ATATÜRK

İLKELERİ

GİRİŞ: Sevgili meslektaşlarım ve sevgili öğrenciler! Hepiniz hoş geldiniz. Bu yıl, cumhuriyetimizi kuran ulu önder M. Kemal Atatürk’ün ölümünün ...... yıl dönümünü idrak ediyoruz. Atatürk’ü anlamak, onun ilkelerini anlamaktan geçer. Bu amaçla burada bulunuyoruz. Bugün burada onun ilkelerini açıklamaya çalışacağız. Tarih en büyük laboratuvardır. Ona başvurmadan gerçekleri meydana çıkarmak zordur. Bizde önce, kısaca da olsa, tarihe başvurmak istiyoruz. 19. yüzyılın önemli ve değerli bir yeri vardır. Her alanda, her yönde büyük gelişmelere sahne olmuştur. Bilim ve teknik alanındaki gelişmeler, medeniyet yönünde hızlı ilerlemeleri getirmiştir. Bunun sonucu, bir yandan hayat kuralları değişmiş ve bu gelişme, hızla toplum kurallarını etkilemiş, öte yandan da, devlet düzenlerini değişikliğe zorlamıştır. İşte Atatürk İnkılapları da böyle bir zorunluluğun sonucudur. Atatürk İlkeleri, genel anlamda bir milletin uygarlık alanında varlığını kanıtlamasını ve içinde bulunduğu uygarlık çağına katkıda bulunmasını sağlayacak bir yönetim sisteminin dayanaklarıdır. Bu ilkelere kısaca, uygar bir yönetim sisteminin temel taşlarıdır diyebiliriz. Atatürk İlkelerinin amacı ise, “Yurtta barış, dünyada barış”ı gerçekleştirmektir. Bu ilkelerin, çağımızın içinde bulunduğu sorunların tümüne çözüm getirmesi, bu tanımlamamızın zorunlu sonucu olarak karşımıza çıkar. Önce Atatürk İlkelerinin diziliş sırasına bakarak düşüncemizi açıklamaya çalışalım: Cumhuriyetçilik-Milliyetçilik-Halkçılık-Laiklik-Devletçilikİnkılapçılık. Şimdi onun ilkelerine göz atalım. Atatürk’ün en önemli eseri “Cumhuriyet” tir. Bilindiği gibi Cumhuriyetçilik, bir bütün olan “Atatürk İlkeleri”nden biridir; inkılapların oturduğu temeldir. Hiç şüphesiz, öteki ilkeler, bu temeli gerçekleştirmek ve sağlamlaştırmak amacına yöneliktir. Atatürkçü Düşünce Sistemi, devletimize ruh, şekil ve yön vermesi bakımından, Cumhuriyette kendini gösterir. Cumhuriyetçilik, devletin siyasi rejimi olarak cumhuriyeti benimseme, cumhuriyeti fazilet rejimi olarak tanımlama ve değerlendirme demektir. Cumhuriyetçilik, siyasi rejim olarak cumhuriyetten hareket eder, cumhuriyeti savunur.

Cumhuriyet kelimesi Arapça “Cumhur” kelimesinden türemiştir. Halk, ahali, büyük kalabalık anlamına gelir. Cumhuriyet kelimesinin İngilizce karşılığı ise “The Republic” tir. Kelime Latince kökenlidir ve “Res Publica”, kamuya ait şey, kamu anlamına gelir. Cumhuriyette esas kural seçimdir. Cumhuriyet, en büyüğünden en küçüğüne kadar devletin hizmetlerinin hepsinde veraset usulünü kesin olarak reddeder. Kişiler seçimle belirlenir. Devletin en yüksek organından en aşağı basamaklarına kadar halk iradesinin egemenliğine dayanır. Cumhuriyeti yaşatacak ve ayakta tutacak tek kuvvet ise yurttaşın siyasi olgunluğa ve ahlaki değerine dayanan kamu düşüncesidir. Bu yönü ile cumhuriyet bir kişi veya zümre yararına değil, kamu yararına göre yönetilen devlet şeklidir. Atatürk İnkılâbı’nda Cumhuriyetçilik ana ilke ve esas değerdir. Bu ilke yeni Türkiye Devleti’nin temelidir. Bu yüzden 1924’lerden itibaren Türkiye Cumhuriyeti anayasamızda, meclislerde değiştirilmesi teklif edilemeyecek, kuruluş ana esasları ile korunmuş ve yerleşmiştir. Bu niteliği ile Cumhuriyet, devlet düzen ve yönetiminde şahsilik ve keyfiliğin hakim olmasını önleyen en sağlam teminatıdır. Ayrıca Türkiye’de siyasal iktidarların el değiştirilmesi ve dağılması bakımından sosyal yapı üzerine en kuvvetli etki yapan Atatürk ilkelerinden Cumhuriyetçilik, yeni Türk devletini yaratan Türk İnkılâbı’nın siyasal görüşüdür. Temelde ekonomik olmaktan çok siyasal ve ideolojik olarak başlayan Türk İnkılâbı, siyasal mekanizmalar yönünden Cumhuriyetçiliği tüm atılımların itici gücü yapmıştır. Bu nedenle Cumhuriyetçilik bütün Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının temel ilkesi ve ana değeri olmuştur. Cumhuriyetçilik devlet düzeninde ve yönetiminde millet iradesinin egemen olmasıdır. Atatürk’ün de ifade ettiği gibi hürriyet, eşitlik ve adaletin dayanağı milli egemenliktir. Klasik devlet nazariyecileri, her devlet şeklini, kendisini uygun bir davranış ilkesine, bir prensibe dayandığını, bu ilkeye uyulmadığı taktirde devletin bozulacağını ve çöküntüye gideceğini ileri sürmüşlerdir. Bu prensiplere çağdaş siyasal bilim terminolojisine uygun olarak, bir siyasi rejimin dayandığı temel siyasi değerler sistemi adı verilir. Bu konuda derin gözlemlerde bulunmuş olan ünlü Fransız düşünürü Montesquieu’ye göre despotizmin prensibi korku, monarşinin prensibi şeref, demokrasinin prensibi ise fazilettir. Cumhuriyetçiliğin en başta gelen niteliği Atatürk’ün “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.” sözünde ifadesini bulur. Çünkü; çağdaş Türk Devleti’nin dayandığı temel prensiplerden biri olan ilkenin en iyi korunduğu ve gözetildiği yönetim, Cumhuriyet yönetimidir. Atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde işleyen en ideal bir rejim olarak görmektedir. Bakın Atatürk bu konuda şöyle demiştir: “Demokrasinin bütün anlamıyla ideali, milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda bulunabilmesi, hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin ifade etmesini ve belirtmesini ister. Ne yazık ki, milletlerin nüfus

çokluğu, düşünce eğitimi düzeyleri, idealin uygulanmasında, idealden büsbütün yoksunluğa yol açacak ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı gerektirmektedir. Şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi, cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, milletçe seçilmiş meclisindir. Millet adına kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir, ya da vermez, onu düşürür. Millet vekillerinden hoşnut kalmazsa başkalarını seçer. Cumhuriyette meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren, irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin Tanrıdan geldiğini ve yalnız ona karşı ahrette hesap verebileceğini varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmış bir malikane kabul eden bir hükümdar, kendini her türlü sınırlamadan uzak görür. Böyle bir yönetimde milletin benliği, özgürlüğü söz konusu dahi olamaz. Şu duruma göre, yetkileri sınırlı dahi olsa, hükümdarlık biçimi demokrasiye, millî egemenlik ilkesine uygun değildir". Anlaşılıyor ki, Atatürk, halkın kendi kendini doğrudan doğruya yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi olarak kabul etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi, halk kendini doğrudan doğruya yönetemez, çünkü bugün milyonlarca kişinin bir araya gelerek her zaman devlet işlerini yürütmeleri mümkün değildir. Öyle ise demokrasiyi gerçekleştirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette millet, yöneticileri belirli bir zaman için seçer, belli bir süre geçince, hoşnut kalmamışsa, onları görevden uzaklaştırır, işte cumhuriyet demokrasisi budur. Bu rejimin kişisel saltanattan çok daha iyi olduğu kuşkusuzdur. Atatürk, belli kişilerin seçimle iş başına gelip, bir daha iktidardan ayrılmaması demek olan Faşizm ile, milletin tümüne değil de, sadece birkaç tabakaya dayanarak millet egemenliğini reddeden Bolşevizm'e karşı çok açık bir cephe almıştır. Her iki rejimin geliştiği bir dönemde millet egemenliğine dayalı cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı kalınması, yalnız bizim için değil, tüm insanlık için bir kıvanç kaynağıdır. Türk Devleti’nin siyasi rejiminin “Cumhuriyet” olması 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile gerçekleşmiş, 20 Nisan 1924 tarihli anayasanın birinci maddesinde bu durum belirtilmiştir. MİLLİYETÇİLİK; Atatürk ilkelerinden biri de Milliyetçiliktir. Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir. Şu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi "millet" olmaktır. Öyle ise millet nedir? Bir insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre, bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliğinin olması gerekmektedir. Bu eksik bir görüştür. Aynı

ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar vardır, İsviçreliler ve Amerikalılar gibi... Bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. Bu da her zaman doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur ama bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan pek çok Arap milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur, ikisi de ayrı birer millet sayılabilirler. Kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler. Kuşkusuzdur ki, artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın en büyük milletlerinden sayılan Japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlık Almanya'da, Amerika'da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı dinden oldukları halde Müslümanlar hiç bir zaman tek bir millet sayılamamışlardır. Öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart, ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı ve geçerli bir görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu görüşü benimseyen Atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için "Zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç vardır. İşte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. Gene Atatürk'e göre, bu şartların doğal sonucu, ortak milli bir düşünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin, pek çok millette tek olduğunu da unutmamak gerekir. Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten akılcı bir yaklaşımla buna imkân da yoktur, özellikle Anadolu'daki Türk toplulukları başka ırklarla, yüzlerce yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. Anadolu'nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur. Atatürk, milliyetçilik ilkesiyle, Türkiye Cumhuriyeti’ni yaşatacak olan Türk Milleti’nde bir milli benlik duygusu yaratarak bu duyguyu bilinçlendirmek istemiştir. Bakın Atatürk milli benlik duygusunun tanımını nasıl yapıyor: “Milletin sosyal düzen ve sükunu, hal ve istikbalde refahı, mutlululuğu, selameti ve dokunulmazlığı, uygarlıkta ilerleme ve gelişmesi için insanlardan her konuda ilgi, gayret, nefsin feragati icap ettiği zaman, seve seve nefsinin fedasını talep eden milli ahlaktır. Mükemmel bir millete, milli ahlakiyet gerekleri, o millet efradı tarafından adeta muhakeme edilmeksizin vicdani duygusal bir nedenle yapılır. En büyük milli duygu, milli heyecan işte budur.

Millet analarının, millet babalarının, millet öğretmenlerinin ve millet büyüklerinin; evde, okulda, orduda, fabrikada, her yerde ve her işte millet çocuklarına, milletin her ferdine, bıkmaksızın ve sürekli olarak verecekleri milli eğitimin gayesi işte bu yüksek milli duyguyu sağlamlaştırmak olmalıdır. Ahlakın milli, sosyal olduğunu söylemek ve maşeri vicdanın bir ifadesidir demek, aynı zamanda ahlakın kutsallık sıfatını da tanımaktır. Böylece millete ortak bir davranış, birlik ve beraberliğini sağlamayı amaçlamıştır. Osmanlı İmparatorluk toplumunun içersinden çıkarttığı Türk Milleti’nin “Ben Kimim?” sorusunu yanıtlamıştır. Millete önce bir kimlik vermiştir. Hemen bunun ardından milletin niteliğini açıklamıştır. Burada, Yeni Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı boyunca ve tarihte Türklerin gösterdiği kahramanlıklarını kanıt olarak kullanmıştır. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”Dünya yüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski bir yurt, ondan daha temiz bir millet yoktur. Ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir” diyerek milletine tarih kökeninden gelen bir isim takmıştır. Bu ismi milletine benimsetmeye çalışmış, tarihte Türklerin yeteneklerini, özelliklerini ve kurdukları uygarlıkları anlatmıştır. Yaptığı ve yapacağı inkılabın tümünü Türk Milleti’ne mal etmiş, “Türk Milleti’nin son yıllarda gösterdiği harikaların, yaptığı siyasal ve sosyal inkılapların gerçek sahibi kendisidir, sizsiniz. Milletimizde bu yetenek ve gelişme gücü olmasaydı onu yaratmaya hiçbir kuvvet ve kudret yeterli olamazdı.” demiştir. Milliyetçilik, kendilerini aynı milletin üyesi sayan kişilerin hissettikleri, bir arada aynı sınırlar içerisinde bağımsız bir hayat sürmek ve teşkil ettikleri toplumu yüceltmek isteğidir. Milliyetçilik, yani millet duygusu bir millete mensup fertlerin, milli tarihlerine, milletlerin mazideki hem parlak başarılarına, hemde felaket ve ızdıraplarına karşı derin bir ruhi bağlılık ve hürmet hissidir. Milliyetçilik sadece ortak geçmişe bağlılık değil, istikbale yönelik amaç, paye ve düşünceler açısından da birliktelik ifade eder. Niteliklerine bir bakalım : • Mantıki düşünceye, sağduyuya ve adalete dayanır. Kültürlü fert ve milletlerin milliyetçiliğidir. Başka milletlerin de hürriyetine, istiklaline hürmet eder. • Sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanır. Kafatası ve kan tahlili ile uğraşmaz. Eşit değerler arar, hürriyetçidir. • Üstün millet - aşağı millet nazariyesini reddeder. Kendi milletinin diğer milletler üzerinde hukuk, hürriyet ve adalet esaslarına aykırı bir yolda tahakküm hakkı olduğunu iddia etmediği gibi, diğer devletlerin de kendi milleti üzerinde tahakküm teşebbüslerini de fikirle, kalemle, gereğinde silahlı mücadeleyle reddeder. Modern milliyetçilik saygı esasına dayanır, barışçıdır.

• • • • •

İdealist bir nitelik taşır, iyimserdir. Modern milliyetçilik, sınıf, zümre ayrılığına ve sınıfların tahakkümüne karşıdır. Modern milliyetçiliğin bir diğer özelliği de bilime dayalı olmasıdır. Demokrasiye yer verir ve demokratik bir nitelik taşır. Şuurlu milliyetçilik ancak hür ve demokratik milletlerde ortaya çıka bilir. Irkçılık, kozmopolitizm, mukaddesatçılık, şövenizm, totaliter milliyetçilik ve komünizm gibi akımlara karşıdır. Bu akımlarla milliyetçiliği bağdaştırmak mümkün değildir.

Modern anlamıyla değerlendirilen milliyetçilik insanlığın gelişmesinde her milletin kendine düşen payı gerçekleştirmesiyle medeni insanlığa katkıda bulunmuştur. Milliyetçilik, hayatiyet ve gelişmesini her memleketin özelliğine, her milletin kendine özgü karakterine göre geliştirecek bir nitelik taşımaktadır. Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı : Kaynağını Türk Milleti’ne olan sevgi, inanç ve güvenden almaktadır, birleştirici ve toplayıcı nitelikte ve millet yararınadır. Atatürk, hürriyet mücadelesi yapan topluluklara kurtuluş ümidi ve aşkı verdiği gibi, kurtuluşun yolunun da milliyetçilik olduğunu göstermiştir. Birleştirici, yapıcı, yaratıcı, insani ve medeni bir milliyetçilik anlayışı Atatürk’ün fikri yapısının temel dayanağını teşkil etmiştir. Atatürk, yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. "Ne Mutlu Türküm diyene" sözü, milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün simgesidir. HALKÇILIK Atatürk ilkelerinden bir diğeri de Halkçılıktır. Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara Halk denir. Atatürk İlkelerinden biri olarak “Halkçılık”, halk kavramına dayandırılmış bir anlayışı dile getirir. Halk deyimi genel olarak, siyasal sınırlar içinde yaşayan ve bu ülkeyi vatan bilen insanlar topluluğudur ki, Atatürk’e göre halk, milleti anlatır. O’nun: ”Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk milleti denir” sözleri bunun kanıtıdır. Halkçılık, halkın halk tarafından halk için idaresidir. Halkçılıkta asıl önemli olan halkın kendi kendini demokratik esaslara uygun olarak yönetmesidir. Halkçılıkta devletin siyasi rejimi, halk tarafından ve halkın menfaatine kullanılır. Bu bakımdan halkçılık gerçek demokrasinin gerçekleşmesi ve yerleşmesi amacına yöneliktir.

Halkçılığın temelinde halk vardır. Halk gerçeğinden hareket eder. Toplum düzenini halkın yararına korumayı öngörür. Halk kelimesi kullanılış amacına göre çeşitli anlamlar ifade eder. Bir anlamda Türkiye halkı, Türkiye’de yaşayan insan topluluğudur. Yabancılar da halk deyimine dahil olurlar. Diğer anlamda Türk halkı denildiğinde Türkiye’de yaşayan, millet bağı ile devlete bağlı bulunan insan topluluğu anlaşılır. Bu anlamda milletle halk arasında yakın bir ilişki vardır. Atatürk'e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır. Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır. Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir. Atatürk, daha TBMM açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk, bir kişi tarafından yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir. Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba, zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk, her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur. Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devleti uzaktan yakından böyle bir anlam taşımaz. “Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye güvenir: Biri millet kararı, diğeri en ağır ve müşkül şartlar içinde dünyanın takdirlerine hakkı ile layık görülen ordunun kahramanlığı” diyen Atatürk, milli mücadelenin en karanlık günlerinde, yanında bulunan sadık yakınlarından gazeteci Yunus Nadi Bey’in; “ Her kerameti Meclis’ten beklemek niyetinde miyiz?” diye sorması üzerine, Mustafa Kemal’in verdiği cevap şu olmuştur: “Ben her kerameti meclisten bekleyenlerdenim. Bir devreye yetiştik ki onda her iş meşru olmalıdır. Millet işleri de ancak milli kararlara istinat etmekle, milletin hissiyat-ı umumiyesine tercüman olmakla hasıldır. Milletimiz çok büyüktür. Hiç korkmayalım. O, esaret ve zillet kabul etmez. Fakat onu bir araya toplamak ve kendisine; “Ey Millet, sen esaret ve zillet kabul eder misin diye sormak lazımdır. Ben, milletin vereceği cevabı biliyorum... Bizim bildiğimiz hakikatler milletçe de tamamen malum olunca, onun kararlar bahsinde bizim gibi düşüneceği muhakkaktır.

Ben, bilakis milletin bu hususta daha salim, daha kati kararlar vereceğine kaniim.” Esasen Mustafa Kemal’in planının temel unsuru, Milli Mücadele hareketini halka maletmek ve liderliğe seçimle gelmek olmuştur. Mustafa Kemal TBMM.’ne 13 Eylül 1920’de bir anayasa tasarısının gerekçesi olarak sunduğu hükümet programında, TBMM. Hükümetinin amacının halka dayanan bir hükümet kurmak, halkı emperyalist ve kapitalist düşmanlardan korumak, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanan bir idare sistemini gerçekleştirmek olduğunu ifade etmiştir. Halkçılık ilkesi hem devlete, hem de topluma ekonomik sorumluluklar yüklemiştir. Devlet, vatandaşın sorunlarını çözmek ve hayat seviyesini yükseltecek tedbirler almak zorundadır. Toplum ise, daha çok çalışmak ve üretmek için çaba harcamalıdır. Halkçılık ilkesinin Türk toplumuna sağladığı yararlar şunlardır:
• • • •

Halkçılıkla Milli Egemenlik tam olarak gerçekleşmiş ve demokrasinin yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Toplumda barış ortamının kurulması sağlanmıştır. Bu ilke ile Türk toplumu yönetime katılma, kanunlar önünde eşit olma ve devletin imkanlarından eşit olarak faydalanma olanağına kavuşmuştur. Halkçılık kalkınmayı hızlandırmış, zayıf bir ekonomik mirastan bugünkü Türkiye’yi oluşturmuştur.

LAİKLİK Türkiye’de çokça tartışılan konuların başında gelen bir ilkeye geçiyoruz. Laiklik... İnsanların ay etrafında ve dünyadan yüz binlerce kilometre uzakta, tabiatı dizginlemeye ve tabiata hakim olmaya çalıştıkları bir anda, biz, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan ve Müdaafa-i Hukuk hareketinin başlayışından üç çeyrek asır geçtiği halde, hala Laikliği tartışıyoruz. Böyle bir zamanda pek tabii eski bir kavram sayılan, bizim için artık tarihi bir kavram olan, laikliğinde biraz daha aydınlanmasına hep beraber çalışmamızda fayda olduğu inancındayım. Üç soru üzerinden konumuza başlamak istiyorum. Meselemizi sadece biçimsel ve siyasal planda değil, aynı zamanda sosyo-ekonomik yapı içinde ele almak, sanırım daha doğru olacaktır. Sorularım şunlar: “Atatürk, hangi nedenle laikliği seçmiştir?” İkinci sorum şu: “Böyle bir politika hangi engellerle savaşmıştır ve elde ettiği sonuçlar neler olmuştur?” Üçüncü sorumuz: “Bugün biz, Atatürksüz bir dönemde bu tip engellerle savaşabiliyor muyuz?” toplumu “Atatürk, hangi nedenle laikliği seçmiştir?” Burada asıl amaç; Bir belirli bir uygarlık seviyesine, belirli bir medeniyet ölçüsüne

götürmektir. Bu Atatürk için batı uygarlığı veya o zamanki deyimle “Garp Medeniyeti” olmuştur. Uygarlık ve batı uygarlığı zamanımızın tek ve hakim medeniyeti. Atatürk, bu uygarlığa mutlaka kavuşmamız gerektiğine inanmakta idi, kişi ve toplum olarak..... İnsanca yaşamak, toplum olarak bağımsız yaşamak, milli bir hayat sürmek ve onun söylediği gibi “Milli bir hareket içinde, milli bir fert olmak”... İşte Atatürk’ün en büyük amacı buydu ve Türk İnkılabının temelinde yatan prensipti. Niçin batı öyleyse? Biraz önce belirttiğimiz gibi tek ve hakim medeniyet olduğu için. Üç büyük sanayi inkılabını başardığı için. Ne buhar, ne elektrik ve nede nükleer enerji buluşları doğuda olmamıştı. Bunların hepsi batıda olmuştur. Batı çok büyük ilerlemelerle tabiata karşı veya tabiattan yararlanma suretiyle medeni bir hayat seviyesine erişmiştir. Bundan faydalanmak için, böyle bir seviyeye çıkabilmek içindir ki, Atatürk, ölmüş sanılan ve hasta adam diye asırlarca tekrarlanan ve bu nitelikte bir millet sanılan Türklerin, böyle bir düzeye çıkmalarını istiyordu. Yalnız bu medeniyet hangi medeniyettir? Batı medeniyeti dediğimiz zaman ünlü şair Mehmet Akif’in: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavarı”ndan bahsetmiyoruz. “ Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavarı” biz emperyalizm olarak alıyoruz. Gerçek batı medeniyeti bu değil. Üstelik batı uygarlığının kendisine özgü saydığı ve kendi yapısı saydığı, sosyo-ekonomik plan bizim için bir ideal olamaz. Bizim istediğimiz batılı bir metodla, batılılar gibi bir şeyler yapabilmek ve yaşayabilmek imkanlarına kavuşmaktır. Biz, müessese ithalatçılığı istemiyoruz. Başka gelişmelerin, başka hayatların sonucu olan bir takım müesseseleri, bizim hayatımıza uygun olsun olmasın, taklit yoluyla ithal etmek durumunda değiliz. Batı medeniyetini Atatürk hiçbir surette böyle anlamamıştır. Yalnız kendi gelişmemizi tayin için metod araştırması, batılıların metodları ile onlar gibi bir hayat seviyesine çıkmak... Bize uygun müesseseleri yaratmak ve korumak. Evet, batı Atatürk’e göre ortak medeniyettir. Bütün insanlığın malıdır. Bu şu demektir ki, gelişmiş olsun, az gelişmiş olsun bütün toplumlar bundan yararlanacaktır. Herkesin kıtası, rengi, dili, cinsi ne olursa olsun, bu medeniyete katkısı olabileceği gibi, bu medeniyetten yararlanmaya da hakkı vardır. İşte bu, Atatürk’ün batı medeniyetinden çıkarmış olduğu bir sonuçtur. Çünkü emperyalizmi doğrudan doğruya reddeder. Bir takım insanların iyi, Bir takım insanların da kötü yaşaması prensibi bizim batı medeniyetinden çıkardığımız anlayışa tamamen aykırıdır. O halde batı istese de istemese de, batılılaşmak batıya rağmen mümkündür. Nitekim, Atatürkçü oluş içinde büyük eylemiyle bunu ispat etmiştir, Türk Milleti... Batılı olabilmek için batıya karşı savaşmıştır. Şimdi batıdaki laiklik nasıl gerçekleşmiştir ve niçin batıda bir laiklik olmuştur? Orta çağdan başlar bunun temelleri. Orta Çağ Roma İmparatorluğu’nun mirasçıları tarafından paylaşılmak istenen bir siyasi akıma hedef olmuştu Roma imparatorluğu... Roma İmparatorluğu nereye gitmişse orası benimdir, diyebiliyordu. Bu iddia karşısında milli devletler doğmuştur. Mesela bir Fransız kralı durumu şöyle dile getirmiştir: “Ben kudretimi yalnızca Tanrıdan ve kılıcımdan alırım.” Bu ne demektir? Bu demektir ki, imparatorluğa hiçbir şey borçlu değilim. Aynı zamanda bu demektir ki, Roma kilisesine ve papalığa da

bir şey borçlu değilim. Çünkü Fransa Kralı, kendi ülkesinin imparatorudur. Milli devlet, bu şekilde bir taraftan imparatora, bir taraftan da Roma kilisesine karşı bir diyalog kurarak ortaya çıkıyor. Fakat Orta çağın bitiminde artık batı, eski düzeni, sosyo-ekonomik düzenini kaybediyor. Ve o zaman feodaliteden uzaklaşıp merkantilizm yoluyla liberal kapitalizme, daha sonra bugünkü döneme kadar geliyor. Böylesi bir gelişme çizgisi bizde oldu mu? Bildiğimiz gibi Osmanlı Devleti, bütün diğer İslam devletleri gibi teokratik bir devletti. Batı dünyası, Rönesans ve Reform hareketlerinden itibaren din ve dünya işlerini birbirinden ayırmaya başlamış, düşünce ve bilim hayatını din kurallarının baskısından kurtarmış, devlet yönetimine akılcı ilkeleri hakim kılmıştır. Bu değişmelerin etkisiyle batı toplumları yeni çağda büyük bir hızla gelişip güçlenirken, bir zamanların görkemli devleti Osmanlı İmparatorluğu, gelişmelere ayak uyduramadığı için gitgide her alanda geri kalmış, nihayet 19. yüzyılda varlığını koruyabilmek için, büyük batı devletlerinin kendi aralarındaki denge hesaplarından ve menfaat çatışmalarından medet umar hale gelmiştir. Batıda bilimsel buluşlar, keşif ve icatlar birbirini kovalarken, Osmanlı İmparatorluğunda en basit bir yeniliğin kabulü bile onun şeriata uygun olup olmadığı konusunda uzun tartışmaları gerektirmiş, sonuçta bazen yüzyıllar süren gecikmeler ortaya çıkmıştır. Örneğin 1578’de kurulan bir rasathane, Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemseddin Efendi’nin padişah III. Murat’a : ”Gökleri rasat etmenin meşhum ve her nerede buna teşebbüs edilirse orada devletin mahvu harap olduğu” şeklinde verdiği bir ariza üzerine bu ilim müessesesi yıkılmıştır. Avrupa’da 1450 yıllarında icad edilen matbaa, Türkiye’ye ancak 1727’de girebilmiştir. Osmanlı Devleti’nin geri kalmasında temel sebebin, taassub ve dogmalara körü körüne bağlılık olduğu gerçeği, özellikle 19. yüzyıl içinde bazı ileri gelen Osmanlı yöneticilerinin dikkatini çekmemiş değildir. II. Mahmut döneminde girişilen ve Tanzimat Dönemin’de yoğunlaşarak devam eden reformlar, askerlik ve devlet yönetimi alanlarında, eğitimde bazı yenilikler getirmiş, hukukun bazı alanlarında batı kökenli laik kanunlar alınmıştır. Ancak, bir yandan bu laik kurumlar benimsenirken, öte yandan da dinsel kökenli eski kurumlar muhafaza edilmiş, dolayısıyla sosyal hayatın hemen her alanında toplumun bütünlüğünü zayıflatan bir ikilik ortaya çıkmıştır. Büyük düşünür Ziya Gökalp’in dediği gibi, “ Tanzimatçıların büyük bir hatası da, bize şark medeniyeti ile garp medeniyetinin terkibinden bir irfan halitası (Karışımı) yapmak istemeleriydi.”Sistemleri büsbütün ayrı prensiplere dayanan iki zıt medeniyetin bağdaşamayacağını düşünememişlerdi. Oysaki biliriz ki her medeniyet kendinin bütünüdür. Ayrı kültürlerin zoraki nikahından hilkat garibeleri doğar. Türkiye’nin de dramı buydu. Bu hastalığı tedavi etmek yeni Türk Devleti’ne kalmıştı. Bu aşamaların birincisi teokratik devletin dayanağı olan saltanatın 1922’de ortadan kaldırılmasından ve onun yerine ulusal egemenlik temeline dayanan Cumhuriyetimizin 29 Ekim 1923’te ilan edilmesinden sonra, 3 Mart 1924’te halifeliğin kaldırılması olmuştur. Halifeliğin kaldırılması ile, bir

taraftan Cumhuriyetin temelleri sağlamlaştırılmış, diğer taraftan laik ve çağdaş toplumun gerçekleştirilmesi yolunda cesur bir atılım yapılmıştır. Devletin varlığını tehlikeye düşüren ve modernleşme hareketini köstekleyen gerici zihniyetin yuvaları olan tekke ve zaviyelerin kapatılması ve tarikatların yasaklanması laiklik yönünden bir diğer önemli aşama olmuştur. Atatürk’ün dediği gibi: “Hiç birimiz tekkelerin irşadına muhtaç değiliz. Biz medeniyet, ilim ve fenden kuvvet alıyoruz, başka bir şey tanımıyoruz. Tekkelerin gayesi, halkı meczup yapmaktır. Halbuki halk meczup olmamaya karar vermiştir. Medeniyet yolunda Türkiye şeyhler, dervişler memleketi olamaz.” Nitekim 30 Kasım 1925 tarihli kanun ile bütün tekke ve zaviyeler kapatılmış ve bütün tarikatlar yasaklanmıştır. Atatürkçü düşünce sisteminde laiklik, sadece din ve devlet işlerinin ayrılmasından ibaret bir devlet yönetimi prensibi değil, aynı zamanda bir hayat tarzı, dünya ve toplum sorunlarına akılcı ve bilimci bir bakış açısıdır. Bundan dolayıdır ki laiklik, Türkiye’nin çağdaşlaşması temel hedefinden ayrılmaz ve onun zorunlu bir parçasını oluşturur. Gene bu temel öneminden dolayıdır ki laiklik, anayasalarımızda özel olarak korunmuş, laikliği dolaylı yollardan çökertmeye çalışabilecek siyasi akımların etkinlik kazanmasına set çekilmiştir. Laiklik demek dinsizlik demek değildir. Din bir vicdan işidir. Dini, toplumun devamını sağlayan bir unsur olarak gören Atatürk, bu konuda şöyle söylemiştir: “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfın din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.” Yunus’a kulak verelim: “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil. Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil. Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan, Şer’in evliyasıyle hakikatte asidir.” Yalnız Yunus değil, Mevlana, Hacı Bektaş Veli gibi Türk İslam büyükleri de vicdan özgürlüğüne saygı göstermişlerdir. “Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.” Mustafa Kemal Atatürk...

Laiklik, devlet yönetimine dini kural ve görüşlerin karıştırılmaması yanında, toplumda din ve vicdan hürriyetinin temini, din ve mezheplerin ne olursa olsun yurttaşlara eşit işlem yapılması, eğitimin laik, akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmesi esaslarına dayanır. Laiklik bu nitelikleri ile toplumda fikir ve inanç ayrılıklarının düşmanlığa dönüşmesini önleyen, vatandaşları hoş görülü davranmaya sevkeden, bu sebeple ülkede birlik ve beraberliği temin eden temel unsurlardan biridir. Burada belirtilmesi gereken bir başka nokta bu hassas sorunun çözümünde özellikle aydınlara düşen temel bir takım ödevlerin olduğudur. Aydınlar, bilimsel tartışmaların ötesinde, din ve devleti, din ve bilimi, maksatlı olarak karşı karşıya getirmek isteyenlere alet olmamalıdır. Ayrıca din kisvesi altında gözüken, aslında Türk devletini çökertmeye yönelen hareketlere, iç ve dış kaynaklı propagandalara aydınlarımız kapılmamalıdırlar. Bu sorunu, zorlamalarla ve biçimsel kanuncu yolların ötesinde, kafaları ve gönülleri aydınlatarak, onları bilgi ile doldurarak, çağdaş eğitimi kitlelere yayarak, dengeli bir sosyal ekonomi politikası izleyerek çözmek gerekir. Böylece çağdaş Türkiye Cumhuriyetinde laiklik ve din hürriyeti birbirini tamamlayacak, bu yol devleti ve toplumu esenliğe kavuşturacaktır. DEVLETÇİLİK Atatürk’ün devlet anlayışını ortaya koyan Devletçilik ilkesine geçelim: XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkanlarına kavuşmak için üretimi artırma gereği duydular. Atatürk, askeri alanda olduğu gibi ekonomi alanında da strateji sanatının güzel bir örneğini vermiştir. Atatürk’ün devletçilik anlayışına göre devlet; ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın temel faktörüdür. Devlet bu alanlardaki geniş faaliyetleri yürütmekle görevli, güçlü, geniş yetkilere sahiptir. Türk Bağımsızlık Savaşı sonrasında ülkenin bayındırlığa ve halkın da refaha kavuşturulması önem kazanınca, bunun hangi yöntemle gerçekleştirilmesi, başlıca konu olmuştur. O dönemde, yıllar süren savaşların etkisiyle ekonomik yönden tükenmiş bir halk, düşman elinde yakılmış, yıkılmış şehirler ve köyler, önemli bir sorun olarak yeni devleti düşündürüyordu. Türk Ulusu’nun tarih boyunca karşılaştığı felaketlerde ekonominin büyük etkisinin bulunduğunu değerlendiren Atatürk, bu konuda da ciddi tedbirlerin alınması gerektiğine inanmaktaydı. Ekonomi alanında alınacak tedbirlerde ülkenin içinde bulunduğu koşullar başlıca etkendi. Yıllarca etkisini sürdürmüş kapitülasyonlardan Lozan’da kurtulmuş olmakla beraber, ülke fakir, halk etkinlikten yoksun ve devlet hazinesi de kaynaklara muhtaçtı. Bu dönemde esasen halkta büyük yatırımlar için gerekli güç yoktu. İnkılabı amacına ulaştırmak için, önce ülke bayındırlığa kavuşturulmalı ve halk yoksulluğu yenmeliydi. Ülke gerçekleri, büyük ekonomik yatırımlarda devletin sorumluluğu yüklenmesini gerektirmekteydi. Bu düşünce, inkılabın “Devletçilik” ilkesini ortaya çıkardı.

“Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa ortaya konulan zaferler ömürlü olamaz, az zamanda söner.” Diyen Atatürk devletçilik politikasını şöyle açıklamıştır: “Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik ilkesi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını bireylerden alarak milleti büsbütün başka esaslar dahilinde düzenleme amacını güden ve özel, bireysel, ekonomik girişim ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivizm gibi bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye özgü bir sistemdir. Bizim izlediğimiz devletçilik, kişisel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi bayındırlığa eriştirmek için, milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde devleti fiilen ilgilendirmektedir.” 1923’lerde uygulamaya konulamayan devletçilik politikası, bazı yeni şartların (Özellikle dünyada baş gösteren 1929 bunalımının) hızlandırıcı etkisiyle 1930’larda ele alınabilmiş ve benimsenmiştir. Çünkü bu dönemde özel kesimin ülke sanayini gerçekleştirebilmesi imkânsızdı. Atatürk bu durumu tespit etmiş ve Türkiye’de ancak devletçilik uygulamasıyla sanayinin geliştirileceğine inanmıştı. Bunun üzerine 1931 yılında siyasi parti programına alınan devletçilik ilkesi, şu şekilde tanımlanıyordu. “Devletin ekonomi ile ilgisi, fiili surette yapıcılık olduğu kadar, özel teşebbüslere yön vermek ve yapılmakta olan işleri düzenlemek ve kontrol etmektir.” Sermayesi olmayan, dışarıdan yardım almayan, kaynakları sınırlı, teknolojisi geri Türkiye'nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme Atatürk'ün akılcı ve milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. O, özel girişimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmış, her iki alan birbirlerini tamamlamışlardır. Atatürk’e göre uygulanması öngörülen Devletçilik prensibi; Bütün üretim ve dağıtım araçlarını kişilerden alarak, milleti büsbütün başka esaslara göre düzenlemek amacı güden sosyalizm prensibine dayalı Kolektivizm yahut Komünizm gibi özel ve kişisel ekonomik teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir. Kişisel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar, az zaman içinde milleti refaha, memleketi bayındırlığa eriştirmek için milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerle, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen ilgili kılmaktır. Ekonomi işlerinde devletin ilgisi, doğrudan yapıcılık olduğu kadar özel teşebbüsü teşvik ve yapılanları düzenleme ve kontrol da etmektedir. Devletçilik, toptan ve kollektivist bir devletçi anlayışı ile ilgili değildir. Plânlı ekonomide, ülkenin kendi kaynaklarını işletmeye geçirmede ve ekonomiyi kurmada başlıca etkenin millet olacağı görüşü benimsenmiştir. 1 Kasım 1937’de yaptığı bir konuşmada Atatürk, sanayileşme ve plânlı ekonomiyle ilgili görüşlerini şu şekilde açıklamaktadır. “Sanayileşmek en

büyük milli meselelerimiz arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ülkemizde var olan büyük-küçük her çeşit sanayii kuracak ve işleteceğiz.” Köklü ekonomik değişmeleri gerçekleştirme konusunda ise daha aşamalı bir yöntem kullanılmıştır. Çok hızlı kalkınma için insan unsurunun feda edilmesine Atatürk hiçbir zaman razı olmamıştır. Diğer bir deyimle kalkınmanın temeli üzerinde de durulmuş, barışçı bir ekonomik model izlenmiştir. Atatürk’ün devletçilik anlayışı, ülke ve millet imkânlarının kullanımına, işletilmesine, kalkınmaya, gelişmeye, çağdaşlaşmaya kısacası devletin ekonomik fonksiyonuna yön veren bir ilkedir. Devletçilik, devletin ekonomide, sanayide, işletmecilikte, millet ve toplum yararına görev üstlenmesi, milli ekonominin ana kaynaklarını, bağımsızlığın gerektirdiği ana kaynakları yaratacak müesseseleri kuracak, bunları işletecek, yarattığı değerleri yine millet yararına olan işlerde değerlendirerek kullanmasıdır. Devletçilik ilkesi özel teşebbüsü reddetmez. Tüm üretim araçlarının devlet elinde toplanmasını öngörmez. Mülkiyet hakkına saygılıdır. Atatürk, memlekette üretimin çoğalması için, özel teşebbüsün devletçe zorunlu olduğunu önemle kaydettikten sonra “Devlet ve özel teşebbüsün birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısı” olduğunu belirtir. Atatürkçü ekonomik görüşün bir yönü de refahın sağlanması açısından toplumun kesimleri arasında imtiyazlı kişi, zümre ya da sınıfların oluşmasının önlenmesi ve kalkınmanın nimetlerinin bütün kesimlere eşit olarak dağıtılmasıdır. Bakın Atatürk bu konuda ne diyor: “Bizim nazarımızda çiftçi, çoban, amele, tüccar, sanatkar, doktor, velhasıl herhangi bir içtimai (sosyal) müessesede faal bir vatandaşın, hak, menfaat ve hürriyet bakımından eşittir...” Atatürk’ün devletçilik anlayışı şöyle özetlenebilir: Özel sektörün, sermaye ve bilgi birikimi yönünden yetersiz olduğu, ekonomik alanlara, devletin girerek özel sektöre öncülük etmesi, daha sonra bu alanlardan çekilerek yerini yeterli duruma gelen özel sektöre devretmesidir. Cumhuriyetin 79 yıllık uygulamasında O’nun yönetimindeki 15 yıllık Atatürk Dönemi, ekonominin en istikrarlı gelişme dönemidir. İNKILAPÇILIK Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyetini temel aldığı ilkelerinden biri de İnkılapçılıktır. İnkılâp, bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. İnkılâpçılık, Türk İnkılâbı’nın korunması, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde çağın gerçeklerine göre sürekli olarak geliştirilmesi ve yenilenme ilkesidir. Geçmişten ziyade geleceğe dönük bir ideoloji olan Atatürkçülüğün dinamik idealini oluşturur.

Yakınçağın en önemli inkılâplarından biri olan Türk İnkılâbı aynı anda siyasi toplumun temelini, ümmet esasından millet esasına çevirmiş, meşru siyasi iktidarın temeli olan kişisel egemenliğe son vererek, millet egemenliğini ilan etmiş, dine bağlı (teokratik) devlet yapısı yerine lâik devlet yapısını geçirmiş ve modernleşme ile geleneksellik arasında bocalayan bir toplumu bir ikilikten kurtararak Türkiye’nin yönünü geri dönülmez bir şekilde çağdaş Batı uygarlığına döndürmüştü. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma şeklinde de anlaşılan çağdaşlaşma, yine Atatürk ilkeleri doğrultusunda sürekli inkılap hareketleri ve atılımlarla sağlanabilir. Atatürk, inkılabın asıl amacını şu sözleriyle belirtmişti: “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını bütünüyle çağdaş ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir sosyal toplum haline ulaştırmaktır.". Atatürk’ün inkılapçılık anlayışında, halka dayanmak ve halkla uyum içinde hareket etmek vardır. Halka dayanmayan, halka dönük olmayan inkılap hareketlerinin uzun ömürlü olması beklenemez. Çünkü O’nun asıl amacı bütünüyle çağdaş ve uygar bir sosyal toplumun yaratılmasıydı. Atatürk bu konuda şöyle demişti: “ Gerçek inkılapçılar onlardır ki, ilerleyiş ve yenilik inkılabına yöneltmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime girmeyi bilirler.” Bu sözlerin anlatmak istediği gerçek, inkılabın halkla uyum içinde bulunması, halka benimsetilmesi ve halka mal edilmesidir. Demek ki, inkılâpçı, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanları bu yolda yönlendirecektir. Atatürk inkılâbını sürdürebilmek, inkılâpçı ruh ve yapıyı, coşkuyu her zaman duymakla, hedefleri belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla mümkün olur. Atatürkçülükte inkılâpların korunması ve yaşatılması büyük önem taşır. Bunun için inkılâpların temel ilkelerinden ödün vermemek ve inkılâbı yıkmak isteyen gerici zihniyetlere karşı uyanık bulunmak gerekir. İnkılâbın bu gibi çevrelerden gelebilecek tepkilere karşı kararlılıkla korunması, inkılâpçıların, özellikle Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği Türk gençliğinin görevidir. Böylece çağdaş Türkiye Cumhuriyeti, Ata’nın belirlediği “Muasır medeniyetler” seviyesine ulaşarak devleti ve toplumu esenliğe kavuşturacaktır. Bu ülküleri gerçekleştirme yolunda bütün gücümüzle çalışmak, Atatürk’ün anısına dikilebilecek olan anıtların en güzelidir.