AZRA ERHAT’LA DONNELL KİTAPLIĞINDA BULUŞMAK

1 Şubat 2001 günü New York’taki Donnell kitaplığına gittimdi. Bu sık sık gittiğim kitaplık büyük New York Halk Kitaplığının kentteki 85 şubesinden biridir, 53’ncü sokakta MoMA diye bilinen ünlü Modern Sanat Müzesinin tam karşısındadır. Bu kitaplığın bir özelliği dünya dillerine ait bir bölümü olmasındandır. Bütün Avrupa dillerinden Kore, Japon ve Vietnam dillerine kadar akla gelebilecek pek çok dilde kitap olan bu bölümde aşağı yukarı iki metre boyunda ve bir metre eninde bir kitap rafında Macarca, Gaelic (Iskoçya ve İrlanda dili) yanında Türkçe kitaplar da vardır. Bunları saydım ancak yüz altmış kadar Türkçe kitap var. Bu kitaplar nasıl seçilmiştir bilmiyorum ama bana tuhaf gelen bir tarafı Şevket Süreyya Aydemir, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Nezihe Meriç, Tomris Uyar, Selim ileri, Orhan Pamuk vb. gibi bazı çağdaş yazarlarımızın bir iki kitabı arasında Türkçeye çevrilmiş kitapların da bulunmasıdır; örneğin Agatha Christie’nin detektif romanları gibi. Aslında evimde Donnell’in kitaplarından çok daha fazla Türkçe kitap var, fakat bazen oraya bende olmayan bir kitap olabilir merakı ile giderim. Bir de sıra sıra raflarda binlerce kitabı taşıyan Fransız edebiyatı koleksiyonlarını gözden geçirir, uzun yıllar önce resmi liselerimizde öğrendiğim ve hiç unutmadığım Fransızcamla elime bir kitap alır okumaya koyulurum. 1 Şubat 2001 günü Donnell’de Türkçe kitaplar rafını gözden geçirirken Azra Erhat’ın Sevgi Yönetimi kitabını buldum. İnkılap ve Aka Kitapevinin 1980 yılında bastığı bu kitabı bilmiyordum. Evimde Azra Erhat’ın Ilyada, Homeros, Mavi Yolculuk, Mektuplarıyla Halikarnas Balıkçısı kitapları vardı. Sevgi Yönetimi’ni hemen okumaya başladım, sonra bu kitabı üç hafta için ödünç alıp evime getirdim. Kitaplık kartından kitabın yakın tarihlerde ödünç alındığını hatta hem kurşun kalem hem de tükenmez kalemle yazılı bir sürü marginalia’sı olduğunu gördüm. Sevgi Yönetimini okumak beni her şeyden önce 1940’lı yılların Ankara’sına ve Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi diye anılan üniversitemize götürdü. Elbette Klasik diller bölümünde profesör Rohde’nin asistanı olan Azra Hanımı biliyordum. Onu yakından tanımıyordum fakat her zaman selamlaşırdık, belki birkaç kez konuşmuştuk. 1940 yılının baharında Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi açıldıktan sonra geçici olarak kullanılan Evkaf apartmanlarından o pembe Ankara taşından yapılmış, üstünde Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir, Atatürk, yazılı yeni binaya taşınmıştı. O ilk günün heyecanını hiç unutmuyorum; bu bina on yedi yıllık yaşamımda gördüğün en güzel bina idi. Üstünden o kadar yıl geçtiği halde her katı, her gün defalarca inip çıktığımız merdivenleri gözümün önüne geliyor. Bazı günler batıya bakan pencerelerden kıpkırmızı bir güneşin batmasını seyrederdik. Dil-Tarih’in (her nedense coğrafya kelimesi atlanırdı) büyük kapısından girince heykeller ve bazen resim sergileri olan geniş bir holü ve birde özel bir konferans salonu vardı. Bir merdiven çıkınca solda çay ve sigara içilen bir kantin vardı. Daha sonra tarih bölümü. Bir kat yukarda Fransız, İngiliz, Alman Edebiyatları ve Türkoloji bölümleri. Bir kat

2 yukarda Arkeoloji, Klasik diller, Hitit, Sümer, Sanskrit, Çince ve Antropoloji bölümleri. Ve nihayet bizim son katta felsefe, sosyoloji, psikoloji bölümümüz, coğrafya, kütüphanecilik ve galiba bir de Macarca bölümü vardı. Bu hatırlamamda eksikler ve yanlışlar olabilir, ama bu bölümlerde ders veren hocaların hepsini sanki bugün görmüş gibi gözümün önüne getirebiliyorum. Onların hepsi o kadar canlılar ki saçlarının, gözlerinin renginden giydiklerine kadar her seyi tek tek söyleyebilirim. İşte Afet Hanım yanında bir öğrencisi ile büyük kapıdan giriyor. Bu kız öğrenci bazen onun çantasını taşırdı. İngiliz edebiyatında Saffet Korkut, Orhan Burian ve İrfan Şahinbaş akıllı, cana yakın genç öğretmenler. Fransız edebiyatında Jean Camborde, Bedrettin Tuncel ve Cevdet Perin dinamik görünüşlü insanlardı. Sonra bütün Alman Profösörler gözümün önünden geçti; Landsberger (Sümerce), Güterbock (Hititçe), Rohde (Klasik diller), Eberhardt (Çince) ve Sanskritçe öğreten Profesör (adı Walter Ruben’miydi?). Antropolojide Şevket Aziz Kansu, Muzaffer Şenyürek, Nermin Hanım, Zekiye Eglar. Klasik filolojide Samim, Suat Sinanoğlu kardeşler ve Azra Hanım. Arkeolojide Ekrem Akurgal. Turkolojide Pertev Boratav ve Abdülbaki Gölpınarlı. Bizim felsefe ve sosyal bilimler bölümünde Olivier Lacombe, Muzaffer Şerif, Behice Boran, Niyazi Berkes, daha sonra Nusret Hızır bize yeni mantık kuramları dersi ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu’da eğitim dersi vermişti. İtiraf edeyim ki bu tam bir liste değil. İşte bütün bu öğretim üyeleri arasında bulunan Azra Erhat ufak tefek, sade giysili, son derece dinamik ve akıllı olduğu yüzünden anlaşılan genç bir kadın. Olsa olsa yirmi dört, yirmi beş yaşlarında. O günlerden kalma fotoğraflara baktığım zaman hepimizin güzel ve sade giyindiğini görüyorum; diz kapağına gelen eteklikler, evde örülmüş kazaklar ve tayyör ceketleri ile modern bir görünüşümüz var. O günlerde ne yerlere kadar inen yeldirmeli ve omuzları örten ipek başörtülü kıyafetler ne de göbeği açık, diz kapakları yırtık bluejeanlar icat edilmemişti. Böyle kıyafetler hayal bile edilemezdi. O günlerin Dil-Tarih’inde başka türlü bir serbestlik atmosferi vardı. Hem arkadaşlıklar, erkek – kız eşitliği, hem de öğretim üyeleri ile olan ilişkiler güzeldi. Hepimizde sonsuz bir öğrenme isteği ve merakı vardı. Üniversite serbest dolaşılan bir yerdi. Öğrenciler dinleyici olarak branşları olmayan bölümlerin derslerini dinleyebilirler, doçentler ve profesörlerle konuşabilirlerdi. Hiç unutmam bir gün birkaç arkadaşla Muzaffer Şenyürek’in raflarında sıra sıra kafatasları olan ofisine gitmiştik. Neden bilmem benim ağzımdan Darwin faraziyesi (varsayımı) diye bir laf çıktı. Harvard’da parlak bir doktora tezi verip memlekete yeni dönen Muzaffer Şenyürek beni hemen “O faraziye değil nazariyedir (kuram)” diye düzeltmişti. Bu dil sürçmesinin manasını hiç unutmadım. Psikoloji ve sosyoloji okuyanlar için İngilizce öğrenmek gerekiyordu. Orhan Burian benim ilk İngilizce hocamdı. O akıllı, esprit’li ve liberal görüşlü bir insandı. İrfan Şahinbaş yalnız İngiliz edebiyatı uzmanı değil, aynı zamanda iyi bir sporcu idi. Cambridge üniversitesinde öğrenci iken gülle atma şampiyonu olmuştu. Dil-Tarih’in arka bahçesinde öğrencilerle voleybol oynardı. Saffet Korkut memleketimizde ilk İrlanda tiyatrosu çevirilerini yapmıştı. Ne yazık cumhuriyetin ilk yıllarında resmi okullardan mezun olup kazandıkları burslarla dışarıda okuyup memlekete

3 dönen ve üniversitede ders veren Saffet Korkut, Muzaffer Şenyürek ve Orhan Burian en verimli olabilecek genç yaşlarda hayata gözlerini yumdular. Muzaffer Şerif, Behice Boran ve Niyazi Berkes’in uzmanlık alanlarındaki bilimsel ve entelektüel katkıları birkaç satırla anlatılamaz. Burada yalnız yazdıkları birkaç kitabın adını vermekle yetineceğim. Muzaffer Şerif’in Psychology of Social Norms (Toplumsal Kuralların Psikolojisi, 1936) kitabı bu alanda kuramsal bir değeri taşıyordu. Niyazi Berkes bütün yapıtları ve makaleleri ile Türk sosyolojisinde büyük katkıda bulunmuştur, özellikle The Development of Secularism (1964), (Türkiye’de Çağdaşlaşma, 1973) adlı kitabı bir klasik niteliğini taşımaktadır. Behice Boran’ın Toplumsal Yapı Araştırmaları (1945) ve makaleleri hem sosyoloji hem düşün alanında yeni bilimsel yöntemlere yol açmıştır. Konumuz elbette Azra Erhat fakat geçmişi bazı ayrıntıları ile hatırlamakla onu belirli bir tarihe ve mekana yerleştirebiliyoruz. Ne yazık Dil-Tarih’in II’nci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan bu “Altın Çağı” sonsuz değildi. Kuşkusuz iyilikler ve güzelliklerin yanında kötülük ve çirkinlikler de vardı. İlk önce Muzaffer Şerif’i bir soruşturma bahanesiyle bir ay kadar hapse koydular (1944).1 1947 yılına gelindiğinde çirkin politika oyunları ile Behice Boran, Niyazi Berkes ve P.N.Boratav’ın akademik hayatlarına son vermek için büyük tuzaklar kurulmuştu.2 Azra Erhat’ta bu badirelerin içinde idi., ve 1947’de Dil-Tarih’i bırakmaya zorlandı, kendisi kovuldum diyor. Donnell kitaplığında bulduğum küçük kitap, Sevgi Yönetimi, Azra Erhat’ın 1970-1979 yılları arasında yazdığı Yeni Ufuklar, Forum, Sanat Dergisi ve Cumhuriyet gazetesinde çıkan 51 makalesinden oluşuyor. Kitap iki bölüme ayrılmış; birinci bölüm: Yazın, Kültür, Düşünce. İkinci bölüm: Kişiler, Önsözler, Konuşmalar. Elbette ilk akla gelen şey bugün bu yazıların nasıl okunduğu. Kitabın adı Sevgi Yönetimi, 1973’te Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir yazının başlığı. Azra Erhat Ankara ile İstanbul arasında bir otobüs yolculuğunda Bolu ormanlarından geçerken, memleketimiz ne güzel ama dertlerimiz ne çok, gençlerimiz ne zor durumda diye düşünüyor. Bu 70’li yıllar sağ-sol çatışmalarının ayyuka çıktığı, gençlerin birbirini öldürdüğü, hapislere atıldığı, işkencelere uğradığı yıllar. Bunalımlar, şiddet olayları üniversitelere yayılmış, politika sloganları her tarafa, dağ tepelerine kadar yazılmış bir ortam. İşte Azra Erhat memleketin yöneticileri gençliğe sevgi ile yanaşsalar acaba ne olurdu diye düşünüyor ama, belki ben mitolojik bir sosyalistim bu gerçekler artık benim anlayışım ve algılamamı aşmıştır diyor. Bu günün Türkiye’si 1970’li yıllara göre çok daha muğlak, nüfusu artmış,
1

M. Şerif Ocak 1945’te Princeton Üniversitesinden aldığı bir davetle Amerika’ya gitti ve 1988 yılında ölümüne kadar Amerikan üniversitelerinde ders verdi, sosyal psikoloji kitapları, özellikle insan gruplarında çatışmalar ve işbirliği üzerine yaptığı araştırmalara ait kitaplar yazdı.
2

Dil-Tarih olayları Niyazi Berkes’in Unutulan Yıllar (İletişim Yayınları, 1997) ve Pertev N. Boratav’ın Üniversitede Cadı Kazanı, 1948 DTCF Tasviyesi ve P. N. Boratav’ın Müdafaası, (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998) kitaplarında bütün ayrıntıları ile anlatılmıştır.

4 daha sanayileşmiş ve şehirleşmiş, küreselleşmenin kaçınılmaz etkisinde, bilgisayar, Internet, e-postası, cep telefonları almış yürümüş, hem dışardan gelen TV kültürünün hem kendi medyasının değişik esintilerinin varlığı ile çok boyutlu ve daha uçlara giden bir ülke olsa da Azra Erhat’ın yazılarında ele aldığı şiddet olayları, trafik kazaları, gençliğin daha fazla yabancılaşması, kırsal bölgelerde kadınların durumu gibi ciddi sorunlar demokrasi ve insan hakları kavramlarının belki biraz daha bilinçli olarak ortaya çıkmalarına rağmen hala sürüp gitmekte. Azra Erhat eski Yunanca, Latince ve birkaç Batı dili bilen bir dil uzmanı idi. Hasan Ali Yücel’in eğitim bakanı olduğu 1939-1946 yıllarında açılan Tercüme Bürosu klasik ve modern dünya edebiyatından çeviriler yapmak amacını güdüyordu. Azra Erhat’ta bu büroda çalışıyordu. Dünyaya, Klasik edebiyata açılan bir kültür politikası, özellikle Atatürk’ün uygarlığın evrensel olduğunu söylemesi Azra Erhat’ın büyük bir hayranlık duyduğu bir ilke idi. 1977 yılında Forum dergisinde çıkan Eleştiri Üzerine Eleştiri adlı yazısı bugün bile bir düşünce sistemini ve eleştiri konusunda Nurullah Ataç ve Sabahattin Eyüboğlu’nun görüşlerini yansıtması bakımından önemli. Onlar dilde, şiirde, düzyazıda, her şeyde yeni olmanın esası üzerinde duruyorlardı. Bu yenilik kavramı klasik edebiyatlara, Rönesans kadar uzanan, aydınlanma felsefesi çizgisinde gelişen bir hümanizma anlayışını modernliğe kavuşturuyordu. Azra Erhat'a göre Anadolu aşık ve şiir geleneği de Homeros'a kadar uzanan uzun bir yol. Türk halk edebiyatından aldığı örnekler de (Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal) bu hümanizma anlayışı içinde yer alıyor. Halikarnas Balıkçısı diye anılan Cevat Şair Kabaağaçlı’nın Anadolu uygarlıkları üzerine güttüğü tezler ve görüşler de Azra Erhat’ın düşünce sisteminde önemli bir yer alıyor. Azra Erhat Halikarnas Balıkçısını bir yirminci yüzyıl Herodotus’u olarak tanımlıyor. Sevda Yönetimi’nin Kişiler bölümünde hem Sabahattin Eyüboğlu hem de Halikarnas Balıkçısı’nın çok güzel çizilmiş portreleri var. Azra Erhat Yaşar Kemal’e de Homerosoğlu lâkabını yaraştırıyor. Kuşkusuz Azra Erhat’ın edebiyat alanında en büyük katkısı şair A.Kadir’in işbirliği ile eski Yunanca asıl metinlerinden çevirdiği İlyada ve Odysseia destanlarıdır (1958-1962). Gerçi İlyada 1887-1957 yılları arasında on bir kez Türkçeye çevrilmiştir ama Azra Erhat’ın çevirisi doğrudan doğruya bir satır atlanmadan eski Yunancadan yapılan ilk çeviridir.3 İlyada 1959’da HabibEdip Törehan ve 1961’de Türk Dil Kurumu ödüllerini almıştı. İlyada’nın önsöz bölümünde Azra Erhat’ın sunduğu bilgiler, tarihi arka plandan Homer’in anlatış tarzı ve destan formüllerine kadar o tarihe dek bütün bilinenleri kapsayan derin bir çalışmanın ürünüdür. Onun Homeros kitabı (1976) Gül adında bir genç kızla söyleşisinde İlyada ve Odysseia’nın anlatılması ve çevirilerinden verdiği dizilerle açıklanmasıdır.

3

Bu bilgiyi Azra Erhat’ın Homeros kitabının kaynakçasında buldum.

5 Azra Erhat 67 yıllık yaşamında Hesiodos, Sappho, Sophocles, Aristophanes’ten çeviriler yapmıştır. Profesör Rohde’nin Latince gramerini çevirmiştir. 1972 yılında basılan bir Mitoloji sözlüğü derlemiştir. Colette’nin Cheri’sini ve Antoine de Saint-Exupery’nin Küçük Prens’ini çevirmesi onun modern-edebiyat yapıtlarına da yakınlık duyduğunu gösteriyor. İnsanların kitapları ile yaşamlarını sürdürdüklerini kitaplıklarda tuhaf tesadüfler de oluyor. Donnell’in o yetersiz Türkçe kitap rafında Meral Tolluoğlunun Babam Nurullah Ataç adlı kitabı da vardı (Çağdaş Yayınları, 1980). Bir de Sabahattin Eyüboğlu’nun Hamlet çevirisini gördüm. Ne tuhaf diye düşünmekten kendimi alamadım, işte ahbaplar hep beraberler. Azra Erhat’ı burada derin bir minnetle anıyorum. Onun 1979 Mart’ta Ankara’da 50 TL’e aldığım İlyada’sını bir daha okumak beni çok ilginç yerlere götürdü. Bu bir mavi yolculuk kadar güzel ve manalı bir yolculuktu. Evimde yıllarca önce okuduğum E.V.Rieu’nun İngilizce İlyada çevirisi vardı. (Penguin Classic,1950). İyi okunan bir çeviri fakat düzyazı ile çevrilmiş. Başka İngilizce çevirileri merak ettim ve araştırdım. Klasik çağda papirüs ve parşömen üzerine yazılan, ve Bizans’ta da el yazmaları ile sürdürülen Homer destanlarının ilk kez 1488’de Floransa’da kağıt üzerine basıldığını öğrendim. Homerin ilk İngilizce çevirisi 1611 tarihinde George Chapman tarafından yapılmış. Bunu aynı yüzyılda Dryden ve Hobbes’in tam olmayan çevirileri izliyor. Ünlü şair Alexander Pope hem İlyada hem de Odyssseia’yı çeviriyor (1715-1725),. A. Pope’in çevirisinin ilginç bir tarafı da İlyada’da her bölüm sonunda “Gözlemler” (Observations) adını verdiği ekler. A. Pope klasik çağlardan on sekizinci yüzyıla kadar Homer üzerine yazılan birçok metni inceliyor, ve bunlardan aldığı bilgileri kendi eleştirelsel görüşleri içinden geçirerek aktarıyor. A. Pope on yedinci yüzyılın sonlarında Homer’i Fransızca’ya çeviren Anne Dacier (1654-1720) adlı bir klasik diller uzmanının yorumlarından çok yararlanıyor. Batı dillerinde çeviriler sürüp giderken yirminci yüzyılın ikinci yarısında Amerikalılar da Homer çevirilerini yeniden ele aldılar.Bunlar arasında R.Fitzgerald (1961), R. Lattimore (1965) ve R. Fagles’in (1990) çevirileri var. Bunlardan en yenisi, çok övünülen Princeton üniversitesi profesörü Robert Fagles’in İlyada serbest şiir çevirisinin bazı sahifelerini Azra Erhat’ın İlyada çevirisi ile karşılaştırdım. Satır satır manaları çok yakın olmakla beraber, Türkçe ve İngilizce’nin (Amerikanca?) değişik diller olmasından gelen bazı farklar, sahifede görünüş ve biçim, basılış farkları var. Ama ister istemez şunları düşünmekten kendimi alamadım. R. Fagles İlyada ve Odysseia çevirilerini yaptığı zaman İngilizce’de 1611’den beri sürmekte olan bir Homer çevirisi geleneği vardı. Bundan başka aşağı yukarı aynı zamandan beri gelen ve Shakespeare ve King James inciline dayanan çok gelişmiş bir dil ve edebiyat birikimi vardı. Yüzyıllar içinde her ne kadar diller değişse ve her kuşak yeni bir Homer çevirisi yapmanın gerektiğini hissetse bile zengin bir edebiyat birikiminin çeviri üzerindeki olumlu etkisi yadsınamaz. Homer’in sözsel destan geleneğinden etkilendiği gibi Azra Erhat’ta çevirisinde Anadolu halk edebiyatından gelen bir birikimden etkileniyor. Homer’e atfedilen ve A. Pope’in çok yerinde olarak işaret ettiği

6 gibi, yalın olmak ve aynı zamanda kahramanlığı temsil etmek Anadolu saz şairlerinin de özelliğidir. Bundan başka Azra Erhat’ın Türkçesinde yirminci yüzyılın modern Türk şairlerinin (A.Kadir bunlardan biri idi) kullandığı yalın Türkçeyi de sezmek mümkün; burada elbette Nazım Hikmet’in Şeyh Bedrettin ve Kuvayi Milliye destanları akla geliyor. Ama aslında Azra Erhat’ın uğraşı çok güç bir uğraştı ve o bir ilk olma özelliğini taşıyor. Kuşkusuz o batıda yapılan Homer çevirilerini çok iyi biliyordu; burada Almanca bilmediğim için ele almadığım Almanca Homer çevirilerini ve araştırmalarını da çok iyi biliyordu. Azra Erhat’ın İlyada çevirisi önsözünde Homer’in epik sanatı için yazdıkları ve bilimsel araştırmalarının değerini burada tekrar vurgulamak istiyorum. Onun dipnotları bile benim için güzel okumalara yol açtı. Azra Erhat bir dipnotta (İlyada, Önsöz, s.64) Homer için anlatış biçiminin en iyi incelemesinin Erich Auerbach’ın Mimesis, Batı Edebiyatında Gerçeğin Temsili (ilk Almanca Baskı, Bern, 1946. Amerikan Baskı, Princeton, 1953) kitabında bulduğunu söylüyor. Yirminci yüzyılın önemli bir edebiyat eleştirisi kitabını yazan E.Auerbach Almanya’ya Nazizmin gelmesinden sonra Türkiye’ye sığınmıs, İstanbul üniversitesinde Romans dilleri bölümünde ders vermiş ve bu kitabı 1942 Mayıs ile 1945 Nisan arasında İstanbul’da yazmıştı. Gene İlyada’nın önsözünde bir dipnotta Azra Erhat İlyada’yı 1937’de Fransızcaya çeviren Paul Mazon’dan söz ediyor (s.72). Büyük New York Halk Kitaplığının milyonlarca kitabı arasında Paul Mazon’un İlyada çevirisi de vardı. Bu çeviri de düzyazı. P. Mazon önsözünde Fransızca ve Homer’in Yunancasının farklı diller olmasının (Fransızca’ya analitik Yunancaya formulaik diyor) bunu gerektirdiğini söylüyor. Fakat önemli olan bu değildi, önemli olan kitabın her Fransızca çeviri sahifesinin karşısında Yunancasının olmasıydı, ve onun görünüşü Azra Erhat’ın Türkçe çevirisine benziyordu. Azra Erhat’ın Donnell kitaplığında bulduğum küçük kitabı sayesinde üç aya yakın bir zaman içindeki okuma yolculuklarından sonra başka tesadüfler de karşıma çıktı. New York’ta kitap ve elyazması koleksiyonları olan Grolier klübünde Dünyanın Aynası adında İsviçre’deki ünlü Bodmer Bibliotekinden seçilmiş bir elyazmaları sergisinde 1469 yılında Burgonya Fransızcası ile yazılmış resimli bir elyazması gördüm: Histoire de Thébes, Histoire de Troie, by Guido della Colona. Kitabın açıldığı sahifede Troya savaşından Hektor’un eşi Andromakhe’ye veda sahnesinin resmi vardı. Andromakhe kucağında tuttuğu oğlunu babasız bırakmaması için Hektor’a savaşa gitmemesi için yalvarıyordu. Bundan başka bu sergide İ.Ö. birinci yüzyılda yapılmış mermer bir Homer büstü ve Odysseia’ya ait kilden yapılmış iki rölyef’te vardı. Her yerde Homer karşıma çıkıyordu. Onun Batı edebiyatının kurucusu addedilmesinin nedenlerini düşündüm. 2700 küsur yıl öncesine giden sözsel destanlardan doğan Homer epikleri neden Batı edebiyatının kurucusu oluyor ? Bu tunç çağından günümüze kadar süregelen destanlarda konu olan bazı gelenekler bugün bile ülkemizde geçerli: adak adamak, kurban kesmek, sığır, koyun etlerini açık ateşte pişirmek, buğday ve ekmeğin önemi, törenlerden önce yıkanmak, ölümlerden sonra şölen çekmek, kadınların ağıt yakması, kadınların başlarındaki beyaz örtüler v.b. Daha evrensel boyutları olan olaylar

7 arasında savaş ve savaşın dehşetleri, amansız yıkıcılığı, esir almak, kadın-kız kaçırmak, kıskançlık, kin ve öç almak, ve affedebilmek... insan hırsları olan tanrılar, tanrılaşmış insanlar... denizler, gemiler, bütün doğa betimlemeleri, bitkiler ve hayvanların adları ve onları örnek alan benzetmeler. Bu örnekler daha da uzatılabilir. Günümüze kadar önemini yitirmeyen ve yüzyıllardır tekrar tekrar birçok dile çevrilen Homer destanlarını evrensel bir miras saymak daha doğru olmaz mı? Azra Erhat Homer destanlarını Türkçeleştirmekle üstün çevirmenler arasındaki önemli yerini alıyor. Her şeyin eleştirilip, büyük hikayelerin (grand récits) didik didik incelendiği ve çok zaman yadsındığı bu post modern dünyamızda kalıcı değerleri olan yapıtları dilimize çevirdiği için kendisi de kalıcı oluyor.4 Hele ülkemizde klasikleri çevirmenin adeta vatana ihanet olduğunu sanan insanların olduğu yıllarda uğraşının çok kolay olmadığı düşünülürse (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, ss. 451-452). Ben de kişisel olarak çok az tanıdığım fakat kitaplarını severek okuduğum ve incelediğim değerli bir Türk kadınını yazmak cesaretini yıllar önce aynı mekanda aynı havayı soluduğumuz için buldum.

Nilüfer Mizanoğlu Reddy 23 Nisan 2001, New York

4

Azra Erhat’ın yapıtlarının çoğu New York Halk Kitaplığının merkez binasında araştırmalara ayrılmış kataloglar bölümünde bulunuyor.