You are on page 1of 127

Gabriel Garcia Marquez _ ALBAYA MEKTUP YAZAN KİMSE YOK Albay kahve tenekesinin tepesini kaldırdı ve yalnızca bir küçük kaşık kahve kalmış olduğunu gördü. Kabı ateşten indirip suyun yarısını toprak zemine döktü ve çekilmiş kahvenin son zerreleri de pas kırıntılarıyla karışıp kaba dökülene kadar tenekenin içini bir bıçakla kazıdı. Masum ve inançlı bir tavırla taş ocağın yanında oturup kahvenin kaynamasını beklerken, bağırsaklarında mantar ve zehirli zambakların kök saldığı duygusuna kapıldı. Aylardan ekimdi. Kendisi gibi buna benzer pek çok sabahı atlatabilmiş biri için bile geçirmesi zor bir sabahtı. Nerdeyse altmış yıldır son iç savaş bittiğinden beri beklemekten başka hiçbir şey yapmamıştı albay. Gelen birkaç şeyden biri de ekimdi. Kahveyle yatak odasına girdiğini gören karısı cibinliği kaldırdı. Bir gece önce bir astım nöbetine tutulmuştu ve şimdi uykulu bir hali vardı. Ama fincanı almak için doğruldu. "Ya sen?" "Ben içtim," diye yalan söyledi albay. "Koca bir kaşık daha vardı." O sırada çanlar çalmaya başladı. Albay cenazeyi unutmuştu. Karısı kahvesini içerken o da hamağın bir ucunu kancadan çıkarıp kapının arkasındaki öbür uca doğru sardı. Kadın ölen adamı düşündü. "1922'de doğmuştu," dedi. "Oğlumuzdan tam bir ay sonra. 7 Nisan'da." Hışırtılı soluklar arasında kahvesini yudumlamayı sürdürüyordu. Kavisli, katı belkemiğinin üstünde bir tutam beyazlıktan ibaretti. Sıkıntılı soluması sorularını kesin cümlelere dönüştürmesine neden oluyordu. Kahvesini bitirdiğinde hala ölen adamı düşünüyordu. "Ekimde gömülmek korkunç olmalı," dedi, Ama kocası ilgilenmedi. Pencereyi açtı. Ekim avluya girmişti. Yeşilin keskin tonlarıyla fışkıran bitkilere, solucanların çamurda yaptığı tepeciklere dikkatle bakarken, albay uğursuz ayı yine hissetti bağırsaklarında. "Rutubet iliklerime işledi," dedi. "Kış geldi," diye yanıtladı kadın. "Yağmurlar başladığından beri çorapla yatmam söylüyorum sana." "Bir haftadır öyle yatıyorum zaten."

Yağmur hafif hafif ama hiç durmaksızın yağıyordu. Albay yün bir battaniyeye sarınıp hamağa dönmeyi tercih ederdi. Ama çatlak çanların ısrarı ona cenazeyi anımsatıyordu. "Ekim geldi," diye fısıldadı ve odanın ortasına doğru yürüdü. Karyolanın ayağına bağlanmış horozu ancak o zaman anımsadı. Bir dövüş horozuydu bu. Fincanı mutfağa götürdükten sonra oturma odasındaki tahta oymalı sarkaç saati kurdu. Astımlı birinin soluması için fazlaca dar olan yatak odasının aksine oturma odası genişti. Burada ufak, örtülü bir masanın çevresinde dört sağlam salıncaklı sandalye ve alçıdan bir kedi vardı. Saatin karşısındaki duvarda güllerle yüklü bir sandalda tüllere bürünmüş ve aşk melekleriyle çevrelenmiş bir kadının resmi vardı. Saati kurmayı bitirdiğinde yediyi yirmi geçiyordu. Sonra horozu mutfağa götürüp ocağın ayaklarından birine bağladı, tenekedeki suyu değiştirdi ve yanma bir avuç mısır koydu. Tahta perdedeki bir delikten içeri bir grup çocuk girdi. Horozu sessizce seyretmek için çevresini alıp oturdular. "Kesin şu hayvana bakmayı," dedi albay. "Bu kadar çok bakarsanız eskir horozlar." Çocuklar kımıldamadı. İçlerinden biri popüler bir şarkının notalarım armonikasıyla çalmaya başladı. "Bugün çalma şunu," dedi albay çocuğa. "Kasabada cenaze var." Çocuk aleti pantolonunun cebine koydu. Albay da cenaze için giyinmek üzere yatak odasına girdi. ' Karısının astımı nedeniyle beyaz takımı ütülenmemişti. Bu durumda, evlendiğinden beri yalnızca özel olaylarda kullandığı eski siyah takımı giymek zorundaydı. Takımı sandığın dibinde, gazetelere sarılmış ve ufak naftalin topaklarıyla güvelerden korunmuş olarak bulabilmek için biraz çaba harcadı. Kadın yatağa uzanmış, hala ölen adamı düşünüyordu. "Agustin'le buluşmuştur bile," dedi. "Belki ona ölümünden sonra içine düştüğümüz durumdan söz etmez." "Şu anda belki de horozlardan konuşuyorlar dır," dedi albay. Sandıkta kocaman, eski bir şemsiye buldu. Karısı onu albayın partisi için para toplamak amacıyla düzenlenen bir eşya piyangosunda kazanmıştı. Aynı gece, yağmura karşın sürdürülen bir açık hava gösterisine gitmişlerdi. Albay, karısı ve o zaman sekiz yaşında olan oğulları Agustin, şemsiyenin altında oturup gösteriyi sonuna kadar izlemişlerdi. Şimdi ise Agustin ölmüş, parlak saten kumaşı ise güveler yemişti. "Sirk palyaçolarına yakışır şemsiyemizden artakalana bak," dedi albay, deyimlerinden birini kullanarak. Başının üzerinde küçük metal

eski

Papağana benzemediğini düşündü. çatısı palmiye yapraklarıyla örtülü. karısı ceketinin kolundan yakaladı." Kasabanın kıyısında." dedi. Hava hala rutubetliydi ama yağmur durmuştu. "Saçım tara. böbrek hizasına dikilmiş iki yaldızlı tokadan geçen. Bacaklarını nerdeyse bir uzun don kadar sıkı saran pantolonu. Kemer kullanmıyordu. Her şeyi olağanüstü bir işmiş gibi yapıyordu." Hava dokuzdan sonra açtı. Ellerinin kemikleri. Gözlerindeki canlılık nedeniyle formanın içinde saklanmış gibi görünmüyordu. "Yıllardır gördüğümüz ölümler arasında doğal nedenlere dayanan ilk ölüm bu. bu evde üstüne kaynar su mu dökmüşüz. boynunun derisi gibi hafif lekeli bir deriyle kaplanmıştı. evlendikleri günkü gibi giyinmiş olarak gördü. Albay el yordamıyla tıraş olduktan sonra uzun zamandır aynası yoktu sessizce giyindi. "Özel bir olay için giyinmiş gibi görünüyorsun. Ancak o zaman kocasının ne kadar yaşlanmış olduğunu fark etti. badanası pul pul dökülen bir evde yaşıyorlardı." diye itiraf etti kadın. Somun ve cıvatalarla eklemlenmiş gibi görünen sağlam kemikleriyle kupkuru bir adamdı." dedi. "Bir papağana benziyorum herhalde. "Canlı canlı çürüyoruz." Gülümsedi." dedi. sonra kocası odadan çıkarken ekledi: "Sor bakalım doktora. Karısı onu o anda. Rugan ayakkabılarım giymeden önce dikişlerindeki kurumuş çamuru kazıdı. Ama boş bir çabaydı bu." Sonra dikkatini ölen adam üzerinde yoğunlaştırabilmek için gözlerini kapadı. Ama yaka yırtılmış olduğundan albay kravat takma fikrinden vazgeçti. Ama kadın şemsiyeye bakmak zahmetine katlanmadı. gergin. takılıp çıkartabilen yakayı da tutmaya yarayan bakır bir düğmeyle iliklenmişti. saydam. "Her şey öyle. "Şimdi yalnızca yıldızları saymaya yarıyor. Eski ambalaj kağıdı renginde ve bir o kadar da sert olan gömleği. bileklerinde iplerle büzülüp bağlanıyor. Albay evlerin üst üste yığıldığı dar bir sokaktan geçerek meydana . Kadın onu inceledi. "Bu cenaze özel bir olay." diye fısıldadı. "Böyle iyisin. diken diken kabaran saçlarını1kemik bir tarakla yatıştırmaya çalıştı. pantolonla aynı kumaştan iki askı yardımıyla belinde duruyordu." dedi albay. Albay çelik rengi.çubuklardan oluşan gizemli bir çatı açıldı. Albay çıkmaya hazırlanırken.

Kasaba göz alabildiğine çiçeklerden bir halıyla kaplanmıştı. yüzlerinde bir nehrin akıntısına bakar gibi bir ifadeyle ölüyü seyrediyorlardı. şemsiyelerinin altında konuşuyorlardı. "Dikkat edin albay. Bilardo salonunun sahibi albayı kapısından gördü ve kollarım açıp seslendi: "Albay. Siyahlar içindeki öbür kadınlar. ölünün derin ve kocaman açılmış burun deliklerinin olduğu yere doğru götürdü. "Teşekkürler dostum." diye seslendi. Meydanda yağmur yine çiselemeye başladı. İlk algıladığı şey bir sürü farklı çiçeğin kokuşuydu. Biri kulağına yavaşça. beyaz örtülere sarınmış haliyle kendisi kadar tedirgin gibiydi. İçlerinden biri meydandaki su birikintilerinin üstünden atlayan albayı gördü." dedi. Albay bir kadını yana çekti. "Buraya sığının dostum." dedi. bekleyin de size bir şemsiye vereyim. Ama daveti kabul etmedi. Birden odanın arkalarından bir ses yükseldi. Sonra sıcaklık arttı. Ana caddeye çıkınca ürperdi." Cenaze alayı henüz kiliseden çıkmamıştı. "Çok üzüldüm. Kadın başını çevirmedi. Duvarın yerinde başka gövdeler vardı. Başım hızla döndürdü ve ölüyle yüz yüze geldi. Orada ölünün annesi. Böyle iyiyim. Albay soluk alabilmek için başını çığlıkların yukarısına kaldırdığı . Albay yatak odasına yığılmış kalabalığın arasından kendine yol açmaya çalıştı." Albay başını çevirmeden yanıtladı. Titrek bir haykırışla sarsılan şekilsiz bir kalabalık tarafından cesede doğru itildiğini hissetti. çok yumuşak bir sesle. ölünün annesine profilden bakarak elini omzuna koydu. Ama onu tanımadı çünkü katı ve dinamik bir görünümü vardı ve elinde trompeti." dedi albay. Ama biri suratına elini koydu ve onu şaşkın yüzler arasından iterek odanın arkalarına. Ölen adamın annesine başsağlığı dilemek için doğruca eve girdi. Albay irkildi. Elleri için sağlam bir dayanak aradı ama duvarı bulamadı.doğru yürüdü. Ağzını açıp ulur gibi bir ses koyuverdi. palmiye yapraklarından örülmüş bir yelpazeyle tabutun çevresindeki sinekleri kovuyordu. Kapı eşiklerinde oturan siyahlar içindeki kadınlar cenazeyi bekliyorlardı. "Teşekkür ederim. Beyazlar giymiş siyah kravatlı adamlar basık kapı ağzında. Şemsiyenin altında yer açtı.

Şemsiyenin üstünde tıpırdayan yağmurun arasında. sizi bekliyordum. Üstünde flanel iç çamaşırları vardı." diye haykırdı Sabas. Albay trompetin eksikliğini fark etti ve ilk kez ölünün gerçekten ölmüş olduğuna inandı." "Ama bu bir ayaklanma değil ki." Cenaze alayı yolunu değiştirdi." diye mırıldandı. Terliyordu. Ama sonra. "Neymiş?" dedi Sabas." dedi albay. albayın ölen oğlunun vaftiz babası ve partisinin siyasi zulümden kurtulup kasabada yaşamayı sürdürmüş olan tek lideri. "Çabuk olun dostum. Bir an sonra albay belediye başkanına bağıran Peder Angel'in sesini tanıdı. Biri kolundan yakalayıp. "Yoksul bir müzisyenin cenazesi. cenaze marşını çalmaya başladı.zaman. caddenin ortasına . kapalı kutunun duvarlara doğru dağılıp giden çiçekli bir yamaçtan aşağıya. Çalgıcılar marşı kestiler. kapıya doğru ine çıka ilerlediğini gördü. Sabas boğazını temizledi. "Bir şey değil. Bando. "Sağ olun dostum. Yoksul mahallelerde kadınlar sessizce tırnaklarını kemirerek alayın geçişini izliyorlardı. çünkü çiseleyen yağmur gözkapaklarını acıtıyordu. O zaman Sabas kederli bir yüzle albaya döndü: "Horozdan ne haber. O anda birinin bağırdığını duydular: "O ölüyle nereye gidiyorlar?" Albay gözlerini kaldırdı." dedi albay ve şemsiyenin altına girerek sessizce yürüdü. Bir an soma cadde de olduğunu anladı." dedi. karşılıklı konuştuklarını duydu. dostum?" "Hala duruyor. Eklemleri ağrıyordu. Sabas'tı bu." "Unutmuştum." diye yanıtladı albay. tıraşsız yanağı şişmişti. "Sıkıyönetim altında olduğumuzu hep unutuyorum. Kışların balkonunda taşkın bir tavırla duran belediye başkanım gördü. Boyu albaydan kısa olduğu için sol elindeki şemsiyenin sapını nerdeyse başıyla aynı hizada tutuyordu. Cenaze alayı meydandan ayrılınca konuşmaya başladılar. "Cenaze polis kışlasının önünden geçemezmiş. "Zavallı adam." diye yanıtladı albay.

" diye bilgi verdi albay. "Ekim geldi. Hafta boyunca albayın karnındaki bitkiler çiçeklendi. Artık yağmayacak. Albay mezarlıkta kendini hasta hissetti. Sabas. Astımlı kadının ciğerlerinin ıslığını dinleyip üzülerek gecelerce uykusuz kaldı. Agustin'in arkadaşları kendisi gibi terzi dükkanında çalışan horoz dövüşü tutkunu işçiler bunu fırsat bilerek horozu yoklamaya geldiler. diye düşündü albay ve kendini daha iyi hissetti." "Ya. "Ne diyorlar?" diye sordu. dövme demirden pencere parmaklıkları olan iki katlı yeni bir yapıydı. ama hala keyifsizdi. Evinin kapısında albaya veda etti. İyi durumdaydı. Albay evde karısıyla yalnız kalınca yatak odasına döndü. Albay." dedi Sabas. Hava açmıştı. "Bir doktora görünün. Hava birkaç gün kapalı kaldı." "Bu kadar çirkin bir horozda ne buluyorlar bilmem. Kadın toparlanmıştı." "Yörenin en iyisi olduğunu söylüyorlar." dedi kadın. "Yalnızca ekim ayında bağırsaklarımda hayvanlar varmış gibi hissediyorum." . "Herkes horoza oynamak için para biriktiriyor. keskin bir maviydi. "Neyiniz var dostum?" diye sordu Sabas. Albay perşembe günü hamağında uzanmayı yeğlediği halde horozla ilgilendi.çıkarak ölünün tabutun içinde kendilerim dinlediğine inanıyormuşçasına övgü. "Bana bir hilkat garibesi gibi görünüyor. şükran ve veda çığlıkları attılar. takım elbisesini bir an önce çıkarmak için sabırsızlanarak evine doğru yöneldi. Gök derin. Az sonra yine dışarı çıkıp bir teneke kahveyle horoz için bir miktar mısır almak üzere köşedeki dükkana gitti." "Hasta değilim.Sabas onun düşüncelerini böldü. "Çok hevesliler. Evi." Aynı caddeden döndüler. Ama cuma günü öğleden sonra." diye yanıtladı albay. bir ateşkes bağışladı ekim." dedi albay. ölüyü taşıyan adamlara yol açmak için onu duvara doğru iterken gülümseyen yüzünü ona çevirdiğinde sert bir çehreyle karşılaştı. Albay içini çekti. "Aşağı yukarı elli peso değerinde. kafası ayaklarına göre fazla ufak.

Horoz. Suriyeli Musa' nın dükkanından teknelerin rıhtıma yanaşmasını seyretti. Onu limana paralel cadde boyunca. Yolcular sekiz saat hareketsiz kalmaktan uyuşmuş bir halde indiler." dedi. Her zamankiler: gezgin satıcılar ve her zamanki gibi bir hafta önce gitmiş olup da şimdi dönen kasabalılar. "Mısır bitince onu kendi ciğerimizle beslemek zorunda kalacağız." Albay dolapta yelken bezinden beyaz pantolonunu ararken uzunca bir süre düşündü." dedi kadın. "Ocakta dövüşlerin olacağını şimdiden biliyoruz. kaygısını bilemişti." dedi. On beş yıllık bekleyiş. Posta şefinin tekneye girip çantayı çözerek omzuna vurduğu andan başlayarak albay onu gözünden ayırmadı. "Sen ruganlarını giy yine. Dokuz ay önce horoz dövüşlerinde el altından bildiri dağıttığı için vurularak öldürülen oğullarından bir hatıraydı o. Albay." Pantolonun ütülenmesi gerekiyordu. Sonuncusu posta teknesiydi. Bunu . sezgisini bilemişti. Kadın onu kömürlerin üstünde ısıtılmış iki demirle ocağın üstüne gerdi. "Yalnızca birkaç ay. "Pahalı bir hayal." dedi kadın. Tepede. kemersiz beyaz pantolon ve takılıp çıkarılan yakası olmayan." "Biz de oğlumuzun yetimleriyiz." diye itiraz etti. "Bu ayakkabılar atılacak durumda. sergilenen rengarenk mallarıyla dükkanların ve işporta tezgahlarının oluşturduğu labirent içinde izledi. yatak odasına dönerken. Kadın kocasının ayakkabılarına dikkatle baktı." Albay kendini meyus hissetti.Söylediklerinin horozu alıkoyma kararım mazur gösterdiğinden emindi." dedi kadın. Albay giyinmişti ama pantolonsuzdu. Albay onun yanaşmasını acılı bir tedirginlikle izledi. "Ne zaman onları giysem kendimi yetimhane kaçağı gibi hissediyorum. "Posta. teknenin bacasına bağlanmış ve bir muşambayla korunmuş olan posta çantasını gördü." "Bugünün cuma olduğunu unutmuştum. daha teknelerin düdükleri çalmadan limana doğru yürüdü. "Dışarı çıkmakta acelen ne?" diye sordu. Rugan ayakkabılar. Bu kez de kocasını ikna etti. O zaman onu daha fazlasına satabiliriz. boynunda bakır düğmeyle iliklenen gömlek. "Bir yetimin ayakkabılarına benziyorlar.

"Bir şey beklemiyordum. Doktor ona birkaç gazete verdi. Diş yapısının kusursuzluğunda inanılmaz bir şey vardı. Doktor gazetelerin bandını açtı. "Karım evimizde üstünüze kaynar su mu döktüğümüzü soruyor. Sonra kişisel mektuplarına göz gezdirdi. Astımlının sağlığını sordu. Muayenehanenin kapışma vardıklarında hava kararmaya başlamıştı. ayrıntılı bir rapor verdi. Doktor gazeteleri okumayı bıraktı. Kafatası düz ve parlak siyah saçlarla kaplı genç bir adamdı doktor. Başlıkları okurken albay da gözleri küçük bölmeye dikili posta şefinin onun önünde durmasını bekledi. Albaya baktı. Şefin hareketlerindeki ağırlık onu çileden çıkarıyordu. mektupları küçük bölmelere dağıtan posta şefinden gözlerini ayırmadan. Albay mahcup olmuştu. "Albaya bir şey yok. "Haberlerde ne var?" diye sordu albay. Ama şef durmadı. korkudan çok farklı ama onun kadar ezici bir kaygı yaşıyordu albay. sonra yine albaya baktı." dedi. Parlak bir öğle sonrasıydı. Meydandaki badem ağaçları çürüyen son yapraklarım döküyorlardı." dedi albay. "Hiç kimse bilmiyor." dedi. Doktor postanede gazeteleri bekliyordu.her yapışında. Doktor yoğun bir dikkatle gazeteleri okuyordu. Tıbbi reklam broşürlerini bir yana ayırdı. kayıp bir parayı aramak için kendi ayak izlerine basarak geri dönen bir adamınkilere benzeyen adımlarla yürüyordu." . Doktor mektuplarım gazete tomarıyla birlikte aldı. Sonra telgraf anahtarının önünde oturan posta şefine. "Bana mektup yazan yok." dedi. Albay." Sessizlik içinde geri döndüler. Tümüyle çocuksu bir bakışla doktora döndü. Albay alfabede kendi harfine ayrılmış olan bölmeyi gözlüyordu. "Biz gidiyoruz." diye yalan söyledi. Mavi kenarlı bir uçak zarfı sinir gerginliğim artırdı. Posta şefi başım kaldırmadı. "Sansürcülerin basılmasına izin verdiği satırların aralarım okumak zor. Albay her zamanki gibi. Bu arada posta şefi de orada bulunanlara mektuplarım dağıtıyordu.

Saat on birde sokağa çıkma yasağım bildiren boru çaldı. ama doktor kabul etmedi." Yediyi biraz geçe kuledeki çanlar filmlerin sansüre göre sınıflandırılmasını bildirmek için çaldı. Ama aşağı yukarı beş yıldır bir şey söyledikleri yok. Albay uyumayı başardı ama biraz soma bağırsaklarımdan gelen alarmla uyandı." dedi. "Eve götürün onları. En tepede. Onları ilk sayfadan son sayfaya kadar. "Mesih'i beklemek için fazla yaşlandık artık. "Kimse için uygun değil. Damın bir yerinde bir akıntı fark etti." dedi." Gece yarısından sonra yağmur yağdı. Yatmadan önce horozu karyolanın ayağına bağladı. Albayın karısı on iki vuruş saydı. "Yok. . "Seçim umudu yok." Albay gazeteleri geri vermeye yeltendi." dedi doktor. Yün bir battaniyeye kulaklarına kadar bürünüp karanlıkta deliği bulmaya çalıştı. "Hemen hemen bir yıldır filmler herkes için kötü.Albay önemli başlıkları okudu. Bir pelte havuzunda iç içe daireler çizerek yüzüyormuş gibi hissediyordu kendini." dedi albay." Cibinliği indirirken mırıldandı. Süveyş Kanalı hakkında dört sütunu kaplayan bir rapor. hamağım kurdu ve gazeteleri okumak üzere uzandı. "Başlangıçta hiç değilse emeklilerin listesini yayınlamışlardı. Evi kilitleyip yatak odasına biraz böcek ilacı sıktı. Yatak odasına döndüğünde karısı uyanıktı. Uluslararası haberler." dedi albay. Ateşi vardı. tarih sırasına göre okudu. reklamları bile atlamadan. "Bu gece okuyup yarın geri verebilirsiniz. Sonra lambayı yere koydu. Ön sayfanın hemen hemen tümü ücretli ölüm ilanlarıyla kaplıydı." Ama albay yorum yapmadı. Belkemiğinden aşağı soğuk bir ter boşandı. Albay portatif devrimci yatağından yanıtladı. "O kadar saf olmayın albay. Albay okumasını yarım saat sonra bitirdi. "Dünya bozuldu. Hamağa yatmadan lambayı söndürdü. Biri konuştu. Peder Angel her ay postayla gelen sıralamalara uygun olarak filmin ahlaki sınıflandırmasını yapmak için bu yolu kullanıyordu. avlunun kapışım gecenin kopkoyu karanlığına açtı ve sivrisineklerle kuşatılmış bir halde duvar direklerine doğru işedi. "Emekli askerler hakkında hiçbir şey yok mu?" diye sordu albaya.

" dedi. Şimdi ise eğreltiotu ve begonya saksıları arasında dolaşırken. kadın nöbetten sinirsel bir enerjiyle dolu çıkmıştı. "Her ekimde aynı şey." Ve bağırsaklarındaki mantar yatışana kadar yine o masum ve inançlı bekleyiş tavrım takındı." diye mırıldandı. ayin için ikinci çağrıda hamaktan atladı ve kendini horozun ötüşüyle çalkalanan şaşkın bir gerçeğe yerleştirdi. "Canın şarkı söylemek istiyorsa söyle. Başı hala iç içe daireler izleyerek dönüyor." Her zaman olduğu gibi. Çinko damlı küçük tahta bölmenin havası heladan gelen amonyak kokusuyla ağırlaşmıştı. Sonra horoza bakmak için yatak odasına döndü. aşağıya kadar düğmelenmiş siyah giysisi ve bez terlikleriyle ortalıkta dolaşırken duvarlardan yürüyüp geçecek güce sahipmiş duygusunu veriyordu. Ateşler içinde yanarak hamağında döndü. Bütün sabah evin altım üstüne getirdi. "Yine o örümcek ağlan rüyasıydı. ev onun varlığıyla dolup taşıyordu. "Agustin'in senesi dolsaydı şarkı söylemeye başlardım. engellenen bir dürtünün rahatsızlığını hissetti. Avluya çıktı ve kışın duyulur duyulmaz fısıltılarıyla karanlık kokuları arasından helaya doğru yürüdü. Albay anımsamaya çalıştı. Albay zımparalanmamış tahtalardan yapılma setin üstünde çömelirken. Asılsız bir alarmdı. odaya çekidüzen vermeye başlamıştı. "Dalağına iyi gelir. midesi bulanıyordu. Tropikal toprağın üretebildiği tüm yenilen şeylerin doğranıp kaynatıldığı tencereyi karıştırırken. Yatakta. Ezici baskının yerini sindirim yolunda donuk bir ağrı almıştı. "Albay Aureliano Buendia'nın kampına kaplan kılığında gelen İngiliz'le. Albay kapağı kaldırdığında üçgen şeklinde bir sinek bulutu çukurdan dışarı uğradı." dedi karısı." Öğle yemeğinden sonra doktor geldi. Bir haftalık bir nöbetten soma toparlanmış. Saat ve genç kızın resmi dışında her şeyin yerini değiştirdi. "Marlborough Düküydü. Albayla karısı mutfakta kahve içerken sokak kapışım iterek açıp bağırdı: "Herkes öldü mü?" ." diye yanıtladı albay. Ama on ikiden önce hacmini." dedi albay. insan ağırlığını yeniden bulmuştu. "Hiç kuşku yok." diye yalan söyledi." Gün ağarırken bulutlar açılmıştı. "Dün gece ateşten sayıklıyordun. bir boşluktan farksızdı."Kiminle konuşuyorsun?" diye sordu karısı. O kadar zayıf ve esnek görünüyordu ki. "Ateşten değildi. Albay.

"Dün gazetelerin basmadıkları bunlar." Kadın mutfakta güldü.Albay onu içeri buyur etmek için kalktı. Ülkedeki olayların." Kadın muayene için hazırlanmak üzere yatak odasına girdi. "Saatinin akbabalara ayarlı olduğunu hep söylerdim zaten." dedi alçak sesle. Kadın hazır olduğunu bildirdiği sırada. doktor albaya bir zarf içinde üç yaprak kağıt verdi. Tek kelime söylemeden zarfı geri verdi. "Bu sabah ateşi vardı. oturma odasına girerken. kocasının yüzünde bir önceki gecenin sarsıntısını gördü. Kadın mutfağa doğru yürüdü. kocasını göstererek." dedi doktor. "Başkalarına geçirin. Doktor. "Şu aralar bir gün ölüp gideceğim ve sizi de yanımda cehenneme götüreceğim doktor." ." dedi doktor. Ülkenin iç kesimlerindeki silahlı direnişin durumuna ilişkin açıklamalar. "Bekleyin de kahveyi ısıtayım. Kadın mutfaktan döndüğünde." dedi. çünkü el yazısını kimsenin sökemeyeceğini biliyordu. Albay zarfı pantolonunun cebine koydu. el altından dağıtılmak üzere teksirle çoğaltılmış bir özetiydi bu. hiçbir haberin bir sonraki ayın haberlerinden daha şaşırtıcı olmadığını öğretmemişti ona. "Böyle bir astımla yüz yaşına kadar yaşayabilirdim. Albay dikkatini toplamaya çalışıyordu. Doktor yazmayı bitirince reçeteyi yüksek sesle okudu. Albay kendini bozguna uğramış hissetti. "Öyle görünüyor doktor. doktorun tertemiz keten takımından bir tazelik kokusu yayılıyordu. "Size beni zehirleme şansım vermeyi kesinlikle reddederim. içmeyeyim. Kadın yatak odasından çıkarken. dişlerinin beylik pırıltısıyla sessizce karşılık verdi." "Çok teşekkür ederim. "Nerdeyse iki saat iç savaş hakkında saçma sapan konuştu durdu." diyordu. Albay da öyle tahmin etmişti." dedi. Gizli raporlarla dolu on yıl. Doktor oturma odasına döndüğünde okumayı bitirmişti. Sıcağa karşın. Yatak odasına girerken." Albay ona dik dik gibi baktı. ama doktor almadı. "Hasta benden sağlıklı." dedi. Küçük masaya bir sandalye çekip çantasından birkaç bedava numune kavanozu çıkardı. Doktor albayla birlikte oturma odasında kaldı.

" "Seni giydirebilmek için yarı saksağan olmak zorunda insan. Aynı renkten olan yaka ve manşetler dışında üç ayrı renk kumaştan yapılmış bir gömleği kaldırıp gösterdi. Öğle sonrasının sıcağı kadının enerjisini kamçılamıştı. Birlikte meydana doğru yürüdüler." dedi ısrarla. "Kafam tahta gibi. Doktor veda ederken albay kenetlenmiş dişlerinin arasından alçak sesle sordu: "Borcumuz nedir doktor?" "Şimdilik yok. hiç yoktan yeni bir giysi var etme mucizesini yaratıyordu yine." Albay gizli mektubu Agustin'in arkadaşlarına vermek için terzi dükkanına gitti. "Karnavalda tek yapacağın şey ceketini çıkarmak. Ama onun begonyaların üzerine inişini görmedi kadın. "Ateşten değildi. Kollardan yakalar. Partili arkadaşları öldürüldüğünden ya da kasabadan sürüldüğünden ve albay her cuma postayı beklemekten başka uğraşı olmayan bir adama dönüştüğünden beri tek sığmağı orasıydı. Bir ağustosböceği avluda vızıldadı." dedi doktor. eski giysilerin durduğu bir kutunun yanma oturmuş. "Hep öyleydi zaten." dedi kadın. "İltifatınıza teşekkür ederim." dedi. Ama sonra karısının bedeninin rengarenk kırpıntılarla örtülü olduğunu gördü. Kadın yatak odasına yönelirken. parmaklarım çıtırdattı." diye yüksek sesle dua etti. albayın omzuna hafifçe vurarak. "Zaten kendimi hasta hissettiğim gün çöp tenekesine kendim fırlatıp atacağım." dedi doktor. Değişik renklerde parçalardan oluşmakla birlikte kusursuzdu bunlar." Altıda çalan çanlar sözünü kesti. Verandada begonyaların arasında. kaskatı. Hava kuruydu. "Tanrının Meleği Marye bildirdi.Albay irkilmişti. "Saksağana benziyorsun. Asfalt sıcaktan erimeye başlamıştı. kendini toplayarak. sırtlardan ve kare yamalardan manşetler yapıyordu." Gazeteleri bulmak için yatak odasına girdi. "Horoz kazandığında dolgun bir fatura gönderirim size. Güneş soldu." dedi albay. Albay okuldan . Başım ancak akşam karanlığında albay eve döndüğü zaman kaldırdı. Sonra boynunu iki eliyle kavradı.

hamağında uykusuz yatarken." diye yineledi albay. Şimdi yalnızca iki tane yirmi sentlikle bir on sentlik kalmıştı." dedi. "Ayin başladı." Boynundaki bir sivrisineği ezmek için durakladı. kurumasını bekledi ve ense kökünde iki kez kıvırıp bir tokayla tutturdu. Kadın önce. Örme." Bir an düşündüler.sonra horoza bakmaya gelen çocuklarla konuşuyordu. Dokuz ay boyunca onu kendi gereksinimleri ile horozunkiler arasında bölerek." dedi kadın. saatlerce horozun yazgısı için . dirseklerini dizlerine dayamış. "Yarım kilo mısır al." dedi albay. Bir öğle sonrası uzun mavi örgülerim birkaç dişi eksik bir tarakla açmaya çalışırken. Bakır rengi güneşin rahatlattığı kadın üç öğle sonrasını karmaşık saç tuvaletine verdi." "Ve kapı aralığına asmak için altın bir fil. Ekim. Albay bekliyordu. dikme ve onarma konusundaki şaşırtıcı yeteneğiyle kadın. Gece. "Üstüyle de yarın için kahveyle yüz gram peynir alırsın. Rutubet. "Mısırı al. "Yalnız mısır kırk iki tutuyor. Sonra odada dolaşan karışım gözleriyle izledi. Sonra ertesi gün için mısır kalmadığını anımsayarak karısından para istemek için yatak odasına girdi. ateşkesini uzatmıştı. "Benim hatırım için değil. "Horoz bir hayvan olduğuna göre bekleyebilir. Albay yatağın üstünde." Ertesi hafta boyunca her sofraya oturuşlarında. Sonunda elindekini üstünde basmaların durduğu küçük rafa bıraktı ve şurup rengi gözlerini albayın şurup rengi gözlerine dikti. sanki danışmak için evin ruhlarım çağırıyor gibiydi. Sonunda saçlarını lavanta suyuyla yıkadı. Elli pesoluk bir hazımsızlık çok iyi olurdu." diye devam etti albay. kuruş kuruş harcamışlardı. yerini uykuya bırakmıştı." Sonra kadın düşünmeye başladı. Ama kocasının yüzündeki ifadeyi görünce düşünceye daldı. "Bana kalsa hemen bu akşam bir horoz yahnisi yapardım." dedi. Parayı." dedi bir an sonra. kadın kucağında beyaz bir çarşafla avluda oturup daha sık dişli bir tarakla nöbeti sırasında çoğalmış olan bitleri temizledi. bir mendilin köşesine düğümlenmiş olarak yatağın altında saklıyordu. evi hiç parasız çevirmenin anahtarını bulmuş gibiydi. "Beni üzen şu yoksul oğlanların para biriktiriyor olması. Agustin'in dikiş makinesinden gelen paraydı bu. Elindeki böcek öldürücüyle tam bir dönüş yaptı. İkinci öğle sonrası. Albay onun tavrında gerçekdışı bir şeyler gördü. "Nasıl geçineceğimizi Tanrı bilir. elindeki paraları şıngırdatarak oturuyordu. "Sanırım yalnız elli sent kaldı." dedi kadın. "Çoğalan somunlar mucizesi bu.

Albay posta şefini. Aynı öğle sonrası. resimli bir dergiyle yelpazelenerek. "Bern yirmi yaş gençleştirdin. "İnsanlık bir bedel ödemeden ilerlemiyor." dedi." diye şaşkın şaşkın yineledi albay." "Doğru. "Kaygılanma. albay da kendini iyi hissetti." dedi. Perşembe gecesi.kaygılanıyordu. olanaklarının sınırında. Sağ elinde posta çantası vardı. Ama albay posta şefinin hareketlerine takılmıştı yine. Şefin sol elinde tuttuğu bardaktan köpüklü pembe bir şey içtiğini gördü. "Posta yarın geliyor. Önce posta şefi atladı. "Ama yine de tehlikesi var." dedi doktor. . Dergiyi iki eliyle. Karısı onun saçını kesti." "Bu safhada bile tekneden daha emniyetli. Sayının anlamını hayal edemiyordu. "İyi olduğum zaman ölüleri diriltebilirim." "Altı bin metre. Kaptandan balmumuyla mühürlenmiş bir zarf aldı. kadın duruma ilişkin kaygılarını açığa vurdu. tamamen kıpırtısız kalana kadar açtı. Albay. Evde artık saat ve resimden başka satacak şey kalmamıştı. başım elleriyle yoklayarak. "Kusursuz bir denge var." dedi. Sonra teknenin tepesine tırmandı. Doktor kendini kaptırmıştı." Ertesi gün doktorun muayenehanesinin önünde tekneleri bekledi. Posta şefini gözden kaybetmişti ama sonra meşrubat arabasındaki renkli şişelerin arasında yine gördü. Ama inana pek az saat sürdü. Agustin'in arkadaşları horozun zaferinden elde edecekleri hayali kazançlarım hesap ederek evden ayrılırken. Kadın kocasına hak verdi. Gözleri posta çantasının üstündeydi. "Uçak harika bir şey. Ama çarşamba günü onu tarttıklarında iyi durumda olduğunu gördüler." dedi doktor. tekneye atlayabilmek için yanaşmanın tamamlanmasını bekleyen bir grubun içinde gördü. "Altı bin metrede uçarken hava koşullarının üstüne çıkarsınız." diye avuttu albay. Posta çantası iki petrol bidonunun araşma bağlanmıştı." dedi albay. "Bir gecede Avrupa'ya gidebileceğinizi söylüyorlar." dedi albay.

Albay dayanılmaz bir kaygının itişiyle geri çekilerek mühürlü zarfın üstündeki adı okumaya çalıştı. O gece karısının karşısına eli boş çıkmaktansa. "Tabii." dedi manşetleri okuyarak."Üstelik okyanusta demirleyip gece uçuşlarıyla sürekli bağlantı kuran gemiler vardır. Agustin'in arkadaşları gazeteleri karıştırırken bir fincan kahve içti. "Batı durumunu koruyamıyor. Posta şefi çantayı omzuna vurdu. "Yok. Böylelikle herkes kendi ülkesinde neler olup bittiğini bilebilirdi." Posta şefi postayı dağıttı. "Bu kadar çok önlemle tekneden emniyetli." "Avrupalılar için Güney Amerika bıyıklı." diye sürdürdü doktor. "Albaya bir şey yok mu?" Albay dehşete kapıldı. "En iyisi Avrupalıların buraya gelmesi. alındı kağıdını kontrol etti ve mektup sahiplerinin adlarım zarflardan okudu. doğrudan eve gitmedi. Kendini aldatılmış hissediyordu." diye yanıtladı albay. "Hiçbir şey yok mu?" diye sordu." Alışkanlığının tersine. Doktor iki kişisel mektubunu okumaya hazırlanıyordu ama zarflan yırtıp açmadan önce albaya baktı. gitarlı ve tüfekli bir adam. Doktora gazete tomarını verdi. setten indi ve başını çevirmeden yanıtladı: "Albaya mektup yazan yok. "Sansür konduğundan beri gazeteler yalnız Avrupa'dan söz eder oldu. Doktor gazeteleri açtı. Posta şefi çantayı açtı. . "Yine Süveyş sorunu." dedi. gelecek cumaya kadar orada kalmayı yeğlerdi. "Hah gibidir herhalde. Sonra kişisel mektupların bulunduğu zarfı yırtıp açtı. Karısı onu bekliyordu. Kalanı çantaya koyup yine kapattı onu. Ama terzi dükkanı kapandığında gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı." Posta şefi doğruca onların yanına geldi. gazetesinin tepesinden gülerek. Terziye uğrayıp." Albay manşetleri okumadı. Midesini denetim altına almak için çaba harcıyordu." Albay ona baktı." dedi. "Problemi anlamıyorlar. bizimse Avrupa'ya gitmemiz." dedi doktor. Soma posta şefine baktı.

On dokuz yıl önce Meclis yasayı çıkardığı zaman." dedi. Onu bir hamakta tembelce uzanmış buldu. Sonra. "Onlara aylığı bağlattıklarında istedikleri kesintiyi yapmalarını yazarsın. Albay her zamanki gibi ilk sayfadan son sayfaya. listelere alınabilmek için bir altı yıl daha harcamıştı." Albay gazeteleri okumak için hamağına uzandı. "Yeterince bekledik." Albay iki yıl öncesinin tarihini taşıyan ilanı okudu. "Bir mektubu on beş yıl bekleyebilmek için insanda bir öküzün sabrı olmalı. hakkım kanıtlaması sekiz yılını almıştı. tozlu piyanoların üstündeki penceresini açtı. Lambayı söndürmeye gittiğinde karısının uyanık olduğunu fark etti. Davayı almaları için tek yol bu. Ve her cuma olduğu gibi beklenen mektubu alamadan döndü. "O gazete kesiği hala sende mi?" Kadın düşündü. Savaş emeklileri konusunda çabuk girişim vaadinde bulunan bir hukuk firmasının ilanını buldu. "Numaramız 1823. Okurken emeldi aylığı hakkında düşündü. . Ayaklarına bir çift tahta tabanlı terlik geçirip yazıhanenin. "Kızılderililere yaptıkları gibi bizi de kaldırıp bir rafa koymalarından hiçbir şey geçmiyor elimize. "Evet. Üst çenesinde iki köpekdişinden başka bir şey olmayan heybetli bir zenciydi." Cibinliğinden çıkıp. içinde tarih sırasına göre dizilmiş ve bir lastik bantla tutturulmuş bir tomar mektubun bulunduğu tahta bir kutu çıkardı dolaptan. "Sıramızı beklememiz gerek. ilanlara varıncaya dek okudu." dedi kansı o gece. Ama bu kez dikkatini veremedi. "Sorun şu ki avukat değiştirmek için para gerekli. Sokağa çıkma yasağı borusundan sonra bitirdi gazeteleri. Albayın eline geçen son mektup oydu. albay avukatım görmeye gitti. Sonra onu kapının arkasında asılı duran ceketinin cebine koydu." diye yanıtladı karısı." dedi kadın. Gazete kesiğini kocasına uzattı.Ertesi cuma yine teknelere indi." "Biz bekleyip dururken o numara piyangoda iki kez çıktı." "Hiç de değil. Öbür kağıtların arasında olmalı. sende olduğu gibi." dedi kadın kesin bir tavırla. "Seni avukat değiştirmeye ikna etmek için harcadığım sürede parayı harcıyor olabilirdik." Böylece cumartesi günü öğleden sonra.

. Sandalyeyi arkaya yatırıp bir reklam broşürüyle yelpazelendi. Cumhuriyeti korumak için belimizi kırdık." Albay o hikayeyi de biliyordu. Üstelik özel bir ödenek ayrılmamıştı. "Herkes sizin gibi yirmi yaşında albay olacak kadar şanslı değildi." diye yanıtladı albay." dedi. hükümet iki yüz devrim subayına yolluk ve tazminat vaadinde bulunduğu zaman duymaya başlamıştı." dedi. "İnsanın nankörlüğü sınır tanımaz." Hep aynı hikaye." dedi albay. Onu Neerlandia Antlaşmasından bir gün sonra. Albay ziyaretinin amacım açıklamadan önce tedirginliğini belirten bir şeyler söyledi. bu işler birkaç günde hallolmaz. İlk kez yalnızlığının farkına varıyordu. çoğunlukla okulu terk etmiş gençlerden oluşan bir devrim taburu üç ay beklemişti." Avukatın yüzü değişmedi. "Vekillerim sık sık yazıp sabırlı olmamızı söylüyorlar. Nerdeyse altmış yıl sonra." Avukat ellerini havaya kaldırdı. "Sizi uyarmıştım. Sonra kendi olanaklarıyla evlerine dönmüş ve orada beklemeye devam etmişlerdi. albay hala bekliyordu. bu durumda hükümet bütçede ayarlamalar yapmak zorunda kaldı. "Bu bir sadaka değil. "On beş yıl önce daha kolaydı. Avukat bir döner sandalyeye oturdu." Ciğerlerini boğucu havayla doldurdu ve cümleyi sanki hemen o anda icat etmiş gibi söyledi: "Birlikten kuvvet doğar." dedi. Sıcaktan durmadan terliyordu. "Böyledir işte. albay duraklayınca. Neerlandia'daki o dev ağacının altında üslenmiş." "On beş yıldır aynı şey. Sandalye sarkık kaba etlerine dar geliyordu.Piyanolarım bir zamanlar notaların konulduğu bölmelerine kağıtlar tıkıştırılmıştı: eski muhasebe defterlerine yapıştırılmış Resmi Gazete kesikleri ve karmakarışık bir muhasebe bültenleri koleksiyonu." Avukat işin idari girdi çıktısını çok canlı bir biçimde anlattı. "Bize bir lütufta bulunmuyorlar. Albay onu her dinleyişinde sessizce içerliyordu." dedi. "O zaman her iki partiden de üyeleri bulunan bir emekli askerler örgütü vardı şehirde. Tuşsuz piyanolar bir çalışma masası olarak da kullanılıyordu. "Bütün arkadaşlarım postayı beklerken ölüp gittiler. "Yasa çok geç çıkarıldı." "Bu durumda doğmadı. "Şu kısır horozun hikayesine dönmeye başladı." dedi avukat.

titreşen havanın ardından albaya baktı. "Kopyaları iptal etmeleri için vekillerime yazmam gerek. "Hepsi son kuruşuna kadar masraflara gitti." diye yanıtladı albay. "Ben de onu demek istiyordum. "Nasıl isterseniz öyle olsun. "Hayır." "Benim için değil." Avlu kapışma tahta bir parmaklık koyup sandalyesine döndü." dedi hayvanları kovalayarak. . ardında birkaç yavru ördekle yazıhaneye girdi. Güneş zımparalanmamış tahtalardan yapılma ufacık odanın ortasına doğru ilerliyordu. "Onu kendiniz yırtın. "Bu sıcak insanın kafasındaki vidaları paslandırıyor." Avukat bekledi." diye itiraz etti avukat." dedi albay." dedi albay. Avukat onları dışarı kovmak için doğruldu. Terini silmek için hamağa gitti. "İşte burada. "Yirmi yıllık anılar bunlar.Bu anılarla heyecanlanıp üstün bir tavır takındı. "Yani?" "Avukatımı değiştireceğim. Gömleğinin koluyla alnını kuruladı. Her yeri boşuna aradıktan sonra avukat oflaya poflaya emekleyerek piyanoların altından bir tomar kağıt çıkardı." Bir ana ördek." Avukatın aramayı sürdürmesini bekledi." diye düzeltti." diye bitirdi sözünü. "Belgeler de gerekli. "Harekete geçmeye karar verdim. "Nasıl isterseniz albay. "Evim ipotekli. Sağ elini yalnızca sinir dokusuyla bir araya dikilmiş kemiklerden oluşan uyluğuna dayayıp mırıldandı." Biraz sonra avukat yazıhaneyi altüst ederek vekaletnameyi arıyordu. Ama avukat sürdürmedi. Mucize yaratabilseydim bu kümeste yaşıyor olmazdım. Oradan. Bu emeklilik yasası avukatlar için ömür boyu aylık gelir oldu." dedi avukat. "Oğlum hayatı boyunca çalıştı. Albay kağıdın üstündeki tozu silkeledi ve onu gömlek cebine koydu." Albaya mühürlü bir kağıt verdi." Albay haksızlık ettiğim düşünerek acı çekiyordu.

" Albay çizgili bir bloknotu." "Aynı fikirdeyim. Albay Aureliano Buendia Atlantik kıyısındaki devrim güçlerinin levazım başkam makbuzu uzatmış ve iki sandığı da teslim envanterine işlemişti." "Ama kimse belgeleri evine götüremez. Büyük şeyler için bekleyen." dedi avukat. "Ama son on beş yıl içinde memurlar defalarca değişti." Albay telaşlanmıştı. Karışma bir . her başkan kabinesini en az on kez ve her bakan kadrosunu en az yüz kez değiştirdi." "Önemi yok. "Ama bu mümkün değil albay. "Yüzyıllar sürer. dolmakalemi. antlaşma imzalanmadan yarım saat önce varmıştı. altı gün süren zor bir yolculuk yapmıştı." Avukatın sabrı taştı. yedi başkan gelip geçti." Avukat ellerini havaya kaldırdı. Macondo bölgesinde devrimin hazinedarı olarak." dedi albay. "Her yeni memurun onları ilgili dosyada bulmuş olması gerekirdi." dedi albay. "Ama o belgeler binlerce daireden." "Önemi yok. mürekkep hokkasını ve kurutma kağıdını oturma odasındaki küçük masaya götürdü." "Öyle belgeler hiçbir memurun dikkatinden kaçamaz." dedi albay. "Paha biçilmez belgeler onlar. bir katırın sırtına iplerle bağlanmış ve içinde iç savaşa ait paranın bulunduğu iki sandıkla." dedi avukat. binlerce elden geçip Harp Bakanlığı'nın kim bilir hangi bölümüne gittiler. "Üstelik o kağıtlar bakanlıktan şimdi alınırsa listelerde yeni bir yer için beklemeleri gerekecek. "Albay Aureliano Buendia'nın kendi eliyle yazılmış bir makbuz var. küçük şeyler için de bekleyebilir. Neerlandia kampına açlıktan ölmüş olan katırı sürükleyerek." dedi albay. "Bir düşünün."Hangileri?" "Haklan ispatı.

"Ortalıkta dolanıp insanlardan lütuf istemekten bıktım artık. Sokağa çıkma yasağını bildiren boru duyulduktan sonra evin içinde bir yer akmaya başladı. "Belki de bunların tümü evin üstündeki ipoteğin vadesi geldiğinde hallolacak." "Hayır." . Kapalı oturma odasındaki sıcak dayanılmaz olmuştu." dedi albay." dedi kadın. 1949. Okumayı bitirdiğinde albay zarfı kapattı ve lambayı söndürdü. okulda öğrenmiş olduğu gibi. Kadın her cümleyi başıyla onaylıyordu.şeyler sorması gerekebileceğini düşünerek yatak odasının kapısını açık bıraktı. solumasını rahatlatmak için belkemiğini dikleştirip dolmakalemi tutan elini kurutma kağıdına dayayarak özenle yazıyordu. Karısı tespih çekiyordu. "Kendi başının çaresine bakmak her zaman daha iyidir. Albay oturma odasında akan yeri görebilmek için lambayı yaktı. "Bugünün tarihi ne?" "27 Ekim. Kasabayı seller götürüyordu. "12 Ağustos." diye yanıtladı albay." Yarım saat boyunca palmiye dama çarpan yağmuru dinledi. "Paranın faizini kurtarmak için bu işi ocaktan önce hallederler belki. Albay onu kurutma kağıdına emdirdi." . Sonra dağılan harfleri silmeye çalıştı ama büsbütün bulaştırdı. "Birinden onu senin için daktilo etmesini isteyebilirdin. Sabrını yitirmedi. tıpkı Manaure'deki devlet okulunda öğrendiklerine benzer kocaman. Albay. Ardından. Sonra bütün paragrafı okudu. "Listelere ne zaman alınmıştım?" Kadın düşünmek için duasını kesmedi. çocuksu karalamalarla bir sayfa doldurdu. dikkatini akıntıya vererek. Mektubu karışma okudu." "Hiçbir zaman çok geç sayılmaz. Albay. "Çoktan yapılmış olmalıydı bu. Bir ter damlası mektubun üstüne düştü." "İki yıl sonra. Kağıdın kenarına bir yıldız işareti koyup "müktesep haklar" diye yazdı. Sonra ikinci bir sayfanın ortasına kadar yazdı ve imzaladı. Horozun tenekesini akıntının altına koyup yatak odasına döndü." dedi kadın. boş tenekeye damlayan suyun madeni sesi geliyordu." Az sonra yağmur başladı.

Bu kez evi çekip çevirmek ona düşmüştü. Albayın hastalığı da nüksetmişti. Albay cibinliğin gerisinden onu görmeye çalıştı." diye sabırla yineliyordu kendi kendine. Doktor hasta kadım görmeye geldi." Bütün hafta yağmur yağdı. Albay bağırsaklarında hafif bir huzursuzluk hissetti." Yağmurun sesiyle uyudular. söylediğinin doğruluğundan kendisi de emin olmadan." dedi." Kadın alçak sesle güldü. "O zamana kadar Agustin'in senesi olur. biz de sinemaya gidebiliriz. mektubun geldiği anda hayatta olacağından emindi. çok uzaklarda. Ama korkmadı." diyordu. "Sinemaya en son ne zaman gittin?" "1931'de. Helada buz gibi bir ter dökerek ve bağırsaklarındaki bitki örtüsünün parçalandığını hissederek saatlerce zorlanıyordu. "Çizgi filmleri anımsamıyorum bile artık. "Kiminle konuşuyorsun?" "Hiç kimseyle. Kasımın ikinci günü. "Ölü Adamın Vasiyeti oynuyordu. "Düşünüyordum da. Yün bir battaniyeye sarındı ve bir an. Bir ekimi daha atlatmak üzereydi. Sonra iyice uyanarak konuşmaya başladı. Odadan çıkarken bağırıyordu: "Böyle bir astımla bütün kasabayı gömebilirdim!" Ama albayla yalnız konuşup özel bir perhiz önerdi. Mezarlıktan dönünce yine bir nöbete yakalandı. Kadın uyandı. Hayalet tam kızın kolyesini çalmaya çalışırken fırtına koptu. Mahallenin dükkanlarından veresiye alışveriş etmeden önce dişlerini defalarca gıcırdatmak zorunda kalıyordu. kadın albayı dinlemeyerek Agustin'in mezarına çiçek götürdü." Kadın.dedi albay ve kendini inandırdı buna. Ekimin." dedi albay. Zor bir haftaydı. "Kış bu. "Geçen cuma gelmiş olması gereken küçük bir para var. nöbeti atlattığında onu dehşet içinde inceledi. Bu oldu tüm yıkımı başlatan. albayın atlatabileceğini ummadığı dört haftasından daha zordu." "Kavga var mıydı?" "Onu hiç öğrenemedik." dedi kadın. Macondo toplantısında Albay Aureliano Buendia'ya teslim olmamasını söylediğimizde haklıydık biz. "Yalnızca gelecek haftaya kadar. bir başka rüyada sürüklenen karısının hışırtılı solumasını duydu." Buna gerçekten de inanıyordu. "Yağmur dindiği zaman farklı olacak her şey. .

" Oysa gerçekte mektuba bağladığı umut onu ancak ayakta tutuyordu. Fasulyelerin kabuklarını açıp bir konserve kutusuna doldurduğu kuru taneleri horozun önüne koydu. uykusuzluktan kemikleri sızlıyordu. Horoz dövüşlerinde bela aramaması için uyarmıştım onu. "O uğursuz horozlar felaketi oldu onun!" diye haykırdı. "Bir dakika." Sıska parmağını kapıya doğru uzatıp bağırdı: "Onu kolunun altında horozla çıkıp giderken görür gibiyim. Hırpalanmış bedeninden şifalı otların kokusu yayılıyordu. "Buraya gel." dedi." dedi kadın. hazırladığı savunmayı ileri sürerek." Karışım yatakta doğrulup oturmaya çalışır buldu. "Dilencilerin seçme hakkı yoktur. "Şimdi değmez. Bitkindi. "Dövüş iki ay soma."Bir deri bir kemik kalmışsın. Kasımın ikinci haftasında horozun iki gün daha mısırsız kalırsa öleceğini sandı. Kelimeleri birer birer. eceli gelmeyecekti. "Bir klarnet fabrikasında iş buldum bile." Kadın gerçekten de oğlunu düşündü." Albay bu anın geleceğini önceden sezmişti." . Düşünmeye zamanı olmuştu. Gülümsemiş ve şöyle demişti: "Sus bakayım." dedi albay. "Ocağın üçünde evinde otursaydı." dedi. Aynı anda hem kendisinin." dedi albay." "Agustin için. hem de horozun gereksinimleriyle ilgilenemiyordu. Oğlunun vurulup öldürüldüğü ve kendisinin horozu alıkoymaya karar verdiği o öğle sonrasından beri bekliyordu onu." dedi kadın. hesaplanmış bir kesinlikle söyledi: "O horozu derhal at başından. Sonra temmuzda bacanın içine asmış olduğu bir avuç fasulyeyi anımsadı. o zaman onu daha iyi bir fiyata satabiliriz. bugün öğleden sonra para içinde yüzüyor olacağız. "Bize horozun kazandığını söylemeye geldiği zamanki yüzünü anımsa." "Para değil söz konusu olan. "Oğlanlar geldiğinde onu götürmelerini ve onunla ne isterlerse yapmalarını söyleyeceksin onlara." diye yanıtladı albay. horozun tepkisini gözleyerek. "Kendimi satabilmek için dikkat ediyorum kendime.

Gözleri.Bitkin bir halde geriye düştü. bu saati benden dedi. hiçbir şey düşünmeden. "Ne var?" Kadın ona bakmadan yanıtladı." dedi albay." dedi." Albay karısının alnını çarşafla sildi. Albayı görünce kafasını geriye atıp gırtlağından nerdeyse insan gibi sesler çıkardı." dedi albay. "Sabah onunla konuşurum." Bunu albay da düşünmüştü. "Saati satabiliriz. Kendini bitkin hissedene kadar unutulmuş sokaklarda yürüdü. Sonra eve döndü. soluması daha düzenli gibiydi. probleminin çözümü olmadığına kendim inandırmaya bile çalışmadan. Gözlerini kapadı. Tekrar açtığında." Horoz boş konserve kutusunun yanında çok canlı görünüyordu. "Ama açlıktan ölecek olsaydık şimdiye çoktan ölürdük." Agustin'in yanında çalıştığı terziden söz ediyordu. "Saati hemen şu dakika götür ona." "Peki ama o arada ne yiyeceğiz?" diye sordu kadın." dedi kadın." Sonra sokağa çıktı. Kadın bir an uyuşup kaldı. Kadın onun geldiğim duyup yatak odasına çağırdı. Tezgahın üstüne koy ve şöyle de: 'Alvaro. "İçinde bulunduğumuz durumda." esirgeyip bir horoza vermemiz günah. "Bilmiyorum. "lokmamızı kendimizden . Albay onu usulca yastığa doğru itti. Öğle uykusu saatlerinde. "Dikiş makinesini ne kadar çabuk aldığım düşün. tıpkı kendininkilere benzeyen bir çift gözle karşılaştı. "Kimse üç ayda ölmez. "Kıpırdamamaya çalış. kadının ıslıklı soluğunu kendi ciğerlerinde hissederek. "Alvaro'nun sana hemen oracıkta kırk peso vereceğinden eminim. Albay ona bir suç ortağı tavrıyla gülümsedi: "Hayat zor dostum. kasabada dolaştı. "Bırak şu 'sabah konuşurumları " diye diretti kadın.

Albay kendini rahatlamış hissediyordu. "Ortalıkta Kutsal Türbe'yle dolaşmak gibi bir şey bu." diye yalan söyledi. Duyulur duyulmaz bir sesle konuştu: "Agustin'den mektup var." Albay utandığım hissetti. Agustin'in arkadaşlarını holde oturur buldu. paketin üstünde parmaklarıyla tempo tutarak suskun kaldı." Albaya gizli kağıdı verdiler. bir gazete kağıdına sardı ve albayın kucağına koydu. "Saatimi onarması için Alman'a götürüyorum." Ama karısı onu bu kez de ikna etti. Onu pantolonunun cebine koydu." dedi Hernan. Saati kendi eliyle indirdi. Alvaro sert. Holdeki iki kancanın arasına gerilmiş telde bir parça ıslak kumaş asılıydı. "Orada ne var albay?" Albay gözlerini Hernan'ın içe işleyen yeşil gözlerinden kaçırdı. "Ne söylüyor?" "Her zamanki şeyleri." Albay ıssız caddeye baktı." Alvaro atölyeden çıktı. yabam gözleri olan bir delikanlıydı. "Engel olmuyorum ya?" dedi." dedi. Birinin dikkatini çektiğini fark edince umutla korku arasında bocalayarak duraladı. O da albaya oturmasını söyledi. İçlerinden biri ona doğru eğildi. "Hiç. İçlerinden biri ona oturması için yer gösterdi. Sonra. "Öyle göstermelik bir parçayla sokakta görülürsem Rafael Escalona beni şarkılarından birine koyar. "Kırk pesoyu almadan dönme buraya." . Birden ifadesiz yüzlerle çevrelendiğini hissetti. Albay kolunun altında paketle terzi dükkanına gitti." diye itiraz etti albay. Olmadığını söylediler." "Budalalık etmeyin albay. "Kalamayacağım." dedi albay. "Bekleyin de ben bir bakayım.' Hemen anlar o. Tabureyi kapımın pervazına dayadı ve teklifini yapmak için Alvaro'yla yalnız kalana kadar beklemek üzere oturdu. "Sağ olun.satın alman için getirdim. köşeli bir bedeni. paketi almaya çalışarak.

"Bu ucubeler tam kırk yıllık ve ilk kez birinin sövdüğünü duyuyorlar. Alfonso albayın ayakkabılarını incelemek için burnunun üstündeki gözlüklerini düzeltti. Bir şey söylemedi ama gözkapakları morardı." Biri kabaca güldü. "Bir saat bu." "Zahmet mi. "Bırak baksın albay. albay gövdesini gereksiz bir fazlalıkmış gibi hissediyordu. Yandaki evde bir kadın bölmeye vurarak seslendi: "Bırak şu gitarı! Agustin'in senesi olmadı daha." dedi. Ayaklarını taburenin çubuğuna dayadı. "Borcum ne kadar?" . Alvaro bir makinede dikiş dikiyordu. "Ayakkabılarınız içindi.Albay duraladı." dedi albay." diye bağırdı Hernan içerden." dedi. "İstersen seninle birlikte eve gidip yerleştiririm. mekanik şeylerden anlar o." Hernan saatle birlikte atölyeye girdi." Albay Hernan'ın önerisini reddetti. tam saatin." dedi. "Allah kahretsin albay. "Sövmeye gerek yok. "Alman senin on pesonu alır. Gitarın yukarısında raptiyeyle tutturulmuş bir yazı vardı: "SİYASET KONUŞMAK YASAKTIR. "Kahrolası yeni ayakkabılar bunlar." Albay irkilmişti. ne zahmeti?" dedi Hernan. zili çalarken." Hernan paketle dışarı çıktı." "Tamam. Sonra ayakkabılarının tabanlarını gösterdi. saat de şimdikinden farklı olmaz." "Ama bunu sövmeden de söyleyebilirsin." Dışarıda." "Sadece ona zahmet vermek istemiyorum. Arka tarafta. "Bir şey değilmiş. Saati çekip aldı. Öbürleri üsteledi. bir çiviye asılı duran gitarın altında bir kız düğme dikiyordu.

"Önemli olan Agustin'in horozunu ringe senin koyman. "Zaten onu bu yüzden alıkoydum şimdiye kadar." Albay aradığı fırsatı yakalamıştı." diye yanıtladı albay. "Horozu hepinize vereyim." diye sürdürdü albay. "Ne gibi? "Horozu sana vereyim. "Ama artık önemi yok. sorun yok. Horozun beslenmesini oğlanlar üstlenecek. Sesine inandırıcı bir sertlik verdi." Albay düşündü. grubun içindeki yerini alarak." Anlayan Hernan oldu." Hernan ona şaşkın şaşkın baktı."Onu dert etme albay." dedi Alfonso." Dişlerini sıktı ve devam edebileceğini hissetti: "Sorun şu ki daha iki ay var. "Eğer neden yalnızca buysa. Sonra formülünü önerdi." Kendisini çevreleyen yüzleri inceledi. "Durumu anlaşana albay. Alacakaranlıkta kolunun altındaki paketle eve girdiğinde karısının canı sıkıldı." "Gelecek ay daha iyi olur. "Yine de istemiyorum onu. "Anlıyorum." diye yanıtladı Hernan. Öbürü onayladı." dedi." dedi. "Horoz tüy döküyor şimdi. "Olmadı mı?" diye sordu." dedi albay." dedi. Tüylerinde ateş var onun. "Ocakta horoz ödeyecek onu. Hernan'ın gözbebekleri albayınkileri deldi." diye ısrar etti. "Olmadı." "Kaygılanma albay. Günlerdir hayvan ölüyormuş gibi bir duygu içindeyim." . "Artık bu iş için yok yaşlıyım. "Bana çok fazla sorumluluk yüklüyor. "Seninle bir anlaşma yapalım." dedi Hernan.

" dedi sonra. Albay yağmurun arasından grimsi badem ağaçlarına dikkatle baktı. Sabas şırınganın kaynamasını bekliyordu. Albay bir yıkımdan artakalan döküntüleri düşündü. "Gayet iyiyim. Şırıngayı kaynatmak için masanın camına koydu. Bomboş bir öğle sonrasıydı." dedi Sabas." Sabas dolabı kapatmadı. Sabas bomboş bir bakışla albayı izliyordu." dedi albay. "Cenazeden beri biraz mahzun görünüyorsunuz." Albay başım kaldırdı. yazıhaneyle evin geri kalanı arasındaki kapıdan karışma . "Öyle. "Siz şanslısınız çünkü dökme demirden bir mideniz var. " Kokuşmuş bu kasaba. Gözlerinde bir kurbağanın hüznü vardı. tuz çuvalları." Sabas yazıhanenin duvarındaki bir dolabı açtı." Albay omuzlarını silkti. "Sağ olun dostum. "Sanki başka bir kasabada yağıyormuş gibi. "Bir doktora görünün dostum. "Yağmur bu pencereden farklı görünüyor." "Nereden bakarsan bak." dedi albay. Oturup bacak bacak üstüne attı. Ufak tefek. Üst bölümden yarım düzine şemsiye sallanıyordu. "Havanın açmasını beklesem daha iyi olacak." Koyu lekelerle beneklenmiş kıllı ellerine baktı. Sonra çekmeceden pamuklara sarılmış küçük bir derialtı şırıngası çıkardı. Sabas. Sakin bakışı. masasının üzerine doğru eğilen adama takılıp kalmıştı. şişman ama etleri gevşemiş bir adamdı bu." dedi. vantilatörün etki alam içine yerleşti. İçerisi karmakarışıktı: üst üste yığılmış binici çizmeleri. "Sizin yerinizde olsam öyle düşünmezdim. yeşil çinili bir odaydı bu. Arka tarafta karmakarışık bir yığın halinde. Yazıhanenin ortasına doğru yürüdü. üzengiler." diye yanıtladı Sabas. pencereye dayanarak." dedi. dizginler ve binici mahmuzlarıyla dolu alüminyum bir kova. Parlak renkli kumaşlarla kaplı mobilyalarla döşenmiş. yağmur yağmurdur. "Keşke ben de aynı şeyi söyleyebilsem." diye sızlandı. bal petekleri ve eyerler vardı. Yazı masasına."Bekleyin de size bir şemsiye vereyim dostum. Nikah yüzüğünün yanma siyah taşlı bir yüzük takmıştı.

"Şemsiyelerin ölümle bir ilgisi var. Sonra perhizinin iç karartıcı bir açıklamasına girişti." "Mümkündür." dedi. Albay kadınla ilgilenmedi. "Dostum." dedi." dedi. Konuşması vantilatörün uğultusunu anımsatıyordu.seslendi. Gömlek cebinden ufak bir şişe çıkardı ve bezelye büyüklüğünde beyaz bir hapı masanın üstüne koydu. Sonunda albayın yüzündeki dalgın ifadeyi fark etti. "Saat beş olduğu halde daha horoza . Albay gövdesini ne yapacağını bilemiyordu. "Herkes ölümün bir kadın olduğunu söyler." Albay yerinde doğruldu. "Çanlar olmadan çan sesi gibi bir şey. Dolabı kapadı ve yine albayın gözlerinin içine baktı." diye açıkladı Sabas. Teknelerin düdükleri duyulduğunda yağmur hala yağıyordu." dedi." Albay masaya yaklaştı. Şişmandı. Postayı beklemek için dörtte evden çıkmıştı ama yağmur onu Sabas'ın yazıhanesine sığınmak zorunda bırakmıştı. onu kasanın üstüne koydu." diye sürdürdü kadın." dedi albay. "Cebinde ölümü taşımak gibi bir şey. Kadın vantilatörün fişini çekti. Avukatını değiştirmesinin üstünden bir ay geçmişti. "Kaygılı görünüyorsunuz." "Anlıyorum. Sabas tadına bakmasını söyleyene kadar hapı avucunda inceledi." diye yalan söyledi. "Öyle dostum." dedi albay. "Ama ben bir kadın olduğunu sanmıyorum." Karısı iğnesini yaptıktan sonra Sabas yüzünü elleri arasına alıp dirseklerini masaya dayadı. kocasından uzundu ve üstdudağında tüylü bir et beni vardı." Posta şefinin muşamba bir yağmurlukla tekneye atlayışını düşündü. "Her yere bununla gitmek işkenceden farksız. sonra dolaba doğru yürüdü. tükürüğü hüzünlü bir tatlılıkla dolarak. "Bence o pençeli bir hayvan. "Kahveyi tatlandırmak için. "Şeker ama şekersiz. Bir yanıt beklemeye hakkı vardı. "Bazen çok tuhaf şeyler oluyor. Sabas'ın karısı ölüm hakkında konuşup duruyordu.

" diye buyurdu karısına. Sabas lavantayla ıslatılmış bir mendille boynunu sildi Albay pencereye yaklaştı. Bir taraftan şu dertten kurtulursunuz. "Horoza iğne yapıldığı doğru mu?" "Doğru." dedi Sabas. "Horoz için böyle bir servet vereceklerini mi sanıyorsunuz?" "Sanmıyorum." dedi albay. "Yarım saattir dostumu budalalıklarınla rahatsız ediyorsun.iğne yapılmadığım düşünüyordum. "Dokuz yüz peso!" diye haykırdı albay. "Günah bu. "Eğitimi haftaya başlıyor." Kadın şaşırmıştı. "Bu işler size göre değil. "Şu ağzım bir dakika kapasana." Sabas artık dayanamadı. Issız meydandan uzun bacaklı bir tavuk geçiyordu. "Kesinlikle eminim." Albay rakamı gözünde canlandırdı. "Bir horoza iğne yapmak ha." diye yanıtladı Sabas. sanki bir insanmış gibi!" diye bağırdı. Arkadaşının gözleri onda acıma uyandırıyordu." "Hiç de değil. Yağmur durmadan yağıyordu." dedi albay. "Dokuz yüz peso. pencereye doğru dönerek." dedi Sabas ısrarla." "Bu yalnızca budalaca bir inat. Kadın gerçekten de ellerini ağzına götürdü. Albay onun körük gibi soluduğunu duydu." "Aynı fikirdeyim. öbür taraftan cebinize dokuz yüz peso girer. "İki taraflı bir pazarlık bu." diye itiraz etti albay. "Ama boynunu burup koparma nedeni de değil." dedi Sabas. Kızarmış yüzünü kaldırdı. "Hiçbir şey için çok geç sayılmaz." "Delilik bu. "Makul olsanıza." dedi albay. Kadın kapıyı çarptı." .

. "Kesinlikle gelen tek şey ölümdür albay. Postanede doğruca posta şefine gitti: "Acil bir mektup bekliyorum." diye içini çekti albay. "Şu emeldi aylığı işini bekleten memuru düşünüyorum." diye yanıtladı kadın." Lapasını yemeye devam etti. "Öğleden sonra çocukları sopayla kovalamak zorunda kaldım. "Elli yıl sonra biz yerin iki metre altında huzur içinde yatarken o zavallı her cuma emekli aylığının bağlanmasını bekleyerek ölüp ölüp dirilecek. "Ama şimdi lapanın tadını çıkarmalısın. Okumayı bitirince mektupları ait oldukları kutuya koydu ama bir şey söylemedi." "Doğru. lokmalar arasında uzun uzun durup düşünerek yedi. Karşısında oturan kadın onun yüzünde bir şeylerin değişmiş olduğunu fark etti.Devrimin paralarım geri verdiğinden beri albayın kafasında hiç bu kadar büyük bir miktar olmamıştı. Hayat böyle işte. Kadın da baktı ona." dedi." dedi." "Bu kötüye işaret." Posta şefi küçük bölmelere baktı." Ocağın ayağına bağlı duran horoza baktı. Albay lapasını sessizce. "Oğlanlar ona o kadar çok mısır getirdiler ki o da bizimle paylaşmaya karar verdi." "Çok güzel. Posta şefi omuzlarım silkti. "Uçakla. Bu kez farklı bir hayvan gibi görünüyordu. "Demek ki durumu kabullenmeye başladın bile. Ama biraz sonra kocasının hala uzaklarda olduğunu fark etti. "Hayat şimdiye dek icat edilen en güzel şey. "Bugün kesinlikle gelmesi gerekiyordu." dedi albay. "Neyin var?" diye sordu." Karısı onu bir tabak mısır lapasıyla karşıladı. Elindeki tozu silkti ve albaya anlamlı bir bakış fırlattı." dedi kadın. Sabas'ın yazıhanesinden ayrıldığında bağırsaklarında şiddetli bir burulma hissetti ama bu kez bunun hava yüzünden olmadığının farkındaydı. "Nereden çıktı bu?" "Horozdan." dedi albay." diye yalan attı albay.

" dedi kadın. "Bizi üç yıl besleyecek." Albay o gece kafasındaki rakamları silmeye çalışarak huzursuz bir uyku uyudu. kendisinin on iki uyarı vuruşuna karşın kimlerin filme gittiğini görmek için sinemanın girişini gözlüyordu. "Horozdan ne haber albay?" dedi amirane bir sesle. Albay bu kez yalan söyleme sırasının ona gelmiş olduğu duygusuna kapıldı." "İlk kez değil bu. "Ağırlığınca altın eder. sonra hoparlörlerden taşan müziğe kapılarak sinemaya doğru yöneldi. Bir ışık seli. Peder Angel odasının kapısında oturmuş. "Olağandışı bir şey yok. Albay yine horoza baktı." dedi. Ertesi gün öğle yemeğinde kadın iki tabak lapa çıkardı ve kendininkini." "Umut karın doyurmaz. Ama kadın inat etti." dedi albay." O gece onları yoklamaya gitti. "Bazen şu hayvanın konuşuvereceğini sanıyorum." diye yanıtladı albay. Horoz. "O kasabalarda Albay Aureliano Buendia'ya da aynı şeyi yapıyorlardı." dedi kadın. "Düşünüyordum da. çevrede somut bir direniş havası yaratıyordu. başı önüne eğik. tiz bir müzik ve çocukların çığlıkları. "Dostum Sabas'ın mucizevi hapları gibi bir şey. holde insanların sakin sakin konuşmasına benzer bir ses çıkardı gırtlağından. "Neyin var?" "Hiç. Albay ellerini yukarı kaldırdı. Bir kaşık lapayı yerken bazı hesaplar yaptı. Onu rahatlatmaya çalıştı. tek kelime söylemeden yedi. "Karın doyurmaz ama insanı ayakta tutar." dedi. Albay onun karamsarlığının kendisine de bulaştığım hissetti."Horozla çiftleştirmek için yaşlı bir tavuk getirmişlerdi." Espri kadının hoşuna gitti. Çocuklardan biri albayı tahta bir tüfekle tehdit etti. adam öleli iki ay oldu ve ben ailesini yoklamaya gitmedim daha. Albay ölen adamın evine kadar ona eşlik etti. Onunla çiftleştirmek için küçük kızlar getiriyorlardı." ." dedi kadın. "Hala yaşıyor.

" "Peki ne söyledi sana?" "Kutsal şeyleri takas etmenin günah olduğunu. Ölen adamın evinde değildi karısı." "Albay hamağını kurdu." dedi." . "Şurada burada. tuvaletli bir kadındı. Evde de değildi." dedi kadın." diye yanıtladı kadın.Dört renkli bir afiş sinemanın önünü tamamen örtüyordu: Gece Yarısı Bakiresi. Fırtınanın kasabanın üzerinde ilerlediğini hissederek bekledi.' dedi albay. Sonra lambayı yere koyup hamağa uzandı. Karısını tespih çekerken buldu. "Evden çıkmayalı öyle çok olmuştu ki. Albay sokağa çıkma yasağına az kaldığını tahmin ediyordu. "Sorumu yanıtlamadın. Sonra karışım almaya gitti." Kadın uzun uzun içini çekti. Yasağı bildiren boru duyulduğunda saati on bire ayarladı. ayarlamak için sokağa çıkma yasağı borusunu bekliyordu. ama saat durmuştu. "Neredeydin?" diye sordu albay. "Peder Angel ile birlikteydim. Albay uzaklarda şimşek ve gök gürültüleri başlayana kadar mahallede dolaştı durdu. kapağı kapadı ve sandalyeyi yerine koydu. "Anlıyorum. "Kötü bir durumun en kötü yam bize yalan söyletmesidir. Kadın üstünü değiştirip bir bardak su içmek için oturma odasına gittiğinde saati kurmayı bitirmiş. Bir bacağı uyluğuna kadar açılmış. "Yağmurun bu kadar çabuk başlayacağı kimin aklına gelirdi?" Albay bir yorumda bulunmadı. Tekrar dışarı çıkmaya hazırlanıyordu ki karısı geldi. Evi kilitleyip odayı ilaçladı. Albay horozu yatak odasına götürdü. "Nikah yüzüklerimiz karşılığında borç istemeye gittim." dedi hüzünle. Kocasına bakmadan bardağı musluk taşma koyup yatak odasına döndü. "Ne sorusu?" "Neredeydin?" "Orada oturup konuştum.

" dedi kadın. "Yirmi yıldır her seçimden sonra sana vaat ettikleri renkli küçük kuşları bekliyoruz ve tek elimize geçen ölü bir oğul." diye yanıtladı kadın." dedi kadın." Şimşek kadının sözünü kesti. "Demek şimdi herkes açlıktan ölecek halde olduğumuzu biliyor. paylaşılan açlığın ve acının karısını tanımasına yetmemiş olduğunu teslim etti. Gök gürültüsü sokakta patladı.Kadın cibinliğinin altında konuşmasını sürdürdü." dedi albay." dedi kadın." dedi. Türk'ün dükkanına bile gittim." Albay kırk yıldır paylaşılan yaşamın. "Ölü bir oğul dışında hiçbir şey. "Her şeye boyun eğip soylu davranmaktan bıktım. "Ben bu evde gösteriş ve yapmacıktan vazgeçmeye hazırım. "Resmi de istemiyorlar." "Ama şekerden ölüyor. parasını iki katlı evine sığdıramıyor. Zamanı karanlıkta da görebiliyorsun. Sevgilerinde de bir şeylerin eskidiğini hissetti. "Bu gerçekten alçaltıcı. "Onlar da yirmi yıldır senatoda ayda bin peso kazanarak kendi görevlerini yaptılar. yatak . Kaç kez." Albay kılını kıpırdatmadı." dedi." Albay bu tür suçlamalara alışıktı. "İki gün önce saati satmaya çalıştım. "Erkekler evin sorunlarını bilmez. çünkü ışıklı rakamları olan modern saatler satıyorlar taksitle. "Yoruldum artık. "Biz görevimizi yaptık. bazan günlerce yemek pişirmediğimizi komşular anlamasın diye." dedi." Albay acılaştığını hissetti. bu kasabaya boynuna doladığı bir yılanla ilaç satmaya gelen bir adam. "İşte dostum Sabas. tencereye taş koyup kaynatmak zorunda kaldım. "Hemen herkeste aynısından var. Sesi öfkeden kararmaya başlamıştı." dedi." diye sürdürdü kadın. "Gururun karın doyurmadığını biliyorsun herhalde." Albay incinmişti. "Kimse ilgilenmiyor. "Sen de açlıktan ölüyorsun. Kadın cibinliğin altından çıkıp hamağa gitti.

"Dilini tutmayanın başına bu gelir işte. Neerlandia'da teslim olduktan sonra bir an bile huzur bulamadığım anlaması nerdeyse yarım yüzyılım almıştı." dedi albay. On dakika içinde gelmezse çekip giderim diye kendi kendine söz verdi albay. Kadın tespihini almak için cibinliğe doğru atıldı. Biraz sonra ışığı söndürdü ve şimşekle yırtılan karanlıkta düşünceye daldı. "Ben gidiyorum. "Neyi?" "Horoz sorununu. ardında bir grup işçi ile Sabas yazıhaneye girdi. Yirmi dört saat içinde kasabanın çehresini değiştirmişlerdi.odasına girdi ve bir taş yığını gibi yatağın altına yuvarlandı." dedi. kadınların ve hayvanların. Ama yirmi dakika daha bekledi. tozlu bir trenin geldiğini görür gibi oldu." dedi. vagonların tepelerine kadar yığıldığı sarı. sıcaktan bunalan erkeklerin. Muz telaşıydı bu." demişti albay o zaman." dedi. "Öyleyse onu düşünmeye gerek yok artık. iki saatlik bir bekleyişten sonra. "Yarın onu dokuz yüz pesoya dostum Sabas'a satacağım." Sabas kapının öbür yanından duymadı onu.18'de. Tam gitmeye hazırlanıyordu ki. "Muz kokusu içimi kemiriyor. "Hemen geliyorum. . Gözlerini açtı. "Tanrının benden yana olduğunu söylerdim hep. Albaya hiç bakmadan bir aşağı bir yukarı yürüyüp geçti önünden. Albay Neerlandia'da verilen sözlerin yerine getirilmesini beklemişti." Ve 27 Haziran 1906 Çarşamba günü saat 14. Uyku sersemliği içinde. "Ama eğer çok meşgulseniz daha sonra gelebilirim. Albay gülümsedi. dönüş treniyle Macondo'dan ayrılmıştı." dedi albay. "Beni mi bekliyorsunuz dostum?" "Evet dostum." İğdiş edilmiş hayvanların ulumaları Sabas'ın bağırışlarına karışıp yazıhanenin penceresinden içeri doluyordu. Macondo'yu anımsadı." Ama gerçekte acılaştığını hissediyordu.

Öğle sıcağı boğucuydu. "Hemen her zaman örümcek ağlarına dolandığımı görürüm rüyamda." "Doğru. Kadın pencereyi kapatmış. gölgede konuşuyordu. Sabas'ın karısı ayaklarının ucuna basarak içeri girdi. hem de rüyalardan doğruca yeniden doğuşun gizlerine giden kadının gevezeliklerinden bunalarak sabrının tükendiğini hissetti." Vantilatörün uğultusu gölgeyi pekiştirmişti." dedi kadın." dedi Sabas. . Sabas kapıyı açmadan önce durakladı." dedi kadın. "Ben on iki yıl önce bu odada ölen kadınım. Albay sıcağın verdiği uyuşuklukla elinde olmadan gözlerini kapadı ve rüyasında hemen karısını görmeye başladı. "İstersen on kez ısıt. Uyuyakaldığı için utanmıştı. "Ben panjurları indireceğim. şu rüyalarda karşılaştığımız meçhul insanların kimler olduğunu bulmayı koydum kafama." dedi." Albay onu boş bakışlarla izledi. "Sizin için ne yapabilirim dostum?" Albay ustabaşının kendisine baktığını gördü. "Çorbam dört kez ısıttım. Ustabaşı parayı saymak için panjurları açtı. "Ama başımın etini yeme şimdi. Yazıhane caddeden yarısı yanan titrek ışıkla parlıyordu. İki adam yazıhaneden yeniden çıkmaya hazırlanırken albay yerinden doğruldu. "Ama bu ev daha iki yıl önce inşa edildi. "Şimdi de." dedi. Albay hem uykusuzluktan. "Uyumanıza bakın dostum. Ustabaşıyla konuşmasını sürdürdü."' "Ben her gece kabus görürüm." diye yanıtladı." dedi kadın." diye yanıtladı albay. çünkü bu yazıhane bir cehennem. Veda etmek için kadının sözüne ara vermesine beklerken Sabas ustabaşıyla yazıhaneye girdi. "Ona kim olduğunu sormayı becerebildiğimde. "Demek ki ölüler bile yanılabiliyor. "Geçen hafta yatağımın başucunda bir kadın belirdi. Sabas yazıhanenin gerisinde albayı gördü ama hiçbir tepki göstermedi. "Sık sık rüya görür müsünüz?" "Ara sıra." Vantilatörü prize taktı." Kasayı açtı ve ustabaşına bir tomar parayla bir talimat listesi verdi.

"Bir şey satmaya giderken de. Kıyıda bir adam dört petrol bidonunun üstünde. "Sende eh ufak bir ticaret kavramı yok. Albay kasabada kımıldayan tek şeyin kendisi olduğundan emin." "Ne söyleyecekseniz çabuk söyleyin. "Şu horoz hakkında. muşamba bir önlük ve kulak hizasında iki düğüm atarak başına bağladığı bez parçasıyla garip bir kılığı vardı." dedi. Dişlerim sıktı. "Veresiye aldım. Sonra bir pazar öğle uykusuyla uyuşmuş kasabada dolaşmak üzere dışarı çıktı." diye açıkladı. horozu sana satmaya karar verdim." Albay onun görünüşünde eğlenceli bir şeyler bulmuştu. Kocasının eski ayakkabıları. Yemek sırasında albay son üç saatin olaylarını anlattı. Terzi dükkanında kimse yoktu. "Ayıracak tek dakikam yok. uyuyordu." dedi.' demen gerekirken sen sadaka istiyormuş gibi davranıyorsun. "Oraya başın dimdik gidip arkadaşım bir yana çekmen ve 'Arkadaş." "Senin anlatmana bakılırsa hayat kolay." diye mırıldandı. Nehir çelikten bir levhaydı."Hiçbir şey dostum. Kadının enerjik bir hali vardı." dedi albay. yüzü bir şapka ile güneşten korunmuş." diye yineledi gülümseyerek ve ustabaşını hole doğru itti. "Yalnızca konuşmak istemiştim sizinle. bir an duraksadı. Suriyelinin tezgahındaki mallara kimse bakmıyordu." dedi sonunda. "Bütün sorun zayıf karakterli oluşun." dedi Sabas. "Şu horoz meselesi." Sonra albaya döndü: "Pekala dostum. Doktorun muayenehanesi kapalıydı. bir şey almaya giderken takındığın yüzü takınman gerek. O zaman Sabas kapıyı açma işini tamamladı. yarın ilk iş ödeyeceğime söz verdim. "Tam olduğun gibi kal." Eli kapının tokmağında. Albay yaşamının en uzun beş saniyesinin geçmekte olduğunu hissetti. evine gitti. "Dünya tepemize yıkılıyor ve benim dostum hala şu horozu düşünüyor. ." Albay iki adamın ayak sesleri holün ucunda duyulmaz olana kadar odanın ortasında kımıldamadan durdu. Kadın onu sabırsızlanarak dinledi. Karısı eksiksiz bir öğle yemeği ile onu bekliyordu. Şimdi geliyorum. O sabah eve çekidüzen vermişti." diye gülümseyerek sözünü kesti karısının.

"Horozu hemen şimdi dostumuza götüreceğim ve yarım saat içinde dokuz yüz pesoyla döneceğime nesine istersen bahse girerim. En temel gereksinimlerinin listesini yapmış. Yanıtı hazırdı." dedi sonra. "Ciddi söylüyorum." diye öğütledi karısı." "Kafan sıfırlarla dolu. "Öyleyse sorun çözülmüş sayılır." Kadın dinlemedi. "Onu kolundan tut ve dokuz yüz pesoyu sana verene kadar bırakma. her cuma çektikleri işkenceden uzak. Yatak odalarında ayna için bir yer ayırmıştı. "Unutma ki ona lütufta bulunacak olan sensin."Tıpkı o yulaf ezmesi kutularındaki küçük adama benziyorsun." "Bir soygun planladığımızı sanacaklar. "Şimdi ne yapıyorsun?" diye sordu kadın. Kısa bir şekerleme yaptı. "Horozu da al." . kazanacağın parayla bahse tutuşuyorsun. albay dışarı çıkarken." diye üsteledi." dedi albay. gelecek üç yılın bütçesini kafasında düzenleyerek geçirmişti." "Daha şimdiden horozdan Karışım caydırması kolay olmadı. "Bütün ordu yazıhanesinde de olsa önemi yok." Kadın paçavrayı başından çekip çıkardı. "Onu etten kemikten karşısında görmesi bir mucize yaratabilir. Sabas'ı yazıhanesinde yalnız başına. Planlarının bir anda altüst olması onu utanç ve küskünlük karışımı bir duygu içinde bırakmıştı. Kalktığında albay iç avluda oturuyordu. O parayı elli yıl sonra alabileceğiz demektir." dedi albay. vantilatörün önünde enjeksiyonu için hazırlanırken düşündü." dedi. Kadın onu ön kapıya kadar çaresiz bir kaygı ile izledi. "Düşünüyorum. albay için bir çift yeni ayakkabıyı da unutmamıştı. Kadın bütün sabahı. "Unutma ki horozun sahibi sensin." Albay karşı çıktı." Ama gerçekte albay horozu hemen o gün öğleden sonra satmaya karar vermişti.

"İçeri gelin dostum. kocasının bir tahtı anımsatan yatağının üzerinde. "Ama seni zenginlik felaketinden korumak için kabul etmeyeceğim. çantasının küçük. Karısı albaya. Doktor. Ama kadın üsteledi." dedi. "Yoksulluk şekerin en iyi ilacıdır. Bugün öğleden sonra çıkıp size baktığımda şapkanızı bile göremedim. Dişlerini sıktı. "O zaman bu kadar kaygılanmazdı. "Hiç dostum. "Onu size satmaya geldim. ama bir milyon için." dedi doktor. "Şeker hastalığı zenginlerin işini bitirmek için fazla yavaş." Sabas doktorla birlikte yatak odasındaydı. horozdan ne haber?" Albay yanıtım doktorun da beklediğini sezdi." "Reçete için teşekkürler." dedi doktor. "Şansınızı şimdi deneyin dostum."Pekala. "Sizin yerinizde olsam dostuma yüz bin pesoluk bir fatura gönderirdim doktor. "Ama ben çetin cevizim." dedi albay. nikelajlı kilidinde yansıdığını gördü. kocaman göbeğini binici pantolonuna sokuşturmaya çalışırken. hastanın idrarının bulunduğu cam tüpü ısıtıp Sabas'a olumlu bir işaret verene kadar bekledi albay. Sabırsızlık göstermeden saate baktı. Doktor cam bir tüp içindeki kan numunesini ceket cebine koydu. iç çamaşırlarıyla oturduğu yatak odasına götürdü." Doktor kendi dişlerinin. albaya dönerek. çizmelerini giyerken birden albaya döndü: "Ee dostum. perşembeye kadar da dönmeyecek." "Şu kahrolası ensülin iğnelerinizle elinizden geleni yaptınız zaten. renksiz gözleri doktora dikili." diye mırıldandı." Sonra albaya döndü. "Onu vurmamız gerekecek. "Bekleyebilirim. Albay onun gitmeye hazırlandığını düşündü." Albay iki zıt güçle çarpışıyordu: Horozu satma konusundaki kararlılığına karşın bir saat geç gelip Sabas'ı kaçırmış olmayı isterdi." dedi." Sabas giyinmeye başlamıştı. Albayı." dedi Sabas." "Ben bunu çoktan söyledim ona." "Şapka giymiyorum ki onu kimse için çıkarmam gerekmesin. Sabas." ." dedi Sabas ve gevşek kaba etlerinin üstünde sıçradı. "Doktor onu çiftlige gitmesi için hazırlıyor.

" "Onun çok daha fazla edeceğini duymuştum birinden. doktorun ." dedi albay. Ama perşembeye kadar beklememiz gerek. Albayın soluması normale dönmüştü. "Pekala. "Güzel. "Başka zaman olsa bin peso da verirlerdi. "İsterseniz bu konuyu gelecek hafta konuşalım dostum. "Yirmi yaş daha genç olsaydım farklı olurdu." "Artık çapraşık işlerle uğraşamayacak kadar yaşlandım. Fermuarlı bir deri ceket giyip yatak odasından çıkmaya hazırlandı. Doktorun yüzündeki geçit vermez ifade karşısında kendini haklı çıkarmaya çalışır gibiydi.Sabas çizmelerini giymişti." dedi heyecansızca. Her an için dövüş meydanından vurulup öldürülmüş olarak çıkma tehlikesi var." dedi." diye açıkladı. "Size belki dört yüz peso verebilecek bir müşterim var. "Dört yüz peso. Albay başıyla onayladı. Doktor." dedi albay. dostum." dedi albay. Sabas'ın karısı tarafından oturma odasında alıkonulmuştu." dedi doktor." dedi Sabas." dedi doktor." Yapmacık bir düş kırıklığıyla albaya döndü: "Size söylemek istediğim buydu dostum." dedi. "Tüm yörenin en iyi horozu o." "Ne kadar?" diye sordu doktor. "Dokuz yüz pesodan söz ediyordunuz. Albay yazıhanede bekledi. "Aklınıza gelebilecek en makul şeydi bu. şaşkınlığından destek alarak. Kadın ona "insana birdenbire gelen ve insanın ne olduklarım bilmediği şeyler" için bir ilaç soruyordu. "Ben de onu diyecektim. Sabas'ın bir şey daha söylemesini bekledi ama Sabas hiçbir şey söylemedi." Sabas doktoru yanıtladı. Hol boyunca Sabas'ı izledi." "Her zaman yirmi yaş daha genç olacaksınız. "Ama şimdi kimse iyi bir horozu dövüştürmeye cesaret edemiyor.

kendisine inanmazlıkla bakan albaya döndü." Albay buna inanmak istemedi." diye yanıtladı doktor. "Sabas paraya kendi postundan çok daha fazla önem verir. Albay ona Suriyelilerin . "Başka bir şey yapamazdım." dedi doktor." Albay. "Burada altmış peso var dostum. Albay doktoru tuhaf bir biçimde anlaşılmaz buluyordu. "Sanırım bir doktor gerek bana. Şekerkamışı yüklü bir mavna akıntı boyunca ilerliyordu." "Öyle mi düşünüyorsunuz?" "Öyle olduğundan eminim. yurtseverce antlaşma kadar tatlı bir pazarlık bu. "Bu kadar saf olmayın. "Horozu dokuz yüz pesoya yeniden satacağından eminim. bütün ceplerine para tıkıştırdı ve albaya dört banknot uzattı." dedi albay. "Ancak öylelikle kalabildi kasabada. "O hayvan insan etiyle besleniyor. Doktorun muayenehanesinin kapısına geldiklerinde. "Dostum o antlaşmayı postunu kurtarmak için yaptı." dedi. Dükkanlarının önünde oturan Suriyelileri sırayla selamladı. "Belediye başkanıyla yaptığı şu ünlü. doktorla birlikte nehir kıyısında akşam serinliğiyle canlanmaya başlayan sergilerin önünden yürüyüp geçti.Sabas kasayı açtı. Sonra. Anahtarlarım ceplerinde bulamadığı için kapıya vurdu. "Her zamanki gibi." Doktor onu mesleki ilgiden kesinlikle yoksun bir bakışla inceledi." "Kış yüzünden. "Horoz satılınca üstünü hallederiz." "İnsan etiyle beslenen tek hayvan Sabas." dedi. "Ya siz? Siz nasılsınız doktor?" Doktor omuzlarım silkti." diye açıkladı." "Ve belediye başkanının sepetlediği partizan yoldaşlarının mülklerim de öylelikle alabildi yan fiyata. albay horozun satışına ilişkin görüşünü belirtti." dedi doktor. "İçimi kemirip bitiriyor bu mevsim." dedi." dedi." O gece albayın karısı alışverişe çıktı.

heyecanım ve acılığım yaşıyordu. Bir polis baskınında cebindeki gizli . kısacık çatırtıyı hissetti. Beş kazandı. "En çok o geliyor." diye yanıtladı Alvaro." dedi.dükkanlarına kadar eşlik ederken bir yandan da doktorun açıklamalarını düşünüyordu. Albay gizli notu cebine koydu. "Hemen oğlanları bul ve horozun satıldığını söyle." dedi albay. İlk kez kumarın büyüsünü. Kağıdı masanın altından albaya verdi. "Affedersiniz." Alvaro masayı inceledi. arkasında bir tüfeğin. Alvaro ısrarla yirmi üçe oynayıp sürekli kaybediyordu." dedi kadın." Bir mambo çalan trompetler birden sustu. Alvaro epey bir miktarı on bire oynadı. "Aldırma albay. horozu tetiğe alınırken çıkardığı soğuk." Alvaro ona bakmadan gülümsedi. kocaman renkli tekerlek dönmeye başladıktan sonra öbür sayılardan vazgeçip on bire oynadılar. Pantolon cebinden biraz parayla bir de kağıt çıkardı. "Ufak bir miktarla başla. "Agustin'den. dayanılmaz bir suçluluk duygusuyla. Oyunu onun omzunun üstünden izleyen albay dokuz dönüşte dört kez on birin çıktığını gözledi. Sonuna kadar açılmış radyonun titreşimleri ısıyı daha da yoğunlaştırıyordu sanki. kuru. kocaman siyah bir muşamba üzerine yazılmış ve masanın ortasındaki bir kutunun üstünde duran gaz lambasıyla aydınlatılmış olan parlak renkli sayılara bakarak oyalanıyordu. Albay kendini ezici bir baskı altında hissetti. Alvaro'nun parasını çekip götüren küçük tahta tırmığı izledi. Sevgiye güven. Kumarcılar ellerini havaya kaldırıp kaçıştılar. "On bire oyna. "Boşuna umut bağlamasınlar ona. Albay. "Beni ilgilendirmeyen şeylere burnumu sokarsam böyle olur işte. Albay. Yakındaki oyunculardan bir bölümü." diye yanıtladı albay. Pazar gecesi boğucu bir sıcak vardı burada. Sonra. Alvaro'yu bilardo salonunda rulet oynarken buldu. "İyi bir tahmin olabilir." "Dostum Sabas dönene kadar satılmayacak horoz." diye fısıldadı Alvaro'nun kulağına." dedi albay utanarak. Bir sonraki döndürüşte oynamadı.

" dedi albay. Mutfakta horozun kahvaltısı için meyveleri doğrarken kemiklerinde hissediyordu bunu. "Gülleri dikmek isterdim. Hareketlerim aynadakilere uydurmaya çalışır gibiydi. Boynu ve tüylü mor bacakları. berrak havada durduğu. savunmasız bir havaya bürünmüştü. hayatında ilk kez. Karısı dokuza kadar yataktan çıkmadı.bildiriyle kaçınılmaz bir biçimde yakalanmış olduğunu kavradı. Eğitime hazırdı. sindirilip hemen dışarı atıldığını hissetti. Hintliye benzer. Bir çift küçük. horozun çevresini saran çocuklarla konuşuyordu. Sonra kapıyı açtı ve avlunun görünümü bu duygusunu doğruladı. Ufak tefek." dedi yine ocağa dönerek. "Pencereden dışarı eğil ve horozu unut." Kadın pencereden dışarı eğildi ama yüzü hiçbir duyguyu ele vermiyordu. O zaman. "Şu uğursuz kuştan ne zaman kurtulacağım bilmem!" Albay karısının horoza öfkelenişini gözledi. çocuklar gidince. Adam tüfeğinin namlusunu albayın karnına doğrultmuş. "Böyle sabahlarda insanın cam resim çektirmek istiyor. Bir anda bu gözler tarafından yutulduğunu." dedi albay. "Çekilin yolumdan!" diye bağırdı. Çimenleri ve ağaçlarıyla." Albay aralığın geldiğini anlamak için pencereyi açmaya gerek duymadı. yanık yüzlü bir adamdı ve soluğu bir çocuğunki gibi kokuyordu. Mutfağa geldiğinde albay eve çoktan çekidüzen vermiş. Hayvana doğru öfkeyle baktı. testere dişli ibiğiyle ince." dedi. helanın bulunduğu kabinin yerden bir milimetre yukarıda. Horozun gücenilmeyi hak eder bir hali yoktu. Albay dişlerini gıcırdattı ve tüfeğin namlusunu parmaklarının ucuyla hafifçe itti." dedi kadın. "Domuzlar yiyip bitiriyor. "Gülle semirmiş domuzlar çok lezzetli olur . "Gülleri dikmek istiyorsan ne duruyorsun. diksene. olağanüstü bir avluydu bu. yuvarlak yarasa gözüyle karşılaştı. ezilip ufalandığım. tam önünde duruyordu. Kadın ocağa ulaşmak için çevrelerinden dolaşmak zorunda kaldı. "Daha iyi ya. oğlunu vuran adamı yakından gördü. "Gidebilirsiniz albay. Ellerini kaldırmadan yarım bir dönüş yaptı." dedi. Albay tıraş olmak için aynayı çengele astı. "İzninizle.

Kadın uzun bir sessizlik içinde düşündü. "Eskiden böyle olurdu." dedi albay. Ancak o zaman fark etti sirki. Ya sen?" "Yetmiş beş." Kendini iyi hissediyordu. "Şimdi de öyle olsa ben sekiz yüz doksan yedi yaşında olurdum. bu fikri hemen hemen unutulmuş Arapçasına çevirmek için çaba harcamak zorunda kaldı. Teknelerin saati henüz gelmediğinden Sabas'ın yazıhanesine gidip onu bekledi. Farkına bile varmadan. henüz lekelenmemiş bir berraklık anı." diye mırıldandı. Bu aksiliği önceden sezmemiş olduğu halde sabırsızlanmadı. Hatta boğulmaktan henüz kurtarılmış gibi bir hali vardı. gözleri karısına dikili. "Er geç dönmek zorunda. Aralık bağırsaklarındaki bitki örtüsünü büzüştürmüştü." Suriyeli Musa. Ama yabani hayvanları bulamadı." Aynada karısını aradı ve yüzünde hala aynı ifadenin olduğunu gördü. Öbür teknelerin üstüne yığılı sandıkların arasında yabani hayvanları ararken bir an posta şefini gözden yitirdi. "Öyleyse dikme. Olağanüstü bir andı bu." dedi albay." dedi." Mektubun o gün öğleden soma geleceğine ilişkin bir önsezinin uyarmasıyla sokağa çıktı. Bu değişiklik karısının gözünden kaçmadı." diye karşı çıktı albay. gözleriyle posta şefini izleyerek. düzgün bir deriyle kulaklarına dek kaplanmış halim selim bir Asyalıydı. Suriyeli Musa'nın dükkanında otururken. "Ama onları dikmek istemiyorum. Birkaç kez denedikten sonra çabasının boşa gittiğini fark edip rugan ayakkabılarım giydi. "Eğer yenilerini giymezsen hiç açılmazlar." dedi. "Bir ay giyilmiş ayakkabılar satmalılar." dedi kendi kendine ve limana doğru yöneldi. Ateşin aydınlığında yüzü ocakla aynı maddeden yapılmış gibi duruyordu. . boğulan bir adamın beceriksiz hareketlerine benziyordu. "İnsan kendini camdan yapılmış gibi hissediyor. Posta teknesinin üstünde. "Bütün yıl aralık olmalı. bir yığın renkli nesnenin ortasında duran yamalı çadırı tanıdı. Ama Sabas'ın pazartesiye kadar dönmeyeceğini söylediler. O saban yeni ayakkabılarını giymeye çalıştığında düş kırıklığına uğradı." dedi sonra. Hareketleri. "Güzel. yıllardır yaptığı gibi el yordamıyla tıraş olmayı sürdürdü albay. "Bir sakata göre o ayakkabılar. Gergin.herhalde.

"On yıldır ilk kez geliyor. "İp cambazları kemiklerini kırmamak için kedi yerler. Bu . Sonra çitin üstünden atladı. çünkü hayvanın sıcak. külrengi bir horozdu. hevesli. "İyi günler. Tüm saldırıları geri püskürtüyor ve tam tamına aynı noktaya dönüyordu yine. Heyecanlı bir kalabalık." diye yanıtladı Suriyeli. Kadın dükkanın arkalarından yanıtladı onu. yalnız ve savunmasız duran horozunu gördü. Albay. bir takla atıp yeniden saldırdı. ayaklarının titreyişinde korkuya benzer bir şeyle. Hernan çitin üstünden atladı." Albay posta şefinin ardından gitmeye hazırlanıyordu. Albay. o günün denemeler için belirlenen gün olduğunu anımsadı. Belleğinin kenarından silinip gitmiş olan bir anı bir felaket önsezisiyle yeniden yaşadı. Yeni insanlardı bunlar." Albay posta şefini nehir kıyısındaki sergiler arasından meydana kadar izledi. Albay alkışların coşkusuyla dövüşün şiddeti arasındaki uyumsuzluğu gözledi. Çitin tahtalarına çarpan rakip." dedi. sıralardan aşağıya. Biraz küçümseyen bir merakın kişiyle yuvarlak dövüş alanını inceledi. Bir an sonra dövüşün çalkantılı atmosferine gömülmüştü. dövüş alanına doğru itiş kakış ilerliyordu. alabildiğine canlı yüzlerin şaşkın karışımım gözledi." Suriyeli Musa albayın haberini doğruladı. derin zonklaması ürpertmişti onu. ayaklar ve boyunlar bir anlığına birbirine girip sonra çözülüyordu. "Yabani hayvan gösterisi değil ki bu. horozu iki eliyle kavrayıp kaldırarak tribünlerdeki halka gösterdi. dövüş alanındaki yoğun kalabalığı yarıp Hernan'ın sakin gözleriyle karşı karşıya geldi. "İyi günler albay." dedi. Orada horoz dövüşünden yükselen yaygara şaşırttı onu. Albayın horozu saldırmıyordu. Oğlanlar onu çalıp sirke satarlar. Coşkulu bir alkışın ortasında tüyler. ancak o zaman. Kasabadaki tüm yeni insanlar. "Kedini sakla albay. Rakibi mahzun. Bir dizi birbirinden farksız hamle oldu. "Fark etmez. hararetli. Dövüş alanının ortasında. Horozların da bilerek ve isteyerek kendilerini kaptırdıkları gülünç bir oyun gibi görünüyordu her şey. Daha fazla bir şey söylemedi. Mahmuzları paçavralarla sarılmıştı. Karısına Arapça ve İspanyolca karışımı bir dille seslendi. Gözlerini kırpmadan baktılar birbirlerine." Albay horozu ondan aldı."Bir sirk bu." diye mırıldandı. Çılgınca bir alkış ve çığlık patlaması oldu. Postaneyi geçip yürüdü. Geçenlerden biri ona horozu hakkında birşeyler söyledi. Musa kendi kendine bir şey söyleyip sonra kaygısını albayın diline çevirdi. Ama artık ayakları titremiyordu. Albay hiç heyecan duymadı.

kadar canlı bir şeyi daha önce hiç eline almamış olduğunu düşündü. Tenekedeki suyu değiştirirken sarısının çileden çıkmış sesi geliyordu ardından. alkış ve çığlıklardan sersemlemiş durumda yine yol açtı kendine ve kolunun altında horozuyla sokağa çıktı. Bir çadırın içinden bir kadın bağırarak horozla ilgili birşeyler söyledi. Davulun acı veren titreşimlerini nerdeyse yeniden hissetti bağırsaklarında. "Evde yoktunuz. Uzun bir süre kasaba. bir çeşit sersemlik içinde uyuşup kalmıştı. Bu yüzün. O öğle sonrası yine mektupsuz bir cuma insanlar uyanmıştı. Ama albay horozla geçerken dikkatleri ona kaydı. "Herkes evine." Albay horozu ocağın ayağına bağladı. Bütün kasaba alt tabakadan halk onun. ne de pişmanlık uyandırdığını hiç ." Albay ancak horozla işini bitirdikten sonra dönüp karısının kasılmış yüzüne baktı." dedi hıçkırarak. Albay ürkmüştü. Evinin avlusunda. Limana paralel cadde boyunca yürüdü ve orada da çok öncesinin gürültülü seçim pazarı kalabalığını buldu. ruhsatsız ilaç satıyordu." dedi. meydanın bir köşesindeki masanın üstüne çıkmış. "Onu zorla aldılar. "Horozun bize değil bütün kasabaya ait olduğunu söylediler. "İçeri giren iyi bir sopa yer. adamın palavralarını dinlemek için durmuştu. Pişman değildi. şaşkın şaşkın. Albay. Sirkin boşaltılmasını izliyorlardı. Eve giden yol hiç bu kadar uzamamıştı. karısı ve oğluyla birlikte bir şemsiyenin altında. Kendini. Karısı boğulur gibi yatak odasından çıktı. dövüş alanındaki alkışların kalıntıları onu hala izliyormuşçasına dağınık sesler duyarak eve doğru yürümeye devam etti." diyordu. Yeni bir alkış dalgası sözünü kesti." Kapıyı sürgüleyip doğruca mutfağa gitti. Limandan dönmekte olan büyük bir grup. içinde ne acuna. Albay başka bir dönemi anımsadı." dedi Hernan. "Ölümüzü çiğneyip yine de onu alacaklarım söylediler. partinin titizlikle giyinip kuşanmış liderlerinin müziğin ritmine uyararak yelpazelenişlerini anımsadı. içine kapanmış. on yıllık tarihle harap olmuş durumda. ardında okul çocuklarıyla gidişini seyretmek için dışarı uğramıştı. Kapıda çocuklara dönüp konuştu. Kimseye bakmadan. "Ben sağ olduğum sürece horozun bu evden çıkmayacağını söyledim onlara. yağmura karşın kesilmeyen bir gösteriyi izlerken görür gibi oldu. Boynuna bir yılan dolamış dev bir zenci.

" "Türkler böyle şeyleri anlamaz." dedi albay." Kadın onu yatak odasına kadar izledi." dedi usulca. . tabanları bir bez parçasıyla temizleyip ayakkabıları tıpkı karısının pazar gecesi getirdiği gibi kutuya koydu. Ama uyuyamadı. "Dostum için on üç peso daha." dedi kadın. "Dostum Sabas'a geri verilecek yirmi dokuz peso var. Onun tam anlamıyla bir insan olduğunu ama bir sinema perdesindeymiş gibi dokunulmaz olduğunu hissetti. Kadın kıpırdamadı. diye yanıtladı albay. Kutuyu almak için dolaba döndü." "Ama ya gelmezse?" "O zaman parasını alamaz. "Doğru olanı yaptılar. "Gelecek." dedi. ceplerindekini de ekleyip tümünü saydı ve yine dolaba koydu. "Kalanını emekli aylığım geldiğinde alır." Yemek yemeden yattılar. "Geri almak zorundalar." "Ya anlamazlarsa?" "Arılamazlarsa anlamazlar.şaşırmadan fark etti. Karısının hışırtılı soluğu gecenin soğuk havasında acılı bir hal almıştı. "Yalnızca iki kez giydim onları. "Anlamak zorundalar." dedi kadın." Yeni ayakkabılarını yatağın altında buldu. Albay lambayı söndürmek için karısının tespih çekmeyi bitirmesini bekledi. Albay dolaptan bir tomar kağıt para aldı. "Ayakkabılar geri gidecek. Filmleri sınıflandırmak için çalan çanları ve hemen ardından üç saat sonra sokağa çıkma yasağı borusunu duydu." "Geri almazlar. Sonra ceplerini karıştırarak bir tür uçsuz bucaksız tatlılıkla ekledi: "Bu horoz satılık değil." "Ya gelmezse?" diye sordu kadın.

"Uyuyamıyorsun. "Toptan ödenen dört yüz pesonun ne kadar olduğunu bir düşün. "Artık daha fazla gecikemez." "İşte onun için. "Gelecek. Horozun ilk ötüşünde gerçek kafasına dank etti ama sonra bir kez daha deliksiz." dedi kadın." "Mantıklı olmaya çalış. rahat." dedi albay. "Bunu yapacak durumda değiliz. Albay yağmurkuşlarının tarifesinde bir kez daha tanıdı aralık ayını. Ama yeniden konuştuğunda albaya aradan zaman geçmiş gibi gelmedi hiç." "Evet." dedi kadın. amansız bir uykuya ." dedi. Ama karısının da uyanık olduğunu biliyordu. Saat ikiyi vurduğunda hala uyuyamamıştı." "Emekli aylığımın gelmesine pek bir şey kalmadı artık." "Pazartesiye kadar dönmeyecek." Kadın sustu. "Evet.Kadın." "On beş yıldır aynı şeyi söylüyorsun. "Yarın dostun Sabas'la konuş. sakin." dedi kadın." "Daha iyi ya." "Ya gelmezse?" Albay yanıt vermek için sesini bulamadı. Ekimin yapışkan havası yerini hoş bir serinliğe bırakmıştı. "Senin de ne söyleyeceğini düşünmek için üç günün olur. "Bana öyle geliyor ki bu para hiç gelmeyecek. Hamakta yatış şeklini değiştirmeye çalıştı." Kadın bir an düşündü." dedi albay." "Düşünecek hiçbir şey yok." dedi kadın. uzlaştırıcı bir sesle konuştuğunda albayın gözleri hala açıktı: "Uyanıksın sen.

Karısını tanıyordu. Saat birde eve döndüğünde karısını begonyaların arasında oturmuş giyecekleri onarırken buldu. Albay her zamankinden iki saat geç de olsa sabah işlerini düzenli bir biçimde yineledi ve kahvaltı etmek için karısını bekledi. "Söz dinlemez. Oğlu öldüğünde tek damla gözyaşı dökmemişti. "Yemek zamanı." Albay yemeğini bitirene kadar konuşmadı." O gün öğleden sonra horozu dövüş yerine götürdü.daldı. Hole döndüğünde yemek masanın üstündeydi." dedi sonra." dedi albay. Kadın dudaklarını ısırdı. "Yemek yok. Döndüğünde . Bu kesinlik onu telaşlandırdı. ama sonra boş inançlarının dürtmesiyle hemen düzeltti duruşlarını." Albay omuzlarını silkti. Albay konuşmadı." diye yineledi kadın. Albay bir fincan sade kahveyle bir parça peynir ve tatlı çörek yedi. Karısı uyuyordu. Yemek sırasında albay karısının ağlamamak için çaba harcadığını fark etti. "Bir ömür boyu pislik yedikten sonra şimdi bir horoza gösterilenden daha az ilgiyi hak ediyorum ha?" "O başka. bluzunun koluyla gözlerini sildi ve yemeğini yemeye devam etti. "Eğer doktor horozu satmakla senin astımından kurtulacağını garanti ederse onu derhal satarım. Bıçağıyla çatalını tabağının üstüne çaprazlama bıraktı." dedi albay. inatçı ve düşüncesizsin. Bütün sabahı terzi dükkanında geçirdi. "Ama etmezse satmam. Kadın uyandığında pek konuşmadı." dedi birden. "Hiç düşünceli değilsin. Çocukların mutfağa girmesini önlemek için avlunun duvarındaki delikleri tıkamaya çalıştı. "Ölmekte olduğumu görmüyor musun. Doğuştan sert ve kırk yılın acılığıyla daha da sertleşmiş bir karakteri vardı. Uyandığında güneş gökte çoktan yükselmişti." dedi kadın. Albay sitemli bakışlarını kadının gözlerine dikti. "Aynı şey. Birbirlerine günaydın deyip sessizlik içinde kahvaltıya oturdular. bendeki bu şey bir hastalık değil yavaş bir ölüm.

Ama kadın karşı çıktı. "Hep aynı hikaye. Kadın kocasının uyuduğunu fark edene kadar sıkıcı bir tonda konuştu durdu." "Seçimlerde onlar için kendini helak ettiğinde de sana verilecek bir göreve hakkın vardı. kollarım iki yana açmış. Orada konuşmayı sürdürdü. Kadın. Akşamın erken saatlerine kadar orada kaldı." "Yalnız değilim. Kadın düzgün. "İç savaşta canını tehlikeye attıktan sonra da emekli asker aylığına hakkın vardı." dedi." dedi albay. amansız bir tonda sürdürdü konuşmasını. hayalet gibi belirdi kapıda. öğleden soma saat üçte. Soma cibinlikten çıkıp oturma odasının karanlığında bir aşağı bir yukarı çıkıp yürümeye başladı. Şimdi herkes geleceğim güvence altına almış ve sen yapayalnız. Cibinliğe girmeden lambayı söndürdü. Bahse girecek tek kuruşu olmayan yalnız biziz. Kırk yıldır hep aynı hikaye. Yasak borusundan az sonraya kadar ağzında dualar geveledi. "Bir tek şey yapacağız. "Biz açlığa katlanıyoruz ki başkaları yiyebilsin. akıcı." diyerek onun sözünü kesti albay. ciğerlerindeki ıslığı aşıp soluk almaya çabalıyordu. "Bizim dışımızda herkes kazanacak o horozdan. Ama karısının uykusuzluğunun onu tehdit ettiğini hissediyordu.karışım bir nöbetin eşiğinde buldu. aralıksız kırk dört gün uyuyabilmek ve Ocağın 20'sinde. Sırtına dökülen saçlarıyla. hemen hemen sönmüş olan lambayla aşağıdan aydınlanarak. açlıktan ölüyorsun. "Karanlıkta ölmek istemiyorum. Ama hala konuşuyordu. Sonra kocasıyla konuşmadan yatmaya gitti." Karısı uyanık olup olmadığım sormak için duralayana kadar sustu albay. Gücünün tükenmeye başladığını hissediyordu. tam horozun serbest bırakılacağı anda dövüş yerinde uyanmak istiyordu." diye başladı kadın bir an sonra. Sonra albay lambayı söndürmeye hazırlandı. Her şeyi unutabilmek. Açıklamaya çalışırken uykuya yenik düştü." "Horozun sahibinin yüzde yirmi hakkı var. . Uyanık olduğunu söyledi." dedi kadın. Albay lambayı yerde bıraktı. holde bir aşağı bir yukarı yürüyor. Gün ağarırken albay ona seslendi.

Pazar gününün yeşil duruluğunda belirginleşiyordu. Gün ağarıyordu." "Onu almıyorlar. "Hiçbir şey satamazsak ne yapacağız?" diye yineledi kadın. "Yüzde yirmiyi o gün öğleden sonra öderler." "Ama diyelim ki kaybetti. "Saati de satabiliriz." "Öyleyse resmi satarız." dedi albay. "Ya kaybederse? Horozun ." dedi albay iyice uyanarak. "O zamana kadar Ocağın 20'si olur. Ama bir an sonra birinin omzundan tutup sarstığını hissetti. kararını bozdu. yoksa sonra mı duymuş olduğunu bilemedi. Zamanın ve mekanın olmadığı. Gözleri yanıyordu ve kafasını toplamak için büyük bir çaba harcaması gerekti." "O horoz kaybedemez." "Sana vermez onu." "Bunu düşünmeye başlamamıza daha kırk dört gün var. Albay ateşinin yükseldiğini sandı. "Uyu artık." dedi usulca. "Onu da almıyorlar. karısının sözlerinin farklı bir anlama büründüğü bir maddenin dibine doğru düşüyordu. Pencere." Albay bu kelimeleri uyuduktan önce mi." "Horoz kazanırsa. "Cevap ver bana. "Bakarız." Gözlerini açık tutmaya çalıştı ama uyku." dedi kadın. kadın. Albay onun soluğuna sinmiş şifalı otların kokusunu duydu. sesinde en ufak bir değişme olmadan." "Yarın Alvaro'nun bana kırk pesoyu verip vermeyeceğini öğrenmeye çalışırım." dedi kaybedebileceği hiç aklına gelmiyor." Kadın yeniden konuştuğunda cibinliğin dışındaydı yine." Albay. Yarın hiçbir şey satamazsak başka bir şey düşünürüz."Yapabileceğimiz tek şey horozu satmak.

Kucağındaki yer yer sıyrılmış rugan çantayı iki eliyle birden tutuyordu. Tenha üçüncü mevki vagonunda ikisinden başka yolcu yoktu. "Pencereyi kapatsan iyi olur. Dışarıda geniş çiftliklerin gizemli sessizliğinde gölgeler temiz görünüyordu. Yoksulluğa alışkın bir insanın dürüst ve huzurlu hali vardı üzerinde. . Belkemiğini oturduğu sıranın arkasına sımsıkı yapıştırmıştı. Parlak renklere boyanmış tahta evleri olan. "Saçına kurum dolacak. yumuşak ve biçimsiz bedeni ve bir papaz cüppesi gibi biçilmiş giysisi nedeniyle kızın annesi olmak için fazlaca yaşlı görünüyordu. bakışımlı muz çiftliklerinden geçmeye başlayınca hava nemle ağırlaştı ve denizden gelen esinti hissedilmez oldu. "Peki o zamana kadar ne yiyeceğiz?" diye sordu. Ama vagonun içindeki durgun hava tabaklanmamış deri gibi kokuyordu. Saat sabahın on biriydi ve sıcak henüz bastırmamıştı." SALI UYKUSU Tren kumlu kayaların titrek tünelinden çıkıp uçsuz bucaksız. Albayın bu ana ulaşması yetmiş beş yılım dakika dakika. Kasaba yoktu burada. Kız on iki yaşındaydı ve ömründe ilk kez trene biniyordu. Pencereden uzağa. Tren su almak için bir istasyonda on dakikalığına durmuştu. Yanıtlarken yalın. İkisi de kasvetli ve yoksul yas giysileri içindeydiler. Tren yoluna paralel dar yolda yeşil muz hevenkleriyle yüklü kağnılar vardı. yaşamının yetmiş beş yılını almıştı. gözkapaklarındaki mavi damarlar. açık ve yenilmez hissetti kendini: "Elinin körünü. Yolun ötesinde tek tük göze çarpan ekilmemiş alanlarda vantilatörlü bürolar. Boğucu bir duman vagonun penceresinden içeri savruldu. kırmızı tuğladan yapılar ve tozlu palmiyelerle gül fidanları arasındaki teraslarında küçük beyaz masalar ve sandalyeler olan evler vardı. Albayı flanel gecelik entarisinin yakasından kavramış şiddetle sarsıyordu." Kız uğraştı ama paslı çerçeveyi yerinden oynatamadı. annesinin karşısındaki sıraya oturdu. Kadın. küçük." dedi kadın. Lokomotifin dumanı pencereden girip durduğu için kız yerinden kalktı ve yanlarında ne var ne yoksa yere bıraktı: İçinde yiyecek birşeyler bulunan bir naylon torba ve gazeteye sarılmış bir demet çiçek. Saat on ikiye geldiğinde sıcak bastırmaya başlamıştı.Kadının sabrı taşmıştı. Tren hızlanmadı.

"Ayakkabılarını giy. Caddenin öbür yanında. Pencereden içeri lokomotifin düdüğü ve eski vagonların takırtısıyla birlikte kuru. Kız saçını tararken trenin düdüğü çalmaya başladı. Kadınla kız trenden inip terk edilmiş istasyon boyunca. Trenin yeniden hızlanmaya başladığı ıssız ovadan başka bir şey göremedi ama kurabiyesinin son parçasını torbaya koydu ve ayakkabılarım giydi. kasabanın eksiksiz bir görüntüsü pencerede ışıldadı. Saat ikiye geliyordu. mısır unundan yapılma yarım gözleme ve bir kurabiye verdi. Kız dışarı baktı." dedi kadın. yakıcı bir rüzgar girdi. Kız ayakkabılarını çıkardı. O saatte uyuşup ağırlaşan kasaba öğle uykusuna ." Kız başını salladı. Kadın ona bir tarak verdi. Kıza bir parça peynir. "Daha sonra susuzluktan ölsen bile hiçbir yerde bir şey içme. Yerine döndüğünde annesi yemek için onu bekliyordu. Kadın yemek yemeyi kesti. Kasabanın öbür ucunda. Kasaba sıcakta dalgalanır gibiydi.birbirinden farksız iki kasabada durdu. ağlamak yok. İstasyonda hiç kimse yoktu. Naylon torbadan kendisi için de aynı miktarı aldı. badem ağaçlarıyla gölgelenmiş kaldırımda yalnızca bilardo salonu açıktı. pencereden biraz uzaklaştı ve annesine baktı. aralarından fışkıran otlarla birbirlerinden ayrılmış karolardan yürüyüp caddenin gölgeli tarafına geçtiler. Kadın kalan yiyeceklerin bulunduğu naylon torbayı katlayıp çantaya koydu." dedi. Kız saçını taramayı bıraktığında tren öncekilerden daha büyük ama daha hüzünlü bir kasabanın kıyısındaki evlerin önünden geçiyordu. Kız çiçekleri sırılsıklam gazetelere sardı. "Saçını tara. Kadın boynundaki teri ve yüzündeki yağı parmaklarıyla sildi. Bir an için. Karşılığında tatlı bir bakış aldı. Sonra çiçek demetini biraz suya koymak için helaya gitti. Tren düdük çalmaya başladı ve yavaşladı." dedi. ağustosun o parlak salı gününde. Kadının başı önüne düştü ve uyuyakaldı. Bir an sonra da durdu. ekili topraklar kuraklıktan çatlamış bir ovada son buluyordu. Yemeklerini yerken tren demir bir köprüden ağır ağır geçip tıpkı daha öncekilere benzeyen ama farklı olarak meydanında bir kalabalık bulunan bir kasabaya ulaştı. Hepsinden önemlisi. "Yapmak istediğin bir şey varsa şimdi yap. Bir bando bunaltıcı güneşin altında canlı bir müzik çalıyordu.

bir an bekledi. "Daha beş dakika önce uzandı. yumuşak tonlamasını koruyordu. "Papazı görmek istiyorum. Vantilatörün uğultusundan başka bir ses duyulmuyordu. Kapı gürültüsüzce aralandı ve çok soluk bir teni. demir parmaklığın yanından gelen sakıngan bir ses. Uzaktaki kapı yine kapandığında kadın kızının yanına oturdu. kasaba büroları ve okul on birde kapanmıştı. Sesinde sakin bir kararlılık vardı. Kısa ve kendinden emin bir yanıttı bu. Evin kadını onları tahta bir sıraya götürüp oturmalarını işaret etti." dedi kadın. sonra yine tırmalar gibi yaptı. Öbürleri duvara bir sandalye dayamış. Kadın kapının üstündeki demir parmaklığa tırnağıyla hafifçe vurdu." diye üsteledi kadın. Dükkanlar. Kalın gözlük camlarının ardında gözleri çok küçük görünüyordu. Bir kapı duyulur duyulmaz gıcırdadı ve hemen ardından." "Şimdi uyuyor. Evin kadını ilk kez gülümsedi. Bayat çiçek kokusu sinmiş bir odaya girdiler." dedi kapıyı ardına kadar açarak. panjurları indirilmişti." dedi. caddedeki badem ağaçlarının gölgesinde uyuyorlardı. Dörtten biraz önceye. Kiminin içi o kadar sıcaktı ki evin sakinleri avluda yemek yiyorlardı. bir de meydanın bir kenarındaki telgraf bürosu açıktı. İçeride bir vantilatör uğulduyordu. Yalnızca istasyonun karşısındaki otel. Doğruca papazın evine gittiler. Evin kadım odanın uzak ucundaki kapıda yine göründü. ama kadının sesi tatlılığını. yaşlıca bir kadın göründü.yatmıştı. trenin geri döndüğü saate kadar da açılmayacaktı." "Tren üç buçukta kalkıyor. "Kim o?" dedi. Ayak seslerini duymadılar. öğle uykusunu tedirgin etmeden kasabaya girdiler. Kadınla kız badem ağaçlarının gölgesine sığına sığına. "Pekala. Daracık . Pek çoğu muz şirketinin tarzında yapılmış evlerin kapıları içeriden kilitlenmiş." "Acil bir durum." dedi çok alçak bir sesle. Kız oturdu ama annesi çantasını iki eliyle sımsıkı tutarak dalgın bir tavırla ayakta kaldı. otelin barı ve bilardo salonu. "İçeri gelin. Kadın parmaklığın aralıklarından görmeye çalıştı. demir renginde saçları olan tombul. "Üçten sonra gelmenizi söylüyor.

"Hangi mezarı ziyaret edeceksiniz?" diye sordu. Odayı bölen tahta parmaklığın öbür tarafında bir çalışma masası vardı. Kız sol ayağındaki ayakkabının tokasını açtı. Peder terlemeye başlamıştı. "Carlos Centeno'nunkini." dedi. Peder kızardı. Kadın sanki okuyormuşçasına hiç duraksamadan. Papaz ona baktı. muşamba örtülü sade bir masaydı bu. Papaz parmaklığın öbür tarafına geçti. derli toplu ve temizdi. kesin ayrıntılarla yanıtladı onu. kucağında çiçeklerle. "Geçen hafta burada öldürülen hırsız. Her şey bir önceki haftanın pazartesi günü sabaha karşı üçte." Papaz ona dikkatle baktı. Üstünde ilkel bir daktilo makinesiyle bir vazoya konmuş çiçeklerin durduğu. Başım eğip yazmaya başladı. Kadın da sessiz bir özdenetimle baktı ona. Evde kalmış bir kızın derli toplu tuttuğu bir çalışma odası olduğu görülebiliyordu. Papaz hala anlamamıştı.bekleme odası yoksul. "Bu sıcakta. "Size nasıl yardım edebilirim?" diye sordu. Uzaktaki kapı açıldı ve bu kez papaz göründü. sonra da penceredeki telin aralıklarından parlak. sonra kadına." Kadın başını sessizce kımıldattı. oradan ." dedi kadın aynı ses tonuyla. "Güneş batana kadar bekleyebilirdiniz. Bir mendille gözlüklerini siliyordu. Kapıyı açan kadının kardeşi olduğu ancak gözlüklerini taktığı zaman belli oldu. "Kim?" "Carlos Centeno. gereğinden fazla kıl vardı. "Mezarlığın anahtarları. bulutsuz gökyüzüne. Sayfayı doldururken kadından kendini tanıtmasını istedi. Ellerinin üstünde. camlı dolaptan muşambayla kaplanmış bir defter. ayaklarım sıranın altında çaprazlamış oturuyordu. "Ben annesiyim. başındaki eksiklerin nedeniymiş gibi. topuğunu dışarı kaydırıp tahta sıranın alt çubuğuna dayadı. tahta bir kalemlik ve bir mürekkep hokkası çıkarıp masanın basma oturdu." dedi kadın." diye yineledi kadın." dedi kadın. Sağ ayağıyla da aynı şeyi yaptı. Daha ötede kilise kayıtları duruyordu. Kız.

Patlamanın hemen ardından. ayaklarını sürüyerek parmaklığa geldi ve annesini dikkatle izledi. kız. "Onu hiç doğru yola sokmaya uğraşmadınız mı?" Kadın imzalamayı bitirince yanıtladı. çiseleyen yağmurun çinko damın üstündeki pıtırtısından başka bir şey duyamamıştı. Soma ışıklan yakmadan oturma odasına girmişti. üç gün yataktan kalkamazdı. "Dernek adı Carlos Centeno'ydu. Öte yandan. Üstünde renkli çizgili bir fanila. yazmayı bitirince. kemer yerine iple bağlanmış günlük bir pantolon vardı ve ayakları çıplaktı. Kadın aynı ses tonuyla devam etti: "Ona birinin karnım doyurmak için gereksinme duyduğu bir şeyi hiçbir zaman çalmamasını söylerdim. Papaz onları indirip parmaklığın üstünde açık duran defterin üstüne koydu ve henüz yazmış olduğu sayfanın bir yerini işaretparmağıyla göstererek kadına baktı.birkaç sokak ötede başlamıştı. tatlı." Kadın çantasını kolunun altına sıkıştırıp adım çiziktirdi. onların Aziz Peter'in anahtarları olduğunu düşündü. o da beni dinlerdi. anam!" Adamın ölüsünü sabah evin önünde bulmuşlardı. çocukken annesinin düşündüğü ve bir zamanlar papazın kendisinin de mutlaka düşünmüş olduğu gibi. Kız çiçekleri aldı. beton sundurmanın üstünde küçük." Papaz önce kadına sonra kıza baktı ve bir tür sofuca hayretle onların ağlamak üzere olmadığını fark etti. Silahı iki eliyle kavrayıp gözlerim kapamış ve tetiği çekmişti. Kendim. "Tek oğlumdu. çiseleyen yağmurun arasında birinin ön kapıyı dışarıdan zorladığını duymuştu. Ivır zıvırla dolu bir evde yaşayan yalnız bir dul olan Rebecca. Burnu paramparçaydı. "Çok iyi bir insandı." dedi kadın." diye mırıldandı Peder. Papaz içim çekti. Ömründe ilk kez bir tabancayla ateş ediyordu." Papaz yine camlı dolaba döndü. yumruk yemekten bitkin düşer. Sonra. ama iyice tükenmiş su sesi duymuştu: "Ah. kilitteki gürültüden çok yirmi sekiz yıllık yalnızlığın içinde büyüttüğü dehşet duygusuyla yönlendirerek hayalinde yalnız kapının olduğu yeri değil kilidin tam tamına yüksekliğini de saptamıştı. önceleri. Kasabada onu tanıyan yoktu." . boks yaptığı sıralarda. "Centeno Ayala. ' "Şurayı imzalayın. Kapağın iç tarafında iki büyük paslı anahtar asılıydı. metalik bir çarpma sesiyle çok alçak. Kalkmış ve dolabım karıştırıp Albay Aureliano Buendia döneminden beri kimsenin ateşlemediği eski bir tabancayı aramıştı.

burnunu demir parmaklığa dayamış içeri bakan biri olduğunu fark etmişti." diye onayladı kadın. Ama kısmen deneyimlerinin onu biraz kuşkucu kılmış olmasının. Pedere sessizce baktı. "Avlu kapısından çıksanız daha iyi olur. GÜNLERDEN BİR GÜN Pazartesi sabahı sıcak ve yağmursuz ağardı gün." Kadın o ana kadar anlamamış gibi görünüyordu. geceliğinin üstünde siyah bir ceket." dedi kadına bakmadan. "Neymiş?" diye sordu Peder. Uzaktaki kapıda kız kardeşi. Sonra çiçek demetini kızdan alıp kapıya doğru yürümeye başladı. Demir parmaklığın aralıklarından caddeye bakmaya çalıştı. Carlos Centeno'nun mezarım nasıl bulacaklarım anlattı." diye araya girdi kız. Esneyerek ve nerdeyse uyuyarak. Güneş çarpmasından korunmak için başlarını örtmelerini söyledi onlara. Peder sıcakta yüzer gibi olan caddeyi gözleriyle taradı ve o zaman anladı. Peder daha sokak kapışım açmadan. "Güneş alçalana kadar bekleyin. Kadın papazın söylediklerini büyük bir dikkatle dinledi ama ona gülümsemeden teşekkür etti." "Tanrının hikmetinden sual olunmaz." dedi Peder. "O günlerde yediğim her lokmada oğlumun cumartesi geceleri yediği dayakların tadı vardı. "Herkes pencerelerde. Kapıyı usulca kapattı yine. "Halk sezinlemiş. Diplomasız bir dişçi ve . saçları omuzlarına dökülmüş bir halde belirdi." diye mırıldandı kız kardeşi. Dışarıda çocuklar vardı." dedi Peder. Kapı ardına kadar açılınca sağa sola kaçıştılar. Şimdi ise yalnız çocuklar değil badem ağaçlarının altında küme küme büyükler de vardı. pek inanarak söylememişti bunu. Genellikle o saatte caddede hiç kimse olmazdı. "Orası da aynı. "Doğru. Döndüklerinde kapıyı çalmalarına gerek yoktu." dedi Peder. kısmen de sıcağın etkisiyle."Bütün dişlerinin çekilmesi gerekmişti. Kız da onu izledi." dedi kız kardeşi. "Bir dakika bekleyin. Anahtarı kapının altına bırakabilirlerdi ve eğer güçleri yetiyorsa aynı yere kilise için bir bağış bırakmalıydılar.

". gerek olmadığı zaman bile aleti ayağıyla pompalıyordu.çok erken kalkan biri olan Aurelio Escovar muayenehanesini saat altıda açtı. "Baba!" "Ne var?" "Belediye başkam dişini çekip çekmeyeceğini soruyor. çizgili bir gömlek ve askılı bir pantolon vardı." Bir altın dişi cilalıyordu. "Diyor ki eğer dişini çekmezsen seni vuracakmış." . Her şeyi masanın üstüne dizdikten sonra delgiyi dişçi koltuğuna doğru çekti ve oturup takma dişleri cilalamaya girişti. içinde bulunduğu duruma pek seyrek uyan bir görünümü vardı." Dişçi dişi incelemeye devam etti. "Baba. Dimdik ve sıskaydı. boyundan altın bir düğmeyle iliklenen yakasız. Saat sekizden sonra bir süre durup pencereden gökyüzüne baktı ve yandaki evin çatı direğinin üstüne yerleşip güneşte kuruyan bir çift düşünceli şahin gördü. Oğlu küçük bekleme odasından seslendi yine. Üstünde. Yapması gereken işleri koyduğu karton bir kutudan bir köprünün birkaç parçasını çıkardı ve altım cilalamaya başladı. Onu bir kol boyu uzaklıkta tutup yarı kapalı gözlerle inceledi. Öğle yemeğinden önce yine yağmur yağacağı fikrini kafasında evirip çevirmeyi sürdürürken on bir yaşındaki oğlunun tiz sesi dikkatini dağıttı. "Diyor ki buradaymışsın çünkü seni duyabiliyormuş. Ancak onu bitmiş işlerle birlikte masanın üstüne koyduktan sonra konuştu: "Daha iyi ya. Delgiyi yeniden çalıştırdı. Sağu insanlarda olduğu gibi." "Burada olmadığımı söyle ona. Hala alçı kalıbı içinde duran takma dişleri aldı ve masanın üstüne bir avuç alet koyup onları sergileniyorlarmış gibi büyüklük sırasına göre dizdi." "Ne var?" Yüzündeki ifadeyi hala değiştirmemişti. Yaptığı işi düşünmüyor gibi görünüyordu ama sürekli çalışıyor.

"Pekala. Ama başkan gözlerini ondan ayırmıyordu." dedi ve gülümsemeye çalıştı. Dişçi yalnızca bileğini oynatıyordu. Konuştuğu zaman sesinde kinden çok acı bir yumuşaklık vardı: . koltuğu kapının karşısına sürdü. "Uyuşturmadan çekilmesi gerek. içinde seramik şişeler bulunan camlı bir dolap.Acele etmeden. Aletler kaynarken belediye başkam kafasını koltuğun üst kısmına yasladı ve kendini daha iyi hissetti. Steril aletlerin durduğu leğeni çalışma masasına getirdi ve aletleri yine telaşsızca. Dişçi bacaklarını açtı ve sıcak kerpetenle dişi kavradı. ayaklarını bütün gücüyle gerdi ve böbreklerinde buz gibi bir boşluk hissetti. Sandalyenin karşısında. "Günaydın." dedi dişçi. İltihaplı dişi inceledikten sonra parmaklarını dikkatlice bastırarak başkanın çenesini kapattı. omuz hizasında bez perdeleri olan bir pencere vardı." dedi belediye başkam. soğuk bir cımbızla sudan çıkardı. Dişçinin yaklaştığım hissedince başkan topuklarını gerip ağzını açtı. ama hiç ses çıkarmadı. Bütün bunları belediye başkanına bakmadan yapıyordu." "Günaydın." dedi." dedi. Dişçi onun donuk gözlerinde gecelerce sürmüş çaresizliği gördü. Yüzünün sol yanım tıraş etmişti. Alttaki yirmi yaş dişlerinden biriydi. "Neden?" "Çünkü apse var. "Pekala." Eli çekmecenin kenarında. onu itip koltuktan uzaklaştırdı ve masanın alt çekmecesini sonuna kadar açtı. Dişçi onun gülümsemesine karşılık vermedi." Belediye başkam dişçinin gözünün içine baktı. Orada bir tabanca vardı. Çekmeceyi parmaklarının ucuyla kapatıp yumuşak bir sesle konuştu: "Otur bakalım. Soma tükürük kabını ayakkabısının ucuyla itip lavaboda ellerini yıkamaya gitti. Soluğu buz gibiydi. son derece sakin bir hareketle delginin pedalım çevirmeyi bıraktı. Aurelio Escovar adamın başını ışığa doğru döndürdü. Yoksul bir muayenehaneydi burası: eski bir tahta koltuk. Belediye başkanı kapıda göründü. Başkan koltuğun kollarına yapıştı. ama ağrılı ve şiş olan öbür yanı beş günlük bir sakalla örtülüydü. "Söyle ona gelsin vursun beni. pedallı delgi.

" dedi giderken." . "Tuzlu suyla da gargara yap. Dişçi ona temiz bir bez verdi. dökülen tavanı ve üstünde örümcek yumurtalarıyla ölü böcekler bulunan tozlu bir örümcek ağı gördü. Tükürük kabına eğilip kan ter içinde. Eliyle yatıştırıcı bir hareket yaptı ama kadın yanıtlamadı bunu." Başkan ayağa kalktı." dedi. ayakkabıları ayağında. "Git yat. dudaklarını sıktı ve titremeye başladı. giyinik durumda. "Birden kapı açıldı ve seni kanlar içinde odanın ortasına ittiler. bacaklarını gere gere kapıya doğru yürüdü."Şimdi yirmi ölümüzün hesabını vereceksin. Ana onun kendisini nerdeyse havaya kaldırmasına karşı koymadı. Damaso sessiz bir şiddetle onu entarisinden kavradı. Titriyordu." dedi. Soma onu gözyaşlarının arasından gördü. Gaz lambası sönmeye yüz tutmuştu. Damaso karışırım onu bütün bir gece her dakika beklediğini ve onu karşısında görebildiği şu anda bile hala beklemekte olduğunu fark etti. Soluğunda acı bir koku vardı. "Faturayı gönder. yatağın üstüne oturmuş onu bekliyordu. Ağrısına o denli yabancı görünüyordu ki beş gecedir çektiği işkenceyi anlamakta güçlük çekti. Dişçi ellerim yıkarken. Dişçi ellerini kurulayarak döndü. teklifsiz bir asker selamıyla veda etti ve ceketini iliklemeden." Başkan çenesindeki kemiklerin çatırdadığını hissetti ve gözleri yaşla doldu." Başkan söyleneni yaptı. Korku dolu gözlerini erkeğin elinde taşıdığı kırmızı bez çıkına dikti. Ama dişin yerinden söküldüğünü hissetmeden soluk almadı. "Oturduğum yerde uyuyakalmışım. "Gözlerini sil. soluk soluğa ceketinin düğmelerim açtı ve pantolon cebindeki mendili araştırdı. Sonra bedeninin tüm ağırlığını öne doğru savurup kocasının fanila gömleğine yaslanarak ağlamaya başladı ve sakinleşene kadar onun beline sımsıkı sarılı kaldı. "Sana mı yoksa kasabaya mı?" Başkan ona bakmadı. Altı aylık gebe olan karısı Ana." BU KASABADA HIRSIZ YOK Damaso gün ağarırken odaya döndü. Dişçi kapıyı kapattı ve telin arkasından söylendi: "İkisi de aynı lanet olası şey.

" "Çekmecede yirmi beş sentten başka bir şey yoktu." dedi parmaklarım büküp karyolanın tahtasına vurarak." "Seni vurabilirlerdi. Her zaman pes bir kontralto olan sesi hıncından kalınlaşmış gibiydi. "Ne düşünüyorsun?" "Hiç. "İçerde bir saat kadar kaldım. Yatağa uzanıp sigara içerek. "Başka bir şey yoktu. Damaso sigarasından son bir nefes çektikten sonra izmariti toprak zeminde ezip söndürdü. "Benim burada olduğumu. Damaso yalnız pantolonunu çıkardı." dedi Ana. "Eli boş çıkamazdım. Sonra onu yine yatağın üstüne oturttu. Ana soyunmadan yüzünü duvara dönüp yattı." ." dedi kadın." dedi kadın." Çıkım yeniden bağladı ve onu ev yapısı maymuncuk." "En zoru içeri girmekti. Damaso ürperdi. ağaran günün dağınık hışırtıları arasında macerasına ilişkin bir iz yakalamaya çalışırken karısının uyanık olduğunu fark etti. çıkım kucağına koydu ve işemek için avluya çıktı. caddedeki her gürültüde eve senin ölünü getirdiklerini sanıp uyuyamadığımı düşünmeliydin. "Allah korusun.Damaso hiçbir şey söylemeden kol boyu uzaklıkta tuttu karısını." dedi Damaso." İçini çekti. Yerleri eliyle yoklayarak sigara ve kibritini aradı. Damaso omuzlarım silkti. "Peki neye yarar bunlar?" diye sordu Ana." "Öyleyse hiçbir şey almasaydın. Kadın ipi çözünce çıkının içinde iki beyaz bir de kırmızı olmak üzere üç tane donuk ve aşınmış bilardo topu gördü. Damaso odaya döndüğünde karışım düşünceye dalmış buldu. "Bilardo oynamaya." İçini çekerek ekledi: "Ve bütün bunlar yalnızca üç bilardo topu için. "Bir eşek kadar duygusuzsun. el feneri ve bıçakla birlikte sandığın dibine koydu.

Ana." "Görünüşte öyle. avludan teneke bir bölmeyle ayrılan arka duvarın önüne yemek pişirmek ve ütülerini ısıtmak için portatif bir ocakla yemek yemek ve ütü yapmak için küçük bir masa koymuştu. bir yolculuğun anılarını uyandırır gibi. Alkol onu tek merkezden yaydan dalgalar halinde terk ettikçe bir kez daha uzuvlarının ağırlığını. belleğinin karanlıklarında söylemeye değer bir şey bulmaya çalışırken hayal etti. her yeri aramaya başlıyorsun ve dişe dokunur hiçbir şey olmadığım fark ediyorsun. şişkin karnını kocasınınkine bastırıp bacağım onun dizleri araşma soktu. Damaso onu gözleri açık." dedi Damaso. "Hiçbir yerde bilardo salonundaki kadar çok şey yoktur. O da gülümsedi." dedi Damaso." Karısının onu öpmesine engel olmadı ama karşılık vermedi." dedi Ana." Kadın uzun süre suskun kaldı. birbirine benzer müstakil odalardan biriydi. hacmim ve sorumluluğunu üstleniyordu. Damaso uyandığında karısı bir süredir ayaktaydı. tehlikeleri bilerek ama pişman olmadan."Başka bir şey alabilirdin. "Biraz." Ana döndü. "Kocaman. "Öyle çişim geldi ki zor dayandım." "Bütün sorun başlamakta." dedi Ana. "Üstelik ilk girişim için pek de kötü sayılmazdı. Soğan kokuyordu. "Çılgınlık bu. Oda. beyaz bir kedi." Güneşin sıcaklığı geç geldi." dedi Damaso "Ama içeri girdiğin zaman her şeye bakmaya. Sonra. Damaso yine bir sigara yaktı. "Orada bir kedi vardı. Damaso başını avludaki musluğun altına sokup iyice uyanana kadar onu birkaç dakika orada tuttu." dedi." dedi. gözlerini kapayarak." "Başka bir şey yoktu. "Çok mu korktun?" "Ben mi?" "Sen. ona serüveninin ayrıntılarım anlattı. "Belki. çamaşır ipleriyle çaprazlanmış ortak bir avluya bakan." Damaso onun gülümsediğini hissetti. Kadın uzun bir sessizlikten soma konuştu. Kocasının yaklaştığım görünce ütülenmiş çamaşırları bir yana . "Erkekler de korkar derler.

" diye mırıldandı Ana." dedi mutfağa dönünce. Öyle inanarak konuşuyordu ki." diye mırıldandı Ana. Çok soluk tenliydi ve hareketlerinde gerçeklere alışkın insanların yumuşak yeterliği vardı." . O ana kadar avludaki seslere hiç dikkat etmemişti. "Az önce erkekler oraya gitti." Damaso da avluya bakıp erkeklerin ve çocukların gitmiş olduğunu gördü. Kız Damaso'nun yanma geldi.koydu ve kahveyi ısıtabilmek için ütüleri ocaktan kaldırdı. Ana sıkılmış dişlerinin arasından şarkı söylemeye başladı. Bilardo salonunu nasıl didik didik ettiklerini. bilardo masasını bile yüklenip götürdüklerini anlattı. "Lanet olsun. Ana ütüsünü bitirince temiz çamaşırları iki eşit yığına böldü ve dışarı çıkmaya hazırlandı. Damaso baş ağrısının sisleri arasından karısının kendisine bakışlarıyla bir şey anlatmak istediğini sezdi. "Dikkatli ol." dedi kız. kocasına kahvesini verirken. Kahvesini içerken güneşte çamaşır asan kadınların konuşmalarım sessizce dinledi. O zamandan beri kendini bir yetişkin gibi hissetmişti. Kocasından yaşça büyüktü. "Her zamanki kadar." diye seslendi. "Dışarıda çok kalma. Sonunda bir sigara yakıp mutfaktan çıktı. çiçekbozuğu yüzüne hafif bir olgunluk katmıştı. "Neler oluyor?" diye sordu Damaso. yalnızca gizli bir özveri duygusuyla değil belli bir sevecenlikle de baktığı ince bıyığı. Tüm ayrıntıları biliyor gibi görünüyordu. yaşamaya nereden başlayacağını bilemiyordu. Oysa bu sabah. söylediklerinin doğru olmadığına inanamadı Damaso." dedi Damaso. "Sabahtan beri başka hiçbir şeyden konuşmadılar. "Biri bilardo salonuna girmiş ve her şeyi alıp gitmiş. bir gece öncesinin anıları baş ağrısının bataklığında yüzerken. Damaso tedirginliğini bastırmaya çalışarak avlu duvarına bir sandalye dayadı. "Teresa. Islak giysileri bedenine yapışmış bir kız çocuğu çağrışım yanıtladı. Üç ay önce yirmi yaşma bastığında.

Damaso karısının ardından odaya girdi. "Ekose gömleğini oraya bıraktım," dedi Ana. "Çizgiliyi bir daha giymesen iyi olur." Kocasının duru, kedi gözleriyle karşılaştı. "Birinin seni görüp görmediğim bilmiyoruz." Damaso avuçlarının terini pantolonuna sildi. "Hiç kimse görmedi beni." "Bilmiyoruz," diye yineledi Ana. İki kolunda da birer çamaşır çıkım taşıyordu. "Hem dışarı çıkmasan senin için daha iyi olur. Ben ortalıkta hiç ilgilenmiyormuşum gibi şöyle bir dolaşana kadar bekle." Kasabada insanlar başka hiçbir şeyden söz etmiyorlardı. Ana aynı olayın ayrıntılarını değişik ve çelişkili uyarlamalara göre birkaç kez dinlemek zorunda kaldı. Çamaşırları dağıtmayı bitirince her cumartesi yaptığı gibi pazara gitmek yerine doğruca kasaba meydanına gitti. Bilardo salonunun önünde umduğundan daha az insan buldu. Birkaç adam badem ağaçlarının gölgesinde konuşuyordu. Suriyeliler öğle yemeği için yaydıkları renkli örtüyü kaldırmışlardı. Dükkanlar çadır bezinden tentelerinin altında uyukluyor gibiydi. Otelin lobisinde bir adam, dudakları ve bacakları iyice açılmış, yayıldığı salıncaklı sandalyede uyuyordu. Öğle sıcağında her şey felce uğramış gibiydi. Ana bilardo salonunun yanından yürümeye devam etti ve rıhtımın karşısındaki boş arsayı geçtiği anda kalabalığı gördü. O zaman Damaso'nun ona anlatmış olduğu, herkesin bilip de yalnızca müşterilerin anımsayabileceği bir şeyi anımsadı: Bilardo salonunun arka kapısı boş arsaya bakıyordu. Biraz sonra kollarını karnının üstünde kavuşturup gözlerini zorlanmış kapıya dikerek kalabalığa karıştı. Kilit yerli yerindeydi ama sürgü köprülerinden biri bir diş gibi çekilmişti. Ana bir an, o bir tek insanın alçakgönüllü çabasının neden olduğu zarara baktı ve bir acıma duygusuyla kocasını düşündü. "Kimmiş?" diye sordu. Çevresine bakmaya cesaret edemiyordu. "Kimse bilmiyor," diye yanıtladılar. "Bir yabancı olduğunu söylüyorlar." "Öyle olmalı," dedi arkasında duran bir kadın. "Bu kasabada hırsız yok ki. Herkes herkesi tanıyor." Ana başını çevirdi. "Doğru," dedi gülümseyerek. Ter içinde kalmıştı.

Yanında ensesi kırış kırış olan çok yaşlı bir adam vardı. "Her şeyi almışlar mı?" diye sordu. "İki yüz pesoyla bilardo toplarım," dedi yaşlı adam. Ana'ya olağanüstü bir ilgiyle bakıyordu. "Yakında gözlerimiz açık uyumak zorunda kalacağız." Ana bakışlarım öteye çevirdi. "Doğru," dedi yine. Başını örtüp oradan uzaklaşırken yaşlı adamın hala kendisine baktığı duygusundan kurtulamıyordu. Çeyrek saat boyunca boş arsaya doluşan kalabalık kırık kapının ardında bir ölü varmış gibi saygılı davrandı. Sonra bir kıpırtıdır başladı, insanlar geri dönüp meydana doğru yayıldılar. Bilardo salonunun sahibi, belediye başkam ve iki polisle birlikte ön kapıdaydı. Kısa ve toparlak gövdesi, yalnızca göbeğinin baskısıyla yerinde duran pantolonu ve çocukların yaptıklarına benzeyen gözlükleriyle, salon sahibi ezici bir vakara sahip görünüyordu. Kalabalık, adamın çevresini sarmıştı. Ana duvara yaslanıp kalabalık dağılmaya başlayana kadar onun verdiği ifadeyi dinledi. Sonra sıcaktan kan ter içinde, komşuların gürültülü gösterileri arasında odasına döndü. Damaso yatağa uzanmış, Ana'nın onu bir gece önce nasıl sigara içmeden bekleyebilmiş olduğunu kendi kendine defalarca sormuştu. Karısının gülümseyerek, terden ıslanmış başörtüsünü çıkararak içeri girdiğini görünce hemen hemen hiç içilmemiş sigarasını toprak zeminde, bir dizi izmaritin ortasında ezdi ve çoğalan bir kaygıyla bekledi. "Ee?" Ana yatağın yanına diz çöktü. "Ne olsun, sen yalnız hırsız değil yalancısın da." "Nedenmiş o?" "Çünkü bana çekmecede hiçbir şey olmadığım söylemiştin." Damaso kaşlarını çattı. "Hiçbir şey yoktu."

"İki yüz peso varmış," dedi Ana. "Yalan," dedi Damaso, sesini yükselterek. Yatakta doğrulup yine su verir gibi konuştu. "Yalnızca yirmi beş sent vardı." Ana'yı ikna etti. "İhtiyar düzenbazın biri o," dedi yumruklarım sıkarak. "Suratım dağıtmam için kasmıyor." Ana yüksek sesle güldü. "Aptallık etme." Sonunda Damaso da gülmeye başladı. O tıraş olurken karısı da öğrenebildiklerini anlattı ona. Polisler bir yabancıyı arıyorlardı. "Perşembe günü geldiğini ve dün gece rıhtımın orada dolaşırken görüldüğünü söylüyorlar," dedi Ana. "Onu hiçbir yerde bulamadıklarını söylüyorlar." Damaso hiç görmediği yabancıyı düşündü ve bir an için gerçekten inanıp adamdan kuşkulandı. "Gitmiş olabilir," dedi Ana. Her zamanki gibi Damaso ancak üç saatte giyinebildi. Önce bıyıklarım özenle kırpıp kısalttı. Sonra avludaki musluğun altında yıkandı. Ana, Damaso'yu ilk gördüğü geceden beri hiçbir şeyin azaltamadığı bir ilgiyle, onun zahmetli saç tarama sürecini adım adım izledi. Dışarı çıkmadan önce kırmızı ekose gömleğiyle aynada kendine baktığım gördüğü zaman, Ana kendim yaşlı ve pasaklı hissetti. Damaso profesyonel bir boksör çevikliğiyle karışma hafifçe vurdu. Ana onu bileklerinden yakaladı. "Paran var mı?" "Zenginim ben," diye yanıtladı Damaso keyifle. "İki yüz pesom var ya!" Ana duvara dönüp göğsünden bir miktar kağıt para çıkardı ve kocasına bir peso verdi. "Al şunu Valentino." O gece Damaso bir arkadaş grubuyla birlikte kasaba meydanındaydı. Köylerden pazar günü kurulacak pazarda satılacak şeyler getiren insanlar kızarmış patates ve piyango bileti satan büfelerin arasında tentelerini kuruyorlar, daha akşamın erken saatlerinde horultuları duyuluyordu. Damaso' nun arkadaşları bilardo salonundaki hırsızlıktan çok, radyodan yayınlanan ve o gece bilardo salonu kapalı olduğu için dinleyemedikleri beysbol şampiyonasıyla ilgili görünüyorlardı. Beysbol hakkında konuşa konuşa, önceden karar vermeden ya da ne oynadığım öğrenmeden sinemaya gittiler. Cantinflas'ın bir filmi oynuyordu. Damaso balkonun birinci sırasında utanmazca gülüyordu. Geçirdiği heyecandan toparlanıyormuş gibi hissediyordu

Güzel bir haziran akşamıydı ve boş alanlarda yalnızca göstericinin puslu ışığının görülebildiği zaman yıldızların sessizliği damsız sinemanın üzerine çöküyordu. "Hırsız! Hırsız!" diye bağırdı. Işıklar ansızın yanınca Damaso kendini yakalanmış ve suçlanmış hissederek kaçmaya çalıştı. Birdenbire perdedeki görüntü karardı ve parterin gerisinde bir patırtı oldu. Her şey o kadar çabuk olup bitmişti ki Damaso ne olduğunu ancak zenci." diye hıçkırarak yanından geçerken anladı. evlerine gidiyorlardı. gömleği yırtılmış." dedi Ana. Birden hiç niyeti yokken uyumuş olduğunu fark edip şaşkın şaşkın gözlerini ovuşturarak Damaso'ya döndü." dedi. Sonunda onu arkadan yakalamayı başardılar. yüzü bir toz. Saat on biri geçiyordu ama caddede zencinin yakalanışı hakkında birşeyler öğrenmek için sinemadan çıkanları bekleyen bir sürü insan vardı. "Yabancıyı yakalamışlar. "Katiller. Art arda sigara içerek kopuk kopuk bir öykünün parçalarım gördü yalnızca. Yiyecek satıcıları sepetlerle yüklenmiş. Zenci sıraların arasında yuvarlanıyor. Sonunda ışıklar yandı ve seyirciler gerçekle yüz yüze gelmekten ürkmüş gibi birbirlerine baktılar. "Cantinflas çok iyidir. katiller. ter ve kan karışımıyla lekelenmiş. Damaso bir daha gülmedi. Sonra göstericiyi yeniden çalıştırdılar ve film devam etti. yumruğuna doladığı kemerinin iri bakır tokasıyla bir adamı vahşice dövdüğünü gördü. Bir insan seli onu kapıya sürükledi. ardındaki iki polis de adamın böbreklerine vuruyorlardı. . "Yemek ocağın üstünde. Ana içini çekti." dedi.kendini. uyur uyanık bir halde olan Ana onu fark ettiği zaman çoktan yatağa uzanmış ikinci sigarasını içiyordu. Damaso konuşmadan önce biraz bekledi." dedi Damaso. "Aç değilim. Ama hemen ardından parterdeki seyircilerin taş kesildiğini ve bir polisin. Adam dev yapılı bir zenciydi. Kadınlar çığlık atmaya başlayınca zenciyi döven polis onları bastıran bir sesle. Damaso ona bakmadı. "Rüyamda Nora'nın tereyağından kuklalar yaptığım görüyordum. "iyiydi doğrusu!" diye haykırdı yanından biri. O gece Damaso odaya o kadar sakınarak girdi ki." dedi hala tam uyanamadan. Zenciyi döven polis dirseklerim bir kayışla arkadan bağladı ve üçü birden adamı kapıya doğru iteklediler.

" Ana içini çekti. Ana'nın en ilkel içgüdülerinde birşeyler kıpırdadı. Tezgahın öbür yarımdan salon sahibinin sırtına hafifçe vurdu. "Öyle. Roque masaları ve sandalyeleri salonun arka tarafına . ne olduğu belirsiz bir arayış içinde odayı altüst ettiğini sezdi. Bilardo salonu pazartesi günü açıldı ve öfkeli müşterilerin istilasına uğradı. "Kutsal Hafta'daymışız gibi. sanki görmekten çok dokunmaya dayanan. Damaso ilk müşteriler arasındaydı."Kim söyledi?" "Sinemada yakalamışlar. BİLARDO YOK. Bilardo masası salona bir yas havası veren mor bir kumaşla örtülmüştü. Sonra müşterilerle ilgilenmeyi sürdürdü." dedi. karanlıkta soyunduğunu hissetti. Ana'nın uyuyormuş gibi yapıp ona yardım etmekten bir an bile geri durmadığım fark etmeden. Duvara bir tabela asılmıştı: "TOP YOK. "Öyle. Soma da on beş dakikayı aşkın bir süre yatağın altında bir yeri kazıdığını ve gürültü etmemeye çalışarak. Sonra yataktan çıktığım." dedi Ana. Damaso onu "Zavallı adam. Bazıları onun önünde uzun bir süre dikilip akıl ermez bir ilgiyle tekrar tekrar okuyorlardı." İnsanlar sanki bir habermişçesine bu tabeladaki yazıyı okumak için içeri giriyorlardı. Damaso tezgahın önündeki taburelerden birine yerleşip mor kefeniyle bir hayaleti andıran masaya bakarak." Tutuklamanın düzeltmedi." diye onayladı yan taburedeki adam. "Herkes orada şimdi." dedi. "Ne garip. "Neden zavallı olsun?" diye hiddetle karşı çıktı Damaso. "Kapana kısılan ben mi olayım isterdin?" Ana yanıt vermeyecek kadar iyi tanıyordu onu. çarpıtılmış bir öyküsünü anlattı." Salon sahibi acılı küçük bir gülümsemeyle içini çekerek başını salladı. "Ne acı Roque. Bir başsağlığı ziyareti kadar zor ama o kadar da doğal bir şeydi bu. Yaşamının bir bölümünü seyircilere ayrılmış bankların üstünde geçirmişti ve kapılar açıldığı andan beri oradaydı." Müşterilerin çoğu yemeğe gidince Damaso otomatik pikaba bir ufak para koyup seçicinin üstündeki yerini ezbere bildiği bir Meksika şarkısı çalmaya başladı. O zaman Damaso'nun sinemaya gitmiş olduğunu ve neden bilardo toplarım yatağın altına gömdüğünü anladı. Günün ilk ışıklarına dek bir astımlı gibi soluyarak sigara içtiğini hissetti.

Yatmaya gittiklerinde Damaso heyecanlıydı.taşıyordu. Roque sıraladığı küçük masalara hoşnutlukla baktı." silkerek." Damaso dudaklarını ısırdı. Gömleğinin koluyla ahum silerek." "O zamana kadar öbürleri de ortaya çıkmış olur." dedi Roque. O gün öğleden sonra Ana lavabodan onun bir boksör gibi dans ederek eve geldiğini gördü. "Ne yapıyorsun?" diye sordu Damaso. "İskambil için düzenliyorum. "Her şey yolunda. . "Onları nehre attığından eminim. "Ya o iki yüz peso?" "Onu da." dedi Damaso omuzlarım bulamazlarsa onu bırakmak zorunda kalacaklar. "Ne zaman geliyorlar?" diye sordu Damaso. "Çıkmazlar." İki elinde birer sandalyeyle duraksayarak yürürken yeni dul kalmış birine benziyordu. "Zenciye cumartesiden beri tek lokma vermiyorlar yine de nerede olduklarını söylemiyor. Şimdi yapılacak tek şey herkes unutana kadar beklemek. "Üstünde yalnız otuz buldular. "Toplar gelene kadar birşeyler yapmam gerek. "Topları Yemekten sonra ön kapının dışında oturup sinemanın hoparlörü kapanana kadar komşularla konuştular. Açıklayamadığı bir duyguydu bu." diye yanıtladı Roque. Onun ardından odaya girdi. "Bir ay içinde inşallah." "Ya o zenci?" "O önemli değil." Damaso'yu terden bulanıklaşmış gözlüklerinin ardından ölçüp biçti." dedi Damaso." dedi Damaso. Damaso o bakışmanın kendisiyle Roque arasında bir suç ortaklığı kurduğu izlenimine kapıldı." Göz göze geldiler." dedi. "İhtiyar durumu iyice kabullenip yeni toplar ısmarlamış.

Ana ilgisiz görünerek soyunmaya başladı ama aslında sevecen bir ilgiyle dinliyordu onu. Düşünebiliyor musun?" "Uyu artık. biraz şaşkın. "Öyle güç bulunuyor ki buraya gelmeleri bir ay alır. Her kasabanın bir bilardo salonu vardır. Ceplerini yoklayıp kibrit aradı." "Vurulmak mı. "Benden çok uzak onlar. "O yalnız filmlerde olur. Kibrit sönene kadar aleve baktı. "Benim işlerime ilgi duymuyorsun. "Bilardo toplarının neden yapıldığını biliyor musun?" Ana yanıt vermedi. "Benim beşte kalkmam gerek. duvarın yanma uzandı ve kesin bir acılıkla ekledi: "Sen otuzuna geldiğinde ben kırk yedi yaşında olacağım." dedi Ana." "Saçmalama. "Şuradan şuraya kadar."Aklıma müthiş bir fikir geldi. Ana onun akşamüstünden beri kafasında bu fikri evirip çevirmekte olduğunu sezdi." Odanın ortasında dikilmiş." dedi. "Kasaba kasaba dolaşacağım. işaretparmağıyla duvar boyunca uzanan hayali bir dolabı göstererek. "Bir sürü takım elbise alacağım. Lambayı söndürdü. Elli çift de ayakkabı." "Vurulana kadar. ne vurulması?" dedi Damaso. Damaso dik dik baktı ona." diyordu Damaso. Ana bir kibrit yakıp verdi ona." dedi. sonra onu yere attı." dedi Damaso." diye sürdürdü Damaso. kendi coşkusundan tıkanır gibiydi." dedi Ana. Damaso yatağa uzanmış konuşup duruyordu." "İnşallah." diye sürdürdü Damaso. "Birinden çaldığım bilardo toplarım bir sonrakinde satacağım." Damaso normal yaşantısına dönmüştü." diye kesti Ana. "Fildişinden." dedi. Sabahı yatakta sigara içerek . "Sen de çamaşırlarla boğuşmaktan kurtulacaksın.

öğle uykusundan sonra dışarı çıkmak için hazırlanmaya başlıyordu. Sonra alçak sesle ekledi: "Kira için." Ana başını olumsuz anlamda salladı. "O zaman beni cinayetten hapse atacaklar. "Hiç paran var mı?" diye sordu. "Yalnız birkaç gün için. Ertesi sabah." dedi." "Kirayı Ödememiz gerek." "Sonra öderiz. Geceleri bilardo salonunda beysbol şampiyonasının radyodan naklen yayınını dinliyordu. "İyi yolculuklar!" diye bağırdı." "Seninle bir anlaşma yapalım. "On bir peso." dedi." "Ne gibi?" "Onu bana ödünç ver. Damaso gözle görülür ve tehditkar bir aceleyle giyindi. Bittiği zaman Damaso'nun sabrı da tükenmişti." diye yanıtladı kadın. Damaso onu bileğinden kavrayıp henüz kahvaltı etmiş oldukları masadan kalkmasını engelledi. Filmi bölük pörçük izlediler. "Topları satınca her şeye yetecek paramız olacak. Karısının yamadan geçerken homurdandı: "Hiç dönmeyeceğim." Ana boyun eğmedi." Ana hafifçe ürpermekten kendim alamadı." dedi kadının kolunu dalgın bir sevecenlikle okşayarak. "Karşıma ilk çıkana bir sopa çekeceğim.geçiriyor." Ana içinden gülümsedi. Damaso onu sinemadan çıkan kalabalığın arasından iterek. Projelerini düşünmek için gereksinme duyduğu kadar büyük bir coşkuyla onları unutabiliyordu da. fırtınalı bir geceden sonra. O gece Damaso onu sinemaya götürdü ve perde arasında arkadaşlarıyla konuşurken bile elini omzundan çekmedi. Kapıyı çarpıp çıktıktan sonra Damaso için boş ve sonsuz bir pazar günü başladı. Halk pazarındaki parlak kap kaçak ve çocuklarıyla birlikte sekiz ayininden çıkan. Cumartesi günü karısına. Ama yumuşamadı. canlı renklere bürünmüş kadınlar meydana neşeli bir . Ana omuzlarını silkti. "Öyleyse parayı çalmak zorunda kalacağım.

Yatakta renkli paçavralarla örtülmüş küçük bir çocuk vardı. Caddenin sonunda. Limana paralel uzanan cadde boyunca uzak. beysbol programı yayınlanırken eski canlılığını biraz kazanır gibi oluyordu. "O gözlerle. Öğle yemeğinden önce de kısa bir müşteri akını oldu." "Yazık." dedi Damaso. Kız paçavraları tahta bir kutuya yerleştirip çocuğu kutunun içine yatırdı. ama hava sıcaktan yoğunlaşmaya başlamıştı artık. Yüzü pudralı." dedi Damaso. ." "Ben ısmarlıyorum. Damaso. salonun gerisindeki ahşap platformun üstünde de bir orkestra vardı. Ama salonun çekiciliğini yitirdiği besbelliydi." "Ondan değil. "Fareler yer onu. Genç bir kız kavalyesini pistin ortasında bırakıp Damaso'ya yaklaştı. keyifli bir müziğin ardına takılıp yürüdü. Parça bittiğinde orkestrada zilleri çalan genç dans edenler arasında dolaşıp para topladı. "Karnım aç benim. soluk kağıttan çelenklerle süslenmiş kocaman. kulağı karanfilli barmen tiz bir sesle sordu: "Ne içersiniz?" Kız Damaso'ya döndü. karanlık bir avlunun dibindeki odaya gitti. Yalnız akşam saatlerinde." diye içini çekti barmen. Damaso tezgahın önüne oturdu. İçerde boğucu bir kozmetik kokusu dalgalanıyordu. "Ne haber Valentino?" Damaso." Salonun gerisindeki yemek odasına geçtiler. Kızın bedeni çok genç görünüyordu ama yüzündeki pudra ve allık kabuğuyla dudaklarındaki ruj gerçek yaşım kestirmeyi güçleştiriyordu. "Ne içiyoruz?" "Hiçbir şey. Salon kapandıktan sonra Damaso artık boşalmış görünen meydanda gidecek bir yeri olmadan kalakaldı. boş bir dans salonu. günü bilardo salonunda geçirdi. Sabah bir grup erkek kağıt oynadı. uyuyan hayvanların solumalarının duyulduğu. Yemekten soma Damaso kızın ardından. oturması için yanındaki yeri gösterdi kıza. sonra kutuyu yere koydu.görünüm veriyordu.

"Şimdi geliyorum. "Onu bugün götürüyorlar. Bir yandan gömleğinin düğmelerini çözerken bir yandan da." Kız içini çekti. "Saat kaç?" "Dört sulan. "Gözlerinin içine bakmak hoşuma gidiyor. Soyunmadan yatağa sülüstü uzanıp birkaç sigara içti." dedi kız."Yemezler. "Niçin?" "Topları çalan zenciyi görmek için. . gözleri hafifçe öteye dönük." dedi kız." dedi kız. "Herkes Umana gidiyor. Damaso onun çok içmiş olduğunu sezdi. müziğin yokluğunda oda daha geniş göründü." dedi kız. Damaso bütün gece bir saatten fazla uyumamış gibi hissetti kendini. Kırmızı giysisini çıkarıp iri sarı çiçekli. Işığı söndürmeye çalıştı." dedi kız. Kız onun çok yakınına uzandı. Kız onu yatağa alıp üç notalı bir şarkı mırıldanarak emzirdi. Kız yatağın yanında soyunuyordu. "Çocuk ağladı mı?" "Sanmam. Sonunda üçü de uyuyakaldı." dedi kız. Yatağın yayları büyük davula uygun tempoda titreşiyordu. "Açık kalsın. "Zavallı adam. Soma kapının ağzından." diye seslendi. Damaso hangi noktada uyuyakaldığım fark etmedi. Uyandığında. daha açık bir şey geçirdi üstüne." Damaso bir sigara yaktı." Günün ilk ışığıyla oda kırsal seslerle doldu. "Babası kim?" diye sordu Damaso. onu inceliyordu. Damaso kızın yedi sularında uyanıp odadan çıktığını ve çocuksuz döndüğünü fark etmedi. Damaso onun kapıyı kilitlediğini duydu." dedi Damaso. "En ufak bir fikrim yok. Çocuk ağladı.

Ama kasabanın heyecanı bulaşıcıydı." Damaso tarağı arka cebine koymadan önce avucuna silkti." dedi. "Kal burada. Soma da gelip onu sinemada tutukladıklarım söylediler. Ana o sabah bitkindi." dedi kızı bileklerinden tutup kendine çekerek. "Bilardo salonunu soydukları gece zenci Gloria ile birlikteydi ve ertesi günün tümünü de gece yarısına kadar onun odasında geçirdi. Kız yüzünü yıkamıştı ve kendisine çaresiz bir görünüm veren iri siyah gözleriyle gerçekten çok gençti." * Damaso sekizden önce kalktı. "Öğle yemeği için bir tavuk keseceğim. Sonunda iş yirmi pesoya halledilmiş. Sabırsız bir kalabalık." "Zenci söylemiş onlara. "Hep mi?" Kız hafifçe kızarıp geri çekildi. ." dedi kız. "Kal burada." diye üsteledi. Damaso irkilmişti. Damaso oradaydı. "Sen ne arıyorsun burada?" "Seni geçirmeye geldim." dedi Ana." dedi kız. "Kalamam. Ana işaretparmaklarıyla arkadan belini dürttü." "Gloria polise anlatabilir bunları. "Kimse hırsızlık yap demedi ki ona. "Çok şakacısın. Sonra çok alçak bir sesle konuştu: "O değildi." "Kim söyledi?" "Ben biliyorum." dedi kız."Neden zavallı olsun?" dedi Damaso." Kız başım Damaso'nun göğsüne yaslayıp bir an düşündü. açılmaya hazır teknelerin yanında bekliyordu. O hafta yıkanacak çamaşırları her zamankinden çabuk topladı ve zencinin gidişini görmek için limana gitti. "Belediye başkam Gloria'nın evine gelip odasını altüst etmiş ve onu da suç ortağı olarak tutuklayacağım söylemiş. Damaso'nun beline sarıldı.

"Dilenciye benziyorsun." Ana." diye tısladı Ana'nın kulağına. "Allah belanı versin." dedi yalnızca." Damaso sesin olağanüstü şişman bir kadından geldiğini belirledikten sonra meydana doğru yürümeye başladı. "Ha ha. Zenci gömleksizdi. Zenci. o yanından geçene kadar bekledi. Tekne hemen açıldı. Tekne nehrin ortasında dönüp son kez düdük çaldığında zencinin sırtı parıldadı. "Zavallı adam." dedi yanındakilerden biri. İki yanında tüfekli birer polis yürüyordu. "Caniler. Ana kombinezonundan başka bir paket çıkarıp onun gömleğinin cebine koydu. Tepkisiz bir vakarla kalabalığın bakışlarından kaçmıyordu." dedi Damaso'ya. Kalabalığın daha büyük bölümü. "Hiç değilse eve git de üstünü değiştir. Bu haliyle bir boksöre benziyordu. Öbürleri bir çeşit hevesle gözlüyordu onu. Ayrılırken. tepelerine bardaklar geçirilmiş yarım düzine bira şişesi koydu önüne. Aralarında salonun sahibi kafasını sessizce sallayarak zencinin geçişini seyrediyordu.Damaso parmaklarım büküp bir lamba direğine vurdu." Bir sigara yaktıktan sonra boş paketi nehre fırlattı. Damaso ilk kez gülümsedi: "Hiç öğrenmiyorsun. . "Nerdeyse bütün hikayeyi bağıra bağıra anlatacaksın. Ucundan bir polisin tuttuğu bir iple bilekleri arkasında bağlanmış olarak meydanın ortasından geçirdiler onu." Ana bilardo salonunun kapısına kadar onunla yürüdü. "Yardım ister miydin?" Roque. Damaso. "Çok konuşuyorsun. elleri ve ayakları bir yağ bidonuna bağlanmış olarak güvertede duruyordu. Biraz sonra zenciyi tekneye bindirdiler." diye fısıldadı Ana. alt dudağı yarılmış ve Dukası şişmişti. Roque herkese hizmet etme çabasıyla aynı anda birkaç masaya birden bakıyordu. "Bir insan bu kadar güneşe dayanamaz." Olay heyecanlı bir grubu bilardo salonuna toplamıştı. gösterinin her iki ucuna da tanık olabilmek için bilardo salonunun kapısında toplanmıştı.

Damaso yatakta üstüne çöküp onu yumruklamış. o saatte gelip kendisini araması için bayağı şaşkın bir halde olması gerektiğini düşünüp kaygılandı." Ama Damaso hiçbir tepki göstermedi. Damaso hava kararırken odaya döndü. Bir hafta öyle geçti. Birkaç sipariş aldı ve müşteriler öğle yemeğine gidene kadar şişeleri getirip götürmeyi sürdürdü. Onun açlığa ve susuzluğa dayanabildiğim ama sigarasızlığa dayanamadığını bildiği için geceleri lambanın yanına bir paket sigara koyuyordu. "Bu kasaba yüzünden. Yatmadan önce Damaso şaşkın ve yumuşaktı. birlikte yaşamaya henüz başladıklarında da tıpkı böyle davranmıştı Damaso. konuşmaktan kaçınmıyordu. "Hissetmiyor musun?" Damaso hiçbir coşku belirtisi göstermedi. Derken damdan düşer gibi konuştu: "Gitmek istiyorum. "Burada." Ana bakışlarım odada dolaştırdı. Yatakta kendilerine çok fazla bakılması sonucu yavaş yavaş ortadan kaybolan ve giderken o renkleri de yanlarında götüren erkeklerin sayışım anımsamıyordu Ana. Sessizlik içinde yemek yediler. "Bütün gece içerden bana ufak ufak tekmeler atıp duruyor." Damaso şişeleri masalara götürdü. Ana. "Benden bıktın. Ana çok dikkatli davranıyordu. Yalnız kendisiyle ilgilenerek ertesi gün erkenden dışarı çıktı ve gece yarısına kadar da dönmedi." dedi Ana. kan revan içinde bırakmıştı." dedi."Sağ ol oğlum. "Ondan değil. Kendi elleriyle kesip duvarlar tümüyle film yıldızlarının resimleriyle kaplanana dek her yere yapıştırdığı dergi kapakları soluk ve renksizdi. Elini alıp karnının üstüne koydu. Sabahın erken saatlerinde odaya döndüğü zaman Ana onun içkili olduğunu fark etti. Ama o zaman onu rahatsız etmemesi gerektiğini bilecek kadar iyi tanımıyordu Ana. Evde bulunduğu kısacık süreleri yatakta sigara içerek geçiriyor." dedi. "Şimdi tekmeliyor. temmuz ortalarında bir gün." . Sonunda. Bu kez bekledi Ana. Bir defasında." dedi Damaso." "Nereye?" "Nereye olursa.

"Öbür kasabalardan farkı yok ki." "Topları satamam burada," dedi Damaso. "Bırak şu topları," dedi Ana. "Tamı bana şu çamaşırlarla boğuşacak gücü verdiği sürece ortalıkta dolanıp kendini tehlikeye atmak zorunda kalmayacaksın." Kısa bir duraklamadan sonra alçak sesle ekledi: "Şu iş nereden de aklına geldi bilmem." Damaso konuşmadan önce sigarasını bitirdi. "Öyle kolaydı ki nasıl benden başka kimsenin aklına gelmediğini anlayamıyorum." "Para için belki," dedi Ana. "Ama kimse toplan çalacak kadar aptal olamazdı." "Düşünmeden yaptım," dedi Damaso. "Tam çıkarken tezgahın arkasındaki küçük kutunun içinde gördüm onları ve o kadar çabadan sonra eli boş dönmek istemedim." "Hatan buydu işte," dedi Ana. Damaso rahatladığım hissetti. "Bu arada yeni toplar da gelmedi," dedi. "Şimdi daha pahalı oldukları haberi gelince Roque siparişi iptal ettiğini söyledi." Bir sigara daha yaktı. Konuştukça yüreğinin karanlık bir yükten kurtulduğunu hissediyordu. Ana'ya salon sahibinin bilardo masasını satmaya karar verdiğim söyledi. Fazla bir değeri yoktu. Acemilerin beceriksizce numaralarıyla yırtılan kumaş farklı renklerde yamalarla onarılmıştı ve bütününün değiştirilmesi gerekiyordu. Bu arada salonun bilardoyla yaşlanan müşterileri için şimdi beysbol şampiyonası yayınlarından başka eğlence kalmamıştı. "Böylece," dedi Damaso sözünü bitirirken, "istemeden bütün kasabaya zarar verdik." "Bir hiç uğruna," dedi Ana. "Haftaya şampiyona bitiyor," dedi Damaso. "En beteri o değil," dedi Ana. "En beteri o zenci." İlk günlerdeki gibi kocasının omzuna yaslanmış dururken onun neler düşündüğünü biliyordu. Sigarasını bitirene kadar bekledi. Soma sakıngan bir

sesle konuştu: "Damaso." "Ne var?" "Onları geri ver." Damaso bir sigara daha yaktı. "Ben de günlerdir onu düşünüyorum," dedi. "Ama işin berbat tarafı şu ki, nasıl yapacağımı bilemiyorum." Sonunda toplan herkesin görebileceği bir yere bırakmaya karar verdiler. Ama Ana bunun bilardo salonunun sorununu çözse de zencinin sorununu çözmeyeceğim düşündü. Polis bulguyu pek çok biçimde yorumlayabilir ve zenciyi serbest bırakmayabilirdi. Topları bulan kişinin onları geri vermektense satmak üzere saklayabileceği olasılığım da unutmuyordu. "Bu iş yapılacaksa," diye bağladı Ana, "doğru yapılsın bari." Yeri kazıp topları çıkardılar. Ana, onları ne oldukları belli olmayacak biçimde gazete kağıtlarına sarıp sandığa koydu. "Uygun bir durum beklememiz gerek," dedi. Ama uygun bir durum bekleyerek haftalar geçirdiler. 20 Ağustos gecesi soygundan iki ay sonra Damaso Roque'yi tezgahın arkasında oturmuş bir yelpazeyle sivrisinekleri kovalar buldu. Radyo kapalıyken yalnızlığı daha da yoğun görünüyordu. "Sana söylemiştim," diye haykırdı Roque, kehanetinin çıkmasından bir çeşit haz duyarak. "İşler tepetaklak oldu." doğru

Damaso otomatik pikaba biraz bozuk para koydu. Müziğin kuvveti ve makinenin oynaşan renkleri sadakatinin gürültülü bir kanıtı gibi geliyordu ona. Ama Roque'nin buna dikkat etmediği duygusuna kapıldı. Sonra bir sandalye çekip karmakarışık tartışmalarla onu avutmaya çalıştı, ama salon sahibi bunların tümünü yelpazesinin gelişigüzel ritmine uyarak duygusuzca yerle bir etti. "Yapılacak hiçbir şey yok," diyordu. "Beysbol şampiyonası sonsuza dek süremezdi." "Ama toplar ortaya çıkabilir." "Çıkmaz."

"Zenci onları yemedi ya." "Polis her yeri aradı," dedi Roque, inşam çileden çıkaran bir kesinlikle. "Nehre atmıştır." "Bir mucize olabilir." "Unut bu hayalleri oğlum," dedi Roque. "Talihsizlik salyangoz gibidir. Mucizelere inanır mısın?" "Bazen," dedi Damaso. Oradan ayrıldığında film henüz bitmemişti. Hoparlörden gelen uzun, kırık dökük konuşmalar kararan kasabada yankılanıyordu. Hala açık olan birkaç yerde bir eğretilik vardı. Damaso bir an sinemaya doğru yöneldi. Sonra dans salonuna gitti. Orkestra, iki kadınla birden dans eden yalnız bir müşteri için çalıyordu. Öbürleri tedbirlice duvara yaslanıp oturmuş, postayı bekler gibiydiler. Damaso bir masaya oturup barmenden işaretle bir bira istedi ve onu soluk almak için kısa molalar vererek şişeden içti. İki kadınla dans eden adamı sanki bir camın ardındaymış gibi gözlüyordu. Adamın boyu kadınlardan daha kısaydı. Gece yarısı, sinemaya gitmiş olan kadınlar peşlerinde bir grup erkekle geldiler. Damaso'nun arkadaşı da aralarındaydı. Öbürlerinden ayrılıp onun masasına oturdu. Damaso ona bakmadı. Yarım düzine bira içmişti ve şimdi üç kadınla dans eden ama dikkatini onlara değil kendi ayaklarının karmaşık hareketlerine veren adama bakıp duruyordu. Adam mutlu görünüyordu ve belliydi ki kollarıyla bacaklarının yanı sıra bir de kuyruğu olsa daha da mutlu olacaktı. "Şu adamdan hoşlanmadım," dedi Damaso. "Öyleyse bakma ona," dedi kız. Sonra barmenden bir içki istedi. Pist çiftlerle dolmaya başlamıştı ama üç kadınla dans eden adam salonda yalnızmış gibi sürdürüyordu dansını. Bir dönüşünde Damaso'yla göz göze gelince dansına daha da büyük bir çaba kattı ve tavşan dişleriyle Damaso'ya gülümsedi. Damaso gözünü kırpmadan dik dik baktı ona. Sonunda adam ciddileşip arkasını döndü. "Çok mutlu olduğunu sanıyor," dedi Damaso. "Gerçekten çok mutlu," dedi kız. "Ne zaman kasabaya gelse, seyahat eden bütün satıcılar gibi hemen müzik programını alır."

Dans bittiğinde Damaso için için yanar gibiydi. yüzü yediği darbeden çarpılmış. Damaso sersemlemiş bir halde izliyordu onu. Üç kadın Damaso'nun beline sarılıp bağrışırken kız da onu salonun gerisine doğru itiyordu." dedi. "Üç kişiye yeten dörde de yeter. "Ben de. Adam durmayıp geçerken ona gülümsedi." dedi'. "Dinle. "Bu kadınlar için. İçerisi sıcaktı. Kız masaya bir tabak fasulyeyle pilav ve kızarmış et getirip hepsini kaşıkla yedi." Kız yanıt vermeden içkisini ağır ağır yudumlayarak yüzünü dans pistine doğru çevirdi." dedi Damaso adama. Damaso eşinin kolunu bırakıp adamın yolunu kesti. bulduğunda barmen kollarını kavuşturmuş . Adam sarardı ama gülümsemeye devam etti." dedi. Kız onu kolundan tutup tezgaha doğru yöneltirken. Adam pistin ortasına oturuverdi. Kız engel olana kadar Damaso adamın suratına bir yumruk indirmişti. ayağa kalktı. Bir sonraki bölümde dans ettiler. "Senin de yemen gerek. Bir maymun gibi sıçrayarak pistin ortasına yürüyüp bağırdı: "Müziğe devam!" İkiye doğru salon hemen hemen boşalmış. Adam. müşterileri olmayan kadınlar yemek yemeye başlamışlardı. "Dişlerini beğenmiyorum." Ayağa kalkmak için masaya tutunmak zorunda kaldı." dedi." Mutlu adam karşı yönden üç kadınla birlikte geliyordu. "Biz erkekler yemeyiz. Kız ona bir kaşık pilav uzattı. Soluk sarı giysisi çekingenliğini vurguluyordu. "Aç ağzını." dedi." Damaso çenesini göğsüne indirip başım hayır anlamında salladı. "Açlıktan ölüyorum. Dengesini yeniden karşısında duruyordu.Damaso bakışlarım adamdan ayırıp kıza çevirdi. Müşterilerden hiçbiri karışmadı. "Öyleyse ona takıl.

"Karnımdaki bebeği öldüreceksin." Damaso tökezleyerek dışarı çıktı. "Delisin sen. elinde top paketi ve el feneriyle sandığın yanında duruyordu. Ay ışığında nehrin gizemli pırıltısıyla beyninde berrak bir yol açıldı." diye söylendi. Solukları kesilmeye başlamıştı. Barmen onu gömleğinin kolundan yakaladı. onun sandığın içinde bir şeyler araştırdığım hissetti." Damaso öfkeli öfkeli burnundan soluyor. "Tanrı senin görünüşüne verdiklerini beyninden eksiltmiş. Lambadan gelen ışıktan kaçınmak için duvara doğru döndü ama sonra kocasının soyunmadığını fark etti. "Çekil Önümden. Damaso onu sürükleyerek." dedi. Başını salladı." dedi Ana. Kapıya doğru koşarken. "Sana çekil dedim önümden." diye fısıldadı Ana kocasının kulağına. Kapıyı çabucak sürgüledi. Damaso onu yana itti. ikisi birden yatağa düştüler. Ana sırtını kapıya dayamıştı. Menteşeleri gıcırdatmamak için kapıyı dikkatle itti. Kafası bulanıktı ama o andan başlayarak her hareketine dikkat etmesi gerektiğini önemle sezinledi. Ana'nın doğrulduğunu görünce işaretparmağını dudaklarına koydu." dedi. sıkılmış dişlerinin arasından. Ama hemen kapandı. Ana kapı pervazını iki eliyle birden kavradı. "Ben sağ oldukça buradan çıkmayacaksın. Ama sonra. Şimşek gibi bir sezgiyle doğrulup oturdu yatakta. Damaso onu kenara itmeye çalışarak. Ana yataktan fırladı. nerdeyse taşıyarak yatağa götürdü. Gözlerini kırpmadan birbirlerine baktılar. "Bağırırım. Kasabanın öbür tarafındaki odasının kapışım gördüğünde Damaso uykuda yürümüş olduğundan emindi. söylenerek bıraktı: "Neler kaçırdığını bilmiyorsun. Damaso birkaç bilenmiş törpüyü ve küçük bıçağını el feneriyle birlikte pantolon cebine koydu ve kolunun altındaki paketi sımsıkı tutarak ona doğru ilerledi. kızın bir işaretiyle. Bir an için kendim acıya duyarsız ve kocasından güçlü hissetti." diye fısıldadı Ana." Damaso onu saçından yakalayıp bileğini bükerek başını eğdirdi. Ama Damaso. "Bu parti müessese hesabına değil. büktü. Ana boyunduruk altında bir öküz gibi gözünün ucuyla baktı ona. kadın gözyaşlarından tıkanana dek saçım büktü. "İbnelerden hoşlanmam." dedi. "Sen bir eşeksin." diye mırıldandı. Damaso. Ana."Dokuz seksen ediyor. top paketiyle kadının ." dedi usulca. Ama bırakır bırakmaz kadın onun sırtına sıçrayıp kollarım ve bacaklarım bedenine doladı. "Kımıldarsan bağırırım.

kapıyı kapattı ve yatağın üstüne oturup beklemeye başladı. O anda gürültü etmemek gibi bir kaygısı yoktu." diyordu.dizlerine vuruyordu. Sonra. Kadın acısını geçirmek için bir an onu bırakıyor sonra yeniden yakalayıp yalvarmaya devam ediyordu. Köpeklerin şamatası onu sokağın ucuna dek izledi ama sonra bir ölüm sessizliği oldu. Ana'nın kulağına yumruğunun tersiyle vurdu ve onun derin çığlığını. "Öyle aptalsın ki dolunay olduğunun farkında değilsin. Genç adam kaldırımlardan kaçmıyor. Genç adam eğilip kaçınınca sürgü omuz kemiğinde. Gerisi hiç değişmemişti. Sonunda çürümüş parçaların iniltili bir patlamasıyla tahta kendini koyuverdi. "Bütün kasaba görecek seni. Ana. Damaso darbeleri savuşturmaya çalışırken Ana sürgüyü yakalayıp onun elinden aldı ve kafasına doğru savurdu. hayvan!" diye nerdeyse haykırarak yüzüne. Ana bir çığlık atarak bacaklarım gevşetti ama Damaso'nun kapıya ulaşmasını engellemek için kendini onun beline kenetledi. bir cam panoya çarpmış gibi tınladı. "Kimse fark etmeden onları yerlerine koyacağım. Kapı yalnızca sürgünün kırık köprüsünün bulunduğu yerden tutturulmuştu. Tuğla biçiminde ve büyüklüğünde bir tahta parçasını çıkarıp yerine yeni bir tahta koymuş ve aynı sürgü köprüsünü oraya takmışlardı. İkinci kez aynı yanılgıya düştü. ileri geri oynattı. Soma ayağa kalkıp giyindi. Duvarın öbür yarımdan." Damaso onu silkip attı. Damaso sol eliyle kilide asıldı. kocasının ardından gideceğine ayakkabılarını giydi. bedeninin duvara şiddetle çarpışım hissetti ama bakmadı. "Sana söz veriyorum." diyordu. Bu kez de ilkinde olduğu gibi Damaso'nun hala odanın dışında olabileceği. "Ben yaptım derim. Sonra yalvarmaya başladı. Bilardo salonunun arka kapısının bulunduğu boş arsaya gelinceye kadar hiçbir önlem almadı." dedi Ana. mezarın ötesinden gibi gelen bir sesle onu çağırıyorlardı. "Hayvan. kendi kendine planının başarısız olduğunu söyleyip Ana'nın bağırarak dışarı çıkmasını bekleyebileceği hiç aklına gelmedi. yerde acıdan sersemlemiş bir halde kalakaldı ve karnında bir şeylerin olmasını bekledi. Ana ağlamamak için dudaklarım ısırdı. kuvvetle ama usulca." Giderek kapıya yaklaşırlarken Damaso toplarla onun ellerine vuruyordu. uyuyan kasabada kendi adımlarının yabancı sesinden kurtulmaya çalışıyordu." Sürgüyü açmadan önce bir kez daha yakaladı Damaso'yu. Damaso kapıyı . "Bu halimle beni hapse atamazlar. "Orospu!" diye haykırdı Damaso. Damaso ancak kapı kapandığında anladı geri dönemeyeceğini. Bu kez el fenerini kullanmak gerekmedi. törpünün ucunu köprünün pekiştirilmemiş ayakları arasına sokup bir vites kolu gibi. boynuna yumruklarıyla vurdu. vurdu. yarın onları kendim götüreceğim. gözleri kapalı. Kapıyı kapamadan çıkıp gitti.

Daha ilerde. bir çift mahmuzlu üzengiyi. Bu kez gevşek tuğlalara dikkat etmedi. Damaso'nun içeri girdiği zaman geçmiş olduğu yerin çok yakınında asılı bir hamak vardı. Kapıyı yalnızca yarıya kadar açtı.itmeden önce onun yerdeki tuğlalara sürtünerek çıkardığı sesi azaltmak için biraz kaldırdı. Ayın sel gibi ışığı ile sessizliğin gevrekliği dışında her şey ilk kez olduğu gibiydi. Roque odanın gerisinden. Ama ışığı tezgahın sonuna dek kesmedi. ışıktan hala gözleri kamaşarak yaklaşıyordu. Böbreklerinde müthiş bir bitkinlik hissederek ağır ağır ayağa kalktı. En sonunda ayakkabılarım çıkarıp top paketiyle birlikte içeri kaydırdı ve haç çıkararak ay ışığıyla yıkanan odaya girdi. "Vay vay vay!" Roque'nin sesini tanımıştı. Bir ara ışığı ileri doğru sürüp. top paketini sımsıkı göğsüne bastırıyordu. Soma kafasında bir çeşit sessiz patlama oldu ve kedi tümüyle belleğinden silindi. Kedi oradaydı. "Sen ha!" diye haykırdı." dedi ama hayvan kımıldamadı. Aralarında on metreden az bir uzaklık kalınca Roque hafifçe sıçrayıp tetikte durdu. Hemen önünde şişeler ve boş kutularla dolu karanlık bir koridor vardı. üstünde iç çamaşırları ve elinde demir bir çubukla. motor yağıyla lekelenip dertop edilmiş bir gömleği ve soma kendisinin bırakmış olduğu yerde duran küçük kutuyu gördü. Oda aydınlanmıştı. yaklaştı. Şişelerin ve boş kutuların arkasında. Ne olduğunu fark ettiğinde el fenerini çoktan düşürmüş. O ana dek sinir sistemini baskı altında tutmak zorunda kalmış olan Damaso tuhaf bir büyüye kapıldığını hissetti. Roque burnunu kırıştırıp başını öne doğru uzatarak onu gözlüksüz tanımaya çabalıyordu. . Damaso. Roque çubuğu indirdi ve ağa açık. Kapının aralığına ayakkabılarım koydu ve ışık selini geçtikten sonra tezgahın arkasında topların durduğu küçük kutuyu aramak için el fenerini yaktı. sanki sonsuz bir şey sonunda bitmiş gibi bir duyguya kapıldı. Bu da ilk kez olduğundan farklı bir durumdu. Hayvan ışığa karşı durup gizlisi saklısı olmadan baktı ona. Damaso paketli elini arkasına sakladı. Feneri soldan sağa doğru kaydırarak bir yığın tozlu kavanozu. Damaso onu gün boyunca orada hiç görmemiş olduğunu hafif bir ürpertiyle anımsayana dek feneri kedinin üstünde tuttu. Sakınmadan hareket ediyordu. tavandaki pencerenin camından dökülen ışık selinin altında bilardo masası. "Pist. sonra dolapların arkası ve nihayet ön kapının arkasına yığılmış küçük masalar ve sandalyeler görünüyordu.

" BALTHAZAR'IN OLAĞANÜSTÜ ÖĞLE SONRASI Kafes bitmişti. "Ya o iki yüz peso?" "Çekmecede hiçbir şey yoktu." Roque gülümseyip duruyordu. "Ne var elinde?" diye bağırdı. Öyle şaşırmıştı ki çubuğu tezgahın üstüne koyup paketi açarken Damaso'yu unutmuş gibiydi. "Burada ne yapıyorsun?" "Hiç." dedi." dedi Damaso. "Şüphesiz. Bedeninin belli belirsiz bir hareketiyle duruşunu değiştirdi." dedi karısı Ursula. "Demek mucize buydu. yalnızca dilinin üstünde pürüzlü bir tortuyla şaşkın bir yalnızlık duygusu bırakmıştı. hala tetikte. "Hiçbir şey. "Ve şimdi onu senin postundan çıkaracaklar." dedi Roque. sonra gülümsedi." dedi Damaso. çubuğu kaldırıp ilerleyerek. Hırsızlığından çok aptallığın için. Damaso paketi ona verdi." Kafasını kaldırdığında yüzündeki ifade değişmişti." dedi Roque." dedi. onu sol eliyle aldı ve parmaklarıyla yokladı. "Hiçbir şey yoktu." diye yineledi birkaç kez. evin önünde bir kalabalık oluşuverdi. "Elinde ne var?" diye sordu Roque.Gözlükleri ve takma dişleri olmayınca bir kadına benziyordu. Balthazar onu alışkanlıkla saçağın altına astı." "Öğle yemeğinden sonra tıraş olmak iyi değildir." dedi Damaso. "Bu kadar aptal olabileceğine inanamıyorum. Roque. "Olamaz. Roque boş boş çiğneyerek düşünceli bir tavırla ona baktı. Toplara sessizce baktı. "Onları geri getirmek için geldim. bu hikayeyi hemen şimdi belediye başkanına anlatacağız. Öğle yemeğini bitirdiğinde herkes onun dünyanın en güzel kafesi olduğunu söylemeye başlamıştı bile. "Tıraş olman gerek. "Hiçbir şey olmadığını biliyorsun." dedi." Damaso avuçlarının terini pantolonuna sildi. Alkol onu tümüyle terk edip gitmiş. . Öyle çok insan geldi ki onu görmeye. Balthazar kafesi indirip dükkanı kapatmak zorunda ." dedi Balthazar. Roque kıpkırmızı kesildi ve titremeye başladı. "Hiçbir şey yoktu ha?" Çubuğu yeniden kavradı. "İki yüz peso vardı orada. Damaso kendini pelte gibi hissediyordu. kaldı. paketi yeniden sararak. "Fransisken rahiplerine benziyorsun. "Pekala. Damaso geriledi. Ancak o zaman anlayabildi.

"Altmış istemelisin. Dört yıldır. Haber yayılmıştı. Nisanın ilk haftasıydı ve ağustosböceklerinin cırıltısı sıcağı daha da çekilmezleştiriyordu sanki. çünkü kocası kendini tümüyle kafese verebilmek için marangoz atölyesinin işlerini savsaklamış. Sıcak günlerde masayı koydukları iç terasta birçok saksıyla . Ama bitmiş kafesi görünce Ursula' nın öfkesi çözülüp gitti. Sanırım hayatımda gördüğüm en büyük kafes bu. Balthazar giyindikten sonra evi serinletmek için avluya bakan kapıyı açınca bir sürü çocuk yemek odasına doluştu. "Yirmi peso verip vermeyeceklerini anlamak için otuz isterim herhalde. tıraş olmayı bile düşünmemişti." "Elli iste. Henüz yapıp bitirmiş olduğu kafesin bazı insanlara göre dünyanın en güzel kafesi olduğunu bile bilmiyordu." dedi Ursula. Balthazar şubatta otuzuna basmıştı. Öfkeliydi de. Ama asılsız bir ifadeydi bu. Chepe Montiel için hiçbir şey değil ki bu. sert. "Ne kadar isteyeceksin?" diye sordu. "Elli peso verirler mi dersin?" "Mr." dedi Ursula." Dinlenirken komşulara kafesi göstermek için birkaç kez hamağından kalkmak zorunda kaldı. iki hafta boyunca uykuları kaçarak. Üstelik oldukça büyük.Katır yelesi gibi kısa." Balthazar tıraş olmaya başladı. Ursula o ana kadar pek dikkat etmemişti kafese. "Şu iki hafta çok uykusuz kaldın. Yaşamayı seven ama mesleğinden bıkmış olan yaşlı doktor Octavio Giraldo hasta karısıyla yemek yerken Balthazar'ın kafesini düşünüyordu. "Bilmiyorum. "Öyleyse biraz dinlen bari. Balthazar öğle uykusundan kalktığında karısı pantolonunu ve bir gömleğini ütüleyip hamağın yanındaki sandalyenin üstüne koymuş ve kafesi alıp yemek odasına götürmüştü. Sessizlik içinde bakıyordu ona. "Bu sakalla insan içine çıkamazsın." dedi Balthazar. yatağında abuk sabuk söylenerek dönüp durmuş. Kafes de değer buna. evlenmeden ve çocuk sahibi olmadan Ursula'yla yaşıyordu ve yaşam ona tetikte olması için pek çok neden verdiyse de korkması için hiçbir neden vermemişti. Çocukluğundan beri kafes yapmaya alışkın biri olduğundan öbürlerinden pek de zor olmamıştı bu kafesi yapmak. Yüzündeki anlatım korkmuş bir oğlanınkini anımsatıyordu." Ev boğucu bir gölge içindeydi. diken diken bir sakalı vardı." dedi kadın.

kocaman tel kubbesi. Chepe Montiel'in oğluna ait. "Düş gücünün kanatlanışı bu." Kafesi yine masanın üstüne koydu." Doktor kafese baktı.içinde kanaryalar olan iki kafes vardı. "İçine kuş koymana bile gerek yok." diye ekledi." dedi. "Modelini verdi mi sana?" "Hayır." dedi Balthazar. ona bakarak bir an düşündü ve sonra konuştu: "Güzel. geçitleri." dedi doktor. Sesi. Balthazar kızardı. Kafes masanın üstünde sergileniyordu. Latince konuşan bir rahibi anımsatıyordu. Giraldo öğleden soma karısını düşüne düşüne bir hastayı görmeye gitti ve dönüşte kafesi incelemek için Balthazar'ın evinin yanından geçti. Dr. "Olağanüstü bir mimar olurdun sen. Kafesin gerçekte şöhretinden de iyi olduğunu ve karısı için düşlemiş olduğu tüm kafeslerden çok daha güzel olduğunu düşündü. Karısı kuşları severdi." dedi. "Mr. "Özel olarak ısmarladı. Kafesi açık artırmayla satıyormuş gibi izleyicilerin gözleri önünde döndürdü. Yemek odasında pek çok insan vardı." dedi Ursula. "Ama bu sarıasma kuşları için değil ki. "Doğru söylüyorum." Doktor saygılı bir tavır takındı. kuşların eğlenmesi için ayrılmış alandaki salıncaklarıyla dev bir buz fabrikasının küçük maketine benzeyen üç katlı bir kafesti bu." dedi." "Satıldı. Gençliğinde güzel olan bir kadın gibi pürüzsüz. "Teşekkür ederim. öyleyse alıyorum onu. yemek ve uyumak için yapılmış özel bölmeleri." dedi Balthazar. o kadar çok severdi ki. onları yiyebilecekleri için kedilerden nefret ederdi. "Bir çift sarıasma kuşu için bunun gibi büyük bir kafes istediğini söyledi." . Doktor hiç dokunmadan dikkatle inceledi onu. Kalabalığın arasında Balthazar'ı arayıp buldu ve anaç gözlerini ona dikerek. "Kendi kendine şarkı söyleyebilmesi için onu ağaçlara asman yeterli olurdu. zarif bir tombulluğu ve narin elleri vardı.

" "Bir papağan için bile yeterince büyük. "Altmış peso. "Ama satılmış bir şeyi satamam size." dedi." dedi işaretparmağıyla değişik bölmeleri göstererek. "Ölçüler dikkatle hesaplandı. Çocuklar çevresini sardılar." dedi Ursula. Yapman istenen kafesin bu olduğuna ilişkin bir kanıt yok. "Güzel. kafası karışarak. "Onun için yaptım bunu. şu yaptığın kafesi istemek başka. "Bir tane daha yapabilirsin. uzaklaşan bir gemiye bakan birinin dalgın. Mendiliyle ensesinin terini kurulayarak. "Sarıasmalar için yeterli büyüklükte olması dışında belli ayrıntılar vermedi." dedi doktor. "Sarıasmalar için yeterli büyüklükte bir kafes istemek başka. ama modelini o vermedi." Doktor sabırsız bir el hareketi yaptı." "O kafes bu işte." dedi Balthazar. Öyle değil mi?" "Öyle. kocasına bakarak." dedi Ursula." dedi." dedi Balthazar masaya yaklaşarak. "Sana bunun için kaç para verdiler?" Balthazar yanıt vermeden Ursula'nın gözlerini araştırdı. "Bulabileceğin en sağlam tel bu. "Çok üzüldüm Doktor. Sonra parmak boğumlarıyla kubbeye vurdu ve kafes uyumlu notalarla tınladı." dedi Balthazar. . "Her bir ek yeri de dışarıdan ve içerden lehimlendi. "Evet öyle." "Kanma bugün öğleden sonra için söz verdim." dedi Balthazar." dedi doktor. "Öyleyse sorun yok."Elbette öyle Doktor." diye söze karıştı çocuklardan biri. Doktor başını çevirdi." dedi Balthazar. Sonra da doktora döndü: "Aceleniz yok herhalde." Doktor omuzlarını silkti. sabit bakışıyla sessizce kafese bakıyordu.

iki saat öylece yatardı. kapıya doğru yürürken enerjik bir tavırla yelpazelenmeye başladı ve olayın izi sonsuza dek belleğinden silindi. Öyle tedbirli bir adamdı ki uykusunda evdeki sesleri duyabilmek için vantilatörü kapatıp uyurdu. öğle yemeğinden sonra kapıları ve pencereleri kapatır." dedi. Gerçekte Jose Montiel banyo yapmaya zaman bulamamıştı. "Ama nerdeyse gelir." diye ekledi. "Montiel çok zengin. geçirdikleri muazzam ameliyatları düşündüğünde hep bir acıma duygusu uyanırdı içinde. yüzünde yoksulların zenginlerin evlerine yaklaşırken takındığı terbiyeli toksözlülük ifadesiyle duruyordu. akla gelen gelmeyen her şeyin satılabilir olduğu. "Çok güzel. ufak tefek marangozluk işleri yapmak için birkaç kez oraya çağrılmıştı. yeni tıraş olmuş. kafese ilişkin habere kayıtsız kaldı. "Hayatımda hiç buna benzer bir şey görmedim. her türlü gereçle tıka basa doldurulmuş bir evde. Evlerine girdiği zaman ayaklarım sürümeden yürüyemezdi. "Ne harika bir şey!" diye haykırdı Jose Montiel'in karısı.Doktor hala kafese bakıp duruyordu." dedi giderken. Ölüm saplantısıyla yaşayan karısı. Oradan birkaç sokak ötede." diye bağırdı . "Adelaide!" diye bağırdı. beyazlar içinde ve elinde kafesle. İçini çekti. Duyduğu karmakarışık sesler onu şaşırttı. Kafesi yemek masasının üstüne koymuştu. "Okulda." Sonra. "Pepe evde mi?" diye sordu. o çirkin ve münakaşacı karılarını. "Ne oluyor orada?" "Gel de gör ne harika bir şey olduğunu." dedi. Ustalığı ve dolambaçsız davranışları nedeniyle. Oturma odasının kapışım açtığında evin önünde bir kalabalık buldu. Sonra kapıya yığılan kalabalığa sinirlenerek ekledi: "Ama şunlar oturma odasını tribüne çevirmeden getir onu içeri. Kalabalığın orta yerinde Balthazar. "Son derece güzel." Sonra. Yüzü ışıldayarak Balthazar'ı karşıladı. Jose Montiel uyurken o da gözleri odanın loşluğuna dikili. Ama zenginlerin yanında hiç rahat hissetmezdi kendini. Dışarı çıkıp olanı biteni görebilmek için alkolle acele acele siliniyordu. "Montiel banyo yapıyor." dedi Jose Montiel'in karısı. Aslında Jose Montiel göründüğü kadar zengin değildi ama öyle olmak için her şeyi yapabilecek yapıdaydı. Onları." Balthazar Jose Montiel'in evine yabancı değildi.

Balthazar sanki o içerdeyken biri banyo kapısını açmış gibi bir duyguya kapıldı. Ergin olmayan biriyle sözleşme yapmak ancak senin aklına gelirdi." diye yanıtladı Balthazar." dedi Balthazar. "Pepe!" diye haykırdı. "Buraya gel. "Ama işe girişmeden önce bana danışmalıydın. havlusu boynuna sarılmış bir halde." dedi. "Cevap ver bana." dedi." dedi Jose Montiel. "Montiel." Balthazar'ın sırtını okşayarak açıkladı." diye fısıldadı karısı." Çocuk bir şey söylemeden dudağını ısırdı. Bakmadan tutup kaldırdığı kafesi Balthazar'a verdi. "Hemen al götür şunu ve satabildiğine satmaya çalış. Jose Montiel İç çamaşırlarıyla yatak odasından çıktı. rica ederim benimle tartışma. yatak odasının penceresinde göründü." O anda hiçbir şey olmadı ama. Jose Montiel onu saçlarından kavrayıp gözlerine bakmaya zorladı. Jose Montiel. "Daha gelmedi." Konuşurken yüzü eski huzuruna kavuştu. "Neymiş o?" "Pepe'nin kafesi. şişman ve kıllı. On iki yaşlarındaydı. annesinin kıvrık kirpiklerini almıştı ve onun gibi sessizce dokunaklı bir görünümü vardı. "Kimin?" "Pepe'nin. Montiel'in karısı şaşkın şaşkın baktı ona." diye fısıldadı karısı. Sonra Jose Montiel'e dönerek ekledi: "Pepe ısmarladı onu. kıpırtısızca. "Her şeyden önce. .karısı. "Çok üzgünüm Balthazar. "Bunu sen mi ısmarladın?" Çocuk başım önüne eğdi. Jose Montiel çocuğu bıraktı ve öfkeyle Balthazar'a döndü. Pepe kapıda göründü.

"Ne de olsa onun için yaptım bunu." dedi Jose Montiel tatlılıkla. "Oyuncağım al götür buradan. "Al kafesini evine götür ve aptallık etme. O saatte Balthazar’ın evinde Ursula çok eski bir şarkı söyleyerek soğan doğruyordu. Saat nerdeyse dört olmuştu."Doktor bana öfkelenmeyi yasakladı. "Kaldırma onu. "Onu özellikle Pepe için bir armağan olarak yaptım. Sonra." dedi Balthazar." diye üsteledi Jose Montiel." Jose Montiel onun ardından oturma odasına yürüdü. "Sersem!" diye bağırıyordu. Orospu çocuğu!" ." diye buyurdu kadın çocuğa. "Balthazar." "Önemi yok." dedi. Bana en son gereken." "Geri ver onu. ciğeri beş para etmez birinin evimde emirler vermesi. Tek damla yaş dökmem işti." diyordu yolunu keserek. Çocuk ayağa sıçradı. Balthazar kuduz bir hayvanın can çekişmesini izler gibi izliyordu çocuğu. Gülümseyerek çocuğa yaklaştı ve kafesi ona uzattı. "Sende kalsın. Rengi uçmuş. sonra da üstüne tuzla limon bas ki doya doya küplere binebilsin." Annesi bileklerinden tutarken çocuk gözyaşı dökmeden haykırıp duruyordu. Annesi oğlunu yatıştırmaya çalışırken Jose Montiel umursamadan baktı ona. Sana tek kuruş ödemeye niyetim yok." Balthazar elinde kafesle kararsız bir tavırla kendisine bakana kadar çocuk gözlerini bile kırpmadan kıpırtısız kalmıştı. "Pepe. "Aptallık etme Balthazar. Para istemeyi düşünmemiştim." Balthazar kapıyı tıkayan seyirciler arasından kendine yol açmaya çalışırken Jose Montiel oturma odasının ortasında bağırıyordu. gırtlağından köpek hırıltısına benzer bir ses çıkardı ve haykırarak kendini yere attı. Sonra Jose Montiel'e döndü." dedi Balthazar. gözleri kızarmaya başlamıştı. "Bırak kafasını yere vurup kırsın. nerdeyse kendi boyundaki kafesi kucakladı ve ne söyleyeceğim bilemeden tellerin arasından Balthazar'a baktı. "Kendi haline bırak onu." dedi Balthazar. "Sana onu alıp götürmeni söylemiştim.

Herkes Balthazar’ın sağlığına. O ana kadar. O kadar çok para harcamıştı ki saatini rehin bırakıp ertesi gün ödemek vaadiyle borç almıştı. Chepe Montiel'den böyle bir para yığını koparmayı beceren tek kişi sensin. bütün bunların pek çok kimse için belli bir önem taşıdığını fark ederek biraz heyecanlandı. "Sana bir sayı." dedi birisi. her zamankinden daha iyi bir kafes yapmış olduğunu. "Sana elli peso verdiler ha?" "Altmış. servetine ve zenginlerin ölümüne içti. Bunu kutlamamız gerek. Biri ona kocasının bilardo salonunda. Bir dakika sonra sokağın ortasında boylu boyunca uzanmış yatarken ayakkabılarının çıkarılmakta olduğunu fark etti ama yaşamının en mutlu düşünü terk etmek istemedi. MONTIEL'IN DUL KARISI Jose Montiel öldüğünde dul karısı dışında herkes öcünün alındığını hissetti. üstü soğan dilimleriyle örtülü bir tabak kızarmış etle beklemişti. ta ki altmış milyon pesosu olana dek. "Hepsi hasta. Nerdeyse gece yarısı olup yatmaya gittiğinde." diyordu körkütük sarhoş bir halde." dedi Balthazar. "Mr.Bilardo salonunda Balthazar alkışlarla karşılandı. Balthazar her biri dört sandalyeli küçük masaları ve çevresinde yağmurkuşlarının dolaştığı bir açık hava dans pisti olan aydınlık bir odadaydı." İki saat boyunca aralıksız çalan otomatik pikaba para koyup durdu. Sinekkaydı . "Zenginler ölüp gitmeden onlara satmak için bir sürü şey yapmamız gerek. sonra da bir milyon kafeslik bir projeden söz etmeye başladı. ama yemek zamanı gelince onu bilardo salonunda yalnız bırakıp gittiler. Yüzü ruj lekeleriyle kaplıydı ve bir adım daha atacak hali kalmadığı için aynı yatakta iki kadınla birden yatmak istediğini düşünüyordu. hepsi ölüp gidecek. şansına. Öyle berbat bir durumdalar ki artık öfkelenemiyorlar bile. Sabah saat beşteki ayine giderken oradan geçen kadınlar." Ona bir bira ısmarladılar ve Balthazar da herkese ısmarlayarak karşılık verdi. Ömründe ilk kez dışarıda içtiği için karanlık basarken adamakıllı sarhoş olmuştu ve her biri altmış pesodan bin kafeslik müthiş bir projeden söz ediyordu. Ama sonra. ölü olduğunu sanarak ona bakma cesaretini bulamadılar. ama onun gerçekten öldüğüne herkesin inanması için birkaç saat geçmesi gerekti. çünkü Balthazar o güne dek hiç sarhoş olmamıştı. mutluluktan çıldırmış bir halde herkese bira ısmarladığını söylediyse de Ursula buna inanmadı. Ursula onu sekize kadar. Pek çok kişi bunaltıcı odada kenarları kavun gibi yuvarlaklaştırılmış sarı bir tabuta yastıklar ve keten çarşaflarla birlikte tıkıştırılmış cesedi gördükten sonra bile kuşkulanmaya devam etti. onu ağlayıp durmasın diye Jose Montiel'in oğluna vermek zorunda kaldığım ve bunların hiçbirinin özellikle önemli olmadığım düşünmüştü.

Ama karısı aynı zamanda bütün kasabanın cenazeye geleceğini ve çiçeklerin eve sığmayacağını da ummuştu. Kocasının bedenini evden çıkarmalarından üç gün sonra gözyaşları arasında kendini toparlaması gerektiğini anladı. telgrafhanenin mürekkebim bolca harcayarak ayakta yazdıkları ve yirmi dolar tutacak kelimeleri bulana kadar pek çok telgraf formunu yırtıp attıkları anlaşılabiliyordu. iki kızı da Paris'ten üçer sayfalık telgraflar gönderdiler. altmış iki yaşında. doktorun yasaklamış olduğu bir öfke nöbeti sonucunda öldü. Definden sonra dul karısı dışında herkese inanılmaz görünen tek şey Jose MontieFin doğal bir ölümle ölmüş olmasıydı. Bu telgrafları. Jose Montiel 1951 yılının 2 Ağustos'unda. çelenkler de yalnız belediyeden gönderilenlerdi. Kasayı dinamitlemek zorunda kalmışlardı. hamağında. dul karısı onun çağdaş bir aziz gibi. ama yeni yaşamının yönünü kestiremedi. Oysa yalnızca kendi partisinin ve dini cemiyetinin üyeleri geldi cenazeye. O gün ölümü çağırmak için yoğun bir çaba harcadı ama çağrışım yanıtlayan olmadı. Kasanın avluya. Belediye başkanı soruna el koydu. boş inançlarla yaralanmış. onu mutlu eden adamın başının yaslanmış olduğu yastığın üzerinde ağlarken. Yalnızca birkaç ayrıntıda yanılmıştı. Tüm kasabanın onun ölü rolü yapmadığına ikna olabilmesi için tabutun kapağının vidalanıp gösterişli aile mezarına defnedilmesi gerekti. Bardağı taşıran son damla bu. Beş yıl silahların patlamasına son versin diye Tanrı'ya yalvarayım. Tam uykuya dalarken müthiş bir patlama evi temelinden sarstı. Hiçbiri dönmeyi vaat etmiyordu. sonra da evimde silah patlattıkları için onlara teşekkür etmek zorunda kalayım. diye düşünüyordu. Jose Montiel'in kendisiyle birlikte mezara götürdüğü sayısız gizden biri de kasanın şifresiydi. gerçekle hiçbir zaman doğrudan ilişkisi olmamıştı. öğleden sonra saat ikide. Chepe Montiel'in ta kendisiydi bu. yalnızca elinde binici kırbacı yerine bir haç vardı. Her pazar saat sekizdeki ayinde hazır bulunan Mr. Herkes onun bir pusuya düşürülüp sırtımdan vurulmasını beklerken. Bu dünya hakkında daha fazla bir şey bilmek istemiyorum. En baştan başlamak zorundaydı. Almanya'da görevli bulunduğu konsolosluktan. O gece.tıraşı. duvarın dibine konmasını emretti ve iki polis tüfeklerini kilide doğrultup ateş ettiler. İçtendi bu kırılgan kadın. . yirmi yaşındayken anne ve babasının isteğiyle. Artık hep eve kapanacağım. Dul kadın bütün sabah belediye başkanının bağırarak art arda verdiği emirlerle boğuk patlamaları duydu yatak odasından. Montiel'in dul karısı ilk kez küskünlüğü tattı. beyaz giysileri ve rugan ayakkabılarıyla öyle iyi görünüyordu ki o andaki kadar canlı görünmemişti hiç. diye düşündü. on metreden daha yakından görmesine izin verdikleri tek taliple evlenmiş olduğundan. Sanki beni de Jose MontiePle aynı tabuta koymuşlar gibi. acı çekmeden ve günah çıkarmış yaşlı bir adam olarak yatağında ölüşünü göreceğinden emindi. Oğlu.

" "Bugün ya da yarın açmaz. "Yalnızca kururken." dedi." Mr. "Başımıza gelen bütün belalardan sonra bir tek sizin eve şemsiyeniz açıkken girmeniz kalmıştı zaten. Batak yağmurlarıyla ekim ayı bitmek bilmiyordu ve kadın Jose Montiel'in karmakarışık. "O günü havada kalan şeylerden birkaçım toparlamak için kullanabilirdi. uçsuz bucaksız topraklarının. Onu o günlerde yoklamaya gelenlerin kadının çıldırmış olduğuna hükmetmeleri için pek çok neden vardı. Parlak derili yaşlı bir zenciydi. Bir gün gözleri çok fazla ağlamaktan kızarmış ve şişmiş bir halde Mr.Montiel'in dul karısı derin derin içini çekti. "Bunca felaket yetmezmiş gibi bir de bu kış." diye mırıldandı tırnaklarını kemirerek. Dul kadın kocasının ölümünden beri ilk kez pencereyi açtı. ölenlere acıyarak ve Tanrı' nın pazar günü dinlenmemiş olsaydı dünyayı doğru dürüst tamamlamaya zaman bulabilmiş olacağım düşünerek geçirmişti." dedi Mr. Evin bütün süslerini kaldırdı. Carmichael çiftliğin yönetimini üstlenmişti. "Dün gece ayaklarımdaki şişler uyutmadı beni. Jose Montiel'in cenaze törenine tanık olmamak için kapılarım açmamış olan suskun evlere baktı ve kendini alabildiğine çaresiz hissetti. Oysa aklı hiç o zamankinden berrak olmamıştı. kocasından ona kalan ve hiçbir zaman kavrayamayacağı sonsuz sayıda yükümlülüğün verdiği bir çaresizlikti bu. Carmichael. "Hava sanki bir daha hiç açmayacakmış gibi. Issız küçük meydana." dedi hıçkırarak. beyazlar giymiş. mobilyaları yas renkleriyle örttürdü ve merhumun duvarlarda asılı portrelerinin üzerine cenaze kurdeleleri taktı." Kadın Mr. Tırnaklarının. Carmichael'in eve açık bir şemsiyeyle girdiğini fark etti. Siyasi katliamın başlamasından önceki günlerden beri hüzünlü ekim sabahlarını odasındaki pencerenin önünde. Cenazeden sonraki iki ay içinde tırnaklarını yeme alışkanlığını edinmişti. "Ne de olsa sonsuza dek . Carmichael. Carmichael'in ayaklarının hava tahminlerine güvenirdi." dedi ona. Ailenin eski ve gayretli bir dostu olan Mr. "Bu dünyada her şey ters. görkemli çiftliğinde yönünü kestiremeden sürüklenirken kendini kaybolmuş hissediyordu. Carmichael şemsiyeyi köşeye bıraktı. ayaklarındaki ağrılı şişleri sıkmasın diye bir bıçakla ayakkabılarına yarıklar açmıştı." derdi hep. Montiel'in dul karısı sonunda kocasının öldüğüne ilişkin somut gerçekle yüz yüze kalınca evi çekip çevirmek için yatak odasından çıktı. "O şemsiyeyi kapatın Mr.

"Başımın etini yiyip durma da mutfağına git. Gerçekte Montiel'in işi yoksulları öldürmek değil zenginleri uzaklaştırmaktı. Ülkenin tarihinde hiç kimse o kadar kısa bir sürede bu kadar zengin olmamıştı. Belediye başkam kapılarım kurşunlarla kalbura çevirip onlara kasabayı terk etmeleri için yirmi dört saat verdikten soma Jose Montiel hepsinin topraklarım ve sığırlarını kendi koyduğu bir fiyattan satın alıyordu." diye geçiştiriyordu onu. "Bu kadar aptal olma. zorba bir polis çavuşu olan yeni belediye başkam muhalefeti yok etme yolunda özel bir talimatla geldiğinde görmüşlerdi. Montiel'in dul karısı umutsuzluk içinde kendini yiyip bitirirken Mr." O günlerde çok meşgul olan Jose Montiel de yüzüne bile bakmadan. Polis yoksulları kasaba meydanında vurup öldürmüştü. "Budalalık etme. Jose Montiel belediye başkanıyla birlikte günlerce boğucu yazıhanesine kapanıp katliamı planlarken karısı da ölenlere acıyıp durmuştu. yoksa kasabada tek canlı bırakmayacak. Böylece." diyordu." diyordu karısı. Şişmanlara özgü sakin yapısı hiçbir zaman en ufak bir tedirginlik uyandırmamış olan o alçakgönüllü işadamı. Ama bu çirkin zenginliğin keyfini altı yıl bile çıkaracak kadar yaşamamıştı. o zaman böyle karardık düşünceler beslemek için somut bir nedeni olmasıydı. Belediye başkam yazıhaneden çıkıp gidince kocasının yolunu kesip.yoksullar olarak ikiye ayırmıştı. oğluna Almanya'da konsoloslukta bir iş bulmuş ve kendini imparatorluğunu sağlamlaştırmaya adamıştı. Jose Montiel elektrik lambaları ve yapay mermerden meleklerle süslenmiş mezarında altı yıllık cinayet ve baskının cezasını çekiyordu. İlk kez ayakkabı giydiğini." diyordu. Diktatörlüğü ilk belediye başkam kasabaya geldiğinde Jose Montiel yaşamının yarışım pirinç değirmeninin önünde iç çamaşırlarıyla oturarak geçirmiş ketum bir partizandı. "Hükümetteki nüfuzunu kullanıp şu hayvanı uzaklaştır buradan. Kızlarım Paris'e göndermiş." Ve artık gülümsemeye bile zamanı olmayan Jose Montiel onu bir yana itip. Zenginlere ise kasabayı terk etmeleri için yirmi dört saatlik bir süre tanınmıştı. Jose Montiel onun gizli ihbarcısı olarak başlamıştı işe. Bir ara şanslı ve dindar bir adam olarak belli bir ün yapmıştı. Bu hızla. Yıldırma yoluyla yerel ticareti tekeline alan Jose Montiel'in verdiği gözdağı ortadan kalkınca kasaba öç almaya başlamıştı. düşmanlarım zenginler ve .dinlenecek zamanı vardı. Ölümünün birinci yıldönümünden soma dul karısı merdivenlerin gıcırdadığını yalnız kötü haber geldiğinde duyar oldu. Karanlık basarken biri . Carmichael de geminin batmasını engellemeye çalışıyordu. ballar peteklerinde bozuluyor ve peynirhanenin karanlık dolaplarındaki peynir yalnızca kurtları semirtiyordu. İşler iyi gitmiyordu. çünkü piyangoyu kazanırsa kiliseye Aziz Joseph'in gerçek boyda bir tasvirini armağan etmeye söz vermiş ve iki hafta sonra dolgun bir ikramiye kazanınca sözünü tutmuştu. "Başka bir yerde açlıktan ölüp gitmesinler diye onlara yardım edeyim derken kendini mahvedeceksin. bir yıldan az zamanda muhalefet yok edilmiş ve Jose Montiel kasabanın en güçlü ve varlıklı adamı olmuştu. "O adam bir katil. onlar da sana hiçbir zaman teşekkür etmeyecek. Hiç gelmeyen müşterileri bekleye bekleye avluda dizili testilerdeki süt ekşiyor." Kocasının ölümünden sonra beliren tek fark.

" Bunu okurken Montiel'in dul karısı iki yıldır ilk kez gülümsedi." Kızları ona sırayla yazıyorlardı. İsterseniz size gerekli her şeyi alın ve bırakın huzur içinde öleyim. Carmichael dul kadının yatak odasına çıkıp ona iflas ettiğini söylemek zorunda kaldı. Sizin mutlu olduğunuzu bildiğim sürece ben de mutluyum. Sonra komodinin çekmecesinden bir makas. bir kutu yara bandı." dedi kadın." diyordu onlara. Mektubun sonuna kızlarınınkinden farklı bir yazıyla şunlar eklenmişti: "Düşünün bir kere! En iri ve en güzel karanfili domuzun kıçına koyarlar." Artık eve kimse gelmiyordu. Montiel'in dul karısı yalnızca küskünlükle besleniyordu. Evin ışıklarım söndürmeden yatak odasına çıktı ve yatağa uzanmadan önce vantilatörü duvara doğru çevirdi. İnsanların politik nedenlerle öldürüldüğü vahşi bir ülkede yaşamamıza olanak yok. Sonunda Jose Montiel'in oğlu vurulmaktan korktuğu için dönmeye cesaret edemediğini açıkça yazdı. Ardından dua etmeye başladı. Sen daha mezarında soğumadan herkes sırt çevirdi bile bizden. "Oranın havası ise bizim için iyi değil. Sonra başı . hatta dul kadının sağlığına ilişkin birkaç kişisel yorumda bulunmaktan da geri durmamıştı." Salıncaklı sandalyesinde tırnaklarım kemirerek kıpırtısız otururken. "Uygarlık bu işte. "Dün elli ineklik bir sürüyü götürdüler." diyorlardı. Hep kaçamak yanıtlar alıyordu. "Mahvolmuş bir kasaba bu. O zaman Mr. ama ikinci muammada tespihi sol eline aktardı çünkü yara bandı boncukları hissetmesine engel oluyordu. "Kadirbilmez bir kasaba bu. eve hiç şemsiyesi kapalı girmeyen inatçı Mr. Bir an uzaklardan gök gürültüsünün titreşimlerini duydu. "Yine haydutlar.gelirdi hep." derdi. Mektupları her zaman keyifliydi ve insan onların iyi aydınlatılmış sıcak yerlerde yazılmış olduklarım ve kızların düşünmek için durmadıklarında birçok aynada kendi yansımalarını seyrettiklerini görür gibi oluyordu." O andan sonra dünyayla bağlantısı yalnızca her ayın sonunda kızlarına yazdığı mektuplar oldu. Mr. bir de tespih çıkardı ve sağ başparmağının kemirilmekten yara olan tırnağını sardı. "Peynirler ve sinekler burama gelmişti artık. Bir defasında kızları ona Paris'in kasap dükkanlarını yazmışlardı. Yağmurun hiç dinmediği o bitmek tükenmek bilmeyen aylar boyunca gördüğü tek insan. İşler iyiye gitmiyordu. Carmichael'di. Oralarda öldürülen pembe domuzların bütün olarak çiçeklerle süslenip kapı ağızlarına asıldığını anlatıyorlardı. Onlar da dönmek istemiyordu. "Hep orada kalın ve benim için tasalanmayın. Carmichael Jose Montiel'in oğluna birkaç mektup yazmıştı. "Sana söylemiştim Jose MontieL" diyordu kendi kendine konuşarak. "Böylesi daha iyi. Buraya gelip işleri devralmasının uygun olacağım belirtmiş." Montiel'in dul karısı mektupları okurken kendini daha iyi hissediyor ve her cümleyi başım sallayarak onaylıyordu.

Babasının dedesi Güney Amerika'ya yerleşmiş beyazların soyundandı. biraz da tellerindeki hasarın içinde uyandırdığı öfkeden. Charles'in yaptırdığı sarayı ziyaret etmek amacıyla zahmetli bir İspanya yolculuğu yapmıştı. Ama oraya vardığında belediye başkanının da. Sonra avluda. gömleksiz. "Kolunda yorgunluk başlayınca." Sıkıntı temmuzda başladı. süslü sapına dayanarak konuştu: "Bir şikayetim var. sıcaktan kızarmış yüzünü o yöne çevirdi. Tespihli eh yanına sarkmıştı. dokuz odalı kocaman bir evde yaşayan acılaşmış bir dul olan Rebecca. İki galerili. O anda kendi pencere telleri tarafından alaya alınmış olan kendi gururundan başkasını düşünmüyordu ve kafası yalnızca bununla meşgul olduğu için kendi evinin pencereleriyle belediye sarayının pencereleri arasındaki bağlantıyı bile kuramıyordu. Ne de yetkili makamın. Ama biraz sıcaktan. pencere tellerinin sanki sokaktan taşlanmış gibi yırtılmış olduklarını keşfettiği zaman. bir tomar pencere teli ve bir tornavidayla pencerenin kopuk tellerini onarmakla alçalışına tanık olmaktan utanç duydu. cam öylesine sıkkındı ki masanın üstünde eşi görülmemiş bir manzara oluşturan ölü kuşlar karşısında irkilecek zaman bulamadı. merdivenin tepesinden. Rebecca kirli ve dağınık odaya hızla daldığında gördüğü ilk şey masanın üstündeki bir yığın kuş ölüsü oldu. bir merdivenin tepesinde. yalnız yatak odasındakilerin değil evin geri kalan her yerindeki tellerin de yırtılmış olduğunu gördü. kıllı gövdesi ve kadına hayvansı gelen sağlamlığıyla. Ona sordu: "Ne zaman öleceğim?" Koca Ana başını kaldırdı. Sakıngan bir ciddiyetle kapının iki adım içerisine dikilip şemsiyesinin uzun. Kasvetli bir kayıtsızlıkla. Dul kadının belki de babasının dedesinden almış olduğu kuramsal bir yetki anlayışı vardı." Belediye başkanı. başparmaklarının arasında bit kıran Koca Ana'yı gördü. Bu tür bir anlayışla Rebecca öbür tellerin durumunu da keşfedince artık Argenida ile konuşmayı düşünmedi ve minik kadife çiçekli hasır şapkasını giyip saldırıyı belediye başkanına bildirmek üzere belediye sarayına gitti.göğsüne düştü ve uyuyakaldı. Daha sonra eşyaların yerlerini değiştirirken (uzun bir süredir Rebecca eşyaların yerlerim değiştirmek dışında bir şey yapmamıştı). parçalanmış teli . belediye sarayının kendisininkiler gibi yırtılmış olan pencere tellerini onarmakla meşgul olduğunu gördü. İlk keşfi yatak odasında yapmış ve kocasının ölümünden beri hizmetçisi ve sırdaşı olan Argenida'yla konuşması gerektiğini düşünmüştü. kucağında beyaz bir çarşaf ve tarakla. Dul kadının çalışma odasındaki beklenmedik varlığı karşısında hiçbir heyecan belirtisi göstermedi. Bağımsızlık Savaşı'nda Kralcılar safında çarpışmış ve sonraları yalnızca Sandefonso'da III.

" Belediye başkanı bir kez daha baktı kadına. çünkü kuşların telleri parçalayıp evlerin içinde ölmeleri sorunu üç gündür başımızda.sökmeyi sürdürdü ve yukarıdan sordu: "Sorun nedir?" "Mahallenin çocukları tellerimi parçaladılar. şeytanı üç kez görmüş olmasına karşın şimdiye dek yalnızca iki tane kuş ölüsü gördüğünü ve onlara hiç önem vermediğini söyleyerek insanlara teminat veriyordu. tüm kasabanın dedikodusunu evine taşıdığı halde ona kuşlardan söz etmemiş olan Argenida'ya bozulmuştu. çarşamba günü papaz evinin verandasında bulmuş ve "Şu kediler olmasa iyi olur. Bu çoğunluğun arasında Castaneda Montero Sunağı'ndaki Kutsal Ayin'in Muhterem Peder'i Anthony Isabel yoktu. gözlerini ondan ayırmadan. Eli kulağında bir ağustosun parlaklığından gözleri kamaşarak şemsiyesini açtı ve boğucu. Doksan dört yaşındaki bu yumuşak mahalle papazı. Sonra." diye düşünerek botunun ucuyla sokağa itmişti. Temmuz sonlarıydı ve kasabanın tarihinde hiç bu kadar sıcak görülmemişti. Evinin tüm yatak odalarının kuş ölüleriyle dolduğunu hayal ederek ürperdi. keskin kokusunun yayıldığı duygusuna kapıldı. küçük zarif kadife çiçeklerinden mat gümüş rengi ayakkabılarına kadar." diye onayladı belediye başkanı. . "Kuşlar ha!" diye haykırdı. sanki ömründe ilk kez görüyormuş gibi dikkatle inceledi. Onu. Kuşlar. çok ölçülü hareketlerle aşağıya indi ve yere ulaştığında bir elini kemerine dayayıp tornavidayla masayı işaret etti: "Çocuklar değil Sinyora. ağustos başlarında halkın çoğunluğu gergin bir merak içindeydi. ıssız caddede yürürken bütün evlerin yatak odalarından ölü kuşların güçlü. Biraz da. Ama kuşların ölümünden dehşete kapılan kasabalılar bunun farkına varmamışlardı." Belediye sarayından ayrıldığında Rebecca utanç içindeydi. Bu garip olay kasabanın faaliyetlerini ciddi biçimde etkilemediyse de. Öbürünü. "Dikkat etmemiş olmanız tuhaf doğrusu. Birinciyi." İşte o zaman kadın masanın üstündeki kuş ölüleriyle merdivenin tepesindeki adam ve kendi yatak odalarının parçalanmış telleri arasındaki bağlantıyı kurabildi. "Kuşlar ya. bir sah günü ayinden sonra kilisenin kutsal eşyalarının saklandığı odada bulmuş ve onun mahalledeki kedilerden biri tarafından oraya sürüklenmiş olduğunu düşünmüştü.

"Allah allah. Vaaz. Şeytanın beş duyudan herhangi biri aracılığıyla insan kalbine sızma yeteneği hakkında çarpıcı bir vaaz olabilir bu. ama aklı sürekli bulutların arasında gezen bir adam olarak kabul ediliyordu. İlahiyat Fakültesi'nde. yalnızca yetmiş yılı aşkın bir süre önce İlahiyat Fakültesinde olmakla kalmamış. yalnızca genel bir yaklaşımla "eski zamanların küçük ihtiyarları" diye adlandırdığı Yunan tiyatrosunu ve klasikleri tümüyle unutmuştu. ziyaret ettiği bir kasabanın parke döşeli meydanından geçerken. hiç nedensiz. günahkar kokular ve ölü kuşlardan oluşan şaşkın bir karmaşa belirdi. biraz yaşı nedeniyle. Aynı hafta. Sophocles'in aslından seçmeler okuyordu." diye düşündü. ama bunu bir karabasana mı yoksa şeytanın uykusunu altüst etmek için kullandığı yeni ve özgün bir numaraya mı hamledeceğini bilemedi. inceledi ve hayretle. şeytan ve koku alma duyusu aracılığıyla işlenebilecek günahlar üzerinde düşünürken. barışsever ve nazik. çünkü Peder Anthony Isabel. Sophocles'ten ilahiyat fakültesinde okumuş olduğu dörtlüğü ezbere söyleyivermişti. Papa'nın bir vekiliyle "eski zamanların küçük ihtiyarlan" hakkında uzun bir sohbete girişmişti. O andan başlayarak kasabada neler olup bittiğine dikkat etmeye başladı ama çok çarpık bir biçimde. Cuma gecesi hafif uykusu iç bulandırıcı bir kokuyla bölününce dehşet içinde uyandı. bu hafta bulduğum üçüncü kuş bu. Yağmur dindiğinde pencereden yorgun tarlaya. onu gözlerinin hizasına kaldırdı. Bu ona hep olurdu zaten. diye düşünüyordu. Yine de düşüncesinin çok uzak bir noktasında o deneyimler sinsice gizlenip kalmış olmalıydı. yeni yıkanmış öğle sonrasına bakmış ve birbirinden ayırt edemediği. doksanını geçtikten sonra da çok özel bir biçimde sürüp gitmişti. Belki otuz ya da kırk yıl sonra. gök gürültüsüz şiddetli bir sağanağın boşandığı çok aydınlık bir öğle sonrası. Kuşu küçücük ayaklarından yakaladığı zaman içinde bir şimşek çakmış gibi oldu. birinin geceleyin duyulan o kötü kokunun hafta boyunca toplanan kuşlardan geldiğini söylediğini duydu ve kafasında İncil'e özgü önlemler. biraz da şeytanı üç kez görmüş olduğuna (kasabalılara azıcık münasebetsiz görünüyordu bu) yemin ettiği için cemaati tarafından iyi. Kokuyu ilk duyan o oldu. Bütün çevresini kokladı ve bu olayın bir vaaza konu olabileceğini düşünerek yatağında dönüp durdu. yağmursuz bir öğle sonrası. Kuşlarla ilgili birşeyler olduğunu sezinlediği zaman bile bunun bir vaazı hak edecek kadar önemli olduğuna inanmamıştı. Ertesi gün ayinden önce verandada dolaşırken ilk kez birinin kuş ölülerinden söz ettiğini duydu. evirip çevirdi.Ama cuma günü tren istasyonuna vardığında oturmak için seçtiği bankın üstünde üçüncü bir kuş ölüsü buldu. Vekil kendi icadı olduklarını iddia ettiği ve yollar sonra çapraz bulmaca adıyla popüler olan birtakım karmaşık bulmacalardan . Öyle ki pazar günü yardımseverlik üstüne kendisinin de pek iyi anlayamadığı uzun bir vaazı önceden tasarlamadan oracıkta uydurmak zorunda kaldı ve şeytanla beş duyu arasındaki ilişkileri tümüyle unuttu gitti.

Engelli metafizik yollarında dolaşmaktan hoşlanırdı. belirgin. minber için ise fazlaca yatıştırıcı busesi vardı. hava çok sıcak değilken yeryüzünde mutluluğa ulaşmanın mümkün olduğunu düşünür ve bu fikir kafasını biraz karıştırırdı. Ve eğer o ana dek. onun pek berrak bir biçimde algılayamadığı bir şeydi. konuşkan.bir zamana rastladığım düşünüyordu. O andan beri onunla ilgilenmemeye başlamışlardı ki bu da. sakin hareketleri ve sohbet için yeterince. dua kitabındaki harfleri hala gözlüksüz seçebilmesine karşın. O yılın Noel'inde bir mektup almıştı. Her zaman düzenli alışkanlıkların adamı olmuştu. Ancak. Cemaatinin modern adetler yüzünden inancım yitirdiğini düşünüyordu yalnızca. Ufak tefek ve silikti. Saat tam on ikide bir oğlan. Öğle yemeğine kadar yatak odasında kalıp. çadır bezinden bir sandalyeye gelişigüzel yerleşerek hayal kurardı. sokağa uzanan bir verandası ile çalışma ve yatak odaları olarak kullanılan iki odası olan. Bu görüşme onun Yunan klasiklerine duyduğu eski. Tepside bir parça yukkayla . içten sevginin bir anda yeniden canlanmasına olanak vermişti. paçaları bileklerinde bağlanmış uzun pantolonundan başka bir şey olmadan. Her sabah odasında. yerine daha genç bir papazın atanması çoktan istenmiş bulunuyordu. gözleri kapalı ve kasları gerilmiş olarak otururken yaptığı buydu. bu yüzden de insanların onun söylediklerine pek az inandığım bilmesine ve gördükleri hakkında konuştuğunda pek de inandırıcı olmadığının kendisinin de farkında olmasına karşın. pencereleri telsiz. bu defa onu piskopos yapacaklardı.hoşlanan. 1885 Savaşı'ndan çok önce kendini kasabaya kapatmıştı ve kuşların yatak odalarında ölmeye başladıkları sırada. cüretkar yorumları ve safça vaazlarından kaynaklanan sağlam bir üne kavuşmuş olmasaydı. bu yüzden son birkaç gündür istasyondaki bankın üstündeki kuş ölüsünü fark edilir derecede sık düşünüyordu. abartılı düş gücü. içinde her gün aynı şeylerin bulunduğu bölmeli bir tepsiyle koridordan geçip odaya girerdi. Belki de kafasının pek berrak olmadığı anlarda. Haftada iki kez günah çıkartma hücresinde oturuyordu ama yıllardır hiç kimse günah çıkartmaya gelmiyordu. şeytanın ölmüş olduğunu keşfetmek onun için bir sürpriz olacaktı. kolay etkilenen. yaşlı bir adamdı. Yalnız son beş yıldır değil. Ayinler dışında hiçbir şey yapmıyordu. üstünde çapraz dokuma kumaştan. Kiliseden on adım ötede. düşünmekte ne derin bir inceliğe ulaştığının ve en az üç yıldır. küçük bir evde yaşıyordu. ilk iki kuşu bulduğu o olağanüstü anlarda da. kapısı aralık. Ama o. sağlam kemikleri. Ancak. şeytanı üç kez görmesinin çok uygun. düşünceye daldığı anlarda artık hiçbir şey düşünmediğinin kendisi bile farkında değildi. bulduğu üçüncü kuş biraz canlanır gibi olmuştu. özellikle şeytanı gördüğünü iddia ettiği zaman.

tabakları ya da çatalı bıçağı kullanmadan. yiyecekleri tepsiden almadan. Dul kadın o anda düşünmüş olsaydı papazın kasabada yaşadığı otuz yıl boyunca onun evinde hiçbir zaman beş dakikadan fazla kalmamış olduğunu anımsardı." dedi peder. Bir cumartesi günü ölü kuşların düşmeye başlamasından dokuz gün sonra Sunağın Kutsal Ayini'nin Peder Anthony Isabel'i istasyona giderken. Kapıda vantilatörün uğultusunu bastıran vuruşu duyunca. öbürlerinin tersine bu kuşun kurtarılabileceğini fark etti. Ama gerçekte papazdı bunu yapan. kızarmış muz ya da mısır unundan bir kekle. Kadın kapıyı açmadan önce. Kuşların. kadın da öğle uykusuna yatmak üzere korsesini çözmekteydi. Oturma odasındaki süs bolluğu arasında. nerdeyse ilkel bir hale gelmişti. ama papaz ayak sesleri koridorda duyulmaz oluncaya dek gözlerini açmazdı. İki gündür bu odaya hiç kuş girmemişti. beyaz pilav. sessizce durduğunu gördü. gözleri kapalı. sinirlerini ayağa kaldıran istilası sürdükçe teli onartmanın gereksiz bir masraf olacağım düşünüyordu. Papaz orada beş dakikadan fazla kalmadı. Birkaç aydır bu yoldan yürüyor ve yürürken şeytanın kendisine son göründüğü zaman uydurmuş olduğu duayı mırıldanıyordu. yalnızca çorbasını içtiği kaşıkla yiyordu öğle yemeğini. Yatak odasında olan dul kadın kapıya vurulduğunu duyunca bakışlarını içgüdüsel olarak penceredeki tellere çevirdi. tam Rebecca'nın evinin önünde ayaklarının dibine bir kuş ölüsü düştü. avuçlarında bir kuşla. sonra mobilya ve süs eşyalarıyla tıklım tıklım dolu olan oturma odasından geçti ve kapıyı açmadan önce tellerin arasından Peder Anthony Isabel'in. O sıralarda alışkanlıkları daha az karmaşık. Kafasında patlayan bir sezgi parıltısıyla. Sunağın Kutsal Ayini'nin Peder Anthony hiç tadına bakmamış olduğu birkaç mercimek olurdu. Onu avuçlarına alıp Rebecca'nın kapısını çaldığı anda.kemik suyu. Rebecca görüşmeyi kısa kesenin kendisi olduğunu düşünüyordu. Ve kapıyı açtığında Rebecca korkudan yığılıp kalacağını sandı. tel kapıyı açtı. "Ona biraz su verip bir tabağın altına koyarsak eminim iyileşir. soğansız pişirilmiş et. Çadır bezi sandalyesinden kımıldamadan. O saatte kimin onu rahatsız edebileceğini merak etmek bile gelmedi aklına. herkesin bildiği gibi . koridor boyunca dümdüz ve dimdik yürüdü. Daha sonra kalkıyor. Korsesini yeniden kopçaladı. başına biraz su çarpıp kare şeklinde iri yamalarla beneklenmiş beyaz papaz cüppesini giyerek tam kasabalıların öğle uykusuna yattıkları saatte istasyona gidiyordu. Argenida'nın koridorun ucundaki yatak odasında öğle uykusuna yatmış olduğunu sabırsızlanarak anımsadı. Oğlan tepsiyi papazın oturduğu sandalyenin yanına koyardı. Ama tel hala yırtıktı. oysa gerçekte geceleri bile normal uyuyamazdı o. Bu nedenle kasabada papazın öğle uykusunu öğle yemeğinden önce yaptığı (ki bu son derece saçma görünen bir şeydi) sanılırdı.

ister tarih olsun ister efsane. Dahası. Ama Rebecca. Dul kadın da anımsamadı onu. "Bir hayvanın yaşamı. çünkü evin tek sakini olan bu kadın hiçbir zaman dindarlık belirtileri göstermemiş ve yılda yalnızca bir kez günah çıkarıp Peder onu kocasının şaşırtıcı ölümüne ilişkin sorularla sıkıştırmaya çalıştığında her zaman kaçamak yanıtlar vermişti. Papazla ilgilenmeden kuşu aldı. Sonra hayvanı tiksintiyle sıkıp tabağın altına . dikkatsizlik ve hayvanın yaşamına ilişkin mutlak bir ilgisizlik gözledi. Dul kadın gözkapaklarını bir sabırsızlık ve düşmanlık havasıyla kaldırdı. "Kuşları sevmiyorsunuz." dedi Peder avunmaz bir tavırla." "Pek çoğu öldü." dedi Peder. Rebecca yine hızla oturma odasına girdiği zaman Peder Anthony Isabel'in." dedi yumuşak fakat kesin bir tavırla. Sesinin değişmeyen tonunda epey ustalık olduğunu düşünebilirdi insan. Peder'in piskoposluk sarayına kesinlikle ulaşmamış olduğunu düşündüğü bir efsane (ya da hikaye) vardı Rebecca'nın ailesi hakkında. Peder onun hareketlerinde dine saygısızlık. gerçek şuydu ki Peder Anthony Isabel bu evde kendini rahat hissetmiyordu." dedi. onu dehşete düşüren bir dalgınlık içinde salıncaklı sandalyede oturduğunu gördü. Oysa dul kadının. henüz çıkarmış olduğu ve hala sıcaklığını taşıyan tozlukların üstüne yüzüstü yığıldığı andan beri huzura kavuşamamış olan bu evin garip rutubetini hissetti. bir defasında piskoposun bu kasabadaki bir akrabasını ziyaret etmekten kaçındığı için bu yüzyılda buraya gelmemiş olduğuna yemin etmişti. "Ama evlerimizde ölmeye başladıklarından beri nefret ediyorum onlardan. Oymalı tahtadan çok rahat bir salıncaklı sandalyeye oturup dul kadının dönmesini beklerken. "Tanrı'nın gözünde bir insanınki kadar değerlidir. "Bir zamanlar severdim onları. tokaların ve mahmuzların şakırtısı arasında. Peder minbere çıkıp da şeytanın kendisine üç kez görünmesi hakkında konuştuğundan beri onun sözlerine inanmamaya alışmıştı. "Hepsi. aile sevgisinden yoksun olduğuna inandığı bir kuzeni olan Albay Aureliano Buendia.uzaktan da olsa piskoposla akrabalığı olan ev sahibesinin şehvetli ruhu kendini açıkça belli ediyormuş gibi geliyordu papaza." dedi dul kadın. bu kendisinin sorumlu olmadığı rastlantısal bir durumdu. Her neyse. bardaktaki suya sokup çıkardı ve sonra silkeledi. Eğer Peder şimdi buradaysa ve can çekişen bir kuşu yıkamak için kadının ona bir bardak su getirmesini bekliyorsa." Bunu söylerken Jose Arcadio Buendia'yı anımsamadı. papaz yirmi yılı aşkın bir süre önce bir tabancanın patlayıp da albayın ve kendi karısının kuzeni olan Jose Arcadio Buendia'nın.

koyarken ekledi: "Eğer tellerimi yırtmasalardı bu bile sıkmazdı canımı." Papaz böyle bir katı yürekliliğe hiç rastlamamış olduğunu düşündü. Bir an sonra, minik, savunmasız bedeni avuçlarında tutarken onun artık soluk almadığım fark etti. O zaman her şeyi unuttu evin rutubetini, şehveti, Jose Arcadio Buendia'nın bedenindeki dayanılmaz barut kokusunu ve onu hafta başından beri kuşatan müthiş gerçeğin bilincine vardı. Oracıkta, dul kadın onun tehditkar bir tavırla ve elinde ölü bir kuşla evden gidişini izlerken, papaz kasabanın üstüne bir ölü kuş yağmurunun inmekte olduğu ve mutluluğu hava sıcak değilken tatmış biri olan kendisinin, yani Tanrı'nın seçilmiş elçisinin, İncil'in son faslını tümüyle unutmuş bulunduğu yolunda olağanüstü bir vahiyle sarsıldı. O gün her zamanki gibi istasyona gitti ama hareketlerinin tam olarak bilincinde değildi. Dünyada birşeylerin olup bittiğini hayal meyal seziyordu ama kafasının karıştığım, sersemlediğini, yaşadığı ana gücünün yetmediğini de hissediyordu, istasyondaki banka oturup İncil'in son faslında bir ölü kuş yağmuru olup olmadığım anımsamaya çalıştı ama bunu tümüyle unutmuştu. Birden Rebecca'nın evinde oyalanmasının ona treni kaçırttığını düşündü ve başım tozlu, kırık camın üstünden uzatıp baktığında bilet gişesindeki saatin daha bire yirmi kalayı gösterdiğini gördü. Banka döndüğünde boğulacak gibi hissediyordu kendini. O anda o günün cumartesi olduğunu anımsadı. Bir süre, kendi içindeki karanlık siste , kaybolmuş gibi, örülmüş palmiyeden yelpazesini salladı durdu. Sonra cüppesinin düğmelerini, botlarının düğmelerini ve uzun, sıcacık papaz pantolonunu düşünüp sıkıldı ve ömründe sıcaktan hiç bu kadar bunalmamış olduğunu fark ederek dehşete kapıldı. Oturduğu banktan kalkmadan cüppesinin yaka düğmesini açtı, kolundan mendilini çıkarıp kızarmış yüzünü sildi. Bu arada dokunaklı bir uyanışla belki de bir yersarsıntısı sürecine tanık olduğunu düşündü. Bir yerde okumuştu bunu. Ama gökyüzü berraktı; tüm kuşların gizemli bir biçimde yok olup gittiği saydam, masmavi bir gökyüzüydü. Peder, rengi ve saydamlığı fark etmişti ama ölü kuşları bir an için unutmuştu. Şimdi başka bir şeyi, bir fırtınanın patlama olasılığını düşünüyordu. Oysa gökyüzü hala saydam ve sakindi, sanki sıcağı hiç hissetmemiş olan uzak, başka bir kasabanın üstündeydi ve gökyüzüne bakan gözler sanki kendi gözleri değil başka gözlerdi. Sonra kuzeye doğru, palmiyeden ve paslı çinkodan damların yukarısına baktı ve çöplüğün üzerinde akbabaların ağır, sessiz, ritmik lekesini gördü. O anda anlaşılmaz bir nedenle, İlahiyat Fakültesi'ndeyken bir pazar günü ikinci dereceden emirlerini almadan az önce yaşamış olduğu duyguları yeniden yaşadı. Rektör ona özel kütüphanesini kullanma izni vermişti ve o da sık sık özellikle pazar günleri orada saatlerce oturup rektörün küçük, köşeli el yazısıyla Latince notlar düştüğü, eski ağaç kokulu sararmış kitapları okumaya dalardı. Bir pazar günü, bütün gün okuduktan sonra, rektör odaya girmiş ve dehşet içinde koşup besbelli Peder'in okumakta olduğu kitabın sayfaları

arasından düşmüş olan kartı yerden almıştı. O zaman amirinin şaşkınlığım sakıngan bir ilgisizlikle gözlemiş ama kartı okumayı başarmıştı. Mor mürekkeple, temiz, okunaklı bir el yazısıyla yazılmış bir tek cümle vardı kartın üstünde: "Madam Ivette bu gece öldü." Yarım yüzyılı aşkın bir süre sonra, unutulmuş bir kasabanın üstünde akbabaların gölgesini gördüğü zaman, karşısında oturan rektörün alacakaranlıkta morumsu görünen yüzündeki kasvetli ifadeyi anımsadı ve soluk alıp verişi belli belirsiz hızlandı. Bu çağrışımla sarsıldığında artık sıcağı değil tam karşıtını, kasıklarında ve tabanlarında buzlu bir iğnelenmeyi hissetmeye başladı. Nedenini tam kestiremediği bir dehşete kapılmış, şeytanın çamura saplanmış toynağından, dünyanın üzerine dökülen bir ölü kuş sürüsüne kadar ki o bu olaya kayıtsız kalmıştı iç bulandırıcı bir duyguya kapılmadan birbirinden ayıramadığı karmakarışık bir fikirler ağına dolanmıştı. Sonra doğruldu, boşlukta kaybolan bir selamı başlatmak ister gibi elini huşu içinde kaldırdı ve dehşetle haykırdı: "Gezgin Yahudi!"1 O anda tren düdüğünü çaldı. Yıllardır ilk kez, Peder onu duymadı. Trenin yoğun bir duman bulutu içinde istasyona girdiğini gördü ve paslı çinko levhalara çarpan kül yağmurunu duydu. Ama öğleden sonra, dördü biraz geçe, pazar günü vereceği görkemli vaazın son rötuşlarım yaptığı ana dek tam anlamıyla uyanamadığı uzak ve anlaşılmaz bir düş gibiydi bu. Sekiz saat sonra, ölmek üzere olan bir kadına kutsal yağ sürmeye çağrıldı. Bunun sonucu olarak da Peder o gün öğleden sonra trenle kimin geldiğini öğrenemedi. Uzun bir süre köhne ve renksiz dört vagonun geçişini izlemiş ve en azından son yıllarda, kimsenin kasabada kalmak üzere trenden indiğini anımsayamamıştı. Eskiden farklıydı her şey, bütün bir öğle sonrasını muz yüklü bir trenin geçişini izleyerek geçirebilirdi; meyve yüklü yüz kırk vagonun sonu gelmez geçişini, gece bastırırken üzerinde yeşil bir fener sallayan bir adamla geçen son Calvary'ye gitmekte olan İsa ile alay ettiği için mahşere dek yeryüzünde dolaşmaya mahkûm edilen Yahudi vagona dek izlerdi. O zaman ışıklar yanardı artık tren yolunun öbür ucundaki kasabayı görürdü ve yalnızca trenin geçişini izleyerek bir başka kasabaya gitmiş gibi olurdu. Belki de bu yüzden her gün istasyonda hazır bulunmak alışkanlığını edinmişti; işçiler vurulup öldürüldükten ve muz çiftlikleri ve onlarla birlikte yüz kırk vagonlu trenleri çekip gittikten ve yalnızca, ne kimseyi getiren ne de kimseyi götüren o sarı, tozlu tren kaldıktan sonra bile. Oysa o cumartesi biri gelmişti. Sunağın Kutsal Ayini' nin Peder Anthony Isabeli istasyondan ayrılırken, açlığından başka hiçbir özelliği olmayan sessiz bir genç tam bir gün öncesinden beri bir şey yememiş olduğunu anımsadığı anda son vagonun penceresinden papazı gördü. Düşündü ki, eğer bir papaz varsa bir otel de olmalı. Ve trenden inip metalik ağustos güneşinden

kabarcıklanmış caddeyi geçerek istasyonun karşısında, aşınmış bir gramofon plağından gelen sesin duyulduğu evin serin gölgesine girdi. İki günlük açlığının bilediği koku alma duyusu ona burasının otel olduğunu söylüyordu. Ve "OTEL MACONDO" tabelasını görmeden içeri daldı, ömründe hiç okumayacağı bir tabelaydı bu. Otelin sahibesi beş aylıktan fazla gebeydi. Cildi hardal rengindeydi ve tıpkı annesinin kendisine gebe olduğu zamanki haline benziyordu. "Yemek. Olabildiğince çabuk," diye buyurdu genç ve kadın acele etmeye çalışmadan ona içinde çıplak bir kemikle birkaç parça yeşil muz olan bir çorba getirdi. O anda tren düdüğünü çaldı. Oğlan, çorbanın sıcak ve sağlıklı buğusuna dalıp gitmiş bir halde, kendisiyle istasyon arasındaki uzaklığı hesapladı ve birden içini bir tren kaçırmanın yarattığı şaşkın panik duygusunun kapladığım hissetti. Koşmaya çalıştı. Kapıya ulaştı, müthiş bir acı içindeydi, ama eşikten dışarı bir adım bile atmamışken trene yetişecek zaman olmadığım fark etti. Masaya döndüğünde açlığım unutmuştu; gramofonun yanında ona acınacak bir tavırla bakan bir kız gördü, yüzünde kuyruğunu sallayan bir köpeğinkine benzer korkunç bir ifade vardı. Oğlan, gün boyu ilk kez, annesinin ona iki ay önce vermiş olduğu şapkayı çıkardı ve onu dizlerinin araşma sıkıştırıp yemeğim bitirdi. Masadan kalktığında, treni kaçırdığına ya da adını bile öğrenmeye zahmet etmeyeceği bir kasabada bir hafta sonu geçireceğine canı sıkılmış görünmüyordu. Odanın bir köşesine gidip sırtının kemiklerini sert ve dik bir sandalyeye yaslayarak oturdu ve uzun bir süre plakları dinlemeden kaldı orada. Sonunda plaktan seçen kız konuştu: "Veranda daha serin." Oğlan kendim hasta hissetti. Yabancılarla konuşmaya başlamak bir çaba gerektiriyordu. İnsanların yüzüne bakmaktan korkardı ve konuşmaktan başka çaresi kalmayınca da kelimeler düşündüğünden farklı bir biçimde çıkardı ağzından. "Evet," diye yanıtladı. Ve hafifçe ürperdi. Bir salıncaklı sandalyede olmadığını unutarak sallanmaya çalıştı. "Buraya gelenler, daha serin olduğu için verandaya bir sandalye çekip otururlar," dedi kız. Kızı dinlerken onun konuşmaya ne kadar can attığım hissetti oğlan. Gramofonu kurarken ona şöyle bir bakmayı göze aldı. Kız orada aylardır, belki de yıllardır oturuyormuş gibiydi ve o noktadan ayrılmak konusunda en ufak bir istek belirtisi göstermiyordu. Gramofonu kuruyordu ama tüm yaşamı oğlanın üstünde yoğunlaşmıştı. Gülümsüyordu. "Teşekkür ederim," dedi oğlan, kalkmaya, hareketlerine biraz rahatlık ve doğallık katmaya yeltenerek. Kız gözlerini ondan ayırmıyordu. "Şapkalarını da çengele asarlar," dedi. Oğlan bu kez kulaklarında bir yanma hissetti. Kızın birşeyler ima etme yöntemini düşünerek ürperdi. Bir yere kapatılmışlığın tedirginliğini ve kaçırdığı trenin yarattığı paniği yaşadı yine. O anda otel sahibesi içeri girdi.

Gramofon durmuştu. önceki gün bazı çocuklar onu kızdırmak için hole iki kuş ölüsü bırakıp sonra da ona gökten ölü kuşların yağdığını söylediler. Herkes gördü onları. ellerini ovuşturdu ve onu keder içinde izleyen kıza bakmak için döndü. Oğlan hole doğru giderken kız alçak sesle üsteledi: "Onları düşerken gördüm. "Bunlar yalnızca onun bazı fikirleri." Otel sahibesi sabrı tükenmişçesine baktı ona. Otel sahibesi verandaya deri minderli tahta bir tabure çıkardı." dedi ve gülümseyerek oğlana döndü. "Sen sussan iyi olur. İnsanların her söylediğine inanır o. Kızın acınacak bir ifadesi ve her şeyi en ufak bir kuşku kalmayana dek açıklamak için apaçık bir isteği vardı." dedi kız."Ne yapıyorsunuz?" diye sordu. "Ben size bir tabure getiririm. "Söylediği neydi?" diye sordu." dedi otel sahibesi. Oğlan terliyordu. Odanın ortasındaki küçük masanın üstünde duran bir demet yapma çiçeği düzeltmek için eğildi. kuru bir sıcaktı bu." Kız güldü." O zaman oğlan onun gramofona bağlılığını ve otel sahibesinin sabrının ." Oğlan gülümsedi. oğlan bozularak çıktı. Hava sıcaktı. "Günün bu saatinde verandaya ölü kuşların düştüğü. Oğlan o zaman kendini daha az yalnız hissedip konuşma isteği duydu. Otel sahibesi öbür odaya çekildi."dedi kız." dedi kız. Oğlan tam onun ardından gidecekken kız yine konuştu: "İşin kötüsü. kuşlar onu korkutacak. Açıklama çok gülünç gelmişti ona. Kesintisiz. "Herkesin yaptığı gibi verandaya bir sandalye çıkarıyor. "Olay şu ki efendim." dedi otel sahibesi. "Benim fikirlerim değil. "Evvelki gün iki tanesini sen kendin süpürdün. "Zahmet etmeyin. Çabuk fakat yoğun bir bakıştı bu. Parmaklarında asabi bir seğirme vardı. Oğlan onun sözlerinde alaycı bir ton sezer gibi oldu." Otel sahibesi gözlerini kıza çevirdiğinde oğlan onun bakışlarındaki sertliği gördü. İnan bana.

onun gününde. Ama o şuralarda annesi. Zaman zaman hareketsizliğinin pasım silkip okulu. çocukların adları altında uzun bir dizi halinde asılı duran fincanları özlüyordu. annesinin henüz emekliye ayrılacak kadar yaşlı olmayışı nedeniyle onun vaftiz belgesinde altı aylık bir kaydırma yapılması konusunda papazı ikna etmek için gereken inceliğe bile sahip olduğunu göstermişti. aylaklığın getirdiği o küstah ve pervasız sağlıkla dolup taştığı on beş yaşında anlamamıştı. bir kat elbise. Ve annesinin. belgelerin dosyası ve kabaca. Bunun sonucu olarak da sınıfa girenlere benzer külrengi bacaklı tavuklar besledikleri kocaman bir avlusu olan iki odalı bir eve taşınmışlardı. uzun bir süpürge sopasıyla tavukları kışlarken. yaşamının. son iç savaş sırasında bir taşra okulunun çamur ve sazdan örülme dört duvarı arasında yağmurlu bir şafakta dünyaya gelişinden annesinin hamağına yaklaşıp ona yirmi ikinci yaş günü için üstünde "Sevgili oğluma. Yaşma göre fazlaca uzun olduğu." diye eklerdi. bitkin." Dışarıda badem ağaçlarının gölgesi daha az sıcaktı. başını arkaya attı ve annesini düşündü: annesini. Annesi o zamanlar mahzun. sakin.. Belgelerin hazırlanmasında etkin bir biçimde yardımcı olmakla kalmayıp. Ama o hiçbir şey anlamamıştı. on sekiz yıl boyunca hizmet etmiş olduğu okuldan romatizması nedeniyle ayrılmak zorunda kalmıştı. kente gitmek üzere yola çıkmıştı. Karanlık basarken oturup kahve çiftliklerinden süzülen havayı içine çeker ve "Manaure dünyanın en güzel kasabası. Aksiliğin bir gün sonra tren döndüğünde giderileceğini sanıyordu. Aslında yirminci yaş gününe dek yaşamı hamağında yatış şeklini birkaç kez değiştirmenin dışına taşmamıştı. "Evet.taşmasını anlar gibi oldu.. oğlunun evde olmadığım ilk kez kavrarken. Oğlan tabureyi kapının pervazına dayadı. Tavuklara bakmak onun gerçekle ilk ilişkisi olmuştu. emekliliğini düşünüp oğlunun bu konuda dilekçe verecek kadar akıllı olduğuna inandığı temmuz ayma dek de tek ilişkisi bu olarak kalmıştı." derdi. Bunaltıcı sıcaktan sersemlemiş bir halde otelin verandasında uyuklarken durumunun ciddiliğim düşünmeye kalkışmamıştı. hükümetin ona bir domuz çiftliği kurabilmesi için vermesi gereken belli bir miktar para olarak yorumladığı "emeklilik" kelimesi hakkında adamakıllı ilkel bir sanıyla. Perşembe günü. Orası sıcak değildi. Sonra hole doğru ilerlerken ekledi: "Ben de gördüm onları. annesinin öğretmenlik deneyiminin titizce ayrıntılarım veren son talimatı almış ve yanında on iki peso." yazılı bir kartla bir şapka verdiği haziran sabahına dek uzanan düz ve pürüzsüz bir sicime benzediğini düşünebilirdi. "Büyüdüğün zaman anlayacaksın." dedi halden anlar bir tavırla. Sonra ona döner. Tavukların külrengi uzun bacaklarıyla sınıfa girip lavabonun altına yumurtladıkları. salıncaklı sandalyesinde. az konuşan bir kadındı. yeşil bir kasabaydı. onun hamağında sessizce büyümesini gözleyerek. bu durumda tek kaygısı . karatahtayı ve sinek pislikleriyle dolmuş bir ülke haritasını ve duvarda. Bir hafta önce.

kıpırtısız yattığını bilemiyordu. Ağzına ilk dolan havayı. hiçbir şey düşünmeden. Saat dörtten az önce. Dönüşte kendim heyecanlı ve sinirli hissediyordu. sonuç olarak kutsal ayinle ilgili nesneleri yatağının yanına koyup vaazım bir kez daha gözden geçirmek üzere uzanmıştı. katı zeminine paldır küldür yuvarlandı. Soma annesinin onlardan söz etmiş olduğunu anımsadı ve aynalara kurşun gibi çarpıp duran atsineklerinden kaçınmaya çalışarak taburesini yemek odasına doğru sürüklemeye devam etti. Yemeğim iştahsızca yedi. tümü bir arada. bilincindeydi: bedeninin. hummalı bir uykuya daldığında. Kapının sürgüsünü çektiğinde gün ağarıyordu. Birkaç saat boyunca. Gerçekte sanki bir dakika kadar ölmüş gibiydi. İşte o anda kafasına dank etti her şey. rahatsız bir uykuya daldı ve uyurken hamağını getirmemekle hata etmiş olduğunu düşündü. yoğun sıcak ve ömründe ilk kez çektiği yalnızlığın acılığı karşısında şaşkındı.yolculuğunu sürdürmek için pazar gününe kadar beklemek. gazete ve dergilerle kağıtlanmış ahşap bir oda gösterdiler ona. hatta bu darbeyle ihtiyarlığını silkip atmış gibiydi." diye mırıldandı korkuyla ve artık hiç ayağa kalkamayacağım düşündü. Ama yeniden ayıldığında artık acı ya da korku duymuyordu. Artık acı duymuyordu. Vaazlarım hazırlarken cehenneme giden yolu kafasında iyice canlandırmasına sık sık yardımcı olan taş zeminin katılığını yanağında hissediyordu. soma da dayanılmaz derecede sıcak olan bu kasabayı sonsuza dek unutup gitmekti. Oğlan gece yarısı zehirli. Durumunun açıklığı. O anda tüm ağırlığının . Saat dokuzdan soma evin arka tarafında. uzaklardan horozların hüzünlü. gün ağarırken bir yağmurkuşunun uzaktan seslenişini duyana dek öyle yüzüstü yatar durumda kaldı. elbise çıkınını ve emeklilik belgelerim trende unuttuğunun farkına vardı. Sıçrayarak uyandı. uyuşuk. kötülüğü ve . hayatta olduğunu ve vaazının kelimelerim eksiksiz anımsadığım fark etti. günahlarının ve yaşının ağırlığı. iyi bir ölüm için dua etmeyi bile akıl edemeden. güçlükle doğrulup oturdu. "Tamım. Ömründe hiç elektrik ışığı görmemiş olduğundan otelin cılız. On ikiden az önce kasabanın öbür ucundaki bir kadına ölmeden önce kutsal yağ sürmeye gitmişti. o akşam başından geçenlerin sabah yedide vermek üzere hazırlamış olduğu vaazı pekiştirdiğini düşünüyordu. beş sokak ötede Sunağın Kutsal Ayini'nin Peder Anthony Isabel'i bez karyolasına yüzüstü uzanmış. Ne kadar bir süre yerde. horozlarla dolu o nemli maviliği yuttuğunda kasabanın tüm iyiliği. boğuk seslerini duydu. Soma kalkmaya çalıştı. dehşet içinde annesini düşündü ve bir kez daha paniğe kapıldı. Bedeninin yan tarafından yükselen ürpertiyi hissettiğinde henüz doğru dürüst ayılmamıştı. küçük çanın üstüne bastı ve odasının soğuk. Taburesini yine yemek odasına sürüklediğinde kasabanın ışıkları yanmıştı. lekeli ampullerini görünce çok etkilendi. Kapının altından sızan parlak ışığı gördü.

Bütün tabaklar bir elinde. üç tane kuş ölüsü gördü verandada. Sıcağın başlamış olması onu dehşete düşürmüştü. "Ayin var mı?" diye sordu. "Demek treni kaçırdınız. Pazar günleri böyle olurdu kasaba: çimensiz sokaklar. Sonra kahvaltıyı getirdi: sütlü kahve. üç ölü kuşu yerden aldı. Sorun şu ki bize yeni bir papaz göndermek istemiyorlar. pencereleri telli evler ve boğucu bir sıcağın üzerinde derin. o zamandan beri kimse ayine gitmiyor. Kovalar dolusu terliyordu. Oğlan yemeye çalıştı. ama aç değildi. "şeytanı gördüğüne yemin etti minberden." O anda parke döşeli küçük bir meydana geliverdi. sahanda yumurta ve yeşil muz dilimleri." "Peki şimdikinin nesi var?" "Nerdeyse yüz yaşında ve yarı deli. Burada. hazırladığı vaaza göre kuşların toplu ölümünün bir kefaret gerektirdiğini düşünüyordu. . boş görünen çinko damlı karanlık ahşap evlerle burasının ölü bir kasaba olduğunu gözledi. yalnızlıkla uzlaşmak ister gibi çevresine bakındı ve ağaran günün sakin gölgesinde. sesinde gecikmiş bir acımayla." dedi. Oğlan burada pazar gününü başka bir günden ayırt etmeye olanak verecek bir işaret olmadığım düşündü ve ıssız caddede yürürken annesini anımsadı: "Her kasabada bütün yollar mutlaka kiliseye ya da mezarlığa çıkar. Dokuz dakika süreyle o üç gövdeyi seyretti. Yedide sıcak başladı. Boğuluyordu." dedi kadın. sürahiye döndü ve hareketinin amacını tam kestiremeden kuşları birbiri ardından durgun yeşil suya attı. kıpırtısız ve düşünceli duruyordu. Soma.acıları yüreğine sızdı. biraz da yüz yaşında bir adamla karşılaşma merakından kiliseye gitti. şaşırtıcı bir gökyüzü. "Evet var." dedi kadın. Soyunmadan yatmış." Böylece oğlan biraz çaresizliğinden. "Geçen gün. Otel sahibesi oğlana yaklaştı ve o anda saatin yedi kez vuruşu kadının şişkin karnının içinden geliyormuş gibi oldu. Otel sahibesinin giysisi ona o günün pazar olduğunu da anımsatmıştı. Oteldeki tek müşteri kahvaltısını bekliyordu. bir. kulesinin tepesinde tahta bir fırıldakla dördü on geçe durmuş bir saat olan beyaz badanalı bir yapı vardı. Gramofoncu kız henüz kalkmamıştı." dedi kadın. iyi uyuyamamıştı. Bir haftada üç artı üç yarım düzine eder diye düşündü ve mucizevi bir sağduyu parıltısı ona hayatının en büyük gününü yaşamaya başlamış olduğunu söyledi. O panik duygusunu yine hissetti ve tam otel sahibesi iri yeşil çiçekli yeni giysisi içinde ışıldayarak tabakları toplamak üzere masaya geldiği anda annesini anımsadı. "Ama yok gibi bir şey. iki. Sonu gelmez tozlu sokaklar. Sonra koridorun öbür ucuna doğru yürüdü. şimdi de biraz ateşi vardı. Sonra. çünkü hemen hiç kimse gitmez.

Dünyanın başlangıcından bu yana ruhunda uyuyan bir kaynaktan fışkıran berrak ve akıcı ezgiyi duymuyor gibiydi. durgun ve berrak gözleriyle nerdeyse boş olan tapınağı incelediğini gördü. Böylelikle yine minik kadife çiçekli şapkasıyla kiliseye gidebilecek ve tutarlı bir ayinle akla yakın ve aydınlatıcı vaazlar dinleyebilecekti. diye düşündü o anda. Sonra hemen hemen boş olan kilisenin dik loşluğuna girdi. elleri dizlerinin üstünde. kendini bayılacakmış gibi hissetti. Tiksinti ve acıma karışımı bir duyguyla onun bu giysilerle uzun bir süre uyumuş gibi göründüğünü düşündü. Kendi kendisini dinlemiyordu bile. Vaazına başlamak üzereyken başında şapı kasıyla bir gencin içeri girdiğini gördü. Böylelikle burada kalmaya karar vermişti hep dolabındaki giysileri düzenlerken aldığı bir karardı bu ve aynı zamanda "Mümtaz Kuzenin"e bir mektup yazıp buraya genç bir papaz göndermesini istemeye de karar vermişti. Bir ek yoğun. Otuz yıldır bu kasabadaydı ve kasabalıların her birini kokusundan tanıyabilirdi. şaşmaz bir biçimde. Ve vaazına başladı. en arka sıraya oturduğunu gördü. onu sırada otururken görünce yüreği şükranla dolup taştı ve hayatımı kendince en iyi vaazını vermeye hazırlandı. Birden Argenida telli kapıyı açıp bağırdı:I "Sinyora. Başı bir yana eğik. Ama sonra. Bu yüzden içeri henüz girmiş olan gencin bir yabancı olduğunu biliyordu. kısa bakışla onun sakin ve biraz hüzünlü biri olduğunu. Tanrım. diye düşündü ve piskoposa yazacağı mektubun girişini Albay Buendia'nın saçma ve saygısızca bulacağı bir girişi ilk ve son olarak tasarlamaya başladı. birkaç dakika içinde sıcağın dayanılmaz olacağım bildiğinden. avlunun üç basamağım çıkar çıkmaz burnuna tütsü kokusuyla karışmış bayat insan teri kokusu geldi. Sunağın Kutsal Ayini'nin Peder Anthony Isabel'i minbere henüz çıkmıştı. ruhunun Tanrı'nın varlığında bulduğu saf coşku olduğunu biliyordu. İçinde sıcak bir buharın basıncını duyuyordu. Yenilik karşısında duyduğu karanlık korkuyla kendini kasabaya korku salmış gibi hissetmese pılısını pırtısını naftalinleyip bir sandığa koyar ve anlattıklarına göre dedesinin babasının yapmış olduğu gibi çekip giderdi buradan. giysilerinin kirli ve buruşuk olduğunu gözledi. Ama bu kasabada.Oğlan acele etmeden meydanı geçti. Peder'in minberde aklım oynattığım söylüyorlar!" ı Dul kadın her zamankinden farklı bir biçimde buruşturduğu acı bir yüz . Ama aynı zamanda ruhunun kibirden uzak olduğunu ve duyularım felce uğratan hazzın gurur ya da meydan okuma ya da kibir değil. Başlangıçta neler söylediğinin farkında olmadan konuşuyordu. lütfen ona şapkasını anımsat da onu kiliseden atmak zorunda kalmayayım. Onun iri. Rebecca yatak odasında. bu sonsuz koridorların ve sıcaklar geçer geçmez tellerinin yerine saydam cam taktırmayı düşündüğü dokuz yatak odasının ortasında ölmeye yazgılı olduğunu için için biliyordu. beklenen düzene ve yere göre akıp gittiği yolunda şaşkınca bir kesinlik duygusu içindeydi. Yarın pazartesi. Kelimelerinin tam zamanıma.

yakıcı sıcağı. Orada. kuş ölülerini ve başlarındaki belayı seçemediği karmakarışık şeyler üşüştü kafasına. Argenida'nın ağzı açık onu seyrettiği yere doğru yöneldi. buz gibi ve öfkeli.i "Şimdi de Gezgin Yahudi'yi gördüğünü söylüyor. kendi sesini duydu. Titreyen ellerini alçakgönüllülükle minberin tahta kenarına dayayıp yeniden konuşmasına döndü. acı.çevirdi kapıya doğru. pazar günü bir kuzuyu kurban etmek için hiçbir zaman iyi bir gün olmamıştır. siyah işlemeli bir şala büründü. süs eşyalarıyla tıklım tıklım dolu oturma odasını ve sokak kapısını şimşek gibi geçip iki sokak ötedeki kiliseye yürüdü." dedi Argenida. "Ya kim?" diye sordu Rebecca. Uzun koridoru." Dehşetle dürtülmüşçesine. Ve bu kez inandırıcı." Vaazı kesildi. zümrüt gözleri ve çalı gibi saçları vardı ve bir teke gibi kokuyordu." dedi. Size yemin ederim ki yüzü İsa'nın lanetiyle kararmıştı ve ardında korlardan oluşan bir iz bırakıyordu. "Bana doğru yürüdü. Şaşkınlık içinde neler olup bittiğini anladı. orta yoldan ilerlediğini gördü. sıcağı. "Size yemin ederim ki onu gördüm. kesintisiz." Dul kadın derisinin karıncalandığım hissetti. Sonra. "Gerçek bu. hatta bir mucizeye tanık olduğuna inanmanın kibirlenmek olacağını anlayacak kadar berraktı aklı." "Bu kez şeytan değil gördüğü. aralarında yırtık tellerini." dedi. vaazı . sözleri havada dalgalanıp kaldı. Sonra giysilerini düzeltmeyi sürdürerek ekledi: "Yine şeytanı görmüş olmalı. kendini hasta hissediyordu." diyordu. "Sonra bana doğru yürüdü. resmi ve kayıtsız. O unutulmaz ağustosun yoğun. Sonra gerçeği kavradı. soğuk yüzünü gökyüzüne çevirmiş. Kızlığının uzak öğle sonralarından beri anımsamamış olduğu bu kelimeleri duyunca. "Size yemin ederim ki bu sabah. susuzluk ve midesinde şiddetli bir burulma ile karnında bir orgun bas notası gibi yankılanan gürültüyü duyuyor. gösterişli bir tavırla kollarım açmış. coşkulu bir sesi.'" Vaaz bittiğinde sıcak iyice bastırmıştı. "En az beş yıldır deli zaten. Ve ben onu İsa adına azarlamak için elimi kaldırdım ve dedim ki. varlığının derinliklerinden yükselen bir sesle. Orada. marangoz Jonas'in karışma kutsal yağ sürmekten dönerken karşıma çıktı. Titreme. Ellerinin titremesine engel olamadığını. Oysa Peder Anthony Isabel artık sıcağın farkında değildi. 'Dur. Kilisede insanların olduğunu ve Rebecca'nın dokunaklı. "Kuşların neden öldüğünü şimdi anlıyorum. tüm bedeninin sarsıldığım ve belkemiğinden aşağı buz gibi bir terin ağır ağır süzüldüğünü fark etti." dedi Rebecca. yücelmiş görünümüyle Sunağın Kutsal Ayini'nin Peder Antony Isabel'i. arkasında kasabanın bir kez daha kibrinin kırıldığını.

Şarabın hırpalanmış boğazını hemen rahatlatması umudu bile yetmiyordu onu hoşnut etmeye. "Peki ne söyleyeyim?" dedi çocuk." dedi Peder." Peder Anthony Isabel'in. Bunu söylerken yüreğinde ağır bir yük taşımakta olduğunu hissetti. "Tabağın nerede olduğunu bilmiyorum. ama bu bile hoşnut etmiyordu onu. bununla kendine yeni bir şapka almasını söyle. Sonra.karşısında herkesin dilinin tutulduğunu biliyordu." dedi. Bu kez gözlerini kırpıştıran oydu. tam bir dönüş yaptı ve duyulur duyulmaz bir sesle. "Öyleyse eşya odasına gidip büyük bir torba bul ve toplayabildiğin kadar topla. "Gezgin Yahudi'yi kovmak için olduğunu söyle. Bir an sessiz tapmakta. Ve tıpkı hayal ettiği ve vaazlarında tanımladığı gibi gururun da susuzluk gibi itici bir güç olduğunu hissetti. Peder. Mina bir gece önce yatağın yanına asmış olduğu elbiseyi el yordamıyla bulup üstüne geçirdi ve elbisenin takılıp . "Bağışları topla. oğlanın ek yerleri belirgin." YAPMA GÜLLER Ağaran günün alacakaranlığında. ömründe ilk kez. Kendini tedirgin ve bulunduğu yere yabancı hissediyordu. Sonra elini yardımcısının omzuna koydu ve oğlan yuvarlak gözleriyle dehşet içinde ona bakarken yine konuştu: "Sonra parayı alıp onu başlangıçta tek basma olan gence ver ve bunu papazın gönderdiğini. gururu tanıdı. Dikkati dağılmıştı ve kurbanın en önemli anı üzerinde yoğunlaştıramıyordu onu. Bağış toplanmayan aylar olmuştu. Doğruydu bu. tıraşlı parlak kafasıyla sunağa yaklaştı. tıraşlı mavi kafatasına düşünceli düşünceli baktı. mumların eriyip akışları ve kendi heyecanlı." dedi. Çocuk gözlerini kırpıştırdı. zahmetli soluyuşu dışında bir şey duymadı. çünkü düşünceleri kesin bir tedirginlikle doluydu. Bir süredir hep aynı şey oluyordu ama şimdi farklı bir dalgınlık yaşıyordu." dedi papaz. Kutsal kabı enerjik bir hareketle kapatıp konuştu: "Pythagoras. adı kendisince konmuş vaftiz oğlu ve yardımcısı.

"Kirlenirlerse sorumlu sensin. Avludaki güllerin karşısında oturan kör kadın. "Dün öğleden sonra yıkadım onları. "Ayine gidemem. Kirliydiler. Ama gözleri karanlığa alışınca ninenin kalkmış olduğunu fark edip elbisenin kollarım ona sormak için mutfağa girdi. "Bugünün ilk cuma olduğunu unutmuşum." dedi." Oradaydılar. Önünde kör kadın. "Benim giyeceklerimi bir daha alma." dedi verandaya doğru bir sandalye çekerek. Heladan ." dedi. "Banyodalar. ölü gözbebeklerini verandanın şifalı otlar ekili saksılarının dizildiği taş kenarına dikmiş." diye haykırdı kör kadın. Çanlar ayin için üçüncü kez çaldığında Mina kolları şömineden aldı. "Bu günlerde güneşe güven olmuyor." dedi kör kadın. "Kollar ıslak ve elbisem bumburuşuk. Kör kadın kendine bir fincan kahve koymuştu. aynı odada uyuyan kör ninesini uyandırmamak için sessiz olmaya çalışarak duvarlardaki çivilerde ve kapıların arkalarında aradı onları. Ama kollarına geçirdi onları. ama elbisenin kollarını taşlara sürtmedikçe bulaşmayacak olan sertleşmiş bir kurum kabuğuydu bu. Mina doğruca helaya gitti. odasından dua kitabını ve şalını alıp sokağa çıktı. Bir çeyrek sonra geri geldi. Mina işaretparmağını şöminenin taşlarına sürdü. Hala ıslaktılar. "Öfkeliyken ayine katılmak günahtır." Kahvesini içmek üzere avludaki güllerin karşısına oturdu. Soma. Yüzünü yıkamadı.çıkarılabilen kollarını bulabilmek için sandığı altüst etti. iki tahta mandalla tutturulduktan telden sarkıyorlardı." Çokbilmiş bir bakışın kendisini izlediğini hissetti. kahveyi karışmıyordu." dedi." dedi. bu taşlar kirli. Peder Angel onu omuzları açıkta bırakan bir elbiseyle kabul etmezdi. "ilk cuma ve sen ayine gitmiyorsun. Ruj kalıntılarım bir havluyla sildi. Mina mutfağa dönüp onları şöminenin taşları üzerine yaydı. "Öfkelisin. Derin bir soluk çekerek kahvenin hazır olup olmadığına baktıktan sonra kabı ateşten aldı. Hala ıslaktılar." dedi. "Altına bir kağıt koy. "Sen oraya varana kadar İncil okunmuş olacak." Kör kadın yüzünü sese doğru çevirdi." dedi Mina.

vicdanım rahat. Sonra ninesinin yanından geçerken ekledi. "Bugünün ilk cuma olduğunu unutup dün öğleden soma elbisesinin kollarım yıkadım. deliriyorum ben. "Kabahat sende." dedi. "Sana söylemiştim ya." diye mırıldandı Mina. "Ağlıyorsun sen. Onu başka bir anahtarla açtı. Gözyaşları içinde boğulduğunu hissediyordu." diye araya girdi kör kadın." Kör kadın kıpırtısızca durup Mina'nın yatak odasının kapısını kapatmasını bekledi." Odasına sığman Mina korsesini çözüp bir çengelliiğneye takılı üç küçük anahtar çıkardı. Anahtarların biriyle gardırobun alt çekmecesini açtı ve küçücük bir tahta sandık çıkardı. Sulama tenekesini mercanköşk saksılarının yanına bırakıp. "Bugünlerde çok çalışmam gerekti." diye bağırdı kör kadın." diye mırıldandı donuk bir hınçla. küçük sandığı yerine koydu ve çekmeceyi kilitledi. Sonra helaya gidip mektupları deliğe attı. Onları korsesinin içine sakladı.dönen Mina kendine bir fincan kahve koyup beyaz badanalı kapı ağzına. "Kiminle konuşuyorsun?" diye sordu. Ama kahveyi içemedi. Sandığın içinde renkli kağıtlara yazılmış ve bir lastikle tutturulmuş bir deste mektup vardı." diye yineleyerek avluya çıktı. Yerde tek parça halinde duran dokunulmamış fincanı bulana dek duraksaya duraksaya eğildi." dedi Mina. . "Gidemedi." dedi annesi. kör kadının yanma oturdu." dedi kör kadın." Mina'nın annesi yatak odasından çıktı. Mina mutfağa girince." "Hala ıslak. Mina doğrulup oturmadan önce fincanım yere koydu. "Hırsımdan ağlıyorum. "Bana ilk cuma ayinini kaçırttığın için günah çıkartmaya gitmen gerek. "Hiç kimseyle. Sonra verandanın ucuna doğru yürüdü. "Paskalya için yüz elli düzine gül teslim etmem gerek. "Kilisede olduğunu sanıyordum. Kahveyi toprak kaba boşaltırken konuşmasını sürdürdü: "Tanrı bilir ya." dedi kör kadın. "Ağlıyorsun sen.

bacaklarım bitiştirmiş. sessizce çalışıyorlardı. bir kutu ipek kağıdı." dedi Mina. ayaklarım belli belirsiz geriye çekerek bu bakıştan kaçındı ve çalışmayı bıraktı. "Elbisemin kolları yoktu. Trinidad taçyapraklarını büzmekte usta olduğundan Mina zamanını yeşil kağıtla sarılmış telden saplar yapmakla geçiriyordu." dedi. "Çok geç olmuştu. Trinidad. Bir dakika sonra kolunun altında karton bir kutuyla Trinidad geldi ve ona ayine neden gitmediğini sordu. Mina onun erkeksi ayakkabılarına dikkatle baktı. kır manzaraları ve aile fotoğraflarıyla süslenmiş oturma odasında ilerleyişine dikkat etmeden. bir makara iplik ve bir kavanoz tutkal." dedi Mina. "Kim olsa ödünç verebilirdi sana. Sonra sepeti daha yakına çekip taçyapraklarını makasla büzmeye başladı. Bir gülü bitirdi. "Gitti. Dikey bir çizgi çatılmış . Mina yediden önce oturma odasında yapma gül atölyesini kurdu: taçyaprakları ve tellerle dolu bir sepet. "Neyin var senin?" Mina ona doğru eğildi." diye yineledi Mina. iki tane makas." dedi Trinidad. "Ayakkabı mı aldın?" diye sordu. "Olamaz. Mina sapları bitirdiği zaman soyut bir şeyin uzantısı gibi görünen bir yüzle Trinidad'a döndü. Bir sandalye çekip yaprak sepetinin yanına oturdu. hayranlık uyandıran bir titizlikle çalışıyordu. "Fare ölüsü onlar." "Gitti." dedi Trinidad. Trinidad gözlerini kırpmadan baktı ona. Mina kutuya baktı.Güneş erken ısındı. Trinidad makası kucağına düşürdü. parmakları arasındaki taç yapraklarını hemen hiç kımıldatmadan. Trinidad da karton kutuyu yere koyup işe girişti. Trinidad başını kaldırmadan. Güneşin.

" dedi. ama kör kadın işaretparmağım kulakmemesine bastırıp üçüncü kez dinledikten sonra da kutudakilerin ne olduğunu çıkaramadı. Oturma odasına vardığında Mina kapalı pencerenin yanında yapma gülleri tek basma tamamlıyordu." dedi Mina onun yanından geçerken. Sonra. "Mutlu olmak istiyorsan yabancıların yanında günah çıkartma. "Dün gece kilise kapanlarında yakalanan fareler bunlar." Mina konuşmadan baktı ona." Mina görünmez bir camı siler gibi." dedi kör kadın. ." "Eğer kollar yüzünden olsaydı evden çıkmaya zahmet etmezdin. "Şimdi hiçbir şey. Mina sakin bir sesle yanıtladı. ellerini ninesinin gözlerinin önünden geçirdi. Ama Mina onu durdurdu." dedi kör kadın. Kör kadın gül fidanım buduyordu. "Sen herkesten iyi biliyorsun. Mina hareketi yineledi. Kör kadın onun önündeki sandalyeye oturup işine yardım etmeye çalıştı. İçlidışlılığın yükünden kurtulan Mina onu biraz bekletip fare ölülerini helaya atmaya gitti. Ama kadın onun ardından geldi." dedi Mina.kaşlarım bölüyordu. "Mina. "Peki şimdi?" diye sordu. "Bu kutuda ne olduğunu bilemeyeceğine bahse girerim." dedi kör kadın. "Yolda bekleyen biri vardı ve seni düş kırıklığına uğrattı. Döndüğünde kör kadının yanından konuşmadan geçti. Kör kadın dikkat kesildi. "Sinirlisin." Trinidad saat ondan önce gitmeye kalkıştı. "Bir daha salla. Kutuyu salladı. "Neden ayine gitmedin?" diye sordu.

"Yalnızca sana ilk cuma ayinini kaçırttı. Kör kadın sözünün kesilmesine aldırmadı." dedi Mina." dedi. "Soluk alıp verişinden anlıyorum yazdığını. "Git kendi gözlerinle gör. "Gözlerim hela deliğinin içini göremez." ." dedi." Mina iki eliyle birden makarayı." Mina gül yapmayı sürdürüyordu." dedi kör kadın. "Gardrobun çekmecesinde ne sakladığım bana gösterecek cesaretin var mı?" diye sordu kör kadın." Mina sakin olmaya çalıştı. "Güzel." diye yanıtladı kör kadın. "Sıçmaya gittim. Mina acele etmeden gülü pencerenin çerçevesine soktu. "Bu sabah iki defa helaya gittin. Mina'nın kendisine baktığım bildiğini hissediyordu." dedi. makası ve bir avuç bitmemiş sapla gülü toparladı. "Peki öyleyse helaya ne yapmaya gittiğimi söyleyeyim mi sana?" diye sordu. "Diyelim ki öyle." dedi kör kadın. "Sen de hemen el fenerini yakıyorsun. Kör kadın küçük anahtarları parmak uçlarıyla inceledi. "Bir defadan fazla gitmezsin hiç. "Benim ne yaptığım seni o kadar ilgilendiriyorsa kendini helanın deliğine at. korsesinden üç küçük anahtarı çıkardı ve onları kör kadının avucuna koydu. "Sabahın erken saatlerine kadar yatakta oturup yazıyorsun hep." dedi. Peki ne var bunda?" "Hiçbir şey." dedi başım kaldırmadan. Parmaklarını kendi eliyle kapattı. "Işığı kendin kapatıyorsun." Mina başım kaldırdı ve sonra değişik bir duyguya kapıldı: Kör kadının. Tümünü sepete koyup kör kadının yüzüne baktı."Sen bir cadısın. Mina kendi sorusunu yanıtlayana kadar ikisi de gerilip bekledi.

Yüzüncü yaş gününün eşiğinde bulunan ve kendi kendine konuşup duran papaz. şimdi. ve cumhurbaşkanıyla bakanlar ve tarihin kaydettiği en görkemli cenaze töreninde halkı ve doğaüstü güçleri temsil eden kişilerin tümü. cenazeye gelen kalabalığın geride bıraktığı boş şişeler. On dört hafta önce. konserve kutuları. "Ömründe ilk kez ağzını bozduğunu duymasam inandırabilirdin beni." Mina'nın annesi. San Jacinto'nun gaydacıları. Artık toprak olmuş . Papa hazretleri ruh ve beden olarak cennete yükseldiğine. paçavralar ve pislikler yüzünden Macondo'da gezinmek olanağı kalmadığına göre.38 kalibrelik uzun namlulu altıpatlarıyla. lapalar. Caucamayal'ın fahişeleri. odada kalmıştı.Kör kadın üç küçük anahtarı sepetin içine attı. Sierpe'nin büyücüleri ve Arataca'nın muz işçileri o yorucu gece nöbetinin ardından kendilerine gelebilmek için çadırlarını kaldırıp eski huzurlarına kavuştuklarına. O sabah Peder Anthony Isabel'in aracılığıyla ruhuna ilişkin işleri yoluna koymuştu ve şimdi yalnızca dünya işlerini. Onu Koca Ana'nın yatak odasına çıkarmak için on adam gerekmişti ve onu aşağı indirip sonra. kemirilmiş kemikler." dedi kör kadın. mirasçıları olan ve yatağının çevresinde ayakta bekleyen dokuz yeğeniyle birlikte yoluna koyması gerekiyordu. "Ama sağa sola taş atmaya başlamadığım sürece belli ki beni tımarhaneye göndermeyi düşünmüyorsun. ön kapıya bir tabure dayayıp henüz tarihçiler el atma fırsatım bulamadan bu ulusal şamatanın ayrıntılarını en başından başlayarak anlatmanın zamanıdır. koridorun öbür ucundan geliyordu. "Neler oluyor?" diye sordu. son dakikada yine yukarı çıkarmaları gerekmesin diye orada kalmasına karar verilmişti. sigara izmaritleri." diye mırıldandı mutfağa girerken. mülklerinin denetimim yeniden ele geçirdiğine. En büyük yeğen olan Nicanor. Sinu'nun pirinç ekicileri. Macondo Krallığı'nın mutlak hükümdarı olup doksan iki yıl yaşadıktan sonra geçen eylül bir sah günü kutsal kokular içinde ölen ve Papa’nın hazır bulunduğu bir cenaze töreniyle gömülen Koca Ana’nın öyküsüdür. hardal yakıları ve sülüklerle dolu sonu gelmez gecelerden sonra ve can çekişirken sayıklamaktan bitkin düşmüş durumda. mahmuzlu çizmeleri ve gömleğinin altında meşin kılıfı içindeki . Guajira'nın kaçakçıları. "Ben deliyim. dev gibi ve yırtıcı. noteri aramaya gitmişti. haki urbası. Koca Ana son dileklerini açıklayabilmek için kendisini eski hezaran salıncaklı sandalyesine oturtmalarım buyurdu." KOCA ANA'NIN CENAZESİ Bu öykü dünyanın tüm imansızları için. kolları dikenli çiçek demetleriyle dolu. Can damarlarına dek sarsılan millet yeniden dengesini bulduğuna. "İyi bir bahane olabilirdi.

Sanrılarından dehşete kapılarak Peder Anthony Isabel'e cinlerini kovdurmuş. kendi soyunun üyeleri ve Peder Anthony Isabel'in bunakça önsezileriyle dürtülen Koca Ana'nın kendisi dışında kimsenin aklına gelmemişti. akan ve durgun sularını. aleni bir çekişmede bir Federalist Masonlar güruhunu şahsen tasfiye etme ayrıcalığım bahşetmeyeceğim anlamıştı. Kasaba onun soyadı üzerine kurulmuştu. kuzenler teyzeleriyle ve erkek kardeşler baldızlarıyla evlenerek karmaşık bir kan akrabalığı ağı oluşturmuşlar. işçileri. Kimse bu ölüme kayıtsız kalamazdı. Ailenin geri kalanı oturma odasındaydı. Albay Aureliano Buendia'nın 1885 Savaşlarında çiftliğin mutfağında barikat kuran bir devriyesine karşı duran büyük anneannesi gibi yüz yıldan fazla yaşayacağına inanıyordu. Koca Ana'nın anaerkil katılığı. çevresindeki yorucu bekleyişi kıpırdatmıştı. göbeğinin ve yetkisinin tüm ağırlığı eski hezaran salıncaklı sandalyesine sıkışmış. Kimse onun mal ve mülkünün kaynağını.dört kuşağın sandıkları ve döküntüleriyle tıklım tıklım dolu karanlık odalarıyla. telgraf direklerinin. balkonunda otururken gerçekten de son derece zengin ve güçlü bir kadın gibi. yağmurun ve kuraklığın ve bölgenin yollarının. bu anın beklentisi içinde bir hafta öncesinden beri felce uğramış durumdaydı. ana babasının ve onların ana babalarının iki yüzyılı kapsayan egemenlikleri boyunca olduğu gibi. artıkyıllarının ve sıcak dalgalarının Koca Ana'ya ait olduğuna ve dahası. Can çekişen kadının sadakat ve itaat görmeye alışkın sesi kapalı odada bir bas org borusundan daha güçlü değildi ama çiftliğin en uzak köşelerinde yankılanıyordu. Bu çitin içinde amcalar yeğenlerinin kızlarıyla. sınırlarını ya da gerçek değerini bilmiyordu ama herkes. Koca Ana'nın ölümünün artık bir an meselesi olması. Ancak bu yılın nisanında. gözdeleri ve himayesindeki kişiler namıyla hizmetçiler arasında soyadsız dolaşan bir piçler silsilesi yaratmışlardı. Serin öğle sonralarında. gündelikçiler çiftlik aletleri ve tuz çuvalları üzerinde uyuyor ve kötü haberi koca çiftliğin dört bir yanına yaymak üzere katırları eyerlemek için emir bekliyorlardı. başını kazıtmış ve Misyon Bölgesi'nin müritlerine katılarak dünyadan elini eteğini çekmişti. gevşek bir haldeydiler. kesilmiş domuzların duvarlardaki çengellere asıldığı ve uykulu ağustos pazarlarında geyiklerin boğazlandığı uzun ana holde. Bir başka dönemde. . birikmiş sayısız yaşam doruğu olan koyu bir yas tutuyorlardı. onun yaşamları ve mülkleri üzerinde kalıtsal bir hakka sahip olduğuna inanmaya alışmıştı. Ama Koca Ana. Kadınlar miras muamelelerinden ve uykusuzluktan bitkin. Koca Ana'nın ölümlü olduğu. pekmez ve mercanköşk kokan iki katlı muazzam konak. Koca Ana'nın vaftiz çocuklan. bu da üreme olayım bir kısırdöngüye çevirmişti. Yalnız yeğenlerin en genci olan Magdalena bundan kurtulmayı başarmıştı. hatta dünyanın en zengin ve güçlü kadını gibi görünüyordu. servetini ve adım nerdeyse kutsal bir çitle çevirmişti. Tanrı'nın kendisine. Koca Ana bu yüzyıl boyunca Macondo'nun ağırlık merkezini oluşturmuştu. Tıpkı geçmişte ağabeylerinin.

üstünde Koca Ana’nın resmi olan basma kumaşlar ve keşiş gömlekleri de satılırdı. Koca Ana. kıymalı börek. hindistancevizli kozhelva ve sıcak. mısır ekmeği. önemli vesileler için saklanan küflenmiş gölgeliğin altına oturtulmuş olarak. sosis. piçler grubundan bol bol hizmet görür. sandviç. faraziyeler. görkemli uyarıcılar ve güçlü fitillerle doldurmuştu.Ağrının ilk haftasında aile doktoru onu hardal yakıları ve uzun yün çoraplarla iyileştirmeye çalışmıştı. papaz evinden Koca Ana’nın yatak odasına taşıdılar. üstünde pijamalarıyla. avizeağacı ekmeği. iki bastona dayanarak meydanı geçmiş ve hasta kadının odasına yerleşmişti. işkembe. halk meydanında sığırlar kurban edilir ve bir masanın üzerine yerleştirilen bando üç gün hiç durmadan çalardı. Ancak Koca Ana’nın ölmek üzere olduğunu anlayınca üstleri Latince yazdı porselen kavanozlarla dolu bir sandık getirtmiş ve üç hafta boyunca kadının içini dışını her çeşit bilgince merhemle sıvamış. pufböreği. doğum gününde havai fişeklerin gümbürtüsü ve Koca Ana’nın evinde danslı bir aile toplantısıyla sona ererdi. şekerli romun yanı sıra her çeşit ıvır zıvır. Çalkantılı kalabalığın kargaşası içinde. Ama artritle katılaşan mafsalları onu yatağa bağlayınca. son moda şarkıların notalarıyla donatılmış eski piyanolarıın temposuna ayak uydurarak dans ederlerdi. yüzyılın ilk haftasında Albay Aureliano Buendia’nın bölüklerinin kamp kurmuş olduğu yerde tezgahlar kurulup muz likörü. sucuk. oyuncaklar ve biblolarla horoz dövüşü ve piyango biletleri satılırdı. Koca Ana tarafından çağrılınca. Bir zamanlar kasabayı at sırtında gezer. tatlı halka. hastalarım ziyaret etmeden. cicili bicili süsler. En iyi on adamı. Koca Ana ona Macondo'da başka doktorların yerleşmesini önleme yolunda yaşam boyu sürecek bir ayrıcalık tanımıştı. kızarmış et. Nicanor papazı çağırttı. Doğa ona başkalarından doğma birçok çocuğun babası olma ayrıcalığını vermişti. Özenle seçilmiş konuklar ve ailenin meşru fertleri. Sonra ağrıyan yere şişmiş kurbağalar. çörek. Kasabalılara damacanalarla rom sunulur. Sıcak eylül şafağında Viaticum'un küçük çam Macondolulara ilk duyuruyu yaptı. Tozlu badem ağaçlarının altında. böbreklerine ise sülükler yerleştirmiş ve nihayet o gün sabahın erken saatlerinde berbere ondan kan almaşım söylemek ya da Peder Anthony Isabel'den onun cinlerini kovmasını istemek ikilemiyle yüzleşmek zorunda kalmıştı. Doktorluğu soydan gelmeydi. haberciler ve küçük koşturmalar aracılığıyla tedavi etmeye başlamıştı. Güneş doğduğunda Koca Ana’nın evi önündeki küçük meydan bir taşra panayırına benziyordu. Bir başka dönemi anımsatıyordu bu. Koca Ana salonun gerisinde keten yastıklı bir koltuğa kurulur. karanlık basarken mahzun ve hasta insanları yoklardı. yetmiş yaşma gelinceye dek doğum günlerini anımsanabilen en uzun ve şamatalı karnavallarla kutlama alışkanlığındaydı. Bu şenlikler doğum gününden iki gün önce başlar. tüm parmaklan yüzüklerle süslü . onu söğüt ağacından gıcırtılı bir salıncaklı sandalyeye. Montpellier mezunuydu ve felsefi inancı gereği ilminin ilerlemesine muhalifti.

Yaşlılar. biraz ailede art arda gelen yaslar. Yarım saat boyunca. usulca eriyerek kendi efsanesine dönüşüyordu. babasının cenazesine gidip henüz yirmi iki yaşında Koca Ana'ya dönüşmüş olarak yeni ve ışıltılı bir vakarla döndüğü öğle soması malikane konağından kiliseye kadar caddeye döşenmiş olan iki yüz metrelik halıyı. kulaklarına dek sarısabır sürülmüş olarak yatarken görenler. Kutsal yağı sürme anı geldiğinde Peder Anthony Isabel onun avuçlarını yağlayabilmek için yardım istemek zorunda kaldı. kimi zaman suç ortaklığı yaparak. Onu keten çarşaflar arasında. Bu gelenek. Yeni kuşaklar o görkemli kutlamaların yalnızca öykülerini dinlemişlerdi. Macondolular Koca Ana'nın yalnızca ölümlü olduğunu değil ölmekte olduğunu da anladılar.sağ eliyle sağgörülü emirler vererek partiye başkanlık ederdi. biraz da son birkaç yılın siyasi istikrarsızlığı nedeniyle kesintiye uğramıştı. en genç mirasçı olduğundan yüzük ona aitti. Son saati gelmişti. Ancak bu sabah Viaticum'un çan sesleriyle uyanınca. Sonra ayin cüppesi içindeki Peder Anthony Isabel'i ve kutsal gereçleri taşıyan yardımcısını gördü ve sakin bir inançla mırıldandı: "Ölüyorum. anaerkil memelerinin cılız solumasında bir yaşam belirtisi bulmakta güçlük çekerdi. Bu da bir geleneğin sonu oldu: Magdalena mirastan feragat edip onu kiliseye devretmişti." dedi. Yeğenlerinin çabası sonuçsuz kaldı. "Soyguncular. kelimelere dökülmemiş bir vaade göre Koca Ana'nın vasiyetini mühürlediği gün. Mücadele sırasında. Şenliği noktalamak için Koca Ana taçlar ve Japon fenerleriyle süslenmiş balkona çıkar ve kalabalığa madeni paralar atardı. Giderek uzaklaşıp belirsizleşen ve sıcak öğle sonraları sardunyalar arasında bunaldığı balkonunda artık güçbela seçilebilen Koca Ana. şark krepinden yapılma toz yüklü sayvanın altında. Yetkisini Nicanor aracılığıyla kullanıyordu artık. O ortaçağ hayali yalnızca ailenin değil milletin de geçmişine aitti. can çekişen kadın bir haftadır ilk kez. mirasçıları üç gece sürecek genel şenlik ilan edeceklerdi. Maria del Rosario Castaneda y Montero'nun." Ardından iri elmaslı yüzüğünü çıkarıp rahibe adayı Magdalena'ya verdi. Öte yandan onun son dileklerini ölmeden birkaç saat öncesine kadar açıklamama yolunda karar vermiş olduğu da biliniyordu ve zaten hiç kimse Koca Ana'nın ölümlü olması olasılığı üzerinde ciddi bir biçimde düşünmemişti. Gün ağarırken Koca Ana son talimatım vermek üzere Nicanor'la yalnız kalmak istedi. O gece. ama hemen her zaman kendi ilhamına dayanarak gelecek yılın evliliklerini planlardı. Elli yaşma dek en ateşli taliplerini bile reddeden ve doğa tarafından tüm çocuklarını tek başına emzirecek kadar iyi donatılmış olan Koca Ana. aklı tamamen . çocuksuz ve bakire olarak ölüyordu. çünkü can çekişmeye başladığından beri Koca Ana'nın yumrukları sıkılıydı. Koca Ana'yı Büyük Ayin'de devletin bir memuru tarafından yelpazelenirken ve Hollanda işi volanlı eteğiyle kolalı patiska jüponunu berbat etmemek için ayinin yükseliş anında bile diz çökmeme ayrıcalığım kullanırken hiç görememişlerdi. Gelenekle belirlenmiş. değerli taşlarla donanmış elini göğsüne bastırdı ve renksiz bakışlarım yeğenlerine dikerek. geçtiklerinin bir sanrısı gibi anımsıyorlardı.

işlenmemiş arazide üç yüz elli iki aile. hindiler. süt sağma odaları ve bir pirinç değirmeni kurulmuştu. Bedeninin durumuna ilişkin özel emirler verdi ve son olarak da gömülme öncesindeki gece nöbetiyle ilgilendi. yani kiraları toplardı. zaman içinde karmaşık çıkar evlilikleri aracılığıyla tümü Koca Ana'nın denetimi altında toplanmıştı. doktorun ve Peder Anthony Isabelin tanıklığında. Koca Ana'nın servetinin titiz bir dökümünü yapmıştı. kiracılarının atalarından kabul etmiş olduğu gibi. çünkü pek çok kişi bu nöbetlere yalnızca hırsızlık etmek için gelir. İşte o zaman. bu durumda hiç kimse. hatta ilçe merkezinin büyüyüp refaha ermesine yol açmıştı. Kalem kalem sayılan mal varlığı dışında Koca Ana vasiyetinde. efsanenin en somut dayanaklarından biriydi. Aslında başından beri ölü olan ve ilk incelemede yüz bin hektar olarak hesaplanan bir topraktan ailenin topladığı tüm ürün bunlardan ibaretti. kiracı çiftçi olarak yaşıyordu. Bu sığırların yazın susuzluktan ölmek üzere sürülerinden ayrılıp gittikleri ve sayılarının fazlalığından çok dağınıklıkları nedeniyle yayıldıkları uzak bölgelerde de tanınan bu kalıtsal damga. toprağın ilk ürünleri ve aşar vergileri ile tıklım tıklım dolmuş olurdu. topraklan üzerinde yaşama hakkı için yapılan ödemeyi şahsen kabul ederdi." dedi. ikiye katlanmış yirmi dört tabaka kağıt üzerine gayet temiz bir el yazısıyla. Gerçek boyutlarına indirgendiğinde tüm mülkü." Az sonra papazla yalnız kalınca içten ve ayrıntılı bir biçimde. Koca Ana toprakların devlete intikal etmesini engelleyen tek denetim mekanizmasını kullanır. işlerinin yönetimi hakkında sorular sordu. tavuklar. Evinin arka verandasında oturup. son dileklerini açıklayabilmek için kendisim hezaran salıncaklı sandalyesine oturtmalarını istedi. "Gözünü iyice açman gerek. Nicanor. tıpkı yüz ym aşkın bir süre boyunca atalarının. Yerleşme alanlarının dış mahallelerinde. savurganca günah çıkardı ve daha soma da yeğenlerinin huzurunda kutsal ekmekle şarabı tattı. sağrılarında asma kilit biçiminde birer damgayla başıboş dolaşırdı.başında olarak. Kimsenin açıklama zahmetine girmediği nedenlerden ötürü evin geniş ahırları son iç savaştan bu yana giderek boşalmış ve yakın geçmişte de buralara şekerkamışı presleri. Her yıl isim gününün arifesinde. Koca Ana sakin soluklar arasında. içinde yaşadığı eve ilişkin olanlar dışında herhangi bir mülkiyet hakkına sahip değildi. avlu armağan olarak getirilip bırakılan domuzlar. Ama tarihsel gelişmeler bu şuurlar içinde Macondo bölgesinin altı kasabasının. tıpkı hükümetin de caddelerin vatandaşları tarafından kullanımı için ona ödeme yapmak zorunda olduğu gibi. Beş kasabayı kapsayan ve tek bir tohumun bile toprak sahiplerinin zararına ekilmediği o şuurları belirsiz. Üç günlük toplama işlemi sona erdiğinde. çünkü toprak Koca Ana'ya aitti ve kira ona ödeniyordu. "Bütün değerli şeyleri kilit altında tut. büyüklüğünün ve yetkisinin eşsiz ve yüce kaynağı olan mülkünün listesini notere yazdırdı. Bağımsızlık Savaşı sırasında evin bir yerine gömülmüş ve belli aralıklarla . sömürgenin kuruluşunda kral buyruğuyla bağışlanmış üç bölgeden ibaretti. sayımı ve bakımı hiçbir zaman yapılmayan birkaç hayvan.

Yüzyılın başlarında Macondo'dan geçen bir sokak fotoğrafçısınca yakalanmış ve yıllarca gazetenin morgunda. büyük gösteriler. adlandırdığı her şeyi yüceltiyor gibiydi. döviz darlığı. otoriter ve içten bir sesle. Yargıtay. siyasi destek demeçleri. Şimdi eksik kalan tek şey manevi servetinin ayrıntılı bir listesiydi. hayat pahalılığı. güzellik kraliçeleri. O gün öğleden sonra uzak ve karanlık başkentin insanları. gerçek beyefendiler. ulu söylevler. Gür saçları fildişi bir tarakla başının tepesine toplanmış. et sorunu. ilk ürünleri ve her çeşit olağanüstü bağışı kabul etme hakkının yanı sıra mirasçılar. Koca Ana'nın maddi servetini birer birer sayıp dökmesi üç saat sürdü. Bunaltıcı yatak odasında ölümün eşiğindeki kadının sesi. İki yüz yıl boyunca ailenin gücünün ahlaki gerekçesini oluşturmuş olan soyut formüller kargaşası içinde boğulan Koca Ana yüksek perdeden bir geğirti salıverip öldü. Külüstür otobüslerde. tarihsel kayıtlar. titiz askeri zevat. temyiz hakkı. bayrağın renkleri. rutubetli. Zahmetli sayıp dökme işlemi son soluğunu kesiverdi. komünizm tehdidi. seçkin genç hanımlar. kimliği belirlenemeyen kişiler bölümünde saklanmış olan bu imge. Kiralanmış toprağın işletilmesi hakkıyla aşar vergisini. gömülü hazinenin bulunmasını kolaylaştırmak amacıyla yapılıp kuşaktan kuşağa aktarılan ve her bir kuşak tarafından biraz daha mükemmelleştirilen bir haritaya da sahip oluyorlardı. seçkin olmayan sınıflar. tavsiye mektupları. Koca Ana. milletin önderliği. bakanlıklardaki asansörlerde ve duvarlarına soluk süsler asılmış kasvetli çay salonlarında. Bitiremedi. Güney Amerika'nın Atina'sı. demokrasi dersleri. serbest seçimler. bunaltıcı. görünmez mal varlığının listesini notere yazdırdı: Toprakaltının zenginlikleri. sıtmalı bir bölgede ölen ve ülkenin öbür yörelerinde adı birkaç saat öncesine basılı kelimelerle kutsanana . geleneksel partiler. devletin gemileri. Hıristiyan ahlakı. gerekli rötuşlar yapıldıktan sonra büyütülüp dört sütuna basılmış bu fotoğrafında yansıyan bir anlık gençliği bir kez daha yaşıyor gibiydi. gazetelerin ek baskılarının ilk sayfasında yirmi yaşlarında bir kadının resmini görünce onun yeni bir güzellik kraliçesi olduğunu sandılar. ithali yasak olan mallar. sığınma hakkı. dilin arılığı. insan hakları. kamuoyu. cumhuriyetçi gelenekler. özgür fakat sorumlu basın. bölgenin suları.yapılan zahmetli kazılar sonucu bulunamamış olan üç sandık altından da söz ediyordu. liberal hamımlar. gelecek kuşakların belleğinde uzun süre kalacaktı. Titrek imzasını attığında ve tanıklar da kendi imzalarını eklediklerinde. dantel yakasına elmas bir broş iliştirilmişti. Şanlı Kardinal Hazretleri. Koca Ana olağanüstü bir çabayla atalarının da ölmeden önce soylarının egemenliğini güvenceye almak için harcadıkları türden bir çabayla kendini heybetli kalçalarının üstünde yükseltip anılara dalarak. milli egemenlik. yurttaşlık haklan. meclis oturumları. iyi örnek olmak. evin önündeki meydanda tozlu badem ağaçlarının gölgesinde toplanmaya başlayan kalabalığın yüreği gizli bir ürpertiyle sarsıldı.

O zaman tarihi yazgısının tam bilincine vararak dokuz gün süreyle milletçe yas tutulmasını ve Koca Ana'ya. O gecenin ve onu izleyen gecelerin olayları. Harp Bakanı'na konuşmasını Koca Ana için bir dakikalık saygı duruşuyla bitirmesini öneriyordu. sorumluluğunun ağırlığım tartmak için danışmanlarına başvurma gereğini duymamıştı. aidath papazlıkları. Toplumsal düzene ölüm dokunup geçmişti. Cumhurbaşkanı. madalyalı memurlardan oluşan gürültücü grubuna karşın. Koca Ana. karanlık bastıktan soma oradan geçerken hafif bir kararsızlık ürpertisini bastıramazdı. aynı zamanda farklı çıkarların ve çelişkili yargıların o anlı şanlı gövdeyi defnetmek gibi ortak bir amaç çevresinde uzlaşmalarındaki feragat nedeniyle de böyleydi bu. yaslı başkentin görünümünden etkilenmiş bir halde çalışma odasına girerken. üst tabakanın sıradan halka. gizli mallarının bir parçasını oluşturan üç sandık dolusu sahte seçmen belgesi aracılığıyla güvence altına almıştı. sömürgenin son günlerinde Portekizli bir keşişin aşk uğruna kendini asmış olduğu karanlık servili bir iç bahçe vardı. bakanları kasvetli kıyafetleriyle ayakta ve her zamankinden daha solgun ve ciddi. gazetelere sarınmış dilencilerin. Bu yurtsever çabalar ona en yüksek payeleri sağlamıştı. geleneksel gücün geçici yetkiye. gizli manevralara ya da seçim sahtekarlıklarına başvurarak da olsa dostlarının refahım gözetirdi. Başkent Katedrali dokuz günlük cenaze töreni için hazırlanıyordu. telgrafın arkasına kendi eliyle yazdığı bir notla. kiracıları. taş döşeli avlu arasında. onu bekliyorlardı. Yalnızca birkaç ufak kahve açık kalmıştı. Hükümet binasında. meclisin ışıkları yakılmıştı. Hizmetindeki adamlar. Cumhurbaşkanı. Yalnızca kamu gücüne sahip azametli kişilere esin kaynağı olan Hıristiyan ruhu nedeniyle değil. titreyişi bir önsezi gücü taşıyordu. Tanrısal bilgeliğin insani doğaçlamaya üstünlüğü ilkesini uyguluyordu. Başkan. Çalkantılı dönemlerde Koca Ana partizanlarına silah sağlanmasına gizlice katkıda bulunur ama herkesin önünde kurbanlarının yardımına koşardı.kadar duyulmamış olan bu önemli kişiden yüceltici bir saygı ile söz ediliyordu. Kentin duygularından. Dorik sütunlar ve ölmüş cumhurbaşkanlarının suskun heykelleri altında uyudukları yerde. genciyle yaşlısıyla. Harp Okulu öğrencilerinin diploma törenine giderken haberi alıp şaşıran cumhurbaşkanı. Ama o gece. arpalıkları hakim iradesiyle onaylar ya da onaylamaz. yıllar yılı imparatorluğunun toplumsal barışım ve siyasi uyumunu. yalnızca kendi oy haklarını değil. arabasından yakaladığı bir anlık ama bir ölçüde vahşi görüntüyle kentin suskun şaşkınlığım algılayabilmişti. sonraları tarihi bir ders olarak nitelendirilecekti. yüz yıldır ölü olan seçmenlerinkileri de kullanırlardı. himayesindekiler. Koca Ana. sanki arıtıcı bir filtreden geçerek kendisine ulaşmışlar gibi etkilenen cumhurbaşkanı bile. İnceden çiseleyen yağmur. savaş meydanında vatanı için can vermiş bir . Barış zamanlarında katedral heyeti üyeliklerini. Tüm kilise çanları ölen için çalıyordu. Sarayın kabul salonu ile genel valilerin arabaları için kullanılan küçük. gelip geçenleri sis ve kuşkuyla örtüyordu.

ardından henüz patırtıdan .kahramana yakışır şehitlik rütbesinin verilmesini buyurdu. lüks arabasına yerleşip Koca Ana'nın uzak ve görkemli cenazesine gitmek üzere yola koyuldu." diye koro halinde haykırdı Kardinaller Heyeti'nin üyeleri. Milletin Önderi. hiç işitilmemiş boyutlara ulaştı. Ama o akşam umulmadık bir değişiklikle. Bitmek tükenmek bilmeyen saatler. yaşsız ve saf kişiliğini gördüler. "Koca Ana. Koca Ana'nın hizmetleri. üzüntü ve telaş yaşandı. din adamları ve maliyeciler. Bir yandan cumhurbaşkanının defin törenine katılmasına olanak verecek emsal arayışları. Durgun ağustos günlerinin uyuşukluğundan toparlanan Papa hazretleri pencerede durmuş." diye haykırdı Papa hazretleri. Sonunda Papa hazretleri uzun. ülkenin her köşesinde yankılanan ve basın sözcülerince saygınlık kazandırılan kelimeler. ortaya çıkmaya başlayan türden olaylara hazır değildi. kelimelerle doluyordu. Sonunda o aseptik yasa koyucular meclisindeki gerçekçi biri bu tarihi laf kalabalığım kesip Koca Ana'nın cesedinin gölgede 40 derecede onların kararım beklediğini anımsattı. bir saatlik bir şaşkınlık. Yıllar önce Aziz Peter'in tahtına çıkışı vesilesiyle kendisine sunulan soluk fotoğrafı hemen tanımıştı. öğle sonrası uyuşukluklarından ve hardal yakılarından bağımsız olarak düşünüp konuştular ve onun efsaneyle damıtılmış. Öyle çok şey söylenmişti ki tartışmalar sınırları geçip okyanusları aştı ve Papa'nın Castel Gandolfo'daki evinde bir kehanet gibi esti. "Koca Ana. meclisin yüz yıllık soyut yasalarla seyreltilmiş engin yarım dairesinde. Politikanın üst katmanları. Koca Ana için düzenlenen cenaze töreninin dünyaya yeni bir örnek olacağına inanıyordu. dehşet dolu günler yaşadı. cumhurbaşkanının cenaze törenine katılmasına olanak verecek bir formül arayışı içinde. gazeteler olası kurbanların fotoğrafları yerine yirmi yaşlarında bir tek kadının siyah çerçeveli bir resmini basmışlardı. Ve Hıristiyanlığın uçsuz bucaksız imparatorluğunda yirmi yüzyıl içinde üçüncü kez. Yasaların diplomalı simyacıları olan bilge hukuk doktorları. Macondo'nun sert eylülünde gövdesi kabarcıklarla dolarken. siyah. O sabah milli radyo ve televizyon istasyonlarından vatandaşlarına yaptığı etkileyici konuşmada da dile getirdiği gibi. Son birkaç haftadır akşam gazeteleri başka bir şeyden söz etmiyordu ve Papa hazretleri yazlık evinin bu kadar yakınındaki esrarengiz olaya kayıtsız kalamıyordu. Böylesine soylu bir amaç yine de birtakım ciddi güçlüklerle çarpışmak durumunda kalacaktı. İnsanlar onu ilk kez hezaran sandalyesinden. bir yandan da kadavranın mumyalanması yolunda emirler verildi. dalgıçların bir genç kızın kesilen kafasını aradıkları gölü seyrediyordu. özel dairelerinde. görüş uzlaştırmaları ya da anayasal düzeltmeler sürdürülürken. kelimeler. Koca Ana' nın uzak ataları tarafından kurulmuş olan hukuki yapısı. tefsir ve kıyaslamalara daldılar. Işıltılı şeftali bahçeleri geride kalmıştı. milli kahramanların yağlıboya tabloları ve Yunan düşünürlerinin büstleri arasında. Ülkenin. Yazılı yasanın katışıksız atmosferinde sağduyunun bu patlayışı karşısında kimse bir şaşkınlık belirtisi göstermedi.

Daha sonra gelenler de kiliseyi çevreleyen alçak duvarlara. ufak tefek çevik okçular yetkililere yol açıyorlardı. Ağlamaktan bitkin düşen dokuz yeğen. sandıklar dolusu tavuk ve şanslarım Koca Ana'nın cenazesinde birşeyler satmada denemek için olağan işlerini bırakmış erkekler ve kadınlarla dolmuştu. Cumhurbaşkanının birbirini izleyen acil söylevlerinden ve susturulmuş olmalarına karşın beylik simgeler aracılığıyla duyulmaya devam eden ateşli tartışmalardan esinlenen insanlar her işi bırakmış. Ama Büyük İhtiyar Kadın'ın toprakları üzerinde tüm görkemiyle ağaran gün. Papa hazretleri bütün gece insan kalabalıklarının geçişinden tedirgin olan maymunların şamatasını dinledi. Karanlık basarken St. kapıya üç kez vurulmasıyla uyanmıştı. gümbedegüm. Gece yolculuğu sırasında bindiği kano. Koca Ana'nın cenazesine katılmasına olanak veren. insanların kurdukları çadırlarla ve yaydıkları uyku tulumlarıyla beneklenmiş küçük meydanda. boğucu tavan aralarını doldurmuşlardı. gümgüm. yolculuğun sıkıntılarını belleğinden silip özverisini ödüllendirdi. Peter Bazilikası’nın yankılı çan sesleri Macondo'nun çatlak çıngırtılarına karıştı. Kutsal Peder o gece. gümbedegüm ve cumhurbaşkanının elinde. El arabaları. yeşil muz sapları. bunaltıcı geceler boyunca uykusu kaçan Papa hazretleri. ölünün başucunda. . uykusuzluk humması ve sivrisinek eziyeti çekti. kilisenin tarihinde ilk kez. bir testi temiz su ve dulavratotundan bir hamakla donatılmış il genel meclisi salonunda geçirdiği uzun. kızarmış yiyecek satıcıları ve piyango büfeleriyle ve boyunlarına yılanlar dolayıp yılancık illetim kesinlikle iyileştiren ve sonsuz yaşamı garanti eden bir merhem satan adamlarla dolu caddelerde. Oysa kainat. Dört deri tabure. Roma İmparatorluğu ile Koca Ana'nın çiftlikleri arasındaki sınırı belirleyen dolaşık sazlar ve sessiz bataklıklar üzerindeki boğucu çadırında. ara sıra da Nicanor'la öğle yemeği yiyordu. ağaçlara ve korkuluk duvarlarına tırmanıp ellerinden geldiğince yerleşmişlerdi. dilekçeler ve idari emirler okuyarak oyalanıyordu. Büyük gün gelmişti. Bekleyişin ve sıcağın uzattığı sonu gelmez haftaları ve ayları böyle geçirdi. Orta salonda Koca Ana'nın kadavrası. gümbede. ter içinde. kalabalık geçitleri. Kamu düzeninin bozulduğu. bekleyişi daha günlerce uzatacaktı. Papa hazretlerinin teşrifinin yakın olduğunu bildiriyordu bu vuruşlar. gümbedegüm. karşılıklı gözetimin coşkusu içinde son gecenin nöbetini tutuyorlardı. titrek bir telgraf kümesinden çıkacak önemli kararları bekleyerek mumyalaşıyordu. karanlık koridorları. olağanüstü yetkiler bulunduğu duyuruluyordu. Nicanor. Sonunda bir gün Peder Pastrana davulcusuyla meydanın ortasına çıkıp karar bildirisini okudu. parmaklıklara. gözleme noktalarına. Ölüm eve sahip çıkmış gibiydi. Gün boyunca onu pencereden görmeye gelen çocuklara İtalyan şekeri dağıtıyor ve amberağacının altında Peder Anthony Isabel ile. kudret narı ve iguananın ilkel güzelliği. gümgüm. gümbedegüm.habersiz taze film yıldızlarının teraslarda güneşlendikleri Via Appia Antica ve sonra da Tiber kıyısındaki Castel Sant'Angelo'nun kasvetli dağlık burnu. İşte orada. yukka çuvalları.

Albay Aureliano Buendia'nın kampından kalma asker emeklileri bile başlarında kürkünün. seçkin bir savaşçılar kıtasının zapt etmeye çalıştığı. onun daha kim olduğunu bilmeden göreve geldiğini görmüş olan ve ancak şimdi varlığının asıl gerekçesini anlayabilen kalabalığın şaşkın gözleri önünde yürüyordu. yaşamdan sekiz bakır germe somunu ile ayrılmış olan Koca Ana o anda formaldehit sonsuzluğuna öylesine dalmıştı ki kendi büyüklüğünün boyutlarım kavrayamıyordu. Rebolo'nun züppeleri. Dazlak ve tombul. bankacılık. ticaret ve sanayi sektörlerinin temsilcileri. Makamlarının ağırlığıyla zayıf düşmüş baş piskoposlar ve güçlü göğüsleri madalyadan zırhlarla kaplı askeri zevat arasında ilerlerken. içlerinden en büyüklerinin . İkinci sırada. Valledupar' dan akordeoncular. La Cueva'dan horoz yetiştiricileri. sakızkabağı kraliçesi. Tasajera'dan karides avcıları. Saat on birden az önce. AyapePin usta binicileri. Sabanas de Bolivar'in tuluatçıları. kilise ve geleneksel partilerden delegeler. Mojajana' dan büyücüler. Jaketatayları ve silindir şapkalarıyla vakur ve ciddi. Yargıtay. guava kraliçesi. San Pelayo'dan yoksul müzisyenler. İlk kez dünyevi görkemlerinden sıyrılmış olarak. Magdalena'nın kürekçileri. kasaba büyüklerinin çekişmelerine bir anlaşma ile son verilip katafalk. çağının tüm simgelerinin kendi anısı önünde eğildiği o kırk sekiz şaşaalı saat boyunca gerçekleşmişti. Manaure'den kayatuzu işçileri. cumhurbaşkanı ve bakanlar. Bu güç gösterisinden gözleri kamaşan halk. önlerindeki kainat kraliçesini izliyordu hepsi: soya fasulyesi kraliçesi.o yüce anı bekliyordu hepsi: bu öykünün başında sayılanlara ek olarak. San Jorge'nin çamaşırcı kadınları. Milletin Önderi o kuşku götürmez iktidar havasını salgılıyordu. Sıcağın verdiği uyuşuklukla evinin balkonunda düşlemiş olduğu tüm görkem. Morlara bürünmüş tabutunda. Cienaga'dan balıkçılar. altmış yıldır bekledikleri emekli aylıklarının ödenmesini cumhurbaşkanından istemek için cenazeye gelmişlerdi. muz kraliçesi. var olmuş ya da olabilecek her şey için seçilmiş milli kraliçeler yürüyordu. hindistancevizi kraliçesi. palmiye yaprağından örülmüş bir yelpazeyle sıcağı alt edip dünyanın en önemli cenaze törenini yüce varlığıyla onurlandırmıştı. kaplan pençelerinin ve dişlerinin debdebesi içindeki Marlborough Dükü ile birlikte Koca Ana'ya ve onun soyundan olanlara besledikleri yüz yıllık nefreti bastırarak. güneşten bunalmış çılgın kalabalıktan güçlü bir sevinç uğultusu yükseldi. sakin yas krepleri içinde. yaşlı ve illetli cumhurbaşkanı. börülce kraliçesi 225 mil uzunluğunda iguana yumurtaları kraliçesi ve bu öykünün sona ermesini engellememek için sözü edilmeyen tüm öbürleri. Monpotftan sahtekarlar ve daha niceleri. telgrafhanenin köşesinden dönüp ortaya çıktılar. Sayıkladığı anlarda Vatikan bahçeleri üzerinde debdebeli bir araba içinde uçarken düşlediği Papa hazretleri bile. süslü püslü ceketlerle telkari miğferler giymiş soğukkanlı. yukka kraliçesi. Cabo de la Vela'nın inci avcıları. Danıştay. meclis.

öyle ki dünyanın imansızları arasında Koca Ana'nın öyküsünü bilmeyen hiç kimse kalmasın. hizmetçilerinin ve himayesindeki tüm kişilerin. Ne de büyükler geçtikten sonra sokakta bıraktıkları mikrop yuvası çöp yığınlarını fark ettiler. Hazır bulunanlardan kimileri yeni bir dönemin doğuşuna tanık olduklarının farkındaydılar. cumhurbaşkanı makamına kurulup kendi sağduyusuyla ülkeyi yönetebilir ve var olup olabilecek her şeyin kraliçeleri de evlenip mutlu olabilir ve bir sürü oğlan doğurabilir ve sıradan insanlar da çadırlarını Koca Ana'nın uçsuz bucaksız topraklan üzerinde keyiflerinin istediği yere kurabilirlerdi. çünkü yarın. kurşundan bir kaidenin altında çürümeye başlamıştı bile. çünkü onlara karşı çıkabilen ve bunu yapmaya yeterli gücü olan tek kişi. Geriye kalan tek şey birinin kapı ağzına bir tabure yaslayıp bu öyküyü. korteji Macondo'nun bunaltıcı sokakları boyunca izleyen leşkargalarının tetikteki gölgesini görmedi. kalasların çivilerini çıkartıp evi bölmek için temellerine kadar kazdıklarım da sezmediler. Hiç kimse. cenaze çıkarılır çıkarılmaz evi kapatıp kapıları söktüklerini. on dört gün süren yakarışlar. Cenazenin patırtısı arasında hiç kimsenin kaçırmadığı tek şey. Koca Ana'nın yeğenlerinin. gök gürültüsüne benzer bir rahatlama soluğuydu. çöpçüler gelecek ve onun cenazesinden kalan çöpleri bir daha hiç geri gelmemek üzere süpürüp götürecek.omuzlarında caddeye indirildiği sırada evin çatı kirişinde kopan açgözlü telaşın farkına varmadı. 165 . Şimdi Papa hazretleri yeryüzündeki görevini tamamlamış olarak ruhen ve bedenen gökyüzüne yükselebilir. övgüler ve tumturaklı söylevler sona erip de mezar kurşun bir kaideyle mühürlendiği zaman kalabalığın koyuverdiği. gelecek kuşaklara bir ders ve örnek olsun diye anlatmasıydı. vaftiz çocuklarının. çarşamba günü.