva eden diğer bir rivayeti
daha
vardır. Ayn ı şekilde
Müslim'"**', değişik sened ve metinlerle dört hadîs daha
rivayet eder. Beyhakî"" de, Buhârî ve Müslim'in yukarıdaki rivayetini
senediyle birlikte, onlardan aldığını zikrederek, nakletmiştir. İbn Fûrek'"*'
ve İbn'ül-Esîr<"" d e müşkil kelimelerini îzâh maksadıyla zikrederler"'"".
C -
Hüküm :
Buhârî ve Müslim'in ittifakla veya ikisinden birinin münferid olarak
rivayet ettikleri hadîsler, "sahîh" olarak kabul edilirler, umumiyetle
tenkîd edilmezler.
(18 )
ij'y
^jy^.> ^J^y^
i
^Jh^
^
^.^^jL^
Mustafa:
"Beni görene,
benim
yüzümü
gören
kişiyi
görene
ne
mutlu!"
dedi.
(Mesnevi:
C. I, B. 1946; Ank. 1/396)
(132) Buhârî, Sahîh, VIII/174.
(133) Müslim, Sahîh, IV/211.
(134) Tirmizî, Sünen. XIII/53.
(135) Buhârî, Sahîh. VIII/31; ayrıca bkz. Buhârî, Sahîh. VI/156.
(136) Müslim, Sahîh, VIII/100 (dört hadîs).
(137) Beyhakî, Kitâb ul-Esmâ ve's-Sıfât. s. 213.
(138) İbn Fûrek, Müşkifül-Hadîs, s. 24.
(139) İbn'ül-Esîr, en-Nihâye. 11/265.
(140)
[Müellifin
17. hadîsle
ilgili
derkenarı]:
Gazâlî,
İhyâ,
11/59, dipnotu:
5; Ahmed
b.
Hanbel, Müsned,
IV/248; Dârimî, Sünen,
11/149.
54
A - Metin : jly . ^ Q,ji ^ j ^'S ^î j ^î j
A -
Metin :
jly .
^
Q,ji
^ j
^'S
^î j
^î j
^
:
^1
<ÜJİ
J _ ^ j
E b û Ümâm e el-BâhıIî'den. Peygamber Efendimiz şöyle buyur­
muştur: "Beni görüp de bana îmân edene ne mutlu. Aynı şekilde beni gör­
meden bana îmân edene ne mutlu!" Râvî ilâve eder: "Peygamberimiz bu
ifâdeyi yedi
defa
tekrar
etmiştir".
B- Kaynalilar :
Hadîs, Ahme d b. Hanbel'"", Eb û Dâvûd et-Tayâlisî'"", el-Hâkim"«'
ve Deylemî""* tarafmdan değişik sened ve metinlerle rivayet edilmiştir. Yu­
karıdaki metin Ahme d b.
Hanbel'indir. Tayâlisî'nin rivayeti de sened ve
metin bakımından aynıdır. Ahme d b. Hanbel, ayrı ayrı yollardan, aynı ko­
nuda, dört hadîs daha nakleder"""'. Bütün rivayetler içerisinde sened bakı­
mında en kuvvetlisi yukarıdaki metin olduğu için biz, diğerleri arasından, bu
rivayet tercîh ettik.
C -
Hüküm :
el-Hâkim , kendi rivayetinin
sonuna şu
notu
ilâve eder:
"Bu,
Ene s
b .
Mâli k kanalıyla
gelen
rivayete,
senedi
bakımında
çok yakın
olarak
rivayet
edilmiş
bir
hadîsdir.
Bu
rivayetlerin
içerisinde
sahîh'e
en yakın
bizim
zikrettiğimizdir"^""'\
(141) Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/248.
(142) T&yâhsı, Müsned,
s. 154, r. 1132; Tayâlisî, s. 252, r. 1845 (İbn Ömer'den, aynı metin).
(143 ) el-Hâkim , el-Müstedrek, IV/86 ; el-Hâkim 'i n
rivayeti şöyledir: "
^\
^
^
İbı j- p
^
(144) Deylsmî,
Müsned'ül-Firdevs,
vr. 146".
(145) Ahmed
b. Hanbel,
Müsned,
V/257,
264
(Ebû
Ümâme'den);
III/71
(Ebû
Sa'îd
el-
Hudrî'den); III/155 (Enes'den).
(146) el-Hâkim, el-Müstedrek,
a.g.y.
55
Zehebî, gerek Telhîs 'inde v e gerekse Mîzân 'ında'""' el-Hâki m rivayeti­ ni tenkîd
Zehebî, gerek Telhîs 'inde v e gerekse Mîzân 'ında'""' el-Hâki m rivayeti­
ni
tenkîd
ederken,
üçüncü
râvî
durumunda
olan
Cemi'
b.
Süveyb'in
"za «/"olduğun u söyler. Zehebî bu ifadesiyle, el-Hâkim rivayetinin
"zaîf" bi r senedle rivayet edildiğini ifâde etmek ister. Ayrıca Mîzân'da
diğer rivayetlerin d e ayrı ayrı tenkidini
yapar*'"".
Suyûtî, çeşitli kaynaklardan dört
Hanbel 'i n
Eb û Ümâme 'de n
olan nakline
ayrı rivayet nakleder*""' v e Ahmed b.
"
"sahîh
rumuzun u
koyar -ki
bu,
bizim
metinde
zikrettiğimiz
rivayettir-.
Suyûtî,
diğer
rivayetler
için
"hasen
'dir"dev.
Hadîsin
"zaîf"
olan râvîleri umumiyetle
zab t
yönünden
tenkîd e-
dildikleri için "hasen" olması daha uygu n gibi görünüyor. Fakat
''^ has en "1er, "sahîh "bölümünd e mütâlâa edildikleri için, Suyûtî biraz
daha toleranslı bir ifade kullanmış da olabilir.
(19)
L^/^^i/îc^Uj^Y^-Vr^o' l
-.^. ^
"Zamâmmzdalii
günlerde
Rabbımzın
güzel
kokuları
vardır.
Kendini­
ze gelin;
o güzel
kokuları
almaya
fa/if ı« " hadîsinin tefsiri.
{Mesnevi:
C. I, 1951. beyitten önceki BAŞLIK; Ank. 1/398)
A -
Metin :
(147) Zehebî, Mîzân, 1/422, r. 1554.
(148) bkz. Zehebî, Mîzân, 11/25,11/342,111/442, IV/144, lV/209.
(149) Suyûtî, el-Câmi'us-Sağîr, 11/55.
56
Ene s "Zamanınızın ha­ yırlı şeylerini b . Mâli k taleb (r.a)'den. Peygambe r Efendimiz'in:
Ene s
"Zamanınızın
ha­
yırlı
şeylerini
b . Mâli k
taleb
(r.a)'den. Peygambe r Efendimiz'in:
ediniz
ve Allah
'ın rahmet
esintisinin
kokularını
almağa
çalışınız.
Zîrâ
Allah
'ın rahmetinin
eseri bir takım kokuları
vardır ki, onla­
rı, kullarından dilediğine isabet ettirir. Allah 'dan, ayıplarınızı örtmesini ve
korkularınızdan
emin
kılmasını
isteyiniz"
huyummşlarâvc.
0
B -
Kaynaklar :
Yukarıdaki metin Kuzâ'î'nindir<'»>. Ayrıca, Taberânî'^», Eb û
Nu'aym""», Beyhakî""», Hakî m et-Tirmizî"'"' de rivayet etmişlerdir. Bütün
bu rivayetler Enes b. Mâlik kanalıyla nakledilmiştir. Bir de Muhamme d b .
Meslem e tarikiyle gelen rivayet vardır ki""», o, Mevlânâ'nı n
serlevha yaptığı
lâfza uymaktadır. Bizim elimizdeki kaynaklarda o rivayetin senedi mevcûd
olmadığı için, biz, yukarıdaki daha yaygın nakli aldık.
C -
Hüküm :
Heysemî"'" ,
yukarıdaki
Ene s
rivayeti
için:
"Senedinin
ricali
sahîh
râvîlerdir" der. Muhamme d b . Meslem e rivayeti için de: "Tanımadığım
râvîler olduğu gibi, râvîlerinin mevsuk olduğunu söleyen bir kimse de
bilmiyorum" diyerek "zaîf" bir senedle rivayet edilmiş olduğunu söyle­
mek ister. Suyûtî""» de, bu ikinci rivayeti kaydeder ve "zaîf" rumuzunu
(150) Kuzâ'î, Müsned uş-Şihâb. vr. 83", r. 453.
(151) Taberânî, el-Mu 'cem ul-Kebîr, (Heysemî, Mecme 'uz-Zevâid, X/231 'den).
(152) Ebû t^u'aym, Hdyet'ül-Evliyâ, III/162.
(153) Beyhakî, Şu'ab'ül-îmân, {SuyM, el-Câmi'us-Sağîr, I/44'den).
(154) Hakîm et-Tirmizî, 7Vevâ(iir'M/-f75M/, s. 223.
(155) Heysemî, Mecme'uz-Zevâid, X/231; Suyûtî, el-Câmi'us-Sağîr, 1/96.
(156) Heysemî, Mecme'uz-Zevâid, a.g.y,
(157) Suyûtî, el-Câmi'us-Sağîr, a.g.y.
57
koyar. 'Irâkî , İhyâ'mn tahrîcinde"**', kaynaklarında bâzısını tesbît ettikten sonra, her
koyar. 'Irâkî , İhyâ'mn tahrîcinde"**', kaynaklarında bâzısını tesbît ettikten
sonra, her hangi bir değer hükmü belirtmez. Bizim yukarıda tesbît etmiş
olduğumu z Ene s rivayeti, Heysemî'ni n verdiği bilgiye göre "sahîh",
diğer rivayet ise "z aîf" bir senedle rivayet edilmiş oluyor.
(20 )
^slyl^jir ^
^j^jjU/L-J ^
Mustafa, bir hem-de m elde
etme k için geldi: "Kellimînîyâ
Humeyrâ!"
dedi.
{Mesnevi:
C. I, B. 1972; Ank. 1/401)
Benzeri ikinci bir beyit de şöyledir:
Sözlerinden
âlemin
sarhoş
olduğu
ol
kimse
[Muhammed ]
bile:
"Kellimînîyâ
Humeyrâ!"
derdi.
{Mesnevi:
C. I, B. 2428; Ank. 1/472)
A -
Metin :
"Ey beyaz
ve güzel
kadın!
Benimle
konuş".
(158) Trâkî, İhyâ,
1/186, III/9'daki hadîsin tahrîcinde, "J^ J y -4^ "Ebû
Hüreyre ve Ebû Sa'îd'tVı hadîsleri olduğunda Buhârî ve Müslim ittifak etmişlerdir"
ifâdesini koymuşsa da, bu, bir matbaa hatâsı olmalıdır. Zîrâ Buhârî ve Müslim'de böy­
le bir rivayete rastlayamadık. Yanlışlıkla, başka bir hadîsin dipnotu olarak onun altına
yazılmış olması da mümkündür.
Aynca bkz. İbn Hacer, Tehzîb'Üt-Tehzîb, lX/455; 'Aciûnî, Keşfül-Hafâ. 1/231; İbn'ül-
Esîr, en-Nihâye, IV/161; 'Accâc el-Hatîb, es-Sünnetü Kable't-Tedvîn, s. 346.
58
B - Kaynaklar : Hadîse , sâdec e İhyâ 'da"'" rastlayabildik. Diğer eserlerde böyl e
B -
Kaynaklar :
Hadîse , sâdec e İhyâ
'da"'" rastlayabildik. Diğer eserlerde böyl e bi r nakil
tesbît edemedik .
Gazâlî'ni n
nakli şöyledir: "UL>. Î SJUJIP j > j Js.
»a.
.^j^,
ois" '
"îuto'ip
IJ ^^;jJis'":J^.j
Peygambe r
Efendimi z
bâz ı
ânlarında ,
elini
Hz .
Âişe'ni n uylukların a vuru r v e "Yâ Âişe!
Benimle
konuş"
derdi .
'Irâk î
ise , hadîsin tahrîcinde: "
A^Î jl " "Hadîsin
aslını
bulama-
difn'v<-o) diyerek kaynağın ı tesbît edemediğin i ifâde etme k ister.
'Ali
el-Karî"'"
de; " H u m
e y r â "
ile ilgili başka bir hadîs münâsebe­
tiyle
şöyle
der : "Ayrıca,
Yâ Humeyrâ!
Benimle
konuş,
şeklinde
diğer bir
rivayet
daha
şöhret
bulmuşsa
da bunun,
hadîs
âlimlerine
göre,
aslı
yoktur".
İbn'ül-Esîr<"*" "»ı>J-i ^ > i ı^:^" "Dîninizin yarısını Humeyrâ'dan
öğreniniz" şeklinde bi r hadîs nakleder v e b u münâsebetle : "Humeyrâ , Hz .
Aişe'/ı/ n lakabıdır. Peygamber Efendimiz, ona, bazen böyle hitâb ederdi.
Beyaz ve güzel kadın demektir" der.
C -
Hüküm :
İ b n Mâce'deki , Hz . Âişe'y e karşı "Yâ Humeyrâ"
hitabını ihtiva eden bi r
hadîs'"", münâsebetiyle şârih es-Sündî ; "ou ^
^
^ji
^-- ^
:(»^- ^
J^ j "
"Bâzıları,
içinde
"Yâ Humeyrâ"
hitabı
bulunan
bütün
hadîsler
zaîf'tir
demişlerdir" şeklinde naklede r v e el-Hâkim'i n b u konudak i bi r hadîsini
istisna eder. B u ifâdeye
dayanarak hadîse "zaîf" hükmün ü vermek, delîl
kifayetsizliğinden, belki de mümkün
olabilir.
Bu verdiğimiz ma'lûmât dışında kaynaklarda her hangi bir bilgiye rast­
layamadık.
(159) Ga.7m,îhyâ. III/lOl.
(160)
'Irâkî, el-Muğnî,
a.g.y., haşiye: 3 .
(161)
'Ali e.\-K.M,Mevzû'ât, s. 41 .
(162) İbn'ül-Esîr, en-Nihâye. 1/258.
(163) İbn Mâce, Sünen, 11/92 (Sindî Şerhi); 11/826, r. 2474 (Fuâd 'Abdülbâkî neşri).
59
( 21 ) Jikk dk/j^ jL/j ' {Jl^ i J^J^- Cân kemâldir; çağırması, sesi de
( 21 )
Jikk
dk/j^
jL/j ' {Jl^ i
J^J^-
Cân kemâldir; çağırması, sesi de kemâldir. Onu n için Mustafâ:
"Ey
Bi­
lâl!
Bizi
dinlendir,
ferahlandır"
buyurdu.
{Mesnevi- C. I, B. 1986; Ank. 1/404)
A- Metin :
jLâi dil i AJLP 1JJLP j»>t5o
OJL s ^
Âplj?^
oljî
Jl i J:>rj
Jl î
: Jl i
. «
U
bj>-jî â*>lv2Jl piî J">IJ
U
»Jy j
( J lv- J
^\
^\
Jj-^ j «OA£^
Salim b. Ebî'l-Ca'd (r.a)'den. Der ki: Adamın birisi (üçüncü râvî
Müs'îr , o şahsın Hudâa kabilesine mensû b biri olduğunu zannediyoru m
der), keşke namazım kılmış olup da rahatlığa kavuşsaydım dediği sırada,
yanındakiler, onun bu sözünü ayıplar gibi olunca; Ben, Peygamberimiz'in:
"Ey Bilâl! Namaz için ezan oku, namazımızı kılıp kalb huzuruna kavuşa­
lım" dediğini işittim, der.
B- Kaynaklar :
Hadîs, Ebû Dâvûd*'"' ve Ahme d b. Hanbel'""' tarafından nakledilmiş­
tir. Yukarıdaki metin, Ebû Davud'undur. Ayrıca Ebû Dâvûd""' ve
Ahmed
b.
Hanbel'in""' müşterek
ikinci bir rivayetleri daha vardır: Muhammed
b.
el-Hanefıyye'den
rivayet
edilen
bu
metin
şöyledir:
"s%J b u^jü
L, ^
"
"Yâ Bilâl!
Kalk.
Ezan
oku
da, namazla
bizi
ferahlandır".
el-Hatîb
et-Tebrîzî,
M/.^Â:â/'mda*"**'
Eb û
Davud 'u n
birinci
rivayetini
nakleder. Gazâlî ise İhyâ
'sının iki yerinde hadis yer verir""'.
(164)
(165)
(166)
(167)
Ebû Dâvûd, Sünen, IV/406, r. 4985.
Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/364.
Ebû Dâvûd, a.g.y., r. 4986.
Ahmed b. Hanbel, Möinec/, V/371.
(168)
Hatîb st-Tshnzi,
Mişkât'ül-Mesâblh,
1/393, r. 253.
(169)
Gazâlî, %â , 1/165; III/lOl.
60
İbn'ül-Esîr"™' de, "Rahat" kelimesini şerh ederken bu hadîsi misâl olarak zikreder. Biz,
İbn'ül-Esîr"™' de, "Rahat" kelimesini şerh ederken bu hadîsi misâl
olarak zikreder. Biz, hadîsin tercümesini, İbn'ül-Esîr'in verdiği bilgiye da­
yanarak yaptık.
C-Hüküm :
'Irâkî ,
hadîsin
ayrıca
Dârekutn î
tarafından
İlel
isimli
eserinde
Mu'âz'ı n hadîsleri arasında rivayet edildiğine işaret ettikten sonra
"Sahîh
senedle rivayet edilmiştir"^"'^ diyerek hadîsin sıhhatine hükmeder .
Mişkât
"5 e n c
naşiri Muhamme d
Nâsıruddî n el-Elbân î de aynı görüşe katıla­
rak
ı
sahîh
'dir'""''der.
( 22 )
^i^ l J^ . U ^IMI
J^ ^ ^ji
)yJ.
^
)
^J
i
"Bahar
serinliğini
ganimet
bilip
istifâde
edin.
Çünkü
o,
ağaçlarınıza
ne yaparsa
bedenlerinize
de
onu
yapar.
Güz
(sonbahar)
serinliğinden
de
sakının. O da, ağaçlarınıza yaptığı te'sîrin aynısını bedenlerinizde de gös­
terir"
hadîsinin mânâsı.
(Mesnevî:
C. I, 2046. beyitten önceki BAŞLIK; Ank. 1/415)
Açıklama:
Araştırmalanmız çerçevesi içerisinde hadîsin kaynağını tesbît edemedik**'.
Hz . Ali (r.a)'ye atfen Nehc'ül-Belâğa
'da""' şöyle bir nakil vardır:
(170) İbn'ül-Esîr, 11/109.
(171) 'Irâkî, el-Muğnî, a.g.y., haşiye: 1.
(172) Hatîb et-Tebrîzî, Mişkât, a.g.y., dipnotu: 5. Aynca bkz. 'Aciûnî, Keşfül-Hafâ, 1/108, r. 312.
(*) Nâşirinnotu:Bkz.Ek-2 , Açıklamalar: 1.
(173) Nehc'ül-Belâğa, III/180-181, r. 128.
61
MESNEVİ HADİSLERİ
FORMA
6
"Başlangıcında soğuktan sakınınız. Ahirinde de ganimet bilip istifâde ediniz. Zîrâ o, ağaçlardaki
"Başlangıcında
soğuktan
sakınınız.
Ahirinde
de ganimet
bilip
istifâde
ediniz.
Zîrâ
o, ağaçlardaki
te'şirini
bedenlerinizde
de gösterir.
Onun
evveli
yakar
(yaprakları
döker),
âhiri
ise ağaçları
yapraklandırır".
Buna göre bu sözün. Peygamber Efendimiz'in
değil, Hz, Ali'ye âid ol­
mas ı ihtimâli vardır. Ashâb' m sözleri ise, hadis usûlünde , "Mevkuf
Hadîs
" diy e
isimlendirilir.
(
2 3
)
_:i ^ U 7 J%>[^^
^ijLJ/ ri^y^^Juj,
ıj\^,
^jf^
^jJo
DY^
^
Ç^
I
J' j ^
-^y) JLA
J>K^
J^'YI
"Cemâat
çoğaldı.
Vaaz
ettiğin
zaman mübarek yüzünü göremiyoruz"
diye Peygamber (s.a.s) için minber yaptıkları vakit, evvelce dayanıp vaaz
ettiği, Hannân e direğinin inlemesi ve Peygamber'le Sahâbe'nin, o iniltiyi
işitmeleri; Mustafâ (s.a.s)'nın o direkle açıkça suâl ve cevâbı.
(Mesnevi:
C. I, 2113. beyitten önceki BAŞLIK; Ank. 1/426)
A
-
Metin :
JİI\
^U -
JF- iJı JF-
JÎ)
^
a^l_pi Jup b'j. ^ ^
JJ
U;.A^
ÂjtJrl fj j
ıl)lS' LJ i
rtJ
Jl î
.
ol
)
Jl i
.
Ij U
J
ols
CUU j i İ
(
OJL
İ
Aİ P
ı_-İ2i4 015'
âL=^1 o -^Ua i
U
j
^
(jD l
juil
jJ-- j
«uip <oıl
^
\
J l x î
C^IK:^
«tJi
^
AI P <ÜJİ
Jj i
J-İ- J
OilS "
^
( /"Ut
|^^wJ oJlS ' U JLP
)
Jl i
o^^ l
^
c^jJl
62
Câbi r (r.a) anlatıyor: Ensâr'dan bir kadın, Resûlullah (s.a.s) Efen- dimiz'e : "Yâ Resûlullah! Sana,
Câbi r (r.a) anlatıyor: Ensâr'dan bir kadın, Resûlullah (s.a.s) Efen-
dimiz'e : "Yâ Resûlullah! Sana, hutbe okurken, üzerine oturacak bir şey
yapsak. Benim marangoz bir oğlum var" dedi. Resûlullah (s.a.s) da: "İster­
sen yaptır" buyurdu. Cum' a gün ü olunca. Peygamberimiz , inşâ edilen min ­
berin üzerine oturdular. Bu esnada, daha önce dayanarak yanında hutbe oku­
duğu hurma kütüğü, yanlmcaya kadar, inlemeğe başladı. Sonra Resûlullah
(s.a.s) minberden inerek onu tutup kucakladı. O sırada kütük, susturulan
çocuk gibi için için inliyordu. Nihaye t durdu. Resûlullah (s.a.s): "O, yapılan
zikri işittiğinden dolayı ağladı" buyurdular".
B -
Kaynaklar :
Değişik sened ve metinlerle meşhur hadîs mecmûalannda
rivayet
edil­
miştir. Yukandaki metin Buhârî'ni n bir rivayetidir*""*. Buhârî'nin , yine
Câbi r b . 'Abdullah'da n değişik sened ve metinle iki rivayeti daha vardır*'"*.
E b û Dâvûd*"", Sehl b. Sa' d es-Sâ'idî'den, minberin yapılışı tarihçesiy­
le ilgili olan hadîsi zikreder. Bu rivayette, direğin inleyişi hâdisesi geçmez.
Tirmizî , İb n
Ömer'de n olan rivayeti naklettikten sonra*'"'; "Bu
bâbda
Enes ,
Câbir ,
Sehl
b .
Sa'd ,
Übey y
b .
Ka'b ,
İb n
'Abbâ s
ve
Ümm ü
Sele -
me'den
de rivayetler
vardır"
der. Diğer bir yerde d e Ene s b . Mâli k
rivaye­
tini nakleder*"".
Nesâî, değişik sened ve metinlerle Câbi r b . 'Abdulla h rivayetini verir"™'.
İ b n
Mâc e
»»';
Übey y b .
Ka' b
(a), Ene s
(b), Sehl
b .
Sa' d
(c) ve
Câbi r
b. 'Abdullah (d)'dan değişik sened ve metinlerle dört hadîs rivayet eder.
Dârim î
ise Sünen'inin
Mukaddime'sinde^'^'^
b u
konuy a
bir bâ b
tahsîs
(174) Buhârî, Sahîh, III/14.
(175) Buhârî, Sahîh, 1/220; IV/173 (Câbir'den iki rivayet).
(176) Ebû Dâvûd, Sünen. 1/388, r. 1080.
(177) Tirmizî, Sünen, 11/293.
(178) Tirmizî, Sünen, XIII/111.
(179) Nesâî, 5fine«, 111/102.
(180) ibn Mâce, Sünen, 1/454-455.
a) Hadîs: 1414; b) Hadîs: 1415; c) Hadîs: 1416; d) Hadîs: 1417.
(181) Dârimî, Sünen, 1/22-26, Hadîs: 31-42.
63
eder ve aşağı yukan bütün rivayetleri teker teker nakleder ki, bu bölümde rivayetini verdiği hadîslerin
eder ve aşağı yukan bütün rivayetleri teker teker nakleder ki, bu bölümde
rivayetini verdiği hadîslerin toplamı on iki'dir. Ayrıca başka bir yerde"*" dört
hadîs daha nakleder. Bunlardan sonuncusu (1573. hadîs) hâriç diğer üçü bir
öncekilerin tekrarıdır.
E b û
Nu'ay m
d a Delâil
un-Nübüvve''^^'
isimli
eserinde,
b u
rivayetleri
toplar ve dokuz tanesini nakleder.
Peygamber Efendimiz'in
Tevatü r
derecesine varan bu mu'cizesine
âid
rivayetleri
diğer hadîs
mecmûalarmda
da bulmak
mümkündür.
Biz bu
kadarla yetiniyoruz.
C-
Hüküm :
Ashâb'dan itibaren her nesilde büyük bir kitle tarafından
rivayet
edilen
bu hadîs ittifakla "sahîh
" olarak kabul edilmiştir.
Hadîs, göz ve kulağa hitâb eden bir hâdiseyi bize aktardığı için, rivayet­
ler arasında lâfız farkı olması gayet tabiîdir.
"üb^^il /
yy^]
yy-'\
Her pazar
yerinde ;
"Yâ Rabbi!
Muhtaçları
doyuranların
her
birine,
verdiklerine karşılık mükâfat ihsan eyle. Yâ Rabbi!
Vermeyip
saklıyanların mallarını da telef et, onları zararlandır" diye du â eden iki
meleğin dualarım tefsîr.
{Mesnevi: C. I; 2223. beyitten önceki BAŞLIK; Ank. 1/444)
Benzeri beyit: {Mesnevî: C. II; B. 380-381; Ank. 11/72)"*"'
(182) Dârimî, Sünen. 1/305, Hadîs: 1570-1573.
(183) Ehû'Hw'aym,Delâil'ün-Nübüvve,
s. 143.
(184) Naşirin
notu:
Veled
İzbudak'taki
tercümesi:
"Peygamber
dedi
ki: Pazarlarda
iki
melek
dâima duâ eder. Ey Tanrı, sen verenlere,
ihsan edenlere faüasiyle
ver;
nekes­
lerin malını
da telef
eti"
64
A - Metin : UL- LSLof Jap î ^ \ Jyj j U U UİL
A
-
Metin :
UL- LSLof Jap î ^
\
Jyj j
U U
UİL ^ iap î
L^Jl^ î
J d'İj o
Ebû Hüreyre'den. ResûluUah (s.a.s) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kendisinde, kulların sabaha erdiği hiçbir gün yoktur ki, onda iki melek
nazil olmasın. Bunların birisi: Yâ Râb! Malını infâk edene bedelini bah­
şet, diye duâ eder. Öbürü de: Yâ Râb! Malını vermeyip tutanın da malını
telef
et, diye
beddua
eder".
B -
Kaynaklar :
Hadîs, Buhârî"*', Müslim"*"', Beyhakî""' tarafmdan
Eb û Hüreyre; Hâ ­
kim"»"' tarafından Eb û Sa'î d el-Hudrî ; Eb û Nu'aymAhme d b . Hanbel"'»',
Kuzâ'î"'" ve Taberânî"^' tarafından Ebû'd-Derd â rivayeti olarak nakledil­
miştir. Rivayetler arasında kayda değer bir metin farklılığı yoktur.
C -
Hüküm :
Hadîs, Buhâr î v e Müslim'i n d e ittifakıyla "sahîh
"dir .
(185) Buhârî, el-Câmi'us-Sahîh, 11/120.
(186) Müslim, el-Câmi •us-Sahîh, 111/83.
(187) Beyhakî, Şu'abul-îmân. vr. 646".
(188) el-Hâkim, el-Müstedrek. lV/559.
(189) Ebû Nu'aym, Hılyet'ül-Evliyâ. 11/233.
(190) Ahmed b. Hanhel, Müsned. 11/347; V/197.
(191)
Kuzâ'î, Müsned'üş-Şihâb. 96 ^ r. 532.
(192) Taberânî, el-Mu'cem'ül-Kebîr.
Hafız el-Münzirî, et-Terğîb,
(Heysemî, Mecme'uz-Zevâid.
11/48; 'Aciûnî, Keşfül-Hafâ.
X/255'den). Ayrıca bkz.
1/185; 11/305.
65
(25 ) ğjjhyhpb ^ Peygamber : "Kanâat nedir? Hazînedir" dedi. Sen , hazîneyi mihnet v
(25 )
ğjjhyhpb ^
Peygamber :
"Kanâat
nedir?
Hazînedir"
dedi. Sen , hazîneyi mihnet v e
meşal<katten ayırt edemiyorsun.
{Mesnevî:
C. I, B . 2321; Ank. 1/458)
A -
Metin :
J.^
Ü)l J_^ j
Jl i
Jl i
^
Sjilâ ^
i'> U
^
^
^
Ü
^
^
-Uü
J
U Âj^Uill : (JL- j
üjI
Ene s (r.a)'den.
Peygambe r Efendimiz:
"Kanâat,
bitip
tükenmeyen
bir
servettir"
buyurmuşlardır.
B
-
Kaynaklar :
Yukandaki metin Kuzâ'î'nindir<"". Başka senedli rivayet tesbît edeme­
dik. Ayn ı metinle, Taberân î el-Mu'cem'ül-Evsat'mda^""' d a nakletmiştir.
Diğer ikinci el kaynaklar d a metne ye r verirler*"'*.
İkinci el kaynaklardaki nakillerde bâzı kelime farklılıkları göze çarp­
maktadır ki, bunun nereden kaynaklandığı tesbît edilememiştir. Meselâ,
Hâfız el-Münzirî: V ÂPLUI " şeklinde, İbn'ül-Esîr"">, Zehebî""
n
''JJL.
JS
apia)ı"şeklinde kaydeder .
'Aciûnî'"",
"Halk
arasında
meşhur
olanı "^>ii
> r ÂpLüı " şeklinde
olanıdır",
der .
(193)
Kuzâ'î, Müsned'üş-Şihâb, vr. 8 \ r. 42.
(194) Taberânî, el-Mu'cem'ül-Evsat, {Heysemî, Mecme'uz-Zevâid, X/256'dan).
(195)
Hâfız el-Münzirî, et-Terğîb ve't-Terhîb, V590; Suyûtî, el-Câmi'us-Sağîr, 11/89; Sehâvî, el-
Makâsıd, s. 308; Hût el-Beyrûtî, Esnâ'l-Metâlib, s. 153; Deylemî, Müsned'ül-Firdevs, vr.
167^
(196)
İbn'ül-Esîr, en-Nihâye, III/280.
(197)
Zehebî, Mzâ « «7-/Wâ/, 1/656.
(198)
'Aciûnî,
Keşf'ül-Hafâ,
11/102.
66
Nehc 'ül-Belâğa 'da ise""', Hz . Ali'ni n sözü olarak zikredilir. C - Hüküm :
Nehc
'ül-Belâğa
'da ise""', Hz . Ali'ni n sözü olarak zikredilir.
C
-
Hüküm :
Suyûtî,
yukarıdaki
Kuzâ' î
rivayeti
için
"zaîf"
rumuzunu
koyar.
Heysemî'nin, Taberân î rivayeti için görüşü de aynı yöndedir.
(26 )
;b ^^^'c>^^ti//>(^ ^
M)^j^\
^Ijfjl
{JyJ^y:^
"el-Fakm
fahrî"
hadîsi, saçma ve asılsız bir söz mü ? B u sözde, binler­
ce yücelik binlerce nâz ve nîmet gizli değil mi?
{Mesnevi:
C. I, B. 2357; Ank. 1/462)
ji
^^L-,\
^
pi;
ıjy^^
jji ^J^{:i
Ij
"Yokluk
benim
iftihârımdır"
sırrına
zînet
yokluktur.
B u
çeşit
adam,
mumun alevi gibi gölgesizdir.
{Mesnevi:
C. V, B. 673; Ank. V/177)
"Yokluk
benim
iftihârımdır"
sözü, onun için yüce bir söz oldu; tamah -
kârlardan ganî Tanrı'ya kaçmama yol açtı.
{Mesnevi:
C. V, B. 715; Ank. V/187)
A -
Metin :
j>^\
AJ j
c5y^
"Fakirlik
benim
iftihârımdır.
Ve
ben,
onunla
öğünürüm"
şekliyle
meşhur olan bu sözün, sened ve metin olarak kaynaklarda tesbîti
mümkün
(199) Nehcul-Belâğa,
III/164; 111/266.
67
olmamıştır . Umumiyetl e zaîf ve mevzu' hadîsleri tanıtan eserler»™', İb n Hace r
olmamıştır .
Umumiyetl e
zaîf
ve
mevzu'
hadîsleri
tanıtan
eserler»™',
İb n
Hace r
el-'Askalân î
(ö :
852) '
nin:
"Mevzu'
ve
bâtıldır"
dediğini
naklederler.
Biz, hadîs mecmuaları dışında Tasavvufla
ilgili ilk kaynak eserleri ince­
leme fırsatı bulamadık. Sâdece Kuşeyrî ' nin Risale si ile, Gazâlî'ni n İh­
yâ 'smda bu ifâdeye yer verilmediğini tesbît edebildik.
Fakr
kelimesi
Tasavvufla,
başlı başına bir ıstılah olarak
kullanılmış­
tır. Tasavvufla fakr, Türkçe'deki "fakirlik ve yoksulluk" anlamından ta­
mamen ayrı bir hüviyet taşır.
Değerli
Hoca m
Mahir İ z Bey,
Tasavvuf
isimli eserinde'^"", bu
incelik
üzerinde
uzun
boylu
durmuş ,
fakat:
"Önce
hadîs
olarak
meşhur
olan
"t £
^1