VİYANA’DA

120 BİN

YAHUDİ

Ismail Yurdakok ismailyurdakok@gmail.com Önceleri Kürtler’in hakkını savunmakla beraber bunu Osmanlı dünyası çatısı altında gerçekleştirmeye çalışan, bu arada Kürtçe edebiyat dergilerinde de yazılar yazan, Kürt asıllı Dr. Abdullah Cevdet (1869-1932), 1918’den itibaren Kürdistan Teâlî (Yükselme) Cemiyeti’nde yer aldı ve beş-altı yıl boyunca Kürtler’in kendi-kendini yönetim hakkını savunmuştu. Abdullah Cevdet, diğer yandan da jöntürkler’in en önemli akıl hocalarından biriydi. 1889’da İstanbul’da İttihat ve Terakki’yi kuran beş askeri tıp öğrencisinden biri de Abdullah Cevdet’ti. Abdülhamid yönetimince Libya’ya sürüldü, oradan da daha güneye Fîzan’a süreleceği haberini öğrenince, Avrupa’ya kaçtı. Batı materyalist felsefesinden etkilenmişti ve pozitivist/maddeci görüşlerin karargâhı olacak olan İçtihat dergisini 1904’te Cenova’da çıkarmaya başladı. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra, dergi yayınına İstanbul’da devam edecektir. Derginin Cağaloğlu’ndaki binası halen (yüzyıl sonra) ayaktadır ve kapının üzerindeki eski harflerle ‘İctihad’ yazısı rahatça okunabilmektedir. İbrahim Alâettin Gövsa: “Doktor Abdullah Cevdet, ilk gençlik yıllarında pek sofu iken, sonraları dinsiz ve müslümanlığa hürmetsiz tanınmasından ötürü düşmanlıklara uğramıştır. Latin harflerinin kabulu lüzumunu ilk ileri sürenlerden biri de odur” demektedir. (Gövsa, t.y.:3) A. Cevdet, Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Bahâîliği savunmuş; birkaç defa İslam’a ve Hz. Peygamber’e hakaretten yargılanmış, yıllarca süren bu davayı, cumhuriyetin ilânından sonra, “düşünce özgürlüğü” kapsamında yeni bir hamle ile savunma stratejisine oturtmuştu. Elazığ Arapkir doğumlu olan Abdullah Cevdet’in babası Arapkirli tabur imamı Hacı Ömer Efendi’dir. Elazığ Askerî Ortaokulu’ndan sonra, Kuleli Askerî Lisesi’ni, daha sonra da Askerî Tıbbıye’yi (1888-1894) bitiren A. Cevdet hakkında, Hollanda merkezli İslam Ansiklopedisi’ne ‘Abdullah Cevdet’ maddesini yazan Karl Süssheim, Abdullah Cevdet’e, ‘Abdullah’ (Allah’ın kulu) yerine, ulemânın ve halkın ‘Aduvvullah’ (Allah’ın düşmanı) lakabını taktığını nakleder. Süssheim ayrıca, A. Cevdet’in, Türkiye’yi laikleştirici reformlarında Mustafa Kemal’i etkileyen en önemli birkaç aydından biri olduğunu söyler. Gerçekten, daha on-onbeş yıl öncesinden, (Kemalist) devrimlerin nasıl ve neler olacağını ayrıntıları ile yazmıştır.(1912 yılında Pek Uyanık Bir Uyku başlıklı yazısı). Bu konuda ayrıntılı bilgi sahibi olmak isteyenler, Prof. Şükrü Hanioğlu’nun konuyla ilgili çalışmasında (Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi , Üçdal Neşriyat,1981) geniş bilgi bulabilirler. Bu arada, Abdullah Cevdet’in daha 1912 yılında Türkiye kelimesini kullandığını da hatırlatalım: aşağıda görüleceği üzere Abdullah Cevdet; Osmanlı İmparatorluğu yerine, daha padişahlık devam ederken, açık açık, bazan Türkiye, bazan da Türkiye İmparatorluğu ifadesini tekrar tekrar kullanmıştır. A. Cevdet’in, 1912 yılında Rubâb’da yayınlanan bir makalesini burada lâtinize edeceğiz. O dönemde pek çok dergide değişik konularda yazılar yazan A. Cevdet, Rubâb’da İctimâiyyât (Sosyoloji) başlığı altında Roma Kalacak mı isimli bir yazı kaleme almış. Bu yazı, hem iktisat tarihi açısından önemli, hem de, yukarıda değinildiği gibi, A. Cevdet’in gerçekten ileri görüşlülüğünü ortaya koyması açısından da ilginç: GEMİ GİRDABA DOĞRU İLERLERKEN

Roma Kalacak mı? Eski Roma’da bu sorular Brütüs’ün kulağına çarpılmaya başlamıştı. Ben zannediyorum ki, Türkiye, Roma’nın o zaman geçirdiği buhrana benzer bir buhran geçiriyor. Yüreğimde bir ses yükseliyor: Türkiye kalacak mı? Türkiye kalacak mı?

Hukemâdan(filozoflardan) biri diyordu: “Kolay inanmamak felsefeye doğru ilk adımdır.” Herşeyi kabul edenin, herşeye inananın kabul etmeyeceği (şey), araştıracağı şey yok demektir. Bir geminin bir girdaba doğru gittiğini gören ve bunu bağıran mı emin ve emniyet içindedir yoksa herşeyi pekâlâ gören ve geminin nereye doğru ilerlediğinden hiç te endişe etmeyen mi? Bu sorunun cevabını beklemeye bile lüzum yoktur. Her millet için üç yaşam noktası tasavvur ederim: (1) (2) (3) Sıhhat-i Umûmiye (Genel sağlık/halk sağlığı) Servet-i Umûmiye(Toplam millî gelir ve mal varlığı) Maârif-i Umûmiye(Genel eğitim)

Genel sağlık durumumuz ne merkezde? Bunu Hak ve Jön Türk sütunlarında Yangın Var! başlığı ile incelemiştik. Anadolu’nun birçok köyleri kesin olarak (haritadan) tamamen silinmiş, mevcûdiyetleri ortadan kalmış, humma ve sıtma, kanları ve ocakları kurutmuştur. Kastamonu vilâyeti ve civarındaki halkı kemiren frengi tahribatı malûmdur. Vilâyetlerimizin hiçbirinde usûlüne uygun lağımlar mevcut değildir. Muntazam su yolları (temiz su şebekesi)yoktur. Muntazam lağımları ve su yolları olmayan bir memleketin dünya yüzünde varolacağına, Avrupalılar’ın ve uygar kişilerin havsalası almaz. Lağımsızlık yüzünden her sene bu şehirlerde yüzlerce can tifodan telef oluyor. Geçen gün Erzurum milletvekili Tosun Bey’i gördüm; Erzurum vilâyetinin ve şehrinin sağlık durumunu sordum. Aldığım haberler tahminlerimi kuvvetlendirdi: Erzurum’da her sene tifodan bin yedi yüz can telef olmaktadır. On beş seneden beri hastane olarak hizmet veren bir bina kışla yapılmış, diğer kışlalarda meydana gelen ölümlerden yüzde üç daha fazla bir ölüm oranı bu kışlada meydana geliyormuş. Su yolları da berbat. Su yolları lağımlarla ve mezarlarla karışıyor. Erzurum’a iki saat mesafede Murat çayının civarındaki bataklıklar müthiş sıtma üretmekte. Murat çayının etrafı balçık olmuştur. Nehrin temizlenmesi halinde verimli ve gayet iyi bir arazi oluşacak ve (hasırlık) saz da yetişecektir. Bir zamanlar yani nehrin taşarak etrafında balçık oluşturmasından önceki zamanlarda, yıllık beş yüz lira vergi alınan sazlıklardan şimdi elli lira bile alınamamaktadır. (Hüseyin) Tosun Bey, inkılabtan önce de, sonra da(1909 da İttihat ve Terakkî’nin yönetimi ele alması) Erzurum’da hem ziraatla uğraşmış hem de bu işlerle ilgili araştırmalar yapmış bir candır. Onun bizzat görerek şahit olduğu sağlık durumlarını, memleketimizin genel sağlık durumu için bir örnek olarak verdim. Örnek olarak Erzurum’u vermemin bir sebebi de, Erzurum’la onun yanı başında Batum’um mukayesesinin kolaylığındandır. (Anlatanlardan, bir) Erzurum’u dinledim, (bir de, bizden ayrıldıktan sonra) Batum’u(n gelişmesini) görenleri. Dinledim, inledim (ve) inledim. Acı söylediğimi biliyorum. Fakat her acı devâdır (ilaçtır). Devletine yıllık otuz milyon lira vergi veren otuz milyon nüfusun, genel sağlığı için otuz milyon kuruş olsun tahsis edilip harcansa, merhamet mi edilmiş olur yoksa menfaat mi (yarar mı sağlanmış olacaktır?) Acaba bunu hissedecek kalpleri, bunu idrak edecek dimağları daha çok mu bekleyeceğiz biz? Genel sağlığımızı kemiren ve nüfusumuzu kırıp geçiren daha bir çok konuyu burada sükut ile (susarak) geçiyorum. Okuyucularımı daha feci sahnelerin önüne koymak istemiyorum. Servet-i Umûmiyeye (toplam millî gelir ve mal varlığı, burada kasıt: genel ekonomik durum)geçiyorum: Bir memleket ki, her sene devlet bütçesinde yedi-sekiz milyon lira açığı olur; bir memleket ki sürekli dış borç anlaşmalarıyla yaşamını uzatır; bir memleket ki sanayi yoktur, yol yoktur, tarım ilkel biçimde, ticaret sıfırdır; ihracatı ithalatının yarısı kadardır, servet kaynaklarının hemen hemen tamamı yabancıların elindedir; bir memleket ki, borcu için, yıllık dokuz milyon lira faiz verir; böyle

bir memlekette toplam milli gelirin ne kadar düşük bir seviyede olacağını izâha lüzum kalır mı? Millî servet ise (toplam millî gelir+mal varlıkları) bir millet(in ayakta kalması ve geleceği) için en birinci kefildir. (Her zaman)Ekonomik egemenlik, siyasi egemenliğin önüne geçer. Uygarlık ve ilim ilerledikçe (ekonominin) bu (baskın) durum(u) daha da kuvvet kazanacaktır ve açığa çıkacaktır. Her akl-ı selîm sahibi kabul eder ki, bugün yeryüzüne egemen olan o milletdir ki, o (millet) ekonomi dünyasının hâkimidir. Bu çeşit hâkimiyetten bahsedilince -ki gerçek egemenlik budur- Mûsevîler’i hatıra getirmemek mümkün değildir. Avrupa üzerine en çok araştırabildiğim ve içinde üç sene kaldığım Avusturya İmparatorluğu’nu misal olarak alıyorum: Bu memleketin durumundan daha kesin olarak bahsedebilirim: Avusturya’da mevcut 24 milyon nüfusun 1, 142, 000’i Yahudidir. Macaristan’da 17,5 milyon nüfusdan 780 bini Yahudidir. Diğer bir ifade ile, Avusturya’da bin nüfusun 48’i Yahudi’dir. Profesör Juraschock tarafından 1894 tarihinde yapılan istatistiğin sonucu budur. Bununla beraber, burada izâhı uzun sürecek bazı sebeplerden ötürü, (esasında) bu rakam gerçek Yahudi nüfusunun altında (verilmiş) bir rakamdır. Viyana’da 120 bin yahudi vardır. Ki (Viyana) nüfusunun yüzde onu demektir. Bu bilgiyi, asıl söyleyeceğim şeye bir giriş ve temel olarak veriyorum. Maksat, bu bir avuç, fakat faal, tutumlu ve servet sahibi milletin, ‘Avusturya’nın hakimiyeti nasıl kendilerine mahkumdur?’ onu göstermektir. Bugün yahudiler, Viyana’da mevcut bütün evlerin yarısına sahiptirler. (Gerçekten)Yalnız emlak senetleri daha doğrusu bu senetlerin Defteri Hâkânî (Avusturya İmparatorluk) idaresindeki kayıtları gözden geçirilirse hânelerin yüzde kırkının Yahudiler’in mülkü olduğu görülür. Fakat emlâk üzerine ipotek kayıtları gözden geçirilirse bu miktar yüzde yetmişe çıkar. Zira, evini ipotek ederek, borç para alanların çoğu sonuçta mecburen elinden çıkarmak zorunda kalmaktadırlar. Arazi mülkiyetine gelince: 1849 yılına gelinceye kadar, arazi satın almak Yahudiler’e yasaktı. Yasak kalktıktan sonra hızla, arazi alımına girişmişlerdir ve (Yahudi) baron Roşild (Rothschild) şu anda Bohemya’daki büyük çiftliklerin dörtte birinin sahibidir. Yani Avusturya imparatorluk âilesinin sahip olduğu arazinin tam yedi katı büyüklüğünde arazi sahibidir. (Yahudiler’in mal hırsı ve sonunda Alman-Avusturya topraklarından sürülmeleri ve kendilerine – elbette haksızca- soykırım uygulanmasının nedenlerinden biri de burada görülüyor.İY.) (Yahudi Roşild’in) Basotriş’te (Bas Autriche), Moravya’da, Silezya’da ve Macaristan’da sahip olduğu arazileri saymıyorum. Bu büyük ve müthiş servet sayesinde İsrail milleti Avrupa’nın ve özellikle Avusturya İmparatorluğu ile Macaristan Krallığı’nın eli-kolu olmuştur. Bütün bankalar, fabrikalar, hatta savaş mühimmatı imâlathâneleri, Yahudiler’in elindedir. Macaristan’ın barut, fişek, kurşun gibi harp levâzımatının hazırlandığı ve imal edildiği Veys (veya Wais) fabrikası bir Yahudi sanayi kuruluşudur. Bugün Roşild bir borsa darbesiyle bir devletin mali itibarını yükseltme veya berbat etme kudretindedir. Bütün Avrupa basını pek az istisna ile, İsrâilliler’in elindedir; öyle olmasa bile bütün dünya basınına gönüllerinin isteği doğrultusunda bir istikamet vermek ve istedikleri düşünce akımına göre yönlendirmek, tamamen İsrail Oğulları’nın isteğine bağlıdır. Basının büyük padişahı olan Times bile, İsrail Oğulları’nın sermayesi ile kurulmuş ve halen İsrail malı bir müessesedir. Avusturya’da Yahudiler’in büyük servetleri, daha doğrusu İsrail Oğulları’nın ekonomik hakimiyeti, Avusturyalılar’ın siyasi hakimiyetini ezmiş, yakmış ve bir hayal haline döndürmüştür. (Bu şekilde bir) servet-i umûmiyeden mahrum olan diğer bir ifadeyle iktisaden hakim olmayan milletlerin sonları mutlaka hüsran ve helâk olacaktır. Bugün, aydın (ve üstelik) Avrupalı Hıristiyan Avusturya-Macaristan’ın hakiki hakimiyeti; İsrâil Oğulları’nın iktisâdî hakimiyeti altında bu kadar ezilmiş ve hurdahâş olmuş bulunursa bizim hâlimiz -türlü türlü iktisâdî hakimiyetlerin içinde/altında- ne olacaktır ve istiklâl ve hâkimiyetimizi hatta canımızı kurtarmak için ne kadar çalışmak ve gayret etmemiz lâzımdır; düşünmeliyiz.

(Bir de) Genel eğitim durumumuzu muayene edelim: Okur-yazarlarımızın miktarı hala yüzde altıyı geçmedi. Yanımızdaki küçücük Bulgaristan Krallığı halkının okur-yazar olanlarının miktarı bundan otuz sene önce yüzde beş oranında idi, bugün ise yüzde altmışa yükselmiştir. Almanya’da okuyup yazma bilmeyenler binde bire inmiştir. (Ayrıca) Bizim okuryazarımız ile Bulgaristan’ın okuryazarı arasında dağlar kadar fark vardır. Sofya’da (hacmi) 120 sayfa(ya ulaşan) bilimsel ve edebi dergiler muntazaman çıkmaktadır. Bu kadar büyük dergiler masrafla (ve fakat) abone usulü ile çıkıyor. Bizde ne (böyle) dergi(ler) var, ne de okuyucu. Eğitim bakanı Emrullah Efendi Muhîtu’l-Maârif isminde bir dergiye(çıkarmaya) başladı, törenler yapıldı, şerbetler içildi. Türkiye İmparatorluğu’nun Maârif-i Umûmiye Nâzırı’nın (Genel Eğitim Bakanı’nın) himayesinde ve özel bir komisyonun yönetimi altında , masrafları eğitim bakanlığından karşılanarak bu muazzam ve yüce Muhîtu’l-Maârif yayınlanacaktı İki sayı çıktı. Ah! Keşke görmeseydim.; ümidimin kayboluşu bu kadar derin olmazdı. Aynı kelime iki hatta üç değişik imlâ ile yazılmış; berbat bir baskı. Perişan bir görünüş. Ne oldu o debdebeli toplantı. Nerede Muhîtu’l-Maârif komisyonu. (Ve) Nerede (şimdi) Muhîtu’l-Maârif? Bir varmış, bir yokmuş. Yeni teşkilat(yapılanma). Yine (tekrar) teşkilat(yapılanma). Daha (da) Yeni (bir) yapılanma (daha)(Hep organizasyonla vakit geçiriliyor ama üretim yok). Bir Dâru’l-Fünûn’umuz (üniversitemiz) var; bir proğramı Bulgaristan ortaokullarının proğramı ile aynı seviyededir. Dâru’l-Fünûn mu adam yetiştirir yoksa adam mı Dâru’l-Fünûn yetiştirir ? Ah! Bu meselenin hal edildiğini görmek pek isterim. Ve bunun halledildiğini biemrillah görmeden ölemiyeceğim. Beş senedir bağırırım. Bir ‘tercüme komisyonu’; bize en önce lazım olan bu derim, fakat (gitmişler) Kime söylersin. Âh (hepsi) dalmışlar!

Bulgaristan’ın tercüme komisyonu senelerden beri işliyor. Bizde de habire teşkilat yapılıyor.(Habire) Eğitim komisyonları oluşturuluyor. Fransızca proğramlar (hemen) tüzük haline dönüşüyor. Geçen gün İlahiyat Fakültesi’nden bir efendinin Hulefây-i Râşidîn (Hz. Peygamber’den sonraki dört halife) kimlerdir sorusuna cevaben, (cevap veremeyip) kıpkırmızı olmasını gördüğüm zaman büyük hayrete düştüm. Hayret ki hayret. Şimdi, nasıl olmaz da, Türkiye’de Fransız okullarına devam eden Osmanlı çocuklarının sayısı yüz on bine ulaşmaz? Genel sağlık durumu böyle; genel iktisadi durum böyle; genel eğitim durumu böyle! Şimdi ben nasıl susabilirim. Ve can havliyle nasıl haykırmam: Roma kalacak mı? 24 Haziran 1328/ 7 Temmuz 1912 24) Abdullah Cevdet (Rubâb (Dergisi), sayı

Abdullah Cevdet’in yazısını değerlendirme: Abdullah Cevdet, Avrupa’da milyonlarca dönüm toprağa sahip olan Yahudiler’in, bu arazileri ve diğer mülkleri, verdikleri borçların faizleri ödenemeyince üzerlerine geçirdiklerini gerçi kısa da olsa ifade ediyor. Yahudiler’in faizciliği/tefeciliği ve mal hırsı, sonunda, 1. Dünya savaşı sonrasından başlayarak başta Almanya, Avusturya, Çekoslavakya olmak üzere Avrupa’nın hemen bütün ülkelerinde kendilerine karşı büyük bir tepki doğmasına neden olmuştu. Kendilerine karşı Hitler’in –elbette son derece haksız olarakuyguladığı soykırımın sebebi de, bu faizlerin borçlarını ödeyemeyenlerin mallarına, el koymaları sonucu, Yahudiler’in bu ahlı mallarla biriktirdikleri büyük servet idi. Elbette Yahudiler’in tamamı zengin değildi. Tamamı faizci de değildi. Fakat zengin de olsa, toplama kampları ve soykırımın savunulacak bir nedeni de yoktu. Fakat tarihi olayların sebepleri üzerinde düşünmek ve bundan

dersler çıkarmaya, sadece Yahudiler değil, biz de hem mecburuz, hem de muhtacız. Yahudiler’in tamamı faizcidir, kötüdür gibi bir anlayışa zaten müslümanların sahip olması mümkün değildir, zira okudukları Kur’an’daki bir ayette: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şâhidlik eden kimselerden olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu takvaya(Allah korkusuna) daha çok yakışan bir davranıştır.(Mâide, 5/8) buyrulurken, diğer bir ayette de daha açık biçimde: “ Kitap Ehli’nden (Yahudi ve Hıristiyanlar’dan) öylesi vardır ki, ona yükler dolusu malı emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Faka öylesi de vardır ki, ona (sadece tek bir altın) dinar (bile) emanet bıraksan, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez.(Âli İmrân, 3/75) buyrulur. Abdullah Cevdet’in yazısında adı Yahudi baron Roşild ve Roşildler’in üzerinde de biraz durmak gerekiyor: ‘Roşilt’ler (Rothschilds), hem Avusturya, hem de İngiltere’den asalet unvanı almış, iki yüz elli yıldır uluslar arası çapta çalışan çok büyük bir (Alman) Yahudi âilesi. Faizcilik, Roşiltler’in esas mesleği diyebiliriz. Ailenin değişik kolları İngiltere, Avusturya, İtalya ve Fransa’da bankalar açmış; özellikle son iki asırda finans sektöründe etkili olmuş bir hanedan, geniş bir Yahudi sülalesi. Almanya Frankfurt doğumlu olan ve para değişimi(bir nevi döviz bürosu) işiyle uğraşan Mayer A. Roşild (Rothschild) (1744-1812); daha sonra bir finans şirketi açmış ve ailenin uluslar arası yükselişi bu kişi ile başlamıştır. Verdikleri borçlardan aldıkları faizle, hemen bütün Avrupa’yı sömüren Roşildler’in serveti, dillere destan olmuştur. 1934 yılında, Hollywood’da Roşild Hanedanı adıyla bir film çevrilmiştir. 1971 yılında New York’ta Broadway’de Roşildler (The Rothschilds) adlı bir müzikal defalarca oynanmış (ki ailenin 1818’e kadarki hikayesini kapsıyordu), bu müzikal o yılki Tony ödülüne aday gösterilmiştir. “Ah bir zengin olsam” şarkısı İsrail’de hala (İbranice’de) “Ah bir Roşild olsam” şeklinde söylenmektedir. Hala, yüz milyarlarca dolarlık servete hükmeden ailenin değişik ülkelerdeki bütün kolları Siyonizm’e aktif/yoğun destek olmaları ile meşhurdur. Roşildler’e ‘Siyonist’ demek hakaret değildir, Siyonizm’e hizmet bu aile için (son yüz yılda) bir şeref kabul edilmiştir. 20.yüzyılın başında, Baron Edmond James de Rothschild (gelecekteki) İsrail devletinin kuruluşu için Filistin toprakları üzerinde (Rishon-Lezion’da) oluşturulan ilk Yahudi yerleşim biriminin (tüm) masraflarını üstlenmişti. Aynı yıllarda, diğer bir Roşild, baron Walter Rothschild, yahudi devletinin kuruluşu için İngiliz hükümeti üzerinde yoğun lobi faaliyetleri, temas ve baskılara öncülük ediyordu. Bunun sonucu olarak, İngiltere hükümeti, Filistin’in bir kısım toprakları üzerinde Yahudiler için bir milli yurt kurulmasının ilan edileceği meşhur Balfor Deklerasyonu’nu (gizlice) ilk olarak baron Walter Roşild’e göndermişti (herhalde haberi müjde olarak Yahudiler’in ileri gelenlerine ve Yahudi toplumuna ulaştırması için). Daha sonraki dönemde bir başka Roşild, James A. De Rothschild, İsrail devletine bir hediye olarak, meclis binası Knesset’i inşa ettirdi. Bir başka Roşild, (bayan) Dorothy Rothschild de İsrail Yüksek Mahkemesi binasını inşa ettirecektir.

ÜÇ

BAKIR

TOP

Faizcilik genellikle sarrafların yaptığı bir işti; Avrupa’da. Kilisenin 18. yüzyıla kadar faizi yasaklamasına rağmen faizciler, Avrupa’nın hemen bütün şehirlerinde faaliyet gösteriyorlardı. Protestanlığın kurucusu Luter’in yolundan giden İsviçreli papaz Kalvin, faizi tamamen serbest bırakınca, 16. yüzyıldan itibaren, faizciler daha rahat hareket etmeye başladılar. Faizcilerin bir kısmı Yahudi, bir kısmı da Hıristiyandılar ve genelde küçük dükkanlarda faaliyet gösterirlerdi. Bu dükkanın önündeki kaldırımda, elektrik direği gibi bir direk bulunur, bu direkte üç tane bakır top küre asılı olurdu. Çarşının neresinde, önünde üç bakır top asılı küre varsa, orasının faizcinin mekanı olduğu

anlaşılırdı. Faizci parayı verirken, bir gayr-ı menkul veya değerli bir eşyayı rehin olarak alırdı. On beşinci yüzyıl boyunca Avrupa’nın en büyük bankası olan Medici ailesinin sahibi olduğu The Medici Bank da böyle küçük bir faizci dükkanından doğdu. Banka İtalya’nın Floransa kentinde 1397 yılında kuruldu ve Avrupa’nın o zamanki ticaret merkezlerinde hızla şubeler açarak yaygınlaştı. Londra, Bruges, Lyon’daki şubeler büyük miktarlarda kredi topladılar. Medici ailesi, 15. yüzyıl boyunca Avrupa’nın en zengin ailesi olarak anılıyordu. ÇÖKÜŞ: Türkiye’de son otuz senede batan bankaların en meşhuru herhalde İstanbul Bankası idi. Şarkıcı Zeki Müren’in bu bankanın büyük hissedarı olduğu söylenirdi. İstanbul Bankası, en çok reklam verdiği bir dönemde aniden battı. Bu batışı 1982 Nisanında, kendisine para yatıranlara yüksek faiz veren Kastelli’nin batışı izledi. Kastelli de, battığı (Türkiye’den Tunus’a kaçtığının anlaşıldığı Nisan ayının sonundaki o sabaha) ana kadar, gazetelere, televizyonlara, radyolara çok büyük reklamlar veriyordu. Kastelli’yi, aynı usulle çalışan Banker Bako gibi değişik adlar altında çalışan bir düzine bankerin batışı izledi. On gün geçmeden, ekonomiden sorumlu devlet başkanı başbakan yardımcısı Turgut Özal görevini bırakarak, Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Bir diğer banka batış dalgası 1990’da geldi. Aralarında Marmara Bank, TYT Bank’ın da bulunduğu bazı bankalar da aniden battılar. Bu bankalarda bazı dindar Müslümanların çok büyük mevduatlarının bulunduğu sonradan meydana çıktı. 1994’teki mali krizde de, ondan sonra 1999’da dumanları çıkmaya başlayıp, 2001’de infilak edişini gördüğümüz ekonomik krizde de, bu sefer çok daha fazla sayıda banka battı. Bu bankaların bir kısmının tasfiyeleri hala bitmiş değil. On beşinci yüzyılda, Mediciler’in bankasının batışı önce Londra, sonra Lyon (Fransa) şubelerinin batışı ile başladı. Sonra da 1494’te Bruges (Belçika) şubesi battı. SEBEPLER AYNI. Medici Bank’ın batışının sebebi de, şimdiki bankaların batışından farklı değildi. Finans tarihçileri, bankanın kötü yönetimini; yanlış yerlere borç vermesini ve banka (içinde) yapılan çeşitli hile(li işlemleri) kaydederler; bankanın batış nedenleri olarak. Son krizde, Amerikan hazinesinden 700 milyar dolardan fazla ödeme yapılarak kurtarılan bankaların, batış sebeplerinin de aynı olduğunu görüyoruz. Esas sebep ise, Allah’ın, bu işte, bereketi kaldırmasıdır. Faizciliğin sonunun kesinlikle ‘kayıp’ olacağını Bakara suresi 276. ayette görüyoruz: “Allah faizi mahveder. Sadakaları çoğaltır.” (Faize yatırılan paranın bereketini giderir, hayrı olmaz; sadakası (zekatı) verilen malı/parayı ise bereketlendirir). 278 ve 279. ayetlerde ise Allah’ın emri şöyle bildirilir: “Ey inananlar. Allah’tan korkun da faiz (olarak hesap edilen parayı) almayın; eğer gerçek müminlerseniz. Şayet faiz (konusunda bu emirleri) yapmazsanız, Allah ve Elçisi tarafından ilan edilecek bir savaş ile karşı karşıya olduğunuzu bilin. Eğer tevbe edip faizcilikten vazgeçerseniz (ilk yatırdığınız) anapara (helal olarak) sizindir” Batı ekonomik sistemi, parayı elde fazla tutmayıp, daha çok döndürüp böylece paradan daha fazla para kazanma esası üzerine kurulmuşken; İslâmî ekonomi ‘malı’ fazla elde tutmayıp, mümkün olan en az karla onu satıp, sürümden kazanma esası üzerine inşa edilmiştir. İslâmî ekonomide faiz olmadığından, üretilen mal ucuza mal edilir, böylece pazarda rekabet şansı baştan, daha mal piyayasa çıkarken fazladır. Hz. Peygamber ve daha sonraki dört halife döneminde vergi de çok azdır. Yüzde iki buçuk (veya yüzde onluk) zekat oranı ve yüzde onluk gümrük vergisi dışında, tüccardan hiçbir vergi talep edilmediğinden, ilk nesil Müslümanlar kısa zamanda büyük sermaye sahibi olmuşlar; uluslar arası pazarlara hızla girmişler, Çin’den İspanya’ya kadar, Hind Okyanusu ve Akdeniz ticaretine kısa zamanda hakim olmuşlardır.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful