You are on page 1of 7

AZRA ERHAT’LA DONNELL KİTAPLIĞINDA

BULUŞMAK

1 Şubat 2001 günü New York’taki Donnell kitaplığına gittimdi. Bu sık sık
gittiğim kitaplık büyük New York Halk Kitaplığının kentteki 85 şubesinden
biridir, 53’ncü sokakta MoMA diye bilinen ünlü Modern Sanat Müzesinin tam
karşısındadır. Bu kitaplığın bir özelliği dünya dillerine ait bir bölümü
olmasındandır. Bütün Avrupa dillerinden Kore, Japon ve Vietnam dillerine
kadar akla gelebilecek pek çok dilde kitap olan bu bölümde aşağı yukarı iki
metre boyunda ve bir metre eninde bir kitap rafında Macarca, Gaelic (Iskoçya
ve İrlanda dili) yanında Türkçe kitaplar da vardır. Bunları saydım ancak yüz
altmış kadar Türkçe kitap var. Bu kitaplar nasıl seçilmiştir bilmiyorum ama
bana tuhaf gelen bir tarafı Şevket Süreyya Aydemir, Yaşar Kemal, Orhan
Kemal, Nezihe Meriç, Tomris Uyar, Selim ileri, Orhan Pamuk vb. gibi bazı
çağdaş yazarlarımızın bir iki kitabı arasında Türkçeye çevrilmiş kitapların da
bulunmasıdır; örneğin Agatha Christie’nin detektif romanları gibi.

Aslında evimde Donnell’in kitaplarından çok daha fazla Türkçe kitap var,
fakat bazen oraya bende olmayan bir kitap olabilir merakı ile giderim. Bir de
sıra sıra raflarda binlerce kitabı taşıyan Fransız edebiyatı koleksiyonlarını
gözden geçirir, uzun yıllar önce resmi liselerimizde öğrendiğim ve hiç
unutmadığım Fransızcamla elime bir kitap alır okumaya koyulurum.

1 Şubat 2001 günü Donnell’de Türkçe kitaplar rafını gözden geçirirken Azra
Erhat’ın Sevgi Yönetimi kitabını buldum. İnkılap ve Aka Kitapevinin 1980
yılında bastığı bu kitabı bilmiyordum. Evimde Azra Erhat’ın Ilyada, Homeros,
Mavi Yolculuk, Mektuplarıyla Halikarnas Balıkçısı kitapları vardı. Sevgi
Yönetimi’ni hemen okumaya başladım, sonra bu kitabı üç hafta için ödünç
alıp evime getirdim. Kitaplık kartından kitabın yakın tarihlerde ödünç
alındığını hatta hem kurşun kalem hem de tükenmez kalemle yazılı bir sürü
marginalia’sı olduğunu gördüm.

Sevgi Yönetimini okumak beni her şeyden önce 1940’lı yılların Ankara’sına
ve Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi diye anılan üniversitemize götürdü. Elbette
Klasik diller bölümünde profesör Rohde’nin asistanı olan Azra Hanımı
biliyordum. Onu yakından tanımıyordum fakat her zaman selamlaşırdık, belki
birkaç kez konuşmuştuk. 1940 yılının baharında Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi
açıldıktan sonra geçici olarak kullanılan Evkaf apartmanlarından o pembe
Ankara taşından yapılmış, üstünde Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir, Atatürk,
yazılı yeni binaya taşınmıştı. O ilk günün heyecanını hiç unutmuyorum; bu
bina on yedi yıllık yaşamımda gördüğün en güzel bina idi. Üstünden o kadar
yıl geçtiği halde her katı, her gün defalarca inip çıktığımız merdivenleri
gözümün önüne geliyor. Bazı günler batıya bakan pencerelerden kıpkırmızı bir
güneşin batmasını seyrederdik. Dil-Tarih’in (her nedense coğrafya kelimesi
atlanırdı) büyük kapısından girince heykeller ve bazen resim sergileri olan
geniş bir holü ve birde özel bir konferans salonu vardı. Bir merdiven çıkınca
solda çay ve sigara içilen bir kantin vardı. Daha sonra tarih bölümü. Bir kat
yukarda Fransız, İngiliz, Alman Edebiyatları ve Türkoloji bölümleri. Bir kat
2

yukarda Arkeoloji, Klasik diller, Hitit, Sümer, Sanskrit, Çince ve Antropoloji


bölümleri. Ve nihayet bizim son katta felsefe, sosyoloji, psikoloji bölümümüz,
coğrafya, kütüphanecilik ve galiba bir de Macarca bölümü vardı.

Bu hatırlamamda eksikler ve yanlışlar olabilir, ama bu bölümlerde ders veren


hocaların hepsini sanki bugün görmüş gibi gözümün önüne getirebiliyorum.
Onların hepsi o kadar canlılar ki saçlarının, gözlerinin renginden giydiklerine
kadar her seyi tek tek söyleyebilirim. İşte Afet Hanım yanında bir öğrencisi ile
büyük kapıdan giriyor. Bu kız öğrenci bazen onun çantasını taşırdı. İngiliz
edebiyatında Saffet Korkut, Orhan Burian ve İrfan Şahinbaş akıllı, cana yakın
genç öğretmenler. Fransız edebiyatında Jean Camborde, Bedrettin Tuncel ve
Cevdet Perin dinamik görünüşlü insanlardı. Sonra bütün Alman Profösörler
gözümün önünden geçti; Landsberger (Sümerce), Güterbock (Hititçe), Rohde
(Klasik diller), Eberhardt (Çince) ve Sanskritçe öğreten Profesör (adı Walter
Ruben’miydi?). Antropolojide Şevket Aziz Kansu, Muzaffer Şenyürek,
Nermin Hanım, Zekiye Eglar. Klasik filolojide Samim, Suat Sinanoğlu
kardeşler ve Azra Hanım. Arkeolojide Ekrem Akurgal. Turkolojide Pertev
Boratav ve Abdülbaki Gölpınarlı. Bizim felsefe ve sosyal bilimler bölümünde
Olivier Lacombe, Muzaffer Şerif, Behice Boran, Niyazi Berkes, daha sonra
Nusret Hızır bize yeni mantık kuramları dersi ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu’da
eğitim dersi vermişti. İtiraf edeyim ki bu tam bir liste değil.

İşte bütün bu öğretim üyeleri arasında bulunan Azra Erhat ufak tefek, sade
giysili, son derece dinamik ve akıllı olduğu yüzünden anlaşılan genç bir kadın.
Olsa olsa yirmi dört, yirmi beş yaşlarında. O günlerden kalma fotoğraflara
baktığım zaman hepimizin güzel ve sade giyindiğini görüyorum; diz kapağına
gelen eteklikler, evde örülmüş kazaklar ve tayyör ceketleri ile modern bir
görünüşümüz var. O günlerde ne yerlere kadar inen yeldirmeli ve omuzları
örten ipek başörtülü kıyafetler ne de göbeği açık, diz kapakları yırtık
bluejeanlar icat edilmemişti. Böyle kıyafetler hayal bile edilemezdi.

O günlerin Dil-Tarih’inde başka türlü bir serbestlik atmosferi vardı. Hem


arkadaşlıklar, erkek – kız eşitliği, hem de öğretim üyeleri ile olan ilişkiler
güzeldi. Hepimizde sonsuz bir öğrenme isteği ve merakı vardı. Üniversite
serbest dolaşılan bir yerdi. Öğrenciler dinleyici olarak branşları olmayan
bölümlerin derslerini dinleyebilirler, doçentler ve profesörlerle
konuşabilirlerdi. Hiç unutmam bir gün birkaç arkadaşla Muzaffer Şenyürek’in
raflarında sıra sıra kafatasları olan ofisine gitmiştik. Neden bilmem benim
ağzımdan Darwin faraziyesi (varsayımı) diye bir laf çıktı. Harvard’da parlak
bir doktora tezi verip memlekete yeni dönen Muzaffer Şenyürek beni hemen
“O faraziye değil nazariyedir (kuram)” diye düzeltmişti. Bu dil sürçmesinin
manasını hiç unutmadım. Psikoloji ve sosyoloji okuyanlar için İngilizce
öğrenmek gerekiyordu. Orhan Burian benim ilk İngilizce hocamdı. O akıllı,
esprit’li ve liberal görüşlü bir insandı. İrfan Şahinbaş yalnız İngiliz edebiyatı
uzmanı değil, aynı zamanda iyi bir sporcu idi. Cambridge üniversitesinde
öğrenci iken gülle atma şampiyonu olmuştu. Dil-Tarih’in arka bahçesinde
öğrencilerle voleybol oynardı. Saffet Korkut memleketimizde ilk İrlanda
tiyatrosu çevirilerini yapmıştı. Ne yazık cumhuriyetin ilk yıllarında resmi
okullardan mezun olup kazandıkları burslarla dışarıda okuyup memlekete
3

dönen ve üniversitede ders veren Saffet Korkut, Muzaffer Şenyürek ve Orhan


Burian en verimli olabilecek genç yaşlarda hayata gözlerini yumdular.

Muzaffer Şerif, Behice Boran ve Niyazi Berkes’in uzmanlık alanlarındaki


bilimsel ve entelektüel katkıları birkaç satırla anlatılamaz. Burada yalnız
yazdıkları birkaç kitabın adını vermekle yetineceğim. Muzaffer Şerif’in
Psychology of Social Norms (Toplumsal Kuralların Psikolojisi, 1936) kitabı
bu alanda kuramsal bir değeri taşıyordu. Niyazi Berkes bütün yapıtları ve
makaleleri ile Türk sosyolojisinde büyük katkıda bulunmuştur, özellikle The
Development of Secularism (1964), (Türkiye’de Çağdaşlaşma, 1973) adlı
kitabı bir klasik niteliğini taşımaktadır. Behice Boran’ın Toplumsal Yapı
Araştırmaları (1945) ve makaleleri hem sosyoloji hem düşün alanında yeni
bilimsel yöntemlere yol açmıştır.

Konumuz elbette Azra Erhat fakat geçmişi bazı ayrıntıları ile hatırlamakla onu
belirli bir tarihe ve mekana yerleştirebiliyoruz. Ne yazık Dil-Tarih’in II’nci
Dünya Savaşı yıllarında yaşanan bu “Altın Çağı” sonsuz değildi. Kuşkusuz
iyilikler ve güzelliklerin yanında kötülük ve çirkinlikler de vardı. İlk önce
Muzaffer Şerif’i bir soruşturma bahanesiyle bir ay kadar hapse koydular
(1944).1 1947 yılına gelindiğinde çirkin politika oyunları ile Behice Boran,
Niyazi Berkes ve P.N.Boratav’ın akademik hayatlarına son vermek için büyük
tuzaklar kurulmuştu.2 Azra Erhat’ta bu badirelerin içinde idi., ve 1947’de
Dil-Tarih’i bırakmaya zorlandı, kendisi kovuldum diyor.

Donnell kitaplığında bulduğum küçük kitap, Sevgi Yönetimi, Azra Erhat’ın


1970-1979 yılları arasında yazdığı Yeni Ufuklar, Forum, Sanat Dergisi ve
Cumhuriyet gazetesinde çıkan 51 makalesinden oluşuyor. Kitap iki bölüme
ayrılmış; birinci bölüm: Yazın, Kültür, Düşünce. İkinci bölüm: Kişiler,
Önsözler, Konuşmalar. Elbette ilk akla gelen şey bugün bu yazıların nasıl
okunduğu. Kitabın adı Sevgi Yönetimi, 1973’te Cumhuriyet gazetesinde çıkan
bir yazının başlığı. Azra Erhat Ankara ile İstanbul arasında bir otobüs
yolculuğunda Bolu ormanlarından geçerken, memleketimiz ne güzel ama
dertlerimiz ne çok, gençlerimiz ne zor durumda diye düşünüyor. Bu 70’li
yıllar sağ-sol çatışmalarının ayyuka çıktığı, gençlerin birbirini öldürdüğü,
hapislere atıldığı, işkencelere uğradığı yıllar. Bunalımlar, şiddet olayları
üniversitelere yayılmış, politika sloganları her tarafa, dağ tepelerine kadar
yazılmış bir ortam. İşte Azra Erhat memleketin yöneticileri gençliğe sevgi ile
yanaşsalar acaba ne olurdu diye düşünüyor ama, belki ben mitolojik bir
sosyalistim bu gerçekler artık benim anlayışım ve algılamamı aşmıştır diyor.
Bu günün Türkiye’si 1970’li yıllara göre çok daha muğlak, nüfusu artmış,

1
M. Şerif Ocak 1945’te Princeton Üniversitesinden aldığı bir davetle Amerika’ya gitti ve
1988 yılında ölümüne kadar Amerikan üniversitelerinde ders verdi, sosyal psikoloji kitapları,
özellikle insan gruplarında çatışmalar ve işbirliği üzerine yaptığı araştırmalara ait kitaplar
yazdı.
2
Dil-Tarih olayları Niyazi Berkes’in Unutulan Yıllar (İletişim Yayınları, 1997) ve Pertev N.
Boratav’ın Üniversitede Cadı Kazanı, 1948 DTCF Tasviyesi ve P. N. Boratav’ın Müdafaası,
(Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998) kitaplarında bütün ayrıntıları ile anlatılmıştır.
4

daha sanayileşmiş ve şehirleşmiş, küreselleşmenin kaçınılmaz etkisinde,


bilgisayar, Internet, e-postası, cep telefonları almış yürümüş, hem dışardan
gelen TV kültürünün hem kendi medyasının değişik esintilerinin varlığı ile
çok boyutlu ve daha uçlara giden bir ülke olsa da Azra Erhat’ın yazılarında ele
aldığı şiddet olayları, trafik kazaları, gençliğin daha fazla yabancılaşması,
kırsal bölgelerde kadınların durumu gibi ciddi sorunlar demokrasi ve insan
hakları kavramlarının belki biraz daha bilinçli olarak ortaya çıkmalarına
rağmen hala sürüp gitmekte.

Azra Erhat eski Yunanca, Latince ve birkaç Batı dili bilen bir dil uzmanı idi.
Hasan Ali Yücel’in eğitim bakanı olduğu 1939-1946 yıllarında açılan
Tercüme Bürosu klasik ve modern dünya edebiyatından çeviriler yapmak
amacını güdüyordu. Azra Erhat’ta bu büroda çalışıyordu. Dünyaya, Klasik
edebiyata açılan bir kültür politikası, özellikle Atatürk’ün uygarlığın evrensel
olduğunu söylemesi Azra Erhat’ın büyük bir hayranlık duyduğu bir ilke idi.
1977 yılında Forum dergisinde çıkan Eleştiri Üzerine Eleştiri adlı yazısı bugün
bile bir düşünce sistemini ve eleştiri konusunda Nurullah Ataç ve Sabahattin
Eyüboğlu’nun görüşlerini yansıtması bakımından önemli. Onlar dilde, şiirde,
düzyazıda, her şeyde yeni olmanın esası üzerinde duruyorlardı. Bu yenilik
kavramı klasik edebiyatlara, Rönesans kadar uzanan, aydınlanma felsefesi
çizgisinde gelişen bir hümanizma anlayışını modernliğe kavuşturuyordu. Azra
Erhat'a göre Anadolu aşık ve şiir geleneği de Homeros'a kadar uzanan uzun bir
yol. Türk halk edebiyatından aldığı örnekler de (Yunus Emre, Karacaoğlan,
Pir Sultan Abdal) bu hümanizma anlayışı içinde yer alıyor.

Halikarnas Balıkçısı diye anılan Cevat Şair Kabaağaçlı’nın Anadolu


uygarlıkları üzerine güttüğü tezler ve görüşler de Azra Erhat’ın düşünce
sisteminde önemli bir yer alıyor. Azra Erhat Halikarnas Balıkçısını bir
yirminci yüzyıl Herodotus’u olarak tanımlıyor. Sevda Yönetimi’nin Kişiler
bölümünde hem Sabahattin Eyüboğlu hem de Halikarnas Balıkçısı’nın çok
güzel çizilmiş portreleri var. Azra Erhat Yaşar Kemal’e de Homerosoğlu
lâkabını yaraştırıyor.

Kuşkusuz Azra Erhat’ın edebiyat alanında en büyük katkısı şair A.Kadir’in


işbirliği ile eski Yunanca asıl metinlerinden çevirdiği İlyada ve Odysseia
destanlarıdır (1958-1962). Gerçi İlyada 1887-1957 yılları arasında on bir kez
Türkçeye çevrilmiştir ama Azra Erhat’ın çevirisi doğrudan doğruya bir satır
atlanmadan eski Yunancadan yapılan ilk çeviridir.3 İlyada 1959’da Habib-
Edip Törehan ve 1961’de Türk Dil Kurumu ödüllerini almıştı. İlyada’nın
önsöz bölümünde Azra Erhat’ın sunduğu bilgiler, tarihi arka plandan
Homer’in anlatış tarzı ve destan formüllerine kadar o tarihe dek bütün
bilinenleri kapsayan derin bir çalışmanın ürünüdür. Onun Homeros kitabı
(1976) Gül adında bir genç kızla söyleşisinde İlyada ve Odysseia’nın
anlatılması ve çevirilerinden verdiği dizilerle açıklanmasıdır.

3
Bu bilgiyi Azra Erhat’ın Homeros kitabının kaynakçasında buldum.
5

Azra Erhat 67 yıllık yaşamında Hesiodos, Sappho, Sophocles,


Aristophanes’ten çeviriler yapmıştır. Profesör Rohde’nin Latince gramerini
çevirmiştir. 1972 yılında basılan bir Mitoloji sözlüğü derlemiştir. Colette’nin
Cheri’sini ve Antoine de Saint-Exupery’nin Küçük Prens’ini çevirmesi onun
modern-edebiyat yapıtlarına da yakınlık duyduğunu gösteriyor.

İnsanların kitapları ile yaşamlarını sürdürdüklerini kitaplıklarda tuhaf


tesadüfler de oluyor. Donnell’in o yetersiz Türkçe kitap rafında Meral
Tolluoğlunun Babam Nurullah Ataç adlı kitabı da vardı (Çağdaş Yayınları,
1980). Bir de Sabahattin Eyüboğlu’nun Hamlet çevirisini gördüm. Ne tuhaf
diye düşünmekten kendimi alamadım, işte ahbaplar hep beraberler.

Azra Erhat’ı burada derin bir minnetle anıyorum. Onun 1979 Mart’ta
Ankara’da 50 TL’e aldığım İlyada’sını bir daha okumak beni çok ilginç
yerlere götürdü. Bu bir mavi yolculuk kadar güzel ve manalı bir yolculuktu.
Evimde yıllarca önce okuduğum E.V.Rieu’nun İngilizce İlyada çevirisi vardı.
(Penguin Classic,1950). İyi okunan bir çeviri fakat düzyazı ile çevrilmiş.
Başka İngilizce çevirileri merak ettim ve araştırdım. Klasik çağda papirüs ve
parşömen üzerine yazılan, ve Bizans’ta da el yazmaları ile sürdürülen Homer
destanlarının ilk kez 1488’de Floransa’da kağıt üzerine basıldığını öğrendim.
Homerin ilk İngilizce çevirisi 1611 tarihinde George Chapman tarafından
yapılmış. Bunu aynı yüzyılda Dryden ve Hobbes’in tam olmayan çevirileri
izliyor. Ünlü şair Alexander Pope hem İlyada hem de Odyssseia’yı çeviriyor
(1715-1725),. A. Pope’in çevirisinin ilginç bir tarafı da İlyada’da her bölüm
sonunda “Gözlemler” (Observations) adını verdiği ekler. A. Pope klasik
çağlardan on sekizinci yüzyıla kadar Homer üzerine yazılan birçok metni
inceliyor, ve bunlardan aldığı bilgileri kendi eleştirelsel görüşleri içinden
geçirerek aktarıyor. A. Pope on yedinci yüzyılın sonlarında Homer’i
Fransızca’ya çeviren Anne Dacier (1654-1720) adlı bir klasik diller uzmanının
yorumlarından çok yararlanıyor. Batı dillerinde çeviriler sürüp giderken
yirminci yüzyılın ikinci yarısında Amerikalılar da Homer çevirilerini yeniden
ele aldılar.Bunlar arasında R.Fitzgerald (1961), R. Lattimore (1965) ve R.
Fagles’in (1990) çevirileri var. Bunlardan en yenisi, çok övünülen Princeton
üniversitesi profesörü Robert Fagles’in İlyada serbest şiir çevirisinin bazı
sahifelerini Azra Erhat’ın İlyada çevirisi ile karşılaştırdım. Satır satır manaları
çok yakın olmakla beraber, Türkçe ve İngilizce’nin (Amerikanca?) değişik
diller olmasından gelen bazı farklar, sahifede görünüş ve biçim, basılış farkları
var.

Ama ister istemez şunları düşünmekten kendimi alamadım. R. Fagles İlyada


ve Odysseia çevirilerini yaptığı zaman İngilizce’de 1611’den beri sürmekte
olan bir Homer çevirisi geleneği vardı. Bundan başka aşağı yukarı aynı
zamandan beri gelen ve Shakespeare ve King James inciline dayanan çok
gelişmiş bir dil ve edebiyat birikimi vardı. Yüzyıllar içinde her ne kadar diller
değişse ve her kuşak yeni bir Homer çevirisi yapmanın gerektiğini hissetse
bile zengin bir edebiyat birikiminin çeviri üzerindeki olumlu etkisi
yadsınamaz. Homer’in sözsel destan geleneğinden etkilendiği gibi Azra
Erhat’ta çevirisinde Anadolu halk edebiyatından gelen bir birikimden
etkileniyor. Homer’e atfedilen ve A. Pope’in çok yerinde olarak işaret ettiği
6

gibi, yalın olmak ve aynı zamanda kahramanlığı temsil etmek Anadolu saz
şairlerinin de özelliğidir. Bundan başka Azra Erhat’ın Türkçesinde yirminci
yüzyılın modern Türk şairlerinin (A.Kadir bunlardan biri idi) kullandığı yalın
Türkçeyi de sezmek mümkün; burada elbette Nazım Hikmet’in Şeyh Bedrettin
ve Kuvayi Milliye destanları akla geliyor. Ama aslında Azra Erhat’ın uğraşı
çok güç bir uğraştı ve o bir ilk olma özelliğini taşıyor. Kuşkusuz o batıda
yapılan Homer çevirilerini çok iyi biliyordu; burada Almanca bilmediğim için
ele almadığım Almanca Homer çevirilerini ve araştırmalarını da çok iyi
biliyordu.

Azra Erhat’ın İlyada çevirisi önsözünde Homer’in epik sanatı için yazdıkları
ve bilimsel araştırmalarının değerini burada tekrar vurgulamak istiyorum.
Onun dipnotları bile benim için güzel okumalara yol açtı. Azra Erhat bir
dipnotta (İlyada, Önsöz, s.64) Homer için anlatış biçiminin en iyi
incelemesinin Erich Auerbach’ın Mimesis, Batı Edebiyatında Gerçeğin
Temsili (ilk Almanca Baskı, Bern, 1946. Amerikan Baskı, Princeton, 1953)
kitabında bulduğunu söylüyor. Yirminci yüzyılın önemli bir edebiyat eleştirisi
kitabını yazan E.Auerbach Almanya’ya Nazizmin gelmesinden sonra
Türkiye’ye sığınmıs, İstanbul üniversitesinde Romans dilleri bölümünde ders
vermiş ve bu kitabı 1942 Mayıs ile 1945 Nisan arasında İstanbul’da yazmıştı.
Gene İlyada’nın önsözünde bir dipnotta Azra Erhat İlyada’yı 1937’de
Fransızcaya çeviren Paul Mazon’dan söz ediyor (s.72). Büyük New York Halk
Kitaplığının milyonlarca kitabı arasında Paul Mazon’un İlyada çevirisi de
vardı. Bu çeviri de düzyazı. P. Mazon önsözünde Fransızca ve Homer’in
Yunancasının farklı diller olmasının (Fransızca’ya analitik Yunancaya
formulaik diyor) bunu gerektirdiğini söylüyor. Fakat önemli olan bu değildi,
önemli olan kitabın her Fransızca çeviri sahifesinin karşısında Yunancasının
olmasıydı, ve onun görünüşü Azra Erhat’ın Türkçe çevirisine benziyordu.

Azra Erhat’ın Donnell kitaplığında bulduğum küçük kitabı sayesinde üç aya


yakın bir zaman içindeki okuma yolculuklarından sonra başka tesadüfler de
karşıma çıktı. New York’ta kitap ve elyazması koleksiyonları olan Grolier
klübünde Dünyanın Aynası adında İsviçre’deki ünlü Bodmer Bibliotekinden
seçilmiş bir elyazmaları sergisinde 1469 yılında Burgonya Fransızcası ile
yazılmış resimli bir elyazması gördüm: Histoire de Thébes, Histoire de Troie,
by Guido della Colona. Kitabın açıldığı sahifede Troya savaşından Hektor’un
eşi Andromakhe’ye veda sahnesinin resmi vardı. Andromakhe kucağında
tuttuğu oğlunu babasız bırakmaması için Hektor’a savaşa gitmemesi için
yalvarıyordu. Bundan başka bu sergide İ.Ö. birinci yüzyılda yapılmış mermer
bir Homer büstü ve Odysseia’ya ait kilden yapılmış iki rölyef’te vardı.

Her yerde Homer karşıma çıkıyordu. Onun Batı edebiyatının kurucusu


addedilmesinin nedenlerini düşündüm. 2700 küsur yıl öncesine giden sözsel
destanlardan doğan Homer epikleri neden Batı edebiyatının kurucusu oluyor ?
Bu tunç çağından günümüze kadar süregelen destanlarda konu olan bazı
gelenekler bugün bile ülkemizde geçerli: adak adamak, kurban kesmek, sığır,
koyun etlerini açık ateşte pişirmek, buğday ve ekmeğin önemi, törenlerden
önce yıkanmak, ölümlerden sonra şölen çekmek, kadınların ağıt yakması,
kadınların başlarındaki beyaz örtüler v.b. Daha evrensel boyutları olan olaylar
7

arasında savaş ve savaşın dehşetleri, amansız yıkıcılığı, esir almak, kadın-kız


kaçırmak, kıskançlık, kin ve öç almak, ve affedebilmek... insan hırsları olan
tanrılar, tanrılaşmış insanlar... denizler, gemiler, bütün doğa betimlemeleri,
bitkiler ve hayvanların adları ve onları örnek alan benzetmeler. Bu örnekler
daha da uzatılabilir. Günümüze kadar önemini yitirmeyen ve yüzyıllardır
tekrar tekrar birçok dile çevrilen Homer destanlarını evrensel bir miras saymak
daha doğru olmaz mı?

Azra Erhat Homer destanlarını Türkçeleştirmekle üstün çevirmenler


arasındaki önemli yerini alıyor. Her şeyin eleştirilip, büyük hikayelerin (grand
récits) didik didik incelendiği ve çok zaman yadsındığı bu post modern
dünyamızda kalıcı değerleri olan yapıtları dilimize çevirdiği için kendisi de
kalıcı oluyor.4 Hele ülkemizde klasikleri çevirmenin adeta vatana ihanet
olduğunu sanan insanların olduğu yıllarda uğraşının çok kolay olmadığı
düşünülürse (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, ss. 451-452).

Ben de kişisel olarak çok az tanıdığım fakat kitaplarını severek okuduğum ve


incelediğim değerli bir Türk kadınını yazmak cesaretini yıllar önce aynı
mekanda aynı havayı soluduğumuz için buldum.

Nilüfer Mizanoğlu Reddy


23 Nisan 2001, New York

4
Azra Erhat’ın yapıtlarının çoğu New York Halk Kitaplığının merkez binasında
araştırmalara ayrılmış kataloglar bölümünde bulunuyor.