You are on page 1of 25

1

Babamdan ne aldım?
Oğluma ne veriyorum?
“Cumhuriyet çocuğunun muhasebesi”

Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi, 03.01.2009

İkinci Cihan Harbinin bittiği yılda doğmuşum. Söyleneni şöyle böyle


de olsa anladığım yaşlara geldiğim yıllar, Türkiye Cumhuriyetini önemli
bir değişime götürecek bir merdivenin ilk basamağına ayak basıldığı
yıllardı; 1950’li yıllar. Bugün anlıyoruz ki, bu gelişmeler, yukarı katlara
çıkan değil, mahzene inen merdivenin ilk basamağıydı. İşte ben
babamdan bu yıllarda ülkeyi devir almaya başlamıştım. Bayrak yarışını
bilirsiniz; kendine ait parkuru koşan atlet, bayrağı arkadaşına teslim
ederken, birlikte bir süre daha koşmaya devam eder. Belli ki babam da
yetmişli yıllara yaklaşırken benim önüm sıra koşmaya devam etti ve
sonunda bayrağı tümüyle bana teslim etti. Teslim alıp teslim edilirken
kural olarak –getirisiyle götürüsüyle- bir teslim tutanağı yapılır. Ben
bugüne kadar böyle bir tutanağı yapma ihtiyacını duymadım; çünkü
sorumlu tutabileceğim yasal bir halefim olmadı. İlk defa 03.01.2009
tarihinde böyle bir halef ortaya çıkınca, benim de tarih önünde bu ülkede
neyi aldım neyi teslim edeceğim gibi bir yükümlülüğüm ortaya çıktı. Bu
hesap sadece Büyük Ali-Küçük Ali hesabı değildir; birbirini izleyen iki
kuşağın hesap alıp vermesidir; esasında bu yazıyı okuyanların hepsinin
tanık ve sanık olduğu bir hesaptır. Zannediyorum bu yazıyı okuyan ve
tarafsız düşünen herkes, bu yazının içinde kendini bulacaktır.
Bulmuyorsa ya bunu yazanda bir sorun vardır ya da bu yazıya olumlu
olarak katılmayanların anı-yargı ve düşünce sisteminde bir sorun vardır.
İlk olarak her milletin – fakirinin, zenginin, siyasi görüşü farklı
olanının olmayanı, niteliği ne olursa olsun her kesiminin - içten ve
2

coşkuyla katıldığı ve milli duyguları pekiştiren bayramlardan başlayalım.


Bilirsiniz bayramları en çok çocuklar sever.
Bayramları nasıl teslim aldım nasıl teslim ediyorum?
Cumhuriyet Bayramlarında ve 23 Nisan Çocuk Bayramlarında köyümdeki
tüm insanlar en temiz elbiselerini giyer, modern bir şapka ile tıraş olmuş,
yıkanmış bir durumda; köyün ilkokulunda yapılan törenlere katılırlardı. Bu
törenlerde şiirler okunur, piyes dediğimiz küçük gösteriler yapılır; milli
bütünlüğümüzü ve duygularımızı güçlendiren nutuklar atılırdı. En ilginci,
bu törenlerde ağzı laf tutan köylü vatandaşlar da okudukları şiir, türkü ve
bazı gösterilerle bu coşkuya katılırlardı. Muhtarından imamına kadar
herkes yerini alırdı. Daha sonra toplu olarak kasabaya gidilirdi; yaklaşık
65 köyün halkı (bazıları 7-8 saat at sırtında gelerek) bu törenlere katılırdı.
Her taraf -sadece resmi dairelere dostlar alış verişte görsün kabili değil-
asılan bayraklarla donatılırdı. İzci elbisesi giymiş öğrenciler, ellerindeki
müzik aletlerini çala çala dört bir taraftan Cumhuriyet Meydanına
toplanırdı. Askerler meydanın bir yanında kıta olarak durur;
komutanlarının emri ile ellerindeki beşlilerle bir şarjörü boşaltacak ateş
emrini beklerlerdi. Ortaya bir kürsü kurulur; belirli bir sıraya göre halkın
alkışlarla ve coşkuyla desteklediği nutuklar atılırdı. Ancak bu törenlerin
en heyecanla beklenen kısmı, halktan birilerinin kendi yazdıkları ya da
ezberledikleri, Cumhuriyet, Millet, Ulus, Uygarlık, Birlik gibi ulvi duyguları
dile getiren şiirleriydi. Burada bilinen her kesim kendi rızası ile temsil
edilirdi. O meydandaki herkes bu ülke için malını, canını vermeye
hazırdı. Devlet ve bu topraklar bu insanlar için kutsaldı. Sabahtan
akşama kadar kasabanın değişik yerlerinde davul ve klarnet çalınır.
Akşamları neredeyse kasabanın tümünün katıldığı fener alayları
düzenlenirdi.
Babamdan teslim aldığım bu coşkulu bayramların ne hale geldiğini
karşılaştırabilmek için 40 yıl sonra tekrar katıldım. Hiçbir köyden katılan
3

yoktu; sadece resmi dairelere bayrak asılmıştı (herhalde yasa gereği


olduğu için), hiçbir şiir okunmamıştı, klasik tarihin bir kısmını anlatan
yavan bir resmi nutkun haricinde hiçbir doğru dürüst konuşma
yapılmamıştı. Birkaç üniformalı güvenlik sorumlusu, yerel yönetimin
birkaç üyesi ve devlet memurlarının bu törene –galiba- katılmak zorunda
olanlarının haricinde kimse yoktu. Bir de Atatürk Heykeline çelenk
konurken ya da saygı duruşu yapılırken merak edip duran birkaç
vatandaşın haricinde.
Başka bir yeri anlatamam; çünkü çocukluğum oralarda geçmedi ki,
o günü nirengi noktası alarak bugünü değerlendirebileyim. Karşılaştırma
yapabileceğim tek yer ülkeyi babamdan teslim aldığım yer olabilirdi.
Ancak çeşitli vesilelerle başka yerlerde bu gibi törenlerde bulundum;
durum hiç de farklı değildi. Ruhsuz, yapmacık, yasak savmak ve
yasadaki bazı amir hususları yerine getirmek için yapılan törenlere şahit
oldum.
Bu törenleri bugün de belirli bir süre renkli yaşayan bir kesim var
mı? Var. Çocuklarını bu bayrama hazırlayan veliler. Çünkü onlara çeşitli
elbiseler yaptırmış; çocuklarının bazı marifetlerini –haklı olarak- toplum
içinde görmek isteyen ana baba ve aileler var. Bayramlarda görülen
sürekli kalabalık bu çocukların aile bireyleridir. Bu yazıyı okuyanlar,
kendinizi bir dinleyin, çocuk ve torunlarınızın bu gösterilerinin haricinde,
eğer resmi bir göreviniz yok ise, sabahları kalkıp, güzel elbiselerinizi
giyip, tıraş olup, heyecanla katıldığınız bir bayram oldu mu? Çocuk okulu
bitirince, sizin için bayram da bitmiştir. Siz ülkeyi bir bütünlük içinde tutan
bayramın bilincinde ve peşinde olmadınız; çocuklarınızı bayram
nedeniyle sergilediniz; hepsi o kadar…
İşte teslim aldığım milli bayramları, oğluma böyle teslim ediyorum.
Niye? Çünkü ait olduğum kuşağım, bu bayramların anlamını kasıtlı
olarak törpüledi, onları ruhsuz hale çevirdi. Onlar benim milli
4

bütünlüğümü pekiştiren, halkını devletine bağlayan törenlerdi. Milli


bütünlüğü sarsma ilk olarak ateşin söndürülmesi ile başlamalıydı; benim
mensup olduğum kuşak bunu yaptı. Yerine ne mi koydu? Daha önce
sadece 2-3 gün kutladığımız dini bayramları, her defasında 8-9 güne
çıkararak âdete dört gözle beklenen yurt içi- yurt dışı seyahatler
yapılacak bir fırsata dönüştürdü. Bu dini bayramları da esasında teslim
aldığımız gibi teslim edemedik; onu da bozduk.
Babamdan aldığım dini bayram adetlerini neye çevirerek oğluma
verdim? Bana en iyi elbiseleri giydirir, ilk olarak kendi ellerini öptürürlerdi;
atalarına saygıyı öğretmek için; daha sonra köyün yaşlılarına göndererek
onların ellerini öptürürlerdi; yaşlılara saygıyı öğretmek için; daha sonra
akrabalara ve komşulara gönderir ellerini öptürürlerdi; akrabaya ve
komşuya saygıyı öğretmek için. Ailenin yakın bireylerini bir araya
toplarlardı; aile bütünlüğüne saygıyı öğretmek için.
Şimdi ne teslim ediyorum? Birkaç yıldızı olan bir otelin barında ya
da lobisinde gelen geçeni seyretmeyi ya da eve kapanarak dinlenmeyi ya
da televizyon seyretmeyi.
Kurban bayramında neyi teslim aldım ne teslim ediyorum? Kızılay
ya da Türk Hava Kuvvetleri adına deri toplayan insanları dört gözle
beklerdim; şimdi el altından bilmem ne tarikatının organizasyonuna bu
derileri bağışlamak için can atıyorum. Etlerini gerçekten ihtiyacı olanlara
vermek için özen gösterirdim. Şimdi elden çıksın da nereye giderse gitsin
diyorum ya da çeşitli nedenlerle evde alı koyuyorum. Çoğunluk
inandığım için değil, gösteriş olsun diye, ya da ayıp olur korkusuyla
kurbanı kesiyorum.
Dünyanın her yerinde geçerli olması gereken bazı saygı
kurallarını nasıl teslim aldım nasıl teslim ediyorum? Yakın zamana
kadar (yani küresel ekonomiyi tam olarak uygulamaya sokmadığımız
günlere kadar) bir otobüse bir bayan, bir yaşlı, bir özürlü, bir hamile
5

girdiğinde, elektrik çarpmış gibi otobüste uygun olan herkes ayağa kalkar
yer vermede yarışırdı. Eğer önde tepki vermede gecikmiş biri saptanırsa,
ona bir şey denmese dahi, hoş gözle bakılmazdı.
Nasıl teslim ediyorum? Kendi rızası ile sıraya girmeyen, aradan
girmeyi marifet ve açıkgözlülük olarak belleyen, yaşlı, hamile, bayan
demeden kim olursa olsun isterse önüne yıkılsın oturduğu yerden
kımıldamayan; başka biri için en küçük bir fedakârlığı bile üstlenemeyen
bir kuşak teslim ediyorum.
Yolda tökezleyen bir insana elini uzatan onlarca insanın yerine,
yerde çırpınan bir insana uzaylıymış gibi bakan bir kuşak teslim
ediyorum.
Bayrağını gördüğü zaman ayağa kalkan, gözünden yaş akan;
istiklal marşını duyduğu zaman çivi gibi çakılan; dünya ile
bütünleştirecek ve uygarlıklara götürecek devrimlere sahip çıkmaya
söz veren bir kuşaktan aldığım andı nasıl teslim ediyorum?
Son birkaç on yılda bazı illerimizde artık bayrak törenleri
yapılmıyor; yapılamıyor. Bazı resmi parti kongrelerinde ulusun
bütünlüğünü simgeleyen bayraklar direklerden sökülerek yerlere atılıyor.
Bazı illerde bu bayraklar yakılıyor. Lanetli bir simgeymiş gibi bakılıyor.
Farklı bayraklar açık açık elden ele dolaştırılıyor; hatta Büyük Millet
Meclisinin kutsal çatısı altında bile.
Bir zamanlar okurken gözlerimizden yaş akan marşımıza ne oldu
diye sorabilirsin. İstiklal marşı, bazı kesimler için marş olmaktan çıkmışa
benziyor. Artık insanlar ağızları ile istiklal marşı söylemiyorlar, onu bir
bilgisayarın diskinden ya da bir kasetten dinlemeyi tercih ediyorlar.
Bugün İstiklal Marşını baştan sona hatasız okuyacak bir insan artık
görünmüyor. Gidiş gidiş değil; bilmem sana öğretecekler mi? En azından
ben öğretmeye çalışacağım.
6

Okulların duvarlarında bile yazılı olan Cumhuriyet Devrimlerini


sorarsan!!!
Devrimler mi? Bizzat bu devrimlerin simgesini Cumhuriyetin
Kuruluşundan bu yana parti ablemi olarak taşıyan parti bile bu
devrimlerin ruhuna aykırı eylemlere ve gösterilere girişiyor. Babamdan
Milliyetçiyim, Halkçıyım, Devletçiyim, İnkılâpçıyım (Devrimciyim),
Cumhuriyetçiyim, Laiğim söylemi ile devir aldığım bu ülkeyi, bu
kelimelerin aşağılandığı bazen de hukuki soruşturmalara uğratıldığı,
hatta bazılarının ağza alınmasının bile insanın dışlanmasına neden
olduğu bir ülke olarak teslim ediyorum. Özellikle 2000 yılından sonra
aydın geçinen, yazar geçinen bir sürü insan kanal kanal gezerek
Cumhuriyet Devrimlerinin toplumda açtığı tahribatları anlatıyorlar.
Girmeye çalıştığımız Avrupa Birliği de öyle diyor. Avrupalılara karşı milli
kurtuluş savaşı veren Atatürk demek ki yanılmış. Eşini bile –en az
görüntüsü ile- ikinci sınıf insan yerine koyanlar, demokrasi dersi vermeye
kalkışıyorlar. Devrimleri aldım, yarı yolda aşındırdım, un ufak ettim;
küçük çocuk ellerini öyle açma, teslim edeceğim fazla bir şey kalmadı…
Cumhuriyeti Bütünleyici ilkelere gelince: Bir zamanlar okullarda
bize öğrettikleri cumhuriyeti bütünleyici ilkeler vardı. Ne yazık ki bunları o
gün anlayamamıştım, şimdi çok daha iyi anlıyorum. Niye biliyor musun?
Bunlar hava gibi; olduğu zaman farkına varılamıyor; ancak yokluğunda
anlaşılıyor. Eksikliği boğuyor insanı. Bunlar: Milli Egemenlik, Milli
Bütünlük, Milli Birlik, Beraberlik ve Ülke Bütünlüğü, Yurtta Sulh,
Cihanda Sulh; Çağdaşlık; İnsan ve İnsanlık Sevgisi; Akılcılık,
Bilimcilik ve Gerçekçilik. Bunları gerçek anlamıyla teslim almıştım;
korkarım ki sana aynen teslim edemeyeceğim. Hepsi delik deşik edildi.
Birkaç cümle dinlemek istersin belki; yüzlerce örnekten bir ikisini
vermekle yetineceğim; akıllı bir çocuğa benziyorsun; bakarsın ki işin
7

aslını araştırır sen de bağımsız olarak bu erdemli ilkelerin aslını


öğrenirsin, şimdi onları yaşayamasan dahi…
Milli Egemenlik: Görünürde var mı? Var. Gerçekte var mı?
Ordusunun kodlarını NATO’nun verdiği, hukukunu ve ticaretinin ilkelerini
bir türlü üye olamadığımız (galiba olduğunu sen de göremeyeceksin)
AB’nin düzenlediği, hukukunun üstünde başka bir hukuku kabul etmiş;
ticari anlaşmazlıklarında tahkimi (başka bir ülkenin hukukunu) kabul
etmiş; 10.000 km uzaktaki bir ülkeden izin almadan askerini vuran
teröristin bile peşine düşemeyen bir egemenlik devrediyorum.
Milli Bütünlük, Milli Birlik, Beraberlik ve Ülke Bütünlüğü
ilkelerini teslim aldım; görünürde yasal bir değişiklik yapmadan; sanki
varmış gibi; ancak içini boşaltarak teslim ediyorum. Ancak bu
kavramların korkarım üstüne mine ya da sır çekildiği için, içten içe
çürütülmüş gerçek yapısını görmeden teslim alacaksın. Bu kavramlar,
son yarım asırdır sinsi sinsi kemirile kemirile içten içe param parça edildi,
yapay bir tutkalla bir arada tutulmaya çalışılıyor. Bu tutkalın en önemli
bileşeni, askerimizin gücüdür.
Ben çocukken bir erin (askerin) bir düğmesinin zorla koparılması
dahi suç oluşturuyordu. Düğünlerde, bayramlarda küçük çocuklara asker
elbiseleri giydirilirdi. Hepimiz gıptayla bu çocuklara bakardı. Bir subayı
gördüğümüzde yüreğimiz gururla kabarırdı. Bugün neredeyse askeri
seviyorum demenin çeteyi seviyorum demeyle eş tutulduğu bir sürece
girdik. Malum basın sabah akşam askerin peşinde, Avrupa bu gücü
kırmak için iş başında, Amerika elinden gelen geriye koymuyor; ancak en
tehlikelisi Atatürkçülük ya da Kemalizmle hesaplaşmayı bir histeri haline
getirmiş olanların yıkıcı girişimleri ve sözleri. Korkarım ki şu son yıllarda
gittikçe hızlanan ve şiddetlenen yıkıcı propaganda ve girişimlerle,
geleceğimizin güvencesi olan bu güç yok edilir ya da zayıflatılırsa (son
zamanlarda içteki ve dıştaki şer güçlerinin elbirliği ile bu yapılmaya
8

çalışılıyor), bin bir emekle kazandığımız, hemen hemen hiçbir İslam


ülkesine nasip olmayan devrimleri, bir anlamda bu kutsal emanetleri
eline vermeden un ufak edebiliriz. Sen de cüce bir ülkenin cüce bir bireyi
olarak sahneye çıkarsın. Bu ülkeyi koruyacaksan bu gücü diri tutman için
elinden geleni yapmanı sana baba vasiyeti olarak bırakıyorum.
Yurtta Sulh Cihanda Sulh: İçte devletine silah çekmeyen bir halkı,
komşuları ile askeri bir çatışmayı düşünmeyen bir devleti teslim almıştım.
Herkes bizi örnek alıyor; yanımızda olmaya can atıyordu. Din adına, ırk
adına bin bir parçaya ayrılmış, bir kısmı ise silaha sarılmış bir halk;
çevresindeki tüm komşuları ile her çatışacak bir ülke bırakıyorum.
Cihanda sulh adına, emperyalizmin kılıcı olarak Afganistan’dayım,
Somali’deyim, Lübnan’dayım, Kore’deyim. Bu sulh arayışımda o kadar
ileri gittim ki, 1.5 milyon din kardeşimizi işkenceyle öldüren Fransa’nın
Cezayir’deki sömürgeciliğinin devam etmesi için Birleşmiş Milletlerin
Güvenlik Konseyinde oy kullandım. Galiba Arap ve Müslüman ülkelerde
de sana saygın davranılacak bir geçmiş bırakamadım.
İnsan ve İnsanlık Sevgisi: Bunun için çok uzağa gitmeye gerek
yok. Başka ülkelerin insanına saygı gösterdiğimize ilişkin örnek bulmaya
yeltenmem de gereksiz. Sadece şunu söyleyebilirim. Dini aynı, ancak
inancı farklı olan insanlarını yakan; yine dini aynı ancak inancı farklı
olduğu için çoluk çocuk demeden toplu katliamlara giren; ırkından dolayı
farklı muameleye uğrayan ve suçlularının devlet adına cezalandırılması
gereği gibi yapılamayan bir ülkede insanlık sevgisinden bahsedersem
bana gülebilirsin. Korkarım ki bu ilkelliği çok daha acı bir şekilde
istemeyerek sen de yaşayabilirsin? Çünkü nifak tohumlarını attık… Senin
serpildiğin dönemde iyice yeşerebilir.
Akılcılık, Bilimcilik ve Gerçekçilik; Çağdaşlık: Babamdan
vasiyet almıştım; bu toplumda özellikle temel bilimleri ve sanatı
yaygınlaştırmak ve toplumu akılcı yola sokabilmek için. Ne mi teslim
9

ediyorum? Yüz televizyon kanalının doksanında her gün melekleri, cinleri


tartışan (çoğu da üniversitede öğretim üyeleri ya da akademik unvanlı
kişiler), dünya işlerinden çok ahret işlerine yönelen, dogmadan başka bir
şey önermeyen bir görsel; her kapıya bedelsiz bırakılan sinsi sinsi
gericiliği yaymaya çalışan bir yazılı basın. Tarihi heykelleri, inancımıza
aykırıdır diye kıran bir güruhla birlikte yaşamaya mahkûm ediyorum
seni…
Cumhuriyetin 10.uncu yılındaki çağdaş giyimli, aydınlık yüzlü
bayanlarımızın yerine, uluslar arası toplantılarda bile eşlerinin yanında
bin yıl önceki giyim kuşamı ile boy gösteren, sömürünün ve çağ dışılığın
simgesi olarak tüm dünyaca tescillenmiş giyim kuşamı olan bir topluluk
bırakıyorum. İnsanının yarısını başka bir kıyafete sokmaya çalışan bir
topluluk. Babamdan aydınlık yüzlü bayanları teslim almıştım, çarşafla
teslim edecek aşamaya getirdim…
Eğer ortadan kaldırmamışlarsa 1940’lı yıllarda orta eğitimde
yazılan ders kitaplarına bir göz at. Renkli değil; ancak basım kalitesi ve
içerik açısından mükemmel, felsefe, mantık, sosyoloji, jeoloji, astronomi,
orta eğitimde tarım bilgisi gibi dünyanın her tarafında geçerli olacak
bilgileri veren kitapları göreceksin. Bunların hepsi bağımsız dersler
olarak verilirdi. 1980 yılındaki ihtilalde hain bir güç, biraz önce insanı
insan yapacak saymış olduğum dersleri tümüyle kaldırdı; biyoloji, kimya
ve fizik derslerini seçmeli yaptı; din dersini de zorunlu yaptı ve Türkiye
Cumhuriyetinin geriye dönüşünü kimse kolay kolay önleyemesin diye de
Anayasaya koydu. Böylece dünyada orta eğitime bir dersin konmasını
anayasasınca güvenceye alan ilk devlet de biz olduk. Belki sorarsın:
Baba o günlerde sen ne yapıyordun diye? Ben mi! Ben kısa bir süre
önce Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığını seçilmiştim.
Organize ekibin bir kolu olan YÖK, ilk iş olarak o günkü dekanlarla
birlikte ilk iş olarak beni görevden aldı ve malum kişileri yönetici olarak
10

yerlerimize atadı. Öğretim üyeleri üzerinde o denli büyük bir baskı


kuruldu ki, herhalde ben de birçok öğretim üyesi gibi, kuyruğumuzu
bacaklarımızın arasına sıkıştırdık…
Genç Cumhuriyet neye önem verdiyse, ben tersini yaptım. Her
yıl yerli malı haftası düzenlerdik; ticaretimizin ve sanayimizin gelişmesi
için. Yerli malı giymekten ve kullanmaktan gurur duyardık. Şimdi
çocuklarımızı Konvers ve Adidas ya da benzer markaların dışında,
Türkçe ad taşıyan bir markayla okula gönderemiyoruz. Çünkü onlara
zenci muamelesi yapılıyor. Çocuklarımız ADİDAS’ın ya da KONVERS’in
modellerini akrabalarının adlarından daha iyi biliyorlar. Bunu gören
sanayicimiz ise, ürünlerine Türkçe ad koyma yerine, saçma sapan
yabancı adlar koyarak yolunu bulmaya çalıştı. Sonuçta, Türkçe ad
taşıyan dükkân, giyim eşyası ya da süs eşyası ya da her hangi bir sanayi
ürünü kalmadı. Hangi dükkâna, girerseniz girin “abi bu yabancı markadır,
yerli değil” diye bir aşağılama tanımı ile karşılanıyorsunuz. Sana sadece
rakı, kebap ve lahmacun kaldı… Sen büyüyünceye kadar onların da isim
hakkı satılmazsa…
Oğlum, sen bilgisayarın yaşamımıza egemen olduğu bir zamanda
dünyaya geldin. En ilgisizimiz bile bu yeni gelişmelerle ilgili olarak birçok
kavramı öğrenmek zorunda kaldı. Ben burada ikisine değineceğim. Birisi
kopyalama (copy), ikincisi ise değiştirme ya yerine koyma anlamına
(replace). Biz bu iki kavramı günlük yaşamımızda birbirine karıştırdık. Ulu
önderimiz Atatürk, batının bilgisini, teknoloji gelişimini ve belirli ölçüde
sosyal organizasyonunu kopyalamayı hedeflemişti. Ancak o güne kadar
aşağılanan Türk kimliğini, bünyemize işlemiş Arap Milliyetçiliğinin yerine
koymayı yani replace etmeyi hedeflemişti. Ve böylece o güne kadar
alışık olmadığımız, başında Türk sözcüğü geçen birçok kurumun
temelinin atılmasına öncülük etmişti. Gerçek kimliğimiz olan Türk diline,
Türk geleneği ve göreneğine dönüş için birçok girişim yapmıştı (Türk Dil
11

ve Tarih Kurumu; Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve onlarca diğer kurum).


“Ne mutlu Türküm” sloganını ulusal bir hedef olarak koymuştu. Buradaki
slogan bir ırka dayalı slogan değil, bir kültüre ve bir dünya görüşüne
ilişkin bir slogandı; Anadolu insanının kendi kimliğine dönmesini öngören
bir slogandı. 1950’lere gelindiğinde bu ülkü aşındırılmaya başlandı.
Sonuçta biraz önce değindiğimiz, bizi birbirimize bağlayan ülkü birliği
yitirildi ve gelecekte çatışmalara zemin oluşturacak çeşitli kimlikler
Anadolu’da boy göstermeye başladı ve en tehlikelisi üstü kapanmış gibi
gözüken Arap Milliyetçiliği egemen duruma geçti.
Batının bilimini, organizasyonunu kopyalamayı amaçlarken, yarı
yoldaki beceriksiz ve yeteneksiz (buraya başka sıfatlar da eklenebilir)
yönetimler nedeniyle, başka kimlikler replace yapıldı. Yani bir kesime-
kendine entel diyenlere- batının kimliği (dilimizde, giyimimizde,
klavyemizde, müziğimizde, kimlikle ilgili hemen her şeyimizde kökten bir
değişim yaşandı, yaşanıyor ), diğer taraftan başka bir kesime-gericilere
ya da tutuculara-geçmişte yıllarca gelişmemize pranga olan Arap kimliği
(giyiminden, kuşamından, yaşam tarzından, dilinden, davranışından vs.)
Türk kimliğinin yerine geçirildi, replace edildi. İşte merak etiğin kimlik
zafiyeti böyle ortaya çıktı… Senin, benim ve atalarımın hep gurur
duyduğu kimliği korumanı ve yüceltmeni bekliyorum…
Dışını yabancı markalarla bezendirdim; içini kapitalist modelin
acımasız felsefesiyle doldurdum, milli olan sadece bir adın kaldı (benim
ki de dâhil taşıdığımız adların önemli bir kısmı da Arap ırkının geleneksel
adıdır); onu da korkarım ki John ya da Hans olarak değiştirmezsin?
Daktilonu bile değiştirdim, F klavyeyi Q klavye yaptım. Sen üniversitede
okurken F klavyeyi müzelerde göreceğe benziyorsun; ben bile artık
piyasada Türk Klavyesi F klavyeyi bulamıyorum. İngilizcede
kullanılmayan “Ç, Ü, Ş, Ğ, Ö, İ” gibi harflerin –turistler gezerken zorluk
12

çekiyor kaygısı ile- Türkçeden kaldırılması için bir çalışma başlatamadık;


belki de sizin kuşak bunu başarabilir…
Baban haspel kader üniversitede profesör oldu. Girişken bir
adamdı, çeşitli faaliyetlere girdi çıktı. Eserlerinin büyük bir kısmını
topluma hizmet götürebilme için Türkçe yazdı. Hazırlıklı ol benim için
söylenecek sözlere. Baban mı, ne yapmış ki, çalışmalarının çoğunu
zaten kimsenin okumadığı Türkçede yazmış. Bak bize, Afrikalının,
Amerikalının, Çinlinin aferin dediği çalışmalar yaptık; bizim
çalışmalarımızı onlar okuyor, Türkler okusa ne olur okumasa ne olur
diyebilirler. Onlara kızma, bu yaklaşımın zeminini biz hazırladık. Yabancı
dili bilmeyeni, yabancı dilde yayın yapmayanı akademik olarak
yükseltmedik. Türkçeyi hiç nazarı itibara almadık. Anaokullarımızda
Türkçeden önce yabancı dili öğretmeye kalkıştık; en iyi puan alan
öğrencileri yabancı dilde eğitim yapan üniversitelere oradan da yabancı
ülkelere postaladık. Bu ülkenin etki alanının sadece Türkiye sınırları ile
kalmadığını, arkasında bizden medet uman 200-300 milyonluk geniş bir
coğrafyanın olduğunun farkına ve önemine varamadık; onlara –Atatürk
Devrimleri sayesinde- yol göstereceğimize onları sömürmek için kurt gibi
pusuda bekleyen yabancılara hoş görünmeye ve bu soydaşlarımızı
onların kucağına atmaya zemin hazırladık. Eğer ben ve kuşağım adam
olsaydı, seni Adriyatik’ten Çin’e kadar kendi ana dilinle seyahat
ettirebilirdim; ne yazık ki ülkende bile vatandaşlarınla yabancı bir dille
anlaşır duruma düşürdüm. Tarihin özrü olmaz.
Çocukluğumda ilkokul bahçesindeki konuşmaları hatırlıyorum.
Babamın mangalın başında akranları ile konuşmalarını hatırlıyorum. Bu
ülkenin topraklarını, bayrağını, gururunu, zenginliklerini, güvenliğini ne
kadar düşünüyorlarmış. Bayrak direğimizden biraz aşağıya kaymış
bayrağımızı görünce nasıl utanmış ve endişelenmiştik; sanki milli
13

gururumuz incinmiş gibi. Bunları sen anlayamazsın; çünkü kuşağım seni


öyle yetiştirmedi.
Anneannem, anam, dedemi anlatırlardı. Evlenmiş, bir hafta sonra
askere gitmiş ilk askerden geldiğinde bıyıkları terlemiş, 14 yaşındaki oğlu
karşılamış; birkaç hafta sonra tekrar askere çağırmışlar, iki sene daha
çarpışmış; tabii hepsi sefalet içinde. Ne madalya almış, ne maaş
bağlanmış; bir gün ne anneannemin ne de anamın ağzından bir intizar
ya da yakınma duymadım. Dedem de hiçbir zaman yakınmamış. Bu
ülkeye bir borç olarak bunu bilmişler. Bilmem ki beni ve kuşağımı
izlediklerinde kemikleri sızlıyor mu? Senin kuşağın benim bu
anlattıklarımı kavrayacak mı acaba? Merak ediyorum…
Ülke büyüklerinden, milletvekillerinden, generallerden öğretim
üyelerinden söz edilince neredeyse insanlar saygılarından oturdukları
yerde toparlanırlardı. Bir Cumhurbaşkanı geçtiğinde öğrencilerin, halkın
çoğu onu selamlayabilmek için yolların kenarına koşardı. Şimdi de bu
insanların ardından ve yanından koşanlar var mı? Var. Ancak bu
koşanlar, artık halktan birileri değil, kendi ülkesinin halkından korumaya
çalışan güvenlik kuvvetleri, korumaları ya da yalakaları. Hiç unutmam
1960’lı yıllarda Atatürk Orman Çiftliğinde İsmet İnönü’yü gördük ve
hatırımızı sordu diye günlerce anlattık. Ben geçmiş kuşaklarımdan
yuhalanmış bir üst düzey yöneticisi (cumhurbaşkanı ya da başbakan)
teslim almadım. Sana nasıl anlatayım ki anlayabilesin? Son 50 yıldır çok
az kişi söyleyebilirim, cumhurbaşkanı ya da başbakan ya da bakan ya da
ordunun önemli yerlerinde komutanlık yapmış olup da zimmetine para
geçirmiş, yolsuzlulara karışmış, akraba-dost-ahbabını hakkı olmadan bir
yerlere getirmiş suçlamasına muhatap olmamış olsun. Gerçeği belki
bana sorabilirsin, öyle mi diye? Ne yazık ki bunun yanıtını sana hiçbir
zaman veremeyeceğim. Çünkü benim onurlu baktığım bu insanlar hiçbir
zaman dokunulmazlık zırhından, ya da kronikleşmiş “körü körüne” siyasi
14

korunma oylamalarından sıyrılıp da kendilerini aklama şansını


yakalayamadılar. Ancak şunu gazetelerde çıkan bilgilere dayanarak
verebilirim. Son 30 yıldır parlamentoyu oluşturan insanların karara
bağlanmış olsun ya da olmasın suç dosyası, Türkiye ortalamasının
neredeyse 4 katıymış. Meclis, çoğu kişi için işlediği suçun cezasından
kurtulma yeri olarak algılanmaya başlandı. Sana böyle bir yönetim
bırakıyoruz…
Her şeye karşın devletimize güvendik ve güveneceğiz. Ancak,
devlet içinde devlet var diye son 50 yıldır yaygara koparılıyor. Var mı yok
mu kimse bilemiyor. Rus oyuncağı matruşka gibi, karıştırdıkça alttan
başkaları çıkıyor. Hukuk her şeyin temeli deniyordu; en yüksek yerlerdeki
hukukçuların bile verdikleri kararlara siyasi kimliklerinin yansıdığına ilişkin
izlenim halkta yaygınlaştı. Anlayacağın işin zora benziyor.
Bir önceki kuşaktan, görünürde, cemaatsiz, zaviyesiz, şeyhsiz,
mürşitsiz, kendi aklıyla karar veren, dogmadan uzaklaştırıldığı varsayılan
bir topluluk teslim almıştık; ne teslim ediyoruz? En yüksek
yöneticilerimizin bile mensup olduğu tarikatlar, zaviyeler, şeyhler,
babalar, erenler mürşitlerin cirit attığı bir ülke. Şaşırma, bu dogma
gaygaycıları, başbakanlık konutunda toplu yemeklere bile davet edildiler.
YÖK başkanlarımız, kendinizi göstermeden yavaş yavaş bu ülkeyi ele
geçireceksiniz diyen, Amerika’nın koruması altındaki imama “Hoca
Efendimiz” diye mektup yazmış ise, oğlum senin için bu ülke oldukça
çetin olacağa benziyor. Biz Kemalizm’in değerini bilemedik,
anlayamadık; bakarsınız ki sizin kuşak anlar da kurtulur…
Ben beş yaşında iken, köydeki yüksek yerlere çıktığımızda, “Tanrı
Uludur, Tanrı Uludur…” diye Türkçe ezan okurduk. Benim anam hiç
okula gitmemiş; beni doğurduğu zaman okuma yazma da bilmiyormuş.
Beni doğurduğu yıl, İkinci Dünya Harbi’nin sonuna yaklaşıldığı için,
dünya ekonomisi ve Türkiye ekonomisi son derece berbat bir durumda
15

olmasına karşın, köyde bir ahırın düzenlenmesi ile okuma yazma kursu
açılıyor ve anam akşamları (günlük işleri aksatması diye kursları gece
açıyorlar) bana sütü verdikten sonra bu kurslara koşarak okuma yazma
öğreniyor ve daha sonra da bu ana dünya şaheserlerinin çoğunu
okuyarak yemek sırasında zaman kazandırabilmek için bana özetleyerek
okuyor. Yani bu kurslar belli ki göstermelik açılmıyor; kursiyerlere ayrıca
bir uygarlık ivmesi veriliyor. Atatürk Cumhuriyeti öyle bir gençlik
yetiştirmeye uğraştı. Sonra çok partili idare sistemine geçtik, o günlerde
ezan anlamadığımız bir dilden okunmaya başlandı. Çoğumuz bu dili
anlamadığımız için, ezan okumaktan da vazgeçtik. O güne kadar aile
içinde konuşulmayan, o gün hiçbir şey anlamadığımız, bugün ise
yaşamımız kökten etkileyen konuşmalar başladı. Okuma yazma
kurslarının yerini alan kuran kursları almıştı. O güne kadar hemen hemen
duymadığımız tartışmalar başladı; Kuran kursları, bilme ne tarikatları,
şeyhler, müritler, ihfanlar deniyordu; biz de ağzımızı açıp dinliyorduk;
nereden bilebilirdik ki 2000 yıllarına zemin hazırlanıyor. Bugün senin bir
türlü anlayamadığın ve yaşamını cehenneme çeviren gelişmeler işte o
günlerde başlamıştı. Biz (ve bugün bile çoğumuz) hain ile vatanseveri,
cumhuriyet sevdalısı ile cumhuriyet düşmanını, dost ile düşmanı
birbirinden ayıramadık. Bir ülke geçmişinin muhasebesini iyi yapamazsa
ve iyi ile kötüyü birbirinden ayıramazsa; daha da kötüsü geleceğini
karartan insanları kısa çıkarları için baş tacı yaparsa, bir gün bu ülke
çıkmaza girer. Böyle bir ülkede vurguncu da, hain de, işbirlikçi de, gerici
de, aydın geçinen ve hiçbir zaman bir aydın kafasına sahip olmayanlar
da, satılık yazar da, satılık bilim adamı da, oyunu bir paket makarnaya
satan insan da hak etmediği yerlere gelir; hak etmediği imkânlara
kavuşur. Bugün çevrende hayretle ve endişeyle gözlediğin bu vasıfsız
kesimi –cumhuriyet yolunun yarısından sonra- biz yetiştirdik.
16

Bugün radyolarda haberler diye başlayan sunumlara o gün “Yurttan


haberler” diye başlanırdı ve bir ara (1950’lerde) bu haberlerin sonunda
Vatan Cephesine geçenler diye birçok isim sayılmaya başlandı.
Büyüklerimizin ve tanıdıklarımızın adı geçmeyince, onlardan
kuşkulanmaya başlamıştık; acaba bizimkiler bu vatanın evladı değil mi
yoksa vatan haini mi diye? Yıllar sonra anladık ki bunlar insanlarımızı
birbirine düşürmek için planlı ya da aptalca girişimlermiş. İşte, bugün
doğduğunda bin bir parçaya ayırıp sana devrettiğimiz vatanımıza
ihanetler ben çocukken başlamış; benim kuşağım da bilgisizliğinden,
duyarsızlığından, korkaklığından dolayı sorunu çözemediği için, sana,
her biri bir gruba ayrılmış, kendi içinde kavgal,ı çağın dışına itilmiş bir
toplum bırakıyoruz.
Çocukluğumda sadece padişahın ihanetinden ve bir de ne anlama
geldiğini tam bilmediğimiz bir beşinci koldan bahsederlerdi. Bu ülkeye
zararlı gizli bir plan yapanı beşinci koldan biri olarak bilirdik. Diğer tüm
yöneticilerimiz ve vatandaşlarımızı bu ülke için canını veren insanlar
olarak bilirdik. 1969 yılında Amerika’nın 6. Filosunun İstanbul’u ziyaretini
protesto etmeye yeltenen kalabalık bir gençliği durduran, daha doğrusu
ancak bir kısmını meydana bırakan güvenlik güçlerinin, daha önce
camilere sopasını saklamış gerici bir grubun (bunların bir kısmı, senin
dünyaya geldiğin yıllarda, 2000 yılının önemli yöneticileri oldular) bu
gençliğe saldırması, 2 kişiyi öldürmesi ve 200 kişiyi yaralaması ile bu
ülkedeki herkesin bu ülkeye değil, gizli bir şekilde başka ülkelere de
hizmet ettiği kuşkusu doğdu. Daha sonraki 10 küsur yılda, bizzat benim
tanık olduğum olaylarda, kardeşin kardeşi öldürdüğü çok kötü bir dönem
yaşadık. Sonunda 1980 darbesi oldu; çok sevinmiştik; kurtulduk diye. O
günlerde İstanbul’dan Ankara’ya gelen bir otobüs, galiba Gerede
civarında bir tankerle çarpışmıştı; çevreye saçılan yaralılar vücutlarının
yandığını hissederek orada birikmiş bir su birikintisine dalmış ve
17

yanılmıyorsam 22 kişi bu gölde âdete bir kömür haline dönüşmüştü.


Çünkü bu su gibi görünen birikinti, çok güçlü (galiba nitrik asit) asit
taşıyan bu tankerden akan asidin oluşturduğu birikintiymiş. İşte Türkiye
de 12 Eylül Darbesinde kurtuldum derken çıkarcıların, yağmacıların,
gericilerin ve satılmışların cirit attığı böyle bir çukurun içine düştü. Bu
darbeden maddi ya da manevi olarak bir yerleri yanmamış,
yaralanmamışı, berelenmemiş herhangi biri kurtulamadı; işbirlikçilerin ve
çıkarcıların haricinde.
Üniversitedeki yıllarımı düşünüyorum. Fakültede havuzun başında
ve ağaçların dibindeki banklarda bu ülkenin topraklarını nasıl ıslah
edeceğimizi, ormanları nasıl koruyacağımızı, sularımızı nasıl temiz
tutacağımızı, eğitimimizi nasıl geliştireceğimizi, halkımızı nasıl
aydınlatacağımıza konuşurduk. Hepimizin yoğunlaştığı sorunlar,
ülkemizin temel sorunlarıydı. Kıbrıs’ta bir Türkün burnu kanasa, birkaç
dakika içinde Kızılay meydanında canını vermeye hazır bir grup türerdi.
Şimdi Kıbrıs neredeyse gitti gidecek, tek bir gencin sesi çıkmıyor. Eğer
böyle giderse Kıbrıs’a ancak Yunan vizesiyle girebilirsin. Bizim o
coşkumuzu anlayamayan ve yanlış mecraya sürükleyen bir önceki
kuşağımız, sonunda –herhalde dış mihraklarla birlikte- kuyumuzu kazdı;
baskı, zulüm, tehdit ile bizi süt dökmüş kediye döndürdüler. Seni
suçlayamayacağım çünkü benim kuşağım size iyi bir örnek olamadı… İyi
bir eğitim iyi bir modelle olabilirdi; ben sana iyi bir model olamadım ki…
Bugünkü gibi hatırlarım, 1964 ya da 65 yılında bize bir anket
uygulandı. Mezun olduğunuzda elinizde imkân olursa aşağıdakilerden
hangisini yapmak istersiniz diye; galiba 50 kadar seçenek vardı.
Sonradan bir rastlantı olarak öğrendiğim kadarıyla ben ve arkadaşlarım,
toprak erozyonunu önlemek, tarım reformu yapmak, eğitimin kalitesini
yükseltmek gibi ülkemiz açısından son derece önemli olan sorunları ön
plana koymuşlar. Ülkenin temel sorunu bu gençliğin ana sorunuymuş.
18

Benzer anket 2000 yıllarının başında sınırlı bir öğrenci kitlesine


uygulanmış; alınan yanıtlar, benden önceki kuşaklardan aldığım ile 42
yıllık bir üniversite öğretim elemanı olarak gelecek kuşağa verdiğim
ülkünün arasındaki farkı göstermektedir. Son ankette gençlerimizin
çoğunun ilk hedefi, iyi maaşlı bir iş bulma, imkân bulabilirlerse yabancı
ülkeye gidip çalışma, prestijli bir arabaya binme; erozyon ve toprak
reformu sorunu listeye bile girememiş. İşte babamdan aldığım ülkü ile
sana verdiğim ülkü arasındaki fark.
İlkokulumuzun bahçesinde toplandığımızda, zaman zaman şu
konuşmaları yapardık: Dünya bizim mertliğimize, kahramanlığımıza
(galiba bu sıralarda Kore Savaşına katılmış birkaç Türk askerini
Amerika’ya götürüp halka göstermişler; ya da öyle bir söz çıkarılmıştı),
üstün yeteneklerimize, sanatımıza, şunumuza bunumuza hayran. Türk
dediğin zaman herkesin şapka çıkardığı, ayağa kalktığı bir millet olarak
öğretilmişti. Bu erdemli görünüşümüzden nasıl gurur duyardık; seni öyle
bir duruma getirdik ki; oğlum, onu sen bugün anlayamazsın. Öylemiydi,
onu çok iyi bilemem; ancak batının emperyalizmine karşı koymuş ve
kişilikli dış politikası ile Atatürk Türkiye’si belli ki bir dönem hak ettiği
saygınlığı görmüş; çünkü bizden çok uzak birçok ülkenin bile şehirlerinin
bir kısmında Atatürk adını taşıyan meydanı ve caddesi bulunmaktadır.
Bu mirasın bir kısmına ben bile kondum. İlk defa 1960’lı yılların sonunda
yurt dışına çıktığımda; özellikle üçüncü dünya ülkelerinden gelen ya da
Müslüman ülkelerden gelenler, kariyerleri ne olursa olsun, bir kapıya
yanaştığımda bekleyip bana yol verme gibi içten gelen bir saygıyı
göstermişlerdi. Bu saygı belli ki benim kişiliğime değil, beni kişilikli olarak
bu dünyaya tanıtan yöneticilerimden, özellikle Atatürk’ten
kaynaklanmaktaydı. Doğrusunu isterseniz çok da gururlanırdım.
Daha sonra, özellikle işçilerin Avrupa’ya yerleşmesinden sonra, bu
saygı yerini aşağılamaya ve nefrete bıraktı. Almanya’da birisi bir
19

mahalleyi başka bir Almana tanıtma sırasında, o mahallenin kalitesini


aşağılayarak belirtmek için, “nee, Türken Stelle = aman aman Türklerin
bulunduğu yer, yaşanmaz anlamına ”, “Knoblauch riechende ya da
stikende Türken = sarımsak kokan Türkler” ya da İngilizce You Turk =
Hey sen Türk (Türk olmayan birine; sanki zenci, Çingene gibi bir
anlamda) şeklinde hitap edilmeye başlandı. Hava alanlarında en kötü,
kirli, görünüşü aşağılatıcı kapılar, üzerlerine tabelalar koyarak Türklere
ait kapılar yapıldı.
Çocukluğumda Avrupa’ya giden Türklere gösterilen itibar kulaktan
kulağa anlatılırdı. Biz, bize bırakılan bu itibardan gurur duyardık. Heyhat,
1970 yılında Almanya’da Hamburg’a gittiğimde, şehrin iyi bir semtinde
mütevazı bir ev kiralamaya kalktığımda, makler (emlakçi), bana
buralardan bir kiralık bir ev bulamayacaklarını söyledi. Ne oldu biliyor
musunuz? Üniversite, bu maklere, benim için, sarkıntılık yapmayacak,
ona buna saldırmayacak, delici ve yaralayıcı alet kullanmayacak, şunu
yapmayacak bunu yapmayacak diye garanti verdikten sonra, ancak bir
ev kiralayabildim. Avrupa’da kaldığım 4-5 yıl boyunca, çok acı ve incitici
olaylara tanık oldum. Bu aşınmada doğrudan katkısı olmayan zavallı
halkımın, ancak lahmacun, kebap, baklava sözcükleri geçtiği zaman
dikelerek ben de bu dünyada varım anlamına gelen bir tavırla söze
karışabildiğini gördüm. Bu yüce milleti, birkaç kuruş getirecekler diye
Avrupalının ayakları altında ezdirdik. Her ezilen insan gibi, kendini
koruma güdüsü ile ya kimliğini yitirerek komik bir şekilde
Avrupalılaşmaya kalkıştı ya da kenetlenmeyi ve savurma zırhını
güçlendirecek dini örgütlenmeye girişerek çağın dışına kaydı. Şu anda
Avrupa’nın en dogmatik ve gerice kesimi Türklerin bu kesimi oldu. Bu
nedenle de bir batılı, tamamen çağın dışına kaymış bu kesim ile bırakın
bir evde, bir mahallede, bir şehirde, bir ülkede yaşamayı, aynı kıtada bile
20

yaşamak istemediğini açık açık dile getirmeye başladı. Avrupa,


boğazlardan başlar demeye başladı.
Yarım yüzyıldır Avrupalı olacağız diye gösterdiğimiz niyet ve
çabamıza karşın, dün eyaletimiz bile olmayan devletçiklerin önüne diz
çöktürülerek sığaya çekiliyoruz. Ben başı dik bir ülke teslim almıştım…
Üzgünüm…

Sadece değişen bir Türkiye mi bırakıyoruz?


Sadece değişen bir Türkiye değil, değişen bir dünya da bırakıyoruz.
1950 yıllarının sonunda ortaokulda okurken, en çok ilgimizi çeken yazılar
ve kitaplar, Afrika’daki gizemli ormanlarda ve ülkelerde geçen olaylardı.
Kafdağı ya yamyam öyküleriyle büyümüştük. Kaçabileceğimiz,
sığınabileceğimiz keşfedilmemiş adalar olduğuna inanıyorduk. Hayal
dünyamız inanılmazdı. Şimdi, dünyanın en ücra köşesinde olan bir şeyi,
evinizde kahve içerken seyredebiliyorsunuz.
Yine aynı yıllarda, buzdolabından, televizyondan, çamaşır
makinesinden, bulaşık makinesinden söz ediyorlardı. Hep düşünürdük,
acaba ölmeden bu makineleri görebilecek miyiz diye. Bugün elinde bir
çamaşır yıkayan kadın görsen, büyük bir olasılıkla şaşkın şaşkın ne
yapıyor diye bakarsın.
Çoğumuzun fotoğrafı ilk defa askere giderken çekilmişti.
Meydanların bir köşesinde, bir duvarda asılı, hatıra fotoğrafı yazılı siyah
bir perdenin önünde, alimünat diye adlandırılan, arkasında siyah uzun bir
torba olan, altında sulu çözelti olan dört ayaklı kutu şeklinde bir fotoğraf
makinesinin önünde, birkaç dakika kımıldamadan bekledikten sonra
çıkarılan filmin arabını (negatifini) duvarda kururken seyrettikten sonra,
tekrar suyun içinden çıkacak normal fotoğrafımızı beklerdik. Eğer çözelti
yeni değiştirilmemişse ya da o günlerde eczanın ithalatı yapılmamışsa,
hangi resmin kendimize ait olduğunu anlamada zorlanırdık. Sonra filmli
21

siyah beyaz, sonra filmli renkli, sonra çekildiğimiz yerde bize resim veren
polaroyitler, sonra dijital fotoğraf makineleri çıktı. Dolaplarımızdaki
albümlerde özenle sakladığımız, belirli günlerde, özellikle de misafir
geldiğinde çıkarıp baktığımız fotoğraflar işte dönemin saklanması
gereken belgeleridir. Şimdi, çektiğimiz resimleri tekrar seyredecek
zamanımız bile yok. Buzdolaplarına, fırınlara, bulaşık makinelerine,
bilinen düz satıhlı her yere yapışmış fotoğraflar, bu nostaljinin bittiğini
müjdelemektedir. Film çekme teknolojisi de benzer şekilde gelişti. Sen
doğduğun günlerde, bildiğimiz bütün bu teknolojiler yine eskidi, HD (hay
definışın) diye yeni bir kuşak çıktı; çok daha net ve güzel resimler
çekiyor; ancak evimizdeki makinelerin hiç biri bu resimleri tekrar
gösteremiyor. Belli ki harçlığından kesip bu makinelerden birini edinmem
gerekecek.
Atatürk Üniversitesinde asistan olmuştum; o günlerde telefon izini
diye bir şey vardı. Sabahtan merkezi posta hanenin önüne dizilirdik ve
telefon görüşmesi için sıraya girerdik. Gece 24’de sıra gelmedi deyince,
eve gider ikinci gün yöneticilerimize tekrar izin için bin bir dil dökerdik.
Şimdi, ilkokul çocukları bile, dünyanın her tarafıyla anında iletişim
halinde. Bir taraftan da konuşmalarınız kayda geçiyor. Nereye giderseniz
gidin, yolda, izde, alış verişte, resmi dairelerde, bir delikten mobius
denen mercimek kadar küçük kameralarla izleniyoruz. Yaşam kolaylaştı
mı? Kolaylaştı. Ancak, saklanmak istiyorum dediğinizde, artık bu
şansınız ve özgürlüğünüz kalmıyor diyebilirim. Gözleniyorsunuz,
izleniyorsunuz, dinleniyorsunuz.
İlkokula giderken, hiç kullanmadığımız, ayda bir yıkanan bir
mendilimiz vardı; her sabah ellerimizi onun üzerine koyar, tırnaklarımızı
ve ellerimizin kirini öğretmenimizin denetimine sunardı. Bir delikanlının
cebinden işlemeli bir mendil çıkarması başlı başına bir fiyakaydı. Zarif
22

hanımlar ellerinde hep bir mendil taşırlardı. Yerini kılıfını ‘çarrt’ diye
yırttığımız kâğıt mendiller aldı.
File ve örgü çantalar bir insanın kendine ait simgesiydi. Kimin
çantası olduğunu uzaktan anlardınız. Çok da geç değil, 1970’i yıllarda
Avrupa’ya gittiğimde, bayanların önemli isteklerinden biri naylon torbaydı.
Bugün patates, soğan doldurduğumuz naylon torbalar, o gün kadınların
birbirini ziyaretlerinde gösteriş araçlarıydı. Kısa zamanda, yaşamımızın
bir parçası oldu; daha önce gazete ya da kartona, en lüksünden yağlı
kâğıtlara sarılan yiyecekler bu torbaya girdi. İşte bugün senin gördüğün,
ağaçların dalına takılmış, yolların kenarına saçılmış, denizlerin dibini
örten çirkin naylon torbaların öyküsü de budur.
Binlerce çeşit giysisi, binlerce çeşit lisanı, binlerce çeşit folkloru
içeren bir dünya teslim almıştım. Bunlar milyonlarca yıllık insanlık
tarihinin mirası olarak bana kadar ulaştırılmıştı. Ne yazık ki benim
kuşağım çeşitliliği ilkellik olarak algılayarak, teknik bilgiler bakımından
gelişmiş olan milletlerin gelenek ve göreneklerini evrensel değerler olarak
alma gafletine kapıldı. Şimdi kot pantolon giyen, İngilizce konuşan, rock
dinleyen, birbirini taklit etmeyi gelişmişlik diye algılayan tek boyutlu bir
kuşak bırakıyorum.
Bütün bu gelişmeler yaşamımızı fiziki olarak kolaylaştırdı; merak
ettiğimiz birçok şeyi mucize hanesinden çıkararak, bilgi hanemize yazdık.
Dünyayı belli ki çok daha bilinçli ve daha renkli gözlüklerle görmeye
başladık. Doğa kendi içinde –eğer doğru işletilirse- kendini yenileyen bir
sisteme sahip olması nedeniyle neredeyse sınırsız kullanılabilirdi. Ancak
vahşi kapitalizmin ve dogmanın egemen olduğu bir dünyada buna dikkat
edilmediği, daha doğrusu saygı gösterilmediği için, doğal sistemde gözle
görülür olumsuz değişiklikler görülmeye başlandı. Her şeyin ödenmesi
gereken bir bedeli olduğu için, doğanın kaynaklarının bu kadar hızlı ve
hoyratça tüketilmesi sonucu, ne yazık ki, benim çocukluğumda, bundan
23

milyonlarca yıl sonra şöyle olacak diye hayal kurduğumuz bir dünya
değil, birkaç yüz yıl içerisinde belki de hiçbir canlının ayakta
kalamayacağı kirlenmiş yıpratılmış bir dünya bırakacağa benziyorum.
Babamdan aldığım dünyayı benzer şekilde sana teslim edemedim.
Ailem ben doğduğum zaman çok mutlu olmuş; benden, dünya ve
ülkem adına önemli beklentileri olmuş; bir şeyleri düzeltebileceğimi,
Atatürk’le başlayan dünyaya örnek devrimlerimizi ve insanlık sevgimizi
daha da geliştirerek gelecek kuşaklara iletebileceğimi ummuşlar.
Beceremedim, beceremedik. Benim kuşağım bekleneni vermedi. İnsan
sevgisine, hukuka, uygarlığa ve özellikle bilime dayalı, herkese örnek bir
ülke bırakmayı düşünürken; her türlü oyunun oynandığı, hızla dogmaya
kayan bir ülkenin içinde bulduk kendimizi.

... Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun:
"- N'apıyorsun" diye sordum.
"- Seyrediyorum" dedi; "çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece
seyrediyorum".
Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarışında ipi ilk
göğüsleyenlerin, zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti.
İyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin
bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var mıydı acaba?
Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu
raftaki bir kitabı yıllar sonra merakla karıştırır gibi...
Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin
karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu
bizi...
Pazarda görsek tezgâhından meyve almayacağımız adamların
cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın,
üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik.
24

Velhasıl ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik.


Krizde geçmişti bütün gençliğimiz ve şimdi çocuklarımıza tek
devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz...
"- İşte" diye iç geçirdi kadim dostum, "...bunları seyrediyorum bir
kenardan sessizce..."
(yazarı beni affetsin, adını hatırlayamadım; belki de orijinali gibi yazamadım)

Ali Demirsoy olarak sessiz kalmadım; ama açıkça söylemeliyim ki


ailemin bana bel bağladığı ya da benim gençliğimde öngördüğüm gibi bir
sesi de çıkaramadım. Ne yazık ki kuşağım olanları sessizce seyretti;
Cumhuriyetin kuruluşundaki coşkuyu geliştiremediğimiz gibi, olanının da
un ufak edilmesine seyirci kaldık.
Biliyor musun bir ülkenin en coşkulu duyguları marşlarıyla dile
getirilir. Nedense, marşlar söylendiği zaman insanlar ülke çıkarlarını
kendi çıkarlarının üzerinde görmeye başlarlar. Yani bir ülkenin gelişim
coşkusunun ve ülkü birliğinin yücelişini marşlarıyla ve benzer toplumsal
seslerle izleyebiliriz. Bu kadar okula, bu kadar eğitimli insana, bu kadar
nüfusa, bu kadar olanağa karşın, biz hala 80 yıl önceki “Onuncu Yıl
Marşıyla” (Cumhuriyetin Kuruluşunun 10. yılında bestelenmiş olan)
coşkumuzu ifade etmeye çalışıyoruz; daha doğrusu o marşla idare
ediyoruz. Üzerine hiçbir şey koyamadık. Çünkü coşkusu ve ülküsü olan
insanlar bu tip şeyleri üretir.
Eğer senin kuşağın bizi suçlamaya kalkarsa, savunmamız hazır:
Dış düşmanlarımız bizi bu hale getirdi diyerek kolay yoldan kurtulmayı
deneyeceğiz. Ancak dış düşmanların ve çıkarlarımızı baltalayanların hep
olduğunu ve hep olacağını bilmemiz ve ona göre önemleri almazı
gerekirdi. Yeteneksizliğimizi ve beceriksizliğimizi yıllarca sadece dış
güçlere bağlayarak “başarısızlığımızı” mazur göstermeye çalıştık. Hiç
kimse kendine şunu sormadı, bu güçler olmasaydı, yeni bir 10. Yıl marşı
25

mı besteleyecektiniz, yoksa DNA’yı mı bulacaktınız ya da herkesin


birbirine saygılı olduğu yaratıcı bir toplum mu olacaktık? Her halde ailem
bunun farkındaydı ve –başka çareleri de olmadığı için- bana ve
kuşağıma bel bağlamışlardı; “dağda danamız var” diye hep
umutlanmışlardı. Hele ki babam ve annem bu günleri görmediler… Bir
insanın güvendiği dağlara kar yağdığını görmesi çok acı olsa gerek…
Anamın ve babamın coşkusunu geliştirme bir yana, koruyamadık bile…
Ailemin bana vermiş olduğu bu görevi yeterince başaramadığım ve
belirlenen hedefe ulaşamadığım için, babamdan aldığım bayrağı hedefe
dikinceye kadar, bana beklentileriyle vermiş oldukları “Ali” adını,
toplumda çok olağan olmamasına karşın, sana verdim; belki sen
başarırsın diye… Dünya ve ülke ölçeğinde çok zor günler yaşayacağını
biliyorum; sana verebileceğim en büyük miras ve ülkü babamın ve
anamın umududur.
Yolun açık olsun sevgili “Küçük Ali”…

Prof. Dr. Ali Demirsoy


Hacettepe üniversitesi
03.01.2009

Sayın Kardeşim
Her cumhuriyet çocuğunun özelikle son yarım asırlık sürecin bir muhasebesini yapması
gerektiğini düşünüyorum. Benim bu muhasebeyi yapmam için önemli bir neden çıktı. Bu
yazıda sizin de büyük bir olasılıkla yaşadığınız ve gözlediğiniz bazı hususları görüşlerinize
sunuyorum.

Saygılarımla

Not: Bundan böyle yazı almak istemeyenler lütfen bu adresi bilgi versinler.