EMEKÇİ MEMUR HAREKETİNDE YOL AYRIMI

TESLİMİYET DEĞİL, MÜCADELE!
I. EMEKÇİ MEMUR HAREKETİNİN GELİŞİMİ
Emekçi memur hareketi, 1989 sonrası devrimci bir çıkış yaptı. İşçi sınıfının özellikle '89 Bahar Eylemleri emekçi memurlara da esin kaynağı oldu. Yaşam koşullarının zorluğu, çalışma koşullarının dayanılmazlığı yasa tanımaz bir öfke yarattı. Onbinlerce memur, "Hak Verilmez, Alınır!" sloganıyla sokaklara döküldü. Bu aynı zamanda Osmanlı'dan kalma kapıkulu zihniyetinin de yıkılmasıydı. "Devletin memuru", "devlet"in karşısına çıkma cesaretini gösteriyordu. Çeşitli biçimler alan eylemler sırasında pekçok memur işini kaybetti. Sürgün edildi, işkence gördü, tutuklandı, hatta katledildi. Ama emekçi memur hareketi bu saldırılara karşın durmadığı gibi, daha da güçlendi. Hükümet ve yasaların bütün engellemelerine rağmen sendikalar kuruldu ve kitleselleşti. Ekonomik-sendikal taleplerle başlayan emekçi memur mücadelesi devlete karşı geliştiği için baştan itibaren politik bir içeriğe sahipti. Hareket kendisini yalnızca temel talebi olan "Grevli-TİS'li sendika hakkı" için mücadele ile de sınırlamadı. Toplumun diğer kesimlerine yönelik baskı ve saldırılara, faşist katliamlara, kontra cinayetlerine de tepki gösterdi. "Yaşasın Halkların Kardeşliği!", "Savaş Bütçesi Değil, İnsanca Yaşam Bütçesi!" hemen her memur eyleminde atılan sloganlardı. Devlet, yükselen hareketi baskı ve yasaklarla önlemeye çalıştı. Başaramadı. Güçleri bölmek için, devlet güdümünde faşist Türk Kamu Sen’leri örgütledi. İstediği sonucu alamadı. Emekçi memur hareketi bu özellikleriyle, 12 Eylül sonrası toplumsal muhalefetin Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesi ve işçi sınıfı hareketiyle birlikte üç ana dinamiğinden biri haline geldi. Emekçi memur hareketi gücünü, yasaları çiğneme pahasına yürüttüğü militan mücadelesinden aldı. Sendikalarına vurulan kilitleri kırdı. Grev yasakları iş bırakmalarla delindi. Önüne çıkarılan engellere rağmen meşru eylemiyle sendikalarını fiilen kurdu. Kongrelerini de yaparak kendini kabul ettirdi.

II. MEMUR HAREKETİNDE TIKANIKLIĞIN NEDENLERİ
Bütün bu olumlu özelliklerine rağmen memur hareketi bağrında yeni doğmuş olmasının da getirdiği eksik ve zaaflar taşıyordu. Bu zaaflar aşılamadığı gibi derinleşti ve hareketi bugünkü tıkanma noktasına getirdi. Bunların başında memur eylemliliğinin zamlara endeksli oluşu geliyordu. İlk başlarda doğal olan bu durum, sendikalaşma sürecinin ilerlemesi ile birlikte aşılmalıydı. Memur hareketi böylesi dönemlerde yükselen mücadeleyle ileri atılan kitleleri sendikalara taşıyamadı. Tüm memur kitlesi içinde sendikalı oranı yüzde 10-20'leri aşamadı. Üstelik varolan üye tabanını yeterince eğitmedi, sendikal mücadelenin aktif unsuru haline getiremedi. Sendikal örgütlülüğü en alt birimlere kadar oluşturup işletemedi. İşyeri temelinde fiili sendikacılığı yaratamadı. Bir bütün olarak işkolu düzeyinde de hak alıcı eylemler gerçekleştiremedi. Kuşkusuz bu süreçte devletin saldırıları da durmadı. Faşizm, memur hareketinin her adımının önüne geçmeye, baskı ve sürgün politikası ile sindirmeye çalışırken, reformcu eğilimleri besleyen oyalama, vaat ve umut dağıtma politikasından da vazgeçmedi. Faşizmin ve sermayenin işçi ve tüm emekçiler üzerindeki sömürü ve soygunu yoğunlaştırma, krizi onların üzerine yıkma çabası, memurun grevli-TİS'li sendika hakkını elde edebilmesini daha da zorlaştırdı. Krizin derinliği ve şiddeti, tüm demokratik hak ve özgürlük mücadelesini olduğu gibi memur hareketinin başarısını da daha zorlu, daha sancılı hale getirdi. En küçük hak alma mücadelesi bile daha ağır bedeller ödemeyi ve daha uzun soluklu bir savaşıma hazır olmayı gerektiriyordu. Bu sürecin uzaması, memur kitlesinde belli bir yorgunluk yarattı. Sendikal mücadeleye önderlik eden kesimlerin yeni biçimler bulması, sonuç alıcı eylemler örgütlemesi gerekirken, onlar da bu dalgaya teslim oldular. Memurların yükselen mücadelesi ve sendikaların kurulması, o zamana kadar hareketin uzağında duran farklı işkollarındaki memur kitlesini de hareketlendirdi. Neredeyse sendikaların kurulmadığı işkolu ve kurum kalmadı. Fakat bunlar, memur hareketine kitlesellikleriyle birlikte gerici eğilimlerini de taşıdılar. Bu sendikalarda politikaya uzak durma, şovenizmden daha yoğun etkilenme, militan mücadeleden uzak, "diyalog" yoluyla çözüm arama gibi özelliklerin yanı sıra; başından itibaren "çağdaş sendikacılık" akımının temsilcileri de vardı. Kof bir şişme durumu, memur hareketinin çıkışında ve gelişiminde varolan militan yapısını törpüledi. Bugün memur hareketini tıkanma ve hızla geriye çekme noktasına getiren reformizm ve

yasalcılık, işte bütün bu etmenler üzerinde daha fazla güç kazandı. Sendikalaşma sürecinde reddedilen reformist-yasalcı anlayış, bugün artık harekete damgasını vurur hale geldi.

III. KÇSP'DE BÜROKRATLAŞMA
Memur hareketinin birleşik eylemini örgütleme ihtiyacı, merkezi bir yapıyı zorunlu kılıyordu. KÇSP, böyle bir ihtiyacın ürünü olarak doğdu. KÇSP, memur kitlesinin birleşik eylemini gerçekleştirmek için seri olarak karar alıp, onun etkin bir biçimde harekete geçmesini sağlamakla yükümlüydü. Bu, memur hareketinin yaptırım gücünü artıracak, devletin karşısına tek yumruk olarak çıkmasını sağlayacaktı. Fakat KÇSP bu işlevini yerine getiremedi. Memur hareketindeki gerileme, KÇSP'nin potansiyellerini de zayıflattı. KÇSP bugün kendi kitlesinden kopuk, hantal, bürokratik bir yapı haline gelmiştir. Özellikle Demokrasi Platformu içinde yer aldığı ve Eşgüdüm ile birlikte hareket ettiği son dönemde, KÇSP'nin bürokratlaşma süreci hızlanmıştır. Bugün KÇSP, Eşgüdüm'le birlikte adeta "konfederasyon hazırlama komitesi" gibi teknik bir organ seviyesine inmiştir. KÇSP, mücadelenin ve tabanın ihtiyaçlarına cevap veremez durumdadır. Tüm emekçilere yoğun bir saldırının yöneltildiği 5 Nisan Kararları sonrasında olsun, memur hareketine yönelik faşist baskı ve saldırılara karşı olsun, KÇSP ciddi hiçbir tepki geliştiremedi. Öyle ki, memur hareketinin geleneksel maaş zamlarını protesto eylemleri bile yapılamadı. Eylemlerin yerini diplomasi, bakan odalarında lobicilik, "diyolog" görünümlü icazet dilenme çabaları aldı. Daha önceki yıllarda militan eylemlerle sarsılan Ankara, bu yıl oportünist yasalcıların şovlarına sahne oldu. Memur kitlesini bıktıran vizite eylemleri ve Meclis'te bekletilen grevsiz sendika yasa taslağının kabulü için çekilen fakslardan öteye gidilmedi. Eylem çizgisindeki gerileyiş, tabandan giderek kopulması ve bürokratizmin kökleşmesiyle atbaşı gitmektedir. Kararlar tabandan kopuk alınmakta, tabana yalnızca "tebliğ" edilmektedir. Memur hareketinin geleceğini tayin eden en önemli kararlar bile yukardan sendika bürokratlarınca bağlanmaktadır.

IV. KONFEDERASYON VE SENDİKAL BİRLİK
Memur hareketi son aylarda yoğun bir şekilde tek bir "amaç" üzerine dönüp duruyor Gerek KÇSP, gerekse KÇSP-Eşgüdüm toplantılarının temel gündem maddesi konfederasyon. Ne grevli-TİS'li sendika hakkının kazanılması, ne % yüzleri aşan enflasyon karşısında yaşam koşullarının ağırlaşması, ne özgürlüklerin gaspedilmesi, ne de İşçi kıyımları, özelleştirme ve kirli savaş onları İlgilendiriyor. KÇSP ve Eşgüdüm, sanki memur hareketindeki tıkanmanın tek çözümü konfederasyonlaşmaymış gibi tüm çabalarını buna yöneltmiştir. Her şey adeta yasal statüye kavuşmak için ayarlanmıştır. İlkeler bile buna göre konulmuştur. Şu haliyle konfederasyon, yükselen ve kitleselleşen mücadelenin üzerine oturan bir örgütlenme değildir. Aksine, hareketin iniş ve güç kaybetme döneminde ortaya atılmıştır. Dolayısıyla memur hareketinin ihtiyacına değil, devletin memur sendikalarını boğma ihtiyacına yanıt vermektedir. Reformizm, objektif olarak devletin bu politikasının aleti işlevini görmektedir. Devletin hazırladığı faşist grevsiz sendika yasası, memur hareketine reformistler eliyle dayatılmaktadır. Bu dayatmanın kabulü, baştan beri faşist yasaları parçalayarak ilerleyen memur hareketinin artık "Hak Verilmez, Alınır!" şiarından vazgeçtiğinin ilanı olacaktır. Memur kitlesinin büyük çoğunluğunda bu yasa taslağını reddetmekle birlikte, "Önce bir yasa çıksın, sonra düzeltiriz" düşüncesi gelişmeye başlamıştır. Bu anlayış, yasalcı sendika bürokratlarınca da körüklenmektedir. Bugün en tehlikeli anlayış budur. Bugüne kadarki sendikal mücadele sürecinin kendisi, bu anlayışı mahkum etmek için yeterlidir. Ne zaman ki memur hareketi militan bir kavga yükseltmiş, sendikalarını fiilen yaratmıştır; toplumun tüm kesimlerinin gözünde meşrulaşmış ve bu sayede düzen partilerini dahi programlarında memura sendika hakkına yer vermek zorunda bırakmıştır. Bugünkü güdük sendika yasa tasarısı bile, aslında bu koşulların sonucudur. Ama ne zaman ki memur hareketi inişe geçti, kamuoyunun gündemindeki yeri gerilere düştü; grevli-TİS'li sendika hakkı vaadinin içi iyice boşaltıldı ve devlet en sonu memur hareketinin karşısına "Anayasaya aykırı" gerekçesiyle "sendika yerine dernek" yasa tasarısıyla çıktı. Kaldı ki, yasa taslağında sözü edilen, grevsiz sendikadır. Grevsiz TİS'in anlamsızlığı, Tüm BelSen'in 140 belediye ile yaptığı TİS'in Sayıştay'ın bir kararıyla feshedilebilmesinden de bellidir. Mücadeleyle değil, "diyalog" yoluyla imzalanmış TİS'lerin feshine karşı grev yapılamaması, "Önce TİS

hakkını alalım, sonra grev hakkını da alırız" anlayışının sonuçlarını apaçık göstermektedir. Bir kez "ricacılık" yolu tutulmaya görsün, arkası mücadeleyle değil, daha fazla teslimiyetle gelmektedir. Aşamalı mücadele anlayışı reddedilmeli, işin başından grevli-TİS'li sendika hakkı bir bütün olarak yeniden dayatılmalıdır.

V. SINIF SENDİKACILIĞI MI, SARI SENDİKACILIK MI?
Konfederasyonlaşmaya koşut olarak başlatılan bir diğer hareketlenme, "sendikal birlik"te yaşanıyor. Amacı ve yürütülüş biçimiyle konfederasyondan farklı değildir. Bütün derecikler yasallık denizine akıtılmaktadır. Bugüne kadar birlik görüşmelerine en soğuk bakan sendikaların birdenbire "birlikçi" kesilmeleri ve kaşla göz arasında birliği sonuçlandırmaları, boşuna değildir. Onları buna iten, devletin yasa tasarısındaki "her işkolunda tek sendika" maddesidir. Biz her zaman emekçileri bölüp parçalamak isteyen sermayeye karşı ezilenlerin en geniş birliğini savunuruz. Üstelik burjuvazinin işçi ve emekçilere karşı topyekün saldırıya geçtiği bugünkü koşullarda, bu saldırılara topyekün karşı koyuş için güçlerimizi birleştirmek, bizi daha güçlü kılacaktır. Fakat birlik, hiçbir zaman, hareketi ileriye götüren devrimci mücadele ilkelerinden vazgeçme pahasına olamaz; olmamalıdır. Güçten anlaşılması gereken, tek başına üye sayısının artırılması değil, müca­ delenin nitel olarak sıçratılması olmalıdır. Sendikal birliğin, mücadeleden ve kitleden kopuk, masa başında yapılması bir yana, birliğin ilkeleri ve programının içeriği, memur hareketinin geleceği açısından çok daha vahim sonuçlara gebedir. KÇSP ve Eşgüdüm'ün belirlediği konfederasyon ilkeleri ve ilk sendikal birliğin programı, önemli bir göstergedir.

Neler vardır bu ilkelerde?
"Sendikaların ideolojik bağımsızlığı", "ülke çıkarları", "üretim ve verimliliği niteliklileştirmek", vb. Bugüne kadar sarı sendikalardan duyduğumuz ilkelerdir bunlar. Türk-İş'in sendikacılık anlayışının memur hareketine taşınmasıdır. Ne demektir "sendikaların ideolojik bağımsızlığı"? Bugüne kadar "bağımsız", "tarafsız" kalınarak mı grevli-TİS'li sendika mücadelesi verildi? Bunu savunmak bunca yıl verilen mücadeleyi ve kendi kendini yadsımaktır. Sendikalar, örgütsel olarak herhangi bir parti ve örgütten bağımsızdırlar. Ancak ideolojik olarak mutlaka taraf olmak zorundadırlar. Biz bir tarafız. Ya burjuvaziden, ya da işçi sınıfı ve tüm ezilenlerden yana olunacaktır. Üçüncü bir yol yoktur. Emekçi memurlar, kendilerini ve işçi sınıfını ezen ve sömüren burjuvaziye karşı mücadelede en başta işçi sınıfının ideolojisini savunacaklar, diğer ezilenlerle aynı safta yer alacaklardır. "İdeolojik bağımsızlık", burjuva ideolojisine bağımlılığın örtüsünden başka bir şey değildir. Çünkü toplumda ideolojik boşluk yoktur. Sınıflar varolduğu sürece de, bırakalım bir sendika, bir dernek ya da herhangi bir kurumu, tek bir kişi bile tarafsız kalamaz. Hangi "ülke çıkarları"ndan söz edilmektedir? "Ülke çıkarları", "ortak fedakârlık", egemen sınıflardan sıkça duyduğumuz bayat demagojilerdir. Onlar, daha rahat sömürebilmek, daha fazla kâr edebilmek için başvurur bu yalanlara. Sömürenle sömürülenin, ezenle ezilenin, çalıp çırpıp soyanla emeğiyle geçinenin birarada yaşadığı bir toplumda, "ülke çıkarları"yla kastedilen, kimin çıkarlarıdır? Açıktır ki, bu, kapitalist sömürücülerin, kan emicilerin çıkarlarıdır. Sömürülen ve ezilen tüm kesimlerin çıkarlarını net bir biçimde savunmak yerine neden "ülke çıkarları" kavramı tercih edilmektedir? Bunların her ikisi birden savunulabilir mi? Birbirine zıt kesimlerin ortak çıkarları olabilir mi? Her şey gibi bu da yasal statüye kavuşmak için kullanılmaktadır. Devlete her konuda güvence verilmektedir. O yüzden tavizde sınırları yoktur. "Üretim ve verimliliğin niteliklileştirilmesi" kimin içindir? Bu ilkeyle, sarı sendikacılığın günümüzdeki biçimlerinden biri olan "çağdaş sendikacılığa" sıçranmak-tadır. "İşçinin patronun yerine düşünmesi', "patronun çıkarlarıyla özdeşleşmesi", "önce işyerinin bekası" anlayışının memur hareketine taşınmasıdır. Memurun, kendi işvereni durumundaki devletin ihsan ettiği ile yetinmesini istemektir. Bu yalnızca memurun ağır yaşam ve çalışma koşullarına karşı mücadele etmemesini getirmeyecektir. Aynı zamanda onu, daha yeni parçaladığı "kapıkulu" anlayışına başka bir biçim altında giderek yeniden döndürme girişimidir.

VI. SENDİKAL DEMOKRASİ
"Tabanın söz ve karar sahibi olması" ilkesinden işçi ve memur sendikalarında sıkça söz edilir. Özellikle liberal oportünistler, reformistler ve sendika bürokratları, bunu hiç dillerinden düşürmezler. Sözde en koyu demokrasi yanlışıdırlar. Ancak iş pratiğe gelince, kendilerine demokrasi, başkalarına merkeziyetçiliği uygularlar. Aslında onlar bu ilkeyi paravan olarak kullanırlar; devrimci sınıf sendikası fikrini, disiplin ve merkeziyetçiliği reddederler. Yaptıkları, kuyrukçuluktan, kitle dalkavukluğundan başka bir şey değildir. Yeri gelir, önemsiz günü birlik sorunları tabanda uzun uzun tartışırlar, yeri gelir en temel, en hayati önemdeki kararları taban iradesine başvurmadan, alelacele alıverirler. Sendikal birlik, konfederasyonlaşma ve hareketin bundan sonraki içeriğini belirleyecek ilkeler, tabana sorulmadan, tartışılmadan bir çırpıda karara bağlanmıştır. Sendikal işleyiş, demokratik merkeziyetçilik ilkesine uygun olmalıdır. Çalışmalara tabanın en geniş katılımı sağlanmalı; temel sorunlar mutlaka tabanda tartışılıp genelin iradesi ortaya çıktıktan sonra karar alınmalıdır. Sendikanın politikaları, mali durumu ve sendikal eğitim konusunda tabanın görüş ve önerileri alınmalıdır. Sendika yönetimi tamamen tabanın denetimine açık olmalı, ona düzenli olarak hesap vermelidir. Seçimle gelen her yönetici hakkında görevini yerine getirmediği koşulda tabanın verdiği yetkiyi geri alma hakkı vardır.

VII. BİR DÖNÜM NOKTASI; BİR YOL AYRIMI
Memur hareketi ilk saflaşmayı '90'ların başında, sendikal örgütlenme ve mücadelenin ilk evrelerinde yaşadı. Ayrım noktaları, hareketin ve mücadelenin en temel sorunlarıyla ilgiliydi. Bir yanda grevli-TİS'li sendika hakkı konusunda kararlı, bu uğurda "Hak Verilmez, Alınır!" şiarıyla ve kendisini yasalarla sınırlamaksızın militan, meşru mücadele anlayışıyla hareketen eden, emekçi memurların sorunlarını diğer toplumsal sorunlarla bağını koparmadan ele alan devrimci, demokrat güçlerin çizgisi vardı. Diğer yanda ise ILO ilkelerinin uygulanmasını istemekle sınırlı, yasalcı, reformist ücret sendikacılığı çizgisi. Hareket, devlete olduğu kadar bu reformist çizgiye de net bir tutum aldığı için baskı ve zorbalığın engellerini aşarak ilerleyebildi. Memur hareketi bugün de bir yol ayrımındadır. Yine bir yanda devrimci çizgi vardır; diğer yanda ise hareketi gitgide daha geriye çeken yasala, reformistlerin çizgisi. Reformizm, süreç içinde azımsanmayacak bir yol almış, memur hareketinin önüne kesin bir engel olarak dikilmeyi başarmıştır. Sınıf sendikacılığı ilkelerine sımsıkı sarılınıp meşru zeminde radikal eylemler yükseltilmedikçe, hareketteki durgunluk ve gerilemeye son verilmesi mümkün değildir. Bugün harekete damgasını vurmaya başlayan reformizm, eskisinden daha tehlikelidir. Hareketin yıllardır mücadelesi verilen grevli-TİS'li sendika hakkını elde edebileceği bir aşamada, onun ileriye sıçramasını fiilen engelleyici bir rol oynamaktadır. Üstelik bu anlayış, Eğitim-İş gibi baştan maskesi düşürülüp dışlanmış reformistlerin dışında, bizzat memur mücadelesinin içerisinde yer alan ve sendikaların yönetici kademelerini elinde tutan oportünistler tarafından savunulmaktadır. Bu durum, emekçi memur hareketini en kaba reformistlerle aynı sarı, uzlaşmacı ilkelerde buluşma noktasına getirmiştir. Memur kitlesi, yaşam koşullarının gitgide ağırlaştığı, grevli-TİS'li sendika ihtiyacını daha yakıcı hissettiği bir dönemde, yaşanan eylemsizlikten ve bu talepten geri adım atılmasından hoşnut değildir. Fakat yorgunluğun da etkisiyle, yeniden ileriye atılma konusunda kendi gücüne güvensizlik içerisine sokulmuştur. Bu durumda hareketi ileriye taşıma görevi, devrimci, demokrat öncü memurların omuzlarındadır. Mücadelenin gelip dayandığı dönüm noktasını, saflaşmayı önce onlar görmelidir. Durgunluk ve gerilemeye son vermek için, reformizme karşı kafalarda mutlak bir netlik sağlanmalıdır. Reformizmle hesabı kesmeden, onunla cephe cepheye gelinmeden, bırakalım kimi başarıları tek bir adım dahi atılamaz. Bunun için ilk elde yapılması gereken, devrimci, demokrat güçlerin hareketi var eden mücadele ilkeleri etrafında sağlam bir birlik oluşturmasıdır. Bu birlik, reformizmin karşısına her düzlemde dikilmelidir. Sağlanan netlik ve birlik, kitleye taşınmalı, kitle saflaşmanın niteliği ve alınması gereken tavır konusunda aydınlatılmalıdır. Fakat sadece tek yanlı bir aydınlatma faaliyetiyle yetinilemez. Kitleler, devlete karşı olduğu gibi reformizme karşı da, en iyi mücadele alanlarında eğitilirler. Bir yandan devleti grevli-TİS'li sendika talebini yerine getirmeye zorlayacak en güçlü darbe olan "süresiz genel grev" için emekçi memurları hazırlarken, bir yandan da bunun yolunu açacak, tıkanıklığı giderecek, özgüven sağlayacak sonuç alıcı eylemler örgütlenmelidir. İş bırakmalar, militan gösteriler, mitingler, her türlü

mücadele ve örgütlenme aracı, biçimi bu anlayışla kullanılmalıdır. İşyeri, işkolu ve memur kitlesinin geneli düzeyinde ağırlaşan sorunlara karşı etkin bir fiili sendikacılık hareketi yürütülmelidir. Hem devletin memur hareketini daha geriye itme çabası, hem de kirli savaşın bir sonucu olarak sendika yönetici ve üyeleri üzerindeki baskılar ağırlaşmıştır. Bu saldırılara karşı sendika yönetimlerinin tabanı hareket geçirmesi ve tabanın da kendi temsilcilerine sahip çıkması gerekmektedir. Kavga daha militan bir tarzda ve doğrudan devrimci bir politik düzeyde yürütülmelidir. Öte yandan egemen sınıfların aynı saldırısı altındaki işçi sınıfı ve Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle daha yakın, bilinçli bir mevzileniş içine girilmelidir. Emekçi memur mücadelesinin yalnız yaşam koşullarını iyileştirmekle sınırlı kalmayıp genel özgürlük kavgasının daha etkin bir parçası olması, ona daha fazla güç, itilim ve destek kazandıracak; taleplerine daha kolay ulaşmasını sağlayacaktır.

VIII. ÜCRETLİ KÖLELİK DÜZENİNE KARŞI, "SINIFA KARŞI SINIF" TAVRI
Devrimci Proleter Memurlar, sermayeye ve faşizme karşı her koşulda uzlaşmaz bir mücadelenin, "sınıfa karşı sınıf" tavrının en kararlı savunucularıdır. Devrimci Proleter Memurlar, "Hak Verilmez, Alınır!" ilkesini esas alır ve mücadelenin bu şiar temelinde yükseltilmesini savunurlar. Devrimci Proleter Memurlar, sendikal hak ve özgürlük, yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesinin, ücretli kölelik düzeninin temellerine yöneltilmesi gerektiğini, emekçilerin insanca bir yaşama ancak işçi sınıfının iktidarı altında kavuşabileceğini savunurlar. Devrimci Proleter Memurlar, bu kararlı ve tek sonuç alıcı mücadelenin önüne engel olan yasala, reformist, teslimiyetçi anlayışlara, sendikalardaki bürokratikleşmeye karşı uzlaşmaz bir mücadele verilmesi gerektiğini savunurlar. Devrimci Proleter Memurlar, memur hareketi içindeki tüm güçleri ve bireyleri, bu ilkeler etrafında birleşmeye ve ortak hareket etmeye çağırırlar. Ekim '94 Devrimci Proleter Memurlar

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful