You are on page 1of 4

Tuzağın eşiğinde Türkiye Avni Özgürel Radikal

Sebeplerini uzun uzadıya anlatmaya gerek yok; ABD'nin bizim bulunduğumuz bölgeye ilişkin gelecek
tasarımı, güçsüzleştirilmiş, her an bölünme tehdidiyle karşı karşıya bir Türkiye öngörüsüne dayalı.. Bu
yüzden terör konusunda Washington'dan destek/anlayış/tavır beklentisi içindeki Ankara siyaseti bence
baştan aşağı yanlış; keza geçtiğimiz hafta neredeyse söz birliği etmişcesine Türk basınının 'Amerika
nihayet bizi anladı' diye özetlenebilecek manşetlerle çıkması da en hafif ifadeyle 'avuntu'dan öte bir
şey değil.
Ankara'nın yanlış analize dayandığını söylerken sadece AKP veya CHP'nin yanlış değerlendirme
yaptığını söylemiyorum; bürokrasinin, en önemlisi de ordunun karşı karşıya olunan fotoğrafı doğru
okuduğundan kuşkuluyum... Kuşkuluyum zira, açıklamaların neredeyse tamamı Türkiye'yi Kuzey Irak'a
müdahaleye bir adım daha yaklaştıran, siyasi iradeyi heveslendirmeye matuf... Erdoğan'ın sert
açıklamasına 'Dur bir bakalım' diyen çıkmadı. CHP, DYP, ANAP 'Bizden tam destek, yürü...' dediler..
ABD'deki siyaset planlayıcıları bir yandan 'Türkiye'nin tek taraflı müdahalesine karşıyız' derken diğer
yandan ellerini oğuşturarak gözümüzü Irak batağına dikişimizi izliyor olmalılar.
Şüpheniz olmasın ki Kuzey Irak'a askeri müdahale sadece 'hüsran' doğurur. Bölgenin coğrafyasını
kabaca bilmek dahi askeri açıdan Kandil Dağı'nı havadan bombalamanın dışında kayda değer bir şey
yapılamayacağına hükmetmek için kâfidir. Kaldı ki orada 'vurulacak' olan da örgütün lider kadrosu,
militanları değil ayaktakımı ya da yokluktan örgüte sığınmış ailelerden ibarettir... Ama sonuçta bu
harekât dünyaya 'Kandil'de Türkiye'nin vurduğu yüzlerce masum insan'diye yansır.. Bu kadarla da
kalmaz, olay tam manasıyla 'insanlık dramı' halinde görünsün diye ABD Kürtlerin hazırlayacağı'dehşet
efekti'ne katkıda bile bulunur..
Velhasıl ABD el altından bu yönde teşvikte bulunuyor veya kışkırtmalarla fitili alevlendiriyorsa -ki bence
durum budur, çünkü son dönemdeki kimi eylemleri PKK'ya fatura etmek tabloyu izah etmiyor- bilin ki
nihai beklenti bölgenin en büyük askeri gücü olan Türk Ordusu'nu, saplandığı bataktan başka hiçbir
konuyla meşgul olamaz hale getirmektir..
Yanlış okuyuşun mantığı özetle şu fikre dayanıyor: "Kuzey Irak'ta meşru bir otorite var, bunun da
temsilcileri Barzani ve Talabani, dolayısıyla bunlarla siyasi ilişki kurmak hem bizdeki Kürtleri yatıştırır
ve PKK tasallutundan kurtarır, dolayısıyla zihinlerde ' Türkiye'nin kavgası Kürtlerle değil terörle'
kanaatini hâkim kılar; hem de bölgenin ekonomik ihtiyaçlarının büyük ölçüde Türkiye'den teminine,
Türk işadamlarının açılımına uygun zemin hazırlar. Güneyimizde bir Kürt devleti kurululursa da
kurulur.. Nasıl olsa bize tehdit oluşturacak güce hiçbir zaman kavuşamaz.."
Bu tahlil Kürtlerin ABD açısından tıpkı İsrail gibi gerçek manada 'stratejik ortak' olduğu gerçeğini göz
ardı etmekle malul.. Öcalan'ın Türkiye Kürtleri üzerindeki etkisinin azaldığı süreçte KDP ve KYP'nin
doğrudan Türkiye'de örgütlendiği sır değil. Yakında Kuzey Irak yönetiminin yapılacak seçimlerde
Türkiye Kürtlerinin de oy kullanmasına izin verdiğini, ya da çifte vatandaşlık manasına gelecek nüfus
kâğıdı dağıtımı yaptığını duyarsanız şaşırmayın..
Bu konuya devam edeceğim... Zira Türkiye'nin acilen 'Kürt Meselesi'ne bakışını değiştirmesi ve yeni
politikalar üretmesi gerektiğine inanıyorum. Özel sohbetlerde konuşulabilen ama yüksek sesle
terennüm edilmesinin tepki doğuracağını bildiğim kimi hususların dillendirilmesi şart. 'Kürt Meselesi'ni
ya kendimiz proje üreterek, şartlarımızı zorlayarak, duygularımızı bastırarak halledeceğiz ya da ABD
kuklalarının yapacakları dizayna rıza göstereceğiz

Geçen hafta Kuzey Irak ve Kürt meselesi bahsinde düşüncelerimi aktarmış, bu konuda yazmayı
sürdüreceğimi söylemiştim; devam ediyorum.
Siyasi gelişmelerin yönünü tayin için ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın, "Yeni bir
Ortadoğu'nun zamanı geldi" açıklaması ve onun öncesinde
ABD'nin en muteber savunma dergisi Armed Forces Journal'de yer alan ABD'nin resmi yayını Silahlı
Kuvvetler Dergisi yazarlarından biri tarafından kaleme alınmış, 'Ortadoğu Haritasını Yeniden Çizmek'
analizinin ışığında bölgeye bakmak gerek.
Keşke Kuzey Irak Kürt yönetiminin bölgeye yatırım ve turist çekmek için hazırlatıp Batı televizyon
kanallarında yayımlattığı tanıtım filmleri bizim televizyonların dikkatini çekmiş olsaydı. Özellikle de
'Thank you America' başlıklı olanı. Aynı filmin 'Thank you England' versiyonu da varmış. Tabii bunu
seyrederken Batı'ya kendisini bu cümleyle anlatma çabasının ardında yatan tabasbus (yaltaklanma)
halini düşünmenizi isterdim.
Ve muhtemelen bir-bir buçuk yıl içinde Kürdistan'ın bağımsız devlet olarak dünya sahnesinde boy
göstereceğinin artık belli olduğunu; onu ilk tanıyan devletin ABD olacağından şüphe etmemek
gerektiğini de.
Sanılanın aksine mutasavver 'Kürdistan'ın Ortadoğu'da ikinci bir İsrail olacağını düşünmek bence
'iyimserlik'. Zira İsrail, kendi ulusal çıkarlarını Washington'a dayatan, bu çıkarların Amerikan siyasetiyle
örtüşmediği hallerde bile taviz vermeyip direnebilen, daha ötesi tercihlerini belli bir süreçte Amerikan
siyasetine dönüştürme kabiliyetine sahip, ABD'de en güçlü kamuoyu oluşturma kabiliyetinde bir devlet.
Yani devlet gibi devlet. Dolayısıyla 'İsrailleşmek' Kürdistan için hayal değil, hayal ötesi bir şey. Barzani-
Talabani ikilisinin ise içlerine sindirdikleri rol ve Washington'ın gözündeki mevki çok net: 'Devlet
görünümünde İncirlik.' Bunun bir adım ötesi değil!..
Projenin bu şekilde gerçekleşmesi planlanıyor. Washington'ın Ankara'dan beklediği ise şu:
"Bizimle birlikte siz de Kürdistan'ı tanıyın, bu devlete hami, hatta garantör olun. Böylece bölgenin sahip
olduğu zengin petrol kaynaklarının besleyeceği ekonomik potansiyelden azami payı alın...
Asırlarca Kürtlerle bu coğrafyada birlikte yaşadınız, bunu sürdürün. Hami, garantör olunca bu yeni
devlete liman imkânı vs. vermenizi kimse yadırgamaz.
Belki daha ileride bir miktar toprak bile..."
Bu söylediklerim komplo/fantezi falan değil, Amerika'nın en muteber savunma dergilerinde dillendirilen,
Pentagon'un siyaset planlayıcıları çekirdeğinden kişilerin görüşleri. Yani yarın çıkıp da 'oldu bitti'
falan dememiz manasız. Geçen hafta yazmıştım. Türkiye'de özellikle Sünni Kürtler arasında Barzani
taraftarlığı hızla tırmanıyor. Bugün çıkıp Öcalan mı Barzani mi diye anket yapsanız bunu görürsünüz...
Ne yapmalı? 'Bu sorunu ya aklımızı duygularımızın, öfkemizin önüne kullanarak çözmek için kendimiz
proje üreteceğiz ya da Amerika'nın dayatacağı çözüme boyun eğeceğiz' demiştim. O cümleden devam
edeyim...
Hemen ifade edeyim ki, Türkiye'de hiçbir kurumun 'ne yapmalı' sorusuna net bir cevabı olduğuna
inanmıyorum. Bireylerin tek tek -çoğunun da ayağı yere basmayan- tasavvurları olabilir elbette; ama
bırakın 'devlet politikası'nı, konuyla doğrudan ilgili kurumların kendi bünyesinde netleşmiş görüşlerinin
bulunduğuna inancım yok. Olay artık 'asayiş' meselesi olmaktan çıktı. Bir yanda verdiğimiz binlerce
şehid, bir yanda AB, ABD kuşatması vs. Tuzağın eşiğindeyiz.
Bu noktadan sonra AKP'den 'Kürt meselesi' konusunda çözüm adına ortaya bir şey koymasını
beklemek abes. Farzımuhal AKP ciddiye alınır bir proje üretse dahi, şimdiye kadar izlediği yanlış
siyaset sebebiyle bunun devlet çekirdeğinde kabul göreceğine ihtimal vermek zor. Ve CHP'nin hali de
malum. Cumhuriyet'in kurucusu olmakla övünen parti vahametin farkında değil.
Bu durumda siyaseti, parlamentoyu dışlayarak çözüm aramak yanlış; ama gevezeliğe ya da politik
ağız dalaşına değil çözüm zeminini oluşturma işini sadece siyasete havale etmek de yanlış. Ordu ve
üniversiteler başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti çatısı altındaki bütün kurumlara görev düşüyor.
Kendi adıma PKK ve Öcalan tahlilini de içeren düşüncelerimi haftaya sizlerle paylaşacağım.

Türkiye'nin başındaki terör belasına, buna gerek bizim gerekse uluslararası toplumun, özellikle de
ABD'nin bölgesel politikaları çerçevesinde yaklaşımına ilişkin görüşlerimi geçtiğimiz iki hafta zarfında
yazdım, biliyorsunuz. Son hafta içinde Ankara'nın sonunun çözümüne dönük bazı hazırlıklar içinde
olduğuna, kimi tasavvurların olabilirliğinin zihinlerde indirilip kaldırıldığına dair haberler basında da yer
aldı. Bu kuşkusuz sevinilecek bir durum. Ama ne bürokrasinin ne siyasetin elinde tasavvurun ötesinde
bir şey olduğunun işareti yok. Kaldı ki basına yansıyan haliyle sözü edilen tasavvurların ne derece
sadre şifa olduğu tartışılır. Elbette kolay değil Türkiye'nin kangrenleşmeye yüz tutmuş derdine çözüm
üretmek. Siyasi riskin ötesinde milli, manevi riski, dolayısıyla bedeli var bunun. Ne yasal ne siyasal
sorumluluk mevkiinde olmayan gazeteciler bile görüşlerini çoğu kez tevile müsait imalarla söylemeye
çalışırken.
Hatırlayın; Abdullah Öcalan yakalanıp Türkiye'ye teslim edildiğinde koalisyon ortağı olarak MHP
iktidardaydı ve partinin bu konuda bizzat Devlet Bahçeli tarafından açıklanmış tavrı herkes tarafından
biliniyordu. Kendisini milliyetçi olarak tarif edegelmiş bir gazeteci olarak 'Sakın ha idam etmeyi
düşünmeyin. Apo ölürse bin Apocuk çıkar başımıza' diye yazarken elimin nasıl titrediğini hatırlıyorum.
Dolayısıyla Bahçeli'nin o ortamda idam cezasının Türk Ceza Kanunu'ndan çıkartılmasıyla sonuçlanan
süreci başlatırken üstlendiği sorumluluğun ağırlığını tahayyül edebiliyorum.
Çok şükür o badire, o tuzak Bahçeli'nin devlet adamlığı sayesinde atlatıldı. Tuzak kelimesini özellikle
kullandım.
Zira şüpheniz olmasın ki Abdullah Öcalan teslim edilirken, MHP'nin millete verdiği sözü tutmak
konusundaki kararlı tavrını değiştirmeyeceği ve herhalde bundan dolayı Türkiye'nin onarılması zor
yaralara davetiye çıkaracak bir şiddet dalgasıyla yüz yüze geleceği öngörülmüştü. Zira Devlet Bahçeli,
PKK lideri yakalandıktan kısa süre sonra Adana'da yaptığı konuşmada teyid etmişti MHP'nin tavrını.
Devletin zirvesinde kararlaştırılmış, hükümet, bütün kabine olmasa dahi koalisyon partilerinin liderleri
katında verilmiş bir karar, resmi ya da gayriresmi bir taahhüd de yoktu. Bahçeli oyunu bozma kararıyla
ağırlığını koyup idam kararına ilişkin dosyanın TBMM Adalet Komisyonu'nda tutulmasına yeşil ışık
yakmasa kim engel olabilirdi infaza, Meclis Genel Kurulu'nda kaç kişi aleyhte oy kullanırdı?
Aradan yıllar geçtikten sonra dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in de teslimi 'tuzak' olarak
değerlendirdiğinin göstergesi ' Öcalan'ın Türkiye'ye neden verildiğini hâlâ anlayabilmiş değilim' demek
suretiyle bu yöndeki kanaatini, soru işareti koyarak ifade etme ihtiyacı hissetmiş olmasıdır.
Neden böyle bir tuzağın kurulduğu sorusu ayrı bir yazı konusu. Ama herhalde buna verecek cevabı,
ABD'nin Irak ve oradaki Kürt unsuruna dönük planlarının askeri harekât başlamadan çok önce
yapılmış olduğunu unutmadan aramak gerek. Ve şimdi 'Yeni bir Ortadoğu'nun zamanı geldi' diye ifade
edilen stratejinin önemli parçası olan Talabani- Barzani-Türkiye denkleminin Ankara ayağının ancak
Türkiye'yi Washington ne önerirse reddedemeyecek seviyede 'destablize' ederek çözmenin mümkün
olduğu hesabının yapılmış olabileceği ihtimalini düşünerek. Derelerin altından çok su aktı, ama tablo
değişmedi. Hatta bizim açımızdan daha
vahim bir hal aldı. ABD'den, Barzani ve Talabani'den PKK konusunda yardım bekleme hayalini hâlâ
muhafaza edenler olduğunu biliyorum. Bunun beyhude olduğunu da.
Ne ABD'nin, ne Barzani-Talabani ikilisinin bu konuda yapacağı bir şey yok. Yapmak konusunda
istekleri de.
Çıkarları bunu gerektiriyor zira. Ama daha ötesi son günlerde birilerinin aklına takıldığı gibi Türkiye'nin
sorunu 'Irak PKK militanlarını barındırmasın' diye özetlenecek noktada değil. Diyelim ki, dağdan indiler,
geldiler... Ne olacak? 'Türkiye âlicenaplık gösterip affetti, suçlu olduğumuzu görmezlikten geldi- deyip
baba ocağına dönüp iş-aş derdine düşecekler mi sanıyorsunuz? Ya da lider kadrosu ülkeye getirilmedi
de Avrupa'da ikametlerine zimni onay verildi... Bitecek mi dert?
Hayır... Bitmeyecek... Zira hadisenin odak noktası dağdaki militanlar falan değil, Abdullah Öcalan. Ve
gerçek şu ki, el'an örgütü kontrol eden tek kişi o. ABD yanlısı ağızların olanca çabalarına rağmen
Barzani henüz Kürt asıllı Türkler üzerinde hâkimiyet kuracak seviyede kabul görmüş değil. Hadiseye
şehidlerimizin acısının bizi önüne taşıdığı pencereden bakarsak kuşkusuz lanet edilesi bir durum bu.
Her gün bir ya da birkaç evladımızı gömüyoruz toprağa. Yani duygu dünyamıza kulak verdiğimizde
'Yakalandığında asılsaydı çoktan biterdi bu iş' deyip kestirip atmak mümkün. Ama çözüm
penceresinden bakıldığında Türkiye, Öcalan'ın elinin altında olmasını avantaja da çevirebilir.
Önümüzdeki hafta bu başlık altındaki son yazımda umarım zihninizdeki
sorulara, kendi cevaplarımı vererek nokta koymuş olurum.

Kuzey Irak yönetiminden anlayış, işbirliği ve PKK'ya karşı tavır; ABD'den yardım!.. Türkiye'nin bugün
geldiği nokta ne yazık ki bu...
Anlaşılıyor ki Ankara daha sorunun ne olduğunu bile kavrayamamış, gördüğü haliyle 'arızi rahatsızlık'
zannettiği tabloyu başkasına havale ederek dertten kurtulacağının hesabı içinde... Barzani ve
Talabani, Washington'la ele ele verip Türkiye'nin başındaki terör belasını defedecekler, elleri
değmişken 'Kürt meselesini' çözüverecekler!..
Şayet Türk devleti, Dışişleri Bakanı Gül'ün ağzından yansıyan haliyle "Yüzyıllardır birlikte huzur içinde
yaşayageldiğimizi, tek sorunun PKK'nın ektiği nifak tohumları" olduğunu düşünüyorsa; bu, en hafif
ifadesiyle, asırlarca bölgenin tek hâkimi olan Selçuklu ve Osmanlı keza son yüzyılda Cumhuriyet
tarihini hiç okumamışlığın ifadesidir..
Onun için meramın, tahlil falan yaparak değil ancak dövünerek anlatılabileceği bu zihniyeti bir yana
bırakıp, üç haftadır sürdürmeye çalıştığım değerlendirmeye 'ne yapmalı' sorusuna kendi cevaplarımı
sıralayarak nokta koymak istiyorum.
Önümüzde iki seçenek var: İlki gönüllü ya da gönülsüz 'Bu kistik unsurdan kurtulalım' demek. Yani
Güneydoğu'dan vazgeçmek!.. Bunu istiyorsak tartışacak bir şey yok. Bazıları güneydoğusu ayrılmış bir
Türkiye'de milli gelirin otomatik olarak artacağı kanısıyla savunuyor bunu. Tabii öyle bir kararın
beraberinde ikinci bir tehcir projesi içerdiğini de ekleyerek... Bilmeliyiz ki bugünkü anlayış ve siyasi
aculluk devam ettiği takdirde on yıl sonra ABD-Barzani-Talabani eliyle tahakkuk edecek sonuç budur...
Amerika'da ciddiye alınabilir hemen bütün yayınlarda haritalara bakın oluşacak yapıyı görürsünüz..
Dolayısıyla ağlasak, sızlasak, öfke, kurşun yağdırsak akıbet değişmez.. Bölge PKK'ya mı kalır, hayır;
ona da hayretmez, Barzani-Talabani ikilisine kalır..
Yok, biz vatanımızdan fedakârlık yapmayız, diyorsak; o takdirde ikinci seçenek şu: Güneydoğu'ya
bünyede ama 'ur'muş gibi bakamayacağımızı, verdiğimiz onca şehidin acısıyla dağlanmış olsa da
yüreğimize taş basıp bölgenin sosyal, ekonomik ve siyasal olarak Türkiye'ye entegrasyonunu
sağlayacak her tedbirleri almamız gerektiğini kabul etmeliyiz.
Lafı uzatmamak için geçen hafta Abdullah Öcalan'la ilgili yazdıklarımdan hareketle devam ediyorum.
Hemen ifade edeyim; kanımca Türkiye hadiseye sadece terör
ya da şiddetin önünü kesmek diye bakarsa, tarihi bir hata yapmış olur. Olayın terör boyutu yanında
ekonomik, sosyal, siyasal, psikolojik cephelerini kapsamayan bir çözüm arayışı bizi içinden çıkılmaz
bir labirente iter.. O nedenle yapılacakların bütün halinde düşünülmesi gerekir. Aşağıdaki satırların bu
çerçeve içinde, yani aynı anda yapılması gerekenler manasında okunması gerekir.
Kanımca çözüm arayışında ilk radikal adım Öcalan'la varılacak kapsamlı bir mutabakattır. Bu
mutabakatın bir ayağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na tartışmasız saygı taahhüdüne mukabil Kürt
asıllı vatandaşlara bireysel kültürel hakların tamamının eksiksiz şekilde sağlanacağı taahhüdüdür.
Diğer ayağı ise şiddet eylemlerinin son bulması, örgüt saflarındaki herkesin Türkiye'ye dönmesinin
sağlanmasıdır.
MİT Müsteşarı gidip görüştüğüne, daha önce de çeşitli düzeylerde bazı temaslar yapıldığına göre
gereken zemin oluşturulabilir...
Ve bu, Barzani-Talabani ikilisiyle görüşmekten daha hayırlıdır.
Yeter mi, hayır. Buna bağlı olarak atılabilecek ikinci adım terör suçlarını kapsayacak bir genel af
çıkarılmasıdır... Bunun Öcalan'la ilgili yanı düzenlemenin onun tarafından benimsenmesidir. Cezasını
ortadan kaldırmayan, ama İmralı yerine tecrit şartlarını kaldıran, kendisinin bulacağı bir yerde denetim
açısından çevresi boş bir arazi düşünülebilir- ikamet zorunluluğuna dayalı bir infaz düşünülebilir.
Ardından genel seçim için konulmuş ülke barajının düşürülüp parlamentoda temsil imkânının
sağlanması gerekir. Son on yılda yaşananlar herkese, bu arada Kürtlere de herhalde nelerin
olmayacağını öğretmiş olmalıdır.
Bu da yetmez, Türkiye tarihinin en büyük eğitim ve yatırım paketini hazırlayarak kamu kaynaklarını
bölgeye akıtmalıdır..
Doğu Almanya çöktüğünde Batı entegrasyonu sağlamak için özel vergi koymuştu bütün
vatandaşlarına. Hâlâ o bedeli ödüyor Almanlar. Ve bu şekilde toplanacak kaynakların partizanca değil
yerine sarfını denetleyecek etkin bir mekanizma kurulmalıdır.
Bunlar yapılırken gözardı edilmemesi gereken husus Avrupa Birliği tam üyelik sürecidir. Avrupa
Birliği'nin ana hatları bu olan projeyi gerek siyasal, gerekse finansal açıdan desteklemesi sağlanmalı;
Türkiye, aleyhine işlediğini düşündüğü AB siyasi müktesebatını, Avrupa'yı kendi kriterleriyle bağlı
kılacak şekilde kullanmalıdır.
Bunları yazarken şehitlerimizin acısını yüreğimde hissettiğimi söylememe gerek yok.. Ama on yıl sonra
onların hatırası önünde ülkenin parçalanmışlığına engel olamamışlığın utancıyla elimiz böğrümüzde
durmak istemiyor; yitirdiğimiz yiğitleri Akif'in "Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker/ Ne büyüksün
ki kanın kurtarıyor tevhidi.." deyişiyle anmak istiyorsak bunun yapılması gerektiğine inanıyorum.
Tevhid'e Allah'ın birliği yanında milli birlik anlamını eklemek elimizde..