You are on page 1of 4

IHSAN SUREYYA SIRMA

CAMİLER İŞGAL ALTINDA.

Ismail Yurdakok
ismailyurdakok@yahoo.com
İhsan Süreyya Sırma Hoca’nın günümüzden (2010) yirmi-yirmi-beş yıl önce, çeşitli dergilere ya
uladığı bazı konuların, tazeliğini hâlâ koruduğu görülüyor. Bu gerçek, Türkiye ve dünyada, Mü
(aynen) devam ettiğinin de bir göstergesi. Hoca’nın bu tesbitlerine bir kez daha kulak v
ermenin faydalı olacağına inanıyoruz:
“..19. Yüzyılda Osmanlılar’ın İstanbul’daki halîfesi, Yemen’deki vâlisine bir telgraf çekiyo
af ilk önce Aden’e gidiyor. Orada İngilizler’in eline geçiyor.İngilizler de bu telgrafı, daha
sonra Yemen’e ulaştırıyorlar. Böylece İngilizler her şeyden haberdâr oluyorlar... Bugün de bu
ir. Uluslar arası bütün iletişim vasıtaları, emperyalist güçlerin kontrolünde bulunuyor. Dola
güçler, Müslümanların her türlü haberleşmelerinden haberdâr olduklarından, diledikleri şekil
t ediyorlar..Mekke’de, Hz Peygamber zamanında Dâru’n-Nedve ve Dâru’l-Erkam diye iki merkez m
ecuttu. Bu yerler dar manada birer iletişim merkezi sayılabilir. Dâru’n-Nedve, Mekke dev
letinin, devlet işlerinin görüldüğü bir merkezdi. Dâru’l-Erkam ise (Müslümanların kurduğu), s
ara ait bir yerdi. Çünkü haberleşebilecekleri tek merkez burası. Mekkeli müşrikler, bir araya
gelen iki Müslümanın başına hemen çullanıyorlardı. Müslümanlar, sığınmak için Dâru’l-Erkam’ı
nlar, gündüzleri yaşadıkları baskı sebebiyle, ancak akşamları bir araya gelebiliyorlardı.
HER ŞEY SULTAN İÇİN, DİN DE SULTAN İÇİN. Dört halîfe döneminden sonra Emevî sal
sıyla, daha önce “her şey İslâmî devlet için, devlet de Allah için” olan kanaat değişti ve bu
“her şey sultan için, devlet de sultan için, din de sultan için” oldu. İş bu raddeye gelince
abiî, iletişim de sultan için olmaya başladı. Sultan aleyhine olacak olan, velev ki İslam’ın
arına da olsa, hiçbir iletişime müsaade edilmedi...Ve bu böyle geldi günümüze kadar.
ÇAY İÇ TELEVİZYON SEYRET. (Dünyanın her yerinde) Müslümanlar bugün bir kitap okumak yer
koltukta çay içerek televizyon seyretmeyi tercih ediyorlar.Devletlerin de zaten iste
diği budur. Böyle tembelleşen bir ümmete devlet(ler) isteklerini empoze edebiliyor.
CAMİNİN DÖRT ÖZELLLİĞİ. Peygamberimiz’in Medine’de yaptırmış olduğu basit ve mütevâzî cam
ardı: Birincisi, Hz. Peygamber kendisine gelen vahyi (Allah’ın emirlerini/yasaklarını) ora
da Müslümanlara öğretiyor; ikincisi, Hz. Peygamber devlet başkanıdır, devleti oradan yönetiyo
ordu komutanıdır, oradan ordusunu idare ediyor ve nihayet o câmide Müslümanlara imâm olup na
mazları kıldırıyor..(İşte bu) Mescid; (Emevî) saltanat(ın)ın başlamasıyla, asıl fonksiyonunu
Münafıklar biliyorsunuz ALTERNATİF BİR CÂMİ düşünmüşlerdi, Hz. Peygamber’in câmisin
rini önlemek, azaltmak için. Ve böyle bir câmiyi inşa ettiler de. Fakat o binanın MEŞRÛ (ŞERİ
YGUN) BİR CÂMİ OLMADIĞINI) Allah, Peygamberi’ne bildirdi ve orasının yıkılmasını isted
evbe Sûresi, 107-108) Âyet gelince, Hz. Peygamber, orada namaz kılmaya geldiği halde, Al
lah’ın emri gereği o binayı yıktı. İnsanlık tarihinde, bir Peygamber’in, Allah’ın emriyle yık
bu Dırâr Mescidi’dir. (demek ki her mescidde namaz kılınmaz; her câmi, câmi değildir.) ...Bir
ri gelip câmileri işgal ediyorsa, yapılması gereken şey, bu câmilerin işgalden kurtarılmasına
..Müslümanlar, orada okunan yanlış hutbelere/konuşmalara müdahale ederek, imama “Sen Allah’ın
ttiği şekilde hutbe oku, şunun bunun keyfi için değil” demelidirler...Hepimiz Allah’a hesap v
receğiz. Bu konudaki zorlukları hatta DAYAK YEMEYİ bile göze almalıyız...Bazı kardeşlerim
kimi imamların yanlış düşünmeleri sebebiyle onların arkasında CUMA NAMAZI KILMIYORLAR.
kardeşlerimiz Cumaya gitmiyorlarsa ve o vakitte boş oturuyorlarsa buna da hakları yok
tur. Cuma vaktinde Cuma kılmamanın mücadelesini vermiyorlarsa, büyük vebal altındadırlar. Cum
ya gitmeyince, ona gidememenin mücadelesini vermek lazımdır.
HADİSLER BAĞLAYICI DEĞİL Mİ ? Bakın bu günlerde moda haline gelen bir akım var: İslam’ı
yorumlayalım!.. diyorlar ve başlıyorlar: “Peygamber’in sözleri bağlayıcı değil; zaten çoğu uy
ekir kendinden sonra Ömer’i halîfe seçerek, Kureyş tahakkümünü kurmuştu..” vesaire. İşte bu h
aşlk hastalığı ya da çağdaşlık dîni adına yapılıyor. O nedenle Müslümanlar, İslam düşmanların
ları olan Kur’ân ve Sünnet doğrultusunda düşünmeli ve konuşmalıdırlar. (Sırma, Neler Sordula

ŞAMPANYA VE OSMANLI. “Şahsiyeti olmayan insanlar uydu insanlardır. Meselâ çok iyi bilgis
ayar bilen bir profesörde, şayet şahsiyet gelişmemişse, onun bilgisayar ilminden fayda değil
, belki zarar gelir. Şahsiyetsiz insanlar, bağımlı bulundukları makamlar ne emir buyurursa
, onu uygularlar bilgisayarlarında. İnsanlar aleyhinde komplo ve hîle planları yaparlar
bilgisayarlarında. Makam ve rejimlerinin korunması için kaç Müslümanın öldürülmesi gerektiği,
başörtüsü ile nasıl mücadele edileceği ve nihayet dinsizliğin nasıl hâkim kılınacağının hesa
ilgisayarlarda... Devlet başkanları TÂRİH BİLECEKLER Kİ, eski yönetimlerin iyi ve kötü tara
önüne alarak devleti iyi yönetebilsinler. TÂRİH BİLECEKLER Kİ, Amerika’nın “koş” diye em
r yere koşmasınlar, Amerika’nın keyfi için insanların kanına girmesinler. Devletinin sorunlar
endi (öz) kültürünün malzemeleriyle halletsinler ve nihayet uydu devlet olmasınlar. Yine, bu
devlet başkanları TÂRİH okuyarak BİLECEKLER Kİ, insanları ezmenin, onları sömürmenin so
dır. Tıpkı devlet başkanları gibi, onların emrinde çalışan bakanlar da TÂRİH BİLECEKLER K
lış yola sevketmesinler, uçurumlara yönlendirmesinler; komutanları TÂRİH BİLECEKLER Kİ, g
iz yere orduları savaşlara sokmasınlar. Vatandaşlar da yine iyi TÂRİH BİLECEKLER Kİ, kime
tandaş olduklarını bilsinler ve “ulu’l-emr’e itaat gerekir” deyip, her önüne gelene itaat edi
olmasınlar; ne idükleri belli olmayan kimselere uşak olmasınlar. İşte TÂRİHE OLAN İHTİ
r.
MÜNAFIK TARİHÇİLER. Gerçeği bildiği halde, tarihçilik haysiyet ve şerefini bir tarafa bırak
azı makamlar elde etme (yahut kitabını sattırma) uğruna, yanlış yazan münafık tarihçiler. İşt
eli olanlar bunlardır. Bu gibi tarihçiler hırçın ve bağnazdırlar. Hiçbir aykırı görüşe tahamm
Bulunan belgeler ışığında bir tarihçi yeni bir görüş ortaya atınca, yaygara koparırlar, “reji
gidiyor, devletimiz yıkılıyor!”diye. Oysa ki tarihi gerçeklerin söylenmesinin rejim açısında
likesi nedir? Tarihi gerçeklerden ancak, o rejim gayrı- meşrû ise, o sistem zorba bir si
stem ise, o devlet, vatandaşlarını kandıran güdümlü bir devletse, o türden devletler ve rejim
korkarlar. Yoksa rejim meşrû, devlet de sömürücü ve sahte değilse, neden korkulsun tarihi ge
klerden söz edilmesinden
MÜSLÜMAN TARİHÇİ. Kanaatime göre, Müslüman tarihçi, elden geldiğince tarihi hâdiseleri gerç
alıp okuyucularına arz etmesi gerekir. Resmî makamları memnun etmek için tarihi tahrîf etmek
, Müslüman tarih yazıcılığı ile bağdaşmaz. Örnekliyecek olursak: Asr-ı Saâdet dediğimiz Hz. P
nasıl bizim tarihimizse, Emevîler, Abbâsîler ve nihayet Osmanlılar da bizim tarihimizdir;
icraatlarında birçok İslamî olmayan unsurlar bulunsa da. Bizler, o devirlere âit olan kültür
mîrasçılarıyız. Dolayısıyla geçmişimiz olan o dönemleri dışlama yerine, ONLARIN SAKAT YÖN
SÖYLEYELİM Kİ aynı hatalara bizler de düşmeyelim. Bunu yaparken de, illâ da eksiklerini
bulalım diye bir yönteme de gidilmemeli fakat; varsa -ki vardır- BU EKSİKLİKLERİ HİÇ Ç
EN YAZMAMIZ GEREKİYOR. Yeri gelmişken belirtmekte yarar görüyoruz: 19. Yüzyıl Osmanlı tar
hindeki bazı İslam’a uygun olmayan hususları tesbit edip yazdığımız için, bazı zâtlar alınmış
manlılar’a karşı haksız davrandığımızı dedikodu şeklinde anlatmaktadırlar. ECDATLARINA NER
CAK OLAN BU MUHTEREMLERE demek isteriz ki, “Siz Allah’tan mı yanasınız, yoksa ecdat
tan mı?” “Ecdâd, İslam’ı hâlîfe olarak temsîl ettiği halde, Müslümanların bin bir meselesini
E, DOLMABAHÇE SARAYI İNŞAATI İLE UĞRAŞMIŞŞA, biz ne yapalım?” ‘Tarihe sahiplenmek’ veya
lamak’, birbirinden ayrılmaz unsurlardır. Bizim tarihi sahiplenmememizle tarih yok olm
ayacağı gibi; tarihimizin olumsuz dönem ve hâdiselerini sorgulamadan geçiştirmemiz de, tarih
i olumlu hale getirmez. O halde, hem tarihi sahipleneceğiz; hem de bütün tepkilere göğüs ger
ip, sorgulamasını yapacağız tarihimizin. Çünkü tarih bir medihnâme (övgü kitabı) değildir.
KUR’ÂN EN BÜYÜK TÂRİHÎ BELGESEL. Yirminci yüzyılın en büyük âlimlerinden Muhammed Gaz
) işaret ettiği gibi, Hz. Peygamber’in hayatının (sîretin) efsaneye dönüştürülmesi O’na zulüm
med’in hayatı, (ancak) yeri geldikçe başvurulan bir yaşam hikâyesi veya boş insanlar için bir
sellî kaynağı değildir. Veya tarafsız bir kimlikle ortaya çıkan araştırmacıların inceleme kon
ldir. Sîret, hiç kuşkusuz, Peygamberimiz’in yaşadığı örnek bir hayat tarzıdır, Müslümanlar iç
ve genişlik itibâriyle önemli bir kısmının târihî olaylara ayrılmasının sebebi; târihin Kur’â
alınış gayesi; Kur’ân’nın târihî hâdiseleri anlatmaktan maksadı; biz insanların geçmişten ibr
Bunun böyle olması, Allah’ın hükümlerinin uygulanmaması hâlinde, insanların başlarına neler
eğini bizlere anlatmak içindir ve neredeyse Kur’ân’ın yarısı târihî olaylara ayrılmıştır. O h
genelde bütün insanlar Kur’ân okurlarken, ateşe atılan Hz. İbrâhim için gözyaşı dökeceklerine
teşe atıldığını, toplumunda ilahlaşmış/putlaşmış/tanrılaşmış kimselerin put heykellerini nede
ibret ve ders alacaklardır. Asr-ı Saâdet (Saâdet, Mutluluk Dönemi) dediğimiz vâkıa, Kur’ân’ın
ve pratiğinden başka bir şey değildir. Kur’ân, devlet başkanı olan Hz. Peygamber’in kanunuydu
er (Hz. Peygamber’in hayatı) bir hikaye kitabı değildir. Allah’ın seçtiği bir insanın, verdiğ
enin tarihidir. Müslümanlar böyle algılamalıdırlar, Sîreti...Zâten bugünkü Müslümanların çoğu
a her şeye benzemelerinin sebebi, Sîret’i gerektiği gibi etüd etmediklerinden, hayatlarına t
atbik imkanlarını araştırmadıklarından ileri geliyor. Sîret, Müslüman için bir ölçüdür. Her M
ecek ki, kendisinin ölçüye uyup uymadığını bilebilsin. Sîret’in hedefi budur. Sahabe’nin (Pey
miz’in arkadaşlarının) Sîret anlayışı, onu kendi hayatlarında uygulamak içindi; yoksa kültür
lid okumakla/okutmakla Sîret okumuş olmayız... Siz olayları yeniden yorumlayıp, onları günümü
zsanız , TARİH FOLKLORLAŞIR, YAŞANAMAZ BİR HALE GELİR. (Sırma, Neler Sordular (Tarih
e Siyer . s. 9-32)
BEYAZ AYININ POSTU. Batılılar, güya kilise feodalizminin kültürünü yıktılar...Yıktılar am
çok daha cânî olan burjuva kültürünü yerleştirdiler. Dolayısıyla değişen bir şey olmadı. Yal
ldu: Kilise sadece Hıristiyan halkı sömürüyordu; fakat onun yerini alan ve kapitalist sömürü
sefesiyle yönetilen Batılı burjuva, bütün dünyayı sömürmeye başladı. Bu batılı kapitalistler,
i sömürmeye başladılar, zevkleri için. Bildiğiniz gibi Kuzey Kutbu’nda bayaz ayılar vardır. B
silahla öldürüp derilerini yıpratmamak için, insanlık adına utanılacak bir yönteme başvurdul
ullar üstüne elin ayası genişliğinde KESKİN USTURALAR yerleştirip, bunlara kan sürdüler.
okusuna gelen ayılar, ustura üzerindeki kanı yalamaya başladılar; yaladıkça dilleri kesildi,
illeri kesildikçe kan aktı ve kan kaybından zavallı ayılar ölüp gittiler; Batılı kapitalistle
alonlarını postları süslesin diye. (s.40)
GERÇEK NEYSE O. “Kitaplarınızın çok baskı yapmasını neye bağlıyorsunuz?”
-“Birincisi, elimden geldiğince basit yazıyorum kitabı. Herkesin okuyabileceği bir dille. İk
inci ve bence en önemli husus, gerçek neyse onu o şekilde, HİÇ DOLAMBAÇLI YOLLARA SAPM
ADAN söylediğimden belki...” (s. 51)

MÜSLÜMANIN MÜSLÜMANI SÖMÜRMESİ. Müslümanlar asırlardır yine Müslümanlar tarafından sömürü


olarak, aslî İslâmî şahsiyetlerini, haksızlıklara karşı direnme güçlerini kaybettiler. (Gerç
( Müslümanların idarecileri kimdir/kim olmalıdır) anlayışını yitirdiler. Öyle ki başlarına g
e kadar SARHOŞ DA OLSA din adına ona itaat ettiler. Sanki ümmet içerisinde sarhoş olmayan,
hilâfete lâyık başka birileri yokmuş gibi. İşte bugünkü Müslüman, kaybolan bu cevherini aram
da öyle olması lazımdır. İslam dini, saltanatlara ve bir takım âilelerin çıkarlarına feda ed
etçe ne doğru dürüst Müslüman ortaya çıkar, ne de Müslümanlarda bir mücadele, bir fetih ruhu
ski İstanbul’la bugünkü İstanbul arasındaki en büyük fark: O günkü inanca göre, en büyük Alla
n büyük tepeler O’na ayrılıyordu; en yüksek binalar (câmiler) O’nun için yapılıyordu. Bugün i
en güzel yerleri, İlâhî hükümlere düşman kimselere verilmektedir. İstanbul’un tepelerine, All
n edilmesi için beş yıldızlı oteller yapılmakta ve bu fuhuş yuvalarında isimleri Mehmet, Hüse
lan Müslümanlar köle olarak çalıştırılmakta, isimleri Ayşe, Zeynep, Fatma olan Müslüman kızla
abalarına peşkeş çekilmektedir...

Amerika’nın Orta-Doğu’daki İslam ! ülkeleri üzerinde olan tesiri, oraları nasıl birer Teksas’
ni, artık kendi yazarları bile yazmaktan çekinmemektedirler. Şurası açık bir gerçektir ki, -
rübelerimize dayanarak söylüyorum- bir Amerikalı’nın Suud’a, ya da Kuveyt’e giriş yapmasıyla
angi bir Müslüman ülkesinden birisinin oralara giriş yapması çok farklıdır. Esefle söyleyelim
söz konusu ülkelere giriş yapan Amerikalılar’a hiçbir şey sorulmazken, bavulları açılmazken;
saatlerce bekletiliyor (2010 yılı Hac mevsiminde, Cidde havaalanında bazı hac kâfileleri
on bir saat bekletilmişlerdir), iç çamaşırlarına kadar didik didik ediliyorlar.
...
YEMEN CUMHURİYETİ’NDEN ÖZÜR DİLEMEK.
-“Hocam, Yemen’e giden neden dönmüyordu?”
-“Çünkü Yemen’e giden, neden gittiğini bilmiyordu. Oraya savaşmaya gönderilmiş olan bir asker
zıyordu cepheden:
“Bilemiyoz ki neden harb ediyoz?
Arabın derdi nedir, biz ne diyoz?”
Bu askerin dediklerine iyi kulak vermemiz lâzım. Biz Yemen’e neden gittik? Bu soruyu s
orarken 16. Yüzyılda yapılan Yemen seferini kastetmiyorum tabiî. Çünkü o zaman gidilmesi gere
liydi. Portekizli haçlı donanmaları, Yemen’i istilâ edip, Mekke ve Medîne’yi kendi ellerine a
mak istiyorlardı. Bizim esas üzerinde durmak isteğimiz, Yemen tamamen Osmanlı askerinden
boşaltılmışken, neden 19. yüzyılda tekrar oraya gidildi? Askeri bindirecek gemi yokken, ask
erin iâşesini, yani karavanasını temin edecek para yokken, ne işi var askerin Yemen’de. Mübal
etmiyorum: Yemen’e asker göndermek için İngiliz Lloyd şirketinden gemiler kiralanmıştı. Yeme
enli’nin elinden almanın anlamı yok ki. Bu gerçekleri bilmemiz gerekir, bize dokunsa da.
Onlar kardeşlerimizdi. Sonra ne oldu? Yemen’e gidildi, bir sürü Müslüman kanı akıtıldı ve gi
işan ordudan, tabiî geri gelen olmadı. Sanıldı ki, bereketli Yemen’den gelecek vâridât (gelir
/vergiler) Tanzîmât anlayışıyla FRANSIZLARA BORÇLANILARAK YAPTIRILAN DOLMABAHÇE SARA
I’nın borçlarını kapatacak. ..Oyun tutmadı. Zâten Tanzîmât’ın hangi hayırlı işi oldu ki? (Tan
okullarında bir zafer, bir terakkî (gelişme, ilerleme) olarak okutulur. Belli bir zih
niyetin (anlayışın/

düşüncen
in) havârîliğini (misyonerliğini) yapan tarihçiler, sırf ‘köle oldukları Batı gücenmesin’ diy
r Tanzîmât’ı)
(Ahmet Hamdi Tanpınar, Yemen trajedisini anlatırken Anadolu’da yakılan bir Yemen türküsünü na
der:
Mızıka çalındı, düğün mü sandın?
Al beyaz bayrağı gelin mi sandın?
Yemen’i gideni gelir mi sandın?) (Tanpınar, 53)
..Keşke Anzakları Çanakkale’de baştâcı edeceğimize, Yemen’e gidip savaştığımız kardeşlerimizd
. (Sırma, Neler Sordular, s. 55-62)
ANA DİLİ KÜRTÇE. Pervari 1944 doğumlu olan İhsan Süreyya Sırma’nın ana dili Kürtçe. Orta
eyi (Siirt Lisesi) Siirt’te bitirdiğinden, Siirt Arapçası’nı da iyi biliyor. İngilizce’yi (ve
rsça’yı) Ankara’da, Fransızca’yı da beş yıl kalıp İslam Tarihi’nden doktora yaptığı Paris’te
rzurum’da öğretim üyeliği yaptıktan sonra, Sakarya İlahiyat’tan emekli oldu. Yazıları ve özel
5-1995 yılları arasında Türkiye’nin hemen her yerinde verdiği konferanslarıyla, Anadolu halkı
tekrar) İslamlaşmasında büyük katkısı oldu.
İhsan Süreyya Sırma’nın otuza yakın eserini Beyan Yayınları’ndan temin edebilirsiniz.
www.beyanyayinlari.com