YAROSLAV

HAŞEK

ARSLAN ASKER ŞVAYK
Çeviren:

SAMİH TİRYAKİOĞLU

VARLIK

YAYINEVİ

BÜYÜK ESERLER KİTAPLIĞI: 200

Temmuz, 1971

I JAROSLAV HAŞEK ve ARSLAN ASKER ŞVAYK
Çek yazarı Jaroslav Haşek, 24 N i s a n 1883'te Prag'da doğdu, 2 Ocak 1923'te Lipnice'de öldü. H a k k ı n d a anlatı­ lan sayısız hikâyelerle fıkralar onu, Çek dadaizminin bir k a h r a m a n ı h a l i n e s o k m u ş t u . G e r ç e k t e n Haşek dergilerde, gazetelerde, yıllıklarda yazdığı birçok s e r ü v e n l e r d e n çok, kendi başından g e ç e n l e r dolayısiyle ün kazanmıştı. Yaşantısı bir acaiplikler zinciri halinde sürüp gitti. Hayatını y a z a n l a r o n u n —tıpkı, örneğin, Edgar Allan Poe gibi— içkiye aşırı d ü ş k ü n o l d u ğ u n u belirtiyorlar. Haşek, büyük bir özgürlük t u t k u s u n u n etkisi altında, 1904 - 1908 arasında anarşist bir a k ı m a karışmış; beri yan­ dan birbiriyle hiç ilgisi o l m a y a n odacılık, b a n k a memur­ luğu, çeşitli gazetelerde, h a t t a bir bilimsel dergide yazar­ lık gibi işler yapmış; b u n u n dışındaki zamanlarını avarelik, serserilikle geçirmişti. 1911'de g ü l ü n ç bir politik parti kurdu, o zamanlar Çekleri b o y u n d u r u ğ u altında tutan A v u s t u r y a İmparator­ l u ğ u n a ve H a b s b u r g h a n e d a n ı n a körü körüne bağlıymış gibi bir tavır takındı. S a r a y b o s n a ' d a k i suikast s o n u c u n d a A v u s t u r y a veliahdi arşidük Ferdinand öldürülüp Birinci D ü n y a S a v a ş ı pat­ lak v e r i n c e Haşek a s k e r e g i t m e y e razı oldu; sonradan. 1916'da Rusya'ya geçti ve orada, y u r d u n u n bağımsızlığı u ğ r u n d a Avusturya'ya karşı savaştı, 1918'de Kızılordu'ya katıldı. 1920 de Haşek'i Prag'a y a n ı n d a bir kadınla d ö n m ü ş gö­ rüyoruz. Onu h e r k e s e bir Rus prensesi diye tanıtıyordu.

6

ARSLAN ASKER

ŞVAYK

Haşek 1920 - 1923 arasında, «Arslan A s k e r Şvayk»ı yaza­ rak tefrika halinde yayınladı. Ancak, içkiye çok düşkün o l d u ğ u için yazı y a z a m a z hale geldiğinden, arkadaşları onu bu t u t k u d a n kurtarmak istediler, alıp Lipnice'ye gö­ türdüler. H a ş e k orada, romanını b i t i r e m e d e n öldü. Kitabı­ nı s o n r a d a n Karel V a n e k t a m a m l a d ı ama, yazdığı bölüm d a h a az başarılı oldu.

N a s r e d d i n Hoca, D o n Kişot, Şarlo gibi evrensel bir tip olan Şvayk, birçok ressamlarla tiyatro ve s i n e m a sah­ n e y e koyucularını ilgilendirmiştir. Ş v a y k ' ı n serüvenleri b a ş l a n g ı ç t a Birinci D ü n y a Sava­ şını ele a l m a k l a birlikte, s o n r a d a n d a h a g e n e l bir nitelik edindi. Eserin belirli bir k o n u s u yoktur: K a h r a m a n ı n ı n ba­ ş ı n d a n g e ç e n l e r i ayrı bölümler halinde anlatır. Ş v a y k bir halk kahramanıdır, b ü y ü k şehirler halkın­ da g ö r ü l e n türden, alaycı bir z i h n i y e t e sahiptir. Fakat bu­ rada alaycılık; i n s a n r u h u n u çırılçıplak soyarak gündelik h a y a t ı n acıklı m i s k i n l i ğ i n e gelip dayanmaktadır. Arslan A s k e r Ş v a y k ' ı n serüvenlerinin dekoru, Birinci D ü n y a Savaşıdır. Kitapta bu s a v a ş ı Ş v a y k ' ı n olaylar kar­ şısındaki h e m dâhice, h e m a p t a l c a kurnazlığı ardından seyrederiz. Ş v a y k için bu s a v a ş bir o r d u n u n ve bütün A v u s t u r y a y a ş a n t ı s ı n ı n b o ğ u c u bürokrasisini temsil eder ama, eser yalnız ufak bir azınlığın çıkarları u ğ r u n d a ya­ pılan iğrenç bir s a v a ş ı n da tasviridir. Ancak, o g ü n ü n ko­ şulları altında işi a l a y a v u r m a k t a n b a ş k a y a p a c a ğ ı şey de yoktu. Ş v a y k ' ı n serüvenlerinin, Haşek'in kendi başından ge­ ç e n olaylar o l d u ğ u söylenir. Yazar Rusya'da s a v a ş tutsa­ ğı olarak bulunmuş; bolşeviklere k a t ı l m a d a n önce, Çekos­ lovak lejyonlarında da s a v a ş m ı ş t ı çünkü. «Arslan A s k e r Şvayk» aynı z a m a n d a barışı y ü c e l t e n bir övgü, bir destandır. Bu niteliği ile Çekoslovakya'da bir

tu ku

py

ıld

ı ız

Altında şu bir tek söz okunmaktadır: «Dayanın!» Samih TİRYAKİOĞLU ıld py tu ku * ı ız . Fakat Şvayk son günlerde. h a t t a J a p o n c a ile Kor e c e y e bile çevrilmiştir. yabancı radyo­ lar ş ö y l e h a b e r veriyorlardı: Çekoslovakya'nın çeşitli yerlerinde gizli d i r e n m e hare­ ketinin elemanları duvarlara bir portre yapıştırmaktadır­ lar. Ancak. m a s u m yüzü. t ü m ü ya da bir b ö l ü m ü h e m e n h e m e n bütün d ü n y a dillerine. şimdi bir b a ş k a boyunduruk altındadır. büyük ilgi ve başarı kazanmıştı. Bu kitabın çevirisinin s o n a erdiği gün. Arslan A s k e r Şvayk'ın kişiliğine bakarak herkesin Çek ulusu hakkında yanlış yargılara v a r a b i l e c e ğ i n d e n çekinmişlerdi. yurdun­ da yine g ü n ü n k a h r a m a n ı haline g e l m i ş bulunmaktadır. o z a m a n için y e p y e n i bir s a h n e ve ışık tekniği ile o y n a n m ı ş . açık yürekli ve saf gülümseyişiyle. r o m a n ı n ünü kısa z a m a n d a Ç e k o s l o v a k y a sınırlarını aşmış. Eser A l m a n y a ' d a tiyatro o y u n u haline getirilerek Erwin Piscator'un avant-garde tiyatrosunda.ARSLAN ASKER ŞVAYK 7 süre yasaklanmıştı. Roman için sakıncalar ileri sürenler. Bu. yalnız Çek eleş­ tirmenleri olmuştu: Çünkü bunlar. Ş v a y k ' ı n portresidir. Birinci D ü n y a S a v a ş ı n ı n s o n u n d a Avusturya'nın bo­ y u n d u r u ğ u n d a n kurtulan Çekoslovakya.

Şvayk. en tabii edasıyla: «Adım Şvayk. Bununla birlikte kişilikleri öylesine zengin.. adı ilkçağın gaze­ teleriyle okuma kitaplarına geçsin diye. kendisinden hiçbir «mülakat» istemeyen gazeteciler tarafından da rahatsız edilmeden. bu yeni. Adını sorarsanız size dünyanın en rahat. Ben bu arslan asker Şvayk'ı çok seviyorum ve onun Birinci Dünya Savaşındaki serüvenlerini si­ ze anlatınca bu bilinmez. Bu az konuşan küıksız adam kahraman ve yiğit bir savaşçıdan. Erostratos olacak o budala gibi. sakin sakin yürüyüp gi­ der. eski «arslan asker Şvayk»tan başkası değildir: Avusturya'nın egemenlik çağın­ da Bohemya krallığının tüm vatandaşları onun adını ağızlarından düşürmezlerdi ve hiç şüphe etmeyelim ki ünü. Bu bile çok güzel bir şey olsa gerek! tu ku py ıld ı ız YAZAR . alçak gönüllü kahrama­ nı sizin de çok seveceğinize inanıyorum. Diana ta­ pınağını ateşe vermiş değildir.» der. Öyle ta­ nınmamış.ÖNSÖZ Büyük bir çağ büyük adamlar ister. onun gibi tarihe geç­ memişlerdir. yeni Çekoslovak Cumhuriyetin­ de de katiyen unutulacak değildir. öylesine karmaşıktır ki Büyük İskender'i bile gölgede bırakır. meçhul kahramanlar vardır ki Napoleon'un ününü kazanmamış. Prag sokaklarında bugün hır­ pani bir adama rastlayabilirsiniz.. büyük çağın tarihinde ne önemli bir rol oynadığından ha­ bersizdir. Kimseyi rahatsız etmeden.

.» — «Yok canım. iğrenç birer canavarı andıran sokak kö­ peklerine birtakım soy kütükleri uydurup bunları satarak geçiniyordu. Sonra da Ferdinand Kokoşka var. Boş zamanlarında romatiz­ malarını da iyileştirmeğe çalışmaktaydı. O yok artık!» — «Hangi Ferdinand'dan sözediyorsun. «İki Ferdinand tanıyorum ben. — «Neymiş fazla olan?» diye sordu.I ARSLAN ASKER ŞVAYK BİRİNCİ D Ü N Y A S A V A Ş I N A KATILIYOR Sağlık kurulundan hakkında «sıfır numara ap­ tal» kararı çıkan Şvayk. Evinin bir odasında oturduğu kadın: «Bu ka­ darı da fazla doğrusu patron!» dediği sırada Şvayk da dizlerini Opodeldok merhemiyle oğmaktaydı.. Bu ikisinden biri söz konusu ise ne biri. — «Daha n'olsun! Bizim Ferdinand. Bir gün yanlışlıkla bir şişe saç ilâcı içmişti. Bir yandan da yi­ ne dizlerini oğuşturmağa devam ediyordu. Ba­ yan Müller?» diye sordu Şvayk. askerlik yapmaktan vaz­ geçmiş. Arşidük Ferdinand'dan sözediyorum ben!» tu ku py ıld ı ız . ne öbürü için uzun boylu yazık olmuş değil. köpek pisliklerini toplar hani. Birisi eczacı Pruça'nın yanında tezgâhtardır.

'Nerde gelmiş başına bu iş Arşidük'ün. Düşünsenize.10 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk: «Vay canına. Kapıcıyı da hatta: Adamcağız «noluyor?» diye görmek için üçüncü kata çıkmış. Yabana atılır iş değil böyle bir suikast.» — «Bayan Müller. silsile­ sini öldürdü.. Tabancaların bir sürü çeşitleri de vardır sonra. ka­ çak avlanan bir serserinin orman bekçisine ateş etmesine benzemez yani. ha? Görüyor­ sun ya Bayan Müller. Sonra bahse gi­ rerim ki bu işi yapan adam. Bu işi olsa olsa Türkler yapmışlardır. öyle tabancalar vardır ki deli gibi tetiğe asılırsın da ateş almaz bir türlü. anlarsın ya. Sonra arşidükler titiz in­ sanlardır. Arşidüşesle birlikte.. şık da giyinmiş olsa gerek. tu ku py ıld ı ız . Hem de Saraybosna'ya. Ba­ yan Müller! Bosna'da orası. insan bir otomobil alır da işin nereye varacağını bilmez. Bizim iyi yürekli Arşidük göğe çıktı demek ha. patron. amma haber ha!» diye bağırdı. Bayan Müller? Ama uzun sürmemiş bu iş doğrusu! Ruhunu rahatça teslim etmiş mi.. İnsan bir yerden bir yere gitti mi başına kötü işler gelebilir.. son nefesinde çok mu acı çekmiş yoksa?» — «Göz açıp kapayıncaya kadar öldürülmüş.» — «Olur şey değil! Otomobille. ha?» — «Saraybosna'da. Onlar da öcalıyorlar şimdi. her isteyen yanlarına giremez onların. otomobille gitmiş oraya. biliyorsun Bayan Mül­ ler. BosnaHersek'i onlardan almamalıymış. Nusle'de bir efendi tabancayla oynadı da soyunu. tabanca dediğin çocuk oyun­ cağı değildir ki! Geçenlerde bizim orada. Tabancayla Öldürmüşler. Arşi­ dük olsa bile hatta. bir arşidükü öldürmek için işporta malı tabanca kullanılmaz. Yalnız.

hiç ötesi yoktur bunun. şu Luccheni'yi hatırlarsın tabii. Madem ki işe yeğeniyle başladılar. eee. ilk ya­ pacağın şey gidip birisine akıl danışmaktır. o zaman da «iş başarıyla biter. İşin sonu da gelmiş değil. Göreceksin bak. Bizim yaşlı babanın çok düşmanı var. Asıl önemlisi.» millî marşımız­ da da söylediğimiz gibi hani.. Silindir şapka giymek gerek. Bayan Müller. Bak örneğin. kimi bu öğüdü verir.» Şvayk dizlerini oğma işini bitirerek: «Tabii öyle olacak. Hesap pusulası gelince o adamın öde­ yecek parası yoktu. «Diyelim ki ar­ şidükü ya da imparatoru öldüreceksin. Daha da iyisini yapmıştı o: İmparatoriçenin yanında sakin sakin giderken birdenbire işini bitirivermişti kadıncağızın. Geçen gün lokantada birisi de öyle diyor­ du ya: Günün birinde bütün bu hükümdarlar peşpeşe geberecekler de başsavcı bile çare bulamıyacak buna.ARSLAN ASKER ŞVAYK 11 değil mi ya? Böyle büyük bir beyzadenin karşısına hırpani kılıkla çıkılamaz. o Ferdinand'dan çok daha faz­ la hatta. yoksa alırlar seni içeriye. Bayan Müller. sıralarını bekleyen daha çook kimseler var. Ogün bugün imparatoriçeler geziye çıkamaz oldular.. biliyor musun. İnsan­ lara fazla güvenmemek gerek. Bayan Müller. Kimi şu. böyle bir kişi önünden geçtiği sırada uygun ânı seçmek­ tir. Adam bunu görünce lokantacıya ku tu py ıld ı ız . bizim rahmetli imparatoriçe Elizabeth'i üç köşeli bir eğe ile öldürmüştü. çar­ la çariçeyi bile öldürecekler. Her­ kes bir fikir söyler. bizim imparator da yakında sırasını savar belki. lokantacı da polis çağırmak zorunda kaldı. kibar tavırları da bir güzel öğretirler ka­ rakolda!» — «Birkaç kişiymişler galiba.» dedi.

ku tu py ıld ı ız . Doğrusu şu ki Bayan Müller. polise de iki tokat patlattı. Yüzüne karşı: «Yaşasın!» diye bağıran bir adam görür. Başgardiyanın rütbesi indirildi. 'Askı da kendisinin değildi üstelik! «Panto­ lonum düşüyor» diyerek başgardiyandan almış. biliyor musun Bayan Müller.» diye düşünür. şu anda birsürü şey­ ler olup bitiyor! Avusturya da kaybediyor bu yüz­ den. Ben askerliğimi yaptığım sırada bir piyade eri bir yüzbaşıyı öldürmüştü. Bir mürekkep şişesini kırmış.» Şvayk giyinirken Bayan Müller sordu: «Peki n'olmuş sonra bu asker?» Şvayk melon şapkasının tozunu alarak: «Pantolon askısıyla kendini astı. sepet­ lemeğe kalkmışlar ama o.» dedi. Ondan sonra da işler kendiliğinden yürümüş: Bi­ zim ahbap tüfeğini kaptığı gibi yüzbaşının tam kalbine bir kurşun yollamış. ne var harp divanı kendisini ölüme mahkûm etsin diye bekleyecek. böyle durumlarda n'pacağmı şaşırır insan. değil mi ya? Anlıyorsun ya. bizim ahbaba dört gün hapis vermiş. yüzbaşının odasına gitmiş. Kurşun yüzbaşının sırtından çıkıp kalem odasında da hasar yapmış üstelik. Derken yüzbaşı odadan çıkmış. yüzbaşıyla ille de konuş­ mak için ayak diremiş. orada da bil­ mem hangi kiliseye vaiz oldu. po­ lis arabasına koyup o bildiğin yere götürdüler onu. evrakı kir­ letmiş. Elbette öyle yapar. Arşidük Ferdi­ nand için de böyle olmuş herhalde. altı ay da hapis cezası yedi. Kolayca aldanıyor insan. Bugünkü günde na­ muslu adam kalmadı artık. Ama hapis­ te çürümedi haaa! İsviçre'ye kaçtı. Bayan Müller. «iyi bir adam olsa gerek bu.12 ARSLAN ASKER ŞVAYK bir tokat aşketti. Adamcağız tüfeğine mermi sürmüş.

so­ ğuk alıverir belki. Laf aramızda. Her şey çabucak olup bitmeli. Lokantanın sahibi Palivec fincan tabaklarını yıkıyor. Bir tek kurşun mu yemiş. ben bizim lokantaya gidiyorum şimdi.. «b. hayvan ku­ lakları iyileşmedikçe yola çıkacak halde değil. Ben olsam bir browning tabancası alırdım bunun için.» dersin. şişman olsun yirmi tane kadar arşidükü öldürebilirsin bununla. Ama okumuşluğu da vardı haaa. Por­ tekiz'de de gördük ya bunu.. ağzını aç­ tı mı «kıç» gibi. Eh. kulaklarını kesti.» Lokantada tek bir müşteri vardı. Odanın anahtarını ka­ pıcı kadına bırak. Bayan Müller. zayıf bir arşidüke göre şişman bir arşidükü öldürmek daha kolaydır. Bütün mermi­ lerini boşaltmış adam onun üstüne. Gösterişsiz birşeydir. pat­ ronun özel ağılında. Köpek için gelirlerse şöyle dersin lütfen: «Köpek köyde. Her önüne gelene: "Waterloo savaşında kendisine: «Teslim ku tu py * ıld ı ız . görünüşe aldanmamak ge­ rek.» — «Tabii! Böyle işlerde elçabukluğu marifet.» gibi laflar etmeden duramaz­ dı. ar­ şidük kurşunlarla kalbura dönmüş. Bayan Müller. Bretschneider adında sivil bir polisti bu. değil mi? Arşidük gibi çok şişmandı o da.. birkaç tane mi?» — «Gazetelerin yazdıklarına göre. Kurşunlarla delik-deşik olan kralın hikâyesini hatırlarsın.ARSLAN ASKER ŞVAYK 13 Ama gel gelelim. küçücük bir biblo gibidir ama iki dakika içinde zayıf olsun. Palivec patavatsızlığıyla tanınmıştı. Bayan Müller. Bretschneider de onunla konuşmaya çalışıyordu ama boşuna. patron.

biri gelip benden bi­ ra isterse: «Buyurun.:I» Bretschneider hafif bir umuda kapılarak: «Saraybosna'da da yaman işler olmuş haaa!» diye bir laf attı ortaya.» derdi. Bugünkü günde böyle işlerle uğraşırsan başın be­ lâya girer.14 ARSLAN ASKER ŞVAYK olun!» diyen İngilizlere Napoleon'un hassa birlik­ leri komutanı da «B..» derim. İnan­ mazsan Victor Hugo'nun bu konuda yazdıklarını oku da gör. her gün kavga-dövüş olur orada çünkü. Bir süre böyle sessiz durduktan sonra sordu: «Eskiden İmparatorumuzun bir resmi vardı bura­ da. Palivec: «Hangi Saraybosna?» diye sordu. Bu tür­ lü laflarla kafamı ütüleyen olursa sepetlerim onu.» diye cevap vermiş. Ben esnaf adamım. «Şu Nusle'deki meyhane mi yoksa? Hiç şaşmam doğ­ rusu.» ku tu py ıld ı ız . Palivec tabakları büfenin üstüne yerleştirir­ ken cevap verdi: «Yok canım.» diyecek oldu. şimdi aynanın asılı olduğu yere asılıydı.» Bretschneider umduğunu bulamayınca sustu. bom b. Nusle'nin nasıl yer olduğunu herkes bilir. Ne dersin bu işe?» Palivec piposunu yakarken terbiyeli terbiyeli "cvap verdi: «Böyle işlere karışmam ben. bütün bunlar üzerime gerekmez benim. patron. politika ya da rahmetli arşidük.» — «Bosna'daki Saraybosna'dan sözediyorum sana. Arşidük Ferdinand'ı öldürdüler ora­ da. O Saraybosna bu Sa­ raybosna. Tam şuraya. boş salona göz gezdirdi. İnsan Pankrac mapusanesini boylar yoksa. Patronu konuşturmak isteyen Bretschneider: «Yaz çok güzel geçiyor.

ARSLAN ASKER ŞVAYK 15 Patron: «Haaa. Bununla da uğraşmadım hiç.» diye cevap verdi.» Bretschneider sordu: «Neden tam on iki ta­ ne?» — «Yuvarlak hesap olsun diye. Çok insan geli­ yor buraya.» dedi. Neme ge­ rek?» — «Ama Saraybosna denen o mendebur yerde de yaman işler olmuş haaa. Bir şeyi fazla deştin mi altından çapanoğlu çıkar. ondan sonra al başına belâyı. Hersek'te de hava dehşetli sıcaktır.» Palivec bu sorunun kılçıklı birşey olduğunu sezdi. kaçamaklı bir cevap verdi: — «Bu sırada Bosna'da da. Ben orda askerliğimi yaparken albayımızın başına her gün buz kesesi koyarlardı. bakarsınız biri kalkar münasebetsiz bir laf eder. Gözleri daldı ve Şvayk gelince parladı ancak.» — «Hangi alayda askerlik yaptın sen. o kadar merak­ lı değilim üstelik. haklısınız. Bizimki daha kapıdan girer girmez «bir siyah» ısmarladı: — «Viyana'da da herkes siyahlar giydi bu­ gün. Bretschneider'in gözleri umutla ışıldadı. Böyle olunca ku tu py ıld ı ız . «Ama sinekler boyuna üstüne pisledikleri için res­ mi kaldırıp tavanarasma koydum. patron. Sert sert: — «Konopiste'de on tane kadar kara bayrak var.» diye ekledi.» Polis iyiden iyiye sustu. pat­ ron?» — «Böyle pestenkerani şeylere kafa yormam ben. Şvayk birasını içtikten sonra cevap verdi: «On iki tane olması gerekirdi.

Ama kışlada da disiplin ge­ rek. kıv­ randım durdum hep. o olmasa hepiniz may­ munlar gibi ağaçlara tırmanmaya kalkardınız ama askerlik sizi adam ediyor. Şvayk: «Ne münasebet!» dedi. bunu söylerim: Saraybosna'da da her şeye bir geçit tö­ reni sebep oldu. insan içine çıkacak hale sokuyor. «Türkler yap- ku tu py ıld ı ız . İm­ parator olmaya ömrü vefa etmedi. Karel mey­ danındaki park diyelim. böyledir bu. Bizim albay Makovec şöyle derdi hep: «Aptal sürüsü. O da yakında mareşal olacaktı. bunu bilir bunu söylerim ben. sessiz sedasız olu­ vermişti. Vay anam vay! On beş günlüğüne tıktılar be­ ni içeriye. Beni en çok bu korkutur hep.» Bretschneider: «Saraybosna'da her şey Sırp­ ların başı altından çıkmış. Atına yeniden binsin diye itmek istedi­ ler ama adamın çoktan ölmüş olduğunu gördüler. Tam iki gün de elim kolum bağlı.» Uzun bir sessizlik oldu.16 ARSLAN ASKER ŞVAYK sayması kolay olur. Bir geçit törenin­ de olmuştu bu iş. bunu da Şvayk içini çekerek bozdu: — «İşte Tanrının adaleti huzuruna çıktı adamcağız: Tanrı'nın rahmeti üzerine olsun. Tesadüf bu ya. Bu geçit törenlerinde de iyi iş­ ler olmaz hiç. anladınız mı hıyar herifler!» Doğrusu da bu h a a a ! Bir parkı gözönüne getirin. Ben bunu bilir. her ağacın üstünde de di­ siplinsiz bir asker.» diye laf sokuşturdu. benim üniformamda da yirmi tane kadar düğme eksikmiş. Ben askerdey­ ken de bir general attan düşmüş. Sonra birşeyi düzüneyle aldın mı daha ucuza gelir. Bugünkü gibi hatırımda: Yine böyle bir geçit törenindeydi. disiplin denen şey çok gereklidir.

Yunanistan'a yenilmişlerdi ya. Şvayk patrona dönerek: «Türkleri sever misin sen?» diye ekledi. 1912'deki Bal­ kan Savaşında Türkler. vızgelir bana. Bunu bilir. Türk olmuş. «Ama kabul et ki krallık için büyük kayıp oldu bu. ondan işte. kimse inkâr edemez bunu. Avusturya Bosna-Hersek'i onların elinden aldı ya. hakkındır bu senin. Tek eksik ta­ rafı. müşteri müşte­ ridir bence. katolik ol­ muş. büyük kayıp. Türk de olsa. Avusturya'dan yar­ dım istemişlerdi ama Avusturya buna yanaşmayın­ ca onlar da Ferdinand'ı öldürmüşlerdi. Sırbistan'a. Hepsi buy­ du işte. politikaya karışma­ yız.» Sonra da Şvayk Avusturya'nın Balkanlardaki politikası üzerine görüşlerini anlattı. Bulgaristan'a. bunu söylerim ben. Ferdinand'ın yerini herhangi bir enayi tutamaz çünkü. İçkinin parasını verdin mi başımın üstünde ye­ rin var. daha şişman olmamasıydı. bağır bağırabildiğin kadar.» dedi. Saraybosna'daki işi yapan Sırp olmuş.ARSLAN ASKER ŞVAYK 17 tırdılar bu işi. müslüman olmuş. «Biz esnafız.» Bretschneider'in içinde iki kişiden hiç değil­ se birini suçüstü yakalamak umudu yeniden be­ lirmişti: «Çok doğru düşünüyorsun patron. «Sevmezsin değil mi?» Palivec: «Valla.» dedi. anarşist olmuş ya da Çek gençlik örgütünden olmuş.» Bretschneider birden sordu: «Ne demek isti­ yorsun yani?» ku tu py ıld ı ız .» Patronun yerine Şvayk cevap verdi: — «Evet. Çok büyük kayıp hatta.

Domuzlarını satmaya her gelişinde kimse almak istemiyor. o da ayrı mesele.» dedi. ha? Rezalet. Patron beni iyi tanır. Yeni bir arşidükle evlenmek dersen. Hayvan herif hekim ken­ disine iğne yaparken geberdi gitti. hergelenin biri olsa gerek. Düşünüyorum da. Bizim orada.18 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk memnun bir tavırla tekrarladı: «Ne mi demek istiyorum? Sadece şunu: Arşidük daha şiş­ man olsaydı Konopiste'deki av malikânesinde man­ tar ve çalı-çırpı toplayan kocakarıların peşinden koşarken kalbi durup ölürdü de böyle utanç veri­ ci tarzda ölmek zorunda kalmazdı. yuttuğu su­ ları boşaltmak gerekti. Ufak bir kavgada adamı pazar yerinde şişlediler. Budejovice'de Bretislav Ludovic adında bir domuz celebi vardı. gidip çıkarmak zorunda kaldılar. o da bunu söyleyebilir. herkes: «Budejovice'de şişlenen herifin oğlu bu. Bir de oğlu vardı. «Önce arşidükten sözediyorsun. arşidükün dul karısının yerinde olmak is­ temem doğrusu. koskoca imparatorun yeğenini tavşan gibi vur­ sunlar. «Şimdi n'apacak acaba?» diye so­ ruyorum kendi kendime. sonra da domuz celebinden.» diyordu. Yalnız. Küçük Kardeş anlamına ku tu py ıld ı ız .» Şvayk kendini savunmak için cevap verdi: «Hiç bir kıyaslama yaptığım yok. Kimseyi kim­ seyle kıyaslamadım hiç. Konopiste malikânesi sahipsiz kaldı. Kim diyebilir ki kadmcağız bir daha Saraybosna'ya gitmeyecek ve ikinci kez dul kalmayacak? Hluboka yanındaki Zliva'da bir korucu vardı. bütün gazeteler bunu yazı­ yor. So­ nunda adam kendini Krumlov'da Vltava nehrine attı. Tanrı korusun beni bundan. Çocuklar babasız.» Bretschneider: «Sen de amma kıyaslamalar yapıyorsun haaa.

kaçak avlanan köylüler onu öldürdüler. Kadın sekiz çocuğuyla Vodnany'de bir koca daha buldu. Saray danışmanla­ rından biri o lafı duyunca çıldırdı. Hluboka'ya gidip prens hazret­ lerinin özel kalemine başvurdu. kadıncağız üç korucudan edindiği altı ço­ cukla kala-kaldı.» dedi. Bu sefer de işler yolunda gitmezse n'apacağım bilmem. — «Bunu söyleyemem bakın. «Hiç mi hiç pişman değilim. «Sen de çeşni değiştirmek için Yareş'le evlen. bu lafı tekrarla­ yacak babayiğit çıkmadı hiç çünkü. sonra da gidip teslim oldu. Korkunç. biliyor musun?» diye sordu. işi örtbas etmek için adamı hâlâ bir höcrede kapalı tutuyorlar. Birkaç yıl olu­ yor. O adamı da öldür­ düler. İmparatorumuz için de çok ağır bir laf etti sonra. bir gece kocası baltayı kaptığı gibi kadının kafatasmı parçaladı. Asılacağı gün kendisini darağacma götüren papazın burnunu «hart» diye ısırıp kopardı. Herifin acaip bir zanaatı vardı. Bu adam da korucuydu ama kaçak balık avlayanları kovalıyor­ du. Kadın onunla evlendi.» Bretschneider umuttan titreyen bir sesle: «Neymiş o laf. Kadın üçüncü kez yine bir korucuyla evlen­ mek istedi ve şöyle düşündü kendi kendine: «Hak oyunu üçtür.» diye öğüt verdiler ona. Karı­ sı da bir yıl sonra Mydlovary'li Pepik Sevla adın­ da başka bir korucu ile evlendi. Ha­ ni kafası dumanlıyken insan hükümdara kalayı ku tu py ıld ı ız .» Köylüler o adamı da öldür­ düler. hayvanları iğdiş ederdi. Tam kadından iki çocuk edinmişti ki bir göl­ de yıllık balık avı yapıldığı sırada boğulup öldü. deh­ şetli bir laf olduğu muhakkaktı.ARSLAN ASKER ŞVAYK 19 gelen acaip bir adı vardı adamın. üç korucunun öl­ dürülmesi yüzünden başına gelen felâketleri bir bir sayıp döktü.

» Şvayk birasını kana kana içip kadehini bo­ şalttı.» Şvayk: «İnsanın sarhoşken hükümdara ettiği hakaretler neler midir?» diye tekrarladı. bilirsiniz.» Bretschneider sordu: «İnsanın sarhoşken hü­ kümdara ettiği hakaretler nedir pekiy?» Palivec lafa karıştı: «Baylar. «Bu işlerden hoşlan­ mam. lâkırdıyı değişti­ relim çok rica ederim. şuraya yazıyorum bakın: Bir savaş filân olursa gönüllü yazılacağım. adam ortadan kayboldu. kafayı çekip sarhoş olun. Çelik gibi sinirleri olsa gerek zavallının! Sonra da kafayı çekip ona veriştirmekten utan­ mayan kimseler var hâlâ. sonra piş­ manlık duyar ama iş işten geçmiş olur. O sıra­ da aklınızdan geçenlerin yarısı bile doğru olsa.» dedi. İmparatorun kardeşi Maximilien'i de unutmayın. n'apacağınızı görürsünüz. Adamcağız ömrünün sonu­ na geldi ya. Baksanıza. öyle olağan cinsten bir hakaret değildi bu. nerde olduğu belli değil. Siz benim ku tu py ıld ı ız . Karısı Elizabeth'i üç köşeli bir eğe ile şişlediler. Oğlu arşidük Rudolf'u genç yaşında kaybetti. öm­ rünüz boyunca batağa saplanmak için size yeter de artar bu. «Kolayı var. Ama bizim yaşlı efendimiz buna lâyık değil doğrusu. canım pahasına da olsa görevimi yapacağım. şimdi de yeğenini kurşunlayıp kalbura çevirdiler. İnsan ulu-orta konuşur. Nah. sonra ekledi: — «İmparator bütün bunları ipliyor mu sanı­ yorsunuz siz? Onu tanımıyorsunuz şu halde! Beni dediydi dersiniz: Türklerle savaş olacak.20 ARSLAN ASKER ŞVAYK basar ya. Avusturya millî marşını çaldırın. Haaa. Derken sıra Johann Orth'a geldi. Onu da Meksika'da bir duvarın dibine dikip kurşuna dizdiler.

resmî bir tavırla: — «Eeee. Savaş olacak mu­ hakkak. Avusturya'nın geleceği üzerinde kehanetler sa­ vurmaya devam ederek: — «Haaa. «Türklerle bir savaş halinde Almanlar da bize saldırabilirler tabii.» dedi. söyleyeceklerim var sana. bunu bilir.» dedi.» diye dert anlatmaya çalıştı. bunu söylerim ben!» Bretschneider ayağa kalktı. ben de sizin ağzınızı burnunuzu dağıtırım. savaşın çıkacağı muhakkak. Şvayk polisin peşinden kuzu kuzu koridora çıktı. Almanlar Türklerle ittifak halindeler çünkü.ARSLAN ASKER ŞVAYK 21 yeğenimi öldürürsünüz ha? Pek âlâ. Ka­ deh arkadaşı yakasının tersini çevirip ona bir kar­ tal rozeti gösterdi: «Seni tutukluyorum. hiç kimsenin aleyhinde de en ufak bir küfür filân etmiş değilim. Küçük bir sürpriz bekliyordu onu orada. Ondan sonra seyreyle sen gümbür­ tüyü!» Bu kehanetleri savurduğu sırada Şvayk ger­ çekten güzeldi. Ama biz de Fransa'yla birleşebiliriz. Her ne olursa olsun. Şvayk: «Herhalde yanlışınız var efendim. Fakat Bretschneider: «Senin durumun apaçık ku tu py ıld ı ız . Ayın on dördü gibi gülümseyen saf yüzü şevkle. yeterince konuştun. heyecanla ışıldıyordu. koridora kadar gel benimle bakalım. 1870'tenberi onun Almanlardan çekmediği kalmadı çünkü. Onlar gibi hergele az bulunur bu dünyada. suç­ suzum ben. Herşey pırıl pırıl görünüyordu ona. Sırbistan'la Rusya da bize yardım edecek­ ler bu savaşta.» dedi. şu da var bakın. Emniyet Müdürlüğüne götüreceğim.

tutuklandığıma göre kal­ dırımda yürümeye hakkım var mı acaba?. onu da sorguya çekti: — «Evli misin sen?» — «Evet. vatan hainliği de var bunlar arasında. «Beni vatan hainliği için götürüyorlar sadece.» Şvayk sivil polisle birlikte birahaneden çıktı. bir sosis.» dedi. Tutuklandım.» dedi.» dedi. Şvayk Palivec'e: «Beş bira. «İmparatoru rahat bırakmayı öğ­ renirsin orada.» — «Sen yokken karın dükkânı çekip çevirebi­ lir mi?» — «Evet. Yüzü babacan bir gülümseyişle ışıl ısıldı hep: «Kal­ dırımdan inmem gerekiyor mu?» diye sordu.» Şvayk Palivec'i avutmak için: «Boşver ca­ nım.» Bretschneider sevinçle: «Öyleyse iş oldu pat­ ron. ekmek. dedin ya!» dedi. — «Neden inecekmişsin?» — «Ne bileyim yani. hazırlığını yap. «Bir şnaps daha ver de ba­ sıp gideyim burdan.. «Çağır onu. kabara kabara: — «Sinekler İmparatorun resmine pisliyorlar.» Salona döndüler. «Birkaç tane «vasıflı» denen suç işledin. ben n'aptım yahu?» diye sızlandı.» Palivec: «İyi ama. Akşama ge­ lip seni alacaklar.» Bretschneider kartalını bu sefer de Palivec'e gösterdi.22 ARSLAN ASKER ŞVAYK arkadaş. «Öyle ihtiyatlı davrandım ki her zaman!» Bretschneider gülümsedi.» Bretschneider'le birlikte Emniyet Amirliğinin kapısından girerken Şvayk: «Hoş bir gezinti oldu ku tu py ıld ı ız .» dedi.

Gerçi durum onun. ars­ lan asker Şvayk Birinci Dünya Savaşına böyle gir­ di işte. unutmayalım ki dostumuz Şvayk meslekten yetişme bir diplomat değildi. kendine göre avutuyordu onu: — «Bağırayım. Pa­ livec'in lokantasında. uysal huyuna uygun olarak. ku tu py ıld ı ız . Şvayk kalemden içeriye girerken Palivec de lokantanın yönetimini kansına aktarıyor. ağlayayım deme. İmparatorun b bir resmi için n'apabilirler bana?»» Ve yumuşak. tezgâh başında bildirdiğin­ den biraz başka türlü gelişti ama.ARSLAN ASKER ŞVAYK 23 değil mi? Palivec'in lokantasına sık sık gelir mi­ siniz siz?» diye sormaktan kendini alamadı. Onun uzağı görüşü karşısında tarihçiler hayranlık duyacaklardır.

Şvayk tutuklanışlarının nedeni üzerinde peşpeşe onları sorguya çekmeye başladı hemen. orta yaşlıydı.» «Suikastçiler» belki onuncu kez nasıl «ense­ lendiklerini» birbirlerine anlatıyorlardı.» dedi. hadi bakalım!» diyordu. ötekileıden ayrı durmak istiyor gibiydi sanki. Beşi masaya oturmuşlardı.II EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜNDE Saraybosna suikastinden sonra Avusturya po­ lis rejiminin birçok kurbanları Emniyet Amirliğini doldurmuştu. Tutuklanan kimselerin ardı-arası ke­ silmiyordu. ku tu py ıld ı ız . Şvayk'ı da binanın birinci katındaki birsürü odadan birine kapattıklarında. bir köşedeki yatağın üzerinde de altıncı bir adam var­ dı. Adlarını sanlarını yazan yaşlı sivil po­ lis. Şvayk da onların masasına oturmaya karar verdi. sevimli sesiyle: «Bu Ferdinand pahalıya otura­ cak size. İlk beş cevap hemen hemen aynıydı: — «Saraybosna yüzünden!» — "Ferdinand yüzünden!» — «Arşidükü Saraybosna'da alaşağı ettiler di­ ye!» Ayrı duran adam: «Benim öteki suçlulara ben­ zer yanım yok. kendisini altı ki­ şiyle beraber buldu. «Holiceli ihtiyar bir köylüyü öldürmeye kalkıştım diye getirdiler beni buraya.

Bütün bunlar. Tam suikastin psikolojik çözümlemesi­ ni şu sözlerle bitirdiği sırada yakasına yapışmış­ lardı: — «Suikast düşüncesi Kristof Kolomb'un yu­ murtası kadar basit bir şeydir. Bun­ ların dışındaki «suikastçi» ise göbekli. şarabevinde ya da kahvede gelmişti bu iş.ARSLAN ASKER ŞVAYK 25 Bir tekinin dışında hepsinin başına meyhane­ de. Kendi halinde bir tarih hocası olan bir başka adam da meyhanede tutuklanmıştı. Yenilip içilenlerin parasını bu adam ödemişti. Karakolda kendisine yöneltilen her soruya: «Kâğıt tüccarıyım ben. Evinde tutuklanmıştı.» demişti ona. Karşılık olarak da aynı düzenlilikle: «Bu bir mazeret değil. O uğursuz günde yalnız patrona hitabederek çağlar boyunca işlenen suikastler üzerinde bir nutuk çekmekle meşguldü. Üçüncü «suikastçi» merkezi Hodkovicky'de olan ve İyilikseverler diye anılan bir hayır kuru­ munun başkanıydı.» demişlerdi boyuna. Sivil polis Brixi bu adamı onlarla birlikte Retezova sokağındaki bir meyhanede sar­ hoş görmüştü. efendiden bir adamdı.» diye feryad ederek cevap vermişti hep.» Sorgusu sırasında polis komiseri de onun var­ dığı bu sonucu tamamlamak için: «Pankrac hapisanesinin seni beklediği de o kadar basit birşeydir. Buna sebep de suikastten iki gün önce Brejska'nın meyhanesinde Politeknik Okulu öğrencisi iki Sırp gencini yedirip içirmiş olmasıydı. Gözlüklerinin altından yaşlar akıyor­ du. Suikast haberi Hodkovicky'de ku tu py ıld ı ız . zavallının imzalamış ol­ duğu tutanaktan anlaşılıyordu.

O sırada babacan tavırlı başkan orkestraya işaret ederken jandarmaya da şunları söylemişti sadece: Bekle bir dakika ahbap da şu İslâvlar. dövünüp duru­ yordu: — «Ağustosta bizim dernekte yeni seçimler yapılacak. rahmetli arşidük kötü bir oyun oynamıştı ona gerçekten. Peşpeşe on kez başkan se­ çildim. uyanın! şarkısı bitsin. (*) Bilindiği gibi y a b a n c ı dillerde. Tutuklandığı lokantada tek laf etmiş değildi.» Şimdi de başını önüne eğmiş.26 ARSLAN ASKER ŞVAYK öğrenildiği zaman. hükümdar ailesi yas içinde. ku tu py ıld ı ız . O sı­ rada bir jandarma onbaşısı gelmiş: «Hadi dağılın bakalım. o zamana dek eve dönmezsem beni baş­ kanlığa seçmezler belki.» Dürüst ve iyi ahlâklı olan dördüncü kişiye ge­ lince.» demişti. büyük bir kalabalık bir kır şen­ liğinde toplanmış bulunuyordu. «Arşidük hazretlerinin öldürülüşünden ötürü» oraya düştüğünü söyleyen beşinci adamın ise saçı sakalı korkudan hâlâ diken dikendi. bu sefer seçilemezsem utancımdan ölü­ rüm. i s k a m b i l d e bizim «papaz» dediğimiz kağıda «roi (kral)» denir (Çeviren). bol tüylü bir av köpeğini andırıyordu bu yüzden. Tam iki gün «suikastçi» Ferdinand'ın sözünü etmekten bucak bucak kaçınmıştı ama üçüncü günün akşamı kahvede kâğıt oynar­ ken tam maça papazını (*) yedili bir kozla kırdığı sırada: — «Papaz da Saraybosna'daymış gibi hapı yuttu» demekten kendini alamamıştı. Çalgılı olan bu şenliği İyilikseverler Derneği düzenlemişti.

ARSLAN ASKER

ŞVAYK

27

veliahdin ölümü üzerine gazetelerin anlattıklarını okumaktan bile kaçınmıştı hatta. Masasında tek başına otururken bir adam gelip karşısına otur­ muş, damdan düşercesine: — «Okudun mu haberi?» diye sormuştu. — «Hayır, hiç birşey okumadım.» — «Ama haberi biliyorsun, değil mi?» — «Hayır.» — «Fakat ne demek istediğimi anlıyorsun ta­ bii.» — 'Hayır, hiç bir şeye karıştığım yok.» — «Yine de bu seni ilgilendirir elbet.» — «Hiç birşeye ilgilenmiyorum. Akşam keyif­ li keyifli sigaramı tüttürüyorum, birkaç duble bi­ ramı içiyorum, yemeğimi yiyorum ama hiç birşey okumuyorum. Gazeteler yalan yazıyor. Ne diye ka­ famı yorayım?» — «Öyleyse Saraybosna'daki o cinayete bile il­ gilenmiyorsun demek, ha?» — «Prag'da, Viyana'da, Saraybosna'da yahut Londra'da işlenmiş olsun, hiç bir cinayet beni ilgi­ lendirmez. Resmî makamlar var bu iş için. Mahke­ meler var, polis var. Bana düşmez bununla ilgilen­ mek. Eğer herhangi bir yerde kendilerini öldürtecek kadar aptal adamlar varsa meheldir bu onla­ ra. Bu kadar budala olamaz bir insan.» Lafa karıştıktan sonra söylediği son sözler ol­ du bunlar. O zamandan beri de her beş dakikada bir: «Suçsuzum ben, suçsuzum,» deyip duruyordu boyuna. Emniyet Müdürlüğünün kapısı da duymuştu bu sözleri; adamcağızı mahkemeye götüren mapusane arabası bunlarla çınlayacak; adam zindan ka-

ku

tu

py

ıld

ı ız

28

ARSLAN

ASKER

ŞVAYK

pısından içeriye girerken bu sözler dudaklarından yine düşmeyecekti. Bu açıklamaları dinledikten sonra Şvayk suç ortaklarını umutsuz durumları üzerinde aydınlat­ mayı yerinde buldu. Onları avutmak için söze şöy­ le başladı: — «Hepimizin başına gelen bu iş az-buz şey değil herhalde. Bundan yakayı sıyıracağınızı sanı­ yorsanız aldanıyorsunuz. Polis uyumuyor, ağızla­ rımızdan çıkacak laflardan ötürü bizi cezalandır­ mak için tetikte bekliyor. Durum elâlemi arşidük­ leri öldürmek zorunda bırakacak kadar gerginse hiç kimse karakola götürüldüğüne şaşmamalı. Ge­ rekli bütün bunlar, gürültü-patırdı lâzım, gömül­ meden önce arşidüke reklâm yapmak için lâzım bu gürültü-patırdı. Kalabalık olmak daha iyi. Ne kadar kalabalık olursak o kadar çok gülüp eğleni­ riz, beni dediydi dersiniz. Ben askerliğimi yaparken bizim bölüğün yarısının kodese girdiği sık sık gö­ rülürdü. Ne kadar suçsuz da suçluların yerine ce­ za görüyordu! Yalnız askerlerden değil, sivillerden de sözediyorum size. Hiç unutmam, bir gün bir kadın ikiz çocuklarını boğdu diye hüküm giymişti. Kadıncağız: «İkiz filân öldürmüş değilim ben, kü­ çük bir kız doğurdum, onu da hiç acı çektirmeden boğmayı başardım,» diye yemin-kasem ediyordu ama dinleyen kim: Çifte cinayet işlediği için hü­ küm giydi yine de. Ya da şu çingenenin durumunu ele alalım: Bu adam Noel günü Zabehlice'de bir bakkal kadının dükkânını soymak istemişti. Adam: «Dışarısı çok soğuktu, ben de biraz ısınmak için girmiştim dük­ kâna,» diye yeminler ediyordu ama dinletemedi, o

ku

tu

py

ıld

ı ız

ARSLAN

ASKER

ŞVAYK

29

da hüküm giydi. İmparatorluk savcısı bir işe elattı mı altından çapanoğlu çıkar hep. Gerçi herkes sanıldığı gibi kötü adam değildir ama, çapanoğlu çıkması da yerindedir. Asıl can sıkacak şey şu ki, bugünkü günde na­ muslu bir adamı rezil bir heriften ayırdetme im­ kânı yok. Hele şu sırada öyle çetin ânlar yaşıyoruz ki arşidükler bile paçayı kurtaramıyorlar. Ben Budejovice'de askerdeyken günlerden bir gün ta­ lim alanının arkasındaki korulukta bizim yüzbaşı­ nın köpeğini öldürdüler. Yüzbaşı olayı öğrenince hepimizi sıraya dizdi. Bütün «on» sayanları üç adım ileriye çıkardı. Ben de bunlar arasındaydım tabii, hepimiz esas duruşta, kılımız kıpırdamadan duruyorduk. Yüzbaşı çevremizde dolaştı, sonra birden: «Namussuzlar, hergeleler, katiller, sırtlan herifler, bu köpek yüzünden hepinizi kodese tıkasım, makarna yapmak için hamur haline sokasım, kurşuna dizdirip tuzlu balık gibi fıçılara bastırasım geliyor. Ama gözünüzün yaşma bakmadığımı göstermek için hepinize on beş gün hapis cezası veriyorum,» diye bağırdı. Eeee, düşünün bir, o sırada sözkonusu olan zavallı bir köpekti, şimdi öldürülen ise koskoca bir arşidük. Bunun için etrafa dehşet saçmak, tutulan yası duyulan acıya eşit kılmak gerek.» Tüyleri diken diken olmuş adam: «Suçsuzum ben, suçsuzum!» diye tekrarladı. Şvayk cevap verdi: «İsa peygamber de suçsuz­ du ama yine de çarmıha gerdiler. Dünya dünya olalı her zaman, her yerde okkanın altına suçsuz­ lar gitmiştir hep. Askerlikte bize: «Çeneni tutacak-

ku

tu

py

ıld

ı ız

30

ARSLAN ASKER

ŞVAYK

sın, görevini yapacaksın!» derlerdi hep. En iyisi, en kibarı bu yine de.» Şvayk yatağa uzandı ve kendinden memnun, uykuya daldı. Beri yandan içeriye iki «yeni» daha getirdiler. Birisi Boşnak bir sokak satıcısıydı. Hücrede bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, ancak «Yebamti du­ şu» (.*) demek için ağzını açıyordu. Küfesinin ka­ rakolda kaybolacağını düşündükçe üzülüyordu za­ vallı. Gelenlerin ikincisi Palivec'ti. Dostu Şvayk'ı görür görmez uyandırdı. Ağlamaklı bir sesle: «İş­ te! Ben de geldim senin yanına!» dedi. Şvayk onun elini içtenlikle sıktı: — «Çok sevindim doğrusu,» dedi. «Memur bey: «Gelip seni de götüreceğim muhakkak,» de­ mişti ya hani. Sözünün eriymiş doğrusu, hoşuma gitti bu.» Palivec: «Sözünü tutmuş olması vızgelir ba­ na,» dedi. «B.. herifin biri o da.» Sonra alçak ses­ le sordu: «Öteki sanıklar hırsız olmasınlar sakın. Namuslu bir esnafım, onlarla birlikte olmak iyi ol­ maz benim için.» Dostu, bir tekinin dışında, hepsinin arşidükün öldürülmesi dolayısiyle tutuklandıklarını anlattı ona. Palivec kızdı: «O arşidük aptalı yüzünden de­ ğil, Majeste İmparator yüzünden tıktılar beni içe­ riye,» dedi. «Suikastçiler» durumuyla ilgilenince sineklerin I. Franz Josef'in resmini nasıl pisledik­ lerini anlattı:
(*) Sırpça galiz bir küfür. (Çeviren)

ku

tu

py

ıld

ı ız

ARSLAN

ASKER

ŞVAYK

31

— «Resmi mahvettiler namussuzlar,» diye ta­ mamladı hikâyesini. «Onlar yüzünden kodese de girdim üstelik. Ne b iş bu be! Ama alacakları olsun o pis sineklerin!» Şvayk yine yatmıştı ama uzun zaman uyuyamadı. Geldiler, sorguya çekmek için alıp götürdü­ ler. Ve böylece, Üçüncü Şubeye çıkan merdivenle­ ri tırmanırken Şvayk, feci akıbetine doğru yol alan bir kurban olduğunun farkında değildi. «Koridorlarda yere tükürmek yasaktır» diye bir levha görünce kendisini götürmekte olan nö­ betçiye: «İzin ver de şu tükrük hokkasına tüküreyim,» diye rica etti, sonra yüzü saflıkla ışıldadığı halde kaleme girdi: — «Hepinize iyi akşamlar dilerim baylar,» de­ di. Onun bu terbiyeli davranışına karşılık, birisi sırtına bir yumruk indirdi, bir masanın karşısına götürdü onu. Masanın başında kırtasiyecilikten buz kesilmiş bir suratı, Lombroso'nun Canî İnsan kitabından çıkmışçasına yırtıcı hayvanı andırır yüz çizgileri olan bir bay oturuyordu. Kanlı gözlerini Şvayk'a dikti: «Bana baksana sen, aptallık taslama bana, anladın mı?» dedi. Şvayk ciddi ciddi cevap verdi: «Bunda benim suçum yok. Aptallık yüzünden askerlikten bağışık tutuldum. Özel bir kurul da benim sıfır numara aptal olduğuna karar verdi.» Cellât suratlı adam dişlerini gıcırdatarak: — «Sana yorulan suç hiç de aptal olmadığını gösteriyor,» dedi. Sonra vatan hainliğinden başlayıp hükümda-

ku

tu

py

ıld

ı ız

32

ARSLAN

ASKER

ŞVAYK

ra, hanedan üyelerine hakaretle biten birsürü su­ çu Şvayk'a sayıp döktü. Bütün bu lafların orta ye­ rinde arşidük Ferdinand'ın öldürülmesi dolayısiyle Şvayk'ın: «Oh olsun!» dediği ve bunun yanısıra — «kamu düzenini bozmak» gibi — aynı türden başka suçlar da işlediği belirgin olarak yeralmış bulunuyordu. Şvayk halkın hazır bulunduğu bir yerde konuşmuştu çünkü. Yırtıcı hayvan suratlı bay, muzaffer bir eda ile sordu: «Ne dersin bunlara?» Şvayk masum bir tavırla cevap verdi: «Ne mi derim? Çok suç var ortada. Ne derler hani, herşeyin fazlası fazladır.» — «Kabul ediyorsun bunları hiç olmazsa, de­ ğil mi?» — «Herşeyi kabul ederim ben. Sert davran­ mak gerek. Sertlik olmadan işler yürümez. Tıpkı ben askerdeyken olduğu gibi...» Polis memuru: «Tut çeneni!» diye bağırdı. «Ben ne zaman konuş dersem o zaman konuşursun, anladın mı?» Şvayk: «Anladım tabii,» dedi. «Anladığımı say­ gıyla arzederim, bana sormak lütfunda bulunacağı­ nız bütün sorulara da gereken cevapları verece­ ğim.» — «Kimlerle düşüp kalkarsın sen?» — «Bizim ev sahibi kadınla.» — «Politik çevrelerde hiç kimseyi tanımıyor musun?» — «Tanıyorum: Ulusal Politika gazetesinin akşam baskısını her gün satın alırım. — Kancık köpek dedikleri şu gazete hani. — Onu okuyunca da bütün politik olayları öğrenmiş olurum.»

ku

tu

py

ıld

ı ız

ağızlarından içeriye eri­ miş kurşun akıtılırmış. vücutleri çarka takılarak baş ve ayakuçlarından alabildiğine çekilirmiş. Venceslas'ın özel başrahibidir de imparatoriçe günah çı­ karırken anlattıklarını kendisine söylemedi diye. sanık­ ların ağızlarından laf almak için başvurduğu usul­ lerden sözeden bir kitap okumuştum vaktiyle.» dediler.» diyordu. Ya da ayaklarına vidaları sıkıştırıldıkça daralan demir çarıklar giydirilir. İşkenceyle görevli kimsenin ya da cellâdın. rahat uykular di­ lerim sayın bayım. Onu su geçmez bir çuva­ la tıkıp Elizabeth köprüsünden Vltava nehrine at­ mışlar da o zaman susmuş ancak. 3 . Kitapta oku­ duğuma göre adamcağız sanki kendisini boğazlı­ yorlar gibi bağırıyormuş. bacaklarından atlara bağlatıp ayrı yönlerde çektirerek parçalatmak mı ku tu py ıld ı ız F. ağzından laf ala­ mayınca da nehire attırıp boğdurur.ARSLAN ASKER ŞVAYK 33 Yırtıcı hayvan bakışlı adam Şvayk'a: «Defol git hadi!» diye bağırdı. yakılırmış. Bu azizi hep biliriz: İmparator IV. Kendisini alıp götürürlerken Şvayk hâlâ ter­ biyeli laflar ediyor: «İyi geceler. sonunda da «defol git. Hücresine dönünce Şvayk arkadaşlarına şöy­ le dedi: «Çok hafif bir sorguya çektiler. imparator ona işkence yaptırır. Suçlu mu arı­ yorsun. ondan bol ne var ki? Daha neler varmış neler: Sanığı kollarından. yahut aziz Jan Nepomuk'a yapıldığı gibi kalçaları meşalelerle kızdırılır. Biraz azar­ ladılar.» Peşinden ekledi: «Eskiden çok daha kötüymüş. Sa­ nıklar suçsuzluklarını ispatlamak için kızgın de­ mir üzerinde yürürlermiş.

giyin hadi. Ama Allah için söylemeli. şaşkınlıktan öylece kala-kalırız. Bir de insanları bir yeraltı zindanına atıp acından öle­ ne dek orada bırakmak varmış ama daha önce saydığım işkenceler yanında böylesine uğrayan kimseler yeniden doğmuş gibi olurlarmış. eski cezaların yanında zemzemle yıkanmıştır sanki. Kalemde hiç kimse çıkıp da: «Yarın seni parçalamaya. Bunu görünce hoşlanıyor insan. Tersine. erkeği var kadını var. üzüntüsüz olup bitiyor.34 ARSLAN ASKER ŞVAYK dersin? Kazığa oturtmak mı dersin? Ötedenberi Ulusal Müze dolaylarında yapılırmış bu işler. ferah bir yerdeyiz. Öyle gibi­ me geliyor ki böyle bir anda bu seçimi yapmak ço­ ğumuz için güç olur.» demiyor size. ölümlerden ölüm beğen. Bütün bunlar da korkusuz. İlerleme herşeyde görülüyor. kalabalık da sonra. öbür yandan bir başkasını getiriyorlar.» Şvayk devam etti: «Bugünkü günde ise hapse girmek şakacıktan birşey. masa veriyorlar. Herkes bizim iyiliğimizi istiyor ancak. çorbamızı ek­ meğimizi ayağımıza getiriyorlar. hemen gide- ku tu py ıld ı ız . yalnız sorgu yargıcının odası biraz uzak doğrusu. Sorguya çekileceksin.» Şvayk modern infaz sisteminin bu övgüsünü tam bitiriyordu ki gardiyan kapıyı açıp seslendi: — «Şvayk. yapayalnız hissetmiyor kendini. her çeşit insan görüyorsun: Yaşlısı var genci var. Su testimiz var. ya da yakmaya karar verdik. Üç koridordan geçip bir kat yukarıya çıkmak ge­ rekiyor ama koridorlar temiz. helâ dersen o da var.» Şvayk cevap verdi: «Başüstüne. Buraya bir yandan birisini. bize karyola veriyorlar. biz bugünkü tutuk­ luların durumumuz hiç de aynı değil. ne demir çarık. Ne parçalanma var.

sorguya git­ tim daha önce çünkü. kapı-dışarı ettiler beni. Ve Şvayk yapılan yeni ekle birlikte Bretschneider'in raporunun altına imzayı bastı. ku tu py ıld ı ız .» Sert görünüşlü bay bir kâğıt aldı.» dedi. amansız bir sesle ona sordu: — «Herşeyi itiraf ediyorsun.» Sonra sert adamdan yana döndü: «Daha başka şeyler de imzalamam gerek mi. hiçbir şeyi itiraf etme!» derseniz. Şvayk yine deminki kürek mahkûmu suratlı adamın karşısında buldu kendini.ARSLAN ASKER ŞVAYK 35 yim ama korkarım ki bir yanlışlık var. üzerine bir­ kaç kelime yazdı. Ama: «Şvayk. Josef Şvayk.» Gardiyan tam da Şvayk gibi kibar bir insana yakışan bu gösteriye: «Hadi hadi. Yi­ ne korkarım ki buradaki baylar benim üstüste iki kez sorguya gittiğimi. sayın bayım. konuştuğun ye­ ter. tat­ lı sesiyle: — «Siz arzu ederseniz her şeyi itiraf ederim. canım pahasına da olsa kendimi bu işten sıyırmak için elimden gelen herşeyi yaparım. Rapor şöyle son buluyordu: «Bana yöneltilen bütün suçlamaların doğru olduklarını kabul ve tasdik ederim. yarın sabah tekrar mı uğrayayım yoksa?» diye sor­ du. çabuk olalım!» diye karşılık verdi. kendilerinin ise ihmâl edil­ diklerini ve hiç çağırılmadıklarını görerek kıskanç­ lığa kapılmasınlar. sonra imzalasın diye Şvayk'a uzattı. Adam damdan düşercesine ve kısık. değil mi?» Şvayk mavi gözlerini bu sert adama dikti. «Bundan bana bir zarar gele­ mez çünkü.

ku tu py ıld ı ız .» diye cevap verdi. ve tam saat altıda mapusane arabası Şvayk'ı alıp Ağırceza Mahkemesine götürdü. Kapı üzerine kapanınca her yandan sorular yağmaya başladı.» — «Defol git be herif!» Kendisini parmaklıklı yeni konutuna götüren gardiyana Şvayk. Uyuya-kalırım diye korkuyorum da. sayın bayım. Yalnız Boşnak: «Hoş geldin!» dedi. Araba Emniyet Müdürlüğünün kapısından çı­ karken Şvayk yol arkadaşlarına: «Sabah ola. Altı kişi korkuyla bitli battaniyelerinin altına büzüldüler.» dedi.36 ARSLAN ASKER ŞVAYK Adam: «Yarın Ağırceza mahkemesine götüre­ cekler seni.» dedi. hayatından memnun bir halde: «İşler tıkırında. hay­ rola!» dedi. o da hiç kekelemeden cevap verdi — «Arşidük Ferdinand'ı benim öldürebilmiş olacağımı kabul ettim. Yatağa girerken Şvayk şunları da ekledi: — «Ne yazık. Geç uyanırım belki ba­ karsınız. sabah uyanmak için çalar saat yok burada!» Ama ertesi gün çalar saatsiz uyandırdılar onu. — «Saat kaçta acaba.

dışarıdan paprika ile Pilsen birası getirtiyorlar ve yazdıkları hazırlık so­ ruşturması evrakını habire imparatorluk savcısı­ na gönderiyorlardı. Kudüs'teki Roma egemenliğinin şanlı günleri­ ne geri dönmüş sanırdı kendini insan. Yeni çağın Pilatus'ları olan sorgu yargıçları da. Mantık denen şey orada yokoluyordu işte: Ev­ rakın filân fıkrasının baskın çıktığı. kendilerini temize çıkarmak için el­ lerini yıkayacakları yerde. Onun için Şvayk'ın üzerinde çok elverişli bir izlenim uyandır­ dı bu odalar. Bu gibi yerlerde zorunlu olan mor renk. yakası mor şeritlerle süslü şişman başgardiyan Demartini'yi zevkle seyredi­ yordu. tertemiz odalar var­ dır.III ŞVAYK ADLÎ TABİPLERİN KARŞISINDA Ağırceza davalarıyla görevli Bohemya Krallığı Bölge Mahkemesi'nde Şvayk'ın zamanında olduğu gibi bugün de küçük küçük. insan evinde sanır kendini burada. Yeni badana edilmiş beyaz duvarla­ rı. tutuklulara gözkulak olmakla görevli. Ki­ lisenin de paskalyadan önceki çile haftasıyla Kut­ sal Cuma günü yaptırdığı âyinlerdekinin tıpkısıdır. falan fıkrası- ku tu py ıld ı ız . siyaha boyanmış parmaklıkları. Tutuklular hücrelerinden alınıp 1914 yılı Poncius Pilatus'larının karşısına çıkarılmak üzere giriş katına götürülüyorlardı.

tam da bir boş sandalye var orada. Çok iyi bir adam­ dı bu. Bir­ kaç kişi (Emniyet Müdürlüğünde birkaç taneydi bunlar zaten) kanunu ciddiye almıyorlardı pek. Şvayk'ı getirdiklerinde her zamanki babacan­ lığı ile ona da oturmasını söyledi. Şvayk cevap verdi: «Benim tabii. doğrusu. yasaların ölü lâfızlarına kurban tedarik eden kimselerden. bilmem kaçıncı fıkranın kahkahalarla güldüğü. onun altındakinin tehditler savurduğu. İşte. Şvayk'ı sorguya çeksin diye bu çeşit bir <istisna»nın karşısına çıkardılar. daha alttakinin ise amansız davrandı­ ğı görülüyordu. şu fıkranın aptal aptal baktığı. Bu yargıçlar kanun hokkabazların­ dan. ku tu py ıld ı ız . ama kötülerin arasına karışmış iyiler her yerde bulunur. babacan tavırlıydı. bu fıkranın tükürdüğü. ha?» diye sordu. bunda bir yanlışlık olmasa gerek: Babamın adı Bay Şvayk.38 ARSLAN ASKER ŞVAYK nın sizi boğduğu.» Sorgu yargıcının yüzünden tatlı bir gülümse­ yiş geçer gibi oldu. sanık yiyicilerden. katil Valeş'in davasıyla ilgili soruşturmayı yapmakla görevlendirildiği za­ man epiy ün de kazanmıştı bir ara. Adımı in­ kâr etmek gibi bir terbiyesizlikte bulunamam on­ lara karşı. Avusturya cöngülünün kaplanlarından başka şey değildiler: Kur­ banlarına pençelerini geçirmek için fıkranın nu­ marasına göre yapılacak sıçrayışı ölçüyorlardı. sonra: — «Bay Şvayk sensin demek.» demekten geri kalmıyor­ du hiç bir zaman. Her seferinde bu adama: «Otur bakiyim Valeş oğlum. annemin adı da Bayan Şvayk'tı çünkü. Bu­ nunla birlikte bu kuralın bir istisnası vardı.

» — «Sağlık durumunu iyice yerinde hissediyor musun Şvayk?» — «Pek değil.» Şvayk yargıçtan daha sevimli bir tarzda gü­ lümseyerek: «Evet. biz yine adlî ku tu py ıld ı ız . sayın bay yargıç. «Raporu imzalayacak mıyım?» diye ben kendim sordum onlara. sayın bayım. Vicdanın hiç rahat olmasa gerek. «Söyle bakalım.» dedi. Ayrıca bu baylara çok değerli za­ manlarını kaybettirmek de istemem.» diye cevap verdi.» dediler. şimdilik ro­ matizmam var. değil mi? Hiç birşey elde edecek değildim de hem. «Evet.» Yaşlı bayın yüzünde yine sevimli bir gülümse­ yiş belirdi: — «Adlî tabibe gönderip muayene ettirelim mi seni?» dedi. dizlerimi Opodeldok merhemiyle oğuyorum. «Hâşâ huzurdan. Zavallı bir imza yü­ zünden onlarla kavgaya tutuşayım istemezdiniz tabii. poliste herhangi bir baskıy­ la karşılaştın mı?» — «Hayır sayın bayım. tera­ ziye vurulsa sizinkinden daha ağır çeker belki. vicdanım hiç ra­ hat değil gerçekten.ARSLAN ASKER ŞVAYK 39 — «Ama epiy marifetler yapmışsın. Herşeyde bir düzen bulunmak gerek. «Ne dersin buna?» — «Durumumun bu kadar ciddî olduğunu sanmıyorum. ben de bastım imzayı.» — «Bak sana söyleyeyim Şvayk. Hem zaten Emniyet Amirliğinde daha önce bir tıbbî muaye­ neden de geçtim: Belsoğukluğuna tutulup tutul­ madığımı öğrenmek istediler.» Yargıç daha az sevimli bir tavırla: — «Ben de senin imzaladığın rapora şöyle bir göz atınca anlamıştım bunu zaten.

» Genç bir adam: «Adlî tabipler beni muayene ettiler bile.» dedi. küçük odasına döndü.40 ARSLAN ASKER ŞVAYK tabiplere başvuralım.» dedi.» Şvayk onun sözünü keserek: «Bir tek defa bu­ na benzer bir his duydum. ama yıllar geçti aradan. ufacık bir senet yani. «Halılar için Asliye cezaya düş­ tüğüm zaman oldu bu. «Aklî yeteneklerimin za­ yıf» olduğuna karar verdiler. ara yerde sen de tevkifevinde dinlenirsin. herhangi ku tu py ıld ı ız . size de tekrarlıyorum sayın yargıç: Çok geçmeden başlayacak. sana bir kere «aklî yetenekleri yetersiz» dediler mi ömür boyu sürüp gider bu. Daha dün avukatım: «Hiç korkma.» — «Arasıra sinir krizleri geçirdiğin oluyor mu? Şunu demek istiyorum yani: Kimi zaman ba­ zı kimselerin senin canına kıyacaklarını andıran birşeyler hissediyor musun?.. o za­ man oldu bu.» Akıllı bir görünüşü olan bir başka adam: «Yok canım! Ben inanmıyorum bu sizin adlî tabip hikâ­ yenize!» dedi. Şimdi de inancı kö­ tüye kullanmaktan suçlanıyorum ama kimse kılı­ ma bile dokunamıyor. «Karel meyda­ nında beni az daha otomobil çiğneyecekti. Şimdi birşey daha sorayım: Polis rapo­ runa göre savaşın nerdeyse başlamak üzere oldu­ ğunu söylemişsin. «Bir sefer şöyle ufak bir sahtekârlık yapayım dedim. orada da hücre arka­ daşlarına haber verdi: — «Arşidük Ferdinand hazretlerinin öldürül­ mesi yüzünden adlî tabiplere muayene ettireceklermiş beni. ha?» — «Evet.» dedi.» Sorgu sona erdi. Şvayk elini yargıca uzattı ve sakin. Şöyle ufak bir komisyon ha­ linde toplanacağız.

Beni yakaladıklarında da derslerden ya­ rarlanmaktan geri durmadım.» Şvayk devam etti: «Bütün bu işlerde doğru ol­ mak gerek sanıyorum.» Şvayk: «Bu baylar korkutmuyorlar beni. Kurula çıkınca bir adlî tabibi bacağından ısırdım. Ben otuz sekiz yaşındayım. donu­ mu çıkardığım gibi bir köşeye gidip büyük abdestimi yaptım. Bizim gibi onlar da hatâ yapabilirler.ARSLAN ASKER ŞVAYK 41 bir tutuklanma ihtimalini önlemek için de Prof.» diye bağırdı. hokkadaki bütün mürekkebi içtim ve hâşâ huzurdan baylar. Bir se­ ferinde geceyarısı eve dönüyordum. Gezintimi meyhaneci Banzet'in oraya kadar uzatmıştım. Herşey yolunda gidiyordu ama o he­ rifin baldırını ısırdım diye bütün yeteneklerime sa­ hip olduğuma karar verdiler. bütün belirtileriyle hem. şimdi beni bu adamı öldürmüş olmakla suçluyorlar. Nusle'de Botic ırmağının üzerindeki köprü- ku tu py ıld ı ız . Heveroch'un akıl hastalıklarına ilişkin derslerini dinledim. Der­ ken. adlî tabipler de bu iskeletin sahibi olan ada­ mın öldürülmüş olduğunu söylediler. baylar. Adam kırk yıl önce kesici değil de ezici bir âletle öldürülmüş. Adlî tabipler de bizim gibi insan niha­ yet. «Bir süre önce kendi ma­ lım olan bir çayırlığı kazarken bir iskelet bulun­ du. Felçli taklidi yap­ tım. Herkes aldanabilir ve insan olaylar üzerinde ne denli çok kafa yorarsa o denli çok aldanır. «Askerliğimi yaptığım sırada veterinerin kar­ şısına çıkmam gerekti. herşey de yolunda gitti.» de­ di. Nüfus kâğı­ dımı gösterdim. bu da mahvetti be­ ni. başka bütün belgeleri gösterdim ama para etmedi.» Ufak-tefek bir adam: «Adlî tabipler çok pis heriflerdir.

» der. anladın mı domuz herif?» Ama adlî tabipler tornacının söylediklerini yutmamışlar. Ama köpek ısınıp ayak­ larının üzerinde duracak hale gelir gelmez ne bu­ lursa başlar ısırmaya. Yor­ gan diye üzerine bayraklarla mihrap örtülerini çeker. mih­ rabı da yatağı sanarak üzerine uzanıp yatar. «iddia ku tu py ıld ı ız . Ertesi sabah kayyum gelip onu bulur. Cevabın ne ol­ duğunu tahmin ettiniz herhalde. Ama insanların nasibi böyle. anahtarını çıkarıp Podol kilisesinin kapısını açar. Yastık diye de İncil'i ve öteki kutsal kitap­ ları kullanır. aldanmışım. yaşadığı sürece aldanır insan! Vaktiyle bir adam vardı. yanlışlık olmuş. uyandı­ rır. «Ama bizim de kiliseyi yeni baştan şartlayıp takdis etmemiz gerek. bir yanlışlık olmuş muhakkak. Bir bronz tornacısının başına gelen hikâyeyi de anlatayım size: Bu adam oturduğu evin kapısı önüne geldiğini sanır. Kayyum: «Evet. geceleyin soğuktan gebermek üzere olan kuduz bir köpek bulmuştu. Bizim tornacı bu işi anlamaz bir türlü. Yaptığı yanlışa öyle içerlemişti ki sopayla bu sefer de sırtıma vurdu. Adam köpeği kucağına alır.42 ARSLAN ASKER ŞVAYK nün oraya gelmiştim ki bir adam çıktı karşıma. Pabuçlarını çıkarır.» der. elindeki sopayı vurduğu gibi beni yere yuvarladı. Sonra cep fenerini çıkarıp suratıma tuttu: «Yine aldanmışım. aklı ba­ şına gelince de kayyuma: «Haaa. o değil!» dedi. Beşikte uyuyan bebeğe va­ rıncaya kadar adamın bütün ailesi sıradan geçer. «Bile bile hareket ettiğini». pis hayvan bebekten eser bile bırakmaz hatta. Yüksek yastıkta yatmaya alışmış çün­ kü. eve gelince hayvancağız ısınsın diye karısının uyumakta ol­ duğu yatağın içine koyar.

polis köpekleri yetiştirir ve yollarda işsiz güç­ süz dolaşıp dilenen serserileri kovalatarak bunlara talim yaptırırdı. Fakat onbaşının deneyleri için serseriye de ihtiyacı olduğundan. peşinden de köpekleri saldılar. ne bahasına olur­ sa olsun kendisine şüpheli tavırları olan bir ada­ mın bulunup getirilmesini emretmişti. İşte böyle! Onun için hep di­ yorum. Onbaşı adamın paltosundan bir parça kesti. Bunun üze­ rine oldukça iyi giyimli bir adam getirdiler ona.ARSLAN ASKER ŞVAYK 43 ettiği gibi tam sarhoşluk halinde olmadığını» söy­ lerler. bir göle atılmaya zorlandı. herkes hatâ işleyebilir. ister zeki ister aptal olsun. her­ kes aldanabilir. Sonunda ne olsa beğenirsiniz? Adam bir Çek radikal milletvekili değil miymiş? Parlâmentoda çok canı sıkıldığı için gidip Lany korusunda biraz kestirmek istemiş. bir duvarın üstünden atlama­ ya. yine de derim. Adam bir mer­ divene tırmanmaya. Adamı Lany korusunda. Bu yüzden de o dolaylarda tek serseri kalmamıştı. delil olarak da anahtar deliğini kolaylıkla bulduğunu ileri sürerler. Köpekler yakaladılar onu tabii. Bakanlar bile aldanırlar yahu!» ku tu py * ıld ı ız . ister bilgin ister câhil. bir kütüğün üzerinde uyurken bulmuşlardı. Bu zavallı tornacı Pankrac mapusanesindeki hücresinde öldü. Şimdi de bir başka örneği ele alalım isterse­ niz: Vaktiyle Kladno'da bir jandarma onbaşısı var­ dı. polis köpeklerine koklattı. Sonra adamı bir tuğla harmanına götürdüler. köpekler de hep pe­ şinde.

Her üçü de üç bilimsel okulun ve psikiyatri bi­ liminin üç akımının temsilcisiydiler. kurşun mu?» Bu ilk soruya Şvayk o her zamanki gülümseyişiyle cevap verdi: — «Bilmiyorum. Geriye birkaç soru kalıyordu yalnız. yaşasın İmparator I.» dedi. bu evin her katında ku tu py ıld ı ız . hiç tartmadım. «Ama yarın olmaz bu herhalde. Şvayk'ın durumu üzerinde tam bir anlaşmaya vardılarsa bu. bunla­ rı sormayı da Dr. Kendiliğinden olup bitiveren bu gösteri birsürü sorular sormak zahmetinden kurtarıyordu onları. Soracağım şey şu: «Üç katlı bir ev var. onun salona girer girmez her üçü üzerinde uyandırdığı çok şaşırtıcı izlenim sayesin­ de oldu. Kallerson'un. «Ama lütfen izin verin de ben de size birşey sorayım.» dedi. Franz Josef!» diye bağırmaktan çekinmedi. Heveroch'un ve İngiliz Weiking'in sistemleri gerektiriyordu.» — «Dünyamızın çapını hesaplayabilir misin?» Şvayk: «Pek sanmıyorum.44 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk'ın zihnî yetenekleri üzerinde bir kara­ ra varmak ve kendisine yorulan suçlardan sorum­ lu olup olmadığını saptamak üzere toplanan adlî tıp kurulunda üç tane çok ağırbaşlı bay vardı ama. Hekimler için bu sözlerin derin bir anlamı vardı. — «Radyum mu daha ağırdır. Avusturya İmparatorunun duvarı süsle­ yen bir resmini görünce Şvayk avazı çıktığı kadar: «Baylar. Dr. hepsi de her konuda birbirine taban tabana zıt dü­ şünceler ileri sürüyorlardı. o zamana dek de yaşayacak değilim.» — «Kıyamet gününe inanır mısın sen?» Şvayk aldırmaz bir tavırla: «Önce o günü gör­ mem gerek.

bana da bu kadarı yeter de artar bile.» dedi.» Şvayk saygılı bir tavırla: «Teşekkür ederim baylar. Sorgu yargıcına gönderilen raporda özetle şöyle deniyordu: «Biz aşağıda imzaları bulunan adlî tabipler. Ayrıca her katta ikişer kira­ cı var.» Kurul başkanı: «Yeter. Franz Josef!» ku tu py ıld ı ız .987x13. psikiyatrinin ustalarınca bu­ lunan bütün doğal kanunlar uygulanabilirdi ona. Bununla birlikte içlerinden bir tanesi Şvayk'a son bir soru daha yöneltti: — «Pasifik Okyanusunun en derin yeri ne ka­ dardır. Damda da iki pen­ cereyle iki baca var.» diye cevap verdi.» dedi ama üyelerden biri Şvayk'a şunu da sordu: — «12.ARSLAN ASKER ŞVAYK 45 aşağı-yukarı sekiz pencere var. Şimdi söyleyin bana lütfen: Bu evin kapı­ cısının büyükannesi kaç yaşında öldü?» Adlî tabipler aralarında birtakım işaretler ya­ parak bakıştılar. Kurul başkanı: «Bu sefer bize yeter bu gali­ ba.863 kaç eder?» Şvayk kılı kıpırdamadan: «729». Şvayk dışarıya çıkınca bu hekimler üçlüsü Şvayk'in adamakıllı aptal olduğuna karar verdi: Hem öyle bir aptal ki. aklî bir muayene için bugün nezdimize getirilen Josef Şvayk'ın genel ahmaklığını ve doğuştan ap­ tallığını tespit etmiş bulunuyoruz.» dedi. şöyle ki: Kendisi: «Yaşasın İmparator I. biliyor musun?» Şvayk cevap verdi: «Ne yazık ki bilmiyorum ama Vltava nehrinin Vysehrad tepesi yakınındaki derinliğinden muhakkak ki çok fazla olsa gerek. «Bu sanığı geldiği yere götürün.

ilgili tek laf söylemediler.46 ARSLAN ASKER ŞVAYK gibilerden çığlıklar koparmıştır ki bu onun itiraz götürmez bir budala olduğunu ispatlamaya yeter­ lidir.» dediler herkes karşılıklı birbirine anlattığı şeylerden memnun bir halde ayrıldık. sinir ve ruh hastalıkları he­ kimlerinden kurulu bir komisyonca muayene edil­ melidir. 2 — Deliliğinin kamu güvenliğine ve düzeni­ ne zarar verecek nitelikte olup olmadığı tesbit edil­ mek üzere adı geçen. Sonunda: «Yeter artık.» «Kendi malı elan çayırlıkta bulunan iskeleti öldürmekten sanık» ufak-tefek adam: «Hiç birşeye. bu sahtekârlığın dahi varolması gerek. herkese birbirini yemekten başka yapacak iş kal­ mazdı» ku tu py ıld ı ız . Bu koşullar altında aşağıdaki tedbirlerin ace­ le olarak alınmasını gerekli görürüz: 1 — Hazırlık soruşturması hemen durdurul­ malıdır.)' Bu rapor yazılırken Şvayk mapusane arkadaş­ larına şöyle dedi: — «Bunların Ferdinand'ı ipledikleri filân yok yahu! Onunla. Daha ap­ talca birsürü konular üzerinde gevezelik ettiler benimle. Eğer bütün insanlar birbirlerinin iyiliklerini isteselerdi. «Hepsi düpe­ düz sahtekârlık bunların!» Şvayk yatağa girerken cevap verdi: «Evet ama. hiç kimseye inanmam ben.» dedi.

Tımarhane öyle bir yer ki insan burada çırılçıplak dolaşabilir. Papa ya da İngiltere kralı diye yutturabilir. Meryem Ana. ku tu py ıld ı ız . Tımarha­ nede öyle bir özgürlük var ki sosyalistler bile bun­ dan daha güzelini rüyalarında görmediler. İnsan bu işleri sokak or­ tasında yapmaya kalkışsa herkes deliye döner ama orada bundan tabii birşey yoktur sanki. bir şey daha yiyordu — n e olduğunu anladınız tabii—. kıçını kıvıra kıvıra dolaşıyordu. hiç bir zaman anlayamayacağım bunu doğrusu. İnsan orada kendisini Ulu Tanrı. çakal gibi uluyabi­ lir. Kendisinin aziz Venceslas olduğunu ileri süren adam tımarha­ nede çırılçıplak. aziz Venceslas'ın ta kendisi olduğunu ileri sürebilir. ya da herhangi bir imparator olduğunu. Bir herif daha vardı sonra: «Ben başpiskoposum!» diye bağırıp duruyordu. ama boyuna tıkınmaktan başka iş yaptığı yoktu ve hâşâ huzurunuzdan. istediği kadar azgınlık edebilir ve her istediği­ ni istediği kadar ısırabilir.IV ŞVAYK TIMARHANEDEN KAPI DIŞARI EDİLİYOR Daha sonraları Şvayk tımarhanedeki yaşantıyı anlattığı sırada çok övücü sözlerle yapıyordu bu işi: «Deliler böyle rahat bir ömür sürüyorlar da ne diye kızıyorlar.

aklından her geçeni söy­ lemekte serbestti. Beri yandan birçok profesörlere de rastladım. Bir başkası da vardı ki kendisinin hem aziz Kiril. söz­ lük «mukavva işlerinde çalışan kadın» kelimesi için ne diyor. izciler. ar- ku tu py ıld ı ız . hem aziz Method olduğunu ileri sürüyor. çingenelerin yurtlarının Kafdağı'nın ardında olduğunu anlatı­ yordu. Orada tanıdığım en tehlikeli deli. ressamlar var­ dı. Çok sık olarak peri masalları anlatılıyor ve bir prenses baştan çıktı mı dövüşülüyordu. oltayla balık avlayanlar. boyuna deli göm­ leği giydiriliyordu kendisine. O zaman hayatından memnundu: «Eh.» di­ yordu. dıştakinden biraz daha küçükmüş bu. kendisini Otto Sözlüğü 'nün XVI. İçeride bulunan insanlar arasında birçok satranç oyuncuları. Bir başkası da beni şuna inandırmak için uğraşıp duruyordu: Yer küresinin içinde bir küre daha varmış. Parlâmentoda sanırdı kendini insan. politikacılar. Kıyamet gününün ne zaman geleceğini hesaplamasın diye yapılıyordu bu. Bir başka hasta da ölü küllerinin saklandığı vazolar diye adlandırmak istediği eski çömlekler yüzünden kapatılmıştı oraya. her yemekte iki kişilik tayın almak için yapıyordu bu­ nu. pul ve fotoğraf meraklıları. gebe olduğu idiasındaydı. mahvolduğum gündür yoksa. Deli gömleğini giydiği zaman yatışıyordu ancak. Bir tanesi hiç peşimden ayrılmıyor. Bir başka erkek. Arkadaşlarına: «Beni açın da bakın bakalım. cildi diye tanıtan birisiydi. her önüne geleni çocuğun vaftizine çağırıyordu. Herkes her istediğini. Bir başka adam daha vardı.48 ARSLAN ASKER ŞVAYK bütün bu işleri de hiç utanıp sıkılmadan yapıyor­ du.

dörtnala koş. cennetteymiş gibi yaşıyordu insan orada. Bu yıkama sistemi Şvayk'a peşpeşe üç kez uygulanmış. günde bir kez de: «Elektriği icadettim!» diye bağırıyordu. ağla. Tanrıya yalvar. mele. Çok bilgili bir mucid de böyleydi.ARSLAN ASKER ŞVAYK 49 tık sözlüğü baskıya verme zamanı geldi. Tımarhanede geçir­ diğim birkaç gün. Kimse gelip seni rahat­ sız etmiyor: «Yapma bunu.» diyor ve kendisine modern bir cilt yapılsın istiyordu. insan çok rahat ediyor orada. topaç gibi dön. oradaki karşılanış tarzı kendisinin beklediğini kat kat geçmişti ger­ çekten. 4 . Banyoda sıcak suya daldır­ mışlar. Bir yandan da bir erkek hastabakıcı yahudi hikâ­ yeleri anlatıyordu ona. şarkı söyle.» Şvayk'ı özel bir kurulun karşısına çıkarmadan ünce tımarhaneye yollamışlar. Şvayk: «Valla. yakışık almaz. bütün gün çömelip otur ya da duvara tırman. bağır çağır. İstediğin kadar gürültü et. yaşantımın en güzel günleri ol­ du. oradan çıkardıktan sonra duşun altına sok­ muşlardı. burası Karel köprüsünün ordaki çarşı ha- ku tu py ıld ı ız F. utan­ mıyor musun? Ben okumuş adamım. ondan sonra hastabakıcılar: «Na­ sıl.» demiyor. dört ayak üstü ya da sekerek yürü. Yani sözün kısası. bir çe­ şit hamam bornuzuna sardıktan sonra teklifsiz bir eda ile koluna girerek banyoya götürmüşlerdi. Dedim ya. boyuna burnunu karıştırıyor. zıplayıp sıçra. Doğrusu şu ki sessiz deliler de vardı bunlar arasında. böğür. hoşuna gitti mi?» diye sormuşlardı ona. diyorsun bir de. danset. İlkönce onu çırılçıplak soymuşlar.

anlarsınız tabii. yatırmak için birinci kata götürdüler. Şvayk için tarihî bir ân oldu bu. artık hiç unutmayacağı bu sahnenin anısına hep bağlı ka­ lacak cümlesini buraya aktaracağım ancak: ku tu py ıld ı ız . Şvayk ondan sonra rahat bir uykuya dalmıştı. Francala küçücük küçücük dilimler halinde doğ­ ranmıştı. Bu iş bittikten sonra hastabakıcılar onu kucaklarına alıp tuvalete götürdüler: »Hadi. gülümseyerek: «Ellerime manikür yapar. büyüğünü de. küçüğünü de yap.» diye eklemişti. Şvayk'ın.» diye cevap vermişti. ben sudan hoşlanırım zaten.» de­ diler. «Büyüğü ile küçü­ ğünü yapıp bitirdikten sonra» kendisine yapılan işi övmek için söylediği sözleri olduğu gibi buraya geçirmek faydasızdır sanırım. İsteğini memnuniyetle yerine getirdiler. ben de o sırada yedinci kat gökteydim. kucakta taşı­ dılar yani. ayaklarımdaki nasırları temizlerseniz. Sonra hayatından memnun. hele bir de saçlarımı keserseniz key­ fim tamam olacak. beni taşıdılar.50 ARSLAN ASKER ŞVAYK marnlarından çok daha iyi. yüreği yufkalaşarak sözediyordu bundan. üze­ rini iyice örttüler: «Hadi. Bugün bile bunu hatırlayınca Şvayk'ın yüreği yufkalaşıyor: — «Düşünün bir. kıl keseyle vücudunu iyice oğduktan sonra bir çarşafa sardılar. Hastabakıcılardan biri Şvayk'ı ellerin­ den tutarken öbürü ekmeğini süte batırıp onun ağzına veriyordu: Tıpkı besiye yatırılmış bir kaza yapıldığı gibi. Uyanınca bir fincan sütle bir francala getirdiler.» diyor. şimdi uyu bakalım.» dediler.

» Şvayk on adım ileriye. Şvayk söz dinledi ve uykuya dalınca. İçlerinden biri sordu: «Bana bak.» Hekimler onu bir iskemleye oturttular. Hiç önemi yok bunun benim için.ARSLAN ASKER ŞVAYK 51 — «Ve bütün bunlar olup biterken hastabakı­ cılardan biri kucağında tutuyordu beni!» Bu küçük gezinti bitince onu yine yatırdılar. öteki başını salladı. aldırmam. — «Beş adım yürü demiştim sana!» Şvayk cevap verdi: «Birkaç adım fazla olmuş. Hemen hemen du­ yulmaz bir sesle dudaklarından şu sözler döküldü: — «Askerlik yapabilir!» Hekimlerden biri: «Ne diyorsun?» diye sordu.» dedi. ne şarkıcıyım. Sonra arkadaşına: «Reflekslerde aksayan bir taraf yok.» Sonra başladı okumaya: ku tu py ıld ı ız . şarkı söyle­ mesini bilir misin sen? Herhangi bir şarkıyı söy­ le bize bakalım. ne çalgıcıyım ben çünkü. askere alınacağı sırada ilk kez sağlık kurulunun karşısı­ na çıktığı tarihî ânı hatırladı. Lâtince birşeyler konuştular. içlerin­ den biri dizine vurmaya başladı. tekrar: «Hadi uyu bakalım. beş adım geriye yürü bakalım. «Yalnız. o da Şvayk'ın dizine vurdu.» dedi. on adım geriye yürüdü. İkisi de masalarının başına döndüler. He­ kimler karşısmda çırılçıplak olan Şvayk. «Beş adım ileriye. kurulun bulunduğu bi­ tişik odaya götürmek için uyandırdılar onu. Beri yandan da arkadaşı Şvayk'ın gözkapaklarını kaldı­ rıp gözbebeğini inceliyordu. hatırınızı kırmamak için yapacağım bunu haaa.» Şvayk: «Başüstüne efendim.» dediler.

Göğsüm kederle şişip kabarırken Ve ben sessiz sakin oraya. binlerce selâm olsun sana !.52 ARSLAN ASKER ŞVAYK Kürsüsünde ne düşünür bu papaz. Şvayk kendini korumak için: «Numara filân ku tu py ıld ı ız . Jaromer'e gider iken ve Selâm sana Meryem Ana.» Ve başladı : Ah şu gönlüm ne kadar da kederli.» Hekimler bir süre bakıştılar..'nın birinci dörtlüklerini de biliyo­ rum.» dedi... «Ama başka bir şarkı söyleyeyim size isterseniz. Niçin rahat rahat arkasına yaslanmaz? Yüzünden aşağıya süzülüp akarken Silinmez izler bırakan yaşların anlamı ne? Şvayk şarkısını bitirince: «Daha başka dört­ lükler var ama bunu biliyorum yalnız.» Öteki hekim: «Sen hasta numarası yapıyorsun galiba!» diye bağırdı. Arzularım birer birer uçup uçup gidiyor. Şvayk içini çekerek: «Şarkı sürüp gidiyor ama bu kadarını biliyorum. oraya bakarken.. sonra içlerinden biri Şvayk'a sordu: — «Aklî durumun daha önce muayeneden geç­ ti mi senin?» Şvayk böbürlene böbürlene cevap verdi: «As­ kerdeyken hekimler «Sıfır numara aptal» diye teş­ his koydular bana.» dedi. «Ayrıca Benim yur­ dum nerede? ve Gün doğarken General Windischgraetz'le öbür komutanlar başladılar savaşa şarkı­ larıyla yine buna benzer türkülerden İmparatoru­ muzla yurdumuzu Tanrı korusun.

sonra parmağıyla Şvayk'ı göstererek hastabakıcı­ lara emir verdi: — «Bu herife elbiselerini geri verin. Hekimler hayal kırıklığına uğramışlardı. kafadan sakat) diye bir belge verdiler. sonra biriniz buraya gelip evrakı alsın. bu baylara da onları gücen­ direcek. görüyorsun. aklında hiffet var.» (yani hasta numarası yapıyor.» Hekimler bir kez daha Şvayk'a hışımla baktı­ lar. Hastabakıcılardan biri niçin böyle geri geri yürüdüğünü sorunca Şvayk cevap verdi: — «Giyinik değilim de ondan. »Giyin bakalım. benim terbiyesiz yahut utanmaz olduğu­ mu sandıracak hiç birşey göstermek istemiyorum. bay­ lar. o ise büyük bir saygı ile eğilerek geri geri yü­ rüyüp dışarıya çıkıyordu. Şvayk da kapı-dışarı edil­ mesi için gereken yazılı emrin gelmesini beklerken delilerin yaşantısını gözlemeye bol bol vakit bul­ du. «Gerçekten aptalım ben. ya da Karolinental asker­ lik şubesinden sorun. İnanmazsanız Budejovice'deki alayda bulu­ nan komutanlarımdan.» Hastabakıcılar Şvayk'a giysilerini geri verme emrini alır almaz onunla uğraşmaz oldular artık. koridor­ daki üçüncü şubeye götürün. Fakat salıverilmeden önce Şvayk yine bir ola­ yın çıkmasına sebep oldu. kaleme götürsün.ARSLAN ASKER ŞVAYK 53 yaptığım yok.» Hekimlerin en yaşlısı şöyle bir işaret yaptı.» dediler. eli­ ne: «Mütemarız. Çıplağım. Tımarhaneden sabahleyin kapı-dışarı edildiği­ ni görünce itiraz etti: ku tu py ıld ı ız . içlerinden biri onu alıp üçüncü şubeye götürdü.» dedi. anlarsın ya.

Ondan sonra da Şvayk.» dedi. Bir polis rezalet halini alacak gibi görünen gürültülü kavgaya son verdi. Salmova sokağındaki karakola götürüldü.54 ARSLAN ASKER ŞVAYK — «Birisi tımarhaneden sepetlendi mi öğle yemeği vermemezlik etmezler ona bu yüzden. ku tu py ıld ı ız .

Emniyet müfettişi Braun. Şvayk: «Yok canım. Gözleri ahlâksızca bir zevkle ışıldadı yalnız. «Benim için yapacağınız bütün şeylerden ötürü sağolun.» dedi.» Hücrede bir adam vardı.» Kendisini karakola getiren polis: «Bana bak. Şvayk yatağın üzerinde onun yanıbaşına otu- ku tu py ıld ı ız . yatağın üstüne otur­ muştu. Kilit gıcırdayınca kendisini almaya geldik­ lerine inanmadığı. Braun da Şvayk'ı görünce: «Alın şu herifi içeriye!» diye ba­ ğırdı. kabara kabara: «Hazırım baylar. kendi halimde bir ada­ mım ben. Roma im­ paratorlarının en yumuşağı (!) olan Neron'un zap­ tiyelerine yaraşan bir zalimlik gösterdi. Şvayk yerlere kadar eğildi.V ŞVAYK KARAKOLDA Şvayk'ın akıl hastanesinde geçirdiği güneşli güzel günleri işkence ve zulüm dolu saatler izleye­ cekti. o kadar korkunç şey değil bu. ne bir eksik laf söyledi. aldırmaz tavrına bakılınca an­ laşılıyordu. Hani o zamanlar Neron'un dalkavukları: «Atın şu hristiyan keratayı arslanlara!» derlermiş ya. fazla kafa ütüleyim deme burada. «İçerisi dediğiniz hücre demek olsa gerek.» dedi. Şvayk'ı karşıla­ mak için özene bezene hazırlıklar yaptı. Müfettiş ne bir fazla.)» dedi. varolun.

Beni unutan o vefasız yârin sevgisini. Gayet veciz bir ifadeyle: «Görürsünüz gününü­ zü!» diye yazmıştı. fakat sonradan fikir değiştirip cümleyi: «. Josef Mareçek. Başını ku tu py ıld ı ız . Şu su gibi akıp giden sevgiyi düşünerek.» dedi.» Mahzun tavırlı adam ses çıkarmadı. Bir başka mahpus şöyle de­ mişti: «Sizin gibi inekleri çayıra deflemeli!» Bir başkası şunları yazmakla yetinmişti: «5 Haziran 1913 gününü burada geçirdim. Şvayk devam etti: «Pek fena yer değil burası.56 ARSLAN ASKER ŞVAYK rarak: «Merhaba arkadaş.. Şair ruhlu biri ise şöyle diyordu: Küçük bir derenin kıyısına oturup Batan güneşi seyrederim mahzun mahzun. canına olsun!» diye yazmış.» diye cevap verdi. «Saat kaç aca­ ba?» Mahzun tavırlı mahpus: «Benim için saat diye birşey yok artık.. herkes bana nâzik davrandı..» Biraz üstte insanın içini ezen bir yazı oku­ nuyordu: «Ulu Tanrım. Bunlardan bir tanesinde bir mahpus polislerle ölesiye savaşacağını bildiriyor­ du. Verchovice tüccarların­ dan. Ayağa kalkarak karyola ile kapının arasındaki boşluğu hızlı adımlarla arşınlamaya başladı.. Karyolanın yayı halis keresteden gibime geliyor. Sanki birisi­ ni kurtaracakmış gibi acele ediyordu. Beri yandan Şvayk da duvara yazılmış yazıla­ rı ilgiyle inceliyordu.» Onun altına başka birisi: «Hepimizin b. gelip yine yataktaki yerine oturdu. şeytan görsün yüzünü!» diye düzeltmişti. acı bana. Maraton koşusu antrenmanı yapar gibi kapıy­ la yatak arasında gidip gelen adam soluk soluğa durdu.

. Sonra kendi kendine söylenmeye başladı: — «Ama hayır. kapıya doğru gitti.«Ne istiyorsun be?» ku tu py ıld ı ız . Ayak sesleri duyuldu. Pencerenin topuzu yüksek değil. Sonunda biraz yatıştı. sarkıntılık yüzünden tıktılar içeriye. Şvayk'a sordu: — «Bir kemer yok mu sende? Bitireyim bu işi. «Sarhoşluk. hiç görmedim. bırakmayacaklar muhakkak.ARSLAN ASKER ŞVAYK 57 avuçlarına alarak birdenbire: "Bırakın beni!» diye bağırdı.» Çevresine bakmarak devam etti: «İşin can sıkıcı tarafı şu ki tek bir kancalı çivi ya da halka yok burada. başladı kapıyı tekmeleyip yumruklamaya. «özellikle şu sebepten ki bir hücrede kendini nasıl asar insan. Adam bir süre kemere baktı. Sabahın altısından beri burdayım oysa. Canına kıyanları severim ben. Prag'daki Emmaüs manastırının bir keşişi de böyle asmıştı ken­ dini. dairede benim için ne düşünürler sonra?» Aynı sözleri hiç değiştirmeden söylüyordu bo­ yuna.. Karım bunları duyarsa ne der.» Şvayk kemerini çıkararak: «Var.» dedi. sonra biri sordu: —. Başla ha­ di!» Şvayk sevimli bir tavırla kemerini asık suratlı adama uzattı. Bir yahudi kızı yüzünden çarmıha asmıştı kendini.» diye inledi.» Bir sır söylemek ister gibi doğruldu. seve seve de veririm sana. Kirli elleriy­ le gözyaşlarını silerken: — «Evli barklı adamım ben. sonra bir köşeye fırlatıp başladı ağlamaya. ama çömelip de kendini asarsan o başka.

Akşam eğlen­ tisi ne güzel başlamıştı oysa! Bizim kalem şefinin isim günüydü. Koridorda bir kahkaha çınladı. Şunu hatır­ lıyorum yalnız: Sonunda bir meyhaneye gittik. bir yedinciye. biliyor musun? Bir sefer tek gecede tam yirmi sekiz yere gittim. Bir daire­ de memursan. Anladığıma göre işini kay­ betmekten korkuyorsun herhalde. Ses kapının ardından sordu: «Çıkıp da nereye gideceksin?» Ayyaşlık ve sarkıntılık etmekten sanık zavallı aile babası ve kalem efendisi: «Daireye gideceğim.» dedi. korkunç bir kahkaha. Oradan başka bir meyhaneye gittik. bir altıncıya. bir sekizin­ ciye. «Anlarım bu işten.» dedi. bilirsin. bunu ben de söyleyecek halde değilim. Şimdi de eğer kendini asmayacaksan rahat rahat otur. dün gece neler ol­ duğunun farkında bile değilim çünkü. elinden herşey gelir. «Polis birine içerlemeye görsün.» Şvayk: «Sayarken yardım edeyim sana ister­ sen. sonra ayak sesleri hızla uzaklaştı. Ama ku tu py ıld ı ız . derken bir üçüncüye. ha?» Adam içini çekerek cevap verdi: «Valla. Adamcağız umutsuz bir tavırla gelip yanına otururken Şvayk: «Bu kadar güldüğüne göre bu bay seni pek sevmiyor galiba. bir dördüncüye... işler ne hal alacak bekle bakalım.58 ARSLAN ASKER ŞVAYK Zavallı hovarda sanki günleri sayılıymış gibi kısık bir sesle: «Buradan çıkmak istiyorum.» dedi. bir beşinciye. be­ ni kapı-dışarı ettiler.» dedi. evli ve aile babasıysan durumun pek parlak değil doğrusu. Ben de puromu yakmak için vargücümle içeriye girmek istedim. Bir şarabevinde buluşmak üzere sözleşmiştik onunla.

Hepsi bu kadar. hanımlardan kurulu bir orkestranın kaçmasına yol açmışım. sonra kah­ ve fincanının içine tükürmüşüm. Ondan sonra başıma gelenlerin hiçbirini bilmiyorum. şi­ şeyi tepeme dikerek içtim.» diye açıkladı. ailemden başka şey düşünmem.ARSLAN ASKER ŞVAYK 59 şunu da söyleyeyim bak: Herbirinde üç dubleden fazla bira içmedim. Birlikte uğradığı­ mız bütün meyhanelere gerisin geriye döndük ama onu bulalım derken birbirimizi kaybettik. ha?» Şvayk efendiden adamın sorusuna cevap vere­ cek yerde sordu: «Mermeri kırmak için çok mu uğ­ raştın.» Şefin isim gününü kafayı çekerek kutlamayı düşünen adam devam etti: — «Yani sözün kısası. o uğursuz meyhaneler­ den bir düzüne kadarını dolaştıktan sonra bir de baktık ki bizim şef ortadan kaybolmuş. Kaybetme­ mek için iple bağlamıştık onu oysa. oturduğum masanın mermerini kırmışım. bir hanımı dövmüşüm. Nihayet ben Vinohrady'de bir barda buldum kendimi. çok kibar bir yerdi. bir vuruşta mı kırdın yoksa?» Beriki: «Tek bir vuruşta. bitişik masada oturan bir bayın önce suratına. orada da bilmem hangi içkiyi. başkasının şapkası­ nı vestiyerden alıp çakıyla kesmişim. Ne dersin sen buna? Elâlemin rahatını kaçıracak adam hali var mı bende. köpek yavrusu gibi peşimizden geliyordu hep. İnan ki dürüst. garsonu yirmi kuronumu çaldı diye suçlamışım. yani beni başka şeyle de suçlayıp suçlamadıklarını bilemiyorum artık. ku tu py ıld ı ız . efendiden adamım ben. Yalnız beni bura­ ya getiren iki polisin tuttukları zabıt varakasın­ dan şu kadarını biliyorum ki hayvan gibi davran­ mışım.

gaze­ teler olayı yazmışlar.» dedi. Sarhoş­ ların. bira dublesiyle kendi kafasını yardı.. sokakta rezalet çıkaranların sözü edilen po­ lis haberlerini ben de çok severim bak.» ö r n e k aile babası: «Mahkemede. içine rom mu konmuş­ tu?» Ve cevabı beklemeden Şvayk devam etti: «Kahvenin içinde rom varsa işin daha çatallaştı demektir. havaya fırlatmıştı. «Okuyu­ cular bayılacaklar senin başına gelenlere. Bira dublesi dediğin pek öyle hafif değildir. Neyse adamı has­ taneye götürdüler. Bizim Palivec'in lokantasında müşterinin biri nasıl yaptıy­ sa yaptı. kafasına düşsün diye. ku tu py ıld ı ız . her zaman seni suçlu duruma düşürmeye çalışırlar çünkü. ertesi gün bir de baktık. evde senin kodeste oldu­ ğunu biliyorlar mı. Sonra o adamın kahvesi sâde miydi. Mahkemede en ufak şeyler bile gözönünde tutulur. Ama ne kılığa girdiğini de anlarsın tabii. Şvayk sordu: «Pekiy. Dub­ leyi. Süklüm-püklüm bir hal aldı.» dedi. herşey hesaplanır. «Her gün idman yaparak bu işi tezgâhladığını ispatlayacaklar sana. yoksa gazetelerden mi öğrene­ cekler haberi?» Ahlâk düşkünü bir şefin kurbanı olan memur saf saf sordu: «Tutuklandığımı gazeteler yazar mı dersin?» İçinden geçenleri gizlemek Şvayk'ın elinde de­ ğildi: «Hiç şüphen olmasın ondan. Vicdan azabının bizi içine attığı o uyuşukluğa da­ lıp gidiverdi.60 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk düşünceli düşünceli: «Öyleyse hapı yut­ tun arkadaş.. zarar-ziyan daha yüklü olur çünkü.» diye mı­ rıldandı cesaretsiz.

o mu­ hakkak! Belediyenin başıboş köpekleri barındırdı­ ğı deponun köpek öldürücüsü var ya. Bir defasında bilmem ne kurulunun üyesi bir kahvede iki tane fincan tabağı kırmıştı.ARSLAN ASKER ŞVAYK 61 Bir başka sefer de Bendlovka adlı meyhane­ deydik. «Hapisten çıkınca seni yine işe almazlarsa başka yerde iş de bulamazsın. Yük­ sek rütbeli memurlara bile saygı göstermez gaze­ teler. o da beni tokatladı. Sen cezanı çekip eve dönünce o da bu kes­ tiği yazıyı herkese okuyacak. adresini yazmamışlar mı? Senin yapacağın tek iş var kardeşim: Şimdi. Sonra bizim yenge­ ye bu yazıyı. Saygısızlık etmezsem şunu da sorayım: Karınla çocuklarının seni beklerken ge­ çimlerini sağlayacak kadar paraları var mı? Yok- ku tu py ıld ı ız . hak­ kımda yayınlanan haberin benimle isim benzerli­ ğinden başka bir ilgisi yoktur ve tutuklanan herif hısım-akrabam dahi değildir. buradan gazetelere bir ya­ lanlama yazısı yollayacaksın. ertesi günkü akşam gazeteleri herşeyi olduğu gibi yazdı.» Şvayk daha da ileri gitti: «Hiç kuşkun olma­ sın bundan. o da geri kaldı.» Şvayk'ın arkadaşı acı acı söylendi: «Çıldırmak işten değil! Terfi edecektim. bir cenaze levazımatı mağazasının memu­ runu tokatladım.» dedi. sabıkan yü­ zünden o bile yanma almak istemez seni.» Dürüst bayın cevap vermediğini. Barıştırmak için ikimizi de karakola götürdüler. Erte­ si gün bir de ne görsün: Bütün gazeteler onun adı­ nı. sık sık ür­ perdiğini görünce Şvayk ekledi: «Üşüdün mü yok­ sa? Güz mevsimi biraz serin geçiyor bu yıl. kesip bir yere saklamasını söyleye­ ceksin. Diyeceksin ki. Senin yaptığın çılgınlık ânlarından biri insana böyle pa­ halıya oturur işte.

Üç tanesini yakala­ dılar. öbek öbek meyve. hırsızlığa mı başlayacaklar?» Adamcağız hıçkırarak: «Zavallı karıcığım! Za­ vallı yavrularım!» dedi. Biz askerler pek yufka yü­ rekli değilizdir ama bu hali görmemek için çekip gidiyorduk. en büyüğü on iki yaşındaydı. Sonra çocukları alıp belediyeye götürdüler. çocuklarından sözetmeye başla­ dı: Beş çocuğu vardı. O sırada köyün ortak malı olan ormanda birsürü izci dolaşıp duruyordu. koca koca yığınlar halinde kiraz çekirdekleri. babası olacak herife örnek olacak çocuktur. Dayağı yiyince hepsi de bülbül gibi başladılar anlatmaya: Güneşlenmek için yatarak otlarını ezmedikleri tek çayır kalmamıştı o dolaylarda. «İzcileri çok severim ben. piyade alayı manevraya git­ mişti.» diye inledi. Ayağa kalktı. Bu olay sırasında üç izci sekiz köylüyü ısırdı. Şvayk: «Oğlun izci demek. Köylüler gördük­ leri yerde kovalıyorlardı onları. Adam: «Sudan başka şey içmez. ham elmalar ku tu py ıld ı ız . onun basma da böyle iş ömründe ilk defa geliyor. ellerini bağladıkları sırada. ağlıyordu. sebze koçanları. çocukların da kaldırım oros­ puluğuna. Bir gün Ceske Budejvodice ilinin Hluboka ilçesinin Zliva bucağının Mydlovary köyüne bizim 91. yü­ rek paralayıcı bir gürültü yapıyordu: Bağırıyor. En küçüğü. Ragice yakınındaki bir çavdar tarlası da beklenmedik bir anda yanıvermişti: Köy korusunda kestikleri bir oğlağı kı­ zarttıkları sırada olmuştu bu iş. çırpınıyor. ha?» diye bağırdı. izciydi.62 ARSLAN ASKER ŞVAYK sa karın dilenmeye. Ormanların orta­ sındaki «mağara»larında her cinsten kanatlı hay­ vanlarla tavuklardan arta-kalmış tam elli kilo ke­ mik.

çünkü sokak kızı. bütün eşin-dostun da hakkında bil­ diklerini ortaya dökecekler.» Fakat izcinin babası bir türlü avunamıyor: «Namusum iki paralık oldu. tıknaz bir adamdı. sapma kadar namuslu insanlardan on kat çoktur bunlar hatta.» ku tu py ıld ı ız . «Bir kez gazetelerin diline düşmeye gör. Bir odanın ortasındaki masanın başında po­ lis komseri oturuyordu. Şvayk her zamanki açık sözlülüğüyle: «Bu olup bitenlerden sonra namusun da iki paralık ol­ muştur tabii. Bu böyle olur hep ama aldırma sen. «Oysa bu bay sabahın altısından beri bekliyor. haysiyet namına bir şeyleri kalmamıştır. Bir polis Şvayk'ı çağırdı: Şvayk hovarda bir tavırla: «Affedersiniz ama. Benim işim ace­ le değil. Yeryüzünde salma gezen ne kadar insan vardır ki şeref.» diye ağlayıp duruyordu.» Koridorda ayak sesleri duyuldu. Baba­ can tavırlıydı: — «Şvayk sensin demek. hücrenin kapısı açıldı. Hakaret saydım bunu. sürtüğün biri değilim ben. suçluyum ben. ha? Hangi rüzgâr attı buraya seni?» — «Polis memuru getirdi. kilit gıcırdadı. şikâ­ yetçi oldum. Önemi yoktur bütün bunların.ARSLAN ASKER ŞVAYK 63 ve daha birsürü ziyan-zebil edilmiş şeyler bulun­ du.» dedi.» • Demir gibi bir bilek Şvayk'ı koridora çekip tek söz söylemeden binanın birinci katma kadar itekaka götürdü. ben öğle üzeri geldim buraya. tımarhaneden öğle yemeği vermeden kapı-dışarı etmişlerdi de.» dedi.

Polisin kol­ tuğunun altında kaim bir defter vardı. Polis Şvayk'a: «Majeste İmparatorun sefer­ berlik ilân eden bildirisi bu. Spalena sokağının köşesinde. bir duvar ilânı­ nın önüne kalabalık toplanmıştı. Onun için seni müdüriyete göndereyim daha iyi.64 ARSLAN ASKER ŞVAYK Komser sevimli bir tavırla: «Bak dinle Şvayk.» dedi. «Bu akşam hava çok güzel. Gidelim bakalım. Şvayk bağırdı: ku tu py ıld ı ız . Şvayk anlattı: «Tımarhanede birsürü subay var da.» Polis: «Ne demek istiyorsun yâni?» dedi.» dedi.» Derken başka bir duvar ilânının önünde birikmiş başka bir halk topluluğu gördüler. İlkönce onların haber almaları gerekirdi oysa. polis memuruyla birlikte kaleme indi. «Seninle uğraşmamıza hiç bir sebep yok. Müdüriyete kadar şöyle ufak bir gezinti hiç de fe­ na olmaz.» Sonra yerlere kadar eğildi.» Komser keyifli keyifli: «Uyuştuğumuza sevin­ dim doğrusu. Şvayk cevap verdi: «Savaş çıkacağını bilmiş­ tim ben. ne dersin Şvayk. Ne dersin. siz ne derseniz o olur. Bir çeyrek saat sonra yoldan geçenler Şvayk'ı Jecna sokağı ile Karel alanının köşesinde yanında bir polisle gördüler. ha?» Şvayk cevap verdi: «Tabii komser bey. ha?» Şvayk memnundu: «Valla komser bey.» dedi. Üzerinde de Almanca «Tutuklular Defteri» diye yazıyordu. ama tımarhanede kimsenin haberi yok bundan. «Uyuşmak daima iyi şeydir. ben de herkesle uyuşup anlaşmaktan çok hoşlanırım! Bu iyiliğinizi hiç unutmayacağım inanın.» dedi.

Gelecek günlerin. en atakça güvenlik duygularını bile yokedeceğini gös­ teren bir ışıktı bu. ku tu py ıld ı ız F. biz de kazanacağız!» Kalabalık arasından birisi Şvayk'ın melon şap­ kasına öyle bir vuruş vurdu ki adamcağızın kulak­ ları şapkanın içinde kayboldu. Ama arslan asker polis müdüriyetinin kapısı önüne gelmişti bile. Şvayk kapıdan içeriye girmeden önce: «Yine söylüyorum. 5 . hiç kuşkunuz olmasın bundan!» diye bağırdı.ARSLAN ASKER ŞVAYK 65 — «Yaşasın İmparator Franz Josef! Bu sava­ şı kazanmak gerek. bu savaşı kazanacağız. Beri yandan Avrupa'da henüz hafif olan bir ışık belirmeye başlamıştı.

Örneğin. Acaip kanun maddelerinin.» Şvayk başıyla «evet» işareti yaptı. fıkralarının varlık nedenini korumaktan başka şey düşünmü­ yorlardı çünkü. bu yar­ gıçlar sinsi bir hoşgörü gösteriyorlardı ama bunun her kelimesi önceden ölçülüp tartılmıştı.» Bunlar dışında Emniyet Mü­ dürlüğü bürokrasi ile haşır-neşir olmuş bir yırtıcı hayvan grubundan meydana gelme idi.VI ŞVAYK EVİNE D Ö N Ü Y O R Prag'daki polis müdüriyetinin üzerinde yaban­ cı bir zihniyetin. Birkaç kişi vardı ki. Bunların akılları fikirleri zindanla darağacına saplanmış haldeydi. Kurbanlarına daha iyi kıymak için. Şvayk karşısına getirildiğinde bu sarı-siyah çizgili yırtıcı hayvanlardan biri şöyle dedi: «Yine elimize düştüğüne çok üzüldüm. Çek olan herşeye düşman bir oto­ ritenin havası esiyordu. Müdüriyet savaş karşısın­ da Çek halkının hangi ölçüde şevk ve heyecan gös­ terdiğini anlamaya çalışıyordu. Al­ dığın dersten yararlanacağına inanmıştık ama bu­ nun yanlış olduğunu görüyorum şimdi. yüzünde ku tu py ıld ı ız . şöyle düşünüyordu: «Bizi ilgilendirmeyen çı­ karlar uğrunda kanımızı dökmeye Viyana Hükü­ metince zorlanan bir ulusun çocukları olduğumu­ zu inkâr etmiyoruz.

kendisini sorguya çeken adama çevirerek: — «Suç bende değil ki. «Bunca insanın ilânı okuduğunu. hiç birinin sevinç belirtisi gös­ termediğini görünce.» Polis memuru yalancıktan takındığı bir baba tavrıyla devam etti: — «Ne demek Şvayk? Halkın sokaklarda top­ lanmasına yol açmak saçmalık değil de nedir? Se­ ni buraya getiren polisin elindeki tutanaktan an­ laşıldığına göre. kazana­ cağız!» diye bağırarak yoldan gelip geçenleri kış­ kırtmışsın. elimde olmadan yaptım bu işi.» dedi. İnan ki bana kalsa durumun o kadar önemli de değil. böyle saçmalıklar yapman için kim akıl öğretti sa­ na?» Şvayk bir iki öksürdükten sonra cevap verdi: — «İnanın bana lütfen. Pek zeki bir adam olmadığını gös­ terdiğin için kötü bir etki altında kalarak hareket ettiğin muhakkak çünkü. Herhangi bir saçma­ lık yaptığımı bilemiyorum. Majestenin uyruklarına yayınla­ dığı bildirinin önünde halkın toplanmasına yol aç­ mışsın. Ben ku tu py ıld ı ız . İlânı kendilerini hiç ilgilendirmezmiş gibi okuyorlardı sanki. Söyle bakiyim Şvayk.ARSLAN ASKER ŞVAYK 67 öyle bir masumluk ifadesi vardı ki sarılı-karalı yırtıcı hayvan ona soran gözlerle bakarak: — «Aptal numarası yapma bakiyim!» dedi.» Şvayk saf bakışlı gözlerini. «Ne Yaşasın İmparator!» ne de «Hurra!» diye bağıran vardı. aynı sevimli ta­ vırla ekledi: — «Seni tutuklamak hiç de hoş birşey değil bizim için. sayın bayım. «Yaşasın İmparator Franz Josef. Sonra hiç istifini bozmadan.

değil mi ya? Onun üzerine dayanamadım. savaş çıkınca n'apması gerektiğini anlıyorsa. Savaş var.» Daha sözünü bitirmemişti ki Şvayk ona yak- ku tu py ıld ı ız . doğru Hradcany'deki askerî mahkemeye yollayacağım. Şvayk!» dedi. bana suç diye yorulan tarz­ da bağırdım. bir kez daha Şvayk'ın gözlerinin içine baktı. işin bu hali almasına göz yumamazdım. Şvayk'ın kuzu gibi masum bakışlarına dayana­ mayıp gözlerini başka yana çevirdi. ve bize düşen görev onu kazanmak. bu durumda bile. bir dosyaya dikerek: — »Gösterdiğin şevki. kötü bir adam değildir.» Sarılı-karalı yırtıcı hayvan yenilip dize gelmiş­ ti.» Yırtıcı hayvan homurdandı. Ama böyle bir adam.» dedi. heyecanı kabul ediyo­ rum ama başka türlü belirtmek gerekirdi bunu. Şvayk da alçak gönüllü. tatlı ve sonsuz bir şefkatle dolu masum bakışıyla baktı ona.68 ARSLAN ASKER ŞVAYK ki 91. değil mi?» Şvayk cevap verdi: «Bir yurttaşın yanında po­ lis memuru bulundu mu. Benim yerimde siz de olsanız aynı şeyi yapardınız sayın bayım. anlıyorsun. heyecan verici değil de alaycı bir etki yara­ tabilirdi ve yarattı da. «Polis eşliğinde gidiyordun. Bir sü­ re bakıştılar böylece. piyade alayının eski bir askeriyim. «Yaşasın İmparator!» diye bağırmaktır. çok önemli bir ândır bu onun için. «Ama bir daha elime geçersen sor­ guya bile çekmeyeceğim seni. Hiç kimse bunun böyle olmadı­ ğına inandıramaz beni. Sonunda memur: «Şeytan götürsün seni. Bu koşullar al­ tında yaptığın yurtseverce gösteri tam tersi bir etki.

Şvayk: «Yaaa. «Bana bir duble bira. «Olur a.. verdiler ona. Meyhane bir mezar sessizliğine gömülmüştü.ARSLAN ASKER ŞVAYK 69 laştı.. canınız cins bir köpek satın almak isterse bana başvurun. «Öyle olduğunu söylerdi hep.» dedi. Şvayk neşeli neşeli: «İşte yine geldim. on yıl. ku tu py ıld ı ız . girmesem mi?» diye uzun süre çekindi ve dü­ şündükten sonra kapıyı açtı. lütfen. Şvayk bira dublesinin karşısına geçip oturdu. sayın bayım. oluyor.. yani.. «Sekiz gündür yatıyor demek. birkaç gün önce sivil polis Bretschneider'in eşliğinde ayrılmış olduğu meyhanenin kapısından içeriye girdi..» Bayan Palivec hıçkırarak: «Ne kadar da ihti­ yatlıydı!» dedi. Apollinar kili­ sesinin kayyumu da bunlar arasındaydı. arkada duruyordu. Bir.» Şvayk böylece özgürlüğüne kavuşabildi ve sa­ kin yuvasının yolunu yeniden tutabildi.» dedi. ha? O kadar zaman kazandı demektir düş­ mana karşı.... Palivec'in lokantasının önüne gelince «girsem mi. St.....» diye inledi. Bay Palivec ne âlem­ de? Geri geldi mi o da?» Cevap verecek yerde Bayan Palivec hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ve mutsuzluğunu an­ latmak için her lafın üstüne basa basa: — «On. hafta. cezası.. öbür müşteriler boyuna susuyorlardı. Bayan Palivec durgun bakışlı gözlerini tezgâhın çinkosu­ na dikmiş.» dedi..» Sanki Palivec'in hayaleti aralarındaymış da onları ihtiyatlı olmağa çağırıyormuş gibi.. Köpek satıcısıyım ben. İki üç müşteri vardı topu topu. elini öptü: "Tanrı gönlünüze göre versin.. hapis.

karar okunup onu götürürlerken za­ vallıyı öyle şaşkına döndürmüşlerdi ki. mahkemede de tekrarladı onu.» Bayan Palivec hâlâ ağlıyordu: «Ama herşeyi itiraf etti. Üçüncüsü sordu: — «Katafalklı cenaze törenleri miydi bunlar?» Şvayk: «Savaşta askerî cenaze törenleri nasıl olacak. Kocamla «hısımlık ilişki­ lerim» olduğu için istersem tanıklık etmiyeceğimi söylediler. on yıl yenir yutulur şey değil.» dedi.» dedi. merak ediyorum doğrusu. «O mendebur sinek ve resim hikâ­ yesi var ya.» dedi. güvenliğin anasıdır.» Şvayk: «Bay Bretschneider gelmiyor mu bura­ ya artık?» diye sordu.70 ARSLAN ASKER ŞVAYK Biranın köpüğü birkaç yerden delinmişti: Bayan Palivec'in gözyaşlarının izleriydi bunlar. «bunun altında kim bilir ne var?» di­ ye düşündüm. O zaman zavallı adamcağız bana öyle bir bakış baktı ki ömrüm oldukça unutamıyacağım. koridorda: «Yaşasın Hür Düşünce!» diye bağırdı yine. ku tu py ıld ı ız . Bu «hısımlık ilişkileri» beni öylesine korkuttu ki. Sonra. Apollinar kilisesinin kayyumu lâfı değiştir­ mek için: «Dün iki cenaze vardı bizde. poliste de. «Beş yıl neyse ama. «Her zamankinden daha ihtiyatlı olmalı şu anda insan. bunun üzerine de tanıklık etmekten vazgeçtim. Duruşmada ben de tanık olarak bulundum ama tanıklık edemedim. Bu sözler üzerine öteki müşteriler kalktılar. — «İhtiyat.» dedi.» dedi. İkinci müşteri yerinde olarak: «Birisi ölecek­ tir herhalde.» dedi. Şvayk Bayan Palivec'le yalnız kaldı: — «İlk defadır ki suçsuz bir adamın on yıl ha­ pis cezası giydiğini görüyorum.» St. hesaplarını görüp gittiler.

» Şvayk ikinci rom kadehini bitirdiği sırada si­ vil polis Bretschneider içeriye girdi. başıma geldi de biliyorum. Görmeliydiniz onu. bir bira ısmarladı. fındık kurdu gibi kıvra­ nıp duruyordu. tezgâhın arkasına gidip orada asılı gazetelerden birini aldı.» Şvayk: «Daha çoook kimseleri gören olmıyacak.» dedi.» dedi. o günden sonra da geldi birkaç kez.» dedi. Döşemeciyle birlikte çı­ kıp gitti.» dedi. Ama Şvayk kalktı.» dedi. Her seferinde. Dedikodu yapmak istediği besbel­ liydi. önce Şvayk'ın lâfa baş­ layacağını sanarak bekledi. Mermi pahalı. bir daha da onu gören olmadı. «Bir rom verin bana lütfen. yeni çeşit bir va­ tan hainliği daha. Onun geldiğini görür görmez futboldan sözediyorlar hep. Bunun üzerine Bretschneider cep defterini çıkardı hemen: «Hımm. müşterilerin neler söylediklerini dinledi. Boş salona çe­ peçevre göz gezdirdikten sonra Şvayk'ın yanına oturdu. «Önemsiz bir herif miydi o döşemeci?» Bayan Palivec durmadan ağlıyordu: «Aşağı yukarı kocam gibiydi. «Küçük ilân­ lar» sayfasına baktıktan sonra: ku tu py ıld ı ız . yerinde duramıyor.ARSLAN ASKER ŞVAYK 71 — «Geliyor. «Bretschneider: «Na­ sıl. ömrüm­ de bir kez atış poligonuna gittim. bir kuron gidiveriyor bakıyorsun. Sırplara ateş etmeğe niyetli misin?» diye sor­ du.» Şvayk: «Antrenman meselesi bütün bunlar. Adam: «Ateş etmesini beceremem pek. Kocamın başına gelen fe­ lâketten beri Pricna sokağındaki bir döşeme işçi sini enseleyebildi topu topu. öylesine öfkeliydi. buraya gelen kimseleri iyi tanı­ yor musun? diye sordu bana. Onlar da futboldan başka şeyden sözetmediler tabiî.

Nasılsınız görmiyeli? Sık sık geliyor musunuz bu­ raya?» Bretschneider: «Bugün özellikle senin için gel­ dim. Şvayk sordu: «Bir polis köpeği işinize yaramaz mı? Herşeyi arayıp bulan.» dedi. demek istiyorum ya­ ni.72 ARSLAN ASKER ŞVAYK — «Aaaa!» dedi. yoksa âdi bir so­ kak köpeği mi?» Bretschneider: «Cins bir köpek alsam iyi ola­ cak galiba. hafızam zayıftır. yani bunlara benzer bir şey istiyorum da. 'Cins bir köpek mi istiyorsunuz. Şvayk: «Vaaay. Son defa Emniyet Müdürlüğü kaleminde görüşmüştük aldanmıyorsam.» dedi. «Müdiriyette bana söylediklerine göre köpek satıyormuşsun sen.» Şvayk: «Dişsiz bir av köpeği mi istiyorsunuz ku tu py ıld ı ız . bilirsiniz. suçluyu en geç beş da­ kikada yakalayan bir köpek.» dedi. yanlış sahip seçmiş bir köpek. «Birden tanıyamamıştım da.» Bretschneider sakin bir inatla: «Bir av köpeği olsun daha iyi. Racineves 5 No. parmaklarını pi­ yano çalar gibi masaya vuruyordu: — «Tuhaf şey. Bir tanesini biliyorum. da Çimpera adında biri on üç hektarlık çiftli­ ğini satıyormuş.» dedi. Epiy zaman geçmiş. dehşet bi şey. Ben de bir fino köpeği. Hani derler ya.» Şvayk: «Ne isterseniz bulurum size.» Bretschneider sinirli sinirli. «Isırmayan bir av köpeği. siz ha » diyerek onun elini sık­ tı. ya da bir av köpeği. «Straskow'da. şimdi de rençberliğe ilgileniyor­ sun bakıyorum Şvayk.» dedi. Çiftlik okulla gara yakınmış. Verchovice'de bir kasabın.

«Böyle bir tane biliyorum.» Bretschneider: «Böyleleri işime gelir.» dedi.» dedi. Şvayk: «Finoların irileri de var. hoşuna giden bir tanesini ku tu py ıld ı ız . «Genel olarak köpeklerin fiyatları boylarına göre değişir. köpeklere üstlerinin buyruğuna uyarak ilgi gösteriyordu çünkü: «Öyleyse bir fino olsun. Elli kurona kadar var bunlardan elim­ de.» dedi. köpek alımı için de bir miktar para verilecekti emrine. ufakları da. üç de büyük fino bulunabilir orada. rahat rahat kucağınıza alabilirsiniz. Bu amaca varmak için istediği yardımcıyı kullanmağa hakkı olacak. Hiç çekinmeden sa­ lık verebilirim bunları size.» Bretschneider'in köpek konusundaki bilgileri biraz kıtçaydı. sertti: Bretsc­ hneider köpek satın almayı bahane edip Şvayk'la yakın dostluk kuracak.ARSLAN ASKER ŞVAYK 73 yoksa?» diye sordu.» Bretschneider polisin örtülü ödeneklerini faz­ la harcamaktan korkarak: «İrice bir bekçi köpeği istiyorum ben daha çok.» dedi. ne kadar küçük olursa o kadar para eder. Bi şey unuttuk yalnız: Köpek yavru mu olacak büyük mü. «Bir yer biliyorum iki küçük. Daha büyükleri de kırk beş kurona kadar olur sizin için. kesindi. Fakat bu buyruk açıktı. Kaçadır böyle bir fino köpeği?» diye sordu. köpeğine göre. tam tersi­ dir. erkek mi olacak dişi mi?» Hiç bilmediği sorunlarla karşılaşan Bretschne­ ider: «Nasıl olursa olsun. Dejvice'de bir meyhanecinin köpeği. sonunda yere vuracak­ tı onu. Şvayk cevap verdi: «Anladım sizin nasıl bi şey istediğinizi. Beşi de çok usludur. Şvayk: «Valla. Ama fino köpeği dediğin dana değildir.

madem iş böyle. yarın saat yediye doğru gelip senin evden alırım. vak­ tiyle hasta bir Saint . Beşinci kadehten sonra Bretschneider: «Bugün izinliyim.» Bretschneider daha devrimci düşünceler attı ortaya: «Zayıf devletler yokolacaklardır.» dedi. Şvayk cevap verdi: «Anarşist olarak tek bir ki­ şi tanıyorum. Asker peksimetleriyle beslemiştim onu da öl­ müştü bu yüzden.» diye sordu. Şvayk ona doğru eğilerek: — «İçeriye bir müşteri girdi. son taksiti de vermemişti. «Valla.» diye sordu Şvayk'a.» Yedinci kadehte Bretschneider devrim üzerin­ de ve seferberlik aleyhinde uzun bir nutuk çekti. tabiî.» dedi. Şvayk. Politika çocukların işidir hem zaten. yarından tezi yok gidip yazıla­ yım oraya. fiyat üzerin­ den otuz kuron kaparo istemek zorundayım siz­ den. «Yalnız.» dedi.74 ARSLAN ASKER ŞVAYK bul bana.» Bretschneider: «Tabiî. yalnız. sonra da Şvayk'a: «Bir anarşist örgütü biliyor musun sen. parası benden. politikadan da sözedebilirsin istersen.)) dedi.Bernard köpeğine bakmış­ tım. şimdiye dek Devletle doğrudan doğruya hiçbir ilişkim olmadı.» diyerek istediği parayı ona verdi: «Şimdi de birer kadeh şarap içe­ lim. Şvayk cevap verdi: «Meyhanede hiç politika yapmam. «Dikkat ku tu py ıld ı ız .» dedi. Ama unutma sakın. sen ne dü­ şünüyorsun bu konuda. 'Leonberg' cinsi bir köpeği yüz kuro­ na satın almış.» Altıncı kadehte Bretschneider: «Ben anarşis­ tim. onun için korkma sakın. emi?» Şvayk ters ters cevap verdi: «Unutmam me­ rak etmeyin.

karmakarışık bir halde sürünüyordu. Her zamanki patavatsızlığı ile: — «Birkaç yıl geçmeden gelmezsiniz sanmış­ tım ben. Bretscheider: «Niçin ağlıyorsunuz patron ha­ nım?» diye sordu. erkekle kadının eve keyifli döndüklerini olduk­ ça açık bir biçimde gösteriyordu. Kadıncağız onu karşısında görünce pek şaşırdı. patron. Şvayk'­ ın yatağında uyuyordu.' dedi­ ler. Bayan Müller'in evine doğru yola çıktı. Bayan Palivec ağlıyor. «Biraz oyalanayım diye bir barın gece bekçisini kiracı aldım. düşünün artık. hiçbir şey bulamayınca: 'Çok kurnaz herif olduğu için attık onu içeriye. çıp­ lak kollarını bar kapıcısının boynuna dolamıştı. patron eve dönecek ve sağlığına ne kadeh­ ler kaldırılacak.» dedi.» dedi.» Sonra Şvayk hesabını ödedi. «Üç aya varmadan savaşı kaza­ nacağız. eve dönmem gerek artık. O da duyduğu minnetten olacak. yatağın yarısını uzun saçlı birisine bırak­ mıştı çünkü. iyi yürekli bir adam olsa gerekti. Yerde de kadın ve erkek giysileriyle çamaşırları.ARSLAN ASKER ŞVAYK 75 edin. görüyorsunuz. başınıza dert açar­ sınız sonra. ağlıyordu boyuna. Vakit geldi. duymasın söylediklerinizi. Bu kargaşa­ lık. «Zafer bizim. Bayan Palivec tezgâhın arkasına oturmuş.» Şvayk yabancının kendi odasına babasının evi­ ne yerleşir gibi yerleşmiş olduğunu gördü.» Gerçekten. Polis üç kez ge­ lip odanızı aradı. savaşı kaybedeceği­ mizi mi sanıyorsun sen yoksa?» Şvayk: «Boyuna bunun lâfını etmek zahmetine değmez.» Sonra Şvayk'tan yana dönerek ekledi: «Ya da. yalnız. ku tu py ıld ı ız . muhakkak olan bu.

Şvayk kapıcının pilisini pırtısını topladı. olduğun gibi. kalk bakalım!» dedi. en az dokunaklı olanı da şöyle bir şeydi: ku tu py ıld ı ız . İlkin. malını geri istediğini anlaması için biraz zaman geçmesi gerekti.» diyesin istemem. «Yemeğe geç kalacaksın. «Oraya gelen hanımların herhalde poliste kaydı vardır ama yakında siz de gelirseniz çok memnun olurum. Kimi ister­ sem gece yatısına getirmek de hakkım. gece lokallerinde çalışan bütün kapıcı­ lar gibi o da: "Herkesin ağzını burnunu dağıtırım. «Biraz çabuk ol hem.» Yakasıyla kravatını taktığı sırada kapıcı ka­ derine boyun eğmişti bile. Gi­ dip her önüne gelene: «Tam hiçbir yerde yemek bulamıyacağım saatte kapı . Hadi.» Kapıcının kız arkadaşı memnun değildi yalnız. sonra yine uyumağa kal­ kıştı. çırılçıplak kapı-dışarı etmek zorunda kalırım seni.» de­ di. Ma­ ria.» dedi. Şvayk'a birkaç tane çok seçkin (!) lâf söylemeği uygun buldu. yok­ sa böyle. Şvayk'a harıl harıl: «Bi­ zim Mimosa.» Kapıcı şaşkın şaşkın pantolonunu giyerken: «Akşamın sekizine kadar uyumak istiyorum. onu vargücüyle sarsarak yeniden uyandırdı sonra: «Gi­ yin bakalım hadi.dışarı etti beni.» di­ ye anlatıyordu. «Yatak için iki kuron para verdim. Giyinip de buradan tüysen çok daha iyi olur herhalde. Prag'ın en kibar gece kulübüdür.76 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk uyuyan kapıcıyı sarsarak: «Hey ahbap. kalk bakalım kızım. karşısındakinin yatağın sahibi olduğunu.» Adam gözlerini açtı.» diye tehditler savurdu.

onu çağırmak için mutfağa gitti. tek söz söyle- ku tu py ıld ı ız . bunu salık da vermem sana. ezip bozabilirsin.ARSLAN ASKER ŞVAYK 77 — «Zangoç kılıklı papaz n'olacak!» Bu «tanrı misafirleri» gittikten sonra Şvayk Bayan Müller'in yardımıyla ortalığı toplamak is­ tedi. benim odaya git. şansın varsa kafanı da patlatacaksın. kendisinden avuntu bekle­ diğini anladı. «Benim pencereyi açtım çünkü. Fakat ora­ da bula bula bir kâğıt parçası buldu. Kendini mutfak pencere­ sinden atman çok anlamsız.» Bayan Müller ağlamağa başladı. kolların. üzüntüsünü böyle dile getirmek is­ temişti. değil mi ya? Benim odanın pence­ resinde her rahatlık var oysa: Mutlaka kaldırıma düşeceksin.» dedi.» Yatağı kapıcıya kiralayışı yüzünden çıkan esef verici olay üzerine pişman olmuş bir pansi­ yoncu olarak. ama bir daha göremiyeceksiniz beni. orada gül fidanları var. Şvayk: «Kendini pencereden atacaksın ma­ dem. kendimi pencereden aşağı ata­ cağım. parasını vermek gerek. Şansın yoksa yalnız kaburgaların. o zaman da hastane masrafları var. Neye ya­ rar o zaman. Yarım saat sonra Bayan Müller ayaklarının ucuna basa basa mutfağa girdi ve Şvayk onun ke­ derli yüzünü görünce. baş­ ladı beklemeğe. Şvayk sadece: «Amma da şaka ha!» dedi. Bahçeye düşeceksin. bacak­ ların kırılır belki. daha iyi. Bayan Müller titrek eliyle şunları karalamıştı kâğıda: «Çok affedersiniz patron.

Saint-Bernard köpeği de odanızda araştırma yapıldığı sırada kaçtı. beni de sorguya çektiler. ikisi de öldü. Sonra iyi davran- ku tu py ıld ı ız . yalnız birkaç gün önce Brno'daki o öğretmenden altmış kuronluk bir kaparo aldığını söylemekle aptallık ettin. son­ ra: «Kanun namına. Sizin için: «Evine kimler gelir. mutfağa gelince sordu: — «Pencere cereyan yapıyordu. «Avluya bıraktığınız iki köpek yavrusu vardı ha­ ni. İşini bitirince yine mutfağa.» Sonra yatağı yapmak. O zaman köpek ortalığı nasıl birbirine kattı bilemezsiniz! Herkesi yiyip yutacak sandım. hayvancağızı oradan çıkardı.» der gibi bir tavır takındılar. Bayan Müller devam etti: «Araştırma sırasın­ da komser bey onu karyolanın altından çekti. polis her yerde arayacak onu!» di­ ye bağırdı.» Şvayk: «Eyvahlar olsun. Sonra: «Şvayk'ın yabancı ülkelerden sık sık para almadığını. hay­ van da onu ısırdı. Ama gelen baylardan biri daha önce: «Karyolanın altında birisi var!» demiş.» dedi. Biliyorsunuz hani. bu da roma­ tizmalarınıza iyi gelmez.78 ARSLAN ASKER ŞVAYK meden gidip odanın penceresini kapattı. Şvayk'­ ın yanına gitti ve gözleri yaşlı: — «Bir kara haberim var size patron. Kimse cevap vermeyip hiçbir kımıldama da olmayınca komser eğildi. Biliyorsunuz. o öğretmen sizden bir Ankara kedisi istemiş­ ti de siz ona gözleri kör bir tazı yavrusunu hurma kutusuna koyup göndermiştiniz. ortalığı toplamak için odaya döndü. başına gelecekler var hayvancağızın. yabancı ülkelerden sık sık pa­ ra alır mısınız?» diye sordular. çık ordan bakiyim!» diye ba­ ğırmıştı.

'ye 40 kuron> F.» Çekoslovakya'da yeni rejim kurulduktan sonra hiç kimse gidip polis arşivlerinde inceleme yaptı mı. görürsün bak.. «B» Saint-Bernard köpeği anlammadır sadece. F. bir ço­ ban köpeğiyle rastgele bir sokak köpeğinin kırmasıydı.. L. hiçbirinde de Şvayk'ın Bretschneider'e söyledi­ ği gibi cins bir soydan geldiklerini gösterir herhan­ gi bir belirti yoktu. Bayan Müller... Bretschneider bütün bu kö­ pekleri Polis Müdüriyetine getirmişti. Şvayk'tan satın almıştı onları.. o da bir «bas- ku tu py ıld ı ız .b..ARSLAN ASKER ŞVAYK 79 dılar bana karşı.. Yapan olduysa Devlet polisinin örtülü ödenekleri faslında şunları görmüştür mu­ hakkak: B.'ye 80 kuron v.. «L» de Pomeranya'da yetişen «Lulu» cinsi köpek demektir... Ama B. Pomeranya lulusu tüyleri diken diken kafasıyla bodur bir av köpeğini andırıyordu. bacakları ise paytak­ tı.» Şvayk içini çekerek: «Şu resmî dairelerle işim rastgitmedi hiç.'ye 50 kuron.'nin 40 50 ve 80 kuron karşılığında Çek ulusunu Avusturya impa­ ratorluğuna satan kimselerin adlarının ilk harfle­ ri olduğunu sandılarsa aklanmışlardır muhakkak. ve L. Fox-terrier cinsi olanının kulakları «basset» denilen kısa bacaklı köpeklerinki gibiydi ama boyu-bosu kuzey ülkelerinde kızak çekmek için kul­ lanılan köpeklerinki kadardı. evde yalnız kalmıyayıra diye si­ zin kapı-dışarı ettiğiniz adamı kiracı diye almamı öğütlediler.» dedi.... Âdî sokak köpekleriydi bun­ lar.. «F» Fox-terrier.. «Köpek sa­ tın almak için kimbilir daha kaç kişi gönderecek­ ler bana. Sözüm ona Saint-Bernard cinsi olanı. bilmiyorum.

sonunda hayvanlar onu parçalayıp yediler. Bretschneider'in yıldızının kararması bu yüz­ den oldu. O da Bretschneider gibi parlak bir başarı (!) kazandı.80 ARSLAN ASKER ŞVAYK set» boyundaydı ama gövdesinin gerisi Amerika'­ nın ünlü tüysüz köpekleri gibi cascavlaktı.. Örtülü ödenekler bölümüne bu se­ fer de: «D. Devletin bu dürüst hizmetkârı kendisi için ce­ naze masrafı yapılmasını da böylece önlemiş oldu. Emniyet Müdürlüğündeki sicil fişi şu acıklı sözlerle son buluyordu: «Köpekleri tarafından par­ çalanıp yenilmiştir. en şeytanca kurnazlıklar dahi bilmem han­ gi âdi cinsten köpeklerin kırması olan bir yeni acaip hayvanın sivil polis tarafından satın alın­ masıyla sonuçlanıyordu. Kalus da Şvayk'ın ağzından hiçbir lâf alama­ dı. Şvayk bu hilkat garibesini buldog diye yuttur­ muştu.. Evinde bu hayvanlardan yedi tanesi top­ lanınca bunlarla birlikte evin arka tarafındaki oda­ ya kapandı ve onları orada o kadar uzun zaman aç bıraktı ki. En ince politik sohbetler bile Şvayk'ı kö­ pek yavrularına olan düşkünlüğünden vazgeçire­ miyor. Sonra sıra sivil polis Kalus'a geldi: O da be­ nekli sırtlanı andıran acaip bir hayvan satın aldı ama bunun İskoçya cinsi çoban köpekleri gibi bir de yelesi vardı.» 90 kuron diye yazdılar .» Sonradan Şvayk bu acı olayı öğrenince şöyle demekten kendini alamadı: — «Aklımın ermediği bir şey var: Kıyamet günü bu herifin parçalarını bir araya getirip ya­ pıştırmak için n'apacaklar acaba?» ku tu py ıld ı ız .

ku tu py ıld ı ız F. Şvayk'a Nişancılar Adasındaki Sağlık Kuru­ luna başvurmasını bildiren çağrı onu yatakta bul­ du: Romatizma ağrıları yine depreşmişti çünkü. düştüğü umudsuz durumda. biraz buraya gelsene!» Bu çağrı üzerine koşup gelen pansiyoncu ka­ dın yatağın başucunda durunca Şvayk aynı sesle devam etti: «Otur bakiyim Bayan Müller!» Şvayk'ın sesi esrarlı.VII ŞVAYK SAVAŞA GİDİYOR Galiçya'daki Rab nehrinin kıyısında bulunan ormanlar.Macaristan İmpa­ ratorluk ve Krallığının savaş bakanlığı. Bayan Müller mutfakta kahve pişiriyordu. 6 . kaçan Avusturya ordularının nehri palas-pandıras geçişlerine sahne olurken. Yatağında doğrularak: «Askere gidiyorum ben!» dedi. Bu kurul Şvayk'ı belki yedek olarak askere ala­ caktı. içinde bulunduğu kötü durumdan ya­ kayı sıyırmak için bizim arslan askere güveniyor­ du. Şvayk'ın varlığım hatırladı: Bakanlık. Sırbistan'­ daki Avusturya tümenleri çoktan haketmiş olduk­ ları dayağı yerken Avusturya . tımtıraklı bir hal aldı. Şvayk boğuk bir sesle onu çağırdı: «Bayan Müller.

düşman topçusu için oldukça iyi bir lokma sayılırım ben. öyle giderim oraya. Bir el arabasına biner. Avusturya berbat durumda. patron. Birkaç yıl önce büyükbabasını açıkhavada gezdirmek için kullanıyordu. Bizim sokağın köşesindeki şe­ kerciyi biliyorsun ya? Böyle ufak bir arabası var onun.» — «İyi ama. tahta bacaklılar. Bacak­ larım hesap dışı tutulursa. Rahat rahat kahveni pişirmene bak sen. kötürümler. söyle de arabasını ödünç versin. Ma­ car topraklarında ilerliyorlar. ku tu py ıld ı ız . Bayan Müller. — «Bir yere kımıldama.Macaristan'ımızın ufuk­ larına kara bulutlar yığılmaya başlamış. kımıldayacak halde değilsiniz ki. Bayan Müller.» Zangır zangır titreyen Bayan Müller acı göz­ yaşlarını da katarak kahveyi fincana koyarken. Bayan Müller. hatta bacaksız olanlar ve bütün öteki sakatlar işlerinin başında olmalılar. Git benim tarafım­ dan onu gör. bunun için de İmpa­ rator beni askere çağırıyor. Hem zaten Avusturya'nın paldır . Düşmanlar halı gibi dövüyorlar bizi.82 ARSLAN ASKER ŞVAYK Bayan Müller: «Aman Yarabbi. Dün gazetelerde oku­ dum: Sevgili Avusturya . Sen de beni arabaya koyup ite ite sağlık kuruluna gö­ türürsün. Şvayk çok derinden gelen bir sesle cevap ver­ di: «Savaşacağım. n'apacaksıniz askerde. patron!» diye bağırdı.» Bayan Müller hüngür hüngür ağlamağa başla­ dı: «Gidip bir doktor çağırsam mı patron » dedi.» — «İnsanın görevden kaçması için bahane olamaz bu. Do­ ğuda Ruslar Krakovi'den iki adım uzaktalar.küldür yıkıldığı şu anda bü­ tün çolaklar.

ARSLAN ASKER ŞVAYK 83 arslan asker Şvayk da başladı yatağında şarkı söy­ lemeğe: General Windischgraetz'le öteki komutanlar Gün doğarken savaşa başladılar. kahvesini filân unuttu gitti. Hop. ayakta durmağa çabalayarak ağzı bir karış açık. dizlerinin ba­ ğı çözülüverdi. Hop. Ama Şvayk bu savaş şar­ kısını bitirmek üzereydi zaten: Para dolu arabalar. Akan kanlar tüm gövdeyi götürdü. hop. hop! Gökten kanla kemik yağıyordu sanki. hop! Pansiyoncu kadın mutfakta hıçkıra hıçkıra ağ­ larken: «Kesin artık bu şarkıyı patron. hop. hop. hop! Bayan Müller şaşkın şaşkın kapıdan dışarıya ku tu py ıld ı ız . hop! Savaş Solferino'da aldı yürüdü. ey Piemonte? Hop. Hop. hop! Onsekizinci alay yiğitleri müjdeler olsun! Arabalarla gelen para ceplerinize dolsun! Hop. sevdikleri­ nizin bâşiyçin!» diyordu. hop. hop! Pansiyoncu kadın bu savaş şarkısını duyunca korktu. Hop. çığlıklar kopardılar: Ey İsa. sizi seven yosmalar! Onsekizinci gibi olamaz hiçbir alay. Şvayk'ın avaz avaz bağırarak söyle­ meye devam ettiği şarkıyı dinledi: Meryem Anayla ve dört köprümüzle! İleri karakolların nerde. hop. yardım et bize Meryem Anayla diye. Onsekizinci alay vardı orda çünki. hop. hop! Savaşa başladılar. Hop. hop.

yarın yine uğrarım ben.. O sokaktayken Şvayk da uyuya-kalmıştı.» Ertesi gün doktor mutfağa girdi....» — «Verdiğim ilâçları alıyor mu bari?» ku tu py ıld ı ız .» Dr. öğleden sonra beni gönderip savaş alanının haritasını aldırttı. doktor bey. Şvayk'ın sağlık du­ rumunun daha da kötüye gittiğini haber verdi: — «Sormayın doktor bey. «Aç elini bakiyim.» dedi. Sok­ ma içeriye.Macaristan'­ ın bütün uluslarının en parlak fedakârlık ve bağlı­ lık örnekleri vermelerini istediği bir anda Dr. bütün gece sayıklayarak akıl almaz şeyler söyledi durdu: Bu savaşı Avusturya kazanacak. savaşa katılmağı aklından çıkarmasını öğütledi: — «Yataktan çıkma. Pavek bir reçete yazdı: Şvayk'ın yurtseverlik heye­ canını yatıştırmak için bromür verdi ve bu arslan askere. «Gece sancısı tu­ tunca —hâşâ huzurunuzdan!— Avusturya millî marşını söyledi. neden öldü­ ler?» Ve Viyana hükümeti Avusturya . Ananla baban öldüler mi.» dedi. Şvayk'ın elini bir an kendi elinde t u t t u : «Korkma.. Fazla kımıldayayım de­ me. Şu dereceyi koltuğunun altına yerleştir. Üçüncü gün Bayan Müller. dedi örneğin. Pansiyoncu kadın derin bir kederle: «Gittikçe kötüleşiyor.. Pavek'im ben.. Şimdi de dilini çıkar bakiyim..84 ARSLAN ASKER ŞVAYK fırladı. Daha çıkar.. Vinohrady'den Dr.... Göbekli bir bay uyandırdı onu. Pavek daha fazla bromür vermek zorunda kaldı. Bayan Müller'e: «Hasta nasıl?» diye sordu. hah. bir doktor aramaya gitti.

Yaşlı bir kadın önüsıra üç tekerlekli bir araba­ yı iterek yürütüyordu. Pavek Şvayk'ı bir güzel azarladıktan sonra bromür kaşelerini yutmamak için böylesine dire­ nen bir adamı tedavi için artık bir daha gelmiyeceğine yeminler ederek çıktı gitti. Yolda giderken Şvayk dörtyol ağızlarında du- ku tu py ıld ı ız . elindeki bir çift koltuk değne­ ğini deli gibi sallayıp duruyordu. sonra araba işi için de şekerciyle görüşüp anlaş. Koltuk değneklerini boyuna havaya kalkık tut­ tuğu halde adam Prag sokaklarında: «Belgrad'a! Belgrad'a!» diye avaz avaz bağırıyordu. Böylece "büyük gün gelip çattı ve Prag sokak­ ları heyecan verici bir manzaraya tanık oldular o gün. İlk olarak Bayan Müller'e rica etti: «Git ba­ na bir asker kasketi satın al. Arabanın içinde bir adam vardı. Son iki günde zavallı göz­ le görülürcesine zayıflamıştı ve boyuna ağlıyordu. Bereket versin şekercide büyükbabasından kalma bir çift koltuk değneği de vardı. Pırıl pırıl parlayan bir kokardla süslü bir as­ ker kasketi giymiş. Küçük arabasının peşinden bir işsiz . doktor bey!» Dr.» dedi. O da bundan yararlanarak son hazırlıklarını yaptı. Tek eksik kalan. Bir çift koltuk değneği bulmayı da uygun gördü. Şvayk'ın askeralma kurulunun karşısına çık­ masına iki gün kalmıştı topu topu. askere alınacakların göğüsle­ rine taktıkları çiçek demetiydi.güçsüzler kalabalığı gelmekteydi ve bu kalabalık durmadan büyüyordu. Fakat Bayan Mül­ ler herşeyi düşünmüştü.ARSLAN ASKER ŞVAYK 85 — «İlâçları yaptırmadı bile.

Bu arada Prag Resmî Gazetesi de şu haberi yayınladı: Bir malûlün gösterdiği yurtseverce heyecan D ü n s a b a h c a d d e l e r d e n g e l i p geçenler. Şvayk'ın elindeki evrakı inceliyen polis komi­ seri. A v u s t u r y a uyruklarının İmpara­ torluğa besledikleri derin sevgi ve bağlılığın heye­ canlı bir tarzda ortaya d ö k ü l m e s i n e yol açtı. Romalıların yaşadıkları Es­ k i ç a ğ ı n geri geldiğini sanırdınız sanki: Bilindiği gi­ bi o ç a ğ ı n insanları. Yaşlı a n n e s i n i n küçük bir a r a b a y a k o y u p ite ite g ö t ü r d ü ğ ü bu koltuk değ­ nekli m a l û l ü n hali. Şvayk'ı Nişan­ cılar Adasına kadar yanlarında götürmelerini em­ retti. malını Majeste İmpa- ku tu py ıld ı ız . Çek ulusunun bu evlâdı canını. ciddi anlarda bu manzara. Vodickova sokağının köşesinde bir atlı polis birliği. çok do­ kunaklı bir s a h n e y e tanık oldular. Venceslas meydanında « a l a y a katılanlar bir­ kaç yüz kişiyi bulmuştu bile. «halkın sokakta top­ lanmasını önlemek için» iki polise. M u c i u s S c a e v o l a gibi. Geçirdiğimiz bu vahim. Ertesi gün basın olayı anlatıp yorumladı. bir kolu­ n u n y a n m a s ı n a aldırış e t m e d e n kanlı bir s a v a ş a ka­ tılmaktan çekinmemişlerdi. Çek u l u s u n u n ev­ lâtları arasında yaşlı h ü k ü m d a r ı m ı z a bağlılık ve sa­ dakat g ö s t e r e n l e r b u l u n d u ğ u n u da a ç ı k ç a ispatla­ mış oldu. onun o gün için askeralma kurul önüne çık­ mağa çağırıldığını açık .seçik görünce biraz hayâl kırıklığına uğrar gibi oldu ve. Krakovska sokağının köşesinde bir öğrenci: «Kahrolsun Sırplar!» diye bağırdığı için epeyce tartaklanmıştı. Şvayk'a eşlik eden kalabalığın üzerine yü­ rüdü.86 ARSLAN ASKER ŞVAYK ran polislerin kendisini askerce selâmladıklarını gördü. Yunanlıların.

kur­ şunlara. Prager Tagblatt'ın haberi de aşağı . bu süre içinde ku tu py ıld ı ız . şarapnellere göğüs germekten kaçmak için hiyle yoluna sapmağa kalkınanlardan başka kimse görmeyen.Krallık Hane­ d a n ı n a ne derin bir sevgi beslediklerini yine parlak bir tarzda g ö s t e r m i ş oldular. onu linç edecekleri muhakkak olan İtilâf Devletleri emrindeki Çek ajanlarına karşı kendisine vücutlerini siper etmiş olan büyük bir Alman kalabalığı­ nın eşliğinde geçmişti. Ateşli ateşli: «Belg­ rad'a!» diye bağırışının Prag sokaklarında b ö y l e de­ rin bir yankı uyandırışı ile Praglılar.ARSLAN ASKER ŞVAYK 87 rator u ğ r u n d a feda e d e c e ğ i n d e n e m i n o l m a k için gö­ nüllü y a z ı l m ı ş bulunmaktadır. Özellikle sağlık müfettişi Dr. Bautze: Her yan­ da askerlik hizmetinden. üç gazeteye bakılırsa Çek ülkesi şimdiye dek Şvayk'tan daha soylu bir yurttaş ye­ tiştirmiş değildi. cepheye gitmekten. İkinci Alman gazetesi olan Bohemia. Fakat ne yazık ki askeralma ku­ rulunun üyeleri Şvayk hakkında bambaşka bir dü­ şünce beslemekteydiler. bu malûlün gösterdi­ ği ateşli yurtseverliği mükâfatlandırmağa ve ken­ disine verecekleri armağanları gazete idarehanesi­ ne göndermeğe çağırıyordu. olayı an­ latıyor.» İşe başlayalı on hafta olmuş. Alman vatandaşları. sakatlık numarası yapan birsürü dalaverecidir. Sözün kısası. Söylediği şu ünlü sözü herkes bilir: «Çeklerin hepsi hastalık. Avusturya'da y e r l e ş m i ş olan öteki ulusları bir kez d a h a geride bı­ rakarak y u r d u m u z a ve imparatorluk .yukarı aynıydı ama şunları da ekliyordu: Bu yiğit malûl. acımak nedir bilmez bir adamdı o.

sakatlık numarası yaptı­ ğım meydana çıkarmıştı. Şvayk alçak gönüllü bir tavırla cevap verdi: — «Romatizmam olduğunu da saygıyla arzederim (*) ama canım bahasına da olsa imparato­ rumuz için herşeyi yapmak istiyorum. ku tu py ıld ı ız . İşte o büyük günde Şvayk da onun karşısına çıktı. «Cennette böylesi yoktu galiba. Bautze: «Başka nen var?» diye sordu. Bautze: «Acaip bir incir yaprağı bu. yani on bir bi­ ninci asker de Bautze kendisine: «Geriyeee dön!» diye bağırdığı sırada bir beyin kanaması sonucu düşüp ölmeseydi yakasını kurtaramıyacaktı ondan. Bautze zavallının ölmüş olduğunu anladıktan sonra: «Kaldırıp götürün bu numaracı herifi!» de­ mişti. Almancası: Ich melde gehorsamst (Çeviren).» Çavuş dosyayı açıp evrakı okuyarak: «Aptallı­ ğı yüzünden askere alınmamıştır. Sonra çavuşa dönerek buz gibi bir tavırla ekledi: «Hemen atın bu keratayı içeriye!» İki süngülü asker Şvayk'ı Prag müstahkem (*) Eski A v u s t u r y a . Çıplak olduğu için.M a c a r i s t a n o r d u s u n d a ast'ın üst'e h i t a b e d e r k e n kullandığı.» dedi.» dedi. sonra. dayandığı koltuk değnek­ lerini çaprazlama tutarak çıplaklığını utangaç bir tavırla gizlemeğe çalışıyordu. kimi d u r u m l a r d a Ş v a y k ' ı n a ğ z ı n d a çok g ü l ü n ç bir a n l a m edinen bu askeri n e z a k e t formülüne sık sık rastlayacağız.» Bautze arslan asker Şvayk'a korkunç gözlerle baktı: «Hastalık numarası yapıyorsun sen!» diye kükredi. Dizlerim de şiş.88 ARSLAN ASKER ŞVAYK on bir bin asker üzerinden on bin dokuz yüz dok­ san dokuzunun hastalık. Sonuncu.

ceketi­ nin üzerinde askere alınanların taktıkları çiçek de­ metiyle biraz topallayarak uzaklaşan arslan asker Şvayk'ı dalgın bir bakışla seyrederken.» diyor­ du.ARSLAN ASKER ŞVAYK 89 mevkii merkez cezaevine götürmek için gelip aldı­ lar. Belgrad'a!» diye bağırdı. ne olacağına aldırmadan da arabayı orada bıraktı. Şvayk'ı bekliyordu. Zavallı Bayan Müller Nişancılar Adasına inen merdivenin başında arabasıyla durmuş.güçsüz takımına: «Bir as­ ker kaçağını posta etmişler. Bunlar olup biterken Şvayk. götürüyorlar. devletin silâhlı iki koruyucusunun arasında. ağırbaşlı bir bay da oralardaki işsiz . Onu iki süngülü asker arasında görün­ ce hüngür hüngür ağlamaya başladı. çekingen adımlarla iler­ liyordu. roma­ tizmasının gözle görülür tarzda kaybolduğunu deh­ şetle farketti. Mareşal Radetzky anıtının tepesinden. Şvayk Mala Strana'dan geçerek Mareşal Radetzky'nin anıtı önüne gelince hep ardından yürümekte olan kalabalığa dönerek: — «Belgrad'a. ku tu py ıld ı ız . Şvayk koltuk değneklerine dayanınca. Süngüler güneşin ışınlarını yansıtıyorlardı.

VIII

ŞVAYK H A S T A N U M A R A S I YAPMAKLA SUÇLANIYOR

O tarihsel günlerde Avusturyalı askerî hekim­ ler hastalık numarası yapanların vücutlerinden en kutsal görevleri baltalıyan şeytanı kovma ve onları ordunun kucağına gönderme işine büyük önem ve­ riyorlardı. Bu amaçla derece derece artan büyük bir iş­ kence sistemi kuruldu ve bunun, hastalık numara­ sı yapanlarla öyle davrandıklarından şüphe edilen veremli, romatizmalı, fıtıklı, hasta böbrekli, diya­ betli, zatürreeli ve tifolu kimselere uygulanması­ na başlanıldı. Bu derecelendirme işi bilgili bir tarzda düzen­ lenmişti ve şunları kapsıyordu: 1 — Sıkı perhiz: Sabah akşam bir fincan çay ve hastalığın niteliği ne olursa olsun, bol bir terle­ me sağlamak üzere her yemekte aspirin. 2 — «Kinin yalatma» diye de adlandırılan, ka­ şe halinde kinin tedavisi. «O keratalara askerlik görevinin şakaya gelir yanı olmadığını hatırlat­ mak» için bol bol kinin dağıtılıyordu. 3 — Günde iki kez bir litre sıcak su ile ilgili­ lerin mideleri yıkanıyordu. 4 — Gliserin ve sabunlu su ile «lavman» yapı­ lıyordu.

ku

tu

py

ıld

ı ız

ARSLAN

ASKER

ŞVAYK

91

5 — «Numaracılar» buzlu suda ıslatılmış çar­ şaflara sarılıyordu. Olağanüstü bir dayanıklılık ve yiğitlik göstere­ rek bu beş tedavi usulünden de geçip sonra çok ba­ sit bir tabut içinde askerî mezarlığı boylayanlar görüldü. Buna karşılık cesaretlerini çabucak yiti­ renler de oldu. Bunlar iş daha «lavman» faslına da­ yanmadan: «Biz iyileştik artık, yola çıkacak ilk ta­ burla cepheye gitmeğe can atıyoruz,» diyorlardı. Prag müstahkem mevkiinin mapusanesinde Şvayk'ı biraz önce sözünü ettiğimiz «numaracı»ların toplu halde bulundukları bir kovuşa yerleştir­ diler. Şvayk'ın solundaki yatak komşusu: «Artık dayanamıyacağım,» dedi. Adamın ikinci kez midesini yıkamışlardı. Bu adam gözlerinin miyop olduğu iddiasındaydı. Şvayk'ın sağındaki yatak komşusu da lavma­ nını yaptırıp dönmüştü: «Yarından tezi yok cephe­ ye gidiyorum,» dedi. Bu adam da küp gibi sağır olduğu iddiasmdaydı. Kapının yanındaki yatakta buzlu suda ıslatıl­ mış çarşaflara sarılı bir veremli can çekişmekle meşguldü. Sağ yandaki komşu: «Bu hafta bu üçüncü,» de­ di. «Ya senin neyin var?» Şvayk: «Romatizmam var,» deyince herkesi bir gülmedir aldı. Can çekişmekte olan veremli bi­ le kahkahalarla gülüyordu bu işe. Şişman, göbekli bir adam: «İyi bulmuşsun ro­ matizmayı,» dedi. «Hani: «Ayağımda nasır var,» demişsin gibi bir şey. Bende kansızlık var, midemin

ku

tu

py

ıld

ı ız

92

ARSLAN

ASKER ŞVAYK

yarısı hapı yutmuş durumda, kaburgalarımdan beş tanesi eksik ama yine de inanmıyorlar. Bak mese­ lâ, bir sağır - dilsiz vardı burada. Tam onbeş gün her yarım saatte bir soğuk suya batırılmış çarşaf­ lara sardılar. Kendisine her gün bir lavman yapı­ lıyor, ayrıca da midesi yıkanıyordu. Herkes onun partiyi kazandığına, salıverileceğine inanıyordu ama günlerden bir gün doktor, kusturucu bir ilâç verdi. Bu da uğursuz geldi ona. Cesaretini yitirdi, en sonunda: «Sağır - dilsiz numarası yapacak ha­ lim kalmadı artık, hem işitir ,hem konuşur oldum» dedi. Ona cesaret vermek, bir enayilik yapmasını önlemek için söylemediğimiz lâf kalmadı. Ama hiç kulak asmadı, sabahleyin vizitede: «Şimdi çok iyi işitiyorum, çok daha iyi de konuşuyorum,» dedi. Hapı yuttu tabiî.» Bir başka «numaracı» da söze karıştı. Bu adam bir bacağının ötekinden on santim daha kı­ sa olduğunu ileri sürüyordu: «Ama o çocuk epey zaman dayandı hiç olmazsa,» dedi. «Bana nüzul isabet etti, diyen o enayi gibi değildi. Üç kinin, bir lavman, bir gün de aç oturma yetti de arttı ona. Mide yıkanmasından önce herşeyi bülbül gibi söy­ ledi, inme'sini filân unutuverdi. Onun bir arkadaşı vardı: «Kuduz köpek ısırdı beni,» diyordu. Biraz daha uzun zaman dayandı o. Önüne geleni ısırıyor, köpek gibi uluyordu, keyif veriyordu insana onu dinlemek. Yalnız ağzını köpürtemiyordu bir türlü. Elimizden geldiğince yardımcı oluyorduk ona. Kimi günler viziteden önce t a m bir saat onu kaskatı, mosmor edinceye kadar gıdıklıyorduk. Ama boşuna, ağzı köpürmüyordu bir türlü. Kor­ kunç şeydi bu. Teslim olduğu gün sabah vizitesin-

ku

tu

py

ıld

ı ız

ARSLAN ASKER

ŞVAYK

93

de hepimiz çok acıdık ona. Yatağının ayak ucunda kaskatı kesilip direk gibi dikilmişti. Hekimi selâmlıyarak: «Beni ısıran köpek kuduz değildi galiba, saygıyla arzederim,» dedi. Doktor ona öyle acaip gözlerle baktı ki adamcağız başladı titremeye: 'Be­ ni köpek ısırmadı sayın doktor, elimi kendim ısır­ dım, saygıyla arzederim,» diye ekledi. İçini böyle­ ce döktükten sonra, «kendini sakatlamak» suçun­ dan harp divanına verildi. Yani cepheye gitmemek için elini ısıra ısıra koparmak istiyor, diye suçladı­ lar onu.» Şişman «numaracı» yine söze karıştı: «Ağzın köpürmesi gereken bütün hastalıkları taklit etmek çok güç,» dedi. «Sar'a, sözgelimi. Sar'alı numarası yapan bir herif vardı burada. Hep şöyle diyordu bize: ««Benim için sar'a nöbeti numarası yapmak işten bile değil. Günde on nöbet geçiririm ister­ sem.» Kıvır kıvır kıvranıyor, yumruklarını sıkıyor, gözlerini camlaştırıyor, deli gibi sağa sola vuruyor, dilini bir karış sarkıtıyordu. Küçük ölçüde bir sar'aydı bu, özenle yapılmış temiz bir işti. Ama gel gör ki adam birdenbire çıban çıkarmağa başladı. Boy­ nunda iki tane, sırtında da iki tane çıban çıktı, ko­ medya da sona erdi. Ne başını oynatabiliyor, ne oturabiliyor, ne ya­ tabiliyordu. Ateşi yükseldi, vizitede sayıklarken ne var ne yok, hepsini anlattı. Neler çektirdi hem bize o mendebur çıbanlarıyla! Üç gün daha bıraktılar onu, «altıdan» yemek vermeğe başladılar: Sabah­ ları bir fincan kahveyle bir francala, akşamları çor­ bayla püre. Ne b..tan işti o, çocuklar! Midelerimiz yıkanmış, aç kurt gibiyiz hepimiz, herifin karşısına geçip seyrediyorduk. O habire ziftleniyor, dilini

ku

tu

py

ıld

ı ız

94

ARSLAN

ASKER

ŞVAYK

şaklatıyor, midesini şişiriyor, geğiriyordu. Üç kişi­ nin de başını yedi üstelik. Kalp hastalığı numarası yapan üç kişi vardı, onun doğruyu söylediğini gö­ rünce onlar da aynı yolu tuttular.» Bir başkası: «Yine en iyisi deli numarası yap­ mak,» dedi. «Bitişik koğuşta iki öğretmen var. İki­ si de arkadaşım, deli numarası yapıyorlar. Birisi gece gündüz: «Filozof Giordano Bruno'yu üzerinde yaktıkları odun yığının dumanı tütüyor hâlâ: Galile'nin dâvası yeniden görülsün istiyoruz!» diye bağırıyor boyuna. Öteki de durmadan havlıyor. Üç kez «hav - hav - hav» diyerek başlıyordu. Peşinden beş kez «hav-hav-hav-hav-hav» diyor. Sonra hadi yeni baştan. Üç haftadır çeviriyorlar bu dümeni. Ben de deli numarası yapayım dedim ama işi din tarafından ele almak istedim. Başladım her önü­ me gelene Papanın yanılmazlığını ispatlamak için nutuk çekmeğe, ama mide kanserine yakalanma­ yı başardım. Mala Strana'da berberlik eden birisi on beş kurona öğretti bunu bana.» Bir başka hasta: «Brevnov yakınlarında otu­ ran bir baca temizleyici tanıyorum ben,» dedi. «On kuron verdin mi herif seni öyle bir nöbete ya­ kalatıyor ki kendini pencereden aşağı atarsın.» Birisi: «O da bir şey mi be,» dedi. «Vrsovice'de bir ebe var, topu topu yirmi kuron karşılığında ayağını oynak yerinden çıkarıyor ki ömür boyu ye­ ter sana bu. Koğuşun dip tarafındaki bir yataktan gelen bir ses: «Ben o işi beş kurona yaptırdım,» dedi. «Beş kurona, üç duble de birasına!» Değnek gibi sıska olan yatak komşusu şöyle dedi: «Benim hastalık daha şimdiden iki yüz ku-

ku

tu

py

ıld

ı ız

ARSLAN

ASKER

ŞVAYK

95

rondan fazlaya patladı. Hangi zehiri sayarsanız sa­ yın, onu da içmişimdir muhakkak. Zehirleri bili­ rim ben. Süblime içtim, cıva buharı kokladım, ar­ senik yedim, lavdanum içtim. Morfin kalıpları ye­ dim, striknin, kezzap, her çeşit asid yuttum. Kara­ ciğerimi, akciğerimi, böbreklerimi, safra kesemi, beynimi, kalbimi, barsaklarımı berbat ettim.» Kapının yanındaki karyolada yatan bir zavallı da içini çekerek söze karıştı: — «Bana kalırsa en iyisi elin derisi altına pet­ rol şırınga etmek. Benim amcaoğlunun talihi var­ mış. Bu sayede kolunu dirseğine kadar kestirdi. Hiç kimse: 'Asker olacaksın,' diye kafasını ütülemiyor artık.» Şvayk: «Kendiniz de görüyorsunuz ya,» dedi. «Majeste imparator uğrunda çoook şeylere katlan­ mak gerek. Mide yıkanmasına da katlanacaksın, lavmana da. Ben askerken işler daha da kötüydü. Hasta mısın? Elini kolunu bağladıkları gibi tıkı­ yorlardı deliğe. Buradaki gibi ne yatak vardı, ne lâzımlık. Duvar gibi kuru bir tahta: Hastalıkları­ mız geçsin diye bunu veriyorlardı bize işte. Bir seferinde bir arkadaş sahiden tifoya tutuldu, ya­ tak komşusu da çiçek hastalığına. İkisini de bağla­ dılar, alay hekimi: «Numaracılar sizi!» diyerek ikisinin de midesine tekmeler savurdu. İkisi de ölünce iş Parlâmentoya aksetti, gazeteler olayı yaz­ dılar. Bu işle ilgili yazıların çıktığı gazeteleri oku­ mağı yasak ettiler bize tabiî. Gazeteleri saklıyor muyuz diye koğuşlarımızı didik didik ettiler. Ol­ dum olası şansım yoktur zaten. Sonunda kabak be­ nim başıma patladı. Bir bende gazete buldular. Alıp alay karargâhına götürdüler. Nur içinde yat-

ku

tu

py

ıld

ı ız

Derken sıra alay doktoruna geldi. çok bilgili bir hale gelmiş. Prag Resmî Gazetesi'ni bile hatta. İkisi de köpekler gibi çevremde dönüyor­ lar. na­ mussuz hergele. Albay askerlere ne olursa olsun okumağı ya­ sak etmiş. Ama bu da deh­ şetli bir sonuç doğurmuş. sol el pantolonun di­ kişinde. Hemen atın keratayı içeriye. bizim alay ötekilere göre çok akıllı. Elini kolunu sımsıkı bağlayın da bizim böyle aptallara ihtiyacı­ mız olmadığı dank etsin kafasına. öylece duruyorsun hep. Yemek filân da vermeyin. deliğe tıkarım seni yoksa. Bense sağ el kaskette. albay ineğin biriydi. Yarım saat böyle deliler gibi debelendiler. Sağ el kaskette sol el pantolonunun dikişinde. derken albay üstüme yürüyerek kükredi: «Lan aptal mı­ sın. Elin kolun bağlı kırk sekiz sa­ at tavana asılı kalacaksın. gösteririm sana ben!» Ben «içerdeyken» kışlada çok acaip işler ol­ muş. Bir ay izne çıkmayacaksın. Gazeteleri oku­ mak ne demekmiş. — «Aptal olduğu için yirmi bir gün hücre hap­ si!» dedi. Kan­ tindeki arkadaşlar da peynirle salamı gazete kâğı­ dına sarmamak için emir almışlar. Yumruğunu burnumun doğrusuna tutup başladı: «Seni gidi it seni. hiç kımıldamadan gözlerinin içine bakı­ yordum. düşünün bir: Askerler başlamışlar habire okumağa. saygıyla arzederim. Herkes ku tu py ıld ı ız .» dedi. «Haftada iki gün aç oturacaksın. kudurmuş gibi ardımdan havlıyorlardı ama ben ağzımı bile açmıyordum.» de­ dim. sosyalist kerata!» diye bağırma­ ğa. değil misin?» — «Aptalım albayım. «Hangi hergele gazetelere haber verdi bunu? Söyle bakiyim? Ağzını burnunu dağıtır.96 ARSLAN ASKER ŞVAYK sın.

herbiri de albayın ata binmiş olduğu hal­ de durduğu yere gelince başladı kulakları sağır edercesine bağırmağa: — «Biz hergele sürüsü. Şimdi de geçit yapın karşımdan. şarkılar düzen herifler türemeğe başlamış. Onlar da Mecliste önerge üstüne önerge vermişler. Komisyon gidince albay bütün alayı sıraya dizdi: — «Asker dediğin görevini 'gık' demeden yap­ malıdır. Bundan memnun olmayan varsa. anlaşıldı mı?» Bunun üzerine bölükler albayın önünde geçit yaptılar. «Siz sandınız ki. Mecliste bizim albayın yır­ tıcı bir hayvandan beter olduğu söyleniyormuş hep. Ama n'oldu? Hava aldınız. albayla alay etmek için taşlamalar yazan.ARSLAN ASKER ŞVAYK 97 eline geçirdiği bütün gazeteleri okumağa başlamış. soruşturma istemişler. sırf bu memnuniyetsizliği yüzünden disipline karşı cina­ yet işlemektedir. hergele sü­ rüsü. komisyon gelince bir şey elde edeceksiniz.» diye yazdığı için iki yıl hapisle yakayı kurtardı. Ama n'oldu? Hava aldık!» ku tu py ıld ı ız F. bizim arka­ daşlardan biri n'apıp yapıp Kışladaki Kurbanlar başlığı altında bunu gazetelere yetiştiriyormuşSonra başlamışlar Viyana'daki Çek milletvekilleri­ ne mektuplar yazmağa. Hlubokalı Franz Hençel adında biri de bir milletvekiline: «Talimde albay bana tokat attı. her bölük söylediklerimi tekrarlaya­ cak. Alayda ne zaman bir olay geçse.» dedi. komisyon gelince bir şey elde edeceğiz sandık. «bizi koruyun!» demeğe. 7 . Bir seferinde bakanın biri bizim oraya bir soruştur­ ma komisyonu yollamış.

Al­ bay pancar gibi kızardı. Yine aynı şey oldu. 11. başça­ vuş da notlar alıyordu. — «Macuna?» — «Burda!» — «Lavmanla aspirin! Pkorny?» — «Burda!» — «Midesi yıkanacak! Kinin verilecek! Ko­ var!?» — «Burda!» — «Lavmanla aspirin! Kotatko?» ku tu py ıld ı ız . ne bir ses ne bir nefes.» diye yazdığı için adamı tımarhaneye tıkmışlar. Askerî hekim Grunstein peşinde bir de sıhhiye başçavuşu olduğu halde bir yataktan öbürüne gidiyor. bölüğe geçidi yeniden baş­ lattı. hiç ses seda çıkmadı. Sonra onun yerine başka bir al­ bay geldi. Albayı bir daha gören olmadı kışla­ da. iki gün. Herkes: «N'olacak acaba?» diye sabırsızlıkla bekli­ yordu.» Akşam vizitesinin saati yaklaşıyordu. kırbacıyla tozluklarına vurdu. Atına bin­ diği gibi dörtnala nizamiye kapısından çıkıp gitti. bölüğün geçişine kadar gülmekten katıldı. bölük ayaklarını «rap rap rap» diye vu­ rarak çok düzgün bir halde ilerledi ama albayın önüne gelince çıt yok. bölükteki arkadaşlar babayiğit çocuklardır. 11. O zaman albay: «Rahat!» diye bağırdı. Avlu­ da bir aşağı bir yukarı dolaşmağa başladı. assubaylarla subaylar bile hatta. bir hafta bekledik. kimse tek laf etmedi. son­ ra birden durup: «Dağılın!» diye bağırdı.98 ARSLAN ASKER ŞVAYK Albay 11. Hepsi de küstah bakışlarla albayı süzdüler. bölük başkaldırdı. Herkes hayatından memnundu. Bir gün. sağa sola tükürdü. Söylendiğine göre eski albay Majeste İm­ paratora: «11.

çok tehlikeli hastalıktır bu. saygıyla arzederim. gayet vahim bir has­ talıktır. Barış döneminde böyle bir malûl keçi yavrusu gibi hoplayıp zıplar ama seferberlik ilân edilir edilmez romatizması ol­ duğunu farkeder. değil mi? Romatizma çok tehlikelidir.» dedi. çok acı çektirir insana. Ama romatiz­ maya tutulunca bizi düşünerek çok ince bir dav­ ranışta bulunmuşsun doğrusu. saygıyla arzederim.» Meslek hayatı boyunca Dr. Dizlerinde ağrı var mı?» — «Evet. «Tam böyle bir sa­ vaş varken ve herkes de askerlik görevini yapmak zorundayken romatizmaya tutulmak. amma tesa­ düf haaa! Sen buna çok üzülmüşsündür herhalde?» — «Gerçekten çok üzüldüm doktor bey. dizlerinin hiçbir işe yaramadığı­ nı anlar. Bizler burdayız da n'apmak gerektiğini biliyoruz: Sıkı bir perhizle ve bizim tedavi tarzımızla Pistany kaplıcalarında- ku tu py ıld ı ız .ARSLAN ASKER ŞVAYK 99 — «Burda!» — «Midesi yıkanacak! Kinin verilecek!» Vizite «şipşak» tarafından ve kimsenin gözü­ nün yaşına bakmadan. bu ise bağırıp çağırmaktan daha etkili oluyordu: — «Romatizma ha? Eveeet. Grunstein yeni gelene baktı: — «Nen var senin?» — «Romatizmam var. say­ gıyla arzederim. — «Şvayk?» — «Burda!» Dr. var. anlıyorum.» — «Ben de anlamıştım zaten.» — «Geceleri de hiç uyuyamıyorsun. makine gibi sürüp gidiyor­ du. Grunstein ince bir alaycılıkla konuşma alışkanlığını edinmişti.

» Sonra doktor başçavuşa dönerek ekledi: — «Yaz bakiyim: Şvayk. Arkadaşları savaşırken bunlar sanıyorlar ki hastanede. haberiniz olsun. Bir yandan da mu­ ayene odasına götür onu. sağduyu ile dolu bir nutuk çekti: — «Sanmayın ki karşınızda sığırın biri var da ona herşeyi yutturabilirsiniz. Cepheye de tozu du­ mana katarak. sabahları çığlıklar kopararak uyanacaksınız. askerden kaçmaktan başka düşün­ ceniz yok.100 ARSLAN ASKER ŞVAYK kinden daha çabuk iyileşirsin. Ben de ona göre dav­ ranıyorum. saygıyla ar­ zederim. beri yandan savaş bitsin diye bekleyecekler. Bana sökmez bu nu­ maralar. Hepiniz hastalık numara­ sı yapıyorsunuz. siz de aldandınız nitekim. Sonra n'olacağını görürüz hele.» Doktor bunun üzerine koğuştaki bütün «nu­ maracı»lara hitabeden. yataklarında yangelip yatacaklar. tek hastalıkları kendilerinde askerlik sevgisinin eksik oluşuydu. çok iyi biliyorum. bir de lav­ man yap. Ondan sonra romatizmalarını iyileştirsin diye Allaha nasıl yalvaracak gör bak. sıkı perhiz. ağız tadıyla yemeklerini yiyecek­ ler. Sizin gibi askerlerin yüzlercesini. dörtnala öyle bir gidiş gidersin ki kimse göremez seni. bir kez lavman yapılacak. ben iyileştim.» ku tu py ıld ı ız .» diyordu. «Bu gece bir de baktım ki as­ tım diye bir hastalık kalmamış bende. Ara­ dan yirmi yıl geçtikten sonra bile beni atlatmağa kalkıştığınız günleri aklınıza getirince. yüzlercesini gördüm ben! Şu yataklarda bir sürü in­ san yattı. Ama hepsi aldandı. midesini yıkat. günde iki kez midesi yıkanacak.» Pencerenin yanındaki yataktan bitkin bir ses duyuldu: »Doktor bey.

» Emir yerine getirildi ve zavallıların herbiri kendi payına düşen tedavi tarzına katlandı. sonunda da zaferi kazanacağız. Grunstein: «Peki.» dediler. soylu duygular uyandırıyor insanın içinde. N'apacağını bilir o.» Ertesi gün sabah vizitesinde Dr. bana yaptıklarını günün birinde ben de sana yaparım elbet. Şvayk ise soylu bir yiğitlik gösterdi. «Kimse yüzüme bile bakmadı. Lavmanı yapmakta olan askere: «Canımı ya­ kacaksın filân diye korkma sakın. «Ama lavmanı yi­ ne yapacaklar. Grunstein Şvayk'a sordu: «Eeee. Benim yerimde baban ya da kardeşin olsaydı onlara da şırıngayı sokmak zorunda kala­ caktın. nasıl. şırıngalara bağlı. Şunu unutma sakın: Avusturya'nın kurtu­ luşu böyle lavmanlara.ARSLAN ASKER ŞVAYK 101 — «Adın ne senin?» — «Kovarik. adları okunan bütün hastalar başçavuşla birlikte gitsin­ ler şimdi.» diyorlardı.» dedi. Şvayk isteneni yaptı ve bu ağu gibi şeyi Sokrates'in zehiri içerken gösterdiğinden daha büyük ku tu py ıld ı ız . askerî hastane hoşuna gitti mi?» Şvayk cevap verdi: «Çok mükemmel bir yer burası.» Dr. İçle­ rinden bazıları cellât rolündeki başçavuşa yalvarıp yakararak yumuşatmaya çalışıyorlar. Ayrıca aspirinle üç kaşe kinin verildi.» Mükâfat olarak yine bir gün önceki gibi ona lav­ man yapıldı.» dedi.» diyesin istemem hiçbir zaman. Kininleri suda eritmişlerdi: «Bunları da hemen yut bakalım. Lavman yapacaklardı bana. Giderayak bizi unutmayın diye ya­ pacaklar bunu. Hadi bakalım. ya da: «Ben de sıhhiyeye gireceğim. görürsün bak. «İçtiğin andı düşün.

102 ARSLAN ASKER ŞVAYK bir sakinlikle yuttu. Kalemde çok büyük bir terbiyeyle cevap verdiler ona ve kadıncağız aramakta olduğu arslan asker Şvayk'ın 3. Grunstein Şvayk'ı işkence sisteminin beş aşamasından da geçirmişti. koğuşun 17 sayılı yatağında yattığını ku tu py ıld ı ız . Bohemia gazetesinin ya­ yınladığı.» Fakat Şvayk'ın çilesi daha dolmamıştı. Adı­ nı duyunca hapisanenin kapısını hemen açtılar. doktor bey. Dr. ondan sonra da onu bulmak kolay oldu. Baronne von Botzenheim peşinde nedimesiyle kocaman yiyecek sepetleri ta­ şıyan bir uşak da olduğu halde. saygıyla arzede­ rim. Prag müstahkem mevkiinin mapusanesindeki hastanede «tedavi» edilmenin ne demek olduğun­ dan bizim zavallı baronne hepten habersizdi. bildiğimiz haberde sözü edilen ateşli yurtsever ve malûl askeri harıl harıl aramakla meşguldü o sıralarda. say­ gıyla arzederim. — «Romatizmaların ne âlemde?» — «Hiçbir iyileşme görmedim. Kendisini doktorun önünde ıslak bir çarşafa sararlarken doktor bunun için ne düşündüğünü sorunca Şvayk: — «Yüzme havuzunu ya da deniz banyosunu hatırlatıyor bu bana. Piyade generali Baron von Botzenheim'ın dul eşi olan bir hanımefendi. görmek istediği kimsenin yattığı Hradcany askerî hastanesini zi­ yarete karar verdi. Emniyet Müdürlüğünün bir soruşturmasından sonra Şvayk'ın kimliği anlaşıldı.» dedi. doktor bey.

Çevresinde hastalık numarası yapan zayıflamış. iyice kurusunlar diye ezeceksin. Tam kararında pişirmek için içyağlarını eridikleri sırada alacak­ sın. tuz . Onlar bu işi bilirler haaa! Semiz bir kaz alırlar.biber eke­ ceksin. derisini yüzerler.» diye ses­ lendi. aç bîilâç bir topluluk vardı: Sı­ kı perhiz konusunda Dr. do­ muz yağı ile birlikte kendi yağıyla ateşte kızartır­ lar. Grunstein'ın bu ziyaretten ötürü ağzı bir karış açık kalmıştı. yahudi usulü hani. «Aş­ Yüksek Okulu» nun bir dersinde ya da ye­ konusunda çok titiz ve güçbeğenir kimseler açılmış bir kursta sanırdı kendini.» Mide kanseri olan birisi lâfa karıştı: «Kaz ci­ ğerinin o kadar aleyhinde bulunma sen. Yanında olan Dr. «Kaz ciğerinden yapılma kıkırdak kızartma­ sının üstüne yoktur. Domuz içyağından yapılmış kızartmalar kedi mancası gibi kalır onun yanında! Ama daha önce ızgarada nar gibi kızartacaksın onları. ama sıcak sıcak yiyeceksin haaa. Hastanede müzmin mide ülserinden yatan biri şöyle diyordu: — «İçyağını bile tavada kızartıp yiyebilirsin.ARSLAN ASKER ŞVAYK 103 beş dakika içinde öğreniverdi.» dını çılık mek için ku tu py ıld ı ız . Grunstein'la savaşmaktan henüz vazgeçmiş değillerdi bunlar. Hergünkü «tedavi» seansından sonra Şvayk yatağına oturmuştu. Kaz ciğerinden farksız olmazlarsa yüzüme tükür. İnsan konuştuklarını dinlerken «Ağzının Ta­ Bilenler Derneği» nin bir toplantısında.

daha asık bir surat­ la giremezdi koğuştan içeriye doğrusu. en geride de levazım başçavuşu vardı. ku tu py ıld ı ız . Ağızda eriyecekler. ne açık sa­ rı. Bu ziyarette üst makamların parmağı ol­ duğuna inanıyor. O da bir tehlike sezinlemekteydi. Dr. İkisi ortası yani. tam o sırada sıh­ hiye başçavuşu birden kapıyı açıp bağırdı çünkü: — «Hepiniz yatağınıza! Bir arşidüşes geldi resmî ziyaret için. pi­ şerken yanmışlar demektir bu. Kendi beslediğin bir domuzla ev­ de yapacağın domuz kıkırdağından söz ediyorum ben sana. Şa­ rapnellere yem olarak atıldığını ya da bir siperin önündeki dikenli telleri süslediğini görür gibiydi sanki. Arkasında bir sürü insan. Hele kirli ayaklarınızı göstere­ yim demeyin sakın!» Sahici bir arşidüşes de Baronne von Botzenheim'inkinden daha ağırbaşlı. Grunstein'inken de daha sarı h a t t a : Üzerinde «Piyade generalinin dul eşi» yazılı küçük kartvizit Dr. yağları da çenenden aşşağa akacak.» Bir ses sordu: «İçinizde at içyağıyla yapılmış kıkırdak kızartması yiyen var mı?» Fakat kimse cevap vermedi. Ne çok sert olmalılar. Ağızda çıtırdamamaları gerek. Grunstein'ın gözü önün­ den gitmiyordu. ne de çok yumuşak.104 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk'ın yatak komşusu şu düşünceyi ileri sürdü: — «Domuz kıkırdağı için söylediklerinizi her­ kes bilir canım. Benzi sapsarıydı. Renkleri ne koyu sarı olmalı. cephe gerisinde bulduğu bu ra­ hat işten ayağının kaydırılacağını sanıyordu.

Baronne'un nedimesi şişko bir kadındı. İki impara- ku tu py ıld ı ız . Çek askeri mert bir as­ kerdir her zaman. Üzerleri sarı . «arslan asker»in arkasındaki içi saman dolu yastığı düzeltiyordu.» dedi. Babinsky'yi hatırlatan uşak. diken diken favorileriyle ünlü Dr. Avusturyalı Çekleri çok severim ben.» Sonra Şvayk'ın traşlı yanaklarını okşayarak ekledi: — «Gazetelerde her şeyi okudum. hastalansa bile yine yiğittir. gel buraya bakiyim!» Kabarık. Kibar ziyaretçiyi arslan askerin yatağı önünde durdurarak yapmacık bir sakinlikle: «İşte Şvayk bu. Gözleri dolu dolu.» Baronne von Botzenheim Şvayk'ın yatağı ya­ nında altına sürülen iskemleye oturduktan sonra söze başladı: — «Çek askeri her zaman yiğittir. yiyecek. cepheyi boylamaktan ve başka felâketlerden meydana gelmeydi bu tehlike. koruyuculardan. içe­ cek sigara getirdim sana. «Çok sabırlı çocuk doğ­ rusu.ARSLAN ASKER ŞVAYK 105 Nüfuzlu tanıdıklardan. savaş sırasında imal edilen cinsten — etiketleri üzerinde «Tanrı İngiltere'nin cezasını versin» ya­ zısıyla Alman İmparatoru II. Yaptığı işin. Wilhelm'in ve Avus­ turya İmparatoru Franz Josef'in resimleri bulu­ n a n — iki şişe de içki çıktı sepetten. şikâyetler­ den. yaralı ve hasta kahramanların tâ içine işleyen güzel bir dav­ ranış olduğuna inanmıştı. elindeki iri sepetle yaklaştı. Johann.kara bir fiyongla bağlı pembe krep kâğıdına sarılı bir düzüne piliç kızartması. Şvayk'ın yatağının kıyısına oturmuş. hanımefendi.

Almanca şu di­ zeler okunmaktaydı: Avusturya. elele tutuşmuşlardı. Battaniyenin üzerine se­ rilen eşyalar arasında bir de diş fırçası vardı. Böylece. Bunların üstünde de «Tanrı İngiltere'nin ceza­ sını versin» yazılıydı. Daha sonra battaniyenin üzeri çikolata paketleriyle dol­ du. Bu ise herbirinin kendi hesabına iş gördüğü gibi bir izlenim uyandırıyordu insanda. Cepheye gidecek askerle­ ri çok sevindirici bir hediye olarak hiç eksiksiz bir manikür takımı vardı sonra. diş­ leri bununla fırçalayacak olan asker. süngüsünü takmış düşmana saldırıyor. Kutunun kapağında bir asker resmi vardı. Hepsini Şvayk'ın yanındaki beş yatağın üzerine güzel güzel yerleştirdi. Bayrağını kaldır da ku tu py ıld ı ız .106 ARSLAN ASKER ŞVAYK tor da: «Lâdesim lâdes olsun mu?» der gibilerden. başının üstünde de bir şarapnel patlı­ yordu. Habsburg hanedanı­ nın bu yaşlı üyesini çok seviyordu çünkü. Baronne sepetten ayrıca hastalıktan yeni kal­ kanları güçlendiren cinsten üç şişe şarapla iki pa­ ket de sigara çıkardı. Üze­ rinde Lâtince "Viribus Unitis yazılıydı. Avusturya'yı düşüneceğinden emindi. iki imparatorun da resim­ leri vardı ama bu sefer elele tutuşmamışlardı da birbirlerine arkalarını dönmüşlerdi. imparator ve yurt için!» Bunun yanında bir kuru yemiş paketi vardı ama üzerinde günün olaylarına uygun bir resim yerine. Prag Resim Gazetesi 'nin başyazarı yazmıştı. ey şanlı ülke. Resmin altında şunlar okunmaktaydı: «Tanrı. Bun­ ların yanına da zarif tarzda ciltlenmiş bir kitap koydu: Hükümdarımızın yaşantısından bazı sah­ neler başlığını taşıyan bu kitabı.

» diye fısıldadı doktorun kulağına.. Dua ediyormuş gibi ellerini bitiştirdi: — «Ey göklerdeki ulu Tanrım. Hastalık numarası ya­ panlardan çoğu üzgündüler.» diye mırıldandı. cepheye de gidebilecek ya­ kında. «Tanrıya emanet olun» dedik­ ten sonra «maiyet» i arkasında olduğu halde ko­ ğuştan çıktı. bunu da Şvayk bozdu birden. Eliy­ le saçlarını okşadı. «İyileşmiş olsa gerek. şekerler dağıttı. yine Şvayk'ın yanına döndü. ku tu py ıld ı ız . Bir sessizlik oldu. adını kutsaya­ rak anarım. Şu birkaç parça ufak-tefeğin onu sevindir­ diğine çok memnun oldum doğrusu. Bütün hediyeler yatağın üzerine serilince Ba­ ronne von Botzenheim'ın yüreği öylesine yufkalaştı ki başladı ağlamaya.» Sonra bir yataktan öbürüne giderek sigaralar. Grunstein'ın şaşkın bakışları al­ tında atıştırmaya başladı. Baronne kendinden geçmiş gibiydi: «Nasıl da iştahla yiyor. Ebediyen yaşayacak Avusturya! Sonuncu hediye olarak bu cömert hanım yata­ ğın üstüne saksısıyla bir beyaz sümbül koydu. şu hanımın cömertliği ve sonsuz iyi yürekliliği saye­ sinde yararlanacağımız bütün şu hediyeleri tak­ dis eyle.ARSLAN ASKER ŞVAYK 107 Dalgalansın rüzgârda. âmin!» Bunları söyledikten sonra da Şvayk bir pilici kaptığı gibi Dr. Şvayk'a oturduğu yer­ de destek olan nedime hanım da ağlıyordu.. sonra Baronne'a dönerek ekledi: «Bağışlayın hanımefendi. bunu demek istemiyordum da şöyle demek istiyordum: «Ey hepimizin babası olan merhametli Tanrı.

piliçlerin bir karınca yuvasına düştüklerini. sonra da iskeletlerinin ay­ lar boyu güneşte kaldığını sanırdı.» derdiniz. sizler ise midelerinizi tıka-basa doldu- ku tu py ıld ı ız . Onun için hepinizin midelerini yı­ katacağım. Bu iş öylesine temiz yapılmıştı ki gören. «Eğer sizde azıcık. size yaptığım iyiliğin değerini hiç bilmediğinizi göster­ miş oldunuz. Üzerinden büyük bir yük kalk­ mıştı sanki. Zaval­ lılardan biri manikür takımının parçalarından bi­ ri olan tırnak cilasını içmiş. diş macunu tüpünü de ısırmıştı hatta. Dr. Üç şarap şişesiyle öbür içki şişeleri bomboştu. Grunstein eski çalımlı. Grunstein'e düştü.108 ARSLAN ASKER ŞVAYK Baronne'u kapıya kadar geçirmek şerefi Dr. Çikolatalarla kuru yemişler de isyan halindeki mi­ delerin derinliklerinde kaybolup gitmişlerdi. afilli tavrını yeni­ den takınmıştı. Doktor bir güzel sıyrılmış kemikleri bulabildi ancak. Na­ sıl olur! Ben sizin sağlığınızı korumak için hepini­ ze sıkı perhiz yaptırarak dünyanın zahmetine kat­ lanıyorum. ama şu kadarcık akıl olsaydı hiç birşeye el sürmez: «Yoksa doktor bey bizim palavralarımıza hiç mi hiç inanmaz. Hastanenin kapısı ziya­ retçi hanımın ardından kapanınca büyük bir fe­ rahlık duymuştu.» diye söze başladı. hastalarının adam olmaz bir hergele sürüsü oldu­ ğu yolundaki inancını bir daha doğruladı: — «Askerler. uzun bir nutuk çekti. Daha o yukarıya dönmeye va­ kit bulamadan Şvayk piliçleri arkadaşlarına da­ ğıtmıştı bile. Hastalar bunların hepsini başdöndürücü bir hızla mideye indirdiler. hepinize de lavman yaptıracağım. Davranışınızla. İyice sıyrılmış küçük kemik yığınları. Geri döner dönmez tehditlerle do­ lu.

Hepinizin sağ­ lık durumu çok iyi.ARSLAN ASKER ŞVAYK 109 rarak yaptığım bütün çabalan sıfıra indiriyorsu­ nuz. Söyleyeceklerim bu kadar. Hadi bakalım. çocuklarınıza da anlata­ caksınız üstelik: «Bir seferinde piliç kızartması ve daha birçok nefis şeyler yemiştik ama hazmetme­ ye bile vakit bulamadan. hem de çok çabuk tarafından. Midelerinizi demin yaptığınız gibi harabetmezdiniz yoksa. kanserine tutulmak mı istiyor­ sunuz hepiniz yoksa? Hayır. tam tatlı yerine midele­ rimizi yıkadılar.» Dr. Mide ülserine.» diyeceksiniz. Ben yeterince gördüm sizleri. yediklerimizin hepsini çıkarmak zorunda kaldık. Ölünceye kadar unutmayacaksınız bunu.» dedi sadece. yürüyün!» Mide yıkaması esnasında sıra Şvayk'a gelince Dr. Onun için hepiniz benimle birlikte muayene odasına ge­ lin bakiyim. Grunstein: «Sonra da Şvayk'a lavman ya­ pacaksınız. Ben sizler gibi ap­ tal değilim. şimdi de yeniden buldu. Grunstein birdenbire acaip ziyaretçi hanımı hatırlayarak ona sordu: — «Baronne von Botzenheim'ı tanıyor musun sen?» Şvayk her zamanki soğukkanlılığı ile cevap verdi: — «Ben onun üvey oğluyum. O akşam koğuşta kimsenin ağzını bıçak açmı- ku tu py ıld ı ız . küçükken beni terketmiş. Şunu da haber vereyim haaa: Yarın denetim kurulundaki bayları da buraya çağıraca­ ğım. böyle birşeye niyeti­ niz yok. biraz daha kurnazım ne de olsa. değil mi? İşte bunun içindir ki mideleri­ niz tıka-basa doldurduğunuz şeyleri hazmetmeye vakit bulmadan önce ben bunları yıkatacağım.

Dr. saygıyla arzederim. «İster inanın is­ ter inanmayın: Piliç yahnisini piliç kızartmasın­ dan daha çok seviyorum.» dedi.» Birisi: «Beyliklerinizi örtün!» diye bağırdı ama yarıda kalan ziyafet yüzünden hepsi öyle hal­ siz düşmüştü ki. Grunstein sözünü tuttu. Şvayk'la komisyon üyeleri arasında çok ilginç bir tartışma geçti sonradan. Bizim arslan asker: «Komisyon dilimin bir parçasını sakladım sanır diye bu sözleri söyledim. tek birşey soruyorlardı herkese: «Dilini çıkar bakiyim!» Şvayk dilini öylesine çıkardı ki yüzünü elinde olmaksızın kasıp buruşturdu. ku tu py ıld ı ız . Sonra da: — «Dilim bundan fazla çıkmıyor doktor bey. 21 No. Üyelerin yarısı Şvayk'ı aptalın bi­ ri sayıyor.110 ARSLAN ASKER ŞVAYK yordu.» diyordu.» dedi. Biraz önce herkesin midesi nefis şeylerle dopdoluydu. Komisyon üyelerinin düşünceleri ise birbirini tutmamaktaydı. Ertesi sabah kor­ kunç kurulun üyesi olan birçok askerî hekimler çıka-geldiler.. pencerenin yanındaki yatağından içi­ ni çekerek: — «Valla arkadaşlar. öteki yarısı ise onun «savaşla alay eden sıfır numara bir hergele» olduğuna inanıyordu. gözlerini kırpıştırdı. hiç kimse yerinden kımıldamadı. Asık suratlarla yatakların arasından geçiyor­ lar. şimdiyse bir fincan çayla bir dilim ekmek vardı bu midelerde. Komisyon başkanı: «Seni yakalamazsak bize de adam demesinler!» diye bağırdı.

» Komisyonun başkanı öfkeyle bağırdı: «Sus lan! Senin ne mal olduğunu biliyoruz biz. hayır: Aptal değilsin sen.. serse­ ri. Birkaç yıl oluyor. Onun yerine üst'ü düşünür. saygıyla arzederim.» Kılıcını şangır-şungur sürükleyen bir başka komisyon üyesi: «Hay Allah cezanı versin senin!» diye bağırdı. «Hiç birşey düşünmüyormuş.» ku tu py ıld ı ız . a Allahın ayısı. kurnaz. rezil.» — «Süphanallah! Kapasana ağzını öyleyse. Tersine açıkgöz. alayda askerliğimi yaparken bizim yüzbaşı şöy­ le derdi hep: «Asker düşünmez. Başhekim binbaşı.» — «Hay Allah belânı versin. söyle bakiyim kerata!» «Hiç birşey düşünmediğimi saygıyla arzede­ rim. Şvayk'ın yanına gelerek sordu: «Şu anda ne düşünüyorsun. Hayır Şvayk. Herife bakın: Kendisinin gerçekten aptal olduğuna ina­ nacağız sanıyor galiba. anladın mı?» — «Anladım efendim. neden düşünmüyorsun ha?» — «Saygıyla arzedeyim efendim: «Askerlerin düşünmeleri yasaktır da ondan. Bir asker düşünmeye başladı mı asker olmaktan çıkar artık. saygıyla arze­ derim. şuna bakın hele! Neden düşünmüyorsun peki. itoğlu itin birisin. Kapa dedim mi bu.ARSLAN ASKER ŞVAYK 111 Şvayk komisyonun bütün üyelerini küçük bir çocuğun aldırmaz soğukkanlılığı ile seyrediyordu. Dü­ şünen asker.. ben de işittim. 91. artık laf söylemeyeceksin de­ mektir. sus demedim mi sana lan! İşitmedin mi yoksa?» — «Sus dediniz. uyuz bir başıbozuk olur.

Can çekiş­ mekte olan üç veremli ile birlikte bütün ötekiler «silâhlı hizmete elverişli» sayıldılar. Ünlü: «Askerlik yapabilir!» formülü ile yola çıkaramayanlar bu ikisi oldu yalnız. Yer yer küfürlerle süslü olan bu nutuk. sonra çavuşu çağırdılar. Kalemdeki nöbetçi subayı: 'Senin gibi pis he­ rifleri kurşuna dizmeli!» diye bağırırken birinci kattaki koğuşlarda sağlık kurulu hastalık numa­ rası yapanları ağır ateşte kebap ediyordu hâlâ. bu da komis­ yon başkanına bir nutuk çekme fırsatını verdi. öteki ise kemik kanserine tutulmuştu. üst'leriyle de matrak geçiyor üstelik. avludan geç­ tiği sırada şu şarkıyı mırıldanıyordu: «Askerlik hizmeti dediğin Göz açıp kapayana dek geçer. Başkana bakılırsa burada­ kilerin hepsi namussuz birer hergeleydiler. Sen dur heleee. İnsan ölmez ya bu yüzden!» Derdim kendi kendime hep.» Şvayk çavuşun peşinden yürüdü. askerlik görevi de şakacıktan bir iştir. Yetmiş askerden ikisi paçayı kurtarabildi ancak.» dedi. pek öyle özlü birşey değildi.112 ARSLAN ASKER ŞVAYK — «Artık laf etmeyeceğimi saygıyla arzede­ rim. «Demir gibi sağlam bu kerata ama nu­ mara yapıyor.» Yüksek rütbeli subaylar birbirlerine baktılar. boyuna dırlanıp duruyor. Prag müstahkem mevkiinin hapisanesinde asker­ lik görevinin şakaya gelmediğini göreceksin. vereceğimiz raporu bekle ora­ da. Komisyon başkanı: «Al bu herifi kaleme götür. Tek yol ku tu py ıld ı ız . Sanıyor ki biz onun key­ fine hizmet etmek için buradayız. Birinin bacağını bir top mermisi uçurmuş. Şvayk.

yiğit birer şövalye ol­ ması gerektir.» ku tu py ıld ı ız F. Onun söylevini âmirininkinden ayırdeden şey. «işlerin böyle olacağına hiç mi hiç inanmıyorum. Canınız bahasına. İnsanlar arasındaki yerlerini alma olanağını verecekti bu onlara. ataklığa varan bir cesaret göste­ rerek her zaman ileriye atılacaksınız ve alaylarını­ zın parçalanmış şanlı sancakları altında yeni şeref çelenkleri ve yeni zaferler kazanmak için düşmana saldırmaktan çekinmeyeceksiniz.» diye ekledi. «Ama bana so­ rarsanız. hepinizin boynuna ipi geçirip sallandıracaklarına eminim çünkü!» Henüz ahlâkı bozulmamış temiz ruhlu genç bir askerî hekim de birkaç söz söylemek için izin istedi.ARSLAN ASKER ŞVAYK 113 vardı onlar için: Cepheye gidip Majeste İmparator uğurunda savaşmak. Ben şuna inanıyorum ki hepiniz sa­ vaş sanatında büyük ustalık göstereceksiniz. Şu konuda uzun uzun konuştu: «Hastaneden çıkıp cephedeki alaylarına katılacaklardan herbirinin muzaffer birer asker. kişisel işlerinizde ol­ duğu kadar askerlik işlerinizde de dürüst olacak­ sınız. 8 . cep­ hede mertçe davranacaksınız. tersine. iyimser bir mantıkla ve insanın yüreğine işle­ yen bir saflıkla dolu oluşuydu. Krallığın uçsuz bucaksız savaş alanlarını kanları­ nızla sulamaya her zaman hazır olacaksınız ve ta­ rihin size yüklediği görevi başarmayı bileceksiniz. savaştan son­ ra da askerlikten kaçmak için hasta numarası yap­ mak gibi bir suçu bağışlatacaktı. Mareşal Radetzky'nin ve prens Eugen'in hâ­ tırasına lâyık yenilmez savaşçılar olacaksınız.

» ku tu py ıld ı ız . «Hiç bir zaman asker çık­ maz bu kerataların arasından. Ne Radetzky. ne de sizin prens Eugen asker yapamaz bunları.» dedi.114 ARSLAN ASKER ŞVAYK Koridorda başhekim bu heyecanlı söylevi ve­ ren genç hekimi bir kenara çekerek: — «Sevgili meslekdaşım. Eşi gö­ rülmemiş bir namussuz sürüsüdür bunlar. inanın ki boşyere çene yordunuz.

Sözgelimi levazım assubayları cephede olduğu kadar cephe gerisinde de askerle­ rin yiyecekleriyle aylıkları üzerinde dalavereler çe­ virmek için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Ora­ da ateş hattına gitmemenin yolunu bulmuş bir­ çok kimselerle karşılaştı: Ülkücülerle birlikte. fakat biraz para tedarik etmek istediğini söylediği için. askerliğini topçu olarak yapmak istemediğinden müstahkem mevki hapisanesine girebilmek için bir üsteğmenin saati­ ni çalmaya karar vermişti. Bunlara ufak-tefek hırsızlıklar yapanlar da katılmıştı ama ku tu py ıld ı ız . — «Hayvanca bir iş yapmak istemiyorum. İyice düşünüp taşın­ dıktan sonra yapmıştı bu işi.IX ŞVAYK PRAG MÜSTAHKEM MEVKİİNİN HAPİSANESİNDE Prag müstahkem mevkiinin hapisanesi sava­ şa gitmek istemeyenlerin son sığınağı idi. İlkin aklî durumunu incelediler. müs­ tahkem mevkiin hapisanesine kodular onu. Mermiler savurup cephenin öbür yanındaki başka matematik profesörlerini öldürmeyi çok aptalca bir iş sayıyordu.» demişti kendi kendine ve gözünü bile kırpmadan saati çalmıştı. Bir ma­ tematik profesörü tanıyorum. as­ kerlik görevini kârlı bir iş sayan kimseler de vardı bunlar arasında. Savaşın hiç bir anla­ mı yoktu onun için.

Bu ailele­ rin mensupları da kendilerine mektup yazanların akıbetlerine uğramaktaydılar. Siyasî tu­ tuklular ise ayrı bir tür meydana getiriyorlardı. ekono­ mik ve ahlaksal bir çöküşün arifesinde olan bir devletin her zaman için ayırıcı niteliğidir. tayınla karavanayı birlikte yedikleri kimseleri ihbar edi­ yorlardı. hafiyeleri bol bol kullanmaktan çekinmez. Slavik ve omuzdaşları— kendisine yaraşan bir çabuklukla Prag müstahkem mevkiinin hapisanesine gerekli «malzeme»yi te­ darik etme işini üzerine aldı tabii. jandarmaları ve en bayağısın­ dan muhbirleri. başkaldırdıkları. Böyle bir adalet cihazı politik. En küçüğüne kadar her askerî birlikte Avus­ turya'nın casusları vardı ve bu âdî yaratıklar ko­ ğuşta ya da siperde arkadaşlık ettikleri. Böylece Prag müs­ tahkem mevkiinin hapisanesi oğullarına mektup yazıp çektikleri sefaleti anlatan ve askerlerin acık­ lı durumları karşısında duydukları kederi bildir- ku tu py ıld ı ız . kendilerini hapse yollayanların yanında zemzemle yıkanmış sayılmak gerekti.116 ARSLAN ASKER ŞVAYK alt tarafı. Askerî sorgu yargıçlarının uyguladıkları usul şaşırtıcıydı. Böylesi bir devlet şânını. Bunların yüzde sekseni suçsuzdu. Polis —yani Klima. Hapisanede ayrıca emir dinlemedikleri. kaç­ tıkları için tamamen askerî disiplinle ilgili suçlar yüzünden tutuklanmış askerler de vardı. şerefini mahkemelerle. Polisin yanısıra askeri sansür idaresi de cepheden ailelerine mek­ tup yazanları bu hapisaneye yolluyordu. polisle sürdürmeye çalışır. Bu sonuncular arasından yüzde doksan dokuzu ise hüküm giyi­ yordu.

on iki yıl kalebentliğe mahkûm ediyordu. bu geçide son veriyordu. hizmet­ lerine sayılmıştır! Repa ise askerlikten ayrılıp ken- ku tu py ıld ı ız . Çavuş Riha'ya «cellât» adı da takılmıştı.ARSLAN ASKER ŞVAYK 117 mek cüretini gösteren ihtiyar köylülerle dolmuştu. Üçü de işlerinin ehliydiler doğrusu. Kaç tane kur­ ban. Yüzbaşı Linhart imparatorluk döneminde olduğu gibi cum­ huriyet devrinde de subay olarak meslek hayatını sürdürmektedir belki. Askerler. Harp divanı bunların hepsini hiç değişmeyen bir cezaya. Sonra ölüm cezasının yerine getirildiği albayın günlük bir emriyle bütün taburlara. bütün alaylara bildiriliyordu. yüzbaşı Linhart ve çavuş Riha idi bunlar. Nitekim devlet po­ lisinin memurları olan Slavik'le Klima emekliye ayrıldıkları sırada orada geçirdikleri süre. Prag müstahkem mevkiinin hapisanesinde geçirdiği yılları da hizmet süresine eklemek yerinde olur doğrusu. Motol talim alanında ise: «Ni­ şan al! Ateş!» diye kısa bir komut. aldıkları yaralardan bu hücrelerde ölmüşler­ dir de kimsenin ruhu bile duymamıştır. Bu şosede çoğu zaman şöyle kafileler görülmek­ teydi: Elleri kelepçeli bir adam süngülü askerler arasında ilerlerken. arkadan içinde tabut bulunan bir araba geliyordu. öbür arkadaşla­ rıyla birlikte kışlaya gireceği sırada başkaldırdığı için bir sivilin daha idam edildiğini. kocasıyla helallaşamayan karısına da nöbetçi yüzbaşının kılı­ cıyla vurduğunu öğreniyorlardı. Prag müstahkem mevkiinden Motol talim ala­ nına giden yol ise öbür dünyada son bulmaktaydı. kestiği kestik bir üçlü vardı: Başgardi­ yan Slavik. Prag müstahkem mevkiinin hapisanesinde as­ tığı astık.

Şvayk'ın karnına vu­ rarak: «Hey! Doğru dur bakiyim!» dedi. «Ne var ceplerinde senin? Sigara varsa kalsın varsın ama. Ama hiç telâşlana­ yım deme sakın! Elimize düşen herkes gibi sen de çok iyi bakılacaksın burada. sahi mi ha? Yalan söy­ leyen ağır ceza görür burada. adaleli yumruğunu Şvayk'ın burnunun dibine yaklaştırarak ekledi: — «Kokla bunu. ha?» de­ di ona.» dedi. mezar koku­ yor çünkü. Başgardiyanlık görevi yapan üstçavuş Slavik ise yaptığı hırsızlık için şimdi cumhuriyet idare­ sinin zindanlarında cezasını çekmektedir. «Burda olmazdın yoksa. kerata!» Şvayk onun dediğini yaptıktan sonra: «Bur­ numa yaklaşsın istemem bu yumruk.118 ARSLAN ASKER ŞVAYK di zanaatı olan duvarcılığa başladı. çaldırabilirsin çünkü. Bugün de bir­ çok yurtsever derneklerin üyesidir belki. buranın bir keyfetme. Avustur­ ya'nın askerî kudretini temsil eden öteki baylar kadar talihli olmadı bu zavallı! • Başgardiyan Slavik'in Şvayk'ı hapisaneye alır­ ken sessiz sitemler dolu bir bakışla süzmesine şaş­ mamak gerek: — «Lekeli bir adam olsan gerek sen. anladın mı?» ku tu py ıld ı ız . dinlenme yeri olduğunu da sanmazsın elbet!» Sonra tehdit dolu bakışını güçlendirmek için iri. Yalnız. mantıklı sözleri başgar­ diyanın hoşuna gitti nasılsa. Şvayk'ın soğukkanlı. mangizin varsa hepsini bana ver. Hepsi bu kadar mı.

burada canına kıymak da aynı cezayı görür zaten.» demektir. Hakkımız bu bizim. yani o kasap olacak eşek kafalı geldi aklıma. Burada kafa ütüleyenler olursa onları hücreye atıp kemik­ lerini kırarız. «Babayiğit herifti de haaa! Kabur­ gaları çatırdamaya. başgardi­ yanım. Görüyorsun ya. «Don-gömlekle koyduğumuz kerataların yanına. gö­ rüyorsun. Değil mi Riha? Tam da bu sırada sonuncusu.ARSLAN ASKER ŞVAYK 119 Çavuş Rina: «Nereye tıkacağız bunu?» diye sordu. dimdik durup selâm vermek ve: «Hiç bir şikâyetim yok. halimden çok memnunum burada. saygıyla arze­ derim. halimden çok memnunum burada. nasıl diyeceksin bunu?» Şvayk: «Hiç bir şikâyetim yok. Köpoğlusu on gün daha yaşadı sonra. Tanrı koru­ sun seni böyle şeyden. Sonra yine Şvayk'a dönerek ekledi: «Senin gibi rezillere karşı rezilce davranmak gerek. Müfettişlere şikâyete filân kalkışayım deme sakın.» Riha dalgın dalgın: «Çetin herifti o. ağzından kan gelmeye başla­ yıncaya dek tam beş dakika hoplayıp sıçramam gerekti üzerinde. değil mi pis herif? Kaçmaya kalkışmak.» diye karar verdi.» diye tek- ku tu py ıld ı ız . yüzbaşı Linhart evrakın üzerine: «Sıkı muhafa­ za edilip göz altında tutulacaktır. canına kıymanın bir çeşidi olur.» dedi. anladın mı? Sen de söyle baki­ yim. Ölüsü çıkar ancak ordan onların.» Çavuş Slavik devam etti: «Kafa ütülemeye ya da kirişi kırmaya kalkarsan seni ne bekliyor. Gelip sana: «Bir şikâyetin var mı?» diye sorarlarsa yapacağın şey. Hani derler ya. Şefi: «16'ya. dokuz canlıymış kerata. iğrenç kerata.» diye yazmış. saygıyla arzederim.

iyi ni­ yetli bir kimsenin bulunduğunu sandı. Yalnız.120 ARSLAN ASKER ŞVAYK rarladı. bunu da öyle yumuşak bir tavırla yaptı ki başgardiyan inandı. müstahkem mevki hapisanesinin kilisesi de tutukluların seve seve gittikleri bir yerdi. «itoğlu it» diye eklemedi bile hatta. Ömrün boyunca hiç bu kadar gülmeyeceksin.» 16. bunların âyine gitme zorunluğunu Tanrı'ya yaklaşmak. koğuşta Şvayk kendisi gibi soyunmuş yir­ mi kadar insanla karşılaştı. «Kiliseye va­ az dinlemeye götürecekler bizi. yüksel­ mek.» Bütün cezaevlerinin kiliseleri gibi. yol boyunca koridorlara atılmış si­ gara «izmarit»leri bulma umuduydu.» dedi. karşısında açık sözlü. kürsünün hemen yakınına otur­ tuyorlar hepimizi. «Yalnız don-gömlek kalacak­ sın. hapisanenin sıkıcı havasından kurtulmak için bahaneden başka şey değildi onlar için. Hepsinin dosyaların­ da «sıkı muhafaza edilip gözaltında tutulacaktır» biçimindeki o meşhur kayıt vardı. Başçavuş Repa Şvayk'ı koğuş «mümessil»ine teslim etti. Vaazla âyin. Hep böyle dongömlekleyiz ya. sonra da 16. Onları oraya çeken şey din duygularının ateş­ liliği değil de. koğuşa gideceksin. kıllı bir deli­ kanlıydı bu. Âdeta se­ vimli bir tavırla: «Şimdi de çabuk soyun bakalım. Gömleğinin göğsü açık. Tanrı baba ku tu py ıld ı ız . Onun için kaç­ masınlar diye özel bir ilgi gösteriliyordu kendileri­ ne. tanrısal ahlâkı daha iyi öğrenmek için ka­ bul ettiklerini sanmak yanlış olur.» dedi. «Pis herif». «iğrenç kereta». Şvayk'ın adını duvara iğneyle ilişti­ rilmiş bir kâğıdın üzerinde yazdı: — «Yarın iş var burada.

vaazdı. âyin bit­ ti) diyen bölümü okumaya başladığı zaman da görülmeye değerdi o. Bütün bölümleri birbirine karıştıra­ rak yahut atlayarak âyini görülmedik. acaip bir tarzda bitirip Ite. çelme taktın bana!» diye bağırıp çağırıyor. «Seni deliğe tıktırır. Nasıl da keyiflendiriyordu bu onları! Taburpapazı Otto Katz. onları pay­ layıp azarlarken de kendisini dinlemek güzel şey­ di gerçekten. Sonra. «birçok yolsuzlukların kurbanı olan" tutukluların ahlâk seviyesini yükseltmeye çalışır­ ken. Çok içtiği zaman tamamen kendi buluşu olan dualarla âyinler ve yepyeni iba­ det tarzları icadediyordu hatta. Vaazlarının belirli vasfı hem inandırıcı. O zaman taburpapa­ zı öfkesini ondan alıyor: «Namussuz herif. içinde bulundukları aşağılık durum dolayısiyle onları avuturken kendisini dinlemek güzel şeydi gerçekten. Kürsüden ya da mihraptan din­ leyicilerine her çeşit küfürler yağdırır. Fakat işin en eğlenceli tarafı. tesadüf bu ya.ARSLAN ASKER ŞVAYK 121 tozlar içinde sürünen bir sigara ya da puro izmari­ tinden daha az çekiciydi. elinde kutsal şarap kâ­ sesi yahut hamursuz ekmekle okunmuş şarap ya da dua kitabı varken sendeleyip boylu boyunca ye­ re serildi mi ne kadar neşeli bir iş oluyordu bu! Tutuklular arasından âyin için titiz bir özenle bir «koro çocuğu» seçilmekteydi. dünyanın en sevimli rahibiydi. Tanrı'nın sonsuz merhameti üzerinde enine boyuna konuşurken. ku tu py ıld ı ız . domuz sucuğu gibi iplerle bağlatıp tava­ na astırırım haaa!» diyordu. missa est (Hadi gidin. hem de tutukluları kahkahalarla güldüren nitelikte oluşlarıydı.

122 ARSLAN ASKER ŞVAYK Bu küçük olaylarda en çok keyiflenen. bu sa­ yede de Katz ve Ortağı firmasını iflâsa sürükle­ mek kolay olmuştu onun için. Tanrı'nın oğlu ile kendisi arasında yapılmış ticarî bir anlaşmadan başka şey değildi. Mükemmel bir din adamı olan taburpapazı Katz Yahudi asılıydı. Vaftiz töreni Prag'daki Emmaüs manastırın­ da yapılmıştı. Yarının taburpapazının üzerine ku tu py ıld ı ız . Ünlü şair Machar'ın arka­ daşı olan başpiskopos Kohn'un da Yahudi asıllı ol­ duğu düşünülürse buna hiç şaşmamak gerektir zaten. yersiz ve yurtsuz kaldığı için su­ baylık mesleğine devamı kararlaştırdı. ortağı ise Arjantin'e gitmeyi işine daha elverişli bulmuştu. suçlu­ nun kendisiydi daima: Herkesi güldürüp eğlendir­ diği. Taburpapazı Katz'ın ünlü başpiskoposunkine göre çok daha renkli. sessiz sedasız bir konkordato tasarladıktan sonra Kuzey Amerika'ya gitmiş. ne ortağına birşey söylemeden. Baba Katz ne ala­ caklılarına. hareketli bir geçmişi vardı. Fakat tasarısını gerçekleştirmeden önce par­ lak bir iş yapmış. Bunun üze­ rine meslek hayatında kendisine yardımcı olsun diye İsa'ya yalvardı. Akademide özellikle borsaya ve ticarî se­ netlere ilişkin derslerden çok yararlanmış. Genç Katz Kuzey ve Güney Amerika kıtaları­ na bu güzel hediyeyi gönderdikten sonra metelik­ siz ve umutsuz. Kendi bakımından bu. Öğrenimini Prag Ticarî İlimler Akademisinde bitirdikten sonra bir yıllık gönüllü olarak orduya girmişti. arkadaşları önünde rolünü başarıyla oynadığı için böbürleniyordu. hristiyan olmuştu.

öteki kiracılar alacaklıların boyuna bağı­ rıp çağırdıklarını duyuyorlardı çoğu zaman. Bir at satın alarak Prag sokaklarında iki dirhem bir çekirdek dolaşmaya başladı. Yine ku tu py ıld ı ız . alayı­ nın subaylarınca düzenlenen arkadaşça içki âlem­ lerinde de bulundu. Yedeksubay sınavını başarıyla veren bizim ye­ ni hristiyan hemen muvazzaf sınıfa geçti. Herkeste sofuluk ve erdem duyguları uyan­ dıran bir manzara olmuştu bu: Vaftiz babası ola­ rak hristiyan dininin bu yeni sâliki kendine sofu­ luğu ile ün yapmış bir komutanı seçmişti: Otto Katz'ın görev yaptığı alayda tabur komutanıydı bu adam eskiden. Fakat aksilik bu ya. Hradcany'de başpiskoposu zi­ yaret etmiş olduğundan papaz okuluna girebildi. Başlan­ gıçta askerlik hoşuna gitti. günün birinde ne yaptığı­ nı bilemeyecek kadar içtikten sonra kışladan çı­ kıp manastıra girdi. Ondan sonra alaydaki eski üst'leri arasında kendi­ sine iltimas yapacak kimseleri aradı. saygıdeğer bir piskopos­ luk kurulu üyesi vardı törende. Artık terkettiği yosmalar­ la birlikte. Papaz olarak cübbeyi giyeceği günün arifesinde yine zilzurna sarhoştu. Vaftiz annesi olarak da ihtiyar bir kızı seçmişti. Yoksul düşmüş soylu hanımlara mahsus bir yurtta barınıyordu bu yaşlı kız.ARSLAN ASKER ŞVAYK 123 okunmuş suyu ünlü rahip Alban kendi eliyle serp­ mişti. yapıla­ cak kutsal törende bulunmak üzere yola çıkmıştı. başladı askerlik sanatı­ nın sırlarını deşmeye. Yeni taburpapazının oturduğu evin korido­ runda. taburpapazlığına atandı. Son olarak da buldog suratlı. şüpheli bir evde adamakıllı kafayı çek­ tikten sonra sabah erken oradan ayrılmış.

124 ARSLAN ASKER ŞVAYK çoğu zaman yosmaların ziyaretlerini de kabul edi­ yordu. evlilik dışı çocuk peydahlayan kızlara yardım etmek kadar fuhuşta reform yapmanın da ivedi bir iş olduğuna tutukluları inandırmaya ça­ lışıyordu. Vaazlarında hep yedinci kat gökte dolaşıyor. Beyaz donlarıyla bunları kürsünün önünde sıralanmış görenler. Tanrı'nın tahtı önünde yer almış melekler sanırlardı. Fakat askerî cübbesinin geniş yenlerinden hiyleli iskambil kâğıdını bulup çıkarmaya kimse kalkış­ madı hiç bir zaman. taburpapazı olup çıkmıştı. Subay çevrelerinde «Papa Hazretleri» diyorlardı ona. koğuştakilerin hep don-gömlekle kiliseye gidişleri görülecek şeydi: Hapisane makamları. Bunları ya kendisi bulup getiriyor. Yani sözün kısası. on­ lara daha derli-toplu bir giyim tarzı sağlarlarsa bu değerli konuklardan bazılarını kaybedecekleri korkusundaydılar çünkü. tutukluların ahlâkını ıslah etmek gibi bir saplantıya kapılmıştı. yeryüzüne inmiyordu hiç bir zaman. Bir başka merakı da babası belirsiz ço­ cukların eğitilmesi sorunuydu. Buna karşılık. yeni taburpapazı Otto Katz'ın herkesin hoşuna giden bir vaaz etme tarzı vardı. ya da emirerini gönderip getirtiyordu. İçle­ rinden yol boyunca sigara izmariti toplamak tali- ku tu py ıld ı ız . Selefi. can sıkıntısının ta kendisiydi bu adam. 16. Din duygula­ rı coşup cezbeye kapıldığı zaman gözleri faltaşı gi­ bi açılıyor. Poker oynamak­ tan da hoşlanıyor ve dedikodu sevenlerin söyle­ diklerine bakılırsa kumarda hiyle de yapıyordu. Vaazlarını hiç bir zaman önceden hazırlamı­ yordu. müstahkem mevki hapisanesinde kendisin­ den önce görev yapan taburpapazından onu ayı­ ran da buydu.

» Vaiz kürsüden yirmi tane donlu «meleğe» ba­ kıyordu. Tanrı babaya ise hiç aldırdığınız yok. — «Esas duruş! Duaya başlayın! Herkes söy­ leyeceklerimi tekrarlasın!» diye bağırıyordu. Onlar da öteki müminler gibi işin alayındaydılar. elinle sümkürme öyle. Öteki: «Daha bu birşey değil. Böyle «zom» olduğu zaman günahın dikenli yolu­ nu sayıp döker bize hep. Başlayalım.. Şvayk yanında oturan arkadaşına: «Burası iyi yer be!» dedi. kürsüden aşağıya ku tu py ıld ı ız .» dedi. eminim buna. Aklınız fikriniz etli fasulyeyi zıkkımlanıp yatağınıza yüzü-koyun yatmakta.» Taburpapazı pek «keyif»ti gerçekten bir yan­ dan tımtıraktı laflar ederken. unutma. Tıktırırım yoksa seni içe­ riye. Pater duasını biliyor musunuz bakalım. evet evet.ARSLAN ASKER ŞVAYK 125 hine erenler —tabii koyacak cepleri olmadığı için— bunları çiğnemek zorunda kalıyorlardı. Onların çevrelerine yerleştirilen öteki tutuk­ lular. Bu adam bir arkadaşını askerlik görevinden kurtarmak için üç kuron karşılığında onun bir elinin bütün parmaklarını kesmiş olmak­ tan sanıktı. bekle de görür­ sün.. öyle. kürsünün dibinde sıralanmış bu yirmi tane donlu insanı seyretmekten bıkmıyorlardı. «Seninki bugün kafayı çekmiş yine. dua etmeyi aklınız­ dan bile geçirmiyorsunuz çünkü. göre­ ceğiz birazdan. En geride oturanlar çakılarıyla «kasap oyunu» oynuyorlardı. Tanrı'­ nın evindesin. Tek kelimesini dahi bilmiyorsunuz. «Sen. şu gerideki kerata. Derken taburpapazı mahmuzlarını şakırdatarak kürsüde görünüyordu nihayet.

. Bakışlarınızı çok yukarı­ ya.» diye bağırdı. çok uzağa. Sonra siz kurtarıcı İsa'nın şefaati­ ne sığınmak için hâlâ düşünüyorsunuz. başınıza da öyle ço­ raplar örer ki —eğer varsa— beyniniz dayanamaz bu türlüsüne. n'olacak! Bana kal­ sa hepinizi kurşuna dizdirirdim. — «Günahın dikenli yolu. herif bulut gibi sarhoş. gökün yüksekliklerine çevirin. Sen.126 ARSLAN ASKER ŞVAYK doğru öyle tehlikeli tarzda eğiliyordu ki. Bugün dünkünden fazla. Binlerce âşıkı vardır Yavuklum. anladınız mı? Nah işte. — «Öğrenemiyorsunuz bir türlü şu şarkıyı!» diye bağırdı. Ruhunuzu hu­ zur. — «Bi şarkı söyleyin hadi çocuklar. ha? Hadi. hıyar herifler. gü­ nahlarınızı yeneceksiniz o zaman. bir ara dengesini yitirecekti nerdeyse. köşedeki he- ku tu py ıld ı ız .» diye fısıldadı. «Ya da ben size yeni bi şarkı öğreteyim is­ terseniz. günahın dikenli yolunu izlemekte direniyorsunuz. topunuz onun gi­ bisiniz işte ve hepimizin babası olan Tanrı'nın ayaklarına kapanıp çile dolduracak yerde bir hüc­ reye kapanarak yangelip yatmak. ah­ lâksızlıklarla savaşın olup bittiği yerdir.. hep beraber: Yavuklumu çok severim ben. Tanrı'nın beni yerleştirdiği şu kürsüden söylüyorum bakın ipten kazıktan kurtulma kera­ talar! Tanrı sizden korkmaz. «Aptal herifler. Kutsal Kitap'taki hayırsız evlât var ya.» Şvayk'ın yanındaki tutuklu: «Tamam. sevgilim Bakire Meryem'in. keyif çatmak daha çok işinize geliyor. sükûn kaplayacak serseriler. Onu seven ben değilim yalnız. Sırayla severi» onu hepimiz.

ARSLAN ASKER ŞVAYK 127 rif..» diye tekrarladı. Ulu Tanrı'ya gece gündüz yalvarmam gerek: Tâ ki o. saygıyla arzederiz. Nerde kalmıştık? Haaa. o kadar enayi değilim. Size düşen iş şu karanlık ufkun ilerisine. orada don­ la oturanlar. hoş sizde ruh filân da yok zaten. yalnız Tanrı'nın kalıcı olduğunu düşünmek­ tir. yağ­ ma yok öyle! Sizi cennete sokacağım diye güven­ meyin sakın. Bu iş için buraya gelmiş değilim za­ ten. kutsal lütuf ve inayetiyle sizleri günahlarınızdan arıtıp benimsesin ve kıyamete kadar sevsin. aptal herifler.» Taburpapazı vaazına devamla: «Yalnız dinle- ku tu py ıld ı ız . yavrularım. merhametini sizin nasırlaşmış yüreklerinizden eksik etmesin. Ahırda mı sandın kendini yoksa? Tanrı'nın evindesin lan! Bilmiş olun bunu.. kes şu horultuyu. sizler. Tanrı sevgisinin esintisi ruhları­ nızı hiç bir zaman yumuşatmayacak. bu iş için buraya gelmiş değilim. beni dinliyor musunuz bari?» Yirmi tane donlu adam kürsüye bakarak tek bir insan gibi cevap verdiler: — «Sizi can kulağı ile dinledik sayın rahip. tamam. ruhun sükû­ nunda. Tanrı kendine özgü o büyük sağduyu ile sizlerin bu ölümlü dünyadan geçişinizden haberdar dahi olmak istemiyor. her­ geleler! Ama yooo! Aldanıyorsunuz hepiniz. uzaklara bakmak ve bu ölümlü dünyada herşeyin geçici. ki herbiriniz insan toplumunun bir üye­ sisiniz.» Taburpapazı bir iki geğirip hıçkırdıktan sonra: «Hayır. hepini­ zin ne çirkef herifler olduğunuzu biliyorum çünkü. değil mi baylar? Biliyorum. «Sizler için kendimi zahmete sok­ maya niyetim yok. Tamam. hıyar herifler. Ulu Tanrı'nın işi yok da sizin gibi heriflerle uğraşacak! Hey. Şunu iyice kafanıza koyun.

Hepinizi teker te­ ker. bilmiyorsunuz. yalnız Tanrı'nın lûtfu ile silinip yokolacak değil­ dir. göreceksiniz bunu. siz yine Tanrı'nın varlığından habersiz pis herifler olarak kalacaksınız böyle. meyhanede mi sandınız ken­ dinizi? Tanrı'nın merhameti büyüktür.akıllı insanlardan esirgemez o. ordaki. Tanrı'­ nın iyiliğinin de bir sınırı vardır çünkü. İşte bunla­ rı söylemek istiyordum size. ku tu py ıld ı ız . Böyle düşünceleri çı­ karacağım sizlerin kafanızdan. Sizlerle vaktimi kaybedi­ yorum ve bütün bunların boşuna zahmet olduğu­ nu görüyorum. aklını başına toplayana dek atarım seni içeriye haaa! Sizler de. inanın buna. şu karşıdakiler yani. bir başpiskopos da ayağınıza gelip sizlerle uğraşsa boşuna olur. dalga geçmek için gidilen bir yer sanıyorsunuz. inayetini uslu .» Yirmi tane don-gömlekli askerin arasından bir hıçkırık yükseldi: Şvayk hüngür hüngür ağla­ maya başlamıştı. «Hayatın korkunç fırtınaları ve sizlerin bu ölümlü dünyada çektiğiniz acılar. sizin selâmetinizden başka şey düşünmeyen taburpapazınızı da hatırlayacaksınız yine. ayrı hücrelere tıktıracağım. kiliseyi de çalgılı kahve ya da sinema gibi. Sizin gibi toplumun süprüntülerine göre değildir bu iş: Sizler ki onun kurallarına hiç mi hiç kulak asmıyorsunuz ve Hizmet Yönetmeliği'nin tek kelimesinden haberiniz yok. burnunu çekip durma öyle. Bununla birlikte.128 A R S L A N ASKER ŞVAYK mek yetmez. hey. hayatın tadını beraber çıkarmak için mi burdayız. emin olabilirsiniz bundan aval sürüsü. Bir mareşal de. İbadet etmek nedir. Sen. çok yakında hem. Sizi güldürüp eğ­ lendirmek. haylazlar. anladık ama lûtfunu.» dedi.

Şvayk yumruklarını sıkmış. Geldiğiniz yerde kaşınmaya vakit bulamıyor mu­ sunuz? Bana baksana başgardiyan. vaaz bitti. İşi kavramış değilsin sen: Otu­ racaksın. Ağlama oğlum. günahlarla kirlenmiş ruhun bu dünyada gerçek iyiliğin yolunu bulsun diye didinip duracaksın bo­ yuna. böylelikle doğru yola girmek dileğinde olduğu­ nu ispatlamak istiyor. Tanrı'nın sonsuz lûtfu ve merhameti üzerinde derin derin düşünüp kafa patlatacaksın. Asker olmak şerefine er­ diniz sizler. bitlenmek için en iyi yer san­ ki Tanrı'nın eviymiş gibi. Ötekiler n'apıyorlar peki? Hiiiç. bu pis işi yapıyorlar. sersem herif­ ler. Âyin sırasında doğru-dürüst otu- ku tu py ıld ı ız . hiç bir işle uğ­ raşmıyorsun sen galiba. Nah. bu da arkadaş­ larını pek keyiflendiriyordu. başıbozuk döküntüleri değilsiniz. Taburpapazı vaazını zenginleştirecek yeni bir konu bularak sözlerine devam etti: — «Arkadaşınız herkese örnek olmaya lâyık bir adam. Doğru yola girmek mi istiyorsun. N'apıyor? Ağlıyor. an­ lamıyor musunuz bunu? İman selâmetinizi düşün­ me zamanı geldi de geçiyor. gözlerinin yaşlarını siliyor. Beriki köşede ise iğrenç birtakım herifler görüyorum. Şimdi ağlıyor­ sun ama koğuşa döner dönmez yine eskisi gibi ma­ lın gözü olacaksın. Âmin. şurada bir pis herif var. ağla­ ma. Şu karşımızda bir adam var: Ağlayıp zırlı­ yor. öyle kolay başaramayacaksın bu işi yavrum. koğuşa döndüğünüz­ de düşünürsünüz bitlerinizi. bir öküzün sü­ lâlesinden geliyormuş gibi ağzında bir şeyler çiğ­ neyip duruyor.ARSLAN ASKER ŞVAYK 129 Taburpapazı ona baktı.

efendi­ ler. Kurbanlarının yüzü ne acıyı. «İyice düşündüm taşın­ dım. Azizin karşısın­ da başka bir tablo asılıydı. ku tu py ıld ı ız . Biraz sonra baş­ gardiyan geri geldi ve Şvayk'ı yakasından tuttuğu gibi o odaya götürdü.130 ARSLAN ASKER ŞVAYK run. sahtekârın birisin sen. Şvayk'ın omuzlarından tutup sarsarak Sales'li Aziz François'nın mahzun bakışlı resmi altında şöyle çıkıştı: — «Doğrusunu söyle. sigara sararken buldu.» Taburpapazı kürsüden indi. Şehitle­ rin yüzlerinde görülen o huzur dolu mutluluk da yoktu bu yüzde.» Masadan yere atladı. bunu istiyorum sizden. namus­ suz! İlk defadır ki birisi ben vaaz verirken zırlı­ yor. peşinde başgardi­ yanla birlikte kilise eşyasının. Sadece bir şaşkınlık okunuyordu: «Nasıl oluyor da burada bulunuyorum ben. Şvayk'a bakıyordu. ne de katla­ nılan fedakârlığın sevincini yansıtıyordu. Şvayk odaya girince taburpapazını masaya rahatça oturmuş. âyin giysilerinin durdukları odaya doğru ilerledi. kerata! Dalga geçmek için ağladığını söyle bakiyim! Sahiden ağladığını ileri süremezsin ya!» Sales'li François çerçevesinden esrar dolu göz­ lerini dikmiş. sonra n'apmak istiyorsunuz bana?» der gibiy­ di sanki. Papaz: — «Geldin ha?» dedi. Romalı askerler bir din şehidini yatırmışlar. kaba etlerini testereyle kesi­ yorlardı. Geçen seferki gibi da­ lavereler istemiyorum: Birtakım herifler ekmeğe karşı bez parçaları almışlardı da ben kutsal şa­ rap kâsesiyle hamursuz ekmeği kaldırırken onlar da yerleri siliyorlardı hani. öyle değil mi.

ARSLAN ASKER ŞVAYK 131 Şvayk son kozunu oynayarak cevap verdi: «Kaadir Tanrı'ya da. — «Sayın rahip. onun karşısındaki şaş­ kın din şehidini de aydınlatarak yaldızlıyorlardı sanki. Kendi bakımımdan ise şöyle biraz dalga geçeyim de ferahlayayım dedim. hem değilim. yer­ yüzünde de hâlâ iyi insanlar bulunduğunu ispatla­ mak istedim. Saygıyla arzederim. Şvayk cevap verdi: — «Buraya nasıl düştüğümü ben de bilemiyo­ rum. şaka olsun diye ağladım ama ciddi olarak yaptım bu işi. Taburpapazının düzenli «hık»larına eşlik eden bu nağ­ meler.» Taburpapazı Şvayk'ın babacan suratına bak­ tı. Ama düştüm di­ ye şikâyetçi de değilim hani. Bunun üzerine sizi memnun edeyim dedim gerçekten. saygıyla arzederim efendim. 91. iş var sende. Güneşin ışınları Sales'li François'nın karanlık tablosu üzerinde oynaşıyor. yepyeni bir müzik türü çıkarıyorlardı orta­ ya. saygıyla arzederim. onun temsilcisi olan size de açıkça söylüyorum sayın rahip. Taburpapazı yine masanın üstüne oturarak: »Hımmm.» dedi. Vaazınız için pişmanlık duyan bir gü­ nahkâra ihtiyacınız vardır diye düşündüm. Askerden kaçtığı için hapsedilen bir öğretmen iç örtücü ki­ lise havalan çalıyordu bu müzik âletinde.» Taburpapazı iki «hık» arasında sordu: — «Peki. nasıl oldu da düştün müstahkem mevki hapisanesine?» Kilisede org olmadığı için onların yerine çalı­ nan harmonium'ların sesleri duyuldu. alaydayım ama hem ordayım. «Kaçıncı alaydasın sen?» Sonra şöyle bir «hık»ladı. İşlerim ters gidiyor ku tu py ıld ı ız .

herşey aleyhime dönüyor. Şimdi git. Papazdan hoşlandıklarını da gizlemiyorlardı. Bu adamların ruhlarında müminlerin mistikliğine ya da koyu katoliklerin sofuluğuna yer yok­ tu. Hiçbir kötü niyetim yok ama eninde so­ nunda bakıyorsunuz.» Şvayk. O da çok kısa şu iki lâfla cevap verdi: «Herif sarhoş. Taburpapazınm ters giydiği cübbenin güzelli­ ğini seyre doyamıyorlardı ve dikkat kesilmişler ku tu py ıld ı ız . bahse girene iki to­ kat atacağım.» Taburpapazı tabloya baktı. Onlar da böyle bir tiyatro seyircisinin duyduklarını hisset­ mekte idiler.» dedi. Tutuklular da taburpapazınm önle­ rine serdiği değişik manzaraları keyifle seyre dal­ dılar.» Âyin. Şu âyin bir bitse de ben de «Geriye dön! Dağılın!» diyebilsem. hadi bakalım. taburpapazının yeni bir ustalıklı ma­ rifeti oldu. İçlerinden biri şöyle bir bahse tutuştu: «Herif ha­ mursuz ekmekle şarap kâsesini yere düşürecek. Var mısınız hadi?» Ve sonunda bahsi kazandı da. gülümsedi: «Git­ tikçe daha çok hoşlanıyorum senden. Ben de şu karşıki tabloda gördüğünüz cinsten bir din şehidiyim. Hani insan tiyatroya gider de piyesin içinde n'olduğunu bilemez ama konunun çeşitli ve beklen­ medik değişikliklerini sabırla izler ya. Kaybedersem ekmek tayınımı vere­ ceğim ona. don-gömlek oturan yirmi kişilik gru­ bun arasına dönünce arkadaşları: «Ne dedi papaz sana?» diye sordular. Düşürürse ben kazanacağım. Tutuklular büyük dikkatle izlediler bu­ nu.132 ARSLAN ASKER ŞVAYK yalnız. «Sor­ gu yargıcından senin hakkında bilgi almam gere­ kiyor.

âyinin ilâhilerini okumak­ la görevli «koro çocuğu» kızıl saçlı bir adamdı. Adam çeşitli bö­ lümleri birbirine karıştırıyor bu arada işi.» Taburpapazınm sesi üçüncü kez kilisenin için­ de Ite missa est (âyin bitti. Herif amma ol­ muş. Âyinin çeşitli bölümleri­ ni hatırlamak için kafa patlatıp duruyordu. öyle sertti ki pencerelerin renkli resimlerini meydana getiren camlar titrediler bu yüzden. olmadığını görünce kızdığını belli eden bir hareket yaptı. dağılın) diye çınla­ dı.» dedi. alayın da usta yankesicilerindendi. kilise­ nin kubbesi öyle viyaklamalarla çınlıyordu ki do­ muz ağılında sanırdı kendini insan. Bir kızılderili kabilesinin savaş na'rası gibiydi bu. âyin bitti. Ne biçim içmek bu! Yosmalarla kafayı çek­ miştir yine.. 28. es­ kiden kilise kayyumluğu yapmıştı.. Noel yortusundan önce birer hafta arayla söylenen du­ aları da okumağa kadar vardırıyor. «Sofuluk belirtileri göster­ meniz gerekirdi ama hiçbirinizde eser göremedim ku tu py ıld ı ız . sonra cema­ ate dönerek: «Hadi bakalım. taburpapazına suflör­ lük etme görevini de ekliyordu. içinde şarap var mı yok mu diye kâse­ nin dibine bir kez daha baktı. Bu «koro çocukluğu» görevine. bahse girerim. bu ise âyine ge­ len tutukluları zevkten dört köşe ediyordu. gidin artık. İncil'den parçaları. aşşalık herifler.ARSLAN ASKER ŞVAYK 133 mihrabın önünde olup bitenleri ilgiyle seyrediyor­ lardı. Papaz. öyle keskin. Adamın sesten yana hiç nasibi yoktu. Mihrabın önünde tutuklular şu çeşit sevinç ve coşkunluk çığlıklarını tutamıyorlardı: — «Burasını da berbadetti.

Kalemde çok içi sıkıldığından vaktini şiir yazmakla geçiri­ yor. kızıl saçlı kayyumdan şarap is­ tedi. ayaklarınızı sürtmekten çekinmiyorsunuz ve bütün bu uygunsuz işleri de benim önümde yapmağa ce­ saret ediyorsunuz namussuzlar! Ben ki burada Azi­ ze Meryem'in. Ce­ hennemin tek bir tane olmadığını —geçen sefer sözünü etmiştim size hani!—. Ama Şvayk'ı düşündü birden. öbür dünyadakinden kurtulsanız bile bundan yakayı sıyıramıyacağınızı göreceksiniz o zaman. Hz. dehşetli de hovardaydı. ama yeryüzünde de bir cehennem bulunduğunu. İsa'nın ve hepimizin babası olan Tanrı'nın yerini tutmaktayım. kılığını değiştirdi. Suçlamalara ilişkin belgeleri. gayet güzel dansediyordu. avluda bekleyen atı­ na bindi. attan ine­ rek gidip sorgu yargıcı Bernis'i buldu. Çok monden adamdı bu Bernis. Kaadir Tanrı'nın huzurun­ da bağıra bağıra gülmekten. Dağılın hadi!» Tutuklulara dertlerini unutturup onları avut­ mak gibi sofuca bir işi böyle güzelce başardıktan sonra. ge- ku tu py ıld ı ız . Henüz bitmemiş dâvaların dosyalarıyla başka birtakım evrak masasının üzerinde darma­ dağınık durmaktaydı.134 ARSLAN ASKER ŞVAYK bundan. taburpapazı dinsel eşya ile giysilerin dur­ duğu odaya gitti. şamata etmekten. serseriler. önceden elinin altında bulunsun diye yapı­ yordu bunu. içti. Böyle davran­ mağa devam ederseniz görürsünüz gününüzü. Çalışma tarzı Hradcany'deki askerî mahkemenin bütün üyelerinde saygı uyandırmaktaydı. İsa'nın etiyle ka­ nını sembolleştiren hamursuz ekmekle okunmuş şa­ rabın karşısındasınız. Oysa kilisede. dosyaları kaybetmek alışkanlığı da vardı onda. Bu askerî adalet cihazının temel dire­ ği o idi.

papa hazret­ leri?» Taburpapazı cevap verdi: «Bir emireri arıyo- ku tu py ıld ı ız .ARSLAN ASKER ŞVAYK 135 rektiğinde bunları yeni baştan uydurup düzenli­ yordu. hazırlayıncaya kadar da göbeğim çatlamıştı. hırsızları da kaçak­ lıktan mahkûm ettiriyordu. hem ne dese­ ler iyi: Sözkonusu olan ayaklanma değil de bir ku­ tu konservenin çalınmasıymış. kurnazlıkları yapabilecek tıynetteydi ve sanıkları. «Kâğıtları birbirine karıştırmışlar yine. «Nasılsınız bakiyim?» Sorgu yargıcı Bernis: «Pek iyi değilim valla. Hiç yoktan politik dâ­ valar icad ettiği de oluyordu. sen ne âlemdesin bakalım. Eeeee. Daha dün savcıya bir ithamname vermiştim. her zaman aklına estiği gibi iş görü­ yordu. dosyayı kaybe­ dince de suç unsuru olan sözleri kendisi uyduru­ yordu. boyuna kaybedi­ yordum çünkü. Nerden bulup çıkarıyorlar bunları anlamıyorum. Ama bir kız var şimdi elimin altın­ da. Kaçakları hırsızlıktan.» Sonra sorgu yargıcı tükürdü. Taburpapazı: «Kâğıt oynuyor musun yine?» diye sordu. dostum. — «Bitti artık bu iş. geçen sefer onunla kumar oynamıştım. Taburpapazı ona elini uzatarak: «Merhaba!» dedi.» dedi. Sanıkların adlarıyla dâvalarını birbirine karıştırıyor. Evraka koyduğum sıra numarası da yanlışmış sonra. İmpa­ ratora hakaret suçları icadediyor. Dazlak kafalı ihtiyar albay var ha­ ni. şey­ tan gelse çıkamaz içinden. akıllarından bile geçirmedikleri işleri yapmış olmakla suçlamaktan hoşlanıyordu. herşeyi silip süpürdü. Geri gönderdiler. En çapraşık aldat­ macaları.

ko­ ğuşta kalıyor. bu tarzda konuşmamı kabul edemez misiniz? Sizin orada bir yerde hiçbir şeyin kalmadığını mı söylüyorsunuz?.. ayakları terli­ yordu. Çok şaşarım buna doğrusu. Yine de kahrı çekilirdi ama gel gelelim. öğrenmek istediğim bu işte. 16. Bana da böyle birisi lâzım. Alo.» Sorgu yargıcı kâğıtları arasında Şvayk dosya­ sını aramaya başladı ama bulamadı. Nasıl.. Söy­ lendiğine göre tabur epiy hırpalanmış.. orda da benim hesabıma içiyormuş. — Alo.. numaradan ağlıyor­ du.» ku tu py ıld ı ız . Alo. Herif meyhaneden çıkmı­ yordu. emireri olarak bana vermezler mi acaba. Habire ağlayıp sızlıyor. bende olması mı gerek. «Nasıl oluyor da bu evrak kayboluveriyor böyle. Sonra baş­ ka bir emireri verdiler.. Bu koğuş da bana bağlı.136 ARSLAN ASKER ŞVAYK rum. Bir tane vermişlerdi bana. Nasıl düşmüş oraya. öyle mi?. koğuşta. Cepheye gönderdim onu da. Linhart'ta bunlar. Adı Şvayk. lütfen söyler misiniz? Ne. Hiçbir sonuç vermeyen uzun bir araştırmadan sonra: «Dosyayı yüzbaşı Linhart'a vermiş olmalı­ yım herhalde. anlaya­ madım gitti.. biliyorum ama evrak sizin or­ da bir yerde kaldı sanıyordum. Durun da bir telefon edeyim şu­ na... Şvayk adında biriyle ilgili evrak sizin ka­ lemde mi.. herhalde. Bugün vaaz ve­ rirken bir hergele keşfettim. Tam o sırada cepheye asker yolluyorlardı. bunları ba­ na havale ettiniz.. yüksek öğrenim yapmamış yaşlı bir muhasebeciydi ama ineğin de dik âlâsıydı. yüzbaşım.» dedi. ben sorgu yargıcı teğmen Bernis. Allah Allah. onu da yolladım. anlamıyorum. «beni koru!» diye Tanrı'ya yalvarıp duruyordu. yüzbaşım.. Bu adam 16.

ARSLAN

ASKER

ŞVAYK

137

Bernis telefonu kapadı, masasının başına yine oturduktan sonra soruşturma safhasındaki dâva­ larda hüküm süren karışıklığa başladı atıp tut­ mağa. Kendisiyle yüzbaşı Linhart arasında epiy zamandır bir düşmanlık vardı ama ne biri ne öbü­ rü son vermeği düşünüyordu buna. Linhart'a veril­ mesi gereken evrak bir rastlantı sonucu Bernis'in eline geçerse o bunu öyle büyük bir özenle «dosya­ sına kaldırıyordu» ki, evrakın yüzünü gören olmu­ yordu bir daha. Yüzbaşı Linhart da Bernis'in ince­ lemesi gereken evrak için aynı şeyi yapıyordu. Ör­ neğin, bir suçlamayı desteklemesi gereken belge­ ler düzenli tarzda ve bir daha bulunmamacasına yokoluyordu. Şvayk olayı ile ilgili evrak askerî mahkemenin arşivlerinde ancak yeni rejim kurulduktan, yani savaş sona erdikten sonra bulunabildi. Üzerlerine şu not eklenmişti: «Bu adam (yani Şvayk) Majes­ te İmparatorun kutsal kişiliğine ve devletin gü­ venliğine kasteden yıkıcı bir hareketin ön plânı­ na geçmek üzere yüzündeki aldatıcı maskeyi at­ mağa hazırlanmaktadır.» Şvayk'ın evrakı yanlış­ lıkla Josef Kudela adında birisinin dosyasına ko­ nulmuştu. Üstünde «İşlem sonuçlanmıştır» diye yazılıydı ve sonuçlandığı tarih de yazılıydı. Bernis evrakı araştırdıktan sonra: «Bunların içinde Şvayk adında biriyle ilgili hiç birşey yok,» dedi. «Ama onu buraya çağırtacağım. Bir itirafta filân bulunmazsa salıverir, sana yollarım. Alayı ile olan durumu da sen yoluna korsun artık.» Taburpapazı gittikten sonra Bernis Şvayk'ı ça­ ğırttı: «Şurda, kapının yanında dur biraz,» dedi. Tam o sırada Emniyet Müdürlüğünden bir haber

ku

tu

py

ıld

ı ız

138

ARSLAN

ASKER

ŞVAYK

almıştı çünkü: Haberde, piyade eri Maixner'le il­ gili 7267 sayılı dosyaya eklenmesi gereken evrakın yüzbaşı Linhart'ın imzası karşılığında 1 No. lı kale­ me teslim edildiği bildiriliyordu. Sorgu yargıcı Bernis kendisine gelen yazıyı okurken Şvayk da merakla kalemin içini gözden geçiriyordu. Oda, üzerinde hoş bir izlenim uyandırmaktan uzaktı. Duvarlarda, Avusturya askerlerinin Sırbis­ tan'la Galiçya'nın çeşitli kesimlerinde yerine ge­ tirdikleri idam hükümlerinin fotoğrafları vardı. Bu -artistik» resimlerde ateşe verilmiş köy evleri, tabiî birer darağacı ödevi gören ağaçlar görülüyor­ du. Ağaçların dalları, sivillerin ölülerinin ağırlı­ ğıyla eğilmişti. Çok başarılı bir resim de bütün üye­ leri asılmış bir Sırp ailesini göstermekteydi. Baba ve anneyle küçük oğullarıydı bunlar. Süngülü iki asker, üzerine idam edilmiş insanlar asılı bu ağacı koruyorlar, ön plânda böbürlenerek duran bir su­ bay da sigarasını tüttürüyordu. Dip tarafta ise bir sahra mutfağı görülmekteydi. Bacasından karava­ nanın dumanları tütüyordu. Bernis kendisine gönderilen yazıyı dürüp bü­ kerek kaldırdıktan sonra: — «Eeee, söyle bakalım Şvayk, n'aber? N'aptın sen bakalım? Herşeyi açıklayacak mısın, yok­ sa hakkındaki suçlama dosyasının hazırlanmasını mı bekliyeceksin? Unutma ki senin dâvan o sivil hırbolardan meydana gelme bir mahkemede görü­ lecek değil. Askerî mahkeme vardır burada. Sert, fakat yerinde bir cezadan kurtulmanın senin için tek kurtuluş umudu, herşeyin doğrusunu kendili­ ğinden, olduğu gibi söylemektir.»

ku

tu

py

ıld

ı ız

ARSLAN ASKER

ŞVAYK

139

Bir sanığın dosyasının şu ya da bu tarzda sık sık kaybolduğu görülürdü. Bu gibi durumlarda Bernis'in başvurduğu özel bir yöntem vardı. Tu­ tukluyu adamakıllı inceliyor, davranışında ya da yüzünde kendisinin tutuklanmasını gerektiren ne­ denleri okumağa çalışıyordu. Öylesine keskin görüşlü, öylesine insan sar­ rafıydı ki şöyle bir sonuca varmıştı bir keresinde örneğin: Bir çingene er vardı. Askerî debboyda gö­ revliydi. Birkaç parça çamaşırın çalınmasından ötürü cezasını çekmek için Prag müstahkem mev­ kiinin hapisanesine gönderilmişti. Sonunda adam politik suçlarla itham edildi. Soruşturma evrakın­ dan anlaşıldığına göre bir meyhanede birkaç as­ kerle konuşurken: «Yakında Çek Devleti yeniden kurulacak, Bohemya, Silezya, Moravya Slovakya ile birlikte yine Çek kırallığına bağlanıp birleşe­ cek,» demişti. Bu krallığın başına da bir İslâv hü­ kümdar geçecekti. Bernis zavallı çingeneye: «Elimizde çok sağlam kanıtlar var, işin doğrusunu söylemekten başka ya­ pacak işin kalmıyor. Anlat bakalım, hangi meyha­ nede oldu bu iş, adı geçen askerler hangi alaydan­ dı, suçu da hangi gün işledin?» Çingene başka çıkar yol olmadığını görünce bir tarih, bir meyhane, bir alay numarası uydurmuş, sorgudan döndüğü sırada da savuşup gitmişti. Şvayk hiç sesini çıkarmadığı için Bernis ona sordu: «Eeee, olayın doğrusunu söylemek işine gel­ miyor mu? Buraya nasıl geldiğini, niçin seni bura­ ya tıktıklarını söylemek istemiyor musun bana? Öyle değil mi ha? Ama sana bunları ben söyleme­ den önce senin herşeyi bana söylemeni öğütlüyo-

ku

tu

py

ıld

ı ız

140

ARSLAN ASKER

ŞVAYK

rum bak. Bir kez daha haber veriyorum: İşin doğ­ rusunu söylemek çok yerinde olur, senin yararına da olur sonra. Soruşturmayı kolaylaştırır, mah­ kemenin kararı daha hafif olur. Bu bakımdan sivil mahkemelerdeki gibidir bu.» Şvayk kuzu gibi saf ve temiz bir meleyişi an­ dıran sesiyle: «Sokakta bulunmuş bir çocuk duru­ mundayım burada, saygıyla arzederim teğmenim.» dedi. — «Nasıl yani?» — «Herşeyi iki çift lâfla anlatacağım, saygıy­ la arzederim: Eskiden bizim sokakta bir kömürcü otururdu. İki yaşında bir çocuğu vardı, herşeyden habersiz, masum bir çocuktu. Günün birinde bu çocuk sokağa çıkmış. Vinohrady'den tâ Liben'e ka­ dar yürümüş. Orada bir polis bulmuş onu, alıp ka­ rakola götürmüş, sanki iki yaşında bir çocuk değil­ miş de büyük bir adammış gibi atmışlar yavruca­ ğı nezarete. Görüyorsunuz ya, bu çocuğun hiçbir suçu yokmuş ama yine de tıkmışlar içeriye. Ço­ cukcağız konuşabilseydi, ona: «Niçin tutukladılar seni?» diye sorsalardı bir şey diyemiyecekti. İşte ben de tam bu durumdayım teğmenim. Bir çeşit sokakta bulunmuş çocuk durumundayım yani.» Askerî yargıcın keskin bakışı Şvayk'ın üzerin­ de yukarıdan aşağıya dolaştı, sonra gelip yüzün­ de durdu. Karşısındaki adamın her yanından öyle bir masumluk, öyle rahat bir aldırmazlık akıyordu ki Bernis çekindi, çok da sinirlendi, başladı odanın içinde üç aşağı, üç yukarı dolaşmağa. Bernis taburpapazına: «O Şvayk'ı muhakkak yollarım sa­ na,» diye söz vermemiş olsaydı bizim arslan as­ kerin hali nice olacaktı kim bilir?

ku

tu

py

ıld

ı ız

ARSLAN ASKER

ŞVAYK

141

Nihayet masanın başına gelip durdu. Şvayk aynı aldırmaz tavırla çevresine bakıyordu. Bernis: «Bana bak,» dedi ona. «Bir daha buraya gelirsen işin dumandır, anladın mı? — Götürün bunu!» Şvayk 16. koğuşa dönünce Bernis başgardiyan Slavik'i çağırttı. Ters ters: — «Yeni bir emre kadar Şvayk'ı taburpapazı Katz'ın emrine vereceksin,» dedi. «Salıverilmesi için gerekli evrakı hazırlat, yanına da iki asker katıp taburpapazınm evine yolla onu!» — «Yolda ellerine kelepçe vurmak da gereki­ yor mu üsteğmenim?» Sorgu yargıcı masanın üzerine bir yumruk in­ dirdikten sonra: «Sen ne inek herifsin lan!» dedi. «Salıverilmesi için gerekli evrakı hazırlat, deme­ dim mi sana?» Üsteğmen Bernis, yüzbaşının ve Şvayk'ın dav­ ranışlarıyla bütün gün burnundan solumuştu za­ ten. Böylece içinde biriken bütün öfke, coşkun bir sel gibi boşandı, başgardiyanın başında patladı. Gi­ derayak adamcağız şu lâfları da işitmek zorunda kaldı: — «Sana neden inek dediğimi şimdi anladın, değil mi?» Başgardiyan olan bitenlerden hiç de memnun kalmamıştı. Sorgu yargıcının odasından çıkarken, koridorları süpüren angaryacı tutukluya bir tek­ me savurdu. Şvayk'a gelince, başgardiyan onun Prag müs­ tahkem mevkii hapisanesinde bir gece daha kal­ masını kararlaştırdı. İleride hiç unutamayacaktı bu geceyi.

ku

tu

py
*

ıld

ı ız

142

ARSLAN ASKER

ŞVAYK

Prag müstahkem mevkiinin hapisanesinde ge­ çirilen bir gece, silinmez çizgiler halinde kalır in­ sanın aklında. 16. koğuşun bitişiğinde karanlık bir deliği an­ dıran o korkunç hücre vardı. Riha - Slavik - Lin­ hart üçlüsünün yönettiği bu cezaevinde Şvayk'ın geçirdiği son gece de bu hücreden, hemen her za­ man olduğu gibi, bir askerin iç paralayıcı çığlıkları yükseliyordu: Slavik'ten aldığı emir üzerine Riha, hantal çizmeli ayaklarıyla tekmeler indirerek ada­ mın kaburga kemiklerini kırıyordu. Orada ses - seda kesilince sıra 16. koğuşa gel­ di ama şu farkla: Bu koğuşta tutukluların tırnak­ ları arasında kırdıkları bitlerin sert gürültüsü çın­ lıyordu. Tutuklular bir yandan da alçak sesle ara­ larında şakalaşıyorlardı. Kapının üzerinde, parmaklıklı küçük bir pen­ cerenin içine bir gaz lâmbası yerleştirilmişti. Bu­ nun donuk alevi is çıkarıyordu. Gaz kokusu kirli vücutların ve köşedeki, helâ görevini yapan kova­ nın çıkardığı kokulara da karışıyordu. Kovanın her kullanılışında leş gibi kokular etrafı yeniden kaplamaktaydı. Kimse karnını adamakıllı doyurmadığı için herkesin sindirim cihazı çok iyi işliyordu. Tutuk­ luların çoğu da «yel» den şikâyetçiydiler, bunları dışarıya attıkça havayı ayrıca bozuyorlardı. Hattâ eğlence olsun diye aralarında bu işi yaparak işa­ retleşmenin yolunu da bulmuşlardı. Birinin işare­ tine bir başkası cevap veriyordu hemen. Koridorlarda gardiyanların ölçülü adımları çınlıyordu. Arasıra da koğuşun büyük kapısının

ku

tu

py

ıld

ı ız

Bize gelince. Adam da bunları tek başına ziftleneceğini sanmıştı. onu size vereyim. size verdikleri yiyeceklerle midemi bozmamak için bana tam o süre yetecek kadar azığım var. Bir keresinde köylü kılıklı bir adamı atmışlardı içeriye.. 16. nöbetçi askerin başı görünüyordu. şunları anlatıyordu: — «Bir ara kaçmağa kalkışmış. Kışlada ömür çürütmekten usa­ nan askerleri evinde barındırdı diye on beş gün hapis yatacaktı. Size lâfını ettiğim bu herifi geldiği za­ man görmeliydiniz.ARSLAN ASKER ŞVAYK 143 köşesindeki küçük kanad açılıyor. kısacası can beslemek için ne istersen vardı. sadece para kar­ şılığında evinde barındırdığını açıklamıştı. İlkin bunun bir askerden kaçma olayı olduğu sanılmıştı ama sonunda adam asker­ leri kötü bir şey düşünmeksizin. koğuşa verdiler. ya da sırayla herbiriniz ku tu py ıld ı ız . yumurta.. O akşam tutuklulardan biri yatağına büzül­ müş. Herbirimiz adamdan bir şeyler koparmağa çalışıyorduk ama o hiç oralı değildi: «Topu topu on beş gün yatacağım. kemerleri sıkmaktan anamız ağ­ lıyordu. koğuştaydım. koğuşa gelmeden önce 12. Daha hafif suç işleyenler var orada. yakalandıktan sonra da buraya gelmiştim. Ama yine de şöyle de­ di: «Çürük lahanayla patates tayınım var ya. Çöldeki bir deve gibi yüklüy­ dü kerata. tütün. Hafif cezalı mahpusların koğuşlarında yatacaktı ama koğuş dolu olduğundan adamı bize.» diyordu. tereyağ. Söylendiğine göre parasını cebinden ödeyip yiyecek alsın diye izin vermişlerdi kendi­ sine. Sigara bile içebiliyordu hattâ! İki heybesin­ de iki tane iri jambon. sigara. ya paylaşın. kocaman ekmek somunları. 12.

yalnız tuvalet kâğıtlarını bırakmışlar!» di­ ye başladı bağırmağa. O sabah da uyandı. söylemeği unuttum bakın: Çok da kibar bir herifti. kısacası paşalar gibi yaşıyordu. kendisine şaka yaptığımızı sandı: «Biliyorum her­ geleler. Herif sabahleyin kalktı. Düşünün ki tek bir nefes bile çektirmedi bize! «Size sigara içmek ya­ sak. ekme­ ğine tereyağ sürüyor. üç gün hep imrenerek yutkunduk durduk. ama iki heybe de erik kurusu gibi yamyassıydı: «Hırsız var. Kenefe gitmek için sabah gezin­ tisini bekliyordu hep. söylemeği unut­ tum size.» dedi. Haa. üç. Rahat rahat jambonunu ziftleniyor. Sonra beş dakika süreyle. o kadar çabuk say- ku tu py ıld ı ız .» diye saymağa. başladı: «Bir iki. yiyecekleri geri vereceksiniz ama beni kor­ kuttunuz yine de. Onun aldırdığı yok­ tu hiç. iki gün. ona kadar da say. yüzünü bat­ taniyeyle ört. işimizi becerdik. Sonra. İçtiği sigaların sayısını ise Allah bilir. Demin de söylemiştim ya.» Haa. haşlanmış yumurtalarını so­ yuyor. Koğuştaki kovayı kullan­ mak istemiyordu. üçüncü günü dördüncü gü­ ne bağlayan gece. başladı heybelerini aramağa. üç gün dayandık bu işe. Bizim rençber çocuk gibi onun dediğini yaptı. Yemek tayınını bize vermek istemişti ya. duasını etti. görürsün. heybelerin n'olacak.144 ARSLAN ASKER ŞVAYK bir gün yiyin.» diyordu. Yine bizim koğuşta yatan Libenli bir kerata vardı: «Küçükbey. adam midesini tıka . yiyeceklerimi çal­ mışlar. Bizim Libenli: «Yooo. benden aldığınızı görürlerse başım belâya gi­ rer. Buldu onları tabii..basa doldurmadan önce Tanrı'ya dualar ediyordu hep.» dedi. bir gün. hiçbiri­ miz iplemedik tabii.. Öylesine nâzik bedenli bir herifti ki tuvalet kâğıdı bile getirmişti yanında.

Başgardiyanla Riha gelince biz ağız birliği ettik: «Nesi var nesi yoksa bir gün önce ye­ di.» dedi ama hava aldı tabiî».» dedi. İşin tuhafı şu ki adam onun bir dediğini iki etmedi. adamın bütün yiyeceklerini te­ mizledik. ıo . Tek bir defa bizimle konuşmak için ağzını açtı. Adam bunun üzerine daha yavaş sayma­ ğa başladı. sura­ tının halini görmeliydiniz o zaman. Enayi miydik biz ekmek kırıntısı bırakacak.» dedi. Adam ağlayıp sızlıyor: «Öyle olsaydı ekmek kı­ rıntıları kalırdı hiç olmazsa. Bizi gö­ zünün gördüğü yoktu artık. Bizlerse gül­ mekten kırılıyorduk. ya­ ni jambonuyla yumurtaları sır olmamışken yaptı­ ğı gibi Tanrı'ya dua filân etmiyordu artık. yiyemediklerimizi de ipe bağlayıp ikinci kata çıkarmanın yolunu bulduk. Ekmek kı­ rıntısı filân bulamadılar tabii. Ertesi gün ay nı hikâye.ARSLAN ASKER ŞVAYK 145 ma. kendi azığını yiyor muyuz. sigara bulmuştu. Sonunda yatağından fırladığı gibi heybeleri­ nin yanına koştu.» de­ dik. haaa? Sözün kısası. Adam bütün gün aç durdu. Şvayk: «Bir nefes çektirdik diyeceksin san- ku tu py ıld ı ız F. kendi sigaralarını içiyor mu­ yuz diye bizi enselemeğe çalışıyordu. Libenli: «Bir kez daha dene bakalım. Ama baktı ki bu işin sonu yok. Ama akşam çürük lahana ile patatesi lezzetli buldu. Hiçbir şey bulamadı tabii. Bizimki: «N'olur ver de bir nefes çekeyim. mutlu günlerdeki gibi.» diyordu. Bir yandan da dikkat kesilmiş. İçimizden biri n'apmış yapmış. Yalnız. Gece bile çenesi işliyordu. hepimiz duyduk. başladı kapıyı yumruklayıp: «İmdaat!» diye bağırmağa.

Birinci kat­ ta da bir tane var bundan. her önüne gelene şöyle di­ yordu: «Şvayk yüzbaşıya tüfekle bir el ateş etmiş. Koridorlar saat dokuz­ da süprüldüğünden bu çöp kutularında bir şey bu­ lursun muhakkak..» Bir ses: «Herifi bir temiz pataklamağı da unutmamışsınızdır inşallah!» dedi.. Bunun üzerine onu alıp kurşuna dizmek için Mo­ tol talim alanına götürmüşler. koğuştaki arkadaşların bu küçük unutkan lığı alçak sesle bir tartışmaya yol açtı. göğüslerini. her yanı çilliydi. 16. Böyle şeyler romanlarda görülür ancak.» dedi. On dokuz don-gömlekli pek şaştılar bu işe. — «Bak bunu düşünmedik doğrusu!» 12. karınlarını.. solda bir tükrük hokkası var. Konuşmalar azalıyordu yavaş yavaş.. Koğuş arkadaşlarından biri: «Kalemin kapısı önünde. Sabah saat sekizde Şvayk'ı kalemden çağırdı­ lar. geniş hayalliydi. Geri hizmete alınmış bir asker vardı.146 ARSLAN ASKER ŞVAYK dım da ödüm patladı. «Bütün hikâyeni berbad edecekti bu. Çoğunluk. Tutuklu­ lar koltuk altlarını. yiyeceklerini tek başına ziftlenen bir herifin esaslı bir dayağı hakettiği düşüncesindeydi. Fakat Şvayk sigara tiryakilerinin umudunu boşa çıkardı.» ku tu py ıld ı ız . yani bitlerin hoşlandıkları yerleri hart hart kaşıyarak uyumağa başlıyorlardı. koğuşa dönmiyecekti artık. Gaz lâmbasının ışığından rahatsız olmamak için de bitli yorganlarını yüzle­ rine çekiyorlardı. ama bu şartlar altında müstahkem mevki hapisanesinde insan bu kadar enayilik edemez doğrusu.» dedi.

onu alıp tabur­ papazınm evine götürdüler. Sirk soytarılarınınki gibi bacakların­ dan sarkıyordu. Göbekli bir eski asker­ den kalmaydı bu. Bir tanesi sırık gibi sıska. sevinci içinde satın aldığı asker kasketi. Pantolonun geniş kemeri ise Şvayk'ın göğsüne kadar çıkıyor. öteki küp gibi şişmandı. Bu iki asker birbirini tamamlıyordu sanki. Bizim arslan asker onların iki adım ilerisinde yürüyor. Kaldırımda asık suratla yürüyorlar arasıra sinsi gözlerle Şvayk'a bakıyorlardı. Pantolon öyle boldu ki Şvayk gibi üç tanesini içine alırdı. Partal bir üniforma vermişlerdi ona. müstahkem mev­ ki hapisanesinin debboyunda kalmıştı.X ŞVAYK TABUR PAPAZININ EMİRERİ OLUYOR I Şvayk'ın macerası bu sefer iki süngülü aske­ rin şeref verici eşliğinde başladı. küpün de sol bacağı topaldı. Ge­ ri hizmeti görüyorlardı. gelip geçenlerin ku tu py ıld ı ız . Si­ vil elbiseleri ve askere yazılmanın şevki. Adam Şvayk'tan daha uzun boy­ luydu herhalde. Sı­ rığın sağ bacağı. savaştan önce çürüğe çıka­ rılmışlardı çünkü. rastladı­ ğı subayları selâmlamaktan geri durmuyordu.

» — «Tüymeğe kalkışmıyacak mısın?» O sırada sırık gibi sıska asker de lâfa karışma zamanının geldiğine hükmetti. büyük bir çocuğunkine andıran gözlerinin sıcak ve tatlı bakışlarıyla karşılık veri­ yordu. Küpe: «Tüyebilirse tüyer ta­ biî. konuşma öyleyse.» Karel köprüsüne gelmişlerdi.148 ARSLAN ASKER ŞVAYK ona şaşkın şaşkın bakmalarına sebep oluyordu. Şvayk gelip geçenlerin gülümseyişlerine tatlı bir gülümseyişle. Ancak Karel sokağına gelince Küp söze devam etti: ku tu py ıld ı ız . — «Praglıyım. sustular. Üç asker de tek lâf etmeden taburpapazınm evine doğru ilerliyorlardı. Verdikleri kas­ ket ise kulaklarından daha da aşağıya inmektey­ di. dirsekleri yamalıydı. Adam: «Nerelisin sen?» diye sordu Şvayk'a. Küp: «Ne diye tüyecekmiş yahu? Zaten ser­ best değil mi?» dedi. Çok tuhaf bir şey­ dir bu: Göbekli insanlar ötedenberi herşeye çabuk inanırlar da sırık gibi sıska olanlar şüphecidirler. Onun için Sırık. «Hapisaneye dönecek değil ki artık. Şvayk ceketin içinde yüzüyordu sanki.» Sırık sordu: «Evrak ne diyor onun için?» — «Ben ne bileyim be!» — «Madem bilmiyorsun. Genişlikten yana pantolondan hiç aşağı kalmayan ceket kir-pas içindeydi. küp gibi şişko asker oldu. Şvayk'a ilk olarak söz söyleyen. bende.» dedi. bostan kor­ kuluğunu andırıyordu bu haliyle. Tam o sırada Mala Strana'nın kemer­ leri altında bulunmaktaydılar. Evrakı burda.

olur böyle şeyler.» dedi. — «Çek sosyalist partisinden olmayasın sen sakın?» Sırık ihtiyatı yavaş yavaş elden bırakmağa ku tu py ıld ı ız . bilmiyor musun?» Şvayk aldırmaz bir tavırla cevap verdi: «Gü­ nah çıkartayım diye. Ölü­ me mahkûm olanlara yaparlar bu numarayı hep: Son bir avutma derler buna. Şvayk alay olsun diye: «Eee.» — «Dinle bak. iş için daima bir neden olsa gerek.. ha şehirde asıl­ mış.» Sırık her zamanki gibi şüpheci tavrıyla: «Ba­ na kalırsa bir adamı yok yere asmazlar. Küp: «Alnının karayazısı böyleymiş.. vızgelir. Yarın beni asacaklar da.» dedi. Josephof ya­ kınındaki Jasen'de. kaderim böyle belki. kendisine hiçbir şey söyleme­ den astılar onu.ARSLAN ASKER ŞVAYK 149 — «Seni ne diye taburpapazına gönderiyorlar. Bir sabah gelip adamı aldılar. «Bizim orda. Prusya ile savaş sırasında da Prusyalılar bir adamı böyle asmışlardı. «Bu.» Küp Şvayk'a acıyarak bakarken Sırık da çe­ kingen çekingen sordu: «Ne diye.» dedi. şey edecekler seni peki?» Şvayk dudaklarında hep o saf gülümseyişle : «İnan ki ben de hiçbir şey bilmiyorum. politika olmasın sakın bunun altında?» Sırığın bu «politika» lâfını söyleyiş tar­ zına bakılırsa bu sözde ölüm mahkûmuna acımağa başladığı açıkça belli oluyordu. Ha cephede ölmüş.. var tabii. n'aparsın. işler böyle yürür ama savaş oldu mu bir insanın önemi yoktur..» Şvayk cevap verdi: «Barış zamanında evet.» dedi.

» dedi. çocuklarından. tüymiyeceksin diil mi? Başımıza iş açarsın sonra. ahpabımdır.» dedi. Küp Şvayk'a yanın­ da yürümesi için izin verdi: — «Canın sigara içmek ister herhalde. yerini bir acıma duy­ gusu almıştı. «Sokol'dur. işten önce sigara içmene izin ve­ rirler mi dersin?» Aslında: «Seni asmadan önce. Sırığın da kendisi gibi düşündü­ ğünü anlamıştı.» dedi birden. «Bir kadeh bir şey içsek fena ol­ maz ama pek göze batmadan nereye gitsek aca­ ba?» Şvayk: «Serabona'nın meyhanesine gidelim. Şvayk: «Susadım. O da bizden ne de olsa. ha?» Sırık cevap verdi: «Evet evet.» Şüpheciliği uçup gitmiş. Onun için sert bir tavırla lâfa karışa­ rak: «Nemize lâzım bunlar?» dedi. Kradec Kralove'de oturuyorlardı. Tüfeklerinizi mutfa- ku tu py ıld ı ız .» demek istiyordu ama böyle yaparsa baltayı taşa vuracağını düşünerek üstü kapalı lâf etmişti..» Sonra Sırığa dö­ nerek sordu: «Öyle değil mi Tonin. Küp: «Susamasına biz de susadık. ha?» diye sordu. «O. küçük tarlalarından ve herbirinin tek malı olan ineklerinden sözettiler ona.. Şvayk'ın muhafızları da ailelerinden. «Her yandan dikiz ediyorlar bizi. Bir sokak arası buldular. görüyorsun. Şöyle bir sokak arasına sapıp şu süngüleri çıkarsak da bu kadar göze batmasak! Bana bak lan. Bunun üzerine üçü de sigaraları tüttürdüler. orada as­ kerler süngülerini çıkardılar. Sırıkla Küp bakıştılar. süngüleri çıka­ rabiliriz pek âlâ.150 ARSLAN ASKER ŞVAYK başlamıştı ama bu sefer Küp ihtiyatlı davranma­ ğa başladı. karılarından.

korkacak bir şey yok. Daha ötede iki adam Marianne adında bir yosmanın tutuklanması işini tartışıyorlardı aralarında.. Pankrac'taki tepede.» Sırıkla Küp yine bakıştılar.. Birkaç siville birlikte kapının yanında oturan ku tu py ıld ı ız .ARSLAN ASKER ŞVAYK 151 ğa bırakırsınız.» Bir yosma.» Sonra devam etti: «Müzik de vardır orda. nihayet Serabona'nın meyhane­ sine vardılar. eliyle masanın üstüne vurduktan sonra peltek peltek: «İşler yürümüyor. efendiden adamlar da.» Balık konservesi satan bir adam bir masanın başına oturmuş. Kızlar da gelir. başını elleri arasına alarak uyuya­ kalmıştı. Karlin'e daha dünyanın yolu var. birer vermut ısmarlasana bize!» diye sesleni­ yorlardı. Birisi: «Gözümle gördüm. Tüfekleri Şvayk'ın gösterdiği yere bı­ raktıktan sonra salona girdiler. parlak ço­ cuk. Sonra Sırık kara­ rı verdi: — «Gidelim be.» Yol boyunca Şvayk dereden tepeden bir şey­ ler anlattı onlara. Bilardo ma­ sasının ardından meyhanenin gedikli üç müşteri­ si genç bir demiryolu işçisine: «Hey. hayır. yâr üstüne yâr sevdi. Arasıra uyanıyor. orada da o günler pek moda olan bir şarkıyla karşılandılar: Güzel bir yol vardır orada. aynasızlar karakola götürdüler onu. saçları briyantinli bir züppenin ku­ cağına oturmuş. kısık bir sesle şarkı söylüyordu: «Yârim benden yüz çevirdi. işler yürümüyor hiç!» diyordu.» derken öteki: «Yok be! Vals otelinde bir askerle yatmaya giderken gör­ düm onu ben!» diyordu.. Hiç merak etmeyin ondan yana. Belediye Ku­ lübüne girmeleri yasaktır çünkü.

Sargılı kolu boynuna asılıydı.. bu ünlü polisle ku tu py ıld ı ız . çalmaya başladılar he­ mencecik.... Adamın gözleri yaşardı. Sırbistan'da nasıl yaralandığını anlatı­ yordu onlara. iç yavrum! Ne malûm bir daha birbirimizi göreceğimiz? Bi şarkı ısmarlayayım mı sana? Öksüz kaldı yavrucak diye bi şarkı var ha­ ni. — Kes traşı! —Amma da gözü yaşlı şey ha! — Moruğun niyeti bozuk! — Bitmedi mi hâlâ yahu?» Sonra orkestrayı susturmak için.» Öteki masadan sesler yükseldi: — «Ey be. heyecandan tit­ reyen bir sesle başladı okumaya: «Başlayınca aklı ermeye. Sigara ver bize bari. Boyu­ na: «İçecek hâlim kalmadı artık. Şvayk barış zamanı buraya geldiği günleri anı­ yordu.» Düşman masada oturanlar «orkestra» ile «Ök­ süz kaldı yavrucak» şarkısını susturduktan sonra yaralı askere seslendiler: «Hey! Franz! Bırak o enayileri de gel burda otur.. Ne bekliyorsun onla­ rı sepetlemek için?.. sever misin onu?» Dazlak kafalı ihtiyar bayın çok sevdiği şarkı­ yı ağız mızıkasıyla keman. kafa bu!. Bu hırt­ ları eğlendirmeye mi geldin buraya?» Şvayk'la muhafızları olup bitenleri ilgiyle sey­ rediyorlardı. «düşman» masa başladı kendi hesabına okumaya: «Ah bu ayrılık ölümden beter. seven kalbime yine doldu keder. ceple­ ri de kendisine verilen sigaralarla doluydu. sordu yavrucak annem nerde diye.» diyordu ama dazlak kafalı bir bay ille de içmeye zorluyordu onu: «İç evlâdım. Polis komseri Draschner'in burada yaptığı «arama -tarama»ları hatırlıyor.152 ARSLAN ASKER ŞVAYK bir asker.....

herşeyi hoş. Komser Şvayk'a kimliğini sorunca o: «Polisten izin aldın mı ki soruyorsun bunu bana?» demek cüretini gösterdiği için. Buna karşılık Şvayk'ın muhafızlarının bu çe­ şit anıları hatırladıkları yoktu. Buraya ilk kez gel­ mişlerdi. Keyfinin yerinde olduğunu ilk gösteren. Bütün müşterileri bir araya topla­ mışlardı. güzel buluyorlardı. Sırık ise kendini zor tutuyordu. şimdi de çekingenliğini yitirmişti. sonra bunları kızlara okurdu. Daha önce şüpheciliğini nasıl yitirdiyse. onlar için her şey yeniydi çünkü. Beşinci bira dublesini de yuvarladıktan sonra: «Ben dansedeceğim. Küp'ün baygın göz­ leri de şehvetle ışıldıyordu bu yüzden. komser Draschner'in peşinde birsürü polisle içeriye girdiğini görür gibi oluyordu. Yos­ maların hep bir ağızdan şu şarkıyı söyledikleri ak­ şamı düşünüyordu özellikle: Bir gün Draschner çıka-gelirken. ku tu py ıld ı ız . bizim Küp oldu: Çünkü onun gibi insanların iyimserliği.» dedi. Yanına oturan bir yosma ona açık-saçık laflar söylüyor.ARSLAN ASKER ŞVAYK 153 alay eder gibi görünmekle birlikte ondan ödleri ko­ pan yosmalar gözünün önüne geliyordu yine. Küp ise şehvet duygularına gittikçe daha çok kaptırıyordu kendini. ötekilerle birlikte tutuklanmıştı. Çok kötü bir iş olmaz mı Maria kafayı çekmiş: Vızgelir Draschner! diye bağırmaz mı? Şvayk kapının açıldığını. eğlenceye olan susamışlıkla atbaşı beraber gider her zaman. Şvayk bir de ozanı düşünüyordu: Bu adam aynanın yanında oturup şiirler yazar.

» dedi. askerin teklifini kabul etti.» Sırık'ın kafası çoktan işlemez hale gelmişti.» dedi. Şarkılar söyleniyor. Floransa sokağında küçük bir kah­ ve biçiminde çıktı ortaya. Oradan kalkınca artık Şvayk muhafızlarına ku tu py ıld ı ız . yola çıksak fena olmaz.» yolundaki ünlü sözü uyguluyordu. Öğleden sonra bir asker gelip onların masası­ na oturdu.» dedi. Şvayk'a: «Biraz daha oturalım canım. Ondan sonra da sizi as­ kerlikten çıkarırlar muhakkak. Muhafızlar «olur» dediler ama başka yerde de durak yapmayı şart koştular. o da onun bacağına bir şırınga yaptı. Akşam olunca Şvayk: «Taburpapazı bizi bek­ liyor. yarayı tükrükle ıslatırsanız en azından altı ay yatarsınız.154 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk ise içmekle yetiniyordu. on kuron karşılığında bir çıban ya da bir iltihap edinme çaresini onlara öğretmek tekli­ finde bulundu. Fakat Şvayk çok zaman kaybettikleri düşüncesindeydi: «Yoksa ben tek başıma giderim ha!» diye tehdit etti onları. Birkaç kez dansettikten sonra Sırık. içki içiliyor ve en becerikliler de kız arkadaşlarını bol bol mıncıklıyorlardı. nikotin ve alkol havası içinde her­ kes: «Benden sonra tufan olsun. Sırık da ondan yana oldu: «Acelemiz ne be? Taburpapazı nasıl olsa bekliyor bizi. Bir şırınga gösterdi ve anlattı: «Ko­ lunuza ya da bacağınıza gazyağı şırınga ederseniz iki ay yatarsınız. üçü birden içebilsinler diye Küp saatini sattı orada. damını masaya getirdi. Bu ucuz sevişme. Küp ise saç­ malamaya başlamıştı bile. Bu durak. Fakat para suyunu çek­ miş olduğundan.

ikisine de çimdikler atarak: «Unutmayın haaa. Taburpapazı ilkin ortalık­ ta görünmedi ama odanın kapısı sanki sert bir ku tu py ıld ı ız . ikide bir: «Gi­ delim de bir yerde birer kadeh daha içelim. Kapıyı bir asker açtı. taburpapazına vermesi gere­ ken evrak dosyasını kaybediyordu az daha. hepsi ay­ nı soydan. Sırık... bir askerle. insanüstü çabalar yaparak onları taburpapazınm Kral soka­ ğında oturmakta olduğu eve kadar götürme işini başardı. İki ahbap çavuş­ lar ayakta duracak halde değillerdi. saygıyla arzederiz. Herbirinin koluna girdi. Kapının ardından gürültü­ lü sesler.» diyor­ lardı.» Sonra da tükürdü. üzerinde «Otto Katz.. askere askerlikle pek de ilgisi olmayan bir selâm çaktıktan sonra kesik. tutukluyu götürmek si­ ze düşer.» dedi. Süngülerini yine taktırdı. taburpapazı» yazılıydı. getirdik.. Asker: «Dışarıda durmayın.» dedi. Sonunda.. kadeh şıngırtıları geliyordu. Şvayk dosyayı kendisi taşımak zorunda kaldı. Asker evrak dosyasını Küp'ün elinden alıp ta­ burpapazma haber vermeye gidince bizim üç ka­ fadar da holde bekledi. Kapıda bir kartvizit vardı... Bu arada Küp. bu da epiy uğraştırdı onu.. «Kafayı bu kadar çektikten sonra nerden geliyorsunuz böyle? Vay canına! Bunlar da taburpapazı gibi. Selâmlanması gereken bir subaya her rastla­ yışlarında da onları uyardı.. bana değil. peltek bir sesle: «Sayın taburpapazına. Birinci katta bir kapının önünde durdular.» dedi.ARSLAN ASKER ŞVAYK 155 göz-kulak olmak zorunda kaldı.. bir de dos­ ya.

Şimdi de ikincisine ge­ lelim: Ayağın kokar mı senin?» — «Kokmaz sayın rahip.» — «Hah şöyle! Gelelim üçüncü noktaya: Sert içki içer misin?» — «Rom dışında hiçbir sert içki içmem sayın rahip. Şimdi de şu emireri olacak hırboya bak.» dedi. Bu herif hiç mi hiç içmiyor. elinde de bir yaprak sigarası vardı. neden? Kibritin var mı?» — «Kibritim yok sayın rahip. utanmıyor musun? Bir temiz dayak atmalı sana da gör gününü. kibriti yoktur. Bunun için de öbür gün yola çıkan taburla cepheye gidiyor. söyle bakayım. bugün­ lüğüne bana verdi onu teğmen.» Taburpapazı Şvayk'la konuşurken boyuna onun muhafızlarına bakmaktan geri durmamıştı. İkisi de sallanı- ku tu py ıld ı ız .» — «Neden kibritin yok? Asker dediğin daima kibrit bulundurmalı yanında. ha?» Şvayk: «Kibriti olmayan bir askerdir. Kibriti olmayan as­ ker. Şvayk'a: «Haaa. saygıyla arzederim. İnekler sudan başka şey içmezler. Cep­ heye gidiyor. benim böyle bir herife ihtiyacım yok çünkü. sayın rahip. dana gibi de bağırırlar. Teğmen Feldhüber'in askeri.» Şvayk zavallı emirerine dönerek bağırdı: «Ağ­ zına içki koymazmışsın sen. geldin demek. nedir.156 ARSLAN ASKER ŞVAYK rüzgâr varmış gibi birden açıldı. saygıyla arzede­ rim. kimsenin sigara­ sını da yakamaz. saygıyla arzederim. İçki kullanmazmış. Taburpapazı ye­ lekleydi.. inek. — «Evet öyle.. Bu biiir. Herif emireri değil.» diye cevap verdi. bu sefer de onlardan yana döndü. «Yanın­ da muhafızlar da var.» — «Bu da çok iyi.

«Hem de görev başındayken sarhoş olmuşsunuz. Sırık ise yine eski şüpheciliğine dönmüş. Taburpapazı: «Siz sarhoşsunuz be!» dedi.» diyorlardı. Küp saf saf: «Öyle susadım ki!» diyerek içini çekti. dedin. Daha o sabah iki asker Şvayk'ı muhafaza al­ tında götürmekle görevlendirilmişlerdi. kaçmasınlar diye göz-kulak oluyordu hatta.ARSLAN ASKER ŞVAYK 157 yor. tüfeklerine dayanarak dik durmak için umut­ suz çabalar harcıyorlardı. Şvayk ise tek söz söylemedi. ku tu py ıld ı ız . devriye gelene kadar da göz-kulak ol ikisine. İki muhafız ilk anda durumun böyle ters dö­ nüşünü kavrayamadılar pek. süngü takmış. Fakat roller değişmişti: Şimdi Şvayk bekliyordu onları. kendilerini mutfakta bulunca işi anladılar: Şvayk silahlarını almış. Cezanızı göreceksiniz. Ancak. al tüfeklerini. İkisi de kendilerini bu duruma düşürdü diye Şvayk'ı suçluyorlardı: «Sen bize: Yarın beni asa­ caklar.. Böylece bu sözler bir kez daha adamakıllı doğrulanmış oldu.» Napoleon'un bir sözü vardır: «Savaşta durum her dakika değişebilir. ikisini de gözaltı etmişti.» der.. kapının yanından da ayrılmadı. uğ­ radığı bu korkunç kalleşlikten ötürü sızlanıp du­ ruyordu. Ben de gidip kış­ laya telefon edeyim. Kodese haydi! Şvayk. Bizimle dalga geçmek için söyledin bunu demek.» diye bağırıyordu. götür bunları mutfağa. kaçacak diye ödleri patlıyordu. Sırık: «Ne enayilik etmişiz de sana inanmışız.

Ancak üçüncü gün haber alabildi ondan: Teğ­ men Helmich'in emireri geldi: «Bizim teğmen. kışlaya telefon filân et­ miş değildi.» dedi. ikisi de içlerini döktükten sonra Şvayk söze başladı: — «Şimdi anladınız ya. gel­ sin de efendisini alsın burdan diyor.» dedi.» Küp yine tekrarladı: «Ne susadım Yarabbi!» Sırık ayağa kalktı. arkadaşlık başka. dostluk. Yolda giderlerken emireri. sendeleye sendeleye kapı­ ya doğru yürüdü: — «Bırak da gidelim arkadaş. Şvayk'a şunları an­ lattı: ku tu py II ıld ı ız . aptallık etme.» dedi. «Ben size göz-kulak olmakla görevliyim. Daha önce sıramı savdım. «Hadi defolun hergeleler. talihim yaver gitti sonradan. «Askerlikte hiç dalga geçmeye gelmez. Şvayk: «Dokunma bana!» diye bağırdı. Yalnız. Görevimi yapıyorum ben. Bir lam­ banın içi çukur ayağına ağzını yaklaştırıp konuş­ muştu sadece.» dedi. Görev başkaaa. Tüyün burdan çabuk!» Taburpapazınm hakkını yemiş olmamak için şunu da söyleyelim ki o. evinde telefon yoktu çünkü.158 ARSLAN ASKER ŞVAYK Sonunda. ama unutmayın ki görevdey­ ken sarhoş olmak yasaktır. Şvayk taburpapazı Otto Katz'in emirerliğine gireli üç gün olmuştu ama tek bir defa görmüştü onu.» O sırada taburpapazı kapıda göründü: — «Kışlayı bulamadım bir türlü.

» deyip duruyordu. yanlışın var senin. o da orada yere yığılıp sızdı kaldı. saygıyla arzede­ rim. Nereye gidece­ ğiz sonra?» — «Eve gideceğiz. Fakat Şvayk onu uyandırdı. ne haltetmeye gelmişim ben bura­ ya?» — «Misafirliğe gelmişsiniz.» — «Neden eve gidecekmişim be?. sayın rahip. — «Beni almaya mı geldin?. boyuna da aptal aptal sırıtarak: «Düşeceğim galiba.» — «Peki. bir o yana bir bu yana sallanı­ yor..» Şvayk koridora gelince taburpapazını sarstı. Taburpapazı ayakta dura­ cak halde değildi. Hoş teğmen Helmich'in de sarhoşluktan yana on­ dan kalır tarafı yok ya! Taburpapazını koridora attı. saygıyla arzederim.ARSLAN ASKER ŞVAYK 159 — «Taburpapazı teğmen Helmich'le dehşetli bir kavgaya tutuştu. Piyanoyu kırdı. Nihayet Şvayk onu sıkıca duvara dayamak işi­ ni başarabildi ama o zaman da adam başladı uyu­ maya. saygıyla arzede­ rim.» — «Hiç misafirliğe gitmedim ben. sırtını duvara dayadı. Dışarıya çıkarmak imkânsız onu. Şimdi bile dehşetli sarhoş.. Taburpapazı oturmak için aşağıya doğru kay- ku tu py ıld ı ız .» dedi. Burası be­ nim evim değil mi?» — «Şu anda yabancı bir evin koridorunda oturuyorsunuz sayın rahip. Şvayk'a doğru düşüyor.» Şvayk kalksın diye efendisine yardım etti. Beriki homurdanarak gözlerini açınca Şvayk bir selâm çaktı: «Geldim sayın rahip.

anlıyor musun? Vatikan il­ gileniyor benimle!» Şvayk artık «saygıyla arzederim» sözünden ve nezaket kurallarından vazgeçerek tavrını değiştir­ di. ikide bir «hırlaya­ rak: — «Nereye olsa giderim seninle ama meyha­ neci Suha'ya gitmem bak.» Ondan sonra başlayan kısa boğuşma. Bir yandan da Şvayk'ın üze­ rine yıkılmaya çalışıyordu. «Taburpapazı da de­ ğilim ben sonra. başka laf istemem. sarhoşlarda görülen o açık sözlülükle: «Domuzun biriyim. tanımıyorum seni ben.» dedi. ku tu py ıld ı ız .» Sonra kapının ka­ nadına sımsıkı yapışarak bar bar bağırdı: «Baş­ piskoposla konuştum.160 ARSLAN ASKER ŞVAYK kılmak isterken: «Ne istiyorsun lan? Kimsin sen?» diye sordu.» Ardından.» dedi.» dedi. Şvayk'ın zaferiyle sonuçlandı. Şvayk onu duvara dayalı tutarak: «Sizin emirerinizim sayın rahip. Holde boğuşma daha zorlu bir tarzda yine başladı: Taburpapazı sokağa çıkmamak için vargücüyle di­ reniyordu.» diyordu boyuna. daha «teklifsiz» bir dil kullanmaya başladı: — «Bırak kapıyı diyorum sana. yoksa kırarım elini.» diye ekledi. «Ya sen? Otto Katz'ı tanıyor musun sen? O benim.» dedi. Şvayk'a dik dik bakarak: «Seni tanımı­ yorum ben. O da bundan yararlanarak yenik papazı merdivenin altbaşma dek sürükledi. garsona borcum var çünkü. Taburpapazı zar-zor konuşarak: «Benim emirerim filân yok. «Eve gidiyoruz. «Bırak beni efendi. saygıyla arzederim. Kafa ütüleme artık!» Taburpapazı kapıyı bırakarak bütün ağırlı­ ğıyla Şvayk'ın üstüne yıkıldı.

İzinli de. beli kırık bir kediyi andıran hareketsiz ba­ cakları arkada olduğu halde. görünce sevincinden sarhoş ol­ du.» Bunlar olup biterken taburpapazı da ıslıkla bir operet parçası çalıyordu ama bunun ne olduğunu anlayabilene aşkolsun. be­ ni görmeye geldi.» dedi.» Sonra dobra dobra ekledi: — «Arabanın her yanına kustu. Arabacılardan biri: «Haaa.» Kira arabalarının durağına geldiklerinde Şvayk efendisini bir evin duvarına dayayıp oturt­ tu. Kafası ile­ ride. Yoldan gecen biri: «Kim bu adam?» diye sor­ du. Şvayk cevap verdi: «Kardeşim. Soma yine sesi sedası çıkmaz oldu. ıı .ARSLAN ASKER ŞVAYK 161 Şvayk taburpapazını sokağa çıkardı. taburpapazı bu sefer de başladı kekeleye kekeleye lâtince kilise duaları okumaya: «Dominus vobiscum.. «Kaç kez götürdüm onu ama şim­ di istemiyorum artık. Beni öldü sanıyormuş çünkü. Fakat Şvayk'ın son sözleri­ ni duyunca çevrelerinde toplanan meraklılara dön­ dü: — «Aranızda ölmüş olanlar varsa üç gün için­ de gelip bunu birlik komutanlığına bildirsinler ki cenaze kaldırılabilsin!» dedi. Bir yan­ dan da kaldırımın üstüne serilip balıklama çamu­ ra dalmak için elinden geleni ardına koymuyor­ du. et cum spirito tuo.. arabacılarla pazarlık etmeye gitti. evlerine doğru yürütmeye çalıştı. Şvayk onu sürüklüyordu boyuna. ortalığı ber- ku tu py ıld ı ız F. Dominus vobiscum. ben tanırım bu efendiyi.

göz kırparak Şvayk'a sordu: — «Nasılsınız hanımefendi?» Aradan zaman geçince yine sordu: «Yakında yazlığa çıkacak mısınız. Bir ara arabanın sarsıntılarıyla kendine gelir gibi oldu. hanımefendi?» Herşeyi çift görmeye başladığından bir şey daha sordu: «Oğlunuz bu kadar büyüdü demek?» ku tu py ıld ı ız . Taburpapazı kendini iç­ kinin uyuşukluğuna kaptırıp başladı zırvalamaya. sonunda da. Merklin denen o çok tatlı. Paramı istemek için kaç kez evine gittim. hoş diyarda. Bıkmadan. domuzun biriyim ben. Fakat biraz sonra yine aynı uyuşukluğa düş­ tü. adresini hatırlayamadı bi türlü. bir hafta beklettikten sonra topu to­ pu beş kuron verdi.» Bitmez tükenmez pazarlıklardan sonra bir arabacı onları götürmeye razı oldu. piyade alayının komutanı albay Just sandı. Bana borcu da var daha. Bir seferinde tam iki saat dolaştırdım onu. Melon şapkası da başından uçup gitmişti: Üniformayla sokağa pek sık çıkmıyordu çünkü. ikide bir: — «Senli benli konuşuyorum diye kızma ar­ kadaş.» demeye başladı. Dimdik oturarak başladı bir şarkı söy­ lemeye ama bunu kendisinin o anda uydurmuş gi­ bi bir hali vardı: O eski güzel günleri düşünürüm hep: Hani kucağına oturturdun da beni. Şvayk'ı 75. arabacının yardımıy­ la arabaya yerleştirebildi. usanmadan mutlu yaşardık. Şvayk taburpapazının yanına döndü ama adam sızmıştı.162 ARSLAN ASKER ŞVAYK bâdetti. Şvayk papazı uyandırdı.

at bunu kendisine «dur» denilmiş sandı. gülmeye başla­ dı: «Tuhaf şey!» dedi.» Sonra şarkıyı keserek: «Affedersi­ niz. dur hele. Bu sefer de taburpapazı sigara ye­ rine ağızlığını yakmaya kalkıştı. ca­ nım hangi şarkıyı isterse onu söylerim!» dedi.. Şvayk: «İlikle pantolonunu.» dedi. Sonra pantolonunu çıkarmak için davrandı. Şvayk'a dönerek: «Bir tane birinci mevki verin bana lütfen. Taburpapazı arabanın koltuğu üstüne çıkmaya kalkışınca Şvayk: «Otur lan!» diye bağırdı. giderken giderken duruverdi birden. Geçen seferki değil bu kez. Bütün kibritlerini yakıp bitirdikten sonra: «Yanmıyor Allah kahretsin! Sen üfleyip söndürü­ yorsun kibritleri!» diye bağırdı. n'aptığını büsbütün unutup şaşırdı hatta. bir şarkı tutturdu: «Beni kimse sev­ miyor artık. araba­ larına kusmuşsun heriflerin.ARSLAN ASKER ŞVAYK 163 Bu uydurma oğul Şvayk'la birleşiverdi hemen. «Bütün arabacılar tanıyorlar seni. ama gırtlağından öyle sesli bir gürleyiş çıkardı ki. sevgili dostum ama enayinin birisiniz siz.» dedi. Nerede olduğunu. Bir bu eksikti! Bu sefer de arabayla bedava geziyorum sanma sakın. Şvayk hiç aldırmadan arabacıya: «Devam et kardeşim. «Nasıl oturulurmuş gösteririm sana. anlıyor musun?» Taburpapazı mahzun bir tavırla başını elleri arasına aldı.» Taburpapazı şaşırdı. Fakat ipin ucunu yine kaçırdı. Bir şarkıyı ıslıkla söylemek istiyordu belki. hanımefendi. pis herif!» diye bağırdı. «Tramvayda bizden başka ku tu py ıld ı ız . nereye gö­ türüldüğünü anlayamadan domuz gözünü andıran ufacık gözleriyle arabanın penceresinden baktı.. birden sustu.

.... ööööö!» di­ ye ötüşü çok uzaklarda çınladı. Garson. — «Biletimi kaybetmişim!» diye bağırdı.» O uyuşuk halinde hayalî bir düşmanla becelleşiyör. Arasıra ele avuca sığmaz hale geliyordu: Ye­ rinde oturamıyor.. Mendilini so­ kağa attı.» dedi. al şunu da hesabı gör. Herhalde şu var ki. devam edin. Bu sizin için olacak.. değil mi sayın meslekdaşım?» Bir yan­ dan da ceplerinde harıl-harıl birşeyler araştırı­ yordu. Evet. şöyle bir el işareti yaptı: «Yok yok.... kabara kabara «öörü. pencereden çıkmaya çalışıyordu.. «Tramvayı durdurun da biletimi bulayım. iler tutar yeri yok bu bahanenin.. Özellikle horoz gibi öttü.. hanımefendi.. Yoldan gelip geçenlere «serseriler!» diye bağıra­ rak hakaretler yağdırıyordu onlara. «Sen ne karışıyorsun benim pencerenin önünde oturmama haksızsın bunda. Derken başladı yine saçmalamaya: — «Çoğu zaman. Bir kahve içtim.. Ne? İkinci kat mı?. apaçık bu. Derken arabayı tren kompartımanı sandı. Ama aldanıyorsunuz efendim.... adam başladı çeşitli hayvan sesleri çıkarmaya.» Sonra olacağa boyun eğen bir tavırla.. sonra: «Arabacı dur! Bagajlarımı kay­ bettim!» diye bağırdı.. sokağa doğru hem Almanca.. Şuna da dikkat buyurun ki.164 ARSLAN ASKER ŞVAYK kimse yok... herhal­ de. Budejovice'de bir bando şefi var- ku tu py ıld ı ız ... sözkonusu olan kimse ben değilim. Derken başladı anlatmaya: «Hiç unutmam. hem Çekçe seslendi: «Nymburk! aktarma burada!» Şvayk onu içeriye çekmeye çalışırken.» diye söyle­ niyordu. herşey yolunda gi­ der. Yok ca­ nım.

Yalnız tek bir defa başkaldırmayı denedi. saygıyla arzederim. Evlendi. Sonra pencereden eğilerek avaz avaz bağırdı: «Dünyada yapayalnızım ben efendim! Acıyın ba­ na!» Şvayk onu azarladı: «Kapa ulan ağzını! Utan­ mıyor musun? Yine sarhoş sanacaklar seni. Nâzik (!) uyarmalarla boyuna kendine ge­ tiriyordu onu: — «Uyuma lan eşşoğlu!» diyordu örneğin. Şvayk'ın kafasını özellikle kurca­ layan birşey vardı: Efendisi sızacak diye ödü pat­ lıyordu. Budejovice yerine Podmokli'de indirecekler. Sonra içten gelen bir umutsuzlukla peşpeşe ku tu py ıld ı ız . O da büyük bir yumuşak başlılıkla katla­ nıyordu buna. başladı hüngür hüngür ağlamaya.» dedi.» Bir kahkaha kopararak ekledi: «Ne tuhaf değil mi?» O bütün bunları yaparken. Taburpapazı birden mahzunlaşıverdi. Şvayk da emrinde olduğu subayın gözünün yaşına bakmamıştı hani. Bu ayaklanmayı bastırıp taburpapazını yerine oturtmak için bir­ kaç saniye yetti. Şvayk'a: «Annen sağ mı?» diye sordu.ARSLAN ASKER ŞVAYK 165 di. Bir yıl sonra da öldü. Taburpapazınm dışarıya her hamle edişinde hiç acımadan yumruklar indirip onu yerine otur­ tuyordu. balka­ bağı!» Taburpapazı ise itiraz ediyor: «Vallahi bir damla komadım ağzıma arkadaş..» diyordu. sarhoş filân de­ ğilim ben!» diyordu. ara­ banın penceresinden atlamaya kalkıştı: «Biliyo­ rum. Bir dakika sonra da: «Fitil gibi sarhoşum al­ bayım. atlatmak istiyorlar beni..

. Ne diye yanına aldın beni?» diye.» — «Al öyleyse. yüzbaşım? Bir at cennete gidebilir mi?» Bir kahkaha kopardı.» Şvayk sordu: «Bi tane mi istersin. bikaç tane mi?» — «İki tane.» (1) Ve ekledi: — «Alt tarafını bilmiyorum. sonra yine kederlenerek süzgün gözlerle Şvayk'a baktı: — «Affedersiniz ama. Yine Şvayk'a dönerek: «At beni bu otomobil­ den aşşağıya. aziz dostum.. ku tu py ıld ı ız .» diye tekrar­ ladı. ne münasebet.. değil mi? Pa­ paz okulunda size sık sık rastlamış olduğumu ha­ tırlıyorum. bi tokat atsana bana n'olur. kapı-dışarı edin beni! Etmiyecek misiniz? Geberirim diye mi kor­ kuyorsunuz? Yok canım yok. Ruhun ölümsüzlüğüne inanıyor musunuz siz.» İradeli bir sesle söyledi bunları..» dedi. sizi bir yerde gördüm galiba. Ardından başladı söylenmeye: «Ayın çevresin­ de halkalar var. «Viyana'ya gitmiştiniz..» ( 1 ) İlkin altın ç a ğ yaratıldı ve hiç önlenemeden.. Dü­ şersem balıklama düşmeliyim. do­ kunaklı dokunaklı direndi.. quae vindice nullo. Yine devam etti: — «Beyefendi.» Peşinden lâtince şiirlere geçerek mırıldandı: «Aurea prima satast aetas.166 ARSLAN ASKER ŞVAYK tam on kez: «Domuzun biriyim ben.

» diye ba­ ğırdı.ARSLAN ASKER ŞVAYK 167 Taburpapazı büyük bir memnunluk göstere­ rek tokatları yüksek sesle saydı: — «Çok iyi geldi bu bana. tırnaklarımı kes.. oradan baleye geçti: — «Çardaş yapmayı sever misin sen? Ayı adam denen dansı bilir misin? Bak.» dedi. ön dişlerimi sök. Aman ne ferahladım! Şimdi de şu yeleğimi yırt bakalım. Velfecri okuyan gözlerini ne hakla dikiyor­ sun üstüme? Var mısın gidip düello edelim hadi?» Fakat bu savaşçılık tutkusu uzun sürmedi. «Seni de ilgilendirmez.. Hazmi çok kolaylaştırıyor. Şvayk'ı arabanın oturacak yerinden düşürmeye kalkıştı.» Dansetmek için çevresini boşaltmaya kalkıştı. Seni tanımıyorum ben. Şvayk'tan kafası­ nı kesip Vltava nehrine atmasını istedi: «Başımın çevresindeki yıldızlar çok yakışacak bana. Taburpapazı: «Bir şey istediğimi biliyorum ama bunun ne olduğunu bilemiyorum. efendi. «Hele mide­ me pek yaradı.» dedi. ku tu py ıld ı ız .» diye şevkleniyordu. Şvayk'ın üstüne yıkıldı. O da onu adamakıllı yum­ rukladı. «Ne istediğimi bilemiyor musun sen?» Büyük bir tevekkülle boynunu eğdi.» Derken at yarışlarından sözetti. «ama on yıldız olsun istiyorum ben. Şvayk'a: «Bacağımı testere ile kessene.» Sonra çeşni değişikliği yapmak istedi.» dedi. sonra kanepeye oturttu. böyle işte. Ciddileşerek: — «Ne istediğim beni ilgilendirmez. bir süre gırtlağımı sık da boğ beni. Din şehidi olmak istiyordu.

Biraz çetin bir tedavi tarzı olmakla birlikte yapacak başka iş de yoktu hani. bir yerde gördüm seni. «Aylardan aralıkta mıyız.168 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk beden üstünlüğünü ona açıkça ispatla­ yarak kendisini yatıştırınca taburpapazı başka bir düşünceye saplandı bu sefer: — «Bugün pazartesi mi cuma mı?» diye sor­ du. bakara mı. Birkaç yıl önce de belsoğukluğuna tutuldum. Bağışla beni bunları sana anlattığım için.» diye bağırdı. tabii ya. bir kırbaç ve bir eğer için borcum var hâ­ lâ. Yapacak başka şey yoktu gerçek­ ten. haziranda mı?» di­ ye de soruşturduktan sonra en değişik şeyleri so­ rarak kafasının işlekliliğini açıkça gösterdi: — «Evli misin sen? Rokfor peynirini sever mi­ sin? Odanda tahtakurusu var mı? Sağlık durumun iyi midir hep? Köpeğin hastalandı mı?» Sonra Şvayk'a sırlarını anlattı: «Uzun konçlu çizmeler. permanganatla geçirmeye çalışıyorum. yirmi bir mi? Ne dersiniz sayın meslekdaşım?» Sonra köpürmüş dudaklarını Şvayk'ın yüzüne yaklaştırarak: «Tabii. ku tu py ıld ı ız . «Okul arkadaşıydık ya!» Bir süre durdu.» Şairane bir coşkunluğa kapılarak mutlu çeh­ relerden ve ateşli gönüllerden meydana gelme bir cennet tablosu çizdi. Sol bacağını okşayarak devam etti: «Vah yavrucak vah.» Söylediklerini unutarak şöyle devam etti: «İçkiler­ le yiyecekleri sıcak tutmak için kullanılan özel kaba termos derler. Hangi kumar daha ciddidir. ben görmeyeli ne kadar büyümüşsün! Seni gördüğüme sevindim de bugü­ ne dek katlandığım bütün acıları unutuverdim.

Fakat bir cömertlik nöbetine tutuldu birden­ bire. Araba evin önünde durdu nihayet.ARSLAN ASKER ŞVAYK 169 Arabanın içinde dize gelerek bir Ave Maria okudu. Para çantasını arabacıya fırlatarak: «Para ku tu py ıld ı ız .» diye vargücüyle di­ rendi durdu. Çift atlısına binerim hep. bir ara: «Ayak­ ları oynak yerlerinden çıktı mı acaba?» diye telâş­ landılar. O zaman da şöyle dedi: «Siz beni kandırmak istiyorsunuz ama tek atlı arabaya hiç binmem ben. ama tabur­ papazı inmek istemiyordu bir türlü: — «Daha gelmedik yahu!» diye bağırdı. kanapenin üstü­ ne attılar.» diyordu. sonra katıla katıla güldü bu yüzden. tak­ siyi ben çağırmadım çünkü. O ise onların sıkıntılı tavırlarına gülüyor: «Hiç bir yerime birşey yapamazsınız efendiler.» Kendisini taşıyıp oraya getirenlere kurnaz kurnaz göz kırparak: «Beni aldatmak istiyorsunuz keratalar. De­ mir gibi sağlamım ben. biliyorsunuz pek âlâ. Şvayk'la arabacı onu giriş holünden geçirip merdivenlerde sürükleyerek evine kadar götürdü­ ler. üçümüz de yayan geldik. orda da paçavra çuvalı gibi. «İmdaaat! Kaçırıyorlar beni! Yoluma gitmek istiyo­ rum ben!» Bir salyangozu kabuğundan çıkarır gibi araba­ dan çıkardılar onu. Taburpapazı: «Şoförün parasını vermem. Kendisini eve getirenin taksi değil de basit bir kira arabası olduğunu anlatmak için bir çeyrek saatten fazla uğraşmak lâzım geldi. Ayakları arabanın oturacak yerinin altına sıkışıp kaldığından.» diyordu.

Taburpapazı ise hiç oralı değildi: «Peki. ucunda ölüm yok ya bunun! Beş tokata kadar izin benden sana!» diyordu. «Otuz altı kreutzer (*)» demesi gerekirdi. Yatağına götürsünler istedi kendisini: «Bendeki insan kişi­ liğine saygı gösterilmek gerek. söz ha!» diyordu ama kızkardeşi filân yoktu. Üç beş kuruş fazla olmuş. tokat­ la beni istersen. kendisine vakit kaybettirmiş olan taburpapazma da lanetler okuyarak çıkıp gitti. Taburpapazı: «Pantolo­ numu kanepeye yapışık tutan o ne idiğü belirsiz (*) A v u s t u r y a . Ertesi sabah Şvayk taburpapazınm odasına girdiğinde onu kanepenin üzerine uzanmış.Macaristan parasının ufaklığı. Şvayk'a: «Kızkardeşimi vereceğim sana. ruş»u (Çeviren). çan­ tada o kadar para vardı çünkü.» deyip «Domuzun âlâsıyım ben. ku tu py ıld ı ız «ku- . Taburpapazı yavaş yavaş gevşedi ama kafasın­ da kaynaşan tasarılar yüzünden uyuyamıyordu bir türlü. talihine de. onun üstünü aramaya karar verdi.» diye ekledikten sonra sızdı nihayet. aldırmam ben. derin düşüncelere dalmış buldu. şöyle bol yağlı tarafından bir sazan balığı pişirmek istiyordu kendisine v.170 ARSLAN ASKER ŞVAYK mı istiyorsun? Al senin olsun hepsi.» dedi. Arabacı taburpapazınm yelek ceplerinden birin­ de on kuronluk bir banknot buldu.b. Canı piyano çalmak istiyor. Hemen kaptı bunu. Bereket versin arabacı: «Ağzını burnunu dağıtırım senin lan!» di­ ye bir tehdit savurdu. dans dersi al­ maya niyetleniyor.

İçeriye girer girmez kanepeye yatırdık sizi. işin doğrusu bu. Dün kavga-dövüş filân etmedim ya?» — «Kavga-dövüş ettiniz denemez pek. Susamışlık da çabucak geçip gitmez öyle. Şvayk: «Sayın rahip. Dört yıl oluyor. 1910 yılının Noel yortusu günü ka­ fayı çekip sarhoş olmuştu. Yılbaşı günü herif hâlâ o denli susamış haldeydi ki. — Yatağınıza hiç yatmadınız ki. Hâl kalmamıştı herifte..» diye çekingen çekingen söze başlayarak kendisinin soğuk bir şakaya kurban olduğunu dü­ şünmekle yanlış yaptığını anlattı ona. hiç şaşmamalı buna: Akşamdan kalmasınız da ondan. bir tane tuzlu ringa balığı alıp yeniden içmeye başlamak zorunda kal­ dı. ha? Sarhoş filân mıydım yoksa?» — «Hani derler ya: Adamakıllı kafayı çek­ miştiniz. Vaktiyle bir maran­ goz tanımıştım. çamaşır değiştirseniz hiç fena olmaz gibime gelir. Kafayı çekmek buna derler işte.. «Dehşetli de susadım.» diye sızlandı.ARSLAN ASKER ŞVAYK 171 suyu kim döktü üstüme acaba?» diye sorup duru­ yordu içinden. Fakat ta­ burpapazınm kafası kazan gibiydi. Her cu­ martesi de bütün hafta kendisine yetecek kadar ku tu py ıld ı ız . Susamışlığa gelince.» — «Kim bilir ne marifetler yapmışımdır. sayın rahip. Keyfi de ye­ rinde değildi hiç: — «Nasıl oldu da yatağımdan kalkıp kanepe­ ye geldim?» diyordu. İçtikçe içmek geliyor içinden. Ş i m d i d e kalkıp yıkansanız.» Taburpapazı: «Kollarımla bacaklarım kırılmış sanki. saygıyla arzederim ki bu gece. o men­ debur Noel gecesi durmadan içmek zorunda bı­ raktı onu.

Atlı karınca gibi hani.. kendi buluşları olan birtakım de­ ğişiklikler yaptı: — «Rakı. İşitiyorsun ya. Hâlisi olsa bari. keyfi hiç yerinde değildi. nasıl geğiriyorum. Ba­ tek'in sözlerinde.. zehir­ dir. kiraz likörü ya da konyak gibi lüks içkiler içsem bari! Ne gezer! Zehir-zıkkım şeyler içiyorum hep.» İçini çekerek ekledi: «Taze cevizin kabuğundan bir li- ku tu py ıld ı ız . İyisini bulmak çok güç. dön ba­ ba dönelim. hâlâ şaşıyorum. Rom için de dalavere aynı. Alexander Batek'in «en değerli evlâtlarımızı öldüren alkol belâsıyle so­ nuna kadar savaş» gibi konulardaki konuşmaları­ nı hiç kaçırmadığını ve aynı doktorun Yüz bir iyi öğüt başlıklı kitabını yatağının başucundan hiç ek­ sik etmediğini sanırdı. İnsanın midesini bulandıracak bir tadı vardı. Yahu­ dilerin üstünkörü yaptıklarından değil. Ardıç likörünü alalım sözgelimi: Ne rengi var ne tadı. İn­ sanoğlu boyuna pis.172 ARSLAN ASKER ŞVAYK ringa balığı alıyor. Dün yine öyle bir ardıç likörü içtim ki sorma. iyi cins olmalı. Nasıl yutabildim bunu. Dr. Ha­ lis vişne olsaydı bari! Ama çaresi yok bunun. Hiç değilse hâlis olmalı. iğrenç birtakım şeyler bulu­ yor ve sanki çok hafif bir memba suyu içermiş gi­ bi yutuyor bunu. Bununla birlikte bizim taburpapazı. piyade alayındaki yaş­ lı başçavuş. İnsan onun pişmanlık dolu lafları­ nı duyunca içki aleyhtarı Dr.» Taburpapazı akşamdan kalmaydı. gırtlağı yakmaktan başka işe yaramaz. talaş ispirtosuyla ya da gazyağı ile birlikte imbikten geçirilmişti mu­ hakkak. derdi bizim 91.» Düşünceli düşünceli devam etti: «İçki. vaktiyle Moravya'da iç­ miş olduğum gibi! Ama dünkü.

ya da çaldırdım derim. ne söylediyse inandılar. Onun için hiç biri «olmaz» demedi ona. temiz yürekliliğini gösteren bakışı ile herkesin güvenini kazandı. Yüzbaşı Schnabl ile yüzbaşı Fischer'e ve teğ­ men Mahler'e efendisinin yem parası değil de. parası varmış ama içkiye harcamış.» dedi. olur biter.» der­ sin. git­ mişken yüzbaşı Schnabl'a sor bakalım. Ma­ sum tavrı. vızgelir tırıs gider. yüz kuronu teğmen Mahler'den istersin. de kafese koyamazsan piyanoyu re­ hin et.ARSLAN ASKER ŞVAYK 173 kör yaparlar hani. meteliksiz kaldı. Hepsine iyice anlat: «Paraya çok ih­ tiyacı var. «Atının yemi için istiyor bu parayı. Ama gözünü aç. Subaylar için birer kâ­ ğıt yazıp vereceğim eline. Mideye de çok iyi gelir. Bruska'daki yüz­ başı Schnabl ondan içerdi hep!» Ceplerini araştırdı. para çantasına baktı: — «Topu topu otuz altı kreutzerim var. nerden alı­ yormuş o taze ceviz kabuğundan yapılma likörü?» Şvayk görevini parlak bir tarzda başardı. yüzüstü bıraktığı metresine nafaka vermek zo­ runda kaldığını söylemeyi daha yerinde bulmuş­ tu. Fischer'i. Ora­ dan da hava alırsan Hradcany'ye gider. ha? Evsahibi sorarsa bir arkadaşa verdim. Eğer bir şey elde edemezsen Verchovice kışlasına gider.» de. Şvayk üç tane yüz kuronluk banknotu çıkarıp ta- ku tu py ıld ı ız . Bu işi böyle zaferle sonuçlandırdıktan sonra. yüzbaşı Fischer'i bulursun. atlat­ masınlar seni. Ne yalan uydurursan uydur ama elin boş gelme sakın! Ha. Bü­ tün param bu. Parası var. oyunda kazanıyordu. «Şu kanepeyi satsam? Ne dersin. İnsan bunun hâlisinden bulsa da içse. dün gördüm. Git benim tara­ fımdan yüzbaşı Schnabl'ı gör de yüz kuron al on­ dan.

her yandan para ya­ ğıyordu ona. İşler gayet tıkırında git­ ti. Bana sıkı emir verdi­ ğiniz için. önün­ de dize gelip yalvarmak zorunda kaldım. «Ya­ rın ya da öbür gün para bulmaya çalışmak zorun­ da kalmayacağız böylece. Pis heri­ fin biri olsa gerek.» Taburpapazı kaygılı kaygılı sordu: «Nafaka mı?» — «Evet.» diye sızlandı. Şvayk: «Üçünü birden sızdırdım. Siz bana: «Bir şeyler uyduruver artık. Bunun üzerine adresini sordular. yalnız yüzbaşı Schnabl'la biraz çekiştim. on be­ şinde bile değil. Ara yerde de yıkanmış. O baylar: «Ne biçim kadınmış bu?» diye sordular. içini çekerek: «İyi haltetmişsin Şvayk. Öyle perişan durumdaydı ki anlatamam. çamaşır değiştir­ mişti.. işi iyi bir sonuca bağlamak istedim.» Taburpapazı başladı odayı arşınlamaya. sayın rahip.» dememiş miydiniz? Gele gele bu gel­ di aklıma.» dedim. sizin küçük hanımı avutmak için nafaka. «Oldu mu bize olanlar? Âl sana bir rezalet daha! Başım bu kadar ağrımasaydı bari. Beş kadınla beş de nafaka vardı zavallının sırtında.» dedi.. Em- ku tu py ıld ı ız . Ben de: «Çok güzel bir kız. Küp gibi sağırdır. konu-komşu bu feci durumuna acıdığı için o da durmadan herkesi sızdırıyor. Eskiden bizim evde bir kunduracı otu­ rurdu.» Şvayk yine anlattı: — «Bir kocakarının adresini verdim onlara... Ama kendisine nafaka vermek zorunda olduğumuzu söyleyince. Vaktiyle benim pansiyon kaldı­ ğım evin sokağında oturur.174 ARSLAN ASKER ŞVAYK burpapazına gösterince adamcağız kulaklarına zor inandı.

taşısınlar diye getirdim onları. Haaa. bağırıp çağırırken buldu: Öğleyin iyi pişmemiş bir pirzola getirmiş­ lerdi yemekte ona. Birkaç gün için rahat edeceğiz. Kanepeye de alı­ cı buldum. Yüzbaşı Schnabl'ın aldığının tıp­ kısından aldım ama iki şişe değil de beş şişe. Piyanoyu rehi­ ne koyacaktınız ya.» Taburpapazı umutsuz bir işaret yaptı. evde içecek birşey bulunsun diye. de­ miştiniz ya hani. Şundan yakayı kurtaralım. — «Haaa.» Taburpapazı başını elleri arasına almış.ARSLAN ASKER ŞVAYK 175 rinizin başım üstünde yeri var. san­ ki aklını oynatacakmış gibi odanın içinde habire koşuyordu: «Yaptıklarının hepsi bu mu?» diye sordu. Beni atlatsınlar is­ temiyordum. Evsahibi: «Piyanoyu nereye götürü­ yorsunuz?» diye sorarsa tamire götürüyoruz. Hamalların geldiğini görünce meraklanmasın diye kapıcı kadına da öyle dedim. Hiç fena fikir değil. Ye­ dek olsun. cebi­ mizde de daha çok paramız olacak. Taburpapazı işlerini yeniden ele almıştı. Ha­ mallar piyanoyu götürmeye gelsinler mi? Rehin sandığı kapanır yoksa. demiştiniz hani. az daha söylemeyi unutuyor­ dum: Hamallar holde bekliyorlar. bir şeyler uydurmam da gerekiyordu sayın rahip. Yerden yana ferahlayacağız. şunu da saygıyla arzedeyim: Taze ceviz kabuğundan yapılma likör olsa da içsem. Meşin kaplı bir kane­ pe epiy para eder bugünkü günde. koltukçuluk ya­ par. Az son­ ra da hamallar görevlerini yapmaya başladılar Şvayk rehin sandığından dönünce efendisini likör şişesinin başına oturmuş. de­ rim. ku tu py ıld ı ız . öğleden sonra gelecek. Arkadaşlarımdan biri.

onunla da bir şişe daha yuvarladı. Taburpapazı: »Ne yazık ki bende komodin yok. İkisi de uzun süre masa başında oturdular. hatırlıyor musun?» Bu samimî ahbaplık Şvayk'ın kesin bir tavır­ la: «Eeee. anladın mı ha?» dediği âna dek sürdü. Şvayk'ı tanıdık­ larının biriyle karıştırdı: «Gitme yahu!» diyordu. yeter artık.» diyerek onun çağrısını kabul etmeyince pek kızdı.176 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk'a: «Yarından tezi yok. «Üçün­ cü sınıftaydık da senin matematik ödevlerini ben ku tu py ıld ı ız . yeni bir yaşantıya baş­ lıyorum. Taburpapazı peltek peltek: «Kızma sevgilim. ufak-tefek bir subay vardı ha­ ni. Ruhsal hayata dönmek gerek. «Trende kızıl saçlı.» dedi.» diye kekeliyordu.» dedi sitemli bir tavırla. Üçüncü likör şişesini henüz açmıştı ki koltukçu çıka-geldi. Taburpapazı kanepeyi yok ba­ hasına sattı ona: «Hele otur da biraz çene çalalım seninle. Koltukçu: — «Kalamayacağıma üzgünüm.» demişti. gidiyorum yatmaya işte. değil mi ya?» Koltukçu gidince taburpapazı kendisine arka­ daşlık etmesi için Şvayk'a emir verdi. Gece ufak bir değişiklik oldu: Taburpapazı yi­ ne bir gün önceki gibi sarhoş oldu. Akşam olduğu sırada dostça sohbetleri hâlâ devam ediyordu. zıbar da uyu hadi. Özellikle kadınlar ve kâ­ ğıt oyunu üzerine bir nutuk çekti.» Fakat felsefî düşünceleri topu topu yarım saat sürdü. «N'aparsın! İnsan herşeyi düşünemez. «İçki içmek en bayağı bir mad­ deciliğe alâmettir. bir komodine bakmak için başka bir müşteriye gitmek zorunda­ yım.

Papaz onun dediğini yaptı ama epiy homurdandı. Aile diye birşey tanımıyorum artık!» Çok geçmeden yatak odası cehennemi bir ho­ rultu ile çınlamaya başladı. işte o gün eve gelip tutukladılar onu. evini ona emanet etmişti. Gardrobun karşısına dikilerek: «Görüyorsunuz ya baylar. Oradan da kuzinine bir mektup yazmış. hatırlıyor musun? Annenle baba­ nın Zbraslav'da bir köşkleri var.» dedi Kadıncağız askeri bir mahkemece yargılandık­ tan sonra Steinhof'taki. birtakım hayalî kimseleri de yardıma çağırdı. Kadın­ cağız iki gözü iki çeşme: «Hani sizi Nişancılar Adasındaki askeralma komisyonuna götürmüştü ya. soyunsun diye zorladı onu. askerî tutukluların kapa­ tıldıkları toplama kampına gönderilmişti. Fakat Şvayk evde Bayan Müller'in bir kuziniyle karşılaştı. taburpapazının yanında ge­ çirdiği bu ilk günlere rastladı. Şvayk'ın eskiden evinde oturduğu Bayan Müller'e yaptığı ziyaret. 12 . «Ailem nasıl davranıyor bana karşı?» Yorganını başına çekerken de kararını verdi: «Aile diye birşey tanımıyorum artık. Vltava nehrini iyi biliyorsunuz. Yerle gök bir araya gelse birşey yapamazlar.» dedi. inkâr edeyim de­ me bak.ARSLAN ASKER ŞVAYK 177 yapardım hani. gidi kurnaz­ lar sizi.» Şvayk kunduralarını çıkarsın. ku tu py III ıld ı ız F. Prag'a gemiyle gidebilirsiniz.

«Sizin oda­ ya gelince...» dedi. burada özellikle sağ­ lık bakımından her şey yolundadır. toplayıp bununla ağ­ zına lâyık çorba pişiriyoruz. pencere de çiçeklerle dolu. ku tu py ıld ı ız . yüzünden kıpkırmızı. Sor öğren bakalım. Ha. savaş sona erince meza­ rına çiçek götürmek istiyorum çünkü. ol­ duğunu haber aldım.» Kartın üzerinde bir mühürün kırmızı harfle­ ri vardı ve şunlar okunuyordu: Sansürce görül­ müştür! Steinhof toplama kampı. Ama haftalardır hiç birşey yememiş olsa gerek.. Bunun dışında bir şikâyetimiz yok. . Yatak kom­ şum . Şvayk'ın kendisini avutmak için söylediği sözleri dinlemiyordu bile. söyle­ meyi unutuyordum: Tavanarasına bir kutu ile birlikte bir de küçücük köpek yavrusu bıraktım... nerden gelmiş bu iş onun başına. Bayan Müller'in kuzini hıçkıra hıçkıra: «Kö­ pek yavrusu ölmüştü sahiden. Terzi kızlara kiraladım... beni görmeye gelmekle başınıza dert açacaksınız. hastalığı da var ayrıca.. patates . Yiyecek çok bol.178 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk bu iç ezici mektubu alıp okudu: «Sevgili kardeşim Arına. olduğunu sanıyo­ rum.. Bir yandan ağlayıp sızlarken öbür yandan da şöyle dedi: «Siz askerden kaçtınız herhalde.. Onun için şimdi onun .. artık onu hiç tanıyamayacaksınız sa­ nırım.. lerin beni almaya geldikleri güne dek yiyecek ver­ dim. Bay Şvayk'ın.» Bayan Müller'in kuzini.» So­ nunda Şvayk'ın utanmaz arlanmaz bir serseri ol­ duğunu söyledi ve ona göre davrandı kendisine. burada . Duvarlarda moda resimleri asılı. gerçek bir salon haline soktular.

Ama kolay olmadı bu iş. Bir hiç yüzünden hem. aşağıyukarı on beş jandarma ile çavuş gebertmem ge­ rekti. «Ama yine de hapse tıktılar. Dolaptaki elbiseme de göz-kulak oluver lüt­ fen de güve yemesin. Bildiğimiz o eski hikâyeyi kim bilir kaçıncı kez yine anlatarak: «Kocam ne kadar ihtiyatlıy­ dı bilirsin. «Hoşuma gidiyor doğrusu. Kimseye bi şey söyleme sakın haaa!» Sonra Şvayk artık kendisini istemeyen evin­ den şunları söyleyerek uzaklaştı: — «Kolalansın diye kolacıya birkaç yaka ile plâstron bırakmıştım. Vakit bulursan gidip alıver onları. Yatağımda yatan o hanım kızlara da çok selâm söyle benden. Şvayk'a yaklaşarak kulağına fısıl­ dadı: — «Dışarda bekle beni. zavallı adamcağız! Sonra da sanki bir duble bira içmeye çıkmış gibi kışladan kaçıp salma gezen insanlar var! Daha geçen hafta seni sordular.. konuşulanla­ rı dinliyordu. Çilingir. Bayan Kejr.» Sokakta iki adam hemencecik anlaşıverdiler. kaçtım. Bayan Palivec'in..» Ondan sonra Şvayk Palivec'in meyhanesine git­ ti. biliyor musun?» Yaşlı bir çilingir kulak kesilmiş. sana bi şey söylicem..» dedi. şimdi de kaçak durumundayım. askerden kaçtın muhakkak. Bayan Kejr.ARSLAN ASKER ŞVAYK 179 Şvayk: «Ne komik şeyler söylüyorsun bana. Sivil giyindiğim zaman kulla­ nırım.» dedi.» dedi. Şvayk bunun doğru olmadığını söyledi ama ku tu py ıld ı ız . Bayan Palivec onu görünce: «Hiçbir şey vere­ mem sana. Ha­ berin olsun bak. haklısın.. Şvayk'ın kaçmış oldu­ ğu yolundaki sözlerini ciddiye almakta ayak diri­ yordu.

Josefov yakınındaki Jasena'da. Sabahleyin geldi.» dedi. «Romlu bir kahve pişir bana bakiyim. Çilingir: «Benim oğlan da kaçtı. Şvayk'ı uyandırdı: — «Yarın karargâhta bir âyin yapacağız. benden hiç korkma sa­ kın.» de­ di. teyzelerinden birinin evin­ de kalıyor. «Çok iyi anlıyorum seni.180 ARSLAN ASKER ŞVAYK boşuna. Onu da çok severim.» ku tu py ıld ı ız . Ama bir punç yap daha iyi.» Şvayk gece geç vakit taburpapazınm evine döndü ama o henüz gelmiş değildi. Sonra Şvayk'la toka yaparken avucuna yirmi kuron sıkıştırdı.» dedi. Onu köşebaşmdaki bir şarabevine doğru götü­ rürken: «En gerekli şeyleri alırsın bununla.

XI ŞVAYK KARARGÂHTAKİ ÂYİNDE TABURPAPAZINA ÇÖMEZLİK EDİYOR I Zavallı insanları öldürme işi. kafası baltayla ku tu py ıld ı ız . Gine ve Polinezya adalarındaki yamyamlar ele geçirdikleri savaş tutsaklarını ya da —misyo­ ner. cübbe filân giymezler­ di ama bellerine rengârenk tüyler takarlardı. Fenikeliler bir savaş tutsağının kafasını kes­ meden önce dinsel bir tören yaparlardı: Tıpkı bin­ lerce yıl sonra torunlarının savaşa giderken yap­ tıkları gibi. Prusya'da protestan papazı. onun yanında bir de papaz bulunur ve varlı­ ğıyla rahatsız eder zavallıyı. kâşif yahut alelade meraklı gibi— kendilerini rahatsız eden kimseleri dörtbaşı mâmur bir şölen­ de afiyetle yemeden önce çeşitli törenler yaparak tanrılarına tapmırlardı. Her hükümlünün ölüm cezasına çarptırılışında. Enkizisyon sırasında bir hükümlünün üzerin­ de yakılacağı odun yığını ateşe verilmeden önce korolar eşliğinde büyük bir âyin yapılırdı. Bizim uygarlığımızı çok yavaş benimsediklerinden. yine insanoğlu­ nun hayalinden çıkma iyiliksever bir Tanrı adına yapılır hep.

Tarihte Adalbert adında bir kimse vardır ha­ ni. vb. ekmeklerini yedikle­ ri efendilerinin zaferi kazanmaları için âyinler yapmışlardır. Amerika'da. ku tu py ıld ı ız .» Büyük Savaşın mezbahaları da papazların kutsamaları olmadan işleyememişlerdir. Avustur­ ya ordusunun esir aldığı Çek lejyonerlerinin idam­ ları da papazsız yapılamamıştır. çarmıha gerilen İsa'nınki yanında hiç kalır. Ayaklanan askerlerin olduğu kadar. İspanya'da bir adam asıldı mı yanın­ da bir papazın bulunması çok gereklidir. Bir elinde kılıç. Av­ rupa'da mezbahaya giden hayvanları andıran in­ san sürülerini kutsuyorlar. «Aziz» adını da almıştır. Bütün ordulardaki taburpapazları.182 ARSLAN ASKER ŞVAYK kesilecek olan hükümlüyü idam edileceği yere dek götürür. öbür elinde haç. Bütün bu yerlerde kilise mensupları ellerinde­ ki haçı kaldırarak şöyle derler sanki: «Kafanı ke­ secekler..» diye andiçiriyorlardı onlara. Rusya'da devrimcilerin idam edilişlerine. elektrikli sandalye­ ye oturacak olan hükümlünün yanında da bir pa­ paz vardır. boğazlayacaklar seni. Baltık kıyılarındaki İslâvları kendi kanları içinde boğma işine geniş ölçüde yardımda bulunmuştur. denizde hava­ da falan filân. saçlı sakallı bir ortodoks papazı şeref verir.imparatorların. adama giyotinin önü­ ne dek eşlik eder. «karada. Kasap . vücu­ dundan 15 000 voltluk elektrik akımı geçecek ama çekeceğin acı. Fransa'da da papaz. kralların.. generallerin şerefli yardımcıları olan her dinden papazlar. Onun zamanından beri değişmiş hiç birşey yoktur. asacaklar.

Şvayk özene bezene bir punç yaptı: Yaşlı ge­ micilerin yaptıklarından çok üstündü bu. Bizim taburpapazınm başına gelenler pek ho­ şumuza gitti ve kendisinden arta-kalanların gö­ müldüğü yere dikilen iğreti haçın üzerinde bir sabah şu yazıtı okudu herkes: Herkesin başına gelen senin de başına geldi. XVII. bo­ ğazlaşma başlamadan önce. «Bremen'de. zavallı bir leke yayıldı yerlere. adamcağızdan kala kala kanlı paçavralar kal­ mıştı geriye. yaşlı bir tayfa öğretti bana. Taburpapazı pek beğendi bunu. Bomba seni de ezdi. Tıpkı damdan düşen münasebetsiz bir kiremit gibi. Belki yüz de­ fa: «Punç o derecede sert olmalı ki onu içen kim- ku tu py II ıld ı ız . Adam hemen şehit sayıldı. yine böyle bir âyin sırasında bir düşman uçağı. «Gezerek.» diye cevap verdi. Hiç unutmam: Cep­ hede. beri yandan da Avus­ turya uçakları cephenin öbür yanındaki taburpapazlarına aynı ölümsüz kutsallığı sağlamak için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Şvayk. — «Böyle güzel şeyler yapmayı nerde öğren­ din sen?» diye sordu. tam taburpapazının üstüne bir bomba at­ mış. Sen ki cennete gideceksiniz derdin bütün yiğitlere.ARSLAN ASKER ŞVAYK 183 Karargâh âyinleri iki özel vesileyle yapılır hep: Askerlerden cepheye gitmeden önce ve cephede. yüzyıl korsanlarının boğazlarından geçmeye lâ­ yıktı.

184 ARSLAN ASKER ŞVAYK se olur da denize düşerse.» dedi. Bizim portatif mihrap var ya. «Çalınmış bir dolabı satın almış. bana kalırsa mihrapsız âyin yapılamaz çünkü. ya da dinle­ yen keratalara verilecek bir vaaz gibi kolay iş de­ ğildir haaa. Oysa midelerinde yeterince sert olmayan bir punçla yüzen kimseler. Çok iş­ ler açacak bu portatif mihrap başımıza. tek parmağını kımıldat­ madan Manş Denizini baştan başa yüzerek geçe­ bilmen.» Fakat tam o sırada taburpapazı kafasını yum­ ruklayarak başladı sızlanmaya: «Eyvahlar olsun Şvayk! Amma da enayiyiz! Bizim portatif mih­ rap nerde kaldı biliyor musun? Hani şu okuttuğu­ muz kanape var ya! Onun altındaki çekmede.» Taburpapazı da ona hak verdi: «Midemizde böyle bir punçla bizim âyin tıkır tıkır yürüye­ cek. Böyle bir âyinde işin dalaveresine kaçmaz insan.» dedi. Karargâhta yapılacak bir âyin müs­ tahkem mevkiin hapisanesindeki gibi. köpek yav­ rusu gibi boğulurlarmış muhakkak. sonra mihrabı aramaya başlayalım. belirli düşüncelere sahip olmak ge­ rektir.» Taburpapazı umutsuz bir tavırla: «Orası öy- ku tu py ıld ı ız . «O koltukçuyu iyi tanırım. Katlanabilir. hani derler ya. » dedi bana. lâzım olan da bu zaten. ama gel gelelim. Hay Allah kahretsin!» Şvayk: «Bakın bu felâket işte. Şvayk. Bir tekli­ fim var: Birer punç daha içelim. cebe bi­ le sığacak cinsten çok şık bir nesnedir.» Bizim kanepe de Verchovice'de bir öğretmenin evindeymiş. «Kocam hapiste.» dedi. önceki gün karısını sokakta gördüm. «Askerlere bir veda söylevi vere­ cek kadar kendimi formumda hissedeceğimi sanı­ yorum hatta.

Ama hakettim bunu. bu yüzden de birsürü bitki ve hayvan adlarıyla «süsledi» kendini.» dedi. Şvayk: «Sizin portatif mihrabı bulmak isti­ yorsak acele etmeliyiz biraz. «Sabah olmaya başladı. kupasını bana verecek. benimki burada olmalı ama nerde. Eşi görülmedik bir şampiyondu o. olur biter.ARSLAN ASKER ŞVAYK 185 le.» Biraz düşündükten sonra ekledi: — «Diyelim ki kayboldu. bi­ lemiyorum. Vi­ yana ile Modling arasındaki kırk kilometrelik yo­ lu bir saat kırk sekiz dakikada almıştı. Kutsal eşya mahfazasını Brevnov manastırından ödünç verecekler bize.» dedi. Âyini üzerin­ de yapacağımız. «Muhakkak bulmalıyız mihrabı. Şarap kâse­ sine gelince. oh olsun! İnsan ka­ nepeyi satmadan önce altındaki çekmeyi bir kez açıp da bakmaz mı?» Grog uzmanı yaşlı tayfanın reçetesinin etkisi altında bizim taburpapazı başladı gerçek bir nefis muhasebesi yapmaya.» Nihayet yola çıktılar. eskiden yarışmalara katılırdı. Giderken taburpapazı başladı anlatmaya: ku tu py ıld ı ız . bu da dehşet bir şarap kâsesi olacak. aramızda karar verdik. kürsüyle sahne arası bir yer bile hazırladılar. Bunun dışında talim alanında herşey hazır. O zaman 75. Koşucudur. piyade alayındaki teğmen Wittinger'den o meşhur spor kupasını isterim. Bununla hep öğünür ya zaten! Dün gördüm onu. Bu gibi hazırlıkları hep son dakikaya bırakmak için insan bencileyin aptal olmalı. Üniformamı giyeyim de bir punç daha içeyim hele. Bir seferinde de bir spor gazetesinin birinci ödül diye koyduğu bu kupayı kazanmıştı.

» Putataparların bir âdetleri vardır: İşler rastgitsin diye tanrılarına adaklar sunarlar hep. çenesini ok­ şadı! İkisi de Verchovice'ye yollandılar ama yaya olarak: Taburpapazı kafasına cilâ vermek için bi­ raz hava almak istiyordu çünkü. o da: «Kanepenin çekmesini aç hemen!» diye kesin bir buyruk vermişti. Ayrıca rüyasında bir melek görmüş. Mükâfat olarak taburpapazı çok eli açık davran­ dı: Kadının yanağına bir çimdik attı.» dedi.» Öğretmenin sözleri. içinde ne var bir bak. çekmede portatif mikrabı bulunca bunu Tan­ rı iradesinin bir belirtisi sayarak cömert bir kul sıfatiyle götürüp Verchovice kilisesine bağışlamış. ku tu py ıld ı ız .» demiş olduğunu anlattı. bu gibi ânlarda taburpapazı da onlar gibi iyimser olu­ veriyordu hemen. Öğretmen de dinlemişti bunu. tanrısal bir uyarı niteliğinde saydığını anlat­ maktaydı. Kanepeyi satın alan öğretmenin adresini verdi.186 ARSLAN ASKER ŞVAYK — «Dün oyunda çok para kazandım. «İşler yolunda giderse piyanoyu rehin sandığın­ dan geri alabiliriz yakında. üzerine de şunları yazmıştı: «Yüce Tanrı'nın aza­ metine nâçiz bir hayranlık nişanesi olmak üzere. İkisini de küçük bir sürpriz bekliyordu. yaptığı bu buluşu bir mu­ cize. İçinden gelen bir sesin kendisine: «Ara şu kanepenin altını. bu mihrap 1914 yılında emekli öğretmen Franz Kolarik tarafından Verchovice kilisesine armağan edilmiştir. Öğret­ men kanepeyi aldığı gün orasını burasını kurcala­ mış. çekmeyi aç. Koltukçunun karısı yarı-uyur bir haldeydi.

Sen askerî bir portatif mih­ rap satın almadın ki. Bunu kiliseye götürecek yerde polis komserine teslim etmen ge­ rekirdi. t u t yukarı derken on yıl hapis cezası yemiş.» diye düşünmüş.» diye düşünmüş. O da jandarmalara. Taburpapazı: «Vızgelir bunlar bana. Vur aşağı. Parlak fikir ama gel gör ki papaz kuşkulanmış. Şimdi senin yapacağın en iyi ku tu py ıld ı ız . Meryem Ana'yı da işe karıştırmış. Bunu oraya bir hırsız saklamış olmalıydı herhalde. «Senin olmayan birşey bulmuşsun. Me­ leklerin söylediklerine inanmaman gerekirdi. Paçayı kur­ tarmak için adam bu sefer melekler üzerine ipe sapa gelmez şeyler söylemiş. mucize deyip başka şey demediği için. Altınını sat­ mak için kâseyi eritecek. Verchovice kilisesini güzelleştir­ mek yolundaki iradesini ona böylece açıkladığı için Tanrı Baba'ya şükranlarını sunmuştu.yerde bunu kiliseye ar­ mağan etmek için gitmiş. Adamı belediye başka­ nına haber vermiş. O herif de senin kafandaymış.» diye cevap verdi. An­ lattıklarını dinlerken Zhor'daki bir herif geldi ak­ lıma. Bu adam tarlasını sürerken bir şarap kâsesi bulmuş. papazı bulmuş.ARSLAN ASKER ŞVAYK 187 Adamcağız çekmeyi açıp üçe katlanmış porta­ tif mihrabı görünce hemen dize gelip uzun. Aradan zaman geçsin de kiliseden yaptı­ ğı bu dinsizce hırsızlık unutulsun istiyordu her­ halde.» dedi. ateşli bir dua ederek. Şvayk da ekledi: «Bu mucize yüzünden çok işler gelebilir başına. herifi hır­ sız sanmış: «Pişmanlık duydu da çaldığı şeyi geri getiriyor. Nihayet adam kutsal yerden eşya çaldığı için hüküm giy­ miş. bir kanepe satın aldın. bu da mahkûm oluşuna ayrıca sebep olmuş. «Tanrının parmağı var bu işte.

» Şvayk ters ters: «Bu işi de askerî levazım dai­ resinin sırtından yapmıştın.» Yaşlı öğretmen bu sözler üzerine büsbütün te­ lâşlandı. «Eksik olsun böyle Tanrı iradesi! Şotebor'da Pivonka diye bir adam vardı.188 ARSLAN ASKER ŞVAYK iş şu: Bizimle birlikte kilise papazına gidersin. Bu çet­ refil işi tatlıya bağlamak için bir an önce giyin­ mekten başka şey düşündüğü yoktu. hayvanın yanında ne çoban vardı ne bekçi. Yolda giderken bir inek tasması bul­ muştu. İstemeye istemeye giyinirken bir yandan da kendi kendine söyleniyordu: «Bıktım bu can çeki­ şen hastalara son telkinlerde bulunmaktan! Öl­ mek için tam uyuduğum zamanı seçerler bunlar.» dedi. «Bizim yoksul Vercho­ vice kilisesini süsleyeyim derken Tanrı'nın irade­ sine boyun eğdiğime inanmıştım. or­ du malı olan bu nesneyi bize geri vermesini sağlar­ sın. Üçü de gidip Verchovice papazını buldular. kendini savunmaktan vazgeçti. ye­ min ediyorum bakın. Sonra pazarlık etmeğe de kalkışırlar üstelik.» Yaşlı öğretmen giyinirken zangır zangır titri­ yor. can çekişen bir hastaya son dinî telkinleri yap­ mak için kendisini çağırıyorlar sandı. başladı bağı­ rıp çağırmağa. Sıçrayarak uyan­ dı. dişleri birbirine vuruyordu: — «Vallahi kötü bir niyetim yoktu baylar.» dedi. Gel gör ki bu yular bir ineğin boynundaydı. Adam derin bir uykuya dalmıştı. Portatif mihrap dediğin kedi yavrusu ya da eski çorap değil ki ilk karşına çıkan adama vere­ sin.» ku tu py ıld ı ız . Adam bu işte Tanrı'nın iradesini görmüştü senin gibi.

ARSLAN ASKER ŞVAYK 189 Tanrı'nın Verchovice'de. hiç kimse bu üç ka­ nadı süsleyen tasvirlerin neyi gösterdiklerini anla- ku tu py ıld ı ız . portatif bir mihrabın konulacağı yer değildir. bir siville bir asker ara­ sındaki anlaşmazlıktan ibaret kalmış bulunuyordu. Bu firma âyinler için gerekli eşya ile tesbihler. Sözgelimi yoksul bir kilisenin askerî levazım dairesinin sırtından böylece zenginleşmesini çok kolay bir iş saymaktaydı. Hayâl gücünü işletmese. Taburpapazı: Otto Katz Bu portatif mihrap Viyana'daki Yahudi fir­ ması Moritz Mahler'in atelyelerinde yapılmış bu­ lunmaktaydı. Bir yandan köy papazı: «Bir kanapenin altın­ daki çekme. Kiliselerde görülen bütün tören eşyası gibi bu üç kanatlı mihrap da altın ve gümüş taklidi. Şvayk da birkaç düşünce ileri sürmeyi gerekli buldu. Yani sözün kısası iş. Bu «yoksul» sözünü de üzerine basa basa söyledi. yal­ dızlı süslerle pırıl pırıl parıldamaktaydı. kutsal tasvirler gibi ibadete ilişkin başka nesneler de yapmaktaydı. Verchovice kili­ sesine bir tesadüf sonucu gelmiş bulunan bir adet portatif mihrabı aldığımı bildiririm. Sonunda kilise eşyasının saklandığı odaya git­ tiler ve papaz usulüne göre yazılmış şu makbuz karşılığında portatif mihrabı onlara teslim etti: Aşağıda imzası bulunan ben. siviller nezdindeki temsilcisi ile yeryüzündeki ve ordu makamları nez­ dindeki temsilcisi holde karşılaştılar.» derken öbür yandan taburpapazı: «Yal­ nız sivillerin geldiği bir kilisede böyle bir portatif mihrabın işi ne?» diyordu.

İlk göze çarpan tasvir. Bayağı tarzda boyanmış olan bu mihrap. güvercin de olabilirdi. tam tersine genç. Fakat asıl korkutucu olan.190 ARSLAN ASKER ŞVAYK yamazdı. pe­ ri masallarındaki ejderhaları andırıyorlardı çünkü: Yabankedisiyle İncil'in sonuncu kitabında sözü ge­ çen sembolik canavarın karışımı bir şeydiler. neşeli. Tanrı Baba idi: Amerikan filmlerinde gördüğümüz. Oğul ise. Mihrabın ikinci kanadında (Hristiyanlığın ba­ ba . Güvercin için ressam uzunboylu bir zahmete katlanmamıştı. demiryolu kumpanyalarının renk körlüğüne tutulmuş memurları bulmak için kul­ landıkları renkli levhalardan birini andırıyordu. Batı'nın yabanî haydutlarından birini andırıyordu.oğul . sıhhatli gö- ku tu py ıld ı ız . başında bir ayla bulu­ nan ve insanı andıran bir çeşit yaratıktı. uzak­ tan bakılınca. beyaz renkli melez bir Amerikan tavu­ ğu da. Çıplaktı ve yeşilimtrak rengi. Sadece bir kuş resmi çizmişti ama bu. İki yanında güya birer meleği gösteren kanat­ lı birer kişiyle bu kutsal ve çıplak adamda. İki melek. ressa­ mın yanına kattığı bu iki arkadaşın varlığına tik­ sinerek katlanır gibi bir hal vardı. kazın kuyruk sokumunun çürümeğe başlayıp da koku saçtığı zamanki halini andırıyordu. Zambezya'daki herhangi bir putatapar topluluğun tapınışlarında olduğu kadar Buryat ve Moğol Şamanlarının dinsel törenlerinde de kulla­ nıldıkları gibi bir izlenim uyandırıyorlardı bunlar sadece.kutsal ruhtan meydana gelen) kutsal üçlüsü gösterilmek istenmişti herhalde. ortalığı kasıp kavuran.

Arabacı devrimci bir adamdı: «Avusturya or­ dularının zaferi» üzerinde çok incitici düşünceler ileri sürüyor. Şehrin giriş kapısında kendisine: «Arabada ne var?» diye soran oktruva memuruna Şvayk şu kar­ şılığı verdi: — «Kutsal Üçlü.ARSLAN ASKER ŞVAYK 191 rünüyordu. Her bakımdan bir sporcu edası vardı onda. taburpapazının gelmesini sabırsızlıkla ku tu py ıld ı ız . Sazava nehrinin bir görünümünü se­ çer gibi oldu. Üçüncü kanada gelince. içine mihrapla taburpapazını yerleştirdikten sonra kendisi de arabacı­ nın yanına bindi. Uzaktan bakılınca herşey. bir trenin gara gi­ rişini hatırlatan bir lekenin içinde eriyip gidiyor­ du. Günün birinde bir asker bu resimde. Bütün bir âyin boyunca bu şaheseri seyretmek zorunda olan askerlerin bu konudaki düşünceleri birbirini tutmuyor. acı bize. hiçbir tahmi­ ne yer bırakmıyacak kadar açıktı: «Tanrı'nın ana­ sı kutsal Meryem. bunun konusunu an­ lamağa hiç mi hiç imkân yoktu. en akla gelmez tahminler ara­ sında kaybolup gidiyordu. epiy tombulcaydı ve çıplaklığını bir çe­ şit deniz mayosu ile örtmüştü. Meryem Ana bir de bizim taburpapazı. Elindeki haçı da sanki tenis raketi tutuyormuş gibi. sözgelimi: «Nasıl da sepetlediler sizi Sırbistan'dan.» Bunlar olup biterken cepheye gitmeğe hazır bölükler.» diyordu. Şvayk bir araba çevirdi. ne çabuk hem!» diyordu. Yalnız alt tarafta bulunan yazı. çok zarif bir tavırla tutuyordu.

ben de onun yerine bunu yapabilirim. ama insan herşeyi her zaman denemeli. Brevnov manastırına uğrayıp âyin eşyası mahfazasını. İsa'nın etiyle kanını sembolleştiren hamursuz ekmekle şarabın konulacağı kutsal vazoyu. Kedinin sı­ cak manca çanağının çevresinde dönüşü gibi. sayın rahip.. Şvayk: «Önemi yok sayın rahip. mihrabın kurulacağı sahneyi andıran yüksekçe ye­ rin önüne gelince. bugünkü günde de insanlar eskiden akıllarından bile geçirmedikleri birtakım şeyleri yapıyorlar. Onun için araba hiç durmadan teğmen Wittinger'in evine götürdü onları: Teğmen koşuda kazandığı kupayı verecekti. çünkü talim alanına. sizin çevrenizde dönmek o denli güç iş mi yâni? Sonra ku tu py ıld ı ız .192 ARSLAN ASKER ŞVAYK bekliyorlardı. Siz Dominus vobiscum dediniz mi ona et cum spiritu tuo diye karşılık veremiyecek kadar aptal değilim ben. Savaştayız.. — «Ama bu işi anlıyor musun bari » — «Hayır. taburpapazı âyinde kendisine yardımcı olacak koro çocuğundan yoksun olduğu­ nu farketti.» Çok da haklıydı Şvayk. Şvayk arabacıya: «Anlıyorsun ya. Taburpapazı bu işi ötedenberi istihkâm birli­ ğinde telefonculuk yapan bir piyade erine gördürürdü ama o adam cepheye gitmeği işine daha el­ verişli bulmuştu. çabucak olup bitecek bir iş gibi görünüyor bu ama o kadar çok dırıltı var ki hepsini düşünemiyor insan. bir şişe de okunmuş âyin şarabını almak gerekiyordu.» dedi. Fakat papaz tören için kendisine ge­ rekli olan şeyleri toplamış olmaktan uzaktı henüz.

.» Taburpapazı: «Eh.» dedi. kazadan belâdan korusun diye yalvarmak için burada toplanmış bulunuyoruz.» der­ ken haklıydı. iki kez ıslık çaldım mı da «sola» demek. ona bizi muzaffer kılması. duruma bakarsın da ona göre ar­ tık. ya da sola geçmen için işaret veririm sana. olacağa benzer bu iş. gazânız mübarek olsun. Neyse. Hemen yap bu işleri. hadi bakiyim. Taburpapazınm söylevi çok kısa oldu: — «Askerler. 13 . İşler çok tıkırında gitti. ku tu py ıld ı ız F. hepsi palavra bunların. heyecan filân duymuyorsun ya?» — «Dünyada hiçbir şeyden korkmam ben. ibrikten şarap ve­ rebilirim size. «Cepheye gidişinizden önce gönüllerimizi ulu Tanrı'ya yöneltmek. Karargâh âyinlerine bu adın verilişi bunların seferdeki harekât sırasında uygulanan kurallara tâbi oluşlarındandır. Tabii çok yavaş olarak bir kez ıslık çaldım mı bu «sağa» demektir. «Yalnız. âyinde görev yapmaktan bile hatta. bunu boyuna ordan oraya taşımak zahmetine değmez.» Taburpapazı: «Hepsi palavra bunların. su ibriğine de şarap koyman gerek. yolunuz açık. haberin olsun bak. Âyin kitabına gelin­ ce. Otuz yıl savaşı sırasında bun­ lar daha uzun sürermiş ama savaşın süresi ile oran­ tılı olsun diye herhalde. Si­ zi daha fazla tutmayayım. Sözün kısası.» dedi. Zaten duruma göre sağa. Korku.» Yaşlı albay: «Rahat!» diye bağırdı..ARSLAN ASKER ŞVAYK 193 pekâlâ da ellerinizi yıkayabilir.

Albay bir puro sigarası yakınca bütün subaylar onun gibi yaptı­ lar. olduğu gibi. Taburpapazının yaptığı âyin tam on dakika sürdü. arasıra askerlerden birinin: «Bi sigara versene lan. Bu çırpınıp çalkalanmalar kızılderililerin kur­ ban taşı çevresinde yaptıkları darısı hatırlatıyor­ du. ka­ rargâh âyinlerinin de aynı tempoya uymalarını ta­ bii görmek gerek. Alba­ yın çevresinde toplanmış olan subaylar kendi ara­ larında küçük. Askerler işin adamakıllı alayındaydılar. Bununla birlikte bunlar kasvetli ve tozlu tâlim alanının askerlerde uyandırdığı sıkıntıyı gidermek gibi bir işe de yaradı: Ufukta sıra sıra erik ağaçla­ rı ve ne yazık ki çok daha yakında da dizi dizi hela­ lar vardı: Bunların saçtıkları kokular da buhur­ danlardan çıkanların yerini tutmakla görevliydi­ ler herhalde.» de­ diği duyuluyordu. Sonra sigara dumanları kutsal bir ateşinki gi­ bi gökyüzüne doğru yükseliyordu. Mihraba en yakın olan askerler. tozlu havayı yırttı ve kurşuni üniformalar­ dan meydana gelme kocaman dörtken. tuhaf fıkralar anlatıyorlar. rahibin ıs­ lık çaldığını farkederek çok şaştılar.194 ARSLAN ASKER ŞVAYK Orduların yer değiştirişlerinin çabuk ve çevik olmasını isteyen çağdaş taktiğe uygun olarak. ku tu py ıld ı ız . Nihayet herkesi duaya çağıran keskin bir ko­ mut. Şvayk kararlaştırılan işaretlere uyup soldan sağa geçerek ve «Et cum spiritu tuo» dan başka şey söylemiyerek yer değiştirmekte büyük ustalık gösterdi.

ken­ dilerine bu eşyayı ödünç verenlerin evlerine götür­ dü.» dedi. kut­ sal eşya mahfazasını. Âyin ge­ çerli olmaz yoksa.. Öğleye kadar kiraladıkları araba onları. okunmuş şarapla hamursuz ekmeğin durduğu kabı ve şarap kâsesini göstere­ rek: «Topla bakiyim şu kıvır-zıvırı.» diyerek arabacıyı sav­ dıktan sonra taburpapazma: — «Size bir şey soracağımı saygıyla arzede­ rim.» marşını çaldı nihayet. Şvayk: «Paranı gidip Prag müstahkem mevki komutanlığından alırsın. Bu da be­ nim kör talihim işte!» ku tu py ıld ı ız . Yine iki kez: «Duaya başla­ yın!» komutu askerlerin kulaklarında çınladı ve bando mızıka: «Tanrı İmparatorumuzu korusun. ödünç aldığı­ mız şeyleri geri vermek gerek. hepsi mallarına yeniden kavuştular ama yal­ nız şarap şişesi geri verilmedi. herkes­ te şu sözlerle ifade edilen bir tepki yarattı: — «Vay canına! Nasıl da devirdi şarabı be!» Taburpapazı bu çok imrendirici hareketi iki kez daha tekrarladı. «Âyinde hizmet eden koro çocuğunun da rahiple aynı dinden olması mı gerekir?» Taburpapazı cevap verdi: «Elbette. çok üzücü bir kazâ oldu: Belirli bir dinim yok benim çünkü. Taburpapazı parmağıyla Şvayk'a mihrabı. Âyin bitmişti. Şarap kâsesi silme doluydu ve taburpapazınm bunu boşaltmak için yaptığı enerjik çaba..ARSLAN ASKER ŞVAYK 195 teğmen Wittinger'in koşuda kazandığı kupanın önünde diz çöktü.» — «Öyleyse sayın rahip.» dedi.

ku tu py ıld ı ız . Sonra eliyle onun omzuna vurarak: — «Benden sana izin: Âyinde kullandığımız şu şarabın kalanını iç.196 ARSLAN ASKER ŞVAYK Taburpapazı bir şey demeden Şvayk'a bir süre baktı.» dedi. Şişede biraz daha var. İçin­ ce de kilise topluluğuna yeniden girmiş sayılırsın.

Her göreve gidişlerinde Şvayk yanında ağzına kadar dolu bir matra kon­ yak da götürürdü. ya ihtiyatsızlık sonucu. ku tu py ıld ı ız . Bu vesileyle ya dikkatsizlik. ikinci bir taburpapazı daha çağırılmıştı. Böyle rastgele eve dönüşleri sırasında konuşa­ mayacak kadar aptallaşmış değilse yatmadan önce Şvayk'a yüksek ülküler. Şvayk bir kez daha bir karargâh âyininde hiz­ met etmek şerefine erdi: Bu âyin de bir istihkâm taburunun cepheye gidişi dolayısiyle düzenlenmiş­ ti.XII DİN TARTIŞMASI Şvayk'ın taburpapazından günlerce haber al­ madığı oluyordu: Adam vaktini göreviyle hovarda­ lık âlemleri arasında bölmekteydi çünkü. Geceleri damlarda çapkınlık yaptıktan sonra ateşin başına çöken mart kedisi misali kir-pas içinde. düşüncenin kendisinde uyandırdığı katıksız haz üzerinde nutuk çekmek­ ten hoşlanıyordu. Heinrich Heine'nin dizelerini ezbere okudu. Meslekdaşı yeni gelen taburpa­ pazma kadehsiz madehsiz. matrayı ağzına dayayıp biraz konyak içmesini söylediği zaman. Çoğu zaman meramını şiirle anlatmağa da ça­ lıştı. çok da sofuydu. Bu adam bir lisede eskiden din dersleri vermek­ teydi. adamcağız şaşkınlığını gizlemedi. süklüm püklüm dönüyordu eve.

işine bak sonra. Yalnız. savaş alanında. portatif mihrapla binmeleri­ ne izin vermedi. Başınıza neler geleceğini tabiî bilemezsiniz.» Vaaz böylece sürüp gidiyordu. Vaaz biraz daha uzun sür­ dü. sen olmasan da yapacağımı bilirim ben. yine de başka bir rezalet çıkmadan sona er­ di. Kendini söylevinin hızına kaptıran taburpa­ pazı prens Eugen'i göklere çıkarmaktan.» de­ di. Bu falan filân ve tabiî akımı. başını bir «ayla» ile süslemekten geri durmadı. yüce Tanrı'ya yöneltin tabiî. hazır bulunan askerleri çok eğlendirdi ama. onlara yardıma gelmeğe hazırdı hep. arasıra «Allah kahretsin» gibi söz­ ler ya da çeşitli küfürlerle kesiliyordu. Gönüllerinizi falan filân. taburpapazıyla Şvayk evlerine dön­ mek için tramvaya binecekleri sırada bir olay patlak verdi: Biletçi. Biraz temiz hava almağı pek istiyorum. «Bir yudum iç. ya da tabiî geliyordu: — «Askerler. akşamdan kalmayım çünkü. falan filân. İstihkâmcıların koruyucu velîsi idi o. Âyinin hamursuz ekmekle şarabın İsa'nın etiy­ le kanı haline gelmesini anlatan bölümünde bu se­ fer sodalı şarap kullandı. tehli­ keli koşullar altında bir köprü kurmak gerekti mi.» Sofu taburpapazı başını sallıya sallıya gitti ve Katz görevini her zamanki gibi parlak bir tarzda başardı. ku tu py ıld ı ız . «Bugün cepheye gidiyor­ sunuz. her üç sözden birinin ardından bir falan filân.» dedi. falan filân. Âyin.198 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk'ın efendisi ağzı açık kendisine bakan öteki taburpapazına: «Çok iyi bir konyaktır.

Hiç kimse yüzüne bakmak istemi­ yor.» Zavallı çocuk bir besle­ meyle kırıştırıyordu. sakın. Enayinin tekiydi. Günler­ den bir gün sokakta altı kuron para bulmuştu. Polise rahleyi kaybettik. Yine bizim sokakta bir terzi vardı. diye haber versek. Herkes: «Dikkat et.» demişler. "İlk Hristiyanlar âyinlerini rahle kullanmadan da yapıyorlardı pe­ kâlâ. bul­ duğun yüzüğü karakola götüreyim deme. Şvayk: — «Hiç önemi yok.» dedi. Sonunda kendini trenin altına attı.» dedi. «Sende şu kadarcık şeref duygusu varsa bütün ömrünü pişmanlık duyarak geçirmelisin.ARSLAN ASKER ŞVAYK 199 Bunun üzerine Şvayk. Fa­ kat yüzüğün taşını inceler incelemez adamın ya- ku tu py ıld ı ız . yaptığı gaf aklından çıkmıyordu bir türlü. mutsuz veliyi suratı­ na indirdiğim gibi ağzını burnunu dağıtırım h a a ! " Nihayet eve geldikleri zaman. Köyüne izinli gittiğinde arkadaşları meyhaneden dışarıya attılar onu. herkes: «Böyle bir iş yapmak için aptal ol­ malı insan. Karakolda onu çok iyi kar­ şılamışlar: «Bize de pırlanta bir yüzüğün kaybol­ duğunu haber vermişlerdi zaten. katlanmış mihrabı biletçinin burnuna doğru uzatarak: «Dırlanma lan. Başladı sararıp solmağa. Sokakta altın bir yüzük bulmuş. ayıp be!» diyordu. Budejovice'deyken bizim alayda bir asker vardı. O namuslu enayi de ömrü boyun­ ca kepaze oldu. Gazeteler bunu yazdılar tabii. onu herhalde bulmuş olan namuslu birisi gelip bizden para isteyecek.» demişler ama boşuna. Kız onun yaptığı budalalığı öğrenince bir daha yüzüne bakmaz oldu. rahleyi kay­ bettiklerinin farkına vardılar. "Şu gördüğün masum. Gidip parayı karakola teslim etti.

Adam öylesine öfkeliymiş ki. başına gelen bu işlerden sonra mahallede her önüne ge­ lene şöyle diyordu: «Her kim bulduğu bir nesneyi karakola götürürse kıçına yirmi beş tane sopa vurmalı.» diye şikâyetçi olmuş. bu herifin örneğine uymak gibi bir tehlike ol­ masın diye bir meydanda. ha? Böyle namuslu adamları çok gördük biz. Belki de bu yüzden askerlerle başını belâya sokmamak için getirmiyecektir.» Öyle sanıyorum ki bizim rahleyi bulan kimse. Her ne hal ise. bizim terzi polise hakaretten üç gün hapisle yakayı zor kurtarabil­ miş. yüzük bir aile hâtırasıymış filân. sahte taşlı bir yüzük kaybettiğini bildirmiş.» Bereket versin sonunda iş tatlıya bağlanmış. Kapı . kaç para aldın söyle bakalım.dışarı etmişler onu. Dün akşam meyhanede bir köylü gördüm. yani 1 kuron yirmi helleri vermişler eline. Adamcağız Nova Poka'daki ilçe makamlarına: «Niçin tekâlifi harbiye diye atıma elkodunuz?» tarzında bir soru sorma­ ğa gitmiş. Öyle vurmalı ki hem. kaba etleri çürük­ ten mosmor kesilsin! Herkesin kulağında küpe ol­ sun. bunun üzerinde alayın nu­ marasını görse bile geri getirmiyecektir. Kaldırdığı gibi suya atacaktır mu­ hakkak. Evine dön- ku tu py ıld ı ız . Hapisten çıkınca da mükâfat olarak o yalan­ cı yüzüğün değerinin yüzde onunu. yutturamazsın bize. Bir adam çıka-gelmiş. cümle âlemin gözü önünde yapmalı bu işi. «Yü­ züğün taşı pırlanta değil. cam! Pırlantayı çıka­ rıp satmışsın. Bunun üzerine adam: «Bana hakaret etti. bu sefer bizim terzi on kuron para cezasına çarptırılmış.200 ARSLAN ASKER ŞVAYK kasına yapışmışlar: «Bu da ne?» demişler. paraları kaldırdığı gibi yüzük sahibinin kafasma fırlatmış. elli altı yaşında kadar vardı.

Adam öğrencilere dinlerini öğretmek için tek ça­ renin sopaya başvurmak olduğuna inanıyormuş. Bu sofu adamın işi gücü eline geçen bütün insanları Tanrı'ya yaklaştırmak­ tı. Bu yüzden de gazetelerde: «Hayvan gi­ bi bir herif. Akşam öteki taburpapazı onlara konuk geldi. başlamış topal­ lamağa.kulak oluver. Belki Sırbistan'a kadar da gidecekmiş ama. bereket versin aklına gelmiş de öteki arabacı gibi o da arabayı bırakıp savuşmuş. Din dersleri verdiği sırada öğrencilerinde din duygularının yeretmesini sağlamak için bunları tokatlarmış.» ya da «Tokat atarak din dersi veren öğretmen. üçüncüsü de Kutsal Ruh için.ARSLAN ASKER ŞVAYK 201 düğü sırada meydanda bir mekkâri kolu görmüş. gitmiş. Bu yüzden çocuğun babasıyla sert bir tartışmaya tu­ tuşmuş. şu benim arabaya bi dakka göz .» diye derdini anlatmağa çalışmış ama dinleyen kim? Adamcağı­ zı arabayı Macaristan'a kadar sürmek zorunda bı­ rakmışlar. «Seferber edilen. şurdan bir şey alıp gelecem. ihtiyarcağız da arabanın yanın­ da dikilmek zorunda kalmış. Derken bir delikanlı: «Babalık. ara­ basına elkonan arabacı ben değilim. Öğrencilerinden biri Kutsal Üçlü'ye inanmadı­ ğı için hocası üç tokat atmış ona: Birincisi Baba. Atları seyretmek için bir süre durmuş. İstihkâmcılarla âyin yapmak için sabahleyin o da tâlim alanına gelmişti. Dün: «Beylik eşyaya bir daha elsürersem iki olsun. ikincisi Oğul. İşte bu ateşli havari o gün meslekdaşı Katz'ın ku tu py ıld ı ız .» de­ miş ama gelmemiş. o sırada ne olmuşsa olmuş.» de­ di bana.» gibi başlıklar altında haberler çıkmış.

Hoşgörür adamım ben. Odanızın duvarlarında tek bir kut­ sal tasvir de yok sonra. Katz iymalı bir tavırla cevap verdi: «Boğazı­ nız kuruyacak. çok şaştım bu işe doğrusu. sayın mes- ku tu py ıld ı ız . Altında gördüğünüz şu çıplak kadın da eski gözağrılarımdan biridir.» Bizim sofu: «İçmem. her düşünceye say­ gı gösteririm.» Şvayk mutfağa gitti ve peşpeşe üç kez. Şvayk. sofu adam tam anlamıyla taş ke­ sildi. Katz: «Oldukça hafif bir âyin şarabıdır bu. sayın meslekdaşım. birlikte içmek şerefini bahşedin bize ki ben de uslu uslu sizi din leyeyim. ge­ tir kitabı da üçüncü sayfasını aç. — «Nasıl? Nefis değil mi bu şarap. değil mi? Dua kitabına gelince. senin ruh selâmetinden sözetmek için geldim buraya.» dedi.202 ARSLAN ASKER ŞVAYK isyancı ruhunu etkilemek. «İyi cins bir Riesling'dir. Moselle şarabının tadını da andırır biraz. sa­ yın meslekdaşım. Sağda bir Japon es­ tampı görüyorsunuz: Bir geyşa ile yaşlı bir samurayın sevişmelerini gösteriyor. kendisini doğru yola sokmak için onu ziyarete gelmişti.» dedi. Yatağınızın üzerinde asılı duran şu resim ne?» Katz gülümsedi: «Suzanne hamamda» dır bu resmin adı. tıpası açılan bir şişenin gürültüsü duyuldu. mutfakta duruyor. Masanın üstüne Şvayk'ın üç şişe şarap koydu­ ğunu görünce.» Adam dudaklarını kadehe değdirince gözleri faltaşı gibi açıldı. Söze şöyle baş­ ladı: «Evinizde İsa'nın çarmıhtaki halini gösteren bir haç yok. diye soruyorum kendi kendime. Dua kita­ bınızı nerde okuyorsunuz acaba. Çok ilginç.

sizin için ne anlattılar bana: İsa bir cuma günü öldürüldü diye o gün yağ­ lı et yenmez. vazgeçin surat asmak­ tan. Siz de meslekte eskirseniz be­ nim gibi yaparsınız. değil mi? Cehennem konusuna dö­ nelim yine: Siz de yeni zamanların zihniyetine uya- ku tu py ıld ı ız . kitap gibi lâfları ağzımızdan hiç eksik etmeyiz. misafir gi­ bi davranmayın öyle. Ne güçtür. Haaah. Çok daha iyisiniz şimdi. taburpapazma şarap ver bakiyim. Sonra Tanrı'nın sizi kahredeceğine inanarak tuvalete gi­ dip yediğiniz pirzolayı çıkarmak için on parmağı­ nızı birden gırtlağınıza sokmuşsunuz.» Katz cevap verdi: «Alışkanlık meselesi. ne de karışıktır bu iş: Gök. haç. bir cuma günü lokantada domuz pirzolası yemişsiniz. değil mi ya? Bizim gibi meslek adamları söylemiyecek de kim söyliyecek bunları? İçsenize. o gün perşembedir diye. tamam. sayın meslekdaşım?» Eski din dersleri hocası makine gibi bir hare­ ketle kadehini kaldırıp boşaltıverdi.ARSLAN ASKER ŞVAYK 203 lekdaşım? Siz de öyle bulmuyor musunuz onu dini­ ne yandığım?» Sofu adam ters ters cevap verdi: — «Küfür de ediyorsunuz bakıyorum. Beş dakika sonra asılacakmış gibi bir haliniz var. Katz devam etti: — «Sayın meslekdaşım. çok rica ederim. Şvayk. Bakın. Düşüncelerini to­ parlamakla yetindi. Sık sık küfür ettiğim olur. Tanrı. Ama siz gününüzü şaşırmışsınız. Bir şeyler söy­ lemek istiyordu ama söyliyemedi. içsenize rica ederim. hep biliriz bunu. Bu küfürlere Tanrı'nın adını karıştırdı­ ğım da olur inanın. Affedersiniz ama. Ben perhiz günleri et yemekte hiçbir sakınca görmem. ce­ hennem korkusu da uyumaktan alıkoymaz beni.

konyak ver sayın taburpapazma. bir yargı meselesidir sadece. yüksek sayıda atmosfer basınçlı özel kazanların bulunduğu bir yerdir. Sonra. hafif elektrik ateşinde ke­ bap edilir.. sen de bir şeyler söyle ona. İçse­ nize. o da bir hizmetçi tutmuştu. bunların dişlerini gıcırdatmaları işini de diş hekim leri üzerlerine alırlar: İniltiler gramofon plâkları­ na kaydedilir. kanatları çok yorulmasın diyedir bu. Bunun üzerine bu ku tu py ıld ı ız .204 ARSLAN ASKER ŞVAYK rak reformcular gibi mi düşünüyorsunuz? Bana so­ rarsanız cehennem. sayın rahip: Vaktiyle Vlachime ya­ kınlarında bir başpapaz vardı.» diye mırıldan­ dı. Evinin işlerini çe­ kip çeviren yaşlı kadın papazdan olan çocuğunu ve adamcağızın parasını alarak kayıplara karışın­ ca. gör­ müyor musun?» Sofu adam azıcık kendine gelince: — «Din dediğiniz. Cennette kolon­ ya püskürten büyük vaporizatörler vardır ama.. sen de Şvayk. cehennemde yahut a'rafta bulunmaya can atacak hale gelir nerdeyse. Katz onun sözünü keserek: «Şvayk.» dedi. Kutsal Üçlü'ye inanmayan kimse. Durumu pek iyi değil. içleri kükürt dolu.» Şvayk şöyle söze başladı: «Saygıyla şunları arzedeceğim size. cennetliklerin ruhlarını şâdetmek için de plâklar cennete gönderilir. binlerle yıl boyunca haddeden geçirilir. sayın meslekdaşım. Brahms'ın besteleri o kadar çok çalınır ki insan müzikten tiksinti duyar. Günahkârlar orada marga­ rin yağında kızartılır. «Sa­ yın taburpapazma bir konyak daha ver de kendi­ ne gelsin. modası geç­ miş kazanlar yerine kocaman Papin tencerelerinin. Me­ leklerin minik kıçlarında birer tane uçak pervanesi vardır.

Bunun üze­ rine hizmetçisini çağırdı: «Dinle beni bakıyım. ay­ nı türden başka birçokları sokaklarda salma ge­ ziyor.» Bunun üzerine hizmetçi: «Aman efendim.» diye bir şeyler okudu.» O sırada sofu papaz baygınlık geçirdi. yani bizim bulunduğumuz yerin tam karşıtında bulunuyor. Deccal. veli Augustinus ise antipotların varlığına inananların cehennemlik oldukları­ nı söylüyor. para yolluyor bana.ARSLAN ASKER ŞVAYK 205 başpapaz yaşlılık günlerinde veli Augustinus'un eserlerini okuyup incelemeğe başladı birdenbire. Benechof yakınındaki bir öksüzlerevine de Fransa'nın Lourdes kasabasında­ ki kaynaktan kutsal su getirtilmiş. oğlum makinisttir. Adamcağızı kiliseden aldıkları gibi doğ­ ru tımarhaneye götürdüler. «Sen bir gün bana. bu arada: «Antipotların varlığına inanan kimse ce­ hennemlik olur.oğlu lanetledi. Veli Augustinus'a göre Avustralya diye bir şey yok. dürtüleriyle doğru yol­ dan çıkarmağa uğraşıyor seni!» Pazar günü de başpapaz vaazını verirken: «Avustralya diye bir şey yoktur. Sudan içen ök­ süzler eşi benzeri görülmemiş bir ishale tutulmuş­ lar.» deyince başpapaz cevap verir: «Şeytanın tuzakla­ rıdır bunlar. Meryem Ana'nın İsa'yı emzir­ diği çağdan kalmaymış.» diye avaz avaz bağırarak ana . Avus­ tralya'ya gitti. demiştin hani. oğ­ lum oradan mektup yazıyor. Tımarhanede olmala­ rı gereken başkaları da yok demiyorum ama. Demek ki şu anda antipotta. Azize Ursula'nın adına kurulmuş manastır da bir şişe süt var.» dedi. bir ka­ deh konyağı yuvarlandıktan sonra kendine gele- ku tu py ıld ı ız .

bu işi her zaman için daha üstün bulurum. Katz'a mahmur mahmur bakarak sordu: — «Meryem'in Tanrı'dan gebe kaldığına inan­ mıyor musunuz siz? Prag'daki Piarist manastırın­ da bulunan başparmağın sahiden aziz Jan Nepomuk'a ait olduğuna inanmıyor musunuz? Sözün kısası. Bi­ raz şarap verin bana.» diye devam etti. «Pek çok severim hem. Din bilgini. O zamanlar durumun üst'lerimin iki dudağı arasındaydı hep. Ulu Tanrı'ya derin saygım vardır. Böyle yapacak kadar aptal olan kimselere de epey az rastlanır zaten.» dedi. Varolmayan bir nesneyi temsil ediyo­ rum. adam dize gelip yalvarsa da bağışlamam hatta. Canım is­ ter de bir kimsenin günahlarını bağışlamazsam.206 ARSLAN ASKER ŞVAYK bildi ancak. «Devlet savaş alanlarında ölmeğe giden askerlerin bu iş için Tan­ rı'nın rahmetine muhtaç olduklarına inandığı sü­ rece. Bana kalırsa. yorucu bir şey de değil bu üstelik.» Öteki bir iki «hık» dedikten sonra: «Tanrı'yı çok severim ben.» dedi. tek başıma kendimin tanrısıyım. taburpapazlığı zanaatı iyi para getiren bir iş olacak. «Çok hürmet gösteririm. ku tu py ıld ı ız . Ama konyak başına vurmak gibi ters bir etki de yaptı ayrıca. aklıma eseni ya­ pıyorum. Tanrı'ya da doğru-dürüst inanıyor musu­ nuz acaba? İnanmıyorsanız ne diye taburpapazı oldunuz?» Katz teklifsiz bir tavırla onun sırtını sıvazlıya rak: «Sayın meslekdaşım. şimdiyse kendimin efendisiyim. örneğin talim alanlarında koşmak ve ma­ nevralara katılmak zorunda olmaktansa.

Bizim sofu rahip saç ma-sapan konuşuyordu: — «İsa'nın doğduğu sırada. bütün azizlere de saygı besle­ rim ama aziz Serapion'a değil.ARSLAN ASKER ŞVAYK 207 büyük önem veririm ona. öte dünya ile ilgili bir nesnedir o. Saint Gothard geçidinde az mı canlar kurtardı? Boynun­ da konyak dolu bir matara asılıdır. Aziz Josef'e ve alt tarafı. sonra başladı bir ilâhi okumağa. Mesih çıkmasın diye öldürülen günahsız çocuklar vardır hani. sayarım. Onları da se­ ver.» Bir kahkaha kopardı. adı hoşuma gitmi­ yor çünkü. Bizim heyecanlı sofu devam etti: «Azize Ludmilla ile aziz Bernard'ı da çok severim.» Sohbetin konusu değişti.» Masanın üzerine öyle bir yumruk indirdi ki şi­ şeler yerlerinden zıpladı. Kişisel işlerinde çok dürüsttür. Boyuna uyuklayan tavuk taze yumurta yumurtlıyamaz. Katz'a dönerek kesin bir tavırla sordu ona: — «15 Ağustosun Meryem Ana'nın göğe çıkış yortusu olduğuna inanmıyor musun sen?» Herkesin keyfi yerindeydi. Bunu yarıda bıraktı. Ona olduğu kadar say­ gı gösterdiğim başka hiç kimse yoktur hatta. adını değiştirsin. bundan kolay ne var?» dedi. Öldürülmeleri için emir veren Jüde ülkesinin kralı Herod'dan nefret ederim.. Masanın üzerine üç ku tu py ıld ı ız . — «Tanrı'nın yüce bir niteliği vardır. derdi günü de karlara gömülmüş kimseleri araştırmaktır. Yortuları 28 aralık gününe rastlar. Güneşin tam ışıltı halinde olduğu za­ man ortaya çıkan bir görüntü gibidir.» Şvayk: «Bir dilekçe versin.

Arasıra Katz'ın sesi yükse­ liyordu: — «Tanrı'ya inanmıyorum de bakıyım. Kutsal Ruha inanıyorum. Şarap al­ dıracak param var benim. Oğula. Böylece de. şarap vermem sana yoksa.208 ARSLAN ASKER ŞVAYK şişe şarap daha geldi.» diye bağırdı.» İlk Hristiyanların işkence gördükleri çağa ge­ ri dönmüş sanırdı kendini insan. Eski din dersleri hocası bir ilâhi okumağa başlamıştı. Dua kitabımı getirin bana. «Onu inkâr da etmem. Sızmadan ön­ ce sağ elini havaya kaldırarak yemin etti: — «Babaya. Şarabın senin olsun. ku tu py ıld ı ız . bizim sofu taburpapazı Boccacio'nun Dekameron'unu sımsıkı elinde tutarak uykuya daldı.» Şvayk komodinin üzerinde sürünen bir kita­ bı onun eline tutuşturdu. Vaktiyle din şehitleri bununla Roma arenalarını çın çın öttürür lerdi: — «Tanrı'ya inanıyorum.» Sonunda onu yatağa yatırdılar.

Taburpapazları bundan böyle aşağıdaki kuralları uygulıyacaklardır: 1 — Cephede son dinî telkinlerin yapılması işi­ ne son verilmiştir. kışladan getirdiği bir genelgeyi okumağa dalmıştı. can çekişmekte olan as­ kerlere son dinî telkinlerin yapılmasını öngören iş­ lemlerin savaş boyunca durdurulmasını uygun gör­ müştür.XIII ŞVAYK CAN ÇEKİŞEN BİR HASTAYA S O N DİNİ TELKİNLERİ YAPIYOR Taburpapazı başını eline dayamış. şu şartla ki bu izin. caizdir. 3 — Cephe gerisindeki askeri hastanelerde son dinî telkinleri toplu olarak yapmak. Taburpapazları kanunî kovuşturmaların yapılmasını sağlamak üzere bu hükümlere aykırı davranışlarda buluna­ cak askerleri üst askerî makamlara haber ver­ mekle yükümlüdürler. 14 . 2 — Kendilerine son dinî telkinlerin yapılma­ sını sağlamak için ağır hasta yahut yaralı asker­ lerin geriye çekilmeleri yasaktır. anılan askerî ku tu py ıld ı ız F. askerî he­ kimlerin buna izin veren mütalâaları alındıktan sonra. Savaş bakanlığının bu gizli yönergesinde şöyle deniyor­ du:. «Harbiye Bakanlığı.

bu makamların çağrı­ sı üzerine. So­ rarım sana.» dedi.210 ARSLAN ASKER ŞVAYK makamlar için herhangi bir güçlüğün doğmasına sebep olmamalıdır. sayın rahip.» Bizim taburpapazını genelgeden daha çok il­ gilendiren şey. kendisini ertesi gün için çağıran bir mektubuydu. Bir din dersleri kitabı alırız. cephe gerisinde­ ki askeri hastaneler komutanlığı gerekli görürse. aslî günahtan bağışık olan yaratık hangisidir. «Koskoca Prag şehrinde ta­ burpapazı olarak bir ben varmışım gibi sanki. son dinî telkinlerin yapılmasına izin verebilir. bu görevi niçin geçen gün bizim evde kalan o çok sofu taburpapazma vermiyorlar? Ka­ rel meydanındaki hastanede yatan askerlere son dinî telkinleri ben yapacakmışım. 5 — Askerî hastaneler komutanhklarınca bu dini telkinlerin yapılmasına izin verildiği takdir­ de askerî taburpapazları. bu dinî işlemi yerine getirmekle görev­ lidirler. Haç işareti nasıl yapılır.. Bu işin nasıl yapılacağını biliyorsam surdan şuraya selâmet gitmeyeyim. manastırın iç hizmetlerin­ de. temiz bir vicdan ne demektir.. ağır yaralı askerlere son dinî telkinleri yapmak üzere.» Şvayk cevap verdi: «Çok kolaydır bu iş. Karel meydanındaki hastane komu­ tanlığının. olur biter. kazık atmak diye buna derler işte. Pragdaki Emmaüs manastırında vak­ tiyle bir bahçevan vardı. ve bu- ku tu py ıld ı ız . — «Görüyorsun ya Şvayk.. Sivil elbisesi eskimesin diye bir cübbe verdiler ona.. ayak işlerinde çalışmak istiyordu. 4 — Olağanüstü durumlarda. Ne yapacaklarını bilemiyen papazlar için bir çeşit kı­ lavuzdur bu.

» — «Bilmek istediğim şey şu. burun deliklerinle. taburpapazı da ona şöyle bir göz gezdirdi: — «Bak bak.ARSLAN ASKER ŞVAYK 211 na benzer daha başka kıvır . Ürünün yarısını böylece elden çıkarttıktan sonra rezil-kepaze bir halde ma­ nastırdan ayrılmak zorunda kaldı. ya da dansederken.» Şvayk gidip bir din dersleri kitabı satın aldı. söz­ gelimi. Onu yine gördü­ ğüm zaman: «Din derslerini öğrenmek için kafa patlatmadan da domatesleri satabilirmişim!» dedi bana.» dedi.» — «Ya ayaklarla?» ku tu py ıld ı ız .» Şvayk okudu: «Papaz kutsanmış yağla başlıca duyu organlarını oğar ve şu duayı okur: Bu kutsal oğma ve yüce Tanrı'nın son bir inayeti sayesinde senin gözlerinle. tabanlarına sürmek gereki­ yormuş. Bunun için de yalnız bir piskoposun kutsadığı yağı can çekişen kimsenin avuçlarına. sözgelimi bu dinî iş­ lemi sen yapamazsın. Görüyorsun ya Şvayk. sayın rahip.zıvırları öğrenmek için bir din dersleri kitabı satın aldı. Şvayk: İnsan el­ leriyle nasıl günah işler? Aydınlatabilir misin beni bu konuda?» — Birsürü günah işleyebilir. dansedenler için dokunma yasağı yoktur çünkü. âmin. kulaklarınla. ellerin ve ayaklarınla işlediğin günahlar bağışlansın. «Son dinî telkinler ancak bir papaz tarafından yapılabilirmiş. Bunları öğ­ rendikten sonra manastırda yetişen domatesleri el altından satmağa başladı. Oku da bak nasıl oluyormuş bu iş. elini bir yabancının cebine sokarak. ağzınla.

ya da tezgâhın ardına gizle­ nip gözden kayboluyorlardı. İlkin birkaç ecza deposuna uğradı. ki bu aynı zamanda kulak­ lara da yüklenen bir günahtır. «Al şu on kuronu.» dedi. kalfasını çağırıp onu kapı .» Şvayk kutsanmış yağ satın almak için çıkıp gitti. İkincisi yakın bir hastaneye telefon ede­ rek: «Burada bir adam birdenbire aklını oynattı. Daha: Sizde piskoposun kutsadığı yağdan var mı?» di­ ye sormak için ağzını açar açmaz tezgâhtarlar ya gülmeğe başlıyorlar. Şvayk çok ciddî bir tavır takınıyordu ama boşuna.» Taburpapazı kendini bu felsefî düşüncelere verdikten sonra sustu. Bunu askerî levazım dairesinden alabilsek da­ ha iyi olurdu tabii.» dedi. ama ellerinde bu malın bulun­ duğunu sanmıyorum pek. ya ağızla. Şvayk?» — «İnsan karşısındakinin burnunu yiyecek kadar çok acıkırsa. ya da sizi dinleyecek kadar enayi olan kimseleri birtakım budalaca şeyler an­ latarak traş ederseniz.212 ARSLAN ASKER ŞVAYK — «İnsan elâlemi aldatmak için yalandan to­ pallarsa.dışarı ettirdi. Fakat bunu bulmanın çok güç bir iş olduğu­ nu anlamakta gecikmedi. git küçük bir şişe yağ alıp ge­ tir. Birinci eczacı.» — «Ya burun delikleriyle?» — «İnsan bir soydaşının kokusuna bile taham­ mül gösteremezse. Nihayet üçüncüsü Şvayk'a salık verdi: «Dlu- ku tu py ıld ı ız . Sessizliği de bir süre sonra bozdu ancak: — «Kutsanmış yağ lâzım bize öyleyse.» — «Peki. Talihini bir de eczanelerde denemek istedi.

Tuvalet kâğıdı is­ teyene zımpara kâğıdı veriyor. yüz gram neftyağı ver şuna. Polak mağazası hiçbir müş­ terisini eli boş göndermiyordu. Şvayk ne istediğini anlatıp mutlaka kutsan­ mış yağ almak istediğini söyleyince patron tezgâh­ tara: «Bay Tauchen. İyi bir öğüttü bu. soylu hanımefendilerin kurdukları «Askerin dinî eğitimi derneği» üyelerinin yarınki ku tu py ıld ı ız . cilâ lazımsa onları da mağazamız­ da bulabilirsiniz.» dedi. meseleyi böylece hallediyordu. Tezgâhtar küçük şişeyi kâğıda sararken mes­ leği gereği takındığı terbiyeli bir tavırla: — «Elimizdeki en iyi mal bu. Çok tuhaf tarzda belirli kimi cümleleri okudukça çok eğlenip gülüyordu. birinci kalite­ dir. fırça. vak­ tiyle papaz okulunda yarımyamalak öğrendiği şey­ leri kafasına yeniden yerleştirmek için din dersle­ ri kitabını karıştırıyordu. Memnun kalacaksınız muhak­ kak. boya. cilaya kadar herşeyi bulursun or­ da. beziryağından tut da boyaya.» dedi.» O sırada bir emireri gelerek bir mektup getir­ di. Mektup.» Ya da: «Son oğ­ ma işlemi kendinden geçmemiş olup tehlikeli tarz­ da hastalanmış olan her katoliğe uygulanabilir.» şunun gibi yahut: «Hasta hafızasına —mümkün mertebe— tamamen sahip olduğu sırada son oğ­ ma işlemine tâbi tutulur.ARSLAN ASKER ŞVAYK 213 ha Trida'da Polak mağazası vardır. sunun gibi örneğin: «Son oğma deyiminin kayna­ ğı şudur: Tanrı'ya inananların çoğu zaman kili­ seden gördükleri son oğmadır bu. üç numara olsun. Taburpapazı.» dedi. sadık emirerini beklerken.

Çelengin geniş kurdelesinde ise şu gıcıklayıcı lâflar okunuyordu: «Bu gece cennette benimle olacaksın. devrilmiş toplarla kaplı bir sa­ vaş alanını gösteren resimlerdi bunlar.214 ARSLAN ASKER ŞVAYK törende hazır bulunacaklarını taburpapazma ha­ ber veriyordu. küçük erdem ve sofuluk hikâyeleri da­ ğıtıyorlardı. En önde ise bir asker vardı. bütün toylu­ ğu ile vaaz verdiği zamanlardı bunlar. param­ parça arabalarla. Albayın oturduğu sıranın arkasındaki sırada otururlardı bu hanımlar. sıska boyunlarında kocaman tesbihler ta­ şıyan iki tane devanası gibi karı kendisini kapı­ da beklemişler. Hastane hastane dolaşarak askerlere kutsal tasvü'ler. kahramanı her zaman imparator uğrun­ da seve seve canını vermeğe hazır katolik bir as­ ker olan. Bir top mermisi bacağının birini koparıp götür­ müştü. St. Bu broşürler resimliydi de: Asker cesetleriyle ve mekkâri atlarının leşleriyle. Bir seferinde baştan ayağa karalar giymiş. «İkiyüzlü karılar çetesi» diye adlandırdığı bu topluluğu. Taburpapazı mektubu okuduktan sonra yere tükürdü: «Yarın işimiz iş!» diye bağırdı. Genç bir rahibin bütün saflığı. Bir melek kendisine bir çelenk sunmak­ taydı.» Can çekişen asker ise sanki kendisine nefis bir içki sunulmuşçasına gülümsüyordu. tam iki saat askerlerin dinsel eği­ timinden sözetmişlerdi ona. Ignace kilisesinde vaaz verdiği sı­ rada sık sık görmüş olduğu için çok iyi tanıyor­ du. Taburpapazı: «Affe- ku tu py ıld ı ız . Ufukta alev alev yanan köyler ve her yönde patlayan şarap­ neller görülüyordu. Bu derneğin üyeleri isterik yaşlı yaşlı kadın­ lardı.

Başka koşullar altında bize hiç aldırmıyacak olan kimseler. yani üç numara ya­ ğı görünce şapkalarını çıkarmaları için çıngırak çalmak gerek. Boya.» dememiş olsaydı lâflarının so­ nu gelmiyecekti. «Beş dakikalık korkuya maloldu bana. — «Kriz otelinin kapıcısının çıngırağı bu.» Şvayk bu izni alır almaz. Üste pazar zavallı birkaç aylık bir hapis cezası yedi. üç numara neftyağı. cilâ. yarım saat sonra elinde bir çıngırak olduğu halde çıka-geldi.» — «Çıngırağı n'apacağız be Şvayk?» — «N'apacağız olur mu? Yol boyunca gelen geçenlerin bu kutsal nesneyi. Zizkov'da bir papaz böyle bir durumda şapkasını çıkarmadı diye kör bir adama bir temiz sopa çekmişti. bu davranışı da çevresinde büyük bir rezalete yol açmış. ama ku tu py ıld ı ız .» dedi. sayın rahip. çıngırağı pek âlâ işitebilirmiş. fırça da satıyor ayrıca. «Kutsal yağı buldum nihayet. Hep böyle oluyor bu. Sebep olarak da sağır dilsiz değil. sadece kör olduğunu gösterdiler: Hadi gözlen görmüyormuş ama. Birinci kalite. bu yüzden şapkalarını çıkar­ mak zorunda kalacaklar. Şimdi tek eksiğimiz bir çıngıraktan ibaret. Bir tabur askeri oğup dinsel telkinleri yaparız bunun­ la. kutsal yağ ge­ çerken selâmlamadılar diye ceza görmüş nice in­ sanlar tanıyorum. Sizce bir sakınca yoksa gideyim de bir çıngırak bulayım hemen. Bütün Prag'daki en iyi mallar Polak mağaza­ sında. yüzbaşı iskambil oynamak için beni bekliyor. Şaraplı ekmek yortusundaki gi­ bi hani.ARSLAN ASKER ŞVAYK 215 dersiniz ama hanımlar.» de­ di. Şvayk çarşıdan dönünce kabara kabara: «İşi­ miz oldu.

Dediğini de yaptı. yarın sabaha kadar vak­ tim var. Meyhaneye gitmeğe parası var ama bor­ cunu vermeğe parası yok ha? Sonra da herif ra­ hip! Aşağılık adam!» Mutfaktaydılar. «İğrenç şey doğrusu! Son­ ra da herif taburpapazı! Düpedüz ayıp derler bu­ na. her cümlesi bir emirdi: — «Evde yok mu? Kahveye mi gitti? Bekle­ mem gerekiyor ha? Peki. kır saçlı. Konuşması kırıcı ve sertti. adam yere tükürdü. Adam: «Keyfimin istediği kadar tükürürüm. çok sert bakışlı birini gördü. boyuna gelip geçenler oluyordu çünkü. ya geçmemişti ki Şvayk ka­ pıyı açınca karşısında orta yaşlı. Şvayk. Adamın her yanından inatçılık. Böyle savaş zamanında insanın her aklı- ku tu py ıld ı ız . direk gi­ bi dosdoğru.216 ARSLAN ASKER ŞVAYK epeyce beklemem gerekti.» dedi.» — «Ben kahveye gidiyorum. hainlik akıyor­ du. sizin olmayan bir evde böyle yere tükürme alışkanlığından kurtulmağa çalışın. Şvayk küstah herifi özel bir ilgiyle süzerek: «Lütfen tükürmeyin öyle!» dedi. Gelip be­ ni soran olursa söyle de beklesin.» • Bir saat ya geçmiş. Yeryuvarlağını ebediyen yokedip evrende ondan bir tu­ tam kül bırakmak gibi bir görevi üstüne almıştı sanki. Zâlim bakışlı gözlerini alabildiğine açmıştı.» Şvayk: «Madem ki terbiyeli bir adam olduğu­ nuzu iddia ediyorsunuz.

taburpapazına da açtı ağzını yumdu gözünü. doğru-dürüst lâf etmeli. efendisine bak. uşağını al!» dedikten sonra Şvayk sakin sakin sordu: «İçini boşalttın mı. Patavatsız ziyaretçi: «İkiniz de malın gözüsü­ nüz. Şvayk onun bu susuşunu.ARSLAN ASKER ŞVAYK 217 na eseni yapabileceğini mi sanıyorsunuz yoksa? İpsizin biri gibi değil de terbiyeli bir adam gibi davranırsanız memnun olurum. sinirden tir tir titriyordu: — «Sen nasıl terbiyesiz dersin bana lan?» di­ ye bağırdı. Rakibi soluk almak için susmuştu. «Terbiyeli değil mişim de neymişim öy­ leyse?» Şvayk onun gözlerinin içine bakarak cevap verdi: «Hıyarın birisin. se­ nin gibi herifler için koymuşlar bunları. ya da başka umumi bir yerdeymişsin gi­ bi yere tükürüyorsun boyuna. harekete geçmek için bir çeşit çağrı saydı. Anladın mı. Şimdi anladım.» dedi. İnsan terbiyeyi el­ den bırakmamalı. Aklına da başka bir küfür filân gelmiyordu. «Sanki tramvayda. bunların da gereği ne? diye sorardım kendi kendime. sonra kı- ku tu py ıld ı ız . bu istenmiyen ziyaretçiyi. serse­ ri gibi davranmamalı. trende. aşması gereken mesafeyi göreceği tarzda tuttu. başıbozuk he­ rif?» Terbiyesiz herif ayağa kalktı. «Tükürmek yasak­ tır» diye levhalar gördükçe. Seni her­ kes tanıyor olmalı. mer­ divenden inmeden önce daha söyliyeceğin bir şey var mı yoksa?» diye sordu.» Bu sözleri dinlerken bazen kızarıp bazen sa­ raran ziyaretçi Şvayk'a da. Kapıyı açtı.

Şvayk da hemen koşup bir tükrük hokkası ge­ tirdi. ha?» — «Evet. Şvayk.. O mutfağa giderken ikisi arasında da çok ateş­ li bir tartışma başladı.» Şvayk selâm vererek: «Sizi yalnız bırakıyo­ rum. Şvayk da arka­ sından şöyle bağırdı: — «Başka sefer kibar insanları ziyarete gider­ ken terbiyeli edepli oturmağı öğren. Ne hoştur şu ku tu py ıld ı ız . Ona bir sandalye gösterdi. amansız ala­ caklısını alıp odasına götürdü. Taburpapazı sordu: «Şu imzaladığım senet için geldin galiba. Şvayk?» — «Saygıyla arzederim. adamın önüne koydu. en iyi bir millet­ lerarası kulübün en iyi futbolcusu savurabilirdi bunu ancak. Şvayk da pencereyi açmış. Nihayet taburpapazı çıka-geldi. ummak­ tan başka yapacağı şey kalmaz. ve umarım ki.topar giderken. saygıyla arzederim. kendisi de geçip karşısına oturdu. Aramızda halle­ dilecek bir işimiz var.» dedi. kerata!» Kapıdışarı edilen ziyaretçi şimdi de sokakta dolaşarak taburpapazınm eve dönmesini bekliyor­ du. bu yüz­ den ağız kavgası ettim onunla. — «Bu da ne demek. bu yorulmak bil­ mez herifi gözlüyordu.218 ARSLAN ASKER ŞVAYK çına öyle bir tekme yapıştırdı ki.» — «Bizi yalnız bırak. sayın rahip: Bu bay demin de geldi.» Taburpapazı içini çekerek cevap verdi: «Ço­ ğu zaman insan öyle durumlara düşer ki.. Adam apar . boyuna yere tükürüyordu.

» — «Evet. tabiî sayın bayım.» dedi. Sonra mutfaktan işitilsin diye sesini yüksel­ terek: — «Şvayk...» — «Demek ki.» — «İyi ama. bunu söylerim an­ cak. siz.. Senet karşılığında ödünç para verip de zamanında geri alacağını uman iyi niyet sahibi bir adam olmak..» Taburpapazı: «Bir kez daha kapı-dışarı et öy­ leyse.» Taburpapazı: «Biraz serin hava iyi gelecek si­ ze galiba. bana borçlu oldu­ ğunuz bu para.. İnsan boğuluyor burada. işte öyle.. Nitekim siz paranızı geri almak umudunu hiçbir zaman yitirmiyeceksiniz.. sayın rahip. bu bay hava almak istiyor. saygıyla arzederim. şu ufacık «ummak» sözü var ya.» — «Yine söylüyorum: Dolandırıcılık derler bu­ na. ya­ şamak için giriştiğimiz savaşta bizi desteklemek için bire birdir.ARSLAN ASKER ŞVAYK 219 umud sözü: Hemencecik inançla şefkati getirir ha­ tıra !» — «Umarım ki sayın rahip.» dedi. ku tu py ıld ı ız .. düpedüz dolandırıcılık derler bu­ na efendiiii!» — «Heyecanlanmayın sayın bayım. — «Ben onu demin de kapı-dışarı etmiştim.. boyuna ummak. güveni kötüye kullanmak derler. sarsılmaz bir ülküye sahip bulunmak ne güzel şey! Cebim­ de topu topu yüz kuron varken size bin iki yüz ku­ ron geri vereceğimi ummak. ben bunu bilir.» Taburpapazı onun sözünü kesti: «Tabiî. gel buraya bakiyim.» diye emir verdi..

» Yeryüzünde hiçbir şeyden yılmayan çok inat­ çı adamlar vardır.» — «Doğru değil bu yaptığın. Es­ kiden derebeyleri şölenlerinde kendilerini eğlendir­ sinler diye eciş . Kapıyı kapatırken: «Oldu bu iş. yarına gereği gi­ bi hazırlıklı olmamız lâzım. efendisinin bir dediğini iki etmedi. «Tatlı dilli bir aziz Jan var­ dır hani. sonra gelerek: — «Yine o adam geldi sayın rahip. Taburpapazının evinden iki kez kapı-dışarı edilen adam da bunlardan biriydi. ama çok seven çok da döver.220 ARSLAN ASKER ŞVAYK Şvayk.» ku tu py ıld ı ız . Şunun gibi. Dükkânımda kavga çıkarmak ne demekmiş. Şvayk akşam yemeğini hazırladığı sırada kapı ça­ lındı. gör­ dün mü Şvayk?» dedi. fazla gürültü . Çağır o herifi de soytarılık etsin bize. der ki: «Papaza saygı göstermiyen. sayın rahip. Bir jambonlu omlet­ le bir de punç hazırla bana bakiyim.patırdı eden müşteri­ leri sopa ile döve döve kapı-dışarı eder. mu­ zipçe bir zevk de duydu bundan. göstereceğim sana.» dedi.» dedi. «Rezalet çıkarmasına fırsat vermeden kapıdışarı ettim bereket versin. ör­ neğin: «Oğlunu dövmeyen dizini döver.» Taburpapazı işi şakaya vurdu: «Rahiplere saygı göstermiyenlerin başına neler geliyor.bücüş soytarıları sofralarına oturturlarmış. İsa'ya hakaret eden kimse. Şvayk. Malechice'de bir mey­ haneci vardı. İsa' ya saygı göstermemiş demektir. onun yerini t u t a n papaza da hakaret etmiş demektir. bir yan­ dan da İncil'den sûreler okurdu.» Her ne hal ise. Şvayk gidip kapıyı açtı. 'Ağız tadıyla yemek yemeğe vakit bulalım diye banyoya kapattım onu. Bir konu­ ğu ağırlıyan kimse Tanrı'yı ağırlıyor demektir.

» Şvayk: «Saygıyla arzederim: Bu bay dehşet­ li inatçı. savaş zamanındayız.ARSLAN ASKER ŞVAYK 221 İnatçı herif kapıda göründü.» diye başladı.» İnatçı adam: «Siz de benim gibi biliyorsunuz. «Libenli Buchek diye bir adam vardı. sıra omlete geldi. «Üç kezdir sizi gör­ meğe geliyorum bugün. Istakozla som balığı vardı. konuşun bakalım sayın bayım.» Beklenmedik misafir: «Benimle dalga geçmiyorsunuzdur inşallah. Pen­ cereden.» diyordu hep.» dedi. Sen konuşurken biz de yemeğimize de­ vam ederiz. rahatsız etmiyecektir bu. bahçe duvarından atlıyarak. «Biz de yemeğimizi bitirmek üzerey­ dik. Böylesine inatçı olduğuna göre. Şvayk.» Davetsiz misafirin hiçbir şey duymazmış gibi bir hali vardı. siz de beni dinleyesiniz istiyorum. Umarım ki seni. Habire: «Durum aydınlansın. ya bakan olmuştur. Taburpapazı sevimli bir tavırla: «Buyurun oturun. Can besliyoruz yani. Taburpapazı: «Öyle olsun. bize ödünç pa­ ra verecek enayiler var da ondan. Muhakkak anlaşmamız gerek. onları yedik. Hemen çağırılan itfaiyeciler adamı damdan indirmeselerdi. ku tu py ıld ı ız . yemeği getir bakalım. onu hatırlatıyor bana: Bir seferinde bir ak­ şam Exner'in meyhanesinden tam on kez kapı dışarı edildi. bacadan da girecekti mu­ hakkak. kapıdan. her seferinde de «pipomu unuttum» diye bir bahane bularak yine girdi içeriye. «İstediğin kadar konuşabilir­ sin hatta. mutfaktan.» dedi. şarap mahzeninden tezgâha çıkarak içe­ riye giriyordu.» dedi. ya milletvekili.» dedi. «Bana borçlu olduğunuz parayı savaştan önce ödünç vermiştim.

onun göreviydi sayın ba­ yım. Siz de gelin bi­ zimle. Direnişimin nedenlerini anladınız şimdi.» Taburpapazı: «Bu.» Cebinden bir defter çıkararak ekledi: — «Hepsi burda yazılı işte..222 ARSLAN ASKER ŞVAYK savaş olmasaydı bunu hemen ödeyesiniz diye ayak diremezdim..» dedi. cepne gerisindeyim çünkü. fedakâr insanlar diye kime derlermiş. Yine bana iki bin kuron borcu olan yüzbaşı Wichterle'yi ken­ di askerleri Rawa Ruska'da öldürdüler. inanın ki çok ku tu py ıld ı ız .. gö­ rün.» Beriki ayak diredi: «Sayın rahip. Daha böyle bir sürü alacağım var. Drina'da vu­ rulup öldü. Sırplara esir düşen teğmen Machek'in bana olan borcu bin beş yüz kuron. hiçbiri bana borcu olduğuna aldırmadı bile... Ama şu son günlerde çok acı tecrü­ beler geçti başımdan. bir başkası Macaris­ tan'daki bir hastanede son nefesini verdi. Çıldırmak iş­ ten değil: Adamın bana bin sekiz yüz kuron borcu var.» Şvayk da ekledi: «Koleralıların yattığı bir ba­ rakada aynı şeyi yapacak hem.» diyeceksiniz ama şuna bakın.» Defterini taburpapazının suratına doğru uzat­ tı: «Buyrun okuyun: Taburpapazı Matyas. Bir borçlu Karpatlar'da öldü. bana olan borcu iki bin kuron. sert. açıkça görüyorsunuz. günü koleralı hastalar pavyonunda öldü. Belki siz: «Benden yana kor­ kacak bir şey yok. amansız davranmazsam bu savaştan iflâs etmiş olarak çıkacağım. «Aynı işi yarın da ben yapacağım. hiç umursamadan ilk rastladığı koleralı has­ taya son dinî telkinleri yapmağa gidiyor. Asteğmen Prachek Rus cephesinde esir düştü.. Teğmen Jonata'nın bana yedi yüz kuron borcu vardı.

Rica ederim emirerinize söyleyin de işlerimize burnunu sokmasın. Siz de asker olup cepheye gidince sayın ra­ hiple ben bir âyin yaparız. «Bu iş sıkmağa başladı beni artık: Sanmış­ tım ki bu adam bizi eğlendirecek. birkaç yüz kuronluk âdî bir olay yüzünden beni rahatsız ediyor.» dedi.» «Şvayk: «Saygısızlığımı hoşgörün sayın rahip.» Taburpapazı alacaklısının orada olduğunun farkında değilmiş gibi yaparak: «Şvayk oğlum.» dedi.» Cevabı Şvayk verdi: — «Biliyorsunuz. Tam böyle bir akşam. Kendini bilen her askerin yapacağı da budur zaten. gülünç hikâye­ ler anlatacak ama görüyorsun ya. Ben de öyle olsun isterim. bu gibi hallerde terbi­ yeli bir insan gibi davranırım hep çünkü. Yoksa çıkarlarınızı sa­ vunmaktan geri durmıyacağım.» İnatçı adam: «Sayın rahip. sana «işlerime burnunu sokma. Sen olmadan bu evde hiçbir şey yapılamıyacağını anlamış ol­ ması gerekirdi oysa. sivilleri de askere alıyorlar şimdi. «İş çok cid­ di. Çok istiyorum bir anlaşmaya varmamızı. «Öyleyse işlerinize karışmamam için bana ke­ sin emir vermeniz gerek. benliğimi Tan- ku tu py ıld ı ız .ARSLAN ASKER ŞVAYK 223 kötü durumdayım. ben­ den büyük bir huşu ve Tanrı'ya tam bir yöneliş isteyen böylesine önemli bir dinî törenin arifesin­ de bu adam gelmiş. sizi hatırlasın da düş­ man hatlarından atılan ilk şarapnelle hesabınızı görsün diye yüce Tanrı'ya dua ederiz. Sanırsınız ki bu savaş bütün bana borcu olanları yeryüzünden silmek için baş­ ladı sanki. Buradan kendi arzusuyla çıkıp gitmeyi istemekte bu bay haklı.» diyeyim istiyor.» dedi.

» Şvayk gidip bu lâfları adamın kulağına bağı­ ra bağıra söyledi ama bizimki hiç oralı olmadı. Sen kendin söy­ le ona.224 ARSLAN ASKER ŞVAYK rı'dan uzaklaştırıyor ve son defa olarak kendisi­ ne: «Bugün beş para alamazsın benden. Taburpapazı öylesine büyük bir is­ tek ve ateşlilikle Tanrı'ya yöneldi ki saat geceyarısını geçtiği halde onun dairesinden şu şarkının yükseldiği duyuluyordu hâlâ: Bİ2 askerler köyden yola çıktık mı Yol üstünde bütün güzel kızlar başlar ağlamağa. Bir kez daha sizi kapı-dısarı etmem gere­ kiyor. der­ ler ya.» Taburpapazı kalkıp pencerenin önüne gitti: «Öyleyse ben de bu herifi sana teslim ediyorum Şvayk. Ne istersen yap onu. ku tu py ıld ı ız . Ona tek bir söz daha söyleme­ ğe niyetli değilim artık.» de ona.» Çabuk ve zarif bir hareketle az önce yaptığı marifeti tekrarladı. Şvayk alacaklıyı omuzundan kavrıyarak: «Pe­ şimden gelin bayım. Bizim için kutsal olan bu gecenin tadı kaçacağa benziyor.» dedi.» dedi.» demek zorunda bırakıyor. «Hak oyunu üçtür. Şvayk: «Bizim efendi sana metelik vermiyecek. O sırada taburpapazı da pen­ cerenin camında parmaklarıyla trampete çalar gi­ bi yaparak bir cenaze marşı döktürüyordu. Taburpapazı: «Şvayk. Derin düşüncelere adanan bu gecede çeşitli olaylar geçti. sor bakalım ona: Bizim evde daha ne kadar kalmak istiyor?» — «Paramı almadıkça surdan şuraya git­ mem.

sayın rahip. Fakat taburpapazı gelmeden bir gece önce iki­ si de öldü.» «Kof gürültü» derken Şvayk aşırı lâf etmiyor­ du hani. Hastanenin kaleminde: «O ikisinin hiçbir şe­ ye ihtiyacı kalmadı artık. Yedeksu­ bay da onun gibi yapmağı kendisine görev bilmiş­ ti. Birkaç bacaksız da arabanın pe­ şinden koşuyordu. * İki asker kendilerine son dinî telkinlerin yapıl­ masını istemişlerdi: Biri yaşlı bir yarbaydı. 15 . Şvayk çıngırağıyla cehennemi bir gürültü ya­ pıyordu ama kaldırımlara sıralananlar pek fazla sayıda değiidi. saygı ile duranları kutsayordu.» dedi. ku tu py ıld ı ız F. İkisi de Karpatlar'da karınlarına birer kurşun yemişlerdi.ARSLAN ASKER ŞVAYK 225 Bizim arslan asker Şvayk da şarkıya katılarak efendisine eşlik ediyordu. Yol boyunca Şvayk habire çıngırak çalı­ yor.» dedikleri zaman Şvayk fena bozuldu: «Hepsi kof gürültüymüş bunların. «Bir çuval inciri berbâdetti o iki zavallı. öbürü de yedeksubay olan bir banka memuru. yatakları da yanyanaydı. beyaz bir peçeteye sarılı neftyağı şişesini elin­ de tutan taburpapazı da kaldırımlarda başları açık. İçlerinden biri arabanın ardına asıldı mı öbür çocuklar onu arabacıya fitneliyor­ lardı. Yaşlı yarbay ustalıklı bir hesap sonucu kendisine son dinî telkinlerin yapıl­ masını istemişti: Bir rahibin duaları sayesinde sağ­ lığına yeniden kavuşacağını umuyordu.

başçavuşa: «Araba pa­ rasıyla piskoposun okuyup üflediği kutsal yağ için Levazım Dairesi elli kuron borçlu bana. Burada da kutsal yağ şişesi büyük bir ilgi toplamaktaydı. Kalemde taburpapazı yaptığı işin para yönü­ nü çözümlemekle yetindi. ikide bir başını arkaya atıyor. peşinden açtı ağzını yumdu gözünü: — «Tanrı'yı almışlar da dörtnala götürüyor­ lar! İnsan bunların peşinden böyle koşarsa tıka­ nıp ölmesi işten değil. bir haç işareti yaptı. Taburpapazınm bu isteği kendisiyle hastane komutanlığı arasımda <çok ateşli bir tartışmaya yol açtı.» dedi. ara­ bacının boyuna şaklattığı kamçının gürültüsüne karışıyordu.» Çıngırağın sesi atı da huylandırıyordu. kendini üç kez takdis ettirdikten son­ ra. Arabanın peşinden dörtnala koşan bir kapıcı kadın nihayet Vodickova sokağında onu yakalıyabildi. son dinî telkinlerin Tanrı aşkına bedava yapılacağını sanmayın ha! Bir süvari subayı haralarda ek bir iş gördü mü bunun için ayrıca ücret alır. yere tükürdü. ku tu py ıld ı ız .» Bunlar olup biterken Şvayk da efendisini nö­ betçiler odasında bekliyordu. Taburpapazı yumruğunu birkaç kez ma­ sanın üstüne vurarak şöyle bağırdı: «Yüzbaşı. Bu da yerinde bir şeydir.226 ARSLAN ASKER ŞVAYK Çıngırağın sesi bu veletlerin çığlıklarına. Birta­ kım eski anılar uyandırmış olmalıydı hayvanda bu ses. bu ayrıca elli kurona patlardı size. İki yaralının son dinî telkinler yapılıncaya kadar bekleyemeyişlerine üzüldüm ama. çıngırağın tem­ posuna ayak uydurarak danseder gibi hareketler yapıyordu.

ARSLAN ASKER ŞVAYK 227 Bir asker: «Tüfeklerle kasaturaları temizle­ mek için bu yağ benim çok işime yarar. Bu herif bütün dünyayı kap­ layan tanrısal bir barıştan sözetti bize: «Tanrı sa­ vaşı sevmez. «İyi bir Hristiyana dü« şen görev. ve ne görüyoruz? Bütün ülke­ lerin kiliselerinde papazlar: «Ordumuz muzaffer olsun!» diye dualar ediyorlar.» Bir başkası da söze karıştı: «Askerleri çırılçıp­ lak gömüyorlar. Çekya . üniformaları da yaşayanlara ver­ mek için saklıyorlar.» dedi.Moravya yaylasındaki bir yerden gel­ me genç bir acemi asker: «Lâkırdıyı değiştirelim arkadaşlar. Bir onbaşı yattığı yerden seslendi: «Sen emirerisin.» dedi. dinin sırlarını deşmeğe de çalışmıyalım n'olur!» diye yalvardı. Ne palavra! İşte. Bu hastanede kaç askerin gömül­ düğünü gördüm ben. İnsanların sonsuza dek barış içinde yaşadıklarını. Elimde olsa hepinizi cepheye. sonra da savaşı kazanmaktan sözediyorsun. Tanrı'dan evrensel bir genelkurmay başkanı gibi sözediyorlar: Bütün cephelerdeki harekâtı tek elden yöneten bir genel­ kurmay başkanı. birbirlerini kardeş gibi sevdiklerini görmek ister. ummaktır.» diye ekledi. savaşın en civ civli dönemindeyiz.» dedi. kesik bacaklar. bir şarapnelin gelip senin kafanı ko­ paracağını ummak.» dedi. Yaşlı bir redif askeri. Şvayk: «Zaferi bekliyerek yapıyorlar bütün bunları. kollarla dolu kaç araba gördüm. Bize bütün anlattıkları palav­ raymış. acemi ere sinsi sinsi ba­ kıp şöyle dedi: — «Evet. Günün bizim köye dinciler partisinden bir milletvekili gelmişti. siperlerin içine ku tu py ıld ı ız .

Neydi bütün bu işin anlamı? Sivilken öğretmenlik yapan bir asker. mayın döşeli alanlar üzerinde göbek attırırdım. «Sonra. bugün sıra sende çünkü. Başına geleni anlamağa vakit bulamadan ölmeğe vakit bulursun. Cephe gerisindekilerin hepsi sözleşmişler. vızgelir bize. Hiç kimse savaş ala­ nında kendini öldürtmek istemiyor..» Acemi er içini çekti. maki­ neli tüfeklerine doğru sürerdim. Kar­ nına bir kurşun yemek. koğu­ şu da iyi süpürmeğe bak. Palavradır bu güneş lekeleri. Bir güneş lekesi insanlık için büyük bir felâketi haber verir hep. keyiflerine bakıyorlar.» Onbaşı onun sözünü keserek: «Bu ukalalıkları kendine saklasan iyi edersin.» Şvayk. Bacakla­ rıyla karnının. «Bu güneş lekeleri palavra değil. Bu kadar genç olduğuna üzülüyor: «Niçin tam da mezbahaya götürülen hayvanlar gibi delikanlıların ölüme yollandıkları bir çağda dünyaya geldim sanki?» diye sönmüyor­ du.» de- ku tu py ıld ı ız .. savaşların güneşteki leke­ lerden ileri geldiğini söylüyorlar. ya da patlayan bir şarap­ nelle paramparça olmak da hoş şeydir. Bizden daha kurnaz onlar!» Şvayk cevap verdi: «Bana sorarsan bir süngü­ nün bağrını delmesi kadar güzel şey yoktur. vücudunun geri kalanından ayrıla­ rak başını alıp gittiğini görünce insan şaşırır her­ halde.228 ARSLAN ASKER ŞVAYK gönderirdim. K u r t kapanla­ rına düşürür. merak etme.» dedi. Kartaca'nın zaptı. Bize de yaptıkları gibi topunuzu bir­ den koşar adımla düşmanın süngülerine. Bizi bu dertten kurtaracak olan onlar değil. acemi erin aklından geçenleri anlamış gibi şöyle dedi: — «Kimi bilginler.

üzerinde leke var mı. «böyle yaparsanız öldükten sonra Tanrı inayetini üzerinizden eksik etmez. Ama gel gör ki Ulusal politika gazetesi bu adaya vaktinde gitme­ di.ARSLAN ASKER ŞVAYK 229 di.» demişti. Bu saye­ de hâlâ yaşıyorum. ya­ kında bir felâket olacak. evde otururum hep. heyecanlıydı. daha iyi birer insan olmalarını öğütlüyor.» dedi. Leke gördüm mü hiç bana bakmayın çocuklar. posta dediğin hiçbir zaman doğru dürüst işlemez çünkü. «Onları da­ ha üstün bir ruhsal düzeye çıkaracak yerde. mendebur bir şeydi. Hatırlarsınız. onlar da hemen çöp sepetine atıyorlardı bunları. bugün ne zaman bir yere git­ meğe niyetlensem. Taburpapazıyla uzun uzun konuştu: «Savaş çok kötü etki yapı­ yor askerlerin ruhları üzerinde. soylu hanımefendilerin kurdukları ('As­ kerin dinî eğitimi derneği» nin bir kadın delegesiyle karşılaştı. her sabah gelip hastalarla yaralılara kutsal tasvirler dağıtıyor. Bu volkan lâv püskürmeğe başlamadan ön­ ce bir profesör Ulusal Politika gazetesinde bir ma­ kale yazmış: «Güneşte kocaman bir leke var. Çirkin. insanlar işi haber alamadılar. ger­ çek birer hayvan haline sokuyor. Martinik adasını yıkıp yerle bir et­ mişti. "Bir gün böyle bir leke görmüştüm.» Taburpapazı hâlâ yol masrafları için çekişip dururken. o akşam da Nusle'deki Banzett meyhanesinde bi temiz da­ yak yedim.» Alt kattaki koğuşta askerler ona dillerini çı- ku tu py ıld ı ız .» diyordu. Kocakarı askerlere işledikleri günahlar için tövbe etmelerini. O gün. hapı yutmak zo­ runda kaldılar. Sapsarıydı. yok mu diye güneşe bakarım. Pele adlı bir ya­ nardağı vardır.

onlarla da çarşıda­ ki gibi çekişe çekişe pazarlık etmek zorundayım.» Sonra başladı askerin dinî eğitiminden ne an­ ladığını sayıp dökmeğe: «Ancak Tanrı'ya inanan ve derin bir inanca sahip olan asker imparatoru uğrunda yiğitçe savaşır ve ölümden korkmaz. n'olacak!» Şvayk'ın elinde tuttuğu küçük «okunmuş» yağ şişesini görünce suratı asıldı: «Bunu da pabuç­ larımızı cilalamak için kullanırız.» dedi. hırsız çetesi. Papaz: «Şvayk. ku tu py ıld ı ız . Ölecek her kimsenin ruhunun kurtulu­ şunu sağlamağa hazırım ama. «Gerçekten korkunç şey bu. — «Birazını da sokak kapısının kilidini yağ­ lamak için kullanırız. patırdısız olarak. Taburpapazı her türlü nezaket kuralını bir ya­ na bırakıp gitmek için izin istemeseydi bu çenesi düşük kadın lâfın sonunu hiçbir zaman getiremiyecekti belki. kendilerine iyilik yapmağa gelen bu kadına «traşçı karı».» dedi.» dedi.230 ARSLAN ASKER ŞVAYK karıyorlar. «kilise faresi» gibi adlar tak­ maktan çekinmiyorlardı. böylesi daha iyi. Birkaç dakika sonra araba onları eve getiriyordu ama bu sefer gürültüsüz. cen­ nete gideceğini bilir çünkü. gidiyoruz!» diye bağırdı nöbet odasına doğru. halk çok bozuldu. Taburpapazı: «Bir daha son dinî telkinleri yapmağa gidersem iki olsun.» Yapılmayan son dinî telkinler faslı da böyle­ ce sona ermiş oldu. sayın rahip. «Başka birini bulsunlar. Gece siz eve dönünce kilit dehşetli gürültü yapıyor. Herifler kendi hesaplarından başka şey düşünmü­ yorlar.

senin o eşsiz emirerini bana ku tu py ıld ı ız . oyunu ney­ le sürdüreceğini bilemediğinden sordu: — 'Bizim emireri Şvayk'a karşılık kaç para ödünç verebilirsiniz bana? Eşsiz bir budaladır. Benzerlerinin arasında en âlâsıdır.» Teğmen Lukas cevap verdi: «Valla. daha doğrusu. Papaz efendi şimdiye dek bizim sempatimizi kazanmıştı ama anlatacağımız olay. Hiç kimse onun gibi bir emirerine sahip olma­ mıştır. yüz kuron ödünç verebilirim sana. yir­ mi bir oynanıyordu. iskambil oyunun­ da kaybetti onu! Eskiden Rusya'da serf'lerin de başına gelirmiş bu iş. çok ilginç heriftir. Zâlim kader onun taburpapazıyla olan dostça ilişkilerine bir­ denbire son veriverdi. En geç öbür güne dek pa­ rayı geri vermezsen. Bu kaza hiç beklenmedik bir tarzda olup bitiverdi. Bizim Şvayk'ın kaderini elinde tutan taburpa­ pazı son meteliğine kadar kaybetmişti.XIV ŞVAYK TEĞMEN LUKAS'IN EMİRERİ OLUYOR Şvayk'ın mutluluğu kısa sürdü. onu gözlerimizden iyice düşürecek nitelikte­ dir. Teğmen Lukas'ın evinde ya­ pılan bir subaylar toplantısı sırasında oldu bu. Gerçekten. taburpapazı Şvayk'ı teğmen Lukas'a sattı. ya da.

«Onun o masum bir hayvanı andıran bakışlarına nasıl dayanabilece­ ğim?» Emireriyle karşı karşıya gelince: «Azizim Şvayk. «Uclan bakalım yüz kuronu. İl­ kin herşey yolunda gidiyordu. Başka bir tramvaya aktarma ederken: "Keşke iki yüz kuron isteseydim. Bo­ yuna ağlayıp sızlamaktan başka şey yaptığı yok.» Bir süre çekindi. Boyuna sopa çektim ama boşuna. Bu yüzden iki ön dişini de kırdım.» diye düşündü. fakat bu da hiçbir şeye yaramadı. üstelik eline ne geçerse çalıyor.» dedi. bir onlu geldi ama her seferinde bir «vale» çeken.232 ARSLAN ASKER ŞVAYK «transfer» edersin. Ben metelik­ siz kalıncaya kadar da böylece sürüp gitti bu. öbür gün ya paranı alırsın. alçakça satmış ol­ duğunu gayet iyi biliyordu çünkü. Bir kerejsinde eli­ me bir as. Benimki çekilir şey değil. bir başka sefer de.» dedi. Apartımanının kapısını açarken: «Çok iğrenç bir iş yaptım. ya Şvayk'ı. sâdık uşağını yok pahasına.» Bunun üzerine taburpapazı aldırmaz bir tavır­ la: «Anlaştık. Borcunu ödeyemiyeceğini. Bütün gün evine mektup yazıyor boyuna. sonunda yirmi biri çıkardı yine de. Oyunda korkunç bir şanssızlığa uğradım. bankodaki adam. üzüntüden baskın çıkıyordu. Az sonra devam etti: — «Sonunda seni kaybettim yavrum! Seni re­ hin gösterip yüz kuron ödünç aldım. ö b ü r gün bu ku tu py ıld ı ız .» diye düşünüyordu ama duyduğu pişmanlık. «Görülmemiş bir iş geldi bugün ba­ şıma. Her gördüğüm sefer suratına bir tokat aşkediyorum ama çaresini bulamadım bu işin." Taburpapazı yüz kuronu da kaybedince kös kös evinin yolunu tuttu.

ARSLAN ASKER ŞVAYK 233 parayı geri vermek zorundayım.püklüm: «Bende on dokuz var. Çok üzgünüm gerçekten.» Şvayk cevap verdi: «Bende yüz kuron var.» dedi. seni de kaybettim.Sonra: — «Hay aksi şeytan!» diye sızlandı. «Kadere karşı savaşamaz insan. Teğmen Lukas'ın pençesine kap­ tırdım seni. Senin yüz kuronunu da. teğmen Lukas'ın emireri olacak­ sın. kâğıt mı elinize çok seyrek geldi yoksa? Kâğıt gelmezse kötüdür bu.. Ayrılacağımız gün de yakın.» Kâğıdı alınca da: «Banko!» diye ekledi . iş çok yolunda gitti mi bu da felâket ku tu py ıld ı ız . Bana da kâğıt verin. Kader benden daha baskın çıktı. yoksa benim emirerim değil. Taburpapazı elinde kalan son kırk kuronu sü­ rerken süklüm .» Taburpapazı hemen atıldı: «Ver o parayı ba­ na da hemen teğmene götüreyim.» dedi.» Şvayk sakin sakin sordu: «Banko mu yüksek­ ti. Senden ayrılırsam çok üzülürüm doğrusu.» Taburpapazı hâlâ masa başında oturmakta olan oyunculara muzaffer bir tavırla bağırdı: «Bor­ cumu ödemeğe geldim. Eve dönerken Şvayk'ı kurtarmağa kimsenin gücü yetmiyeceğine. onun teğmen Lukas'ın emire­ ri olmasının kaçınılmaz bir iş olduğuna inanmış bulunuyordu: — «Yapacak hiçbir şey yoktu. ödünç verebilirim size isterseniz. Kasa­ daki oyuncu: — «Yirmi kazanıyor. «Yirmi bir yerine yirmi iki sayı var elimde. ama çoğu zaman da daha kötüsü olur.. Şvayk'cığım.» İkinci turda yine banko yapmak istedi.» dedi.

n'olursa olsun kaybetmek için otu­ za kadar çekmek istiyordu ama bunun yerine iki tane «as» çekmez mi? Hiç istifini bozmadı: «On altı alıyor. Bunun üze­ rine başladılar. kasadaki paranın yüz elli kuronu bulduğu­ nu görünce öfkelendi. Ötekilerin uğra­ dıkları şanssızlığı tasavvur edemezsiniz. Yaşlı Voyvoda sapsarıydı. Kasada da yirmi kuron birikmişti. kasa da bizim tenekecideydi. Baca temizleyicide topu topu on beş vardı.» dedi. Bizim yaşlı Voyvoda şansın öteki arkadaşlarına da gülmesini istediği için: «Eğer bir «papaz» ya da bir «sekizli» çeker­ sem kasayı devredeceğim.» dedi.» diye fısıldaşmağa başlamışlardı: «Vaktiyle dayak bile yemiş bu yüzden. canı da fena halde sıkılmıştı. Zderaz'da Voyvoda adında bir tene­ keci vardı. kasadaki para art­ tıkça artıyordu.» deyip duruyordu. Ötekiler: «Voyvoda hiyle yapıyor. yüz kuronu çoktan bulmuştu. Ne «pa­ paz» çıkıyordu. Şanssızlık diye buna derler işte. Bir baca temizleyicisi vardı. Kimsede bankoyu iflâs ettirecek para yoktu.234 ARSLAN ASKER ŞVAYK getirir hatta. avuçtakini kaybetmişlerdi. Hepsinin namuslusu oydu halbuki. Gidip bir kahvenin arka tarafında is­ kambil oynardı hep. Her turda oyuncular on kuron koyuyorlar. ne de «sekizli». Öte­ kiler el dekini. Beri yan­ dan da boyuna: «Bir «papaz» ya da bir «sekizli» çekersem kasayı devredeceğim.» diyorlardı. Voyvoda baba çoktan bık­ mıştı bu işten. Bir seferinde işe şeytan ka­ rıştı. Kasadaki para ise beş yüz kuronu bul- ku tu py ıld ı ız . para da ortada kalıyordu hep. adam arkadaşlarına: «İki meteliğine yirmi bir oynasak. var mısınız hadi?» dedi. bizim yaşlı Voyvoda boncuk boncuk terliyordu. bankoyu iflâs ettirmek için evine gidip para aldı.

Peşinden: «Hepimiz kâğıtlarımızı aça­ lım. o sırada bir sinek uçsa duyulurdu. Voyvoda'nın önünde bin kuron yığılı kaldı hep. öyle oynıyalım. Baca temizleyici bir buçuk milyon. beş parasız kalmıştı. Yaşlı Voyvoda kâğıtlarını açtı ve ne dersiniz. mahsus da yapsa yirmi biri aşması imkânsızdı. bunu vermiyerek her­ kesi şaşırttı. bu parayı aldı. kendine getirdiler. Bu iş birkaç saat sürdü.» diye anlaştılar. Çıt çıkmıyordu. yardım edin de ipi keselim. Sonra şans getirsin diye iskem­ lesini ters çevirdi.» dedi. bir daha demiyordu. Fakat açık oynamak zorunda olduğundan. paraları kalmadığı için «bono imzalıyalım. geçip masanın başına oturdu. Ama ne paha­ sına olursa olsun ölmek istiyordu adam. Kimsede metelik kalmamıştı. gözlerini yumdu: «Banko!» di­ ye bağırdı. Mey­ haneci: «Şimdi ya bir «as» ya da bir «onlu» çeke­ ceksin: Ondan sonra da kaybetmezsen kafamı ke­ serim!» dedi. Bira fabrikasına ödemek için para da hazırlamıştı. kumara devam ettiler. Boyuna: «Bir «pa­ paz» ya da bir «sekizli» çıktı mı kasayı devrede­ ceğim. Kalkıp mutfağa gitti.» dedi. ilkin iki yüz kuron sürdü. Ötekiler bu hali görünce afalladılar. kö- ku tu py ıld ı ız . Beş dakika sonra çırağı gel­ di: «Patron kendini asıp canına kıymış. Bütün para Voyvoda'nın önünde yığılmıştı. Yaşlı Voy­ voda bir «yedili» daha çekti.ARSLAN ASKER ŞVAYK 235 muştu bile. onu da alıkoydu. Adamın boğazındaki il­ miği çıkardılar.» diyor. Meyhaneci ise bıyık altından gülü­ yordu. Meyhaneci yerinde duramıyordu. Elinde bir yedili vardı. bir «yedili» daha çekmez mi? Patro­ nun suratı yemyeşil oldu. Bizim yaşlı Voyvoda bu elde kaybetmek için varını yoğunu vermeğe ha­ zırdı. yirmi biri yapmıştı bile çünkü.

000. Meyhaneye girer girmez ordakiler Voyvoda'ya: «Sen yokken tıp öğrencisi iki milyondan. Yaşlı Voyvoda'nın ne halde olduğunu tasavvur edemezsiniz. buldu da. Fakat geri geldiğinde: «Yine kazandın. sekiz kuronu tehlikeye atmış olan bir kaldırımcıydı: — «Bu yaşlı Voyvoda gibi bir herif geberirse toprak bile kabul etmez onu. Bizim ihtiyar kaybet­ mek için umutsuz çabalar yapıyordu. ku tu py ıld ı ız . yerini başkasına bırakıyordu. meyha­ nenin kapıcısı 800. Polisler: — «Sen düş önümüze. Kasada da beş yüz bin kurondan fazla bono birikti. şu kâğıtlarıma sen bak. Baca temizleyiciye: »Ben biraz dışarıya çıkıyo­ rum. Yalnız kasada 300.» dedi.» dediler. ötekinin elinde topu topu on dört var­ dı. Tesadüf bu ya. İkide bir kal­ kıp bir yere gidiyor.000 kuron var­ dı. yaşlı Voyvoda on beş­ te kaldı mı.» diyordu hep. biz de peşinden geliyo­ ruz. tekmeliye tekmeliye karnını deşmeli. en çok homur­ danan da. Şapkasını bile giymeden başladı Myslikova sokağında koşup polis aramağa. Yepyeni bir deste iskambil açtılar ama du­ rum değişmedi.» diyorlar­ dı ona.» dedi. bir tıp öğrencisi de iki mil­ yon borçlanmıştı. Tam o sırada polisler içeriye girdiler. Sözgelimi. hemencecik: — «Filân meyhanede kumar oynanıyor. Herkes ters ters bakıyordu ona. kapı-dışarı edip köpek gibi suda boğmalı. Kaldı­ rımcı: «Kaçalım!» diye bağırdı ama bir işe yara­ madı bu. Polisler iskambillerle ortadaki paraya.236 ARSLAN ASKER ŞVAYK şebaşındaki kömürcü bir milyona yakın.» dediler. ama bono olarak tabiî. Nihayet aklına gel­ di. kapıcı üç milyondan fazla kaybetti.

Ayağının altında çiğne beni. Para­ nın tam tutarı yüz altmış milyondu. istediğin kadar döv . kendi­ ni Monte Carlo'da sanacak insan. sana izin. ısır. Biliyor musun ne biçim adamım ben?» Yaşlar içindeki yüzünü yastığa gömerek hafif. Yüzüne bakmağa cesaret edemi­ yorum..ARSLAN ASKER ŞVAYK 237 bonolara elkoymuşlardı bile.» Fakat taburpapazı acısını bir türlü unutamıycrdu. Olayı haber verdiği için mükâfat ol­ sun diye onu salıvermişler. elkonan paranın üçte birini kendisine vereceklerini söylemişlerdi. gebert. Zâlim kadere kurban gibi tes­ lim ettim seni. Ertesi sabah Şvayk'la göz göze gelmemeğe ça- ku tu py ıld ı ız . Bu da onun kafasını karıştırdı: Sabah erkenden gidip bir dü­ zme çelik kasa ısmarladı. aşşağılık herifim ben!» Sonra hemen uykuya daldı. Geceyarısına doğru epey güçlükle efendisi­ ni yatırdığı sırada talihsiz kumarbaz hâlâ hıçkınyordu: — «Seni sattım ben.. Yaşlı Voyvoda'nın dışında herkes ertesi sabaha dek kara­ kolda kaldı. arkadaşım. pisi pisine sattım. Polisler kasada bir buçuk milyardan fazla bono.. onu da küçük po­ lis arabasına tıktılar.. Oradakilerin hepsini de karakola götürdüler.» dedi. Polis komiseri ortaya sürülen pa­ raların tutarını öğrenince: «Olur şey değil. para olarak da bin beş yüz kuron buldular. sonunda Şvayk punç hazırlamak zorunda kaldı. hakettim bunu. Kömürcü direnmek istedi. «Beni lanetle. Oyunda şansı olmak di­ ye buna derler işte.» diyordu. alçak bir sesle ekledi: — «Alçak.söv.

yani yeni emireri olduğu halde çıkageldi.. «Punç yapması­ nı da iyice öğret. halk türkü­ lerinden meydana gelme acayip bir şarkılar karı­ şımı söylemek ihtiyacını duydu. Büyük İskender'in bile bir emireri vardı belki. saygıyla arzederim.» Şvayk'la halefi o geceyi punç yapıp içerek hoş bir tarzda geçirdiler. derebeylik çağında bu işi. Hep Şvayk'la göz göze gelmekten kaçınarak: «Yapacağı işleri anlat ona. dürüst yüzünü yeni efendisi teğmen Lukas'a ilk kez gösterdi: — «Taburpapazının iskambil oyununda kay­ bettiği Şvayk benim teğmenim..238 ARSLAN ASKER ŞVAYK lışarak erkenden çıktı ve gece geç vakit yanında bodur birisi. Muhakkak olan şu ki. Don Kişot'un sadık uşağı Sanço Pansa da başka şey miydi alt tarafı? Emirerlerinin yüzyıllar boyunca tarihini bilginler niçin yazmadı­ lar diye şaşarım hep. Sabah uyanınca ayaklarının üzerinde zar .» dedi. çırağına: «Senden yana içim rahat. merak etme.» dersin. Yarın da gider.zor durabilen bodur er. iş tamam. teğmen Lukas'a: «Ben geldim.» dedi. Subaylar en eski çağlardan beri emireri kul­ lanırlar. şövalyelerin hizmetinde olan paralı askerler görüyorlardı.» Arslan asker Şvayk hemen o sabah açık yü­ rekli. Yazsalardı Almaviva Dükü­ nün Toledo kuşatmasında emirerini yemiş oldui ku tu py II ıld ı ız .» dedi. Şvayk. «Bu marifetlerinle taburpapazının işine gelirsin.

Bi­ zim modern çağımızda ise emireri tipi epiyce de­ ğişmiştir. ne de doğruyu söyler. doğruyu söylemek. erdem.ARSLAN ASKER ŞVAYK 239 ğunu öğrenirdik. Be­ ri yandan. Almaviva Dükünün asil ruhlu Fernando'su gibi kendini tuzsuz yedire­ cek kadar fedakâr örnekler vermekten uzaktır. alçak gö­ nüllü. 1912'de. Bugünün emireri ne sofudur. Kitaba göre bu mesleğe girmek iste­ yenlerin sahip olmaları gereken nitelikler şunlarmış: Sofuluk. adamcağızı tekmeleye ku tu py ıld ı ız . çağının ülküsel insanını gerçekleştirmek zorundaymış. Emirerinin eti insanın ağzında eriyormuş. efendisine hayatı zehir etmek için her çeşit dalavereyi icat etmenin yolunu bu­ lur. tedhişin hüküm sürmesidir bu. namuslu olmak ve çalışmak­ tan yılmamak. yiğit. bugünün subaylarının da otoritelerini korumak için emirerlerine karşı amansız bir sava­ şa girişirlerken her çareye başvurduklarını görü­ yoruz. İstirya'daki Graz şehrinde çok gürültü patırdı koparan bir dâva. Bir bakıma. gözüpek. bir emireri. Sözün kısası. efendisini dolandırır ve yaşantısını çoğu zaman cehennemî hale sokmak için elinden geleni ardına koymaz. kurba­ nını tuzlamağa bile vakit bulamamış. şu anda ele aldığımız ko­ nuya ilişkin değerli birtakım belgeleri ortaya koy­ muştur: Emirerini hep tekmelemek alışkanlığını edinmiş olan bir yüzbaşı. tadı da tavuk etiy­ le eşek eti arasında bir şeymiş. Yeni emirerleri kuşağı. Kurnaz bir köledir. Bu soylu kişinin anılarından öğ­ rendiğimize göre karnı öylesine açmış ki. Bavyera'da askerlik sanatına ilişkin olarak ya­ zılmış bir kitapta da emirerlerine verilen öğütler yer almıştır. Yalancıdır. ne erdem­ lidir.

Bu emirerine nişan verilmesi için subayı. Bir emireri sırf kazları çalıp pişirmekte usta olu­ şundan ötürü birinci sınıf gümüş madalya almış­ tı. olağanüstü bir yi­ ğitlik ve yararlık örneği vermiştir. piyade alayında yararlıkları böyle değer­ lendirilmiş bu kahramanlardan birkaç tane vardı. «gözde» payesine yükselir. İzinler hakkında o.» Kimi hallerde de «emireri». O da bunları su­ bayına öylesine bol bol ikram ediyordu ki. adam her gün bunları yiye yiye midesini şişiriyordu. Şu hale göre emirerinin kişisel hayatının hiçbir önemi yoktur. 91.ufaklı bir sü­ rü madalyaya hak kazanıyorlardı: Yiğitlikleriyle değerlerinin yerinde mükâfatlarıydı bunlar. Bütün assubaylar onun gözüne gir­ meğe can atarlar.» ku tu py ıld ı ız . bir köleden ve üste pazarlık her işi gören bir hizmetçiden başka şey değildir o. herşey yolunda gitsin diye «birifing»lere bile bur­ nunu sokar. Harp Divanı. Bir şamar oğlanından. subayın an­ cak iki kez böyle bir iş yapmış olduğunu bahane ederek kendisini beraat ettirdi. kes­ tiği kestiktir. Savaş sırasında bu gözdeler irili . Bir başkası da ikinci sınıf gümüş madalya al­ mıştı: Elinin altında kendisine evden gönderilmiş çok nefis yiyecekler vardı çünkü. yet­ kili makama şunları yazmıştı: «Birçok savaşlarda ölümü hiçe sayarak ve sal­ dırıya hazırlanan düşmanın ateşi altında subayı­ nın yanından hiç ayrılmıyarak. Bu koşullar altında da onun kendisini birtakım kurnazlıklarla korumağa kalkışmasına şaşmamak gerek.240 ARSLAN ASKER ŞVAYK tekmeleye öldürmüştü. bölükte yahut taburda astığı astık. karar verir.

Sözgelimi emireri: «Saat ikiyi otuz beş geçe kirişi kıracağız.ARSLAN ASKER ŞVAYK 241 Oysa herifin savaştaki tek marifeti. Bütün gün çikolata ye­ mekten. subay peksimedi ziftlenmekten.» dedi mi. harekât plânlarının ve birliklerin sa­ vaşta alacakları yerlerin hiçbir gizli yanı yoktu. tek başına bir kutu konserve alıyordu. kendi yemeklerini sanki lokantadaymış gibi ısmarlıyordu. subayının sigarasını içmekten. Emireri aşçıyla da sıkı ilişkiler sürdürüyordu. Matrası konyak. Bütün gün yemek kazanlarının çevresinde dolaşıp duruyor. bölük eminiyle beraber bir üç­ lü meydana getiriyorlardı. ya da romla doluydu her zaman. Beş kişiye bir kutu hesabiyle konservelerin dağıtımında emireri. saat tam ikiyi otuz beş geçe Avusturya askerleri «düşmanla teması kesi­ yorlardı». o dolaylardaki kü­ mesleri yağma etmekten ibaretti. Savaş yalnız emirerinin subayına karşı olan durumunu değiştirmek gibi bir sonuç yaratmakla kalmadı. onu bütün askerlerin nefret ettikleri kişi haline de getirdi. Emireri bölük komutanının emireriyle de da­ ima sıkı ilişkiler kuruyor. subayının sofrasından ve kendi yemeğinden artanları ona yediriyor. Bu üçlü için subayın yaşantısının. saatler boyunca kendisine ye­ meklerle tatlılar pişirmekten ve tören ceketiyle gezmekten başka iş yapmıyordu. 18 . cepheden uzakta ve kaşla göz arasında. Bu iki asker. En kulağı delik manga. onbaşısının emireriy­ le sıkı-fıkı olduğu mangaydı daima. ku tu py ıld ı ız F . ken­ disinin yararlandığı çıkarlara onu da ortak edi­ yordu.

Böyle anlarda kendi eşyasıyla subayının eşyasını alıp önceden hazırladığı bir sığınağın içinde siniyor. Benim çorbaya da biraz karaciğer koy. bilirsin pek âlâ. Mangadan mangaya dolaşır­ ken rastladıklarına: -Telefonu geri çekiyorlarmış galiba. O zaman subayının ya­ ralanmasını candan diliyordu. emirerliği sıfatından yararlanarak hem kendisi arabaya biniyor. telefon kesildi. «Dün safi kemik yutturmuş­ sun. Eşyası hep yanında olduğu halde. Si­ perler bombardıman edilince yiğitliğini pantolo­ nuna koyuveriyordu. Avusturya ordusunun mekkârisini pek seviyor. Çevresine panik saçmak için işe bir gizlilik çeşnisi veriyordu hep. hem eşyasını yüklüyordu. bitkin bir insan gibi yürüyor­ du. Yayan gitmek zorun­ da kalınca yorgun. «Tamam. Sırası­ na göre bu iş için hasta arabalarından yararlan­ maktan bile kaçınmıyordu.» diyebildiği zaman ise hayatından pek memnundu. kendi eşyasını kurtarıyordu.242 ARSLAN ASKER ŞVAYK — «Bana şöyle yağlı tarafından bir parça ver bakiyim. çok içerilere çekilme olanağını sağlıyacaktı bu. battaniyelerden birini de kalkan gibi kullanıyordu. Geri çekilişin tadını onun kadar çıkaran hiç kimse yoktu. Bu gibi durumlarda subayının eşyasını bıra­ kıyor.» diyordu.» diyordu gizlice.» Emirerinin bir marifeti de ordu bozanlıktı. zor da kullanarak. ona çünkü. Siperde. mekkârinin beklemekte olduğu kur­ may karargâhına dek kendine bir yol açıyordu. cephe gerisine. yanında subayı olmadan esir düşer- ku tu py ıld ı ız . Mermilerle şarapnellerin başı üzerin­ de ıslık çaldıklarını unutacak hale geliyordu o za­ man. dalak yemem ben.

«İki vali­ zim daha vardı. ba­ şında da kocaman bir bohça taşıyordu. Orada tifodan öl­ dü. Herbiri Sokol. Bugün Çekoslovakya'nın en ücra yerlerinde bile eski emirerlerine rastlanır: Bunlar Birinci Dünya Savaşındaki yiğitçe davranışlarıyla övün­ meğe bahane ararlar hep. Niş. askerleri ağaçlara asılmış görmekti. As- ku tu py ıld ı ız . yanındaki eşya da ölüm döşeği oldu onun için. emireri eski efendisinin eşyasını da almaktan hiçbir zaman geri durmuyor..» dedim. Piave mevzilerini hücumla zaptetmiştir ve söylediklerine inanmak gerekirse herbiri birer Napoleon'dur. iki beylik battaniye. muhbirler de vardı. kazaklar çaldılar. Hiçbir zaman unutmıyacağım bu askerin ha­ lini. Ara­ larında gammazlar. yanında beş küçük valiz. Evden taşınırken kullanılan canlı bir arabay­ dı sanki ve bunca yükle Ukrayna'nın hemen he­ men tümünü baştan başa katetmişti. bir de yastık vardı.ARSLAN ASKER ŞVAYK 243 se. Rusya'da esir düşüp Kiyef'ten geçerek Dubno'dan Darnice'ye giden askerlerle birlikte yol alan bir emireri görmüştüm. Nihayet Taş­ kent'te ölüp yüklerini taşımaktan kurtulana ka­ dar nasıl olup da yüzlerce kilometrelik yol gitti­ ğini hiçbir zaman öğrenemedim..» diye de sızla­ nıyordu üstelik. Eski subayının malı olan arka çantasından başka. Bütün zevkleri. Dubno. her gittiği yere on­ ları da götürüyordu. — «Onun üzerine bizim albaya: «Kurmaya te­ lefon edin de ileriye atılabileceğimizi söyleyin.» Bunlar çoğu zaman gerici inançlara sahipti­ ler ve öbür askerlerin nefretini kazanmışlardı.

bozgunun arife­ sinde Avusturya . III Çek asıllı olan teğmen Lukas. Bunların hepsi de Çekti zaten. İleride yedek subay olacak «bir yıllık gönüllü hizmet» adaylarına kurs göster­ mekle görevliydi. diyordu. Kısacası. Harp okulu teğmeni iki yüzlü bir adam. emirerleri sonsuz bencilliğe sahip bir sınıf halindeydi. «Ama bu­ nu bağıra bağıra söylemekte yarar yok. Herkesin içindeyken Almanca konuşuyordu. Üst'lerinden korkmuyor. Bölüğü her zaman buğday ambar­ larında rahatça barındırmanın yolunu buluyor ve çoğu zaman. hem karada hem suda yaşayan bir çeşit yaratık haline sokmuştu.244 ARSLAN ASKER ŞVAYK kerler bilekleri çaprazlama arkadan bağlanarak ayaklarının ucuyla yere zar . Çoğu zaman kendilerine bir sır söylermiş gibi : «Çek olduğumuzu biliyoruz».Macaristan monarşisinde görü­ len muvazzaf subay tipinin ta kendisiydi. bu di­ li yazıyordu da ama Çek dilinde yazılmış kitapları okuyordu daha çok. Ben de Çekim. Bunun dışında fena adam değildi. Talim alanına giderken ya da dönüş- ku tu py ıld ı ız .» Çek olmayı bir çeşit gizli derneğin üyesi ol­ makla bir tutuyordu: Girilmesi tehlikeli olan bir dernek. parasını cebinden ödeyerek.zor değecek tarzda asılıyorlardı ağaçlara. askerle­ re içki ikram ediyordu. biliyorsunuz. manevralarda bölüğüne çocuğu gi­ bi bakıyordu. Askerlerin yürüyüşte şarkı söylemelerinden hoşlanıyordu.

kimseye eziyet etme­ diği için askerler seviyorlardı onu. savaş gü­ cü disipline bağlıdır.» diyordu. Üni­ formanı temiz tutmazsan. O olmadı mı askerler esen her rüzgârın önünde eğilen sazlara benzerler. Çoğu zaman bağırıp çağırıyordu.ceketinin bir düğmesi kopuktu. Assubaylar karşısında tir tir titriyorlardı. Niçin? Sözkonusu olan. sivil hayatta bunun far­ kına bile varmazlar. disiplin herşeyden önce gelir. Yarın tüfeğini temizlemek için sökmeği gereksiz bulmağa başlarsın. Kasatu­ ranı meyhanede unutursun. Ama gel gör ki böyle bir savsama senin ceza görmene yol açıyor. bu çapaçul­ luğun başlangıcı olur. Arpalar torbadan uçmuş. Bölüğünün yanısıra yürüyerek o da şarkı söylüyordu: Geceyarısı bir de baktık. apaçık bir şey bu. Dün teftişte. Şinanay nay da şinanay nay! Doğru bir insan olduğu. orduya karşı görevini ye­ rine getirmiyorsun demektir.» diye düşünüyorsun. Bugün düğmeni dikmezsin. düğmelerin eksikse ya da üstünkörü dikilmişse. zavallı bir düğme değildir.ARSLAN ASKER ŞVAYK 245 te de şarkı söylesinler istiyordu. gerçek­ ti bu. sizleri nizama. intizama alıştırmak zorunluğudur. sonunda da nöbette ku tu py ıld ı ız . «Ama başka n'apabilirim ki. Ordunun maneviyatı. evet. sözlerini özenle seçiyordu çünkü: — «Sana istemiyerek ceza veriyorum oğlum. Bu yüzden niçin hapis yatacağını güçlükle anlıyorsun. En sert başçavuşu bile kuzuya çevirmek için bir ay yetiyordu ona. ama kaba küfürler etmiyordu hiçbir zaman. «Bu da önemli bir şey mi.

Görevini savsar­ san ergeç daha ağır cezalara çarptırılırsın. Bunu önlemek için. Bu boş zamanlardan yararlanıp düşün taşın ve anla ki ce­ za. Bir kanaryası. Genel olarak askerlere karşı dürüst davranı­ yordu ama emirerlerinden nefret ediyordu. bir de av köpeği vardı. Ceza gören askeri daha iyi bir as­ ker yapmak amacıyla kullanılan bir eğitim ara­ cı. Ar­ tık umudunu kestiğinden. kusur­ suz bir davranışla örnek olarak onları yola getir­ meğe çalışıyordu ama çabaları boşa gidiyordu hep. Karakterinde Bohemya'nın güneyindeki Çek köylüsünün ahlâkından bir şeyler kalmıştı: Sık or­ manlar. Peşpeşe ku tu py ıld ı ız . teğmen dalkavukluktan tiksinirdi çünkü. boyuna azarlıyarak. Basıyordu tokadı. Sırf senin iyiliğin için. İşte bunun için ceza veriyorum sa­ na. bizim sizlerden öcalışımız değildir. maviye çalan yeşil göllerle dolu bu yö­ renin bir köyünde doğmuştu.» diyordu. Hep dalavereci düzenbaz emirerlerine düşmek talihsiz­ liğine uğramıştı çünkü. bir eğitim aracıdır sadece. sana beş gün katıksız hapis.» Teğmen Lukas'ın çoktan yüzbaşı olması gere­ kirdi ama Çek oluşundan ötürü gösterdiği sakıntı hiçbir işine yaramadı: Üst'leriyle olan ilişkilerinde­ ki toksözlülüğünden dolayı terfii boyuna erteleni­ yordu. Bütün bunların nedeni o zavallı düğmedir hep.246 ARSLAN ASKER ŞVAYK uyuya-kalırsın. emirerlerine hayvan cin­ sinin aşağı bir türü gözüyle bakıyordu. bir Ankara kedisi. oğlum. Yıllar yılı boyuna emireri değiştirerek emirerleriyle becelleşiyordu ama her seferinde içini çekerek : «Eskisinden beter bir avanak daha. Hayvanları da seviyordu zaten.

Şvayk'tan önceki emirerlerinden biri zavallı hayvanı Pankrace'deki köpek «kampına» götürüp belediye memurlarına öldürtmüş. hoşuna gitmese de hatta. şöyle dedi ona: — «Taburpapazı Katz salık verdi seni bana. Hemen şunu söyleyim bak: Ben çok titizimdir. Zavallı av köpeği ise bü­ tün emirerlerinden ölesiye dayak yiyordu. desem atmalısın. Hepsi de sanki sözbirliği etmişçesine. Teğmene gezintiye çıkardığı sırada köpeğin kaybolduğunu söyliyerek işin içinden çıkıvermişti. hiçbiri de yıllanıp kalmadı burda. apar-topar bö­ lüğüne geri gönderdiler onu çünkü. en küçük yalanı çok ağır cezalandırmayı prensip edinmişimdir. onun bu tavsiyesine lâyık olacağını umarım. Ne diye bakıyorsun öy­ le?» Teğmen bunları söylerken Şvayk kanaryanın duvara asılı kafesine bakmaktan kendiri alama- ku tu py ıld ı ız . Elim­ den çok emireri geçti. kanar­ yayı açlıktan öldürüyorlardı. teğmen Lukas'ın emirerlerine en ağır suçu işledik­ leri zaman ettiğinden daha çok işkence ediyorlar­ dı. Şvayk teğmen Lukas'ın hizmetine girdiğini haber vermek için onun karşısına çıktığında yeni subayı kendisini odasına aldı. bütün emirlerimi hiç homurdanmadan yerine getirmek gerek. İçlerinden biri. zaman doğruyu söylemek. Sana: «Kendini ateşe at. Fakat zâlim emireri cezasını hemencecik buldu. kedi­ nin bir gözünü çıkardı. bu işlemin ücreti olan on kuronu da seve seve cebinden ödemişti. Benim yanımda her . En ufak dalavereyi.ARSLAN ASKER ŞVAYK 247 yanında çalışan bütün emirerleri bu hayvanlara.

öbürü de Von Kaunitz adında bir yüzbaşı.» — «Sayın tapurpapazı hiç aldanmamış. Subayın sorusuna karşılık vermek zorunda kalınca tatlı bir sesle şöyle dedi: — «Harz cinsi bir kanarya görüyorum orda. Aldanmamış gibime geliyor.248 ARSLAN ASKER ŞVAYK mıştı. unutmayın haaa! Bugün günler­ den çarşamba. saygıyla arzederim teğmenim.» Teğmenin sözünü yarıda bıraktığına aldırma­ dan. Bizim alayda askerliği­ mi yaparken aptallığım yüzünden çürüğe çıkardı­ lar beni. haa! Yarın da perşembe gelecek haaa!» derdi. Lukas iyice bir çıkışmağa hazırlanıyordu ki Şvayk'ın yüzündeki o ışıl ışıl masum ifadenin far­ kına vardı: — «Taburpapazı seni bana salık verirken sıfır numara aptal olduğunu da söyledi. Şvayk esas duruşu hiç bozmuyor. say­ gıyla arzederim teğmenim. sol elinin bir parmağını burnu­ nun sol deliğine. O da askerlik kurallarına uyarak subayının ku tu py ıld ı ız . Bu adam sokakta gezerken. Bunun üzerine başladı kapıyla pencere ara­ sında gidip gelmeğe. sağ elinin baş parmağını da bur­ nunun sağ deliğine sokardı hep. Bizimle birlikte talime çıkarken sanki geçit yaptıracakmış gibi sı­ raya dizer: — «Askerler. Birkaç kez Şvayk'ın önünden geçti. kılı kıpır­ damadan subayın yüzüne bakıyordu. ileri derecede aptallık yüzünden h e m ! İki kişiydik: Birisi bendim. Teğmen Lukas ne düşüneceğini bilemiyen ya da anlamak istemiyen bir insan edasıyla omuzla­ rını silkti. ayıptır söylemesi.

hapı yuttu demek­ tir. Ama zavallının öylesine dili dolaşıyordu ki sonun­ da: «Yok yok. Anlıyorsun. İnsan kekelemeğe başladı mı.ARSLAN ASKER ŞVAYK 249 gözlerinin içini okumak için bakışlarıyla izliyordu onu.» dedirtti. İkinci seferinde öğretmen çok seyrek bulunabilen bir böceği ormanda aramağa geldiğini söyledi. Pelhrimov yakınındaki bir köyde Vanek adında bir öğretmen vardı. Oradan öğretmen mahkemeyi boyladı. saygıyla ar­ zederim.» dedi. Hele yalana hiç taham­ mül edemem.» deyiverdi. Şvayk'ın bakışında öylesine bir saflık ifadesi vardı ki. orman korucusu Spera'nın kı­ zıyla kırıştırıyordu. benim evimde herşeyin yerli yerin­ de. Adam öğretmene haber yolla­ dı: «Bir daha seni ormanda. hiç acıma­ dan cezasını veririm. Öğretmen de cevap olarak onun kızıyla ormana hiç gitmediğini bildirdi. Ama bir seferinde kızı beklerken orman korucusuyla hapahap karşılaştı. Yalan söylemek kadar kötü şey yoktur. teğmen Lukas aptal yüzbaşının hikâyesi­ ni duymazlıktan gelerek devam etti: — «Evet. Korucu da buna inandı. tavşanlara tuzak kurmağa geldim. korucu da söz verdiği gibi o ufak iş­ lemi öğretmenin üzerinde uygulamağa başlıyacaktı ki adamcağız yeminler ederek . tertemiz olması gerek. Bununla bir­ likte iş çok basitti: Doğruyu söylemiş olsaydı tuzla ku tu py ıld ı ız . Korucu doğruyu söylediğine onu yemin ettirdikten sonra alıp doğru jandarma karakoluna götürdü. Yalandan nefret ederim. «Bitki koleksi­ yonumda bir çiçek türü eksikti de onu toplamağa geldim ormana. kızımın peşinde yaka­ larsam tuzla karıştırılmış at kılını geri yanına so­ karım. değil mi?» — «Çok iyi anlıyorum teğmenim. hapisaneyi de boylayacaktı az kalsın.

bu da çok iyi şeydir. Başıbozuk bir serseri de­ ğil de iyi bir asker kılığında olmalı insan. her gün dünyaya ye­ niden gelmiş gibi olur. Şvayk'ı dinlemek için teğmen yeniden otur­ muş. «Bütün anlattıkları aptalca palavralardan iba­ ret.250 ARSLAN ASKER ŞVAYK karışık at kılıyla iş tatlıya bağlanacaktı. bunların söyleniş tarzı. bunu yaptım. kendisi de kendinden memnun kalır: «Bugü­ nü de namusumla geçirdim. Atletizmdeki koşuları ele alalım örneğin: Bi­ risi hiyle yaptı mı hemen diskalifiye edilir.» demeği daha uygun bulurum. Bir tek emirerim vardı. herkesten saygı gö­ rür.» diye düşünüyordu. Tuhaf şey: Az-çok asker kılığında bir emireri bir türlü bulunamıyor. Dürüstlüğe ge­ lince. lâkırdı uzayınca da emirerinin postallarına bakmağa başlamıştı. Böyle bir iş tam da benim amcaoğlunun başına geldi. üniforma temizlenip ütülenmiş. bütün düğmeler dikilmiş olmalı.» diyebildi mi yatağı­ na yatarken kendi kendine. «Ama ben de çoğu zaman aynı çeşit enayilikler söylemiyor muyum? Değişen tek şey.» Şvayk lâfını bitirince teğmen kendine çeki düzen vermek ve otoritesine toz kondurmamak için şunları söyledi: — «Benim evimde kunduralar daima iyi bo­ yanmış. Ben şu fikirdeyim ki insan doğruyu söylemekle en iyi işi yapmış olur. Namuslu bir insan her yerde. İnsan bu sayede daima ilerliyeceğinden emin olabilir. savaşkan bir asker görünüşündeydi ama gel gör ki büyük üni- ku tu py ıld ı ız . saygıyla arz ede­ rim. Açıksözlü olmak her zaman için iyi­ dir. Ben uygunsuz bir iş yaptım mı hemen gelip : «Ben şunu yaptım.

kâğıt oyunundan artan boş zamanlarını dolduran bir konu üzerinde cere­ yan etmekte olduğundan. içlerinden bazıları da ora­ da kaldıkları sürece. Sonra da: «Günaydın patron!» demez mi? Yani şunu de­ mek istiyorum. Evinin ruhu kadınlardı. teğmenim. teğmenim.» dedi. ki bir hanım misafir geldi mi nasıl davranmak gerektiğini çok iyi bili­ rim. kahveyi dökünce sırtımı haşladı. Çünkü haber vermeden «küt» diye içeri­ ye girersem hanım için bazen çok kötü olabilir bu. Görevini sadakat­ le yerine getirmesi. yüzündeki aşıklık kay­ bolmağa başlamıştı.» Bir süre sustu. evde olup bitenleri kimseye anlatmaması gibi şeyler üzerinde de özellikle dur­ du: — «Çoğu zaman hanım konuklar gelir bana. Şvayk. «Geceyi de burada geçirirler bazen. anlaşıldı mı?» — «Çok iyi anlıyorum. ertesi gün pansiyoncu bayan da tam pek uslu otur­ madığımız sırada kahveyi getirmez mi? Kadınca­ ğız korktu. saygıyla ar­ zederim. hanımlara karşı daima çok nâzik davranmak gerek.» dedi. Konuş­ ma kışladan.ARSLAN ASKER ŞVAYK 251 formamı çaldı. sonra Yahudi eskicilere götürüp sattı. talimden. Birkaç düzinesi bir­ den bu işe koyulmuşlar.» Teğmen: «Evet. geçici sevgilerinin bu sığına- ku tu py ıld ı ız . ertesi gün işim olmadığı zaman yani. Kadın arkadaşları sa­ kin bir yuva kurmuşlardı ona. öyle. Sonra başladı Şvayk'a yapaca­ ğı işleri yeni baştan anlatmağa. O zaman kahvemi­ zi yatağa getirirsin ama ancak ben seni çağırdığım zaman. Bir seferinde ben de bizim eve bir kız getirmiştim.

252 ARSLAN ASKER ŞVAYK ğını binlerce hoş ve yararlı nesneyle zenginleştir­ mekten zevk almışlardı. Mut fak için de durum aynıydı. Tabak. Yatak odasıyla yemek odasının her köşesine bir kadın elinin değdiğini görmek mümkündü. ortadan kaybolduktan üç hafta sonra bulabilmişlerdi an­ cak: O da yatağın başucuna bir koruyucu melek. Kahve işleten bir kadın. Teğmene sevgi­ siyle birlikte ayrıca sebze ayıklama ve doğrama makineleri. Bu gibi eşya yapan bir fabrikatörün cömert eşinin hediyesiydi bunlar. bir kahve değirmeni ve başka birçok şeyler de vermişti. on altıncı günü de kocası gelip onu oradan almıştı. tavalar. sev­ gililerinin çokluğuna rağmen fabrikatörün karısı­ na da duygularını ateşli bir tarzda gösterme ola­ nağını buluyordu oysa. Bir hanım kızı da annesiyle babası. kaz ciğeri ezmek için özel âletler. teğmen Lukas'ın evin­ de on beş gün kalmış. ızgaralar. her yana vazolarla biblolar yerleştirerek teğmenin yatak odasını gerçek bir budvar haline sokmağa kalkışmıştı. hem giriştiği bu işe son vermişti. karı­ sının hem aşk macerasına. ten­ cereler. Fabrikatörün ka­ rısı teğmenin kendisinden başka daha yirmi kadar sevgilisi olmasına dayanamadığı için. bir hafta sonra çekip gitmişti. Mutfaktaki kap-kaçak pırılpırıldı. Tam duvara asmak için bir kuma­ şı işlemeğe başlıyacağı sırada kocası gelmiş. Genç teğmenin çamaşırla­ rına da adının ilk harflerini hoş bir tarzda işleye­ rek süslemişti. Pehlivan yapılı teğmen. ku tu py ıld ı ız . çatal-bıçak takımlarına hiç di­ yecek yoktu. Bu kadın teğmene bir sofra örtüsü işlemişti.

en iyi ipek kretondan üç tane baştan aşağı «ajurlu» gömlek. saygıyla arzederim. yeni emireri tekmil haberini şöyle verdi ona: — «Teğmenim. bir takım hâtı­ raların. Şvayk evin içine çeki-düzen vermek için elin­ den geleni yaptı. sizin kanaryayı yedi. tanışıp anlaşsınlar diye onları bir araya getirmek istedim. teğmenim. «Çok geç geleceğim. bir korse ve birçok çorap teki vardı. bunların resimleri albümünü süslüyordu.» di- ku tu py ıld ı ız . saygıyla arzederim. kapının önünde namustan. Eve gözkulak ol. herşey yolunda ama kedi kötü bir iş yaptı yalnız. çok zen­ gin işlemelerle süslü dört tane hanım külotu. keten mendiller.» dedi. kedinin bakımıyla ilgili emirler de verdi. onlara kötülük ettiklerini bilirim. Teğmen Lukas: «Bugün nöbetçiyim. Bu yüzden de. dürüstlükten sözeden bir takım öğütler eklemekten de geri dur­ madı. yadigârların koleksiyonunu yapmağa baş­ lamıştı.ARSLAN ASKER ŞVAYK 253 Teğmen Lukas orada olmayan sevgilileriyle de sürekli olarak mektuplaşıyor. Efendisi geceyarısından sonra eve dönünce. herşeyi yer­ li yerine komağa gayret et. — «Kısaca anlatacağım bunu size. Birkaç zamandan beri ken­ disinde «fetişizm» eğilimi belirmiş. Kedilerin kanaryalardan hoş­ lanmadıklarını. Koleksiyonunda birkaç jartiyer.» Lukas: «Nasıl oldu bu iş?» diye gürledi. Tembelliği yüzünden defettiğim emireri bugün cepheye gidiyor: Dikkat et de senin de başına gelmesin bu!» Kanaryanın. «Kedi bir münasebetsiz­ lik yapmağa kalkarsa gününü gösteririm ona.

saf bir adam mısın sen böyle?» — «Sizin dediğiniz gibiyim gerçekten.» Bunları söylerken Şvayk'ın öylesine içten. teğmen geriledi. herkesin iyiliğinden başka şey istemiyorum ama sonunda hem kendi başımı. kanaryanın ötüşünü. nasıl da keyifli keyifli mırlıyordu! Kedilerin müzik kül­ türü olmadığı. Bu namussuz kediye ne türlü bir ceza vermeli ki onu haketmiş olsun. teğmenim. Kuş serçe olsaydı hadi neyse ama. çocukluğumdan beri peşimi bırakmıyor. ama ina­ nın ki canını yakmadım. hem çevremdeki ku tu py ıld ı ız . İşleri her zaman en iyi tarzda yoluna komayı düşünüyo­ rum. Harz cinsi bir kanarya! Bi görseydi­ niz. hayvanları çok severim çünkü. gerçekten açıksözlü. Kediyi adamakıllı azarladım. başını koparıverdi zavallı kuşcağızın. kedisini terbi­ ye etmek için üç kanaryadan oldu ama öyle güzel bir sonuç elde etti ki. Ama o hergele kedi benim davranmama bile vakit bırakmadan kanaryayı «hart» diye ısır­ dı. ilkin dövmek için emirerinin üzerine doğru yürümüşken. bundan hiç­ bir şey anlamadıkları için. kanarya sırtına bile konsa kedi aldırmıyordu.254 ARSLAN ASKER ŞVAYK ye düşündüm. teğme­ nim. dü­ rüst bir bakışı vardı ki. tüylerine daha başka şeylerine varıncaya ka­ dar nasıl da ağız tadıyla yiyordu kuşcağızı. Vak­ tiyle bizim evde bir şapkacı vardı. Kedini­ zin böyle hayvanca bir iş yapacağı aklımın kena­ rından bile geçmemişti. kanaryayı kafesinden çıkarıp kediye kok­ lattım. Bu da alnımın karayazı­ sı. kararlaştırasınız diye sizi bekledim. saygıyla arzederim. sevmedikleri söylenir. Ben de şapkacı gibi yapayım dedim. bir sandalyeye oturup sordu: — «Bana baksana.

çok namuslu davranıyordum çünkü. Sebep de neymiş biliyor musunuz? Papağan kedinin miyavlayışını taklid ederek onunla mat­ rak geçiyormuş da ondan! Ama kediler dokuz can­ lıdır. Syupart mağazasında bir kedi bir papağanı ye­ mişti.» dedi. Sahiden istedim kedinin kanarya ile dostluk kurmasını ama kedi kanaryayı yediyse. sonra bazı kimseler de kendilerine cins bir köpek yeri­ ne yarı-ölü bir hayvan sattım diye bana takazada bulunuyorlardı. seviyor musun?» Şvayk: «En çok köpekleri seviyorum. yoksa mümkünü yok öldüremem. Bavyeralı köpek yetiştiricisi Armin von Barnheim'ın köpek ağılından gelme cins köpekler diye sattım. Alıcıları hoşnud etmek için ku tu py ıld ı ız .ARSLAN ASKER ŞVAYK 255 herkesin başını derde sokuyorum. Birkaç yıl oluyor. teğmen Lukas öfkesini unutarak sordu: — «Sen hayvanlardan anlıyorsun galiba. Sonra herkes soykütüğü istiyordu benden. iyilik dolu gülümseyişini bırak­ madan. Onun çektiği bu nutuk muhakkak ki Hayvanla­ rı Koruma Derneğinin bütün üyelerini öfkeden kudurturdu. Bir tuğla harmanında doğmuş zavallı so­ kak köpeklerini.» diye emrederseniz kapıya sı­ kıştırıp ezmem gerek onu. Bu konuda öylesine bilgili göründü ki. «İşini bilene çok para kazandıran bir alışveriştir bu çünkü. Başlangıçta benim için iyi yürümüyor­ du bu. ikisi de tanışmağa vakit bulamadılarsa suç bende değil ki.» Sonra Şvayk en masum tavrını ve insanın eli­ ni ayağını kesen. On­ ların hallerini biliyor musun. Ben de soykütükleri bastırmak zorunda kaldım. teğmene kedileri öldürme sanatını öğret­ ti. «Gebert şunu.

Bir beşincinin etkisi de topallatır onları. Diyelim ki bir köpek çok yaşlı­ dır da tüyleri kırçıllaşmıştır. Onu Moravya'daki bir alıcıya satmak. böyle bir köpek satın aldım. teğme­ nim. Ya da köpek büyükbabadır ama siz onu dokuz aylık bir ku tu py ıld ı ız . burnunun üstündeki tüyler bir üçün­ cüden.256 ARSLAN ASKER ŞVAYK gerekliydi bu. cins oldukları söylenebilecek köpek­ ler ise seyrek bulunur. Beni en çok uğraştıran da onu kırçıl bir renge boyamak oldu. Kulakları birinden. adı Balaban'dı. kafalarının kulaklardan burun deliklerine kadar olan bölümü bir dördüncüden gelmedir.» Teğmen Şvayk'ın köpekbilim üzerindeki bu anlattıklarını can kulağı ile dinlediğinden. bacaklarının paytak olmayışına şaşıyorlar­ dı. onları sa­ tana düşer bu iş. İçlerinde bazılarının anası­ nın ya da büyükanasının herhangi bir sokak köpeğiyle çiftleştiği olur. o da devam edebildi: — «Hanımlar saçlarını boyarlar ama köpekler kendi tüylerini kendileri boyayamazlar. Büyük köpek ağıllarının hepsinde yapılır böy­ le dalavereler. Bu kadar uzak yerden. ortaya ne çeşit bir köpek çıkacağını varın siz düşünün artık. av köpeği diye yutturmak zorunda kaldım. tâ Almanya'­ dan gelen böylesine değerli bir köpeğin uzun tüylü oluşuna. kendi köşesinde oturu­ yordu hep. Hayvancağız ortalıkta gö­ rünmekten bile utanıyor. Babalarının sayısı bir düzüne kadar olduğundan. Bir altıncının ise boyunu-bosunu almışlardır. kuyruğu başkasından. Siz de onu bir yaşın­ daki bir yavru diye satmak istiyorsunuz. sonra bazılarının da birkaç tane babası olmuştur ve bunların herbirinden bir şey kalmıştır onlara. Bir seferinde acıdım.

ARSLAN ASKER ŞVAYK 257 yavru diye yutturmak istiyorsunuz. Yine diyelim ki birisi geldi. sokaktan gelip geçenlere yaltaklanır. sonra bir vete­ rinerin kendisine verdiği ilâçtan. böylece canlı. O zaman toz boya alırsınız. Ulm'da yetişen cinsten bir buldok almak is­ tedi ama sizde de bir tazı var. Ama asıl yapıl­ ması gereken. kızılderili oyu­ nu oynuyorlardı. Şimdi de yeni bir papağan almak istiyorum ama arsız olmasın. onu öyle tavlamak gerektir ki buldoğun yerine cüce bir tazı yavrusu alarak cebine koyup hayatından memnun. Sert sert havlar. yepyeni gibi görünür. dişlerini de zımpara kağıdıyla temizlersiniz.dolu bir hal alıverir hemen. 17 . «Kaçıp bir bahçeye gitti. Güçlü kuvvetli olsun diye arsenik yedirirsiniz ona. Papağanın kuyruğunu kopardı­ lar. Satışa çıkarmadan önce sarhoş olsun di­ ye ağzına biraz konyak akıtırsınız. Diyelim ki birisi ta­ zı almak istiyor da sizin elinizin altında zağar cin­ sinden bir av köpeği var ancak. ku tu py ıld ı ız F. tüylerini de Avusturya polisleri gibi başlarına taktılar. çakırkeyf bir belediye meclisi üyesi gibi tıpkı. alıcının zihnini iyice çelmek için ona boyuna palavra sıkmaktır. orda da muzur bir takım veletler vardı. paslı bıçakları temizlemek için kullanılan zımpara ka­ ğıdıyla. suda eritirsiniz. Zavallı papağan öldü sonunda: İlkin kuyruksuz kaldığı için utancından. hayvana bunu sür­ dünüz mü kapkara olur. yaşlı hanım beni görmeğe geldi: «Benim bir papa­ ğanım var.» dedi. Köpek satışıyla uğraştığım sırada bir gün. İşte o zaman alı­ cının zihnini tazı yerine av köpeği alacak tarzda çelmesini bilmek gerektir. çıksın gitsin. deli .

tüyleri diktir. Ama elimde yaşlı bir buldog vardı.» Lukas cevap verdi: «Köpekleri çok severim. teğmenim. Köpek onun oturduğu evdeki herkesi ısırmış çünkü. vakit geçirmek olanağını buluyormuşsun çünkü. yalnız.» Ne yap­ malıydım? Böyle bir papağan yoktu elimde. Sence hangi tür köpek daha iyidir? Bana ar­ kadaşlık edebilecek bir köpek arıyorum. teğmenim. teğmenim. bilmem ki. hapisane kaçkınını andırır bir hali vardır bu yüzden. Ogün bugün kocakarıyı gör­ medim bir daha. Bunun üzerine. Bir köpeğim olsa ona iyi bakacak­ sın. ikide bir küfür etmesin. Anladığıma göre bütün köpek türlerini ta­ nıyorsun sen. herkes hoşlanmaz bundan. Cepheye köpeklerini de götüren arkadaşlarımın yazdıklarına g ö r e . bıyıkları da çok serttir. Öyle çirkindir ki bu yüzden güzelleşir. kadın gitmek için kapıyı açtığı sırada: «Yumur­ caklar bunun da kuyruğunu koparsınlar da göre­ lim bakalım..258 ARSLAN ASKER ŞVAYK terbiyeli olsun. av köpeği çok iyi bir türdür. çok da akıllıdır sonra. papağanın yerine ona buldoğu yutturmak için t a m üç saat dil dökmek zorunda kaldım.» — «Bana kalırsa.. öğrendiğime göre Prag'­ dan çıkıp gitmek zorunda kalmış. Gözleri görmüyordu. O var­ ken o Saint-Bernard cinsi enayi köpeklerin lâfını ku tu py ıld ı ız . İnanın ba­ na. insanın yanında sadık bir kö­ pek bulundu mu savaş daha çekilir hale geliyor­ muş. birsürü de kusuru vardı üstelik.» dedim. şöyle uygun bir hayvan bulabilmek çok güç iştir. Eskiden bir av köpeğim vardı ama. Diplomatik bir anlaşmazlığı çözümlemek kadar güç işti bu. nerde bulacağımı da bilmiyordum. Evet.

Şvayk'ın gevezeli­ ğini yarıda bıraktı: — «Geç olmuş». Hele bir tanesi vardı ki. Böylece sen de bir av köpeği üzerinde bilgi edinmek için bol bol vakit kazan­ mış olursun.» Birdenbire minderden fırlayıp kalktı: — «Tüh! Unuttum gitti be..» Teğmen Lukas saatine baktı.» dedi . Şvayk usullacık mutfağa döndü. uyandırdı: — «Saygıyla arzedeyim teğmenim. İri başlıklar altındaki haberlere göz attığı sırada: — «Vay canına.» Şvayk mutfaktaki minderin üzerine uzandı. Fox-terrior cinsinden daha akıllıdır.. «Osmanlı padişahı Kai­ ser Wilhelm'e harp madalyası vermiş ama bende hiçbir şey yok henüz.» diye mırıldandı. Ya­ rın da nöbetçiyim. ku tu py ıld ı ız .ARSLAN ASKER ŞVAYK 259 etmeyin bana. minderin altındaki «oda» sına çekildi. teğmenin kışladan getirdiği gazetelere göz gezdir­ meğe başladı. ikinci sınıf bir gümüş ma­ dalya bile.» dedi. zavallı kediyi minderin altından çıkardı: — «Sana üç gün oda hapsi. Küt diye yatak odasına girdi. Rahat!» dedi. «Ben gidip yatayım. Sonra yine uykuya daldı. Kedi hiç aldırmadı.» dedi. teğmen derin bir uykuya dalmıştı bile. dedi. «Ke­ di için hiçbir emir vermediniz.» Lukas uyku sersemi öbür yanına dönerken: «Üç gün oda hapsi.

ne bir hanımdan. o kadar. benim haberim yok bundan. kesin bir ta­ vırla da Şvayk'a emretti: — «Al bu bavulları. teğmen Lukas'la acele konuşmak istiyordu.» diye sıkı sıkı tembih etti.» dedi.» ku tu py ıld ı ız . gece geç vakit dönecek ancak. yabancı birisine bıraka­ mam. Yanında iki tane kocaman bavul vardı. «Benden emir almadıkça hiçbir şey yapmıyacaksın. Ters ters: — «Teğmen evde yok. içeriye girdi.260 ARSLAN ASKER ŞVAYK IV Şvayk bir av köpeği bulmak için dışarıya çık­ mağa hazırlanıyordu ki. Şvayk adamın merdivende kaybolan kırmızı kas­ ketini de hayâl-meyâl gördü. Şimdi de ka­ pıyı kitleyip gidecem. sokak kapısının zili sessiz evin içinde şangır-şungur öttü. ben misafir geldim buraya. bir hamal getirip bırakmıştı onları. Şvayk cevap verdi: «İyi ama.» dedi. Ondan tek bir emir aldım : «Bana bir av köpeği bul.» Genç kadın: «Deli misin sen ayol. Kapıyı açınca kar­ şısında bir hanım gördü. Bizim sokakta Belcicky diye bir şekerci var­ dı. dükkânın arkasındaki odada bir adamı yalnız bırakmış. Ama genç hanım böyle sevimsiz bir tarzda karşılanışından yılmadı. Ne ba­ vullardan sözetti. yatak odasına götür!» — «Teğmenimden emir almadan yapamam. siz de giderseniz çok iyi edersiniz. evi hiç görmediğim.» diye çıkıştı. Herif de bir dolabın içinde ne bulduysa aşırıp pencereden kaçmış. Teğmen sizin geleceğinizi söylemedi ba­ na. Teğmenim bugün nöbetçi.

» dedi. sandalyenin üzerine koyu­ yorum. teğmen evi bana emanet etti.» dedi. emir. Zahmetine değmez.ARSLAN ASKER ŞVAYK 261 Misafir hanım ağlamağa başlayınca Şvayk tav­ rını değiştirdi: «Hakkınızda kötü şeyler düşünü­ yorum sanmayın hanımefendi. evden çıktı.» Şvayk bu beklenmedik konuğun ayak direyişinden sıkılmıştı: — «Elimden hiçbir şey gelmez. alın beş kuronunuzu. kartı şık bir zarfa koyduktan sonra utana-sıkıla: — «Al bunu teğmene götür. üzerine bir şeyler yazdı.» Genç kadın biraz yatışmıştı. Şu beş kuron da senin bahşi­ şin. Genç kadın umutsuzlanmıştı. Şvayk anahtarı kilitte iki kez çevirerek kapıyı ka­ padı. İsterseniz benimle birlikte kışlaya gelin. Onun için bir kez daha.» Bunları söyledikten sonra iki bavulu koridor­ dan hole itti. eski bir sarayın ya da bir müzenin bekçisi gibi kilidi gıcırdatarak: «Haydi. ama burada kala­ mazsınız. Kimliği belirsiz kadın da ku tu py ıld ı ız . «Siz de hak vereceksiniz bana. merdivenden indi. çantasından bir kartvizit çıkardı. ben de mektubunuzu teğmene ve­ reyim. «Cevabını burda bekliyeceğim. kapatıyo­ ruz!» diye bağırdı. «İşte. sizi tanı­ mıyorum demektir. Teğmenden kesin emir almadıkça. orada bekleyin. Sizinle böyle konuştuğuma üz­ günüm ama biz askerlere herşeyden önce emir lâ­ zımdır. çok terbiyeli bir tarzda rica ediyorum sizden: Çıkıp gidin lüt­ fen. herşeyden ben so­ rumluyum.» dedi. O zaman cevabı alırsınız ama burada bekle­ mek için inatlaşmayım Kırk yıl bekleseniz nafile.

Sonunda genç kadın rastgele yine sordu: — «Mektubumu kaybetmedin ya?» — «Şimdilik kaybetmedim. sonra nöbetçi- ku tu py ıld ı ız .262 ARSLAN ASKER ŞVAYK köpek yavrusu gibi peşinden geliyordu.» Böylece artık söylenecek söz de kalmadığın­ dan. tıpkı onun gibi bir şey.» — «Nerde bulacaksın onu?» .» — «Bulacağından emin misin onu?» — «Ne bileyim dedim ya canım.» dedi.» Bu sözleri uzun bir sessizlik izledi. Yoldan gelip geçenleri peşpeşe durdursam da hepsine: «Bugün ne?» diye sorsam. onunla ko­ nuşmağa çalışıyordu: — «Kartımı muhakkak vereceksin ona. ikisi de birbirine aldırmaksızın kışlaya kadar yürüdüler. değil mi?» — «Evet. Nizamiye kapısının önünde Şvayk genç kadına: «Siz burda bekleyin. zavallı misafir hanımdı hep: — «Teğmeni bulamıyacağını mı sanıyorsun yoksa?» — «Ben öyle bir şey demedim. tütüncü dükkânından çıktığı sırada ancak yetişebildi ona. ne meraklı insanlar var.» — «Teğmene vereceksin onu. değil mi?» — «Vereceğim dedim ya. Hayret doğ­ rusu. elli defa aynı şeyi soruyorlar sana.» — «Teğmeni bulacağından emin misin?» — «Valla bilmem. Bu çok ti­ tiz emirerini konuşturmağa çalışan.— «Ne bileyim?» Yine bir sessizlik oldu. Şimdi Şvayk'ın yanısıra y ü r ü y o r .

ARSLAN ASKER ŞVAYK

263

lerden biriyle savaş üzerine bir tartışmaya giriş­ ti. Hanım karşı kaldırımdan Şvayk'ı gözlüyor, si­ nirli hareketlerle sabırsızlığını belli ediyordu. Şvayk ise durmadan konuşuyor, suratına da arşi­ dük Karl kadar aptalca bir ifade veriyordu. Büyük Savaşın Olayları adlı dergide çıkan bir resimde ar­ şidükün suratı tam da böyle aptalca bir ifade ta­ şımaktaydı. Resmin altında da: «Avusturya veliahdi bir Rus uçağını düşüren iki pilotla konuşur­ ken,» diye yazılıydı. Şvayk bir sıranın üstüne oturdu, stratejik du­ rum üzerinde askerlere bilgi vermeğe devam etti: Söylendiğine göre Karpatlarda Avusturya ordusu­ nun saldırıları tam bir bozgunla sonuçlanmıştı. Ama beri yandan Przemişl'deki kumandan Gene­ ral Kuzmanek Kiyef'e kadar ilerlemişti galiba. (Oysa aslında General Kuzmanek Przemişl kalesi­ ni Ruslara teslim etmiş, Kiyef'e de savaş esiri ola­ rak gitmişti!) Sırbistan'da ise Avusturya ordusu ihtiyatlı davranarak on tane sağlam dayanak noktası bırakmıştı, çok geçmeden Avusturya askerle­ rini kovalamaktan Sırpların solukları kesilecekti. Sonra Şvayk son çarpışmaları sıkı bir eleştiri­ den geçirdi ve şu parlak buluşu yaptı: Düşmanın her yandan kuşattığı bir askerî birlik, sonunda tes­ lim olmak zorunda kalırdı! Nihayet yeterince konuştuğuna karar vererek oturduğu sıradan kalktı, genç kadına: «Biraz daha sabredin hele,» dedi. Sonra kaleme çıktı, orada teğmen Lukas'ı buldu. Lukas bir asteğmenin çiz­ diği siper krokisini düzeltiyordu. Bir yandan da as­ teğmene: «Sen resim yapmasını bile bilmiyorsun,

ku

tu

py

ıld

ı ız

264

ARSLAN

ASKER ŞVAYK

geometriden de hiçbir şey anladığın yok,» diyor, şöyle devam ediyordu: — «Şöyle yapacaksın bak. Yatay bir çizginin üzerine dikey bir çizgi çekmek gerekti mi onu o biçim çizeceksin ki, yatay çizgiyle dik açı haline gelsin. Anlıyorsun, değil mi? Ancak böyle yapar­ san siperinin çizgisini aşağı - yukarı doğru olarak elde edebilirsin ve düşmandan da altı metre uzak­ lıkta kalabilirsin. Ama siperi bu tarzda çizersen bizim mevziimizi düşmanınkinin içine sokmuş olursun, senin siperin de dikey olarak düşman si­ perinin üstüne çıkar, oysa sana lâzım olan, geniş bir açıdır. Ne kadar basit değil mi?» Sivillikte banka memuru olan yedek asteğmen plândan hiçbir şey anlamıyarak umutsuz gözlerle buna bakıyordu, Şvayk içeriye girip teğmenin kar­ şısında pata çakınca rahat bir soluk aldı. Şvayk: «Teğmenim, aşağıda bir hanım var, size bu mektubu gönderdi, cevap bekliyor, saygıy­ la arzederim,» dedi. Sonra teklifsiz bir tavırla göz kırptı. Mektupta yazılı olanların teğmenin hiç hoşu­ na gitmemiş gibi bir hali vardı. Şunları okudu: «Sevgili Heinrich, kocam beni pek sıkıştırıyor. Muhakkak birkaç gün sende misafir kalmam ge­ rek. Emirerin hayvan herifin biri, ben de perişan haldeyim. Seni seven: Katy.» Teğmen Lukas oflayıp pufladı, Şvayk'ı kale­ min bitişiğindeki boş bir odaya soktu, kapıyı kapa­ dı, bir aşağı bir yukarı dolaşmağa başladı. Niha­ yet Şvayk'ın önünde durarak: — «Hanım senin için: «Emirerin hayvan heri-

ku

tu

py

ıld

ı ız

ARSLAN ASKER ŞVAYK

265

fin biri,» diye yazmış. N'aptın ki ona, söyle baka­ lım,» dedi. — «Hiçbir kötülük yapmadım ona, teğmenim, saygıyla arzederim. Tersine, çok terbiyeli davran­ dım. Asıl o..., eve yerleşmek istedi. Siz bana hiç­ bir emir vermediğiniz için, eve girmesine engel ol­ dum ben de. Düşünün teğmenim, iki tane koca­ man bavulla geldi, yerleşmek için sanki.» Teğmen yine sıkıntıyla oflayıp pufladı, Şvayk da efendisi gibi yaptı. Teğmen Lukas Şvayk'ın iki bavula ilişkin ola­ rak söylediklerini ancak o zaman kavradı: «Nee?» diye bağırdı. — «Teğmenim, çetin iş olacak bu, saygıyla ar­ zederim. İki yıl kadar oluyor. Vojtesska sokağında bir kız tanıdıklarımdan bir döşemecinin evine yer­ leşmişti. Adam kızı bir türlü kapi-dışarı edemiyor­ du, çıkarmak için onunla birlikte kendini de havagazıyla boğmak zorunda kaldı. Kadın kısmı insa­ nın başını derde sokar. Çok iyi bilirim ben onları!» Teğmen de: «Çetin iş olacak bu,» diye tekrar­ ladı. Hakkı da vardı hani. Sevgili Heinrich'in duru­ mu hiç de iç açıcı değildi gerçekten. Kocası tara­ fından çok sıkıştırılan bir hanım muhakkak onun evinde kalmak istiyordu, oysa teğmen tam o sıra­ da Trebon'dan gelecek olan Bayan Micka'yı ağır­ lamağa hazırlanıyordu. Bu hanım her üç ayda bir Prag'a alışveriş yapmağa giderken teğmenin evin­ de iki gün kalıp onun gönlünü hoşederdi. Teğmen iki gün sonra da yeni bir sevgilisini beklemektey­ di. Bu enerjik bakire tam bir hafta düşünüp ta­ şındıktan sonra - bir aya kadar bir mühendisle ev-

ku

tu

py

ıld

ı ız

266

ARSLAN ASKER ŞVAYK

lenecekti çünkü - teğmene ateşini söndüreceğini bildirmişti nihayet. Teğmen süklüm-püklüm oturmuş, kara kara düşünüyordu. Fakat aklına hiç bir şey gelmedi­ ğinden, sonunda geçip masanın başına oturdu ve bir esericedit kâğıdının üzerine şunları yazdı: «Sevgili Katy, akşamın dokuzuna kadar nö­ betçiyim, saat onda döneceğim. Evimi kendi evin bil rica ederim. Emirerim Şvayk'a da her istediği­ ni yapması için emir verdim. - Senin Heinrich'in.» Teğmen: «Al bu mektubu o hanıma ver,» de­ di. «Sana emrediyorum bak: Kendisine ölçülü ve saygılı davran. Her istediğini sanki senin için bi­ rer emirmiş gibi yerine getir. Onu hoş tutmanı, hiç aksamadan ona hizmette bulunmanı istiyo­ rum. Al şu yüz kuronu, hesabını sonra verirsin. Belki bir şey aldırmağa gönderir seni. Herhalde öğ­ le yemeği, akşam yemeği yedir ona ve gereken başka şeyleri de yap. Üç şişe şarapla bir paket de Memphis sigarası al. Şimdilik hepsi bu kadar. Şim­ di gidebilirsin ama yine söylüyorum bak, sana söy­ lemesine ihtiyaç bile kalmadan onun her istediği­ ni yap.» Genç kadın Şvayk'ı bir daha görmek umudu­ nu çoktan kaybetmişti. Elinde bir mektupla onun kışla kapısından çıkıp kendisine doğru geldiğini görünce şaşırdı. Şvayk selâm verdi, mektubu ona uzattı: — «Hanımefendi,» dedi. «Teğmenimden emir aldım. Size karşı ölçülü ve saygılı davranacağım. Her istediğinizi siz bana söylemeğe hacet bile kal­ madan yapacağım, bütün arzularınızı yerine geti­ receğim. Size yemek yedireceğim ve gereken baş-

ku

tu

py

ıld

ı ız

ARSLAN ASKER ŞVAYK

267

ka şeyleri de yapacağım. Teğmen bunun için yüz kuron verdi bana, ama bu yüz kuronun içinden üç şişe şarapla bir paket de Memphis sigarası alaca­ ğım.» Genç kadın kendine gelmişti, mektubu oku­ duktan sonra Şvayk'a bir araba çevirmesini, ken­ disiyle birlikte eve dönmesini emretti. Şvayk ara­ bacının yanına binmek zorunda kaldı. Eve gelince genç kadın iyiden iyiye ev sahibe­ si rolü yapmağa başladı. İlk olarak bavullarını ya­ tak odasına taşıttı. Şvayk halıları silkmek, toz almak zorunda kaldı. Küçük bir örümcek ağı bu ev hanımının öfkelenmesine yol açtı. Bütün bu işler hanımın, teğmenin yatak oda­ sının kendisine sağladığı stratejik mevzide uzun süre yerleşmek niyetinde olduğunu gösteriyordu. Şvayk kanter içindeydi. Halıları dövme işini bitirdikten sonra kadın: «Perdeleri çıkarıp tozunu al, sonra da yatak odasının camlarını sil,» dedi. Bu iş bittikten sonra Şvayk'tan eşyanın yerini değiş­ tirmesini istedi, bu da onun sinirlerinin boşanma­ sına yol açtı. Şvayk eşyayı oradan oraya itiyordu ama kadın memnun kalmıyordu bir türlü. Her an eşyayı yeni bir tarzda yerleştirtiyordu. Çok geçmeden evin içi altüst oldu, misafir ha­ nım da kendisindeki teşkilâtçılık enerjisinin zayıf­ ladığını hissetti. O zaman konsoldan temiz yastık yüzleriyle çarşaflar aldı ve bunları özene bezene yastıklara, yorgana geçirdi. Bu işi şefkatli bir özenle yapıyor, yatağın üzerine eğildiği zaman burun delikleri ar­ zu ile ürperiyordu. Sonra Şvayk'ı öğle yemeği için yiyecek ve şa-

ku

tu

py

ıld

ı ız

268

ARSLAN ASKER ŞVAYK

rap almağa gönderdi. O yokken sırtına saydam bir sabahlık giydi. Bu da genç kadına dayanılmaz bir güzellik veriyordu. Öğle yemeğinde bir şişe şarabı sonuna kadar içti, birçok da sigara tellendirdi. Yemek faslı bi­ tince yatağın üzerine uzandı, beri yanda da Şvayk bir tayın ekmeğini bir kadeh şekerli liköre batıra­ rak tadını çıkara çıkara yiyordu. Birdenbire genç kadının : «Şvayk! Şvayk!» di­ ye seslenerek kendisini çağırdığını duydu. Yatak odasının kapısını açınca Şvayk genç ka­ dının yatağın üzerine sere serpe uzanmış olduğunu gördü. — «Gir içeriye!» Şvayk yatağa yaklaştı. Genç kadın dudakla­ rında acaip bir gülümseyişle emirerinin geniş omuzlarına, iri baldırlarına bakarak bunları ölçüp tartıyordu sanki. Vücudunun güzelliklerini hem gizleyen, hem belli eden ince kumaşı kaldırıp atarak sert bir ta­ vırla: — «Çıkar pabuçlarınla pantolonunu! Gel...» dedi. Böylece de bizim arslan asker Şvayk, kışladan dönen teğmene şu tekmil haberini verdi: — «Emriniz üzerine hanımefendiye titizlikle hizmet ettim, bütün arzularını da yerine getirdim, saygıyla arzederim teğmenim,» dedi. — «Sağol Şvayk. Arzuları çok muydu?» Şvayk cevap verdi: «Altı tane kadar, teğme­ nim. Şimdi de hanımefendi derin derin uyuyor, yolculuk onu yormuş olmalı. Ama merak etme­ yin teğmenim, onun daha benden istemesine ha-

ku

tu

py

ıld

ı ız

kadın olmuş. en iyisi kocasına eşinin burada olduğunu haber vermek. kimseyi çağırmadınız. Aynı koşul altında bir subayın kimse kılına bile dokunamaz. hem âşıkını bir temiz dövmüş. adam da koşup gelmiş. gel al onu. bu ha- ku tu py ıld ı ız . Adama bir telgraf çekelim: «Senin hanım burada. o da karısmı arı­ yormuş. Ama ikisi de sivilmiş. Bunlar bir anda Karpatların kara topraklarına gömülüveriyor. ufkun birçok noktalarında şehirlerle köyler alev alev yanarken teğmen Lukas'la sadık emireri Şvayk da teğmenin evini çekip çevirmek için ko­ casından kaçmış olan hanımın yarattığı aşk macerasındaki rollerini epeyce isteksizlikle oynuyorlar­ dı. hem karısını. Hem siz hiçbir şeyden so­ rumlu değilsiniz ki. Buna benzer bir olay daha anlattılar bana.» V Dunajetz ve Raab nehirlerinin kıyılarındaki ormanlara sığınan birsürü silâhlı asker obüs yağ­ muru altında ezilirken. geçen yıl Vsenory yakınların­ daki bir köşkte geçmiş. Hanım ufak-tefek alışverişler için her gün so­ kağa çıktığından. ağır toplar da tam mev­ cutlu bölükleri bir anda yokediveriyordu. Şvayk şu fikri attı ortaya: «Valla teğmenim. Yalnız o zaman kocasını çağıran. teğmen bundan yararlanarak alınması gerekli tedbirleri Şvayk'la konuşuyordu. Size getirdiğim mektuptan anlaşıldığına göre hanım kocasından kaçmış.ARSLAN ASKER ŞVAYK 269 cet bile kalmadan bütün isteklerini yerine getir­ dim.» diyelim.

Kibar şerbstçi otu taciri terbiyeli bir tavırla bir sigara aldı.. teğmenim?» — «Budejoviçe'deki 91.. Fa­ kat hiç istifini bozmadan iki erkeği birbirine tanıt­ tı: «Kocam . apaçık bu. Silâh altına çağırılınca subaylık şere­ fine ermektense askerlik hizmetini er olarak yap­ mağı işlerine daha uygun buluyorlar.» Telgraf: »Eşinizin şimdiki adresi. »Yakından tanırım onu.» Yeni gelenin yüzün­ de neşeli ve saygılı bir ifade vardı. toptan şerbetçi otu ticareti yapar. bir yıllık Gönüllüler Okulundaki ders­ lerimi bitirir bitirmez alayıma iltihak edeceğim. Böyle bir telgraf çok iyi etki yapacak. bir yıllık gönüllü hizmete olan haklarını kullan­ mak istiyor.» diye baş­ lıyor ve teğmenin evinin yerini bildiriyordu. çok geçmeden de bir duman bulutu içinde sordu: — «Yakında cepheye gitmeğe niyetiniz var mı. Eğer kavga-dövüş filân olursa. piyade alayına nakli­ mi istedim.270 ARSLAN ASKER ŞVAYK nım kendiliğinden çıkageldi..» ku tu py ıld ı ız .Teğmen Lukas.» Teğmen Lukas: »Kocası çok bilgili adamdır.. Onunla konuşmam gerek. Teğmen de nezakette ondan aşağı kalmak is­ temedi: «Buyrun oturun Bay Wendler. Cebinden tabakasını çıkararak ona sigara da ikram etti. Çok sayıda yedek subaya büyük ihtiyacımız var ve üzülerek görüyoruz ki bugünkü günde pek az genç. Böylece de günün birinde Bayan Katy kocası şerbetçi otu tacirinin »küt» diye kapıdan içeriye girdiğini görünce nahoş bir sürprizle karşılaştı.. Gönderelim biz telgrafı.» dedi.» dedi.

Avusturya. bir teğmene bakıyordu. İn­ giltere ve Rusya uzun süre tutunamıyacaklar. Durumu şu harita üzerinde izleyin lütfen.» dedi tacir. Rus cephesine burada sıkı bir darbe indirmemiz yeter. Beri yandan bir karısına. ustalıklı bir stratejinin sonucu olan bir mevzi değiştirme­ dir. Yer yer bir takım başarısızlıklara uğradığımız doğru. Yakında bunun kanıtını da göreceğiz zaten.ARSLAN ASKER ŞVAYK 271 — «Şerbetçi otu ticareti savaş yüzünden çok zarar gördü ama savaş da çok sürmeyecek galiba. Netice itibariyle bu..» dedi. Ama biz Karpatlarla orta Dunajetz arasında Rus cephesini yarar yarmaz çarpışmalar da kısa za­ manda sona erecek. Sırbistan'daki harekâtı­ mız bizi çok memnun eden bir tarzda gelişmeğe devam ediyor: Birliklerimizin geri çekilişi genellik­ le iyi anlaşılmıyor. Alman orduları yakında Paris'e gi­ recekler. Bunun dışında..» Teğmen Lukas şerbetçi otu tacirinin yavaşça kolundan tutarak duvarda asılı duran ve Rus cep­ hesini gösteren büyük bir haritanın önüne götür­ dü: — «Görüyorsunuz ya. «Doğu'daki Beskid sıradağları ile Karpatların çeşitli kesimleri bi­ zim için çok sağlam birer dayanak noktası halinde. Fransızların sağ kanadları çökmek üzere. Türkiye ve Almanya'nın meyda­ na getirdiği granit gibi blok karşısında Fransa. Teğmen Lukas cevap verdi: «Ordularımızın du rumu çok iyi ve savaşın Merkezî Devletlerin zafe­ riyle sona ereceğinden bugün hiç kimse şüphe et­ miyor. sonra da Moskova'da dururuz ancak. Sava­ şın sonu düşündüğümüzden daha yakın » Tacir nasıl edip de konuşmayı ziyaretinin ko- ku tu py ıld ı ız .

Ben gezideydim. Evde hemen hemen oturduğum yok yâni. Enver Paşa. — «Bu sabah.» Şerbetçi otu taciri öksürdü: — «Katy muhakkak ki acaip bir kadın. Birdenbire Prag'a gitmek geldi içinden. istedi­ ği zaman sokağa çıkıp istediği zaman dönüyor. «Ona gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ederim. Von der Goltz Paşa İstanbul'dan ayrıldı. uşaklarla hizmetçilere: «Sinirlerimi yatıştırmağa gidiyo­ rum. her gece de nöbet çiyim. Nihayet teğmen yine söze başlamağı uygun buldu: — «Ne zaman geldiniz Prag'a. Böylece Bayan Wendler'i misafir etmek imkânını buldum. Amiral Usedom Paşa ve Cevat Paşa İmpara­ torumuzdan nişan aldılar. Burda kimse rahatsız etmiyor onu.» — «Beni evde bulduğunuza sevindim. Bay Wendler?» diye sordu. öğleden sonra kışlada dersim var çünkü. şimdi Berlin'de.» Bir süre sessiz oturdular. Mareşal Liman von Sanders Çanakkale'deki Türk ordusuna başkumandan oldu. Mebuslar Mec­ lisi Reisi Halil Bey Ali Beyle birlikte Viyana'ya gel­ di. Katy uçup gitmişti» Sonra yüzüne açıksözlü bir ifade vermeğe çalı- ku tu py ıld ı ız . Bu kadar kısa zamanda bu kadar nişan verilmesi çok iyi bir belirtidir..272 ARSLAN ASKER ŞVAYK nusuna getireceğini düşünürken sordu: «Peki.» dedi. döndüğümde ev boştu. ya Türkiye?» Teğmen misafirine oturmasını söyliyerek ce­ vap verdi: «Türkler sıkı duruyorlar. Biz eski arkadaşlar arasında..» diyerek ilk trene atladığı gibi yola çıkmış.

Onun için soğukkanlılığını da.. Kala kala bir İtalya kaldı ama o da yakında ku tu py ıld ı ız F. şu köprüyü düşmanın başlıca savun­ ma hattına bağlayan demiryolunu ele geçirmek. teğmen rakibini bir kez daha ha­ ritanın önüne götürdü. Ama herhalde düşünmemiştin ki. Bi­ ze düşen iş. benim de seyahate çıkmak hakkım. «Fran sa'ya. Fakat asıl anlamış oldu­ ğu şey. uçarı karısına yaptığı takazalarda teğme­ nin onunla olan gizli sevişmesine imada bulunduğu­ nu görmüş olmasıydı. herşeyi çok iyi anladığını söyledi. kırmızı kalemle işaretlen­ miş bir takım yerleri gösterdi ona: — «Demincek acaip bir ayrıntıyı göstermeği unuttum size. «Güney Doğu'ya doğru kavis çizerek giden şu büyük çizgiyi görüyorsunuz ya : Şu sıra dağlarla bir çeşit köprübaşı meydana geti­ riyor burada.ARSLAN ASKER ŞVAYK 273 şarak parmağıyla karısını tehdit etti. yine geçip masanın ba­ şındaki yerine oturdu: — «Bu savaş yüzünden yabancı ülkelere şer­ betçi otu ihraç edemez olduk.» diye ekledi.» Konuşmanın kötü bir yöne dönmesinden kork­ tuğu için olacak.» dedi. İngiltere'ye. Böylece Vistül kıyılarındaki Kuzey ordusunun sağ kanadı ile bağlantı kurmuş olacağız. Balkanlara mal gönderemiyoruz artık. 18 . Bilmem yete­ rince açık anlatabiliyor muyum?» Şerbetçi otu taciri hemencecik atıldı. terbiyesini de bozmadı.. biraz zora­ ki bir gülümseyişle sordu ona: — «Kocam seyahatte ya. Müttefiklerin bütün saldırıları bu çok önemli stratejik nokta üzerine yükleniyor. diye düşündün herhalde.

. o sırada teğmen aldırmaz bir tavırla oturmuş. şimdi ne ka­ zanıyorum.. ha? sonra o Marki di San Giuliano denen adam var hani. karısı ve savaş. İtalya da ta­ rafsız kalıyor. Beni avutan tek bir şey var ki o da şu: Savaşı kazanırsak bütün dünyaya canımızın istediği fiyata mal satacağız. ne iş yapar o kuzum? Uyuyor mu ne? Savaştan önce ne kazanıyordum. sigarasının dumanını savurarak halkalar yapıyor. İtalyan dı­ şişleri bakanı. Al­ manlar Paris önlerine varmışken niçin sınıra kadar geri çekildiler? Meuse ve Moselle nehirleri arasın­ daki kesimlerde o kıyasıya topçu düellosuna sebep ne? Combes'da ve Marche yakınındaki Woevre'de üç bira fabrikasının yandığından haberiniz var mı? O üç fabrika yılda beş yüz çuval şerbetçi ku tu py ıld ı ız . biliyor musunuz?» Sustu.. Öyleyse sorarım size: İtalya ne diye 1912'de Üçlü İttifak'ı yeniledi. Tacir öfkeli bakışlarını hep teğmene dikerek yine söze başladı: — «Olayları izlemiyorum sanmayın sakın. bu. Şerbetçi otu.274 ARSLAN ASKER ŞVAYK bu curcunaya katılacağa benzer.. memleket içindeki siparişler hiç denecek kadar az.» dedi. O zaman savaş çoktan bitmiş olurdu. herşey kafasında birbirine karışıyordu çünkü: «Peki.» dedi. bunlar da birbirlerine çarparak dağılıyor­ du. ihracat sıfıra indi.» Teğmen onu yatıştırmak için: «İtalya taraf­ sızlığını katiyen bozmıyacaktır. «İtalya Üçlü İttifak andlaşmalarıyla Avus­ turya .Macaristan'a ve Almanya'ya bağlı olduğu­ nu niçin açıktan açığa söylemiyor öyleyse? İtalya da Sırbistan'a saldıracak sanmıştım ben. Ama şimdi mallar ar­ diyede çürüyor. Fakat birden öfkeleniveren tacir onun sözünü yarıda bıraktı.

» dedi. benimle eve gideceksin. Geçen yıl da bir profesörle çekip gitti.ARSLAN ASKER ŞVAYK 275 otu ısmarlıyordu bize.» Teğmenin kendisine sunduğu sigarayı yaka­ rak ekledi: — «Bereket versin çocuklarım yok. kalk giyin hadi.» Bayan Wendler giyinmek için yatak odasına geçti. Bu da yılda bin iki yüz çuval malın daha eksilişi demektir. Söylenenler doğruysa ve bizim hükümet de krallık sınırları içinde bira yapımını kısıtlayacaksa. Vosges dağları bölgesinde Hartmansweiler bira fabrikasıyla Mulhouse yakı­ nındaki Niedespach'ta başka bir bira fabrikası ha­ ra boldu. Bugün ise yarı iflâs etmiş durumdayız işte. etti mi yılda üç yüz elli çu­ val daha?» Coşkunluğu öylesine artmıştı ki konuşacak halde değildi artık. Genel olarak Güney Avrupa ül­ kelerine önemli şerbetçi otu partileri gönderirdik İstanbul'da bile çok kârlı işler yapıyorduk. karısının yanına gide­ rek: — «Katy. bizi mahvede­ cek. kocası teğmene şunları da söyledi: — «Böyle ilk defa ekmiyor beni. Zagreb'de bulabildim on­ ları ancak.» ku tu py ıld ı ız . Çok umut kırıcı şey doğrusu bütün bu aile kaygıları. Kalktı. Hem ziyaret hem ticaret diyerek Zag­ reb belediyesinin bira fabrikasına altı yüz çuval şerbetçi otu sattım. Sonra özür dilercesine ekledi: «Bilemezsiniz bu olaylar ne denli sinirlendiriyor beni. Klosterhoek bira fabrikası tam altı kez Almanlarla Belçikalılar arasında kıyasıya savaşlara sahne oldu. Eskiden çok daha soğukkanlıydım.

. Asıl koca seviniyordu gittiğine. gereken şeyi yaptım..276 ARSLAN ASKER ŞVAYK Sustu. «Elimizden geldiğince iyi ederiz sizi. Kocam olacak o aptalın önünde benden yana çıkmadınız. Benim için yaptığınız mas­ raflar. İştihası kursağında kalmış olan sevgilisinin tarağını unut­ muş olduğunu görünce onu da alıp hâtıralar kolek­ siyonuna ekledi. «Alışveriş yapmak istiyorsan hemen yola çıka­ lım. sonra mektu bu ufacık parçalar halinde yırttı.» diye sordu.» dedi. Bu parayı bu mektuba ekli olarak bırakıyor ve emirerinizle bölüşmenizi rica ediyorum » Teğmen Lukas bir süre düşündü. Bayan Katy de yolculuğa hazır bir hal­ de kapıda göründü: — «Bavullarımı n'pacağız. Onun beni evinizde unutulmuş bir eş­ ya gibi alıp götürmesine göz yumdunuz. umarım ki dört yüz kuronu geçmemiştir. Güzel evi­ nizde beni misafir ettiğinizi o aptal kocama söyle­ mekten çekinmediniz.» de­ di. Lavabonun üze­ rinde duran paraya gülümsiyerek baktı. eğer yaralanırsanız nekahat döneminizi bizim evde geçirin. ku tu py ıld ı ız .» Bayan Katy'nin yola çıkmak için giyindiği ya­ tak odasına gelince.» Bay ve Bayan Wendler teğmene dostça veda ettiler. teğmen lavabonun üzerinde yüz kuronluk dört banknotla şu mektubu buldu: «Sayın Bay. Kapıdan çıkar­ ken sevincini açığa vurdu: «İnşallah böyle bir şey olmaz ya. tren saat ikiyi yirmi geçe kalkıyor. Şerbetçi otu taciri işlerin patırdısız gürültüsüz bitmiş olmasından ötürü ferahlamıştı: «Birazdan gelip bavulları alacaklar.

» — «Yaz: «Prag. şu adresi üstüne yaz. Bu vesileyle en derin saygılarımı sunarım. Teğmen: — «Talihin varmış doğrusu.. Ona.. 20 Aralık 1914. ve bunu size geri gönderiyorum. Prag'da kaldığı sürece kendisine yapabildiğim değersiz hizmetlerin karşılığı olarak sayın eşinizin bana bırakmak lûtfunda bulunduğu dört yüz ku­ ron için kendisine en içten şükranlarımı iletmeni­ zi rica ederim. daha doğrusu kocasına teşekkür et­ men gerek.» ku tu py ıld ı ız .» dedi.» Şimdi de al şu zarfı.» Teğmen: «Bu kadar. «Bi­ zim evde misafir kalan o hanım gitti.» Sonra şunları yazdırdı: «Çok sayın Bayım. «.» dedi..» diye tekrarladı. parayı da postaya ver.. para kocasının tabiî.ARSLAN ASKER ŞVAYK 277 Şvayk av köpeği aramak için epiy vakit har­ cadığından öğleden sonra döndü ancak. Şvayk. Fakat kendisine bütün bu hizmet­ leri seve seve yapmış olduğumdan. Dur da ya­ zacağın mektubu söyliyeyim sana. — «Tarih eksik kaldı teğmenim. Sayın eşinizin elini de benim tarafımdan öpünüz. çok sayın bayım.. saygıyla arze­ derim. Kendisine yaptığın bütün hizmetler için de lavabonun üzerine senin için dört yüz kuron bıraktı. bu parayı ka­ bul etmem imkânsız ve bunu. sonra götür mektubu da.. Kocası gelip aldı onu. Teğmen Lukas'ın emireri: Josef Şvayk.» — «Yazsana Şvayk! N'oldu sana? Ne demiş­ tik?» Şvayk titrek ve dargın bir sesle: «ve bunu. Kadın yola çık­ mak için kocasından aşırmıştı bunu.

neşeli ve oyuncudur. Şvayk da: «Alt tarafı. bizim köpekten n'aber?» diye sordu. Nefsine say­ gı besliyen bir köpek sürekli olarak çalınma tehdi­ di altında yaşar ve kaçınılmaz olduğunu bildiği bu ihtimali önlemeğe her zaman için hazırdır. Pek pek yaşlı bir hanımcağızın ayakları­ nı ısıtmağa yarayacak gösterişsiz bir kuçu kuçuyu bile. — «Bana bir köpek bul!» demek kolay şeydir kuşkusuz.278 ARSLAN ASKER ŞVAYK Sonra da teğmen Boşanmış kadın operetinden bir parçayı ıslıkla söylemeğe başladı. — «Buldum bi tane. getireyim bir köpek ona. bunlar sokak köpeği bile olsa­ lar hatta.» diye kestirip attı. Üstelik. sahibesi tıpkı herhangi başka bir köpek gibi sever ve korur. bizim teğmenin nesi­ ne gerek bu sanki?» diye düşünmüştü. Yalnız. «Madem ki köpek istiyor. teğmenim.» VI Şvayk: «Kimseden korkmadan ısırıyormuş in­ sanı. ısırıyormuş. Köpek sahipleri hayvanlarını çok sıkı gözaltında tutarlar. Bir gezinti sırasında efendisinden azıcık uzaklaştı mı başlangıçta . Çok güzel bir hayvan ama alması çok güç. Şvayk gitmeğe hazırlanırken: «Dur bakayım Şvayk. Yarın alıp getiririm belki. günün birinde kendisini sahibinden çalmağa kalkışacakları gibi bir duruma karşı tetikte ve hazırlıklı bulundurur. Tıpkı lise bitir- ku tu py ıld ı ız . kendini bilen bir köpekte bir seziş du­ yusu da vardır ve bu onu.» diye eklemek de istemişti ama teğmen Lu­ kas emirerinin bu çok önemli son sözlerini duyma­ mıştı.

«sıçan avcısı» denen cinsten çok sevimli hoşhoşlar vardır. Kimi zaman bir adamın bir­ kaç yıl önce çalınmış köpeğini bir kez daha satın aldığı olur. beni çalacaklar. Bütün büyük kentlerde köpek çalmağı tek zanaat haline getirmiş kişiler vardır. kayış birden kesilir. Korkar. kulaklarını arkaya ya­ tırır ve bilinmezliğe doğru dörtnala koşar. havlar. Kent dolaylarındaki köşkleri bekleyen Alman cinsi benekli buldoglar geceleri çalınır. orayı burayı koklar. hissediyorum bu­ nu!» Bir köpek ağılını ziyarete gittiğiniz ve böyle acıklı durumdaki köpekleri gördüğünüz oldu mu hiç? Çalınmış köpeklerdir bunların hepsi. Konuşabilseydi şöyle haykırırdı muhakkak: «Ulu Tanrım. çok sevimli. hayat bir köpeğe de güzel görünür. Köpeğinizi bir kayışa bağladınız da onunla geziniyorsunuz diyelim. Bir cüce köpekler türü var­ dır. Sokakta rastladı­ ğınız köpeklerin tümünün yüzde ellisi birkaç kez sahip değiştirmiştir. kuyruğunu ba­ caklarının arasına kıstırır. Zavallı o zaman o denli küçüktü ki. bu zavallı yavrucakları hırsızlardan koruya­ maz. Umutsuzluğa kapı­ lır o zaman. Fakat birdenbire hayvancağızın keyfi kaçar. yolunu kaybettiğini anlamıştır.ARSLAN ASKER ŞVAYK 279 me sınavını verdikten sonra tatilin tadını çıkaran uslu akıllı bir delikanlıya olduğu gibi. Bunlar bir hanımın man­ şonuna ya da bir bayın pardesü cebine kolayca sı­ ğar ama kimsenin erişemiyeceği sanılan bu sığı­ nak. başlar o yana bu yana koş­ mağa. ucunda artık köpek bulunmayan ka­ yışa aval aval baka kalırsınız. ku tu py ıld ı ız . Bir polis köpeğini detektiflerin burnunun dibinde çalmak ötedenberi âdet olmuştur.

bir punduna getirip aşırmak ya da zavallı hayvancağı­ zı pusuya düşürmek.280 ARSLAN ASKER ŞVAYK sonradan onu tanımak imkânsızlaşmıştır. Hiç okşatmaz kendini. Köpekleri aşırmak için daha başka birçok yön­ temler vardır ki şunlardır: Düpedüz çalmak. Hradcany şatosuna çıkan merdivenin altbaşında ayaktakımının gittiği kü­ çük bir meyhane vardır. askere doğru daha çok eğilerek onun kulağına şunları fısıldadı: «Sosisten bile hoş­ lanmıyor.» ku tu py ıld ı ız . Günlerden bir gün salo­ nun dip tarafındaki loş bir köşede iki kişi oturmuş­ lardı: Biri asker. kendi­ sini şeytan gibi dürten sosisten yana dönüverir he­ men. Ağzının suları akar. çevresine korkulu gözlerle bakar hep. Venedik Cumhuriyetinin suikastçileri gibi karşılıklı fiskos ediyorlardı. Sivil şöyle diyordu: «Her gün saat sekize doğru hizmetçi kız onu parkın karşısındaki Havlicek alanında gezdiriyor. en tehlikeli­ leridir. En teh­ likeli ân. o an­ da mahvolmuştur hayvancağız. Yanıbaşında yürü­ yen efendisinin varlığını ossaat unutuverir. Biliyorsun ki önüne gele­ ni ısıran bir hayvandır o. hayvanı küçük ve büyük ihtiyaçlarını gi­ dermesi için sokağa çıkardığınız ândır: Özellikle «büyük» ihtiyaçları defettiği ânlar.» der­ ler ama sahibine en çok bağlı olan bir köpeğe at etinden yapılmış bir sosisi koklatmıya görün. öbürü sivildi. Okuma kitapları ile tabiat bilgisi kitapları «Köpek çok sâdık hayvandır. sosisi kendisine atsınlar diye bekliyerek kuyruğunu sallar.» Sonra sivil. Esrarlı bir tavırla başlarını eğmişler. Bu yüzdendir ki bu işi yapmakta olan kö­ pek daima tetiktedir. Mala Strana'da.

gidip dana bifteği aldım. yola geldi o zaman. Sen askersin. «Ne yediriyorsunuz buna da böyle fıstık gibi olmuş?» diye Bu sorum kadının pek hoşuna gitti: «En çok do­ muz pirzolasını sever. başladım koşmağa. Klamovka dolaylarında bundan bir tane ele geçirebi­ leceğimi öğrendim. burnuna da fırçayla üç tane çizgi çekince. uzun tüylü bir fino köpeğine ihtiyacım olmuştu. tanınmayacak hale geldi. — «Peki. sonra sivil ekledi: — «Bir seferinde Pomeranya cinsinden. ne ziftleniyor öyleyse bu mendebur?» — «Valla bilmem ki! Bazı çomarlar var ki kuşsüdüyle besleniyorlar. Ko­ cakarı sanki kafasını kesiyorlarmış gibi bağırıyor­ du ama köpeğin hiçbir şeye aldırdığı yoktu. Onun için ilkin hizmetçi kızdan bilgi alsan iyi edersin. Ertesi gün Klamovka'daki köpek ağılındaydı. Bana gelince. şöyle bir çeki-düzen verdim ona. gözü pirzoladan başka şey görmüyordu.» dedi. «Bu ku tu py ıld ı ız . Bu sefer gidip domuz pirzolası aldım.» İki adam yere tükürdüler. yakı­ şıklısın da. Ben de kendi kendi­ me: «Daha yumuşak bir şeyi daha çok sever her­ halde. hem de tıka basa. Köpek de peşimde. Sonunda köpekle bir­ likte dolaşan kadıncağıza açıkça sordum. çekinmeği aklından bile geçirmiyecektir.» Askerle sivil kadeh tokuşturdular. Bütün öteki kö­ peklere at etinden yapılma sosisi koklattım mı iş­ lerim yolunda gitti hep. Tam üç gün peşinde koşmak­ tan ayaklarıma karasu idi. Ne dersin azizim.ARSLAN ASKER ŞVAYK 281 — «Ya ızgarada kızartılmış sosis?» — «Onu da sevmiyor.» diye düşündüm. hiçbir şey elde edemedim. yüzüne bile bakmadı namussuz.

Blahnik masanın al­ tından ona süt dolu bir emzikli şişe uzatmış.282 ARSLAN ASKER ŞVAYK köpek ne yer?» diye sorduğumda: «Nene gerek se­ nin?» dedi. ben de Blahnik isem. Prag'­ daki bütün köpeklerin adlarını ezbere biliyordu. Ne yediğini öğren ele geçirirsin onu muhakkak. Bugün ise Şvayk'a hiçbir çıkar karşılığı olmadan bu iyiliği yapmağı bir dostluk ödevi sayıyor. Bu ucuz köpek koleksiyoncusu. o da tüylü cinsinden bir av köpeği. iyileştirdikten sonra değil­ se bile ustalıkla boyayıp tanınmaz hale getirdikten sonra satıyordu. Barış zamanında Şvayk geçimini köpek satışıyla sağlarken Blahnik de ona köpek bulup verenlerin başındaydı. sonra da ters ters baktı suratıma. teğmen yalnız bu cins bir köpek istiyor çünkü. işinin ehliydi gerçek­ ten. Kedisini anasının ku- ku tu py ıld ı ız . Uzun zamandır tanışıyorlardı. Pek güzel sayılmaz. Birkaç ay önce meyhane patronunun «sıçan avcı­ sı» cinsinden köpeğini paltosunun altına saklayıp götürmüştü. Sen nasıl Şvayk'san. Şimdi de göze çarpmaktan korkuyor­ du. Söylendiğine göre Pankrace'deki köpek ağılın­ dan kuduz olduklarından şüphe edilen köpekleri elaltından satın alıyor. sen el atarsan iş yoluna girer herhalde» — «Dinle bak. uzun tüylü av köpeği değil mi? Ters bir iş yapmak istemem. Şvayk'la uzun uzun. hay­ vancağız da kafese girmişti. genç olmasına genç görünüyor. fakat alçak sesle konuşmuştu. Yine söylendiğine göre kendisin­ de sık sık kuduz belirtileri görülmüştü ve Viyana'daki kuduz hastanesinde herkes tanıyordu onu.» — «Çok güzel köpek diyorum.» İki arkadaş bir kez daha kadeh tokuşturdular. Köpek o zaman ufacıktı. tam sana göre.

Havlicek alanının köşesinde. Sonra da Şvayk hizmetçinin geldiğini gördü. Bu iki adamın yaptıkları gizli konuşmanın er­ tesi günü Şvayk'ın. Zikzov'a ne taraftan gidilir?» ku tu * py ıld ı ız . Çoğu zaman onun yüzünden sa­ hip değiştiren köpekler sokakta peşinden gidiyor­ lardı. arkadaşının gösterdiği yerde dolaştığı görüldü. İlkin görünen. Prensip olarak Blahnik yalnız cins köpekleri çalıyordu ve bu konuda öyle derin bilgilere sahip­ ti ki Prag mahkemesinde yeminli bilirkişi olabilir­ di pek âlâ. Beygir gübreleri arasında sabah kah­ valtılarını yapmağa hazırlanan serçeleri ürküterek eğleniyordu. köpek oldu. Öcalmış olmak için ona sürtünüyorlar ve pantolonunu da sokak feneri niyetine kullanıyor­ lardı. büyük sayıda başka müşterile­ ri de vardı üstelik. saçları başının çevresin­ de iffetli bir taç gibiydi sanki. Av köpeğiyle gezen hizmetçinin gelmesini bekliyordu.ARSLAN ASKER ŞVAYK 283 cağında sanan zavallı kuçu kuçu. Köpeğin zincirini ve zarif bir küçük kırbacı havada döndürüyordu. bakışları fıldır fıldır bir halde geçti. Köpeği çağırmak için ıslık çalıyordu. Şvayk ona sordu: «Affedersiniz bayan. Blahnik alıp gö­ türürken hiç ses çıkarmamıştı. Bütün ünlü köpek yetiştiriciler ondan «mal» alıyorlardı. Bıyıklarıyla tüyleri diken diken. Biraz yaşlıca bir kızdı bu. Küçük ihtiyaçlarını defettikten sonra bir anlık bir serbestlikten yararlanan bütün köpekler gibi key­ fi yerindeydi.

Protivinliyim. o dolaylar üzerinde bir takım bilgiler edinmek fırsatını bulmuştu.» Hizmetçi tanımadığı bu askere yakınlık duy­ muştu: «Yarech'in oğlu olmıyasınız siz sakın?» di­ ye sordu.» — «Ama hangi Yarech'in? Protivinli olanın mı.» Şvayk Budejovice'de askerliğini yaptığı sıra­ da manevralara katılmış. hizmetçinin hoşuna gitti: — «Protivin'deki kasap Peychar'ı da tanırsınız öyleyse." dedi. Şvayk'a hangi yöne doğru gitmesi gerektiğini he­ mencecik anlattı. — «Ta kendisi. çok sevimli adamdır.» Sonra kelimele­ rin üzerine basa basa ekledi: «Çok terbiyeli.» diye karşılık verdi. İyi mal satar. — «Tanımaz olur muyum? Kardeşimdir hat­ ta. köylüyüm ben.» Şvayk: «Hemşehriyiz öyleyse. yoksa Ragiceli olanın mı?» — «Ragiceli olanın.284 ARSLAN ASKER ŞVAYK Hizmetçi durdu. «Ben de oralı sayılırım. tartıda hiyle yap­ maz sonra. Ama Şvayk'ın açıkyürekli bakışını görünce içi he­ men rahatladı. «Buralı değilim. kendisiyle eğlenip eğlenme­ diğini anlamak için onu merakla şöyle bir süzdü. Güney Bohemya'ya ilişkin bilgilerini sayıp dökünce bu.» — «Vodnanyliyim ben. kasaba meydanında dükkânı var hani. Ya siz? Siz de Praglı değilsiniz herhalde.» ku tu py ıld ı ız . Şvayk: «Bizim alayla birlikte Prag'a geldim.» di­ ye sordu. bu askerceğizin sahiden yol sordu­ ğundan kuşkusu kalmadı. Bizim orda herkes sever onu. Bakışları yumuşadı.

» — «Altmış yaşında olmalı şimdi.» dedi. sakin bir tavırla cevap verdi: — «Bu yıl baharda altmış sekiz yaşını doldur­ du. Güzel hayvan de­ ğil mi.ARSLAN ASKER ŞVAYK 285 — «Şişede bira satıyor mu hâlâ?» — «Tabii. Bizim alba­ yı tanımıyor musunuz?» Şvayk: «Tanımak da söz mü?» dedi. Şimdiyse çeşni değiştirdi. Budejovice'de. şurada serçeleri kovalıyan köpeğe benziyor tıpkı. «Seni de kovarım ha!» diye bağırdı bana. ağzına bile al­ mak istemiyordu. Köpek arabanın yanından ayrılmıyor. Yine bira şişelerini küçük bir arabaya doldurup ev ev dolaşarak satıyor. Bizim «Lux» çok oburdur. Nah.» — «Bizim albay çok serttir haaa. Bir ara etten hiç hoşlanmaz olmuştu. «Bir albayın yanında çalışıyorum ben.» ku tu py ıld ı ız . ne dersiniz?» Şvayk'ın yeni ahbabı: «Bizim köpek bu. değil mi?» Şvayk kendine güvenen.» Şvayk onun sözünü keserek sordu: «Demek bu güzel köpek sizin. mutfakta ne kadar tabak çanak varsa hepsini kırdı. Sonra birden ekledi: «Böyle bir köpek rastgele herşeyi yemez muhakkak. İşinde çok yardımcı oluyor bu hayvancağız ona.» Sustu. Hayatların­ dan pek memnunlar ikisi de. Bir de köpek satın aldı. bense köpekleri çok seviyo­ rum. Son kez bi­ zim askerler Sırbistan'da yenilince öfkeden delir­ miş bir halde eve döndü. ha? Ne yazık ki bizim teğmen evde köpek istemiyor. bizim alayda da böyle bir albay vardı.» — «Orası öyle. «Biraz bayağı bir heriftir hatta.

Blahnik: «Sığır ciğeri yedireceğim ona tatlı ta ku tu py ıld ı ız . Fa­ kat burunluğu bu işi yapmasına engel oluyordu. kendisini saat altıya doğ­ ru görebileceği yolunda iyice umutlandırdı. bunu pek ayırdetmez. Pişmiş ciğere bayılıyor. asker karılarının çoğu dul kalıyor çünkü.» Şvayk hizmetçi kızı. Şvayk hizmetçiden köpeği her akşam saat al­ tıya doğru hep aynı yere çıkardığını da öğrendi. Hizmetçi kız şunları da anlattı: «Köylerde­ ki insanlar daha dürüsttür. Hizmetçi köpeği zincire bağladı.286 ARSLAN ASKER ŞVAYK — «Peki. et olarak en çok neyi seviyor?» — «Ciğer. Birlikte biraz daha gezdiler. Hayvan Şvayk'la hemencecik teklifsiz bir hal al­ dı. Arada bir yan yan ona bakıyor: «Başıma geleceği biliyorum. Hiç de hoş değil bu!» demek istiyordu sanki. pantolonunun paçasını yırtmağa kalkıştı. Ev­ lenmek için gazeteye ilân vermiş.. Onun şaka yaptığını sanmıştı çünkü. sonra gidip arkadaşı Blahnik'e: «Köpek her cins ciğeri yiyormuş. domuz ciğeri mi?» Şvayk'ın «hemşerisi» si gülümsiyerek: «Ha. karşısına Praglı bir çilingir çıkarak onunla evleneceğine söz ver­ miş. sanki Şvayk'ın niyetini anlamış gibi durgunlaştı. kulakları düşük bir halde onun yanısıra yürümeğe başladı.» — «Dana ciğeri mi. Birdenbire. Derken köpek yanlarına geldi.. sonunda da müstakbel nişanlısının bütün ser­ veti olan sekiz yüz kuronu alıp kayıplara karış­ mıştı. Kızın Prag'daki erkeklere güveni kalmamıştı.» diye haber verdi.» dedi. Evlenirsem bir köylüy­ le evlenirim ama savaştan sonra düşünebilirim bu işi ancak. Savaş sırasında evlenmek aptallık bence.

Yol boyunca bana neler yaptı. Fuchs ku tu py ıld ı ız . üzerime atladı. «Vydra adında bir fabrikatör var hani. bir parça ciğer attım ona. İki ahbap köpeği mutfaktaki masanın bir aya­ ğına bağladılar. yabani bakışlı gözleri­ ni alabildiğine açmıştı. yoluma gittim. San­ ki herşeyi yırtıp paralıyacakmış gibi dişlerini gı­ cırdatıyor.ARSLAN ASKER ŞVAYK 287 rafından. Gözlerini benden ayırmaksızın bir yandan yürürken ciğeri de ziftlen­ di. Bak. Sahibinden başkasına yüz vermiyor­ du bu hayvan. kalkmak isteme­ di.» dedi. boştur. onun Saint-Bernard cinsi köpeğini de böyle tavlamıştım. Bir ara tramvay yolundan geçtiği­ miz sırada rayların üstüne yattı. köpek de peşimde. dolduracağız. Blahnik de bu işi nasıl becerdi­ ğini şöyle anlattı: — «Elimde ciğer paketiyle köpeğin yanından geçtim. Nihayet ciğerlerin hepsini yiyip bitirince onu kendi zincirime bağladım. sürüklüyordu. Ertesi gün Şvayk oda­ yı henüz toplamıştı ki kapıda bir köpek sesi duy­ du. Hemen koku aldı. semiz bir ziyaretçiye imrenerek ba­ kan aç bir kaplanın korkunç hali vardı onda. Hayvanat bahçesindeki ka­ fesinden besili. bir de soykütüğü getirdim. Av köpeğini tasmasın­ dan tutmuş. Sonra Jindrisska sokağına saptım. Venceslas alanıyla Vinohrady tepesini tâ Verchovice'ye ka­ dar baştan başa geçtim. arkadaşı da hole girdi.» Blahnik sözünü tuttu. sorma. Hayvanın tüyleri kor­ kudan diken diken olmuş. bir parça ci­ ğer daha verdim. Hiçbir şey vermedim. Canına kıymak istedi her halde. hırlıyordu. Yarın o av köpeğine sahip olursun muhakkak. Parkın köşesine gelince Bredovska sokağına sap­ tım.

uyuklar gibi yapmağa başladı. ku tu py ıld ı ız . diye yaz oraya.288 ARSLAN ASKER ŞVAYK kırtasiye mağazasından aldım.. ve yorgun bir halde olayların sonuna bek­ ledi. Bu durumda zincirinin ucuna dek uzaklaşmış bulunuyordu. ciğerinizi kendiniz zık­ kımlanın artık» der gibi bir hali vardı.» — «Yaşı: Bir buçuk» diye yaz oraya.» — «Bunun senin elyazınla olması gerek. Sonunda olanlara boyun eğdi.. Ana da «Nürnberg Cins Köpekler Yetiştirme Derneği»nin verdiği altın madalyayı. bunu da yoluna sokarız elbet.. Arasıra inlemekle birlikte ağır ağır yatıştı. Birdenbire aklından bir şey geçmiş olmalı ki susta durdu ve ön ayaklarıyla bir şeyler istedi. İki ahbaba küstah küstah kafa tutarcasına: «Beni bir kez kafese kodunuz ya. Kâğıdın nasıl dol­ durulacağını sen bilirsin azizim Şvayk. Şvayk yem diye kullanılan ciğerin kalanını uzattı ama köpek aldırmadı. Hay­ van Von Bulow'un köpek ağılından gelmedir. Şvayk! Kulaklarına baksana. fır fır dönü­ yordu. hele buraya bir alışsın.» — «Adam sen de. yoksa başımıza daha çok dırıltı çıkararak Tutsak köpek boyuna hırlıyor. Şimdilik rahat bırakalım onu.. Sence kaç yaşında var o? — «Dişlerine bakılırsa iki yaşında olmalı. Babasının adı diye «Arnheim von Kahlenberg. Âdeta surat asıyordu.» — «Pek gösterişli değil. Nihayet dili bir karış dışarda olduğu halde yattı. Baba 1912'de Berlinde yapılan avköpekleri ya­ rışmasında birinci ödülü kazanmıştı.» anasının adı diye de «Siegfried von Busenthal'dan olma Emmina von Trautensdorf» diye yaz.

» — «Max diyelim istersen. Kalk bakıyım Max!» Hem yuvasından. hayvan temizlenmek için tam bir çeyrek saat yalanmak zorunda kaldı. Nasıl kulaklarını kaldırdı bak. Şvayk sadece şöyle dedi: «Ne kurnaz kerata.ARSLAN ASKER ŞVAYK 289 Şvayk hiç aldırmadı: «Yat bakıyım!» diye ba­ ğırdı. Böylelikle kapmın açıla­ cağından emin bulunuyordu. Köpek serbest kalınca kapıya doğru gitti. Hayvancağız bunu hatırlamıştı işte. Zavallı tutsak acı acı inliyerek yine yere uzan­ dı. Blahnik sordu: «Soykütüğünde ne ad verece­ ğiz ona? Adı «Lux». bekledi. hem adından olan zavallı kö­ pek kalktı. 19 . Kurtulmak için kendisini esir t u t a n zâlimlerin iyi yürekliliğine güveniyordu herhalde. üç kez kısa kısa havladı. Fakat onlar aldırış etmediklerinden. Şvayk: «Şunu çözelim de n'apacak. peşinden bur­ nunu yerdeki birikintiye öylesine soktu ki.» dedi. Eskiden adı «Lux» olan zavallı hayvanın sün­ güsü düşmüştü. bakalım bir. Çok küçükken disipli­ ne pek bağlı olan albay böyle her kabahat işleyi­ şinde onu kapı-dışarı ederek kendisine en ilkel te­ mizlik bilgilerini aşılamağa çalışırdı. inildiyor. mutfağın içinde koşarak ku tu py ıld ı ız F. görüyorsun ya!» Sonra palaskasıyla ona vurdu. ka­ pının yanına çişini etti. aşağı yukarı buna benzer bir ad takmalı ki çağırıldığı zaman karşılık versin.

Hal diliyle şöyle diyordu sanki: «Yapacak hiçbir şey yok. sonra oburca silip süpürdü. mutfak sobasının yanına yattı ve niha­ yet uyudu. askersin de üstelik. Max ilkin dostluk belirtisi olarak kesik kuyruğunu salladı. Birdenbire masaya döndü. Bir çomara daha ihtiyacın olursa.» Şvayk Max'i uykusunda rahatsız etmedi.» Şvayk onu okşamağa devam ediyor. sonra Şvayk'ın elini yavaşça ısırıp ağzının içinde tuttu. Max uyanınca dudak­ larını yaladı. yerde sürünen ciğeri asık bir su­ ratla yedi. Şvayk onu alıp kucağına oturttu.! » Köpek geldi. Gi­ dip bir parça ciğer daha aldı.» dedi. ciğeri kokladı. ha­ pı yuttum. kaynattı. yanında çomarla Havlicek alanından geçme sakın. lâ­ fını etmeğe bile değmez. üç kez havladı yine. yalnız dikkat et ha. başına bunca dert aç­ mış olan adama zeki gözlerle baktı. çok iyi farkındayım bunun. okşadı. Hadi hoşça kal. Peşinden kapıya yaklaştı. İş sarpa sarabilir. «Senin gibi eski bir arkadaş için herşeyi yaparım. tıpkı bir küçük çocuğa olduğu gibi. Blahnik gitmek isteyince Şvayk: «Borcum ne kadar?» diye sordu. gel buraya bakı­ yım. Şvayk iyi düşünmüştü. Blahnik sevimli bir tavırla: «Adam sen de. gerindi. Bir parça­ sını Max'ın burnunun dibine koyarak uyansın di­ ye bekledi. tatlı bir sesle «peri masalı» anlatıyordu ona: ku tu py ıld ı ız . adre­ sim sende var.290 ARSLAN ASKER ŞVAYK kendi izlerini umutsuzca kokluyordu. Şvayk onu çağırdı: «Max.

— «Alamam bu parayı. her zaman uslu oturur. söz dinlersen iyi arkadaş oluruz. Yoksa askerlik hizmetinin şakaya gelir iş olmadığını anlarsın haaa!» Max yere atladı. Teğmen: «Nerden geldi bu köpek. başlamışlar Max diye çağırmağa.» diye karşılık verdi. Gördün ya koca hayvan.» O zaman teğmen sertleşti: «Dinle beni Şvayk». Ona başka bir ad da tak­ mışlar. Lux'a başka birisi sahip olmuş. Teğmen Max'la oynarken: «İyi öyleyse.» Şvayk ekledi: — «Max. dedi. Akşam teğmen Lukas eve dönünce Şvayk'la Max eski birer arkadaştılar artık. ver elini bakıyım. Günlerden bir gün bir adam çıka-gelmiş. Şvayk Max'ın kaderi üzerinde düşündükten sonra şu felsefî vecizeyi yumurtladı: — «Bir asker de yuvasından çalınmış bir in­ sandan başka şey değildir alt tarafı. «Hizmetime girdiğin zaman açıkça anlattım sana: Ben ne dersem o olacak dedim değil mi? Bu- ku tu py ıld ı ız .» Teğmen Lukas Max'la karşılaşınca hoş bir şe­ kilde şaşırdı.ARSLAN ASKER ŞVAYK 291 — «Bir varmış bir yokmuş. köpek de bu beli kılıçlı genç adam karşısında kendi bakımından büyük bir sevinç gös­ terdi. ayba­ şında köpek için elli kuron vereceğim sana. Albayın bir hizmetçisi varmış Lux'u gezmeğe gö­ türüyormuş. bir teğmenmiş bu. Lux adında küçük bir köpek varmış. teğmenim. bir albayın evinde yaşıyormuş.» de­ di. sevinçli sevinçli Şvayk'ın çev­ resinde döndü. kaça aldın?» diye sorunca Şvayk: «Asker arkadaşlardan biri­ nin armağanı. Lux'u sokakta çalmış.

ku tu py ıld ı ız . kurşuna dizdireceğini. sana elli kuron borçlu olduğumu hatırlat bana.» Şvayk'la teğmen Lukas'ın başları üzerinde fe­ lâket dolu bir tehdit dolaşmaktaydı. doğra­ yıp param . öbür gün gezmeğe giderim onunla. saygıyla arzederim teğmenim.292 ARSLAN ASKER ŞVAYK gün de şöyle diyorum: Aybaşında benden elli ku­ ron alacaksın. köpeği çalanı harp divanına vereceğini. köpeğin eski sahibi olan albay da öfkeden köpürüyor.parça edeceğini söyleyip duruyordu. N'apacaksın bakiyim bu elli kuronla. anlaşıldı mı? Pire var mı bu kö­ pekte? Şunu bir yıkayıver.» — «Şunu da aklında tut: Olur ki unuturum. yirmi yıl hapse attıracağını. gösteririm ben onlara günlerini. astıracağını. gidip bu parayla kafayı çekeceksin. Yarın nöbetçiyim.» Şvayk Max'ı yıkarken. Pencerelerin camlarını zangırdatarak şöyle bağırı­ yordu: — «Şeytan götürsün bu kerataları. emrediyorum. Şvayk?» — «Emriniz gereğince bu parayla kafayı çeke­ ceğim.

Hendek diye neye derler bilirmisiniz baylar? Bir hendek. kendinden geçerek yapıyordu bunu: — «Bir kitap. karşılaşma- ku tu py ıld ı ız .) Doğma büyüme esaslı bir aptaldı. Birşey anlatırken -belki beni anlamazlar diye korktuğu için hep. bir pencere nedir. Kazmalarla yapılır bu iş. Yapraklar yerine göre ayrı ayrı biçim­ lerde ve ölçülerde kesilmişlerdir. Evet. yüzyılda «içetmişlerdi» ya. bi­ lir misiniz?» Herşeyi tanımlamak gibi bir manyaklığı vardı ve icad ettiği şeyi anlatan bir kimsenin cezbesiyle. uzun bir deliktir. neyse. ciltlenip yapıştırılır. üzerlerinde mat­ baa harfleri basılıdır. bilir misiniz? Yapışkan bir maddedir.» Öylesine dangalak bir adamdı ki. Bir kazı işidir yani. öteki subay­ lar onu daha uzaktan görür görmez.XV F E L Â K E T Albay Friedrich Kraus. Salzburg ilindeki bir köyün adına bir «von» öntakısı ekliyerek kendine «Von Zillergut» diye bir asalet unvanı «imâl» et­ mişti. Kazma nedir. Zamk nedir. bir kâğıt yapraklar top­ luluğudur. baylar. baylar. Bu kâğıt tabakaları bir ara­ ya getirilir.herşeyi adıyla sanıyla söy­ lüyordu: «Bir pencere. bi­ lir misiniz?» Ya da : «İki yanında hendekler bulu­ nan bir yola şose derler. (Bu köyü de dedeleri daha XVIII. Birkaç işçi çalışıp yapar bunu.

Fakat kendisine bu işin hesabını soran olmamıştı. Albay başkumandanlıkla ve eski Avusturya'­ nın .» Sözlerinin doğruluğunu göstermeğe de her za­ man hazırdı. o zamandan beri de aptallığı arttıkça artmıştı. Bu çapta bir avanağın nisbeten çabuk yüksel­ mesi ve nüfuzlu kimselerce korunması görülmüş şey değildi gerçekten. Bohem­ ya'nın güneyinde imparator da hazır bulunduğu halde manevralar yapılırken albay askerleriyle bir­ likte Moravya'nın bir köşesinde kaybolma işini ba­ şarmış. termo­ metre. bunlarla da çok ku tu py ıld ı ız . Albayın. güneş. Hattâ bir seferinde.hepsi de kendisi gibi aptal olan . So­ kakta subaylara yaklaşıyor. Kaldırımdan bakan bir kimse evin arka cephesini görmez. makineli tüfeklere karşı dizi kolu halinde saldırıyordu. Şosenin ortasında durursanız bu nu kendiniz de görürsünüz nitekim. Hiçbir işi vak­ tinde yapmıyor.başka aske­ rî yüksek kişileriyle kurduğu dostluk ilişkileri sa­ yesinde çeşitli nişanlar almıştı. Bir seferinde az daha eziliyordu. Nitekim başkumandan da kendi adamı olan bu herifi koruyarak onun her­ kesçe bilinen beceriksizliğini örtbas ediyordu. Evin cephesi diye onun sokaktan görülen yüzüne derler. harekâtın bitişinden birkaç gün sonra bile oradan oraya dolaşmıştı. pencere ve posta pulu gibi konularda bit­ mez tükenmez tartışmalara girişiyordu. görülecek şeydi. Şöyle lâflar işitmekten korkuyorlardı örneğin: — «Kaldırım şoseden ayrıdır ve evlerin cep­ heleri boyunca asfalttan bir şerit meydana getirir. emri altındaki zavallı alayına manev­ ralarda yaptıkları.294 ARSLAN ASKER ŞVAYK mak için yollarını değiştiriyorlardı. omlet.

öbür yanda da bir başka lokomotif var. Gençliğinde bir subayla yaptığı düel­ lo sonucunda kulağının orası kopmuştu. iki lokomotofin hatta. Askerî gazinoda verilen bir şölen sıra­ sında büyük Alman ozanı Schiller'den söz edildiği sırada albay Kraus von Zillergut'un nerden aklına estiyse esti. üst makama çok olumsuz bir yorumla iletiyordu. İki lokomotif gülünç ku tu py ıld ı ız . Dumanı görünce yaklaştım. Franz Josef gibi. aptal adını iyice haketmişti. Yalnız bir değil.ARSLAN ASKER ŞVAYK 295 böbürleniyordu. bir de ne göreyim? Bir yanda bir lokomotif. Bu insanlar yüzünden kendisini mükemmel bir asker ve strateji ile başka bütün as­ kerlik bilgilerinin en iyi uzmanlarından biri sayı­ yordu. Al­ bay da tıpkı onun gibi konuşuyordu ve tıpkı onun gibi böndü. «Bir lokomotifin buharlı bir sa­ banı çektiğini gördüm. Düello et­ tiği subayın bütün suçu günahı da Friedrich Kraus'ın sonsuz aptallığını açıklamış olmaktan iba­ retti. damdan düşercesine: «Dün ne görsem iyi. Habsburg hanedanının Şişko mensubu I. emrin­ deki subaylar hoşuna gitmedi mi onların ekmeğiy­ le oynuyor. Çok kinciydi. yükselmelerini engelliyordu. İçlerinden biri evlenmek istedi mi dilekçesini. Teftişlerde askerlere hep şu tek ve aynı soru­ yu sormaktan hoşlanıyordu: — «Ordumuzda kullanılan tüfeğe niçin «manlicher» tüfeği derler?» Bu yüzden alaydaki askerler «manlicherli ena­ yi» diye ad takmışlardı ona. Bu albayın kafa yeteneklerini gözden geçirir­ sek şu inanca varırız: O da kafaca aynı ayarda ol­ duğu. baylar?» dedi. Sol kulağının yarısı yoktu.

Gü­ lünç şey değil mi bu. Fransız denen o şeytan­ lara nefret beslemeği. Evine küçük ölçüde bir mihrap yaptırmıştı. Esir kampına filân ha­ cet yok. Hristiyanlık inancını Cermen egemenliğinin kuruntularıyla birbirine karıştırıyordu. — «Benzin kalmayınca otomobil durur. Savaş sırasında yayın­ ladığı şiirlerde bu ozan. olur biter. baylar?» Aptallığı sofu olmasını engellemiyordu. Onun fikrince Tanrı. Benzin olma­ dı mı eylem de olmaz.Ignace kilisesine gidip günah çıkartıyor. otomobil yürümez yani. Ölülerin ortasında çalıp oynıyalım! Bütün Sırp sivilleri bir teki kalmamacasma yakalım! Ço­ cukları da süngüden geçiririz. Bir kez daha gördüm bunu dün.296 ARSLAN ASKER ŞVAYK şey. hiç yufka yüreklilik göster­ meden ve tek bir tanesini sağ bırakmamacasına hepsini gebertmeği salık veriyor: ku tu py ıld ı ız .» Kan dökme hevesinde o da Alman ozanı Vierordt'tan aşağı kalmıyordu.» diyordu. kudas âyinlerine katılıp şarapla ekmek yiyordu. — «Savaşta düşmandan esir almakla boşuna zahmete girdik. değil mi baylar. Sık sık Saint . Bir de eylemsizlik gü­ cünden sözeden bazı aptallar vardır. tek bir lokomotif bu işe ye­ ter de artardı bile. Savaş başlıyalıberi Avusturya ve Alman ordularının za­ feri kazanmaları için her gün dua etmekteydi. «Hepsini hemen oracıkta kurşuna dizmek daha iyi. düşmanlarının varı-yoğu ile topraklarını ele geçirmeleri için Merkezî Devletlere yardım et­ mek zorundaydı.» Biraz sustuktan sonra sözlerini şöyle bağladı.

» Max keyifli keyifli zıplıyor. teğmenin bacakla­ rının arasından geçerek kayışını onun kılıcına do­ luyordu. Sonra şunu da haber vereyim size: Havlicek ala­ nı köpekler için çok tehlikelidir. Sokakta teğmen.» dedi. Kolayca kaçıp gidebilir. onu her zaman bağlı tutmaz­ sanız. Havlicek alanına giden Panska sokağının köşesin­ de bir hanımla buluşacaktı çünkü. çok azgın hayvan.. izin verirse­ niz bir noktaya dikkatinizi çekeyim. Teğmen Lukas bir yıllık Gönüllüler Okulunda­ ki dersini verdikten sonra Max'la şöyle bir dolaş­ mak için sokağa çıktı. eski sahibini hatırlayabilir ve savuşabilir. St.ARSLAN ASKER ŞVAYK 297 Gökyüzüne kadar dağlardan daha yüksek İnsan iskeletleriyle dumanı tüten cesetler yı­ ğılsın. yiyecek bir şey bulamıyacağını sanıyor çünkü.. Havlicek alanının yakınında­ ki Prikopy caddesine doğru ilerlemeğe başladı. Kendi bölgesinde yabancı köpek gör­ dü mü hemen kıskanıyor onu. diyordu. Sözgelimi. yerini kimse­ ye kaptırmaz: O köpek de bu dilenci gibidir tıpkı. Kastullus kilisesi­ nin yanında bir dilenci vardır hani. neyi bu­ lursa ısırıyor. Şvayk tasalanmıştı: «Teğmenim. Ertesi gün ya­ pacağı işleri düşünerek yürüyordu. Bir kasabın köpe­ ği dolaşıyor oralarda. Bir yıllık gö­ nüllülüğe aday olanlara vereceği derste neler anla­ tacaktı? Bir tepenin yüksekliği nasıl gösterilir? Niçin deniz yüzeyinden başlıyarak gösterilir bu yükseklik? Bir dağın deniz yüzeyinden başlayarak yüksekliği ölçülürken eteğinden doruğuna dek ku tu py ıld ı ız . «Bu köpekle çok ihtiyatlı olmak gerek.

bu tepenin deniz yüzeyinden ne kadar yüksekte olduğunu.» diyordu. daha çok topçuyu ilgilendiren bun­ ca şey sokuşturur? Kurmay haritaları da vardı ay­ rıca. gelip geçen bü­ tün askerleri gözetliyordu. Ast'larını kendisine yönetmeliğin en ufak ay­ rıntılarına göre. tam usulünce selâm vermeğe zorlamağı bir görev bili­ yordu.298 ARSLAN ASKER ŞVAYK onun gerçek yüksekliği nasıl hesaplanır? Sonra da. onu selâmladı. Ona göre savaşta zaferin kazanılması ve or­ dunun daima güçlü olarak kalması. Bir onbaşı yobazlığıyla: «Asker dediğin. Yarabbi. sert ve keskin bir «Dur!» komutuyla düşünceleri yarıda kaldı. «Meraba yahu!» demek ister gibi. gerçek yüksekliğinin de ne ol­ duğunu hesaplamak neye yarar? Haritaya bakmak yeter oysa. Basit bir erden yarbaya kadar.» di­ yen teğmen Lukas. görmedim sizi. kasketlerinin güneşliğine şöyle bir dokun­ makla yetinen zavallı piyadelerin vay haline! Al- ku tu py ıld ı ız . Teğmen tam Panska sokağının köşesine yak­ laştığı sırada. Savaş Bakanlığı ne diye piyadenin ders programlarına. Bu adam albay Kraus von Zillergut'tan başka­ sı değildi: «Bağışlayın albayım. askeri selâma bağlıydı hep. üst'ünü bütün ruhuyla selâmlamalıdır. Albay Kraus dalgın askerleri uyarma merakı yüzünden bütün subaylarca tanınmıştı. Bu «dur!» komutu çınlarken kayışından kur­ tulmağa çalışan köpek de bu komutu veren kimse­ ye doğru neşeyle havlıyarak atıldı. Sözgelimi düşman 312 rakımlı tepeyi işgal etti diyelim. dürüst ve vakur bir şekilde.

» Tartışmanın burasında Lux. bildiğime göre. çalınmış köpeklerle. teğmen. Selâm vermesini bilmeyen.» Teğmen Lukas: «Albayım. Şöyle de diyordu sonra: «Asker dediğin. yeni efendisinin yüre­ ğinde hiçbir yeri olmadığını göstermek için onun elinden kurtuldu. İkinci nokta: Subaylar ne zamandan beri ça­ lınmış köpeklerle geziye çıkma alışkanlığını edin­ diler? Evet. yabanın biridir.» sözünü hiç­ bir zaman kabul etmiyordu. Savaş ala­ nında ölürse.ARSLAN ASKER ŞVAYK 299 bay Kraus bu gibileri sokak ortasında yakalıyor.. «nâmıdiğer» Max eski sahibini unutmadığını. albayım. teğmen.» Kükreyen bir sesle şunları ekliyordu: «Ast'lar üst'leri selâmlamakla yükümlüdürler. teğmen. Albay da onun sözlerini şöyle tamamladı: «. çalınmış bir köpektir. He­ nüz kaldırılmamış olan bir görevdir bu.. Benim köpeğim Lux'tur o. Yavuklusundan yüz bulmuş âşık bir liseli gibi.» diye ce­ vap vermeğe kalkışacak oldu. — «Çalınmış köpekleri gezdirmek askerlik şe­ refiyle bağdaşmaz. benimdir. albayın çevresinde hoplayıp zıp­ lamağa başladı. bana göre asker değil.. cezalandırmak için kışlaya kendisi götürüyordu. son nefesini verirken bile askerce se­ lâm durmalı. Özür makamında askerin kekeliye kekeliye söylediği: «Görmedim sizi. Yabancı birinin malı olan köpek. sevinçli bir hali vardı. üst'ünü en sıkışık kalabalık arasında bile gözleriyle araştırmalı. üst'ünü görmezlikten gelen ya da üstünkörü selâm veren asker. hizmet yönetmeliğinin kendisine yük­ lediği bütün görevleri en iyi tarzda yerine getir­ meği bir an bile aklından çıkarmamalı. bu köpek. Haberin yok muydu ku tu py ıld ı ız .

— «Söyle bakıyım teğmen. öyle! Bir üst'ün köpeğiyle gezin­ mek hem. Burada ise subaylar ilânları bi- ku tu py ıld ı ız . «Disiplin denen şeyi n'apıyorsun pekiy? Albay ga­ zetelere ilân veriyor. değil mi? Kaybettiğim köpeği arayıp bul­ mak için Bohemia ve Prager Tagblatt gazetelerine ilân vermiştim.» demiş gibi bir hali vardı. evet evet.» dedi. Sonra.» dedi. teğmen.» Albay Kraus Lux-Max'ı okşuyor. Bunları da mı okumadın? Üst'ünün gazeteye bastırdığı ilânı okumadın mı sen?» Kollarını havaya kaldırdı: — «Olur şey değil bu genç subaylar.300 ARSLAN ASKER ŞVAYK bundan? Subay dediğin. Yanyana yürürlerken de şu hoş konuşma geçti aralarında: — «Cephede böyle bir işin bir daha başına gel­ mesi imkânsızdır. Cephe gerisinde çalın­ mış köpeklerle dolaşmak çok hoş şeydir muhak­ kak. Albay: «Şöyle birlikte yürüyelim biraz. çalınmış ata bin­ menin dürüst bir iş olduğuna inanır mısın sen? Hayır. teğmen Lukas : «Elimde olsaydı seve seve iki tokat patlatırdım sana moruk!» diye düşünüyordu. dişlerini göstere­ rek açığa vuruyordu. Sahibinin ona teğmeni gös­ tererek: «Isır şunu. köpek satın alırken bu işin Kendisi için hiçbir tehlikesi olmadığına emin olmadıkça köpeği satın alma hakkına sahip değil­ dir. o da geçici sahibine olan hıncını hırlayarak. teğmen bunları okumuyor bile!» Albaya bir orangotan hali veren ve pirzolayı andıran favorileri seyrederken. cephede yüzlerce subayı kaybet­ tiğimiz bir sırada.

Böylece yüz yıl peşpeşe gazeteye ilân versem boş. Teğmen Lukas karşı kaldırıma geçti ama ora­ da da albayın: «Dur!» komutunu duydu. iki­ si de «Yakında Avusturya da.» Albay görültüyle burnunu sildi ki bu onun çok sinirli olduğunu gösterirdi her zaman. kırbacıyla kaputunun eteklerini döve döve çekip gitti.. Bunlar olup biterken arslan asker Şvayk. Albay ona «yaban domuzu» diye bağırarak posta edip kışlaya götürdü. teğ­ mene imzalatmak için kışladan bir takım kâğıtlar getirerek onun dönüşünü beklemekte olan bir pos­ ta eriyle ateşli bir tartışmaya dalmıştı. Gerisin geriye döndü. Şvayk asker arkadaşına kahve pişirmişti. — «Öldüreceğim bu hayvan herifi!» diye de bağırdı. açtığı savaş da hapı yutacak. Adam bu sefer de. İki yüz yıl. Teğme­ ne: — «Şimdi de gezintine tek başına devam ede­ bilirsin.ARSLAN ASKER ŞVAYK 301 le okumuyorlar.. Teğmen Lukas içinden sordu: «Ben n'apayım o Şvayk budalasına şimdi? Ağzını burnunu darma­ dağın edeceğim ama bu yetmez ki! Derisini yüzsem bile az gelir ona. Ya­ rabbi!» Bir hanımla buluşacağına aldırdığı yoktu ar­ tık. ku tu py ıld ı ız . karısıyla çocuklarını düşündüğü için ken­ disine selâm vermeği unutmuş olan bir yedek as­ kere çıkışıyordu.» dedi. Ne hergele herifmiş. üç yüz yıl. eve dönmek için tramvaya bindi.» konusunda karşılıklı olarak birbirlerini inandırmağa çalışıyorlardı.

» dedi. fakat bu savaş onu da alaşa­ ğı edecek. muhakkak bir şey­ di. «Odun gibi herif. Anlıyorsun ya. Zaten hiç bir zaman pek akıllı adam olmamıştı ya. Moruğun beyni sulanmış. Avusturya . bunlarda suç unsuru bulmaktan bir an bile çekinmezdi. günde üç kez emziriyorlarmış onu. bile­ mezsin.» — «O mu? Hapı yutmuş durumda be! Altını kirletiyormuş! Bebekler gibi yiyeceğini ağzına veriyorlarmış! Geçen gün bir bay lokantada anlattı : İmparatorun iki tane sütninesi varmış. varol­ maması gerek hatta. azizim.302 ARSLAN ASKER ŞVAYK İkisi de bu konuda tamamen anlaşmış durum­ daydılar ve onlara göre bozgun. Şvayk şöyle diyordu: «İmparator büsbütün ap tallaşmış olmalı. Şvayk Avusturya hakkındaki kararı şöyle özetle­ di: «Avusturya öyle budala bir Devlet ki. azizim.Macaristan uluslarına sefer­ berlik ilân edildiğini bildiren kâğıtta imzası ne uydurma şeydi! Emin ol ki o bildiriyi kendisine göstermek gereğini bile duymadan bastırmışlar­ dır. İleri sürdükleri düşünceler çok açık-seçik şey­ lerdi ve bir savcı. Herifin savaş olduğundan haberi bile yok­ tur belki.» — «Avusturya'nın hakettiği dayağı yiyip uslu durması için bizi yenmeleri zamanı geldi de geçi­ yor bile. bunu ona söylemeğe uta­ nıyorlar. en küçüğü vatan hainliği olmak üzere. Onlar hakkında isteyeceği en hafif ce­ za da asılmak suretiyle idam olurdu.» Öteki de Şvayk'tan aşağı kalmadı: «Aptal ol­ masına aptal.» İki asker bu minval üzere sohbet ediyorlardı.» ku tu py ıld ı ız .

» dedi.» İlginç ve öğretici başka şeyler daha söyliyecekti ama teğmenin eve dönüşü sohbetlerini bir­ denbire yarıda bıraktı.ARSLAN ASKER ŞVAYK 303 Öteki. Teğmen bir yandan Şvayk'a ters ters bakar­ ken. Şvayk da şöyle bir şeyi ispatlama işine girişti: «Es­ ki zamanda düşman.. Alman askerlerine bol bol dağıtılan sigaralarla çukulatalardan sözettiler. Bohemya'­ nın Kuzey . Gözleri- ku tu py ıld ı ız . dolu lâzımlıklar atıyormuş.» İmparatorun giriştiği bu maceralı savaş üze­ rindeki .bu sohbet başka bir yola döküldü. Sonra Şvayk'a: «Gel bakiyim benimle odaya. Sonra eski günlerin savaş usullerini andılar.» Almanya'ya gönderilen Çek buğdaylarından. Şvayk'ın arkadaşı şunları söyledi: «Prag'da ne diyorlar.Çeklerin genel düşüncelerini açıkça yan­ sıtan . Bir yerde okumuştum: Kale­ yi kuşatanlar lâğımlarını böylece havaya boşaltma­ dan bir gün bile geçirmemişler ama bu kale tam üç yıl dayanmış.Batısındaki şu kent hani: Oradan top sesleri duyuluyormuş.. biraz genel olan bu yargıyı tamamla­ mak için ekledi: — «Cepheye gidersem ilk fırsatta düşman saf­ larına geçeceğim. öbür yandan da kâğıtları çabucak imzalayıp onları getiren askeri savdı. Kaleyi savunanlar da bugünkü askerlerden daha az güç durumda değillermiş. Teğmenin gözlerinden korkunç kıvılcımlar sa­ çılıyordu. Kendini bir sandalyeye bıraktı. Rus Çarı da yakında Krakovi'ye girecekmiş. biliyor musun? Nachod var ya. kuşattığı bir kaleye mermi yerine içi b.

ma­ sum bakışı da teğmenin üzerine dikilmişti. Emirerine dokun­ madı ama yumruğunu onun burnunun dibinde salladı ve boşandı: — «Şvayk.304 ARSLAN ASKER ŞVAYK ni Şvayk'tan ayırmıyarak dayak faslına nereden başlıyacağını düşünüyordu: «İlkin iki tokat patlatırım ona. kulaklarını koparırım. Leşini bizim bodruma değil de komşununkine attım.. saygıyla arz ederim teğmenim. teğmenim: Bugün öğle­ den sonra siz Max'la birlikte sokağa çıkmış oldu­ ğunuza göre. saf bakışlı gözlerindeki tat­ lılık ve şefkat ifadesi kaybolmuyordu. gerisini de son­ ra düşünürüm. Teğmen Lukas ayağa kalktı. Bu hayvan gibi güzel. Fırtınadan önceki durgunluğu andıran bu ha­ vayı bozan. Herşeyin yolunda olduğunu. Ayakkabı cilasını yemiş. Şunu da belirteyim sonra. sonra burnu­ nu dağıtır. Şvayk oldu: — «Saygıyla arzederim teğmenim.» Teğmen Lukas yine şöyle düşündü: «N'apmalıyım ona? Ne aptal suratı var Yarabbi!» Şvayk'ın masum. sizlere ömür vefat etti bu yüzden.. hiçbir olağanüstü işin olup bit­ mediğini. Demincek si- ku tu py ıld ı ız . terbiyeli bir Ankara kedisini güç bulursunuz doğrusu. kediniz yok artık.» Teğmen tasarısını gerçekleştirmeğe hazırlanır­ ken Şvayk'ın iyilik ve açıkyüreklilik dolu saf. köpek hırsızısın sen!» — «Şu son günlerde buna benzer hiçbir iş geç­ medi başımdan. belki olup bitmiş bir şeyler varsa bunla­ rın da zaten iyilik niyetine olup bittiklerini anlatı­ yordu bu gözler: Çünkü zaman zaman bazı şeyle­ rin olup bitmesi de lâzımdı nihayet. onu çalmış olamazdım.

. niçin evime soktun bu pis hayvanı?» — «Sizi memnun etmek için. 20 . Bre katmerli aptal. Çetrefil iş diye buna derler.» — «Şvayk. Korkunç bir rezalet bu. ya da birisi gelip köpeği ondan alır ama geri vermez. saf bakışlı gözleri teğme- ku tu py ıld ı ız F. ama enayi tavırları takınıyorsun! Her iş için yedekte sakladığın örneklerin var ama bana yutturamazsın artık.» — «Çalınmış bir köpek olduğunu biliyor muy­ dun pekiy?» — «Çalınmış bir köpek olduğunu bilmiyordum teğmenim. Bu adam ne zaman bir köpekle gezintiye çıksa hayvanı kaybe­ der. saygıyla arzederim. Ya bir meyhanede unutur.. Spalena soka­ ğında Kuneş adında bir sepici var. saygıyla arzederim. budala. çalmadın mı?» — «Çalmadım teğmenim.» — «Ne diye çalınmış bir köpeği alıp getirdin bana.» Ve Şvayk'ın masum.ARSLAN ASKER ŞVAYK 305 zin yanınızda köpek olmadan döndüğünüzü görün ce içimden: «Köpeğe bir şey oldu galiba. diyorum sana! Doğru­ sunu söyle. b. çaldın mı bu köpeği. anladın mı? Nerden ge­ tirdin bu köpeği? Nasıl ele geçirdin? Bizim alba­ yın köpeğiymiş. danga­ lak eşoğlu eşşek. yahut köpek düpedüz çalınır. kapa çeneni! Çok kurnaz keratasın sen. teğmenim.» — «Ulan eşek herif.» dedim gerçi. nasıl oluyor da tabancamı çekmi­ yorum bilmem.. saygıyla arzederim. Prag'ın göbeğinde benden geri al­ dı.. herif! Gerçekten bu kadar ap­ tal mısın sen ulan?» — «Gerçekten bu kadar aptalım teğmenim.

Değil Şvayk'ı tokatlamağa.» dedi. bütün araştırmaların boşa çıkacağını sanmıştım çünkü. «İlân gazetede. Prensip olarak dürüst bir işi mükâfatlandırmam ama Evlerde ve köşk bahçele­ rinde süs bitkileri yetiştirme usulü başlıklı kita- ku tu py ıld ı ız . geçimini bu mükâfatlarla sağlıyordu hep. bir si gara sarmağa bile mecali yoktu.306 ARSLAN ASKER ŞVAYK nin yüzünü yeniden okşadı. «Ne günahım varmış ki Tanrı beni cezalandırmak için böyle bir aptalı musallat etti başıma?» diye sızlandı. Teğmen artık olanlara boyun eğmiş. Şvayk gazeteyi ilân sayfası açık halde tutarak geri geldi. teğmen sandalyenin üzerine yığılarak. Köpeği geri getirecek olana da yüz kuron mükâfat vaadediyor. Bunun üzerine o da ilân vermiş ga­ zeteye. on kurona patlamış bu ona. Kasire'de Bogetich diye biri vardı. sandalye­ sinde oturuyordu. Al­ bay köpeğini nasıl da tarif etmiş. İkinci bir ilân. sonunda parayı har­ cadığı ile kalmış. üçüncü bir ilân daha vermiş. Güzel para. Bir seferinde bir Pomeranya finosu çalmış ama sahibini bir tür­ lü bulamamış. Nihayet köpeğin sahibinden bir mektup gelmiş: «Evet. Ötedenberi elli kuron ve­ riler. kıyak doğrusu. Hiçbir şey yapa­ cak halde olmadığından Şvayk'ı gönderip Bohe­ mia ve Prager Tagblatt gazetelerini aldırttı: Alba­ yın verdiği ilânları gösterecekti ona. soma ilânlara bakarak bunların sahiplerini araştırıyordu. Ben bu dünyada hâlâ namuslu insanların bulunabileceğine inanmıyordum ama bizim köpeğin bana geri verileceğini görünce fikri­ mi değiştirdim artık. köpek benim ama peşine düşmedim. İyi ailelerin kö­ peklerini rastgele çalıyor. Yüzü sevinçle ışıldıyarak: — «Evet teğmenim.

«Bir daha da gazeteye ilân verirsem iki olsun. bölüğünün başında atıyla giderken veliaht da atını görüp tanımış.» diyor­ muş.. Şvayk da ona kah­ vesini getirerek bir şey daha sordu: — «Başka bir köpek bulayım size isterseniz teğ­ menim. — «Defol budala! Ne korkunç herif bu!» Sonunda yataktan kalktı. «Bulduğum köpekleri köpek ağıllarının sahiplerine satarım daha iyi. ha? Saygıyla arzederim ki.» diye yeminler etmiş. Rüya yüzünden yorgun düştü. bütün gece rüyasında Şvayk'ı gördü: Şvayk veliahdin atını çalıp kendi­ sine getirmiş.. Şvayk.ARSLAN ASKER ŞVAYK 307 bımdan size bir tane armağan edeceğim.» Teğmen: «Sen git yat Şvayk». Seni harp divanına ver­ mek niyetindeydim ama beraat edeceğini anlıyo­ rum: Bu adamlar senin çapında bir dangalakla hiç karşılaşmadılar çünkü.» Kendisi de gidip yattı. böy­ le aptal bir surat karşısında kendinden tiksinmi­ yor musun? Gördüğüm adamların en antikasısın ku tu py ıld ı ız . sabaha karşı biraz daldı. Aynaya baksana. Bir geçit töreni sırasında. «Bu an­ lattıklarınla yarın sabaha kadar beni serseme çe­ vireceksin yoksa. Gördüğü korkulu rü­ yadan kurtulamıyordu bir türlü.» — «Dinle bak. zavallı Lukas. dedi. Bunun üzerine Bogetich köpeği ard ayakla­ rından kavradığı gibi adamın kafasına fırlatmış. Ertesi gün teğmen yorgunluktan bitkin hal­ deydi: Kavgayla sonuçlanan bir hovardalık âle­ minden çıkmış gibiydi sanki.» demiş. tam o sı­ rada Şvayk kapıyı vurarak: «Sizi saat kaçta uyan­ dırayım teğmenim?» diye sordu.

kışladan bir posta eri gelmiş.. Yüzü ışıl ışıldı: — «Saygıyla arzederim teğmenim. Güzel kuşlar sever bizi korkmadan. Silâhlar güneşte parladı.» Şvayk mutfağa döndü. Hadi bakiyim. Bir seferinde o sokak­ tan vali geçmiş. Aşka gelerek sesini yükseltiyordu gittikçe: Biz askerler hovardayızdır. Yani kısa­ cası. so­ nunda mağaza aynayı oradan kaldırmak zorunda kalmış.. Ağzı çar­ pık.» diye düşündü. diyormuş sizin için. Bir gün çaycı Stanek' in camekânına dışbükey bir ayna koymuşlardı. hemen oracık­ ta canına kıyası geliyordu. Şvayk'ın başı kapıda görünmekte gecikmedi tabiî. teğmenim. Albay göndermiş onu: Çabuk gelip beni görsün. doğrusunu söyle bana: Kendi suratın hoşuna gidiyor mu?» — «Hiç hoşuma gitmiyor. İn­ san baktı mı kusmak geliyordu içinden. insan öylesine çirkinleşiyor ki. Bizote bir ayna olmasa gerek.» ku tu py ıld ı ız . teğmen onun şarkı söylediğini duydu: General Grevenil şehirde baruthanenin önünden geçti. o da aynada kendine bakmış. saygıyla arzederim: Aynada bir topaç gibi görünüyor. kızların gözü yaşlı. sonra tükürdü.308 ARSLAN ASKER ŞVAYK sen.. keyfin yerinde.. Şvayk. sersem herif. göbeği patlıyasıya yiyip içmiş bir papazınki gibi şiş. başı çöp tenekesine benziyor. Bir eksiğimiz yok. keyfimiz yerinde her zaman. Teğmen: «Gerçekten öyle.

kafa ütüleme be. biliyor musunuz? Vl­ tava nehri üzerinde. — «Teğmenim. traşçı bunak sen de! Ne geveleyip duruyorsun? Lâfı nereye getireceği­ ni biliyorum pek âlâ..ARSLAN ASKER ŞVAYK 309 Böyle kulağı delik olduğu için hayatından memnun.» Biraz durdu. dosyanıza baktım. piyade alayına naklinizi iste­ mişsiniz. önemli bir şey olmasa gerek. şu bizim köpekle ilgili herhalde. Rıhtım nedir bi­ lir misiniz? Su kıyısında yapılmış kalın bir duvar­ dır. onu bekliyordu. Manev­ ra için gitmiştik oraya. Şehir büyüktür. gözlerini mürekkep hokkasından ayırmaksızm ekledi: «Benim köpek sizin evde ta­ mamen bozulmuş.» dedi. şöyle diyordu içinden: «Eeee. «Yine böyle bir şey ku tu py ıld ı ız . Vltava nehri üzerinde. Oder yahut başka bir nehir de Vltava'yla birle­ şir.» di­ ye söze başladı ama teğmen onun sözlerini ağzına tıktı. güzeldir de h a t t a ve aldanmı­ yorsam bir de rıhtım vardır orda.» Albay odanın içinde bir aşağı. Albay odasında rahatça oturmuş. Aaaa. hokkada bir sinek var. Kışın bile hokkada sinek görmek hiç hoş değil. evet.» Posta eri: «Albay rapor yazdıracak da. teğmen. Bu. Budejovice nerde. bir yukarı do­ laştıktan sonra: — «Eeee. İçini burkan kaygıyı güç zaptediyordu. Kışlaya gelince hazırlanmakta olan şeyin bir rapordan beter olduğunu gördü. Bunun bir münasebeti de yok ya hoş. ne çapaçulluk?» Bu dolambaçlı sözlere içerlemiş olan teğmen. usullacık ekledi: — «Yok yok.. iki yıl önce Budejoviçe'deki 91. canı hiç yemek istemiyor.

» Bu hoş konuşmanın sona erdiğini anlatmak için de selâm verdi.» O zaman teğmen fiyakalı bir tavırla: «Sana haber vereyim öyleyse Şvayk. «Madem ki kı­ saltılmış lâflardan hoşlanıyorsun. Teşekküre hacet yok. Yalnız.» Eve dönünce Şvayk'a sordu: — «Yürüyüş taburu nedir. On bir buçuk olmuş.püklüm ama burnun­ dan soluyordu.. yü­ rüyüş bölüğü de yürüyüş bölüğüdür. Or­ dunun subaylara ihtiyacı var ve bunlar. biliyor musun sen.. Tam da bu sırada orada yeni yürü­ yüş taburları kuruluyor. cephede de buradaki gi- tu ku py ıld ı ız . Sırp­ lar çok subayımızı öldürdüler çünkü.. Bir yıllık Gönüllüler Okuluna git­ ti. Şeref sözü veriyorum bakın: Üç günden tezi yok Budejoviçe'deki 91. piyade alayına nakliniz için verdiğiniz dilekçeyi hatırladım. alaya gitmiş olacaksınız. haber verdi: — «Yakında cepheye gidiyorum. saygıyla ar­ zederim teğmenim.. Teğmen Lukas süklüm .» dedi. Beri yandan baş­ kumandanlık da subay kıtlığından şikâyetçi.310 ARSLAN ASKER ŞVAYK olmaması için ne tedbir almalı diye uzun uzun dü­ şündüm ve sizin 91. Subay aday­ larına Nekazanka lokantasında öğleyin bir veda yemeği vereceğim.» Saatine bakarak ekledi: «Şimdi de rapora geç­ me zamanı geldi. Biz sözleri kısaltırız da birine yürütabur. öbürüne de yürübölük deriz. Onun için siz aklıma geldiniz. ben de öyle ko­ nuşayım: Çok yakında sen de benim yürübölük'e katılmış olacaksın. Şvayk?» — «Yürüyüş taburu yürüyüş taburudur.

teğmenim.sapan işler yapabileceğini sanma sakın.ARSLAN ASKER ŞVAYK 311 bi saçma .» SON ... memnun musun?» Arslan asker Şvayk cevap verdi: «Çok mem­ nunum hem. saygıyla arzederim. Ma­ jeste İmparatorla onun sayın ailesi uğruna savaş alanında ikimiz beraber şehitlik mertebesine eri­ şirsek çok kıyak şey olacak bu. Nasıl.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful