You are on page 1of 755

İNGİLİZCE TÜRKÇE

a s. (ünsüzlerden önce) 1. bir, herhangi bir: We went on a sunny


a bad egg day.
argoGüneşli bir para
ciğeri beş günde gittik.adam.
etmez They´ve bought a house. Ev
aldılar. In this establishment everyone works an eight-hour day.
a bad lot k. dili sağlam ayakkabı değil, sütü bozuk; it kopuk.
Bu kuruluşta herkes günde sekiz saat çalışır. 2. (sayı olarak) bir:
a bad mark akırık not, kötü
hundred not. yüz öğrenci. 3. Belirli bir tür veya nitelikte
students
a bad sailor biri/bir şey için
deniz tutan kimse. kullanılır: It´s a fruit. O bir meyvedir. A rolling
a bad turn stone gathers
kötülük. no moss. Yuvarlanan taş yosun tutmaz. A Mr. Taş
telephoned. Bay Taş diye biri telefon etti. This is a camellia that
a bare chance zayıf
´s bir ihtimal.
resistant to cold. Soğuğa dayanıklı bir kamelyadır bu. 4.
a bit biraz. belirtir: twice a year yılda iki kez. five dollars a kilo kilosu
Miktar
a bitter pill beş dolar.
acı bir 5. her; çoğu:
reçete/ilaç, A spiderzorluklar
beraberinde has eightgetiren
legs. Örümceklerin
bir çözüm yolu.
sekiz bacağı vardır. A horse won´t do it, but a mule will. At
a black eye morarmış göz.
yapmaz, ama katır yapar.
a bottle of milk bir şişe süt.
a broken reed k. dili güvenilmez kimse/şey.
a can of worms k. dili içinden çıkılması zor bir durum; çözümlenmesi güç bir
a cappella problem.
z. herhangi bir çalgının eşliği olmadan, çalgısız, enstrümansız
a cappella (şarkı söylemek).
s. 1. çalgı eşliği olmadan şarkı söyleyen (koro). 2. çalgısız,
a card up one´s sleeve enstrümansız (müzik).
k. dili kurtarıcı.
a case in point söz konusu edilen şeyin bir örneği.
a chip off the old block k. dili hık demiş babasının burnundan düşmüş.
a citizen of Turkey Türk vatandaşı.
a contradiction in terms sözlerde çelişme.
a couple of 1. iki. 2. birkaç.
a couple of minutes birkaç dakika.
a crack shot keskin nişancı.
a cursory glance göz gezdirme.
a cut above k. dili -den bir gömlek üstün.
a dab of azıcık: Put a dab of the ointment on the wound. Yaraya
a dark day merhemden
1. karanlık gün.biraz2.sür.
kötü gün.
a dead loss bir işe yaramayan nesne/kimse.
a demanding boss çok iş bekleyen patron.
a demanding job çok emek isteyen iş, zahmetli iş.
a desperate situation vahim bir durum.
a drain on the resources bütçeye yük olan şey.
a drink of water bir bardak su.
a drive for funds para toplamak için açılan kampanya.
a drop in a bucket k. dili devede kulak.
a dry speech yavan söz, tatsız konuşma. have s.t. dry-cleaned bir şeyi kuru
a fainting fit temizleyiciye
baygınlık nöbeti.vermek, bir şeyi
2. (güçlü temizletmek.
bir duygunun patlak verdiği) an: He
a fat chance threw it away in a fit
argo çok zayıf bir ihtimal.of anger. Bir hiddet anında onu çöpe attı.
a feast for the gods şahane bir ziyafet.
a feather in one´s cap k. dili koltukları kabartan başarı.
a feather in one´s cap övünülecek başarı.
a feeling of insecurity güvensizlik duygusu.
a few birkaç.
a fifth A.B.D. (içki ölçüsü) galonun beşte biri, 84 santilitre.
a figment of the imagination hayal ürünü, hayal mahsulü.
a fine distinction ince fark.
a fit of nerves sinir krizi.
a flight of stairs bir kat merdiven.
a fool´s errand saçma bir iş.
a friend of mine bir dostum.
a friend of ours dostlarımızdan biri, bir dostumuz.
a fright k. dili korkunç derecede çirkin, tuhaf veya insanı şoke eden
a full week kimse:
1. tam She looked2.aolaylarla
bir hafta. fright in dolu
that wig. O perukla görünümü
bir hafta.
korkunçtu.
a gleam of hope bir ümit ışığı.
a glimmer of hope bir ümit ışığı.
a good 1. epey, epeyi, bir hayli; birçok: He was there a good while.
a good command of Orada epey kaldı.
(a language) A good
(bir dili) rahatmany of the camellias were in bloom.
konuşabilme.
Birçok kamelya çiçek açmıştı. 2. en az: They waited a good ten
a good deal 1. çok: That cost him a good deal. Ona pahalıya mal oldu. Its
minutes. En az on dakika beklediler.
a good deal/a great deal climate
birçok, isbirahayli.
good deal like Cairo´s. Havası Kahire´ninkine çok
benziyor. 2. k. dili kelepir. 3. k. dili iyi bir şey.
a good distance off epey uzakta.
a good loser oyunu kaybedince kızmayan kimse.
a good many birçok, hayli.
a good provider ailesine iyi bakan kimse.
a good turn bir iyilik: He did me a good turn. Bana bir iyilik etti.
a good turn iyilik.
a good way k. dili 1. hayli mesafe. 2. iyi bir çare/yol.
a great many pek çok.
a hard act to follow aşılması/ulaşılması zor bir başarı.
a hard nut to crack k. dili 1. başarılması zor iş. 2. çetin ceviz.
a hard/tough nut to crack k. dili çetin ceviz.
a heavy sea dalgalı deniz.
a hell of a lot argo çok fazla.
a horse of another color tamamıyla farklı bir konu.
a host of bir sürü.
a howling success büyük bir başarı.
a kilo of bananas bir kilo muz.
a kind of millionaire milyoner gibi bir şey.
a knockout k. dili çok güzel/fevkalade biri/bir şey.
à la carte alakart.
a labor of love hatır/zevk için yapılan iş, gönüllü yapılan iş.
a labor of love k. dili hatır için yapılan iş.
a large proportion of the
kârın büyük bir bölümü.
profits
a lasting impression derin bir iz; büyük bir etki.
a leading question verilecek cevabı belirleyen soru.
a length of piping (belirli uzunlukta) bir boru parçası.
a little biraz: Give me a little time. Bana biraz zaman verin.
a little bit azıcık, bir parça.
a little terror k. dili çok yaramaz/haşarı çocuk, canavar.
a live issue günün önemli sorunu.
a long face ekşi yüz.
a long haul 1. uzun taşıma mesafesi. 2. uzun süren zor bir iş.
a long shot ufak bir ihtimal.
a long shot başarı ihtimali az olup gerçekleşince kazancı çok olan bir iş.
a long way off çok uzakta.
a lot çok: They like her a lot. Ondan çok hoşlanıyorlar. She´s a lot
a lot of better.
çok/pek O çok
çok (şey):
daha iyi.
She bought a lot of books. Çok kitap aldı.
a man in my position benim durumumda olan bir adam.
a man of few words az konuşan adam.
a marked difference belirgin bir fark.
a marked man mimli adam, mimlenmiş adam.
a matter of indifference ilgilenmeye değmeyen sorun.
a matter of life and death ölüm kalım meselesi.
a matter of life and death ölüm kalım meselesi.
a matter of two dollars iki dolar meselesi.
a mess of bir yemeklik (yeşillik).
a minus quantity sıfırdan aşağı miktar.
a modicum of 1. zerre kadar, bir nebze: There´s not a modicum of truth in it.
a month hence Onda
bundan zerre
bir kadar hakikat yok. 2. az bir miktar; pek az: He drank
ay sonra.
only a modicum of wine. Pek az şarap içti.
a month of Sundays çok uzun bir zaman.
a new lease on life (hastalıktan/üzüntüden sonra) yeniden hayata başlama.
a number of birtakım, birkaç.
a pack of cards iskambil destesi.
a pack of lies bir sürü yalan.
a pair of denims kot pantolon, cin; blucin.
a pair of dungarees blucin, kot.
a pair of scales terazi.
a pair of scissors makas.
A penny for your thoughts. k. dili Ne düşünüyorsunuz?
a piece of cake k. dili çok kolay bir iş.
a pillar of society topluma dayanak olan kimse, nüfuzlu kimse; bir yerin
a play on words eşrafından
kelime oyunu.olan biri.
a plum job/post çok iyi bir iş, herkesin istediği bir iş.
a poor shot nişancı olmayan kimse, hedefi iyi vuramayan kimse.
a pretty penny k. dili epeyce para, külliyetli miktarda para.
a priori s. önsel, apriori.
a private person kendinden bahsetmekten kaçınan kimse.
a proud day for us bizim için övünç dolu bir gün.
a quick one k. dili çabuk içilen/içilmiş bir içki.
a raft of bir yığın, bir sürü, pek çok.
a ray of hope umut ışığı.
a ready pen iyi yazı yazma yeteneği.
a remote chance/possibility uzak bir ihtimal, ufak bir olasılık.
a request for help yardım dileme.
a ripple of conversation dalga gibi yükselip alçalan konuşma sesi.
A rolling stone gathers no
Yuvarlanan taş yosun tutmaz./İşleyen demir pas tutmaz.
moss.
a round peg in a square hole bulunduğu yere hiç uygun olmayan kimse. clothes-peg i., İng.
a run of luck çamaşır mandalı.
şans zinciri.
a running battle uzun süren bir ihtilaf.
a safe bet elde bir.
a scrap of evidence çok ufak bir delil.
a sea of faces insan kalabalığı.
a sense of responsibility sorumluluk duygusu.
a shade biraz, azıcık: Lower your voice a shade. Sesini biraz alçalt.
a shot in the arm birine birdenbire moral veren bir şey.
a shot in the dark körü körüne bir deneme.
a sight k. dili çok daha: It´s a sight dirtier than I thought it´d be.
a spate of Tahmin
pek çok,ettiğimden
bir sürü. çok daha kirli.
a square deal k. dili adil bir anlaşma.
a stomach upset mide bozukluğu.
a stormy passage fırtınalı deniz yolculuğu.
a tissue of lies bir sürü yalan.
a trifle biraz, azıcık.
a twist of the wrist hüner, ustalık.
a vintage year 1. kaliteli şarabın elde edildiği yıl. 2. başarılı bir yıl.
a wad of gum pabuç kadar çiklet.
a wee bit k. dili 1. azıcık, birazcık. 2. oldukça.
a week off 1. bir haftalık izin. 2. bir hafta sonra.
a whale of a k. dili 1. çok büyük: a whale of a difference çok büyük bir fark.
a white lie 2. müthiş,yalan.
zararsız dehşet, çok güzel: a whale of a novel müthiş bir
roman.
a whole lot of k. dili pek çok: A whole lot of people don´t approve of this. Pek
a wodge of çok
1. birkişi bunu
yığın, birhoş görmüyor.
sürü: He laid a wodge of papers on the table.
a world power Masaya
pol. dünya çapında bir koydu.
bir sürü evrak güç. 2. koca/iri bir parça: a wodge of
chocolate koca bir parça çikolata.
A, a i. 1. A, İngiliz alfabesinin birinci harfi. 2. müz. la notası. 3. en
A1 yüksek
s., k. dilinot veyasınıf,
birinci en iyi kaliteyi
klas; simgeleyen harf.
çok kaliteli.
AA kıs. Alcoholics Anonymous. i. Adsız Alkolikler (alkolizmle
AB savaşan
kıs. Artium birBaccalaureus.
grubun adı). i. lisans.
aback z.
abacus i. sayıboncuğu, abaküs, çörkü.
abaft z., den. kıçta, kıç tarafında.
abaft edat, den. gerisinde, arkasında: abaft the beam kemerenin
abalone gerisinde.
i., zool. abalon (bir deniz kabuklusu), Haliotis.
abandon f. 1. terketmek, bırakmak: Don´t abandon me here! Beni burada
abandon bırakma!
i. 1. kendini He(bir
abandoned shamanism
şeye) kaptırma, and became
kapılma, a Muslim.2.
kendini bırakma.
Şamanizmi
coşku. bırakıp Müslüman oldu. 2. vazgeçmek: He
abandon hope ümidi kesmek.
abandoned the idea. O düşünceden vazgeçti. They abandoned
abandon o.s. to kendini
the (birAramaktan
search. şeye) kaptırmak/vermek:
vazgeçtiler. She abandoned herself to
abandon ship the music. Kendini
gemiyi terketmek. müziğe kaptırdı. You´ve abandoned yourself
to drink. Kendini içkiye verdin. Don´t abandon yourself to
abandoned s. 1. terkedilmiş, bırakılmış, metruk. 2. coşkulu, coşkun. 3.
despair! Ümitsizliğe kapılma!
abandonment ahlaksız;
i. 1. terk, utanmaz.
bırakma. 2. bak. abandon 2.
abase f. -in kibrini kırmak; alçaltmak.
abase o.s. kendini alçaltmak.
abasement i. (-in) kibrini kırma; alçaltma.
abash f. utandırmak, -in gururunu incitmek.
abashed s. utandırılmış, gururu incitilmiş.
abashedly z. utanarak, gururu incitilmiş bir halde.
abate f. 1. azalmak; hafiflemek: The wind had abated. Rüzgâr
abatement hafiflemişti.
i. 1. azalma; 2. azaltmak;
indirilme; hafifletmek:
hafifleme. This willindirme;
2. azaltma; abate the fever.
Bu ateşi
hafifletme. düşürür.
abattoir i., İng. mezbaha, kesimevi.
abbess i. (kadınlar manastırında) baş rahibe.
abbey i. manastır.
abbot i. (erkekler manastırında) başkan, başkeşiş.
abbr kıs. 1. abbreviation kıs. (kısaltma). 2. abbreviated kıs.
abbreviate (kısaltılmış).
f. kısaltmak.
abbreviation i. 1. kısaltma, bir sözcüğün veya söz grubunun kısaltılmış şekli.
ABC´s 2. kısaltma,
i., çoğ., kısaltma
k. dili 1. abece,işi.alfabe. 2. abece, alfabe, bir işin en
ABCs önemli
i., çoğ., bilgileri: He still
k. dili, bak. ABC´s.hasn´t learned the ABC´s of the job. İşin
abecesini hâlâ sökemedi.
abdicate f. 1. (kral/kraliçe) tahttan çekilmek, tacını ve tahtını terketmek;
abdication yüksek
i. bir mevkiden
1. tahttan çekilmek.
çekilme, tacını 2. (kral/kraliçe)
ve tahtını terketme;(tahttan)
yüksek bir
çekilmek,
mevkiden (tacını
çekilme. ve2.
tahtını) terketmek;
(tahttan) çekilme; (yüksek
(yüksek bir
birmevkiden)
mevkiden)
abdomen i., anat. 1. karın. 2. (böcek gövdesinde) karın.
çekilmek. 3. (sorumluluktan) kaçınmak. 4. (bir
çekilme. 3. (sorumluluktan) kaçınma. 4. (bir haktan) feragat haktan) feragat
abdominal s., anat.vazgeçmek.
etmek, 1. karna ait. 2. (böcek gövdesindeki) karna ait.
etme, vazgeçme.
abdominal cavity karın boşluğu.
abdominal region karın bölgesi.
abduct f. (birini) kaçırmak.
abduction i. (birini) kaçırma.
abed z., eski yatakta.
abelia i., bot. abelya, Abelia.
aberrant s. 1. anormal. 2. istisnai.
aberration i. 1. (doğru/doğal/normal olandan) sapma. 2. ruhb., gökb.
abet sapınç,
f. (--ted,aberasyon. 3. tıb. sapkı.
--ting) 1. yardakçılık etmek; kışkırtmak, tahrik etmek.
abetment 2.1.
i. yardımda
yardakçılıkbulunmak.
etme; kışkırtma, tahrik etme. 2. yardımda
abetter bulunma.
i., bak. abettor.
abettor i. 1. yardakçı; kışkırtıcı. 2. yardımda bulunan biri.
abeyance i., huk. 1. uygulanmama: That rule has since fallen into
abhor abeyance. Sonra
f. (--red, --ring) o kuralın iğrenip
iğrenmek; uygulanmasından vazgeçildi. 2.
uzak durmak.
sahipsiz kalma/olma, sahipsizlik: That peerage remained in
abhorrence i. iğrenme; iğrenip uzak durma.
abeyance for a hundred and twenty-six years. O asalet unvanı
abhorrent s. iğrenç.
yüz yirmi altı yıl boyunca sahipsiz kaldı. 3. askıda/muallakta
abide olma:
f. 1. byEverything´s
-e göre hareket in abeyance at the moment.
etmek/davranmak; Şu an her sadık
(vaade/karara) şey
abiding askıda.
kalmak.
s. kalıcı, 2. by -ebaki.
daimi; uymak, -e riayet etmek. 3. çekmek, tahammül
etmek; -e katlanmak/dayanmak. 4. (a.bode) kalmak, devam
ability i. yetenek, kabiliyet; dirayet.
etmek; baki kalmak. 5. (a.bode) oturmak, ikamet etmek. 6.
abject s. 1. rezil,beklemek.
(a.bode) berbat (bir durum); son derece kötü: She had never
abjure seen such
f. yemin ederekabjectvazgeçmek/reddetmek/inkâr
poverty. Hiç öyle bir sefalet etmek.
görmemişti. He
was an abject liar. Son derece yalancı biriydi. 2. küçük
Abkhas i. (çoğ. Ab.khas) bak. Abkhaz 1.
düşürücü, alçaltıcı; kendini küçük düşüren/alçaltan; gururdan
Abkhas s., bak. Abkhaz 2.
yoksun.
Abkhasia i., bak. Abkhazia.
Abkhasian i., bak. Abkhazian 1.
Abkhasian s., bak. Abkhazian 2.
Abkhaz i. 1. (çoğ. Abkhaz) Abhaz. 2. Abhazca.
Abkhaz s. 1. Abhaz. 2. Abhazca.
Abkhazia i. Abhazya.
Abkhazian i. 1. Abhaz. 2. Abhazca.
Abkhazian s. 1. Abhaz. 2. Abhazca.
abl kıs. ablative.
ablative s., dilb. -den haline ait; -den halindeki.
ablative i., dilb. -den halindeki sözcük/sözcük grubu.
ablaze s. 1. yanmakta olan, alevler içinde; tutuşmuş. 2. ışıl ışıl
able ışıldayan;
s. yetenekli, pırıl pırıl parlayan.
kabiliyetli.
able-bodied s. sağlıklı, sıhhatli.
ablute f., şaka y. 1. yıkanmak. 2. yıkamak.
ablution i. aptes, gusül, yıkanma.
ably z. ustaca, ustalıkla.
ABM kıs. antiballistic missile.
abnegate f. 1. feragat etmek; vazgeçmek; feda etmek; (sorumluluktan)
abnegation kaçmak.
i. 1. feragat2. inkâr
etme;etmek, reddetmek.
vazgeçme; feda etme; (sorumluluktan)
abnormal kaçma.
s. anormal.2. inkâr etme, reddetme.
abnormality i. anormallik.
abnormally z. anormal bir şekilde.
abnormity i., bak. abnormality.
abo i., aşağ. yerli, ataları çok eski çağlardan bu yana Avustralya´da
aboard yaşamış olaniçinde,
z. (taşıt için) biri. -de; (taşıt için) içine, -e: All aboard! Haydi
aboard binin!
edat (taşıt için) içinde, -de: He was aboard the train. Trendeydi.
abode i. 1. ikametgâh, ev. 2. (bir yerde) ikamet etme, oturma.
abode f., bak. abide (4), (5), (6).
abolish f. kaldırmak, lağvetmek, ilga etmek; feshetmek.
abolition i. kaldırma, lağıv, ilga; fesih.
A-bomb i. atom bombası.
abominable s. 1. iğrenç, menfur. 2. çok kötü, berbat, pis.
abominate f. 1. iğrenmek, nefret etmek. 2. hiç sevmemek, nefret etmek.
abomination i. 1. iğrenç/menfur bir şey. 2. iğrenme, nefret etme.
aboriginal i. asıl yerli, ataları çok eski çağlardan bu yana belirli bir yerde
aboriginal yaşamış
s. 1. çok olan biri.
eski çağlarda var olan; çok eski çağlardan kalan. 2.
aborigine ataları çok eski
i., bak. aboriginal 1. çağlardan bu yana belirli bir yerde yaşamış olan.
aborigines i., çoğ. asıl yerliler, ataları çok eski çağlardan bu yana belirli bir
abort yerde yaşamış
f. 1. (dölütü) olanlar.
düşürtmek/almak; -in dölütünü düşürtmek; (dölütü)
abortion düşürmek.
i. 2. (henüz başlanmışken)
1. dölüt düşürtme/alma, kürtaj. 2. (dölütü)-e son vermek.düşürtme/alma. 3. düşük 3.
yapmak. 4. (bir
başarısızlık. 4. iş) (henüz
ask., bilg. başlanmışken)
(uçuşu/işlemi) başarısız
yarıda kesme. bir şekilde
5. ask.,
abortionist i. kürtajcı.
sona ermek. 5. ask.,
bilg. (uçuş/işlem) yarıda bilg.kesilme.
(uçuşu/işlemi) yarıda kesmek. 6. ask.,
abortive s. başarısız.
bilg. (uçuş/işlem) yarıda kesilmek.
aboulia i., İng., ruhb., bak. abulia.
abound f. (in/with) (bir yerde) bol/çok olmak.
about edat 1. hakkında, ile ilgili, üzerine, üstüne: I know nothing at all
about about
z. 1. aşağı you. yukarı,
Senin hakkında
yaklaşık, hiçbir az çok; şey bilmiyorum.
hemen hemen,I neredeyse:
have doubts
about
at them. Onlar hakkında şüphelerim var. I shall say nothing
about s. about six o´clock saat altı sularında. Come about midnight.
about
Gece saat on iki sularında gel. It weighed about a kilo.most
this. Bundan kimseye bahsetmem. What´s the Ağırlığı
About face! ask. Geriye dön! about it? En ilginç tarafı ne? It´s a poem about
interesting
yaklaşık birthing kiloydu. It´s about time we took off. Artık gitmeyi
About ship! love.
den. O, aşk tiramola!
Alesta
düşünmeliyiz. üzerine
about bir fiftyşiirdir.
people What´s
elli kadar that kişi.
bookShe about?
was O a child
about-face kitabın
of about konusu
ten yearsne? She´s
old. still
Yaklaşık mad
i. 1. ask. geriye dönüş. 2. eskiden savunduğunun tersini on at him
yaşında about
bir what
çocuktu. heinsaid.
about
Onun
every
savunmaya dedikleri
one of yüzünden
these
başlama. villages hâlâbu ona
köylerin kızgın.hemenAre you
hemen sure about
her
about-face f.,
this?ask. geriye
Bundan dönmek.
emin misin? What village
are youI know. quarreling about?
birinde. It´s about the prettiest Tanıdığım
about-ship f. (--ped,
Neden --ping) den. tiramola etmek.
köylerin en güzeli galiba. You´ve about got the hang of There
kavga ediyorsunuz? 2. -in özünde/karakterinde: it. Bunu is
about-turn something
i., İng., bak.
hemen hemen about it
about-face I don´t
öğrenmişsin. like. Onda beğenmediğim
1. We´ve just about finished this job. bir şey var.
There
Bu was an indescribable something about her. Onda tarif
about-turn f., İng., bak. about-face 2.Are you about ready to go? Birazdan
işi neredeyse bitirdik.
edilemeyecek
gidebilir misin? 2. İng. orada3.
bir şey vardı. İng. -inoraya
burada; orasında buraya; burasında;
oradan-in
above edat
orasına 1. üstünde;
burasına; üstüne:
her She was
tarafında; her then living Groups
tarafına: in a room above
ofabout.
potted
oraya; her tarafta; her tarafa: The city was fortified all
above the
palms
z. 1. store.
were
yukarıda; O zamanlar
standing
yukarıdaki: dükkânın
about the
She üstündeki
room.
lives Odanın
above. bir odada
içinde
Yukarıda saksılara
oturuyor.
Şehrin her tarafı müstahkemdi. Look about! Etrafına bak! Books
oturuyordu.That
dikili palmiyeler was
onküme above and
kümeMasanın beyond
duruyordu. the
She calldaldaofwandering
duty.
above He
i. 1.was
were lying
the sitting
(birabout
sayfada) the table.
the branch
yukarıda above.
yazılanlar;üzerinde (birwas
Yukarıdaki yer
yazıda) yer kitaplar
eserin
Tamamıyla
about
oturuyordu. the vazife
garden. ötesi
Bahçede
2. yukarıya: bir şeydi o.
geziniyordu.
A narrow Hang
pathasled that
They lamp
were
us above. above
running
Dar the
above vardı.
bundan
s. 1. theThe wind
öncesinde
yukarıki, had scattered
yazılanlar:
yukarıdaki, the
As leaves
soon
(sayfanın) about.
you´ve
yukarısında Rüzgâr
read the bir
bulunan;
table.
about O
the lambayı
room. masanın üstüne as. We´re rising above the
patika
yaprakları
above,
daha
bizi
give
önceki
yukarıya
oraya
me aOdanın
buraya
call. içinde
götürdü.
Yukarıda
(bölüm/paragraf/satır/sayfa):
Look
dağıtmıştı. koşuşuyorlardı.
up above!
Just
yazılanları look at
okur
The
He
Yukarıya
them planted
okumaz
above
bak!
running a3.
bana
picture
above all clouds.
her
hedge şeyden
gökteki: Bulutların
about
She´sönce,
the üstüne
her
garden.
trying şeyden
to çıkıyoruz.
çok.
Bahçenin
count the 2. yukarı
etrafına
stars above. taraflarında:
çalı dikerek
Gökteki çitCross
yıldızları
about! Koşuşmalarına
telefon
depicts et. 2. thein(bir bak
sayfada) hele! 3. İng.
yukarıda ortalıkta,
adışehrin etrafta,
geçen1782´dekikişi/kişiler;
above all the
yaptı.
saymayariver
bilhassa,
civarda:
(bir A the
yazıda)
above
garlandcity
dahaof
çalışıyor.
özellikle.
There´s
the1782.
no
önce
island!
flowers
4.
Yukarıdaki
yukarıda
one
Adanın
hung
about.
adı geçen about
(Nehir
resim
yukarı
Ortalıkta her
veya
kişi/kişiler:
taraflarında
neck.
kimsedağla
I shall Boynuna
ilgili
yok.
bir
bir yerde
Everybody
interview the
halini
nehri
çiçeklerdengöstermektedir.
geç! We
bir used
kolye to 2.
liveilahi,
asılıydı.ten Allaha
kilometers
Look ait
about olan:
above
you! Thinkthe on things
mouth of
above average uzaklığı
was
above just
ortalamanın
above. onbelirtir.):
standing
İlahiFriday.
üstünde.
şeyleri
She
about
Yukarıda lives
düşün. doingabout
adı ten
nothing.
geçenlerle CumaEtrafına
kilometers
Herkes above.
işsiz
günü bak!
güçsüz 4.
Yaklaşık
the river.
İng.kilometre
-de; Nehrin
etrafında: ağzından on kilometre yukarıda bir yerde
on
dikilip
görüşeceğim.
vasatın duruyordu.
üstünde.
yukarıda 4.She´s
3. yukarı, ters somewhere
oturuyor.
yöne:
daha üst Turn about
5.makamdaki
(bir
the sayfada) the
car about! house.GeriEvde
yukarıda;
biri/birileri: dön!(birbir
The
above average otururduk.
yerde
yazıda) o. 3.
Towards
dahafrom kuzeyinde:
önce: nightfall
As It´s
they
I stated above began
above, the toEquator.
hang Ekvatorun
about theIt´s
door.
Put the
order cameship about! Gemiyi
above. Emirtiramola
yukarıdan et!I shall
5. İng.
geldi. not 4.be attending
(Döndürmek
Allah: veya
a
above par kuzeyindedir.
tic. yazılı
Günbatımına değerin 4. -eüstünde.
hâkim olan, -ebeklemeye
bakan: Forbu many years she
tonight´s
çevirmek
gift from above. gibidoğru
meeting.
fiilleri kapı
Yukarıda
Allahın önünde
pekiştirir.):
bir söylediğim
He kept gibi
ihsanıdır. turning başladılar.
it about.You
geceki Onu can
lived
find it
toplantıyaonin athehill above theabout
mountains
katılmayacağım. Bosphorus.
6. Bilecik.
daha Yıllarca
Bilecik Boğaz´a
yukarıki/yukarı, çevresindeki hâkim
daha bir
üst:
above sea level deniz seviyesi
devamlı üstünde.
döndürüyordu.
tepede
dağlarda
This won´toturdu.
onuaffect 5. the
(sesler/gürültü)
bulabilirsiniz.
children Hein hadtheiçinden:
his menI could
grades above.hear
about him.
Daha his voice
Etrafında
yukarı
aboveboard s. 1. dürüst:
above thevardı. BeGürültünün
din. aboveboardiçinden with me! Benimle
sesini açık konuş! 2.
adamları
sınıflarda bulunan 5. İng. (birinin)
çocukları bu.duyabildim.
üstünde/vücudunda:
etkilemez 7. (sıcaklıkDo 6. you
-den
yasal,
çok,
z. dürüst kanuna
-den fazla: aykırı
He olmayan:
prized it aboveIt´s completely
all the others. aboveboard.
Onun gözünde
aboveboard have any bir
derecesiyle şekilde.
money
ilgili) about
sıfırın you?üstünde:Üstünde Outside hiç it´s
parasix vardegrees
mı? above.
Tamamen
diğerlerinin yasal
hepsindenbir şey.daha kıymetliydi. All who are above
aboveground Dışarıda
s. yerüstü, havazeminsıcaklığı
üstündeki.sıfırın üstünde altı. 8. (sayılarla beraber)
eighteen
-den are-denrequired toWeregister. On sekiz yaşından büyük of
above-mentioned s. theyukarı,
herkesin yukarıda
kayıt sözfazla:
edilen/adı
yaptırması
only
geçen;
gerekiyor.
accept daha
7.
orders
-den önce
üstün:
forsöz quantities
A edilen/adı
fieldiçin
twenty-five
geçen: and above.
Itiscontains an Yalnız yirmi
illustration of thebeşabove-mentioned
adet ve yukarısı
abovementioned i. the
marshal
sipariş yukarıda
kabul above söz a
ediyoruz. edilen/adı
brigadier.
9.söz
Allah geçen
Feldmareşal
katında; şey/kişi;
Allah yukarıda
rütbece adı gone
picture.
geçenler;
tuğgeneralden İçinde,
daha yukarıda
önce
üstündür. söz The edilen
edilen/adı
moral resmin
geçen
law is birkatına:
şey/kişi;
above the
He´s
illüstrasyonu
dahacivilönce var.
law.
abovestairs z., s., i., İng., bak.
to his rest above. Hakka kavuştu. upstairs.
adı
Ahlak geçenler.
kuralları medeni kanundan üstündür. 8. dışında: It´s
abrade f. aşındırmak.
above human comprehension. İnsanoğlunun kavrayışının
abrasion i. 1. sıyrık.
dışında. 9. 2.-e aşındırma;
tenezzül etmeyen: aşınma; He´s abrasyon. above doing such things.
abrasive s. öyle
O 1. sinirlendirici,
şeylere tenezzül rahatsız edici.They´re
etmez. 2. aşındırıcı,
not above abrasif. taking bribes.
abrasive Rüşvet
i. aşındırıcı,almaktanabrasif. geri kalmayabilirler.
abreast z. yan yana, aynı hizada; başabaş.
abridge f. 1. (yazılı bir eseri) kısaltmak. 2. azaltmak.
abridgement i., İng., bak. abridgment.
abridgment i. 1. yazılı bir eserin kısaltılmış şekli: I don´t read abridgments of
abroad novels.
z. Romanların
1. yurtdışında, kısaltılmış
dışarıda; şeklini okumam.
yurtdışına: Have you 2. (yazılı
ever beenbir
eseri)
abroad? kısaltma.
Hiç 3. azaltma.
yurtdışına çıktın mı? 2. ev dışında; ortada: That
abroad i. yurtdışındaki yerler, yurtdışı: Is there any news from abroad?
animal ventures haber
Yurtdışından abroad only
mı?at night. O hayvan ancak geceleri
abrogate f. iptal etmek,bir feshetmek; var kaldırmak.
ortalığa çıkar. 3. her tarafa; her tarafta: She scattered the seeds
abrogation i. iptal, fesih;
abroad. kaldırma.
Tohumları her tarafa serpti. Don´t preach this abroad!
abrupt Bunu
s. etrafa
1. ani, yayma! oluveren, apansız, ansız: They made an
birdenbire
abruptly abrupt departure.
z. 1. aniden, Gitmeleri
birdenbire, ani oldu.
birden. 2. kısa2.vekısa
tersvebir
ters: He gave
şekilde. 3.
me an
dik/sarp abrupt
bir reply.
şekilde. Bana kısa ve ters bir cevap verdi. 3. dik,
abruptness i. 1. anilik. 2. kısa ve ters oluş. 3. diklik, sarplık.
sarp. 4. birden bir konudan başka konuya geçen (konuşma
abscess i. apse.
tarzı/üslup); kesikli.
abscess f. apse olmak.
abscessed s. apseli, apse olmuş.
abscissa çoğ. --s (äbsîs´ız)/--e (äbsîs´i) i., mat. apsis.
abscond f. (bir suçtan dolayı) kaçmak, sıvışmak.
absence i. 1. yokluk, bulunmama: We felt her absence. Yokluğunu
absence of mind hissettik.
dalgınlık. He returned after an absence of six months. Altı aylık
bir aradan sonra döndü. What have you been doing in my
absence without leave ask. (tekrar dönmek üzere görev yerinden) izinsiz olarak
absence? Ben yokken siz nelerle meşgul oldunuz? We noted a
ayrılma.
s. 1. (bir yerde bulunması gerekirken
absent complete absence of self-respect. En orada)
ufak birbulunmayan
onur belirtisi(kişi);
absent (orada
görmedik.
f. artık) bulunmayan (kişi): How many
2. yokluk, (bir yerde bulunması gerekirken people areorada)
absent
today?
bulunmama:Bugün kaç kişi
Your absences yok? Were you
have myself. absent
becomeÇıkacağım.from work
too many. Yoklukların
absent o.s. 1. çıkmak, gitmek: I shall absent He
yesterday?
artık fazla Dün iş yerinde değil miydin? Do you ever think of
oldu.
absented
ask. himself for a few days. Birkaç gün yoktu. 2. from -den
absent without leave your (tekrar
absent dönmek
friends? üzere
Yanında görev yerinden)arkadaşlarını
bulunmayan izinsiz olarak hiç
uzak durmak,
ayrılmış olan. -e katılmamak, -e karışmamak: For years he has
absentee düşünür
i. müsün?
(bir yerde 2. bulunmayan,
bulunması gerekirkenyok olanbulunmayan
orada) (şey): The kişi/şey,
absented himself from all society. Yıllarca insanlardan uzak
absentee enthusiasm
hazır
s. yerde of
(birolmayan his youthgerekirken
kişi.
bulunması was now completely absent. (kişi).
orada) bulunmayan
durdu.
Gençliğinde var olan o coşku şimdi tamamıyla yok oldu. 3.
absentee ballot posta
dalgın.yoluyla verilen oy.
absentee landlord kiraya verdiği gayrimenkulden uzakta yaşayıp onunla pek
absentee voter ilgilenmeyen
posta yoluyla mülk oy verensahibi.
seçmen.
absenteeism i. 1. (işe, okula v.b.´ne) devamsızlık. 2. kiraya verdiği
absently gayrimenkulden
z. dalgın dalgın. uzakta yaşayıp onunla pek ilgilenmeme.
absentminded s. dalgın.
absinth i., İng., bak. absinthe.
absinthe i. apsent.
absolute s. 1. tam, eksiksiz: His trust in them was absolute. Onlara olan
absolute majority güveni tamdı. 2. pol. mutlak, saltık, sınırsız: absolute monarchy
salt çoğunluk.
mutlak monarşi. absolute power sınırsız güç. 3. fels. saltık,
absolute majority salt çoğunluk.
mutlak, göreli olmayan, koşulsuz. 4. kesin: The proof is
absolutely z. 1. (äb´sılutli)
absolute. Kanıtlar(nitelediği
kesin. 5.sözcükten önce mat.,
fiz., jeol., kim., gelince) çok,
ruhb. bayağı:
salt,
absolution You´re
mutlak: absolutely
absolute right!
age saltÇok
yaş.haklısın!
absolute We´re
alcoholabsolutely
i. 1. Hrist. (günah) Allah tarafından affedilme; (günah için) af. 2.salt alkol.
famished!
absolute
aklama, Çok acıktık!
humidity
beraat 2.3.(äb´sılutli)
salt nem.
ettirme. absolute
from (nitelediği
thresholdsözcükten
salt eşik. önce
(bir sorumluluğu/yükümlülüğü)
absolutism i., pol. saltçılık, mutlakıyet.
gelince)
absolute
yerine kesinlikle:
value salt It´s
getirmekten absolutely
değer.
muaf absolutenecessary.
tutulma. Kesinlikle gerekli.
zero salt sıfır.
absolutist s., pol. saltçı. (nitelediği sözcükten sonra gelince) tamamıyla: I
3. (äbsılut´li)
absolutist believe in him absolutely. Ona tamamıyla inanıyorum. 4.
i., pol. saltçı.
absolve (äbsılut´li) (cevap
f. 1. Hrist. Allah olarak)
adına Tamamıyla!/Kesinlikle!/Mutlaka!:
(günahı) affetmek. 2. affetmek. 3. “Do
you trust
aklamak, me?” “Absolutely!”
beraat ettirmek.soğurmak, “Bana güveniyor
4. from (birini) musun?”
absorb f. 1. (sıvıyı/gazı/ışığı/sesi)
“Tamamıyla!” içine (bir
çekmek, emmek,
sorumluluğu/yükümlülüğü)
absorbe etmek. 2. öğrenmek. yerine
3. getirmekten muaf tutmak: I
(dikkati/enerjiyi/zamanı/parayı)
absorbable s. soğurulabilecek, emilebilecek; soğurulabilen, emilebilen.
absolve you from your oath. İçtiğiniz
almak; (enerjiyi) emmek: It absorbed all of his time.o andı yerine getirmekten
Tüm vaktini
absorbed s. tümtutuyorum
muaf dikkatini bir şeye vermiş.
sizi.
aldı. 4. içine almak, kendine katmak: That corporation has
absorbency i. soğurganlık,
absorbed mostemicilik.
of its rivals. O şirket rakiplerinin çoğunu kendi
absorbent bünyesine
s. soğurgan, kattı.
emici,5. (sarsıntıyı/salınımı)
absorban: absorbent sönümlemek,
cotton hidrofil pamuk.
absorbent (sarsıntının/salınımın)
i. soğurgan, emici, absorban. etkisini azaltmak. 6. (iş/sorun) (birinin)
tüm dikkatini almak, kafasını tamamıyla meşgul etmek. 7.
absorber i. soğurucu,
(masrafı) emici, absorplayıcı.
karşılamak. 8. (piyasadaki) alıcılar (bir malın) çoğunu
absorbing s. insanın tüm
satın almak: The dikkatini
markettoplayan;
won´t absorb sürükleyici.
this right now. Şu an
absorption piyasadaki
i. 1. soğurma; alıcılar bunun absorpsiyon.
soğrulma; çoğunu satın 2. almaz.
öğrenme.9. 3.
(bağırsaklardaki besini) emmek.alma; (enerjiyi) emme. 4. içine
(dikkati/enerjiyi/zamanı/parayı)
absorptive s. soğurucu, emici.
alma, kendine katma. 5. (sarsıntıyı/salınımı) sönümleme. 6.
tamamıyla (bir şeyle) meşgul olma. 7. (masrafı) karşılama. 8.
(besin bağırsaklarda) emilme, emilim.
abstain f. 1. from (bir şeyi) yapmamak: He´s decided to abstain from
abstainer alcohol. İçki içmemeye
i. 1. içki içmeyen biri. 2.karar verdi. 2. oy
oy vermeyen biri,vermemek, çekimser
çekimser kalan biri.
kalmak. 3. içki içmemek.
abstemious s. (özellikle yeme içme konusunda) kendini tutan; aşırıya
abstemiously kaçmayan;
z. (özellikle aşırılıklar
yeme içme bulunmayan.
konusunda) kendini tutarak; aşırıya
abstemiousness kaçmadan.
i. (özellikle yeme içme konusunda) kendini tutma; aşırıya
abstention kaçmama,
i. 1. çekimser riyazet.
oy; oy vermeme, çekimser kalma. 2. from (bir
abstinence şeyi) kasten
i. 1. (from) (biryapmama.
şeyi) yapmama, riyazet; (yeme içme konusunda)
abstinent kendini tutma. 2. içki içmeme. 3. cinsel riyazet.
s. nefsini kıran, riyazetçi.
abstract s. soyut, abstre.
abstract i. 1. özet. 2. soyut sanat eseri.
abstract f. 1. (äb´sträkt) özetlemek, özet haline getirmek. 2. (äbsträkt´)
abstract art kafasını meşgul etmek. 3. (äbsträkt´) çalmak, aşırmak. 4.
soyut sanat.
(äbsträkt´) soyutlamak. 5. (äbsträkt´) ayırmak; çıkarmak;
abstract expressionism soyut ekspresyonizm.
almak.
abstract number mat. soyut sayı.
abstracted s. dalgın.
abstraction i. 1. soyut kavram, soyutlama. 2. soyutlama, soyutlama eylemi.
abstruse 3. dalgınlık, düşünceye
s. kavranması dalmış güç.
zor, anlaşılması olma. 4. güz. san. soyutluk. 5.
soyut sanat eseri. 6. çalma, aşırma. 7. ayırma; ayrılma; çıkarma;
absurd s. saçma, abes, absürd.
çıkarılma; alma; alınma.
absurd i.
absurdity i. 1. saçma olma, saçmalık, abeslik. 2. saçmalık, saçma
absurdly söz/davranış.
z. 1. saçma bir şekilde. 2. k. dili çok, feci derecede: She´s
Abu Dhabi absurdly
Abu Dabi.rich. Feci derecede zengin.
abulia i., ruhb. abuli.
abundance i. 1. bolluk, çok olma. 2. bereket, bolluk. 3. refah, varlık ve
abundant rahatlık.
s. 1. bol, çok. 2. bereketli; feyizli.
abundantly z. bol/çok miktarda: The fruit trees were now bearing
abuse abundantly. Meyvekötüye
i. 1. yetkiyi/görevi ağaçları artık çoksuiistimal;
kullanma, verimli olmuştu.
doğru olmayan
abuse bir
f. 1. (yetkiyi/görevi) kötüye kullanmak, suiistimal etmek;2.doğru
şekilde kullanma; gereği gibi kullanmama; istismar.
kötüleme.
olmayan bir3.şekilde
kötü davranma;
kullanmak; acıgereği
çektirme; dövme. 4. cinsel
gibi kullanmamak;
abuse o.s. mastürbasyon yapmak.
taciz.
istismar etmek. 2. kötülemek. 3. kötü davranmak; acı
abusive s. 1. kötüleyici; kötü sözlerle dolu; kötü sözler söyleyen. 2. kötü
çektirmek; dövmek. 4. cinsel tacizde bulunmak.
abut (davranış).
f. (--ted, --ting) 1. (on/upon) (-e) bitişmek, bitişik olmak. 2.
abutment against -e dayanmak.
i. 1. (köprünün kıyıya dayandığı yerdeki) ayak. 2. bitişme yeri. 3.
abysmal bitişme.
s., k. dili 4.
çokdayanma.
kötü, feci.
abyss i. dipsiz gibi görünen yer; uçurum.
AC kıs. alternating current. i. dalgalı akım.
acacia i., bot. 1. mimoza, akasya, Acacia. 2. akasya, yalancı akasya,
academic Robinia pseudoacacia.
s. 1. akademik. 2. teorik, kuramsal. 3. pratik değeri/önemi
academic olmayan.
i. üniversite öğretimkitabi.
4. resmi, görevlisi.
academician i. 1. üniversite öğretim görevlisi. 2. akademi üyesi,
academy akademisyen.
i. akademi; yüksekokul.
acanthus i., bot. ayı pençesi, akantus, akant, Acanthus.
accede f. to 1. -e razı olmak. 2. (hükümdar) (tahta) çıkmak.
accede to the throne tahta çıkmak.
accelerate f. hızlandırmak; hızlanmak, ivmek.
acceleration i. hızlandırma; hızlanma, ivme.
accelerator i. gaz pedalı.
accent i. 1. dilb. vurgu, aksan. 2. dilb. vurgu işareti. 3. şive.
accent f. vurgulamak.
accentuate f. vurgulamak.
accept f. 1. kabul etmek; razı olmak; kabullenmek. 2. (bir şeyi) teslim
almak.
accept/assume responsibility
-in sorumluluğunu üzerine almak.
for
acceptable s. kabul edilir, makbul.
acceptance i. 1. kabul. 2. (bir şeyi) teslim alma.
access i. 1. giriş, geçit. 2. to (biriyle) görüşme imkânı; (bir şeyden)
accessibility faydalanma hakkı/imkânı:
i. 1. ulaşılabilirlik. 2. kolaylıkla He has access to
ulaşılabilir him.3.İstediğinde
olma. görüşülebilir
onunla
olma. 4.görüşebilir.
kolaylıkla 3. bilg. erişme,
görüşülebilir olma.erişim.
5. to -den etkilenebilir
accessible s. 1. ulaşılabilir. 2. kolaylıkla ulaşılabilen. 3. görüşülebilen. 4.
olma.
kolaylıkla görüşülebilen. 5. to -den etkilenebilir.
accessible to the public halka açık.
accession i. 1. (tahta) çıkma. 2. (bir müze veya kütüphanenin
accessory koleksiyonuna)
i. 1. aksesuar, eklenti: yeni alınan These eşya,
are kitap v.b. for the new
accessories
accessory after the fact machine. Bunlar yenisonra
huk. suç işlendikten makinenin aksesuarları.
suç ortağı olan kimse. 2. (kadın giysisini
bütünleyen) aksesuar. 3. huk. suç ortağı.
accident i. 1. kaza (kötü olay). 2. rastlantı. 3. fels. ilinek, araz.
accident victims kazaya uğrayanlar.
accidental s. 1. kaza eseri olan, yanlışlıkla olan. 2. tesadüfen meydana
accidentally gelen. 3. fels.yanlışlıkla.
z. 1. kazara, ilineksel. 2. tesadüfen.
accident-prone s. hep kazaya uğrayan; sakar.
acclaim f. 1. bağırarak/alkışlayarak/tezahüratla (birini) (bir şey) ilan
acclaim etmek:
i. 1. övme, They acclaimed
alkış. him emperor. Büyük bir tezahüratla onu
2. tezahürat.
imparator ilan ettiler. 2. övmek, alkışlamak.
acclamation i. 1. bağırarak/alkışlayarak/tezahüratla ilan etme. 2. tezahürat.
acclimate 3.
f. 1.övme, alkış. intibak ettirmek: I´m acclimating myself to the
alıştırmak,
acclimation customs here. intibak
i. 1. alıştırma, Kendimi buradaki
ettirme. âdetlereintibak
2. alışma, alıştırıyorum.
etme. 2. (to) (-
e) alışmak, intibak etmek.
acclimatise f., İng., bak. acclimatize.
acclimatization i. 1. alıştırma, intibak ettirme. 2. alışma, intibak etme.
acclimatize f. 1. alıştırmak, intibak ettirmek. 2. alışmak, intibak etmek.
accolade i. 1. ödül. 2. övgü: It received accolades from all the
accommodate newspapers.
f. Tüm gazetelerden
1. almak, barındırmak: The cellövgüler
had lastly aldı.accommodated a
accommodate o.s. to drunkard. Hücre en son
-e ayak uydurmak, -e uyum sağlamak. bir ayyaşı barındırmıştı. This room can
accommodate one´s accommodate four people. Bu dört kişilik bir oda. Can this
birine ayak uydurmak.
pace/step
accommodateto their wardrobe accommodate all of your clothes? Bu gardrop tüm
aralarındakialır
giysilerinizi anlaşmazlıkları
mı? 2. -e yardım uzlaşmaetmek, yoluyla
-e birgidermek.
iyilik yapmak: I´m
differences
accommodating always
s. uysal,ready yumuşak to accommodate
başlı. a friend. Bir arkadaşa yardım
accommodation etmeye
i. 1. kalacak her zaman
yer: In hazırım.
that region Canaccommodation
you accommodate himtraveler
for the with a
loan?
is hard Ona borç
to find. para verebilir misiniz? 3.
O bölgede konaklama yeri zor bulunur. 2. to ... ile ... arasında
accommodation ladder den.
uyum borda iskelesi.
sağlamak, -i ... ile bağdaştırmak: Can you accommodate
uzlaşma: Have you reached an accommodation? Uzlaştınız mı?
accompaniment i. 1. müz.
these eşlik.to2.your
findings to -etheories?
eşlik eden Bu şey: It´s a teorilerinizle
bulguları nice
3. kolaylık: It´s an accommodation for our visitors.
accompaniment
bağdaştırabilir
i., müz. eşlik eden to the roast.
misiniz? Can you Rostoyla beraber your
accommodate güzel.morality to
accompanist Ziyaretçilerimiz içinkişi,
bir eşlikçi.
kolaylıktır. 4. alma, barındırma. 5.
his?
yardım Prensiplerini
etme, onunkilere
bir iyilik yapma. göre değiştirebilir
6. beraberinde misin?
to ... ile ... arasında 4. (with)
accompany f. 1. eşlik etmek, refakat etmek, gitmek. uyum2. müz.
ile uzlaşmak:
sağlama, We
-i ...refakat cannot accommodate with the prime minister.
ile bağdaştırma.
accomplice eşlik
i. suçetmek,
ortağı. etmek. 3. ile beraber (bir şey) yapmak: He
Başbakanla uzlaşamıyoruz.
accompanied the curse with a box on his ear. Küfürle beraber
accomplish f. başarmak, becermek, üstesinden gelmek.
kulağına bir tokat attı. Didn´t you accompany your lecture with
accomplished s. 1. işini
slides? iyi bilen, usta.
Konferansını 2. sosyetenin
verirken görgü kurallarını
dialar göstermedin mi? 4. ustalıkla
accomplishment uygulayabilen.
beraberinde
i. 1. başarma,-i becerme,
getirmek: üstesinden
Forgetfulness gelme.can accompany this
2. başarı, başarılan
accord disease.
i. 1. (iki devlet arasında olan) anlaşma. 2. uyum, ahenk. 5.
iş. 3. Bu
marifet. hastalık beraberinde unutkanlığı getirebilir. 3. ile
beraber
uyuşma, içilmek/yenilmek:
mutabakat. White wine accompanied the fish.
accord f. 1. with
Balıkla -e uymak,
beraber beyaz ileşarap
bağdaşmak,
içildi. 6.-eileuygun
beraber olmak/gelmek.
olmak: What2.
accordance with
i.
sort -e
verme: yakışmak, will-eaccompany
The accordance
of pictures uygunofgelmek/düşmek.
these text? Bu 3.
thisprivileges to vermek:
them beraber
metinle wereHe ne
accorded
delayed
tür them
for five that
years. Bu imtiyazların onlara verilmesi beş o
right ten years ago. On yıl önce onlara
accordant s. resimler olacak?
hakkı tanıdı.
senelik bir gecikmeye The king accorded
uğradı. him the title of duke. Kral ona
according as bağ.unvanını
dük -e göre. z. 1. İki seçeneği olan bir durumu belirtir: You can
verdi.
according to stay or
edat 1. go, according
-e göre, -e uygun as you like.Arrange
olarak: Kalabilirsin veya gidebilirsin,
yourselves according
nasıl
to youristersen.
height! ItBoy
cansırasına
be bad or good,
girin! 2. according
-e göre, as it´s
(birinin)
according to all accounts tüm anlattıklarına göre: He was drunk, according to all
understood.
dediğine/gösterdiğineKötü olabilir, göre,iyi -e
olabilir, değerlendirilmesine
bakılırsa: According to her bağlı. the
according to Hoyle accounts.
usulüne göre, Tümusulen.
anlattıklarına göre sarhoştu.
According
concert´s been postponed. Ona göre konserI´ll
as they make me a decent offer, be able to give
ertelendi.
according to one´s own you a inançlarına
firm to answer. Sanayou kesin birout
cevap vermem bana iyi bir
kendi
According göre.
his report were of the country in May.
lights teklif yapmalarına bağlı. 2. -dikçe, -diği oranda/nispette: The
according to plan Onun raporuna
planlandığı gibi,göre siz Mayısta
planlanana uygun yurtdışındaydınız.
bir şekilde.
colors intensify according as the light wanes. Işık azaldıkça
accordingly z. 1. onakoyulaşıyor.
renkler göre, öyle, You öylece: He told
receive me to shoot
according as youhim, give.and
NeI
accordion acted accordingly.
i. akordeon.
kadar Kendisini vurmamı istedi; ben
verirsen o oranda alırsın. 3. (tıpkı) -diği gibi: I arranged it de öyle
yaptım.
according 2. as
buyou yüzden,desired.bundanOnu dolayı:
istediğinizAsım accordingly
gibi düzenledim. found
himself without a job. Bundan dolayı Asım işsiz kaldı.
accordion s. akordeon gibi açılıp katlanan, akordeon: accordion door
accost akordeon kapı.
f. 1. yaklaşıp/gidip (birine) bir şey söylemek. 2. para karşılığında
account seks
i. teklif etmek.
1. hesap. 2. röportaj; (birinin) anlattığı. f. for -i anlatmak, -i
account book açıklamak,
hesap defteri.-i izah etmek.
accountable s. sorumlu.
accountant i. muhasebeci.
accounting i. muhasebe.
accounts payable tic. alacaklılar hesabı.
accounts receivable tic. borçlular hesabı.
accrue f. 1. birikmek. 2. to -e gelmek: What advantages will accrue to
accumulate us from this?biriktirmek;
f. toplamak, Bunun bizetoplanmak,
ne gibi faydaları olacak?
birikmek, yığılmak.
accumulation i. 1. birikim, birikme. 2. birikinti.
accuracy i. 1. doğruluk. 2. yanlış yapmamaya özen gösterme.
accurate s. 1. doğru, tam. 2. yanlış yapmamaya özen gösteren.
accusation i. suçlama.
accusative s., dilb. -i haline ait; -i halindeki.
accusative i., dilb. -i halindeki sözcük/sözcük grubu.
accuse f. suçlamak, itham etmek.
accused s. sanık.
accustom f. alıştırmak.
ace i. 1. isk. as, birli. 2. k. dili uzman, eksper. s., k. dili işinin ehli, as.
ace an exam f.
k. dili sınavda (dokuz ila on arasında) yüksek bir not almak.
acetone i. aseton.
acetylene i. asetilen.
ache i. ağrı, sızı, acı. f. ağrımak, sızlamak, acımak.
achieve f. başarmak, yapmak; elde etmek, kazanmak.
achievement i. 1. başarı. 2. elde etme, kazanma.
acid i. asit. s. 1. asit. 2. iğneleyici: an acid remark iğneleyici bir söz.
acknowledge f. 1. (bir gerçeği) kabul etmek. 2. (bir şeyin
acknowledgment alındığını/farkedildiğini)
i. 1. (bir gerçeği) kabul etme.bildirmek.
2. (bir şeyin
acne alındığını/farkedildiğini)
i. akne, ergenlik. bildirme. 3. tic. alındı.
acorn i. meşe palamudu.
acoustics i. akustik.
acquaint f. 1. bilgi vermek, haberdar etmek. 2. tanıtmak: This book is
acquaint o.s. with designed to acquaint
hakkında bilgi edinmek.its readers with new developments in the
field of genetic engineering. Bu kitabın amacı okuyucularına
acquaintance i. tanıdık, tanış.
genetik mühendisliği alanındaki yeni gelişmeleri tanıtmaktır.
acquiesce f. boyun eğmek, katlanmak, kabullenmek.
acquire f. 1. elde etmek, edinmek, almak. 2. kazanmak: acquire a bad
acquisition reputation kötü edinme,
i. 1. elde etme, bir şöhret kazanmak.
alma. 2. kazanma. 3. elde edilen şey,
acquisitive edinti.
s. bir şeyler elde etmeye çok hevesli, mal canlısı, açgözlü.
acquit f. (--ted, --ting) aklamak, temize çıkarmak, beraat ettirmek.
acquit o.s. well yüzünün akıyla çıkmak.
acquittal i. aklanma, beraat.
acre i. 0,404 hektarlık arazi ölçü birimi.
acrid s. acı, ekşi, keskin.
acrobat i. akrobat, cambaz.
acrobatic s. akrobatik.
acrobatics i. akrobatlık, cambazlık.
acronym i. birkaç kelimenin baş harflerinin veya ilk hecelerinin
across birleşmesiyle meydana
edat 1. bir tarafından gelen
öbür kelime:
tarafına: HeNATO, UNESCO.
stretched a rope across
the river. Nehrin bir tarafından öbür tarafına bir ip gerdi. 2.
karşısında: Serra lives across the street from us. Serra
karşımızda oturuyor. z. karşıdan karşıya: Walking across this
street is a problem. Bu caddede karşıdan karşıya geçmek bir
across the board herkesi aynı derecede etkileyen (ücret/vergi).
across the way yolun öte tarafında, karşı tarafta.
act i. 1. hareket, eylem. 2. kanun, yasa. 3. tiy. bölüm, perde. 4. rol
act as yapma,
başkasının oyun. f. 1. rol yapmak.
vazifesini yapmak, oynamak. 2. harekete geçmek.
3. davranmak, davranışta bulunmak. 4. on/upon kim. -e
act in unison birlikte hareket etmek.
etkimek. 5. k. dili numara yapmak, yalandan yapmak: He isn´t
act on a suggestion yapılan
really ill;teklife göre
he´s just davranmak.
acting. Gerçekten hasta değil; numara
act on s.o.´s advice yapıyor.
birinin sözüne uymak, birinin sözüne göre hareket
act up etmek/davranmak.
yaramazlık etmek, gösteriş yapmak.
acting i. oyunculuk. s. vekâlet eden, vekil: acting president başkan
action vekili.
i. 1. hareket, eylem. 2. etki.
activate f. 1. harekete geçirmek, hareketlendirmek. 2. harekete geçmek,
activation hareketlenmek.
i. 1. harekete geçirme, hareketlendirme. 2. harekete geçme,
active hareketlenme.
s. 1. faal, hareketli, aktif. 2. dilb. etken.
active service askerlik hizmeti.
active verb dilb. etken fiil.
activism i. eylemcilik.
activist i. eylemci.
activity i. faaliyet, etkinlik.
actor i. aktör, oyuncu.
actress i. aktris, kadın oyuncu.
actual s. gerçek, doğru.
actuality i. gerçek, hakikat.
actually z. aslında; gerçekten.
acumen i. çabuk kavrama yeteneği, keskin zek­â.
acupuncture i. akupunktur.
acute s. 1. keskin. 2. tıb. akut, hâd. 3. tiz.
acute angle geom. dar açı.
acute angle geom. dar açı.
AD kıs. Anno Domini M.S. (milattan sonra), İ.S. (İsa´dan sonra).
ad i. ilan, reklam.
adage i. atasözü.
Adam i. Âdem Baba, Âdem. Adam´s apple anat. âdemelması.
adamant s. son derece kararlı, katı.
adamantly z. inatla, katı bir şekilde.
adapt f. 1. uyarlamak, adapte etmek. 2. alışmak, intibak etmek.
adapt o.s. to -e kendini alıştırmak.
adaptable s. yeni koşullara adapte olabilen/uyarlanabilen.
adaptation i. 1. uyarlama, adaptasyon. 2. alışma, intibak.
adapter i. 1. elek., mak. adaptör. 2. uyarlayıcı, adapte eden.
adaptor i., bak. adapter.
add f. 1. eklemek, ilave etmek; katmak. 2. toplamak.
add fuel to the flames k. dili yangına körükle gitmek.
add spice to k. dili -i canlandırmak, -i ilginçleştirmek.
add up 1. toplamak. 2. k. dili makul olmak, akla yakın olmak.
add up to 1. -e varmak, (bir yekûn) tutmak. 2. k. dili ... anlamına gelmek:
addendum What it adds up(ıden´dı)
çoğ. ad.den.da to is thati.you´re notilave
ilave, ek; coming. Gelmeyeceksin
edilecek şey/söz.
anlamına geliyor.
addict i. bağımlı, müptela; tiryaki: drug addict uyuşturucu bağımlısı.
addict cigarette
f. alıştırmak.addict sigara tiryakisi.
adding machine hesap makinesi.
addition i. 1. ekleme, ilave. 2. ek, ilave. 3. mat. toplama.
additional s. biraz daha, ilave edilen, eklenilen.
additive i. 1. katkı. 2. katılan kimyasal madde, katkı maddesi. s.
addled toplamsal,
s. 1. sersem, ilave olunacak.
şaşkaloz. 2. cılk (yumurta).
address i. 1. (veya ä´dres) adres. 2. söylev, nutuk. f. 1. hitap etmek. 2.
address a remark to adres
(birine)yazmak.
bir söz yöneltmek.
addressee i. alıcı, kendisine mektup/paket gönderilen kimse.
adduce f. (kanıt) ileri sürmek.
adept s. (at/in) usta, çok becerikli; mahir. i. (ä´dept) usta, işinin ehli.
adequacy i. yeterlilik, kifayet.
adequate s. yeterli, kâfi.
adhere f. to 1. -e yapışmak. 2. -e sadık kalmak, -e bağlı kalmak.
adherence i. 1. yapışma. 2. bağlılık.
adherent i. taraftar, yandaş.
adhesion i. 1. yapışma. 2. to -e bağlı kalma, -e sadık kalma, -e uyma.
adhesive s., i. yapışkan, yapıştırıcı.
adhesive tape (yapıştırıcı) bant.
adj. kıs. adjacent, adjective, adjustment.
adjacent s. (to) (-e) bitişik, bitişikteki; komşu.
adjective i., dilb. sıfat.
adjoin f. bitişik olmak.
adjoining s. bitişik, bitişikteki, yan, yandaki.
adjourn f. 1. oturuma son vermek. 2. (toplantı/oturum) sona ermek,
adjust bitmek. 3. (bir ayarlamak.
f. ayar etmek, başka yere) geçmek.
adjust o.s. to kendini -e alıştırmak.
adjustment i. 1. ayarlama. 2. kendini alıştırma. 3. tic. tazminat miktarının
administer sigortalı ve sigortacı
f. yönetmek, arasında kararlaştırılması.
idare etmek.
administer an oath yemin ettirmek, ant içirmek.
administration i. yönetim, idare.
administrative s. idari, yönetimle ilgili, yönetimsel.
administrator i. yönetici, idareci.
admirable s. takdire değer, beğenilecek, çok güzel.
admiral i. amiral.
admiration i. takdir, beğenme.
admire f. takdir etmek, beğenmek; hayran olmak, hayran kalmak.
admirer i. takdir eden, beğenen; hayran.
admiring s. takdir ettiğini belirten; hayran, hayranlık gösteren.
admissible s. kabul edilebilir.
admission i. 1. içeri alma; kabul; giriş. 2. giriş ücreti, giriş. 3. itiraf.
Admission free. Giriş serbest.
admit f. (--ted, --ting) 1. içeri almak, almak; kabul etmek: They won´t
admit of admit
imkânyou. Seni içeri sokmazlar. 2. itiraf etmek.
vermek.
admittance i. kabul; giriş.
admonish f. tembih etmek; kulağını çekmek.
admonition i. tembih; kulağını çekme.
admonitory s. uyarı niteliğinde.
ado i. insanı yoran hazırlıklar; koşuşmalar.
adolescence i. ergenlik, ergenlik çağı.
adolescent s., i. ergen, ergenlik çağında olan (genç).
adopt f. 1. evlat edinmek. 2. edinmek, benimsemek.
adopted child evlatlık, manevi evlat.
adopted child evlat edinilmiş çocuk, evlatlık.
adoption i. 1. evlat edinme. 2. edinme, benimseme.
adorable s. tapınılacak, çok güzel ve sevimli.
adoration i. tapınma, çılgınca sevme.
adore f. 1. tapınmak, tapmak, çılgınca sevmek. 2. (Allaha) tapınmak,
adorn tapmak.
f. süslemek, donatmak, donamak.
adornment i. 1. süsleme. 2. süs.
adrift s.
adroit s. usta, çok becerikli.
adsorb f., kim. adsorbe etmek.
adsorbent i., s. adsorban.
adsorption i., kim. adsorpsiyon.
adult s., i. yetişkin; huk. ergin, reşit.
adulterate f. içine yabancı madde katmak.
adulterer i. zina yapan erkek.
adulteress i. zina yapan kadın.
adultery i. zina.
adv. kıs. adverb.
advance i. 1. ilerleme, ileri gitme. 2. yaklaşım; teklif. 3. tic. avans. f. 1.
advanced ilerletmek;
s. ilerlemiş,ilerlemek.
ileri. 2. artmak; artırmak. 3. avans vermek. 4.
ileriye almak. 5. yardım etmek. 6. terfi ettirmek; terfi etmek. s.
advanced in years yaşlı. a child who´s advanced for his age yaşına göre çok bilgili
ileri, ileride bulunan.
advanced in years bir çocuk.
yaşlı.
advancement i. ilerleme.
advantage i. 1. avantaj, üstünlük sağlayan şey. 2. yarar, fayda.
advantageous s. avantajlı, yararlı, faydalı.
advent i. geliş, varış.
adventure i. macera, serüven.
adventurer i. 1. serüvenci, maceracı. 2. dolandırıcı, dalavereci.
adventuresome s., bak. adventurous.
adventurous s. 1. maceracı, maceraperest. 2. maceralı.
adverb i., dilb. zarf, belirteç.
adversary i. 1. spor, isk. rakip. 2. düşman.
adverse s. 1. kötü, elverişsiz. 2. menfaatine aykırı, aleyhte.
adversity i. 1. zorluk, güçlük, sıkıntı. 2. sıkıntılı bir durum/zaman.
advertise f. 1. reklamını yapmak. 2. ilan etmek.
advertise for s.o. ilan aracılığıyla eleman aramak.
advertisement i. ilan, reklam.
advertising i. reklamcılık.
advertising agency reklam ajansı.
advertize f., bak. advertise.
advertizement i., bak. advertisement.
advertizing i., bak. advertising.
advice i. nasihat, öğüt, tavsiye.
advisable s. akıllıca, makul, doğru.
advise f. 1. tavsiye etmek, öğütlemek. 2. tic. bildirmek. ill-advised s.
adviser akılsız, tedbirsiz.
i. danışman, müşavir; akıl hocası; rehber, kılavuz.
advisor i., bak. adviser.
advisory s.
advisory committee danışma kurulu.
advocate f. desteklemek, savunmak.
advocate i. 1. savunucu. 2. huk. avukat.
adz i. keser.
adze i., bak. adz.
Aegean s. Ege.
aerial i. 1. anten. 2. havai.
aerial view havadan görünüş.
aerobics i., s. aerobik.
aerodrome i., İng. havaalanı, havalimanı.
aerogramme i. hava mektubu.
aeroplane i., İng., bak. airplane.
aerosol i. sprey tüpü, aerosol.
aesthete i. estet.
aesthetic s., i. estetik.
aesthetics i. estetik.
aestival s. yaza özgü.
afar z.
afar off çok uzakta.
affable s. rahat, dostça ve sokulgan.
affair i. 1. sorun, mesele, iş. 2. k. dili şey (makine/eşya). 3. k. dili olay,
affect skandal.
f. 1. etkilemek, tesir etmek; dokunmak. 2. (hastalık) zarar
affect ignorance vermek: My arm isbilmezlikten
cahillik taslamak, affected. Hastalık
gelmek.koluma yayıldı. 3. gibi
görünmek, yalancıktan (bir şey) yapmak.
affectation i. sahte tavır, yapmacık.
affected s. 1. (hastalıktan) zarar görmüş. 2. sahte, yapmacık, yapmacıklı.
affection i. muhabbet, şefkat, sevgi.
affectionate s. sevgisini gösteren; şefkatli, sevecen, sevgi dolu.
affidavit i., huk. yeminli ve yazılı ifade.
affiliate f. bağlamak.
affiliate i. (başka bir şirkete) bağlı olan şirket.
affiliate o.s. with ile bağ/ilişki kurmak.
affiliated s. bağlı.
affiliation i. bağlantı, ilişki.
affinity i. 1. benzerlik, benzer taraf. 2. sempati; sevgi.
affirm f. doğrulamak, tasdik etmek.
affirmation i. doğrulama, tasdik.
affirmative s. olumlu. i. olumlu cevap.
affix f. 1. takmak; yapıştırmak. 2. (imza) atmak; (mühür) basmak.
affix i., dilb. önek veya sonek.
afflict f. 1. acı vermek, ıstırap vermek. 2. başına bela olmak.
afflicted s. (zihinsel/bedensel bakımdan) özürlü.
affliction i. dert; hastalık.
affluence i. zenginlik, refah.
affluent s. zengin, gönençli.
afford f. 1. mali gücü yetmek, (bir şey için) parası olmak. 2. (bir şeyi)
affront zarar
i. görmeden
hakaret, küçükyapabilmek: You can´t
düşüren davranış. afford etmek,
f. hakaret to makeküçük
him
angry. Onu kızdırabilecek durumda değilsin sen.
düşürmek.
Afghan i. Afganlı, Afgan. s. 1. Afgan. 2. Afganlı.
Afghanistan i. Afganistan.
afield z. kıra, kırda, evden uzak.
afire s. tutuşmuş; alevler içinde.
afloat z.
afraid s.
afresh z. yeniden.
Africa i. Afrika.
African i. Afrikalı. s. 1. Afrika, Afrika´ya özgü. 2. Afrikalı.
after edat 1. -den sonra. 2. için, yüzünden; -den dolayı. 3. ardından:
after a fashion After
şöylethem
böyle. came the giraffes. Onların ardından zürafalar geldi.
s. sonraki. z. sonra. a painting after Reubens Rubens´in
after all bununla birlikte, yine de, buna rağmen.
üslubunda bir resim. a person after my own heart kalbimi
after all nihayet. bir kimse. at a quarter after four dördü çeyrek geçe.
fetheden
after the dust has settled six months
1. toz after altı
dağıldıktan ay sonra.
sonra. 2. ortalık sakinleşip herkes kendine
after the fashion of geldikten sonra, ortalık
... gibi, ... tarzında. yatıştıktan sonra.
afterlife i. ahret, öbür dünya.
aftermath i. (kötü) sonuç.
afternoon i. öğleden sonra.
aftershave i. tıraş losyonu.
aftertaste i. ağızda kalan tat.
afterthought i. sonradan akla gelen düşünce.
afterward z., bak. afterwards.
afterwards z. sonra, sonradan.
again z. tekrar, yine, bir daha.
against edat 1. karşı: against the current akıntıya karşı. a vaccine
against nature against
doğayathe flu gribe karşı bir aşı. 2. aleyhinde, karşı: a vote
aykırı.
against the president başkanın aleyhinde bir oy. I´m against it.
against s.o.´s will birinin isteğine karşı.
Ona karşıyım.
agave i., bot. agave, agav, Agave.
age i. 1. yaş. 2. çağ, devir.
age limit yaş haddi.
age limit yaş haddi.
aged s. 1. (eycd) yaşında: a girl aged four dört yaşında bir kız. 2. (ey
ageless ´cîd) yaşlı, ihtiyar. 3.
s. 1. yaşlanmayan, (ey´cîd) yıllanmış;
ihtiyarlamayan. eski.
2. eskimeyen.
agency i. 1. acente; ajans: travel agency seyahat acentesi. news
agenda agency
i. gündem. haber ajansı. 2. devlet dairesi.
agent i. 1. acente, temsilci. 2. ajan.
agent provocateur çoğ. a.gents pro.vo.ca.teurs (^jan´ prôvôk^tör´) provokatör,
agglomerate kışkırtıcı ajan.
i. aglomera.
agglomeration i. aglomerasyon.
aggrandise f., İng., bak. aggrandize.
aggrandisement i., İng., bak. aggrandizement.
aggrandize f. büyütmek.
aggrandizement i. büyütme.
aggravate f. 1. kötüleştirmek, zorlaştırmak, ağırlaştırmak, şiddetlendirmek:
aggregate Don´t scratch
i. 1. toplam. 2.that sore; you´ll aggravate it. O yarayı kaşıma,
agrega.
azdırırsın. aggravate a problem bir sorunu ağırlaştırmak.
aggression i. saldırganlık.
aggravate the pain acıyı şiddetlendirmek. 2. k. dili kızdırmak.
aggressive s. saldırgan.
aggressor i. saldırgan, saldıran.
aggrieved s. incitilmiş; mağdur.
aghast s. dehşet içinde, donakalmış.
agile s. çevik.
agility i. çeviklik.
agility of mind zekâ kıvraklığı.
agitate f. 1. çalkalamak, çalkamak; karıştırmak. 2. heyecanlandırmak.
agitated 3. ruhb.
s. 1. ajite etmek.
heyecanlı. 4. sallamak.
2. ruhb. ajite.
agitation i. 1. çalkalama, çalkama; ajitasyon. 2. heyecan. 3. ruhb.
ajitasyon. 4. sallama.
agitator i. 1. kışkırtıcı, tahrikçi, provokatör; eylemci, kampanyacı. 2.
aglow ajitatör,
s. parlak.çalkalayıcı, karıştırıcı: washing machine agitator
çamaşır makinesi pervanesi/pülsatörü.
ago z. önce, evvel: a long time ago çok zaman önce.
agonise f., İng., bak. agonize.
agonize f. ıstırap çekmek.
agony i. ıstırap.
agree f. 1. razı olmak, rıza göstermek; mutabık olmak. 2. hemfikir
agreeable olmak.
s. 1. hoş, 3. iyi.
anlaşmak,
2. razı. iyi geçinmek. 4. (bir şey) (başka bir şeye)
uymak, (bir şey) (başka bir şeyi) tutmak. 5. uygun olmak, -e
agreement i. anlaşma, sözleşme.
göre olmak.
agricultural s. tarımsal, zirai.
agricultural credit tic. tarım kredisi.
agriculture i. tarım, ziraat.
agriculturist i. çiftçi.
aground z.
AH kıs. Anno Hegirae hicri.
ah ünlem 1. Ah! (Özlem/beğenme/pişmanlık/öfke/sevgi belirtir.). 2.
ahead Ah!/Of! (Acı belirtir.). 3. Vay! (Şaşkınlık belirtir.).
z. ileri, ileride.
ahead of time erken.
AIDS i., tıb. AIDS.
aid i. 1. yardım. 2. yardımcı. f. yardım etmek.
Aids i., tıb., bak. AIDS.
ail f. hasta olmak, rahatsız olmak.
ailing s. hasta, rahatsız.
ailment i. hastalık, rahatsızlık.
aim i. amaç, gaye, maksat. f. nişan almak.
aim at 1. (silahı) (birine/bir yere) doğrultmak. 2. (bir şeyi) (bir yere)
aim to fırlatmak.
... niyetinde olmak.
aimless s. amaçsız.
air i. 1. hava. 2. nağme. 3. tavır. f. 1. havalandırmak. 2. herkese
air base söylemek.
hava üssü.
air brake hava freni, havalı fren.
air compressor hava kompresörü.
air filter hava filtresi.
air force hava kuvvetleri.
air force hava kuvvetleri.
air pollution hava kirliliği.
air pressure hava basıncı.
air raid hava saldırısı.
air shaft hava boşluğu, aydınlık.
airborne s. 1. havadan gelen (mikrop, toz v.b.). 2. havadan nakledilen. 3.
air-conditioned uçmakta
s. klimalı.olan.
air-conditioner i. klima.
aircraft i. uçak; uçaklar.
aircraft carrier uçak gemisi.
airfield i. havaalanı.
airlift i. hava köprüsü. f. hava yoluyla taşımak/götürmek.
airline i. havayolu.
airliner i. yolcu uçağı.
airmail i. uçak postası.
airmail letter uçak mektubu.
airplane i. uçak.
airplane crash uçak kazası.
airport i. havalimanı, havaalanı.
airstrip i. uçuş pisti.
airtight s. hava geçirmez.
airways i. havayolları.
airy s. 1. havai. 2. havadar. 3. hava gibi hafif. 4. hayali. 5. çalım
airy-fairy satan,
s., İng.,kendine birpratik
k. dili hiç hava olmayan,
veren. 6. çevik, canlı, şen.fantezi.
hayal mahsulü,
aisle i. sıralar arası yol, geçenek.
ajar z. aralık, az açık (kapı).
akin s. benzer, yakın: Her speech is akin to poetry. Söyledikleri şiire
alabaster benziyor.
i. albatr, kaymaktaşı.
alacrity i. neşe ve çeviklik, şevk.
alarm i. 1. korku; dehşet. 2. alarm, tehlike işareti: fire alarm yangın
alarm clock zili,
çalaryangın
saat. alarmı. f. 1. tehlikeden haberdar etmek. 2.
korkutmak; dehşete düşürmek.
alarm clock çalar saat.
alas ünlem Eyvah!/Yazık!
Albania i. Arnavutluk.
Albanian s., i. 1. Arnavut. 2. Arnavutça.
albeit bağ. ... de olsa: He is, in short, a boor, albeit an educated one.
albino Kısacası, tahsillialbinos,
i. akşın, albino, de olsa,çapar.
hödüğün biri. She´s learning French,
albeit painfully. Zorlukla da olsa Fransızcayı öğreniyor. It was a
album i. albüm.
beautiful, albeit a worthless, coin. Değersiz de olsa güzel bir
alcohol i. 1. alkol. 2. alkol, alkollü içki.
paraydı.
alcoholic s. alkollü. i. alkolik.
alcoholism i. alkolizm.
alcove i. (duvarda bulunan) niş, oyuk; hücre gibi ve kapısız ufak oda.
ale i. bir çeşit bira.
alembic i. imbik.
alert s. uyanık, tetikte olan.
alfresco s. açık havada yapılan, açık hava. z. açık havada.
alga çoğ. al.gae (äl´ci) i. alg.
algebra i., mat. cebir.
Algeria i. Cezayir.
Algerian s. 1. Cezayir, Cezayir´e özgü. 2. Cezayirli. i. Cezayirli.
alias i. takma isim; başka ad. z. namı diğer: Cavit alias the Bear Cavit
alibi namı diğer
i. 1. huk. Ayı. suçun işlendiği sırada başka yerde bulunduğu
sanığın,
alien şeklindeki
i. yabancı, ecnebi. 2. k. dili bahane, mazeret.
iddiası.
alienate f. soğutmak, uzaklaştırmak.
alight f. konmak, inmek.
align f. 1. aynı hizaya getirmek. 2. sıraya koymak.
align o.s. with birinin saffına geçmek.
alignment i. 1. aynı hizaya getirme. 2. sıraya koyma.
alike s. birbirine benzer: We´re alike in many ways. Birçok bakımdan
alimentary birbirimize
s. beslenmeye benziyoruz. z. 1. eşit bir şekilde: Treat them alike.
ait; besleyici.
Onlara eşit bir şekilde davran. 2. hem ..., hem ...: rich and poor
alimentary canal anat. sindirim aygıtı.
alike hem zenginler, hem fakirler.
alimony i. nafaka.
alive s. sağ, canlı, hayatta, diri.
alkali i., kim. alkali.
all s. bütün, tüm; hepsi: All roses have thorns. Bütün güller
all along dikenlidir.
öteden beri;He hep
worked all her
böyle, day.zaman.
Bütün gün çalıştı. i. hepsi: All of us
went. Hepimiz gittik. Pour it all out. Hepsini dök. z. tamamıyla:
He was all alone. Yapayalnızdı. dressed all in red tepeden
tırnağa kırmızılar içinde.The score was six all, with two minutes
remaining. Maçın bitimine iki dakika kala 6-6 berabereydiler.
all along 1. boyunca. 2. k. dili baştan, başından beri.
all along the line sıra boyunca.
all at once hep birden.
all at once birden, birdenbire.
all but az daha; -den başka.
all but 1. -den gayri hepsi, ... dışında hepsi: We have interviewed all
all day but twogün.
bütün of the candidates. Adayların ikisi dışında hepsiyle
görüştük. 2. az kalsın, neredeyse: She was so angry that she all
all in a tumble altüst, karmakarışık.
but slapped me. O kadar kızdı ki beni neredeyse tokatlayacaktı.
all in one hem ... hem de ...: He´s the Minister of Defense and the
all manner of Minister
her çeşit.of Education all in one. Hem Savunma Bakanı, hem de
Eğitim Bakanıdır.
all night long bütün gece, sabaha kadar.
all of a sudden birdenbire, birden, ani olarak, aniden, ansızın.
all of a sudden birdenbire, aniden, ansızın.
all over tamamen; bitmiş; tekrar, baştan.
All right! k. dili Aferin!/Yaşa be!/Çok iyi!/Harika!
All right. k. dili Peki./Tamam.: All right, I´ll come. Peki, gelirim.
all round bütünüyle, her şey göz önünde tutulursa.
All that glitters is not gold. Parlayan her şey altın değildir./Görünüşe aldanmamalı.
All the best! 1.(mektubun sonunda) En iyi dileklerimle! 2. Yolun açık olsun!
all the better daha iyi.
all the ins and outs of 1. (bir konunun/işin) tüm ayrıntıları, (bir şeyin) girdisi çıktısı. 2.
all the livelong night (bir
hiç yerin) her tarafı/yeri.
bitmeyecekmiş gibi gelen bir gece boyunca.
all the rest kalanların hepsi.
all the same hepsi bir.
all the same bununla birlikte.
all the time her zaman, daima, hep.
all the way 1. başından sonuna kadar. 2. tamamen.
all the while belirli bir müddetin başından sonuna kadar: She wasn´t
all the year round surprised because she´d known it all the while. Baştan bildiği
tüm yıl boyunca.
için şaşırmamıştı.
all there k. dili aklı başında.
all things considered her şey göz önüne alınırsa.
all told yekûn olarak.
all too soon pek erken, zamansız.
All´s fair in love and war. Aşkta ve savaşta her şey mubahtır.
Allah i. Allah.
all-around s. her alanda başarılı; pek çok yeteneği olan: an all-around
allay student dört dörtlük
f. yatıştırmak, bir öğrenci.
hafifletmek: allay s.o.´s fears birinin endişelerini
allegation yatıştırmak.
i. iddia.
allege f. iddia etmek.
allegiance i. sadakat, bağlılık.
allegorical s. alegorik.
allegory i. alegori.
all-embracing s. her şeyi saran.
allergic s. alerjik.
allergy i. alerji.
alleviate f. azaltmak; hafifletmek; kısmen gidermek.
alley i. dar sokak, ara yol.
alliance i. 1. pol. ittifak, anlaşma. 2. birleşme, müttefiklik.
allied s. 1. müttefik, birleşik. 2. benzer. 3. with/to -e bağlı. 4. with/to
alligator ile beraber.timsahı.
i. amerika
all-inclusive s. her şeyi kapsayan.
all-night s. 1. bütün gece süren (bir olay). 2. bütün gece açık olan
all-nighter (lokanta, dükkân
i., k. dili bütün gecev.b.).
süren bir olay.
allocate f. ayırmak, tahsis etmek.
allocation i. tahsisat.
allot f. (--ted, --ting) ayırmak, tahsis etmek; (süre) vermek/tanımak.
allotment i. 1. ayırma, tahsis. 2. ayrılmış/tahsis edilmiş şey, pay.
allow f. izin vermek, müsaade etmek.
allow for -i hesaba katmak.
allowable s. yapılması uygun görülen, yapılmasında sakınca olmayan,
allowance mubah.
i. harçlık.
alloy i. alaşım.
all-purpose s. pek çok işe yarayan; çok kullanışlı.
all-right s., k. dili iyi, kafadar, kafa dengi.
all-round s., İng., bak. all-around.
all-rounder i., İng. her alanda başarılı kimse.
allspice i. yenibahar.
allude f. to üstü kapalı bir şekilde -den bahsetmek, kastetmek; ima
allure etmek,
i. cazibe, anıştırmak.
çekicilik, albeni.
alluring s. cazibeli, çekici, alımlı.
allusion i. anıştırma.
ally i., pol. müttefik.
ally o.s. with/to ile birleşmek.
alma mater bir kimsenin mezun olduğu okul, lise veya üniversite.
almanac i. almanak.
almighty s. her şeye gücü yeten.
almond i. badem.
almost z. 1. hemen hemen: This picture´s almost done. Bu resim
alms hemen
i. sadaka. hemen bitti. 2. az kaldı, az kalsın, az daha, neredeyse:
He almost died. Az kaldı ölecekti.
alone s. yalnız; kimsesiz. z. yalnız, yalnız başına, tek başına.
along edat boyunca: along the river ırmak boyunca. z. with ile
alongside beraber: He came
edat 1. yanına; along with
yanında. us.bordasına;
2. den. Bizimle beraber geldi.
bordasında.
aloof s. soğuk, uzak duran. z. uzak, uzakta.
aloud z. yüksek sesle.
alphabet i. alfabe, abece.
alphabetic s., bak. alphabetical.
alphabetical s. alfabetik, alfabe sırasına göre dizilmiş: The words are in
alpine alphabetical order. Kelimeler
s. 1. yüksek dağlara alfabe
özgü. 2. ağaç sırasınaüstündeki
sınırının göre dizilmiş.
bölgeye
already özgü.
z. 1. şimdiden, halen (Türkçede genellikle çevirisiz kalır.): You
alright ´re too
s., k. late;
dili, bak.he´s already
All right., Allgone. Geç
right!, kaldın;be
all-right, gitti. 2.
all right.
Beklenenden daha erkeni göstermek için kullanılır: Has he
also z. bir de: You´ll need pliers. You´ll also need tape. Sana
finished already? Bu kadar erken mi bitirdi? 3. daha önce: As I
kerpeten
bilg.already lazım. Bir
ek karakter de bant. It was cold and it was also wet.
Alt key ´ve seentuşu.
it, there´s no need for me to come. Daha önce
Hava soğuktu ve bir de yağmurluydu.
altar gördüğüme
i. sunak. göre gelmeme gerek yok.
alter f. değiştirmek; değişmek.
alterable s. değiştirilebilir.
alteration i. 1. değiştirme; değişme. 2. değişiklik.
alternate s. 1. birbirini sırayla izleyen (şeyler). 2. bot. almaşık, alternatif.
alternate 3. 1.
f. alternatif, başka. i. başkasının
-i nöbetleşe/sırayla yapmak. yerine geçebilen
2. -in birbirini kimse,
sırayla yedek.
izlemesini
alternately sağlamak; (with)
z. nöbetleşe; sıra ile.birbirini sırayla izlemek/takip etmek: In her
speech she alternates the stilted with the vulgar. Konuşmasında
alternating current elek. almaşık akım.
kitabi ve adi sözler birbirini izler. 3. between (iki durum)
arasında gidip gelmek: He alternates between dissipation and
mortification. Ya sefahat, ya riyazet içinde yaşıyor o. alternating
current elek. dalgalı akım, alternatif akım.
alternation i. 1. nöbetleşe/sırayla yapma. 2. birbirini sırayla izlemesini
alternative sağlama;
i. seçenek,birbirini sırayla
alternatif, şık: izleme.
We had no alternative. Başka çaremiz
alternator kalmamıştı./Yapacak
i., elek. alternatör. başka bir şey yoktu. s. diğer, başka.
although bağ. -diği halde, ise de, olmakla beraber: Although he´s old he
altimeter ´s a good dancer.
i. altimetre, Yaşlı olduğu halde iyi dans eder. Although I
yükseklikölçer.
tried hard it didn´t do much good. Çok gayret ettimse de pek
altitude i. yükseklik; irtifa; yükselti, rakım.
işe yaramadı. Although the teacher was strict, the students
altogether z.
weretamamıyla,
happy. Hocabütünüyle.
sert olmakla beraber öğrenciler mutluydu.
alum i. şap.
aluminium i., İng., bak. aluminum.
aluminum i. alüminyum.
alumna çoğ. a.lum.nae (ıl^m´ni) i. bir okul, lise veya üniversite mezunu
alumnus kız.
çoğ. a.lum.ni (ıl^m´nay) i. bir okul, lise veya üniversite mezunu
always erkek.
z. daima, her zaman.
always excepting her zaman olduğu gibi ... hariç: Everybody came on time
am always
f., bak. excepting
be. Levent. Her zaman olduğu gibi Levent hariç
herkes vaktinde geldi.
AM kıs. Artium Magister (hümaniter bilimlerde master derecesinin
AM, am kısaltması).
kıs. ante meridiem öğleden evvel (24.00-12.00 arasındaki
amalgam saatler için kullanılır.):
i., kim. malgama, 2:30 A.M. saat 2.30. 12 A.M. saat 24.00.
amalgam.
amalgamate f. birleştirmek; with ile birleşmek.
amass f. biriktirmek.
amateur i. amatör.
amaze f. hayrette bırakmak, hayrete düşürmek, şaşkına çevirmek.
amazement i. hayret.
amazing s. insanı şaşırtan, insanı hayrete düşüren, şaşırtıcı.
ambassador i. büyükelçi.
ambassadress i. 1. sefire, (kadın) elçi. 2. sefire, elçi karısı.
amber i. kehribar.
ambidextrous s. iki elini aynı şekilde kullanabilen.
ambience i. atmosfer, hava, ambiyans.
ambiguity i. birden fazla anlama gelme; belirsizlik.
ambiguous s. birden fazla anlama gelebilen; ne olduğu belirsiz.
ambition i. 1. bir şeyi başarma/elde etme tutkusu. 2. (uzun zamandır
ambitious güdülen)
s. büyük
1. bir şeyi amaç.
başarma/elde etme tutkusuyla yanıp tutuşan veya
ambivalent dolu.
s. birbirine zıt hisleri olan, karışıkolan,
2. büyük bir amacın ürünü büyük.
hisleri olan; değişken.
amble f. rahat rahat yürümek.
ambulance i. cankurtaran, ambülans.
ambush i. pusuya düşürme. f. pusuya düşürmek.
ameba i., zool., bak. amoeba.
ameliorate f. iyileştirmek.
amelioration i. iyileştirme.
amen ünlem âmin.
amenable s. uysal, yumuşak başlı; ikna edilebilen.
amend f. 1. düzeltmek. 2. (kuralı/tasarıyı) değiştirmek.
amendment i. 1. düzeltme, ıslah. 2. (kuralı/tasarıyı) değiştirme.
amends i.
amenity i. hayatı kolaylaştıran şey, rahatlık: This hotel has all sorts of
America amenities.
i. Amerika. Bu otelde her tür konfor var. the amenities görgü
kuralları.
American i. Amerikalı. s. Amerikan; Amerika, Amerika´ya özgü.
American leopard jaguar.
amiable s. cana yakın, sevimli.
amicable s. arkadaşça, dostça.
amid edat ortasına, ortasında, arasına, arasında.
amidst edat, bak. amid.
amiss z.
amity i. arkadaşlık, dostluk.
ammeter i. ampermetre, amperölçer.
ammonia i. amonyak, nışadırruhu.
ammunition i. cephane, mühimmat.
ammunition dump ask. cephede geçici cephanelik.
amnesia i. bellek yitimi, amnezi.
amnesty i. genel af.
amoeba i., zool. amip.
amoebic s. 1. amipli, amipten ileri gelen. 2. amibe benzeyen; amibe ait.
amok i.
among edat arasına, arasında, içinde.
amongst edat, bak. among.
amoral s. ahlakdışı.
amorous s. şehvetli; şehvet dolu.
amorphous s. 1. şekilsiz, biçimsiz; sınırları belli olmayan. 2. kim., biyol.
amortisation amorf.
i., İng., bak. amortization.
amortise f., İng., bak. amortize.
amortization i. amortisman.
amortize f. amorti etmek.
amount i. miktar. f. to 1. ile eşanlamlı olmak: It amounts to the same
ampere thing.
i., elek.Aynı kapıya çıkar. 2. toplamı (belirli bir miktar) olmak: It
amper.
amounts to fifty dollars. Toplam elli dolar ediyor.
amperemeter i., bak. ammeter.
amphetamine i. amfetamin.
amphibian i., zool. iki yaşayışlı hayvan.
amphibious s. 1. zool. iki yaşayışlı, amfibi. 2. amfibi, yüzergezer.
amphitheater i. amfiteatr.
amphitheatre i., İng., bak. amphitheater.
ample s. 1. bol, bol bol yetecek kadar. 2. geniş.
amplification i. 1. daha uzun/ayrıntılı bir şekilde söyleme. 2. amplifikasyon,
amplifier yükseltme.
i. amplifikatör, yükselteç.
amplify f. 1. daha uzun/ayrıntılı bir şekilde söylemek. 2. (sesini)
amplitude kuvvetlendirmek.
i. 1. bolluk. 2. genişlik.
amply z. bol bol yetecek kadar.
amputate f., tıb. (bir uzvu) kesmek.
amputation i., tıb. ampütasyon.
amputee i., tıb. bir uzvu kesilmiş kimse.
amuck i., bak. amok.
amulet i. muska, nazarlık, tılsım.
amuse f. eğlendirmek; oyalamak, güldürmek.
amusement i. eğlence.
amusing s. eğlendirici; oyalayıcı; güldürücü.
an s. (ünlülerden önce) bir.
an accomplished fact olmuş bitmiş bir şey.
an odd fish k. dili tuhaf bir adam.
an off street sapa bir sokak.
an open question çözülmemiş sorun.
an open question çözümlenmemiş sorun.
an open secret herkesçe bilinen bir sır.
anachronism i. anakronizm.
anaemia i., İng., tıb., bak. anemia.
anaesthesia i., İng., bak. anesthesia.
anaesthesiologist i., İng., bak. anesthesiologist.
anaesthetic i., s., İng., bak. anesthetic.
anaesthetist i., İng., bak. anesthetist.
anaesthetize f., İng., bak. anesthetize.
anal s. anal.
analgesia i. acı yitimi, analjezi.
analgesic s., i. ağrı kesici, analjezik.
analogous s. benzer, paralel; benzeşen.
analogue i. benzer şey, benzeş.
analogue computer örneksel bilgisayar.
analogy i. benzerlik, paralellik; benzeşim.
analyse f., İng., bak. analyze.
analysis i. tahlil, çözümleme, analiz.
analytic s. tahlili, çözümsel, çözümlemeli, analitik.
analytical s., bak. analytic.
analyze f. tahlil etmek, çözümlemek, analiz etmek.
anarchic s. anarşik.
anarchism i. anarşizm.
anarchist i. anarşist.
anarchy i. anarşi.
anathema i. 1. aforoz, lanetleme. 2. aforoz edilmiş kimse.
Anatolia i. Anadolu.
Anatolian i. Anadolulu. s. 1. Anadolu, Anadolu´ya özgü. 2. Anadolulu.
anatomical s. anatomik, anatomiyle ilgili.
anatomy i. anatomi; gövde yapısı; gövdebilim.
anc kıs. ancient.
ancestor i. ata, cet.
ancestral s. atalara ait, soysal.
ancestry i. soy.
anchor i. demir, çapa, lenger.
anchor man TV (erkek) sunucu.
anchor person TV sunucu.
anchor woman TV (kadın) sunucu.
anchorage i. demirleme yeri.
anchovy i. ançüez.
ancient s. 1. antik. 2. çok eski, çok eski bir zamandan kalma. 3. k. dili
ancient Greek yaşlı, ihtiyar.
1. Grekçe, Grek dili, eski Yunanca. 2. Grek, eski Yunanlı: the
ancillary ancient
s. yardımcı.Greeks Grekler. 3. Grek, eski Yunan, Greklere özgü. 4.
Grekçe, eski Yunanca (yazı/söz).
and bağ. ve; ile: mice and men fareler ve insanlar. knife and fork
And how! bıçakla
Hem deçatal.nasıl!He looked and ran away. Baktı ve kaçtı.
and rightly so ... ve haklıydı da, ... ve iyi de etti: He scolded him for his
and so forth negligence,
falan, filan, and rightly
vesaire, ve so. İhmalkârlığından dolayı onu azarladı
benzerleri.
ve haklıydı da.
and so forth vesaire, ve başkaları.
and so on filan, v.s., v.b.
and so on/forth vesaire, ve benzerleri.
and such ve benzerleri: Orange trees, palms, and such should be kept
and suchlike under glass
k. dili ve in winter. Kışın portakal ağaçları, palmiyeler ve
benzerleri.
benzeri ağaçlar serada tutulmalı.
and vice versa ve tersine, ve aksine: The bigger the fish, the blander its taste,
and what have you/and what and vice versa. Balık büyüdükçe tadı yavanlaşır ve tersine.
k. dili vesaire.
not
and what´s more bir de, hem de, üstelik, ayrıca: She was wearing a pink cape
anecdotal and, what´s
s. fıkra more, she was carrying a pink poodle. Pembe bir
tarzında.
pelerin giymişti ve kucağında da pembe bir kaniş taşıyordu.
anecdote i. fıkra, hikâye, anekdot.
anemia i., tıb. kansızlık, anemi.
anesthesia i. duyum yitimi, anestezi.
anesthesiologist i. anestezi uzmanı.
anesthetic i., s. anestezik.
anesthetist i. narkozitör.
anesthetize f. narkoz vermek, uyuşturmak.
anew z. 1. yeniden fakat değişik bir şekilde. 2. tekrar, bir daha, gene,
angel yine, yeniden.
i. melek.
angelic s. melek gibi.
anger i. öfke, hiddet. f. kızdırmak, öfkelendirmek.
angina i., tıb. bir çeşit kalp hastalığı.
angle i. 1. geom. açı. 2. (bir cisme ait) köşe. 3. k. dili bakış açısı, görüş
angle açısı.
f. 1. oltayla balık avlamak. 2. for (bir şeyi) kurnazlıkla elde
angle iron etmeye
köşebent çalışmak.
demiri.
angler i. oltayla balık tutan kimse.
angleworm i., zool. solucan.
Anglican s., i. Anglikan.
angling i. oltayla balık avlama.
Anglo-Saxon s., i. Anglosakson.
Angola i. Angola.
Angolan s. 1. Angola, Angola´ya özgü. 2. Angolalı. i. Angolalı.
angora i. 1. angora, angora yün; tiftik. 2. ankarakedisi. 3. ankarakeçisi.
angry 4. ankaratavşanı.
s. öfkeli, hiddetli, kızgın; gücenik, dargın.
anguish i. ıstırap, acı, keder.
anguished s. acı dolu, kederli.
angular s. 1. köşeli. 2. mat., fiz. açısal. 3. kemikli, kemikleri belirgin.
animal i. hayvan. s. hayvani; hayvansal; hayvanca.
animal breeding hayvan besleme.
animal heat vücut sıcaklığı.
animal husbandry hayvancılık.
animal kingdom hayvanlar âlemi.
animal lover hayvansever.
animal magnetism çekicilik.
animal spirits canlılık, coşku.
animate f. hayat vermek, canlandırmak.
animated s. canlı; neşeli.
animated cartoon çizgi film.
animation i. 1. canlılık. 2. canlandırma.
animism i. canlıcılık, animizm.
animistic s. canlıcılıkla ilgili, canlıcı, animist.
animosity i. düşmanlık, husumet, kin.
anise i., bot. anason.
aniseed i. anason, anason tohumu.
ankle i. ayak bileği.
anklet i. 1. halhal. 2. kısa çorap, şoset.
annals i. 1. tarihi olaylar. 2. kronik, vakayiname.
annex i. ek bina, müştemilat.
annex f. ilhak etmek, katmak, eklemek.
annexation i. ilhak, katma.
annihilate f. yok etmek, imha etmek.
annihilation i. yok etme, imha.
anniversary i. yıldönümü.
annotate f. (bir metne) notlar eklemek.
announce f. bildirmek, ilan etmek.
announcement i. bildiri, ilan.
announcer i. spiker.
annoy f. taciz etmek, sıkıntı vermek; kızdırmak, sinirine dokunmak,
annoyance sinirlendirmek.
i. 1. kızgınlık. 2. baş belası, bela, sıkıntı veren şey/kimse.
annoying s. sıkıntı veren; sinir bozucu, sinir.
annual i. 1. yıllık, yılın olaylarını anlatan kitap. 2. bot. bir yıllık ömrü
annually olan
z. herbitki. s. 1. bir.
yıl; yılda yıllık, bir yıl için. 2. yılda bir yapılan; her yıl
yapılan; yıllık.
annuity i. belirli bir süre için her yıl ödenen ve emek karşılığı olmayan
annul maaş.
f. (--led, --ling) (yasa, yargı, sözleşme v.b.´ni) bozmak,
annulment feshetmek.
i. (yasa, yargı, sözleşme v.b.´ni) bozma, feshetme, fesih.
anode i. anot, artı uç.
anodyne i., s. ağrı kesici; yatıştırıcı.
anoint f. (kutsamak için) (başına) yağ sürmek, meshetmek.
anomalous s. 1. alışılmışın dışında, beklenene ters düşen, tuhaf, uygunsuz;
anomaly çelişkili.
i. anomali. 2. kuraldışı.
anonymity i. gerçek ismini saklama: The writer used a pen name to
anonymous preserve
s. isimsiz,his anonymity.
anonim, Yazar gerçek ismini saklamak için
imzasız.
takma ad kullandı.
anorak i., İng. anorak.
another s. 1. bir (şey) daha: another match bir kibrit daha. 2. başka,
answer başka
i. cevap,bir:yanıt;
another time f.
karşılık. başka sefer.
1. cevap 3. bir, ikinci
vermek, bir: This is
cevaplamak,
going to
yanıtlamak; be another
karşılık vermek. 2. to -e uymak: This manolacak.
Chernobyl. Bu ikinci bir Çernobil does not
answer back küstahça cevap vermek.
zam. 1. bir tane daha:
answer to the description Take of another! Bir tane
the suspect. daha sanığın
Bu adam al! 2. bir
answer for 1. hakkında teminat
başkası, vermek; sorumluluğunu üstlenmek: I´ll
eşkâline başkası:
uymuyor.You can´t sign for another. Başkasının yerine
answer in the affirmative answer
imza
olumlu for
cevap vermek.Güvenliğini üstüme alıyorum. 2. hesabını
his
atamazsın. safety.
vermek: You´ll have to answer for this. Bunun hesabını
answer the door kapıya bakmak: Who´ll answer the door? Kapıya kim bakacak?
vereceksin.
answer the telephone telefona bakmak: The telephone´s ringing; will you answer it?
answering machine Telefon çalıyor, bakar mısın?
telesekreter.
ant i. karınca.
antagonise f., İng., bak. antagonize.
antagonism i. husumet, kin, düşmanlık.
antagonist i. hasım, muhalif.
antagonize f. 1. kızdırmak. 2. düşman etmek.
Antarctic s. Antarktik.
Antarctica i. Antarktika.
antecedent s. (to) -den önce olan, -den önceki.
antecedents i., çoğ. atalar.
antelope i., zool. antilop.
antenna i. 1. anten. 2. çoğ.
antennae (änten´i) duyarga, anten.
anterior s. ön, öndeki; önceki.
anteroom i. bekleme odası.
anthem i. ilahi.
anthology i. antoloji, seçki.
anthropological s. antropolojik, insanbilimsel.
anthropologist i. antropolog, insanbilimci.
anthropology i. antropoloji, insanbilim.
anti edat, k. dili -e karşı, -in aleyhinde.
anti- önek karşı, anti-.
antiaircraft s. uçaksavar.
antiballistic s.
antiballistic missile füzesavar.
antibiotic i., s. antibiyotik.
anticipate f. 1. önceden tahmin edip ona göre davranmak; -den önce
anticipation davranmak.
i. 1. önceden2.tahmink. dili beklemek, gerçekleşeceğini
edip ona göre davranma; -den tahmin
önce
etmek/kestirmek.
davranma. 2. (bir şeyin olabileceğini) önceden tahmin etme. 3.
anticlockwise s., z., İng., bak. counterclockwise.
k. dili dört gözle bekleme.
anticorrosive i., s. antikorosif.
antics i. maskaralıklar; tuhaf davranışlar.
antidepressant i., s. antidepresan.
antidote i., tıb. antidot, panzehir; çare.
antifreeze i. antifriz.
antihistamine i. antihistamin.
antiknock s. detonasyon kesici (madde).
antimissile s., i. roketsavar.
antipathy i. antipati.
antiperspirant s., i. ter kesici.
Antipodes i.
antiquated s. çağdışı, köhne.
antique s. 1. antik, ilk çağlardan kalma. 2. antika. i. antika.
antique dealer antikacı.
antique shop antika dükkânı, antikacı.
antiquity i. 1. antikite, antik çağlar, ilk çağlar. 2. antikite, antik çağlardan
antiseptic kalma bir şey.
s., i. antiseptik.
antisocial s. 1. ruhb. antisosyal. 2. insanlardan kaçan.
antithesis çoğ. an.tith.e.ses (äntîth´ısiz) i. 1. antitez, karşı tez. 2. bir şeyin
antithetical tam karşıtı.
s. karşıt olan.
antithetically z. karşıt olarak.
antlers i. geyiğin çatallı boynuzları.
antonym i. karşıt anlamlı sözcük.
anus i. anüs, makat.
anvil i. örs.
anxiety i. endişe, kaygı, tasa.
anxious s. endişeli, kaygılı, tasalı.
any s. 1. hiç: Do you have any candles? Sende hiç mum var mı? No,
any longer Idaha
don´tfazla,
havedaha:
any. Hayır,
I can´tbende hiç yok.
stay any He Daha
longer. did it fazla
without any
kalamam.
help. Hiç yardım olmadan yaptı. 2. herhangi bir: Ask any
any more 1. artık: Belma doesn´t live here any more. Artık Belma burada
pedestrian. Herhangi bir yayaya sor.
any old thing oturmuyor.
ne olursa olsun,2. daha fazla: Don´t
herhangi bir şey.give me any more! Bana daha
fazla verme!
anybody i., zam. 1. kimse: Is anybody at home? Kimse var mı? I couldn´t
anyhow find
z. 1. anybody.
her neyse, Hiç kimseyi
neyse. bulamadım.
2. ona rağmen, 2. herhangi
gene de, yinebirde:
kimse.
I did it
anyone anyhow. Ona rağmen
i., zam., bak. anybody. yaptım.
anyplace z., bak. anywhere.
anything zam., i. 1. bir şey: Do you want anything? Bir şey istiyor musun?
anyway Iz.don´t want2.anything.
1. zaten. her neyse,Hiçbir şey istemem. 2. herhangi bir şey:
neyse.
Anything´ll do. Herhangi bir şey olur.
anywhere z. 1. bir yer: He never goes anywhere. Hiçbir yere gitmez. Do
AP you need anywhere
kıs. Associated Press.to stay? Kalacak bir yere ihtiyacın var mı? I
couldn´t find it anywhere. Bir yerde bulamadım. 2. herhangi bir
Ap kıs. April, Apostle.
yer: Sit anywhere. Nerede istersen otur.
apace z. çabuk, hızla, süratle: The project is proceeding apace. Proje
apart çabuk ilerliyor.
z. 1. ayrı, bir tarafa, bir yana, bir tarafta: He stood apart (from
apart from the others).
1. sayılmazsa, Diğerlerinden ayrı duruyordu.
sarfınazar edilirse, bir yana:2.He´s
birbirinden
a good ayrı:
man,
The
apart two
fromhouses
his are three
drinking. miles
İçki apart.
içmesini İki ev
saymazsakbirbirinden
iyi bir üç mil2.
adam.
apartment i. apartman dairesi.
uzakta.
-den başka, -den gayrı: I know nothing apart from that. Ondan
apartment house apartman.
başka bir şey bilmem.
apathetic s. ilgisiz, kayıtsız, lakayt.
apathy i. ilgisizlik, kayıtsızlık, lakaytlık.
ape i. maymun. f. taklit etmek, öykünmek.
aperture i. delik, aralık, açıklık.
apex çoğ. --es (ey´peksız)/a.pi.ces (ey´pısiz) i. doruk, zirve.
aphrodisiac i., s. afrodizyak.
apiece z. parça başına, her biri, her birine: The books are ten dollars
aplomb apiece.
i. kendine Kitaplar onar özgüven,
güvenme, dolara satılıyor./Kitapların
soğukkanlılık. her biri on dolar.
apocryphal s. 1. doğruluğu kabul edilmeyen. 2. sahte, uydurma, sonradan
apogee uydurulmuş.
i. 1. doruk, zirve. 2. gökb. yeröte.
apologetic s. özür dileyen.
apologetically z. özür dileyerek.
apologise f., İng., bak. apologize.
apologize f. özür dilemek: I apologized to him for being late. Geciktiğim
apology için ondan
i. özür özür diledim.
dileme.
apoplexy i., tıb. apopleksi.
apostasy i. (dininden/prensiplerinden/inançlarından) dönme.
apostate i. (dininden/prensiplerinden/inançlarından) dönen kimse.
apostatise f., İng., bak. apostatize.
apostatize f. (dininden/prensiplerinden/inançlarından) dönmek.
apostle i. 1. Hz. İsa´nın on iki havarisinden biri. 2. bir hareketin lideri,
apostrophe önder.
i. kesme işareti.
apothecaries´/troy pound (12 ounces) 373 gram.
appal f., İng., bak. appall.
appall f. dehşete düşürmek, şoke etmek.
appalling s. 1. korkunç, dehşet verici. 2. k. dili çok kötü, berbat.
apparatus i. 1. aygıt, cihaz. 2. (belli bir amaç için kullanılan)
apparel aygıtlar/makineler.
i. giysiler, elbiseler.
apparent s. 1. açık, belli, aşikâr. 2. görünürdeki, göze çarpan.
apparently z. görünüşe göre, görünüşe bakılırsa.
apparition i. hayalet.
appeal i. 1. çağrı. 2. çekicilik, cazibe. 3. huk. temyiz: the right of appeal
appealing temyiz hakkı.
s. 1. çekici, 4. başvurma,
cazip, albenili. 2.müracaatta bulunma.
sevimli, sempatik. 3.f.yalvaran
1. to -e
çekici
(bakış). gelmek; (bir duyguya/eğilime) hitap etmek. 2. huk.
appear f. 1. gözükmek, görünmek. 2. belirmek, meydana çıkmak. 3.
(kararı) temyiz etmek, daha yüksek bir mahkemeye götürmek.
appear in concert (gazete,
konser dergi v.b.´nde) çıkmak. 4. in (oyunda/filmde) oynamak;
vermek.
3. to -e çağrıda bulunmak. 4. to -e başvurmak.
on (televizyon/radyo programına) çıkmak. 5. hazır bulunmak.
appear out of thin air k. dili birdenbire ortaya çıkmak, birdenbire peyda olmak,
appearance peydahlanıvermek,
i. 1. görünme, gözükme. peydahlayıvermek.
2. görünüş, görünüm, dış görünüş. 3.
appease meydana
f. çıkma. 2. (açlığı) bastırmak. 3. pol. taviz vermek, ödün
1. yatıştırmak.
appeasement vermek.
i. 1. yatıştırma. 2. (açlığı) bastırma. 3. pol. taviz verme, ödün
append verme.
f. ilave etmek, eklemek; iliştirmek.
appendage i. eklenti; uzantı.
appendectomy i., tıb. apandis çıkarımı.
appendicitis i. apandisit.
appendix i. 1. ilave, ek. 2. anat. apandis.
appertain f. ait olmak, bağlı olmak.
appetite i. 1. iştah. 2. istek, arzu, şehvet.
appetizer i. meze; çerez.
appetizing s. iştah açıcı; lezzetli.
applaud f. alkışlamak.
applause i. alkış.
apple i. elma.
apple polisher k. dili dalkavuk. be in apple-pie order k. dili (bir yer) çok düzenli
applesauce olmak,
i. elma (her şey) yerli yerinde olmak.
püresi.
appliance i. aygıt, cihaz.
applicability i. (to) (-e) uygulanabilme.
applicable s. (to) (-e) uygulanabilir.
applicant i. başvuran kimse, aday.
application i. 1. müracaat, başvurma, başvuru. 2. müracaat formu. 3.
application form uygulama.
müracaat formu.
applied s. uygulamalı, tatbiki.
applied linguistics uygulamalı dilbilim.
applied sciences uygulamalı bilimler.
apply f. 1. to/for -e başvurmak, -e müracaat etmek: Apply to the head
apply a match to physician´s office. Baştabipliğe başvurun. 2. uygulamak, tatbik
-i kibritle tutuşturmak.
etmek: You can´t apply that rule in this situation. Bu durumda o
apply an embargo ambargo koymak.
kuralı uygulayamazsın. 3. to -i içermek, -i kapsamak, -i
apply o.s. to kendini (bir işe)
ilgilendirmek: vermek;
This bütün
doesn´t dikkatini
apply to you. (bir işe) çevirmek.
Bu seni içermiyor. 4.
apply sanctions (merhem v.b.´ni) sürmek;
pol. yaptırımlarda bulunmak.(boya v.b.´ni) vurmak. 5. (bazı
appoint aletleri/aygıtları) kullanmak:
f. 1. (to) (-e) atamak, Apply 2.
tayin etmek. the(tarih,
brakesgüngently. Frene
v.b.´ni)
yavaşça bas.
kararlaştırmak,
appointee i. atanan kimse.tayin etmek, saptamak, tespit etmek.
appointment i. 1. atama, tayin. 2. atanılan görev/makam. 3. randevu.
apportion f. bölüştürmek, paylaştırmak.
apportionment i. 1. bölüp dağıtma, bölüştürme. 2. pay.
appraisal i. değer biçme, kıymet takdir etme.
appraise f. değer biçmek, kıymet takdir etmek.
appraiser i. değer biçen kimse.
appreciable s. farkedilebilecek derecede; oldukça çok.
appreciate f. 1. takdir etmek, beğenmek. 2. takdir etmek, (bir şeyin
appreciation değerini/önemini/gerekliliğini) anlamak.
i. 1. takdir, değerbilirlik, kadirşinaslık; 3. (bir2.
şükran. şeyin değeri)
(bir şeyin
artmak.
değerini/önemini/gerekliliğini) anlama. 3. (bir şeyin değeri)
appreciative s. değerbilir, kadirşinas, takdirkâr; minnettar.
artma.
appreciatory s. takdir eden.
apprehend f. 1. yakalamak; tutuklamak. 2. anlamak, kavramak.
apprehension i. 1. korku, endişe; kuruntu, evham. 2. yakalama; tutuklama. 3.
apprehensive anlayış, kavrayış.
s. endişeli, evhamlı.
apprentice i. çırak; stajyer.
apprenticeship i. çıraklık; staj.
apprise f. haberdar etmek.
approach f. yaklaşmak, yanaşmak. i. 1. yaklaşma, yanaşma. 2. yaklaşım
approbation tarzı: We need
i. beğenme, to change
uygun bulma,our approach to this problem. Bu
tasvip.
soruna yaklaşım tarzımızı değiştirmemiz gerek. 3. yol, giriş.
appropriate f. 1. ayırmak, tahsis etmek. 2. kendine mal etmek.
appropriate s. uygun, yerinde.
appropriately z. uygun bir şekilde.
appropriation i. 1. ödenek, tahsisat. 2. ayırma, tahsis etme. 3. kendine mal
approval etme.
i. onaylama, tasvip.
approve f. uygun bulmak, onaylamak, tasvip etmek.
approximate s. yaklaşık, takribi.
approximate f. 1. tahmin etmek, yaklaşık olarak değerlendirmek. 2. -e yakın
approximately olmak:
z. aşağıThe actual
yukarı, measurements
yaklaşık olarak. of this room closely
approximate (to) my estimates. Bu odanın gerçek ölçüleri
approximation i. 1. tahmin. 2. -e yakın olma. 3. -e yakın bir şey.
tahminlerime çok yakın.
apricot i. kayısı.
April i. nisan.
April fool nisanbalığı, bir nisan şakası.
apron i. önlük (giysi).
apropos s. uygun, yerinde. edat ile ilgili, -e ait, hakkında.
apt s. 1. Muhtemel bir durumu belirtmek için kullanılır: He´s apt to
aptitude be late. Sıkkabiliyet.
i. yetenek, sık geç kalır. That pile of books is apt to fall. O kitap
yığını devrilir. 2. akıllı ve çabuk kavrayan, zeki: an apt student
aptitude test istidat testi.
akıllı ve çabuk kavrayan bir öğrenci.
aptness i. 1. uygunluk. 2. to -e eğilimli olma.
aquamarine i. mavimsi yeşil.
aquarium i. akvaryum.
Aquarius i., astrol. Kova burcu.
aquatic s. suda yaşar, sucul: aquatic plants sucul bitkiler.
aquatic sports su sporları.
aqueduct i. sukemeri.
aquiline s. 1. kartal gibi. 2. kartal gagası gibi kıvrık.
aquiline nose gaga burun.
Arab i. 1. Arap. 2. Arap atı.
Arabia i. Arabistan.
Arabian i. 1. Arap. 2. Arap atı. s. Arap.
Arabic i. Arapça. s. 1. Arap. 2. Arapça.
Arabic numerals Arap rakamları.
arable s. sürülüp ekilebilir, işlenebilir (toprak).
arbiter i. hakem, arabulucu.
arbitrary s. keyfi, kanun yerine birinin kararına bağlı olan.
arbitrate f. 1. (iki taraf arasında) hakemlik yapmak, arabuluculuk
arbitration yapmak.
i. arabulucu2. (bir meseleyi)
kararıyla tarafsız birinin kararına bağlayarak
halletme.
halletmek.
arbitrator i. hakem, arabulucu.
arbor i. çardak.
arboretum i. arboretum.
arbour i., İng., bak. arbor.
arc i. 1. kavis, yay. 2. elek. ark. 3. mat. yay, ark. f. kavis çizmek,
arc lamp yay çizmek.
ark lambası.
arcade i. 1. arkat, sırakemerler. 2. atari salonu.
arch kıs. archaic, archaism, architect, architecture.
arch i. 1. kemer, tak. 2. ayak kemeri. f. 1. over/above üzerinde
arch kemer oluşturmak; üzerinde kemer gibi uzanmak. 2. (havada)
s. şeytanca.
kavis çizmek, yay çizmek; kavis çizdirmek, yay çizdirmek. 3.
arch one´s eyebrows kaşlarını kaldırmak.
(hayvan) (sırtını) kabartmak.
archaeological s. arkeolojik.
archaeologist i. arkeolog.
archaeology i. arkeoloji.
archaic s. arkaik.
archaism i. arkaizm.
archangel i., Hrist. başmelek.
archbishop i. başpiskopos.
archbishopric i. başpiskoposun makamı/idaresi altındaki bölge.
archdeacon i. başdiyakoz.
archdeaconry i. başdiyakozun makamı/idaresi altındaki bölge.
archduchess i. arşidüşes.
archduke i. arşidük.
archenemy i. 1. baş düşman. 2. şeytan.
archeological s., bak. archaeological.
archeologist i., bak. archaeologist.
archeology i., bak. archaeology.
archer i. okçu.
archery i. okçuluk.
archetype i. ilk örnek, arketip.
archfiend i. şeytan.
archipelago i. 1. takımada. 2. içinde çok ada olan deniz.
architect i. mimar.
architectural s. mimari, mimarlığa ait.
architecture i. mimarlık, mimari.
archives i. arşiv.
archivist i. arşivci.
archway i. 1. kemerli giriş/kapı. 2. kemerli geçit.
Arctic s. Arktik. i.
arctic s. çok soğuk, buz gibi.
ardent s. gayretli, şevkli, ateşli.
ardor i. gayret, şevk, ateş.
ardour i., İng., bak. ardor.
arduous s. güç, çetin.
are f., bak. be.
Are you serious? Ciddi misin?
area i. 1. alan, saha; bölge, mıntıka; civar, yöre: We will use that
aren`t meadow as a parking area. O çayırı park alanı olarak
kıs. are not.
kullanacağız. There are a number of mountainous areas in
arena i. arena.
Turkey. Türkiye´de birkaç dağlık bölge var. The area around
Argentina i. Arjantin.
İzmir is full of ancient ruins. İzmir´in civarı eski harabelerle dolu.
Argentine 2. yüzölçümü, alan.
i. Arjantinli. s. 1. Arjantin, Arjantin´e özgü. 2. Arjantinli.
Argentinean i. Arjantinli. s. 1. Arjantin, Arjantin´e özgü. 2. Arjantinli.
Argentinian i., s., bak. Argentinean.
argue f. 1. tartışmak, münakaşa etmek. 2. kavga etmek; çekişmek;
argue against atışmak.
aleyhinde 3.konuşmak;
that -i savunmak, -i iddia
aleyhinde etmek. 4. -e belirti olmak,
olmak.
-e alamet olmak.
argue for lehinde konuşmak; lehinde olmak.
argue s.o. into s.t. tartışarak birini bir şey yapmaya ikna etmek.
argue s.o. out of s.t. tartışarak birini bir şeyden vazgeçirmek.
argument i. 1. tartışma, münakaşa. 2. kavga, çekişme, atışma, ağız dalaşı.
aria 3. sav, iddia.
i., müz. arya.
arid s. 1. kuru (iklim/hava). 2. kurak (toprak).
aridity i. 1. (iklim/hava için) kuruluk. 2. (toprakta) kuraklık.
Aries i., astrol. Koç burcu.
arise f. (a.rose, --n) (from) (-den) meydana gelmek, çıkmak.
arisen f., bak. arise.
aristocracy i. aristokrasi.
aristocrat i. aristokrat, asilzade.
aristocratic s. aristokratik.
arithmetic i. aritmetik.
ark i. sandık, kutu.
arm i. 1. kol. 2. kol, dal, bölüm, kısım. f. silahlandırmak; silahlanmak.
arm in arm kol kola.
arm of the law güvenlik kuvvetleri.
arm of the sea körfez.
arm´s length kol boyu.
arm´s reach elin yetişeceği mesafe.
armada i. donanma.
armament i. 1. silahlar. 2. silahlanma; silahlandırma. 3. (bir ülkede toplam)
armature askeri
i., elek.güç.
armatür; endüvi; rotor, döneç.
armchair i. koltuk (mobilya).
armed s. silahlı.
armed forces silahlı kuvvetler.
armed forces silahlı kuvvetler.
Armenia i. Ermenistan.
Armenian i., s. 1. Ermeni. 2. Ermenice.
armful s. kucak dolusu: an armful of oranges kucak dolusu portakal.
armhole i., terz. kolevi.
armistice i. ateşkes.
armor i. zırh.
armored s. zırhlı.
armpit i. koltuk altı.
arms i. silahlar.
arms control silahlanma kontrolü.
arms race silahlanma yarışı.
army i. kara ordusu, ordu.
army of occupation işgal ordusu.
aroma i. (kuvvetli ve hoş) koku; aroma.
aromatic s. 1. kuvvetli ve hoş (koku); kuvvetli ve hoş kokusu olan;
arose aromalı. 2. kim. aromatik. i., kim. aromatik bileşik.
f., bak. arise.
around z. 1. etrafına: He looked around. Etrafına baktı. 2. aşağı yukarı,
around yaklaşık; sularında:
edat 1. etrafında: around
around 6 o´clock
the saat altı
table masanın sularında.
etrafında. 2.
arouse civarında,
f. uyandırmak.etrafında: somewhere around Naples Napoli civarında
bir yerde. 3. orada burada: I roamed around the city. Şehri
arr kıs. arranged, arrival, arrived.
dolaştım.
arraign f. 1. huk. (sanığı) mahkemeye çağırmak. 2. suçlamak.
arraignment i. 1. huk. (sanığı) mahkemeye çağırma. 2. suçlama.
arrange f. 1. (eşyayı) (belirli bir şekilde) yerleştirmek: Elif´s going to
arrange flowers arrange the furniture
çiçek aranjmanı yapmak.in this room. Bu odanın mobilyalarını Elif
yerleştirecek. 2. (toplantı) düzenlemek, tertiplemek, tertip
arrange for ayarlamak: I´ll arrange for a taxi. Bir taksi ayarlarım.
etmek: Who arranged this farewell dinner? Bu veda yemeğini
arrangement i.
kim1. tertipledi?
düzenleme. 3.2. yerleştirme.
(bir 3. düzen,
müzik parçasının) tertip. 4. anlaşma.
aranjmanını yapmak.5.
array müz. aranjman. 6. (çiçek için) aranjman.
i. 1. sıralanış, düzen. 2. giyiniş. f. 1. (askeri birlikleri) sıralamak.
arrears 2. giymek;
i., çoğ. giydirmek.
vaktinde ödenmemiş borçlar.
arrest i. tutuklama, tevkif. f. 1. tutuklamak, tevkif etmek. 2.
arrest s.o.´s attention durdurmak.
birinin dikkatini çekmek.
arrival i. varış; geliş. new arrival yeni gelen.
arrive f. varmak; gelmek: When will we arrive? Ne zaman varacağız?
Has the mail arrived? Posta geldi mi?
arrive at a decision karara varmak.
arrogance i. küstahça bir kibir.
arrogant s. küstah ve kibirli.
arrogate f. (haksız yere) benimsemek.
arrow i. ok.
arrowhead i. ok başı, temren.
arse i., kaba 1. kıç, makat. 2. büzük, anüs.
arsenal i. arsenal; cephanelik, mühimmat deposu; silahhane.
arsenic i. arsenik.
arson i. kundakçılık.
arsonist i. kundakçı.
art i. sanat.
arterial s., anat. atardamara ait.
arteriosclerosis i., tıb. arteriyoskleroz, damar sertliği.
artery i. 1. anat. atardamar, arter. 2. arter, anayol.
artesian well artezyen kuyusu.
artful s. kurnaz.
arthritis i., tıb. artrit, mafsal iltihabı.
artichoke i. enginar.
article i. 1. makale, yazı. 2. huk. (bir anlaşmada bulunan) madde. 3.
articulate eşya: various articles
s. 1. düşüncelerini ofbir
açık clothing
şekildeçeşitli
ifadegiyim eşyası.
edebilen. 4. dilb.
2. açık (ifade);
tanımlık
net (a, an,3.the).
(telaffuz). anat. eklemli; boğumlu, oynaklı.
articulate f. açık bir şekilde ifade/telaffuz etmek.
articulated lorry İng. TIR kamyonu, TIR.
articulation i. 1. açık bir şekilde dile getirme. 2. net telaffuz. 3. dilb.
artifact boğumlanma.
i. 4. anat.şey,
insan eliyle yapılan eklem; boğum,
özellikle oynak.
ilk insanların meydana
artifice getirdiği sanat eseri.
i. 1. hile, oyun. 2. beceri, hüner, ustalık.
artificial s. yapay, yapma, suni, sahte.
artificial fertilizer suni/yapay gübre.
artificial flower yapma çiçek.
artificial insemination suni/yapay dölleme.
artificial kidney suni/yapay böbrek.
artificial light yapay ışık.
artificial lighting yapay aydınlatma.
artificial person huk. tüzel kişi.
artificial respiration suni solunum/teneffüs, yapay solunum.
artificial sweetener yapay tatlandırıcı.
artillery i. 1. toplar, (top gibi) ağır silahlar. 2. topçu sınıfı.
artilleryman çoğ. ar.til.ler.y.men (artîl´ırimîn) i. topçu.
artisan i. zanaatçı.
artist i. sanatçı, sanatkâr.
artistic s. 1. sanatkârane, sanatlı. 2. sanatçı ruhuna sahip, sanatsal
artistry yönü olan: She is also artistic. Onun sanat yönü de var.
i. sanatçılık.
artless s. 1. hilesiz, saf, açıksözlü. 2. sanatsız, kaba; beceriksizce
artlessly yapılmış.
z. hilesiz bir şekilde, saflıkla.
artlessness i. hilesizlik, saflık.
arty s. sanatkârane.
as bağ. 1. -irken; -dikçe: I nabbed him as he was going out the
as ... as all get-out door.
k. dili Kapıdan
son derece, çıkarken yakaladım.
çok: He was drivingHe´s astaking
fast aslife
all more
get-out.
seriously
Arabayı as hızla
son he gets older. Yaşlandıkça
sürüyordu. She is as hayatıas
smart daha
all bir ciddiye
get-out. Zehir
as ... as ever her zamanki gibi: as fast as ever her zamanki gibi hızlı.
alıyor. 2. -diği
gibi bir zekâsı var. için; -diğine göre: As he didn´t bring the money,
as ... so ... 1. didn´t
he -dikçe ...:
getAsthethe timeParayı
book. grew getirmediği
shorter so his excitement
için kitabı alamadı.
mounted.
As he didn´t Zaman
evenazaldıkça heyecanı
reply to your arttı.he´s
invitation 2. neprobably
kadar ...noto
kadar
going to ...:come.
As sheDavetine
loves cats,
bir so he loves
cevap birds. O ne kadar
bile yollamadığına görekedi
severse
herhaldeogelmeyecek.
da aynı şekilde kuş sever. As she is
3. Karşılaştırmalarda beautiful
kullanılır: so also
He´s not
is
asshe intelligent.
smart Güzelkadar
as she. Onun olduğu kadar
akıllı akıllıdır
değil. I want da. 3. nasıl
a box ... as
as big
as a general rule genellikle.
as a matter of course gayet tabii olarak.
as a matter of course doğal olarak.
as a matter of fact aslında.
as affairs stand şimdiki halde.
as black as pitch simsiyah, zift gibi.
as bold as brass k. dili büyük bir küstahlıkla.
as easy as pie çok kolay.
as far as kadarıyla, -e göre: as far as I can see gördüğüm kadarıyla. as
as far as he is concerned far
onaas I´m concerned
kalırsa, bana göre.
ona sorarsan.
As far as I can see .... Bana kalırsa ....
as far as in me lies elimden geldiği kadar, tüm gücümle. take s.t. lying down bir
as far as it goes şeyi alttan
aslında, almak;
esasen: bir şeyin
What altında kalmak.
you propose is good, as far as it goes; but
as far as s.o. is concerned it-eoverlooks
göre: It´ssome important
fine as details.
far as I´m ÖnerinBana
concerned. aslında iyi,
göre ama bazı
iyi.
önemli ayrıntıları içermiyor.
as far as that goes k. dili 1. o zaman; o durumda, o halde. 2. ayrıca. 3. zaten,
as fit as a fiddle aslında.
turp gibi, sağlığı yerinde.
as for ise: As for me, I´m not going. Bense gitmiyorum.
as for me bana gelince.
as for the rest geri kalanına gelince.
as from -den itibaren, -den başlayarak: as from that date o tarihten
as good as itibaren. as from
gibi (olmak): nowas
We´ve bundan
good asböyle.
finished. Bitirmiş gibiyiz. It´s as
as good as gold good as new. Yeni gibi oldu.
1. çok sağlam, çok güvenilir. 2. çok terbiyeli.
as if -miş gibi, -cesine, -e (benzemek): He looks as if he´s asleep.
as if Sanki
güya,uyuyormuş
sözde, sanki, gibi duruyor. He was smiling as if he´d
gibi.
received some good news. İyi bir haber almışçasına
as is tic. şimdiki haliyle, olduğu gibi.
gülümsüyordu. He looks as if he´s working hard. Çok çalışıyora
as it were sanki,
benziyor. güya, âdeta.
as like as two peas tıpkı birbirine benzer, bir elmanın iki yarısı.
as long as 1. -diği sürece: You won´t get so much as a penny from me as
as luck would have it long as I live. Yaşadığım sürece benden bir kuruş bile
şansıma.
alamayacaksın. 2. şartıyla: You can have it as long as you return
as meek as a lamb kuzu gibi, uysal.
it by this evening. Bu akşama kadar iade etmek şartıyla onu
as much again bir misli daha.
alabilirsin.
as much as one can elinden geldiği kadar, gücü yettiği kadar, yapabildiği kadar: I´ll
as nearly as I can tell help as much
yaklaşık as bildiğim
olarak, I can. Elimden geldiği kadar yardım edeceğim.
kadarıyla.
as one man hep birlikte.
as plain as the nose on your
besbelli, apaçık.
face
as quick as a wink k. dili bir lahzada, göz açıp kapayıncaya kadar; bir çırpıda.
as regards ile ilgili olarak, konusunda, hakkında, -e gelince.
as regards/to -e gelince: as to him ona gelince.
as safe as houses İng., k. dili çok emniyetli.
as soon as -er -mez: I´ll call you as soon as I reach Istanbul. İstanbul´a
as soon as possible varır varmaz
en kısa sana telefon
zamanda; edeceğim.
bir an önce.
as such 1. öyle/şöyle/böyle: He´s a teacher and is known as such. O
as the crow flies öğretmendir
k. dili dosdoğruve herkes
gidecekonu öyle tanıyor. 2. aslında: It´s not a
olursak.
medicine as such. Aslında ilaç değil.
as though sanki, ... gibi, -cesine: We behaved as though we´d known each
as usual other for years.
her zamanki Yıllardır tanışırmış gibi davrandık. It was as
gibi.
though he´d never seen me before. Sanki daha önce beni hiç
as well 1. de, da, dahi: I´m going as well. Ben de gidiyorum. 2. ayrıca.
görmemişti. It´s as though we´re in a jungle. Sanki cengeldeyiz.
as well as 1. ... kadar iyi: He writes well, but not as well as Eşref. İyi
as yet yazıyor,
şimdiye ama Eşref
kadar, kadar iyi değil. 2. hem ... hem de ...: He gave
henüz.
me money as well as advice. Bana hem para verdi, hem de
as yet daha, henüz.
öğüt.
as you please nasıl isterseniz.
as/so long as 1. sürece, -dikçe. 2. -mek şartıyla, -mek koşuluyla.
asbestos i. 1. asbest. 2. amyant.
ascend f. 1. çıkmak, yukarı çıkmak. 2. (hükümdar) (tahta) çıkmak.
ascendancy i. hüküm, nüfuz, itibar, üstünlük.
ascendant s. 1. yükselen. 2. üstün, hâkim. 3. ufukta görünmeye başlayan.
ascendent i.
s., i., bak. ascendant.
ascension i. yükselme.
ascent i. 1. çıkış; tırmanış. 2. yükseliş. 3. yokuş, bayır.
ascertain f. (araştırma yoluyla) tespit etmek, belirlemek, saptamak.
ascetic i. nefsinin isteklerini kırarak çok sade bir hayat yaşayan kimse;
asceticism çileci.
i. nefsinin isteklerini kırarak çok sade bir hayat yaşama; riyazet;
ASCII çilecilik.
kıs. American Standard Code for Information Interchange bilg.
ascorbic ASCII
s. (Bilgi Alışverişi için Standart Amerikan Kodu).
ascorbic acid askorbik asit.
ascribe f. to -e atfetmek.
aseptic s. aseptik.
ash i. 1. bot. dişbudak ağacı, dişbudak. 2. dişbudak kerestesi,
ash dişbudak.
i. kül.
ash can kül tenekesi; çöp tenekesi.
Ash Wednesday Paskalya´dan önce gelen büyük perhiz süresinin ilk çarşambası.
ashamed s.
ashen s. 1. külrengi. 2. çok soluk, çok solgun.
ashore z. kıyıya, kıyıda; karaya, karada.
ashtray i. kül tablası, küllük.
Asia i. Asya.
Asia Minor Anadolu.
Asian i. Asyalı. s. 1. Asyalı. 2. Asya, Asya´ya özgü.
Asiatic s., i., bak. Asian.
aside z. 1. bir yana, bir kenara. 2. bir yana: Joking aside, just who are
aside from you?
-den Şaka
başka, birbir
yana, kimsin
yana: No one,sen? i., tiy.
aside oyuncunun
from Esat, canalçak sesle
do this. Esat
söylediği
bir yana, söz,
kimse apar.
bunu yapamaz.
ask f. 1. sormak. 2. istemek: He asked to be excused from the table.
ask a favor of Sofradan
-e ricada ayrılmak
bulunmak. için izin istedi. She´s asking a lot for this
poodle. Bu kaniş için çok para istiyor. 3. davet etmek: I asked
ask for it k. dili kaşınmak, kötü bir karşılık gerektiren bir davranışta
her for dinner. Onu akşam yemeğine davet ettim.
ask for trouble bulunmak.
k. dili bela aramak, belayı satın almak.
ask/say the blessing yemek duası yapmak.
askance z.
askew z. eğri, çarpık.
asleep s. 1. uykuda: The guards were asleep. Bekçiler uykudaydı. 2.
asparagus uyuşmuş.
i., bot. kuşkonmaz, Asparagus officinalis.
asparagus spear kuşkonmaz filizi.
aspect i. 1. açı, yön, bakım: Let´s consider this aspect of the problem.
asphalt Meselenin bu yönünü düşünelim. 2. görünüş.
i. asfalt. f. asfaltlamak.
asphyxiate f. boğmak, oksijensiz bırakmak.
aspirant i., s. istekli.
aspiration i. (uzun zamandır güdülen) büyük amaç: It was his aspiration to
aspire become
f. to/afterfamous. Amacı ünlü
-i amaçlamak, olmaktı.
-i amaç edinmek; -e sahip olmak
aspirin istemek,
i. aspirin. -i arzu etmek.
ass i. 1. eşek, merkep. 2. dangalak. 3. kaba kıç, makat. 4. kaba
assail büzük, anüs. hücum etmek. 2. with ... yağmuruna tutmak:
f. 1. saldırmak,
assailant She assailedsaldıran
i. saldırgan, him withkimse.
questions. Onu soru yağmuruna tuttu.
assassin i. suikastçı.
assassinate f. suikast yapmak.
assassination i. suikast.
assault i. saldırı. f. saldırmak.
assault and battery huk. müessir fiil.
assay i. 1. analiz edilecek bir örnek. 2. analiz, çözümleme, tahlil.
assay f. 1. analiz etmek, çözümlemek, tahlil etmek. 2. denemek.
assemblage i. 1. toplantı, meclis. 2. topluluk, kalabalık. 3. montaj. 4. bir
assemble araya toplama;toplanmak.
f. 1. toplamak; bir araya toplanma.
2. monte etmek.
assembly i. 1. toplantı; meclis; kongre. 2. montaj.
assembly line montaj hattı.
assembly room toplantı salonu.
assent i. rıza; onaylama. f. to -e razı olmak; -i onaylamak.
assert f. (emin bir şekilde) ileri sürmek, öne sürmek.
assert o.s. 1. kendini göstermek. 2. otoritesini kabul ettirmek.
assertion i. 1. iddia. 2. (bir iddiayı) öne sürme.
assertive s. kendini hissettiren.
assess f. 1. değer biçmek, kıymet takdir etmek: He assessed their
assessment house at eighty
i. 1. değer biçme. thousand
2. (paradollars. Evlerine
miktarını) seksen3.bin dolar
tayin etme.
değer biçti.
değerlendirme; 2. (para miktarını)
düşünce, fikir: tayin etmek,
What´smemuru. hesaplamak:ofHave
your assessment the
assessor i. değer biçen: tax assessor tahakkuk
you assessed the amount of the
situation? Durum hakkındaki fikriniz nedir?damage? Zararın ne kadar
asset i. 1. mal, kıymetli
olduğunu şey. mi?
tayin ettiniz 2. değerli bir nitelik/erdem/beceri.
3. (belirli bir miktar para) talep
assets etmek: The president
i., tic. emval, assessed aktif,
servet, mevduat, each varlık.
member fifty dollars.
asshole Başkan
i., kaba 1. büzük, anüs. 2. aşağılık herif,4.it değerlendirmek,
her üyeden elli dolar talep etti. herif, puşt. bir
şeyin niteliğini tayin etmek.
assiduous s. bezmeyerek çalışan, dikkatli ve devamlı çalışan; dikkatli ve
assign devamlı
f. (bir çalışma).
1. atamak, tayin etmek. 2. ayırmak, tahsis etmek. 3. tayin
assignation etmek, kararlaştırmak.
i. randevu. 4. (birine) (belirli bir) görev vermek: I
assigned you to do the laundry. Sana çamaşır yıkama görevini
assignment i. 1. atama. 2. ayırma. 3. tayin, kararlaştırma. 4. görev; ödev.
verdim. 5. huk. devretmek.
assimilate f. asimile etmek.
assimilation i. asimilasyon.
assist f. yardım etmek.
assistance i. yardım.
assistant i. yardımcı, muavin.
assistant professor asistan.
associate f. with 1. ile görüşmek, ile ilişkide bulunmak. 2. -i hatırlatmak, -i
associate akla getirmek:işI ortağı.
i. iş arkadaşı; associate that smell with the back streets of
Warsaw. O koku bana Varşova´nın arka sokaklarını hatırlatıyor.
associate professor doçent.
association i. 1. dernek; birlik; kurum. 2. ilişki. 3. çağrışım.
assort f. sınıflandırmak.
assorted s. çeşitli, muhtelif.
assortment i. türlü çeşitleri içeren bir bütün.
assuage f. azaltmak, hafifletmek, yatıştırmak; dindirmek.
assume f. 1. farzetmek, varsaymak: You´re assuming too much where
assumed Eralp´s concerned.
s. 1. farzolunan; Eralp´in
hayali. öyle yapacağını
2. takma (ad). farzetmekle pekâlâ
yanılmış olabilirsin. What do we do, assuming it doesn´t burn?
assumption i. 1. varsayım, faraziye. 2. sanı, zan.
Yanmayacağını farzedersek ne yaparız? 2. sanmak, zannetmek.
assurance i.
3.1. rahatlatıcı/ikna
(resmi bir görevi) edici söz. 2. kendine güven(me). 3. İng.
üstlenmek.
assure sigorta: life assurance hayat sigortası.
f. 1. (rahatlatıcı/ikna edici sözlerle) temin etmek. 2. sağlama
assured bağlamak.
s. 1. kendine güvenen. 2. sağlama bağlanmış.
assuredly z. mutlaka.
assuringly z. rahatlatıcı bir şekilde.
asterisk i. yıldız işareti (*).
astern z., den. geriye, gerisinde, arkaya, geminin kıçına.
asteroid i., gökb. asteroit, küçük gezegen.
asthma i. astım.
asthmatic s. astımla ilgili; astımlı.
astigmatic s. astigmatik.
astigmatism i. astigmatizm.
astir s. 1. hareket halinde. 2. heyecan içinde, ayakta.
astonish f. şaşkına çevirmek, hayrette bırakmak.
astonishing s. hayrette bırakan.
astonishment i. hayret, şaşkınlık.
astound f. şoke etmek.
astounding s. şoke eden.
astray z.
astride z. (ata binmiş gibi) bacakları birbirinden ayrı olarak.
astringent s. sıkıştırıcı, büzücü. i. lokal olarak doku ve damarları büzen ilaç.
astrologer i. yıldız falcısı, astrolog, müneccim.
astrological s. astrolojik, astrolojiye ait.
astrologically z. astrolojik olarak.
astrology i. yıldız falcılığı, astroloji, müneccimlik.
astronaut i. astronot.
astronomer i. astronom, gökbilimci.
astronomic s., bak. astronomical.
astronomical s. 1. astronomik, gökbilimle ilgili. 2. çok büyük, astronomik
astronomy (rakam/büyüklük):
i. astronomi, gökbilim. astronomical prices astronomik fiyatlar.
astute s. akıllı, kurnaz, cin fikirli, cin.
asunder z. 1. parça parça. 2. birbirinden uzak/ayrı.
asylum i. 1. sığınma yeri, sığınak, melce. 2. tımarhane, akıl hastanesi.
asymmetric s. asimetrik, bakışımsız.
asymmetry i. asimetri, bakışımsızlık.
at edat 1. Bir yeri belirtmek için kullanılır: at my office benim
at a bound büroda. at the station istasyonda. 2. Bir zamanı belirtmek için
bir hamlede.
kullanılır: at five o´clock saat beşte. He works at night. Geceleri
at a clip hızla.
çalışır. 3. Bir hareketin hedefini gösterir: Look at her. Ona bak.
at a distance uzakta,
He uzak
laughed atbir yerde.
them. Onlara güldü. 4. Bir iş veya hareketten
at a glance bahsederken
bir bakışta. kullanılır: He´s good at English. İngilizcede iyidir.
at a stroke 5.
birBir miktarı göstermek için kullanılır: Oranges are selling at a
hamlede.
dollar a kilo. Portakalın kilosu bir dolar.
at a stroke bir anda.
at all hiç.
at all costs/at any cost ne pahasına olursa olsun.
at anchor demirli, demir atmış.
at any price her ne pahasına olursa olsun.
at any rate her ne ise, her neyse, neyse, her ne hal ise: At any rate, we
at any time enjoyed yourcould
her an: She partycome
immensely.
at any Her neyse,
time. Her ansizin parti çok
gelebilir.
hoşumuza gitti. Most of the food we ordered hasn´t come. At
at best nihayet, olsa olsa.
any rate, we´ve got the fish. Ismarladığımız yemeklerin çoğu
at best olsa olsa,Her
gelmedi. taşneyse,
çatlasa.balıklarımız geldi. At any rate, the
at bottom important thing is that she´s succeeded. Her neyse, önemli olan
aslında, esasında.
at close quarters onun bunu başarmış
çok yakından, göğüsolması.
göğüse.
at close quarters çok yakından.
at close range yakından, yakın mesafeden.
at cross-purposes farkında olmadan apayrı amaçlar peşinde (olmak/çalışmak).
at dark akşam olunca, hava kararırken.
at death´s door ölümün eşiğinde, bir ayağı çukurda.
at death´s door ölmek üzere, bir ayağı çukurda.
At ease! ask. Rahat!
at every turn her keresinde, her defasında.
at first önce, evvela.
at first sight ilk bakışta.
at four o´clock sharp saat tam dörtte.
at full blast tam gazla; tam kapasiteyle.
at full gallop dörtnala.
at full length 1. ayrıntılarıyla. 2. boylu boyunca.
at full speed son süratle, son sürat.
at full tilt son süratle.
at great length ayrıntılarıyla, detaylarıyla.
at heart aslında, hakikatte.
at home evde, kendi evinde.
at home in 1. (bir konuda) bilgili: He´s at home in the business world. İş
at home with dünyasını
-e aşina, -iyakından
iyi bilen:tanır.
He´s 2.
at (bir
homeyerde)
with kendini
machinesrahat hisseden.
of all kinds.
at intervals Her tür makineden
aralıklı, aralarla. anlar.
at issue üzerinde konuşulan, söz konusu olan.
at its zenith doruğunda, zirvesinde.
at large serbest.
at large 1. serbest, ortada dolaşan. 2. genellikle. 3. bütün ayrıntılarıyla.
at last nihayet.
at last sonunda.
at least en az, en aşağı; hiç olmazsa, en azından.
at least 1. hiç olmazsa, bari. 2. en azından.
at leisure 1. boş zamanı olan. 2. boş zamanlarda.
at length 1. uzun uzadıya. 2. en sonunda.
at liberty özgür.
at long last en sonunda.
at long last en sonunda.
at most en çok.
at most olsa olsa, en fazla.
at no time hiçbir zaman.
at odd moments zaman buldukça.
at once derhal, hemen.
at once 1. hemen, derhal. 2. aynı anda.
at one blow bir vuruşta.
at one scoop bir vuruşta, bir darbede.
at one whack İng., k. dili bir defada, bir kalemde, birden.
at one´s command emrinde.
at one´s leisure boş zamanlarında.
at one´s peril başına gelebileceklerden kendisi sorumlu olarak.
at one´s pleasure 1. istediği zaman. 2. isteğine göre.
at par tic. başabaş.
at peace 1. barış halinde. 2. huzur içinde.
at present 1. şu an. 2. şu ara, halihazırda.
at random rasgele, tesadüfen.
at that onun üzerine: Once again she refused, and at that he left. Bir
at that point daha reddetti;
1. o sırada: At othat
da onun
point üzerine
I left. O çıktı.
sırada çıktım. 2. o noktaya
gelince, o aşamaya gelince: At that point add the eggs. O
aşamaya gelince yumurtaları ilave edin.
at the drop of a hat k. dili hemen, derhal.
at the eleventh hour k. dili son anda, son dakikada.
at the end of the day İng., k. dili eninde sonunda.
at the expense of ... pahasına.
at the instance of (birinin) isteği üzerine.
at the latest en geç.
at the moment şu an, şimdilik.
at the outside k. dili en fazla, olsa olsa, azami.
at the rate of hızla: at the rate of one hundred meters per second saniyede
at the risk of yüz metre hızla.
... pahasına.
at the same time aynı zamanda.
at the sight of -i görünce, -i görür görmez.
at the top of his lungs avazı çıktığı kadar.
at the top of one´s
k. dili avazı çıktığı kadar.
lungs/voice
at the utmost en çok, olsa olsa.
at the very least en aşağı, en az.
at this juncture bu noktada.
at times bazen, arasıra.
at value piyasa fiyatına göre değerlendirilmiş.
at will 1. istediği gibi; istenilen şekilde: The aerial can be rotated at
at worst will. Anten
en kötü istenilen yöne çevrilebilir. 2. istediğinde; istenilen
ihtimalde.
zamanda.
at worst en kötü ihtimal: At worst, all he´ll get is a year in jail. En kötü
at your convenience ihtimal, bir yıl
size uygun birhapis yer. mümkün olduğu kadar yakın bir
zamanda,
at your risk zamanda.
ziyan olduğu takdirde sizin hesabınıza, tehlike sorumluluğu size
at/in one fell swoop ait
birolmak üzere.
çırpıda.
ate f., bak. eat.
atheism i. ateizm, Tanrıtanımazlık, zındıklık.
atheist i. ateist, Tanrıtanımaz, zındık.
atheistic s. ateistik, ateist, Tanrıtanımaz; zındık (kimse).
athlete i. sporcu.
athlete´s foot madura ayağı.
athletic s. 1. spora özgü, sportif, spor. 2. atletik, sporcu.
athletics i. atletizm.
Atlantic s. Atlantik.
atlas i. atlas (harita kitabı).
atmosphere i. atmosfer.
atmospheric s. atmosferik.
atom i. 1. atom. 2. zerre.
atom bomb atom bombası.
atomic s. atomik.
atomic age atom çağı.
atomic bomb atom bombası.
atomic energy nükleer enerji, atom enerjisi.
atomic nucleus atom çekirdeği.
atomic number atom sayısı.
atomic pile nükleer reaktör, atom reaktörü.
atomic power atomik güç, nükleer enerji.
atomic waste nükleer atıklar.
atomic weight atom ağırlığı, atomik ağırlık.
atomise f., İng., bak. atomize.
atomize f. 1. atomlara ayırmak. 2. (sıvıyı) püskürtmek.
atomizer i. atomizör; püskürteç.
atone f. (bir suç, kabahat v.b.´ni) affettirecek harekette bulunmak,
atonement telafi etmek; kefaret etmek.
i. kefaret.
atrocious s. 1. iğrenç, menfur; canavarca. 2. çok kötü, berbat.
atrocity i. 1. iğrençlik, canavarlık. 2. berbatlık.
atrophy i. dumur, körelme. f. dumura uğramak, körelmek; dumura
attaboy uğratmak, köreltmek.
ünlem, k. dili Aferin sana!
attach f. 1. takmak, iliştirmek, bağlamak. 2. huk. el koymak,
attaché haczetmek.
i. ataşe.
attaché case Bond çanta.
attached s. 1. bağlı, ilgili. 2. ilişik, ilişikteki. 3. sevgiyle bağlı.
attachment i. 1. aksesuar, bir şeye takılabilen parça. 2. sevgi bağı. 3. huk. el
attachment for/to koyma, haciz
-e bağlılık, koyma.
-e sevgi.
attack f. hücum etmek, saldırmak; vurmak, tecavüz etmek. i. 1. saldırı,
attain hücum.
f. 1. elde2.etmek,
nöbet, kazanmak.
kriz. 2. varmak; ermek, erişmek.
attainment i. 1. elde etme, kazanma. 2. başarı. 3. marifet.
attempt f. denemek, girişimde bulunmak, teşebbüs etmek; çalışmak;
attend kalkışmak: He attempted
f. 1. hazır bulunmak. to climbtedavi
2. bakmak; that mountain. O dağa
etmek; hizmet etmek.
tırmanmayı denedi. You should attempt to finish that project by
attend to -e dikkat etmek, -e bakmak.
Friday. O işi Cuma gününe kadar bitirmeye çalışmalısın. You
attendance i. 1. hazır
should notbulunma.
attempt to 2. lift
hazır bulunanlar.
things which are too heavy for you.
attendant Gücünün
i. yetmediği
(bir hizmette kadar
bulunan) ağır şeyleri
görevli: shop kaldırmaya
attendant tezgâhtar.
attention kalkışmamalısın.
theater attendant i. deneme,
biletleri girişim,
kontrol teşebbüs.
eden
i. 1. dikkat. 2. ilgi, bakım. 3. iltifat. 4. ask. veya yer
esas gösteren
duruş/vaziyet.
görevli. flight attendant uçuş görevlisi. ground attendant yer
attention span dikkat genişliği.
görevlisi.
attentive s. 1. dikkatle izleyen: an attentive audience dikkatle izleyen
attenuate seyirciler. 2. dikkat
f. 1. inceltmek; eden, dikkatli:
hafifletmek, an attentive
azaltmak; worker
zayıflatmak. dikkatli
2. değerini
bir işçi.
düşürmek.
attest f. 1. doğrulamak, tasdik etmek. 2. (bir belgeyi imzalayarak bir
attic şeyin doğruluğuna/gerçekliğine) şahadet etmek. 3. to -i
i. tavanarası.
göstermek, -e delalet etmek.
attire i. elbise, giysi, kılık. f. giydirmek.
attitude i. tutum, davranış, tavır.
attorney i. avukat.
attorney general başsavcı.
attract f. çekmek; cezbetmek.
attraction i. 1. cazibe, alımlılık. 2. fiz. çekim.
attractive s. cazibeli, çekici, alımlı.
attractiveness i. çekicilik, alımlılık.
attribute f. to 1. (bir nedene) bağlamak; -e yormak. 2. -e mal etmek, -e
attribute atfetmek.
i. sıfat, nitelik, vasıf.
attribution i. 1. bağlama; yorma. 2. atıf.
attrition i. 1. yıpranma, aşınma; yıpratma, aşındırma. 2. zayiat.
attune f. 1. akort etmek. 2. to -e uydurmak, -e alıştırmak.
aubergine i., İng. patlıcan.
auburn s. kumral.
auction i. açık artırma, mezat, müzayede. f. (off) açık artırma ile
auctioneer satmak.
i. mezatçı.
audacious s. 1. cüretli. 2. küstah.
audacity i. 1. cüret. 2. küstahlık.
audible s. işitilebilir, duyulabilir.
audibly z. işitilebilecek şekilde.
audience i. dinleyiciler; seyirciler, izleyiciler.
audiocassette i. teyp kaseti.
audiovisual s. görsel-işitsel, odyovizüel.
audit i. (hesapları) denetleme. f. (hesapları) denetlemek.
auditor i. denetçi, kontrolör.
auditorium i. toplantı salonu; konser salonu.
auditory s. işitme ile ilgili, işitsel.
auditory canal anat. işitme kanalı.
Aug kıs. August.
auger i. burgu, matkap, delgi.
aught i.
aught i. sıfır.
augment f. artırmak.
augmentation i. artırma.
augur f. (iyi/kötü) bir işaret olmak: This augurs well for us. Bu bize iyi
August bir işaret.
i. ağustos.
august s. yüce ve çok saygın.
aunt i. 1. teyze: She is my maternal aunt. O benim teyzem. 2. hala:
auspices She is my paternal aunt. O benim halam. 3. yenge: Aunt Aliye is
i., çoğ.
my uncle´s wife. Aliye yenge amcamın/dayımın eşi.
auspicious s. uğurlu, hayırlı.
austere s. 1. sert. 2. sade ve süssüz; konforsuz.
austerity i. 1. sertlik, haşinlik. 2. sade, konforsuz ve dünyevi zevklerden
Australia yoksun bir yaşam.
i. Avustralya.
Australian i. Avustralyalı. s. 1. Avustralya, Avustralya´ya özgü. 2.
Austria Avustralyalı.
i. Avusturya.
Austrian i. Avusturyalı. s. 1. Avusturya, Avusturya´ya özgü. 2.
authentic Avusturyalı.
s. 1. hakiki, gerçek, otantik. 2. güvenilir: How authentic is this
authenticate news? Ne derece
f. doğrulamak, güvenilir
tasdik etmek;birgerçeklemek.
haber bu?
authenticity i. 1. gerçeklik, otantiklik. 2. güvenirlik.
author i. yazar, müellif.
authorisation i., İng., bak. authorization.
authorise f., İng., bak. authorize.
authoritarian s. otoriter.
authoritative s. 1. çok güvenilir (şey). 2. amirane. 3. saygı uyandıran; itaat
authority etmeye
i. 1. yetki.yönelten.
2. yetke,4.otorite.
otoriter.the authorities yetkili kişiler.
authorization i. izin.
authorize f. 1. izin vermek. 2. yetkilendirmek.
autistic s. otistik.
auto i., k. dili oto, otomobil.
autobiographer i. otobiyografi yazarı.
autobiographic s., bak. autobiographical.
autobiographical s. otobiyografik.
autobiography i. otobiyografi, özyaşamöyküsü.
autocracy i. otokrasi.
autocrat i. otokrat.
autocratic s. otokratik.
autograph i. imza; bir kimsenin el yazısı.
automat i. 1. otomatlardan yemek alınan kafeterya. 2. otomat, parayla
automate çalışan yiyecek içecek dağıtma makinesi. 3. otomat, bir canlının
f. otomatikleştirmek.
yapabileceği bazı işleri yapan aygıt.
automatic s. otomatik. i. otomatik tabanca/tüfek, otomatik.
automatic pilot hav. otomatik pilot.
automatic transmission otomatik vites, otomatik transmisyon.
automatically z. otomatik olarak, otomatikman.
automation i. otomasyon.
automobile i. otomobil.
automotive s. otomotiv.
automotive industry otomotiv sanayii.
autonomous s. özerk, otonom.
autonomy i. özerklik, otonomi.
autopsy i. otopsi.
autumn i. sonbahar, güz.
autumnal s. sonbahara ait.
autumnal equinox sonbahar noktası, güz ılımı (21 Eylül´e rastlayan ekinoks).
auxiliary s., i. yedek; yardımcı.
auxiliary verb dilb. yardımcı fiil.
auxiliary verb yardımcı fiil.
avail i. yarar, fayda. f. yaramak.
avail o.s. of -den yararlanmak, -den faydalanmak.
availability i. var olma, elde edilebilme.
available s. var, elde edilebilir.
avalanche i. 1. çığ. 2. heyelan.
avarice i. para hırsı.
avaricious s. para canlısı.
avenge f. öcünü almak, öcünü çıkarmak.
avenue i. cadde.
aver f. (--red, --ring) (emin bir şekilde) ileri sürmek, öne sürmek.
average i., mat. ortalama, vasati. s. 1. mat. ortalama, vasati: average
averse annual
s. rainfall yıllık ortalama yağış. 2. olağan, vasat, orta. f. 1.
mat. -in ortalamasını almak. 2. ortalama (belirli bir miktar)
aversion i. hiç hoşlanmama.
tüketmek, yapmak v.b.: He averages a pack of cigarettes a day.
avert f. 1. başka
Günde tarafabir
ortalama çevirmek, yön değiştirmek.
paket sigara içiyor. 3. out2.
atönlemek.
-in ortalaması
aviary (belirli bir miktar) olmak.
i. kuşhane.
aviate f. uçak kullanmak.
aviation i. havacılık.
aviator i. pilot, havacı.
avid s. coşkun; hevesli.
avocado i., bot. avokado, amerikaarmudu.
avocation i. birinin asıl işi dışında yaptığı bir iş, hobi.
avoid f. 1. -den kurtulmak; -i önlemek. 2. -den kaçınmak; -den
avoidable çekinmek. 3. -den
s. 1. önlenebilir. 2.sakınmak.
kaçınılabilir.
avoidance i. of 1. -den kurtulma; -i önleme. 2. -den kaçınma; -den
avoirdupois çekinme.
i. İngiliz ve3.Amerikan
-den sakınma.
ağırlık ölçü sistemi.
avoirdupois pound (16 ounces) 453 gram.
avow f. açıkça söylemek, itiraf etmek.
avowal i. açıkça söyleme; itiraf.
avowed s. -i açıkça ilan edilmiş olan (biri): He´s an avowed monarchist.
await Monarşist
f. beklemek, olduğunu her hazır
gözlemek, zaman söyler.
olmak.
await s.o./s.t. with
birini/bir şeyi dört gözle beklemek.
anticipation
awake s. uyanık, uyanmış.
awake f. (a.woke, --d/a.wok.en) 1. uyanmak; uyandırmak. 2. to -in
awaken farkına varmak.uyandırmak. 2. to -in farkına varmak.
f. 1. uyanmak;
award i. ödül, mükâfat. f. 1. ödüllendirmek. 2. (resmi bir kararla)
vermek.
aware s. farkında; haberdar.
awareness i. farkında olma.
awash s.
away z. 1. buradan, şuradan, oradan: Go away! Git buradan! 2. bir
away game yere, bir tarafa,
deplasman, bir yana:
deplasman Put that away! Onu bir yere kaldır! 3.
maçı.
Pekiştirmek için kullanılır: They´re working away! Harıl harıl
awe i. 1. korkuyla karışık saygı, huşu. 2. korkuyla karışık şaşkınlık,
çalışıyorlar. 4. hemen, şimdi: Fire away! Ateş! s. 1. yok, başka
dehşet.
s. f. 1.huşu
1. insanı -i huşu içinde
içinde bırakmak.
bırakan. 2. -i dehşete düşürmek.
awe-inspiring yerde: They´re away right now. 2. dehşet
Onlar şimdi verici.
yok. He´s away for
awesome the1.weekend.
s. insanı huşu Hafta sonu
içinde için bir2.
bırakan. yere gitti.verici.
dehşet 2. yola3.çıkmış:
k. dili We
awestricken ´re away
müthiş, at last!
dehşet.
s., bak. awestruck. Nihayet yola çıktık. 3. (belirli bir) uzaklıkta:
That´s twenty kilometers away. Orası yirmi kilometre uzakta.
awestruck s. 1. huşu içinde. 2. dehşet içinde.
awful s. 1. korkunç, müthiş; berbat. 2. k. dili çok fazla, pek çok: That´ll
awfully take
z. çok.an awful lot of work. O çok iş ister.
awhile z. bir süre, bir müddet: You´ll have to wait awhile. Bir süre
awkward beklemen
s. lazım.hantal; sakar. 2. kullanılması zor. 3. zor;
1. beceriksiz;
awkwardly uygunsuz, münasebetsiz.
z. beceriksizce; hantal bir şekilde.
awkwardness i. beceriksizlik; hantallık; sakarlık.
awl i. biz, kunduracı bizi, tığ.
awning i. tente.
awry s., z. eğri, yamuk; çarpık.
ax i. balta.
axe i., bak. ax.
axiom i. aksiyom, belit.
axiomatic s. aksiyomatik, belitsel.
axis çoğ. ax.es (äk´siz) i. eksen, mihver.
axle i. dingil, mil, aks.
ay z., bak. aye.
aye z. evet, muhakkak, hay hay.
azalea i., bot. açalya, açelya, azelya, Rhododendron.
Azerbaijan i. Azerbaycan.
Azerbaijani i., s. 1. Azeri. 2. Azerice.
azure i., s. gökmavisi.
B, b i. B, İngiliz alfabesinin ikinci harfi.
BA kıs. Bachelor of Arts.
baa i. meleme. f. melemek.
babble f. 1. anlaşılmaz sözler söylemek. 2. gevezelik etmek,
babbler saçmalamak;
i. geveze, boşboğaz.boşboğazlık etmek. 3. (su) çağlamak.
babe i. 1. bebek. 2. k. dili kız, piliç.
baboon i., zool. habeşmaymunu.
baby i. 1. bebek, çocuk. 2. k. dili sevgili. s. yavru. f. (birine) aşırı bir
baby blue özenle bakmak, her ihtiyacını karşılamak.
süt mavisi.
baby bottle biberon, emzik.
baby carriage/buggy çocuk arabası.
baby farm çocuk ve bebekler için ücretli bakımevi, kreş.
baby grand kısa kuyruklu piyano.
baby sitter çocuk bakıcısı.
baby tooth sütdişi.
babyhood i. bebeklik devresi.
babyish s. bebek gibi.
baby-sit f. (ba.by-sat, --ting) ana babaları evde olmadığı zaman çocuğa
baby-sitter bakmak.
i. çocuk bakıcısı.
baccara i., isk., bak. baccarat.
baccarat i., isk. bakara.
bachelor i. bekâr erkek, bekâr.
Bachelor of Arts degree kıs. B.A. edebiyat fakültesi diploması.
Bachelor of Science degree kıs. B.S. fen fakültesi diploması.
bacillus çoğ. ba.cil.li (bısîl´ay) i. basil.
back i. 1. arka taraf, arka. 2. anat. sırt, belkemiği. 3. futbol bek. f. 1.
back and forth -iileri
desteklemek,
geri. -e arka olmak, -e yardım etmek: Akif´s company
is backing this project with five million dollars. Akif´in şirketi bu
back and forth ileri geri.
projeyi beş milyon dolarla destekliyor. 2. geri yürütmek, geri
back country taşra. geri geri gitmek: I always back my car into the garage.
sürmek,
back down Arabamı
bir iddiadan garaja hep geri geri sürerim. He backed out of the
vazgeçmek.
back number room. Geri geri çekilerek odadan çıktı. s. 1. arka, arkadaki,
(dergi/gazete için) eski sayı/nüsha.
arkasındaki; arkaya doğru olan: back door arka kapı. 2. evvelki;
back number bir derginin
eski. eski
z. 1. geri, sayılarından
geriye: He gavebiri.the money back. Parayı geri
back out caymak, sözünden dönmek.
verdi. He went back to the office. Büroya geri döndü. It takes
back pay four
ücretdays veyatomaaşın
go to Van and back.
ödenmesi Van´akısmı.
gecikmiş gidip dönmek dört gün
ister. 2. yine, tekrar: He climbed back up the ladder. Tekrar
back scratcher kaşağı.
merdivene tırmandı. When are you going back to see your
back seat 1. arka Tekrar
doctor? yer, arka koltuk. 2.görüşmeye
doktorunla ikinci mevki/rol.
ne zaman gideceksin?
back street arka sokak.
back talk küstahça karşılık verme.
back to back arka arkaya, sırt sırta.
back up 1. geri sürmek, geri gitmek. 2. (kanıtla) desteklemek. 3. arka
backache çıkmak, desteklemek.
i. sırt ağrısı; 4. bilg. lumbago.
bel romatizması, yedeklemek.
backbit f., bak. backbite.
backbite f. (back.bit, back.bit.ten) arkasından çekiştirmek/kötülemek.
backbitten f., bak. backbite.
backbone i. 1. anat. omurga, belkemiği. 2. belkemiği, en önemli destek,
backbreaking temel. 3. karakter
s. çok yorucu, kuvveti, yürek gücü, maneviyat.
yıpratıcı.
backcomb f. (saçları) tersine taramak.
backdoor s., k. dili yasadışı.
backer i. destekçi, taraftar.
backfire f. 1. (motorun ateşi) geri tepmek. 2. geri tepmek, istenilenin
backgammon aksi olmak.
i. tavla.
background i. 1. arka plan, zemin; fon. 2. bir kimsenin geçmişteki görgü,
backhand çevre ve tahsili.
i. elin tersi öne gelecek şekilde yapılan vuruş. s. elin tersi öne
backhanded compliment gelecek
kompliman gibi yapılan
şekilde gözüken (vuruş v.b.).
eleştiri; z. elinin tersiyle.
kompliman olup olmadığı belli
backing olmayan söz.
i. arka, destek.
backlash i. 1. (siyasal/toplumsal bir gelişmeye karşı) güçlü tepki. 2. geri
backlog tepme.
i. birikmiş iş, yığılmış iş: You should work on that backlog of
backpack unanswered
i. sırt çantası.letters. O birikmiş
f. omzunda mektupları
sırt çantasıyla cevaplamaya
gezmek.
bakmalısın.
backpacker i. omzunda sırt çantasıyla gezen kimse.
backpedal f. 1. pedalı geri çevirmek. 2. k. dili caymak, tornistan etmek.
backrest i. arkalık.
backside i. 1. arka taraf. 2. k. dili kıç, makat.
backslid f., bak. backslide.
backslidden f., bak. backslide.
backslide f. (back.slid, back.slid/back.slid.den) (iyi yoldayken) kötü yola
backspace sapmak.
f. (daktiloda/bilgisayarda) geri gitmek.
backstage i. kulis, perde arkası.
backstitch i. iğneardı dikiş. f. iğneardı dikiş yapmak.
backstroke i. sırtüstü yüzme.
backtrack f. geldiği yoldan geri dönmek.
backup i. yedek. s. 1. yedek. 2. müz. eşlik eden.
backup copy bilg. yedek kopya.
backward s. 1. geriye doğru yapılan. 2. geç kavrayan. 3. geri kalmış.
backward z. geriye doğru, tersine, geri geri.
backwardness i. 1. geç kavrama, gerilik. 2. geri kalmışlık.
backwards z., bak. backward 2.
backwards and forwards ileri geri.
backwards and forwards ileri geri.
backyard i. arka bahçe, evin arkasındaki bahçe.
bacon i. beykın, tuzlanmış/tütsülenmiş domuz böğrü/sırtı.
bacterial s. bakteriye ait.
bactericide i. bakterisit.
bacteriological s. bakteriyolojik.
bacteriological warfare bakteriyolojik savaş.
bacteriologist i. bakteriyolog.
bacteriology i. bakteriyoloji.
bacterium çoğ. bac.te.ri.a (bäktîr´iyı) i. bakteri. s. bakteriye ait.
bad s. (worse, worst) 1. kötü, ahlaksız. 2. kötü, hoş olmayan. 3.
bad blood ciddi,
There vahim.
is bad4. kötü,between
blood niteliksiz; hatalı.
them. 5. bozuk,
Onlar bozulmuş
birbirine düşman.
(yiyecek). 6. hasta/sakat (organ/uzuv). 7. argo çok iyi, harika.
bad debt alınamayan alacak.
bad debt şüpheli alacak.
bad luck şanssızlık.
bade f., bak. bid.
badge i. rozet; nişan.
badger i., zool. porsuk. f. hiç rahat bırakmamak, başının etini yemek.
badly z. 1. fena halde, fena bir şekilde: The team was badly beaten.
bad-mouth Takım fena
f., k. dili halde yenildi. 2. çok: That child badly needs a new
kötülemek.
pair of shoes. O çocuğun yeni bir çift ayakkabıya çok ihtiyacı
bad-tempered s. aksi, huysuz, ters.
var. She wants to see that movie badly. O filmi seyretmeye can
baffle f. 1. şaşırtmak. 2. engel olmak.
atıyor.
baffling s. şaşırtıcı, aldatıcı.­
bag i. torba; çanta; heybe; çuval; kese; kesekâğıdı. f. (--ged, --ging)
bag and baggage 1. torbalamak,
bütün çuvala koymak. 2. (avı) yakalamak.
eşyasıyla.
bag lady tüm eşyasını bir torbada taşıyıp sokaklarda yaşayan kadın.
bag of tricks 1. bir sürü yalan dolan. 2. eldeki imkânlar.
baggage i. bagaj, yolcu eşyası.
baggage car furgon, yük vagonu.
baggage room emanet.
baggy s. torba gibi sarkan, şapşal duran (pantolon).
bagpipe i., müz. tulum, gayda.
bah ünlem Tu!
Bahama s. Bahama, Bahama Adaları´na özgü.
Bahamas i.
Bahamian i. Bahamalı. s. 1. Bahama, Bahama Adaları´na özgü. 2.
Bahrain Bahamalı.
i. Bahreyn.
Bahraini i. Bahreynli. s. 1. Bahreyn, Bahreyn´e özgü. 2. Bahreynli.
bail i., huk. 1. (sanığın tahliye edilmesi için verilmesi gereken)
bail teminat
i. (tekneye akçesi,
girenkefalet. 2. kefaletle
suyu boşaltmak içintahliye edilme.
kullanılan) f. maşrapa
kova,
bail s.o. out v.b. f. 1. tekneye giren suyu kova, maşrapa
birine kefalet ederek tahliyesini sağlamak. v.b. ile boşaltmak.
2. out (tekneye) giren suyu kova, maşrapa v.b. ile boşaltmak;
bail s.o./s.t. out k. dili birini/bir şeyi (zor bir durumdan) kurtarmak.
tekneye giren (suyu) kova, maşrapa v.b. ile boşaltmak. 3. out
(uçaktan) paraşütle atlamak. 4. out k. dili (zor bir durumdan)
sıyrılmak/kaçmak.
bailiff i. 1. icra memuru. 2. kâhya.
bailiwick i. uzmanlık alanı; yetki alanı.
bait i. olta yemi; kapan yemi. f. 1. yemlemek. 2. sözlerle eziyet
bake etmek.
f. fırında pişirmek.
bake sale evde yapılmış kek, kurabiye, pasta gibi şeylerin satışı.
baked beans fırında pişirilmiş kuru fasulye.
baked potato fırında patates; kumpir.
baker i. fırıncı, ekmekçi.
baker´s dozen on üç.
bakery i. 1. ekmek fırını, fırın. 2. pastane.
baking i. 1. fırında pişirme. 2. (bir) pişim.
baking powder kabartma tozu.
baking soda karbonat, sodyum bikarbonat.
baking soda kabartma tozu, sodyum bikarbonat.
baksheesh i. bahşiş.
balance i. 1. terazi. 2. denge. 3. denklem. 4. bilanço. 5. bakiye. f. 1.
balance a tire dengelemek.
lastiğin balans2.ayarını
dengeli olmak.
yapmak.
balance of a debt borç bakiyesi.
balance of payments ödemeler dengesi.
balance of power (uluslararası ilişkilerde) kuvvetler dengesi.
balance of trade ticaret dengesi, ithalat ve ihracat arasındaki değer farkı.
balance sheet bilanço.
balanced s. dengeli.
balcony i. balkon.
bald s. 1. dazlak. 2. kılsız; tüysüz. 3. yalın, sade.
bald-faced s., bak. barefaced.
baldness i. dazlaklık.
bale i. balya. f. balyalamak.
bale i., İng., bak. bail 2.
baleful s. uğursuz, meşum.
balk f. bir engel karşısında duraklamak; yürümemekte direnmek.
balky s. yürümemekte direnen, inat eden (hayvan).
ball i. 1. top; küre. 2. yumak: a ball of yarn bir yumak iplik. 3. topak:
ball a ball of dough bir topak hamur. f. up k. dili (bir şeyin) içine
i. balo.
etmek.
ball and chain pranga.
ball bearing mak. bilye.
ball cock şamandıra ile işleyen kapama valfı.
ball of the foot ayak parmaklarının kökü.
ballad i. balad; türkü.
ballast i. 1. den. safra. 2. d.y. balast.
ballerina i. balerin.
ballet i. 1. bale. 2. bale trupu.
ballet dancer 1. balerin. 2. dansör.
ballistic s. balistik.
ballistic curve balistik eğrisi.
ballistic missile ask. roket.
ballistics i. balistik, atış bilimi.
balloon i. balon. f. balon gibi şişmek.
balloon tire balon lastik.
ballot i. oy pusulası.
ballot box oy sandığı.
ballpark i., k. dili
ball-point i. tükenmez, tükenmez kalem.
ball-point pen tükenmez kalem.
ballroom i. dans salonu, balo salonu.
balls i., argo 1. taşaklar, husyeler. 2. cesaret, taşak, göt. 3. İng.
ballsy saçma,
s., argo zırva,
bayağıfasa fiso.She´s one ballsy female! Amma taşaklı
cesur:
ballyhoo karı
i., k. yahu!
dili 1. heyecanlı ve şamatalı propaganda/reklam. 2.
balm gürültü, patırtı, kullanılan
i. 1. ilaç olarak şamata, velvele.
birkaç çeşit yağ. 2. pelesenk. 3. bot.
balmy melisa, oğulotu.
s. 1. yumuşak ve4.ılık
güzel koku,
(hava). 2. rayiha. 5. kokulu
k. dili kaçık, merhem;
bir tahtası ağrı
eksik.
veya sızıyı dindiren merhem.
baloney i. 1. bir cins salam. 2. k. dili saçma, zırva, fasa fiso.
balsam i. pelesenk.
Baltic s. Baltık.
balustrade i. korkuluk, tırabzan.
bamboo i. bambu.
bamboozle f., k. dili 1. aldatmak, dolandırmak. 2. şaşırtmak.
ban f. (--ned, --ning) yasaklamak, menetmek. i. yasak.
banal s. banal, sıradan, bayağı.
banality i. 1. banallik, sıradanlık. 2. banal söz; banal şey.
banana i. muz.
banana pepper çarliston, çarliston biber.
banana republic muz cumhuriyeti.
band i. 1. takım, zümre. 2. bando.
band i. 1. şerit, bant, kurdele; kolan; sargı. 2. kemer; kayış. 3. uzun
band saw çizgi. f. çemberlemek.
şerit testere.
band together birleşmek, bir araya toplanmak; birleştirmek, bir araya
bandage toplamak.
i. sargı. f. (yarayı) sarmak, bağlamak.
Band-aid i. yara bandı, plaster, bant.
band-aid i., bak. Band-aid. s., k. dili geçici: a band-aid solution geçici bir
bandit çözüm.
i. haydut, eşkıya.
banditry i. haydutluk.
bandmaster i., müz. bando şefi.
bandstand i. açık havada çalan müzik topluluklarına özgü ve çoğu zaman
bandwagon üstü
i. kapalı platform.
bandy f.
bandy about 1. (bir sözü) çok iyi biliyormuş gibi kullanmak. 2. (bir fikri)
bandy words with ortaya atmak.
ile atışmak, ile3.ağız
(birkavgası
haberi) yapmak.
yaymak. be bandied about ağızdan
bandy-legged ağıza
s. çarpıkdolaşmak,
bacaklı.söylenmek.
bane i.
baneful s. zararlı, kötü.
bang i. 1. Çat!/Bom! 2. gürültü, patırtı; patlama. 3. heyecan, sevinç.
bang up 4. sansasyon, canına
mahvetmek, olay. f.okumak:
1. şiddetle
Youçarpmak/kapanmak.
can use my car, but2.don´t
gürültülü
you dare bir şekilde vurmak. 3. gürültü yapmak.
amaz., k. dili tam:
banger i., İng., k. bang it up! Arabamı kullanabilirsin,
dili sosis. canına
bang in the
okuyayım deme! middle of the war savaşın tam ortasında. bang on
Bangladesh i. Bangladeş.
time tam zamanında.
Bangladeshi i. Bangladeşli. s. 1. Bangladeş, Bangladeş´e özgü. 2.
bangs Bangladeşli.
i. perçem, kâkül, kırkma.
banish f. 1. sürgüne göndermek, sürmek. 2. kovmak, uzaklaştırmak.
banishment i. sürgün.
banister i. tırabzan; tırabzan küpeştesi.
bank i. 1. (nehir, göl, v.b.´ne ait) kıyı, kenar. 2. (set gibi duran, yanları
hafif meyilli/dik) toprak kümesi. 3. (bulut) kümesi. f. yığmak;
yığılmak.
bank i. banka. f. bankaya (para) yatırmak.
bank account banka hesabı.
bank bill banknot; bir banka tarafından diğer bir banka üzerine çekilen
bank discount poliçe.
banka ıskontosu, bir senedin banka tarafından kırılması.
bank holiday İng. cumartesi ve pazar günleri dışındaki resmi tatil.
bank note banknot, kâğıt para.
bank on -e bel bağlamak, -e güvenmek: We are banking on their
bank rate support. Desteklerine
banka ıskonto bel bağladık.
haddi, faiz oranı.
bank vault banka kasası.
bankable s., k. dili kâr getiren, para getiren.
bankbook i. banka cüzdanı, hesap cüzdanı.
bankcard i. (bankanın çıkardığı) kredi kartı.
banker i. bankacı.
banking i. bankacılık.
bankrupt s., i. iflas etmiş, batkın, müflis. f. iflas ettirmek, batırmak.
bankruptcy i. iflas, batkı.
banner i. 1. bayrak, sancak, alem. 2. gazet. manşet.
banns i. (gelecek bir tarihe ait) evlenme ilanı.
banquet i. ziyafet, resmi ziyafet.
banter i. şakalaşma, takılma. f. şakalaşmak, takılmak.
baptise f., İng., bak. baptize.
baptism i. vaftiz.
baptize f. vaftiz etmek.
bar i. 1. çubuk, sırık. 2. engel. 3. bar (içki içilen yer). 4. huk. baro. 5.
bar none su içindeki ayrıksız.
istisnasız, kum seti. 6. müz. ölçü çizgisi. f. (--red, --ring) 1.
sürgülemek. 2. engel olmak. 3. sokmamak, almamak. edat -den
bar of soap sabun kalıbı.
başka, hariç.
barb i. 1. çengel; kanca. 2. iğneleyici söz.
Barbadian i. Barbadoslu. s. 1. Barbados, Barbados´a özgü. 2. Barbadoslu.
Barbados i. Barbados.
barbarian i., s. vahşi, barbar.
barbaric s. medeniyetsiz, barbar; vahşi.
barbarism i. barbarlık.
barbarity i. vahşet.
barbarous s. barbarca, vahşi.
barbecue i. 1. (et kızartmak için dışarda kullanılan) ızgara; barbekü. 2.
barbed üstüne baharatlı
s. 1. dikenli, bir sos
kancalı. dökülerek
2. iğneli (söz).ızgarada kızartılan et. 3. etin
bu şekilde kızartıldığı açıkhava toplantısı. f. üstüne baharatlı bir
barbed wire dikenli tel.
sos dökerek (eti) ızgarada kızartmak.
barbell i. halter.
barber i. berber. f. tıraş etmek.
barbershop i. berber dükkânı, berber.
bard i. saz şairi, ozan.
bare s. 1. çıplak. 2. ancak yetecek kadar. f. soymak, açmak.
bare f., eski, bak. bear 2.
bare its teeth (hayvan) dişlerini göstermek.
bare living kıt kanaat geçinme.
bareback z.
barefaced s. apaçık, düpedüz: That´s a barefaced lie. Düpedüz yalan bu.
barefoot s., z. yalınayak.
barefooted s., z., bak. barefoot.
barehanded z. 1. silahsız. 2. eldivensiz. 3. aletsiz.
bareheaded s. başı açık.
barelegged s. çorapsız, çıplak bacaklı.
barely z. ancak, güçbela.
barf f., argo kusmak. i. kusmuk.
bargain i. 1. iş anlaşması. 2. kelepir. f. 1. pazarlık etmek. 2. for/on -i
barge ummak,
i. mavna.-i beklemek: I hadn´t bargained on that. Öyle bir şey
beklememiştim.
barge in burnunu sokmak, işe karışmak.
bark i. havlama. f. havlamak.
bark i. kabuk; ağaç kabuğu.
bark up the wrong tree k. dili yanlış kapı çalmak.
barkeep i., bak. barkeeper.
barkeeper i. barmen.
barley i. arpa.
barmaid i. barın tezgâhında çalışan kadın, barmeyd.
barman çoğ. bar.men (bar´mîn) i. barmen.
barmy s., İng. kafadan kontak, kafası bir hoş, çatlak.
barn i. ahır, çiftlik ambarı.
barnstorm f., k. dili taşrada temsil vermek.
barnyard i. çiftlik ambarı yanındaki avlu.
barnyard fowl kümes hayvanı.
barometer i. barometre.
baron i. 1. baron. 2. çok zengin işadamı, kral: an oil baron petrol kralı.
baroness i. barones.
baroque s. 1. barok. 2. şatafatlı, çok süslü.
barracks i. kışla.
barrage i., ask. yoğun yaylım ateşi, baraj ateşi.
barred s. 1. parmaklıkla kapalı. 2. yasaklanmış.
barrel i. fıçı.
barrel organ laterna.
barrel vault mim. beşiktonoz.
barren s. kısır; meyvesiz; kıraç, verimsiz.
barrette i. saç tokası.
barricade i. barikat. f. barikat yapmak: They barricaded the street.
barrier Sokakta barikat
i. (çit, duvar, yaptılar.
korkuluk gibi) engel; bariyer.
barrister i., İng. en yüksek mahkemelerde dava görebilen avukat.
barroom i. bar.
barrow i., İng. 1. işportacı arabası. 2. el arabası.
bartender i. barmen.
barter f. değiş tokuş etmek, takas yapmak, trampa etmek. i. değiş
base tokuş, takas,
i. 1. temel, trampa.
esas. 2. ask. üs. 3. kim. baz.
base s. alçak, adi, rezil.
base of operations harekât üssü.
base s.t. on bir şeyi -e dayandırmak.
baseball i. beysbol.
baseboard i. süpürgelik.
baseless s. asılsız, temelsiz.
basement i. bodrum katı, bodrum.
baseness i. alçaklık; alçakça bir davranış.
bash f. kuvvetle vurmak, hızla vurmak. i. 1. hızlı vuruş; kuvvetli
bashful darbe. 2. k. sıkılgan,
s. utangaç, dili şatafatlı parti.
çekingen.
BASIC kıs. Beginner´s All-purpose Symbolic Instruction Code bilg.
basic BASIC (bir temel.
s. 1. esas, programlama
2. kim. dili).
bazal.
basically z. aslında, esasında.
basil i., bot. fesleğen.
basin i. 1. leğen. 2. havuz. 3. havza.
basis çoğ. ba.ses (bey´siz) i. 1. temel. 2. kaynak. 3. ana ilke.
bask f. güneşlenmek, tatlı bir sıcaklığın karşısında uzanmak.
basket i. 1. sepet; küfe; zembil. 2. spor sayı, basket.
basketball i. 1. basketbol, sepettopu. 2. basketbol topu.
bass i., zool. levrek, hani.
bass i., mus. basso, bas.
bass clef fa anahtarı.
basswood i. ıhlamur ağacı.
bastard i. 1. piç, gayrimeşru çocuk. 2. alçak herif, it.
bastardise f., İng., bak. bastardize.
bastardize f. alçaltmak; değerini düşürmek.
baste f. 1. teyellemek. 2. (kurumaması için) (pişen etin üstüne) sıvı
bastion dökmek/sürmek.
i. kale burcu; tabya.
bat i., spor (beysbol, kriket v.b.´nde) sopa. f. (--ted, --ting) 1. spor
bat sopayla
i. yarasa.topa vurmak. 2. (göz) kırpmak.
batch i. 1. bir pişimde pişirilenler. 2. takım; grup; parti: a batch of
bated books
s. bir parti kitap.
bath i. 1. banyo. 2. hamam; kaplıca. 3. film banyosu. f., İng. yıkamak;
bath chair yıkanmak.
İng. (üstü bazen kapalı) tekerlekli sandalye.
bath towel banyo havlusu.
bathe f. 1. yıkamak, banyo etmek; yıkanmak, banyo yapmak. 2.
bathhouse ıslatmak;
i. 1. (plaj, suya batırmak.
göl v.b. kenarında) kabinli bina. 2. (halka açık)
bathing banyo/hamam.
i. 1. banyo yapma, yıkanma. 2. deniz banyosu, yüzme.
bathing suit mayo.
bathrobe i. bornoz.
bathroom i. 1. banyo. 2. tuvalet.
bathroom fixtures banyoya ait sabit eşya.
bathtub i. banyo küveti.
baton i. değnek.
battalion i., ask. tabur.
batten i. ince tahta parçası, tiriz.
batter f. sert darbelerle vurmak; hırpalamak; dövmek.
batter i. sulu hamur.
batter i., spor sopayla vuran oyuncu.
batter s.t. down (yerle bir etmek için) bir şeye vurmak.
batter s.t. in (delmek/çökertmek için) bir şeye vurmak; bir şeye vurup
battered delmek; bir şeye
s. 1. hurdası vurup
çıkmış, çökertmek.
ezilmiş. 2. dövülmüş (kimse).
battery i. 1. elek. pil; akümülatör, akü. 2. ask. batarya. 3. huk. dövme,
battery-operated dayak.
s. pilli. 4. dizi, seri, takım.
batting i. tabaka halinde pamuk.
battle i. 1. muharebe; meydan savaşı. 2. mücadele, büyük uğraş. f. 1.
battle cry savaşmak, dövüşmek.
1. savaş narası. 2. mücadele
2. herhangi etmek, çok
bir kampanyada uğraşmak.
kullanılan slogan.
battle fatigue savaş görmüş kimselerde görülen ruhsal çöküntü.
battle royal 1. (birkaç kişi arasındaki) büyük dövüş. 2. büyük kavga, büyük
battle-ax münakaşa.
i. 1. cenk baltası, teber. 2. argo huysuz kocakarı.
battlefield i. savaş alanı.
battleground i., bak. battlefield.
battleship i. savaş gemisi, zırhlı.
batty s., argo çatlak, kaçık.
bauble i. gösterişli süs, gösterişli fakat kullanışsız şey.
baulk f., bak. balk.
bauxite i. boksit.
bawdily z. açık saçık bir şekilde.
bawdiness i. açık saçık oluş.
bawdy s. açık saçık, müstehcen.
bawl f. 1. bağırmak. 2. yüksek sesle ağlamak.
bawl out argo azarlamak, haşlamak, paylamak.
bay i. koy, küçük körfez.
bay i. uluma. f. ulumak.
bay i., bot. defne, defne ağacı.
bay leaf defne yaprağı.
bay tree bot. defne ağacı.
bay window 1. cumba. 2. k. dili göbek, yağ bağlamış karın.
bayberry i., bot. mumağacı.
bayonet i. süngü.
bayou i. bir nehir veya gölün bataklıklı kolu veya çıkış noktası.
bazaar i. pazar, çarşı; kermes.
BB i. hava tüfeğinin saçması.
BB gun hava tüfeği.
BBC kıs. British Broadcasting Corporation BBC, B.B.C. (İngiliz Radyo-
BC Televizyon Kurumu).
kıs. before Christ M.Ö. (milattan önce), İ.Ö. (İsa´dan önce).
be f. (--en, --ing) (kuraldışı çekimleri: şimdiki zaman I am; he/she/it
BE is;
kıs.we/you/they are; eski thou art. geçmiş zaman I/he/she/it was;
bill of exchange.
eski thou wast; we/you/they were; eski thou wert. miş´li geçmiş
be vexed with s.o. birine kızmak.
be (caught) between a rock zaman I have been) olmak, vaki olmak; varlığını göstermek,
k. dili ikiolmak.
mevcut ateş arasında
yardımcıkalmak; iki aradafiilkalmak;
f. -dır. edilgen yapmayaiki yarayan
cami
and a hard place.
be ... shy arasında
yardımcı kalmış beynamaza
fiil: be bir
(birinin) (belirli seen görünmek.
miktarda) dönmek; iki arada bir derede
eksiği olmak: We´re only twenty
kalmak.
dollars shy of a million. Bir milyona varabilmek için yalnızca
be a bad judge of -den anlamamak.
yirmi dolar eksiğimiz var.
be a basket case k. dili 1. berbat bir halde olmak. 2. ambale olmak, doğru dürüst
be a big deal düşünemez
k. dili çok önemlihaldeolmak.
olmak.
be a byword for mec. ile eşanlamlı olmak.
be a disgrace to -in yüzkarası olmak.
be a good judge of -den anlamak, -in ne olduğunu bilmek.
be a hard worker çok çalışkan olmak.
be a match for (birinin) dengi olmak.
be a nervous wreck k. dili sinirleri bozulmuş olmak.
be a nuisance to -in başının belası olmak.
be a part and parcel of (bir şeyin) önemli bir öğesi olmak: These words are now part
be a past master at and parcel ofçok
(bir konuda) theusta
language.
olmak.Bu sözcükler artık dilin önemli bir
parçası oldu.
be a physical wreck sağlığı bozulmuş olmak.
be a picture of health turp gibi olmak.
be a poor loser yenilince kızıp küsmek.
be a shadow of one´s former
1. (biri) epeyce çökmüş olmak. 2. (biri) epeyce çaptan düşmüş
self
be a stranger to olmak. 3. eskiolmak.
-in yabancısı halinden çok düşmüş olmak.
be a subject of/for ... konusu olmak: She was a subject of gossip throughout the
be a thing of the past village. Köydeki
(bir şey) herkesin
artık geçmişe aitdedikodu konusu idi.
bir şey olmak.
be a whiz at k. dili (bir konuda) çok becerikli olmak, (bir işin) ustası olmak.
be abhorrent to 1. -e iğrenç gelmek. 2. -e son derece ters/aykırı gelmek.
be about 1. (kötü bir şey) kol gezmek: Smallpox was about in the town.
be about Şehirde çiçek kol
üzere olmak; geziyordu.
meşgul olmak.2. ayakta olmak: That morning she
was about at the crack of dawn. O sabah şafak söktüğünde
be about s.t. bir şey yapmak, bir şeyle meşgul olmak: What are you about?
ayaktaydı.
be about to Sen
-mek neüzere
yapıyorsun?
olmak: IYou´ve beentolong
was about enough
go out aboutKapıdan
the door. it! Amma
uzun sürdü!
çıkmak He knows
üzereydim. I what
knew he´s
by about.
heart the Ne yaptığını
poems about biliyor.
to be read.
be above reproach eleştirilemez olmak.
O sırada okunacak olan şiirleri ezbere biliyordum.
be above suspicion -den şüphe edilemez olmak: He´s above suspicion; he couldn´t
be above suspicion have beenşüpheden
her türlü there when it happened.
uzak olmak. Ondan şüphe edilemez;
olay sırasında orada olamazdı.
be abroad 1. yurtdışında olmak. 2. artık sır olmaktan çıkmış olmak: How´d
be absorbed in ittüm
getdikkatini
abroad that(bir Işeye)
was here?
vermişBurada
olmak.bulunduğum nasıl
keşfedildi? 3. ev dışına çıkmış olmak, dışarıda olmak: Why are
be abundant in -de bol/çok olmak: The forest was abundant in game. Ormanda
you abroad so early in the morning? Sabahleyin böyle erkenden
av-e hayvanı
uygun çoktu.
be accordant with niye dışarıolmak;
çıktın? ile uyumlu olmak.
be accustomed to -e alışkın olmak.
be acquainted with 1. ile tanışmak, -i tanımak. 2. -i bilmek, -e aşina olmak.
be acquitted (of) (-den) beraat etmek, temize çıkmak.
be addicted to (bir şeyin) bağımlısı/tiryakisi olmak.
be adrift akıntıyla sürüklenmek. z.
be advisable Tavsiyeleri pekiştirmek için kullanılır: Great caution is advisable.
be affiliated with Son derece
-e bağlı dikkat edilmeli.
olmak.
be afflicted with -den mustarip olmak.
be afloat 1. su üstünde yüzmek. 2. (mali açıdan) ayakta kalmak, zarar
be afraid etmemek: The firm is afloat. Şirket masrafını çıkarıyor. 3.
(of) (-den) korkmak.
be afraid of one´s own (söylenti) dolaşmak: Rumors are afloat. Ortalıkta şayialar
kendi gölgesinden korkmak.
shadow dolaşıyor.
be after peşinde olmak.
be alien to (birine) yabancı gelmek.
be alive to -in farkında olmak.
be alive with kaynamak, çok miktarda bulunmak.
be all broken up over -den dolayı çok üzgün olmak.
be all ears kulak kesilmek, dikkatle dinlemek.
be all eyes gözünü dört açmak.
be all for -i candan desteklemek, -e taraftar olmak.
be all in k. dili pestili çıkmak; çok yorgun olmak.
be all keyed up çok heyecanlı olmak; endişe içinde olmak.
be all right 1. iyi olmak, zarara uğramamış olmak: Are you all right? İyi
be all thumbs misin? 2. elleriyle
k. dili 1. iyi olmak, iş fena
yapmayaolmamak: Hisbeceriksiz
gelince grades are all right.
olmak. 2. at
Notları bir
(belirli fena değil. 3.
konuda) uygun olmak,
beceriksiz olmak.olmak: Is it all right if she
be all wet k. dili çok yanılmak.
comes too? O da gelse olur mu?
be all wet k. dili 1. tamamen yanlış olmak. 2. yanılmak, yanılgıya düşmek.
be along gelmek.
be along for the ride k. dili (iş için değil) eğlenmek/vakit geçirmek için (hazır)
be amiss bulunmak.
gerektiği gibi olmamak.
be an old hand at (bir konuda) bayağı tecrübeli olmak.
be anathema to ... tarafından nefret edilen biri olmak: She was anathema to the
be angry about left-wingers.
-e sinir olmak. Solcular ondan nefret ettiler.
be angry at -e kızgın olmak, -e kızmak.
be angry with s.o. birine gücenmiş olmak.
be annoyed with (birine) kızgın olmak.
be answerable for s.t. bir şeyden sorumlu olmak.
be answerable to s.o. birine karşı sorumlu olmak.
be anxious about -i merak etmek.
be anxious for s.o. to (birinin bir şeyi yapmasını) çok istemek.
be anxious to k. dili -i çok istemek.
be as good as one´s bond son derece güvenilir olmak.
be as good as one´s word sözünü tutmak, sözünü yerine getirmek.
be as good as one´s
sözünü tutmak, sözünde durmak, sözünü yerine getirmek.
word/promise
be as thick as thieves k. dili sıkı fıkı olmak, canciğer kuzu sarması olmak.
be ashamed utanmak.
be asleep uyumak.
be assailed with doubts kuşkular içinde olmak.
be assassinated suikasta uğramak, suikasta kurban gitmek.
be associated with ile ilişkisi olmak; ile ilgisi olmak.
be astonished at -e hayret etmek.
be at -de bulunmak, -de olmak.
be at a disadvantage dezavantajlı olmak.
be at a loss for words ne diyeceğini şaşırmak/bilememek.
be at a loss for words ne diyeceğini şaşırmak, söyleyecek söz bulamamak.
be at a low ebb 1. (birinin) morali bozuk olmak. 2. çok azalmış olmak.
be at a standstill durmak, durmuş vaziyette olmak; kesilmek, kesilmiş vaziyette
be at bay olmak.
çok zor bir durumda olmak.
be at cross purposes -in amaçları birbirine ters düşmek/birbiriyle çelişmek.
be at daggers drawn kanlı bıçaklı olmak.
be at fault kabahatli olmak.
be at hand el altında olmak; yakında olmak.
be at loggerheads (with) (ile) ihtilafa düşmüş olmak.
be at loose ends k. dili 1. meşgul olmamak, boş olmak. 2. boşta gezmek.
be at loose ends serbest olmak, (birinin) bir işi olmamak.
be at odds 1. (birilerinin) araları açık olmak. 2. with -e aykırı olmak.
be at one´s back bir kimseye arka çıkmak.
be at one´s best en iyi durumda olmak, formunda olmak.
be at one´s elbow yanı başında olmak, yanında olmak.
be at one´s wit´s end ne yapacağını bilmemek, şaşırmak.
be at one´s wits´/wit´s end k. dili ne yapacağını şaşırmak.
be at rest hareketsiz olmak, hareket etmemek.
be at risk tehlikede olmak.
be at s.o.´s beck and call her an birinin emrinde olmak.
be at s.o.´s disposal birinin emrinde olmak: While I´m away my house is at your
be at s.o.´s disposition disposal. Ben yokken
birinin emrine amadeevim emrinizde.
olmak.
be at s.o.´s service birinin hizmetinde olmak.
be at sea 1. denizde olmak; (açık denizde seyreden) gemide olmak. 2. k.
be at the end of one´s rope dili şaşkına
çaresiz dönmüş olmak.
kalmak.
be at the end of one´s tether son kozunu oynamış olmak.
be at the end of one´s tether k. dili çok zor bir durumda olmak, ne yapacağını şaşırmış
be at the mercy of olmak.
-in insafına kalmış olmak.
be at the point of death ölmek üzere olmak.
be at variance with 1. ile uyuşmamak, ile araları bozuk olmak. 2. -e ters düşmek,
be at war ile çelişmek.
savaş halinde olmak.
be at work işte olmak, iş başında olmak.
be averse to 1. -den hoşlanmamak: He is averse to hard work. Çok
be avid for çalışmaktan
(bir şeyi eldehoşlanmıyor. 2. -ehırslı/arzulu
etmek için) çok karşı olmak: They were averse
olmak.
to our plan. Planımıza karşıydılar.
be awake to -in farkında olmak.
be aware of -in farkında olmak; -den haberdar olmak.
be awash 1. suyla kaplı olmak, sular altında olmak. 2. (bir şey) su içinde
be bad for yüzmek.
-e zararlı3.olmak.
with ile dolu olmak; bol miktarda bulunmak.
be bad news k. dili hiç iyi biri/bir şey olmamak.
be badly off k. dili fakir/yoksul olmak.
be baffled şaşırmak.
be bang on İng., k. dili tam isabet etmek, taşı gediğine koymak.
be based on -e dayanmak.
be behind the eight ball argo zor/müşkül bir durumda olmak.
be behind the times çağın gerisinde kalmak.
be beneath s.o. birine yakışmamak, birinin tenezzül etmeyeceği bir şey olmak:
be bent on/upon That´s beneath you.
-i kafasına/aklına O sana
koymuş yakışmaz.
olmak.
be bent out of shape k. dili küplere binmek, çıldırmak.
be beset by/with 1. -in (olumsuz yönleri) çok olmak: This project´s beset with
be beside the point problems. Bu proje
konuyla ilgisi problemlerle
olmayan dolu. 2. -i kaplamak, -i istila
bir şey olmak.
etmek: I was suddenly beset by doubts. Birdenbire içimi
be beside the point/question -in (konuşulan şeyle) hiç ilgisi olmamak: That´s beside the
kuşkular kapladı.
be besotted with point.
İng. -eOnun alakası
kapılmak, ... yok.
sevdasına kapılmak, kendini -e kaptırmak.
be better off daha iyi durumda olmak.
be beyond belief inanılması mümkün olmamak, inanılmaz olmak.
be beyond dispute tartışma götürmemek.
be beyond one´s ken (birinin) hiç bilmediği bir şey olmak.
be beyond s.o.´s grasp 1. birinin kavrayışının dışında olmak. 2. birinin elinden
be beyond the pale kurtulmuş olmak: They´re beyondbir
hiç kabul olunacak/onaylanacak his grasp
şey now. O artık onlara
olmamak.
be beyond/without a shadow dokunamaz. 3. birinin elde edemeyeceği bir şey olmak.
zerre kadar şüphe kalmamak.
of a doubt
be booked up 1. -in programı dolu olmak. 2. -in tüm yerleri dolu/rezerve
be bored stiff olmak.
k. dili sıkıntıdan patlamak/çatlamak.
be born with a silver spoon
k. dili zengin bir ailenin çocuğu olmak.
in one´s mouth
be bound to -mesi kesin gibi/kesin olmak: He´s bound to win. Kazanması
be broken to smithereens kesin gibi.
paramparça olmak.
be burned/burnt out yangın yüzünden sokakta kalmak.
be cast adrift akıntıya bırakılmak.
be caught short 1. parası çıkışmamak. 2. of yanında yeterli miktarda (bir şey)
be centrally located olmamak.
merkezi bir 3. yerde
İng. sıkışmak, aptesimerkezinde
olmak, şehrin gelmek. bulunmak.
be chary of (bir konuda) son derece ihtiyatlı davranmak/dikkatli olmak: Be
be close to chary of investing
1. (belirli bir zamanyour money
veya yerde)in-e
that company.
yakın Paranızı
olmak. 2. o
-in yakını
şirkete
olmak. yatırmadan önce iyice düşünün.
be closeted with görüşme amacıyla (birisi) ile odaya kapanmak.
be cognizant of -den haberdar olmak, -in farkında olmak, -i bilmek.
be comparable 1. to -e benzemek. 2. with ile karşılaştırılabilir olmak.
be composed of -den oluşmak, -den ibaret olmak.
be concerned about -den kaygılanmak, -den endişe duymak, -i merak etmek.
be conditioned by (bir şey) (başka bir şeye) bağlı olmak: Your spending capacity
be conducive to isinsanı
conditioned
-e davetbyetmek/sevketmek,
the size of your income.
-e müsaitHarcamaların
olmak: Thisgelir
is a
miktarına
place bağlı.
that´s conducive to reflection. Burada insan derin
be congenial 1. to -e hoş gelmek. 2. with -e uygun olmak.
düşüncelere dalabilir.
be conscious of -in farkında olmak, -i bilmek.
be consoled avunmak.
be contrary to -e zıt olmak, -e ters düşmek.
be convulsed with laughter gülmekten katılmak.
be crazy about -e bayılmak.
be cross with -e dargın olmak.
be cursed lanetli olmak.
be damaged in shipment (mal) yoldayken hasar görmek.
be delayed gecikmek, geç kalmak.
be delighted with -e çok sevinmek.
be desirous of -i arzu etmek, -e can atmak.
be destined for/to talih tarafından bir şeye yöneltilmek: He was destined for
be destined for greatness. Kaderyol
(bir yere doğru) onualmak/gitmek;
büyük bir adam (birolmaya yöneltti.
yere doğru) He was
gidecek
destined
olmak: to ship
The becomewas president.
destined Talih
for onu Gemi
China. cumhurbaşkanlığına
Çin´e doğru yol
be disdainful of s.t. bir şeyi hor görmek.
yöneltti.
alıyordu.
be disenchanted with gözünden düşmek: I´m disenchanted with him. O, gözümden
be disgusted with düştü.
-den bıkmak.
be disposed to ... eğiliminde olmak.
be done for k. dili 1. mahvolmak; belaya çatmak. 2. pestili çıkmak, canı
be doomed to çıkmak.
(kötü bir şeye) mahkûm olmak.
be down in the dumps çok neşesiz olmak, canı sıkkın olmak.
be down on -e karşı olmak.
be down to the wire k. dili (bir şeyi yapmak için tanınan mühlet) bitmek üzere
be dressed in tatters olmak;
(birinin)(bir işin)
üstü sonuna
başı yırtık yaklaşmış
pırtık olmak,olmak:
yırtıkWe´re
pırtık down toiçinde
giysiler the
wire.
olmak. Bu işin sonuna yaklaştık.
be dressed up fit to kill iki dirhem bir çekirdek olmak, çok süslenmiş olmak.
be due 1. to -den kaynaklanmak/ileri gelmek, -e borçlu olmak. 2. -in
be enamored of verilmesi/ödenmesi
-e âşık olmak. gerekmek/lazım olmak: When is this note
due? Bu senedin vadesi ne zaman doluyor? 3. (belirli bir
be encased in ile kaplı olmak; ile örtülü olmak.
zamanda/belirli bir programa göre) (bir olayın meydana
be enchanted by/with -e bayılmak,
gelmesi) -i çok sevmek:
gerekmek/lazım She is enchantedThe
olmak/beklenmek: withbus
herisnew
due at
be encrusted with house.
nine. Yeni bir
Otobüsün
1. (kalınca evine bayılıyor.
dokuzda
tabaka) ilegelmesi lazım.2.4.(mücevherler)
kaplı olmak. (bebeğin doğumu) ile süslü
be encumbered with beklenmek:
olmak. When´s her baby due? Ne
1. ile yüklü olmak. 2. ile doldurulmuş olmak. zaman doğum yapacak?
be endowed with Allah (birine) (bir şeyi) vermek: He´s endowed with a good
be engrossed in memory. Allah ona iyi bir hafıza vermiş.
-e dalıp gitmek.
be enmeshed in (olumsuz bir duruma) düşmek: He was enmeshed in his own
be enshrined in intrigues.
(bir şeyin)Kendi
içindeentrikaları
çok saygınayağına
bir yeridolanmıştı.
olmak: It´s an expression
be entitled to that´s enshrined in French usage. O
1. -e hakkı olmak. 2. -i yapmaya yetkisi deyimin Fransız dilinde çok
olmak.
saygın bir yeri var.
be equal to (bir işin) üstesinden gelmek.
be equivalent to -e eşit olmak. i. 1. karşılık, eşit. 2. dilb. eşanlamlı sözcük,
be exempt eşanlamlı.
(from) -den muaf olmak. f. muaf tutmak.
be expecting k. dili hamile olmak, gebe olmak.
be fagged out çok yorgun olmak, turşu gibi olmak. i., argo 1. sigara. 2.
be familiar to homoseksüel
-e aşina olmak. erkek, ibne, tekerlek.
be familiar with -i iyi bilmek.
be famished çok acıkmış olmak.
be fascinated by/with -e kendini kaptırmak.
be fast (saat) ileri gitmek/olmak.
be few and far between nadir rastlanmak; çok seyrek olmak.
be fluent in (bir dili) akıcı bir şekilde konuşmak.
be flushed with (bir şeyin) verdiği heyecanla dolu olmak.
be fond of -i sevmek.
be for the benefit of -in yararına olmak: This concert´s for the benefit of
be found wanting Darüşşafaka. Bu konser Darüşşafaka´nın yararına.
kusurlu bulunmak.
be free of 1. (birinden) kurtulmuş olmak. 2. (bir yerden) çıkmış olmak.
be free to -ebilmek: She´s now free to marry. Artık evlenebilir. You´re
be free with one´s advice free to go. Gidebilirsiniz.
sorulmadan öğüt vermek.
be free with one´s money parasını cömertçe harcamak.
be from -den gelmek, -li olmak.
be frozen hard donup kaskatı olmak.
be fucked up 1. kafayı yemek, kafayı yemiş olmak; kafayı üşütmüş olmak. 2.
be full of beans (iş/işler)
k. dili çokberbat
canlı olmak,
ve heveslimahvolmak,
olmak. rezil olmak.
be given to (bir şey yapmak) itiyadında olmak.
be going strong enerjik bir şekilde çalışmak.
be going to 1. Niyet gösterir: She´s going to register for that course. O ders
be good at için kaydını
(belirli yaptıracak.
bir şeyi) 2. Zorunluluk
iyi yapmak: He´s good gösterir: You are
at repairing going to
radios.
get that
Radyo job, period.
tamirini iyi O işe gireceksin, o kadar. 3. -mek üzere
yapar.
be good enough to bir iyilik edip de (bir yardımda bulunmak): Will you be good
olmak: Doğan´s going to throw up. Doğan kusmak üzere. 4.
be good for enough tobir
1. (belirli help me?
süre Birdayanmak:
için) iyilik edip de bana
That yardım
rug´s goodeder
for misiniz?
another
Gelecek zaman için kullanılır: It´s going to be sunny today.
be good/bad at figures twenty
Bugün years.
hesabıhava Oolmak.
halı olacak.
güneşli
iyi/kötü bir yirmi yıl daha dayanır. 2. (belirli bir işe)
yaramak: It´s good for a laugh. Bizi güldürmeye yarar.
be greedy for gözünü (bir şey) hırsı bürümek.
be green with envy 1. çok kıskanmak, kıskançlıktan çatlamak. 2. gıpta etmek.
be guilty of -in suçlusu olmak, -den suçlu olmak.
be halfway through -in yarısını bitirmiş olmak.
be halfway to -e giden yolun yarısında olmak: We were halfway to Alanya.
be hand in/and glove with Alanya´ya giden
ile yakın ilişki yolun
içinde yarısındaydık.
olmak.
be happy with -den memnun olmak.
be hard at hand kapıda olmak, kapıya dayanmış olmak.
be hard at it k. dili çok çalışmak.
be hard by -in çok yakınında olmak; -e çok yakın olmak.
be hard hit by -in çok zararını görmek: We were hard hit by the cold weather in
be hard of hearing December. Aralık´taki soğuk bize çok zarar verdi.
ağır işitmek/duymak.
be hard on k. dili 1. (bir şeyi) hor kullanmak. 2. (bir şeyi) çabuk
be hard on the heels of eskitmek/mahvetmek.
-in hemen ardından gelmek. 3. (birine) sert davranmak.
be hard put to (bir şeyi) zorla/çok zor yapmak: They were hard put to finish it
be hard put to on time.
(bir şeyi)Onu vaktinde bitirmeleri
zorlukla/güçlükle (yapmak):çok Izor
wasoldu.
hard put to give her
be hard up an answer. Ona zor cevap verdim.
k. dili (birinin) pek parası olmamak, (biri) züğürt olmak.
be hard up for money para sıkıntısı çekmek.
be hell on -i hor kullanmak, -i hoyratça kullanmak.
be here to stay kalıcı olmak, vazgeçilmez olmak: Computers are here to stay.
be honeycombed with Bilgisayar
ile dopdoluartık
olmak.hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu.
be hooked on k. dili 1. -in tiryakisi/bağımlısı olmak. 2. -e vurgun/âşık olmak.
be hungry 1. aç olmak, karnı aç olmak. 2. for -i çok özlemek; -i çok arzu
be ignorant of etmek, -e susamak.
-den haberi olmamak; ... hakkında bilgisi olmamak.
be imbued with ile dolu olmak: He was imbued with a strong sense of duty.
be implicit in Görev aşkıyla
-de saklı olmak,doluydu.
-in içinde olmak: That´s implicit in what I said.
be in O, dediklerimde saklı.
1. evde/ofiste bulunmak. 2. moda olmak. 3. (mevsimi geldiği
be in the ascendant için) (sebze/meyve)doğu
1. (yıldız/gezegen) çıkmak.ufkunda görünmek. 2. (birinin) yıldızı
be in a (tight) spot parlamak; egemen olmak.
k. dili zor bir durumda olmak.
be in a bad humor -in sinirleri/huyu/heyheyleri üstünde olmak.
be in a bad mood sinirleri tepesinde/üstünde olmak.
be in a bad way 1. ağır hasta olmak. 2. çok zor bir durumda olmak.
be in a brown study k. dili dalıp gitmek.
be in a fix zor bir duruma düşmek.
be in a flap k. dili telaş içinde olmak.
be in a good humor -in keyfi yerinde olmak.
be in a good mood keyfi yerinde olmak.
be in a hurry 1. -in acelesi olmak, acele etmek: I´m in a hurry. Acelem var.
be in a pickle Don´t be in
k. dili zor birtoo big a hurry.
durumda olmak. Fazla acele etme. 2. to (bir şeyi)
çabuk/bir an evvel (yapmak) istemek.
be in a pinch k. dili zor bir durumda olmak.
be in a place on sufferance (aslında istenilmeyen/orada bulunması yasak olan biri)
(başkasının) müsamahası/görmezlikten gelmesi sayesinde bir
yerde bulunmak: You ought to know that you´re here only on
sufferance. Burada kalışını müsamahakârlığıma borçlu olduğunu
bilmelisin.
be in a position to do s.t.
(bir konuda) bir şeyler yapabilecek durumda olmak.
(about)
be in a quandary ne yapacağını bilememek.
be in a state of flux değişmek, değişim içinde olmak.
be in a stew k. dili telaş/endişe içinde olmak.
be in a sulk/be in the
k. dili somurtup durmak.
sulks/have a fit of the sulks
be in a sweat k. dili endişe içinde olmak.
be in a swelter k. dili telaş içinde olmak.
be in a swivet k. dili telaş içinde olmak.
be in a temper k. dili öfkesi burnunda olmak.
be in a twist İng., k. dili endişe/telaş içinde olmak.
be in accord 1. (with) (ile) anlaşmak. 2. with -e uymak; ile uyumlu olmak.
be in agreement hemfikir olmak; mutabık olmak.
be in alignment aynı hizada olmak.
be in arrears (birinin) vaktinde ödenmemiş borçları olmak.
be in bad odor with -in gözünden düşmek.
be in character (bir davranış) (birinin) karakterine uymak.
be in charge (of) -in sorumlusu olmak, -e bakmak: Who´s in charge here?
be in conformity with Buraya
-e uygun kim bakıyor?
olmak, -e uymak.
be in dire straits çok güç durumda olmak.
be in dire/desperate straits çok zor bir durumda olmak.
be in disfavor gözden düşmüş olmak.
be in disgrace gözden düşmüş olmak.
be in evidence görünmek; görünürde olmak.
be in for (kötü bir şeyi) geçirmek üzere olmak.
be in force yürürlükte olmak.
be in full swing k. dili (bir şey) en hareketli zamanında olmak, hızını almak;
be in good taste yoluna
(bir şey)girmek.
uygun düşmek, yakışık almak, yerinde olmak: That
be in good with remark was notgözüne
k. dili (birinin) in goodgirmiş
taste.olmak.
O laf yakışıksızdı.
be in good working order iyi işler durumda olmak.
be in high spirits keyifli olmak, keyfi yerinde olmak.
be in hopes of -i ummak.
be in hot water k. dili başı dertte olmak, güç durumda olmak.
be in hysterics 1. k. dili gülmekten katılmak, gülme krizi geçirmek. 2. isteri krizi
be in juxtaposition geçirmek.
birbirine yakın bulunmak; yanyana bulunmak.
be in keeping with -e uygun olmak.
be in labor doğurmakta olmak.
be in league with -in müttefiki olmak.
be in limbo iki cami arasında kalmış beynamaza dönmek.
be in line with 1. -e uymak. 2. ile bir hizada olmak.
be in low spirits keyifsiz olmak.
be in need yoksul/fakir olmak.
be in need of -e ihtiyacı olmak; istemek..
be in neutral (motor) boşta çalışmak, rölantide durmak/çalışmak.
be in no hurry to (bir şey yapmaya) can atmamak.
be in on 1. -e dahil olmak/katılmak, -de payı olmak. 2. -i bilmek, -den
be in on the secret haberi olmak.
sırra ortak olmak.
be in one´s element k. dili kendini rahat hissettiği bir ortamda bulunmak.
be in one´s glory kendinden çok hoşnut olmak.
be in one´s right mind aklı başında olmak.
be in order 1. düzenlenmiş/sıralanmış durumda olmak. 2. (işler) yolunda
olmak.
be in poor health -in sağlığı iyi olmamak.
be in possession of -e sahip olmak, -si olmak.
be in possession of o.s. kendine hâkim olmak, kendine sahip olmak.
be in power (parti) iktidarda olmak.
be in practice formda olmak.
be in print (kitap) yayımcısında mevcut olmak, kitapçılarda bulunmak.
be in progress devam etmek, sürmek, yapılmak: The battle was still in
be in quotes progress. Muharebe hâlâ devam
tırnak işaretleri/tırnaklar ediyordu. The hearing is now in
içinde olmak.
progress. Duruşma şimdi yapılıyor.
be in rags (birinin) giysileri yırtık pırtık olmak.
be in ruins 1. harap/yıkık dökük bir halde olmak. 2. mahvedilmiş olmak.
be in rut (hayvan) kızışmak, kösnümek.
be in s.o.´s debt bir kimseye borçlu olmak.
be in s.o.´s grasp birinin pençesine düşmüş olmak.
be in s.o.´s power birinin elinde olmak.
be in s.o.´s shoes k. dili birinin bulunduğu durumda olmak, birinin yerinde olmak.
be in s.t. up to one´s eyes (yasadışı) bir işin içinde olmak, bir işe fena halde bulaşmış
be in session olmak.
(mahkeme/toplantı/kongre/parlamento) toplantı halinde olmak;
be in shape (okul/üniversite)
(for) (-e) hazır olmak;öğretim yılınaolmak,
formda girmişkondisyonu
olmak: Court´s in session
iyi olmak: The
right
players now.
are Şuin anda
shape.mahkeme
Oyuncular var.formda.
be in short supply az olmak; az bulunmak.
be in short supply az miktarda bulunmak.
be in sight 1. yakın olmak, ufukta olmak: Victory is in sight. Ufukta zafer
be in step görünüyor. 2. görülmek,
1. (with) (başkalarına) gözle
adım seçilmek.2. with -e ayak
uydurmak.
be in stitches uydurmak: We´re kasıkları
k. dili gülmekten in step with the times. Biz çağa ayak
çatlamak.
uydurduk.
be in store for (bir şey) (birini) beklemek: A surprise is in store for you. Seni
be in straitened bir sürpriz içinde
bekliyor.
yoksulluk yaşamak, darlık içinde olmak.
circumstances
be in substantial agreement temelde anlaşmak, temel noktalarda hemfikir olmak.
be in sympathy with (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak/desteklemek.
be in sync senkronik olmak, senkronize edilmiş olmak.
be in tatters 1. lime lime olmak, yırtık pırtık olmak. 2. (ad, şöhret v.b.)
be in tears mahvolmak.
ağlamak.
be in the black borcu kalmamak, borçlu olmamak.
be in the clear şüphe altında olmamak; masumluğu ispatlanmış olmak. f. 1.
be in the doldrums (birden.
1. şeyi) (bir yerden)
rüzgârın kaldırmak/uzaklaştırmak/yok
esmediği bir bölgede bulunmak. 2. etmek: (birinin Clear
the table!
işleri) kesat Sofrayı
olmak. kaldır!
3. can We need to
sıkıntısı clear the
çekmek; area.
efkârlı Çevreden
olmak.
be in the employ of (birisi için) çalışmak.
herkesi uzaklaştırmamız lazım. He´s clearing the steps of snow.
be in the know (bir konuda) çoğu
Merdivenlerdeki kimsenin
karları bilmediği
temizliyor. They şeyleri
clearedbilmek.
a space in the
be in the lead middle of the
önde/başta gitmek. room. Odanın ortasında bir yer açtılar. Clear the
be in the limelight way! Yol ver!
ilgi odağı olmak. It really clears your nostrils. Burnunun deliklerini
bayağı açar. 2. (birinin) masumiyetini göstermek; of (birinin) (bir
be in the making hazırlanmakta
suçun) olmak; göstermek.
faili olmadığını oluşmakta olmak: There´s awith
3. izin vermek; new age in
be in the market for the making.
-i satın alma
(birinden) Yeni bir
(birniyetinde devir oluşmakta.
olmak.
şey için) izin almak: Have you cleared this with
be in the mood to/for him? Bunun için ondan
canı (bir şeyi) yapmak istemek: izin aldın I´m
mı? not
4. (bir şeyin)
in the mood üstünden
to go
geçmek:
there. The horse
Canım oraya cleared
gitmek the wall inI´m
istemiyor. a bound.
not in At
theduvarın
mood for
be in the pink 1. sapasağlam olmak, turp gibi olmak. 2. en güzel halinde
üzerinden Kimseyle
company. bir atlayışta geçti. 5.istemiyorum.
görüşmek (gökyüzü/hava) I´maçılmak;
in no mood (sis)for
be in the pipeline olmak.
k. dili hazırlanmakta olmak.
gitmek,
that açılmak;
right now. Şu(bulutları/sisi)
an ona tahammülüm gidermek. 6. (borcu) kapatmak.
yok.
be in the process of 7. (banka çekini)
sürecinde olmak, takas
-mekte etmek.
olmak. 8. k. dili (belirli bir miktar para)
be in the red kazanmak,
borçlu olmak. elde etmek.
be in the right haklı/doğru olmak.
be in the running adaylardan biri olmak.
be in the same ballpark -e yakın olmak. s. kabataslak, yaklaşık: Give me a ballpark
be in the soup figure. Banadertte
k. dili başı kabataslak
olmak.bir rakam söyle.
be in the swim (of things) k. dili faal bir hayat sürmek; faal bir sosyal hayatı
be in the throes of death olmak.
can çekişmek.
be in the way engel olmak, ayak altında olmak.
be in the wind k. dili (bir şeyin) (gerçekleştirilmeden önce) sözü edilmek: It´s
be in the wrong been in the windolmak:
suçlu/kabahatli for some
Youtime
werenow. Epey
in the zamandır
wrong. sözü
Kabahat
ediliyordu.
sendeydi.
be in town şehirde olmak.
be in transit (insanlar/mallar) yolda olmak; (insanlar) bir yerden başka bir
be in trouble yere
başı geçmekte
belada olmak. olmak; (mallar) bir yerden başka bir yere
taşınmakta olmak.
be in vogue 1. moda olmak. 2. rağbette olmak.
be in with 1. ile arkadaş olmak, ile arası iyi olmak. 2. (birinin) gözüne
be in with girmiş olmak. çok iyi geçinmek; (birinin) gözüne girmiş olmak.
k. dili (biriyle)
be in work k. dili çalışmak, işi olmak, iş sahibi olmak: He´s been in work
be in/under one´s charge since May. Mayıstan
sorumluluğu altında beri çalışıyor.
olmak.
be incapable of -i yapamamak, ... yeteneğinin dışında olmak.
be inclined to -e meyli olmak.
be included (in) -e dahil olmak/edilmek.
be inconsistent with ile çelişmek.
be incumbent on -in sorumluluğu -e ait olmak, -e düşmek: It is incumbent on you
be indicative of to educate your
-i göstermek, -echildren. Çocuklarının eğitiminden sen
işaret etmek.
sorumlusun. i. makamı işgal eden kimse.
be indifferent to -e karşı ilgisiz olmak, -e ilgi göstermemek: He´s indifferent to
be ineligible for her. Ona uymadığı
(şartlara karşı ilgisiz. için) -e alınamamak/katılamamak.
be infatuated with -e deli gibi âşık olmak.
be infested with -in içinde/üzerinde çok olmak, ile dolu olmak: The area´s
be informed about infested with bandits.
-den haberdar olmak. Bölge haydut dolu.
be inherent in s.t. bir şeyin aslında var olmak.
be insensible 1. to -i hissedememek. 2. to -e karşı ilgisiz olmak; -e
be insensitive to aldırmamak.
1.-e 3. of
karşı ilgisiz (tehlikeden)
olmak; habersiz2.
-e aldırmamak. olmak; -i
-e duyarlı/hassas
farkedememek.
olmamak.
be intended for için amaçlanmak, için olmak: This book is intended for children.
be intent on Bu kitap
1. -e çocuklar
kararlı olmak: içinHeyazılmış.
is intent on solving the problem. Sorunu
be interested in çözmeye kararlı. 2. -e dalmış
-e ilgi duymak, -e meraklı olmak: olmak:SheHe is was so intent
interested on his
in literature.
work
Edebiyatathat he lost all track of time. İşine öyle dalmıştı ki zamanı
be intimate with ile samimiilgi duyuyor. My uncle is interested in reptiles.
olmak.
tamamen unuttu.
Amcam sürüngenlere meraklı.
be into k. dili (bir işle) uğraşmak; merakı (bir şey) olmak. Dividing two
be intrinsic to into
-e özgütwelve
olmak.gives six. On iki bölü iki eşittir altı.
be involved in 1. -e karışmak: She was once involved in a scandal. Bir
be involved with zamanlar bir skandala
k. dili ile aşk karışmıştı. 2. ile meşgul olmak, ile
ilişkisi olmak.
uğraşmak: He´s involved in a new project. Yeni bir projeyle
be itching to -e can atmak.
meşgul.
be jealous of -i kıskanmak.
be keen on İng., k. dili -e çok hevesli olmak, -e meraklı olmak, -e düşkün
be lacking olmak: be keen ...
1. ... olmamak; oneksik
acting aktörlüğe
olmak: hevesli olmak.
Something´s lacking here.
be laid up Burada bir eksiklik var. 2. in -de ... olmamak:
1. biriktirilmek, ilerisi için saklanmak. 2. (with) He´s lacking
(hastalık in
v.b.
intelligence.
nedeniyle) Onda
yatakta/evdeakıl yok.
be late (for) (-e) geç kalmak, (-e)kalmakgecikmek. zorunda olmak, yatağa
mahkûm olmak.
be leery of -den çekinmek.
be left holding the bag k. dili 1. kabak başına patlamak. 2. avucunu yalamak.
be left holding the sack k. dili 1. kabak başına patlamak. 2. avucunu yalamak.
be left stranded bak. be stranded.
be liable 1. for -den sorumlu olmak. 2. to (biri) ... eğiliminde olmak. 3.
be littered with to ... ihtimali
gelişigüzel olmak:
atılmış He´s liable
(şeyler) to get caught.
ile darmadağınık Onun yakalanma
olmak.
ihtimali yüksek.
be loath to do s.t. 1. bir şeyi yapmayı hiç istememek. 2. bir şeyi yapmaktan
be located in çekinmek.
-de bulunmak/olmak.
be long on -in fazlası olmak.
be lost on -i etkilememek.
be lousy with k. dili 1. ile dolu olmak, ile kaynamak. 2. (birinde) bir şey çok
olmak: He´s lousy with money. Onun parası çok.
be low in -in ... miktarı az olmak: It´s low in cholesterol. Onun kolesterolü
be low on az.
k. dili (bir şeyin stoku) az olmak: We´re low on wood. Az
be low on one´s list odunumuz
k. kaldı. saydığı işlerden olmamak: That´s low on my list
dili -in önemli
be mad about right now. O şimdi
k. dili 1. -i deli gibibenim
sevmek,için-eön plandaâşık
çılgınca değil.
olmak. 2. -e
be mad on bayılmak.
İng., k. dili, bak. be mad about.
be marooned (on) (-de) mahsur kalmak.
be master of -in ustası olmak.
be mindful of 1. -i hatırında tutmak. 2. -e dikkat etmek.
be misguided 1. (insan) yanılmak. 2. yanlış olmak.
be mistaken yanılmak.
be mixed up zihni karışmak.
be mixed up in -e karışmak, -e bulaşmak.
be mixed up with ile ilişkisi olmak.
be mounted on (binek hayvanına) binmiş olmak.
be much sought after çok aranılan/istenilen bir şey/biri olmak, çok rağbette olmak,
be mysterious about çok rağbet
k. dili -in negörmek.
olduğunu açıklamaktan kaçınmak; ... hakkında
be nauseated konuşmaktan
midesi bulanmak. kaçınmak; ... konusunda doğru dürüst cevap
vermemek.
be necessary gerekmek, lazım olmak/gelmek, icap etmek.
be no great shakes k. dili üstün biri olmamak.
be no slouch at/as a k. dili (belirli bir konuda) hiç fena olmamak, bayağı iyi olmak: He
be noncommittal ´s no slouch
belirli as an
bir cevap artist. Ressam
vermemek; renginiolarak bayağı iyi.
belli etmemek.
be none the worse for (bir şeyden) (birine) hiç zarar/halel gelmemek: They were none
be nonplussed the worse
şaşkına for it. Onlara
dönmüş olmak. hiç zararı olmadı.
be notable for ile tanınmak, ile meşhur olmak; ... için önemli sayılmak.
be noted for ile tanınmak, ile meşhur olmak; ... için önemli sayılmak.
be nothing but skin and
k. dili bir deri bir kemik kalmak.
bones
be noth-ing to write home
k. dili tamah edilecek bir matah/mal olmamak.
about
be nuts aklını oynatmış olmak, kafadan kontak olmak.
be nuts about 1. -in delisi olmak. 2. -in hayranı olmak, -e deli olmak.
be o.s. kendisi gibi davranmak, normal bir şekilde hareket etmek.
be obliged memnun olmak: I´d be obliged if you´d come early. Erken
be obliged to do s.t. gelirsen memnun olurum.
bir şeyi yapmaya mecbur olmak.
be oblivious of/to (etrafında olup bitenlerin) farkında olmamak.
be obsessed by/with -i aklına takmak, aklı -e takılmak.
be of capital importance çok önemli olmak, çok önem taşımak.
be of one mind hemfikir olmak, aynı fikirde/düşüncede olmak.
be of prime importance çok önemli olmak.
be of service to -e yardımı dokunmak, -e yardım etmek.
be of the same mind hemfikir olmak, aynı fikirde/düşüncede olmak.
be of use yardım etmek.
be of use for s.t. bir şeye yaramak.
be of value değerli olmak.
be of/in two minds about -in hakkında kesin bir karara varamamak.
be off 1. gitmek; yola çıkmak. 2. (elektrik/su/gaz) kesik/kesilmiş
be off guard olmak;
tetikte (elektrik/ışık)
olmamak. söndürülmüş/kapalı olmak; (makine/aygıt)
kapalı olmak: The electricity is off. Elektrik kesildi. 3. (saat)
be off in one´s calculations hesabında yanılmış olmak.
doğru olmamak, geri/ileri olmak. 4. İng. (yiyecek/içecek)
be off one´s nut k. dili aklını
bozulmuş kaçırmış
olmak: The olmak, aklını
milk´s a oynatmış
bit off. olmak.
Süt biraz bozulmuş. 5. İng.
be off one´s rocker (davranış) yakışıksız
k. dili çıldırmış olmak. 6. (tatilde olduğu için) çalışmamak,
olmak.
be off one´s trolley işe gitmemek.
k. dili kafadan 7. olmamak,
kontak olmak.gerçekleşmemek, vuku bulmamak.
be off sick hastalık nedeniyle işe gelmemiş olmak.
be off the air (radyodan/televizyondan) yayımlanmamak; yayımda olmamak.
be off the beaten track k. dili her yerden uzak bir yerde olmak, dağ başında olmak.
be offended gücenmiş/alınmış olmak.
be OK, OK iyi olmak.
be on 1. (elektrik/su/gaz) açık olmak; (elektrik/ışık) açık olmak. 2.
be on a better footing than (makine/aygıt) çalışmak, açık
araları her zamankinden dahaolmak.
iyi olmak.
ever
be on a diet perhiz yapmak, rejim yapmak.
be on a par with ile aynı/eşit derecede/değerde olmak.
be on an even keel 1. başta ve kıçta çektiği su aynı olmak, (gemi) dengede olmak.
be on display 2. k. dili her şey yolunda olmak.
sergilenmek.
be on edge sinirleri gergin olmak.
be on familiar ground 1. bildiği bir yerde/yörede bulunmak. 2. bildiği bir konuyla
be on fire ilgilenmek.
yanmak.
be on good terms (with) (biriyle) arası iyi olmak: Ece´s on good terms with Ayşen.
be on guard Ece´nin
1. nöbetAyşen´le
tutmak. arası iyi. olmak.
2. tetikte
be on its way out -in devri kapanmak üzere olmak.
be on one´s hands (yük sayılan bir şey/biri) -in başında olmak, -in sorumluluğunda
be on one´s last legs olmak.
ömrü/miadı dolmak üzere olmak.
be on one´s mettle elinden geleni yapmaya hazır olmak.
be on one´s own 1. başkasından yardım görmeden geçinmek/rızkını kazanmak,
be on one´s own kendi kendini geçindirmek, başınınolmak.
çaresine bakmak. 2. yalnız
(yaptığı şeyden) kendisi sorumlu
responsibility başına kalmak.
be on one´s toes k. dili uyanık/dikkatli olmak.
be on one´s way out çıkmak: We were just on our way out. Biz şimdi çıkıyorduk.
be on overtime fazla mesai yapmak, mesaiye kalmak.
be on pins and needles k. dili diken üstünde olmak, endişe içinde olmak.
be on probation şartlı tahliyeden sonra gözetim altında olmak.
be on s.o.´s side 1. birinden yana olmak, birinin tarafını tutmak. 2. birinin
be on s.o.´s trail lehinde olmak,
birinin izini birine
takip yararlı
etmek; olmak:
birini Youth is on your side. Genç
aramak.
olman lehinedir.
be on s.t.´s trail 1. (av köpeği) avın izini takip etmek: The dogs´re on the trail.
be on show Köpekler
sergilenmekte iz sürüyor.
olmak.2. bir şeyi takip etmek; bir şeyi aramak.
be on skid row k. dili serseri ve sefil bir hale düşmüş olmak.
be on speaking terms (with) (biriyle) selamlaşıp konuşmak.
be on strike grev yapmak.
be on tap 1. k. dili hazır bulunmak. 2. (bira) fıçıdan alınıp satılmak.
be on target 1. (bir tahmin) doğru çıkmak. 2. (bir iş) belirlenen süreye uygun
be on television olarak ilerlemek.
televizyonda olmak; televizyona çıkmak.
be on tenterhooks endişe içinde olmak.
be on the air (radyodan/televizyondan) yayımlanmak; yayımda olmak.
be on the alert tetikte olmak.
be on the ball argo akıllı ve dikkatli olmak.
be on the decline (kuvvetli/yüksek bir durumdan) düşmekte olmak: The birthrate
be on the defensive is on the decline.
savunma durumundaDoğum oranı düşmekte. The Roman Empire
olmak.
was on the decline. Roma İmparatorluğu artık gerilemekteydi.
be on the go birtakım işlerle meşgul olmak.
be on the high (low) side oldukça pahalı (ucuz) olmak.
be on the house ... işyerinin ikramı olmak, ... şirketten olmak: Your meal tonight
be on the level isk.ondilithe house.söylemek.
doğruyu Bu geceki yemeğiniz lokantamızın ikramı.
be on the make k. dili 1. köşeyi dönmeye çalışmak; statüsünü yükseltmeye
be on the mend çalışmak. 2. cinsel ilişki için eş aramak.
(hasta) iyileşmek.
be on the point of -mek üzere olmak: He was on the point of going. Gitmek
be on the right road üzereydi.
doğru yolda olmak.
be on the road 1. yolda olmak, seyahat etmek. 2. yola çıkmış olmak. 3. to -e
be on the safe side doğru
ihtiyatlıilerlemek.
davranmak.
be on the shelf 1. kızağa çekilmiş olmak; emekliye ayrılmış olmak. 2. (kadın)
be on the skids evde
k. dilikalmış
kötü bir olmak.
durumda olmak, kötüye gitmek.
be on the spot olayın geçtiği yerde bulunmak.
be on the table 1. teklif edilmiş olmak. 2. (tasarının/meselenin)
be on the telephone görüşülmesi/tartışılması
k. dili telefonda olmak/konuşmak. ileri bir tarihe bırakılmış olmak.
be on the tip of one´s tongue k. dili dilinin ucunda olmak: It was on the tip of my tongue.
be on the tip of one´s tongue Dilimin ucundaydı.
k. dili dilinin ucunda olmak.
be on the up-and-up k. dili yalansız konuşmak; dürüst bir şekilde davranmak: I think
be on the wane he´s on the up-and-up.
azalmakta/batmakta/sönmekte/sonunaBence numara yapmıyor.
yaklaşmakta olmak.
be on the watch 1. tetikte olmak, kulak kesilmek. 2. nöbette olmak.
be on the wing uçmakta olmak, uçmak.
be on to k. dili (birinin) ne halt/haltlar yediğini/karıştırdığını bilmek.
be on top of k. dili (duruma) hâkim olmak.
be on top of the world k. dili çok mutlu olmak, sevinçten uçmak.
be on top of the world k. dili sevinçten uçmak, ayakları yere değmemek, bastığı yeri
be on top of things/the news bilmemek.
k. dili olup bitenlerden haberdar olmak.
be on trial 1. yargılanmak. 2. denenmek.
be on vacation tatilde olmak, tatil olmak: Schools are on vacation. Okullar tatil.
be one jump ahead k. dili 1. (of) (-den) önce davranarak avantajlı durumda olmak.
be one with 2.
ile of -den
aynı iki adım
fikirde ileride olmak.
olmak.
be one´s own man başına buyruk olmak.
be one´s own man yerini korumak.
be one´s own master başına buyruk olmak.
be onto a good thing k. dili yağlı bir iş bulmuş olmak.
be open to dispute (bir şey) tartışılabilmek, tartışmaya açık olmak.
be operated on ameliyat olmak.
be opposed to s.t. bir şeye karşı olmak, bir şeyin aleyhinde olmak.
be oriented towards -e yönelmiş olmak.
be out 1. dışarıda olmak: He´s out at the moment. Şu an burada değil.
be out and about 2. (belirli bir miktar
(nekahetten sonra) para) gitmek; (para)
dışarı/sokağa açığı olmak: I had to
çıkıp gezmek.
buy them lunch, and now I´m out ten million liras. Onlara öğle
be out for s.o.´s blood k. dili birinin hakkından gelmek istemek.
yemeği ısmarlamak zorunda kaldım; on milyon liram gitti. Your
be out in force k. diliisortalıkta
total çok olmak.
fifty thousand liras out. Senin toplamda elli bin liralık bir
be out in left field eksik
argo var. 3. (kitap)olmak.
çok yanılmış kütüphaneden alınmış olmak: That book´s
be out in one´s reckoning out. O kitapyanılmak.
hesabında alınmış. 4. (kitap/gazete/resmi ilan) çıkmak,
yayımlanmak. 5. (ay/güneş) çıkmak. 6. (çiçek/yaprak) açmak;
be out of 1. (bir şey) tükenmiş
(ağaç/bitki) yapraklanmak,olmak,yeşillenmek,
kalmamak: We´re out of
yeşermek. 7. gas.
(ateş)
be out of a job Benzinimiz
işsiz olmak.
sönmüş olmak. 8. (hafta/ay) bitmiş olmak, sona ermek.hill
bitti. By the time he reached the top of the 9. he
was
nakavt out of breath.
olmak. (birinin)Yokuşun
10. sızmış başına vardığında
olmak; bayılmış nefesi kesilmişti.
olmak. 11. demode
be out of character (bir davranış) karakterine uymamak.
olmak. 12. düşünülmemek, uygun sayılmamak, söz konusu
be out of character (bir davranış) birinin her zamanki davranışlarına uymamak.
be out of olmamak: That´s definitely out. O kesinlikle düşünülmüyor. 13.
k. dili bozulmuş
(makine) bozulmuş olmak.
olmak. 14. (deniz) alçalmış olmak. 15. spor
commission/kilter/whack
be out of control (top)
1. aut olmak,
kontrolden autaolmak,
çıkmış çıkmak. 16. (çocuk oyunlarında)
frenlenemez olmak. 2. (biri)yanmak:
be out of earshot You´re out!
dizginlenemez Yandın!
olmak.
(uzakta olduğu için) işitememek, duyamamak.
be out of favor (with) (birinin) gözünden düşmüş olmak.
be out of it argo başka bir dünyada yaşamak, hayal dünyası içinde olmak.
be out of line 1. yersiz/uygunsuz/yakışıksız olmak, yakışık almamak. 2.
be out of luck sıradan çıkmış olmak.
şansı olmamak, şansı yaver gitmemek.
be out of one´s mind 1. aklı yerinde olmamak, aklını kaçırmış olmak. 2. çok öfkeli
be out of one´s mind olmak.
k. dili aklını kaçırmış olmak, delirmiş olmak, keçileri kaçırmış
be out of order olmak.
1. (makine/aygıt) bozulmuş/bozuk olmak, çalışmamak. 2.
düzensiz olmak. 3. usule aykırı olmak. 4. uygunsuz olmak.
be out of place 1. (her zamanki) yerinde olmamak. 2. yersiz/uygunsuz/yakışıksız
be out of place olmak, yakışık
1. (fiilen) yerindealmamak.
olmamak. 2. uygun düşmemek.
be out of plumb şakulünde olmamak, şakulden kaçmak.
be out of practice (uzun zamandan beri bir şeyi yapmadığı için) (onu) iyi
be out of practice yapamamak.
formda olmamak; formdan düşmüş olmak.
be out of print (kitabın) baskısı tükenmiş olmak.
be out of print (kitap) yayımcısında mevcut olmamak, kitapçılarda
be out of reach bulunmamak, (kitabın) 2.
1. el altında olmamak. baskısı tükenmiş
erişilemez olmak. olmak.
be out of season -in mevsimi bitmiş olmak.
be out of shape formunda olmamak.
be out of shape 1. formda olmamak, formdan düşmüş olmak. 2. şeklini
be out of sorts kaybetmiş olmak,
k. dili sinirleri ayaktakalıpsız
olmak. olmak.
be out of sorts k. dili canı sıkkın olmak, keyfi kaçmak/bozulmak.
be out of step 1. (with) (başkalarına) adım uydurmamak. 2. with -e ayak
be out of stock uydurmamak.
stokta bulunmamak.
be out of sync senkronik olmamak, senkronize edilmemiş olmak.
be out of the hole k. dili borçtan kurtulmuş olmak.
be out of the picture k. dili (biri) sahneden çekilmiş olmak, işin içinde olmamak.
be out of the question k. dili söz konusu olmamak, düşünülmemek, uygun sayılmamak.
be out of the running (yarışmadan) elenmiş olmak.
be out of the running adaylıktan elenmiş olmak.
be out of the woods (hasta) hayati tehlikeyi atlatmış olmak.
be out of the woods k. dili tehlikeyi atlatmış olmak.
be out of this world argo çok güzel/harika/süper olmak.
be out of this world k. dili süper/fevkalade güzel/fevkalade/harika/harikulade olmak.
be out of touch 1. (with) (biriyle) iletişim içinde olmamak. 2. dünyada olup
be out of touch with bitenlerden
1. ile temasta haberi olmamak. 2.
bulunmamak. 3. -den
with habersiz
(bir konuya) ait yeni
olmak.
gelişmeler hakkında bilgisi olmamak.
be out of work işsiz olmak.
be out of work işsiz olmak.
be out on maneuvers ask. manevra yapmak.
be out on strike grevde olmak.
be out on the end of a limb desteksiz kalmak.
be out on the town şehirde yiyip içip eğlenmek.
be out on the town k. dili şehirde zevk peşinde koşmak.
be out to (bir amaç) peşinde olmak; (bir şey) için fırsat kollamak: He´s out
be out to lunch to
1. get
öğlehim. Onunyemeye
yemeği hakkından gelmek
çıkmış olmak. için2.fırsat
argo kolluyor. They´re
kafası izinli
out to win
olmak. 3. the championship.
argo kafası pek Onlar şampiyonluğa oynuyorlar.
çalışmamak.
be over bitmiş olmak, bitmek, sona ermek: The concert´s over. Konser
be over and done with bitti.
k. diliIt´s over between
tamamıyla bitmiş us. Aramızda her şey bitti.
olmak.
be over one´s head 1. (su) boyunu geçmek/aşmak. 2. (birinin) bilgisi/yeteneği
be over s.o. dışında olmak.
birinin amiri olmak; birinden daha yüksek bir
be over the hump görev/makam/rütbe sahibi olmak.
işin en zor tarafını atlatmış olmak, düze/düzlüğe çıkmak.
be overcome by/with -den (kötü bir şekilde) etkilenmek: She was overcome by the
be overdrawn smoke.
1. borç Dumandan dolayı kendinden
bakiyesi göstermek. geçti. He
2. hesabından was
fazla overcome
para çekmiş
with
olmak; emotion. Öyle duygulandı ki dili tutuldu.
be overgrown with (yabani(hesaptan) fazla
bitkiler v.b.) ile para çekilmiş
kaplı/örtülü olmak.
olmak.
be overjoyed çok sevinmek.
be overwhelmed by/with 1. (duygulara) yenik düşmek, yenilmek. 2. (sorumluluk, ağır bir
be overwhelmed with iş-ev.b.) altında -e
boğulmak, ezilmek.
garkolmak.
be par for the course k. dili normal sayılmak.
be parallel with/to 1. -e paralel olmak. 2. -e benzemek.
be peeved at -e sinirlenmek, -e sinir olmak.
be peopled by/with (bir yerin) halkı/personeli -den oluşmak/ibaret olmak.
be perishing 1. çok üşümek. 2. (hava) çok soğuk olmak.
be pertinent to ile ilgisi olmak, ile ilgili olmak.
be pissed 1. off kızmış/sinirlenmiş olmak. 2. İng. fitil/çok sarhoş olmak.
be pleased to do s.t. (bir şeyi) memnuniyetle yapmak: I´d be pleased to do it.
be pleased with Memnuniyetle
-den memnun yaparım.
olmak.
be pleased with o.s. kendinden memnun olmak.
be plugged into k. dili (bir sisteme) bağlı olmak.
be plumb şakulünde olmak. z., k. dili gerçekten, düpedüz. f. 1. iskandil
be pocked with etmek.
(çukurlar)2. şakullemek. 3. şakulüne getirmek.
ile dolu olmak.
be poised for -e hazır olmak.
be poised for battle ask. savaşa hazır bir şekilde beklemek.
be poised in the sky (kuş) havada hareketsizmiş gibi durmak.
be poles apart birbirine zıt olmak.
be polluted kirli olmak.
be positive (of/about) (-den) emin olmak.
be possessed of -e sahip olmak.
be possessed with ... tutkusuyla yanıp tutuşmak: He was possessed with a desire
be predicated on to
-esee Africa. Afrika´yı
dayanmak, -e dayalıgörme
olmak,tutkusuyla
-in üzerineyanıp tutuşuyordu.
kurulmuş olmak.
be predisposed to -e meyilli/eğilimli/yatkın olmak.
be prejudicial to -e zararlı olmak.
be prepared 1. hazır/hazırlıklı olmak. 2. to -e razı olmak.
be prepossessed by 1. -den olumlu bir şekilde etkilenmek. 2. -e kendini kaptırmak.
be pressed sıkışık bir durumda olmak, sıkışık olmak.
be pressed for time zamanı dar olmak.
be pretty well suited to -e iyi uymak.
be priced at fiyatı ... olmak, -e satılmak: They´re priced at a million liras
be privy to s.o.´s secrets each.
birininOnlar birer
sırdaşı milyona satılıyor.
olmak.
be profuse in (bir eylemi) defalarca yapmak: She was profuse in her praise of
be prone to him. Onu çok
-e eğilimi övdü.
olmak, -e meyilli olmak.
be proof against -e karşı dayanıklı/dirençli olmak.
be proper to -e uygun/özgü/ait olmak.
be proud of -den gurur/kıvanç/övünç duymak, ile iftihar etmek, ile
be provoked at övünmek.
-e kızmış/sinirlenmiş olmak.
be pushed for money k. dili para sıkıntısı çekmek.
be pushed for time k. dili -in az vakti olmak, -in vakti çok daralmış olmak.
be puzzled şaşırmak, afallamak.
Be quick about it! Çabuk ol/olun!
be quite something 1. herkese nasip olmamak; çok iyi bir şey olmak. 2. olağanüstü
be quits bir şeyhesaplaşmış
k. dili olmak: It is quite
olmak. something to be made a countess
these days. Günümüzde kontes olmak olağanüstü bir şey.
be related 1. (to) (ile) akrabalık bağı olmak: He´s not related to them.
be reputed to be ... Onlarla
... olduğuakrabalık bağı
sanılmak; ...yok. 2. (to)
olduğu (ile) ilgili He
söylenmek: olmak, (ile) ilgisi
is reputed to be
olmak.
an 3.
honest to -e anlatılmak.
person. Onun dürüst bir insan olduğu söyleniyor.
be resigned to bak. resign o.s. to.
be responsive 1. to -e duyarlı/hassas olmak. 2. to tıb. (tedaviye) cevap
be retired vermek. 3. cevap
emekli/tekaüt vermeye istekli olmak.
olmak.
be revolted by -den tiksinmek.
be rid of -den kurtulmuş olmak, -den kurtulmak: We´re rid of them now!
be ridden with Onlardan
ile kurtulduk
dolu olmak: This artık!
building is ridden with rats. Bu binada
be rife fareler kaynıyor.
çok yaygın olmak.
be round the bend İng., k. dili keçileri kaçırmış olmak, delirmiş olmak.
be rumored söylenilmek, ağızdan ağıza dolaşmak.
be s.o.´s due birinin hakkı olmak.
be s.o.´s shadow birinin gölgesi olmak, birinin yanından ayrılmamak.
be s.t. in disguise bir şey kılığına girmiş olmak: That´s a blessing in disguise. O
be scared aslında
(of) (-den) Tanrının
korkmak:bir lütfudur.
I´m scared He´sof actually
spiders. aÖrümceklerden
conservative in
disguise.
korkuyorum. O gizli bir tutucudur.
be scheduled programa göre (belirli bir zamanda) olmak; tarifeye göre (belirli
Be seated. bir zamanda) olmak: His flight is scheduled to arrive at three o
Oturunuz.
´clock in the morning. Tarifeye göre uçağı sabah saat üçte
be separated huk. ayrı yaşamak, ayrılmak.
varacak.
be set 1. bulunmak: The village was set deep in the mountains. Köy
be set in one´s ways dağların ortasında
kendi kurduğu bulunuyordu.
düzenden 2. on -i aklına
pek şaşmayan koymak: He´s set
biri olmak.
on going. Gitmeyi aklına koydu. 3. hazır olmak, hazırlanmış
be shackled by -in tutsağı olmak: She was shackled by her prejudices. Kendi
olmak: Are you all set? Hazır mısın?
be short önyargılarının
(s.t.) (birinde) tutsağıydı.
(bir şey) (belirli bir miktarda) eksik olmak; (belirli
be short for bir miktarı) çıkıştıramamak:
(belirli bir şeyin) kısaltması/kısası I´m short five books. Bende beş
olmak.
kitap eksik. He´s one man short. Bir adamı eksik. He´s two
be short of 1. (varolan şeyler/birileri) kâfi gelmemek, yetmemek, eksik
million liras short. İki milyon lirayı çıkıştıramıyor.
be short on olmak: We´re(birine)
1. (bir giysi) short ofkısa
cups. Fincanlarımız
gelmek. 2. (belirlikâfi
bir değil. 2. (bir
konuda) birinin
yerden)
eksikliği (belirli
olmak: bir uzaklıkta)
He´s short on bulunmak:
smarts. We
Onda were
pek twenty
kafa yok.
be shorthanded -de personel eksikliği olmak.
kilometers short of the coast. Sahilden yirmi kilometre
be shot of İng. -den kurtulmak.
uzaktaydık.
be shot through with (bir şeyde) (bir öğe) yer yer bulunmak: Her poetry is shot
be shy about through with humor. Şiirlerinde yer yer mizah var.
-den çekinmek.
be shy of -den bahsetmekten çekinmek.
be sick 1. hasta olmak. 2. İng. kusmak.
be sick and tired of k. dili -den illallah demek: I´m sick and tired of this! Bundan
be sick at one´s stomach illallah!
midesi bulanmak.
be sick for -i çok özlemek.
be sick of -den bıkmış olmak.
be silent on ... hakkında hiçbir şey dememek/söylememek/yazmamak: The
be sitting pretty law is silent
k. dili on this olmak.
iyi durumda point. Bu konuda kanunda yazılı bir şey yok.
be sitting pretty k. dili (birinin) her şeyi tıkırında olmak.
be situated (bir yerde) bulunmak: The town´s situated on a river. Şehir bir
be skilled in nehrin
(bir şeyi)kenarında
iyi yapmak;bulunuyor.
(bir işin) ustası olmak.
be slanted towards -den yana olmak, -in tarafını tutmak.
be slated 1. programda olmak, planda olmak: Construction is slated to
be slumped to one side start
bir on Monday.
yana Plana göre inşaat
kaykılmış/yaslanmış olmak:pazartesi günü başlayacak.
He was sitting slumped to
2.
one büyük
side. bir
Bir ihtimalle
yana (bir şey)
kaykılmış olmak/meydana gelmek: He´s
oturuyordu.
be snookered İng., k. dili çok zor bir durumda kalmak/bulunmak, köşeye
slated for success in life. Her şey onun hayatta başarılı
sıkışmak.
kardan mahsur
be snowed in olacağına işaret kalmak.
ediyor.
be snowed under k. dili işten başını kaldıramamak, başını kaşıyacak vakti
be soaked in olmamak.
ile dolu olmak.
be soaked to the skin k. dili iliklerine kadar ıslanmak.
be soft on k. dili -e fazla yumuşak davranmak.
be solicitous 1. about -e ilgi göstermek, -i merak etmek. 2. to (bir şey)
be solidly for yapmak
Görüşlerin istemek.
tamamen birleştiğini belirtir: Alibeyköy is solidly for
be something of a ... our man. Alibeyköy´de
... gibi bir şey olmak; (biri) herkes
kendibizim adamı
çapında birtutuyor.
... olmak: She´s
be somewhat of a ... something
... gibi bir şey olmak; (biri) kendi çapında bir ...o.
of a philosopher. Filozof gibi bir şey olmak: He´s
be sore about somewhat of a poet. Şairolmak.
k. dili -e kızgın/gücenik gibi bir şey o.
be sorry 1. üzülmek, üzgün olmak: “Yusuf died.” “I´m sorry.” “Yusuf
be soused öldü.”
k. dili “Üzüldüm.”
sarhoş olmak. I was sorry to see her go. Gittiğine üzüldüm. I
´m sorry I´ve broken your heart. Kalbini kırdığıma üzgünüm. I´m
be sparing in/with (bir şeyi) çok az yapmak/kullanmak, esirgemek: Don´t be
sorry to say that it didn´t work out. Maalesef olmadı. 2. pişman
sparing with the butter!
k. dili kaşınmak: Tereyağını
for aesirgeme! He´s sparing in
be spoiling for olmak: I´m sorry IHe is spoiling
asked. Sorduğuma fight. Dövüşmek
pişmanım. I wasiçin
sorry I
his praise. Çok az över.
kaşınıyor.
be spread-eagled hadn´t read it. Okumadığıma
kol ve bacakları pişman olmuştum.
yana açılmış durumda yatmak. 3. özür
be square dilemek: Say you´re sorry! Özür dile! Okay,
1. with k. dili (biriyle) açık konuşmak; (birine) I´m sorry. Peki, özür
dürüstçe
dilerim.
davranmak. 2. k. dili (bir hesap) görülmüş olmak; (iki kişi) fit
olmak; (iki kişi) hesaplaşmış olmak, kozlarını paylaşmış olmak.
3. spor (iki rakip) (puan açısından) eşitlenmiş olmak.
be starved for (bir şeyin) eksikliğini/yokluğunu çok duymak: He´s starved for
be sticky affection.
1. (yüzey)Sevgiden yoksun
yapış yapış kalmış.
olmak, yapışkan olmak. 2. (hava) yapış
be stir crazy yapış
k. diliolmak, nemli
bir yerde olmak.
uzun 3. about
süre kapalı k. dili (bir
kaldıktan konuda)
sonra zorluk
bunalmış
çıkarmak.
olmak.
be stone broke k. dili meteliksiz olmak, beş parasız olmak.
be stone cold k. dili tamamıyla soğumuş olmak, buz gibi olmak.
be stone deaf k. dili tamamen sağır olmak, duvar gibi olmak.
be straight with (biriyle) doğru/yalansız konuşmak; (birine) doğru söylemek.
be stranded 1. mahsur kalmak: We were stranded at the airport for fifteen
be strange bedfellows hours. Onzıt
birbirine beş saat boyunca
oldukları havaalanında
halde belirli bir amaçmahsur kaldık. 2.
için birlikte
(gemi)
çalışmak. karaya oturmuş olmak.
be strange to 1. (bir yer) (birine) yabancı olmak. 2. (bir şeyin) yabancısı
be strong for olmak.
-i çok desteklemek.
be strong in (belirli bir konuda) iyi/yetenekli olmak.
be strong on k. dili -i çok sevmek, -i çok beğenmek.
be studded with 1. (bir şey) çok bulunmak. 2. yer yer bulunmak.
be subject to 1. -e tabi/bağlı olmak: This income is subject to taxation. Bu
be subordinate to gelir vergiye tabidir.
(bir şeyden) This is -den
aşağı kalmak, subject to confirmation
sonra gelmek, -den bydaha
the az
assembly.
önemli Bu meclisin onayına bağlı. 2. Arasıra tekrarlanan bir
be subsequent to (belirli olmak; (başkasının)
bir olayı) takip etmek, emrinde
(belirliolmak.
bir olaydan) sonra
durumu belirtmek için kullanılır: He´s subject to gout. Arasıra
olmak/vuku
-in hizmetinde bulmak. Should faith be subservient to reason?
be subservient to gut oluyor. Thisolmak:
river is subject to floods. Bu nehir arasıra taşar.
be sufficient İnanç
That
yeterliaklın
side hizmetinde
of theyetmek.
olmak, mi olmalı?
hill is subject to high winds. Tepenin o tarafı
be suffused with şiddetli rüzgârlara maruz kalıyor.
(belirli bir renge) boyanmak; ile kaplanmak; ile dolu olmak: Her
be suggestive of eyes were
1. (bir şey)suffused
(başka birwith tears.
şeyi) Gözleri
akla yaşla2.doluydu.
getirmek. (belirli bir) izlenim
be suicidal bırakmak, ... hissini
intihar etmeyi düşünmek.vermek.
be suitable for -e uygun olmak.
be supportive destek vermek.
be supposed to 1. beklenmek: You´re supposed to stand up when he walks in.
be surcharged with Oilegirdiğinde ayağa kalkmanız bekleniyor. 2. gerekmek, lazım
dopdolu olmak.
olmak: You´re not supposed to be here. Burada bulunmaman
be sure of o.s. kendinden emin olmak.
gerek. 3. zannedilmek, farzedilmek: We´re supposed to be rich.
be surrounded by/with etrafı
Bizi (bir şey/birileri)
zengin ile çevrili olmak.
zannediyorlar./Güya zenginmişiz. 4. -e yaramak:
be susceptible to What´s this machine
1. (bir hastalığa) supposed
karşı to do? Bu 2.
direnci olmamak. makine
(bir şeyneye
için)yarar?
kolay 5.
be suspicious of izin
bir verilmek:
hedef You´re
olmak: This not
place supposed
is
-den kuşku duymak, -den şüphe etmek. to leave
susceptible to the campus
naval this
attacks.
weekend.
Burası Bu hafta
denizden sonu kampustan
gelebilecek ayrılmana
saldırılara izinkapılabilmek:
açık. 3. -e yok. I
be swamped with aşırı miktarda olmak; ... içinde boğulmak: He´s swamped with
think he´ll be susceptible to her charm. Bence onun cazibesine
be sweet on work.
k. dili Çok fazlaâşık
(birine) işi var.
olmak.They´re swamped with guests. Onların
kapılabilir.
evi misafirlerle dolup taşıyor.
be sympathetic to/towards (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak/desteklemek.
be tailor-made for 1. (biri/bir şey) için özel olarak yapılmış olmak. 2. (biri) için
be taken aback biçilmiş kaftan
(at/by) (-e) olmak.
şaşakalmak, çok şaşırmak.
be taken ill hastalanmak.
be taken up with ile meşgul olmak.
be taken with -den hoşlanmak, -den etkilenmek.
be talked out söyleyecek sözü kalmamak.
be tangent to -e teğet geçmek.
be tantamount to ile aynı olmak, ile eşanlamlı olmak.
be the death of -in ölümüne neden olmak.
be the spitting image of/be
k. dili hık demiş (birinin) burnundan düşmüş olmak.
the spit and image of
be the victim of -in kurbanı olmak.
be there var olmak: Two hours later the pain was still there. İki saat
be thick with sonra hâlâ ağrı
1. ile kaplı vardı.
olmak: She´s
This always
table´s thickthere
with when youmasa
dust. Bu needtozher.
Ne zaman
içinde. ihtiyacın
TheI´m
courtyard olsa yardıma hazırdır.
be thirsty susamak: thirsty.was thick with smoke. Avlu duman
Susadım.
içindeydi. 2. çok miktarda bulunmak, kaynamak: The house was
be thirsty for -i çok istemek, -e susamak.
thick with fleas. Ev pire kaynıyordu. 3. k. dili ile sıkı fıkı/çok
be thoughtless of/for -i hiç düşünmemek:
samimi olmak. Don´t be thoughtless of the future!
be through Geleceği düşün!/Geleceği
1. (with) (-i) bitirmiş olmak: düşünmezlik etme! Bitirdin mi? 2.
Are you through?
(biri) işe yaramaz olmak. 3. (with) k. dili iki kişi arasındaki ilişki
bitmiş olmak: Sevda and Ferda are through. Sevda´yla Ferda
´nın ilişkisi bitti.
be thrown back on one´s
yalnızca kendi yetenekleriyle idare etmek zorunda kalmak.
own resources
be thunderstruck şaşırıp kalmak; donakalmak; hayretler içinde kalmak.
be ticketed for 1. (bir şeyin) (belirli bir şeye/yere) verilmesi planlanmak. 2.
be tickled (birinin)
k. dili 1.(belirli bir yere)
son derece aday gösterilmesi
memnun planlanmak;
olmak: I´m tickled to hear(birinin)
they´re
(belirli
coming. bir yere) uygun
Geleceklerini bir aday
duymak olduğu
beni son söylenmek.
derece memnun etti.
be tied to -e bağlı olmak, -e tabi olmak: The value of the mark is tied to2.
be tied to a woman´s apron çok
the eğlenmek,
value çok gülmek.
of the pound. Markın değeri sterlininkine bağlı.
k. dili bir kadının tahakkümü altında olmak.
strings
be tied up k. dili 1. meşgul olmak. 2. in (para) (belli bir şeye) yatırılmış
be tired of olmak. 3. (para)
-den bıkmak, (hukuki
-den yönden) ancak belirli birkaç amaç için
usanmak.
kullanılabilmek; (mülk) (hukuki yönden) satılamamak/intikal
be to blame for suçlusu olmak.
edememek.
be to s.o.´s disadvantage birinin zararına olmak, birinin aleyhine olmak.
be to s.o.´s discredit birinin şerefini lekelemek.
be tolerant 1. (of) (-e karşı) hoşgörülü olmak. 2. of (organizma v.b.) -e
be too much for tahammül
için çok zoretmek,
olmak,-e -indayanmak.
gücünü aşmak: These stairs are too much
be true to for an oldkalmak.
-e sadık man. Yaşlı bir adamın bu merdivenleri çıkması çok
zor.
be true to one´s word sözünü tutmak, sözünü yerine getirmek.
be tuckered out k. dili pestili çıkmak, turşuya dönmek, çok yorulmuş olmak.
be unable to -ememek, -amamak, -den âciz olmak: She was unable to come.
be unable to bear/stand the Gelemedi. I am unable to make the decision by myself. Kararı
-i hiç çekememek, -e hiç tahammül edememek.
sight of
be unable to get a word in yalnız başıma vermekten âcizim.
karşısındakinin fazla konuşmasından dolayı ağzını açamamak.
edgewise
be unaccustomed to -e alışık olmamak: He is unaccustomed to getting up early in
be ­unashamed the
(of) morning. Sabah erken kalkmaya
(-den) utanmamak/utanç alışık değil.
duymamak.
be unaware of -in farkında olmamak, -den haberi olmamak, -den habersiz
be uncomfortable with olmak: He is unaware
-den rahatsızlık duymak. of his surroundings. Çevresindekilerin
farkında değil. They are unaware of our change in plans.
be undaunted by 1. -den yılmamak. 2. -den dolayı cesareti kırılmamak: She was
Planlarda yaptığımız değişiklikten haberleri yok.
be under a ban undaunted
yasaklanmak. by the difficulty of the task. İşin zorluğu karşısında
cesareti kırılmamıştı.
be under a cloud (of suspicion) şüphe altında olmak.
be under arrest tutuklu olmak.
be under attack saldırılara maruz kalmak; topa tutulmak.
be under consideration üzerinde düşünülmek.
be under construction inşaat halinde olmak.
be under custody tutuklu olmak.
be under discussion görüşülmekte olmak.
be under guard koruma altında olmak.
be under house arrest göz hapsi altında olmak.
be under oath yeminli olmak.
be under pressure (manevi) baskı altında olmak.
be under repair tamir edilmek, tamirde olmak.
be under s.o.´s thumb k. dili birinin kontrolü altında olmak.
be under stress 1. stres içinde olmak. 2. (yapı) fazla yük altında bulunmak.
be under suspicion zan altında bulunmak.
be under the assumption
k. dili 1. farzetmek, varsaymak. 2. sanmak, zannetmek.
that
be under the influence k. dili içkili olmak, alkollü olmak.
be under the sway of 1. -in nüfuzu altında olmak. 2. -in egemenliği altında olmak.
be under the weather k. dili hasta/rahatsız olmak.
be under way hareket halinde/ilerlemekte/devam etmekte olmak.
be underage (belirli bir şey yapabilmek için) yaşı tutmamak.
be uneasy about -den endişe duymak.
be unequal to a task bir işi becerememek.
be unfamiliar with -i bilmemek.
be uninterested in -e ilgi duymamak, -i merak etmemek.
be unlucky şansı olmamak.
be unmindful of -e aldırmamak, -i göz önüne almamak.
be unqualified for a job bir işe uygun niteliklere sahip olmamak.
be unqualified to do s.t. bir şeyi yapmak için gereken niteliklere sahip olmamak.
be unsettled about/as to ... hakkında kararsız olmak, ... hakkında tereddüt içinde olmak.
be unskilled in/at -de iyi/usta olmamak.
be untroubled by 1. -den şikâyetçi olmamak. 2. -i dert etmemek.
be unused to -e alışık/alışkın olmamak.
be unwilling (to) (-e) razı olmamak; (-i) istememek: He was unwilling to go.
be up Gitmeye
1. yataktan razıkalkmış
değildi. olmak;
He´s unwilling
(uykuya)toyatmamış
learn howolmak:to dance.
He´s Dans
etmeyiup
never öğrenmek
before istemiyor.
seven. Saat yediden önce hiç yataktan
be up a creek k. dili zor durumda kalmak/olmak.
kalkmaz. She´s never up after ten at night. Gece saat ondan
be up a gum tree İng. zor bir durumda olmak.
önce yatar hep. 2. (güneş/ay) doğmuş olmak. 3. ayakta olmak.
be up a gum tree İng.,
4. k. dili zor durumda
(seviyesi/derecesi) olmak, ne
yükselmiş yapacağını
olmak: His fever şaşırmak.
is up. Ateşi
be up against yükseldi.
k. dili ile 5. kaldırılmış/kapalı
karşı olmak: The
karşıya olmak/kalmak, car´s windows were
-e çatmak.
be up against the wall up. Otomobilin
k. dili camları kapalıydı.
1. iflasın eşiğinde 6. artmış
olmak, iflasla karşı olmak:
karşıyaOurolmak. 2.
enrollment
köşeye is
sıkışmak,up this
çok year.
sıkışıkBubirsene bize
durumda kayıt
olmak.yaptıranların
be up all night sabahlamak.
sayısı arttı. 7. bitmiş olmak, sona ermiş olmak: Time´s up. Vakit
be up and about/around k. dili hastalıktan kurtulmuş olmak, ayağa kalkmış olmak.
doldu.
be up for k. dili 1. (bir şey yapmayı) istemek: Who´s up for a movie?
be up for grabs Sinemaya
k. dili (boşgitmek isteyen
bir kadro, var v.b.)
kontrat mı? 2. -e adayaçık
adaylara olmak: He isThis
olmak: up for
mayor.
contract´s Belediye
up for2.başkanlığına
grabs. aday.
Bu ihaleateş 3.
kapanın -den yargılanmak:
elinde kalır. He is
be up in arms 1. ayaklanmak. öfkelenmek, püskürmek.
up for murder. Cinayet suçundan yargılanıyor.
be up in arms k. dili ayaklanmış olmak, isyan halinde olmak.
be up on k. dili 1. -i iyi bilmek. 2. -den haberi olmak.
be up s.o.´s alley k. dili biri için biçilmiş kaftan olmak, (tam) birine göre olmak:
be up to This
1. -i job is right up-in
yapabilmek, your alley. Bugelebilmek:
üstesinden iş tam sanaAre göre.
you up to this?
be up to date Bunu
1. yapabilir
en son misin? I´m not up to haberdar
olaylardan/gelişmelerden talking to olmak.
him today.
2. enBugün
son
onunla görüşecek
teknolojiye sahip gücümson
olmak; yok.modaya
He´s still not up3.toen
uymak. seeing
son people.
be up to one´s eyes in ile çok meşgul olmak.
Hâlâ insanlarla
değişiklikleri görüşebilecek durumda değil. I don´t think he´s
kapsamak.
be up to par 1. to
up tic.doing
saymaca a jobdeğerini
like that. bulmak.
Bence öyle2. her birzamanki seviyede
işin üstesinden
be up to scratch olmak.
gelemez o. Is he up to playing that rôle? O
k. dili istenilen seviyeye varmak, öngörülen standarda uymak.rolü becerebilir mi?
be up to snuff/the mark 2. k. dili (bir halt) karıştırmak/etmek:
k. dili istenilen düzeyde/nitelikte olmak. Just what are you up to?
Ne halt karıştırıyorsun? 3. k. dili (bir şeyi) yapmak: What are you
be up to the mark istenilen
up to these derecede olmak.
days? Bugünlerde ne yapıyorsun? 4. (karar) (birine)
be upset 1. altüst
kalmış olmak. 2. (favori
olmak/düşmek; rakip)seçimine
(birinin) yenilmek. 3. (mide)
kalmak, bozuk
(birine) bağlı
be used up olmak.
olmak; 4. üzgün
(birinin) olmak; sinirli
sorumluluğunda olmak.
olmak: 5. alabora
It´s
1. tükenmek, harcanmak. 2. bitkin düşmek, bitmek, tükenmek. up olmak.
to you to finish
it. Onu bitirme işi sana kaldı.
be vested in (yetki, hak v.b.) -e verilmiş olmak.
be vexed at s.t. bir şeye canı sıkılmak.
be victorious galip gelmek.
be vulnerable to (kötü bir şeye) açık/maruz olmak.
be wanted by the police polis tarafından aranmak.
be wanting 1. eksik olmak, noksan olmak: A few pages of this book are
be wary of wanting. Bu kitabın2.
1. -den sakınmak. birkaç sayfası
-e dikkat eksik. 2. in -den yoksun
etmek.
olmak: That man is wanting in common sense. O adam
be washed up k. dili mahvolmuş olmak, işi bitmiş olmak.
sağduyudan yoksun.
be way out in left field fena halde yanılmak, ıskalamak.
be weary of -den bıkmış/usanmış olmak.
be weighed down 1. with/by (dert/keder) yüklü olmak: He was weighed down by
be wide of the mark his sorrow.uzak
hedeften Yüreği acı doluydu. 2. with/by (bir görev, sorumluluk
olmak.
v.b.) belini bükmek: The people were weighed down by this
be wild about k. dili -e hayran olmak, -e bayılmak.
oppressive taxation. Bu insafsız vergiler halkın belini bükmüştü.
be willing to -ewith
3. razı (belirli
olmak. bir şeyle) çok yüklü olmak: She was weighed
be winded down with
nefes nefese packages. Eli kolunefesi
kalmış olmak, paket kesilmiş
doluydu.olmak.The branches of
be wiped off the face of the the trees were weighed down with ice. Ağaçların dalları buzların
yeryüzünden silinmek.
earth ağırlığıyla yere doğru eğilmişti.
be wiped off the map haritadan silinmek.
be wise to k. dili (birinin) ne yaptığının farkında olmak; (durumun) ne
olduğunun farkında olmak.
be with it k. dili çağın hiç gerisinde kalmamak; çağı yakalamak.
be with s.o. k. dili birinin ne demek istediğini anlamak.
be within arm´s reach elinin altında olmak.
be within earshot (yakın olduğu için) işitebilmek, duyabilmek.
be within reason akıl kârı olmak.
be within s.o.´s grasp 1. birinin kavrayışı içinde olmak. 2. birinin elde edebileceği bir
be wont to şey gibi olmak.
genellikle (belirli bir şekilde davranmak/hareket etmek): He is
be worked up wont to come
1. heyecanlı olmak.early. O 2. genellikle erken
kızgın/öfkeli gelir.
olmak.
be worried sick çok endişeli olmak.
be worried sick k. dili çok endişeli olmak.
be worth 1. -in kıymeti/değeri (belirli bir miktar) olmak; (belirli bir miktar)
be worth one´s keep değerinde
k. dili aldığıolmak:
maaşın This candlestick´s
karşılığını vermek.worth approximately thirty
million liras. Bu şamdanın değeri aşağı yukarı otuz milyon lira.
be worth one´s salt k. dili aldığı maaşın karşılığını vermek; işinin ehli olmak.
This house is worth sixty billion liras. Bu evin değeri altmış
be worth one´s while k. dili birinin
milyar lira. 2. harcadığı
(birinin) mal zamana
varlığıdeğmek.
(belirli bir miktar) olmak: He´s
be worth one´s/its weight in worth
k. dili around fifty olmak,
çok değerli billion liras. Onun mal
ağırlığınca altınvarlığı elli milyar çok
değmek/etmek; kadar.
gold 3. -e değmek: Is it worth this much trouble? Bu kadar zahmete
be worth s.o.´s while işe yaramak.
birinin vaktini ayırmasına değmek: It´s worth your while to
değer
learn mi? Yes, İspanyolca
Spanish. it´s worth the effort. Evet,
öğrenmeye zahmete değer. It´s
değer.
be worthy of -e değmek,
worth seeing. -e Görülmeye
layık olmak.değer.
be wracked by/with (ağrılar, hastalık v.b.) yüzünden çok çekmek: His body had
be wrapped up in been
k. diliwracked
1. kendiniby(bir
malaria. Vücudu sıtmadan
işe) kaptırmış olmak. 2.çok çekmişti.
(düşüncelere)
be written all over dalmış olmak.
k. dili ... 3. (birine)
yüzünden akmak: sırılsıklam âşık olmak.
His innocence was written all over
be/feel disinclined his face. Suçsuzluğu
canı istememek. yüzünden akıyordu.
be/feel nauseous midesi bulanmak.
be/feel sorry for -e acımak: I feel sorry for those who work there. Orada
be/feel under the weather çalışanlara acıyorum.
k. dili (kendini) bir hoş/tuhaf hissetmek.
be/get chummy with ile ahbap olmak.
be/get tangled k. dili 1. up (karmaşık bir durumun) içinden çıkamamak: He´s
be/live in a world of one´s all tangled up in those intrigues of his own devising. Kendi
kendi dünyasında yaşamak.
own entrikalarının içinden çıkamaz oldu. 2. with (iyi olmayan bir
be/live on the razor´s edge ölümle kalım arasında olmak; iki ateş arasında kalmak.
işe/kimseye) bulaşmak.
be/make friends (with) (ile) arkadaş olmak.
be/play truant 1. dersi asmak; okulu kırmak. 2. vazifeden kaçmak.
be/skate on thin ice k. dili tehlikeli/çok rizikolu bir durumda bulunmak.
be/stand firm kararından hiç vazgeçmemek.
be/stand head and shoulders
-den çok üstün olmak.
above
beach i. kumsal, plaj; kıyı, sahil.
beach buggy plaj arabası.
beachcomber i. 1. hayatını kıyılardan topladığı enkaz ile kazanan kimse. 2.
beachhead okyanustan
i., ask. düşman kıyıya vuran
kıyıları büyük dalga.
üzerinde ele geçirilen çıkarma yeri.
beacon i. işaret ışığı; fener; çakar.
bead i. 1. boncuk. 2. (silahta) arpacık.
beads i. 1. ipe dizilmiş boncuk. 2. boncuklar.
beady s. boncuk gibi: beady eyes boncuk gibi gözler.
beak i. gaga.
beaker i. geniş ağızlı büyük bardak.
beam i. 1. kiriş, hatıl, putrel. 2. direk, mertek. 3. araba/saban oku. 4.
beam ışın. 5. den. kemere.
f. 1. yaymak, saçmak (ışık). 2. (yüzü sevinçle) parlamak.
beaming s. parlak, sevinçle parlayan (yüz).
bean i. 1. fasulye. 2. tane, tohum.
beanpole i. 1. fasulye sırığı. 2. sırık gibi kimse.
bear i. ayı.
bear f. (bore/eski bare, borne) 1. taşımak; kaldırmak: It won´t bear
your weight. Senin ağırlığını kaldırmaz. They have the right to
bear arms. Silah taşıma hakkı var onların. 2. taşımak, üzerinde
bulunmak: It bears Okan´s signature. Okan´ın imzasını taşıyor.
He still bears the scars of that fight. O dövüşün yaralarını hâlâ
bear a loss zarara katlanmak.
bear down gayret etmek.
bear down on 1. -e doğru gelmek/ilerlemek. 2. -i çok etkilemek: This tax
bear in mind bears down on the
-i unutmamak, poor.tutmak:
-i akılda Bu vergiYou
fakirleri
shouldbayağı etkiliyor.
also bear 3.
this in
fazla
mind. bastırmak:
Bunu Don´t bear
da unutmamalısın. down so hard on your pencil.
bear no relation to ile ilgisi olmamak.
Kurşunkalemini o kadar bastırma. 4. (azarlayarak/ısrarla)
bear no resemblance to -e hiç benzememek.
sıkıştırmak.
bear no responsibility for -in sorumlusu olmamak.
bear on/upon ile ilgisi olmak.
bear s.o./s.t. out birini/bir şeyi doğrulamak/gerçeklemek.
bear the blame for -in suçunu üzerine almak; -in töhmeti altında kalmak.
bear the brunt of (saldırı, azarlama, baskı v.b.´nin) en ağır/şiddetli kısmını
bear the brunt of çekmek: She bore baskı
(saldırı, azarlama, the brunt of Tarık´s
v.b.´nin) wrath. Tarık´ın
en ağır/şiddetli gazabını
kısmını
en çok
çekmek. o çekti.
bear up (under) (zor bir duruma) dayanmak: She´s bearing up well. İyi
bear watching dayanıyor.
-in izlenmesi gerekmek.
bear with -e sabır göstermek.
bear witness tanıklık/şahitlik etmek.
bear witness to (bir şeyin) kanıtı/delili olmak, (bir şeye) delalet etmek.
bear/keep in mind 1. aklında tutmak, unutmamak. 2. dikkate almak, hesaba
bearable katmak.
s. tahammül edilebilir, çekilebilir.
beard i. sakal.
bearded s. sakallı.
beardless s. sakalsız.
bearer i. üzerinde taşıyan kimse, elinde bulunduran kimse.
bearing i. 1. hal, tavır, davranış. 2. yatak, mil yatağı. 3. den. kerteriz.
bearskin rug (yaygı olarak kullanılan) ayı postu.
beast i. hayvan.
beastly s. hayvanca.
beat f. (beat, --en) 1. dövmek, vurmak, çarpmak. 2. çalmak (davul).
beat 3.
s., (yumurta) çırpmak.pestili
k. dili çok yorgun, 4. yenmek,
çıkmış.galip gelmek. 5. (kalp) atmak.
beat i. 1. vuruş, darbe. 2. darbe sesi. 3. müz. tempo. 4. polis
beat a retreat memurunun devriyesi.
1. geri çekilmek. 2. vazgeçmek.
beat a retreat geri çekilmek, kaçmak.
beat about/around the bush k. dili bin dereden su getirmek.
beat down the price k. dili pazarlıkla fiyat indirtmek.
Beat it! argo Defol!
beat off k. dili kovmak, defetmek.
beat off the attack saldırıyı tamamen püskürtmek.
beat s.o. all hollow k. dili 1. birini büyük bir yenilgiye uğratmak, birini ezmek, birini
beat s.o. black and blue pes
biriniettirmek. 2. birinden
dövüp çürükler çokbırakmak.
içinde daha üstün olmak, birini cebinden
çıkarmak.
beat s.o. down k. dili birine fiyat indirtmek.
beat s.o. to a pulp k. dili birini öldüresiye dövmek, birinin posasını/leşini çıkarmak,
beat s.o. up birinin pöstekisini
k. dili birini sermek.
fena halde dövmek, birini tekme tokat dövüp iyice
beat s.t. all hollow hırpalamak.
k. dili bir şeyden çok daha üstün olmak.
beat the air k. dili boşuna uğraşmak; havanda su dövmek.
beat the bushes k. dili her yerde aramak.
beat the rap argo 1. cezadan kurtulmak. 2. temize çıkmak, aklanmak.
beat time tempo tutmak.
beat to windward den. orsasına seyretmek.
beat/bang/hit one´s head
k. dili boşuna uğraşmak, haybeye kürek çekmek.
against a stone wall
beat/break the record rekoru kırmak.
beaten f., bak. beat. s. 1. dövülmüş, dövme (metal). 2. çırpılmış
beau (yumurta
çoğ. --s/--xv.b.).
(boz)3.i.çiğnenmiş, üzerinden
(kadına) âşık geçilmiş
erkek, âşık, (patika, yol
sevgili.
v.b.).
beautician i. 1. kadın berberi, kuaför. 2. güzellik uzmanı.
beautiful s. (çok) güzel.
beautifully z. güzelce.
beautify f. güzelleştirmek.
beauty i. 1. güzellik. 2. güzel kadın. 3. güzel şey.
beauty contest güzellik yarışması.
beauty parlor bak. beauty shop.
beauty queen güzellik kraliçesi.
beauty salon bak. beauty shop.
beauty shop güzellik salonu/enstitüsü; (kadınlar için) kuaför salonu.
beauty sleep güzellik uykusu.
beaver i. 1. zool. kunduz. 2. kastor, kunduz kürkü.
became f., bak. become.
because bağ. -diği için, nedeniyle; çünkü.
because of -den dolayı, için.
beck i.
beckon f. el/baş işaretiyle çağırmak.
become f. (be.came, be.come) 1. olmak. 2. yakışmak, yaraşmak: That
become paralyzed tie becomes
1. felç olmak;you. O kravat
kötürüm sana2.yakışıyor.
olmak. felce uğramak.
become polarized kutuplaşmak.
become/get anxious endişelenmek, merak etmek, meraklanmak.
become/get hysterical (over) (bir şey) (karşısında) çılgına dönmek, sinirleri boşanmak.
become/get suspicious kuşkulanmak, şüphelenmek.
becoming s. 1. to -e yakışan. 2. uygun, münasip.
bed i. 1. yatak; karyola. 2. (bahçedeki) tarh. 3. nehir yatağı. f. 1.
bed and board (down) -e yatacak bir yer vermek, -i yatırmak. 2. down yatıp
tam pansiyon.
uyumak.
bed and breakfast yatak ve kahvaltı.
bedbug i. tahtakurusu.
bedclothes i., çoğ. yatak takımı.
bedding i. yatak takımı.
bedfellow i.
bedlam i. tımarhane gibi bir yer, çok gürültülü ve kargaşalı bir yer.
Bedlam broke loose. Kıyamet koptu.
bedpan i. (yatakta kullanılan) sürgü.
bedridden s. yatalak.
bedroll i. dürülü yatak.
bedroom i. yatak odası.
bedside i. yatağın başucu.
bed-sit i., İng., bak. bed-sitter.
bed-sitter i., İng. banyosuz, tek odalı apartman dairesi.
bedsore i., tıb. yatak yarası.
bedspread i. yatak örtüsü.
bedstead i. karyola.
bedtime i. yatma zamanı.
bee i. arı, balarısı.
beech i., bot. kayın, kayın ağacı.
beef i. 1. sığır eti. 2. (çoğ. beeves) sığır. 3. (çoğ. --s) argo şikâyet. f.,
beef up argo
k. dilişikâyet etmek, sızlanıp durmak.
kuvvetlendirmek.
beefsteak i. biftek.
beehive i. arı kovanı.
beekeeper i. arı yetiştiricisi, arıcı.
beeline i. 1. kestirme yol. 2. düz çizgi, düz hat.
been f., bak. be.
beer i. bira.
beer on draft fıçı birası.
beeswax i. balmumu.
beet i. pancar.
beet sugar pancar şekeri, sakaroz.
beetle i., zool. kınkanatlı böcek.
beetroot i. (çoğ. beet.root) İng. pancar.
befall f. (be.fell, --en) başına gelmek.
befit f. (--ted, --ting) yakışmak, uygun olmak.
befitting s. yakışan.
before z. 1. önce, evvel. 2. önünde, cephesinde. edat 1. tercihen,
before Christ yerine. 2. huzurunda.
(B.C.) milattan bağ. -den
önce (M.Ö.), önce.
İsa´dan önce (İ.Ö.).
before long yakında, çabuk.
before the wind rüzgâr yönünde.
beforehand z. önce, önceden.
befriend f. dostça davranmak, yardım etmek.
beg f. (--ged, --ging) 1. dilenmek. 2. of -den dilemek, -den rica
began etmek. 3. yalvarmak.
f., bak. begin.
beget f. (be.got, be.got.ten/be.got, --ting) 1. babası olmak. 2. yol
beggar açmak, sebep
i. 1. dilenci. 2. olmak.
çapkın. f. sefalete düşürmek, mahvetmek.
beggar description tarifi imkânsız olmak, anlatmaya sözcükler yetmemek.
begin f. (be.gan, be.gun, --ning) 1. başlamak; başlatmak, ön ayak
beginner olmak. 2. meydana
i. işe yeni gelmek, vücut bulmak.
başlayan kimse.
beginning i. 1. başlangıç. 2. kaynak, baş, esas.
begonia i., bot. begonya.
begot f., bak. beget.
begotten f., bak. beget.
begrudge f. 1. (bir şeyi) (birine) fazla görmek: You don´t begrudge me this
beguile vacation,
f. 1. aklınıdo you? Bu
çelmek, tatili bana
ayartmak; fazla görmüyorsun,
saptırmak. değil mi? 2.
2. cezbetmek.
(bir şeyi) istemeyerek vermek/yapmak: To tell you the truth, I
begun f., bak. begin.
begrudge giving those loafers a day off. O haylazlara bir gün
behalf i.
tatil vermek zoruma gidiyor doğrusu. She begrudges every
behave minute she hashareket
f. davranmak, to spend away from Ufuk. Ufuk´tan ayrılmak, bir
etmek.
behave o.s. dakika da olsa, ona
terbiyeli davranmak. zor geliyor.
Behave yourself! Terbiyeni takın!
behavior i. davranış tarzı; davranış.
behaviorism i. davranışçılık.
behaviour i., İng., bak. behavior.
behaviourism i., İng., bak. behaviorism.
behead f. boynunu vurmak, kellesini uçurmak.
beheld f., bak. behold.
behest i. 1. emir, buyruk. 2. ısrarlı istek, ısrar: She would sometimes
behind sing
z. 1. at the behest
(somut of friends.
anlamda) Arkadaşlarının
peşinden; geride: Theısrarlı istekleri
children were
üzerine
running bazen şarkı söylerdi.
behind.içeride,
Çocuklar peşinden koşuyordu.
behind bars k. dili hapiste, parmaklıklar arkasında. We left them far
behind. Onları çok geride bıraktık. 2. (zaman açısından) geride;
behind bars k. dili hapiste, içeride, parmaklıklar arkasında.
geri: We´re behind in our work. İşimizde geri kaldık. edat 1.
behind one´s back -in arkasından,
arkasında; -in gıyabında.
arkasına: He went behind the curtain. Perdenin
arkasına gitti. That clock is behind. O saat geri. Behind that wall
there is a garden. O duvarın arkasında bir bahçe var. 2. (soyut
anlamda) ardında: What´s behind that remark of his? O sözünün
ardında ne var? 3. (bir sınıflandırmada) geride: They´re one
behind the scenes perde arkasında.
behind the scenes 1. perde arkasında. 2. gizlice.
behind the times çağın gerisinde, demode.
behold f. (be.held) 1. bakmak, gözlemlemek. 2. görmek.
beholden s. borçlu, minnettar.
beholder i. seyirci.
behoove f. 1. yakışık almak, yakışmak. 2. -meli, gerekmek.
behove f., İng., bak. behoove.
beige s., i. bej.
being i. 1. oluş, varoluş. 2. varlık. 3. yaratık. 4. insan.
belabor f. üzerinde fazla durmak: Don´t belabor the point. O nokta
belabour üzerinde fazla
f., İng., bak. durma.
belabor.
Belarus i. Beyaz Rusya.
Belarussian i., s. 1. Beyaz Rus. 2. Beyaz Rusça.
belated s. gecikmiş, geç kalmış.
belatedly z. gecikerek, vaktinden sonra.
belch f. 1. geğirmek. 2. püskürtmek, fırlatmak. i. geğirme.
beleaguer f. kuşatmak, etrafını sarmak, etrafını çevirmek, muhasara
belfry etmek.
i. çan kulesi.
Belgian i. Belçikalı. s. 1. Belçika, Belçika´ya özgü. 2. Belçikalı.
Belgium i. Belçika.
belie f. (--d, be.ly.ing) 1. (sahte bir şey) (gerçek bir şeyi) örtmek. 2.
belief yanlış/sahte
i. inanç. olduğunu göstermek.
believable s. inanılır.
believe f. 1. inanmak. 2. iman etmek, güçlü bir inanç duymak. 3.
believe in sanmak.
1. -e inanmak. 2. -e güvenmek.
believe in s.o. birine güvenmek.
Believe me! Sözüme inan!
believer i. inanan, mümin.
belittle f. küçültmek, alçaltmak; küçümsemek.
Belize i. Beliz.
Belizean i. Belizli. s. 1. Beliz, Beliz´e özgü. 2. Belizli.
bell i. çan, kampana; zil, çıngırak.
bell pepper dolmalık biber.
belladonna i., bot. güzelavratotu, belladonna.
bellboy i. otellerde oda hizmetçisi çocuk.
belle i. güzel kadın, dilber.
bellflower i., bot. çançiçeği.
bellhop i., bak. bellboy.
bellicose s. kavgacı, dövüşken.
belligerence i. 1. kavgacılık, dövüşkenlik. 2. savaşçılık.
belligerent s., i. 1. kavgacı, dövüşken. 2. savaşçı.
bellow f. 1. böğürmek. 2. bağırmak.
bellows i., tek., çoğ. körük.
belly i. karın.
belly dancer Oryantal dansöz, dansöz.
belly dancer 1. oryantal dansöz. 2. rakkase.
belly dancing göbek atma, Oryantal dans.
bellyache i. karın ağrısı. f., k. dili şikâyet etmek, sızlanmak.
bellybutton i., k. dili göbek, göbek çukuru.
belly-up z.
belong f. 1. to (bir şey) (birinin) malı olmak, (birine) ait olmak: That
belongings table
i., çoğ.belongs
(kişisel)toeşya.
me. O masa benim. 2. to -in üyesi olmak: Bahri
belongs to the Moda Yacht Club. Bahri, Moda Yat Kulübüne üye.
Belorussia i., bak. Belarus.
3. -in yeri (belirli bir yerde) olmak: You put that back where it
Belorussian i., s., bak.
belongs Belarussian.
right now! Onu hemen yerine geri koy! You don´t
beloved belong
s. sevgili, aziz.Senin
there. yerin orası değil.
i. sevgili.
below z. aşağıdan; aşağıda; aşağıya: from below aşağıdan. the river
below average flowing
vasatınbelow
altında.aşağıda akan nehir. two floors below iki kat
aşağıda. those below aşağıdakiler. edat -den aşağı, aşağısında,
below par tic. saymaca değerinin altında.
altında; ötesinde: just below the mouth of the spring pınar
belt i. kuşak,hemen
başının kemer,aşağısında.
kayış; kolan. f. 1. degrees
seven k. dili yumruk
below indirmek;
zero sıfırın
belt buckle şiddetle
altında
kemer yedivurmak.
derece. below the salt tuzluğun ötesinde.çevirmek.
tokası. 2. kemerle bağlamak. 3. kuşatmak, s. aşağıda
Belt up! yazılan, aşağıda verilen,
İng., k. dili Sus!/Çeneni kapa! aşağıdaki: See the list below. Aşağıdaki
listeye bakın.
bemoan f. (bir şeyden) ağlayıp sızlayarak şikâyet etmek, inleyerek
bemused yakınmak;
s. 1. şaşkın.üzüntüsünü
2. dalgın. belirtmek.
bench i. sıra, bank.
bench mark 1. röper, röper noktası, seviye işareti. 2. denektaşı, ölçüt, kıstas.
bend f. (bent/eski --ed) 1. eğmek, bükmek, kıvırmak; eğilmek,
bend to/towards bükülmek, kıvrılmak.
(bir şeye) aklı 2. den. bağlamak. i. 1. kıvrım. 2. dirsek. 3.
yatmak.
dönemeç, viraj. 4. den. bağ, düğüm.
bendable s. eğilir, eğrilir, bükülür.
bends i.
beneath z. aşağıdan; aşağıda; aşağıya: The sea beneath was blue.
beneath contempt Aşağıdaki deniz maviydi. From beneath there came a voice.
aşağılık, rezil.
Aşağıdan bir ses geldi. edat altında: beneath the tree ağacın
benediction i. kutsama, takdis.
altında.
benefaction i. 1. hayır işine para bağışlama. 2. hayır işine bağışlanan para,
benefactor bağış.
i. hayır işine para bağışlayan, bağışçı.
beneficence i. 1. yardımseverlik; cömertlik. 2. hayır işine bağışlanan para,
beneficent bağış.
s. 1. yardımsever, cömert. 2. iyi, hayırlı.
beneficial s. hayırlı; yararlı, faydalı.
beneficially z. yararlı bir şekilde.
beneficiary i. 1. yararlanan kimse. 2. mirasçı, vâris.
benefit i. yarar, fayda. f. -in yararına olmak, -e yararlı olmak, -e yararı
benefit concert dokunmak;
yardım amacıylafrom -den yararlanmak,
düzenlenen -den faydalanmak, -den
konser.
istifade etmek: This change will benefit you. Bu değişiklik sana
benevolence i. 1. yardımseverlik; cömertlik. 2. bağış.
iyi gelecek. This would benefit by the addition of some salt.
benevolent s.
Buna1. yardımsever; cömert.
biraz tuz eklenirse iyi2. kârWe
olur. gayesi
havegütmeyen (kurum v.b.).
greatly benefited
benign 3.
from
s. iyi, hayırlı.
your advice.
1. yumuşak Nasihatinizden
huylu. çok istifade
2. yumuşak (hava). ettik. (toprak). 4.
3. bereketli
Benin iyi huylu,
i. Benin. iyicil, selim (tümör).
Beninese i. (çoğ. Be.nin.ese) Beninli. s. 1. Benin, Benin´e özgü. 2. Beninli.
bent s. 1. eğri, kıvrık, bükülmüş. 2. İng., k. dili hilekâr, düzenbaz,
bent üçkâğıtçı;
f., bak. bend.hiç güvenilmez; rüşvetçi; hırsız. 3. k. dili deli, çatlak.
4. k. dili o biçim, eşcinsel. i. (belirli bir) yetenek: She has a bent
benzene i., kim. benzen.
for music. Onda müzik yeteneği var.
benzine i. benzin.
bequeath f. vasiyet etmek, miras olarak bırakmak.
bequest i. vasiyet.
berate f. azarlamak, haşlamak.
bereaved s. matemli, yaslı; matemliler, yaslılar.
bereavement i. (ölüm nedeniyle) kayıp, kaybetme, yitirme; matem, yas.
bereft s.
bereft of -den yoksun kalmış: bereft of strength kuvvetten düşmüş.
beret i. bere.
berry i. etli ve zarlı kabuksuz meyve.
berserk s. çılgınca hareket eden.
berth i. 1. (taşıtlarda) yatak, ranza. 2. den. manevra alanı. 3. den.
beseech rıhtımda palamar yeri.
f. (be.sought/--ed) 4. gemici
yalvarmak, ranzası.
istirham 5. iş, görev. f., den.
etmek.
(gemiyi) rıhtıma yanaştırmak; (gemi) rıhtıma yanaşmak.
beseechingly z. yalvararak.
beset f. (be.set, --ting) 1. -e sıkıntı vermek. 2. -i kuşatmak, -in etrafını
besetting sarmak/çevirmek.
s. yakayı bırakmayan.
beside edat 1. yanına; yanında. 2. -in yanında, -e nazaran.
beside o.s. kendinden geçmiş, çılgın.
beside the mark konu dışı.
beside the question konu dışı.
besides edat 1. -den başka, -in dışında. 2. yanı sıra. z. ayrıca, üstelik.
besiege f. 1. -i kuşatma altında tutmak. 2. etrafını almak, başına
besmear üşüşmek.
f. bulaştırmak, kirletmek.
besotted s. 1. sarhoş. 2. aptal, sersem.
besought f., bak. beseech.
bespoke s., İng. 1. ısmarlama, ısmarlama yapılmış. 2. ısmarlama iş
best yapan.
f. hakkından gelmek, yenmek; baskın çıkmak, geçmek.
best s. (good ve well´in enüstünlük derecesi) en iyi, en hoş, en
best bet uygun. i. en iyisi.I´ll bet .../I´m willing to bet .../My bet is ....
en iyi yol/çare.
best man Bahse
sağdıç.girerim ki ....
best seller çoksatar.
bestial s. hayvan gibi, hayvana ait; vahşi; kaba.
bestially z. hayvanca, hayvana yakışır şekilde; vahşice, kabaca.
bestir f. (--red, --ring) harekete geçirmek, yerinden oynatmak.
bestow f. (on/upon) (-e) vermek, ihsan etmek.
bestow favors on -e ayrıcalık tanımak, -e iltifat etmek.
bestride f. (be.strode, be.strid.den/be.strid) 1. bacaklarını ayırarak
bet binmek. 2. her
f. (bet/--ted, iki tarafında/yakasında
--ting) 1. bahse girmek, bahis bulunmak/uzanmak:
tutuşmak. 2.
Istanbul
kuvvetle bestrides
sanmak: two continents. İstanbul iki kıta üzerinde
Bet your boots. k. dili Emin olun. I bet he´s there. Bence orada olması kesin. i.
kurulmuştur.
bahis; iddia.
betide f. 1. (birinin) başına gelmek: Woe betide them! Başlarına taş
betray yağsın! 2. -eetmek;
f. 1. ihanet alametele olmak:
vermek.It betides good. O 3.
2. göstermek. hayra alamet.
aldatmak.
betrayal i. hıyanet; ele verme.
betrayer i. hain, ihanet eden.
better s. (good ve well´in üstünlük derecesi) 1. daha iyi, daha güzel. 2.
better and better daha çok.daha
gittikçe z. daha
iyi. iyi bir şekilde. i. 1. daha iyisi. 2. üstünlük.
better half k. dili eş.
better half k. dili eş (kadın/erkek): Where´s your better half? Eşin nerede?
Better late than never. Hiç olmamaktansa varsın geç olsun.
between edat 1. arasında: between Kadıköy and Üsküdar Kadıköy ile
between you and me Üsküdar arasında. between the two of them ikisi arasında. 2.
laf/söz aramızda.
between you and me and the arasında, ilâ: between ten and twenty tons on ilâ yirmi ton.
söz aramızda.
gatepost
between you and me and the
k. dili söz aramızda.
lamppost
bevel i. pah, pahlanmış kenar. f. (--ed/--led, --ing/--ling) pahlamak.
beveled s. pahlanmış, şev.
beverage i. içecek, meşrubat.
bevy i. kalabalık bir grup: That bevy of beauties made the house ring
bewail with laughter.
f. 1. -e O güzeller
hayıflanmak. evi
2. (bir kahkahalarıyla
şeye) ağlamak. çınlattı.
beware f. sakınmak, çok dikkat etmek, gözünü açmak.
bewilder f. şaşırtmak, sersemletmek.
bewilderment i. şaşkınlık.
bewitch f. 1. büyü yapmak. 2. büyülemek, cezbetmek.
bewitching s. büyüleyici.
beyond z. ötede; öteye. edat 1. ötesinde; ötesi, -den öte; -den sonra:
beyond doubt Beyond
kuşkusuz,there there´s nothing but mountains. Oradan öte
şüphesiz.
dağdan başka şey yok. beyond six o´clock saat altıdan sonra. 2.
beyond measure son derece.
dışında: It´s beyond his capability. Onun kabiliyetinin dışında. 3.
beyond number sayısız,
-den sayılamaz.
başka: I can do nothing beyond that. Ondan başka bir şey
beyond price yapamam. i. ötesi; ötesindeki; ötesindekiler.
paha biçilmez.
beyond question 1. şüphe götürmez. 2. kuşkusuz, şüphesiz, tartışmasız.
beyond the veil öbür dünyada.
beyond/out of reach erişilmez, yetişilmez.
beyond/past redemption kurtarılamaz.
Bhutan i. Butan.
Bhutanese i. (çoğ. Bhu.tan.ese) Butanlı. s. 1. Butan, Butan´a özgü. 2.
bias Butanlı.
i. 1. verev. 2. eğilim. 3. önyargı. f. 1. (birini) (belirli bir şekilde)
biased etkilemek:
s. önyargılı.They tried to bias me against him. Beni onun
aleyhine çevirmeye çalıştılar. 2. (birinin) fikrini
bib i. mama önlüğü.
yönlendirmek/etkilemek: Don´t bias the witness! Sanığı
Bible i. Kitabı Mukaddes, Kutsal Kitap, Eski ve Yeni Ahit.
etkileme!
Biblical s. Kitabı Mukaddes´e ait.
biblical s., bak. Biblical.
Biblically z. Kitabı Mukaddes´le ilgili olarak.
biblically z., bak. Biblically.
bibliography i. bibliyografya, kaynakça.
bicarbonate i. bikarbonat.
bicarbonate of soda karbonat.
bicentenary i., s., bak. bicentennial.
bicentennial i. iki yüzüncü yıldönümü. s. iki yüzüncü yıldönümüne ait.
biceps i. (çoğ. bi.ceps) anat. pazı.
bicker f. atışmak, çekişmek, münakaşa etmek.
bicycle i. bisiklet. f. bisikletle gitmek, bisiklet kullanarak gitmek.
bicycle shed (kapalı) bisiklet park yeri.
bid f. (bid, --ding) 1. açık artırmada fiyat artırmak. 2. briç
bid deklarasyon yapmak. 3.--ding)
f. (bade/bid, --den/bid, önermek. i. 1. öneri. kumanda
1. emretmek, 2. girişim,etmek. 2.
teşebbüs.
demek, söylemek.
bid farewell veda etmek.
bid s.o. farewell birine veda etmek.
bide f. (--d/bode; --d) 1. dayanmak, yıkılmamak. 2. oturmak,
bide one´s time beklemek.
uygun zamanı beklemek.
bide one´s time bir şeyin zamanını beklemek; sabretmek.
biennial s. iki yılda bir olan.
bier i. ayaklı tabut altlığı; tabut taşımak için kullanılan tekerlekli
bifocal sedye.
s. bifokal, çift odaklı.
bifocals i., çoğ. bifokal gözlük.
big s. 1. büyük, iri, kocaman. 2. önemli, etkili.
big business dev şirketler.
big gun k. dili kodaman.
big shot k. dili kodaman.
big shot/wheel k. dili kodaman.
big wheel argo kodaman.
bigamist i., huk. resmen evliyken başka biriyle yasadışı olarak evlenen
bigamy kimse.
i., huk. resmen evliyken başka biriyle yasadışı olarak evlenme.
bighearted s. eli açık, cömert.
bigness i. büyüklük.
bigot i. bağnaz, mutaassıp; dar görüşlü kimse.
bigoted s. bağnaz, mutaassıp.
bigotry i. bağnazlık, taassup.
bigwig i., k. dili kodaman.
bike i., k. dili bisiklet.
bikini i. bikini.
bilateral s. iki taraflı, iki kenarlı.
bile i. 1. öd, safra. 2. huysuzluk, terslik, aksilik. 3. garaz, kin.
bilge i. 1. den. sintine, karina. 2. saçmalık.
Bilge can´t help but win. k. dili Bilge´nin kazanması kesin.
bilingual s. iki dilli.
bilious s. 1. safraya ait, öde ait. 2. aksi, ters, huysuz.
bilk f. dolandırmak, aldatmak, kandırmak.
bill i. 1. fatura, hesap. 2. kâğıt para. 3. kanun tasarısı. f. fatura
bill çıkarmak.
i. gaga.
bill of exchange poliçe; kambiyo senedi.
bill of exchange poliçe; kambiyo senedi.
bill of fare yemek listesi, menü.
bill of fare yemek listesi.
bill of health sağlık belgesi.
bill of lading konşimento; manifesto.
bill of lading konşimento.
bill of rights insan hakları beyannamesi.
bill of sale fatura.
billboard i. ilan tahtası.
billfold i. cüzdan.
billiard i. –– ball bilardo topu. –– hall bilardo salonu.
billiards i. bilardo.
billion i. 1. A.B.D. milyar, bilyon. 2. İng. trilyon.
billow i. (büyük) dalga. f. 1. dalgalanmak; dalgalandırmak. 2. (yelken)
billowy şişmek;
s. dalgalı. (yelkeni) şişirmek. 3. (duman) buram buram çıkmak;
çok (duman) çıkarmak.
billy i. 1. k. dili cop. 2. teke, erkek keçi.
billy goat teke, erkek keçi.
bimonthly s. 1. iki ayda bir olan. 2. ayda iki kez olan.
bin i. (kömür, tahıl v.b.´ni saklamak için) kap; sandık; yer: coal bin
binary kömürlük.
s. ikili, çift.wood bin odunluk.
bind f. (bound) 1. bağlamak; sarmak. 2 kenarını tutturmak. 3.
binder ciltlemek. 4. biçerbağlar.
i. 1. ciltçi. 2. (dar bir giysi)3.rahatsız
tutkal. etmek, fazla sıkmak.
bindery i. ciltevi.
binding s. 1. bağlayıcı. 2. zorlayıcı. i. 1. ciltleme; cilt. 2. kenar şeridi.
Bing cherry Napolyon kirazı, Napolyon.
binge i. 1. çok fazla içki içilen süre: He goes on a weekend binge
binoculars every now and
i. (iki gözle then. Arasıra
bakılabilen) dürbün.hafta sonu boyunca içki içmekten
başka bir şey yapmaz. 2. (bir şeyin) aşırı derecede yapıldığı
biochemistry i. biyokimya.
süre: Yesterday she went on a shopping binge. Dün kendini fena
biodegradable s. çevreye
halde zarar kaptırdı.
alışverişe vermeden toprakta çözünebilen.
biographer i. biyografi yazarı.
biographical sketch hayat hikâyesinin özeti.
biography i. yaşamöyküsü, biyografi.
biological s. biyolojik, yaşambilimsel, dirimbilimsel.
biological clock biyolojik saat.
biological warfare biyolojik savaş.
biologically z. biyolojik olarak, biyolojik açıdan.
biologist i. biyolog, yaşambilimci, dirimbilimci.
biology i. biyoloji, yaşambilim, dirimbilim.
biped i. iki ayaklı hayvan.
bipedal s. iki ayaklı.
birch i., bot. huş, Betula.
bird i. kuş.
bird cage kuş kafesi.
bird in the hand k. dili elde olan yararlı şey, elde olan fırsat.
bird of passage 1. göçmen kuş. 2. k. dili bir yerde ancak geçici bir süre için
bird of passage kalan kimse.kuş. 2. göçebe kimse.
1. göçmen
bird of prey yırtıcı kuş.
bird of prey yırtıcı kuş.
bird sanctuary kuş cenneti, kuşların avlanması yasak olan yer.
bird watcher kuş gözlemcisi.
birdcall i. kuş ötüşü.
birdhouse i. kuş evi.
birds of a feather k. dili huyları birbirine benzeyen kimseler.
birds of a feather kafadarlar.
bird's-eye s.
bird's-eye view kuşbakışı.
biro i., İng. tükenmez kalem, tükenmez.
birth i. 1. doğum, doğma, doğuş. 2. soy. 3. başlangıç, kaynak.
birth certificate nüfus kâğıdı.
birth control doğum kontrolü.
birth defect doğuştan olan özür.
birthday i. doğum günü, yaş günü.
birthmark i. doğum lekesi.
birthplace i. doğum yeri.
birthrate i. (nüfusa göre) doğum oranı.
biscuit i. 1. çörek. 2. İng. bisküvi.
bisexual s. 1. biseksüel, çift cinsiyetli, ikicinslikli, ikieşeyli. 2. biseksüel,
bishop her
i. 1. iki cinse karşı
piskopos. erotik istek
2. satranç fil. duyan.
bison i. (çoğ. bi.son) zool. bizon.
bit i. 1. delgi, matkap. 2. gem.
bit i. 1. parça, lokma, kırıntı. 2. bilg. bit.
bit f., bak. bite.
bit by bit azar azar, yavaş yavaş.
bitch i. 1. dişi köpek, kancık. 2. k. dili cadaloz kadın, şirret. f., k. dili
bite şikâyet etmek,1.
f. (bit, bit.ten) sızlanıp durmak,
ısırmak. dırdır
2. (balık) etmek.
oltaya vurmak. 3. (soğuk)
bite off more than one can yakmak. i. 1. ısırık, parça, lokma. 2. (içkide) sertlik. 3. (soğuk
k. dili başından büyük işlere/işe girişmek/kalkışmak.
chew veya rüzgâra özgü) sertlik. 4. (biberde) acılık.
bite one´s lip (öfkesini/üzüntüsünü belli etmemek için) dudağını ısırmak.
bite s.o.´s nose off birine ters cevap vermek.
bite the bullet k. dili (zor bir) karar almak.
biting s. 1. acı, keskin; ısırıcı (rüzgâr). 2. acı (söz).
bitten f., bak. bite.
bitter s. 1. acı, keskin; sert, şiddetli. 2. şekersiz, acı, bitter (çikolata).
bittersweet s. 1. hem acı hem tatlı. 2. iyi ve kötü.
bitumen i. bitüm; zift, katran.
bituminous s. bitümlü; ziftli, zift gibi.
bituminous coal madenkömürü.
bizarre s. garip, tuhaf, acayip, biçimsiz.
blab f. (--bed, --bing) gevezelik etmek; boşboğazlık etmek. i. geveze;
Black boşboğaz.
s., i. zenci.
black s. 1. siyah, kara. 2. zenci. 3. karanlık, kasvetli. 4. kirli. i. 1.
black and white siyah,
1. yazı.kara. 2. zenci.
2. siyah beyaz resim.
black belt judo siyah kuşak.
black book kara listedekilerin kayıtlı olduğu defter.
black box hav. kara kutu.
black coffee sütsüz kahve.
black cumin çöreotu.
black eye 1. siyah göz. 2. morarmış göz. 3. kara leke.
black horehound bot. karaısırgan, köpekotu.
black leopard siyah pars.
black list kara liste.
black magic (kötü bir amaç için yapılan) büyü.
black market karaborsa.
black mulberry karadut.
black out 1. karartmak. 2. gözü kararmak; kısa bir süre için şuurunu
black pepper kaybetmek.
karabiber.
black pepper karabiber.
black plague kara veba.
black sheep ailenin yüzkarası.
black tie 1. siyah papyon kravat. 2. smokin.
black-and-blue s. çürük, morarmış.
black-and-white s. siyah beyaz: black-and-white television siyah beyaz
blackball televizyon.
f. karşı oy kullanmak.
blackberry i. böğürtlen.
blackbird i. karatavuk.
blackboard i. kara tahta.
blacken f. 1. karartmak, karalamak. 2. lekelemek, iftira etmek.
black-eyed pea, cowpea i. börülce.
blackguard i. alçak kimse. s. alçak, edepsiz, rezil. f. sövüp saymak,
blackhead küfretmek.
i. başı siyah olan sivilce.
blackjack i. cop.
blackleg i., İng., k. dili grev kırıcı.
blacklist i. kara liste. f. -i kara listeye almak.
blackmail i. şantaj. f. şantaj yapmak.
blackmailer i. şantajcı.
blackness i. siyahlık, karalık.
blackout i. 1. karartma. 2. göz kararması; kısa süren şuur kaybı.
blacksmith i. 1. demirci. 2. nalbant.
blacktop i. asfalt. f. (--ped, --ping) asfaltlamak.
bladder i., anat. sidik torbası, mesane.
blade i. 1. (bıçak) ağzı. 2. kılıç. 3. ince uzun yaprak. 4. (kürekte) pala.
blah i., k. dili saçma. s. can sıkıcı, bezdirici.
blame i. bir suç veya başarısızlığın sorumluluğu, suç, kabahat, töhmet.
blameless f.
s. suçu (birinin)
suçsuz, masum.üstüne atmak.
blameworthy s. 1. ayıplanacak. 2. kabahatli.
blanch f. 1. benzi atmak. 2. (kabuğunu soymak için) (bademi) biraz
blancmange haşlamak.
i. paluze, sütlü pelte.
bland s. 1. tadı bebek maması gibi ve hazmı kolay olan (yemek). 2.
blandishment kimsenin
i. kandırmak dikine
içingitmeyen.
söylenen veya edilen iltifat.
blank s. 1. boş, yazısız, açık, beyaz. 2. anlamsız. i. 1. yazısız kâğıt. 2.
blank cartridge piyangoda boş numara. 3. kurusıkı fişek.
kurusıkı fişek.
blank check açık çek.
blank endorsement açık ciro.
blank verse kafiyesiz on heceli nazım şekli.
blankbook i. not defteri.
blanket i. battaniye. f. sarıp sarmalamak.
blankly z. boş boş, boş gözlerle: look blankly at -e anlamamış gibi
blare bakmak,
i. 1. boru -e boş2.boş
sesi. bakmak. benzer ses; yüksek ses. f. 1. boru
borununkine
blasé gibi
s. usanmış, bezgin. herkese ilan etmek, söylemek.
ses çıkarmak. 2.
blaspheme f. Allah hakkında kötü konuşmak, küfretmek.
blasphemy i. Allah hakkında kötü konuşma, küfür.
blast i. 1. patlama, infilak. 2. k. dili çok eğlendirici bir şey. f. 1. tahrip
blast furnace etmek,
maden yıkmak, yakmak. 2. (soğuk/sıcak) (bitkiyi) kavurmak.
eritme ocağı.
blast off (roket) uzaya fırlatılmak.
Blast! ünlem, İng. Allah kahretsin!
blasted s. 1. harap. 2. k. dili Allahın belası, kör olası.
blasting cap dinamit tapası.
blatant s. 1. apaçık, yüzünden akan. 2. gürültü yapan.
blaze i. 1. alevler: the blaze of the fire yangının alevleri. 2. yangın;
blaze a trail yanan
1. (yolşey. 3. parlaklık.
olmayan 4. öfkeli
bir yerde) parlama.
yol yapmak. 2.5. atınaçmak.
çığır alnındaki beyaz
leke. f. 1. alev alev yanmak. 2. parlamak. 3. öfkeyle parlamak.
blaze a trail 1. çığır açmak. 2. ağaçların gövdelerinde çentikler açarak yeni
blaze away at bir yolun
1. -i ateşegeçiş yerini
tutmak, -eişaretlemek.
ateş etmek. 2. -i hararetle yapmak.
blaze up birden parlamak.
blazer i. spor ceket, blazer.
blazon f. 1. (göze çarpan bir şekilde) ilan etmek. 2. sergilemek, teşhir
bleach etmek. 3. (göze ağartmak.
f. beyazlatmak, çarpan bir i.şeyle)
çamaşırdonatmak/kaplamak.
suyu. i. arma,
ongun.
bleachers i. bir tür açık tribün.
bleak s. 1. soğuk ve kasvetli (hava). 2. rüzgârdan korunmasız, rüzgâra
blear açık. 3. bleary.
s., bak. kötü, iç açıcı olmayan.
bleary s. sulanmış/çok çapaklanmış/kızarmış (göz).
bleary-eyed s. gözleri sulanmış/çok çapaklanmış/kızarmış.
bleat f. 1. melemek. 2. mızırdanmak, sızlanmak. i. 1. meleme. 2.
bled mızırdanma,
f., bak. bleed.sızlanma.
bleed f. (bled) 1. kanamak. 2. k. dili acımak, kan ağlamak: My heart
bleeding bleeds for the victims
s. 1. kanayan. of dili
2. İng., k. the kör
drought.
olası. Kıtlık kurbanları için içim
kan ağlıyor. 3. k. dili kanını emmek, insafsızca sömürmek, iliğini
bleep i. çok tiz ve anlık elektronik ses, bip. f. bip sesi çıkarmak.
kemirmek: The bank´s high interest rates are bleeding the
blemish i. leke, kusur,
farmers in thishata.
area. Bankanın yüksek faiz oranları bu yöredeki
blend çiftçilerin iliğiniharmanlamak.
f. karıştırmak, kemiriyor. 4. hacamat
i. harman, etmek/yapmak.
karışım.
blend in 1. ile uyumlu olmak, uymak. 2. yavaşça katmak.
blender i. blender, karıştırıcı.
bless f. (--ed/blest) kutsamak, takdis etmek.
bless s.o. out k. dili birini haşlamak/azarlamak.
Bless you! Çok yaşa! be blessed with (Allah) (birine) belirli bir nimeti
blessed bağışlamak:
s. 1. kutsanmış. You´re blessed
2. kutsal. 3. with these
Allahın children.
...: every Allah day
blessed sanaher
bu
çocukları
Allahın günü.ihsan etmiş.
blessing i. 1. kutsama, takdis. 2. hayırdua. 3. nimet.
blessing out k. dili haşlama, azarlama.
blest f., bak. bless.
blether f., İng. saçmalamak. i. saçma.
blew f., bak. blow.
blight i. 1. küf, mantar. 2. afet. f. soldurmak, kavurmak, mahvetmek;
blind kurutmak.
s. 1. kör, âmâ. 2. çıkmaz (sokak). f. 1. kör etmek. 2. gözünü
blind alley almak,
1. çıkmazkamaştırmak. i. 1. çoğ.
sokak. 2. çıkmaz, jaluzi. 2. İng. stor. 3. avcıların
açmaz.
avlarından gizlendiği yer.
blind as a bat k. dili kör gibi.
blind date önceden tanışılmayan biriyle eğlence yeri, lokanta v.b.´ne
blind in one eye gitme.
bir gözü kör.
blind spot 1. anat. (retinada) kör nokta. 2. kendi önyargısının insanı
blinder anlamaktan
i. at gözlüğü.engellediği konu.
blindfold f. gözlerini bağlamak. i. gözbağı.
blindfolded s. gözü bağlı.
blindly z. kör gibi.
blindness i. körlük.
blink f. göz kırpmak. i. göz kırpma.
blinker i. 1. oto. sinyal lambası. 2. den. çakar. 3. (devamlı) yanıp sönen
bliss sinyal lambası.
i. eksiksiz 4. İng. atbüyük
bir mutluluk, gözlüğü.
mutluluk.
blissful s. çok mutlu.
blister i. kabarcık, fiske. f. kabarmak, su toplamak; kabartmak.
blithe s. neşeli, şen; gamsız, tasasız.
blithely z. neşeli/şen/tasasız bir şekilde, pürneşe.
blitz i. yıldırım saldırı.
blitzkrieg i., bak. blitz.
blizzard i. tipi.
bloat f. şişirmek, kabartmak.
bloated s. şişmiş, şiş (karın,leş).
blob i. 1. kıvamı koyu iri bir damla: a blob of paint bir boya damlası.
bloc two blobs
i., pol. of mustard iki sıkım hardal. 2. k. dili yağ tulumu,
blok.
şişko.
block i. 1. blok, büyük parça. 2. blok, parsel. 3. İng. büyük bina: block
block and tackle of flats apartman. office block (büroların bulunduğu) iş hanı. f.
palanga.
tıkamak, kesmek, kapamak; bloke etmek.
block letter kitap yazısıyla yazılan büyük harf.
block print (kumaşı/kitabı) kalıpla basmak.
block up 1. tıkamak. 2. (deliği/boşluğu) doldurarak kapamak.
blockade i. abluka. f. abluka etmek, ablukaya almak.
blockage i. tıkama; tıkanma; blokaj.
blockhead i., k. dili mankafa, dangalak.
bloke i., İng., k. dili adam, arkadaş.
blond s. 1. sarışın (erkek). 2. sarı (saç).
blonde s., i. sarışın (kadın).
blood i. 1. kan. 2. soy.
blood bank kan bankası.
blood bank kan bankası.
blood bath katliam.
blood count kan sayımı.
blood feud kan davası.
blood feud kan davası.
blood group kan grubu.
blood money 1. kiralık katillere verilen para. 2. diyet.
blood poisoning kan zehirlenmesi.
blood pressure tansiyon.
blood pressure tansiyon, kan basıncı.
blood sugar kan şekeri.
blood test kan tahlili.
blood transfusion kan nakli.
blood transfusion kan nakli.
blood type kan grubu.
blood vessel anat. kan damarı.
bloodcurdling s. tüyler ürpertici.
bloodshed i. kan dökme.
bloodshot s. kan çanağına dönmüş (göz).
bloodthirsty s. kana susamış, canavar ruhlu, hunhar.
bloody s. 1. kanlı; kan gibi. 2. kana susamış, gaddar, zalim. 3. İng., k.
bloody-minded dili kör olası.
s., İng., k. dili4. İng., aksi.
inatçı, k. dili bayağı, adamakıllı.
bloom i. 1. tazelik, gençlik. 2. meyve üzerindeki buğu. 3. (açılmış)
blooming çiçek.
s. f. çiçek
1. çiçek açmak.
açmış. 2. argo kör olası: That blooming telephone! O
blossom kör olası telefon!
i. çiçek; bahar. f. 1. çiçek vermek; bahar açmak. 2. gelişmek;
blot canlanmak.
i. 1. leke; mürekkep lekesi. 2. ayıp, kusur. f. (--ted, --ting) 1.
blot out lekelemek.
1. bozmak.2. 2.kurutma
ortadan kâğıdı
silmek,ile kurutmak.
yok etmek.
blotch i. 1. leke. 2. kabartı, fiske. f. lekelemek; lekelenmek.
blotter i., bak. blotting paper.
blotting paper kurutma kâğıdı, papyebuvar.
blotting paper kurutma kâğıdı.
blouse i. bluz, gömlek.
blow i. darbe, vuruş.
blow f. (blew, --n) 1. esmek. 2. üflemek. 3. uçurmak; uçmak: The
blow a fuse wind has blown
1. sigortayı off the2.chimney
attırmak. cowl.atmak,
k. dili tepesi Rüzgâröfkelenmek.
bacanın külahını
uçurdu. 4. solumak. 5. k. dili (parayı) savurmak; (paranın
blow great guns k. dili (rüzgâr) çok sert esmek.
hepsini) harcamak. 6. k. dili (fırsatı) kaçırmak.
blow hot and cold k. dili kararsız olmak, duraksamak.
blow in k. dili ansızın gelmek, düşmek.
blow one´s brains out k. dili 1. başına kurşun sıkmak. 2. başına kurşun sıkarak intihar
blow one´s cool etmek.
k. dili tepesi atmak, kızmak.
blow one´s nose sümkürmek.
blow one´s own horn k. dili kendi reklamını yapmak.
blow one´s own horn böbürlenmek.
blow one´s own trumpet k. dili kendi borusunu çalmak, kendi reklamını yapmak,
blow one´s top övünmek.
k. dili tepesi atmak, çok kızmak.
blow one´s top/stack k. dili tepesi atmak, parlamak.
blow out 1. üfleyip söndürmek. 2. (lastik) patlamak.
blow over 1. (fırtına) dinmek. 2. unutulmak, geçmek.
blow s.o. away k. dili 1. birini çok şaşırtmak. 2. ateş ederek birini öldürmek,
blow s.o.´s cover birini
k. dili vurmak.
birinin gerçekte kim olduğunu göstermek.
blow s.o.´s mind k. dili 1. birini çok heyecanlandırmak. 2. birini çok şaşırtmak. 3.
blow s.o.´s mind birine
k. dili çok
birinikeyif vermek.
hayrete düşürmek/şaşkına çevirmek, birinin aklını
blow s.t./s.o. to smithereens başından almak.
bir şeyi/birini paramparça etmek.
blow the lid off k. dili açığa vurmak.
blow up 1. şişirmek. 2. havaya uçurmak. 3. patlatmak; patlamak. 4.
blow-by-blow büyütmek,
s. ayrıntılı. agrandisman yapmak. 5. k. dili patlamak, tepesi
atmak, küplere binmek.
blow-dry f. (blow-dried) kurutma makinesiyle kurutmak.
blowjob i., kaba penisi ağızla uyarma, supet, süpet.
blowout i. 1. lastik patlaması. 2. k. dili büyük parti; şatafatlı davet.
blowtorch i. pürmüz lambası, pürmüz.
blowup i. 1. patlama. 2. kavga.
blubber i. 1. balina yağı. 2. k. dili (insan vücudundaki) yağlar.
blubber f. hüngür hüngür ağlamak, hüngürdemek.
bludgeon i. kısa ve kalın sopa; cop. f. ağır bir cisimle vurmak.
bludgeon s.o. into doing s.t. birini bir şey yapmaya zorlamak.
blue s. 1. mavi, mavi renkli. 2. k. dili efkârlı. i. mavi, mavi renk. f.
blue blood çivitlemek.
aristokrat, soylu kimse.
blue blood aristokrat, asilzade.
blue cheese bir çeşit küflü peynir.
blue jeans blucin.
blue ribbon herhangi bir alanda en büyük ödül.
blue vitriol göztaşı.
bluebell i., bot. çançiçeği, Campanula.
blueberry i. çayüzümü.
bluecollar s. işçi sınıfına ait.
blueprint i. 1. mavi kopya. 2. proje, plan. f. 1. mavi kopya çıkarmak. 2.
bluff tasarlamak.
s. tok sözlü. i. sarp ve yüksek kıyı/kaya.
bluff f. blöf yapmak, kurusıkı atmak. i. blöf, kurusıkı.
bluing i. çivit.
bluish s. mavimsi, mavimtırak.
blunder i. gaf, pot. f. gaf yapmak, pot kırmak.
blunt f. 1. körletmek. 2. azaltmak.
blunt s. 1. kör, keskin olmayan. 2. sözünü sakınmayan.
blur f. (--red, --ring) bulanıklaştırmak; bulanıklaşmak. i. belirsiz bir
blurry şekil.
s. bulanık.
blurt f. out ağzından kaçırmak.
blush f. yüzü kızarmak. i. kızartı, kızarıklık.
bluster f. 1. fart furt etmek. 2. (rüzgâr) şiddetle esmek. i. 1. fart furt,
boar böbürlenme. 2. (şiddetli rüzgârın çıkardığı) uğultu.
i., zool. yabandomuzu.
board i. 1. kereste, tahta. 2. satranç v.b. oyun tahtası. 3. yönetim
board of directors kurulu.
yönetim 4.kurulu.
den. borda. f. 1. (vapura/trene/otobüse/uçağa)
binmek. 2. pansiyoner olmak. 3. den. borda etmek.
board of managers yönetim kurulu.
board up üstüne tahta çakarak kapamak.
boarder i. 1. pansiyoner. 2. yatılı öğrenci.
boarding house pansiyon.
boarding school yatılı okul.
boarding school yatılı okul.
boardwalk i. (kum, bataklık v.b. üzerindeki) tahta yaya kaldırımı.
boast f. 1. övünmek. 2. -e sahip olmaktan gurur duymak: This hotel
boastful boasts two swimming pools and a sauna. Bu otel iki yüzme
s. övüngen.
havuzu ve bir saunasıyla iftihar ediyor. i. övünme, kurumlanma.
boat i. (gemi, vapur, sandal, yat gibi) tekne: What time does the boat
boathouse leave? Vapur kaçta kalkıyor? I´ve got a new boat. Yeni bir
i. kayıkhane.
sandalım var. How many masts did that boat have? O teknenin
bob i. 1. çekülün ucundaki ağırlık. 2. olta mantarı. 3. çabuk eğip
kaç direği vardı?
bob kaldırma
f. veya eğilip
(--bed, --bing) kalkma
1. çabuk hareketi.
eğip 4. alagarson
kaldırmak; saç.kalkmak.
çabuk eğilip
bob 2. sık sık sallanmak; sık sık
i. (çoğ. bob) İng., k. dili şilin.alçalıp yükselmek. 3. (saçı)
alagarson kestirmek/kesmek.
bobbin i. 1. makara, bobin. 2. ufak iğ.
bobby i., İng., k. dili polis.
bobby pin madeni saç tokası.
bobsled i. 1. yarışta kullanılan kızak. 2. arka arkaya bağlı çifte kızak.
bode f. -e işaret etmek, -e delalet etmek.
bode f., bak. bide.
bode ill kötüye işaret/delalet etmek.
bode well iyiye işaret/delalet etmek.
bodice i. korsaj, kadın yeleği.
bodily s. bedensel. z. bütünüyle, tümüyle, tamamen.
body i. 1. beden, vücut, gövde. 2. ceset. 3. karoser. 4. miktar: a body
body bag of information
ceset taşımayabir özgümiktar bilgi. 5.
fermuarlı kütle,
torba, kitle:torbası.
ceset A lake is a body of
water. Göl bir su kütlesidir. 6. topluluk, grup.
body building vücut geliştirme.
body count ask. ölü sayısı.
bodyguard i. koruma görevlisi, koruma.
bog i. 1. bataklık. 2. İng., kaba kenef, hela, tuvalet, yüznumara. f. (--
boggle ged, --ging)
f. at/over -e takılıp tereddüde düşmek.
boggle the mind insanı hayrete düşürmek.
bogus s. sahte, düzme, yapma.
boil f. kaynamak; haşlanmak; kaynatmak; haşlamak.
boil i. çıban.
boil away kaynayarak buharlaşıp yok olmak.
boil down 1. kaynayarak suyunu çekmek, özü kalana kadar kaynamak. 2.
boil over kısaltmak, kısmak.
1. (kaynarken) taşmak. 2. k. dili tepesi atmak, köpürmek.
boiler i. kazan, buhar kazanı.
boiler suit İng. tulum (giysi).
boiling point kaynama noktası.
boisterous s. 1. gürültülü. 2. şiddetli; fırtınalı.
bold s. 1. cesur, gözüpek; atılgan, cüretli. 2. matb., bilg. siyah (harf).
boldface i., matb., bilg. siyah harfler.
boldfaced s., matb., bilg. siyah (harf).
boldly z. cesaretle.
boldness i. cesaret, yüreklilik.
Bolivia i. Bolivya.
Bolivian i. Bolivyalı. s. 1. Bolivya, Bolivya´ya özgü. 2. Bolivyalı.
boloney i., bak. baloney.
bolshy s., İng., k. dili asi, serkeş; kurallara karşı gelen.
bolster i. uzun yastık; yastık, minder. f. (up) 1. yastıkla beslemek. 2.
bolt desteklemek,
i. 1. sürgü, kolgüçlendirmek.
demiri. 2. kilit dili. 3. cıvata. 4. fırlama, kaçış. f. 1.
bolt of lightning sürgülemek.
yıldırım. 2. fırlamak; fırlayıp kaçmak: When the pickpocket
saw the policeman he bolted into the crowd. Yankesici polisi
bolt upright dimdik.
görünce yıldırım gibi fırlayıp kalabalığa karıştı. 3. çiğnemeden
bomb i. bomba. f. bombalamak.
yutmak.
bombard f. 1. topa tutmak, bombardıman etmek; bombalamak. 2. üzerine
bombardier varmak, sıkıştırmak. uçağında görevli) bombacı.
i., ask. (bombardıman
bombardment i. bombardıman, topa tutma.
bombastic s. tumturaklı.
bomber i. 1. bombardıman uçağı. 2. (bir yere) bomba atan/yerleştiren
bombshell kimse,
i., k. dilibombacı.
bomba etkisi yapan, bomba: blonde bombshell sarışın
bon voyage bomba.
iyi yolculuklar, yolunuz açık olsun.
bona fide gerçek, hakiki.
bonanza i. beklenmedik kazanç.
bond i. 1. bağ. 2. ilişki. 3. bono, senet, tahvil. 4. kefalet. f. kefil olmak.
bond paper iyi cins yazı kâğıdı.
bondage i. kölelik.
bonded warehouse gümrük antreposu.
bondholder i. tahvil sahibi.
bondsman çoğ. bonds.men (bandz´mîn) i. 1. kefil. 2. köle.
bone i. 1. kemik. 2. kılçık. 3. balina (çubuk).
bone f. 1. kemiklerini/kılçıklarını ayıklamak. 2. k. dili çok çalışmak,
bone china hafızlamak,
içine kemik kuşlamak.
külü katılarak yapılan porselen tabak.
bone for an exam sınava hazırlanmak.
bone meal kemik tozu.
bone of contention anlaşmazlık sebebi.
bone up on a subject kısa zamanda bir konuyu çalışıp öğrenmek.
bone-dry s. kupkuru.
bonehead i., argo aptal, mankafa.
boneless s. 1. kemiksiz. 2. kılçıksız.
boner i., argo büyük gaf/pot.
bonesetter i. çıkıkçı, kırıkçı.
bonfire i. şenlik ateşi, açık havada yakılan ateş.
bonito i., zool. palamut.
bonk f. 1. k. dili vurmak. 2. İng., argo -i sikmek; sevişmek, aşk
bonkers yapmak.
s., İng., k.i.dili
1. k. dili vuruş,
kafadan darbe.
kontak, 2. İng., argo sikme; sevişme.
çatlak.
bonnet i. 1. bağcıklı bone. 2. İng., oto. kaput, kaporta.
bonny s., İng. leh. 1. göze hoş görünen, güzel, zarif, hoş. 2. sıhhatli,
bonus gürbüz.
i. ikramiye, prim.
bony s. 1. sıska; bir deri bir kemik. 2. kemikli. 3. kılçıklı. 4. kemiksi.
boo f. yuhalamak.
boob i., argo 1. aptal, budala, salak. 2. İng. aptalca hata; falso. f.,
boob tube İng.,
argoargo aptalca hata yapmak; falso yapmak.
televizyon.
boo-boo i., k. dili aptalca hata; falso. f., k. dili aptalca hata yapmak; falso
boobs yapmak.
i., çoğ., argo ayvalar, farlar, ikizler, ampuller, memeler.
booby i. ahmak.
booby prize en kötü oyuncuya verilen ödül.
booby trap bubi tuzağı.
book i. kitap; cilt. f. 1. (polis) (sanığı/cezaya çarptırılan birini) kayda
book club geçirmek.
kitap kulübü.2. İng. (yer) ayırtmak; rezervasyon yaptırmak.
book in İng., bak. check in.
book of matches kibrit paketi.
book of music nota kitabı.
book review kitap eleştirisi.
book s.o. into a hotel biri için otelde rezervasyon yapmak.
book s.t. to s.o.´s account İng. bir şeyi birinin hesabına yazmak.
book value defter değeri, maliyet.
bookbinder i. ciltçi.
bookcase i. kitaplık, kitap konulan raflı mobilya.
booked s. 1. rezerve edilmiş, ayrılmış. 2. defterde kayıtlı.
bookie i., k. dili ganyan bayii; bahisleri kabul eden bayi.
booking i., İng. 1. rezervasyon yapma. 2. rezervasyon. 3. (birinin
booking clerk hesabına)
İng. biletçi.yazma.
booking office İng. bilet gişesi.
bookkeeper i., muh. defter tutan kimse.
bookkeeping i., muh. defter tutma.
booklet i. broşür, kitapçık.
bookmaker i. ganyan bayii; bahisleri kabul eden bayi.
bookmark i. sayfa işareti; kitapta son okunan sayfayı bulmak için araya
bookseller konulan
i. kitapçı.karton, kurdele v.b.
bookshelf i. kitap rafı.
bookshop i., İng. kitabevi.
bookstall i., İng. gazete kulübesi.
bookstore i. kitabevi.
boom f. 1. gümbürdemek, gürlemek. 2. (bir yerin ticaret, nüfus v.b.)
boon hızla yükselmek,
i. nimet, patlamak (olumlu bir şekilde); (ticaret) hızla
lütuf, iyilik.
artmak, patlama içinde olmak. i. 1. gümbürtü. 2. Bom!
boon companion yakın arkadaş.
(gümbürtü sesi). 3. (bir yerin ticaret, nüfus v.b.´nde) (olumlu
boondock i.
bir) patlama, hızlı artış.
boonies i.
boor i. 1. kaba ve görgüsüz kimse. 2. köylü.
boorish s. kaba.
boorishly z. kaba bir şekilde.
boorishness i. kabalık.
boost f. 1. itelemek. 2. lehinde konuşarak yardımcı olmak. 3. (fiyat)
booster artırmak. i. 1. destek,
i. 1. propagandacı. yardım. 2.
2. (rokette) ekartma,
motor.artış.
boot i. çizme; bot.
boot f. 1. çizme giydirmek. 2. çizme şeklindeki aletle işkence
boot yapmak.
f. 3. argo tekmelemek. 4. bilgisayarın belleğine komutlar
okutarak sistemi çalıştırmak. 5. futbol tekme atmak. 6. argo -i
booth i. 1. (fuarda/sergide) stand. 2. çardak.
işten çıkarmak, -i sepetlemek, -in kıçına tekmeyi atmak, -i
bootlegger i. içki kaçakçısı.
kovmak.
bootlick f. dalkavukluk etmek, çanak yalamak, yaltaklanmak.
bootlicker i. dalkavuk, çanak yalayıcı, yaltak, yaltakçı.
booty i. ganimet, yağma, çapul.
booze i., k. dili içki, alkollü içecek. f., k. dili kafa/kafayı çekmek.
bop f. (--ped, --ping) vurmak. i. vuruş, darbe.
borax i., kim. boraks.
border i. 1. kenar; sınır, hudut. 2. kenar süsü. f. sınırlamak.
border on 1. sınır komşusu olmak. 2. eğiliminde olmak.
borderline i. sınır, hudut. s.
borderline case her iki kategoriye de girebilecek bir durum: Hasan´s a
bore borderline case; we
f. delmek, oymak. i. could asçap.
kalibre, easily fail him as we could pass
him. Hasan tam sınırda; sınıfta da bırakabiliriz, geçirebiliriz de.
bore f. canını sıkmak, başını ağrıtmak. i. can sıkıcı kimse.
bore f., bak. bear 2.
bore a hole in 1. -de delik açmak. 2. (bir fikri) azıcık çürütmek.
bore s.o. to death/tears birinin canını çok sıkmak.
boredom i. can sıkıntısı.
boring s. can sıkıcı.
born s. 1. doğmuş. 2. doğuştan: a born preacher doğuştan vaiz.
born to the purple asil bir aileden gelen.
borne ,f., bak. bear 2.
boron i., kim. bor.
borough i. kasaba, kaza, ilçe.
borrow f. 1. ödünç almak, borç almak. 2. mat. (çıkarma işleminde)
borrow trouble ödünç almak. tasasını çekmek.
k. dili önceden
borrower i. ödünç alan.
borrowing i. yabancı bir dilden alınan sözcük/kelime, yabancı
borstal sözcük/kelime.
i., İng. ıslahevi, ıslahhane.
Bosnia i. Bosna.
Bosnia and Herzegovina bak. Bosnia-Herzegovina.
Bosnia-Herzegovina i. Bosna-Hersek.
Bosnian i. 1. Boşnak; Bosnalı. 2. Boşnakça. s. 1. Boşnak; Bosna, Bosna
bosom ´ya özgü.sine,
i. göğüs, 2. Boşnak; Bosnalı.s.3.
bağır, koyun. Boşnakça.
samimi.
bosom friend samimi dost, can yoldaşı.
Bosphorus i., bak. Bosporus.
Bosporus i. Boğaziçi, Boğaz.
boss i. patron; şef. f. yönetmek.
boss s.o. around birine karşı amirane davranmak, birine emir yağdırmak.
bossy s. 1. başkalarına hükmetmeyi seven. 2. amirane, patronvari.
botanical s. botanik, bitkibilimsel; bitkisel.
botanical garden botanik bahçesi.
botanist i. botanist, bitkibilimci, botanikçi.
botany i. botanik, bitkibilim.
botch f. (bir işi) berbat/rezil etmek. i.
both zam. her ikisi; ikisi de: both of them her ikisi. both of us her
both as ... and as ... ikimiz.
hem ...´´Did
hem the packages
... olarak: come?´´
I respect her ´´Yes,
both as both came.´´
a teacher and as a
Both your lives are in the ´´Paketler
person. Hemgeldi mi?´´
hoca, hem´´insan
Evet, olarak
her ikisi
onadesaygı
geldi.´´ Ayşe is both
duyuyorum.
Her ikinizin de hayatı tartışılıyor.
scales. beautiful and intelligent. Ayşe hem güzel, hem de zeki. both he
bother i.
andsıkıntı,
I hemzahmet.
o, hem f.ben.
canını sıkmak, rahatsız etmek.
bothersome s. sıkıcı, rahatsız edici.
Botswana i. Botsvana.
Botswanan i. Botsvanalı. s. 1. Botsvana, Botsvana´ya özgü. 2. Botsvanalı.
bottle i. 1. şişe. 2. biberon. f. şişelemek.
bottle opener şişe açacağı.
bottleneck i. 1. dar geçit, dar boğaz. 2. engel.
bottom i. 1. dip, alt. 2. esas, kaynak, temel. 3. vadi. 4. karina, tekne.
bottom dollar son kuruş.
bottom land ovalık arazi.
bottomless s. 1. dipsiz; çok derin. 2. sonsuz, sınırsız.
Bottoms up! k. dili Fondip!
bough i. (ağaçta) büyük dal.
bought f., bak. buy.
boulder i. iri kaya parçası.
boulevard i. bulvar, cadde.
bounce f. 1. sıçramak, sekmek; zıplatmak, sektirmek. 2. k. dili (çek)
bound karşılıksız
i. sıçrayış, çıkmak.
zıplama;i.geri
1. sıçrayış,
tepme. zıplayış.
f. sekmek,2. sıçramak,
canlılık. zıplamak,
bound fırlamak.
f. 1. sınırlamak. 2. kuşatmak.
bound s. 1. bağlı, kayıtlı. 2. ciltli, ciltlenmiş. 3. for -e giden.
bound f., bak. bind.
boundary i. sınır, hudut.
boundless s. sınırsız, sonsuz.
bounds i. sınır, sınırlar.
bounteous s. 1. eli açık, cömert. 2. bol, çok.
bounteously z. cömertçe.
bounteousness i. 1. cömertlik. 2. bolluk.
bountiful s. 1. cömert, eli açık. 2. bol, çok.
bounty i. 1. cömertlik, eli açıklık. 2. prim. 3. (zararlı bir hayvanın yok
bouquet edilmesi
i. 1. buket, veya bir suçlunun
demet. yakalanması
2. bir şaraba özgü koku.için devletçe verilen)
para.
bourgeois i., s. burjuva, kentsoylu.
bout i. 1. nöbet; hastalık: He´s just recovered from a bout of
boutique pneumonia.
i. butik. Zatürreeden yeni kalktı. 2. kısa süren hummalı
faaliyet. 3. boks, güreş, eskrim maç.
bovine s. sığır cinsinden.
bow i., den. baş, pruva.
bow i. baş eğerek selamlama, reverans yapma. f. baş eğerek
bow selamlamak,
i. 1. (ok atmak reverans yapmak.
için) yay. 2. (yaylı çalgı için) yay. 3. fiyonk.
bow and scrape aşırı saygı gösterisinde bulunmak, el pençe divan durmak.
bow out 1. of -den çekilmek. 2. emekliye ayrılmak.
bow tie papyon, papyon kravat.
bowel i., anat. bağırsak.
bowels i. 1. anat. bağırsaklar. 2. iç kısımlar; derinlikler: the bowels of
bower the earth yeryüzünün
i. kameriye, çardak. derinlikleri.
bowl i. kâse, tas.
bowl f. 1. bowling oynamak. 2. kriket top atmak.
bowl along süratle gitmek.
bowl s.o. over 1. birini şaşırtmak, birini şaşkına çevirmek. 2. birini yere
bowlegged yıkmak,
s. çarpık birini yere devirmek.
bacaklı.
bowline i. 1. barço bağı. 2. den. borina.
bowling i. bowling, ağır bir topla oynanan bir oyun.
bowshot i. ok menzili.
bowstring i. kiriş. f. iple boğmak.
box i. 1. kutu, sandık. 2. loca. f. kutulamak, kutuya koymak.
box f. boks yapmak. box s.o. on the ear birinin kulağına tokat
box number atmak.
posta kutusu numarası.
box office (tiyatroda/sinemada/stadyumda) bilet gişesi.
boxcar i., d.y. kapalı yük vagonu.
boxer i. boksör, yumrukoyuncusu.
boxing i. boks, yumrukoyunu.
Boxing Day İng. yirmi altı Aralık.
boxing glove boks eldiveni.
boxing match boks maçı.
boxwood i. şimşir.
boy i. 1. erkek çocuk, oğlan; delikanlı. 2. genç uşak.
boy friend erkek arkadaş.
boy scout erkek izci.
boy scout erkek izci.
boycott f. boykot yapmak; boykot etmek. i. boykot.
boyhood i. (erkek için) çocukluk, çocukluk dönemi.
boyish s. oğlan gibi.
bra i. sütyen.
brace i. 1. bağ, kuşak. 2. matkap kolu. 3. dişçi. tel. f. 1.
bracelet sağlamlaştırmak,
i. bilezik. desteklemek. 2. birbirine tutturmak,
raptetmek.
braces i., çoğ., İng. pantolon askısı.
bracing i. destek, dayanak. s. zinde yapan: bracing mountain air insanı
bracket zindeleştiren
i. dağ havası.
1. dirsek, destek, kenet. 2. köşeli parantez, köşeli ayraç. 3.
brackish İng. parantez, ayraç.
s. hafif tuzlu, acı (su).
brag f. (--ged, --ging) övünmek.
brag about/of -den övünerek bahsetmek.
braggart i. övüngen kimse, yüksekten atan kimse.
braid f. örmek. i. 1. saç örgüsü. 2. ask. (üniformaya takılan) kordon. 3.
braided örülmüş
s. örülmüş, şey, örgü.
örgülü.
brain i. beyin. f. kafasına ağır bir darbe indirmek.
brain trust bir grup danışman.
brain wave k. dili aniden gelen parlak fikir.
brainchild i., k. dili birinin kafasından çıkan düşünce.
brainless s. beyinsiz, kuş beyinli, kafasız, akılsız.
brains i. akıl, zekâ.
brainstorm i., k. dili aniden gelen parlak fikir.
brainwash f. beynini yıkamak.
brainy s. kafalı, akıllı.
brake i. fren. f. fren yapmak.
brake drum fren kampanası/tamburu.
brake fluid fren yağı.
brake lining fren balatası.
brake pedal fren pedalı.
brake shoe fren pabucu.
bramble i. 1. (böğürtlen gibi) dikenli bitki. 2. İng. böğürtlen
bran (yemişi/çalısı).
i. kepek, buğday kepeği.
branch i. 1. (ağaca ait) dal. 2. (nehre ait) kol. 3. şube; bölüm, kısım; dal,
branch off kol,
(kolbranş.
olarak)f. ayrılmak.
1. dal budak salmak. 2. kollara ayrılmak.
branch out into (asıl faaliyetine devam ederken) (yeni bir faaliyete) girmek.
brand i. 1. (bir ürüne ait) özel ad, marka. 2. (kızgın demirle yapılan)
brand name dağ. f. 1. dağlamak.
(bir ürüne 2. lekelemek,
ait) özel ad, marka. damgalamak.
brand spanking new k. dili gıcır gıcır, yepyeni.
brandied s. konyakla konserve edilmiş (meyve).
brandish f. sallamak, savurmak. i. sallama, savurma.
brand-new s. yepyeni, gıcır gıcır.
brandy i. konyak.
brash s. 1. yüzsüz, küstah. 2. fazla atılgan.
brass i., s. pirinç, sarı.
brass band bando, mızıka.
brass knuckles pirinç muşta.
brassed off İng., k. dili biraz kızgın, biraz sinirlenmiş.
brassiere i. sütyen.
brassy s. yüzsüz, gürültücü ve kaba (kadın).
brat i. velet; şımarık çocuk; arsız çocuk; piç kurusu.
bravado i. kabadayılık, kurusıkı atma.
brave s. cesur, cesaretli. f. göğüs germek.
brave the elements kötü havada dışarıda bulunmak.
bravely z. cesaretle.
bravery i. cesaret.
bravo ünlem Aferin!/Bravo!
brawl i. arbede.
brawny s. kasları gelişmiş, adaleli.
bray i. anırtı, anırma. f. anırmak.
brazen s. 1. pirinç, sarı; pirinç gibi. 2. utanmaz, yüzsüz.
brazier i. mangal.
Brazil i. Brezilya.
Brazil nut Brezilya kestanesi.
Brazilian i. Brezilyalı. s. 1. Brezilya, Brezilya´ya özgü. 2. Brezilyalı.
breach i. 1. kırık, yarık, gedik. 2. huk. ihlal.
bread i. ekmek.
bread and butter k. dili ekmek kapısı; insanı geçindiren iş/para.
bread bin İng., bak. bread box.
bread box ekmek kutusu.
bread crumb ekmek kırıntısı.
breadbasket i. 1. ekmek sepeti. 2. mec. tahıl ambarı. 3. argo mide.
breadboard i. 1. ekmek tahtası. 2. hamur tahtası.
breadth i. genişlik, en.
breadwinner i. bir aileyi geçindiren kimse.
break i. 1. kırık, çatlak. 2. aralık, açıklık; ara, fasıla. 3. iş molası: They
break a habit took
kötüaalışkanlıktan
break. Mola kurtulmak.
verdiler. 4. fırsat, şans. f. (broke, bro.ken) 1.
kırmak, parçalamak; kırılmak. 2. (fırtına) kopmak.
break a promise sözünde durmamak, sözünden dönmek.
break a record rekor kırmak.
break cover gizlendiği yerden çıkmak.
break down 1. bozulmak. 2. ruhen yıkılmak.
break even kâr ve zararı eşit olmak, ancak masrafını karşılamak.
break ground 1. törenle temel atmak. 2. çığır açmak.
break in 1. zorla girmek. 2. lafa karışmak; araya girmek. 3. alıştırmak.
break into 1. -e zorla girmek. 2. birden -e başlamak: The horse broke into
break loose a1.run. At birden
kendini koşmaya
kurtarmak; başladı.
kendini kurtarıp kaçmak. 2. from -den
break off kopmak;
1. kırılıp -den kopup
ayrılmak. 2.sarkmak/sallanmak.
birdenbire durmak. 3. 3. ilişiğini
(kıyamet) kopmak.
kesmek.
break one´s faith sözünde durmamak.
break one´s fast orucunu açmak/bozmak.
break one´s neck 1. boynu kırılmak. 2. kendini paralamak, paralanmak, dişini
break one´s word tırnağına takmak.
sözünü tutmamak.
break open kırmak, zorla açmak.
break out 1. patlak vermek, patlamak, kopmak: War has broken out in
break the ice Asia. Asya´dagidermek,
1. resmiyeti savaş patladı. 2. yumuşatmak.
havayı in ile kaplanmak, ...defa
2. ilk dökmek:
bir işe
She´s
girişmek.broken out in a rash. Her tarafı isilik oldu.
break the law suç işlemek, kanuna karşı gelmek.
break the news to (birine) (kötü) haber vermek.
break to pieces 1. parça parça etmek. 2. parçalanmak.
break up 1. dağılmak; dağıtmak. 2. bozuşmak. 3. (aralarında sevgi bağı
break wind olan iki kişi) ayrılmak.
gaz çıkarmak, osurmak.
break wind gaz çıkarmak, yellenmek.
break with ilgisini kesmek, -den ayrılmak.
breakable s. kırılır.
breakage i. 1. kırma, kırılma. 2. kırılan şeylerin tutarı.
breakdown i. 1. bozulma, durma. 2. sinir bozukluğu, çökme. 3. ayrıntılı
breaker hesap.
i. kıyıya vuran büyük dalga.
breakfast i. sabah kahvaltısı, kahvaltı.
breaking i. kırılma.
breakneck s. çok hızlı; büyük (bir hız): a breakneck pace çok hızlı bir
breakthrough tempo.
i. 1. ask. cepheyi yarıp geçme. 2. (bilimde) büyük buluş.
breakup i. 1. bozulma, sona erme. 2. parçalanma.
breakwater i. dalgakıran, mendirek.
breast i. 1. göğüs, meme. 2. sine, kalp, gönül.
breast stroke kurbağalama (yüzme tekniği).
breastbone i., anat. göğüs kemiği.
breast-feed f. (breast.fed) (bebeği) emzirerek beslemek.
breath i. nefes, soluk.
breathe f. soluk almak, teneffüs etmek. Don´t breathe a word of this to
breathe down one´s neck anyone.
k. dili 1. Bunu sakın
başında kimseye
dikilip söyleme.
durmak, başında beklemek. 2. rahat
breathe hard bırakmamak. 3. yakından takip
solumak, sık ve kesik soluklar alıp etmek.
vermek.
breathe in nefes almak.
breathe one´s last son nefesini vermek, ölmek.
breathe out nefes vermek.
breathless s. nefes nefese, soluğu kesilmiş.
breathtaking s. nefes kesici, çok heyecan verici.
bred f., bak. breed.
breeches i., çoğ. pantolon.
breed f. (bred) 1. üremek. 2. yetiştirmek. 3. yol açmak, sebep olmak. i.
breeding cins, tür.
i. 1. terbiye. 2. yetiştirme.
breeze i. hafif rüzgâr, esinti, meltem; imbat.
breezy s. 1. rüzgârlı. 2. teklifsiz. 3. lakayt, umursamaz. 4. canlı,
brethren hareketli.
i., çoğ. kardeşler.
brevity i. kısalık.
brew f. 1. (bira/kahve) yapmak; (çay) demlemek. 2. (çay/kahve)
brewer içmeye hazır olmak, olmak. 3. (kötü bir şey) hazırlamak,
i. bira yapımcısı.
tertiplemek; hazırlanmak, tertiplenmek. i., k. dili bira: Want a
brewery i. bira fabrikası.
brew? Bir bardak bira ister misin?
brewski i., k. dili bira: He bought me two brewskies. Bana iki bira
briar ısmarladı.
i., bot., bak. brier.
bribe i. rüşvet. f. rüşvet vermek, para yedirmek.
bribery i. rüşvetçilik.
brick i. (gen. deliksiz/boşluksuz) tuğla.
brick red kiremit rengi.
brick up tuğla örerek kapatmak.
bricklayer i. duvarcı, tuğla örücü.
brickyard i. tuğla harmanı.
bridal s. 1. geline ait. 2. nikâha ait.
bridal veil duvak.
bride i. gelin.
bridegroom i. güvey.
bridesmaid i. gelinin nedimesi, nedime.
bridge i. köprü. f. köprü yapmak, köprü kurmak.
bridge i. briç.
bridgehead i., ask. köprübaşı.
bridle i. (gem ve dizginlerin takıldığı) at başlığı. f. 1. (ata) başlık
brief takmak.
s. kısa. i.,2.huk.
frenlemek,
davanıngemlemek, gemyapmak.
özeti. f. brifing vurmak. 3. başını hafifçe
kaldırarak öfkesini veya beğenmediğini belli etmek.
briefcase i. evrak çantası.
briefing i. brifing.
briefly z. kısaca.
briefs i., çoğ. slip (erkek külotu).
brier i., bot. (herhangi bir) dikenli yabani çalı.
brig i., den. 1. brik. 2. gemi hapishanesi.
brigade i., ask. tugay.
brigadier i., ask. tuğgeneral.
brigadier general tuğgeneral.
brigand i. haydut, eşkıya.
bright s. 1. parlak, parlayan. 2. akıllı, zeki. bright-eyed and bushy-
bright color tailed
parlakk.renk.
dili tam formunda.
bright lights (otomobil farlarına ait) uzunlar.
brighten f. 1. parlatmak. 2. aydınlanmak, aydınlık olmak. 3.
brights neşelendirmek; neşe katmak.
i., çoğ., k. dili (otomobil farlarına4. (bir
ait) yere) canlılık vermek, daha
uzunlar.
hoş ve sevimli bir hava vermek. 5. yüzünde mutlu bir ifade
brilliance i. 1. parlaklık, göz alıcılık. 2. deha. 3. harikuladelik,
belirmek; mutlu olmak.
brilliant mükemmellik.
s. 1. parlak, göz alıcı. 2. dâhice, parlak. 3. harikulade, harika,
brilliantly mükemmel. i. pırlanta.
z. parlak bir şekilde, pırıl pırıl.
brim i. 1. bardak ağzı. 2. şapka kenarı.
brimful s. ağzına kadar dolu, silme.
brimstone i. kükürt.
brine i. 1. salamura, tuzlu su. 2. deniz suyu.
bring f. (brought) getirmek.
bring (a child) into the world (anne) (çocuğu) dünyaya getirmek, doğurmak; (doktor/ebe)
bring a lump to s.o.´s throat (çocuğu) doğurtmak.
k. dili 1. birini çok duygulandırmak. 2. birinin yüreğini burkmak.
bring a unit up to strength bir grubun mevcudunu tamamlamak.
bring about meydana getirmek, sebep olmak.
bring along yanında getirmek.
bring an action/suit against -i dava etmek.
bring around/round 1. ikna etmek. 2. ayıltmak.
bring down the house k. dili bir alkış tufanı kopartmak.
bring down the house 1. çok alkışlanmak, çok alkış toplamak. 2. seyircileri kırıp
bring forth geçirmek/çok
meydana getirmek, güldürmek.
sebep olmak.
bring forth 1. doğurmak. 2. meydana getirmek.
bring forward 1. ileri sürmek, arzetmek. 2. hesap toplamını nakletmek. 3. ileri
bring home the bacon bir tarihe
k. dili almak.geçimini sağlamak, ailesini geçindirmek.
ailesinin
bring in 1. getirmek. 2. (para) kazandırmak; kazanmak. 3. huk. (jüri)
bring into disrepute karara
-e gölge varmak.
düşürmek.
bring into line sıraya sokmak.
bring into relief açığa çıkarmak.
bring off k. dili başarmak, başarıyla yapmak.
bring on 1. sebep olmak. 2. geliştirmek.
bring out 1. (yeni bir şeyi) yapmak/yayımlamak. 2. belli etmek, meydana
bring pressure to bear on çıkarmak. 3. (çekingen
-i sıkıştırmak, birinin) konuşup rahat davranmasına
-i zorlamak.
sebep olmak, -i açmak.
bring s.o. down k. dili birinin keyfini bozmak.
bring s.o. in on birinin (bir işe) katılmasını sağlamak, birini (bir işe) katmak.
bring s.o. to birini ayıltmak.
bring s.o. to his/her knees birini yola getirmek, birine boyun eğdirmek, birine diz
bring s.o. to justice çöktürmek.
(yargılanmak üzere) birini mahkemenin önüne çıkartmak.
bring s.o. to reason birinin aklını başına getirmek.
bring s.o. up to date birini en son olaylardan/gelişmelerden haberdar etmek.
bring s.o. word of ... hakkında birine haber getirmek.
bring s.t. home to s.o. k. dili bir şeyi birinin kafasına dank ettirmek.
bring s.t. to bear on -e bir şeyi uygulatmak: He brought some pressure to bear on
bring s.t. to pass the
bir general. Generale biraz baskı yaptırdı.
şeyi sonuçlandırmak.
bring shame on -i rezil etmek.
bring through birinin (bir hastalığı/zor bir durumu) atlatmasını sağlamak.
bring to a head karar noktasına getirmek.
bring to light meydana çıkarmak, aydınlatmak, gün ışığına çıkarmak.
bring to mind hatırlatmak, akla getirmek; hatırlamak.
bring up 1. yetiştirmek, büyütmek. 2. bahsetmek.
bring up one´s big guns en önemli dayanakları/kanıtları ileri sürmek; en önemli
bring/file suit against destekçileri
-i dava etmek. getirmek.
brink i. 1. (uçurum için) kenar; (felaket için) eşik. 2. kıyı.
brisk s. 1. canlı; hareketli; istenilen hızda hareket eden. 2. sertçe
briskly esen (rüzgâr).
z. canlı/hareketli bir şekilde; istenilen hızda.
bristle i. sert kıl, domuz kılı. f. 1. tüylerini kabartmak. 2. dikleşmek,
bristle with kızmak.
(hoş olmayan bir şeyle) dolu olmak.
bristly s. kıllı.
Britain i. Britanya.
britches i., çoğ., k. dili pantolon.
British s. Britanya´ya ait, İngiliz.
Briton i. Britanyalı.
brittle s. kırılgan; gevrek.
broach f. (bir konuyu) açmak.
broad s. 1. geniş; engin. 2. genel, ayrıntılara girmeyen. i., argo eksik
broad bean etek,
bakla.kadın.
broad jump spor uzun atlama.
broad jump uzun atlama.
broadcast f. (broad.cast) 1. (radyo/televizyon aracılığıyla) yayımlamak. 2.
broaden (tohum) saçmak.
f. genişletmek; 3. yaymak, herkese söylemek. i.
genişlemek.
radyo/televizyon yayını.
broadly speaking kabaca, yaklaşık.
broad-minded s. açık fikirli, hoşgörülü.
brocade i. brokar.
brochure i. broşür; kitapçık.
brogue i. 1. şive. 2. bir çeşit erkek ayakkabısı.
broil f. 1. ızgara yapmak, ızgarada kızartmak. 2. k. dili (hava) çok
broiler sıcak olmak.
i. 1. fırında et kızartmaya özgü ızgaralı kap. 2. ızgaralık piliç.
broiling hot k. dili çok sıcak (hava).
broke s., k. dili parasız, meteliksiz.
broke f., bak. break.
broken s. 1. kırık, kırılmış. 2. bozuk, bozulmuş. 3. (kötü bir olaydan
broken-down sonra) umudunu
s. işi bitmiş, bitik;yitirmiş.
harap. 4. dilbilgisi kurallarına uymayan (bir
yabancının konuşması): That Frenchman speaks broken English.
broken-hearted s. kalbi kırık.
O Fransız, İngilizceyi iyi konuşamıyor.
broker i. komisyoncu; banker.
bronchial tubes anat. bronşlar.
bronchitis i., tıb. bronşit.
bronco i. yabani at; ehlileştirilmemiş at.
bronze i. bronz, tunç.
brooch i. broş.
brood f. 1. kuluçkaya yatmak. 2. derin derin düşünmek, düşünceye
brooder dalmak.
i. kuluçkai. makinesi.
kuluçka.
broody s. 1. kuluçkaya yatmak isteyen. 2. düşünceye dalan.
brook i. çay, ırmak.
brook f. dayanmak, tahammül etmek, çekmek, katlanmak.
broom i. 1. saplı süpürge. 2. bot. katırtırnağı.
broomstick i. süpürge sopası.
broth i. et/balık suyu.
brothel i. genelev.
brother i. erkek kardeş, birader.
brotherhood i. 1. kardeşlik, birlik, beraberlik. 2. bir kuruluşun üyeleri.
brother-in-law i. enişte; kayınbirader; bacanak.
brotherly z. erkek kardeşe özgü, ağabeyce.
brought f., bak. bring.
brow i. 1. alın. 2. kaş. 3. çehre, yüz. 4. yamaç.
browbeat f. (brow.beat, --en) gözünü korkutmak, yıldırmak.
brown s. kahverengi. f. karartmak; kararmak.
brown sugar esmerşeker.
brown sugar esmerşeker.
brownish s. kahverengimsi.
browse f. 1. through -i şöyle bir okumak/karıştırmak, -e göz gezdirmek.
bruise 2. otlamak. berelemek, ezmek. i. çürük, bere, ezik.
f. çürütmek,
brunch i., k. dili öğleye doğru yenen ve kahvaltı ile öğle yemeği yerine
Brunei geçen yemek; kuşluk yemeği.
i. Brunei.
Bruneian i. Bruneili. s. 1. Brunei, Brunei´ye özgü. 2. Bruneili.
brunette i. esmer kadın.
brunt i. (saldırı, azarlama, baskı v.b.´nin) en ağır/şiddetli kısmı.
brush i. fırça. f. 1. fırçalamak. 2. hafifçe dokunmak, değinmek.
brush i. çalılık, fundalık.
brush against -e sürtünmek.
brush aside önemsememek, aldırmamak.
brush off 1. başından atmak, savmak. 2. tozunu almak.
brush up İng. (bilgiyi) tazelemek.
brush up on (bilgiyi) tazelemek.
brushoff i. geri çevirme, ret.
brushwood i. 1. çalı çırpı. 2. sık çalılık, fundalık.
brusk s., bak. brusque.
brusque s. sert, ters, kaba.
Brussels i. Brüksel.
Brussels sprouts brüksellahanası, frenklahanası.
brutal s. 1. vahşi, yabani. 2. merhametsiz.
brutality i. vahşilik.
brutally z. vahşice.
brute i. 1. hayvan. 2. vahşi adam.
brute force kaba kuvvet.
bubble i. kabarcık. f. kaynamak, fokurdamak.
buccaneer i. korsan.
buck f. 1. (at) sıçramak. 2. karşı gelmek.
buck i. 1. erkek geyik. 2. erkek hayvan. 3. k. dili dolar.
buck z.
buck for (terfi, zam v.b.´ni) elde etmeye çalışmak.
buck naked k. dili çırılçıplak.
buck up k. dili neşelenmek.
bucket i. kova.
buckle i. toka. f. 1. (tokalı bir şeyi) bağlamak. 2. yer yer
buckle down kabarmak/kamburlaşmak.
ciddiyetle/gayretle çalışmak. 3. çökmeye başlamak.
buckle on (tokalı bir kayışla) (bir şeyi) takmak/giymek.
buckling i., mek. flambaj; burkulma; buruşma.
buckshot i. (tüfek için) saçma.
buckwheat i., bot. karabuğday.
bud i. tomurcuk; gonca. f. (--ded, --ding) tomurcuklanmak; gonca
Buddhism vermek.
i. Budizm.
Buddhist i., s. Budist.
budding s. yetişmekte olan: a budding physicist yetişmekte olan bir
buddy fizikçi.
i. arkadaş, ahbap.
budge f. kımıldamak, hareket etmek; kımıldatmak.
budgerigar i., İng., zool. muhabbetkuşu.
budget i. bütçe.
budgie i., İng., k. dili muhabbetkuşu.
buff f. (bir şeyi) yumuşak bir şeyle parlatmak.
buff i. (araba, radyo v.b.) meraklısı, kurdu.
buffalo i., zool. bizon.
buffer i. tampon.
buffer state tampon devlet.
buffer zone tampon bölge.
buffet i. büfe.
buffet f. (about) hırpalamak; örselemek.
bug i. 1. böcek. 2. mikrop, virüs. 3. k. dili gizli dinleme aygıtı. 4. k.
bug off dili (makinede)
k. dili toz olmak,bozukluk.
gitmek. 5. bilg. hata, arıza. f. (--ged, --ging) k.
dili 1. (bir yere) gizli dinleme aygıtı yerleştirmek. 2. rahatsız
bug-eyed s., k. dili patlak gözlü.
etmek; -in canını sıkmak.
bugger f., İng., kaba arkadan sikmek. i., İng., argo 1. herif. 2. çok zor bir
bugger about şey.
İng., argo oyalanarak vakit geçirmek.
bugger all İng., argo hiçbir şey.
bugger off İng., argo sıvışmak, toz olmak.
bugger s.o. about İng., argo birine zorluk çıkarmak.
bugger s.t. up İng., argo bir şeyin içine etmek.
Bugger you! İng., argo Siktir!
buggy s. böcek dolu, böcekli.
buggy i. fayton; brıçka.
bughouse i., argo tımarhane.
bugle i., müz. büğlü, boru (askerlere işaret vermek için kullanılan
bugle call çalgı).
boru işareti.
bugler i. borazan, borazancı.
build f. (built) 1. yapmak, kurmak, yaratmak. 2. yapı yapmak, inşa
builder etmek. i. (insan
i. müteahhit, için) yapı, bünye, fizik.
inşaatçı.
building i. 1. bina, yapı. 2. yapım, inşa, inşaat.
building complex site.
building permit inşaat ruhsatı.
built f., bak. build.
bulb i. 1. çiçek soğanı. 2. elektrik ampulü.
Bulgaria i. Bulgaristan.
Bulgarian i., s. 1. Bulgar. 2. Bulgarca.
bulge f. bel vermek.
bulk i. 1. hacim, oylum. 2. çoğunluk.
bulky s. iri, cüsseli, hacimli, hantal.
bull i. 1. boğa. 2. argo saçma, zırva.
bull session yarenlik, söyleşi.
bulldog i. buldok.
bulldoze f. 1. üstünden buldozer geçirmek. 2. argo zor kullanarak bir şeyi
bulldozer yapmaya
i. buldozer, mecbur
dozer, etmek.
yoldüzer.
bullet i. kurşun, mermi.
bulletin i. bildiri, belleten, bülten.
bulletin board ilan tahtası.
bulletproof s. kurşun geçirmez.
bullfight i. boğa güreşi.
bullhorn i., k. dili megafon.
bullion i. külçe altın/gümüş; altın/gümüş çubuk.
bully i. kabadayı, zorba. f. zorbalık etmek, kabadayılık etmek.
bulwark i. siper, istihkâm. f. siper ile korumak, muhafaza altına almak.
bulwarks i., den. küpeşte.
bum i., argo 1. serseri, başıboş adam. 2. otlakçı, anaforcu,
bumblebee başkalarının
i., zool. toprak sırtından geçinen kimse. 3. İng. kıç, makat. f. (--
yabanarısı.
med, --ming) 1. serseri bir hayat sürmek. 2. otlamak, otlakçılıkla
bumf i., İng., k. dili 1. hiçbir işe yaramayan kâğıtlar. 2. saçma laflar,
geçinmek; başkalarının sırtından geçinmek. 3. ödünç alıp geri
bump saçma.
i. 1. vuruş, çarpma. 2. şiş, yumru, tümsek. f. vurmak, toslamak,
vermemek.
bumper çarpmak, bindirmek.
i. 1. oto. tampon. 2. ağzına kadar dolu kadeh/bardak. s. mebzul,
bumper crop alışılandan çok daha bol.
bereketli mahsul.
bumph i., İng., k. dili, bak. bumf.
bumpy s. 1. tümsekli, engebeli. 2. inişli çıkışlı.
bun i. 1. çörek. 2. topuz: She wears her hair in a bun. Saçını hep
bunch topuz yapıyor.
i. 1. salkım, demet, hevenk, deste. 2. grup, takım.
bundle i. 1. bohça. 2. yığın. f. toplamak, bohçalamak.
bundle s.o. off birini apar topar göndermek: As soon as his wife was certified
bundle up insane,
sıkı Berkant
giyinmek, bundled
sarınıp her off to anIt´s
sarmalanmak: asylum. Karısının
cold out; you´ddeliliği
better
resmenup.
bundle tasdik edilirsoğuk;
Dışarısı edilmez Berkant
sıkı giyinsenonuiyi apar
olur. topar
bung i. 1. tapa, tıpa. 2. fıçı deliği. f. 1. tapalamak, tıpalamak, ağzını
tımarhaneye kapattı.
bung up tapa/tıpa
k. dili 1. -iileyara
kapamak. 2. dövmek,
bere içinde hırpalamak.
bırakmak. 2. -e epey hasar vermek.
bungalow i. bungalov.
bungle f. aptalca hatalar yaparak (bir şeyi) becerememek.
bunion i. (ayak parmağında oluşan) şiş.
bunk i. saçma, zırva.
bunk i. ranza.
bunny i. tavşan, tavşancık.
buoy i. şamandıra. f.
buoy s.o. up birini neşelendirmek.
buoyant s. 1. yüzen, batmaz. 2. neşeli.
burden i. yük, ağırlık. f. 1. yüklemek. 2. yüklenmek, sıkıntı vermek.
burden of proof huk. kanıtlama zorunluğu.
burdensome s. külfetli, sıkıcı.
bureau çoğ. --s/--x (byûr´oz) i. 1. büro, yazıhane, daire. 2. (aynalı ve
bureaucracy alçak) şifoniyer.kırtasiyecilik. 2. devlet memurları.
i. 1. bürokrasi,
bureaucrat i. bürokrat, kırtasiyeci.
bureaucratic s. bürokratik.
burette i., kim. büret.
burger i., k. dili hamburger.
burglar i. ev/bina hırsızı.
burglarise f., İng., k. dili, bak. burglarize.
burglarize f., k. dili (evi/binayı) soymak.
burglary i. ev/bina soyma, hırsızlık.
burgle f., k. dili (evi/binayı) soymak.
burial i. gömme, defin.
Burkina Faso Burkina Faso.
Burkinese i. (çoğ. Bur.ki.nese) Burkina Fasolu. s. 1. Burkina Faso, Burkina
Burkinian Faso´ya
i. Burkinaözgü. 2. Burkina
Fasolu. Fasolu.
s. 1. Burkina Faso, Burkina Faso´ya özgü. 2.
burlap Burkina Fasolu.
i. çuval bezi.
burly s. iriyarı, cüsseli.
Burma i., tar., bak. Myanmar.
Burmese i. (çoğ. Bur.mese) 1. Birman; Birmanyalı. 2. Birmanca. s. 1.
burn Birmanya,
f. (--ed/--t) Birmanya´ya
yanmak; yakmak.özgü;i.Birman. 2. Birmanyalı.
yanık, yanık yeri. 3.
Birmanca.
burn down yanıp kül olmak; yakıp kül etmek.
burn o.s. out kendini tüketmek.
burn out 1. yakıp yok etmek. 2. içini yakmak. 3. tamamen yanıp (kendi
burn s.o. up kendine) sönmek.
k. dili birini 4. mahvolmak. 5. yanmak, bozulmak.
çok kızdırmak/sinirlendirmek.
burn the candle at both ends fazla çalışmak. hold a –– He doesn´t hold a candle to her.
burn the midnight oil Onun
gece eline su dökemez.
yarısına kadar çalışmak.
burn up 1. tamamen yanmak. 2. yakmak, yakıp yok etmek.
burn/hang s.o. in effigy protesto olarak sevilmeyen birinin kuklasını yakmak/asmak.
burned down The house burned down. Ev yanıp kül oldu.
burned to a crisp yanıp kül olmuş.
burner i. brülör.
burning s. 1. yanan, yanıcı. 2. şiddetli, hararetli, büyük: She has a
burnish burning desire
f. cilalamak; to become
parlatmak. rich and
i. cila, famous. Zengin ve ünlü
parlaklık.
olmak için yanıp tutuşuyor.
burnisher i. 1. cilacı, perdahçı. 2. mühre, perdah kalemi.
burnt f., bak. burn. s. yanık, yanmış.
burp i. geğirme. f. geğirmek; geğirtmek.
burrow i. oyuk, in, yuva. f. 1. tünel kazmak, yuva yapmak, oyuk açmak.
bursar 2. bir oyukta/yuvada
i. muhasebeci, gizlenmek.
okul veznedarı.
burst f. (burst) patlamak, yarılmak. i. 1. patlama, çatlama. 2. ileri
burst in on/upon atılma.
pat diyes.girmek:
patlamış, patlak.
What do you mean bursting in on us like this?
burst into flames Ne
tutuşmak, alev almak. pat diye giriyorsun?
diye odamıza böyle
burst into laughter kahkahayı koyuvermek.
burst into tears birden ağlamaya başlamak.
burst out crying birden ağlamaya başlamak.
Burundi i. Burundi.
Burundian i. Burundili. s. 1. Burundi, Burundi´ye özgü. 2. Burundili.
bury f. 1. gömmek, defnetmek. 2. gizlemek, saklamak, örtmek.
bury the hatchet barışmak.
bus i. otobüs.
bus station otobüs terminali.
bus stop otobüs durağı.
bush i. çalı, çalılık.
bushel i. kile; İng. 4/5 kile.
bushiness i. çalı gibi olma.
bushy s. 1. çalıyla kaplı. 2. çalı gibi, gür (saç, kaş, kuyruk v.b.).
business i. 1. iş, meslek, görev. 2. ticaret. 3. mesele, problem.
business hours iş saatleri.
business transaction (ticari) iş.
business trip iş seyahati.
businesslike s. ciddi, sistemli.
businessman çoğ. busi.ness.men (bîz´nîsmen) i. işadamı.
businesswoman çoğ. busi.ness.wom.en (bîz´nîswîmîn) i. iş kadını.
bust i. 1. göğüs. 2. büst.
bust f. (--ed/bust) k. dili 1. kırmak; bozmak; patlatmak. 2.
bust a gut tutuklamak. 3. girip
k. dili eşek gibi aramak. 4. (askerin rütbesini) indirmek. 5.
çalışmak.
up (bir çift) boşanmak/birbirinden ayrılmak. i., argo 1.
bust one´s ass kaba kıçını yırtmak, eşek gibi çalışmak.
tutuklama. 2. arama. s., k. dili 1. kırık, kırılmış; bozuk,
bust out of k. dili (bir yerden)
bozulmuş; sıvışıp kaçmak.
patlak, patlamış. 2. iflas etmiş, sıfırı tüketmiş, topu
busted atmış.
s., k. dili 1. kırık, kırılmış; bozuk, bozulmuş; patlak, patlamış. 2.
bustle iflas etmiş, sıfırıaceleyle
i. koşuşturma, tüketmiş, topu atmış.
hareket etme. f. koşuşturmak, aceleyle
bust-up hareket etmek.
i., k. dili boşanma; birbirinden ayrılma.
busy s. 1. meşgul: I´ve had a busy day. Bugün çok meşguldüm. 2.
busy as a bee işlek, hareketli.
çok meşgul.
busy signal meşgul işareti.
busy signal telefon meşgul sesi.
but edat -den gayri, -den başka: The new maid will do almost
but for anything but wash
... sayesinde, windows. But
... olmasaydı: Yeniforhizmetçi, pencere with
her relationship silmek
the
hariç,
boss hemen
she wouldhemen
have her
been işi yapar.
fired bağ.
long fakat,
ago. Şefle ama, lakin,
ilişkisi
but what ... ki, gene de, rağmen.
ancak,
olmasaydı halbuki,
çoktan ki:işten
I´ll doçıkarılmıştı.
almost anything for you, but I won´t do
butane i. bütan.
that. Sizin için hemen hemen her şeyi yaparım, ama onu
butcher yapmam.
i. kasap. f.z.1.ama, sadece,
kasaplık yalnızca:
hayvan kesmek. He´s
2.but a child. Ama
katletmek. o bir
3. berbat
butchery çocuk.
etmek, rezil etmek.
i. 1. mezbaha, salhane. 2. katliam, kırım.
butler i. bir evin baş hizmetkârı; kâhya, baş uşak.
butt i. 1. uç, sap. 2. dipçik. 3. izmarit. 4. argo popo, kıç.
butt i. alay konusu kimse.
butt f. 1. tos vurmak, süsmek, boynuzlamak. 2. kafa atmak.
butt in araya girmek, karışmak, burnunu sokmak.
butt in on -e karışmak, -e burnunu sokmak.
butter i. tereyağı. f. tereyağı sürmek.
butter up k. dili -e yağ çekmek, -i yağlamak, -e dalkavukluk etmek.
buttercup i., bot. düğünçiçeği.
butterfat i. süt kaymağı.
butterfingers i., k. dili sakar kimse.
butterfly i. kelebek.
buttermilk i. yayık ayranı.
buttocks i. but, kalça, kıç, popo, kaba et.
button i. 1. düğme. 2. elektrik düğmesi, düğme, buton. f. (up)
button one´s lip iliklemek, düğmelemek;
k. dili 1. susmak, iliklenmek,
çenesini kapamak.düğmelenmek:
2. konuşmamak, Button
sır your
shirt!
vermemek.Gömleğini ilikle!
button up k. dili, bak. button one´s lip.
buttonhole i. ilik, düğme iliği. f. yakasına yapışmak.
buttress i. 1. payanda, ayak. 2. destek. f. desteklemek.
buxom s. 1. iri göğüslü (kadın). 2. sıhhatli, canlı; etli butlu. 3. çekici,
buy neşeli.
f. (bought) satın almak, almak. i. 1. alış, alma. 2. kelepir.
buy a pig in a poke k. dili malı görmeden satın almak; körü körüne alışveriş etmek.
buy a pig in a poke bir şeyi görmeden satın almak.
buy in ortak olmak; hisse almak.
buy off rüşvetle elde etmek, rüşvetle defetmek, savuşturmak; satın
buy on impulse almak.
düşünmeden satın almak.
buy on installment taksitle satın almak.
buy on margin yalnız ihtiyat akçesi yatırarak satın almak.
buy out bütün hisselerini almak.
buy over (birini) rüşvetle satın almak.
buy s.t. between themselves bir şeyi ortaklaşa satın almak: They bought the house between
them. Evi ortaklaşa satın aldılar.
buy s.t. on credit bir şeyi veresiye almak.
buy s.t. sight unseen bir şeyi hiç görmeden satın almak.
buy up tümünü satın almak, kapatmak.
buyer i. alıcı, müşteri.
buyer´s market alıcı piyasası.
buzz i. vızıltı. f. vızıldamak.
buzz off İng., k. dili toz olmak, sıvışmak.
buzzard i., zool. bir tür akbaba.
buzzer i. vızıltılı elektrik zili, vibratör.
By golly! Vallahi!
by (main) force zorla.
by edat 1. yanında, yakınında, nezdinde. 2. yakınından, yanından.
by 3. ile,yakın,
z. 1. vasıtasıyla.
yakında.4. -den,
2. bir tarafından.
kenara, bir 5. -e kadar. 6. -e göre. 7.
yana.
hakkında, hakkı için.
by a hair´s breadth kıl payı, az kaldı.
by a narrow majority az bir çoğunlukla.
by a vote of thirteen to
on ikiye karşı on üç oyla.
twelve
by accident 1. kazara, yanlışlıkla. 2. rastlantı sonucu, tesadüfen.
by acclamation bağırarak, alkışlayarak, tezahüratla: They elected her president
by air by acclamation. Onu tezahüratla başkan seçtiler.
uçakla.
by all accounts herkesin dediğine göre.
by all means elbette.
by and by çok geçmeden.
by and large genellikle.
by any means 1. ne şekilde olursa olsun, ne pahasına olursa olsun. 2. hiç.
by chance tesadüfen, kazara.
by common consent oybirliğiyle.
by courtesy of izniyle, sayesinde.
by day gündüzün.
by degrees derece derece, tedricen.
by dint of -in sayesinde.
by ear müz. notasız, kulaktan.
by fair means or foul her ne pahasına olursa olsun.
by far (öbürlerinden) kat kat daha ...: They´re by far the best. Onlar
by fits and starts kat kat daha
düzensiz bir iyi.
tempo ile, rasgele çalışarak.
by fits and starts gayet düzensiz bir şekilde: I´ve worked on this by fits and
By gosh! starts
Vallahi!for twenty years. Bunun üzerinde gayet düzensiz bir
şekilde yirmi yıl çalıştım.
by half çok fazla.
by hand elle.
by heart ezbere.
by herself kendi başına, kendi kendine.
by hook or by crook k. dili bir yolunu bulup, ne yapıp yapıp.
by hook or by crook ne yapıp edip.
by inches ağır ağır, yavaş yavaş.
by itself 1. (yardım görmeden) kendi başına: That cat can open the
by leaps and bounds window
büyük bir byhızla.
itself. O kedi pencereyi kendi başına açabilir. 2.
kendiliğinden: The window opened by itself. Pencere
by main force var gücüyle.
kendiliğinden açıldı.
by means of aracılığıyla, vasıtasıyla.
by name 1. adıyla, ismiyle: He called me by name. Bana ismimle hitap
by nature etti. 2. ismen:doğuştan.
yaradılıştan, I know him by name only. Onu ancak ismen
tanıyorum.
by night geceleyin.
by no means asla, katiyen.
by o.s. yalnız, kendi kendine.
by order of -in emrine göre, -in emri gereğince.
by popular demand genel istek üzerine.
by reason of nedeniyle, sebebiyle.
by request rica/istek üzerine.
by return mail , İng.
by return of post ilk posta ile (cevap).
by return post ilk posta ile, acele.
by rights aslında, doğrusu.
by rota nöbetleşe, nöbetle.
by rote mekanik olarak, düşünmeden, ezberden.
by stealth hırsızlama; gizlice; dikkati çekmeden.
by the gross tic. toptan.
by the job götürü.
by the piece parça başına.
by the same token aynı şekilde, aynen: He hasn´t been friendly to us, but by the
by the skin of one´s teeth same
k. dili token we haven´t been very friendly to him. O bize sıcak
kıl payı.
davranmadı, fakat biz de ona pek sıcak davranmadık.
by the sweat of one´s brow k. dili alnının teriyle. It´s no sweat!/No sweat! k. dili 1. Hiç
by the way problem
ha aklıma değil!/Çok
gelmişkenkolay!
.... 2. Hiç de zahmet değil!
by the way sırası gelmişken, aklıma gelmişken.
by the week haftalığına, hafta hesabına göre.
by turns nöbetleşe, nöbetle, sıra ile.
by twos ikişer ikişer.
by virtue of -den dolayı, ... nedeniyle, ... yüzünden.
by way of yolu ile, -den.
by weight tartı ile.
by your leave izninizle.
by yourself kendi kendine; kendi kendinize.
bye ünlem, bak. bye-bye.
bye-bye ünlem 1. Allahaısmarladık./Hoşça kal. 2. güle güle.
by-election i., İng. ara seçim.
Byelorussia i., bak. Belarus.
Byelorussian i., s., bak. Belarussian.
bygone s. geçmiş, eski. i., çoğ. geçmiş şey.
bylaw i. (tüzükte) ek madde.
by-line i. yazar adının verildiği satır.
bypass i. 1. baypas, baypas yol, çevre yolu. 2. elek. baypas. 3. tıb.
by-product baypas ameliyatı,
i. yan ürün, baypas: heart bypass kalp baypası. f. baypas
türev ürün.
yoluyla -den geçmek.
bystander i. seyirci kalan.
byte i., bilg. bayt.
by-way i. gizli/özel/karanlık yol, dolaşık yol; yan yol.
byword i. atasözü; çok kullanılan bir deyim.
Byzantine i. Bizanslı. s. 1. Bizans, Bizans´a özgü. 2. Bizanslı.
Byzantium i. Bizans.
C Romen rakamları dizisinde 100 sayısı, C.
C kıs. Celsius.
C of C kıs. Chamber of Commerce.
C, c i. C, İngiliz alfabesinin üçüncü harfi.
c, C kıs. circa, cent, centigrade, century, city, copy, copyright.
c/f kıs. carried forward.
ca kıs. circa.
cab i. 1. taksi. 2. tek atlı binek arabası. 3. lokomotif veya kamyon
cabbage sürücüsünün
i. lahana. oturduğu kapalı bölüm.
cabin i. 1. kulübe. 2. kamara, kabin. f. 1. kabin veya kamarada
cabin boy yaşamak.
kamarot. 2. küçük bir yere kapamak, tahdit etmek.
cabin class ikinci sınıf.
cabinet i. 1. (camlı ve raflı) dolap. 2. kabine, bakanlar kurulu. 3. küçük
cabinetmaker özel
i. inceoda.
iş yapan marangoz.
cabinetmaker´s glue tutkal.
cabinetwork i. ince marangozluk.
cable i. 1. kablo. 2. den. gomene, palamar. 3. telgraf.
cable car 1. teleferik. 2. kablo ile çekilen araba.
cable television kablolu televizyon.
cablegram i. sualtı kablosu ile çekilen telgraf.
caboose i. marşandizin arkasına takılan ve demiryolu görevlilerini taşıyan
cabstand cumbalı vagon.
i. taksi durağı (taksilerin bekleme yeri).
cacao i. 1. bot. kakao ağacı, hintbademi. 2. kakao çekirdeği.
cacao bean kakao çekirdeği.
cacao butter kakao yağı.
cackle f. 1. gıdaklamak. 2. kesik kesik gülmek. 3. gürültülü bir şekilde
cactus konuşmak, gevezelik etmek. i. 1. gıdaklama. 2. gevezelik.
i., bot. kaktüs.
cad i. aşağılık herif.
cadaver i. ceset, kadavra.
caddie i., golf oyuncunun sopalarını taşıyan kimse. f., golf oyuncunun
cadence sopalarını taşımak.
i. 1. ritim, ahenk. 2. sesin yavaşlaması. 3. müz. perdenin derece
cadet derece inmesi, nağmenin sonu,
i. 1. askeri lise/okul öğrencisi. 2.kadans.
küçük erkek kardeş veya oğul.
caesarean 3. en küçük erkek
i., s., bak. cesarean. çocuk.
café i. küçük lokanta.
cafeteria i. kafeterya.
caffeine i. kafein.
caftan i. kaftan.
cage i. 1. kafes. 2. hapishane. 3. asansör. 4. (inşaatlarda) iskele. f.
cagey kafese
s. 1. çok kapamak, hapsetmek.
dikkatli. 2. kurnaz, uyanık.
cajole f. tatlı sözlerle kandırmak.
cajolement i. tatlı sözlerle kandırma.
cajolery i., bak. cajolement.
cake i. 1. pasta, kek, çörek. 2. kalıp. 3. küspe.
cake rack üstüne sıcak kek konulan çubuklu altlık.
calamitous s. felaketli, felaket getiren, vahim, belalı; felaket, çok kötü.
calamity i. felaket, afet, bela.
calcification i. 1. tıb. kireçlenme. 2. jeol. kalkerleşme, kireçleşme. 3. kim.
calcify kalsifikasyon.
f. 1. tıb. kireçlenmek; kireçlendirmek. 2. jeol. kalkerleşmek,
calcium kireçleşmek;
i. kalsiyum. kalkerleştirmek, kireçleştirmek.
calculate f. 1. hesap etmek, hesaplamak. 2. saymak. 3. ayarlamak.
calculation i. 1. hesaplama, hesap. 2. tahmin.
calculator i. 1. hesap makinesi. 2. hesap eden kimse. 3. hesap cetveli.
calendar i. takvim.
calendar year takvim yılı.
calendar year takvim yılı.
calf çoğ. calves (kävz) i. dana, buzağı.
calf çoğ. calves (kävz) i., anat. baldır.
calf love k. dili çocukluk aşkı.
calfskin i. vidala, vaketa.
caliber i. 1. çap, kalibre. 2. yetenek, kabiliyet, kapasite.
calibre i., İng., bak. caliber.
calico i. (çoğ. --es/--s) 1. pamuklu bez, basma. 2. İng. patiska. s. 1.
calico cat basmadan
beyaz, siyah yapılmış,
ve turuncubasma. 2. İng.
renkli patiskadan yapılmış, patiska.
dişi kedi.
3. benekli.
calif i., bak. caliph.
caliph i. halife.
caliphate i. halifelik, hilafet.
call i. 1. bağırma, çağırma, bağırış, haykırma: I heard a call for help.
call Birinin ´´İmdat!´´
f. 1. (out) seslenmek, diyeçağırmak;
bağırdığını duydum. Did
bağırmak: 2. telefon
you just call me?
konuşması,
Bana konuşma.
demin seslendin 3. ötüş,
mi?-eHe ötme
called (kuş). 4. (av hayvanlarını
out for help. ´´İmdat!´´
call a halt to -i durdurmak, -i kesmek, son vermek.
çağırmak
diye bağırdı. için2.kullanılan)
uğramak;düdük veya başka
(on) (birine) bir alet.
uğramak; (at) 5. kısa
(bir yere)
call a spade a spade k. dili doğruya
ziyaret: They doğru,
paid me aeğriye
call. eğri demek,
Beni ziyaret gerçekleri
ettiler. 6. ask. çağrı.
uğramak: He calls once a day. Günde bir defa uğrar. Let´s call7.
sakınmadan
lüzum, ihtiyaç:söylemek, dobra
Thereuğrayalım.
was dobra
no call for konuşmak.
you
call box İng.Demet.
on telefon kulübesi.
Demet´e Does thisto do that.
boat call atOnu
call for yapmanın
Gökçeada?
1. -i istemek.hiç
Bugereği
gemi
2. yoktu. 8. istem,
Gökçeada´ya
-i gerektirmek, talep:
uğrar
-i icap mı?We don´t get
3. telefon
ettirmek. any
etmek:
calls
When for that
did you anymore. Artık
call çıkarmak. kimse onu talep
me? Bana ne zaman telefon ettiniz? 4.etmiyor.
call forth çıkarmak, ortaya
(out/off) söylemek, yüksek sesle okumak: He called out the
call girl telekız.of the winners. Kazananların isimlerini yüksek sesle
names
call in 1. (yardımcı/danışman
okudu. 5. çağırmak, davet olarak)
etmek:(birini)
We´llçağırmak.
call him as2. (bir şeyin)
a witness.
call in question iade
1. -in doğruluğundan şüphe etmek. 2. -e gölge düşürmek.4.
Onu edilmesini
tanık olarak istemek.
çağıracağız.3. (borcun)
Call theödenmesini
witness to istemek.
the stand.
(parayı) tedavülden
Tanığı kürsüye çağırın.kaldırmak.
6. (toplantı, seçim, grev v.b.´nin
call into being yaratmak, halketmek.
yapılacağını) ilan etmek. 7. uyandırmak. 8. isim koymak; diye
call it a day paydos
hitap etmek.
etmek: What shall we call him? Ona hangi ismi koyalım?
Call it what you want. Her real name´s
Ne derseniz deyin.Fatma but they call her Fatoş. Gerçek adı
call number Fatma, fakat kendisine
kütüphanelerde kitaplarıFatoş diyorlar. 9.
sınıflandıran demek, düşünmek,
numara.
saymak; iddia etmek: Do you call this dump beautiful? Bu
call off -i iptal etmek.
çöplüğe güzel mi diyorsun? He called her a dumbbell. Ona kaz
call on the carpet k. dilidedi.
kafalı azarlamak.
How can you call yourself a friend of mine? Benim
call out dostum olduğunu
(askerleri, grevcileri nasıl iddia edebilirsin?
v.b.´ni) devreye sokmak.10. (bir miktarı)
yuvarlak bir sayıya çevirmek: Your bill´s
birine kısaca ... demek: They call him “Memo” for short. 5,150,000 TL; let´s
Onacall
call s.o. (a name) for short
it 5,000,000
kısaca Memo TL. Hesabınız 5,150,000 TL tutuyor; buna
diyorlar. 2. birine tekrar telefon etmek; kendisini yuvarlak
call s.o. back 1. birini
hesap geri çağırmak.
5,000,000 TL diyelim.
call s.o. down telefonla arayıp
k. dili birini bulamayan birine telefon etmek.
azarlamak.
call s.o. long-distance şehirlerarası/uluslararası telefonla birini aramak.
call s.o. names birine/biri için (yalancı, korkak, köpek gibi) kötü sözler
call s.o. to account söylemek:
birinden hesapHe´s sormak.
calling her names. Ona kötü şeyler söylüyor.
call s.o. up 1. birine telefon etmek. 2. birini askere çağırmak.
call s.o.´s attention to birinin dikkatini (bir şeye) çekmek.
call s.t. into question bir şeyden şüphe duymak.
call s.t. to mind (birine) bir şeyi hatırlatmak.
call the game off oyunu iptal etmek.
call the shots k. dili borusu ötmek, sözü geçmek, (bir yerin) amiri olmak: He
call to mind calls the shots
hatırlamak; around here.
hatırlatmak, akla Buranın
getirmek.şefi o.
call to order (toplantıyı) açmak.
calligrapher i. kaligraf; hattat.
calligraphy i. kaligrafi; hat sanatı, hat, hüsnühat.
calling card kartvizit.
callous s. 1. katı, duyarsız, hissiz. 2. nasırlı, nasır tutmuş. f.
callously nasırlanmak.
z. umursamayarak, aldırış etmeden, duyarsızca.
callousness i. duyarsızlık, aldırışsızlık.
callow s. 1. toy, tecrübesiz. 2. tüyleri bitmemiş (kuş). 3. basık. i. basık
callowness arazi.
i. toyluk, tecrübesizlik.
calm s. sakin, durgun, dingin. i. sükûnet, durgunluk, dinginlik. f. 1.
calm down yatıştırmak, sakinleştirmek; yatışmak, sakinleşmek. 2. (fırtına)
yatışmak; yatıştırmak.
dinmek; (deniz) sakinleşmek.
calmative s., i. yatıştırıcı (ilaç).
calmly z. sakince, heyecan göstermeden.
calorie i. kalori.
calory i., bak. calorie.
calumniate f. iftira etmek, çamur atmak, kara çalmak.
calumny i. iftira, kara çalma.
calve f. buzağı doğurmak, buzağılamak.
calves i., çoğ., bak. calf 1, calf 2.
cam i., mak. kam.
Cambodia i., bak. Kampuchea.
Cambodian i., s., bak. Kampuchean.
cambric i. 1. ince beyaz pamuklu/keten kumaş. 2. patiska.
cambric tea sıcak su ile süt ve şeker karışımı bir içecek (bazen çay da
came katılır).
f., bak. come.
camel i. deve.
camel hair deve tüyü.
cameleer i. deveci.
cameleon i., zool., bak. chameleon.
camellia i., bot. kamelya.
camera i. fotoğraf makinesi, kamera.
cameraman çoğ. cam.er.a.men (käm´ırımen) i. kameraman.
Cameroon i. Kamerun.
Cameroonian i. Kamerunlu. s. 1. Kamerun, Kamerun´a özgü. 2. Kamerunlu.
camomile i., bot., bak. chamomile.
camouflage i., ask. kamuflaj, saklama, gizleme. f., ask. kamufle etmek,
camp gizlemek.
i. 1. kamp. 2. ordugâh.
camp f. kamp yapmak.
camp chair portatif sandalye.
campaign i. 1. sefer, seferberlik. 2. kampanya. f. 1. kampanya yapmak. 2.
campaigner kampanyaya
i. kampanyacı, katılmak. 3. forkatılan
kampanyaya ... için mücadele
kimse. etmek.
camper i. 1. kampçı. 2. ufak kamp karavanı; karavan gibi kullanılan
campfire minibüs/kamyonet.
i. kamp ateşi.
campground i. kamp sahası.
camphor i. kâfur, kâfuru.
camping i. kamp yapma; kampçılık.
campsite i. kamp yeri.
campus i. kampus. f. okulda kalma cezası vermek.
camshaft i., mak. eksantrik mili, kam mili.
can yardımcı f. (could) 1. -ebil-, yapmak imkânı olmak: Can you do
can this
i. 1. work? Bu işi
konserve yapabilir
kutusu, misin?
teneke kutu.I couldn´t find myhela
2. argo klozet; hat.taşı. 3.
Şapkamı
argo bulamadım.
tuvalet, biliyor (Can
memişhane, fiilinin gelecek zamanı yoktur, yerine
Can he sit a horse? Ata binmeyi mu? yüznumara. 4. argo hapishane,
will be able to kullanılır.). 2. k. dili izinli olmak:
kodes. f. (--ned, --ning) 1. konserve yapmak. 2. argo işten Can I go?
Can it! argo Kesmiyim?
Gidebilir artık!
atmak, sepetlemek.
can opener konserve açacağı.
Can you drop by tonight? Bu gece bize uğrar mısın?
can`t kıs. cannot.
can´t help She can´t help shouting at people; it´s just the way she is.
Canada Onun insanlara bağırması elinde değil, huyu öyle.
i. Kanada.
Canadian i. Kanadalı. s. 1. Kanada, Kanada´ya özgü. 2. Kanadalı.
canal i. kanal.
canapé i., ahçı. kanepe.
canary i., zool. kanarya.
cancel f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. iptal etmek. 2. üstüne çizgi çekmek,
cancelation silmek. 3. mat. kısaltmak.
i., bak. cancellation.
cancellation i. 1. iptal etme, iptal. 2. iptal olunan şey.
Cancer i., astrol. Yengeç burcu.
cancer i. kanser.
cancerous s. 1. kanserli. 2. kanser gibi.
candid s. 1. açık, asıl fikrini gizlemeyen; açık yürekli, samimi, içten. 2.
candidacy gerçek, asıl (fikir). 3. dürüst. 4. tarafsız.
i. adaylık.
candidate i. aday, namzet.
candidateship i. adaylık, namzetlik.
candidly z. açık yürekle, samimiyetle, içtenlikle.
candidness i. açıklık, asıl fikrini söyleme; açık yüreklilik, samimiyet, içtenlik.
candied s. 1. şekerle kaplı, şekerli: candied orange peel portakal kabuğu
candle şekerlemesi.
i. mum. 2. tatlı dilli.
candlelight i. mum ışığı.
candlestick i. şamdan.
candor i. 1. açıklık, asıl fikrini söyleme; açık yüreklilik, samimiyet,
candour içtenlik. 2. dürüstlük.
i., İng., bak. candor. 3. tarafsızlık.
candy i. şeker, şekerleme; bonbon; çikolata. f. 1. şekerleme yapmak.
candy store 2. şerbet
şekerci içinde kaynatmak.
dükkânı, şekerci. 3. şekerleme haline getirmek.
cane i. 1. baston, değnek. 2. kamış, bambu; şekerkamışı. f. 1. baston
cane sugar ile dövmek. 2. kamışla
şekerkamışından elde kaplamak, hasırlamak.
edilen şeker.
canine s. 1. köpekgillere özgü. 2. anat. köpekdişine ait. i., zool.
canine tooth köpekgillerden
köpekdişi. bir hayvan.
canister i. (çay, kahve v.b. konulan) teneke kutu.
canker i. pamukçuk, aft.
canned s. konserve: canned chickpeas konserve nohut.
cannery i. konserve fabrikası, konserve yapılan yer.
cannibal i. yamyam.
cannibalism i. yamyamlık.
canning i. konserve yapma.
cannon i., ask. top.
cannonball i. top güllesi.
cannot yardımcı f. -amam, -amazsın(ız), -amaz, -amayız, -amazlar
canny (Anlamı vurgulamak
s. 1. dikkatli, uyanık. gerektiğinde
2. tedbirli. 3.can not olarak ayrılır;
açıkgöz.
konuşma dilinde çoğu zaman can´t şeklinde kullanılır.).
canoe i. kano.
canon i. 1. kilise yetkililerinin çıkardığı bir kanun. 2. kural. 3. bir
canon law katedrale bağlı olan papaz.
kilise hukuku.
canonical s. 1. kilise hukukuna ait. 2. kurallara uygun; geleneklere uygun.
canonisation i., İng., Hrist., bak. canonization.
canonise f., İng., Hrist., bak. canonize.
canonization i., Hrist. azizlik mertebesine yükseltme.
canonize f., Hrist. azizlik mertebesine yükseltmek.
canopy i. 1. sayvan; karyola sayvanı; baldaken; markiz. 2. gök kubbe.
cant i. boş laf, laf.
cantankerous s. aksi, geçimsiz, huysuz.
cantankerously z. huysuzluk yaparak.
cantankerousness i. aksilik, huysuzluk.
canteen i. 1. matara. 2. kantin, büfe.
canter i. eşkin gidiş. f. 1. eşkin gitmek. 2. eşkin sürmek.
canvas i. 1. branda bezi, branda. 2. tuval.
canvass f. (anket yapmak/oy toplamak amacıyla) (birçok kimseye) gidip
canyon konuşmak.
i. kanyon, derin vadi.
cap i. 1. kep, takke, kasket, başlık. 2. zirve, doruk, tepe. 3. kapak,
capability kapsül, tapa. 4.
i. 1. yetenek, büyük harf,
kabiliyet, majüskül.
istidat. 5. tabanca
2. iktidar, mantarı. 4.
güç. 3. kapasite. f. (--
ped, --ping)
ehliyet. 1. başlık geçirmek. 2. kaplamak, örtmek. 3. k. dili
capable s. yetenekli, kabiliyetli, ehliyetli.
-den fazlasını/iyisini yapmak.
capacious s. geniş, büyük, içi çok şey alan.
capacity i. 1. hacim, oylum. 2. istiap haddi. 3. yetenek. 4. güç, iktidar. 5.
cape görev; mevki,
i. pelerin, kap. sıfat: He did this in his capacity as president.
Bunu başkan sıfatıyla yaptı.
cape i., coğr. burun.
caper f. hoplayıp zıplamak. i. 1. k. dili yaramazlık. 2. argo iş, hırsızlık;
caper suç.
i. 1. bot. gebreotu, kebere, kapari. 2. gebre, kapari,
capillary gebreotunun yemişi.
i. 1. anat. kılcal damar. 2. ince boru.
capital i. 1. başkent, başşehir. 2. büyük harf, majüskül. 3. sermaye,
capital account anamal,
sermayekapital.
hesabı.4. sütun başı. s. 1. büyük (harf). 2. sermayeye
ait. 3. k. dili mükemmel, fevkalade, çok iyi.
capital assets sabit aktifler, sabit varlıklar.
capital crime failini ölüm cezasına çarptırabilen suç.
capital dividend sermaye kârı.
capital expenditure sermaye masrafı.
capital letter büyük harf, majüskül.
capital letter büyük harf, majüskül.
capital levy sermaye vergisi.
capital punishment ölüm cezası.
capital stock esas sermaye hisse senedi.
capitalise f., İng., bak. capitalize.
capitalism i. kapitalizm, anamalcılık.
capitalist i. kapitalist, anamalcı.
capitalize f. 1. -i büyük harfle yazmak. 2. -e sermaye sağlamak. 3. -i
capitalize on sermayeye çevirmek.çevirmek, -den faydalanmak.
-i kendi menfaatine
capitulate f. 1. teslim olmak. 2. silahları bırakmak.
capitulation i. şartlı teslim.
capitulations i., çoğ. kapitülasyonlar.
caprice i. kapris.
capricious s. kaprisli.
Capricorn i., astrol. Oğlak burcu.
caps i., çoğ., k. dili büyük harfler.
caps kıs. capital letters.
capsize f. 1. alabora olmak, devrilmek. 2. alabora etmek, devirmek.
capstan i. ırgat, bocurgat.
capsule i. kapsül.
captain i. 1. kaptan, reis. 2. deniz albayı, yüzbaşı. f. kaptanlık etmek,
caption kumanda
i. manşet,etmek.
başlık.
captivate f. büyülemek, cezbetmek.
captive i. esir, tutsak. s. esir düşmüş.
captive audience zoraki dinleyiciler.
captivity i. tutsaklık.
captor i. tutsak eden kimse, ele geçiren kimse.
capture f. 1. zaptetmek, ele geçirmek. 2. tutsak etmek. i. zaptetme, ele
car geçirme.
i. 1. otomobil, araba. 2. vagon.
car park İng. otopark.
car wash oto yıkama yeri.
caramel i. 1. yanmış şeker. 2. karamela.
carat i. kırat, ayar (1 kırat = 200 mg.).
caravan i. 1. kervan. 2. üstü kapalı yolcu veya yük arabası. 3. İng.
caravansary karavan.
i. kervansaray.
caraway i. Karaman kimyonu, frenkkimyonu.
carbide i., kim. karpit.
carbine i. karabina, kısa tüfek.
carbohydrate i. karbonhidrat.
carbon i. 1. karbon. 2. karbon kâğıdı, kopya kâğıdı. 3. kopya.
carbon black is, lamba isi.
carbon copy karbon kopyası.
carbon dioxide karbondioksit.
carbon monoxide karbonmonoksit.
carbon paper karbon kâğıdı, kopya kâğıdı.
carbonate i. karbonat. f. karbonatlaştırmak.
carbonated drink gazlı içecek.
carbonated water soda, maden sodası.
carbuncle i. çıban, şirpençe.
carburetor i. karbüratör.
carburettor i., İng., bak. carburetor.
carcass i. 1. leş, ceset. 2. enkaz (gemi v.b.). 3. bina iskeleti.
card i. 1. kart. 2. iskambil kâğıdı.
card catalog kart kataloğu.
card index kart fihristi.
card index kartotek.
card table kumar masası.
cardamom i. kakule.
cardboard i. mukavva, karton.
cardiac s. 1. kalbe ait, kalple ilgili, kardiyak. 2. kalbi uyaran. 3. mide
cardiac arrest ağzına ait. i. 1. kalp hastası. 2. kalp ilacı.
kalp krizi.
cardiac disease kalp hastalığı.
cardiac failure kalp krizi.
cardiac muscle anat. kalp kası.
cardigan i. hırka, ceket.
cardinal s. 1. belli başlı, ana, önemli. 2. parlak kırmızı. i. kardinal.
cardinal numbers asal sayılar.
cardiogram i. kardiyogram.
cardiologist i. kardiyolog.
cardiology i. kardiyoloji.
cardsharp i., isk. hileci, üçkâğıtçı.
care i. 1. dert, kaygı, tasa. 2. bakım: He´s in intensive care. O yoğun
care for bakımda. He left
1. -e bakmak: himwill
Who in his
caresister´s
for us incare.
our Onu kız kardeşine
old age? Yaşlılığımızda
emanet
bize kim etti. 3.
bakacak? dikkat;
2. özen,
istemek: itina. f.
Would 1.
youumurunda
care for olmak,
some tea?
care of eliyle: Write me care of Cengiz Göksel. Bana mektup
umursamak:
Çay içmek I don´t
ister care3.
misiniz? whether
-i sevmek,she -den
comes or not. Onun
hoşlanmak: I gelip
don´t
careen postaladığında
f. 1. (motorlu zarftaki
araç) ismiminbir
bir yandan altına
yanaCengiz Göksel
hafifçe eliyle
sallanarak diye
gelmemesi umurumda değil. I could care less!
care for that sort of music. O tür müzikten hoşlanmam. (in) Bana ne! 2.
yaz.
gitmek/ilerlemek. 2.yatarak
(hızlatogiderken) bir yana yatmak. 3. den.
careen around the corner istemek: Wouldyan
(motorlu araç) you care take a dönmek.
köşeyi stroll? Yürüyüşe çıkmak ister
karina
misiniz? etmek, karinaya basmak. 4. den. kalafat etmek,
careen down the road (motorlu araç) bir yandan bir yana hafifçe sallanarak ilerlemek.
kalafatlamak. 5. (gemi) yan yatmak.
career i. kariyer.
carefree s. tasasız, kaygısız, dertsiz.
careful s. 1. dikkatli. 2. özenli, itinalı. 3. tedbirli. 4. ölçülü.
carefully z. 1. dikkatle. 2. özenle, itinayla.
carefulness i. 1. dikkat, dikkatli olma. 2. özen, itina.
careless s. 1. dikkatsiz. 2. bilgisiz, kayıtsız.
carelessly z. dikkatsizce.
carelessness i. dikkatsizlik, ihmal.
caress i. okşama, kucaklama. f. okşamak, sevmek, kucaklamak.
caretaker i. 1. (sahibi yokken malikâne, ev v.b.´ne bakan) bekçi. 2. İng.
caretaker government kapıcı.
geçici hükümet.
careworn s. endişeden bitkin.
carfare i. (otobüste) bilet parası.
cargo i. kargo, yük.
Caribbean s. Karayip.
caricature i. karikatür. f. karikatürünü çizmek.
caricaturist i. karikatürcü, karikatürist.
caries i. (dişte/kemikte) çürüme, yenirce.
carload i. 1. araba dolusu. 2. vagon dolusu.
carmine s., i. lal, kızıl.
carnage i. katliam, kırım, kan dökme.
carnal s. 1. şehevi. 2. cinsel. 3. bedensel.
carnation i., bot. karanfil çiçeği, karanfil.
carnival i. karnaval.
carnivore i. etobur.
carnivorous s. etobur, etçil.
carob i., bot. keçiboynuzu, harnup.
carol i. Noel ilahisi. f. Noel ilahisi söylemek.
carouse f. içki âlemi yapmak, içki içip şamata yapmak.
carp i., zool. sazan.
carpenter i. marangoz; dülger; doğramacı.
carpentry i. marangozluk.
carpet i. halı.
carpet sweeper gırgır (süpürge).
carport i. yanları açık garaj.
carriage i. 1. at arabası. 2. İng. yolcu vagonu. 3. İng. nakliye ücreti. 4.
carriageway nakliye,
i., İng. 1.taşıma. 5. duruş,
(karayolunda) duruş
şerit, biçimi.
taşıt şeridi. 2. yol.
carrier i. 1. taşıyan, taşıyıcı. 2. nakliye şirketi, nakliyeci.
carrier bag İng. büyük torba/poşet.
carrier pigeon posta güvercini.
carrion i. leş, çürümüş et.
carrot i. havuç.
carry f. 1. taşımak: Carry her on your back! Onu sırtında taşı! This
carry an amount forward truckhesaptaki
(to) can carrybir a load of twenty
miktarı (başka tons. Bu kamyon yirmi tonluk
sütuna/sayfaya/deftere)
bir yük taşıyabilir. 2. götürmek: Will you carry me to the
nakletmek.
carry away alıp götürmek, sürüklemek.
station? Beni gara götürür müsün? He screamed and shouted as
carry coals to Newcastle k. dilicarried
they tereciye himtere
outsatmak.
of the courtroom. Onu mahkemeden
carry on çıkarırlarken
1. (işi) sürdürmek; işi sürdürmek,The
bağırıp çağırıyordu. windetmek.
devam can carry these
2. sızlanıp
carry one through seeds
durmak; for miles.
(bir şey)(kızgınlıktan)Rüzgâr bu
birini başarılı bağırıptohumları
çağırmak.
bir sonuca kilometrelerce
3. aşırı
ulaştırmak; öteye
birşey)
(bir şekilde
birini
götürebilir.
davranmak.
ayakta 3.4.üzerinde
tutmak: şamata
Her (bir şey)
etmek.
patience 5.taşımak:
will He´s
with (biriyle)
carry her started
gayrimeşru
through. to carry
Sabrı bir a
carry one´s point amacına
gun. Silah ulaşmak,
taşımaya istediğini
başladı. elde
4. etmek.(bir şeyi) bulundurmak:
stokunda
ilişki içinde olmak,
sayesinde bu işi başarır. aşna fişne olmak.
carry out 1. yerine
We getirmek,
don´t carry gerçekten
pineapples. yapmak;
Bizde ananasuygulamak,
bulunmaz. tatbik
5. mat.
etmek.
(toplama 2. ve
(birini/bir
çarpmaşeyi) dışarıya taşımak.
işlemlerinde) (sayıyı) (sonraki basamağa)
geçirmek: Carry one. Elde var bir. 6. gazet., TV, radyo (bir olayı)
yayımlamak. 7. (ses) uzaklardan duyulabilmek.
carry out/take reprisals misilleme yapmak.
carry s.t. through bir şeyi yerine getirmek, gerçekten yapmak.
carry s.t. too far k. dili bir şeyin dozunu kaçırmak, aşırı gitmek.
carry the day k. dili kazanmak, galip gelmek. get carried away kendini
carry the day kaptırmak,
üstün gelmek, kapılıp gitmek; heyecanlanıp aşırıya kaçmak.
kazanmak.
carry through k. dili 1. (on) -i yerine getirmek; -i bitirmek: She carried through
carry weight on her promise.
etkili/önemli Sözünü
olmak: It´llyerine getirdi.
carry no weight 2. with
(bir şeyin)
them. sayesinde
Onları
carry/bear/have a grudge (bir işi)
etkilemez yapmak/başarmak:
o. Their optimism will carry them
birine karşı kin beslemek.
against through. İyimserlikleri sayesinde bu zor dönemi atlatacaklar.
carrycot i., İng.
Two (saplı)
tons portbebe.
of wood are enough to carry us through the winter.
carsickness Kışı geçirmek
i. (kara için
taşıtının iki ton odun yeter
sallanmasından ileri bize.
gelen) mide bulantısı.
cart i. 1. atlı yük arabası. 2. el arabası. f. 1. at arabası ile taşımak. 2.
cartilage taşımak; götürmek.
i., zool. kıkırdak.
cartographer i. haritacı, kartograf.
cartography i. haritacılık, kartografi.
carton i. karton kutu, mukavva kutu.
cartoon i. 1. çizgi film. 2. karikatür. 3. büyük resim taslağı.
cartoonist i. 1. karikatürist, karikatürcü. 2. çizgi film çizen sanatçı.
cartridge i. 1. fişek. 2. foto. film kutusu, kaset. 3. kartuş.
cartridge belt fişeklik; palaska.
cartridge case (mermi için) kovan.
cartridge pen kartuşlu dolmakalem.
cartwheel i. el yardımı ile yanlamasına atılan takla, yana dayanmalı aşma,
carve çemberleme.
f. 1. (ağaç, taş v.b.´ni) oymak. 2. (kızarmış eti) dilim dilim
carver kesmek,
i. oymacı.dilimlemek.
carving i. 1. oyma, oyularak yapılmış eser. 2. oymacılık. 3. oyma.
carving knife (sofrada kullanılan) et bıçağı.
casaba i. kavun.
casaba melon kavun.
cascade i. şelale, çağlayan.
case i. 1. durum, vaziyet, hal. 2. hasta: I had five cases of syphilis
case this
i. 1. morning. Bu sabah
kutu, sandık. 2. kutu,beş frengili hastaya
mahfaza: baktım.
violin case keman3. kutusu.
vaka: a
murder
camera case cinayet vakası. 4. huk. dava. 5. dilb. ad
case fotoğraf makinesi mahfazası. 3. kın. 4. kasa. 5. durumu,
case ending dilb. takı.
isim hali. 6. matb. kasa. f. kutu/mahfaza içine koymak, sokmak.
çerçeve.
casement i. 1. kanatlı pencere. 2. pencere kanadı.
cash i. 1. nakit para, peşin para. 2. para.
cash f. 1. (çek) bozdurmak. 2. paraya çevirmek. 3. tahsil etmek.
cash dispenser bankamatik.
cash in on k. dili -den yararlanmak/faydalanmak; -den kazanç sağlamak.
cash on delivery tesliminde ödenecek, ödemeli; kıs. C.O.D.
cash on the barrelhead k. dili nakit para.
cash point İng. (büyük bir satış yerinde) kasa yeri, kasa.
cash register yazarkasa, kasa.
cashew i. 1. bot. amerikaelması, biladerağacı. 2. mahuncevizi.
cashier i. 1. kasiyer, kasadar. 2. İng. (bankada) vezneci, veznedar.
cashmere i. 1. kaşmir, kaşmir yün. 2. kaşmir kumaş. s. kaşmir: cashmere
casing sweater
i. kaplama, kaşmir kazak.
çerçeve.
casino i. kumarhane.
cask i. 1. fıçı; varil. 2. bir fıçı dolusu; bir varil dolusu.
casket i. 1. tabut. 2. küçük kutu, mücevher kutusu. f. kutuya koymak.
Caspian s.
cassava i. 1. bot. manyok. 2. tapyoka, manyok kökünden çıkarılan
nişasta.
casserole i. 1. fırında kullanılan toprak/cam kap; güveç. 2. toprak/cam
cassette kapta
i. kaset.pişirilen yemek.
cassette player/deck kasetçalar.
cassock i. papaz cüppesi.
cast i. 1. atma. 2. (kırık kemiğe) alçı. 3. (bir tiyatro oyununda/filmde)
cast rol alan kimseler,
f. (cast) 1. atmak, oynayanlar. 4. kalıp, maket.
fırlatmak, savurmak. 5. v.b.´ni)
2. (bakış dış görünüş.
cast a horoscope çevirmek, yöneltmek,
zayiçesine bakmak. atfetmek. 3. (oy) vermek. 4. rol taksimi
yapmak.
cast a shadow gölge yapmak.
cast a slur on -e leke sürmek, -i lekelemek.
cast a spell on -i büyülemek, -e büyü yapmak.
cast a spell upon büyü yapmak.
cast a vote oy vermek.
cast about -i düşünmek, -i tasarlamak.
cast anchor demir atmak.
cast away 1. çöpe atmak. 2. ıssız adada bırakmak.
cast down 1. devirmek. 2. canını sıkmak.
cast in one´s lot with k. dili -in kaderine bağlanmak.
cast iron dökme demir, pik, font.
cast iron pik.
cast loose çözmek, ayırmak.
cast lots kura çekmek.
cast of mind düşünüş şekli.
cast off 1. reddetmek. 2. den. alarga etmek.
cast one´s bread upon the
cast one´s lot in with k. dili karşılığını beklemeden iyilik etmek.
waters
s.o./cast in one´s lot with biriyle işbirliği yapmak/bir olmak.
s.o./cast one´s lot with s.o.
cast s.t. adrift bir şeyi akıntıya bırakmak.
cast/drop anchor demir atmak, demirlemek.
castanet i. kastanyet, İspanyol çalparası.
castaway i. deniz kazasına uğrayıp ıssız bir kıyıda mahsur kalan kimse.
caste i. kast.
caster i. 1. dökümcü. 2. (mobilyaya takılan) küçük tekerlek.
caster sugar İng. ince tozşeker.
caster/castor sugar İng. pudraşeker, pudraşekeri.
castigate f. 1. paylamak, azarlamak. 2. kınamak.
castigation i. paylama, azarlama.
cast-iron s. 1. pikten yapılmış. 2. çok sağlam, çok dayanıklı.
castle i. 1. kale, şato. 2. satranç kale.
castle in the air/castle in
hulya, hayal.
Spain
castor i., bak. caster.
castor i.
castor oil hintyağı.
castrate f. hadım etmek; iğdiş etmek.
castration i. hadım etme; iğdiş etme.
casual s. 1. tesadüfen olan. 2. kasıtlı olmayan, rasgele. 3. ilgisiz,
casual clothes kayıtsız, lakayt. 4. pek dikkatli olmayan: He gave it a casual
günlük elbiseler.
glance. Ona şöyle bir göz attı. 5. resmi olmayan, rahat (giysi). 6.
casualness i. ilgisizlik, kayıtsızlık.
gündelikçi, gündelikle çalışan.
casualty i. 1. (kazada/savaşta) ölen, ölü; yaralanan, yaralı. 2. İng. acil
casualty ward/department servis.
İng. acil3.servis.
kaza. He was a casualty of the spending cutback.
Tasarrufun ucu ona dokundu.
cat i. kedi. cat-and-dog fight kedi köpek kavgası.
cat kıs. catalog/catalogue, catechism.
cat nap şekerleme.
catafalque i. katafalk.
Catalan i., s. 1. Katalan. 2. Katalanca.
catalog i. katalog. f. katalog yapmak, kataloğunu hazırlamak.
catalogue i., f., İng., bak. catalog.
Catalonia i. Katalonya.
catapult i. 1. İng. sapan. 2. mancınık, katapult.
cataract i. 1. şelale, büyük çağlayan, çavlan. 2. tıb. katarakt, perde,
catarrh aksu,
i. boğaz akbasma.
veya burunda balgam/sümük toplanma.
catastrophe i. afet, felaket.
catastrophic s. feci, felaket; felaketli.
catch f. (caught) 1. yakalamak; tutmak. 2. (trene/vapura/uçağa)
catch yetişmek.
i. 1. yakalama,3. takılmak; sıkışmak:
tutma. 2. kilit dili.I 3.
caught
av, birmy sleeveyakalanan
partide on the door
handle.
av/balık. Gömleğimin kolu kapının
4. k. dili müstakbel koluna takıldı.
eş olarak düşünülen uygun She caught
kişi.her
5.
catch at -i yakalamaya/tutmaya çalışmak.
finger in the door. Parmağı
parça, bölüm. 6. k. dili bityeniği.kapıya sıkıştı. 4. duymak; anlamak;
catch cold nezle olmak.
farketmek: I didn´t catch that. Onu duymadım. 5. (bir hastalığa)
catch fire yakalanmak:
tutuşmak, ateş You´ve caught a cold. Nezle olmuşsun.
almak.
catch fire tutuşmak.
catch forty winks k. dili kestirmek, kısa bir süre uyumak.
catch it k. dili papara/zılgıt yemek.
catch on k. dili 1. anlamak, çakmak. 2. moda olmak, tutmak.
catch one´s breath soluk almak, dinlenmek.
catch one´s breath nefes almak, soluk almak, soluklanmak, dinlenmek.
catch one´s eye dikkatini çekmek, gözüne çarpmak.
catch s.o. in the act birini suçüstü yakalamak.
catch s.o. napping birini gafil avlamak, birini hazırlıksız yakalamak.
catch s.o. off guard birini gafil avlamak.
catch s.o. off guard birini gafil avlamak.
catch s.o. red-handed birini suçüstü yakalamak.
catch s.o.´s attention/eye birinin dikkatini çekmek.
catch sight of -in gözüne ilişmek, birdenbire farketmek: I caught sight of
catch sight of Seda.
gözüne Seda gözüme
ilişmek: ilişti.moment I caught sight of her. O anda
At that
catch the fancy of gözüme
-in hoşuna ilişti.
gitmek.
catch up 1. with -e yetişmek: He´s so far ahead of me I can´t possibly
catch/get hell catch
k. dili up with
fena him.haşlanmak,
halde Benden o kadar ileridebir
adamakıllı kizılgıt
ona yetişmemin
yemek.
imkânı yok. 2. on (arada olup biteni) öğrenmek. 3. on (biriken
catch/take s.o. unawares birini gafil avlamak.
işleri, ertelenmiş/ihmal edilmiş bir işi) yapmak.
catcher i. 1. yakalayan şey/kimse. 2. beysbol vurucunun arkasında
catching durup
s. sâri,topu tutan oyuncu.
bulaşıcı.
catchy s. hoş ve kolaylıkla akılda kalan.
catechise f., İng., Hrist., bak. catechize.
catechism i., Hrist. ilmihal.
catechize f., Hrist. ilmihale dayanarak din dersi vermek.
categorical s. kategorik, kesin, kati.
categorically z. kategorik olarak.
categorise f., İng., bak. categorize.
categorize f. 1. sınıflandırmak. 2. vasıflandırmak.
category i. kategori, bölüm, sınıf, tabaka, zümre.
cater f. yiyecek tedarik etmek, yemeklerin hazırlanmasını ve servisini
caterpillar üstüne almak.
i. tırtıl, kurt.
caterpillar tread tırtıllı palet, tırtıl.
catfish i., zool. yayınbalığı.
catgut i., müz. kiriş.
catharsis i. katarsis, rahatsız edici duyguları dışa vurarak onlardan
cathartic kurtulma.
s. 1. katarsisle ilgili; katarsise yol açan. 2. müshil. i. müshil.
cathedral i. katedral.
Catholic i., s. Katolik.
catholic s. 1. liberal, açık fikirli. 2. evrensel, genel, umumi.
Catholicism i. Katoliklik, Katolik kilisesi.
catsup i., bak. ketchup.
cattle i., çoğ. sığırlar.
catty s. 1. kedi gibi. 2. k. dili iğneli (söz). 3. k. dili iğneli söz söyleyen.
Caucasia i. Kafkasya.
Caucasian s. Kafkas. i. Kafkasyalı.
Caucasus i.
caught f., bak. catch.
caught in the act suçüstü yakalanmış, cürmü meşhut halinde yakalanmış.
cauldron i., İng. kazan.
cauliflower i. karnabahar.
causal s. neden oluşturan, nedeni olan, nedensel.
causality i. nedensellik.
cause i. 1. neden, sebep, illet. 2. amaç, gaye, hedef. 3. dava, ülkü:
cause That´s
f. neden a olmak,
cause worthy of one´s
sebep olmak, devotion.
yol Kendini caused
açmak: What´s adamayathis?
değeryol
Buna bir açan
dava.ne?4. huk.
Will dava
it konusu.
really cause my camellias to bloom
cause s.o. to sin birini günaha sokmak.
earlier? Gerçekten kamelyalarıma daha erken çiçek açtırır mı?
cause/create a stir 1. heyecan yaratmak; sansasyon yaratmak. 2. herkesin ilgisini
What causes you to act like that? Niye böyle davranıyorsun? It
causeway çekmek.
i. 1. (göl/bataklık üzerinden geçen) uzun köprü/kazıklı yol. 2. iki
caused them to shout. Onların bağırmasına neden oldu.
caustic kara parçasını
i. kostik madde. birbirine bağlayan
s. 1. kostik, ve2.
yakıcı. deniz kabardığında suyla
acı (söz).
kaplanan taş/beton yol.
cauterise f., İng., tıb., bak. cauterize.
cauterize f., tıb. yakmak, dağlamak.
caution i. 1. tedbir, ihtiyat. 2. uyarma, ikaz. f. uyarmak, ikaz etmek.
cautionary s. uyarıcı.
cautious s. ihtiyatlı, tedbirli, sakıngan, dikkatli.
cautiously z. ihtiyatla.
cautiousness i. ihtiyatlılık.
cavalier i. atlı şövalye. s. 1. kendini beğenmiş, kibirli. 2. serbest, laubali.
cavalry i. 1. süvari sınıfı. 2. süvariler.
cavalryman çoğ. cav.al.ry.men (käv´ılrimîn) i. süvari.
cave i. mağara. f.
cave in çökmek.
caveat i. ihtar, uyarı, ikaz.
caveman çoğ. cave.men (keyv´men) i. mağara adamı.
cavern i. büyük mağara.
cavernous s. kocaman, ambar gibi (yer).
caviar i. havyar.
caviare i., bak. caviar.
cavil f. (önemsiz şeyler üzerinde) tartışmak; at -e itiraz etmek: I won
cavity ´t cavil
i. 1. about
oyuk. it with
2. anat. you. Seninle
kavite, boşluk. onu tartışmam.
3. dişçi. çürük, oyuk.
cavort f. sıçramak, oynamak.
caw i. karga sesi, gak. f. karga gibi ötmek, gaklamak.
cayenne i. arnavutbiberi.
cayenne pepper arnavutbiberi.
cc kıs. cubic centimeters, carbon copy.
CD kıs. compact disk.
CD player kompakt disk çalar.
CE kıs. Chemical Engineer, Church of England, Civil Engineer, Corps
cease of Engineers.
f. 1. durmak, kesilmek. 2. bitmek, sona ermek. 3. bırakmak,
cease fire devam etmemek, son vermek.
ateş kesmek.
cease-fire i., ask. ateşkes.
ceaseless s. aralıksız, sürekli.
ceaselessly z. durmadan, ara vermeden.
cedar i., bot. sedir, dağservisi.
cede f. 1. bırakmak. 2. terketmek. 3. devretmek, göçermek.
ceiling i. tavan.
ceiling price tavan fiyatı, azami fiyat.
celebrate f. 1. kutlamak. 2. bayram yapmak.
celebrated s. ünlü, meşhur, şöhretli.
celebration i. kutlama.
celebrity i. 1. ünlü, meşhur. 2. ün, şöhret.
celerity i. hız, sürat.
celery i. sapkerevizi.
celery root kereviz, kökkerevizi.
celestial s. 1. göğe ait, göksel, semavi. 2. kutsal, ilahi.
celestial pole gökkutbu.
celibacy i. (gen. dini nedenlerden dolayı) evlenmeme ve cinsel ilişkide
celibate bulunmama.
s., i. (gen. dini nedenlerden dolayı) evlenmeyen ve cinsel
cell ilişkide bulunmayan
i. 1. hücre, (kimse).
göze. 2. küçük oda. 3. ünite. 4. elek. pil.
cellar i. 1. bodrum, bodrum kat. 2. mahzen. 3. kiler. 4. şarap mahzeni.
cellist 5. şarap stoku.
i. viyolonselist.
cello i. viyolonsel.
cellophane i. selofan.
cellular s. 1. hücresel, gözesel. 2. hücreli, gözeli. i., k. dili cep telefonu.
cellular phone/telephone cep telefonu.
celluloid i. selüloit.
cellulose i. selüloz.
Celsius thermometer santigrat termometresi.
Celt i. Kelt.
Celtic i. Keltçe. s. 1. Kelt, Keltlere özgü. 2. Keltçe.
cement i. çimento. f. 1. çimentolamak, çimento ile sıvamak. 2. beton ile
cement good relations with kaplamak.
ile dostluk 3. yapıştırmak. 4. sağlamlaştırmak.
kurmak.
cement mixer betonyer, betonkarar, beton karıştırıcı.
cemetery i. mezarlık, kabristan.
censor i. sansürcü, sansür memuru. f. sansürlemek, sansürden
censorship geçirmek.
i. sansür, sansür işleri.
censure f. kınamak, eleştirmek. i. kınama, eleştirme.
census i. sayım, nüfus sayımı.
cent i. sent (Amerikan dolarının yüzde biri).
cent kıs. centigrade, central, century.
centenary s., i., bak. centennial.
centennial s. 1. yüz yıllık. 2. yüz yılda bir olan. i. 1. yüzüncü yıldönümü. 2.
center yüzyıl,
i. asır. orta. 2. spor santr. f. 1. ortaya almak, bir merkezde
1. merkez,
center of attraction toplamak. 2. ortasını
1. çekim merkezi. 2. almak, ortalamak. 3. ortada olmak, ortaya
dikkat merkezi.
gelmek.
center of gravity ağırlık merkezi.
center of gravity ağırlık merkezi.
centigrade s., i. santigrat.
centigrade thermometer santigrat termometresi.
centigram i. santigram.
centigramme i., İng., bak. centigram.
centiliter i. santilitre.
centilitre i., İng., bak. centiliter.
centimeter i. santimetre.
centimetre i., İng., bak. centimeter.
centipede i., zool. kırkayak, çıyan.
Central s.
central s. 1. merkezi, orta. 2. ana, belli başlı. i. 1. telefon santralı. 2.
Central America santral memuru.
Orta Amerika.
central bank merkez bankası.
central heating kalorifer, merkezi ısıtma.
centralisation i., İng., bak. centralization.
centralise f., İng., bak. centralize.
centralization i. merkezileştirme; merkezileştirilme.
centralize f. merkezileştirmek, merkezde toplamak; merkezileştirilmek.
centrally z.
centre i., f., İng., bak. center.
centrifugal s. merkezkaç, santrifüj.
centrifugal force merkezkaç kuvveti.
centripetal s. merkezcil, merkeze doğru yaklaşan.
century i. yüzyıl, asır.
ceramic s. seramik.
ceramic tile fayans, karo fayans.
ceramics i. 1. tek. seramik sanatı ve tekniği. 2. çini, çini işleri. 3. çinicilik.
ceramist 4. çoğ. seramik
i. çinici, eşya, çini, çanak çömlek.
seramikçi.
cereal i. (mısır gevreği gibi) tahıldan yapılmış kahvaltılık yiyecek. 2.
cerebellum tahıl bitkisi.
i., anat. 3. tahıl, hububat, zahire. s. tahıla ait; tahıl türünden.
beyincik.
cerebral s. 1. anat. beyinsel. 2. ussal. 3. k. dili entelektüel, entel.
cerebrum i., anat. beyin.
ceremonial s. törensel, merasimle ilgili, resmi. i. 1. tören, merasim. 2. ayin.
ceremonially z. törensel olarak.
ceremonious s. 1. resmi, teklifli. 2. törensel.
ceremoniously z. çok resmi bir şekilde.
ceremony i. 1. tören, merasim. 2. ayin. 3. resmiyet, protokol.
cert kıs. certificate, certified, certify.
certain s. 1. kesin, kati. 2. emin. 3. kaçınılmaz. 4. muhakkak, şüphesiz.
certainly 5. belirli, muayyen.
z. elbette, tabii, baş 6. bazı.
üstüne.
certainty i. kesinlik, katiyet.
certificate i. 1. belge, vesika. 2. sertifika, tasdikname, şahadetname. 3.
certify ruhsat.
f. 4. diploma.
1. tasdik etmek, doğrulamak, teyit etmek; (-in
certitude doğruluğunu/gerekliliğini)
i. kesinlik, katiyet. belgelemek. 2. k. dili -in akıl hastası
olduğunu resmen tasdik etmek. certified public accountant
cervix i., anat. 1. boyun. 2. rahim boynu.
diplomalı/yeminli hesap uzmanı.
cesarean i., s. sezaryen.
cesarean section sezaryen.
cesium i., kim. sezyum.
cessation i. durma, kesilme, inkıta.
cesspool i. lağım çukuru.
Ceylon i., bak. Sri Lanka.
Ceylonese i., s., bak. Sri Lankan.
cf kıs. compare.
CF kıs. cost and freight.
CFI kıs. cost, freight, and insurance.
cg, cgm kıs. centigram(s).
ch kıs. chain, chancery, chapter, chief, child, church.
Chad i. Çad, Çat.
Chadian i. Çadlı. s. 1. Çad, Çad´a özgü. 2. Çadlı.
chafe f. 1. ovarak ısıtmak. 2. ovarak aşındırmak. 3. (ayakkabı)
chafe at the bit vurmak. 4. sinirlendirmek.
k. dili işlerin gecikmesinden dolayı huzursuz olmak. chafing
chaff dish (sofrada
i. tahıl kabuğu; kullanılan) yemek ısıtıcısı.
saman, çöp.
chagrin i. utanç; hayal kırıklığı; iç sıkıntısı. f. utandırmak, rezil etmek;
chain hayal kırıklığına
i. 1. zincir. uğratmak.
2. silsile (dağ). f. zincirlemek, zincirle bağlamak.
chain letter zincirleme mektup.
chain of command komuta zinciri.
chain reaction zincirleme reaksiyon.
chain smoker sigara tiryakisi.
chain store aynı mağazalar zincirine bağlı mağaza.
chain-smoke f. peş peşe sigara içmek; peş peşe (sigara) içmek.
chair i. 1. iskemle, sandalye. 2. kurul başkanı, başkan. 3. makam. 4.
chair lift kürsü.
telesiyej.
chairman çoğ. chair.men (çer´mîn) i. (erkek) kurul başkanı, başkan.
chairmanship i. başkanlık.
chairperson i. kurul başkanı, başkan.
chairwoman çoğ. chair.wom.en (çer´wîmîn) i. (kadın) kurul başkanı, başkan.
chaise longue şezlong.
chalcedony i. kalseduan, kadıköytaşı.
chalice i., Hrist. (ayinde kullanılan) kadeh.
chalk i. tebeşir. f. up (sayı/puan) kazanmak/kaydetmek.
challenge i. meydan okuma. f. meydan okumak.
challenge match spor çelenç.
challenger i. meydan okuyan kimse.
chamber i. 1. oda, yatak odası, özel oda. 2. daire. 3. mahkeme,
chamber music komisyon.
oda müziği. 4. kamara, İngiliz yasama meclisi. 5. fişek yatağı.
chamber music oda müziği.
chamber of commerce ticaret odası.
chamber of commerce ticaret odası.
chamber orchestra oda orkestrası.
chamber pot lazımlık.
chambermaid i. oda hizmetçisi.
chambers i., çoğ. hâkimin oturum dışı konularda çalıştığı yer.
chameleon i., zool. bukalemun.
chamois i. 1. zool. dağkeçisi. 2. (madeni yüzeyleri parlatmak için
chamomile kullanılan) güderi parçası.
i., bot. papatya.
champ f. katır kutur/kıtır kıtır/hart hurt/çıtır çıtır yemek.
champ at the bit çok sabırsızlanmak.
champagne i. 1. şampanya. 2. şampanya rengi. s. şampanya rengi.
champion i. 1. şampiyon. 2. savunucu, müdafi. s. şampiyon. f. 1.
savunmak, müdafaa etmek. 2. tarafını tutmak, destek olmak.
championship i. şampiyona; şampiyonluk.
chance i. 1. talih, şans. 2. kader. 3. ihtimal. 4. fırsat. 5. risk, riziko. s.
chance şans
f. eseri
1. k. olan.
dili (bir riski) göze almak. 2. tesadüfen olmak: She
chance on/upon chanced
-e rastlamak, -ethere.
to be tesadüfTesadüf
etmek. eseri oradaydı.
chancellor i. 1. rektör. 2. (Almanya´da) şansölye, başbakan.
chancy s., k. dili kesin olmayan, rizikolu.
chandelier i. avize.
change i. 1. değişim, değişme, değişiklik. 2. dönüşüm, dönüşme,
change tahavvül. 3. yenilik.
f. 1. değiştirmek, 4. bozuk
tahvil etmek; para, bozuk, bozukluk,
değişmek, değişikliğeufaklık.
uğramak.5.
paranın
2. üstü.
(taşıtta) 6. aktarma,
aktarma yapmak: (taşıt) değiştirme.
You´lldeğiştirmek.
have to change trains in
change clothes üstünü değiştirmek, üstünü başını
Ankara. Ankara´da aktarma yapmanız lazım. 3. (para)
change color 1. yüzü kızarmak. 2. yüzü solmak.
bozdurmak. 4. (döviz/altın) bozdurmak. 5. (çamaşır)
change color yüzü kızarmak.
değiştirmek, (üstünü) değişmek. 6. (yatak takımlarını)
change hands değiştirmek.
sahip değiştirmek, el değiştirmek.
change hands el değiştirmek, başkasının eline geçmek.
change of address adres değişikliği.
change of air hava değişimi.
change one´s mind caymak, fikrini/kararını değiştirmek.
change one´s tune k. dili ağız değiştirmek.
change over (from/to) (bir uygulamadan başka bir uygulamaya) geçmek.
change purse bozuk para çantası.
change the guard ask. nöbet değiştirmek.
changeability i. değişkenlik.
changeable s. 1. değişken, kararsız, istikrarsız. 2. şanjanlı, yanardöner.
changeableness i., bak. changeability.
changeless s. hiç değişmeyen.
changeover i. (bir uygulamadan başka bir uygulamaya) geçiş.
channel i. 1. radyo, TV kanal. 2. yol; su yolu; boğaz. 3. nehir yatağı,
channel s.t. into akak,
bir şeyimecra. f. kanal
(bir yere) açmak, oymak.
vermek/dökmek/akıtmak/kanalize etmek.
chant f. 1. monoton bir melodiyle söylemek. 2. şarkı söylemek. 3.
chant şarkı söyleyerek
i. 1. monoton bir kutlamak.
melodi. 2. monoton bir melodi eşliğinde
chaos söylenen sözler. 3.
i. 1. kaos. 2. karışıklık, tilavet. 4. monoton ses tonu.
kargaşa.
chaotic s. karmakarışık, düzensiz.
chap i. (ciltte) çatlak, yarık. f. (--ped, --ping) 1. (soğuk) (cildi)
chap çatlatmak, kızartmak,
i., İng., k. dili adam, çocuk,sertleştirmek.
delikanlı. 2. (toprak, tahta v.b.´ni)
yarmak, çatlatmak. 3. çatlamak, yarılmak, kızarmak.
chapel i. şapel, küçük kilise.
chaperon i. şaperon.
chaplain i. (okul, ordu veya hastanede) papaz.
chapter i. (kitapta) bölüm, kısım.
char f. (--red, --ring) 1. yakarak kömürleştirmek; -in dışını yakarak
char kömürleştirmek;
i., İng. hizmetçi kadın,yanarak kömürleşmek.
hizmetçi; 2. kavurmak;
(kadın) hademe.
kavrulmak. 3. ateşe tutmak.
character i. 1. karakter, özyapı. 2. (roman, hikâye, oyun v.b.´nde) kişi,
characterisation şahıs,
i., İng.,karakter. 3. karakter, harf. 4. tip bir kimse, nevi şahsına
bak. characterization.
münhasır bir kimse; eksantrik/komik kimse.
characterise f., İng., bak. characterize.
characteristic s. karakteristik, tipik. i. özellik, hususiyet, vasıf.
characterization i. karakterize etme, nitelendirme.
characterize f. karakterize etmek, nitelemek, nitelendirmek.
characterless s. karaktersiz.
charcoal i. 1. mangal kömürü. 2. karakalem.
chard i., bot. pazı.
charge i. 1. (hizmet karşılığında ödenen) ücret. 2. barut hakkı. 3.
suçlama, itham. 4. hücum, hamle. 5. elek. şarj.
charge f. 1. (bir masrafı birinin hesabına) geçirmek. 2. görevlendirmek.
charge account 3. suçlamak,
tic. açık hesap. itham etmek. 4. hücum etmek. 5. elek. şarj etmek.
chargé d`affaires çoğ. char.gés d´af.faires (şarjeyz dıfer´) maslahatgüzar,
chariot işgüder,
i., tar. ikişarjedafer.
tekerlekli savaş/yarış arabası.
charisma i. karizma.
charitable s. hayırsever, yardımsever.
charity i. 1. hayırseverlik, yardımseverlik. 2. merhamet. 3. sadaka. 4.
charlady hayır
i., İng.işi. 5. hayırkadın,
hizmetçi cemiyeti, yardım
hizmetçi; derneği.
(kadın) hademe.
charlatan i. şarlatan.
charm i. 1. cazibe, çekicilik. 2. tılsım, muska. 3. büyü. f. büyülemek,
charming cezbetmek.
s. çekici, hoş, sevimli, cana yakın.
chart i. 1. portolon, deniz haritası. 2. grafik, çizge. 3. çizelge; tablo. f.
charter 1. göstermek,
i. 1. kaydetmek.
patent, imtiyaz, berat. 2.2. -in haritasını
gemi yapmak.
kira kontratı. f. 1.3.(uçak,
plan
yapmak,
gemi plan çıkarmak.
charter flight çarterv.b.´ni)
seferi. kiralamak, tutmak. 2. berat/imtiyaz/patent
vermek.
charter member kurucu üye.
charter plane kiralanmış ucuz tarifeli uçak.
charwoman çoğ. char.wom.en (çar´wîmîn) i., İng. hizmetçi kadın, hizmetçi;
chary (kadın) hademe.
s. 1. dikkatli, tedbirli, ihtiyatlı. 2. of -i esirgeyen.
chase f. kovalamak, peşine düşmek, izlemek, takip etmek. i.
chasm kovalama,
i. 1. kanyon, peşine düşme,
dar boğaz. 2. izleme, takip.
derin yarık.
chassis çoğ. chas.sis (şäs´iz) i. 1. oto. şasi. 2. top kızağı.
chaste s. 1. iffetli, namuslu, sili; yasaklanmış cinsel ilişkilerde
chasten bulunmayan.
f. ıslah etmek 2. içinsaf, bozulmamış. 3.
cezalandırmak, lekesiz. 4. basit,
uslandırmak, sade.
yola getirmek.
chastise f. cezalandırmak; döverek cezalandırmak.
chastity i. iffet, saflık, temizlik; yasaklanmış cinsel ilişkilerde
chat bulunmama.
f. (--ted, --ting) sohbet etmek, hoşbeş etmek, çene çalmak. i.
château sohbet,
i. şato. hoşbeş.
chattel i. taşınır mal, menkul.
chatter f. gevezelik etmek, çene çalmak. i. gevezelik.
chatterbox i. geveze, çenebaz, dillidüdük.
chattiness i. konuşkanlık.
chatty s. konuşkan.
chauffeur i. özel şoför.
chauvinism i. şovenizm.
chauvinist i. şoven.
chauvinistic s. şovence.
cheap s. 1. ucuz. 2. bayağı, adi.
cheapen f. ucuzlatmak; ucuzlamak.
cheapskate i., argo pinti, cimri.
cheat f. 1. dolandırmak, aldatmak. 2. kopya çekmek. i. dolandırıcı,
cheater hilekâr,
i. kopyacı, üçkâğıtçı.
kopya çeken.
check i. 1. kontrol, gözden geçirme, muayene. 2. durdurma;
check engelleme;
f. 1. durdurmak;yavaşlatma; gem vurma;
engellemek; yavaşlatmak; ket vurma. 3. engel, ket
gem vurmak; ket,
fren
vurmak:görevi yapan
That defeat kimse/şey.
checked 4. çek: bank
their kontrol
advance. check banka
O yenilgi çeki.
check for (belirli bir şeyi) arayarak (bir şeyi) etmek: I´m checking
traveler´s
ilerlemelerini check seyahatThis
durdurdu. çeki. 5. check
will fiş; numaralı
the spread kâğıt,of numara:
the
check in for leaks in the
1. (otel v.b.´ne roof. Damın
girince) akıp
kaydını akmadığını
yaptırmak: kontrol
First youediyorum.
have to
baggage
disease. check bagaj
Hastalığın fişi; emanetçinin
yayılmasını yavaşlatacak verdiği fiş/numaralı
bu. 2. kontrol
check
kâğıt. in at check
(otel, coat the hotel´s
pansiyon reception
vestiyercinin desk.
verdiği İlk bir
önce
fiş/numara. otelin
6. (lokanta,
check into etmek; (birini/birv.b.´nde)
şeyi) kaydını
kontrolden yaptırıp
geçirmek; oda
muayenetutmak.etmek;
resepsiyonunda
bar veya gece kaydını
kulübünde yaptırman
yenilip lazım.
içilen 2.
şeyler (havaalanındaki
için) hesap: Will
check on gözden geçirmek. 3. (bavulu) bagaja/emanete
1. (kontrol etmek amacıyla) bakmak, göz atmak. 2. (bir şeyin) vermek;
uçak
you bürosunda)
bring the checkbiletini kontrol
please? ettirmek/kontrol
Lütfen hesabı getirir etmek.
misiniz? 7.5.
check out (paltoyu/şapkayı)
doğru olup olmadığını
1. hesabını ödeyip vestiyere vermek.
öğrenmeye
(otel, pansiyon 4. satranç
çalışmak.
v.b.´nden) şah demek.
ayrılmak. 2. (bir
(listedeki
(bir şeyin) bir maddenin
doğru olup yanına
olmadığını konulan) işaret.
kontrol etmek. 8. (damalı
6. (off)
check up on şeyin) doğru
1. (kontrol
kumaştaki) olupveya
etmek
kare olmadığını
amacıyla)
kareli öğrenmeye
-e bakmak,
desen. çalışmak.
-e göz atmak. 3. with (bir
2. (bir
(listedeki
şey) (başka bir maddenin)
bir şeye) yanına
uymak, ikiişaret
şey koymak.
birbirini tutmak: Does Reha
check valve şeyin) doğru olup olmadığını öğrenmeye çalışmak.
çek valfı.
´s story check out with hers? Reha´nın anlattığı onunkini
tutuyor mu? 4. (of/from) (kütüphaneden) almak için (kitabın)
çıkış kaydını yaptırmak; kitabın çıkış kaydını yapmak. 5.
(süpermarketteki gibi) (kasiyer) (alınan malların) hesabını yapıp
parasını almak. 6. k. dili -e iyice bakmak; -e alıcı gözüyle
check with 1. (birine) danışmak. 2. (birinden) izin almak.
checkbook i. çek defteri.
checkered s. 1. kareli, ekose. 2. değişik olaylarla dolu.
checkers i. dama oyunu.
check-in i.
check-in counter/desk hava terminalinde bilet ve bagajın kontrol edildiği tezgâh.
checking account çek hesabı.
checklist i. kontrol listesi.
checkmate i. 1. satranç mat. 2. tam yenilgi. f. 1. satranç mat etmek. 2.
check-out yenmek.
i.
check-out counter (süpermarketteki gibi) alınan malların hesabının yapılıp
checkpoint ödendiği
i. kontrol tezgâh,
noktası.çıkış tezgâhı.
checkroom i. vestiyer; emanet.
checkup i. çekap, genel sağlık kontrolü.
cheddar i. çedar (bir çeşit peynir).
cheek i. 1. yanak, avurt. 2. İng., k. dili cüret, yüzsüzlük, arsızlık.
cheek by jowl yan yana.
cheek by jowl sıkı fıkı; yan yana.
cheekbone i., anat. elmacıkkemiği.
cheekily z., İng., k. dili yüzsüzce, küstahlıkla.
cheekiness i., İng., k. dili yüzsüzlük, küstahlık.
cheeky s., İng., k. dili yüzsüz, arsız, küstah.
cheep f. cıvıldamak, cik cik ötmek. i. cıvıltı.
cheer i. 1. (sözle yapılan) tezahürat. 2. neşe, keyif. f. 1. (sözle)
cheer s.o. up tezahürat yapmak. 2. neşelendirmek.
birini neşelendirmek.
cheer s.o./an animal on birini/bir hayvanı (sözlü) tezahüratla teşvik etmek.
cheer up neşelenmek.
Cheer up! Keyfine bak!/Geçmiş olsun!
cheerful s. şen, neşeli, keyifli.
cheerfully z. neşeyle.
cheerfulness i. neşelilik.
cheerio ünlem, İng. Hoşça kal!
cheerleader i. amigo.
cheerless s. neşesiz, keyifsiz.
Cheers! ünlem, İng. 1. Şerefe! 2. Hoşça kal! 3. (teşekkür olarak) Sağ ol!
cheery s. şen, neşeli, keyifli.
cheese i. peynir.
cheeseburger i. çizburger, peynirli hamburger.
cheesecake i. peynirli kek.
cheesecloth i. tülbent.
cheesy s. peynire benzeyen; peynir kıvamında.
cheetah i., zool. çita, Acinonyx jubatus.
chef i. şef, ahçıbaşı, ahçı.
chem kıs. chemical, chemist, chemistry.
chemical s. kimyasal, kimyevi. i. kimyasal madde.
chemical compound kimyasal bileşim.
chemical compound kimyasal bileşim.
chemical engineer kimya mühendisi.
chemical engineering kimya mühendisliği.
chemical reaction kimyasal reaksiyon.
chemical warfare kimyasal savaş.
chemise i. kombinezon, kadın iç gömleği.
chemist i. 1. kimyager. 2. İng. eczacı.
chemistry i. kimya.
chemistry major asıl branşı kimya olan öğrenci.
chemotherapy i., tıb. kemoterapi.
cheque i., İng. çek.
chequered s., İng., bak. checkered.
cherish f. 1. aziz tutmak. 2. üzerine titremek, bağrına basmak. 3.
cherry beslemek, gütmek.
i. kiraz; vişne.
chess i. satranç.
chessboard i. satranç tahtası.
chessman çoğ. chess.men (çes´mîn) i. satranç taşı.
chest i. 1. göğüs. 2. sandık. 3. kutu.
chest of drawers şifoniyer.
chestnut i. 1. kestane. 2. kestane rengi. s. kestane rengi, kestane.
chew f. çiğnemek.
chew s.o. out k. dili birini azarlamak.
chew the cud 1. geviş getirmek. 2. k. dili derin derin düşünmek.
chew the fat argo çene çalmak.
chewing gum çiklet.
chic s. şık, modaya uygun. i. şıklık.
chicanery i. hile, şike.
chick i. 1. civciv. 2. argo genç kız, piliç.
chicken i. piliç, tavuk eti. f. out argo korkudan çekinmek.
chicken feed argo bozuk para, az para.
chicken pox suçiçeği.
chicken-hearted s. korkak, ödlek.
chickpea i. nohut.
chicory i., bot. hindiba, güneğik.
chide f. (chid/--d, chid.den/--d) azarlamak, kusur bulmak.
chief i. şef, amir, reis, baş. s. 1. en yüksek rütbede olan, baş. 2. belli
chief justice başlı, ana.
huk. danıştay başkanı.
chief rabbi hahambaşı.
chiefly z. başlıca, en çok.
chieftain i. 1. kabile reisi. 2. başkan, şef.
chilblain i. (soğuktan dolayı) el/ayak parmağındaki şişkinlik.
child çoğ. chil.dren (çîl´drın) i. 1. çocuk; bebek. 2. çocuksu kimse. 3.
child´s play çocuk,
kolay iş, evlat.
çocuk oyuncağı.
child´s play çocuk oyuncağı, çok kolay iş.
childbirth i. doğum.
childhood i. çocukluk dönemi, çocukluk.
childish s. 1. çocuksu, çocuğumsu. 2. çocukça.
childishly z. çocukça.
childless s. çocuksuz, çocuğu olmayan.
childlike s. çocuk gibi, çocuk ruhlu, çocuksu.
childminder i., İng. çocuk bakıcısı.
children i., çoğ., bak. child.
Chile i. Şili.
Chilean i. Şilili. s. 1. Şili, Şili´ye özgü. 2. Şilili.
chili i.
chili pepper kırmızıbiber.
chill i. 1. soğuk. 2. titreme, üşüme, ürperme. s. 1. üşütücü. 2. soğuk.
chilled to the marrow f.soğuk
1. üşümek,
iliğine ürpermek; üşütmek.
geçmiş, iliğine kadar 2. (yiyecek/içecek) soğutmak.
üşümüş.
chilli i., İng., bak. chili.
chilliness i. 1. soğuk. 2. soğuk davranış.
chilly s. serin, soğuk, üşütücü. z. soğuk bir şekilde.
chime i. 1. madeni çubuklardan oluşan zil. 2. çan sesi; zil sesi. 3.
chime in melodi.
k. dili lafa4. karışmak.
ahenk, uyum. f. (saat/zil/çan) ahenkli bir sesle
çalmak.
chimerical s. hayali, gerçek olmayan.
chimney i. 1. baca. 2. lamba şişesi. 3. krater, yanardağ ağzı.
chimney sweep baca temizleyicisi.
chimpanzee i., zool. şempanze, Anthropopithecus troglodytes.
chin i., anat. çene.
China i. Çin.
china i. porselen, seramik, çini.
china closet tabak dolabı.
Chinese i. 1. (çoğ. Chi.nese) Çinli. 2. Çince. s. 1. Çin, Çin´e özgü. 2.
chink Çince. 3. Çinli.
i. ufak açıklık/yarık, çatlak.
chip i. 1. yonga, çentik. 2. çoğ., İng. kızarmış patates, patates
chip in kızartması,
1. para vermek, cips. bağışta
3. bilg. çip, yonga. 2.
bulunmak. f. (--ped, --ping)
İng. lafa 1. yontmak,
karışmak.
çentmek, budamak, şekil vermek. 2. kenarını/bir yerini kırmak;
chipmunk i., zool. amerikasincabı, Tamias.
kenarından/bir yerinden parça koparmak.
chirp f. 1. cıvıldamak. 2. cırıldamak, cırlamak. i. 1. cıvıltı. 2. cırıltı.
chisel i. keski, kalem. f. kalemle oymak.
chitchat i., k. dili (sohbette geçen) sözler; yarenlik, muhabbet, çene
chivalric çalma:
s., bak. Enough of this chitchat; we´d better get to work. Bu
chivalrous.
kadar muhabbet yeter. Artık çalışsak iyi olur. f. (--ted, --ting)
chivalrous s. 1. şövalye gibi. 2. yürekli, cesur; cömert. 3. centilmen, nazik.
yarenlik etmek, muhabbet etmek, çene çalmak.
chivalry i. 1. şövalyelik. 2. yüreklilik, cesaret; cömertlik. 3. centilmenlik,
chive nezaket.
i. frenksoğanı.
chlorinate f. klorlamak.
chlorine i., kim. klor.
chloroform i., kim. kloroform. f. kloroformla uyutmak.
chock i. takoz.
chock full ağzına kadar dolu.
chockablock s., İng. dopdolu.
chockfull s. dopdolu.
chocolate i. çikolata: a piece of chocolate candy bir çikolata. s. çikolatalı.
chocolate cake çikolatalı kek.
choice i. 1. seçme, seçiş. 2. seçilen kimse/şey: He was our choice.
choir Bizim
i. kiliseseçtiğimiz oydu. 3. seçenek, şık, alternatif; çare: You´ve
korosu, koro.
no other choice. Başka çaren yok. Won´t you give me another
choke f. boğmak, nefesini kesmek; tıkamak, boğulmak; tıkanmak. i. 1.
choice? Bana başka bir alternatif tanımaz mısınız? s. 1. çok
choke back one´s tears boğulma;
gözyaşlarını tıkanma.
tutmak.2. oto. jikle.
kaliteli, ekstra, lüks (sebze, meyve, et v.b.). 2. iyi seçilmiş. 3.
choke down one´s rage iğneli,
öfkesini kırıcı (söz).
bastırmak.
choke up 1. tıkanmak. 2. heyecandan konuşamamak, nutku tutulmak.
cholera i. kolera.
cholesterol i. kolesterol.
chomp f., bak. champ.
choose f. (chose, cho.sen) 1. seçmek. 2. tercih etmek. 3. istemek.
choosey s., k. dili, bak. choosy.
choosy s., k. dili titiz, zor beğenen, müşkülpesent.
chop f. (--ped, --ping) 1. (balta ile) kırmak. 2. (up) ince ince
chop down kıymak/doğramak.
(ağacı) kesmek. i. pirzola: lamb chop kuzu pirzolası.
chopper i. 1. kısa saplı balta, satır. 2. argo helikopter.
choppy s. 1. değişken, yön değiştiren (rüzgâr). 2. çırpıntılı (deniz/göl).
chopstick i. (Uzakdoğuda kullanılan) yemek çubuğu.
choral s. 1. koro ile ilgili. 2. koro tarafından söylenen. 3. koro için
chorale yazılmış.
i., müz. koral.
chord i. 1. çalgı teli, kiriş. 2. müz. akort.
chore i. 1. küçük bir iş. 2. çoğ. bir evin/çiftliğin günlük işleri. 3. güç ve
choreographer tatsız iş.
i. koreograf, koregraf.
choreography i. koreografi, koregrafi.
chorus i. 1. koro, koro topluluğu. 2. (müzik eseri) koro. 3. koro, şarkının
chose koro bölümü.
f., bak. choose.
chosen f., bak. choose. s. seçilmiş.
chow i., k. dili yemek.
Christ i. Mesih, İsa.
christen f. vaftiz etmek.
Christendom i. Hristiyanlık, Hristiyan âlemi.
christening i. vaftiz etme; vaftiz töreni.
Christian s., i. Hristiyan.
Christian name İng. ilk ad.
Christian name ad, isim: Her Christian name is Fanny, and her family name is
Christianity Burney. Adı Fanny, soyadı Burney.
i. Hristiyanlık.
Christmas i. Noel.
Christmas Day Noel günü.
Christmas Eve Noel arifesi.
Christmas tree Noel ağacı.
chromatic s. 1. renklerle ilgili, kromatik. 2. müz. kromatik.
chrome i. krom.
chromium i., kim. krom.
chromosome i. kromozom.
chronic s. kronik, müzmin, süreğen.
chronicle i. kronik, tarih.
chronological s. kronolojik.
chronologically z. tarih sırasına göre.
chronology i. kronoloji.
chronometer i. kronometre, süreölçer.
chrysanthemum i., bot. kasımpatı, krizantem.
chubby s. tombul.
chuck f., k. dili 1. atmak, fırlatmak. 2. (out) çöpe atmak.
chuck it up k. dili bir işi bırakmak, bir işten ayrılmak/vazgeçmek.
Chuck it! k. dili 1. Onu çöpe at!/At onu!/At gitsin! 2. Onu bırak!/Ondan
chuck s.o. out vazgeç!
k. dili 1. birini dışarı atmak/kapı dışarı etmek/sepetlemek. 2.
chuckhole birini işten
i. (yolda atmak.
oluşan) çukur.
chuckle f. kıkır kıkır gülmek, kıkırdamak. i. kıkır kıkır gülme, kıkırdama.
chuffed s., İng., k. dili mutlu; çok memnun.
chum i. yakın arkadaş, ahbap, dost. f. (--med, --ming) 1. dost olmak. 2.
chummy aynı
s. odayı paylaşmak.
chump i. 1. kütük. 2. k. dili aptal, budala.
chump f. çiğnemek.
chunk i. 1. kalın bir parça. 2. külçe, yığın, topak. 3. k. dili büyük bir
church miktar. 4. k.
i. 1. kilise. 2.dili tıknaz
kilise adam.
ayini. 3. Hrist. mezhep. 4. cemaat.
church service ayin; ibadet.
churchwarden i. kilise idame amiri.
churchyard i. kilise avlusu/bahçesi.
churl i. 1. kaba adam. 2. köylü.
churlish s. kaba, terbiyesiz.
churn i. 1. yayık. 2. süt kabı. f. (sütü) yayıkta çalkalamak.
chute i. (üst kattan alt kata inen, çamaşır/çöp atılan) baca.
CIA kıs. Central Intelligence Agency.
CIF kıs. cost, insurance, and freight sif.
cicada i., zool. ağustosböceği.
cider i. elma suyu; elma şarabı.
cigar i. puro.
cigarette i. sigara.
cigarette lighter çakmak.
cinch i. 1. at kolanı. 2. k. dili sıkıca tutma, kavrama. 3. k. dili elde bir;
cinder çantada
i. 1. cüruf,keklik.
yanmış kömür artığı. 2. çoğ. kül.
cinder block cüruf briketi.
Cinderella i. 1. Külkedisi. 2. güzelliği ve değeri anlaşılmamış kız.
cinecamera i., İng. kamera.
cinema i., İng. sinema, sinema salonu.
cinnamon i. tarçın.
cipher i. 1. sıfır. 2. solda sıfır, hiç. 3. (nüfuz açısından) önemsiz biri. 4.
circa şifre.
edat dolaylarında, takriben, aşağı yukarı: It was built circa 1650.
Circassian 1650
i., s. 1.dolaylarında yapılmış.
Çerkez. 2. Çerkezce.
circle i. 1. daire, çember, halka. 2. çevre, muhit, grup. f. 1. -in etrafına
circuit daire çizmek,
i. 1. daire. -in etrafını
2. tur; çizmek.
ring seferi; 2. 3.
devir. -inelek.
etrafını dönmek. 3. (bir
devre.
yerin üstünde daire/daireler çizerek) dönmek/dönüp durmak. 4.
circuit breaker devre kesici anahtar.
etrafını çevirmek, kuşatmak. 5. halka olmak. 6. devretmek,
circuitous s. dolaylı, dolambaçlı.
dönmek.
circuitously z. dolaylı olarak.
circuitousness i. dolaylılık.
circular s. 1. dairesel, yuvarlak. 2. dolaylı, dolambaçlı. i. genelge,
circular note tamim; sirküler.
1. genelge, sirküler. 2. bir tür kredi mektubu.
circular saw yuvarlak testere.
circulate f. 1. (havanın/sıvının) akımı/dolaşımı olmak; (kan/hava)
circulation dolaşmak; (motordaki
i. 1. (hava/sıvı sıvı)(kan/hava
için) akım; devridaimiçin)
yapmak; (havanın/sıvının)
dolaşım; (motordaki
akımını/dolaşımını
sıvı için) devridaim. sağlamak;
2. (para (kanı/havayı)
için) tedavül, dolaştırmak:
sürüm. 3. tiraj.The air
circumcise f. sünnet etmek.
in this room doesn´t circulate very well. Bu odadaki hava akımı
circumcision i. sünnet.
pek iyi değil. 2. (haber) yayılmak; (haberi) yaymak. 3. (para)
circumference tedavülde/sürümde
i. daire çevresi; çember. olmak; (parayı) tedavüle çıkarmak.
circumflex circulating
i. inceltme işareti; uzatma ödünç
library dışarıya işareti.kitap veren kütüphane.
circumnavigate f. denizden etrafını dolaşmak.
circumscribe f. 1. kısıtlamak. 2. -in etrafına daire çizmek.
circumspect s. dikkatli, sakıngan, ihtiyatlı, tedbirli.
circumspection i. dikkat, ihtiyat.
circumstance i. 1. durum, hal, keyfiyet, koşul, şart, vaziyet. 2. olay, vaka. 3.
circumstantial kader.
s. 1. durumla ilgili. 2. ikinci derecede önemi olan. 3. ayrıntılı.
circumstantial evidence huk. ikinci derecede kanıt.
circumvent f. 1. atlatmak, kaçınmak. 2. tekerine çomak sokmak,
circus kösteklemek.
i. 1. sirk. 2. İng. daire çizen yol; meydan. 3. gösteri, numara.
cistern i. sarnıç, mahzen, su deposu.
cit kıs. citation, cited, citizen.
citadel i. hisar, kale.
citation i. 1. huk. celp, çağrı. 2. huk. celp kâğıdı. 3. takdirname. 4. -i
citizen kaynak/örnek
i. 1. vatandaş,olarak gösterme.
yurttaş. 2. uyruk, tebaa. 3. hemşeri.
citizenship i. 1. vatandaşlık, yurttaşlık. 2. uyrukluk, tabiiyet.
citric acid sitrik asit.
citron i. ağaçkavunu.
citrus s. turunçgillere ait. i. (çoğ. cit.rus) turunçgillere ait ağaç/meyve.
citrus fruit turunçgillerden bir meyve.
city i. şehir, kent.
city block kesişen sokaklarla ayrılan blok.
city centre İng. kent merkezi.
city council belediye meclisi.
city councilor/father belediye meclisi üyesi.
city hall 1. belediye. 2. belediye binası/konağı.
city manager belediye başkanı.
city planner şehir mimarı.
city-state i. şehir devleti, site.
civic s. 1. şehre ait, belediye ile ilgili. 2. yurttaşlık ile ilgili.
civic center hükümet binaları, mahkeme, kütüphane v.b.´nin bulunduğu
civics şehir merkezi.
i. yurttaşlık bilgisi, yurt bilgisi.
civil s. 1. vatandaşlarla ilgili. 2. hükümete ait, milli. 3. sivil. 4.
civil defense bireysel, ferdi. 5. uygar, medeni. 6. terbiyeli, edepli, nazik,
sivil savunma.
kibar.
civil engineer inşaat mühendisi.
civil engineering inşaat mühendisliği.
civil law 1. medeni hukuk. 2. Roma hukuku.
civil law medeni hukuk.
civil liberty insan hakları.
civil marriage medeni nikâh.
civil marriage medeni nikâh.
civil rights vatandaşlık hakları.
civil servant İng. devlet memuru.
civil service sivil devlet memurları.
civil service devlet memurluğu.
civil war iç savaş.
civilian i. sivil.
civilisation i., İng., bak. civilization.
civilise f., İng., bak. civilize.
civilised s., İng., bak. civilized.
civility i. terbiye, edep; nezaket, kibarlık.
civilization i. uygarlık, medeniyet.
civilize f. 1. uygarlaştırmak, medenileştirmek. 2. aydınlatmak.
civilized s. 1. uygar, medeni. 2. terbiyeli; nazik, kibar; hoş.
clad f., bak. clothe.
claim i. 1. talep, iddia. 2. hak. 3. sigorta poliçesi üstünden ödenecek
claim for damages para. f. 1. hak
1. tazminat talep etmek,
davası. istemek.
2. tazminat 2. iddia etmek. 3. sahip
talebi.
çıkmak.
claimant i. davacı; hak iddia eden; talep sahibi.
clairvoyance i. 1. kehanet. 2. gaipten haber verme.
clairvoyant i. kâhin.
clam i., zool. tarak, deniz tarağı.
clamber f. tırmanmak, güçlükle tırmanmak.
clammy s. 1. yapış yapış. 2. soğuk ve nemli.
clamor i. 1. haykırma, feryat, yaygara. 2. gürültü. f. haykırmak, feryat
clamorous etmek, yaygara koparmak.
s. gürültülü.
clamour i., f., İng., bak. clamor.
clamp i. mengene, kenet, sıkıştırıcı, kıskaç. f. mengene ile sıkıştırmak.
clan i. klan, boy, kabile.
clandestine s. gizli, el altından yapılan.
clandestinely z. gizlice, el altından.
clang i. madeni ses; çınlama. f. 1. madeni ses çıkarmak; çınlamak. 2.
clank çınlatmak.
i. şıngırtı; tangırtı. f. şıngırdamak; tangırdamak.
clap i. 1. el çırpma. 2. elle vuruş, şaplak. f. (--ped, --ping) 1. el
clap çırpmak,
i. alkışlamak. 2. elle vurmak, şaplak indirmek.
clap eyes on İng., k. dili -i görmek.
clap of thunder gök gürlemesi/gürültüsü.
clapped-out s., İng., k. dili 1. çok yorgun, bitkin, pestili çıkmış. 2. külüstür,
claret hurdası
i. kırmızıçıkmış.
Bordo şarabı.
clarification i. 1. açıklama; açıklık getirme, açıklığa kavuşturma, aydınlatma.
clarify 2. açıklanma;
f. 1. açıklıkanlatmak,
açık bir şekilde kazanma, açıklamak;
açıklığa kavuşma, aydınlanma.
açıklık getirmek,
clarinet açıklığa kavuşturmak, aydınlatmak. 2. açıklanmak; açıklık
i., müz. klarnet.
kazanmak, açıklığa kavuşmak, aydınlanmak.
clarinetist i. klarnetçi.
clarity i. açıklık, berraklık, vuzuh.
clash f. 1. (madeni şeyler) birbirine çarpmak; (madeni şeyleri)
clasp birbirine
i. 1. toka,çarpmak.
kopça. 2.2. çarpışmak,sarılma.
kucaklama, çatışmak, çarpışıp
f. 1. toka ilesavaşmak;
tutturmak,
dövüşmek. 3.2.
kopçalamak. mücadeleye
kucaklamak, girişmek;
sarılmak. birbiriyle mücadele etmek.
clasp knife büyük çakı, sustalı bıçak.
4. birbiriyle iyi gitmemek, yakışmamak; with ile iyi gitmemek, -e
class i. 1. sınıf, tabaka,
yakışmamak. zümre.
5. aynı zamana2. kast. 3. çeşit,çatışmak;
rastlamak; tür. 4. takım,
withgrup.
ile 5.
class sınıf; ders.
çatışmak. f.
i. 1.
1. -i (belirli
çarpışma, bir grubun
çatışma.
kıs. classic, classification, classify. içinde)
2. saymak.
birbirine çarpan 2. -i
madeni
sınıflamak,
şeylerin -i (kategorilere) ayırmak.
classic s. klasik.çıkardığı ses. klasik.
i. klasik eser,
classical s. klasik.
classification i. 1. sınıflama, sınıflandırma, tasnif, bölümleme. 2. kategori,
classified sınıf.
s. 1. kategorilere ayrılmış, sınıflanmış, sınıflandırılmış, tasnif
classified ads edilmiş, bölümlenmiş.
k. dili, bak. 2. gizli (bilgi).
classified advertisements.
classified advertisements (gazetede) küçük ilanlar.
classifieds i., k. dili (gazetede) küçük ilanlar.
classify f. -i (kategorilere) ayırmak, -i sınıflamak, -i sınıflandırmak, -i
classmate tasnif
i. sınıf etmek, -i bölümlemek.
arkadaşı.
classroom i. sınıf, dershane, derslik.
clatter f. takırdatmak, çatırdatmak; takırdamak. i. patırtı, takırtı,
clause gürültü.
i. 1. madde, bent, hüküm, fıkra, şart. 2. dilb. cümle veya
clavicle yancümle ya da bazı geçmiş
i., anat. köprücükkemiği, zaman sıfat-fiilleri gibi bir özne ve
köprücük.
ona ait bir fiilden oluşan kelime grubu.
claw i. pençe, tırnak. f. yırtmak, tırmalamak, pençe atmak.
claw hammer domuz tırnağı çekiç.
clay i. kil, balçık.
clean s. 1. temiz, pak. 2. halis, saf, arı. 3. kusursuz. 4. engelsiz, açık.
clean out 5. masum, temiz ahlaklı. 6. yenebilir (av eti v.b.). 7. düzgün,
temizlemek.
biçimli. f. temizlemek, paklamak, arıtmak; temizlenmek,
clean up temizlemek.
paklanmak, arınmak. z. tamamen, bütünüyle.
cleaner i. 1. temizlikçi. 2. temizleyici madde. 3. kuru temizleyici.
cleaning i. 1. temizleme, temizlik. 2. kuru temizleyiciye gönderilen giysi
cleaning fluid v.b.
leke giderici (sıvı) ilaç.
cleaning woman temizlikçi kadın.
cleanliness i. temizlik.
cleanly z. temiz bir şekilde, temizce.
cleanse f. temizlemek.
cleanser i. 1. temizleyici madde. 2. sabun.
clear s. 1. şeffaf, saydam; duru. 2. bulutsuz, açık (gök). 3. pürüzsüz
clear conscience (cilt).
vicdan 4. rahatlığı.
kolaylıkla anlaşılan/duyulan, net, açık: His instructions
were quite clear. Verdiği talimat çok açıktı. She´s got a clear
clear off k. dili sıvışmak, tüymek.
voice. Net bir sesi var. 5. belli, aşikâr, açık, belirgin, bariz: That
clear out 1. ak.clear
´s dili sıvışmak,
instance tüymek.
of what I 2.wastoplayıp
talkingatmak.
about. Bahsettiğim
clear the air konunun
şüpheleriaçık bir örneğidir o. It´s clear you´ve made a mistake.
gidermek.
clear the table Hata
sofrayıyaptığın
kaldırmak.belli. 6. açık, boş: The top of his desk is never
clear. Yazı masasının üstü hiç boş kalmıyor. 7. açık, engelsiz:
clear thinker mantıklı
With düşünen
all this snow thekimse.
roads won´t be clear for days. Kar bu
clear up 1. çözmek,
kadar çok olduğuhalletmek, açıklığa
için yollar kavuşturmak;
günlerce açılmaz. çözülmek.
8. (zaman 2.
clearance temizlemek.
açısından)
i. 1. temizleme. 3. (hastalığı)
boş, dolu
2. açıklık gidermek;
olmayan:
yer. This
3. (hastalık)
Tuesday´s
gümrük ageçmek.
muayene clear day for
belgesi. 4.
me. Bu salı
geminin limanıbenim için boş.
terketme z. to ta -e kadar: He could see clear
izni.
clear-cut s. 1. açık, net. 2. kesin. f. (ağaçlık bir alandaki) tüm ağaç ve
to Vaniköy. Ta Vaniköy´e kadar görebiliyordu. i.
clearing çalıları kesmek,işi.
i. 1. temizleme (ağaçlık bir çıkarma.
2. açığa alanı) tıraşlama kesmek.4. açıklık,
3. aydınlatma.
cleat meydan.
i. 1. den. 5. takas, kliring.
koçboynuzu. 2. kıskı, kama, takoz.
cleavage i. 1. yarık. 2. yarılma, çatlama. 3. (kadının) göğüs arası.
cleave f. (--d/clove/cleft, --d/clo.ven/cleft) yarmak, bölmek; yarılmak,
cleave bölünmek.
f. (--d/clove/clave) to 1. -e yapışmak. 2. -e sadık kalmak; -den
cleaver ayrılmamak/çıkmamak.
i. satır, balta.
clef i., müz. anahtar.
cleft f., bak. cleave. i., s. çatlak, yarık, ayrık.
clemency i. 1. merhamet, şefkat. 2. havanın güneşli ve ılık olması.
clement s. 1. merhametli, şefkatli. 2. güneşli ve ılık (hava).
clench f. 1. (yumruğunu/dişlerini) sıkmak. 2. sıkıca yakalamak,
clergy kavramak.
i. papazlar.
clergyman çoğ. cler.gy.men (klır´cimîn) i. papaz.
cleric i. papaz.
clerical s. 1. sekretere ait, sekreterlik. 2. papaza ait.
clerk i. 1. tezgâhtar. 2. sekreter.
clever s. 1. akıllı. 2. zeki. 3. becerikli.
cleverly z. akıllıca, zekice.
cleverness i. 1. akıllılık. 2. beceriklilik.
clew i., bak. clue.
cliché i. 1. klişe, basmakalıp söz. 2. matb. klişe.
click i. 1. tık sesi, tık; tıkırtı. 2. çıt sesi, çıt; çıtırtı. f. 1. tık sesi
client çıkarmak;
i. 1. müvekkil. tıklatmak; tıkırdatmak; tıklamak; tıkırdamak. 2. çıt
2. müşteri.
sesi çıkarmak; çıtlatmak; çıtırdatmak; çıtlamak; çıtırdamak.
clientele i. 1. müvekkiller. 2. müşteriler.
cliff i. uçurum, sarp kayalık.
climate i. iklim, hava.
climax i. 1. doruk, zirve. 2. doruk noktası. 3. orgazm. f. doruğa
climb ulaşmak; doruğa2.
f. 1. tırmanmak. ulaştırmak.
çıkmak. i. 1. tırmanacak yer. 2. tırmanış,
climb down tırmanma.
inmek.
climber i. 1. bot. tırmanıcı sarmaşık. 2. k. dili toplumda yükselmek
clinch isteyen kimse.
f. 1. perçinlemek. 2. sağlama bağlamak. 3. güreş, boks birbirine
cling sarılmak. i. 1. perçinleme.
f. (clung) 1. yapışmak, sıkıca 2. güreş, boks
sarılmak, birbirine 2.
tutunmak. sarılma. 3.
yakınında
perçinlenmiş
olmak. 3. (hatıraçivi.
cling film İng. streç film. v.b.´ne) bağlı olmak.
clinic i. klinik.
clinical s. klinikle ilgili, klinik.
clink f. 1. şıngırdamak; şıngırdatmak. 2. (bardak/kadeh) tokuşturmak.
clink i.
i. 1. şıngırtı. 2. tokuşturma.
clinker i. cüruf parçası.
clip f. (--ped, --ping) 1. kırkmak. 2. kırpmak. 3. uçlarını kesmek. 4. k.
clip dili
i. 1.hızla
ataş;gitmek. 5. (gazete,
klips; mandal, maşa.dergi v.b.´nden)
2. (tüfekte) kupürf. kesmek. 6.
şarjör.
vurmak; çarpmak. i. 1. kırkma. 2. kırpma. 3. kesme. 4. k. dili
clip s.o.´s wings (ceza olarak) birinin hareket alanını sınırlamak.
hız, sürat. 5. sin., TV klip. 6. vuruş; çarpma. 7. defa, kere.
clip s.t. onto bir şeyi -e ataşla/klipsle tutturmak.
clipboard i. klipsli kâğıt altlığı.
clipper i. 1. çoğ. (saç/tırnak/çim kesmek için) makas. 2. tek. hızlı bir
clipping yelkenli gemi.
i. 1. kırkma. 2. kırpma. 3. kesme. 4. kupür, kesik.
clique i. klik, hizip.
clitoris i., anat. klitoris, bızır.
cloak i. pelerin. f.
cloak s.t. in a guise of bir şeyi (başka bir şeyin) kisvesine büründürmek.
cloakroom i. 1. vestiyer. 2. İng. tuvalet, lavabo.
clock i. saat. f. saat tutmak.
clock in puantöre kaydettirerek işbaşı yapmak.
clock out puantöre kaydettirerek paydos etmek.
clockmaker i. saatçi.
clockwise s., z. saat yelkovanı yönünde.
clockwork i. saatin makinesi.
clod i. 1. toprak/çamur parçası, kesek. 2. k. dili budala, sersem.
clog i. 1. takunya, nalın; tahta ayakkabı; sabo. 2. engel, köstek.
clog f. (--ged, --ging) 1. tıkamak; tıkanmak. 2. engel olmak, köstek
cloister vurmak;
i. engellemek.
1. revaklı avlu. 2. revak, kemeraltı. 3. manastır. f. 1.
close manastıra kapatmak. 2. tecrit
s. 1. yakın, birbirine yakın. etmek, ayırmak.
2. samimi, yakın (arkadaş). 3. sıkı. 4.
close kapalı,
i. kapatılmış. 5. dar. 6. havasız. 7. sıkı ağızlı.
close by yakında.
close call dar kurtulma.
close call k. dili paçayı zor kurtarma.
close combat göğüs göğüse çarpışma.
close contest/game beraberliğe yakın oyun/yarış.
close down 1. kapamak, kapatmak; kapanmak. 2. (işyerini)
close haircut kapamak/kapatmak;
kısa saç tıraşı. (işyeri) kapanmak.
close in on -in etrafını çevirmek.
close on hemen hemen.
close out hepsini satmak, indirimli satmak.
close resemblance yakın benzerlik.
close shave 1. sinekkaydı tıraş. 2. k. dili paçayı zor kurtarma.
close shave sinekkaydı tıraş.
close the deal anlaşmaya varmak.
close to 1. hemen hemen. 2. yakından.
close up 1. kapamak, kapatmak; kapanmak. 2. (işyerini)
close up shop kapamak/kapatmak;
1. (iş gününün bitiminde) (işyeri) kapanmak.
işyerini 3. birbirine
kapatmak. yaklaşmak.
2. k. dili paydos
closed etmek.
s. kapalı.
closed circuit kapalı devre.
closed circuit kapalı devre.
closed season avlanmanın yasak olduğu mevsim.
closed shop yalnız sendika üyelerini çalıştıran fabrika.
close-fisted s. cimri, eli sıkı.
close-fitting s. dar, üste oturan (giysi).
close-mouthed s. sıkı ağızlı, ağzı sıkı.
closet i. 1. (gardırop işlevi gören sandık odası gibi) gömme dolap,
closet communist yüklük. 2. İng. klozet, helataşı. s., k. dili gizli, gizli tutulan; aleni
gizli komünist.
olmayan. f.
closet homosexual gizli homoseksüel.
close-up i. yakından çekilen fotoğraf.
clot i. pıhtı. f. (--ted, --ting) 1. pıhtılaşmak; top top olmak; (süt)
cloth kesilmek.
i. kumaş, bez, 2. pıhtılaştırmak.
örtü.
clothbound s. bez ciltli.
clothe f. (--d/clad) 1. giydirmek. 2. üstünü örtmek, kaplamak.
clothes i., çoğ. giysiler, elbiseler.
clothes basket çamaşır sepeti.
clothes moth güve.
clothes moth güve.
clotheshorse i. çamaşır askısı.
clothesline i. çamaşır ipi.
clothes-peg i., İng. mandal.
clothespin i. mandal.
clothing i. giyim eşyası, giysiler, elbiseler.
cloud i. 1. bulut. 2. duman veya toz bulutu. 3. leke. f. 1. bulutlanmak,
cloudburst kararmak;
i. sağanak.bulutla kaplamak, karartmak, örtmek. 2.
bulandırmak; bulanmak. 3. gölge düşürmek, bozmak. 4.
cloud-capped s. bulutlu, bulutlarla kaplı (dağ tepesi).
lekelemek. 5. şüphe altında bırakmak.
cloudless s. bulutsuz.
cloudy s. 1. bulutlu. 2. dalgalı (mermer). 3. dumanlı. 4. bulanık. 5.
clout karanlık,
i., açık
k. dili 1. olmayan.
yumruk, 6. şüphe
tokat. altında;
2. nüfuz. f. 1. k.töhmet altında.
dili yumruk indirmek,
clove tokat atmak. 2.
i. (sarımsakta) diş. beysbol (topa) hızla vurmak.
clove i. karanfil (baharat).
clove f., bak. cleave.
clover i. yonca.
clown i. palyaço, soytarı. f. soytarılık etmek.
clownish s. soytarı gibi.
clownishness i. soytarılık.
club i. 1. sopa, çomak; cop. 2. kulüp, dernek. 3. isk. sinek, ispati. f.
clubfoot (--bed,
i. yumru --bing)
ayak. coplamak; sopalamak.
clubfooted s. yumru ayaklı.
cluck f. gıdaklamak. i. gıdaklama.
clue i. ipucu, iz, anahtar.
clump i. 1. yığın, küme. 2. ağır ağır atılan adımların sesi. f. 1. yığmak,
clumsily kümelemek. 2. ağır adımlarla
z. hantalca, beceriksizce, yürümek.
sakarca.
clumsiness i. hantallık, beceriksizlik, sakarlık.
clumsy s. hantal, beceriksiz, sakar.
clung f., bak. cling.
cluster i. 1. salkım; hevenk. 2. tutam, demet. 3. küme, grup. f. 1. salkım
clutch haline
i. getirmek.
1. sıkıca tutma,2.kavrama.
demet yapmak.
2. mak. 3. kümelenmek,
kenet, ambreyaj.bir 3. araya
oto.
toplanmak.
debriyaj, kavrama; debriyaj pedalı. f. 1. sıkıca tutmak,
clutch at straws k. dili olmayacak duaya âmin demek.
kavramak. 2. at -i yakalamaya çalışmak.
clutch at straws k. dili ümitsizlik içinde her çareye başvurmak.
clutch pedal oto. debriyaj pedalı.
clutter i. 1. düzensizce yayılmış eşya. 2. dağınıklık, karışıklık. f. 1.
cm düzensiz bir şekilde doldurmak; yığmak, düzensizce atmak. 2.
kıs. centimeter(s).
darmadağınık etmek.
CO kıs. Commanding Officer.
Co kıs. company, county.
co, c/o kıs. 1. care of eliyle, vasıtasıyla. 2. carried over muh. sonraki
coach sayfaya/sütuna
i. 1. spor antrenör,nakledilen (toplam).
çalıştırıcı. 2. özel öğretmen. 3. İng. otobüs,
coagulate yolcu otobüsü. 4. İng., d.y.
f. pıhtılaşmak; pıhtılaştırmak. yolcu vagonu. f. 1. -i yetiştirmek; -i
çalıştırmak. 2. antrenörlük yapmak. 3. -e özel ders vermek.
coal i. 1. kömür. 2. kor.
coal mine kömür ocağı.
coalesce f. birleşmek, bir olmak, yekvücut olmak.
coalescence i. birleşme, birleşim.
coalescent s. birleşmek üzere olan.
coalition i. koalisyon, birleşme.
coarse s. 1. kaba, iri taneli. 2. kaba (dokunmuş kumaş). 3. kaba saba,
coarsely görgüsüz.
z. kabaca. 4. kaba, ince olmayan; adi, bayağı.
coarsen f. kabalaşmak; kabalaştırmak.
coarseness i. 1. kabalık. 2. terbiyesizlik.
coast i. sahil, deniz kıyısı. f. 1. (kayakla/bisikletle) yokuş aşağı
coast guard kaymak/inmek.
sahil koruma. 2. pedal çevirmeden bisiklet sürmek. 3. den.
kıyı boyunca gitmek.
coastal s. kıyı, sahil, kıyısal.
coaster i. 1. den. koster. 2. bardak altlığı, altlık.
coastline i. kıyı boyu.
coat i. 1. palto, ceket. 2. kat, tabaka. 3. (hayvanın derisindeki) tüyler.
coat hanger f.elbise
kaplamak;
askısı,bir tabaka (boya v.b.) sürmek.
askı.
coat of paint bir kat boya.
coat rack portmanto, askılık.
coating i. 1. tabaka, kat. 2. paltoluk kumaş.
coax f. 1. tatlı sözlerle kandırmak, gönlünü yapmak. 2. dil dökmek.
coax s.t. out of s.o. birini tatlı sözlerle kandırarak bir şey elde etmek.
cob i. mısır koçanı.
cobalt i. kobalt.
cobble i. kaldırım taşı. f. 1. kaldırım taşı döşemek. 2. ayakkabı tamir
cobbler etmek.
i. ayakkabı tamircisi.
cobblestone i. parke taşı, kaldırım taşı.
cobra i., zool. kobra yılanı.
cobweb i. örümcek ağı.
cocaine i. kokain.
cock i. 1. horoz. 2. erkek kuş. 3. vana; valf; musluk. 4. tüfek horozu,
cock one´s hat tabanca
şapkayı horozu. 5. argo penis, kamış. f. tüfek horozunu çekmek.
yana yatırmak.
s. erkek (kuş). cock-and-bull story palavra, martaval.
cock-a-doodle-doo i. horoz ötüşü, kukuriku.
cockchafer i. mayısböceği.
cockerel i. yavru horoz.
cockeyed i. 1. şaşı gözlü. 2. çarpık, eğri. 3. argo saçma. 4. argo küfelik.
cockfight i. horoz dövüşü.
cockpit i. 1. pilot kabini, kokpit. 2. den. alçak güverte, kokpit. 3. horoz
cockroach dövüşlerinin
i. hamamböceği. yapıldığı yer.
cockscomb i. 1. horoz ibiği. 2. bot. horozibiği. 3. züppe.
cocksure s. kendinden fazla emin, kendine fazla güvenen.
cocktail i. kokteyl.
cocky s., k. dili kendini beğenmiş.
coco i. hindistancevizi.
cocoa i. 1. kakao. 2. kakao rengi. 3. sütlü kakao.
cocoa bean kakao tohumu.
cocoa butter kakao yağı.
coconut i. büyük hindistancevizi, hindistancevizi.
coconut palm hindistancevizi ağacı.
cocoon i. koza.
cod i. morina. cod-liver oil balıkyağı.
COD, cod kıs. cash on delivery; collect on delivery.
coddle f. 1. üstüne titremek, ihtimam göstermek. 2. hafif ateşte
code kaynatmak.
i. 1. kanun, kanunname. 2. şifre; kod. f. 1. kanun haline
code of honor getirmek. 2. şifre ile yazmak; kodlamak.
ahlak kuralları.
codeine i. kodein.
codger i., k. dili moruk, pinpon adam.
codification i. kanun halinde toplama.
codify f. 1. kanun halinde toplamak. 2. bir sisteme bağlamak.
coed i., k. dili karma bir üniversitede okuyan kız öğrenci. s., k. dili,
coeducation bak. coeducational.
i. karma eğitim.
coeducational s. karma eğitime ait; karma eğitimin uygulandığı bir okulda
coefficient okuyan;
i. katsayı. karma eğitim uygulayan.
coequal i. eş. s. 1. eşit, müsavi. 2. akran, denk.
coerce f. zorlamak, mecbur etmek.
coercion i. zorlama, baskı.
coercive s. zorlayıcı.
coexist f. bir arada var olmak.
coexistence i. bir arada var oluş.
coffee i. kahve.
coffee bean kahve çekirdeği.
coffee cup (alafranga) kahve fincanı.
coffee grounds kahve telvesi.
coffee mill kahve değirmeni.
coffee of a kind kahveye benzer bir şey.
coffee shop kahve, çay, tatlı, sandviç ve hafif yemekler sunan lokanta.
coffee spoon tatlı kaşığı.
coffee store kurukahveci dükkânı, kurukahveci.
coffee table sehpa.
coffeepot i. kahve demliği.
coffer i. sandık, kasa, kutu.
coffin i. tabut.
cog i. çark dişi, diş.
cogency i. inandırıcılık, ikna kuvveti.
cogent s. inandırıcı, ikna edici.
cogitate f. düşünmek, düşünüp taşınmak, tasarlamak.
cognac i. kanyak, konyak.
cognisance i., İng., bak. cognizance.
cognisant s., İng., bak. cognizant.
cognition i., ruhb. biliş.
cognizance i. 1. farkına varma. 2. kavrama.
cognizant s.
cogwheel i. dişli çark.
cohere f. 1. yapışmak, kaynaşmak. 2. uyum içinde olmak, uyuşmak. 3.
coherence birbirini tutmak,
i. tutarlılık, tutarlı
tutarlık, olmak.
mantıklılık.
coherent s. 1. yapışkan. 2. tutarlı, mantıklı. 3. kolay anlaşılır. 4. fiz.
koherent, eşevreli.
coherently z. tutarlı olarak.
cohesion i. 1. yapışıklık, yapışma. 2. uyum içinde olma, uyuşma. 3. fiz.
cohesive kohezyon.
s. 1. yapışmış; birleşmiş. 2. uyum sağlayan. 3. fiz. kohezif.
cohort i. 1. hempa, suç ortağı. 2. yandaş, taraftar, destekçi. 3.
coiffeur (insanlardan
i. kuaför, kadınoluşan) grup.
berberi olan erkek.
coiffure i. saç biçimi, saç tuvaleti.
coil i. 1. kangal. 2. den. roda. 3. halka, kangal şeklinde boru. 4.
coin halka şeklinde
i. madeni para.kıvrılmış saç. para
f. 1. madeni 5. elek. bobin.2.
basmak. f. (sözcük/söz)
1. sarmak,
kangallamak;
türetmek. sarılmak, kangallanmak. 2. den. roda etmek.
coincide f. 1. with ile rastlaşmak, aynı zamana rastlamak, çatışmak. 2.
coincidence uymak, bir olmak.
i. rastlantı, tesadüf.3. mat. çakışmak.
coincidental s. rastlantı eseri olan, tesadüfi.
coincidentally z. tesadüfen, şans eseri.
coition i., bak. coitus.
coitus i. cinsel ilişki.
coke i. kok kömürü, kok.
coke i. 1. k. dili kolalı içecek. 2. argo kokain.
colander i. kevgir, süzgeç.
cold s. soğuk. i. 1. soğuk, soğukluk. 2. nezle.
cold cream yüz kremi, cilt kremi.
cold cream yağlı krem.
cold cuts söğüş et.
cold fish soğuk kimse, frigo.
cold snap havanın aniden soğuması, ani soğuk.
cold snap aniden gelen soğuk hava.
cold sore uçuk.
cold war soğuk savaş.
cold wave soğuk dalgası.
cold-blooded s. 1. duygusuz, acımasız, merhametsiz. 2. biyol. soğukkanlı.
coldhearted s. katı yürekli, merhametsiz.
coleslaw i. lahana salatası.
colic i., tıb. kolik, kalınbağırsakta ve karın boşluğunda duyulan sancı.
colitis i., tıb. kolit, kalınbağırsak iltihabı.
collaborate f. birlikte çalışmak, işbirliği yapmak.
collaboration i. birlikte çalışma, işbirliği.
collaborationist i. işbirlikçi, kolaboratör.
collaborator i. 1. birlikte çalışan kimse, işbirliği yapan kimse, kolaboratör. 2.
collage işbirlikçi,
i. kolaj. kolaboratör.
collapse f. 1. çökmek, yıkılmak; çökertmek, yıkmak. 2. (iskemle/masa)
collapsible açılır kapanır
s. açılır olmak.
kapanır, 3. (proje/plan) suya düşmek; bir sonuca
katlanabilir.
bağlanmadan dağılmak. 4. cesaretini kaybetmek. 5. (balon)
collar i. 1. yaka. 2. gerdanlık. 3. tasma. f. 1. yaka takmak, tasma
sönmek. 6. tıb. çökmek. i. göçme, çökme, yıkılma.
collar stud takmak. 2. yakalamak, yakasına yapışmak.
yakalık düğmesi.
collarbone i., anat. köprücükkemiği, köprücük.
collate f. 1. (sayfaları) sıraya koymak; (formaları) harman etmek,
collateral harmanlamak.
s. 2. karşılaştırarak
1. yan yana olan. okumak.
2. ikincil, tali, yardımcı, tamamlayıcı. 3. aynı
collateral security soydan
(borca karşı gösterilen ve bir mülk, tahvil,ve
gelen. i. 1. (borca karşı gösterilen bir mülk,
senet tahvil,
v.b.´ne dayalı)
senet
teminat, v.b.´ne
karşı dayalı)
teminat.teminat, karşı teminat. 2. soydaş.
colleague i. meslektaş, iş arkadaşı.
collect f. 1. toplamak; biriktirmek; derlemek; toparlamak; devşirmek;
collect call toplanmak;
ödemeli telefonbirikmek: He collects stamps. Pul biriktiriyor. They
konuşması.
don´t collect trash on Saturdays. Cumartesi günleri çöp
collect call ödemeli telefon konuşması.
toplamıyorlar. Let me collect my papers. Kâğıtlarımı
collect o.s. kendini toparlamak.
toparlayayım. They went out to the orchard and collected some
pears. Bahçeye çıkıp armut devşirdiler. We´re collecting
proverbs. Atasözü derliyoruz. A lot of dust has collected on this
couch. Bu kanepenin üstünde epey toz birikti. 2. (gidip/gelip)
almak: He has to collect his salary. Gidip maaşını alması lazım.
collect one´s thoughts kafasını toplamak.
collected s. 1. toplu, hep bir arada, toplanmış: the collected works of
collection Shakespeare
i. 1. toplama. Shakespeare´in
2. koleksiyon. 3.toplu eserleri.
(kilisede 2. aklıpara,
toplanan) başında.
iane.
collective s. kolektif; ortaklaşa; ortak.
collective agreement toplu sözleşme.
collective bargaining (işverenle işçi temsilcileri arasında) toplu görüşme.
collective farm kolektif çiftlik.
collective memory ruhb. ortak bellek.
collective noun dilb. topluluk adı.
collective noun topluluk ismi.
collective ownership ortaklaşa iyelik, ortak mülkiyet.
collector i. 1. koleksiyoncu. 2. alımcı, tahsildar. 3. kolektör, toplaç.
college i. 1. üniversite. 2. yüksekokul. 3. fakülte.
collide f. çarpışmak; with -e çarpmak.
collie i. İskoç çoban köpeği.
collier i., İng. 1. kömür gemisi. 2. kömür madeni işçisi.
collision i. çarpışma.
colloq kıs. colloquial, colloquialism.
colloquial s. konuşma diline özgü.
colloquialism i. konuşma dilinde kullanılan sözcük/söz.
colloquially z. konuşma diliyle.
colloquy i. karşılıklı konuşma, mükâleme.
Colombia i. Kolombiya.
Colombian i. Kolombiyalı. s. 1. Kolombiya, Kolombiya´ya özgü. 2.
colon Kolombiyalı.
i., anat. kolon.
colon i. iki nokta üst üste (:).
colonel i. albay.
colonial s. 1. kolonyal (sanat, mimari v.b.). 2. sömürgeci. 3.
colonialism (anayurdundan
i. sömürgecilik. ayrı) bir kolonide yaşayana özgü.
colonialist s. sömürgeci. i. sömürgecilik yanlısı.
colonise f., İng., bak. colonize.
colonist i. koloni kuran; kolonide yaşayan.
colonization i. 1. -de koloni/koloniler kurma. 2. koloni haline getirme; koloni
colonize haline
f. 1. -degelme. 3. sömürgeleştirme;
koloni/koloniler kurmak. 2.sömürgeleşme.
koloni haline getirmek. 3.
colony sömürgeleştirmek.
i. 1. koloni. 2. sömürge, koloni.
color i. 1. renk; boya. 2. renk, canlılık. 3. çoğ. bayrak, sancak. f. 1.
color filter boyamak. 2. renklendirmek; renklenmek. 3. renk değiştirmek.
renk filtresi.
4. yüzü kızarmak.
color photograph renkli fotoğraf.
color photograph renkli fotoğraf.
color photography renkli fotoğraf çekme.
color printing foto., matb. renkli baskı.
color television/TV renkli televizyon.
color-blind s. renkkörü.
color-blindness i. renkkörlüğü, akromatopsi, daltonizm.
colored s. 1. renkli. 2. kaba zenci, siyah.
colorfast s. solmaz.
colorful s. 1. renkli. 2. renkli, canlı.
coloring i. renk, boya.
coloring book boyama kitabı.
colorless s. 1. renksiz. 2. soluk, solgun, renksiz. 3. sıkıcı, monoton,
tekdüze. 4. silik, donuk; anlamsız. 5. tarafsız, yansız, renksiz.
colossal s. muazzam, kocaman, çok büyük, devasa.
colour i., f., İng., bak. color.
colt i. tay; sıpa.
column i. 1. mim. sütun; kolon. 2. direk. 3. gazet. köşe yazısı, fıkra. 4.
columnist ask. kol. köşe yazarı, fıkra yazarı.
i., gazet.
coma i. koma.
comatose s. 1. komada. 2. yarı baygın.
comb i. 1. tarak. 2. (horoz v.b.´nde) ibik. 3. petek, bal peteği. f.
comb out taramak.
taramak, ayırmak.
combat i. 1. muharebe, savaşma, savaş, çarpışma. 2. vuruşma,
combat dövüşme. 3. ateşli
f. (--ted, --ting) bir tartışma.
1. savaşmak. 2. dövüşmek. 3. mücadele etmek.
combat troops muharip birlikler.
combat zone ask. muharebe alanı.
combat zone savaş alanı.
combatant i. 1. savaşçı, muharip. 2. dövüşçü. 3. ateşli bir tartışmaya
combative katılan
s. kavgacı,kimse.
dövüşken.
combination i. 1. birleşme, birleşim; birleştirme. 2. birlik. 3. (kilitte) şifre. 4.
combination lock kim.
şifrelibileşim.
kilit. 5. kombinezon.
combine i. 1. tic. kartel. 2. biçerdöver.
combine f. birleşmek; birleştirmek.
combustible s. kolay tutuşan, yanıcı. i. kolay tutuşan madde.
combustion i. yanma, tutuşma.
come f. (came, come) 1. gelmek. Come July and we´ll be swimming.
come about Temmuz geldiğinde
olmak, meydana denize girmiş olacağız. 2. k. dili beli
gelmek.
gelmek, boşalmak; orgazm olmak.
come across -e rastlamak, -e rast gelmek, ile karşılaşmak.
come along 1. ilerlemek. 2. iyileşmek, sağlığı gittikçe düzelmek. 3. (fırsat)
Come along. çıkmak. 4. beraber gelmek.
Hadi canım.
come around 1. kendine gelmek. 2. uğramak. 3. dediğine gelmek.
come at 1. -e erişmek, -e ulaşmak. 2. -e varmak, -i keşfetmek. 3. üstüne
come back yürümek, saldırmak.
1. geri dönmek, geri gelmek. 2. akla gelmek.
come between aralarına girmek.
come by 1. elde etmek. 2. uğramak.
come close to He came close to losing his temper. Az kaldı tepesi atacaktı.
come down 1. to (bir kişiden/bir zamandan) (başka birine/başka bir
come down in one´s opinion zamana) kalmak.
(birini) eskisi kadar2. (fiyat) düşmek. 3. çökmek, yıkılmak;
saymamak.
düşmek.
come down in one´s price (kendi malının) fiyatını düşürmek.
come down in price (bir şeyin) fiyatı düşmek.
come down in the world (biri) (eskiden sahip olduğu) para ve prestijini kaybetmek.
come down to earth hayal kurmaktan vazgeçmek, gerçekçi olmak.
come down with a cold nezle olmak.
come forward (belirli bir amaçla) ortaya çıkmak: Nobody came forward to
come from afar claim that cat. Kimse
çok uzaklardan gelmek.çıkıp da o kedi benim demedi.
come hell or high water ne olursa olsun, bütün zorluklara rağmen.
come home to kafasına dank etmek.
come in 1. girmek: Come in! İçeri gir!/Buyrun! 2. (yarışma sonunda)
come in handy (belirli bir sırada) olmak: He came in first. Birinci oldu. 3.
işe yaramak.
varmak, gelmek: Has the plane come in yet? Uçak geldi mi? 4.
come into 1. (mirasa) konmak. 2. girmek, katılmak.
(met halindeki deniz) kabarmak, yükselmek. 5. moda olmak.
come into collision with ile çarpışmak.
come into force yürürlüğe girmek.
come into play meydana çıkmak, kullanılmaya başlamak, etkili olmak.
come into possession of -in sahibi olmak.
come into power 1. iş başına geçmek. 2. iktidara geçmek.
come into prominence herkesin dikkatini çekmeye başlamak; ön plana çıkmak.
come into sight görünmeye başlamak.
come into the picture ortaya çıkmak.
come into the world dünyaya gelmek, doğmak.
come into use kullanılmaya başlamak.
come into view ortaya çıkmak, görünmek.
come of -den çıkmak.
come off 1. kopmak, çıkmak, düşmek. 2. olmak, meydana gelmek.
Come off it! k. dili Yalanı bırak!/Bırak!
come off worst/get the worst
k. dili 1. yenilmek, altta kalmak. 2. en çok zarara uğramak.
of it
come on sahneye çıkmak.
Come on! 1. Haydi! 2. Yok canım!
come one´s way k. dili (fırsat) eline geçmek.
come out 1. çıkmak, görünmek, gözükmek. 2. (haber) yayılmak; (yayın)
come out of one´s shell yayımlanmak. 3. (leke)
açılmak, suskunluğu çıkmak.
bırakmak.
come out on top k. dili 1. muzaffer çıkmak. 2. birinci olmak. 3. başarılı bir sonuç
come through almak; başarılı olmak;yapmak/becermek.
gerekeni/beklenileni dört ayak üstüne düşmek.
come through k. dili 1. kendini göstermek, belli olmak. 2. kendinden
come through with bekleneni yapmak, başkalarını
k. dili (beklenileni) yapmak. hayal kırıklığına uğratmamak. 3.
(zor bir durumdan) sağ olarak çıkmak. 4. (bir haber) gelmek.
come to ayılmak, kendine gelmek.
come to a dead stop tamamen durmak.
come to a decision karara varmak.
come to a head dönüm noktasına varmak.
come to a head son noktaya varmak.
come to a point (av köpeği) ferma yapmak, fermaya oturmak.
come to a point/ make a
1. (bir şeyi) bilhassa yapmak. 2. -e özen göstermek, -e
point of
come to a stop özenmek.
durmak; stop/istop etmek.
come to an agreement bir karara varmak, uyuşmak.
come to blows yumruk yumruğa gelmek.
come to blows yumruk yumruğa gelmek.
come to close quarters göğüs göğüse dövüşmek, cenkleşmek.
come to fruition gerçekleşmek.
come to grief 1. başı darda olmak. 2. başarısızlığa uğramak.
come to grief felakete uğramak, belasını bulmak.
come to grips (with) (ile) kapışmak, dövüşmeye başlamak.
come to grips with -in esaslarını ele almak.
come to grips with ile ciddi bir şekilde ilgilenmek.
come to hand 1. çıkmak, bulunmak. 2. gelmek, varmak.
come to life canlanmak.
come to life ayılmak.
come to light keşfedilmek.
come to mind aklına gelmek, hatırlamak.
come to naught boşa çıkmak.
come to nothing suya düşmek.
come to nothing/naught başarısız kalmak.
come to one´s senses aklı başına gelmek, aklını başına toplamak.
come to pass olmak, meydana gelmek.
come to rest durmak.
come to s.o.´s rescue birinin imdadına yetişmek.
come to stay (bir yere) devamlı yaşamak amacıyla gelmek: He´s come to
come to terms stay. Artıkanlaşmaya
1. (with) burada kalacak.
varmak, mutabık kalmak. 2. with
come to terms (sevmediği
mutabık kalmak, anlaşmak. kabul etmek.
bir şeyi) güçlükle
come to terms with (kabul edilmesi zor olan bir şeyi) kabul etmek/kabullenmek.
come to the fore öne geçmek, sivrilmek.
come to the point sadede gelmek.
come true gerçekleşmek.
come true doğru çıkmak, gerçekleşmek.
come under (-in yetki alanına) girmek.
come undone açılmak, çözülmek.
come unglued k. dili telaşa kapılmak, etekleri tutuşmak, itidalini kaybetmek.
come untied çözülmek, açılmak.
come up against -e çatmak, ile karşılaşmak.
come up in the world (birinin) para ve prestiji artmak.
come up to 1. (belirli bir hizaya) kadar gelmek. 2. (belirli bir seviyeyi)
come up with tutturmak.
k. dili (bir plan, çare, cevap v.b.´ni) bulmak.
come upon -e rastlamak.
come what may ne olursa olsun.
come what may ne olursa olsun.
come/draw to a close sona ermek, bitmek.
come/run across -e rastlamak, -e tesadüf etmek.
come/run up against a blank
k. dili çıkmaza girmek, açmaza düşmek.
wall
comeback i. 1. eski formunu bulma. 2. argo zekice ve yerinde cevap.
comedian i. 1. komedyen. 2. komedi yazarı.
comedienne i. kadın komedyen.
comedown i. 1. düşüş. 2. hayal kırıklığı.
comedy i. komedi.
comely s. alımlı.
come-on i.
comet i. kuyrukluyıldız.
comfort i. 1. rahatlık, ferahlık, konfor. 2. teselli. f. 1. rahat ettirmek. 2.
comfort station teselli
umumietmek.
hela.
comfortable s. rahat, konforlu.
comfortably z. rahatça.
comforter i. 1. rahatlatıcı şey. 2. teselli edici kimse/şey. 3. yorgan. 4. İng.
comic emzik, kauçuk meme.
s. 1. güldürücü, gülünç,5.komik.
İng. kaşkol, atkı. ile ilgili. i. komedi
2. komedi
comic book oyuncusu.
çizgi roman.
comic opera operakomik.
comic strip bant-karikatür.
comical s. komik.
comics i. bant-karikatür.
coming i. geliş, yaklaşma. s. gelen, önümüzdeki, gelecek, yaklaşan.
comma i. virgül.
command i. 1. emir, komut. 2. egemenlik, buyruk, hükümranlık. 3. bilg.
commandeer komut: search
f. 1. (askeri command
hizmette arama üzere)
kullanmak komutu. el 4. komutanlık,
koymak. 2. askeri bir
kumandanlık:
hizmete mecbur Air Defense
etmek. Command Hava Savunma
commander i. 1. kumandan, komutan. 2. deniz binbaşısı.
Komutanlığı. f. 1. emretmek; komuta etmek. 2. (bir yer) -e
commander in chief başkomutan.
hâkim olmak, -e bakmak.
commanding s. 1. emreden. 2. etkili. 3. hâkim.
commandment i. emir.
commando i. 1. komando birliği. 2. komando.
commemorate f. anmak.
commemoration i. 1. anma, hatırasını yad etme. 2. anma töreni.
commemorative s. (birinin/bir şeyin) anısına yapılan.
commemorative stamp hatıra pulu.
commence f. başlamak.
commencement i. 1. başlama, başlangıç. 2. diploma töreni.
commend f. 1. tavsiye etmek, salık vermek. 2. övmek. 3. emanet etmek.
commendable s. övgüye değer.
commensurate s. orantılı, eşit.
comment i. 1. yorum, tefsir. 2. açımlama. 3. eleştiri, tenkit. f. söz
commentary söylemek; on hakkında fikrini söylemek, hakkında yorumda
i. yorum, tefsir.
bulunmak.
commentator i. 1. yorumcu. 2. eleştirmen.
commerce i. ticaret, alım satım.
commercial s. ticari. i., radyo, TV reklam.
commercial law ticaret hukuku.
commercial law ticaret hukuku.
commercial traveller İng. (gezici) satış temsilcisi.
commercialise f., İng., bak. commercialize.
commercialize f. -i ticaret aracı yaparak bayağılaştırmak.
commingle f. karışmak; katmak, karıştırmak.
commiserate f. -in derdini paylaşmak.
commiseration i. teselli, acıma.
commission i. 1. görev, vazife, iş. 2. işleme. 3. eylem. 4. komisyon ücreti,
commissioned yüzdelik.
s. 5. kurul, komisyon. 6. yetki. f. 1. atamak, tayin etmek.
2. görevlendirmek. 3. den. donanmaya katmak.
commissioned officer subay.
commissioner i. 1. komisyon üyesi. 2. şube müdürü.
commit f. (--ted, --ting) 1. işlemek, yapmak. 2. emanet etmek, teslim
commit an impiety etmek. 3. sözsaygısızlık
Allaha karşı vererek bağlamak.
etmek.
commit an offense suç işlemek.
commit o.s. 1. (bir konuda) ne düşündüğünü söylemek, fikrini söylemek. 2.
commit suicide to söz vermek:
intihar etmek. You´ve committed yourself to doing this. Bunu
yapmaya söz verdin.
commit to memory ezberlemek.
commit to prison hapsetmek.
commit to writing yazmak.
commitment i. 1. söz, vaat; taahhüt, üstenme. 2. kesin karar. 3. teslim etme;
committee teslim
i. kurul,olma. 4. bağlılık,
komite, sadakat. encümen.
heyet, komisyon,
commode i. 1. lazımlık iskemlesi. 2. klozet.
commodious s. ferah, geniş.
commodity i. mal, eşya. staple commodities başlıca satış ürünleri.
common s. 1. müşterek, ortak; beraber yapılan: common defense ortak
common fraction savunma. common
mat. adi kesir, enemy
bayağı ortak düşman. common grave ortak
kesir.
bir mezar. common prayer herkesin beraber okuduğu dua. 2.
common ground ortak bir zevk, görüş, tutku v.b.: There´s no common ground
yaygın, sıkça rastlanan: a common sentiment yaygın bir his. 3.
common knowledge between
bilinen them. Onların hiçbir ortak yanı yok.
gerçek.
adi, bayağı, basit: There was something common about her.
common law Onda
örf vebir adilik
âdete vardı. hukuk. common-law marriage resmi
dayanan
common law nikâhsız beraber
örf ve âdet hukuku. yaşama.
common man sıradan insan, sokaktaki adam.
Common Market Ortak Pazar.
common noun dilb. cins adı, cins ismi.
common noun cins isim.
common property ortak mal.
common sense sağduyu.
common sense sağduyu, aklıselim.
common stock adi hisse senetleri.
common touch sempatiklik.
commonly z. çoğunlukla; genellikle.
commonplace s. 1. sıradan, bayağı. 2. olağan. i. 1. beylik laf, klişe, basmakalıp
commonwealth söz. 2. sıradan
i. 1. ulus. bir şey. 3. eyalet.
2. cumhuriyet.
commotion i. 1. şamata, gürültü patırtı. 2. karışıklık.
communal s. 1. toplumla ilgili, toplumsal, halka ait. 2. umumun malı olan.
commune i. komün.
commune f. sohbet etmek, söyleşmek.
communicable s. bulaşıcı.
communicate f. 1. iletmek, nakletmek, bildirmek. 2. (hastalığı) bulaştırmak,
communication sirayet ettirmek.
i. 1. iletme, iletim;3.iletilme,
(with) (ile) haberleşmek,
iletiliş. iletişmek;
2. (mektup, (ile)gibi
not, telgraf
iletişim
iletilen) kurmak. 4. (odalar) birbirine açılmak; with (bir
haber. 3. iletişim, haberleşme, komünikasyon. 4. çoğ. oda)
communicative s. konuşkan.
(başka bir odaya)
haberleşme; açılmak. 5. Hrist. komünyon almak; (birine)
ulaşım.
communion i. 1. paylaşma.
komünyon 2. katılma. 3. Hrist. komünyon. 4. Hrist. mezhep.
vermek.
communiqué i. (kısa ve resmi) bildiri.
communism i. komünizm.
communist i., s. komünist.
community i. 1. toplum, cemiyet. 2. topluluk. 3. halk, kamu, amme. 4.
commute müşterek
f. 1. (cezayı)tasarruf, ortak mal
hafifletmek, sahipliği.
çevirmek. 2. banliyödeki ev ile
commuter şehirdeki işyeri arasında her gün gidip
i. banliyödeki evi ile şehirdeki işyeri arasında gelmek.her gün gidip
comp gelen kimse.
kıs. companion, compare, compiled, complete.
compact s. 1. yoğun, kesif, sıkı, sık. 2. kısa, özlü.
compact i. 1. pudriyer, pudralık. 2. oto. küçük araba.
compact i. sözleşme, sözlü anlaşma. f. sözleşmek.
compact disk kompakt disk.
compact disk player kompakt disk çalar.
companion i. 1. arkadaş, yoldaş. 2. eş. 3. refakatçi. 4. elkitabı, rehber.
companionable s. sokulgan, cana yakın, yalpak.
companionship i. arkadaşlık, eşlik.
company i. 1. şirket, kumpanya, ortaklık. 2. topluluk, kumpanya. 3. eşlik,
comparable refakat, arkadaşlık. benzer.
s. karşılaştırılabilir; 4. misafirler; misafir. 5. beraberindekiler,
arkadaşlar. 6. ask. bölük.
comparative s. 1. karşılaştırmalı, mukayeseli. 2. orantılı, nispi. 3. dilb. (sıfat
comparative anatomy veya zarfların) üstünlük
karşılaştırmalı anatomi. derecesini gösteren. i.
comparative degree dilb. üstünlük derecesi.
comparative linguistics karşılaştırmalı dilbilim.
comparative linguistics karşılaştırmalı dilbilim.
compare f. 1. (with) (ile) karşılaştırmak. 2. to -e benzetmek; -e
compare notes benzemek.
görüş alışverişinde bulunmak.
compare notes fikir alışverişinde bulunmak, görüş alışverişinde bulunmak.
comparison i. karşılaştırma, mukayese.
compartment i. 1. bölme, bölüm. 2. d.y. kompartıman.
compartmentalize f. bölmelere ayırmak.
compass i. 1. pusula. 2. pergel. 3. çevre. 4. sınır. 5. alan, saha.
compass needle pusula ibresi, pusula iğnesi.
compassion i. şefkat, merhamet, acıma, sevecenlik.
compassionate s. şefkatli, merhametli, başkalarına acıyan, sevecen.
compatibility i. uyumluluk, uyum, uyma, bağdaşma.
compatible s. 1. (with) (ile) uyumlu, (ile) bağdaşan. 2. geçimli.
compatriot i. vatandaş, yurttaş.
compel f. (--led, --ling) zorlamak, mecbur etmek.
compensate f. 1. tazmin etmek, bedelini ödemek. 2. telafi etmek.
compensate for one thing
bir şeyi başka bir şeyle telafi etmek: She compensates for her
by/with another
compensate s.o. for occasional
-in bedelinirudenesses by frequently making us laugh. Bizi sık
birine ödemek.
sık güldürerek arasıra yaptığı kabalıkları telafi ediyor.
compensation i. 1. tazminat parası, tazminat. 2. telafi. 3. fayda, faydalı taraf,
compere olumlu
i. sunucu, taraf.
takdimci.
compete f. 1. with ile yarışmak. 2. for için yarışmak. 3. with tic. ile
competence rekabet etmek.
i. 1. yeterlik, kifayet. 2. yetenek, kabiliyet. 3. ehliyet, yetki.
competent s. 1. yeterli, ehil; yetenekli; işin üstesinden gelebilen. 2. yetkili.
competition i. 1. yarışma. 2. tic. rekabet.
competitive s. 1. rekabete dayanan. 2. başkalarıyla rekabet edebilir.
competitor i. 1. tic. rakip. 2. yarışmacı.
compile f. derlemek.
complacency i. kendinden hoşnut olma.
complacent s. kendinden hoşnut.
complain f. şikâyet etmek, yakınmak.
complainant i. şikâyetçi, davacı.
complaint i. 1. şikâyet, yakınma. 2. hastalık.
complaisance i. yumuşaklık, yumuşak başlılık.
complaisant s. yumuşak, yumuşak başlı.
complement i.1. tamamlayıcı. 2. dilb. tümleç.
complement f. tamamlamak.
complementary s. tamamlayan, tamamlayıcı, tümleyici.
complete s. 1. tam, katıksız: I´m in complete sympathy with what you´re
complete with saying. SeninYou
ile beraber: dediklerine tamamıyla
can buy the katılıyorum.
books complete withItacame
bookas a
case
complete
for surprise.
fiveeserler:
billion liras. Tam bir sürprizdi.
Kitapları, works He´s
bir kitaplıkla a complete
beraber idiot!
beşHüseyin
milyar
complete works bütün the complete of Hüseyin Rahmi
Tam
liraya bir dangalak! 2. tamam, tamamlanmış. 3. tamam, eksiksiz:
alabilirsiniz.
completely Rahmi´nin
z. tamamen, bütün eserleri.
bütünüyle.
This book´s not complete. Bu kitap tamam değil. Dinner wouldn
completion ´t1.
i. bebitirme,
complete without soup.
tamamlama; Çorba
bitme, olmadan akşam
tamamlanma, sona yemeği
erme. 2.
complex eksik
yerine olurdu.
getirme.f. tamamlamak.
i. 1. bileşik/karışık şey. 2. karmaşa. 3. ruhb. kompleks, karmaşa.
complex 4. ekon.
s. 1. kompleks.
karmaşık, kompleks. 2. mat. kompleks, karmaşık.
complex sentence dilb. girişik cümle.
complexion i. 1. cilt, ten, tenin rengi. 2. görünüş, görünüm.
complexity i. karmaşıklık.
compliance i. 1. uyma, riayet. 2. uyma, boyun eğme, itaat. 3. uysallık.
compliant s. uysal, yumuşak başlı, itaatkâr.
complicate f. karmaştırmak; çetrefilleştirmek, zorlaştırmak, güçleştirmek.
complicate s. karmaşık; çetrefil.
complicated s. karmaşık; çetrefil, çapraşık, anlaşılması güç, çözülmesi güç.
complication i. 1. karmaşık hale getirme. 2. (bir işe giriştikten sonra ortaya
complicity çıkan)
i. 1. suç engel, pürüz,
ortaklığı. güçlük, zorluk. 3. karmaşıklık, karışıklık. 4.
2. karmaşa.
tıb. komplikasyon, ihtilat.
compliment f. (on) tebrik etmek, kutlamak; iltifat etmek, kompliman
compliment yapmak.
i. iltifat, kompliman.
complimentary s. 1. hediye olarak verilen, ücretsiz, parasız. 2. iltifat eden; övgü
compliments dolu, övücü. 2. saygılar. 3. tebrikler.
i. 1. selamlar.
compliments of the season İng. tebrikler.
comply f. with -e uymak, -e riayet etmek.
component i. öğe, unsur, parça, eleman, cüz. s. bileşimde bulunan.
comport f. with -e uymak, -e uygun olmak: The results comport with our
expectations. Sonuçlar beklediğimiz gibi oldu.
comport o.s. davranmak, hareket etmek: She always comports herself with
compose dignity. O her zaman
f. 1. (müzik/şiir) yazmak;ağırbaşlı
bestebir şekildeşiir
yapmak; davranır.
yazmak. 2.
compose o.s. (aralarındaki
kendine hâkim anlaşmazlıkları)
olmak, kendine gidermek.
gelmek.
composer i. besteci, bestekâr, kompozitör.
composite s. 1. bileşik. 2. karma, karışık.
composition i. 1. (yazılı ödev olarak) kompozisyon. 2. beste. 3. güz. san.
compositor kompozisyon. 4. kim. bileşim. 5. beste yapma; şiir yazma. 6.
i. dizgici, mürettip.
oluşum.
compost i. çürümüş yaprakla karışık gübre, komposto.
composure i. itidal, ılımlılık; sakinlik, soğukkanlılık.
compote i. komposto, hoşaf.
compound i. içinde binalar bulunan etrafı duvarla çevrili yer.
compound s. bileşik. i. bileşim, terkip.
compound interest bileşik faiz.
compound sentence dilb. birleşik cümle.
compound word dilb. birleşik sözcük.
comprehend f. 1. kavramak, anlamak. 2. kapsamak, içine almak.
comprehensible s. kavranabilir, anlaşılabilir.
comprehension i. 1. kavrayış, anlayış. 2. kapsam.
comprehensive s. kapsamlı, etraflı, geniş.
compress f. sıkıştırmak.
compress i. kompres.
compressed air sıkıştırılmış hava.
compression i. sıkıştırma, basınç, tazyik, kompresyon.
compressor i. kompresör.
comprise f. kapsamak, içermek, -den oluşmak; oluşturmak.
compromise i. (tarafların karşılıklı ödün vererek yaptığı) anlaşma, uzlaşma,
compromise on uyuşma.
(bir konuda) f. 1.uzlaşmak.
karşılıklı ödün vererek anlaşmaya varmak,
uzlaşmak. 2. uzlaştırmak. 3. şerefini tehlikeye atmak. 4.
compromise with ile uzlaşmak, ile uyuşmak.
tehlikeye atmak.
compulsion i. 1. zorlama. 2. ruhb. dayanılmaz bir istek, içtepi, zorgu.
compulsive s. 1. zorlayıcı. 2. ruhb. zorgulu.
compulsory s. zorunlu, mecburi.
compunction i. vicdan rahatsızlığı/azabı.
compute f. hesap etmek, hesaplamak.
computer i. bilgisayar, kompüter.
computer chip bilgisayar çipi.
computer engineer bilgisayar mühendisi.
computer engineering bilgisayar mühendisliği.
computer hardware bilgisayar donanımı.
computer operator bilgisayar operatörü, sistem operatörü.
computer program bilgisayar programı.
computer programmer bilgisayar programcısı.
computer programming bilgisayar programlaması.
computer software bilgisayar yazılımı.
computerise f., İng., bak. computerize.
computerize f. 1. bilgisayara geçirmek. 2. bilgisayarla donatmak.
comrade i. yoldaş, arkadaş.
con z. karşı, aleyhte.
con f. (--ned, --ning) aldatmak, kandırmak.
concave s. içbükey, obruk, konkav.
concave i. içbükey yüzey.
conceal f. gizlemek, gizli tutmak, saklamak, örtmek.
concede f. 1. kabul etmek, itiraf etmek, teslim etmek. 2. vermek,
conceit bırakmak.
i. kendini beğenme, kibir, gurur.
conceited s. kendini beğenmiş, kibirli.
conceivable s. akla gelebilir; düşünülebilir; hayal edilebilir.
conceive f. 1. gebe kalmak. 2. anlamak, kavramak, idrak etmek. 3.
conceive of düşünmek,
düşünmek.––d tasavvur etmek.
a dislike 4. tasarlamak,
I have conceived aaklınadislikegelmek.
for him. Ona
concentrate karşı içimde bir nefret uyandı.
f. 1. toplamak, bir araya getirmek, yığmak; toplanmak. 2.
concentrated yoğunlaştırmak; yoğunlaşmak.
s. 1. konsantre, derişik. 2. yoğun.3. deriştirmek, koyulaştırmak. 4.
düşünceyi/dikkati/gücü bir noktada toplamak, konsantre olmak.
concentration i. 1. dikkati bir noktada toplama, konsantrasyon. 2. toplama, bir
i. konsantre, derişik madde.
concentration camp araya
toplama getirme,
kampı.yığma; toplanma, toplaşım. 3. konsantrasyon,
derişim.
concentric s. merkezleri bir, ortak merkezli.
concept i. 1. kavram, mefhum. 2. görüş, fikir.
conception i. 1. gebe kalma. 2. başlangıç. 3. kavram. 4. düşünce, fikir,
concern görüş.
i. 1. (birini) ilgilendiren şey: It´s one of our major concerns. Bizi
concern o.s. with en
ile çok ilgilendiren
meşgul olmak, ileşeylerden
ilgilenmek.biri. 2. ilgi: I understand the
reason for your concern. Duyduğunuz ilginin sebebini
concerned s. 1. ilgili, alakalı. 2. endişeli, düşünceli.
anlıyorum. 3. endişe, kaygı: That is not a cause for concern.
concerning edat ile ilgili olarak,
Kaygılanılması -e dair,
gereken hakkında.
bir şey değil o. 4. firma. f. 1. ilgili olmak;
concert ilgilendirmek; etkilemek:
i. 1. konser, dinleti. 2. uyum, The ahenk,
article concerns
birlik. the future.
concerted Makale gelecekle ilgili. This doesn´t
s. 1. birlikte yapılmış. 2. birlikte planlanmış. concern you. Bu seni
ilgilendirmez. 2. kaygılandırmak.
concerto i. konçerto.
concession i. 1. kabul, itiraf, teslim. 2. taviz, ödün. 3. imtiyaz, izin.
conch i. büyük deniz kabuğu.
conciliate f. 1. gönlünü almak, yatıştırmak. 2. uzlaştırmak.
conciliation i. 1. gönlünü alma, yatıştırma. 2. uzlaştırma.
conciliatory s. gönül alıcı, yatıştırıcı.
concise s. kısa, veciz; özlü, az ve öz.
concisely z. kısaca, az ve öz.
conclude f. 1. bitirmek, sona erdirmek; bitmek, sona ermek. 2. sonuca
concluding varmak, sonuç çıkarmak. 3. (bir işin) sonunu getirmek. 4. bir
s. son, bitiş.
karara varmak, karar vermek.
conclusion i. 1. son, nihayet. 2. sonuç, netice. 3. karar.
conclusive s. 1. kesin, kati. 2. son, nihai.
concoct f. 1. birbirine karıştırarak hazırlamak, tertip etmek, yapmak. 2.
concoction (hikâye/yalan)
i. 1. karışım. 2.uydurmak,
karıştırma.düzmek.
concord i. 1. uyum, ahenk; barış. 2. anlaşma, antlaşma.
concourse i. 1. toplanma, bir araya gelme. 2. kalabalık, izdiham. 3.
concrete (havaalanında/garda)
s. 1. somut. 2. beton. i. büyük
beton. yolcu salonu; meydan.
concrete mixer betonyer, betonkarar, beton karıştırıcı, malaksör.
concur f. (--red, --ring) 1. aynı fikirde olmak, uyuşmak. 2. aynı zamana
concurrence rastlamak, çatışmak.
i. 1. (fikir) aynı olma, birlik, uyuşma. 2. aynı zamana rastlama.
concurrent s. 1. aynı zamana rastlayan. 2. aynı olan, uyuşan.
concurrently z. aynı zamanda.
concussion i. 1. beyin sarsıntısı. 2. şiddetli sarsıntı.
condemn f. 1. kınamak, ayıplamak. 2. suçlu çıkarmak. 3. mahkûm etmek.
condemn to death 4. huk. mahkûm
idama -in kullanılmasını
etmek. resmen yasaklamak. 5. huk.
kamulaştırmak, istimlak etmek. 6. suçluluğunu açığa vurmak.
condemnation i. 1. kınama, ayıplama. 2. kabahatli bulma. 3. suçlu çıkarma. 4.
condensation mahkûm
i. 1. buğu.etme; mahkûmiyet.
2. buğulaşma. 5. kamulaştırma,
3. kim., istimlak.
fiz. yoğunlaştırma;
condense yoğunlaşma,
f. 1. kim., fiz. kondansasyon.
yoğunlaştırmak,4.koyulaştırmak;
sıvılaştırma; sıvılaşma. 5.
yoğunlaşmak,
kısaltma,
koyulaşmak. özet.
2. (buharı/gazı) sıvılaştırmak; (buhar/gaz)
condensed milk şekerli konsantre süt.
sıvılaşmak. 3. (yazıyı/sözü) kısaltmak, özetlemek.
condenser i. 1. fiz. kondansatör, yoğunlaç. 2. kim. yoğuşturucu.
condescend f. tenezzül etmek, sözde alçakgönüllülük göstermek, lütfetmek.
condescending s. tenezzül eden.
condescension i. tenezzül.
condiment i. yemeğe çeşni veren şey.
condition i. 1. şart, koşul: It´s one of the conditions of the agreement.
conditional Anlaşmanın şartlarından
s. koşullu, şartlı, biri.kayıtlı.
şarta bağlı, What are living
i., dilb. conditions
şart kipi. like
there? Oradaki hayat şartları nasıl? 2. hal, durum: This house is
conditional mood dilb. şart kipi.
not in very good condition. Bu evin hali pek iyi değil. 3. sağlık
conditional sale şarta bağlı
durumu: He´ssatış.
in good condition. Sağlığı yerinde. This player´s in
conditionally great
z. şartlı olarak. Bu oyuncunun kondisyonu çok iyi. Does she
condition.
condole have
f. witha başsağlığı
heart condition?
dilemek, Kalbinden
taziyedemi rahatsız?/Kalbi mi var?
bulunmak.
What do you think of his mental condition? Onun akli durumu
condolence i. başsağlığı,
hakkında taziye.
ne düşünüyorsun? f. 1. şartlandırmak, koşullandırmak.
condom i. prezervatif,
2. etkilemek: Suchkaput. teachings will condition his attitude to life. O
condone gibi
f. göz öğretiler
yummak, onun hayata bakışını
görmezlikten etkileyecek. 3. (oyuncuyu) iyi
gelmek.
bir kondisyona getirmek. 4. (birini) (belirli bir duruma) getirmek:
conduce f. to/toward -e neden olmak, -e vesile olmak.
You can´t condition him to accept that. Kendisini onu kabul
conducive s.
edecek duruma getiremezsiniz.
conduct i. 1. davranış, tavır, hareket. 2. yönetim, idare.
conduct f. 1. yürütmek; yönetmek, idare etmek: You´ve conducted this
conduct o.s. siege
(belirliwell. Bu kuşatmayı
bir şekilde) çok iyiHe
davranmak: yürüttünüz.
conducted You can´twell
himself conduct
at
such
the experiments
party. Partide here.
iyi Burada böyle denemeler yapamazsınız.
davrandı.
conduction i., fiz. iletme, geçirme, nakletme.
They conduct a college. Bir koleji yönetiyorlar. Who´s going to
conductive s., fiz. iletici,
conduct geçirici, iletken,
the orchestra? geçirgen.
Orkestrayı kim yönetecek? 2. rehberlik
conductivity etmek. 3. (sesi/elektriği)
i., fiz. iletkenlik, geçirgenlik. iletmek.
conductor i. 1. kılavuz, önder, lider, şef. 2. d.y. biletçi, kondüktör. 3.
cone (orkestra/koro
i. 1. geom. koni. için) şef. 4.koni
2. mak. iletken madde,
biçiminde iletken.3. bot. kozalak,
makara.
confection kozak. 4. (dondurma
i. şekerleme, şeker. için) külah.
confectionary i., bak. confectionery.
confectioner i. şekerci.
confectioner´s sugar pudra şekeri.
confectioners´ sugar pudraşeker, pudraşekeri.
confectionery i. 1. şekerleme imalathanesi. 2. şekerleme.
confederacy i. konfederasyon, ittifak, birlik.
confederate s. birleşik, bağlaşık, konfedere. i. suç ortağı.
confederate f. birleşmek, bağlaşmak; birleştirmek.
confederated s. birleşik, bağlaşık, konfedere.
confederation i. konfederasyon, birleşik devletler.
confer f. (--red, --ring) 1. (with) (ile) görüşmek, müzakere etmek;
conference müzakere
i. 1. görüşme. yapmak: I conferred
2. toplantı; with him
konferans, on the matter. Meseleyi
kongre.
onunla görüştüm. 2. (on/upon) (-e) (unvan, akademik derece)
confess f. 1. itiraf etmek. 2. günah çıkartmak.
vermek.
confession i. 1. itiraf. 2. günah çıkartma.
confessional i. günah çıkartma hücresi.
confessor i. günah çıkartan papaz.
confidant i. sırdaş, dert ortağı.
confide f. to (sırrını) -e söylemek.
confide in s.o. birine sırrını söylemek.
confidence i. güven, itimat.
confidence game dolandırıcılık, üçkâğıtçılık.
confidence in I have confidence in him. Ona güvenirim./Ona itimadım var.
confidence man dolandırıcı, üçkâğıtçı.
confident s. emin, inanan.
confidential s. gizli kalması gereken, gizli: This is confidential. Bu aramızda
confidentially kalsın.
z. sır olarak.
confidently z. güvenle.
configuration i. 1. düzenleniş, düzen. 2. görünüm, biçim. 3. geom., bilg.
confine konfigürasyon.
f. 1. to -e hapsetmek, -e kapatmak. 2. to (bir hastalık) (birini
confinement eve/yatağa) bağlamak. 3.
i. 1. hapis, hapsedilme. 2. sınırlamak,
(eve/yatağa) sınırlandırmak.
bağlı kalma. 3.4. to -e
hasretmek.
sınırlama, sınırlandırma. 4. doğum sonrası yatakta kalma süresi.
confirm f. 1. doğrulamak, tasdik etmek, teyit etmek. 2. (rezervasyonu)
confirmation konfirme etmek;tasdik,
i. 1. doğrulama, kesinleştirmek; sağlama bağlamak.
teyit. 2. konfirmasyon; 3. (birini)
kesinleştirme;
kutsayarak
sağlama kiliseye3.
bağlama. üye olarakverdiği
papazın kabul etmek.
ilmihal 4. onaylamak,
derslerine devam
confirmed bachelor müzmin bekâr.
tasdikve
etme etmek.
kiliseye üye olarak kabul edilme; kiliseye üye olarak
confiscate f. 1. (mala) el koymak, -i müsadere etmek; (yasaklanmış şeyi)
kabul töreni.
confiscation toplamak.
i. 1. mala el2.koyma,
-e hacizmüsadere;
koymak, -i(yasaklanmış
haczetmek. 3. kamulaştırmak,
şeyi) toplama. 2.
istimlak
haciz. etmek.
3. yangın.
kamulaştırma, istimlak.
conflagration i. büyük
conflict i. 1. uyuşmazlık, anlaşmazlık, ihtilaf. 2. savaş, harp; (silahlı)
conflict çatışma.
f. with ile3. ruhb. çatışma.
uyuşmamak, ile çatışmak, ile çelişmek.
conflict of interest çıkar çatışması.
conflict of laws kanuni ihtilaf.
conflicting s. çelişkili.
conform f. (to) (-e) uymak, (-e) riayet etmek.
conformism i. konformizm, uymacılık.
conformist i. konformist, uymacı.
conformity i. uygunluk, uyma.
confound f. şaşırtmak, şaşkına çevirmek.
Confound it! Allah kahretsin!
confounded s., k. dili kör olası, kahrolası.
confront f. 1. with -e gidip söylemek/anlatmak: He confronted me with
confrontation the
i. 1. problem. Bana gelip
meydan okuma; meseleyi
karşılıklı anlattı.
meydan 2. karşısına
okuma. 2. huk. çıkmak;
(sanığı,
önünü
kendisinikesmek. 3. -in
suçlayanla) üstüne gitmek;
yüzleştirme. ile uğraşmak: Are you
confuse f. 1. kafasını karıştırmak, şaşırtmak. 2. with (bir şeyi/birini)
ready to confront this problem? Bu sorunla uğraşmaya hazır
confused (başka
s. şeyle/biriyle)
1. kafası karışmış, karıştırmak.
şaşkına dönmüş. 2. karışık, düzensiz;
mısın?
confusion karman çorman. 3. ayırt edilemez,
i. 1. kafa karışıklığı, şaşkınlık. seçilemez.
2. karışıklık, düzensizlik. 3. bir
congeal şeyi/birini başka şey/biri sanma.
f. 1. dondurmak; donmak. 2. pıhtılaştırmak; pıhtılaşmak.
congenial s. sempatik, sevimli; hoş.
congeniality i. 1. sempatiklik, sevimlilik. 2. uygunluk.
congenital s. doğuştan, yaradılıştan.
congested s. 1. tıkanık. 2. kalabalık, tıklım tıklım. 3. tıb. kan toplamış.
congestion i. 1. tıkanıklık. 2. kalabalık, izdiham. 3. tıb. kan toplanması, kan
conglomerate hücumu.
i. 1. küme. 2. tic. şirketler grubu. 3. jeol. yığışım, konglomera.
conglomeration i. birikinti, yığın, küme.
Congo i.
Congolese i. (çoğ. Con.go.lese) Kongolu. s. 1. Kongo, Kongo´ya özgü. 2.
congratulate Kongolu.
f. tebrik etmek, kutlamak.
congratulation i. tebrik, kutlama.
Congratulations! Tebrikler!/Tebrik ederim.
congregate f. 1. toplamak, bir araya getirmek. 2. toplanmak, bir araya
congregation gelmek, birikmek.
i. 1. toplama, toplantı. 2. cemaat.
congress i. kongre.
congressional s. kongreye ait.
congressman , çoğ. con.gress.men (kang´grısmîn) i., pol., A.B.D. Temsilciler
congresswoman Meclisi üyesi (erkek). (kang´grıswîmîn) i., pol., A.B.D.
çoğ. con.gress.wom.en
congruent Temsilciler
s. 1. uygun,Meclisi üyesi
münasip, (kadın).
yerinde. 2. mat. benzer.
congruous s., bak. congruent.
conic s., mat. konik.
conifer i., bot. kozalaklı ağaç.
conjectural s. tahmini, varsayımsal, farazi.
conjecture i. zan, sanı; tahmin, varsayım, farz. f. zannetmek, sanmak;
conjugal tahmin
s. evliliketmek, farzetmek.
ile ilgili, karıkocalığa ait.
conjugate f., dilb. çekmek.
conjugation i., dilb. fiil çekimi.
conjunction i. 1. dilb. bağlaç. 2. birlik; birleşme. 3. gökb. kavuşum.
conjunctive s., dilb. bağlayıcı.
conjunctivitis i., tıb. konjonktivit, konjonktiv iltihabı.
conjure f. 1. hokkabazlık yaparak -i yapmak: She conjured a dove out of
conjure up the box. Hokkabazlık
1. hayal yaparak2.kutudan
etmek; icat etmek. güvercin-i çıkardı.
-i anımsatmak, 2. büyü
akla getirmek,
yoluyla
-i (ruh) çağırmak.
uyandırmak. 3. hokkabaz gibi -i yapıvermek.
conjurer i. 1. hokkabaz, sihirbaz. 2. büyücü.
connect f. 1. bağlamak, birleştirmek; bağlanmak, birleşmek, bağlı olmak.
connected 2. (with)
s. 1. (iki
bağlı, şey arasında)
birleştirilmiş. 2. bağ
withkurmak.
-e bağlı,3.
ile(with)
ilgili, (belirli
-e ait. bir
seferle) bağlantılı olmak.
connecting link 1. halka. 2. (iki şey arasındaki) bağlantı, ilgi.
connecting rod oto. biyel, biyel/piston kolu.
connection i. 1. bağlantı, bağ, ilişki. 2. bağlama, birleştirme. 3. tanıdık,
connexion arkadaş. 4. akraba,
i., İng., bak. hısım. 5. bağlantılı sefer.
connection.
connivance i. 1. göz yumma. 2. suç ortaklığı.
connive f. 1. at -i görmezlikten gelmek, -e göz yummak. 2. with ile
connoisseur dolap/entrika
i. eksper, erbap, çevirmek.
uzman. We connived together in the plot.
Komployu birlikte hazırladık.
connotation i. yananlam, bir sözcüğün çağrıştırdığı şey.
connote f. akla getirmek, anlamına gelmek, demeye gelmek, göstermek,
conquer ifade etmek.
f. 1. fethetmek, zaptetmek. 2. yenmek.
conqueror i. fatih.
conquest i. 1. fetih, zapt. 2. zafer.
conscience i. 1. vicdan. 2. vicdanlılık.
conscientious s. 1. vicdanlı. 2. özenli, itinalı. 3. işine bağlı, vazifeşinas.
conscientious objector savaşa karşı olduğu için askerlik yapmayı reddeden kimse.
conscientiously z. 1. vicdanına dayanarak; vicdanen. 2. özenle, itina ile.
conscious s. 1. bilinci yerinde, şuuru yerinde. 2. farkında olan. 3. bilinçli.
consciously z. bile bile, bilinçli olarak.
consciousness i. 1. of -in farkında olma, -i bilme. 2. bilinç, şuur.
conscript s., i. askere alınmış (kimse).
conscript f. askere almak.
conscription i. 1. askere alma. 2. mecburi askerlik.
consecrate f. 1. kutsamak, takdis etmek. 2. (birine) dini bir törenle (belirli
consecration bir
i. 1.unvan)
kutsama. vermek. 3. to -etöreni.
2. kutsama adamak.
consecutive s. 1. arka arkaya gelen, ardıl. 2. mat. ardışık.
consecutively z. arka arkaya, art arda, ardışık olarak.
consensus i. fikir birliği, oybirliği.
consent i. rıza: They´ve finally given their consent. Nihayet rıza
consequence gösterdiler. How can
i. 1. sonuç, netice. 2. we gain her
semere. consent? Onun rızasını nasıl
3. önem.
alabiliriz? She can´t do it without my consent. Rızam olmadan
consequently z. bu/o yüzden, bu/o nedenle, dolayısıyla, binaenaleyh.
onu yapamaz. f. (to) (-e) razı olmak, (-e) rıza göstermek.
conservation i. 1. koruma, himaye. 2. doğal kaynakları koruma.
conservationist i. doğal kaynakları koruma yanlısı.
conservatism i. tutuculuk, muhafazakârlık.
conservative s. 1. tutucu, muhafazakâr. 2. hiç aşırıya kaçmayan, ılımlı. i.
conservatory tutucu kimse. sera. 2. konservatuvar.
i. 1. limonluk,
conserve f. korumak, muhafaza etmek.
conserve i. reçel.
consider f. 1. üzerinde düşünmek; düşünmek. 2. göz önünde tutmak,
considerable dikkate almak,
s. 1. önemli, hesaba
hatırı katmak.
sayılır. 3. saymak,
2. büyük, addetmek.
hayli, fazla, oldukça çok.
considerably z. epeyce, oldukça.
considerate s. 1. düşünceli, saygılı, hürmetkâr. 2. nazik.
consideration i. 1. nezaket, saygı, düşünce. 2. üzerinde düşünme. 3. karşılık,
considering bedel;
edat, bağ.ücret.
göz4.önünde
önem. 5. itibar, saygınlık.
tutulursa. z., k. dili 6.
heretken, faktör.
şey göz önünde
consign tutulursa.
f. 1. göndermek; vermek. 2. teslim etmek, emanet etmek.
consignee i. malın gönderildiği kimse.
consigner i., bak. consignor.
consignment i. 1. mal gönderme, sevkıyat. 2. gönderilen mal.
consignor i. mal gönderen kimse.
consist f. 1. of -den meydana gelmek, -den oluşmak, -den ibaret olmak.
consistency 2. intutarlık,
i. 1. -e dayanmak, -e bağlı
tutarlılık, olmak.
insicam. 2. kıvam; koyuluk; yoğunluk.
consistent s. tutarlı.
consistently z. 1. tutarlı bir şekilde. 2. sürekli olarak, devamlı olarak,
consolation mütemadiyen.
i. teselli, avunç.
consolation prize teselli mükâfatı.
console f. avutmak, avundurmak, teselli etmek.
consolidate f. 1. pekiştirmek, takviye etmek, sağlamlaştırmak; pekişmek,
consonant sağlamlaşmak.
i. ünsüz, sessiz, 2. birleştirmek;
konson, birleşmek.
konsonant. 3. tic. -e
s. 1. to/with konsolide
uygun, ile
etmek.
uyumlu. 2. ahenkli, uyumlu.
consort f. with ile arkadaşlık etmek.
consortium i. konsorsiyum.
conspicuous s. göze çarpan, dikkati çeken.
conspiracy i. komplo.
conspirator i. komplocu.
conspire f. komplo kurmak.
constable i., İng. polis, polis memuru.
constabulary i., İng. polis teşkilatı.
constancy i. 1. vefa. 2. sebat. 3. değişmezlik.
constant s. 1. değişmez, sabit. 2. sürekli, devamlı. 3. sadık. i. 1. sabit şey.
constantly 2. mat. değişmez
z. sürekli, daima. nicelik, sabit sayı, sabite.
constellation i., gõkb. takımyıldız.
consternation i. şaşkınlık, hayret, korku, dehşet.
constipation i. kabızlık, peklik.
constituency i. 1. bir seçim bölgesindeki seçmenler. 2. seçim bölgesi.
constituent s. bütünü oluşturan. i. 1. seçmen. 2. öğe, unsur.
constitute f. 1. oluşturmak, teşkil etmek. 2. meydana getirmek, kurmak,
constitution tesis etmek. 3.2.atamak,
i. 1. anayasa. tayin etmek.3. yapı, bünye. 4. bileşim,
tüzük, nizamname.
constitutional terkip.
s. 1. anayasal. 2. bünyesel, yapısal. i. sağlık için yapılan
constrain yürüyüş.
f. 1. zorlamak, mecbur etmek. 2. engellemek, menetmek.
constrained s. zoraki.
constraint i. 1. sınırlama, tahdit. 2. kendini tutma.
constrict f. sıkmak, sıkıştırmak, büzmek, daraltmak.
constriction i. 1. sıkma, büzme. 2. boğaz, dar geçit.
construct f. 1. yapmak, inşa etmek, bina etmek, kurmak, tertip etmek. 2.
construction geom. çizmek.
i. 1. yapım, inşa, inşaat. 2. yapı, inşaat. 3. yorum, tefsir. 4. dilb.
construction site yapı, inşa, tertip.
inşaat alanı/sahası. 5. geom. çizim.
constructive s. 1. yapıcı, olumlu, müspet. 2. yapısal.
construe f. 1. yorumlamak, tefsir etmek, mana vermek, anlamak. 2.
consul (cümleyi) tahlil2.etmek.
i. 1. konsolos. (eski Roma´da) konsül.
consul general başkonsolos.
consular s. 1. konsolosa ait. 2. konsüle ait.
consular agent fahri konsolos.
consulate i. konsolosluk, konsoloshane.
consult f. 1. danışmak, başvurmak, müracaat etmek, sormak. 2. göz
consultant önünde
i. danışman,tutmak, hesaba katmak. 3. with ile görüşmek.
müşavir.
consultation i. 1. danışma, müzakere, istişare. 2. tıb. konsültasyon.
consultative s. danışmanlıkla ilgili, istişari.
consultative committee danışma kurulu.
consume f. 1. tüketmek, yoğaltmak, istihlak etmek. 2. yakıp yok etmek.
consumed with jealousy kıskançlıktan deliye dönmüş.
consumer i. tüketici, yoğaltıcı.
consumer durables dayanıklı tüketim malları.
consumer goods tüketim maddeleri.
consumer nondurables dayanıksız tüketim malları.
consummate s. tam, mükemmel, dört dörtlük.
consummate s. tam, mükemmel, dört dörtlük.
consummate f. tamamlamak, ikmal etmek.
consumption i. tüketim, yoğaltma, istihlak.
cont kıs. contents, continent, continue.
contact i. 1. temas, değme, dokunma: It mustn´t have any contact with
contact lens the air. Havayla
kontakt lens, lens.hiç teması olmamalı. 2. temas, ilişki; irtibat,
bağlantı: Have you ever had any sort of contact with them?
contact lens kontakt lens, lens.
Onlarla herhangi bir temasınız oldu mu? We´ve been in contact
contagious s. 1.some
for tıb. bulaşıcı,
time. Epey bulaşkan,
zamandan sâri.beri
2. çabuk yayılan.
temastayız. We´ve finally
contain established
f. 1. kapsamak, radio contact içine
içermek, with almak.
them. Onlarla nihayet
2. kontrol altınaradyoyla
almak,
contain/have overtones irtibat
tutmak. kurduk. 3. (faydalı olabilecek) tanıdık; kaynak,
... izleri taşımak, -de ... izleri/havası olmak: This story has haber
veren
politicalkimse; aracı, Bu
overtones. aracılık yapan
hikâyede kimse.
siyasi bir4. k. dili
hava var.kontakt lens,
container i. 1. (kutu,
lens. şişe
f. 1. ile v.b.) kap.
temasa 2. konteyner.
geçmek, ile temas etmek. 2. temas etmek,
contaminate f. (mikrop,dokunmak.
değmek, zehir v.b. ile) kirletmek; bulaştırmak.
contamination i. (mikrop, zehir v.b. ile) kirletme/kirletilme/kirlenme;
contemplate bulaştırma.
f. 1. düşünmek; düşünüp taşınmak. 2. niyetinde olmak,
contemplation tasarlamak.
i. 1. düşünme, 3. tefekkür;
dikkatle seyretmek/izlemek.
düşünüp taşınma. 2. tasarlama. 3.
contemplative dikkatle seyretme/izleme.
s. 1. uzun uzun düşünmeyi seven. 2. dalgın, düşünceye dalmış.
contemporaneous s. çağdaş, aynı zamanda olan.
contemporary s. çağdaş, muasır. i. 1. yaşıt, akran. 2. çağdaş.
contemporary with ile çağdaş.
contempt i. küçük görme, hor görme.
contempt of court huk. mahkemeye itaatsizlik.
contemptible s. aşağılık, alçak, rezil.
contemptuous s. hakir gören, hor gören.
contend f. 1. for için yarışmak, çekişmek. 2. with ile uğraşmak, mücadele
content etmek. 3. iddia
i. 1. içerik. etmek,
2. miktar: ilericoal
This sürmek.
has a high sulfur content. Bu
content kömürün kükürt miktarı yüksek.
s. hoşnut, memnun. i. hoşnutluk, memnuniyet. f. hoşnut etmek,
contented memnun
s. hoşnut,etmek,
memnun; tatmin etmek.
rahat, mutlu.
contention i. 1. sav, iddia, tez. 2. yarışma, müsabaka. 3. kavga, münakaşa.
contentment i. memnuniyet; rahatlık.
contents i., çoğ. içindekiler, içerik, muhteviyat.
contest f. 1. (bir şeye) itiraz edip yanlış olduğunu ispatlamaya çalışmak.
contest 2. yarışmak.
i. 1. yarışma. 2. mücadele, çekişme.
contestant i. yarışmacı.
context i. bağlam, kontekst.
Continent i.
continent i. kıta, anakara.
continent s. idrarını tutabilen; bağırsaklarına hâkim olabilen.
Continental s. Avrupa kıtasındaki ülkelere özgü.
continental s. kıtasal.
contingency i. 1. olasılık, ihtimal. 2. beklenmedik olay.
contingency fund ihtiyat fonu.
contingent s. on/upon -e bağlı.
continual s. sürekli, devamlı.
continually z. sürekli, devamlı, sık sık, boyuna, habire.
continuation i. devam, devam etme, sürme.
continue f. devam etmek, sürmek.
continuity i. süreklilik, devamlılık.
continuous s. sürekli, devamlı, aralıksız.
continuously z. sürekli, devamlı, durmadan, aralıksız.
contort f. burmak, bükmek, eğmek, çarpıtmak; -i çarpıtarak
contorted tuhaf/anormal
s. buruşuk, bükük. bir şekle sokmak.
contortion i. burulma, bükülme, eğilme; -i çarpıtarak tuhaf/anormal bir
contour şekle sokma.çevre, şekil.
i. dış hatlar,
contra- önek karşı, zıt, aksi.
contraband s. kaçak, ithal veya ihracı yasaklanmış. i. 1. kaçak mal. 2.
contraception kaçakçılık.
i. gebelikten korunma.
contraceptive s., i. gebeliği önleyici (hap/alet).
contract i. 1. sözleşme, mukavele, kontrat, akit. 2. sözleşme metni,
contract mukavelename.
f. 1. kasmak, daraltmak, kısaltmak, büzmek; kasılmak,
contraction daralmak,
i. 1. kasılma, kısalmak,
daralma, çekmek,
kısalma, büzülmek.
çekilme, 2. (hastalık)
büzülme. kapmak. 3.
2. doğum
sözleşme
sırasında yapmak.
rahim kaslarının kasılması. 3. dilb. (bir veya birkaç harf
contractor i. müteahhit, üstenci, üstlenici, yüklenici.
atılarak yapılan) kısaltma.
contradict f. 1. yalanlamak, tekzip etmek, aksini iddia etmek. 2. ters
contradiction düşmek, çelişmek.
i. 1. aykırılık, çelişki, çelişme, tutarsızlık. 2. yalanlama.
contradictory s. çelişkili, çelişik, tutarsız.
contrary s. 1. kıntrer´i) aksi (kimse). 2. (kan´treri) karşıt, aksi, zıt, aykırı.
contrary to 3.
-in(kan´treri) ters yönden esen (rüzgâr). i. (kan´treri) zıt, karşıt,
tersine/aksine.
aksi, ters. z. (kan´treri) aksine, tersine.
contrast i. 1. karşıtlık, zıtlık. 2. foto. kontrast.
contrast f. 1. (aradaki farkı göstermek üzere) karşılaştırmak, mukayese
contribute etmek,
f. (to) 1.kıyas
(bağışetmek. 2. vermek,
olarak) (with) (ile) çelişmek, 2.
bağışlamak. (-e) ters düşmek.
katkıda
contribution bulunmak,
i. 1. bağış. 2.-inyardım,
payı olmak.
katkı,3.pay.
(gazete, dergi v.b.´ne)
3. makale, yazı. yazı
vermek.
contributor i. 1. bağışçı. 2. (gazete, dergi v.b.´ne) yazı yazan kimse. 3.
contrite katkıda
s. pişman, bulunan
nadim, kimse.
tövbekâr.
contrive f. 1. (a way of/a means of) -in yolunu bulmak, için bir yol
contrived bulmak:
s. uydurma, She uyduruk.
contrived a way to get herself invited to the party.
Kendisini partiye davet ettirmenin yolunu buldu. 2. from (bir
control i. 1. kontrol, denetim. 2. yönetim, idare, egemenlik, hâkimiyet.
şeyi) (başka bir şeyden) uydurup yapmak.
control f. (--led, --ling) 1. kontrol etmek, denetlemek. 2. idare etmek,
control tower hâkim
kontrololmak.
kulesi.
controversial s. tartışmalı, çekişmeli.
controversy i. tartışma, çekişme, anlaşmazlık.
convalesce f. nekahet döneminde olmak, iyileşmek.
convalescence i. nekahet.
convalescent s. nekahet döneminde olan. i. nekahet dönemindeki hasta.
convection i., fiz., kim. konveksiyon, ısı yayımı, iletim.
convene f. 1. (toplantı) yapılmak; toplanmak. 2. (toplantıya çağırarak)
toplamak.
convenience i. 1. uygunluk, rahatlık, kolaylık, elverişlilik. 2. çoğ. konfor. 3.
convenient İng. tuvalet,
s. uygun, WC, lavabo.
elverişli, müsait; rahat; kullanışlı.
convent i. kadınlar manastırı.
convention i. 1. kongre; konvansiyon. 2. anlaşma, konvansiyon. 3. gelenek,
conventional âdet.
s. 1. geleneksel. 2. beylik, basmakalıp, sıradan.
conventional weapons konvansiyonel silahlar.
converge f. 1. bir noktaya yönelmek. 2. geom. yakınsamak.
conversant s. with -e aşina, -i iyi bilen.
conversation i. konuşma, sohbet.
conversational s. 1. konuşmaya özgü. 2. konuşma dilinde. 3. konuşmaya hazır,
conversationalist konuşkan.
i. hoşsohbet biri.
converse f. (with) (ile) konuşmak, sohbet etmek.
converse s. karşıt, zıt, aksi, ters. i. karşıt anlamlı söz/sözcük.
conversion i. 1. çevirme, bir durumdan başka duruma getirme; değiştirme,
convert dönüştürme; çevrilme;
i. 1. din değiştiren kimse.değişme, dönüşme.
2. dönme, 2. din değiştirme. 3.
mühtedi.
ihtida.
convert f. (from) (to/into) (-den) (-e) çevirmek, (bir durumdan) (başka
converter duruma) getirmek; (-e) değiştirmek, (-e) dönüştürmek.
i., elek. çevirgeç.
convertible s. 1. çevrilebilir, başka duruma getirilebilir; değiştirilebilir. 2.
convex konvertibl
s. dışbükey, (para). i. 1. üstü açılabilen araba. 2. çekyat.
konveks.
convey f. 1. taşımak, götürmek, iletmek, nakletmek. 2. iletmek,
conveyance bildirmek.
i. 1. taşıma, 3.nakil,
huk. devretmek.
nakletme. 2. taşıt. 3. devretme, devir. 4. huk.
conveyer temlikname; feragatname.
i., bak. conveyor.
conveyor i. 1. taşıyıcı. 2. konveyör.
conveyor belt taşıyıcı kayış/bant, taşıma kayışı; bantlı konveyör.
convict i. mahkûm, hükümlü.
convict f. 1. mahkûm etmek, hüküm giydirmek. 2. suçlu bulmak.
conviction i. 1. mahkûm etme, hüküm giydirme. 2. mahkûmiyet. 3. inanç;
convince kanaat.
f. ikna etmek, inandırmak.
convincing s. inandırıcı.
convivial s. neşeli, şen, keyifli.
conviviality i. şenlik ve ziyafet, eğlenti, eğlence.
convoke f. toplantıya davet etmek.
convolution i. kıvrım.
convoy i. konvoy.
convulse f. şiddetle sarsmak.
convulsion i. çırpınma, ihtilaç, ıspazmoz.
convulsive s. çırpınmalı.
coo f. (kumru/güvercin) ötmek, kuğurmak, üveymek. i. kumru ötüşü.
cook i. aşçı, ahçı.
cook f. 1. pişirmek; pişmek. 2. k. dili (hesaplar) üzerinde oynamak.
cook one´s goose k. dili işini bozmak.
cook s.o.´s goose k. dili -i mahvetmek, -in canına okumak.
cook up k. dili uydurmak.
cookbook i. yemek kitabı.
cooked rice pilav.
cooker i., İng. fırın (üstü ocak, altı fırın olan mutfak aleti).
cookery i. yemek pişirme sanatı; aşçılık.
cookie i. kurabiye, (tatlı) çörek, (tatlı) kuru pasta; (tatlı) bisküvi.
cooking i. 1. yemek pişirme/pişme. 2. yemek pişirme sanatı. s. yemeklik,
cookstove yemek pişirmede
i. fırın (üstü ocak, kullanılan.
altı fırın olan mutfak aleti).
cooky i., bak. cookie.
cool s. 1. serin: a cool wind serin bir rüzgâr. cool water serin su. 2.
cool as a cucumber insanı
k. dili serin tutan soğukkanlı.
serinkanlı, (giysi). 3. serinkanlı, soğukkanlı, sakin. 4.
soğuk, ilgisiz: He gave me a cool reception. Beni soğuk
Cool it! k. dili Sakin ol!/Ağır ol!
karşıladı. 5. k. dili harika, çok güzel, çok iyi. i. serinlik: the cool
cool one´s heels k. the
of dili evening
beklemek: He made
akşam me cool
serinliği. my heels for at
f. 1. serinletmek; least forty-
soğutmak;
coop five minutes.
serinlemek, Beni en
serinleşmek;
i. kümes. f. kümese sokmak. az kırk beş
soğumak: dakika
Cool bekletti.
the liquid in the
co-op refrigerator. Sıvıyı
i., k. dili kooperatif. buzdolabında soğut. It´s cooled off. Hava
serinledi. 2. (öfke, arzu v.b.´ni) söndürmek; (birini)
coop up in k. dili -e kapatmak,
sakinleştirmek, -e hapsetmek,
yatıştırmak; -e tıkmak.
(öfke, arzu v.b.) sönmek; (biri)
cooperate f. birlikte çalışmak,
sakinleşmek: işbirliği
That will cool yapmak.
her growing desire. Onun büyüyen
cooperation arzusunu o söndürür.
i. birlikte çalışma, You need to cool off. Sakinleşmen lazım.
işbirliği.
cooperative s. 1. işbirliği yapan. 2. ortak, müşterek. i. kooperatif.
coordinate s. aynı derecede, eşit. i., mat., den., gökb., kim. koordinat.
coordinate f. koordine etmek, eşgüdümlemek, birbirine göre ayarlamak.
coordination i. koordinasyon, eşgüdüm, birbirine göre ayarlama.
cop i., k. dili polis, aynasız.
cope f. (with) (ile) baş etmek, (ile) başa çıkmak, (-in) üstesinden
copier gelmek.
i. fotokopi makinesi.
copious s. bol, çok, bereketli.
copiously z. bolca, bol miktarda.
copper i. 1. bakır. 2. ufak para. s. 1. bakır. 2. bakır renginde.
coppersmith i. bakırcı.
coppice i., bak. copse.
copse i. koru, ağaçlık, baltalık.
copter i., k. dili helikopter.
copulate f. çiftleşmek.
copy i. 1. kopya. 2. adet, tane; (yazılı eserler için) nüsha.
copy f. 1. kopya etmek. 2. taklit etmek. 3. (sınavda) kopya çekmek.
copyright 4. bilg.hakkı.
i. telif kopyalamak.
f. telif hakkı almak.
coquette i. fettan kadın.
coquettish s. fettan, cilveli.
cor kıs. corner, coroner, corpus, correct, correspondence.
coral i., s. mercan.
coral reef mercan kayalığı.
cord i. 1. ip, sicim, kaytan; kordon. 2. (çalgı için) tel. f. iple bağlamak.
cordial s. samimi, içten, yürekten, candan. i. likör.
cordiality i. samimiyet, içtenlik.
cordially z. candan, samimiyetle.
cordon i. kordon (görevli veya araçlardan oluşan dizi).
cordon off kordon altına almak.
corduroy i. (fitilli) kadife. s. fitilli kadifeden yapılmış.
corduroys i., çoğ. kadife pantolon.
core i. 1. (etli meyvelerde) göbek, iç. 2. nüve, öz, esas; merkez.
coriander i. kişniş.
cork i. 1. (mantarmeşesinin kabuğu olan) mantar. 2. mantar tapa,
corkscrew mantar.
i. tirbuşon, f. mantarla tapalamak.
tapa burgusu.
cormorant i., zool. karabatak, Phalacrocorax.
corn i. 1. mısır. 2. İng. buğday; hububat, tahıl.
corn i. nasır.
corn bread mısır ekmeği.
corn muffin mısır unundan yapılan ufak, yuvarlak ve tuzlu bir ekmek türü.
corn silk mısır püskülü.
corn syrup mısır pekmezi.
corncob i. mısır koçanı.
cornea i., anat. saydam tabaka, kornea.
cornelian cherry kızılcık.
corner i. 1. köşe, köşe başı. 2. futbol korner, korner vuruşu, köşe atışı.
corner kick 3. futbol
futbol korner,
korner oyun köşe
vuruşu, alanının dört köşesinden biri. f. 1. köşeye
atışı.
sıkıştırmak, kıstırmak. 2. (konuşmak/konuşturmak için)
cornet i. 1. müz. kornet. 2. İng. (dondurma için) külah.
yakalamak. 3. ... piyasasını ele geçirmek. 4. viraj almak.
cornetist i. kornetçi.
cornflakes i. mısır gevreği.
cornflour i., İng. mısır nişastası.
cornhusk i. mısır kabuğu.
cornice i. 1. korniş. 2. mim. saçak silmesi, korniş.
cornmeal i. iri taneli mısır unu.
cornstarch i. mısır nişastası.
corny s. aptal.
coronary s., tıb. 1. kalple ilgili. 2. koroner. i. 1. koroner damar, taçdamar.
coronation 2. koroner
i. taç giymetromboz;
töreni. koroner oklüzyon.
coroner i. şüpheli ölüm olaylarını araştıran memur.
coronet i. küçük taç.
corporal i., ask. onbaşı.
corporal s. bedensel, bedeni, cismani.
corporal punishment bedensel ceza, dayak.
corporate s. 1. ortak, kolektif. 2. anonim şirkete ait. 3. şirketleştirilmiş. 4.
corporation birleşik, birleşmiş.
i. 1. anonim şirket. 2. tüzelkişi. 3. İng. belediye.
corps i., ask. 1. kolordu. 2. sınıf, teşkilat.
Corps of Engineers İstihkâm Sınıfı.
corpse i. ceset, ölü.
corpuscle i., anat. yuvar.
correct f. düzeltmek, doğrultmak, tashih etmek, ıslah etmek.
correct s. 1. doğru, yanlışsız. 2. doğru, yerinde.
correct usage doğru kullanış, yerinde kullanma.
correction i. düzeltme, tashih, ıslah.
corrective s. düzeltici, ıslah edici.
correctly z. doğru olarak.
correctness i. doğruluk.
correlate f. 1. karşılıklı ilişkisi olmak. 2. aralarında uygunluk sağlamak, (iki
correlation şey/sonuç/rakam)
i. 1. karşılıklı ilişki. arasında ilişki kurmak.
2. mat. bağlılaşım, i. birbiriyle ilgisi olan
korelasyon.
şeylerin her biri.
correspond f. 1. (to/with) (-e) uymak, tekabül etmek: It corresponds with
correspondence what she said. benzer
i. 1. benzerlik; Onun dediklerine uyuyor. 2. to 3.
taraf. 2. mektuplaşma. (biri/bir şey)
mektuplar.
(başka birinin/başka bir şeyin) benzeri olmak: The Turkish il
correspondent i. muhabir: Does your paper have a correspondent in Paris?
corresponds to the English county. Türkiye´deki ilin İngiltere
corresponding Gazetenizin
s. 1. (bir şeye)Paris´te
karşılıkmuhabiri
olan: varcentury
That mı? s. with
saw-e uygun: It was
a lessening of
´deki benzeri kontluktur. 3. (with) (ile) mektuplaşmak.
correspondent
Spain´s influencewithandhera wishes. İsteklerine
corresponding rise uygundu.
in that of Holland. O
corridor i. koridor, geçit, dehliz.
yüzyılda İspanya´nın etkisinin azalıp buna karşılık Hollanda´nın
corroborate f. (bir düşünce, ifade v.b.´ni) pekiştirmek, güçlendirmek,
etkisinin arttığına tanık olundu. 2. aynı: Our sales in the first
desteklemek,
f. (pas, kimyasal doğrulamak,
madde) teyit etmek.
corrode quarter of this year were çürütmek,
better thanyemek,they were korozyona
in the
corrosion uğratmak;
corresponding
i. çürümek,
1. (pas veya kimyasal korozyona
period of maddeden uğramak.
last year. Bu yılın
ileri ilk üççürüme,
gelen) ayına ait
corrosive satışlarımız,
korozyon. 2. geçen
jeol. yılın aynı dönemindeki
aşınma/aşındırma,
s., i. çürütücü, korozif. satışlardan
korozyon. iyiydi. 3.
mektuplaşmadan sorumlu olan. 4. toplantılara gelmeyip mektup
corrugate f. kırıştırmak,
yoluyla cemiyetinburuşturmak;
faaliyetlerineburuşmak.
katılan (üye).
corrugated s. oluklu (saç, karton v.b.).
corrugated iron oluklu saç.
corrupt s. 1. ahlaksız, ahlak kurallarına uymayan, soysuz. 2. rüşvet
corruptible yiyen, rüşvetçi. 3.2.bozuk,
s. 1. ayartılabilir. rüşvetyozlaşmış (dil). 4. yanlış dolu (metin).
almaya hazır.
f. 1. (birini) doğru yoldan saptırmak, ayartmak. 2. -e rüşvet
corruption i. 1. (birini) doğru yoldan saptırma, ayartma. 2. rüşvetçilik. 3.
yedirmek. 3. (dili) bozmak, yozlaştırmak.
corsage ahlaksızlık,
i. 1. korsaj. ahlaksız olma.süs
2. (kadınların 4. (dili)
olarakyozlaştırma.
göğüs veya bele taktığı)
corset çiçek/çiçek
i. korse. demeti.
cortege i. kortej, cenaze alayı.
cortex i., anat. beyinzarı, korteks.
cortisone i. kortizon.
cos i.
cos lettuce marul.
cos/romaine lettuce marul.
cosine i., mat. kosinüs.
cosmetic i., s. kozmetik.
cosmic s. evrensel, kozmik.
cosmonaut i. kozmonot.
cosmopolitan s., i. kozmopolit.
cosmos i. evren, kâinat, kozmos.
cost i. 1. masraf, harcanan para; fiyat. 2. maliyet.
cost f. (cost) 1. -e mal olmak; (bir şeyin) fiyatı (belirli bir miktar)
cost a bomb olmak:
İng., k. How much does
dili pahalıya this cost? Bunun fiyatı ne? It costs ten
patlamak.
million liras. Fiyatı on milyon lira. It´ll cost you a lot. Sana
cost a pretty penny epey pahalıya mal olmak.
pahalıya mal olacak. It cost them their lives. Hayatlarına mal
cost an arm and a leg k. dili2.çok
oldu. (birpahalı
şeyin)olmak.
(kaça) mal olacağını hesap etmek: Have you
cost of living costed it? Onun kaça mal olacağını hesap ettiniz mi?
hayat pahalılığı.
cost of living yaşam maliyeti.
cost price maliyet fiyatı.
cost price maliyet fiyatı.
cost sheet maliyet cetveli.
cost, insurance and freight tic. sif, bir malın bedeli, sigortası ve navlunu ile birlikte
Costa Rica maliyeti.
i. Kosta Rika.
Costa Rican i. Kosta Rikalı. s. 1. Kosta Rika, Kosta Rika´ya özgü. 2. Kosta
costly Rikalı.
s. çok pahalı; masraflı.
cost-of-living index geçim indeksi.
costume i. 1. kıyafet, elbise. 2. kostüm.
costume ball kıyafet balosu.
cosy s., i., İng., bak. cozy.
cot i. 1. (üzerine bez gerili) portatif karyola. 2. İng. bebek karyolası.
coterie i. zümre, grup.
cottage i. 1. küçük ev, kulübe. 2. yazlık ev, sayfiye evi.
cotton i. 1. pamuk; (hidrofil) pamuk. 2. İng. pamuk ipliği. 3. pamuklu
cotton candy kumaş, pamuklu.
ketenhelva, s. pamuklu. f. 1. (on) (to) -i
ketenhelvası.
kavramak/anlamak, -in farkına varmak. 2. to -i sevmek, -den
cotton gin çırçır.
hoşlanmak.
cotton wool İng. (hidrofil) pamuk.
cottonseed i. çiğit.
couch i. kanepe, sedir, divan.
couch f. ifade etmek, beyan etmek.
cougar i., zool. puma, Felis concolor.
cough i. öksürük. f. öksürmek.
cough drop öksürük pastili.
cough up argo vermek, sökülmek, uçlanmak.
could yardımcı f., bak. can.
could do with ... ise iyi olur, ... ise fena olmaz: He could do with a bath.
couldn`t Banyo
kıs. couldyapsa
not.iyi olur.
council i. 1. kurul, komisyon; konsey, danışma kurulu. 2. İng. belediye
Council of Ministers meclisi;
Bakanlar ihtiyar
Kurulu,heyeti.
Kabine.
Council of State Danıştay, Devlet Şûrası.
councillor i., İng., bak. councilor.
councilman çoğ. coun.cil.men (kaun´sılmîn) i. belediye meclisi üyesi (erkek).
councilor i. 1. kurul üyesi, komisyon üyesi; konsey üyesi. 2. İng. belediye
councilwoman meclisi üyesi; ihtiyar heyeti
çoğ. coun.cil.wom.en üyesi.
(kaun´sılwîmîn) i. belediye meclisi üyesi
counsel (kadın).
i. 1. tavsiye, fikir, görüş; nasihat, öğüt. 2. avukat. f. nasihat
counselor vermek,
i. 1. rehber,öğüt vermek. 2. avukat. 3. k. dili kurul üyesi, komisyon
danışman.
counselor-at-law üyesi; konsey üyesi.
çoğ. coun.sel.ors-at-law (kaun´sılırz.ätlô´) i. avukat.
count i. kont.
count f. 1. sayı saymak: Do you know how to count? Saymayı biliyor
count musun?
i. 1. sayma,She sayım.
can only 2. count from dilekçesi
huk. (dava one to ten. Ancak
veya birden ona
iddianamede
kadar
sayılan) sayabiliyor.
suçlama. 2. saymak, sayısını bulmak: I counted twenty
count down geriye doğru saymak.
people. Yirmi kişiyi saydım. Count the money now! Parayı şimdi
count noses k. dili
say! 3.bir yerde hazır
saymak, bulunanları
addetmek: saymak.
They count themselves lucky.
count on Kendilerini
1. -e güvenmek.şanslı sayıyorlar.
2. -i beklemek, I count her among
-i hesaba katmak.the greatest.
count one´s chickens before Onu en büyüklerden biri sayıyorum. 4. önemli olmak: My
k. dili ayıyı vurmadan postunu satmak.
they´re hatched opinion doesn´t count for much around here. Sözüm burada pek
count out money paraları
kale birer birer
alınmıyor. That´ssaymak.
what really counts! Esas önemli olan o!
count s.o. in k. dili birini (bir işe) katmak: If that´s what you´re up to, don´t
count s.o. out count mebirini
1. k. dili in! Yapmayı
(bir işe)planladığınız
katmamak: You oysacanbeni o işeme
count katmayın!
out of
countdown that! Beni o işe katma!
i. geriye doğru sayma. 2. on saniye içinde birden ona kadar
sayarak boksörün nakavt olduğunu ilan etmek.
countenance i. 1. çehre, yüz, sima, görünüş; yüz ifadesi. 2. destek, onama,
counter tasvip. f. uygun
i. 1. tezgâh. bulmak,
2. fiş, marka.desteklemek,
3. sayaç, sayıcı. onamak, tasvip etmek;
müsamaha etmek; göz yummak.
counter i. 1. karşıt şey. 2. karşılık. s. 1. ters, zıt, aksi. 2. karşı, mukabil.
counteract z. 1. (to)
f. karşı -e karşı,önlemek,
koymak, -in tersine. 2. aksi
etkisiz haleyönde. 3. tersine, aksine. f.
getirmek.
1. karşı koymak. 2. karşılık vermek, karşılıkta bulunmak.
counterattack i. karşı saldırı.
counterbalance f. (kauntırbäl´ıns) 1. (karşılıklı olarak) dengelemek,
countercharge denkleştirmek.
i. karşı suçlama.2. -e denk olmak. i. (kaun´tırbälıns) eş ağırlık,
denk.
counterclockwise s. saat yelkovanının ters yönünde. z. sola (dönmek).
countercurrent i. ters akıntı.
counterdemonstration i. karşı gösteri.
counterespionage i. karşı casusluk.
counterfeit s. sahte, kalp. i. taklit. f. 1. kalp para basmak. 2. taklit etmek,
counterfeiter sahtesini
i. kalpazan. yapmak.
countermand f. (kauntırmänd´) (yeni bir emir ile) (önceki emri) iptal etmek. i.
countermeasure (kaun´tırmänd)
i. karşı tedbir. iptal emri.
counteroffensive i., ask. karşı saldırı.
counterpane i. yatak örtüsü.
counterpart i. 1. taydaş. 2. karşılık, mukabil. 3. kopya, ikinci nüsha, suret.
counterpoint i., müz. kontrpuan.
counterproposal i. karşı öneri.
countersign f. (tasdik için) (bir belgeye) imza atmak.
counterspy i. karşı casus.
countess i. kontes.
counting ... ... dahil: That makes ten, counting me. Ben dahil on kişi eder.
countless That´s sixteen
s. sayısız, people,
hesapsız, peknot counting the children. Çocuklar hariç,
çok.
on altı kişi oluyor.
country i. 1. ülke, memleket; yurt, vatan. 2. arazi. 3. huk. jüri, yargıcılar
countryman kurulu. s. taşraya özgü;
çoğ. coun.try.men kırsal; kırsal
(k^n´trimîn) bölgede2.bulunan.
i. 1. taşralı. vatandaş,
hemşeri.
countryside i. kırsal yerler/bölgeler.
county i. 1. A.B.D. ilçe. 2. İng. kontluk.
county seat ilçe merkezi.
county town İng. ilçe merkezi.
coup i. darbe; askeri darbe; hükümet darbesi.
coup d´état (ku deyta´) hükümet darbesi.
couple i. 1. çift. 2. çift, karı koca. f. 1. bağlamak, bitiştirmek,
coupling birleştirmek. 2. bağlantı kurmak. 3. çiftleştirmek.
i. bağlama, kavrama.
coupon i. kupon.
courage i. cesaret, yüreklilik, yürek, yiğitlik, mertlik.
courageous s. cesur, cesaretli, yürekli, yiğit, mert.
courageously z. cesaretle, mertçe.
courgette i., İng., bak. zucchini.
courier i. kurye, ulak.
course i. 1. izlenen yol; rota; seyir; gidiş; yön. 2. yol, plan. 3. kurs
court (dersler
i. 1. avlu,dizisi). 4. ahçı.
iç bahçe. yemek,
2. kort. kap, servis.
3. saray, hükümdarf. 1.ve
köpekle (av)
maiyeti. 4.
kovalamak.
huk. mahkeme. 2. hızla
f. 1.akmak.
kur yapmak, ile flört etmek. 2. (tehlike,
court fool saray soytarısı.
hastalık v.b.´ni) davet etmek.
court of appeals huk. istinaf mahkemesi.
court of common pleas huk. medeni hukuk mahkemesi.
court of first instance huk. asliye mahkemesi.
court of first instance huk. asliye mahkemesi.
courteous s. nazik, kibar, ince, saygılı.
courtesan i. zenginlerle düşüp kalkan fahişe.
courtesy i. nezaket, kibarlık, incelik.
courthouse i. 1. adliye sarayı, mahkeme binası. 2. ilçe hükümet binası.
courtier i. hükümdarın maiyetinde bulunan kimse.
courtly s. 1. sarayla ilgili. 2. zarif, nazik.
court-martial çoğ. courts-martial (kôrts´marşıl) i. askeri mahkeme. f. askeri
courtroom mahkemede yargılamak.
i. mahkeme salonu.
courtship i. kur yapma.
courtyard i. avlu, iç bahçe.
cousin i. dayı oğlu/kızı; teyze oğlu/kızı; amca oğlu/kızı; hala oğlu/kızı;
cove kuzen; kuzin.
i. dik yamaçlarla çevrili koy/körfez/vadi.
covenant i. akit, sözleşme, mukavele. f. 1. akdetmek. 2. sözleşmek.
cover f. 1. with ile örtmek; ile kapatmak/kapamak: Cover the bread
cover with a cloth.örtü.
i. 1. kapak; Ekmeği bir kapak.
2. cilt, bezle ört. Cover that
3. sığınak, pan with
barınak. a lid. O
4. maske,
tencereyi bir
paravana, kapakla
perde. 5. kapat.
tic. You should cover your mouth with
karşılık.
cover charge (lokantaya/gece kulübüne) giriş ücreti.
your hand when you cough. Öksürürken ağzını elinle örtmelisin.
cover girl kapak
2. kızı. bütünüyle kaplayacak bir şekilde sürmek: Trees
kaplamak;
cover ground covered the sides2.
1. yol katetmek. ofhızlı
the gitmek.
mountain. Dağın yamaçları
3. (belirli ağaçlarla
bir) konu hakkında
cover letter kaplıydı.
bilgi Cover
vermek.
açıklayıcı the
mektup. wound with salve. Yaraya merhem sür. 3.
kapsamak, kaplamak: The farm covers one hundred hectares.
cover one´s tracks k. dili yüz
Çiftlik 1. kendini elebir
hektarlık verebilecek şeyleri
alanı kaplıyor. Doesgizlemek. 2. ne
that book cover the
cover to cover yaptığını/ne
nineteenth yapacağını
He read thecentury?
book from gizlemek.
coveron
O kitap todokuzuncu
cover. Kitabı başından
yüzyılı sonuna
kapsıyor mu?
cover up kadar
4. okudu.
(belirli bir miktarı)
gizlemek; örtbas etmek. tamamlamak, bitirmek; (yolu) katetmek:
We´ve only covered a small part of the book. Kitabın ancak az
cover up for (birinin) hatasını/suçunu gizlemek. Don´t move; I´ve got you
bir kısmını bitirdik. How many kilometers do you want to cover
coverage covered!
i. 1. sigortaKıpırdama;
miktarı veelimdesin!
kapsamı. 2. gazet., TV bir konuya/olaya
today? Bugün kaç kilometre katetmek istiyorsun? 5. (bir olayı)
coveralls ayrılan
izleyerek yer ve zaman.
onun hakkında
i. (giysi olarak) tulum. bilgi vermek: Sırma´s covering the
covering election
i. örtü. for a news agency. Sırma bir haber ajansı için seçimi
izliyor. 6. (bir miktar) (bir masrafı) ödemeye yetmek: Will ten
covering letter İng.,
millionbak. cover
liras letter.
cover the cost of the tickets? On milyon lira biletler
coverlet i. yatak
için kâfi örtüsü, örtü. (bir şeye) karşı sigortalı olmak. 8. ateşli
mi? 7. against
covert bir silahla
s. gizli, birine nişan alarak (başka birini) korumak; başkasını
örtülü.
korumak için ateşli bir silahla (birine) nişan almak; başka birine
ateş ederek (birini) korumak, ateşle korumak. 9. (bir yeri)
gözetim altında tutmak. 10. for (geçici olarak) (başkasının) işine
bakmak: Can you cover for me while I´m out this afternoon? Bu
covertly z. gizlice.
covet f. imrenmek, gıpta etmek, göz dikmek.
covetous s. açgözlü, hırslı, haris.
covetousness i. açgözlülük.
cow i. inek.
cow f. yıldırmak, gözünü korkutmak, sindirmek.
coward i. korkak, ödlek.
cowardice i. korkaklık, ödleklik.
cowardliness i., bak. cowardice.
cowardly s. korkak, ödlek, yüreksiz.
cowboy i. kovboy, sığırtmaç.
cower f. sinmek, korkup çekilmek.
cowslip i., bot. çuhaçiçeği, Primula veris.
coxcomb i. züppe.
coxswain i., den. filika veya kik serdümeni, dümenci.
coy s. 1. cilveli, nazlı. 2. çekingen, utangaç, mahcup.
cozy s. rahat, sıcak, samimi, hoş. i. çaydanlık örtüsü.
cp kıs. compare.
CPA kıs. Certified Public Accountant.
Crab i. the astrol. Yengeç burcu.
crab i. yengeç, pavurya. f. (--bed, --bing) mızırdanmak,
crab louse homurdanmak,
kasıkbiti, kılbiti.sızlanmak, sızıldanmak.
crabby s. huysuz.
crack i. 1. çatlak, yarık. 2. çatırtı, şaklama. 3. hızlı darbe; çarpma. 4.
crack a joke bir
şakaçeşit eroin. f.
yapmak, 1. çatlamak, yarılmak, kırılmak; çatlatmak,
takılmak.
yarmak, kırmak. 2. (kasayı) açmak. 3. (şifreyi) çözmek. 4. (ses)
crack a joke şaka etmek, şaka yapmak.
çatallaşmak.
crack down (on) k. dili 1. (son vermek için) -in üstüne gitmek. 2. müsamaha
crack up etmekten vazgeçip oynatmak.
1. k. dili delirmek, sert davranmaya başlamak.
2. gülmekten katılmak. 3.
crackdown (arabayı) kazada
i., k. dili (son paramparça
vermek etmek. gitme.
için) -in üstüne 4. kaza geçirmek.
cracked s. 1. çatlak. 2. k. dili kaçık, çatlak, deli.
cracked wheat yarma buğday.
cracker i. kraker, bisküvi.
crackle f. çatırdamak. i. çatırtı, çıtırtı.
cradle i. beşik. f. beşiğe yatırmak.
craft i. 1. zanaat, el sanatı. 2. tekne, gemi; gemiler.
craftily z. şeytanca, kurnazca.
craftiness i. kurnazlık.
craftsman çoğ. crafts.men (kräfts´mîn) i. zanaatçı, zanaatkâr.
craftsmanship i. 1. zanaatçılık. 2. hüner.
crafty s. aldatmakta usta olan, kurnaz, hilekâr, şeytan.
crag i. sarp kayalık.
cram f. (--med, --ming) 1. tıkmak, tıkıştırmak, sıkıştırmak. 2. tıkınmak,
cramp tıka
i. 1. basa yemek.
kasınç, kramp.3.2.sınav öncesi
şiddetli ineklemek.
karın ağrısı. f. kasmak; kasılmak.
cramp i. kenet, mengene. f. (hareketi/gelişimi) kısıtlamak,
cranberry sınırlandırmak.
i. yabanmersini, keçiyemişi.
crane i. 1. turna. 2. vinç, maçuna. f. 1. vinçle kaldırmak. 2. (boynunu)
crank uzatmak.
i. 1. krank, kol, manivela. 2. k. dili garip fikirleri olan kimse. f.
crank up krankla hareket ettirmek. fayrap etmek, hareket ettirmek.
k. dili (motoru/makineyi)
crankshaft i., mak. krank mili.
cranky s. 1. garip, tuhaf, acayip, eksantrik. 2. huysuz, ters.
cranny i. yarık, çatlak.
crap i., argo bok. f. (--ped, --ping) argo sıçmak.
crape i. krepon.
craps i. çift zarla oynanan bir oyun.
crash i. 1. şangırtı; gürleme, büyük bir gürültü. 2. İng. araba kazası. 3.
crash hızla
i. havlu gelen büyükyapımında
ve perde iflas. 4. bilg. arıza. f. kaba
kullanılan 1. (kaza
bez.sonucu olarak)
çarpmak/düşmek: The plane crashed into the mountainside and
crash course yoğun kurs.
burst into flame. Uçak dağın yamacına çarpıp alev alarak yandı.
crash diet sıkı
2. rejim.
çarpa çarpa şiddetli ve gürültülü bir şekilde gitmek/koşmak: A
crash helmet bull
kask. crashing around in the china shop. Zücaciye
was
crash of thunder dükkânında
gök gürültüsü. bir boğa etrafı kıra döke koşuyordu. 3. büyük bir
gürültüyle çalmak/çarpmak/vurmak: She crashed the dishes
crash repairs İng.
downkaroser
on the tamiratı.
table. Tabakları büyük bir şangırtıyla masanın
crash the gate ücret vermeden
üstüne girmek;
çaldı. 4. atarak izinsiz/davetsiz
paramparça etmek: girmek/katılmak.
He crashed his glass
crash-land against the wall. Bardağını
f. (uçak) zorunlu iniş yapmak. duvara atarak paramparça etti. 5.
gürlemek, büyük bir gürültü yapmak: The thunder crashed. Gök
crass s. kaba, incelikten yoksun, görgüsüz.
gürledi. 6. (işyeri) hızla iflas etmek/top atmak. 7. k. dili (bir
crate i. sandık,
yere) kasa. f. sandıklamak,
davetsiz/izinsiz/biletsiz kasalamak.
girmek/dalıvermek/katılmak. 8. at
crater k. dilikrater.
i. 1. (bir yerde) gece kalmak:
2. bombanın Can I crash at your place
açtığı çukur.
crave tonight? Bu gece sende
f. 1. çok istemek, kalabilir-emiyim?
-e içi gitmek, 9. bilg.
can atmak. 2. arızalanmak.
rica etmek,
craving istirham
i. şiddetlietmek.
arzu, özlem.
crawfish i., zool., bak. crayfish.
crawl f. 1. sürünmek; emeklemek. 2. dalkavukluk etmek. i. sürünme;
crawl stroke emekleme.
kulaçlama yüzüş, kravl. ––ed with The rock crawled with
crayfish insects. Taşın üstünde
i., zool. kerevit, böcekler
kerevides, kaynıyordu.
karavide, tatlısuıstakozu, Astacus
crayon fluviatilis.
i. 1. mum boya, pastel. 2. mum boya ile yapılan resim, pastel. f.
craze mum boya ilei.resim
f. çıldırtmak. geçiciyapmak.
moda.
crazily z. çılgınca, delice.
craziness i. delilik, çılgınlık.
crazy s. deli, kaçık, çılgın.
creak i. gıcırtı. f. gıcırdamak.
cream i. 1. kaymak, krema. 2. kremalı tatlı. 3. (merhem olarak) krem.
cream cheese 4.
biröz,
türen iyisi. 5. krem
yumuşak beyazrengi, açık bej.
peynir.
cream of tartar krem tartar.
cream of tartar krem tartar, beyaz tartar.
cream of the crop bir şeyin en âlâsı.
cream of the crop en iyisi.
cream pitcher (ufak sürahi biçiminde) sütlük.
cream sauce beyaz sos.
creamer i. sütlük.
creamery i. süthane, sütçü dükkânı.
creamy s. 1. kaymaklı. 2. kaymak gibi, kaymak kıvamında olan.
crease i. 1. kırma, pli, pasta, kat. 2. çizgi, buruşuk. 3. ütü çizgisi, kat
create yeri. f. 1. kırma2.
f. 1. yaratmak. yapmak.
meydana2. buruşturmak. 3. katlanmak,
getirmek, oluşturmak. 3. yapmak.
buruşmak.
creation i. 1. yaratma; yaratılış. 2. yaratı, kreasyon. 3. evren, kâinat.
creative s. yaratıcı.
creatively z. yaratıcı bir şekilde.
creativity i. yaratıcılık.
Creator i. the Yaradan, Allah, Tanrı.
creator i. yaratıcı, yaratan, kreatör, mucit.
creature i. yaratık, mahluk.
crèche i. kreş, çocuk yuvası, yuva.
credence i. güven, itimat.
credentials i., çoğ. kimliği gösteren belgeler.
credibility i. güvenirlik, güvenilirlik.
credible s. inanılır, güvenilir.
credit i. 1. tic. kredi. 2. saygınlık, itibar. 3. güven, itimat, emniyet. 4.
credit (üniversitede
f. ders geçme sonucunda verilen) kredi, puan. 5.
credit an amount to s.o.´s çoğ., sin. jenerik, tanıtma yazısı.
bir miktar parayı birinin hesabına geçirmek.
account
credit and debit tic. alacak ve verecek.
credit balance tic. matlup bakiyesi.
credit card tic. kredi kartı.
credit line tic. kredi limiti.
credit rating tic. kredi değerlendirmesi.
credit s.o. with sevilmeyen birinde (olumlu bir niteliğin olduğunu) kabul etmek.
credit to You´re a credit to your parents. Annen baban seninle iftihar
creditor edebilir.
i. alacaklı; kredi açan kimse/kuruluş.
credulity i. saflık, her şeye inanma.
credulous s. saf, her şeye inanan.
creed i. 1. bir dinin temel ilkelerini içeren ifade, amentü. 2. birinin
creek veya bir grubun
i. 1. çay, dere. 2.felsefesini yansıtan
İng. koy, küçük ilkeler.
körfez.
creel i. balık sepeti.
creep f. (crept) 1. sürünmek, emeklemek. 2. sessizce gitmek/hareket
creep up on etmek. 3. ürpermek.
-e hissettirmeden i., argo kıl/gıcık/pis herif; uyuz karı.
yaklaşmak.
creeper i. sürüngen bitki.
cremate f. (ölüyü) yakmak.
cremation i. ölüyü yakma.
crematorium çoğ. cre.ma.to.ri.a (krimıtor´iyı)/--s (krimıtor´iyımz) i.
crepe krematoryum.
i. krep.
crepe paper krepon kâğıdı.
crept f., bak. creep.
Crescent i. the İslam âlemi.
crescent i. hilal, ayça. s. hilal şeklinde.
cress i., bot. tere, Crucifer.
crest i. 1. tepe, tepelik, hotoz, sorguç. 2. ibik. 3. (miğfere takılan)
crestfallen sorguç.
s. yılgın,4.süngüsü
(yokuş/dalga
düşük.için) tepe; (dağ için) sırt.
crevasse i. büyük yarık; buz yarığı.
crevice i. yarık, çatlak.
crew i. 1. tayfa, mürettebat. 2. ekip, takım.
crew f., İng., bak. crow.
crew cut alabros tıraş, asker tıraşı.
crib i. 1. (yanları yüksek) bebek karyolası. 2. yemlik. 3. tahıl ambarı.
crib 4. sınavda
f. (--bed, kopya1.çekmek
--bing) içinkopya
(sınavda) hazırlanan kopya
çekmek; kâğıdı.
kopya etmek. 2.
crib sheet çalmak, aşırmak.
sınavda kopya çekmek için hazırlanan kopya kâğıdı.
crick i. kasılma, tutulma.
cricket i., spor kriket.
cricket i., zool. cırcırböceği, Gryllus.
crime i. 1. suç, cürüm. 2. günah, acımaya yol açacak kötü davranış.
Crimea i.
Crimean s. Kırım, Kırım´a özgü.
criminal s. suça ait. i. suçlu.
criminal code ceza kanunu.
criminal court ağır ceza mahkemesi.
criminal law ceza hukuku.
criminologist i. kriminolog, suçbilimci.
criminology i. kriminoloji, suçbilim.
crimp i. kıvrım, dalga. f. 1. kıvırmak. 2. dalgalandırmak.
crimson s., i. koyu kırmızı, kızıl, fesrengi.
cringe f. 1. korkuyla çekilmek, sinmek. 2. yaltaklanmak.
crinkle f. buruşturmak, kırıştırmak; buruşmak, kırışmak. i. buruşukluk,
cripple kırışık,
i. topal;kırışıklık.
sakat. f. 1. sakat etmek, sakatlamak. 2. kösteklemek.
crippled s. topal, kötürüm; sakat, arızalı.
crisis çoğ. cri.ses (kray´siz) i. 1. kriz, bunalım, buhran. 2. tıb. kriz,
crisp nöbet.
s. 1. gevrek. 2. taptaze ve sulu (meyve/sebze). 3. kuru ve soğuk
crisper (hava). 4. çabuk ve
i. (buzdolabında) kendinden emin. i., İng. (bir parça) cips. f.
sebzelik.
gevrekleşmek, gevremek; gevretmek.
crispy s. 1. gevrek. 2. taptaze ve sulu (meyve/sebze).
crisscross s. çaprazlama kesişen. i. çaprazlama kesişen doğrular. f. 1.
criterion çaprazlama
çoğ. cri.te.ri.a kesişen doğrular
(kraytîr´iyı) çizmek.
i. ölçüt, 2. çaprazlama
kriter, kıstas. gidip
gelmek.
critic i. 1. tenkitçi, olumsuz noktalar üzerinde duran kimse. 2.
critical eleştirmen.
s. 1. tenkitçi; kusur bulmaya meyilli; kusur bulmak amacıyla
critical point söylenen/yapılan.
nazik nokta, kritik2. eleştirel, değerlendirme amacıyla yapılan.
nokta.
3. kritik, tehlikeli.
criticise f., İng., bak. criticize.
criticism i. 1. tenkit, kusur bulma. 2. eleştiri.
criticize f. 1. -i tenkit etmek, -de kusur bulmak, -in olumsuz noktaları
critique üzerinde
i. eleştiri,durmak. 2. eleştirmek, tenkit etmek, değerini
tenkit, kritik.
belirtmek için -i incelemek.
croak i. 1. kurbağa sesi, vırak. 2. gaklama sesi, gak. f. 1. vıraklamak.
Croat 2. gaklamak.
i., bak. Croatian.3. argo cartayı çekmek, cavlamak, ölmek.
Croatia i. Hırvatistan.
Croatian i., s. 1. Hırvat. 2. Hırvatça.
crochet i. kroşe, tığ işi; tığla işlenen dantel. f. kroşe yapmak, tığ ile
crochet hook işlemek.
tığ.
crochet needle tığ.
crockery i. çanak çömlek.
crocodile i. timsah.
crocodile tears sahte gözyaşları, timsah gözyaşları.
crocus i., bot. çiğdem, Crocus.
croissant i. ayçöreği.
crone i. kocakarı.
crony i. kafadar, yakın arkadaş.
crook i. 1. çoban değneği; asa, sapı kıvrık baston. 2. kıvrım. 3. k. dili
crooked dolandırıcı, üçkâğıtçı,
s. 1. eğri, çarpık. düzenbaz,