You are on page 1of 44

SAHİBİ

Fatih Üniversitesi

Fen-Edebiyat Fakültesi

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

Genç Araştırmacılar Topluluğu

DANIŞMANLAR

Prof. Dr. Mahmut KAPLAN

Yrd.Doç.Dr. Nurgül ÖZCAN

GENEL YAYIN YÖNETMENİ

Uğur KÖSE(Fatih Üniversitesi-TDE-Lisans Öğrencisi)

YAYIN KURULU

Erva BODUR(Fatih Üniversitesi-TDE-Lisans Öğrencisi)

Enes İLHAN(Fatih Üniversitesi-TDE-Lisans Öğrencisi)

Mehmet AYTEMİZ(Fatih Üniversitesi-TDE-Lisans Öğrencisi)

Uğur ALTUNDAŞ(Fatih Üniversitesi-TDE-Lisans Öğrencisi)

Bahriye DUVARCI(Fatih Üniversitesi-TDE-Lisans Öğrencisi)

Dilara Pınar ARIÇ(Fatih Üniversitesi-TDE-Lisans Öğrencisi)

DERGİ VE KAPAK TASARIMI

Necati KOÇ(Beykent Üniversitesi-Grafik Tasarım- Lisans Öğrencisi)

e-mail adresi:

fatihcinari@gmail.com

ADRES

Fatih Üniversitesi

Büyükçekmece /İstanbul

Yardım ve desteklerinden dolayı bölüm başkanımız Doç. Dr. Mehmet GÜMÜŞKILIÇ’a; okulumuz
Türk Dili Bölümü okutmanlarından Hüseyin DURU’ya; okulumuz öğrencilerinden
Şahin ELÇİ,Sibel AY,Betül BAĞCI,Mariana BUDU,Mustafa Yasin BAŞÇETİN, Duran Hasan YALÇIN’a
ve İstanbul Kültür Üniversitesi öğrencilerinden Asım ÇAKMAK’a teşekkürü bir borç biliriz.
FİHRİST

FİHRİST
Metin Adı-Yazar Adı Tür/ Kategori Sayfa no

HEZÂRIN ZÂRI........................................................................ ŞİİR........................................ 5


Yasin ŞEN(GAZİ ÜNİ.-TDE-Lisans Öğrencisi)

İSTEDİĞİMSİN........................................................................... ŞİİR...................................... 5
Mehmet AYTEMİZ (FATİH ÜNİ.-TDE-Lisans öğrencisi)

SAYMADIM............................................................................... ŞİİR...................................... 6
İsmail GÜLYÜZ(FATİH ÜNİ.-TDE-Lisans öğrencisi)

ÜMİT GÜNEŞİ........................................................................... ŞİİR........................................ 6
Uğur KÖSE(FATİH ÜNİ.-TDE-Lisans öğrencisi)

İLETİŞİM YOKSUNLUĞU............................................................ FIKRA.................................... 7
Semine KAYA(FATİH ÜNİ.-TDE-Lisans öğrencisi)I

GECENİN BEKÇİSİ DÜŞÜNCELER................................................. DENEME................................. 9
SAİME TOPÇU(FATİH ÜNİ.-TDE-LİSANS ÖĞRENCİSİ

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN’DA ÜMİTSİZ AŞKLAR DUYGUSU........... MAKALE................................. 11
Mehmet AYTEMİZ(FATİH ÜNİ.-TDE-Lisans öğrencisi)

GAGAUZ TÜRKLERİ.................................................................. MAKALE.................................... 13
Mariana BUDU(FATİH ÜNİ.-TDE-Lisans öğrencisi)

DOĞU VE BATI’DA KULLANILAN ORTAK İSİMLER....................... MAKALE................................... 16
Hatice Artan ÖZDİL(FATİH ÜNİ.-TDE-Doktora öğrencisi)

MANTIKU’T-TAYR VE MARTI’DAKİ KUŞLARIN SERENCAMI ........ MAKALE.................................... 19
ZEHRA ÖKSÜZ(İSTANBUL ÜNİ.-TDE- DOKTORA ÖĞRENCİSİ)

KAYIP GÜL’E DAİR.................................................................. KİTAP TANITIMI....................... 22
ERVA BODUR(FATİH ÜNİ.-TDE-Lisans öğrencisi

ARAF’TA KALANLARIN ROMANI............................................... KİTAP TANITIMI........................ 23
Öznur DİŞCİ(FATİH ÜNİ.-TDE-Lisans öğrencisi)

YANIK YÖRE KULA..................................................................... TÜRKİYEM.................................. 25
Merve KAVAS(FATİH ÜNİ.-ÇTL-Lisans öğrencisi)

İTİRAF........................................................................................ HİKAYE........................................ 28
Mehmet Furkan ÖZ(MARMARA ÜNİ.-TDE-Lis. Öğren.)

ÖZKUL ÇOBANOĞLU RÖPORTAJI................................................ RÖPORTAJ.................................. 34
Uğur KÖSE-Enes İLHAN(FATİH ÜNİ.-TDE-Lis. öğren.)

4
ŞİİR

İSTEDİĞİMSİN
Ölmek için bahanemsin
Yaşamak için sebebimsin
Söyle sen benim neyimsin?
HEZÂRIN ZÂRI Ya kaderimsin ya ecelimsin
Tanrıdan tek isteğimsin
Yanmış güle dinmez sesi bülbül-i harâbın
Söyler gönül ol zâra nedendir bu şitâbın Soframda sıcak ekmeğimsin
Hasret dolu çesmiyle bakıp söyledi bülbül Bardakta soğuk suyumsun
Girdâb-ı belâdan tadı kalmadı şarâbın. Söyle sen benim neyimsin
Bir serv-i hırâmâna esîr oldu bu gamgîn Ya aşımsın ya lokmamsın
Üftâde gönül haddini görmedi azâbın Tanrıdan tek iseğimsin
Gönlüm güle söyler kederinden bu firâkın
Hayfâ ki güzel bahtı turâbın Penceremde düşmeyen güneşimsin
Bitmez nâr-ı aşk sûz-ı derûnunda hezârın Bahçemde erimeyen karımsın
Yetmez mi gönül Yâsin’e hâlâ bu cevâbın Söyle sen benim neyimsin?
(Mefûlü mefâîlü mefâîlü faûlün ) Ya şeytanımsın ya meleğimsin
Yâsin Şen Tanrıdan tek isteğimsin
(ŞEYH GÂLİB’E NAZÎRE)
Cehennemde katrandan ateşimsin
Cennette ebedi köşkümsün
Söyle sen benim neyimsin?
Ya şeytanımsın ya meleğimsin
Tanrıdan tek isteğimsin.

Söyle ben senin neyinim?


avurup attığın paçavran mıyım?
Bakıp geçtiğin yabancın mıyım?
unuttuğunum ya umursamadığın
anrıdan tek istemediğim miyim?

Mehmet AYTEMİZ

5
ŞİİR

ÜMİT GÜNEŞİ
Şevkle dönen pervane şem’de aşkı arasa,
Daha vuslat olmadan yakıverir ateşi.
Gece karanlıklarda pervaz eden yarasa,
SAYMADIM Kül olacakmış gibi düşman bilir güneşi.

Saymadım Kökünü de kurutsa gülün adi bir böcek,


Güneş ile, su ile elbet bir gün bitecek!
Bu bilmem kaçıncı olacak bu vişne tadını alışım
Bitmeyecek aşk için nasıl denir:Bitecek?
Bir kar yağacak
Bülbülün feryadının var mı dünyada eşi?
Bir göle bakıp hisleneceğim
Gece geç vakit acele bir şiir bulup unutacağım Şems eşiğinde ise yeni güne doğuşun,
Böyle olacak romantizmi yeniden keşfim Kartallar dağlar aşar, hükmü yoktur yokuşun.
Böyle olacak vişnenin tadı Ziyadan nefret eden uğursuz bir baykuşun,
Gündüz ekber düşmanı,karanlıktır kardeşi.
Hem ben zaten sonbaharda doğmuşlar olarak
Hep uzaktan sevmeyi Baykuş planlar kursa, böcek dökse zehrini;
Hep uzağı sevmek sanarak Viran etse,dağıtsa,yaksa gönül şehrini;
Varıp gidip bir şeyh efendinin elini tutmadım mı? Tılsımını bozamaz,silemez aşk sihrini;
Ve devletten biri olan babam Asırlardır yanıyor,yanacak aşk ateşi.
Bana hep romantizmi öğretmedi mi?
Hiçbir mani sevdanın durduramaz nehrini!
Hangi ateş kurutur Allah’ın bir bahrini?
İsmail GÜLYÜZ Geceyi veren rahman nasip kılar mihrini:
Üflemekle, nefesle sönmez ümit güneşi!

Belki pervane yanar, dönüşüverir küle...


Hatta bülbül ölse de kavuşamadan güle,
Asırlar evvelinden Bilal’im gelir dile:
Bütün beşer birleşse susturamaz Habeş’i!

Uğur KÖSE

6
FIKRA

İLETİŞİM YOKSUNLUĞU

Teknolojide, dolayısıyla ilteşimde zirve yapmış ve neredeyse imkansızın gerçekleştiği 21.yüzyılımızda


iletişim yoksunluğundan bahsetmek elbetteki zahire aldananlara inandırıcı gelmeyebilir. Gerçekten de zahiren
böyle bir sorun olduğu söylenemez. Çünkü iletişim globalleşmekte sınır tanımıyor. Ancak insanlarımızın gittikçe
birbirlerinden uzaklaştıkalrını, birbirlerine yabancılaştıklarını sorgulayıcı bir bakış açısı ve neden sonuç ilişkisi
içerisinde gözlemlersek ve bu tetkikimizde derunileşirsek vaziyetin hiç de normal bir seyirde olmadığını anlarız.
Evet, iletişimde kolaylık sağlandı, teknolojik cihazlar geliştirildi ve dünyanın her yeri artık parmağımızın
altındaki tıklama düğmesi kadar yakın bizlere. Fakat buna mukabil aynı paralelede insanlar arasında man-
evi kopukluk ilerledikçe ilerliyor, yüz yüze yapılan sohbetler, hoş muhabbetler geriledikçe geriliyor. İnsan-
insan ilişkisi ciddi bir tehlike içerisinde. Karşımıza alıp sıcak sohbetini -canlı ve samimi ses tonuyla, jest
ve mimikleriyle- dinleyebileceğimiz dostlarımızın sayısı azalıyor. Muhatabımız teknolojik cihazlara in-
dergendi. Hatta bizler de gittikçe bu cihazlara benzemeye başladık, makineleştik kısacası. Yüzümüzde-
ki sıcak ifadeler kayboluyor. Donuk suratlar, göz göze gelindiğinde tebessüm etmeyi beceremeyen, içinde
canlılık emaresi bulunmayan gözler, dumura uğramış zihinler ve köreltilmiş duygular... Bütün bunlar
teknolojinin mucizeleridir elbette. Çeşit çeşit iletişim icatları içerisinde yaşayan iletişim yoksunu nesiller...
Yabancılaştık! Kapı komşunuzdan tutun da aile içi bireylerimize kadar herkese, hatta kendimize bile
yabancılaştık. Dostlarımızı, can ciğer arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi, özümüzü ve özgünlüğümüzü kaybet-
tik. İletişim kolaylıklarını bahane ederek dostları ziyareti terk etmekle başladık. Halbuki ziyaretleşmek asırlık
medeniyetimizin en güzel miraslarından biriydi. Çünkü bu kaynaşmanın, anlaşmanın, alışmanın, ısınmanın,
birliğin ve beraberliğin dayanağıydı. Belki de bu ziyaret geleneğimizi terk etmekle başladı parçalanma serüven-
imiz. Gerçi modernleşme saplantısına yakalanan bizler bunu yapmak zorundaydık. Çünkü modern hayat
bu siztem üzerine inşa edildi. Modernleşme güdüsünde olan her birey, ister istemez bu çarka katılır. Selam
verme, hal hatır sorma, tanışma, muhabbet etme, yardım etme, tebessüm etme gibi faziletlerin modern hayatla
hiç işi olmaz. Bunlar, “hadi başka kapıya” kontenjanından olan güzelliklerdir. İlk selam verenin ilk sevabı
kapacağı felsefesine inanan, sosyal insan olan, kolektif düşünen o yüce neslin çocukları olan bizler ise, -hadi
tanımadıklarımızı es geçiyorum-rastlaştığımız tanıdığı ya görmezden gelmeye çalışıyoruz ya da hep ilk selamı
karşıdan bekliyoruz. Hele tanımadık birinden selam alırsak, yüzümüzün girdiği tuhaf şekille karşılık vermekle
birlikte(o da mecburi), hemen içimizden “deli midir nedir” diye geçiriyoruz. Modernizmin bireyselleştirme
projesinin meyve verdiğinin tezahürleridir tüm bunlar. Kimse kimseyi görmek istemiyor, duymak istemiyor, an-
lamak istemiyor. Ama görmezlikten geldiğimiz insanlığın çıkmazlarını, duymazlıktan geldiğimiz vicdanımızın
feryatlarını, bir gün biz başkalarına gösterme ve duyurma ihtiyacını hissedersek ve gösterecek gözler, duyuracak
kulaklar ve hissettirecek yürekler bulamazsak, o zaman dönüp pişkin pişkin şikayet edecek yüzümüz olacak mı?
“Peki, ne yapmalı” diye gelen bir soruya en güzel cevap; önce kendinden başlamalısın olacaktır hiç şüphesiz.
Kendi şahsımızdan başlayıp kendi ailemizi ve toplumumuzu, bu türden tuzaklara karşı uyarma cesaretinde
bulunacağız. Kafalarda bir ünlem, bir soru işareti oluşturmak bizim için büyük bir başarıdır. Tabi dinletebilecek
kulaklar bulabilirsek. Toplum olarak dinlemeyi unuttuk, dinlemeyi bilmiyoruz. Gözlerimiz görüntüye kilitlenmiş
durumda. Neredeyse görsel olmayan bir şeyi alayamaz hale geldik. Kulaklarımızı yitirmiş olmamızdan olsa
gerek, en basit şeyleri dahi “slayt gösterisine” dönüştürmek zorunda kalıyoruz. Değer verdiğim bir yazarın bu

7
FIKRA
konuyla ilgili bir söyleşisinde şöyle bir not almıştım: “Tüm duyuların işlevi göze yüklendi ve duyular işevsiz kaldı.
Sohbet ortamını vizyona taşıyan bir proje başlatılsa da, yani sohbetin görselleştirilmesi de kesmez bu vizyon nesli-
nin görnüş delisi ve görüntü tutkunu çocuklarını. Çünkü bir hareket olması gerekiyor, hatta bu da yetmiyor, hızlı ve
olabildiğince çeşitli olması gerek. Hepimizin bildiği ve kullandığı “can kulağıyla dinleme” deyimine sahip bir toplu-
muz. Bu deyimi üreten bir medeniyet geçmişine sahibiz. Ancak üzülerek belirtmeliyim ki can kulağıyla dinlemekten
çoktan vazgeçmiş görünüyoruz. Böyle giderse baş kulağıyla dinlemek bile bizler için bir meziyet halini alacak.”
Evet, teknolojinin imkanlarından sonuna kadar yararlanıyoruz, müptelası olduğumuz modernizme ulaştık
sayılırız, zevki, eğlenceyi ve anı yaşayarak hazzın doruklarındayız. Ama şöyle bir kendimizle yüzleştiğimiz va-
kit, bir içe dönüş harekatı gerçekleştirdiğimizde orda bir şeylerin eksik olduğunu fark ederiz. Derinden derine
gelen bir acı sarar tüm benliğimizi, ve ne kadar yalnız olduğumuzu anlarız. Müthiş bir yalnızlık sendromu...
İşte modern hayat; oluşturduğu telaş, koşuşturmaca, zevk, anı yaşama, tüketerek hayattan haz alma
aldatmacalarıyla, insanların temel varlık sorularına cevap aramalarını engellemekte, hakiki erdemin yerine
kendi “evrensel eğerler” yutturmacasını koyarak insanın insanla ve toplumla yamuk bir ilişki kurmasına sebe-
biyet vermektedir. Bu konuda hiçbirimiz masum değiliz. En büyük ayırıcı özelliğimiz olan ve bizleri “eşref-i
mahlukat” derecesine ulaştıran bir “akletme” yetisine sahibiz. Mükemmel bir biçim de sahip olduğumuz bu
donanımla, bizler üzerimizde oynanan kirli oyunların, yalnızlaştırıcı, bireyselleştirici projelerin tuzaklarından
kendimizi kurtarıp paklayabiliriz. Batı mühendislerinin bu bireyselleştiren projeleri meyvesini vermişse, bizler-
in sosyalleştirme çabalarımızın/çalışmalarımızın çıkaracağı bir kıvılcım dahi olsa bir gün alevleri yayılacaktır.
Kendi medeniyetimize ait kolektif yaşam biçimini tekrardan oluşturup, hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için
diyebileceğimiz günler hazırlayacağız genç nesillerimize. Ferdilikten uzaklaşıp, farklılıklarımızı bir kenera
bırkarak, tüm insanlık alemine, selamı/barışı yaymaya davet ediyorum ve ilk selamı ben veriyorum. Vesselam...

Semine KAYA

8
DENEME

şekilde iki gözümden de öper ardında anlamlı


gözlerime bakar, gözlerini sıkıca yumar ve iç
çekerek gönülsüz ayrılır hanemden.
Kahvemden ilk yudumumu almadan önce iç çek-
erek açıyorum ve dinlemeye başlıyorum bab-ı
esrarı. Kulağımda bu sefer iç yakan bir ses.
Ayağa kalkıp pencerenin önüne geliyorum beyaz
perdeyi aralıyorum ve bekçiliğini yaptığım
karanlığı yeniden tanıyorum. O sırada elimdeki
fincandan karanlığı yudunmluyorum. Bu sefer
bu geceye özel acı bir karanlık yakıyor içimi ve
sertçe geçiyor boğazımdan ama bir daha yudum-
lamak istiyorum o karanlığı ve içiyorum
içiyorum. Karanlığa ait gökyüzü neden göremi-
yorum seni sabahki gibi ? Neden göstermiyosun
bana yüzünü? Ben mi ulaşayım sana yoksa öylece
senin çıkagelmeni mi beklyeyeim? Bir yudum
daha alıyorum kaderimden. Kaderim bilinmey-
enlerin içinde bulunduğu karanlık gibi orada bir
perdenin arkasında. Benim kaderim,sırrım, bu
kahvenin içindeki kara suda,kara suyun altında
sessizce dibe çökmüş beni beklemede. Kader-
im, işte elimdeki şu fincan kahve gibi. Bilirim ki
kahve çökmüştür dibe ama içimdeki merak ona
GECENİN BEKÇİSİ ulaşmaya şevk eder beni çünkü bir sır vardır
ortada. Ama o sırra ulaştım mı da kaderimi nasıl
DÜŞÜNCELER yaşacağımı yorumlamak isteyip endişeli veya
umutlu yaşamaktan korkarım. Çünkü bu sır
Dört duvar arasında sabahın gelmesi için
ulaşıldığında şaşırtabilen bir sır. Ne yapmalıyım?
gecenin bekçiliğini yapıyorum bu gece. Elimde
Kaderi gidişatına bırakarak o kara suyu bitirmeden
kalemim ama düşüncelerim donuk,sözlerim
sırra ulaşmamalı mıyım?
kurgusuz. Gözlerim kağıda odaklı başım eğik,sol
Biraz düşünmeliyim ve iradem kaderimi nasıl
elimin altında bir beyaz kağıt, sağ elimde ters
şekillendirecek görmeliyim. İradenin oyunu
çevrilmiş bir kalem, kulağımdaki ses tık tık tık…
bu,oyuncu ise yine irade.
Içim burkuluyor ve gönülden gelen saf bir gözyaşı
İnsanın kaderi avuçlarındaymış. Evet insa-
damlıyor gönül kurgumu bekleyen temiz sayfa-
na bir an gelir ve insan avuçlarını sımsıkı sıkar,
ma. Önce dairesel şekiller çiziyor kağıdıma
aslında kaderini gizler. Bazen sinirli anında bile
damlalarım,sonra aynı noktaya denk düşenler
avucunu sıkar insan kimi zaman farketmeden
kağıdımda gittikçe katmanlar oluşturuyor.
kimi zaman farkederek. Kaderini, kendini herkes-
Bazı damlalar ise etrafa dağılıyor şımarıkça.
ten her şeyden saklamak ister insan doğası ve
Katmanlar giderek çukurlaşmaya başlıyor. Öyle-
görsün istemez bir başkası. Bu insanın kendi ka-
sine alışıyorumki bu yazıya ellerim mani olamıyor
deri ve gücüdür. Insan bir iradeye sahip olduğu
gözlerime, akıttıkça akıtıyorum. Gönül söylüyor
için de seçimlerini bazen kendi yapar ve bu
göz yaşım yazıyor,akıl düşünmüyor duygular dile
seçimlerinin sonucuna da katlanmayı bilmelidir.
geliyor lisansız; yani kağıdımla göz yaşım arasında
Bunun içindir ki isyan edildiğinde ya da bir şey
ebediyen saklı olacak bir sır doğuyor. Ardında bir
olduğunda hemen kızmak yerine insan iradesiyle
ölüm geliyor. Kağıdım, zaman ilerledikçe içine çe-
şu ana kadar neler yapmışım diye düşünmelidir.
kiyor göz yaşımı çektikçe kuruyor kağıdım. Benim
Çünkü insana bir an gelir ve insan o ana sarılır
bile bilmediğim bir sır perdelenir ardından,beyaz bir
ve bilindik bilenmedik hallere girer. Bu durum-
karanlığa bürünür gönül söyleşim. Kulağımda yine
dan kurtulmanın bir yolu ise avuçlarını sıkmayı
bir ses tık tık,bu sefer daha tok bir ses. Temiz yürekli
bilenin gücünün farkında olduğudur ve gücünün
hayran olduğum bir kadın elinde Türk kahvesi-
farkında olan insanın da düşünememesi
yle sessizce gelir yanıma. Halimden anlamış bir

9
DENEME

muhtemel bir şey değildir.


Bir yudum daha alıyorum kahvemden ve bir daha
almak üzereyken gözlerim pencere kenarında
duran küçük bir böceğe ilişiyor. Biraz ilerliyor
duruyor,aynı şeyi yapmaya da devam ediyor ve
giderek tavana çıkmak üzere. Seyre dalıyorum
onu. Ne yapmalıyım? Onu ,hiç zorluk çekmeden
öldürebilirim ve aynı şekilde kurtarabilirim.
Bu güç bende var ve bunun farkında olduğum
için de o böceği sadece doğaya bırakabilirim. O
sırada bir mesaj geliyor bakıyorum telefonuma.
Affedilmeyi bekleyen biri ve affetmem için
söylediği şeyleri okuyorum. Affetmek… Affetmeli
miyim? Affetme yetkisi bende affetmezsem de hiçbir
şey yapamaz karşımdaki ve ben affedene kadar bel-
ki direnir belki umutsuzluğa düşer tam affedeceğim
sırada pes eder. Bir tecelli… O an hayranı olduğum
temiz yüzlü annem geliyor hatrıma. Ara ara gözleri
nemlenir ve asla affetmem diyen sözlerini işitirim. özellikleri?
“Ciğerimi bilerek yakanları ve de yakmaya de- Şimdi geçiyor içimden şu mısralar:
vam edip başkalarına da zarar verenleri affedemem
oğul. Bilirsin gönülden af dilemediler hiçbir zaman, Uzaklaşır olmasa sözüm dilim
öylesine geçiştirip beni de başkalarını da yakmaya Sırnaşır savunmasıza sözüm dilim
devam ettiler. Bu nasıl özürdür oğul gönülsüz bel- Bir vicdan bırakır uzaklaşan, bir ah çekerim
ki de çıkar için,besbelli. Hatalarına aynen devam Geç uyanırım amma başlar tatlı matemim
ediyorlar oğul ben ne yapayım? Nasıl göz yumayım? Rüzgarın tenimdeki hissi geçmişin nefesi
Değişseler belki bu kadar yanmam belkil- Her yüreğin sesi birer Necip gibi..
er geçer içimden ama iş işten geçmiş gibi Bir hayat var,bildiğim kadarıyla ebedi.
duruyor oğul…” bu da başka bir tecelli.
Bir tecelli. Bir yaratıcının tecellisi insana naks edi- Bir anda düşüncelerimle öylece kalakalıyorum.
yor semalardan yeryüzüne. Nurundan bir nur iniyor Beklemediğim bir sessizlik dolduruyor odamın
mücerredden müşahhasa. Bir böceğin kaderi benim etrafını ve de düşüncelerimi. O ses kayboluyor. O ses?
irademle mi sınırlı ya da affetmek,affedilmiyor Bab-ı esrar,ney sesi… Ama o gitse de ben
muyuz? Ya kalpleri mühürlü olanlar,onlar af- bıraktıklarıyla salınıyorum. Kahvem… Sırrını
fedilmeyecek öyle değil mi? keşfetmeye bir yudumluk anın kalmış. Ama sana
Peki biz insanlar hangilerini yapmakta özgürüz, ulaşmayacağım şimdi. Bekleyeceğim. Yaratılmadan
bu tecellilerin kaçımız farkındayız ya da farkında önce de beklemede değil miydi ruh? Ve yaratıldı
olup da kaçımız doğru şekilde değerlendirebiliyoruz insan kimisi öldü, onların ruhları kıyameti beklemede,
bu durumu? Kim vermiştir bu özellikleri insana ya kimi yaşayanlar da bedenleriyle ölümü, ruhlarıyla
da hangilerini kullanmakta özgürüz, farkkettik mi ya yine kıyameti beklemede.. Kısacası hayat biz farkında
da farkında olan da olanların farkındalığına göre mi olmadan beklemeyi bir yerde sabretmeyi öğretmiş ol-
hareket ediyor? Zıtlıklar … Hayatımız zıtlıklar üz- muyor mu bizlere? Bir yerde farkında olmadan bekle-
erine kurulu değil mi? Karanlığın yarasa için hayat mek diğer yanda ise yaptığım gibi farkında olup bekle-
olduğunu ama aydınlığın görmeyen biri için faydasız mek. Bu oyunda iradem beklemeyi seçti sonuçlar ise
olduğunu kim inkar edebilir? Zıtlıklar içinde hiç kuşkusuz
hayatlarımız… Aydınlık olan mı karanlık olan mı kabulümdür.
ya da dara düşen insan mı mutlu olan insan mı en
çok düşünür? Peki ya hangisi daha çok yazdırır?
Saime TOPÇU
Mutluluk mu üzüntü mü yoksa sadece yazmak için
mi yazar insan ve olmayanı oldurur? Oldurmak
veya oluşturmak. Olmayanı oluşturmak. Işte başka
bir tecelli… Kim vermiştir bu özellikleri düşündük
mü ya da kaçımız en güzel şekilde kullanabilik bu
10
MAKALE

Çünkü onda hep sevip de sevilmemek korkusu,


aldatılmak korkusu, aldanış vardı.
“Aşktı beni yıkayan, Arıtan su
Dünyamı saran bir uçtan bir uca
Hep o bir gün sevememek korkusu”
Aşk hayatta tarifi en zor yapılan bir kavramdır ve
anlatarak değilde yaşayarak çoğu kere onu tanırız
ve anlarız. İnsanın kalbini kuşatan, ruhunun ince
derinliklerine temas eden adeta onu baştan aşağıya
değiştirip de yeni bir ben ortaya çıkaran bir varlıktır.
Ümit Yaşar’ın şiirleri ise adeta size aşkı yaşatıp
öğretecek niteliktedir.
“Aşk mıydı o, aşkımsı bir şey miydi?
Neydi çekip kendine, beni bağlayan
Kanatan dudağımı, tenimi dağlayan?
Elleri ta içimde o dev miydi?”
ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN DA Ümit Yaşar dizelerin de adeta insanın psikolojis-
ÜMİTSİZ AŞKLAR DUYGUSU inde değinerek aşkı tarif etmiştir. Aşkın
insan da meydana getirdiği değişimleri,
Ümit Yaşar Oğuzcan; Cumhuriyet Dönemi tutsaklıkları, bağlanmaları mısralarında rahatlıkla
şiirimizin en popüler şairlerinden biridir fakat görebiliriz. Ümit Yaşar adeta şiirlerini aşka
Ümit Yaşarın döneminde herhangi bir topluluğa yöneltmemiş, aşkı şiirlerine yöneltmiştir.
katılmaması ve belli bir ideoloji altında Şiirlerini aşka değil, aşkı şiirlerine tutsak
şiirlerini yazmaması ona ayrı bir hava etmiştir ve okuyanı bu sayede sıkıca kendine
katmıştır. Ümit Yaşar sadece aşkın, acının, bağlamıştır. Ümit Yaşar’ın aşk temasıyla oluşturduğu
ümitsilizğin, bezmişliğin şairidir. Her neka- şiirlerinin altında aslında masumane bir sevgi
dar acıdan kederden oluştursa da şiirlerini yumağı vardır. Onda ki karşılıksız sevgi ona
Tanrı’nın ona bahşettiği duygusallık sayes- ayrı bir erdem katmış, şiirlerine yeni bir oluşum
inde onun şiirleri herkesin kalbinin kulaklarına katmıştır. En derinden hissettiği duygularında
seslenebilmiştir. Bu sayede Ümit Yaşar ümit- bile karşılık beklemeden sevmesini bilmiştir ve
sizlerin Ümit’i olmuş ve her ayrılıkdan sonra şiirleriyle bunu okurlarına, kendi gibi ümitsiz
sığınılan bir liman haline gelmiştir. Son tes- aşk için çırpınanlara öğretmiştir. Onun sayesin
elliler, avuntular onun insanı çepeçevre saran de ne masumane aşklar yaşanmış ve böyle-
esrarengiz şiirlerinde aranmıştır. Ümit Yaşar likle aşka hakkettiği değeri vermesini bilmiştir.
aşk mağdurlarına, acı çekenlere, keşmekeşlere, Aşk karşılıksızdır, karşılık beklenmediği sürece
dünyaya gelip de şaşkına dönenlere bir yoldaş, aşktır. Aşk bir tarafın sevmesi diğer tarafın
arkadaş olmuştur şiirleriyle çünkü kendisi de uçsuz bucaksız denizlere kaçması ve tel
melankolik bir hayatın içinden çıkmış, acılar örgülere hapsetmesidir aşığıdır. Çünkü aşk
denizinde yüzmüş bir şairdir. Daha ilk okulu karşılıksız olduğu sürece var olmuştur ve var olacaktır.
bitmeden anne babasının ayrılışı, çok sevdiği “Sevmek, hiç sevilmeden; korkunç güzel
oğlu Vedat’ın intihar etmesi, kendisinin de Aşk dediğin karşılıksız olmalı’
defalarca intihar teşebbüsünde bulunması Ümit Yaşar’ın da dizlerinde dediği gibi ‘ sevmek,
hayata karşı ne kadar güçsüz kaldığını hiç sevilmeden’ dünaya da başarılabilecek en yüce
göstermiştir. duygudur. İnsanın kendi kendine söz geçirebilme-
Ümit Yaşar’ın şiirlerinden dizeleriyle aşkı, sidir, aslında kendinden de öteye içindeki o nefsani
sevgiyi, acıyı, ümitsizliği, çaresizliği kısacası duyguya hakim olabilmesidir. Şeytana kanıp da
yıkılmışlığı anlatmaya çalışalım. sevgisinin yerini nefrete kine bırakmayışıdır.
Aşk, Ümit Yaşar’ın benliğini oluşturan bir Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun insan her
kavramdır. Onun bütün şiir dünyasını aşk daim içinde ki o sevgi tohumlarını sulayıp
oluşturmuştur ve baştan başa sarmıştır. Hayatında yeşertebilmelidir. Eğer içinde bunu başarabiliyorsa
ki acıları, kederleri, ümitsizliği, kısacası o insan dünyanın en masum, saf, temiz insanıdır.
melankolik yaşamını aşka bağlayabiliriz. ‘Aşk dediğin karşılıksız olmalı’ Ümit Yaşar adeta her

11
MAKALE

defasında gerçek aşkın nasıl olması gerektiğini vur-


guluyor ve bunu okuyucularına
satır satır ezberletiyor. Ümit Yaşar OĞUZCAN
Ümit Yaşar’ın şiirlerinde ki aşk ve sevgiden
sonra gelen en büyük tema ise ümit ya da Yararlanılan şiirler : Aşk Şairi, Aşk Mıydı O,
ümitsizliktir. Ümit Yaşar bazı şiirlerinde
adının önemini unutarak herşeyden vazgeçmiş Ümitsiz Aşklar İçin, Yıkık
umudunu yitirmiş, bazende tam tersi olarak
adının farkına varmış ve kendini toplayarak ümit Mehmet AYTEMİZ
içinde yazmıştır şiirlerini. Genel olarak baktığımız
da ise Ümit Yaşar’ın şiirinde ümitsizlik
daha ağır basmaktadır ve kendini açıkca belli et-
mekdedir. Sevgisini ve aşkını karşıklıksız bir
şekilde oluşturmasında ise tamamen ümitsiz-
lik hakimdir. Artık ümit etmeyerek beklemesi
ona birşeylere karşı karşılık beklememesini öğretmiş
ve şiirlerine yer ettirmiştir.
‘Ben ümitsiz aşklar için yaratılmışım
Ayrılıklar için, sonsuz kederler için’
Şairin hayattan artık tek ümit ettiği ayrılıklar, kederler
acılardır. Vazgeçmiştir sevipde karşılık beklemekden
çünkü sevgi ve aşk ona karşılıksız bir hayat yaşama
ideolijisi üretmiştir. O perişan deli divane olmalıdır
aşkı için gerisinin önemi yoktur çünkü karşılık
yoktur. Çaresini ölümde aramaktadır, bel-
ki de doğru olanı yapmaktadır çünkü ümidi
olmayanın yaşamasının da anlamı yoktur. Bu
yüzdendir de intihar teşebbüslerinde bulunması.
Ümit Yaşar adeta acılar denizinde boğularak bu
keşmekeş hayatı yaşamıştır.
‘Bir dayak yemiş adamım şimdi
Bezginim, kararsızım, yılgınım’
Yaşadığı keşmekeş hayat onu adeta bir
dayak yiyen adam haline getirmiş, neyi
varsa alıp götürmüştür. O artık bezgin, kararsız
yılgın ve yıkıktır. Ümit Yaşar artık ümitsiz aşıkların
sığındıgı limanda ki ümitsizlik deryasının kaptanıdır...
ACILAR DENİZİ
Ben acılar denizinde boğulmuşum
İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını
Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni
Duyarım yosunların benim için ağladıklarını
Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime
Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını
Bu ne karanlık, bu ne zindan gece böyle
Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını
Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma
Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek
Baksana; herkes içime dökmüş artıklarını
Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa
Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse
Yılların içimde bıraktıklarını...

12
MAKALE

Türklerinin torunlarıdır. Gagauz adı da Keykavus’


tan gelmekle olup XIV, XV. yy Dobruca toponimisin
deki k>g değişikliği bunu göstermektedir.
Gagauzlarla ilgili başka bir görüş onların asıl Türk
olduklarıdır. Fakat hangi Türk boyundan olduğu hep
tartışılmıştır, farklı görüşler ileri sürülmüştür. Türk
tarihçilerinin çoğunun da katıldığı görüş, Selçuklu
Türklerinin torunları olduklarıdır. Fakat Dionis
Tanasoğlu, Gagauzlar Selçuklu menşe’i den uzak
olduklarını savunmaktadır. Çünkü Selçuklar ve Ga-
gauzlar, Orta Asya’daki Oğuzların 11.yy’ın başında
ayrılan iki koludur.
Birçok tarihçiler, Gagauzlar birçok topluluktan
oluştuğunu belirtmektedirler. Bu toplulukların
GAGAUZ TÜRKLERİ arasında başlıca Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar
anılmaktadır.
Gagauzlar, Türk Dünyasının batı ucunda Bulgar tarihçileri İ. İvanov, G. Zaşuk Gagauzlar’ın
yaşayan Ortodoks Hristiyanlığı benimsemiş bir Türk Bulgar olduklarını, dillerini kaybetmelerine rağmen
topluluğudur. Büyük Türk ırkının küçük bir kolunu dinlerini muhafaza ettiklerini kaydetmektedirler.
oluşturdukları Gagauzlar üzerine bildiklerimiz, ne İvanova göre, ‘’ Bulgaristan’dan Basarabya’ya
yazık ki, pek az, pek noksandır. Aydınlarımızın çoğu giden göçmenler arasında çok sayıda Türkçe ve
henüz Gagauz kavramı üzerine ancak belirsiz bir Romençe konuşanlar vardı. Fakat ana dilleri Bulg-
fikre sahiptirler, daha kötüsü aramızda bu deyimi arca imiş, memleketlerini terk etmeye götüren şartlar
bile işitmemiş olanlar büyük çoğunluğu oluşturur. burada etkili olmuş ve Bulgarcanın yerine Türkçesi
Bugün özellikle Moldova’da yoğun bir topluluk geçmesini sebep olmuştur’’. İvanov, Gagauzların
oluşturan, dinlerinin Hıristiyan olmasına karşın, Bulgar kökenli olduklarına delil olarak gelenek,
Türk dilinin ve törelerini hala aralarında büyük bir görenek ve yaşayış tarzının Bulgarlarınkiyle aynılık
bağlılık ve tutuculukla yaşatıyorlar. göstermesini kendilerini de itiraf ettiği gibi temiz
Bir Türk topluğu olan Gagavuzlar, Hıristiyan’dırlar. Bulgar olmalarını, dedelerinin ve babalarının Bulg-
Gagavuzlar, Moldova Cumhuriyeti’nin Kom- arca konuştuklarını hatırlamalarını göstermektedir.
rat, Çadırlunga, Kongaz, Tarakliya ve Vulkaneşti Peter Mutafciev’e göre ise Bulgarlar Osmanlılar’ın
kasabaları ile Ukrayna Cumhuriyeti’nin güneyinde baskı ve zulmü altında dillerini değiştirmeye mecbur
Zaparoje, Odessa bölgesinde; Rusya, Rostov bölges- kalırken, Deliorman bölgesinde yaşayan Müslü-
inde yerleşmişlerdir. Orta Asya’da Kokpekti, Zarma, man Türkler ise, hem dinlerini hem de dillerini
Carsly, ve Urtzor kasabalarında; Kazakistan, Pav- değiştirmek zorunda kalmışlardır.
lador çevresi ile Kırgızıstan, Frunze ve Ozbekistan Yunan araştırmacıları Amatos ve Lissof’a
Taşkent şehrinde yaşamaktadırlar. göre ise Gagauzların aslı Rum’dur.
Gagavuz adına tarihi kaynaklarda ancak 19.yy Turkolog Moskof’a göre, Gagauzlar, Kuman
başlarında rastlamaktayız. Tabidir ki, bu Türk Türklerinin değil, 1064 yılında Tuna’yı geçerek
halkının tarihini yalnız son iki yüzyıl den ibaret Balkan yarımadasına yerleşen Oğuz Trükleri’nin
değildir. Bu tarihten önce, kendilerine ait yazılı neslindendirler. Bunların bir kısmının çok sonraları
tarihi bilgilerin bulunmaması, hatta diğer milletlerin Rusya’ya geçip başka Türk unsurları ile kaynaşarak
kaynaklarında da bu halktan bahsedilmemesi onların ‘’Karakalpak’’ adı verilen bir grup teşkil ettiklerini,
etnik yapısının ne zaman oluştuğu meselesinde burada Ortodoks Hıristiyanlığı kabul ettiklerini ifade
çeşitli görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. eder, Moğol istilası sırasında bu Karakalpakların
Bu halkın tarihi yazabilmek için bazı görüşler göz bir kısmının Bulgaristan’a gelerek yerleştiklerini
önünde bulundurmak gerek. ve Deliorman Türklerinin tesiri altında bugünkü
Seyyid Lokman’ın yazdığı Oğuznumeyi esas alarak Gagauzlar’ı meydana getirdiklerini kabul etmektedir.
Gagauzlar’ın Anadolu Selçuklu Sultanı II. İzzettin Kendi halkının tarihini yazan, papaz Mihail
Keykavus ile Bizans İmparatoru VIII. Mihail Çakır Gagauzlar eski Oğuz Türklerinin soyundan
Paleolog’a sığınan Türkler olduğu tezi ilk defa Bul- olduklarını ileri sürmüştür.
gar tarihçisi Balasçev tarafından ileri sürülmüştür. Kowalski, Gagauzlar sadece Karadeniz’in kuzey-
Balasçev’e göre Gagauzlar, Anadolu Selçuklu
13
MAKALE

inden gelerek Balkan yarımadasının çeşitli bölgelerine


Daha önce Karadenız’in kuzeyinden gelen Türk
yerleşen Peçenek, Uz, Kuman ve Karakalpakların torunları
kavimleri; Peçenek, Oğuz ve Kıpçaklar tarafından
olmadıklarını, XIII. Yüzyılda Anadolu’dan göç ederek
mekân tutulan Balkanlar’a, 13.yy ikinci yarısında
Balkanlar’a yerleşip Hıristiyanlığı kabul eden An-
Anadolu Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus ile
adolu Selçuklu Türklerinin de torunları olduğunu ortaya
gelen Türkler de yerleştiler. 1261yılında Konya Sultanı
koymaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse Gagauzlar;
II. İ.Keykavus, Moğolların destek verdiği rakibi
Peçenek, Uz ve Kumanlarla Anadolu Selçuklu Türklerin-
karşısında yenilerek yandaşları ile birlikte, uc Türk-
den meydana gelmiş, onların sentezi olan bir Türk toplu-
menleri yanına sığındı ve sonunda Bizans’a kaçmak
mudur.
zorunda kaldı.[8] İmparatoru VIII. Mihail’e (İznik)
sığınmak zorunda kalmış, kendisiyle yandaşlarının
yerleşmeleri için Mihail’den arazi istemiş. Mihail’den
olumlu yanıt alan İzzettin, İznik’e doğru yollanmıştı.
2. Gagauzların tarihi [9]
İzzettin hükümet yönetimindeki işlerini yoluna koy-
Türk gücünün yaratıcısı, Çin Türkistan’ında yerleşmiş duktan sonra yönetimi dayısı Sarı Saltuk’a bırakarak
olan Oğuz Han sayılmaktadır. Onun ölümünden sonra altı İstanbul’a döndü. Bu hükümetin resmi dini Hıristiyan
oğlu çocukları olan 24 torunu, 24 Türk kavminin ataları dı, İstanbul Patrikhanesine bağlı bir ekzarhı vardı
olmuştur. Bunlar arasında Peçenekler, Kumanlar, Uz- ki, ‘’Kavarna’’da otururdu. Bu yüzden Gagauzla,
Türkler de vardır.[1] Hıristiyan olmak dolayısıyla, devletin birinci sınıf
Batı Göktürk devletini çözülmesi üzerine Orta Asya’dan öğesi sayılırlardı. Bunlar Hıristiyanlaşan İlk-Bulgar
batıya yapılan ve ilkini Peçenekler’in meydana getirdiği ile öteki Türk kavimleri de katılmış, genel bir Gagauz,
göç dalgası Türk tarihin önemli olaylarından birini teşkil yanı Hıristiyan Oğuzlar adını almışlardı.[10]
eder. İmparator VIII.Mihail Paleolog’un yardımıyla
Peçenekler 860–880 yılları arasında Don-Kuban haval- bağımsız bir Oğuzlar Devleti kurmuşlardır. Daha
isine gelmişlerdir. Karadeniz’in kuzeyine gelerek Don sonraları bu Oğuz Devletinin Tırnova’daki Bulgar
nehrinden Tuna’ya kadar uzanan bozkırları baştanbaşa Kralı Şişman ile bir bağlaşma sağladığını, birçok işte
işgal etmişler.[2] onunla birlikte davrandığını görürüz.
968’de Kiev’i muhasara ettiler, 972’de Dnyeper Sarı Saltık ile Dobruca havalesine yerleşen Türkler,
şelalesinde Rurik’in torularından en cesuru sayılan II. Keykavus’un Berke Han tarafından gönderilen
Svjatoslav’ı muzaffer olduğu Balkan seferinden Altın Ordu askerleri ile Bizans hapsinden kurtarılarak
dönüşünde öldürdüler.[3] Kırım’a götürülmesine takiben Dobruca havalisini terk
Peçenekler bu sahada bulunmaları, Ruslarla düşman edip Kırım’a gitmişlerdir.[11]
olmaları Ruslar’ın Karadeniz’e inmelerine engel oluyordu. II. Keykavus’un 1278 tarihinde Kırım’da ölm-
Bu durum Peçeneklerle Bizans’ın dost olmaları sağladı. esinden sonra Sarı Saltık Selçuklu Trükleri’ni
Böylece Peçenek-Bizans dostluğu başlamıştır. Uz ( Oğuz) tekrar Dobruca’ya getirmiştir. Bunlardan bir kısmı
baskı altında kalan Peçenekler 11.yüzyılın ilk yarısında Anadolu’ya Karası iline geçmiş, Dobruca’da kalanlar
Beserabya’ya indiler.[4] ise Sarı Saltık’ın ölümünden sonra ‘’Mürted ve Ahri-
Bir yanda Uz, diğer yanda Ruslar’ın baskısı nitecisinde yan’’ olmuşlardır.
Peçenek reysleri arasında anlaşmazlık çıkmış, orduları iki Peçenek, Uz, Kuman ve Selçuklu Türkleri tarafından
bölüme ayrılmıştır. 80.000 kişiden oluşan birinci bölüm, tamamen Türk haline getirilmiş olan Dobruca bir
kendi yasal önderleri olan Tirah Han’ın yönetiminde devletin kurabilmesi için en uygun mıntıka idi. Zira
kalmış; 20.000 kişilik bir güç olan ikincisi de Uz-Türklere Bizans çok zayıf, Altın Ordu uzakta idi ve her iki dev-
saldıran Kagen Han’ın yönetimine girmiştir.[5] let de bölgeyi kontrol edemiyorlardı.
1048 yılında Belçeroğlu Kegen 20.000 Peçenek ile Kağan Hristiyanlaşmış bir Türk ailesinden gelen Balık, bu
Turak’a karşı ayaklandı. Kegen ve beraberindekiler, durumda faydalanarak bölgede bir Gagauz Devleti
Bizans’a sığındı Hiristyanlığı kabul ettiler, Tuna boyunda kurdu. Devletin başkenti Balçık şehri idi. Resmi dini
üç kale ve bir kısmı arazi Monomachi’den almıştır.[6] ise Hristiyanlık idi.[12]
Bizans İmparatorundan Keğen’in iadesini isteyen Turak, Balık’ın ölümünden sonra yerine Dobrotiç geçmiştir.
isteğini reddedilmesi üzerine kendisine bağlı kuvvetlerle Bizanslılarla ailevi rabıtalarından dolayı ‘’Despot’’
Tuna’yı geçerek Bizans Ülkesine yağmalamaya başladı.[7] ünvanı verilen Dobrotiç macera peşinden koşan bir
29 Nisan 1091’de yapılan Lebunium Savaşı’nda yenilen prens olup, Karadeniz’de donanması ve korsan gemi-
Peçenekler askeri güç olmaktan çıktılar.

14
MAKALE

Antlaşması’nın rolü vardır. Bu antlaşmanın 7. ve


14. maddelerinde Ruslar Ortodoksların hamiliğini
üstlenmişlerdir. Moldova boyarları, bu göçte
Gagauzlar’a iş ve toprak vererek onların Moldova’da
leri vardı. Kendi idaresindeki yerleri Bulgar Ki- yerleşmelerini sağlamışlardır.[18]
lisesinden ayırıp İstanbul Patrikliğine bağlamıştır. 1770 yılında Moldovya’da ilk kez olarak biri
Dobrotiç’in hükümdarlılığı döneminde devlet ‘’Çadır’’, diğeri de ‘’Orak’’ adlı iki köy kuran
güçlenmiştir. Gagauzlar, 1804 yılına kadar Moldova içinde
Dobrotiç’in ölümünden sonra yerine Yanko (1386) ve Dobruca’da dağınık halde durmuşlardır.
geçmiştir. Anası bir Rum kadını olan Yanko kendi Besarabya’ya göç etmeye devam eden Gagauzların
adına paralar bastırmış, çeşitli devletlerle de ticaret 1817 tarihli Rus nüfus sayımında 19 adet köy
antlaşmaları yapmıştır.[13] kurdukları kaydedilmiştir.
Sultan I. Bayazid’ın akınlarını
durdurmadığından, Bayazid’ın yönetimi altına
girmek zorunda kalmış, böylece 1263 tarihinde
Mihail Paleolog’un yardımıyla Batı kıyılarında, ________________________________________
doğruca İstanbul Patrikhanesine bağlı olarak [1] Atanas Manov, Gagauzlar, TTK, Ankara 2001, s. 4
[2] Akdes Nimet Kurat, Peçenek Tarihi, İstanbul 1937, s. 95–97
bağımsız bir ekzarhlık halinde kurulmuş bulunan [3] Laszo Rasonyı, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü,
bağımsız Oğuz Devleti de ortadan kalkmıştır.[14] Ankara 1971,s.123
[4] Akdes Nimet Kurat, Peçenek Tarihi, İstanbul 1937 s. 108–115
Karadeniz ve Balkanlar’da mühim siyasi rol [5] Atanas Manov, Gagauzlar, TTK, Ankara 2001, s.6
oynayan bu küçük Oğuz devletinin toprakları 1417 [6] Akdes Nimet Kurat, Peçenek Tarihi, İstanbul 1937, s. 130–133
[7] age, s.228
yılında Osmanlı ülkesine katılmıştır. Oğuz devletinin [8] Halil İnalcık, Devlet-i Aliye, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009, s.7
Osmanlı hâkimiyeti altına girmesinden sonra, halkın [9] Atanas Manov, Gagauzlar, TTK., Ankara 2001, s. 20
[10] age.s. 21
bir kısmı Müslüman olmuş, diğerleri ise Hristiyan [11] Harun Güngör- Mustafa Arguşah, Gagauz Türkleri, Ankara 1991, s. 11
olarak kalmışlardır. Rivayetlere göre, Gagauzlar’ın, [12] Atanas Manov, Gagauzlar , TTK. 2001, s.79
[13] İbrahim Kafesoğlu, İslam Ansiklopedisi, MEB., C12/2
bayrağı da bulunmuştur. Bu bayrakla al zemin üz- [14] age. s. 25
erine bir beyaz horoz resmedilmiştir.[15] [15]Harun Güngör-Mustafa Arguşah, Gagauz Türkleri, Ankara 1991, s. 12
[16] Atanas Manov , Gagauzlar, TTK, Ankara 2001,s.28
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra, [17] a.g.e. s.29
milliyetlerine bakmasızın bütün Ortodoksların başı [18] Mustafa Argunşah, Türkleri, C20, Yeni Türkiye Yayınları, s.236
olarak Rum Patriğini tanımış, Gagauslar da Patriğin KAYNAKÇA
otoritesi altına girdiği ve bir kısmının Rumlar’ın
D.Tanasoğlu İstoria Gagauziei , Kişinau 1999, s. 21
etkisi altında kaldığı tahmin edilmektedir. 1867 Harun Güngör, Mustafa Arguşah, Gagauz Türkleri, Ankara 1991
yılında İstanbul Patrikliğine verilen bir rapordan Türklerin Tarihi Ansiklopedisi, s. 228,
İ. İvanov, Krdkiy oçerk Balgarschii koloni v Beserabii , Kişinev 1864
‘’Türkçe konuşan Elenler’’ adı verilen Gagauzlar’ın V.A.Moskof, Turetskiye Plemena na Balkanskom poluostrove, izv. İmp. Russk
Varna Rum Metropolitliği’nden ayrılarak yine Geograf. Obeşestva XL/3 1904, s. 409.
Varna’da yeni tesis edilen Bulgar Kilisesi cemaa-
tine bağlanmaya, çocuklarını da Bulgar okullarına
göndermeye başladıklarını tespit etmek mümkün Mariana BUDU
olmaktadır. Bununla beraber Gagauzlar’ın büyük
bir kısmı Rum Metropolitliği’ne bağılıklarını
sürdürmüş, Rum harfleriyle yazılmış Türkçe dini
kitapları okumuşlardır.[16]
1878 yılında Bulgar Devletinin kurulmasından sonra
Bulgar Devleti Gagauzlar’ı askere almaya başlamış,
bu durumu kendine yedirmeyen Gagauzlar, İran,
Yunanistan, Osmanlı Devletine iltica etmişlerse de
sonraları tekrar ülkelerine dönmüşlerdir.[17]
Balkan yarımadasının değişik bölgelerinde yaşayan
Gagauzlar, 1768–74, 1787–91 ve 1806–12 yılarında
yapılan Osmanlı- Rus savaşlarını takip eden
yıllarda Bulgarların baskısı ve Rusların da teşviki
ile eski yerlerini bırakıp Moldova içine göç etmeye
başlamışlardır. Bu göçte ayrıca Küçük Kaynarca

15
MAKALE

DOĞU VE BATI’DA KULLANILAN


ORTAK İSİMLER
İlk insandan bu yana insanlar için isim sahibi olmak
bir gerekliliktir. Farklı coğrafyalarda, farklıkültürlerle
yetişen insanlar, çocuklarına da bu ortama uygun
isimler verirler.Peygamber isimlerinden tutun da,
gelmiş geçmiş büyük devlet adamlarına kadar bir çok
isim tercihsebebidir. Doğu’yu ve Batı’yı kültürelo-
larak da besleyen din, koyulacak isim konusunda da
çok etkiliolmuştur. Bildirimizde İslam dininin kitabı
Kur’an-ı Kerim; Tevrat, İncil ve Zebur’u da içinde
barındıran; Kitab-ı Mukaddes çerçevesinde, geçen isim-
ler ele alınmış, ortaklıklar belirlenmeye çalışılmıştır.
Biz de bildirimizde Doğu ve Batı’da isimler neye göre
seçilmekte, en çok hangi isimler neden tercih edilme-
kte sorularına cevap arayacağız. Kur’an-ı Kerim ve
Kitab-ı Mukaddes ışığında, Doğu ve Batı’da kullanılan
ortak isimlere değineceğiz. Farklı coğrafyalarda ve
farklı kültürlerle yetişen insanların, birbirinden hab-
ersiz aynı isimleri kullanmalannı ortaya koyacağız.
İnsanları birbirinden ayırt etmek, tanımak ve başkasına
tanıtmak için kullanılan sözcüklere “ad” (isim) denir.
Yeni doğan her çocuğa bir ad koymak, bir gelenek ol-
maktan çok bir gereksinim, bir zorunluluktur. Bu zo-
runluluk ilk insanın yaratılışı ile başlamıştır. İnsanların
küçük topluluklar halinde yaşadığı çağlarda, tek Kitabı’nda, gerek Oğuz Kağan Destanı’nda yiğitliğe
sözcük olarak ve az sayıda kullanılan adlarda, toplum dayanan birçok ad verme olayı yer almaktadır. Tarih
genişleyip, insanlar arasındaki ilişkiler çeşitlendikçe boyunca ad koyma biçimleri ve seçimleri de değişiklik
birtakım değişiklikler ve eklemeler yapılmak zorun- göstermiştir. Her insan, bağlı olduğu dine, kültüre,
da kalınmıştır. Her toplum kendi ulusal gelenek ve geleneğe-göreneğe, yaşadığı topluma göre farklı isim-
göreneklerine, dini inanış, anlayış ve düşüncelerine ler seçer. Adlann seçimi, değişik durumlar ve konular
uygun biçimde adlar kullanmıştır. Giderek erkeklere göz önünde tutularak yapılır. Bunları örnekleriyle bir-
verilen adlarla, kadınlar için kullanılan adlar arasında likte belirtmek gerekirse şöyle bir sırama yapılabilir:
bir aynm oluşmuş, sözcükler yalnız erkekler, bazı
sözcükler ise kadınlar için ad olarak verilmiştir. Ad 1) Dini inançlar doğrultusunda verilen adlar:
ile ilgili olarak Türk Nüfus Kanunu’nun 16. maddes- a) Allah’ın Sıfatlarıyla İlgili Adlar:
inde şu hüküm yer almaktadır: “çocuğun adını ana ve Abdullah, Aburralıman, Abdüssamet, Rahim vb.
babası kor. Ancak ahlak kurallanna uygun düşmeyen b) Peygamberler ve onların yakınlarıyla ilgili adlar:
veya kamuoyunu inciten adlar konulmaz.” Bu durum- Muhammed, Bekir, Ömer, Ali, Osman, Hasan, Hüseyin,
da çocuğun adını seçerken, yalnız anne ve babanın Musa, İsa, Yahya, Fatma, Ayşe,
isteği değil, toplumun birtakım değer yargıları da Hatice, Emine vb.
göz önünde tutulur. Türk toplumundaki bugünkü 2) Tarihten alınan adlar:
kural, bu olmakta birlikte, konuyu tarihi yönden in- Alpaslan, Atilla, Beyazıt, Bilgehan, Enver, Cengiz,
celemekte yarar vardır. İslamiyet’in kabulünden önce çağrı, Fatih, İsmet, İstemihan, Kutlu,
Asya’da yaşayan ve Buda, Zerdüşt ve Hristiyan din- Kültigin, Mete, Mustafa Kemal, Oğuzhan, Orhan, Or-
lerini benimsemiş olan Türkler, çocuklarına ad ver- hun, Orkun, Talat, Timuçin, Timur,
irken bu dinlerde kullanılan adlan değil, Türk adlarını Tuğrul, Yavuz vb.
seçmeyi yeğlemişlerdir. Asya Türkleri doğumlarında 3) çocuğun doğduğu gün, ay ve zaman göz önünde tutu-
çocuklarına geçici adlar verirlerdi. Çocuğun büyümes- larak seçilen adlar:
inden ve yiğitçe bir davranışta bulunmasından sonra Arif, Arife, Bahar, Bayram, Cuma, Cumali, Cumhur,
bu geçici ad, kalıcı bir ad ile değiştirilirdi. Gençliğe Fecri, Fecriye, Gülbahar, Gülaç,
adım atan çocuklar yay gerip ok atmadan, herkesin

16
MAKALE

İlk insandan bu yana insanlar için isim sahibi olmak


bir gerekliliktir. Farklı coğrafyalarda, farklıkültürlerle
yetişen insanlar, çocuklarına da bu ortama uygun
isimler verirler.Peygamber isimlerinden tutun da, Kadri, Kadriye, Kurtuluş, Leyla, Mevlüt, Mevlüde,
gelmiş geçmiş büyük devlet adamlarına kadar bir çok Nehar, Ramazan, Recep, Seher, Zafer
isim tercihsebebidir. Doğu’yu ve Batı’yı kültürelo- vb.
larak da besleyen din, koyulacak isim konusunda da 4) Doğa ile ilgili adlar:
çok etkiliolmuştur. Bildirimizde İslam dininin kitabı a) Çiçekler: Destegül, Gonca, Goncagül, Gül, Itır,
Kur’an-ı Kerim; Tevrat, İncil ve Zebur’u da içinde Lale, Menekşe, Nilüfer, Yasemin
barındıran; Kitab-ı Mukaddes çerçevesinde, geçen isim- vb.
ler ele alınmış, ortaklıklar belirlenmeye çalışılmıştır. b) Bitkiler: Burçak, Defne, Demet, Melis, Melisa,
Biz de bildirimizde Doğu ve Batı’da isimler neye göre Yaprak, Selvi vb.
seçilmekte, en çok hangi isimler neden tercih edilme- c) Hayvanlar: Doğan, Kartal, Şahin, Arslan, Aslan,
kte sorularına cevap arayacağız. Kur’an-ı Kerim ve Burçin, Bozkurt, Ceylan, Gazal,
Kitab-ı Mukaddes ışığında, Doğu ve Batı’da kullanılan Kaplan, Maral vb.
ortak isimlere değineceğiz. Farklı coğrafyalarda ve e) Madenler, Taş, Toprak, Su: Altun, Elmas, Gümüş,
farklı kültürlerle yetişen insanların, birbirinden hab- Kaya, Toprak, Tunç, Demir,
ersiz aynı isimleri kullanmalannı ortaya koyacağız. Çelik, Yakut, Yeşim, Zümrüt Vb.
İnsanları birbirinden ayırt etmek, tanımak ve başkasına 5) Coğrafya ile ilgili adlar:
tanıtmak için kullanılan sözcüklere “ad” (isim) denir. a) Dağlarla İlgili: Erciyes, Doruk, Şahika, Toros Vb.
Yeni doğan her çocuğa bir ad koymak, bir gelenek ol- b) Nehirlerle İlgili: Aras, Göksu, Menderes, Tuna,
maktan çok bir gereksinim, bir zorunluluktur. Bu zo- Meriç, Fırat vb.
runluluk ilk insanın yaratılışı ile başlamıştır. İnsanların c) Başkaları: Deniz, Derya, Pınar, ırmak, Nehir vb.,
küçük topluluklar halinde yaşadığı çağlarda, tek Bunlardan başka çocuklara, ailece sevilen ve saygı
sözcük olarak ve az sayıda kullanılan adlarda, toplum duyulan akraba, arkadaş ya da tanıdık
genişleyip, insanlar arasındaki ilişkiler çeşitlendikçe ya da toplumda belli bir mevkii sahibi kişilerin adları
birtakım değişiklikler ve eklemeler yapılmak zorun- konulabilir. Veya günümüzde
da kalınmıştır. Her toplum kendi ulusal gelenek ve gittikçe yaygınlaşan bir yöntem olan; annenin ve
göreneklerine, dini inanış, anlayış ve düşüncelerine babanın adlarının ilk hecelerinden
uygun biçimde adlar kullanmıştır. Giderek erkeklere oluşturulan yeni bir ad çocuğa verilebilir. Canay ( Can
verilen adlarla, kadınlar için kullanılan adlar arasında + Ayla), Birdağ ( Birben +
bir aynm oluşmuş, sözcükler yalnız erkekler, bazı Dağhan), Cemre (Cemal + Resmiye) gibi.
sözcükler ise kadınlar için ad olarak verilmiştir. Ad
ile ilgili olarak Türk Nüfus Kanunu’nun 16. maddes- Türk toplumunda ad koyma bu ve benzeri şekillerde
inde şu hüküm yer almaktadır: “çocuğun adını ana ve iken farklı toplumlarda, ad
babası kor. Ancak ahlak kurallanna uygun düşmeyen koyma anlam ve şekil bakımından farklılıklar gös-
veya kamuoyunu inciten adlar konulmaz.” Bu durum- terir. Ancak dilli inançların göz önünde
da çocuğun adını seçerken, yalnız anne ve babanın bulundurularak isim konması ortak özellik kabul
isteği değil, toplumun birtakım değer yargıları da edilebilir. Özellikle peygamber ve
göz önünde tutulur. Türk toplumundaki bugünkü yakınlarının isimleri, melek isimleri Doğu ve Batı’ da
kural, bu olmakta birlikte, konuyu tarihi yönden in- ortak kullanılan başlıca isimlerdir.
celemekte yarar vardır. İslamiyet’in kabulünden önce
Asya’da yaşayan ve Buda, Zerdüşt ve Hristiyan din-
lerini benimsemiş olan Türkler, çocuklarına ad ver-
irken bu dinlerde kullanılan adlan değil, Türk adlarını
seçmeyi yeğlemişlerdir. Asya Türkleri doğumlarında
çocuklarına geçici adlar verirlerdi. Çocuğun büyümes-
inden ve yiğitçe bir davranışta bulunmasından sonra
bu geçici ad, kalıcı bir ad ile değiştirilirdi. Gençliğe
adım atan çocuklar yay gerip ok atmadan, herkesin
hayranlık duyacağı bir yiğitlik göstermeden kalıcı
adlarını alamazlardı. Nitekim gerek Dede Korkut

17
MAKALE

Adam: Adem
Solomon, Soloman, Salomon: Süleyman
Jakob: Yakub, Abraham: İbrahim, Samuel: İsmail ,David: Davud,Joseph: Yusuf,
Jesus, Christ: İsa,Zechariah: Zekeriya, Daniel: Danyal,Noah: Nuh,Jehoshua: Yuşa
Jones: Yunus,Johannes, Johann, Hans: Yahya,Aaron: Harun,~ose,~oşe,~oses: Musa
İlyas: Elias,Hermes, Darius: İdris,Ezra, Azra: Üzeyr,İsaac: İshak,Benjamin: Bünyamin
Simon: Osman, Omar: Ömer,Eva: Havva,Mary, Maria: Meryem,Michael: Mikail
Gabriel: Cebrail,Raphael: İsrafıl, Susan,Susanna: Suzan, Cameron: Karımran
Jason: Yasin,Melissa: Melisa, Alexander: İskender,Asia , Azya, Asien, Asie: Asya
Sibel: Cybill,Julia: Hülya, Denise: Deniz,Reina: Rana, Laila: Leyla, Jasmine: Yasemin
Sue:Su, Eileen: Aylin,Aida: Ayda,Daphne: Defne, Celine: Selin,Cecile: Seçil,Erroll: Erol
Jameel: Cemil

KAYNAKÇA:
Adventuring Through The Bible, Ray C. Stedman, U.S.A., 1997
AKSAN Doğan, Her Yönüyle Dil, TDK Yay., Ankara, 1982, c:3

Hatice Artan ÖZDİL

18
MAKALE

MANTIKU’T-TAYR VE tanıyıp aralarındaki benzerlik ve farklılıkları temel


duygular üzerinden ortaya koyarak her iki eserdeki
MARTI’DAKİ KUŞLARIN kahramanların varış noktalarını ait oldukları kültür çer-
SERENCAMI çevesinde ele alacağız. Öncelikle bu iki eseri tanıyalım:
4931 beyitlik tasavvufi mahiyetli bir mesn-
evi olan ve Şark klasikleri arasında en mümtaz ye-
Kainatta insana ait her şey, her dönem ve toplumda rini alan Mantıku’t-Tayr, 1187’de İran şairi Fer-
edebiyatın da konusu olagelmiştir. Fakat her toplum îdüddin Attar tarafından vücuda getirilmiştir.
ele aldığı konuları, kendi inanç sistemleri ve kül- Mantıku’t-Tayr, tasavvuf felsefesinin
türel değerleri çerçevesinde ortaya koymaktadır. özünü ortaya koyan, hikmetler çerçevesinde gider-
Öyle ki, aynı ya da benzer konular, farklı kültür ek genişleyen, Mutlak Hakikat’i ve o Hakikat’e
çevrelerinde farklı şekillerde tezahür etmektedir. ulaşmaya çalışan seyr-i sülûkun sâliklerini kuş sem-
Geçmişten günümüze, doğuda ve batıda pek bolizasyonu ile ifade eden mühim bir eserdir. Eser,
çok eserde söz konusu olan duygu ve düşüncelerin binlerce kuştan oluşan kahramanların çetin vadil-
çeşitli sembollerle ifade edildiği görülmekte- erden geçerek Simurg’a ulaşma çabaları sonucu
dir. Bu sembollerin ardında asıl anlatılmak is- Mutlak Varlık’ta fani olmalarını anlatmaktadır.
tenenler, kimi zaman öğüt veren kimi zaman Eserin temel konusunu teşkil eden, kuşların
da yergi mahiyetli düşünceler olabilmektedir. Simurg’a yaptıkları yolculuğun hikayesi, İslamiyet
Sembollerle örülü ve biri Doğu, diğeri Batı öncesi İran edebiyatına kadar gitmektedir ve hikaye,
edebiyatına ait iki eser olan Mantıku’t-Tayr ve çeşitli kültürel değişimlere paralel olarak farklılık arz
Martı’da ise kuşlardan yola çıkılarak hayata dair çeşitli etmektedir. Nitekim bu hikaye, Doğu’da Attar’dan
öğütler verilmektedir. Nitekim öğütler çerçevesinde önce İbn-i Sînâ, Ahmed-i Gazzâlî, Ebu’r-Recâ-yı Çâçî,
varılacak son noktanın, bu iki eser arasındaki temel Şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdî gibi farklı düşünürler
farkı oluşturduğu görülmektedir. Biz de bu iki eseri tarafından ele alınmıştır. Gülşehrî, Ali Şir Nevâî,
Fedaî Dede, Abdülbaki Gölpmarlı gibi şahsiyetlerin
19
MAKALE

İran edebiyatından Türk edebiyatına yaptığı üzerinizden varlık perdesi kaldırıldığında o kadar
Mantıku’t-Tayr nazire, tercüme ve şerhleri ile bu hi- görünürdünüz. Burası bir aynadır.” der. Nihayet-
kaye, Türk edebiyatında da Mesnevî-i Manevî’den inde Simurg’a erişen otuz kuş, O’nda fânî olurlar.3
sonra tasavvuftaki seyr-i sülûkun mühim bir açılımını Vahdet-i Vücud inanışını kuş sembolizasyonu
vücuda getirmiştir. Ancak her şair Attar’ın eserini ile ele alan Attar, Hakikat yolunun yolcuları olan
birebir tercüme etmemiş, eserine telifi bir hüviyet müridleri kuşlar üzerinden, mürşid-i kâmili de onlara
kazandırmıştır.1 Bu çalışmanın hazırlanmasında kılavuzluk eden hüdhüd kuşu üzerinden anlatmıştır.
ise, Mustafa Çiçekler’in Farsça’dan Türkçe’ye “Allah’ın zuhur ve taayyününü temsil eden ‘simurg’
aynen tercüme ettiği Mantıku’t-Tayr adlı eserin- hem kesreti hem de vahdeti göstermektedir. ... Kelime
den istifade edilmiştir. Eserin muhtevasına gelince: Arap edebiyatındaki anka gibi, ismi olup cismi olmayan
Sözlük anlamı “kuş dili” olmakla beraber, efsanevî bir kuşun adıdır.”4 Farsça “sî” otuz ve “murg”
“mantıku’t-tayr” terkibi esasen Kurân-ı Kerim’deki da kuş demek olup bu sözcükler “otuz kuş” gibi birleşik
Nemi Sûresi’nde (27/16) geçmekte olup kuşların dil- bir anlama gelerek kesreti işaret etmekte iseler de bu-
inin Hz. Süleyman’a öğretildiğini ifade etmektedir.2 nunla vahdeti de ifade etmektedirler. Nitekim tasav-
Nitekim Süleyman Peygamber’in postacısı olan hüd- vuf felsefesine göre Allah, yarattığı tüm mahlûkat üz-
hüd kuşu (en- Nemi 27/ 20), eserdeki diğer kuşların, erinde farklı şekillerde tecelli ettiğinden O bir aynadır
Hakiki Padişah olan Simurg’a ulaşmalarında ve görülen her şey O’nun varlığının yansımalarıdır.
kılavuzluk etmektedir. Sonuç olarak; “Hakîkî Birliğe ulaşan bir
Eserin diğer kahramanları olan tûtî, keklik, sâlikte ve eşyada Hakk’m tecelli ettiği, bu maka-
doğan, turaç, bülbül, tavus, sülün, kumru, üveyik, ma ulaşan insanın Hakk’ı aramak için kendi
şahin ve ismi sayılmayan binlerce kuş bir araya toplanır içine yönelmesi veya eşyada Allah’ı görebildiği,
ve “Bu zamanda hiçbir ülke padişahsız değil, bizim sembolik bir ifade tarzıyla anlatılmaktadır.”5
padişahımız olmazsa nizam ve intizamdan yoksun Diğer eserimize baktığımızda: Batı
oluruz.” diyerek kendilerine padişah seçmek isterler. edebiyatının sembolik hikayelerinden biri olan Martı
Hüdhüd de oradadır ve kendisinin Allah’ın habercisi Jonathan Livingston, Richard Bach’in kaleminden
olduğunu, yaradılış sırrını bildiğini, Hz. Süleyman’ın 1970 yılında Dünya edebiyatına kazandırılmıştır. Es-
yoldaşı olup onunla bütün âlemi dolaştığını, kendile- erde kuşlar üzerinden asıl anlatılmak istenen, insanın
rinin de onun ardından gelmeleri halinde Kaf dağının ancak sabır ve azimle sona varabileceği, hayal-
ardında yaşayan ve Hakiki Padişah olan Simurg’a lerine ulaşmayı ancak bu şekilde başarabileceğidir.
ulaşabileceklerini söyler. Ayrıca o, bu yolun bin- Martı Jonathan, esasen özgür insanı sembolize
lerce nur ve zulmet perdeleriyle örülü olduğunu da eden bir kuştur. Diğer martıların aksine, yalnızca bir
ifade eder. Bunun üzerine kuşların her biri çeşitli lokma yiyecek için değil, uçmayı öğrenmek ve mükem-
sorular sorarlar ve mazeretler öne sürerek özür dil- mel bir kuş olabilmek için yaşamaktadır. Tek başına
erler. Ancak hüdhüd tüm sorulara bıkmadan cevap uçuş çalışmaları yaparak kemale ermek için önüne
verir ve onları ikna eder. Hüdhüd, önlerinde istek, çıkan her engeli aşmaya çalışmakta ve sürekli uçuş
aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret ve fakr u fena denemeleri yapmaktadır. Öyle ki çevresindeki herkes
adlarında yedi vadi daha olduğunu, burayı aştıklarında ondan endişe etmektedir. Ancak, bir kemik bir tüy ka-
Simurg’a ulaşacaklarını söyler. Bir müddet ilerledik- lmak ya da ayıplanmak onun umurunda bile değildir.
ten sonra kuşların kimisi yem isteğiyle yolda kalır, O, aç ve yorgun olsa da yaptığı şeyden memnundur.
kimisi aç-susuz bir şekilde can verir. Binlerce kuştan Martı, çeşitli uçuş denemelerinden sonra me-
yalnız otuz kuş bedenleri yorgun, kolları ve kanatları safeler kat ederek değişik hareketlerle ve hızlı bir şekilde
dökülmüş, bezgin bir halde bu vadileri aşarak yüce uçabilmenin püf noktalarını bulur. O, bu halinden
dergaha varırlar ve Simurg’u sorarlar. O sırada oraya dolayı diğerlerinin onu onurlandırmasını istememek-
gelen bir postacı, hepsinin önüne birer kağıt parçası te, sadece öğrendiklerini onlarla paylaşmak istemek-
koyar ve onları okumalarını ister. Bütün yaptıklarının tedir. Fakat o, çok geçmeden martı komitesi tarafından
bu kağıtlarda yazılı olduğunu gören otuz kuş çok cezalandırılarak Sarp Kayalıklar’a sürgün edilir.
şaşırırlar. Tam bu sırada Simurg da tecelli eder. Onun Jonathan orada büyük bir azimle çalışarak
ışığıyla kuşların canı parlar. Esasen Simurg’un kend- kendi cennetine ulaşmayı hedefler. Bir zaman
ileri, kendilerinin de Simurg olduğunu görünce büs- sonra gece yarısı iki martı görür; ışıklar saçan
bütün hayretler içerisine düşerler. Simurg onlara: iki martı... O iki martı Jonathan’a, “Seni götürm-
“Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. eye geldik.” der ve üçü birlikte Jonathan’m cennet
Eğer kırk ya da elli kuş veya daha az gelseydiniz, olarak nitelendirdiği kapkaranlık gökyüzünün ardına

20
MAKALE

doğru yol alırlar. Jonathan orada kendi bedeninin kuşlar cezalandırılmakta ve sürgüne gönderilme-
de o iki martı bedeni gibi parlaklaştığmı düşünür: ktedir.Yani, her iki eserde de doğrudan ya da
“Tüyleri pırıl pırıl parlıyordu dolaylı olarak bir sürgün olma hali söz konusudur.
şimdi, kanatları ise cilalanmış gümüş bir Eserler diyaloglardan oluşmaktadır. Hüd-
levha kadar mükemmel görünüyordu.” hüd ile diğer kuşlar arasında geçen konuşmalar
Orada kendisi gibi uçmayı seven ve kendile- ve Martı ile diğerleri arasındaki konuşmalar
rini aşarak mükemmelliğe ulaşmayı isteyen bir grup bize eserlerin olay örgülerini vermektedir.
martıyla tanışır. Aralarındaki en yaşlı ve bilge martı Her iki eserde de kılavuzluk eden kuşlar
olan Chiang onlara kılavuzluk etmektedir ve ancak söz konusudur; hüdhüd ve Martı Chiang...
öğrenme sonucunda mükemmeliğe erişildiği takdirde Kuşların, kılavuz eşliğinde yaptıkları yolcu-
cennete ulaşılacağını onlara telkin etmektedir. luk esnasında sürekli vazgeçmeleri ve sonrasında bir
Bir gün Chiang, Jonathan’a anlık bir za- kemik bir tüy kalmış olsalar da yollarına devam et-
man dilimi içerisinde çok uzağa gidip geri dön- meleri; hedefe ulaşmalarındaki gayretleri ve bunun
menin sırlarını anlatır ve Jonathan bunu başardığında için bin cefa ile Mankıtu’t-Tayr’daki kuşların istek,
kendisini mükemmel bir martı olarak nitelendi- aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret ve fakr u fena
rir. Çok geçmeden yaşlı martı Chiang ölmek üz- vadilerinden, martıların ise Sarp Kayalıklar, deniz,
eredir ve ölürken tüyleri aydınlanarak parlaklaşır. karanlık gökyüzü gibi çeşitli mekanlardan geçmeleri;
Chiang’in ölümünden sonra Jonathan, diğer Jonathan’ın Yüce Martı’nm oğlu olarak nitelendi-
martıların yol göstericisi olur ve onlara mükem- rilmesi ile otuz kuşun Simurg’da fani olmaları gibi
mel olmanın sırlarını öğretmeye çalışır. Öğrencileri ilgiler, eserlerdeki kahramanların çeşitli yönlerden
arasında yuvasından sürgün edilen martılar da vardır. birbirine benzediği düşüncesini doğurmaktadır.
Fletcher Lynd, Martı Martin, Martı William, Charles İki eserde de ancak hedefe ulaşmaya çalışan
Roland adlı martılar ile diğerleri de sınırsız özgürlük ve bu yolda sabreden kuşlar kazanmaktadır. Nasıl
düşüncesiyle mükemmeliğe eriştiğinde sürüye geri ki Hüdhüd kuşunun peşinden giden binlerce kuştan
dönmek için karar alırlar. Yurtlarına vardıklarında yalnız otuzu menzil-i maksuda varırsa öyle de bin-
kimse onlarla konuşmaz ve hepsi onları dışlar. Ancak, lerce kuştan yalnız Martı Jonathan’m düşüncelerine
onlar bitmek bilmeyen bir sabırla öğrendikleri uçuş sahip olanlar asıl hedeflerine varmaktadır.
tekniklerini sergiler ve komitedeki diğer martılara da Her iki eser de kendi içinde öğütler vererek
bu teknikleri öğretmek isterler. Çok geçmeden büyük mükemmel olma yolunda telkinlerde bulunmaktadır.
bir martı grubu onlara dahil olur ve Jonathan martılar İki Eser Arasındaki Temel Farklılıklar:
arasında Yüce Martının oğlu olarak nitelendirilir. Artık Mantıku’t-Tayr’da binlerce kuş türü yer
Jonathan için de ölüm vakti gelir ve o, Chiang’dan alırken Martı’da yalnızca martı kuşu ele alınmıştır.
aldığı bayrağı öğrencisi Flechter’a teslim eder. Bu durum Şark-İslam geleneğinde toplulukta
Görülüyor ki yazar, yem isteği için rahmet olduğu düşüncesinin varlığını akla get-
yaşayan martıların değil de, sınırsız özgürlüğe irirken, Batı kültüründe ise benlik, yani öznellik
ömrünü adamış martıların serüvenini anlatır. düşüncesinin mevcut olduğunu hatırlatmaktadır.
Böylelikle o, martı vasıtasıyla insanı ele almak- Eserlerdeki sürgün olma durumlarında
ta olup, insanın bu dünyada küçük ve anlamsız tamamen tezat söz konusudur: Nitekim Mantıku’t-
şeylerin peşinde olmaması gerektiğini ve Tayr’daki kuşlar toplu halde, Hakikat’ten dünyaya
ulaşamayacağını sandığı hayallerinin ardından az- sürgün edilmişlerdir. Martı’da ise, tek başına sürgün
imli bir şekilde gitmesi gerektiğini vurgulamaktadır. olma hali söz konusudur. Ayrıca, Mantıku’t-Tayr’daki
İki Eser Arasındaki Temel sürgün olma hali, kuşların Simurg’a yani Vahdet’e
Benzerlikler:Tasavvuf felsefesine göre, bu dünya varmalarıyla son bulurken, Martı’daki sürgünlük,
bir sürgün yeridir. İnsan bu dünyada yaşadığı sürece kuşların yuvalarına dönmesi sonucu bitmiş ve sürgün-
gurbette yaşamaktadır ve her an aslına döneceği lük sonrasında da çeşitli olaylar meydana gelmiştir.
günü özlemektedir. Mantıku’t-Tayr’daki kuşlar Kuşların yola çıkış amaçları da tama-
da Hakikat’ten sürgün bir halde yaşadıkları için men farklıdır; birinde padişahlarını bulmak
Simurg’a ulaşmak istemektedirler. Bu durum tasav- isteyen, diğerinde ise sınırsız mutluluğa ve
vuf felsefesine göre aslî vatanın arzulanması olarak mükemmelliğe yol alan kuşlar söz konusudur. Öyle
değerlendirilmektedir. Martı Jonathan Livingston’da ki, her martı bu dünyada, kendi sınırları içerisinde
ise, sürüsünün kurallarına aykırı hareket eden

21
KİTAP TANITIMI

Kayıp Gül’e Dair


mükemmelliğe ulaşırken, Mantıku’t-Tayr’daki bin-
lerce kuş toplu bir şekilde dünyanın dışına çıkarak, Sahaflar’da en yakın arkadaşımla kitaplara göz gezdi-
sınırlarını aşıp mükemmelliğe yol almaktadırlar. rirken içlerinden biri ikimizin de dikkatini çekmişti.
Eserler arasındaki en temel fark, kuşların Çünkü kitap şeklen davet ediciydi. Beyazlı kâğıt
vardıkları son noktadır. Mantıku’t-Tayr’daki kuşlar bir şerit kitabın ortasına kurdele misali dolanmıştı.
Vahdet’e erişerek yolculuklarını tamamiyle ma- Rengi ortalama genç bir kızın hoşuna gidecek nite-
nevî bir sonla neticelendirmişlerdir. Martı’da ise, likte pembeydi. Romanın ismi süslü bir şekilde kara-
sınırsız özgürlüğe ulaşmak için yola çıkan kuşlar, kterize edilmişti ve kapak tasarımı fiyakalıydı. Arka
tamamen maddî bir uçuş gerçekleştirmişlerdir. kapağında Türkiye’den ve diğer ülkelerden tanıdık
kurumlara ve şahıslara ait kitaba dair övücü sözler
Sonuç olarak; yazılıydı. Merak ettik içine de şöyle bir bakmak iste-
Tasavvufî açılımlarıyla ve vardığı son nokta dik. Ön kapağın iç tarafında da oradan buradan övgül-
itibariyle ‘manevî’ özelliklere sahip olup, Şark-İslam er sıralanmıştı. Arka kapağın iç kısmında da kitabın
kültür ve edebiyatının özünü veren Mantıku’t-Tayr yurt dışındaki baskılarının renkli, albenili listesi yer
ile varış noktası tamamen ‘maddî’ olması hasebiyle alıyordu yirmi kü sur. Kitabın ‘uluslararası bestseller’
Batı kültürünün düşünce sistemini vermede önemli olduğu her halinden belli oluyordu yani. Bunu kapağa
bir rol oynayan Martı Jonathan Livinston, yaklaşık büyük harflerle en üste yazmalarına gerek yoktu bana
800 yıllık bir zaman farkına rağmen aynı semboller- sorulursa –ama pek tabii bana sormaz kimse. İşte
le ve benzer yolculuk halleri içerisinde ele alınmış, Simyacı, Martı ve Küçük Prens ile eşdeğer tutulan ki-
fakat tamamiyle farklı noktalara ulaşarak Doğu ile tap Kayıp Gül böyle görünüyor; renkli, albenili, bol
Batı’nın kültür ve yaşayışındaki temel ayrımı or- reklamlı… Sonuçta popüler kültürün hızla tüketilecek
taya koyma bakımından değer kesb etmişlerdir. bir kitabı. İçeriğinden değil de dışından bu kadar bah-
setmemin sebebi de bu göze ve görselliğe oldukça hi-
tap edişi. Bu denli övgülerle süslü bir kitabı alamadan
Zehra ÖKSÜZ duramıyorsunuz, merak edip okumaya koyuluyor ve
bir oturuşta bitiriveriyorsunuz. Kitap sizi sıkmıyor,
zaten çok kalın da değil. Olağanüstü girift bir olay
akışı yok, hatta zekâsına güvenenler sonunu tahmin
bile edebilirler. Sade ve akıcı bir üslup meziyet midir
bilemeyeceğim ama harikulade tasarlanmış cümleler
bulamayacağınızı haber verdiğim için üzgünüm. Ni-
hayetinde Tanpınar, Virginia Woolf veya Herman Hesse
gibi bir yazar yok karşımızda. Anlatılan öyküyü ilginç

22
KİTAP TANITIMI

başlayıp şaşırtıcı biten incelikli bir hikâye olarak ni- ARAF’TA KALANLARIN ROMANI
telendirebiliriz. Belli ki yazar Hüsn ü Aşk, Mantıku’t-
Tayr, Simyacı gibi geçmişin biriktirdiklerinden il-
Edebiyat dünyasına 1997’de Pinhan’la giren
ham almış da tasarlamış romanını. Küçük Prens’ten
ve geniş halk kitlelerine seslenen Elif Şafak, gerek
söz etmeyeceğim, zaten kitabın içinde ona pek çok
şiirsel ve zengin dili, gerek üzerinde durduğu tema-
atıfta bulunulmuş. Romanda okuyucuyu şaşırtan asıl
lar itibariyle, son yılların en popüler yazarlarındandır.
şey de bir annenin ölmeden önce kızı için yaptıkları.
Strasbourg doğumlu Elif Şafak, kendisiyle
Kızına hâkim olmaya çalışan onun maddiyatçı ve ki-
yapılan röportajlarda yeri geldikçe yalnız bir çocukluk
birli benliğinin sesini kısmak; iyimser, kucaklayıcı,
geçirdiğini söyler ve yalnızlığının nedenlerini genel
duyarlı ve yetenekli benliğinin sesini çoğaltmak;
olarak göçebe bir hayat sürmesinde, gittiği ülkelerin
kızına kendinden sonra tutunabileceği dallar sunmak
diline, dinine ve kültürüne yabancı olmasında görür.
için annesinin tasarladığı sürprizler anne şefkatinin
Farklı ülkelerde, farklılıkları benimsem-
en güzel örnekleri olarak karşımızda beliriveriyor.
eye çalışarak yaşaması, Elif Şafak’ın ARAF adlı
romanını gün yüzüne çıkarmasını tetikler. İngilizce
Kitabın dünya insanlarına yaptığı iyilik de görmezden
olarak yazılan Araf’ın orijinal adı”The Saint of
gelinmemeli. Güzelliklerin betonlar ve metaller-
Incipient Insenities”olup, Aslı Biçen tarafından
le öldürüldüğü, yapmacıklığın her yere sakız gibi
Türkçe’ye çevrilmiştir.Yazar bir röportajında
yapıştığı şu çağda bizleri tabiatın özünü anlamaya
İngilizce yazmasının sebebini şöyle açıklar:”Roman
davet ediyor. Her ne kadar unutmuş olsak da bu
bana İngilizce geldiği için,rüyalarımda,zihnimde
doğanın bir parçası olduğumuzu ve kâinattaki her bir
İngilizce şekillendiği için İngilizce yazdım.”
unsurla bu dünyayı paylaştığımızı hatırlatıyor. Hâ-
Türk asıllı olup, yurtdışında yaşamak zorun-
kimiyet taslamaklığımızı eleştiriyor. Başkalarına ben-
da olanların zihinlerindeki ve yaşantılarındaki kaos,
zeme çabamızın ne kadar boş olduğunu bir kez daha
‘toplumun aynası edebiyatta’ bir şekilde dile getirilir.
dile getiriyor. Özümüzde yatan kişiliği uyandırınca
Bu konu sadece vatanından değil, dilinden, dininden
hayatın anlamına erebileceğimizi nahif bir hikây-
kısacası sahip oldukları değerlerden de uzaklaşanların
eyle bize gösteriyor. Ve belki de bu sebepten ötürü
anlatımıyla Araf’ta çarpıcı bir şekilde işlenmiştir.
Serkan Özkan’ın Kayıp Gül’ü tüm dünyaca sevilip
Araf, birbirine göre “öteki” olan bir grup
değer görüyor. Ama onu popüler kültürün arasından
gencin, hayatlarının Boston’da kesişmesi ve bu
çıkarıp gerçek edebi şaheserlere dâhil edemiyo-
kesişmeyle beraber parçalanmışlığın ve bir yere
ruz maalesef. Belli mi olur belki bu kitabın da gri
ait olamamanın anlatıldığı bir romandır. Yazar
kapaklı baskısını yaparlar erkekler okuyabilsin diye.
romanın girişinde, Mevlana’nın Mesnevisi’nden
Erva BODUR aldığı bölümle aslında bu insanların neden
bir araya geldiklerinin sinyallerini verir:
“Bir hâkim dedi ki: Yazıda bir kargayla bir
leyleğin beraber uçtuğunu, beraber yemlendiğini
gördüm. Şaşırdım kaldım; derken aralarındaki birlik
nedir, onu bulayım diye hallerine dikkat ettim. Şaşkın
bir halde yaklaştım. Baktım, gördüm ki ikisi de topaldı.
Bir kuşun, kendi cinsinden olmayan bir
kuşla uçmasının, yayılmasının sebebi.”(Mevlana,
Mesnevi,II.cilt)
Evet, bu kitabın kahramanları arasındaki mü-
nasebet, leylek ve karga misali bir bölünmüşlükten
ibaret.Postmodernist bir yaklaşımla yazılan bu
romanda yazar kahramanları farklı zamanlarda
tanıtarak bir yap-boz misali okuyucunun önüne
yığar. Okuyucu da kendisine verilen ipuçlarından
hareketle bu yaşantıları birleştirir ve sonunda ba-
kar ki artık her biri bir diğerinin hayatına sızmış.
Roman kahramanı Ömer Özsipahioğlu
olaylar karşısında iki arada bir derede kalan ve ne

23
KİTAP TANITIMI
yapacağına tam olarak karar veremeyen biri olarak, Amerika’ya master için gider. Ait olduğu daha doğrusu
olması gereken değerlerden ve benlik duygusundan bir hayli uzak olan Ömer, yabancılaştığının belirtilerini
ilk olarak isminde görür. Yazarın da belirttiği üzere “İsimlerin yabancı memleketlere ayak uydurma süre-
cinde muhakkak bir şeyler eksilir.”Romanın başında Ömer de adı ve soyadındaki noktalı(olması gereken)
harflerin noktalarını defalarca hiç sıkılmadan koyarak, yabancılaşmaya karşı verilmesi gereken mücadele
yolunda küçük bir adım atar. Daha önce hiç dikkatini çekmeyen bu boşluk duygusu Ömer’de ismindeki
harflerin noktalarını görememekle açığa çıkar.O yurtdışına gittiği halde vatanından ve sevdiklerinden bir
türlü kopamayan,gözle görmese de onları her daim hatırlayan gençlerden farklıdır. Öyleki yabancı ülkeye
gidenler, ulusal müziklerinin açtığı kucağa sığınırken, Ömer yabancı müzik dinleyerek mutlu olur.Böyle bir
psikolojiyle Boston’a giden Ömer Abed isminde Farslı biri ve Katolik bir İspanyol olan Piyu’yla aynı evde
yaşamaya karar kılar. Abed, Müslüman olduğu halde dininin gereklerini yerine getirmeyen ve yaşantısı bir
Hıristiyan’dan farklı olmayan Ömer’in antitezi şeklinde kurgulanmış bir karakterdir. Ömer’in içki içme-
si ve domuz eti yemesi onu bir hayli şaşırtır. Piyu ise diş hekimliği okuduğu halde kesici aletlere bir tür-
lü alışamayan ve temizlik hastası olan bir karakterdir. Piyu’nun kız arkadaşı Alegre ise anne ve babasını
kaybettiği için teyzelerinin yanında kalır. Çocukken çok kilolu olması onu diyete mecbur bırakır ve istediği
forma kavuşmasına rağmen bir türlü tatmin olamaz.O genellikle romanda her yediği yiyeceğin kalorisini he-
saplayan ve fazladan kalori alınca da nerede olursa olsun müsaade isteyerek kusmaya giden yönüyle yer alır.
Hayat ne tuhaftır ki birbirinden farklı bu insanlar bir arada yaşarlar. Fakat Ömer ev arkadaşlarından ziyade
sayıları ancak, Abed’in banyodaki diş fırçalarının değişip değişmemesinden hareketle belli olan kız arkadaşlarıyla
vakit geçirir. Bu daldan dala konan kahramanın yolu bir şekilde Gail’le birleşir. Belki de bunları bir araya getiren
ve evliliğe adım attıran şey, Mevlana’nın Mesnevi’sinde de belirttiği üzere topal bir yaşamlarının olmasıdır.
Asıl ismi Zarpandit olan Gail, fiziki özellikleri, bir türlü düzene oturtamadığı hayatı ve
daha da ilginci saçına iliştirdiği kaşıkla roman boyunca yaptıklarıyla okuru şaşırtan bir karakter-
dir. Alametlere son derece inanan Gail,kolay yenmesinden ötürü muzu her tüketişinde üstünde beli-
ren ya da belirdiğini sandığı harfi, o gün yaşanacak olanların bir işareti olarak görür.Mesela ‘h’harfi
görünüyorsa bu harfi hüsran,hapis veya hain gibi kelimelerle özdeşleştirir. Romanda sadece Ömer
değildir Araf’ta kalan;Gail,yaşantısı ve intihar teşebbüsleriyle Araf’ta kalmışlığın canlı bir örneğidir.
İsim, kültürümüzde son derece önemli olup, insanların ismiyle müsemma olduğuna inanılır ve şahsiyet
duygusu isimle vücut bulur. Bu romanda da bir tarafta Ömer adı ve soyadındaki harflerin noktalarını kaybederken,
bir tarafta da Zarpandit,ismini değiştirir.Zarpandit bu değişiklikle her ismin değişebileceği ve yerine başka isim-
lerin konabileceğini belirtmesi açısından saçına bir kaşık iliştirecek kadar sıra dışı bir kahramandır.Defalarca
giriştiği intiharlar,onun hep bocalamasından ve kendini bir yere ait hissedememesinden kaynaklanır.Ömer’le
evlendiklerinde de ölme isteği değişmeyecektir.Okur, roman boyunca Gail’in nerede ve ne zaman öleceğini mer-
ak eder.Roman sonunda Ömer,Gail’i İstanbul’a götürür ve Gail, İstanbul’un mistik havasında adeta kaybolur.
Yazar Amerika’yla başlattığı romanına İstanbul’la noktayı koyar. Romanın son bölümü olan
“köprü”,mekânsal ve ruhsal olarak ara(f)da kalmışlığın anlatıldığı romanda adeta bir kilit noktasıdır.
Ömer ve Gail, İstanbul’dan ayrılmak üzereyken, Boğaz Köprüsü’nün trafiğine maruz kalırlar. Artık iki-
si de bir köprünün üstündedir. Farklılıkların doğurduğu kahramanlardan Ömer, evlendiğinde bile uzlet-
vari yaşamından vazgeçmemiş ve kendisini melodilerle örülmüş yaşama hapsetmiştir. Köprünün
bunaltıcılığından müzikle arınan Ömer bir ara Gail’in söylediklerine kulak verir:”Demek şimdi iki aradayız.”
Arada kalmışlıkların kahramanı Gail’i çağıran yerdir burası. Çünkü bir tarafta “Asya
Kıtası’na hoş geldiniz.”;öteki tarafında da “Avrupa Kıtası’na hoş geldiniz.”yazan köprü aradadır,
arafta. Peki Gail tam da bu noktada neye karar verecek,hangi yöne ilerleyecek?Yoksa arafı de-
vam edecek mi? Bu zincirleme sorular da cevaplarını romanı okuyacak olanlarda bulsun….

Elif Şafak’ın Araf’la ilgili söyledikleriyle yazıma son verirken farklı dünyaları keşfetme adına okunması ger-
eken bir kitap olduğunu belirtmek isterim.

“Eşiklere basılmaz bilirsiniz, cinlerin meşveret yeridir orası.Eşikler geçiciliği temsil eder,basmadan geç,sakın
durma o safhada.Ben tersini yaptım bu romanda.Eşiğe bastım,orada durdum soluklandım ve gördüğümü
yazdım.Anladım ki ben ve benim gibiler için araf bir geçici hal değil bir yaşam felsefesi. “
ÖZNUR DİŞCİ

24
TÜRKİYEM

YANIK
YÖRE KULA

KULA’NIN KURULUSU

Kula mimari ,etnografik ,arkeolojik ,tarihi ve


görsel değerleri ile zamanın durduğu izlenimini veren
Ege’nin şiirsel ilçelerinden birisidir.Bölgede yapılan
kazılarda Katekekaumene (Yanık yöre) sınırı içinde
Demir Köprü barajı yakınındaki Divlit’te ilkel insanın
ayak izlerine rastlanılmış olması ilkel insanların
bu bölgede yaşamış olduklarının bir kanıtıdır.Bu-
nun yanı sıra yapılan kazılarda M.Ö. 56 yılına ait
mermer kabartma ve kitabelerden Kula ve çevresinin
KULA’NIN KURTULUŞ TÖRENLERİ önemli bir yerleşim alanı olduğu ortaya çıkmaktadır.
* Kulanın Kurtuluş günü olan 4 Eylül günü
çeşitli törenlerle kutlanır.Kulanın Kurtuluşunda Eski dönemlerde Kula’nın civarında kurulmuş
Şehit düşen Şehitlerimiz için Abide de bulu- bulunan Meonya (Menye) Mysien ve Lidya arasında
nan Anıta Çelenkler konularak saygı atışı yapılır. bir yerleşim alanı idi ve buradan geçen yol Sardes-
Atlılar 4 Eylül Sabahı Hisar Kapıdan giriş yaparak Salihli’den başlar ve Menye-Sandal-Gölde üzerin-
tören alanına gelir ve kurtuluşu canlandırırlardı. den geçerdi.Kula’daki yerleşim zamanla civarındaki
YOK OLAN ADETLER yerleşim alanlarının önemini yitirmesi sonucunda
* KAPAMA GECESİ:Demirci esnafının önde gelişmiştir.Kula’nın ismini burç manasında olan
gelenleri tarafından mesleği icra edenler arasında sıra ile KULE’den almış olduğu belgelerden anlaşılmaktadır.
her onbeş günde bir yapılan yemekli toplantının adıdır. İLKEL AYAK İZLERİ
Yapılan sıralamaya göre yemeğin tüm masrafı yemeğe Ünlü tarihçi Strabon’un Katakekaumene
gelsin gelmesin tüm demirciler olarak dağıtılırdı.Ka- (Yanık Yöre) adını ver­diği ve 2000 yıl önce yöreyi
pama gecelerinin geleneksel yemeği olan kapama için dolaşarak,Küçük Asya’nın en genç volkan konileri,
4-5 kilo et alınır,su böreği ekmek kadayıfı yapılırdı. lav akıntılarının bulunduğu Kula yöresinde; İlkel in-
* Ev sahibi tarafından yaşça büyük olanlar san ayak izlerine rastlanılmıştır. İlkel insan ayak izleri
tahta divanlara ve baş köşeye oturtulur.Ev sahipliği yörede 68 kadar bulunan volkan konilerinden biri olan
yapan kapıya yakın otururdu.Yaşlılar bir odada gen- Divlit Tepe konisinin yanında görülmek­tedir. Burada
çler ise başka bir odada otururlardı.Yaşlılar sohbet ilkel insan ayak izleri-nin yanında, hayvanların ayak
ederken gençle yüzük saklama gibi çeşitli oyunlar izlerine, ilkel insanların taşıdığı yük izlerine ve ilkel
oynarlardı.Gecenin ilerleyen saatlerine doğru bir ta- insanların yere otur­ma izlerine de rastlanılmaktadır.
vada kaynamakta olan kapama yemeği ve su böreği Ayak izlerine rastlanan ilkel insan­ların adımların
için sofralar kurulur.Gençler bu sofralara hizmet ed- uzunluğu , 75-80 cm. kadardır. Fosil ilkel insan
erlerdi.Yemekten sonra kahveler içilir ve bir müddet ayak izleri, 41-42 ayakkabı numarası büyüklüktedir.
daha sohbet edildikten sonra sabah ezanına doğru İzlerden ikisi, yanyana yürümüş iki ilkel insa-na aittir.
dağılınırdı.Genellikle kapama geceleri Cumartesi Bunlar tepeden aşağıya doğru yürümüşlerdir. Bir de
günleri yapılırdı.Kapama gecesinin kapama pişirme küçük çocuk izi olup, bu da tepeye doğru ters yönde
görevi ve organizasyonu BEY emmi lakaplı AH- yürü­müştür.İzler oluştuktan sonra, Divlit Tepe yanar-
MET DEMİRDÖĞEN’e demirci esnafının başı dağından çıkan ve onların üzerinde bir örtü meydana
olarak da AŞIK YUNUS kapama gecelerini tertip getirerek korunmalarını sağla-yan bazaltik cüruflar;
ederlerdi.Kapama gecesi esnafın hoşgörü ve sevgi briket imalinde ve inşaat işlerinde kullanılmaktadır
ortamıdır.Sorunları burada dile getirilir.Nezih bir İlkel insan ayak izleri, 3. ve en yeni volkanik
sohbet ortamıdır.Kapama gecesi acıyı ve mutluluğu devreye ait volkan konilerinden biri olan Divlit Tepe
paylaşmaktır.Kapama gecesi bir istişare toplantısıdır. konisinin yakınında bulunmaktadır.Yaklaşık 2.000
Bir siyaset okuludur.Yardımlaşmadır,dayanışmadır. yıl önce Divlit Tepe konisi, önce ince taneli kül ve
Kapama gecesi geleneklerin yaşatıldığı gecedir. tüfler püskürtmüş ve suskunluk dönemine geçerek
Birbirine dargın olan esnafın barıştırıldığı gecedir. sönmüştür.Çevreye sa­çılan bu ince taneli volkanik
25
TÜRKİYEM

ürünler, daha sonra yağan yağmurların etkisiyle kalın


bir çamur tabakasına dönüşmüştür. İşte bu esnada si ser’a getürüb yeniçeri serdarından adem getür di-
böl­gede yaşayan ilkel insanlar, çok güzel bir raslantı diler derhal serdar gelüb bunları şer’a iletdükde iki
ile bu çamurlar üze­rinde çıplak ayakla yürümüşlerdir. yanaşma hitmetkardır geldiler aldım didi gulamlar-
Kısa bir süre sonra volkan yeniden faaliyete geçmiş dan sual etdükde şehirden bunlan bir (biz) ayargub
ve bu kez püskürttüğü siyah renkli bazaltik cüruflar, aldığımız mal ve atlar ve rahtlar cümle bunlardadır.
çamurlar üzerindeki ayak izlerini örterek, yaklaşık Bir gecede bizi bu şehre getürüb bu bağ evlerinde
5-10 metre kalınlıkta bir örtü oluşturmuş ve bu değerli bizi hıfz iderlerdi deyu cevap idünce yeniçeri serdarı
izlerin günümüze kadar korun­malarını sağlamışlardır bunları zencire kayt’ bend idüb anlardan bize üç yüz
guruş cerime alıvürüb Hamdi Hüda memalikleri-
KULA’DA FOLKLOR VE YAREN EKİBİ miz ve sair serika olan havayiçlerimiz biküsur hasıl
İlçede yarenler önemli bir yer tutar. örf ve adete oldu Ve rüyamızı müzde eden sahibi hanemiz Şeyhi
göre delikanlıların bir bağın etrafında toplanmasından Çelebiye gelüb mübarek desdi şerilin bus etmeğe kasd
ibarettir. Düğünler, bu kuruluşlar tarafından mahalli etdikde nza vermediler Ve asla ahvale münasib bir
türkü ve sazların iştirakiyle şereflendirilir. Düğünler güftügu etimediler Böyle bir ulu sultan Hane sahibi
de misafirlere sigara, kahve dağıtmak, su vermek, vakıamızda görüb işaretleri sebebiyle gulamla-rımızı
tesrifatçılık gibi ayak hizmetleri ve eğlentiler için bulduk Ve köleler taib ve tahir olup birin siinnet idüp
yarenler çağrılır. Yarenlerin düğünlerde keşkek Kuıa şehrinde azim şatmanlar idüb bir kaç gün dahi
döğmeleride görülecek olaydır. “Keşkek” buğday seyir temaşa etdük Bu Kula şehri yüzeIli akçe kazadır
ile etin dövülerek yapıldığı bir düğün yemeğidir. Ve nahiyesi Kuradır Ve hakimi Ve müftüsi ve serdarı
Keşkek dövülürken oyun oynanır, davul çalınır. ve kethüdayeri vardır Amma nakibi uışakdadır Zira
Yarenlerin kullandıkları sazlar, dümbek, masa, daire Uşşak ile bu Kula şehrinin mabeyni sekiz saatlik ye-
(darbuka), zil’dir. Saz heyetine bazen zurna ve klar- rdir Ve şehri düz bir sahra.da bağlı ve bahçeli ve bir
net iştirak eder. Türküler koro halinde toplu olarak ferah efza yerdir Ve cümle sekiz ma.halle ve bin iki-
söylenir. Sazlar aynı tonda ve aynı tempo üzerine yüz toprak öRtülü mamur ve müzeyyen hanei zibadır
çalınır. Yarenlerin reislerine “yarenbaşı” çavuşuna Cümle yirmidört mihrabdır Cümleden cemaati kesir-
“Damarbaşı” denir. Çok eskiden 18-20 yaşını dol- eye malik çarşı içinde Kurşun Örtülü ve bir musanna
duran her delikanlı bir yarene yazılır, yarenlerin ge- kargir minarei mefzunlu Hoca Seyfettin Camii gayet
leneklerine göre terbiye görürdü. Her yaren kendi musanna ve müferrih camidir Amma sakfı toprak
topluluğuna bağlı delikanlıların terbiyeleriyle ilgilenir, örtülüdür Ve Hacı Abdurrahman camii bu dahi kargir
davranışlarından Yarenbaşına sorumlu olurlardı. Eski bina Kurşunludur Maada kurşuhsazdır camilerdir ve
ünlü yarenlerden bazıları Göldelioğlu Yareni, Hacı mesaciddir Ve üç hamamı var biri Sungur Bey hamamı
Hasan Yareni, Çilogıu Yareni, ve Bekirbeyleroğlu ab havası gayetlatifdir Ve biri Kubbetdin hamamıdır
yarenidir. Şimdi ilçemizde iki adet yaren mevcut Ve cümle ikiyüz dükkandır Amma Uşşak şehri gibi
olup biri dağılmak üzeredir. Ege Gençlik Yareni ise bezazistanı yukdur Lakin cemii bikıymed eşyalar
zor şartlar altında devam ettirilmeye çalışılmaktadır bikıymed rayegan bulunur ve altı h.anı vardır Ve on-
bir ,mektebi sıbyanı var ancak imaret ve medreseleri
EVLİYA ÇELEBİ yokdur Ve ab havası gayet latif olduğundan mahmut
SEYAHATNAMESİ’ NDE KULA ve Mahbubeleri gayet çoktur Ve memduhatmdan
Kütahya Sancağı hakimde yüzeıli akçe kazadır. İbtida beyaz ekmeği ve Uşşak gibi bunda dahi zikıymet hal-
mahkemeye varub andan mukaddema haneniz sahbi içe ve zeliler ve kırmızı ve elvan kilimleri meşhurdur.
Şeyhi Çelebiye varub Hayhruhu mücessem deyüb ha-
kire hayli izah ve ikram idüb gulamlarımın firar ettiğin KULA İLE ÖZDEŞLEŞMİŞ SÖZLER
bunlara sehl ifşa etdükde valIahi birader şu anda bir * Tarhana kaşığıyla her iş yakışığıyla(her işin
bağ içre bir alay müsafirler gelüb meks itdiler varsekiz usul ve adabına uygun yapılması)
tevabileriniz ile alel-gafle anlardan sual etseniz belki * Hacı domdom keşkeği değil(bir şeyin sık sık
husuli mümkin ola didiler hemen yine mahkemeden tekrarlanmasının uygun bulunmadığı)
bir alem alub bağlara vardım Hamdi Hüda bizim çele- * Tabak sevdiği deriyi yere çarpar(insan sevdiğini
bilerimizin ikisi dahi bi bak ve bi perva kebab çevirir belli etmez)
biri odun keser hemen kebabı çeviren ülamım kebabı * Bostandan dışarı kabak,esnaftan dışarı tabak ha
bırağub firar ederken kayd bendidüb öbür gulaımn bak ha bak(bir kişinin uygunsuz bir iş işlemesi)
dahi giribanın ele alıb bunları kaçıran herifleri mecli- * Kılcı kızı gibi oynatma(sık sık söz veripte
sözünde durmayanlar )
26
TÜRKİYEM

* Canfes kızı çalamaz çaldığı tefe(şunu bunu * Vehdetine varmak:alışkanlık haline getirmek
aldatanlar) * Leh duzu olmak:mahçup görünmek
* Dede koruk yemiş torununun dişi * Mısranda:oda içindeki yataklık üstündeki raf
ağrımış(büyüklerin işlediği bir hata) * Mehel:uygun
* Ben çıracı olunca ay akşamdan doğar(karlı bir * Meleşge oynamak:etrafı dağıtmak
iş yapmaya kalkınca o işi bir çok kişinin yapmak * Merkerane:gönülsüz iş yapma
istemesi) * Sadeç:arkadaş
* Kulalı pireyi nallar(kulalının yapamayacağı iş * Nokra:hata
yoktur) * Olçum:her şeye olumlu bakan
* Mısmındar üzerinde kalmak(arsızca ısrar etmek) * Örüzgee:rüzgar
* Ne bu gız topuğundan aşmayan çaylar başından * Pençeviş:karaciğer
aştı(bu kadar büyüklenmene sebep ne) * Podye:önlük
* Tarlananın taşlısı,kadının saçlısı,erkeğin saçlısı * Papırdak:çok hızlı konuşan
vefalı olur * Papıl:ayağı sendeleyen
* Sıktım sıyrıldı(soğudum) * Sulf olmak:anlaşma yapmak
* Bir okka pekmezin içinden çıkamamak * Temşiyitini aldı:dersini aldı
* Kelimeler * Temşit:sahur vakti
* Ağu:zehir * Taktuka:tabure
* Alık:şaşkın * Tetir:leke
* Alaf:alev * Terevzin:merdiven korkuluğu
* Alemiyon:alimunyum * Tef gibi gerilmek:çok yiyip midesi şişmek
* Amıgantçı:dedikoducu * Velespit:bisiklet
* Aracı go:yalvar yakar * Irar:uzaklaşır
* Aydeş:zayıf gelişmemiş bebek * Nevale:yiyecek
* Andavallı:boş boş bakan * Üsen:Hüseyin
* Berhay deliği:çatıda bulunan * İbi:şaşkınlık ifadesi
* Beranarı:şöyle böyle * Kıranlar girin:beddua
* Böbe:biber * Mısmılla:döv
* Buva:baba * Çenene ısmaca kayrağı düşsün:beddua
* Badeş:bağdaş kurarak oturmak * Zang ölümü versin:aniden öl
* Buymak:çok üşümek
* Bungun:bunalmış KULA’YA ÖZEL YEMEKLER
* Badılcan.patlıcan
* Bönlük:bugünlük * Börekler: Su böreği(Kıymalı-Peynirli), Ispanak
* Cerb:yemeğin üstündeki sos gibi kısım böreği, Patates böreği, Makarna böreği, Susam
* Çiğnim:omuz böreği(Tatlı), Peynir böreği(Tatlı)
* Dongrak:hayvanlara takılan nazar boncuğu * Pideler: Ispanaklı, Şekerli, Kıymalı, Peynirli,
* Dumağı:nezle Kakırdaklı, Isırganlı, Kabaklı, Peksimet
* Düşdak:beceriksiz * Dolmalar: Kuzu doldurması, Oğlak doldurması,
* Farımak:yıpranmak Hindi doldurması, Tavuk-Horoz doldurması,
* Ebleh:bunak İşkembe Dolması, Kumbar dolması, Ekmek Dolması
* Enişber:çiftçi * Tatlılar: Höşmerim, Ekmek kadayıfı,
* Fit olmak:ödeşmek Helva(Tahan helva, nişasta helvası, un helvası),
* Gırık kızan:çoluk çoçuk Zerde, Sütlaç, Pelte, Höşmerim lokması
* Gabin:ağır * Et yemekleri: Kapama, Kuzu-Oğlak güveci,
* Güre:yabani Sura(Kaburga), Darplı ciğer (Ciğerli pilav)
* Hırtlanba:üst üste giyilen giysi * Bunların dışında; Yuvarlak aşı, Pişirge, Sıyırma,
* Ihmamış:kıvama gelmemiş Erik ve Kayısı pidesi, Döndürme, Pişi gibi gelenek-
* Imık ımık:usul usul sel yemekleri de mevcuttur
* Işmarış:sipariş
* İlikmen:kandil
* Kulalıların boğazı gorludur:belalıdır
Merve KAVAS
27
HİKAYE

İTİRAF

Ön tarafı demir parmaklıklarla örtülmüş pencerelerden içeriye adeta uzun uğraşlar sonucu açılan
gedikten sonra askerlerde oluşan en önce girme telaşıyla güneşin o gözü alan ışığı , rutubet kokan mahkeme
salonuna seti yıkılmış baraj suları gibi doluyordu . Önde yaklaşık bir buçuk metre yükseklikte tek kişilik bir
hakim masası onun yanında sanığa itham yöneltmekle meşgul olan savcının büyük bir titizlikle hazırladığı
ithamnameyi koyduğu portatif masa , arka tarafta eski bir ilköğretim okulundan getirtildiği üzerindeki kalem
izlerinden belli olan sıralara oturmaya mahkum edilmiş edasıyla, gözlerindeki mana ile karışık boş bakışlarla
karşısındakini yaralamayı planlayan eş , dost, düşman ve akraba ,tahta kurularının çıkardığı sesleri gizlemek
istermişçesine yanı üzerine hafif meyilli duran emektar ama bir o kadarda vakar tahta kapı ,kapının arkasında
saldırmak için önceden tertiplenmiş bir eli kapı tokmağında hazır duran , mahkemenin seyrini değiştirmeye
hazır 3 şahıs ve hakimin karşısına savcıya çapraz konumda yerleştirilmiş sanık sırası ile bu mekan, ancak
gözlerin kısılarak bakılınca fark edilebileceği bir mahkemeyi andırıyordu.

İhsan ... Evet adı İhsan’dı ve bunu uzun düşünüşlerden sonra fark edebilmişti. Peki -saatler ,günler
,haftalar, yıllar tam olarak kestiremiyordu – bunca zamandır , ölü yıkamak için tertiplenmiş gibi görünen
bu soğuk mekanda işi neydi? Belki de kendini bu şekilde avutmaya çalışıyordu. Her şeyi biliyordu hem
de savcıdan hem de kapının arkasında kim olduklarını bilmediği her an cenk başlayacakmış gibi bir kulağı
mübaşirin iki dudağı arasında bir kulağı da söyleyeceklerini toparlamakla meşgul kendi iç sesini dinleyen
şahıslardan daha iyi biliyordu. Ama bildiklerini hatırlamaması gerekiyor bunun içinde yeni doğmuş be-
bek şaşkınlığıyla etrafına bakıyor buraya neden çıkarıldığını bilmemezlikten geliyordu. İçten içe düşünce
ağlarını kemiren fikir kurtlarının başlarını, önceki hayatında televizyon olarak hatırladığı garip yaratıktan
öğrendiği cambaz usulleri ile hakime fark ettirmeden ezmeye çalışıyordu. Yapmacıktan kızgınlığının
şiddetinin hakimi de etkileyeceğini düşünüyor bir hakime bir savcıya, içinde, titreşimlerle başlayıp
mırıldanmalar halinde ağzından dökülen yalanın çöp kutusundan çıkartılmış işe yaramaz tarafını gösteri-
yordu. Düşüncelerinde ve konuşmalarında ki yapmacıklıktan öte bir şey, dikkatini çekmiyor değildi. Sanki
İhsan eski ve yeni olarak iki parçaya ayrılmış düşünen eski İhsan iken konuşan yeni İhsan’dı. Sanki kadim
dünyadan tanıdığı , düşünmek ve icat etmekten saçının son telini de şu an düşürmüş bir labaratuvar faresi
ona bir makine sunmuş ve hakimle savcının konuştuğu dilden ancak bu şekilde kendisi de edinebilmişti..

Şaka ile karışık hayalle ciddiyet arasında vuku bulan bu trajedi sahnesinde işi ne olabilirdi ? Hayatı boyunca
özlemini duyduğu , nerden ve nasıl geleceğini bilmediği , adeta susarcasına hasretini çektiği ve hayal ettiği o
şiddetli tokat tam yanağının üzerine gelmeli ve çıkan sesten dolayı delilere bile nasıp olmayan bu karmaşık

28
HİKAYE

rüyadan uyanmalıydı artık. Zaten onca cürmü bu anlayışından aldığı ilhamla işlemişti.Hayatı 8 saniyelik bir
rüyadan ibaret sanan İhsan için geçici bu kısa zamanda işleyeceği her suç makul sayılabilirdi ve kimse de bir
nefes alış bir nefes veriş arası geçirilen bu zamanın hesabını sormazdı.Hem uykudan uyanma hem de tekrar
uyuyabilme tercihini de kaybetmiş gözüküyordu. Seçme hakkı elinden alınan İhsan’ın tutunacağı tek dalı
inkardı. Karıncaların, ufacık bir dalgınlık halini fırsat bilerek her bir zerresini özenle taşıyıp kendisine ilham
gelen bir sanatkar üslubu ile parçaları birleştirmeleri sonrasında vücuda geldiğini; bedenini didik didik eden
karıncaları bırak ,yıllardır beline dolanmış her saniye şiddetini biraz daha artırarak kemiklerini çıtırdatan yılanın
bile farkına varamayan İhsan, nerden bilecekti ki ? Bu sebeple nasıl bir strateji izleyeceğine karar verecek
zamanı da bulamamıştı ve inkar , tüm bu çabaların köküne, bir bataklık gülünden satın aldığı neşteri indiriyordu.

Bir an için hakimin kalın sesi İhsanı, çepeçevre saran bu girift fikirler girdabından alıp realitenin, korkunç
masallardan kiraladığı tozlanmış canavarının karşısına çıkardı.

-İhsan Bey savcının suçlamalarını duydun . Eğer ispat edebilirse, bir hayli kabarık suç dosyasına sahip ol-
man nedeniyle senin hakkında gerekli hükmü vermede zorlanmayacağıma emin olabilirsin. Savcının bu
ithamlarına karşı birde senin savunmanı dinlemek istiyorum .

İhsan için işin en zor tarafı başlıyordu. Saatlerdir savcının kendisine yönelttiği ithamlardan hiçbirine
kulak asmamıştı .Savcıyı, bir nevi annesinden masal dinleyen bir bebeğin duyuş ve anlayış kabiliyetiyle
dinlemişti. Bakışlarını son bir kez savcıya çevirdi . Savcının üzerindeki rahatlık ,adeta sonunu bildiği bir
mahkemede bulunuyormuşçasına, söze başlayacak olan İhsan’ a karşı umarsızlığı gözden kaçmıyor değildi.
İhsan, savcının bu halinden kendisinde oluşan ürpertiye kadar her şeyi zaten saatler önce tatbik etmiş
olduğundan en az savcı kadar rahat ve umarsızdı. Savcı bu haliyle ona , yüksekçe bir yerden süpürgesiyle
atlayan ve ileriyi göreme yetisine sahip ve bu özelliği ile masalların tozlu yapraklarından fırlayabilmiş , peçeli
bir cadıyı andırıyordu. Aklını bir kenara atıp sezgileri ile hareket eden ,bir kaç tecrübeden sonra sezgile-
rine olan güveni artan ve bu sebeple bir pazarcıdan ucuz fiyata aldığı örümcek ağları ile kaplı süpürgesine
güvenerek atlayan, düşerken bir akla sahip olduğunu idrak eden cadının hazin sonunu bilmeyen yoktu.

- Hakim bey benim savcının söyledikleriyle uzaktan yakından alakam yoktur. Beni derin uykumdan bu boş itham-
lar için mi uyandırdınız. Allah aşkına karşımda bir tuğla kalınlığında duran bu acayip dosyanın içerisindeki tüm
suçları 8 saniye gibi kısacık bir uyku sürecinde işlemiş olduğuma nasıl inanabilirsiniz? Bunu idrakiniz alabiliyor
mu ? Hem nerde hayatım boyunca eski Türkmen destanlarındaki deliler gibi, aradığım boyacı. İstirham ediyorum
efendim onu görmeyi çok arzuluyorum , bana rengimi veren boyacımı görmek istemem kadar doğal ne olabilir
hem de özlemini kurduğum ama hüsrana uğradığım uyanışımı yaşarken. İnkar ediyorum benimle ilgili tüm
söylenilenleri. Herhalde bu kadarı sizler için kafi bir neticedir. Hadi artık, boyacımla ne zaman karşılaşacağım?

Aslında bu söylediklerini önceden tasarlamamıştı ancak bir dönüm noktasında olduğunu idrak ederek
aklına, ilk suçunu işlemeden önceki o çılgıncasına boyacı olarak nitelendirdiği hakikatler bütününe ulaşmak
için çabaladığı yıllar geldi ve bu mahkemenin de onun tarafından tertiplenebileceği sonucuna şimşek hızıyla
ulaştı. Bu kısacık rüya ona boyacısını nasıl unutturmuştu.Hayır .... Hayır.... Unutan bizzat kendisiydi. İşlediği
her cürüm boyacının hayatını şekillendirmesi adına kullandığı o kutsi renkleri birbirine kattı ve ortaya kap-
kara bir bileşim çıkardı.Zamk gibi yapışkan ,katran gibi akışkan bir yapıya sahip oluşu ve koklama duyusuna
lanet okutacak bir kokusu ile bu bileşimin farkına nasıl da varamamıştı.Oysa boyacısı ona ne güzel fırsatlar
sunmuştu. Her gün beşer titreşimler halinde tabiatı ruhani bir hüviyete bürüyen , evin bacalarından ahenkle
oluşturduğu salıncaklarla süzülen, kapı deliklerinden akrobat ustalığı ile giren , çift camlı pencereleri adeta
patlatırcasına geçerek beton apartmanlarda kaderine terk edilmiş geleceğinden umutsuz gönüllere bardak-
tan boşanırcasına dolan çıplak hakikat geçeği bile tek başına hakikate ram olma adına bir fırsat olabilirdi.

- Hakim bey , İhsan bey suçlamaları ispat edemeyeceğimi düşünmüş olacak ki böyle ucuzca bir kaçış yol-

29
HİKAYE

unu kullanmaya kalkışmıştır.İsterseniz altı aydır bir sonuca ulaşamamış ve her defasında sanığın inkarıyla
tıkanmış olan mahkemenin seyrini değiştirmek istiyorum.İzin verirseniz yüksek huzurunuzda, İhsan
Bey in suçlarına bizzat tanık olmuş, güvenirliliği ile nam salmış bir şahsın dinlenmesini talep ediyorum.

İhsan içten içe seviniyordu çünkü arkasında hiçbir tanığın olamayacağına suçlarını tek başına gerçekleştirdiğine adı
ölçüsünde emindi.Ancak içinden geçirdiği bu düşüncelerini belli etmemeye çalışıyor , ciddi bir tavır içine giriyordu.

Mübaşirin sesi önce küçük lerzeler halinde etrafa yayıldı ve bütün titreşimler sanki aralarında anlaşmışçasına
bir tek noktaya yöneldi. Henüz mübaşir sözünü tamamlamamıştı ki kapı sert bir biçimde açılarak yere hafif
meyille yana doğru gitti. İçeriye ağır ve küçük adımlarla birinci tanık .... beyefendi girdi. Etrafını hızlı bakışlarla
süzdükten sonra kendisi için ayrılmış küçük bölüme geldi. Üzerindeki binlerce bakışın yönelttiği manasız soruları
hayal ediyordu.Bir an için vücudunun bu soru okları sebebiyle delik deşik oluşunu düşündü.Bir buçuk metre ötes-
inde kahraman bir general edasıyla duran ve kendisine küçümseyici bir nazar yönelten İhsanı hemen tanımıştı.

Hayatını İhsanla geçirmişti bu şahıs. Ancak İhsan kendisinin hiç bir zaman farkına varamamıştı.
İhsan kendi cürümlerini işlerken de yanındaydı ve gördüğü hiç bir olayı ve hiç bir şahsı unutama-
ma gibi bir istidadı vardı. Gördüğü her şeyi beynindeki küçük bölmelerde saklar ve bu sakladıklarını
açıklayacağı günü beklerdi. Ve artık zamanın geldiğini görebiliyordu. İçerdeki sabırsızlığı ve
mübaşirin sesini duyar duymaz içeri girmesi uzun yıllar bu anı beklemiş olmasından kaynaklanıyordu.
Sabırsızlığını o kadar belli ediyordu ki bu haliyle o ,ağzına kadar su ile dolan ve dökülmeyi bekley-
en bir maşrapayı andırıyordu..İnce sesiyle ve kendinden emin tavrıyla hakkimden pası bekliyordu.

- ....... beyefendi ,herhalde savcının uzun ithamnamesini duymuşsunuzdur. Sizden mahkemenin seyrini
değiştirebilecek bilgilerinizi burada mahkeme huzurunda açıklamanızı istiyorum. Her şeyden önce İhsanla
nasıl bir yakınlığınız var?

- Sayın hakim , İhsan beni bilmez ,ona hiçbir zaman görünmedim . Bazen aynaya bakarken İhsanla göz göze
gelmişliğim olmuştur . Ancak hiç bir zaman İhsan beni idrak edebilecek kerteye ulaşamadı. Hatta derecelerin
en aşağısındadır da diyebilirim. O zamanlar konuşma istidadına da sahip değildim . Konuşmayı böceklerden
,çiçeklerden ve parazitlerden öğrendiğimi söyleyebilirim.

Savcının bütün ithamlarını teyid ediyorum ve şunu da diyebilirim ki şu görünen kalın dosyanın içindekil-
er kadardır şuçları. Dosyayı hazırlayanlar iyi çalışmışlar ve zerre adedince de olsa cürümlerini kaydetmişler.
Onun için ekleyecek fazlada bir sözüm yok .Ancak ben huzurunuzda İhsanın işlemiş olduğu büyük suçlardan
bahsetmek istiyorum.
Bir defa yıllarca labaratuvarında geceli gündüzlü çalışarak icat ettiği kimyevi madde aracılığı ile
koskoca okyanusu köşeye sıkıştıran İhsan’dır. Hem de bunu kahve içer rahatlığı ile yapmıştır. Okyanusun
çırpınışları hala gözlerimin önünde hakim bey . Koyları ve körfezleri ip nizamına getiren de kendisidir.

İhsan birden ayağa kalktı ve sanki tanığın söyledikleri ile hiçbir alakası yokmuş gibi kendinden emin
ancak içindeki korkuyu bastırdığı anlaşılan titrek bir ses tonuyla:

- Yalan söylüyor hakim bey benim koskoca okyanusla ne alıp vermediğim olabilir hem ben bu şekilsiz adamı
ilk defa görüyorum. Tekrar söylüyorum hakim bey 8 saniyelik bir rüyaya tanıklık size neyi ispat edebilir ki?

Hakim İhsanın yanındaki askerlere işaret verir vermez askerler İhsanı tekrar yerine oturtabildiler.Hakim
tekrar tanığa dönerek sözlerini devam ettirmesini istedi.

- Sonra dört çocuğun asırlardır oynadığı oyuncaklarını alıp onların yerine yamalı bir noel ağacı verende
kendisidir hakim bey. Ve bunu öyle seri bir biçimde ve şaklabanlıkla yaptı ki çocukların neye uğradıklarını
anlamaları uzun yıllar sonra gerçekleşebildi. Ve tekrar oyuncaklarını almak için gelen çocukları hırpalayan da
kendisidir . Ancak bundan yine kendisi zarar görmüştür . Nitekim güçlerini birleştiren bu çocukların karşısında

30
HİKAYE

hangi güç durabilecektir ki.? Bunu kendiside biliyordu ve bu birleşimi önlemek amacıyla tekrar labaratuvarına
kapanarak nifak denilen icadı gerçekleştirdi ve tohumlarının büyük bir sabırla filizlenmesini bekledi.

İhsanın gözleri fal taşı gibi açılmıştı . Bu nerden geldiği belli olmayan kocaman suratlı iri gözlü adam,
tüm bu yaptıklarını nasıl bilecekti ki? Bu sefer az önceki gibi planlı bir çıkış gerçekleştiremedi. Kendisinde bir
suskunluk peyda olmuştu. Acaba susmasının kabullenmek olduğu gerçeğinin ne zaman farkına varacaktı?

--- Çocukların birbirleriyle kavga etmelerinden de yaralanarak , ellerindeki altın şişenin içindeki hayat suyunu
maymun iştahıyla içen de kendisidir. Şükür ki çocuklar İhsanın farkına varabildiler ve vahdet yumruğunu
tepesine indirdiler.

Çiçeklerin, önceden planladığı pusuya düşürüp çöp haline gelmesine sebep olan da kendisidir.
Zavallı çiçekler ,boyacının büyük bir sanatkarlıkla boyadığı bu çiçekleri basit bir yığın haline getirmekle
kalmadı bunları kullanarak nice ruh sahibinin kanına girdi hakim bey. sadace bu suçu bile malum olan
cezayı almasına kafidir. Çiçeklerin o hayasız tavırları ve simsiyah görünüşleri hala gözlerimin önündedir.

İhsan bu sefer kendini tutamadı , kıpkırmızı kesilmişti , filimlerde gördüğü köşeye sıkışan biçarenin son ham-
lesiyle canavarı öldürmesi gibi bir çıkış yapmak istiyordu. Öyle bir çıkış yapmalıydı ki bütün neticeler lehine
dönmeliydi.İnkarın beyin zarındaki bütün boşlukları doldurduğu İhsan için itiraf, ne de uzak bir mefhumdu.

- Hakim bey, makul olmak gerekiyor. Okyanus ,. çocuklar ve çiçekler ... Bırakın şu karşımda duran kalın dosyanın
içindekileri sadece bu üçünü ,aynı anda yapmam nasıl mümkün olabilir ki? Hem ben boyacımın bin bir renkle
süslediği çiçeklere hangi sebepten dolayı bu kötülüğü yapabilirim ? Her nefes alışımda muayyen bir bütünlük
halinde dilimden gönlüme dökülen boyacının o kutsi renklerine ben nasıl böyle bir saygısızlığı yapabilirim ?

Sen.... Kocaman surata ve bu suratı dahi küçülten büyüklükte gözlere sahip iğrenç mahluk... Kimsin sen?
Hangi büyücünün ,bir parmak hareketiyle , içine zakkum , yarasa kulağı ve asırlardır bekletilmiş şarabı katıp
oluşturduğu pis kokan karışımısın?

İhsan boğazı yırtılırcasına bağırıyor ne yaptığını bilmiyordu ,şuurunu kaybetmişti. Realitenin çelik dişlilerle
ördüğü asırlık duvarının farkına varabilmişti en sonunda. Sanki ilahi bir kudret, yaratılan bütün varlıklar ağırlığınca
bir yükü , hayatı boyunca zerre kadar dahi bir eğilişi olmamış ihsanın, kaçamak planlar tasarlamakla meşgul
ettiği kellesine, bin katlı bir bina üzerinden , en seri katillere rahmet okutacak bir soğukkanlılıkla bırakıyordu.

Askerlerin yatıştırmak için epeyce uğraştığı İhsan, nihayet kendini idrak edebilmişti. Hayatı boyun-
ca sabırsızlıkla beklediği , yanağına bir dağ heybetiyle ineceğini düşündüğü ve çıkan ses ile birlikte her
bir hücresinin mutlakı kavrama adına uykudan uyanacağını tasarladığı hakikat tokadı ,sadece yanağına
değil bütün bedenine inmişti. Ancak İhsan, ense kökünde hissettiği çığlığın kendisine geç ulaşmasından
doğan mahviyet duygusuyla artık bu kurtuluş çaresinin de tükenişini , bataklıktan kurtulmak için el
yordamıyla bir dal arayan şahsın, son nefesini verirken tuttuğunu sandığı ağaç kökünün çamur ve toz
olduğunu anladığında bütün bedenini saran korku ve şaşkınlık hislerine benzer bir halde seyrediyordu.

-Hakim bey mahkeme tıkanma aşamasına gelmiş durumda, isterseniz ikinci tanığın dinlenmesini talep ediyo-
rum. Onun tanıklığından sonra davanın düşeceğine adım ölçüsünde eminim. İzin verirseniz efendim ....... beyi
tanıklık için huzurunuza çıkarmak istiyorum.
Hakim savcıya olur anlamına gelen bir baş hareketiyle cevap verdi ve bir kaç da söz sarf etse de
şaşkınlığını üzerenden atamayan İhsan hakimi duyamayacak kerteye ulaşmıştı . İhsan’ ın kurtulma adına
şaşkınlıkla ördüğü kabuğunu çatlatan bir ses, mahkemeye , cisimlere çarpıp aksederek bir senfoninin en
anlaşılmaz titreşimi oluşundan doğan gururla yayılıyordu. Mahkemeyi önceden tasarlanmış bir oyunun son
provası olarak gören İhsan , mübaşirin sesini hemen tanımıştı.

Mübaşir sözünü bitirdikten sonra birinci tanık ,görevini hakkıyla yerine getirmiş bir oyuncu edasıyla ağır

31
HİKAYE

adımlarla yerine geçti. İkinci tanık mübaşirin sözünü bitirene kadar bekledi beyaz sakallarını sıvazladı , cebin-
den çıkardığı aynasıyla yüzünü bir bilim adamı tavrıyla inceledi. Son derece itiyatlı , yavaş ve titrek hareketler-
le içeriye girdi. Attığı her adım için uzun kombinasyon hesapları yapar gibi bir ifadesi vardı ve bu haliyle
bile insanı çileden çıkarmaya yeterdi.Arka sıralardan homurdananlar bile oldu, bu ihtiyar görünüşlü diri adamı
İhsan da beğenmemişti.Hayatı boyunca yalnızca kendisine vakit ayırabilmiş, en diktatör hükümdarlara bile
rahmet okutacak zorbalıklarla ,suda aksini görüp kendinden iğrenerek hayatına o dakika son veren medeni-
yetsiz bir kızıl dereli vahşetiyle ve kendi kendisini ameliyat ederek içinden, tam olarak karartamadığı cevheri
söküp alan bir cerrah sukutuyla bütün dünyaya karanlık idoolojisini yayan İhsan ; her yaptığı zorbalıktan
sonra ayaklarına kapanırcasına ağlayan , sanki bütün cürümleri kendi işlemişçesine kanatana kadar dizlerini
döven ve söz cevherini harcaya harcaya ağzında yaralar oluşan bu ihtiyarın nasıl farkına varabilirdi ki ?

Ağlamaktan gözaltlarında adeta gözünü kaplarcasına ,mosmor torbalar oluşmuştu. Ellerini sürekli bu
torbaların üzerine getiriyor ve onları saklamak istiyordu.Hakim ihtiyarın bu görünüşünden etkilenmiş olacak
ki kalın sesini tizleştirerek sorusunu ihtiyara yöneltti.

-Sayın .....bey iddianamede sanık İhsan beyin işlediği cürümlere tanık olduğunuz belirtiliyor. Bu hususta bir
de sizin onayınızı alalım..

-Evet hakim bey , İhsanın işlemiş olduğu bütün suçlara tanıklık ettim. Her zaman İhsanı uyarmaya çalıştım
ama beni dinlemedi . En yakın dostunu ezip geçti hakim bey. Ağlamalarım feryatlarım ,yalvarmalarım onun
bir hücresini dahi harekete geçiremedi. Oysa ben ona , bir zamanlar çok sevdiği , yüzünü bile
görmemesine rağmen uğruna hayatını hiçe saydığı boyacıdan bahsediyordum . Ve her çığlığımdan sonra
üzerime daha da büyük bir yük bindirdi , beni adını bilmediğim bir şahısla ortaklaşa hareket ederek rutu-
betli ve zifiri karanlık bir köşeye bağladı hakim bey. Bu da yetmezmiş gibi yine o siyahi arkadaşıyla uzun
tecrübeler sonucu hazırladığı kimyevi bir maddeyi yüzüme gözüme sürdü . Onunla işlediği her cürümden
sonra bu maddenin yoğunluğunu biraz daha artırdı. Artık öyle bir hale geldim ki çığlığım içimde kalmaya
, ağlamalarım mırıldanmalardan öteye geçmemeye başladı. Canlılık emaresi olarak sadece , nefes alırken
boğazımdan çıkan hırıltılar kaldı. O kadar acımasız olmuşlardı ki bu hırıltıyı bile kesmeyi düşündüler hakim bey.

Savcı bu esnada söze karıştı çünkü hesapta olmayan bir ikinci şahıs türemişti. Bu sürpriz karşısında hay-
retini gizlemek istiyormuşçasına sorusunu ......beye yöneltti.

- .......bey , sizinle birebir görüşmemizde bana bu ikinci şahıstan bahsetmemiştiniz. Sizden bu şahısla alakalı
ayrıntılı bilgi istiyorum . İhsanın bu şahısla münasebeti nasıldı?

- Sayın savcım , İhsanla karşılaştığım ilk zamanlardan sonuna kadar bu şahsı onun yanında gördüm.
Pek tekin birine benzemiyordu. İçten pazarlıklıydı. İhsan o gelince beni bırakır ve onunla ilgilenirdi.
Bir süre sonra bu zifiri kara suratlı şahıs İhsanı sanki büyülemişçesine kendisine ram etti. İhsanı günde-
lik hayatından alıp levsiyatın kara kucağına dikey olarak fırlattı. İhsanın bütün bedenini ele geçirmişti
ve sadece ben tek başıma bir varlık göstermeye İhsanı bu durumdan kurtarmaya çalışıyordum. İhsanın
işlediği bütün suçlarda bu şahsın da parmağı vardır. Labaratuvarda birlikte sabahlayarak buldukları kimy-
evi madde ile koskoca okyanusu küçücük bir koya sıkıştırdılar, çocuklara yapacakları zulmü birlikte
tasarladılar , kandırdıkları bütün çiçekleri bataklıklara götürüp insafsızca döktüler ve daha neler neler....

Tanığın son söylediği kelime İhsanın içi boş bedeninde yankılana yankılana kayıplara karıştı. Son,
İhsan için çelikten dişlerini gösteriyordu.Onu kaçıracak yolar bir bir kapanmıştı. . Peki ama kimdi bu
tanıklık edenler , İhsanı nereden tanıyorlardı ? Nasılda işlediği tüm cürümleri önceden yaptıkları kayıtları
anlatıyormuşçasına birebir söylüyorlardı. En önemlisi de kendisinin bile farkına varamadığı bu zi-
firi suratlı herif de kimdi. O yalnız çalışmamış mıydı? Peki İhsan kimdi, evet kendisi gerçekte kimdi. Bu
anlatılanlar kendi tanıdığı İhsana ne kadar da uzaktı. Şu karşısında konuşmasını ağlamaklı bir vaziyette
sürdüren yaşlı yaratıkla işi ne olabilirdi ki? İhsan içinde ürettiği sorular yumağına dolaşmış vaziyettey-

32
HİKAYE

di. Kendinden o kadar emindi ki itiraf kelimesini dahi zihninden silip atmıştı ve bu yüzden de yapacağı
son hamlesini anlamlandıramıyordu. Çaresizlik içinde çare arayan İhsan için itiraf tek çıkış noktasıydı.

İhsan bu düşüncelerle cebelleşe dursun ihtiyar tanıkta son sözlerini söyleyerek ağır fakat büyük bir yük-
ten kurtulmuşçasına rahat adımlarla yerine doğru yöneldi. Hakim sonucu artık kati surette biliyordu ancak
prosedür uygulansın diye son bir defa İhsana savunma hakkı tanıdı.

- İhsan Bey tanıkların ithamlarını işittiniz. Tüm bu mahkeme sürecinin ardından nihayet

Bir sonuca ulaşabildik. Ancak bu suçlamalara karşılık son bir kez sizin savunmanızı dinlemek istiyorum.
Evet, buyurun İhsan Bey.

Çaresizliği hiç bu kadar yakından tecrübe etmemişti. Binlerce yıldır uğraşıp didinerek altın yaldızlarla
süslediği hayalleri, asırlardır içeceği günü bin bir girift sinema yöntemleriyle tasarladığı kıpkızıl şarabı , ken-
disine dünyanın bütün nimetlerini kahve içer rahatlığıyla sunan annesi babası ve akrabaları hiçbiri, İhsanı,
düştüğü bu dipsiz kuyudan çıkarmak için bir ip olamazdı. Ağzını güçlükle açan İhsan ancak birkaç cümle ile
savunmasını yapabildi. Düştüğü bu acınası durumda en aşağılık hayvandan bile medet uman İhsan, itirafın
kendisini kurtaramayacağını nerden bilecekti ki?

- Sekiz saniyelik rüya içerisinde bin bir türlü suça bulaştım, birilerinin benden yaptıklarımın hesabını soracağını
, suçlarımın bir yumak gibi boğazımda düğümleneceğini düşünmeden hayasızca ve umarsızca kendi kendimin
peşinden koşup durdum. Evet! Bu, kim olduklarını bilmediğim şahısların söyledikleri doğrudur. Artık kaçacak bir
deliğim , sığınacak bir kapım yok.Arkamda bana parçalayacakmış gibi bakan akrabalarımın beklediği sona hazırım.

İhsan sözlerini bitirmişti ki hakim kısa bir düşünüşten sonra karar dedi ve tüm mahkeme ayağa
kalktı. Keşke hakim sözünü bitirmese ve mahkeme uzayıp dursa. Hemen hakimin yakasından tutup , el-
lerini boğazından içeri geçirmeli ve ses tellerini en vahşi yerlilerin soğukkanlılığıyla çıkarmalıydı. Ne
kadar zavallıydı. Bu karar anında bile kurtuluş yolları arıyordu. Bu haliyle o, sonu uçurum olan dümdüz
bir yolda yürümeye mahkum edilmiş, duraksadığı anda en vahşi hayvanların üzerine salınması tehdidiyle
koşarcasına ilerleyen kör bir dilenciyi andırıyordu. Nihayet beklediği cezada karar kılındı. Askerler ayak-
ta asılı duran İhsanı hareket ettirmeye ve mahkemeden dışarı çıkarmaya çalıştılar. Ancak İhsan yerine çivi
ile tutturulmuşçasına hareket etmek istemiyor askerlere direniyordu.Tam bu esnada İhsanın gözleri demir
parmaklıkla çevrilmiş pencereden dışarıya takıldı. Bahar yeni gelmişti , çiçekler rengarenk boyanmıştı yine.
Kuşların sesleri en çalımlı müzik aletinin sesini dahi gölgede bırakırcasına ahenkli çıkıyordu. Doğa İhsanın
bıraktığı gibi değildi. Ve İhsan, vida ile tutturulmuşçasına birbirine geçmiş dişlerini çıtırtılar içerisinde aç-
maya çalışıyordu. Bir yandan cezayı uygulamaya götüren askerlerle mücadele eden bir yandan da doğanın
büyüsü altında kalmış İhsanın ağzından dökülen birkaç cümle mahkemenin ortasına bir lav gibi düşmüştü.

- Boyacı… boyacı… Nerdesin sen boyacı?

33
RÖPORTAJ

ÖZKUL ÇOBANOĞLU bir programı vardı. Muhteşem bir müfredata sahip-


ti. Bir taraftan sosyoloji ve psikoloji başta olmak
RÖPORTAJI üzere çok ciddi bir felsefe eğitimi ve diğer taraftan
İslami ilimler, Arapça, hadis, fıkıh, tefsirle ilgili pek
Uğur KÖSE:Hayatınız hakkında genel bil- çok dersler aldım. Yıllardır Türkoloji bölümde diğer
gileri kitaplarınızdan ya da internet üzerinden edin- arkadaşlardan çok farklı bir birikime sahip olmama
memiz mümkün. Bu genel bilgilerin dışında kendini- neden oldu bu belki de... Ankara Üniversitesi İlahiyat
zle alakalı orijinal ve ilginç bilgiler vermenizi istesek Fakültesinde hocalarım o ay Nur içinde yatsın Prof.
bize ne söylerseniz? Dr. Fikret .... (beni fikir cephesiyle Halkbilimine
Özkul ÇOBANOĞLU: Nüfusundaki bilgilerde yönelten hocam o’dur). Yine Prof. Süleyman... Ben-
Ekim 1961’de doğum yazılı. Amma bu âlemin son- im hayatımda inanılmaz bir yere sahiptir Süleyman....
radan aldığı bir karar. Ben 1961 yılının Mart ayında Benim Ankara İlahiyat Fakültesine bırakma neden-
lale bahçelerin su tatığı bir zamanda doğmuşum. lerim arasında da yer alır. Ama aynı zamanda ben
Benden önce iki ağabeyim, bir ablam doğar doğmaz Hacettepe Üniversitesini bitirip asistan olup YÖK
ölmüş. Ben de doğduğumda çok zayıf ve cılızmışım. bursuyla Amerika’ya gitmek için müracaat ettiğimde
Bu da vefat edebilir demişler. O yüzden gidip de nü- de ‘’ Ne o bu çocuk folklor öğrenmeye Amerikaya mı
fusa yazdırmanın bir anlamı yok. Ama aradan 4-5 ay gidecekmiş” deyip benim müracaat mı geri çevirmeye
geçince gittikçe gürbüzleşmeye başladığımı sürünce karar vermişler. Ve tam o anda İlahiyat Fakültesinden
ailem: ‘’ Ba herhalde ölmeyecek Tanrıya şükürler ol- ayrılmam nedenlerinden biri olan Süleyman... Hocam
sun.’’ deyip gidip beni nüfusa yazdırmışlar.Hayatımda araya girerek ‘’Folklorun sadece halk bilimi olduğunu
yaşadığım her şey benim halkbilimci olmama bir söyleyince yetkili kurum benim yurtdışına gitmem
hazırlanış evresi gibi ya da ben öyle zannediyorum, için gerekli olan bursu da verdı.Bu mesele bence çok
ailem keçi ve koyun sürüleri olan, hayvancılıkla ilginçtir sanki kederimin bir yerlerde beni halkbil-
uğraşan aynı zamanda büyük bir sebze bahçesi olan imci olmaya doğru yönlendirdiğini hisseder gibiyim
bir aileydi. Ayvalık, Sarımsaklı Yarımadası’nda bundan hiç şikâyetçi değilim hatta müteşekkirim
dolayısıyla hem sebzecilik ve tarımla ilgili bilgiler diyebilirim. Okuduğum tüm okulları arka arkaya
edindim orada hem de hayvancılıkla ilgili bilgiler... düşündüğümde ise kendimi 100’e yakın hocanın bir
( Boş zamanlarımda çobanlık yapar). Çobanlıkla il- imalatı olarak görüyorum hepsine müteşekkirim, hep-
gili birkaç bilgi edindim bu sayede. Ayrıca ailemin sinden Allah razı olsun.
bir teknesi vardı. Ayvalık’a gelip giderken bu tekneyi
kullanıyorduk. Dolayısıyla ben de balıkçılıkla alakalı Uğur KÖSE:Hem halkın içinden çıkmanız
birkaç bilgi edindim. Bütün bunlara bağlı olarak hem hem de halk biliminde ulaşılabilecek zirve yerl-
balıkçılığa, hem havancılığa, hem tarıma dayalı erken ere ulaşarak bu işin bilimsel metotlarını çok iyi
yaşlarda edindiğim bu bilgiler benim halkbilimci ol- öğrenerek uygulamanız herhalde sizin yaptığınız halk
mamda olmasa bile halk bilimini diğer arkadaşlardan bilimi çalışmalarına daha fazla güven duyulmasını
farklı anlayıp algılamamda etkili olmuştur diye sağlamıştır. Bu güveni hissediyor musunuz?
düşünüyorum.1978 yılında Ayvalık Lisesi’nden me- ÖZKUL ÇOBANOĞLU:Güvenden kastınız
zun olduktan sonra Ankara Üniversitesi ilahiyat Fakül- nedir? Bilmiyorum ama artan bir sevginin olduğunun
tesini kazanıp oraya gittim. 3. Sınıfta bu defa ilahiyat farkındayım. Bu tabi insanın hoşuna giden bir şey.
Fakültesini bıraktım, Hacettepe Üniversitesi Türk İşte bu noktada insanın nefsine hakim olması lazım.
Dili ve Edebiyatı Bölümüne kaydoldum. Müthiş fakr Ben hala kendimi bir halkbilimi öğrencisi olarak
u zeruret içinde olan bir öğrencinin 3.sınıfını bitirdiği görüyorum ve ömrümün sonuna kadar da böyle ka-
bir fakülteyi bırakıp 1 yıl İngilizce hazırlıkla beraber lmak azmindeyim. Dünyanın en önde gelen halk-
4 yıl okuyacağı bir fakülteye geçmesi kelimenin tam bilim teorisyenlerinden biri olan Ord. Prof. Richard
anlamıyla bir çılgınlık olarak nitelendirilebilir. Ben Darson, kendisinden hep halkbilimi öğrencisi olarak
hayatımda yaptığım en cesur en akıllı işlerinden birisi bahsetmiştir. Batılılardan pek çok şeyi alıyoruz ama
olduğunu düşünüyorum bunun. Çünkü 3 yıllık İlahiyat akademisyenler olarak kitlece böyle bir ameliyeyi
Fakültesi öğrenimim boyunca pek çok eksiğimi gi- edinmemişiz diye düşünüyorum. İdari ve para ye-
derdim. Yani ben, İlahiyat Fakültesine gittiğimde meye yönelik olan işlevleri önplanda olan akade-
tecvide göre Kuran okumayı orada öğrendim. Ankara mik fikirlerimizi önplana çıkarmaktan vazgeçmeli,
İlahiyat Fakültesinin bugün disiplinlerarası olarak ön- kendimizle disiplinimiz arasında engel olarak
plana çıkan bakış açılarını daha o zamandan yansıtan bulunmalarının da önüne geçmeliyiz. Bir dalda
34
RÖPORTAJ

akademisyen olan bir insan o dalın sonuna kadar


ederek biriktirir, bir taraftan dalları, yaprakları ve
öğrencisi ve öğreticisi olmalıdır. Eğer böyle olmaz-
tomurcuklarıyla bugün ve yarın ortaya çıkan eserleri
sa pekçok Doç. ve Prof gibi ünvanların arkasına
temin etmeye bünyesinde barındırmaya çalışır. Daha
saklanmış tuhaf insanlar sirkine döner Türkiye ki
da önemlisi kütüphanecidir, kütüphanede oluşturulan
bu da çok tehlikelidir. Türkiye’de Prof. çoktur ama
ortamdır. Halka hizmet Hakka hizmettir düstu-
bilimadamı olan Prof. çok azdır. Maalesef artık ül-
runa inanırcasına, canla başla çalışan insanlar…
kemizde Prof. Dr. ünvanları bilim adamını ifade
Yani kütüphaneciler de bu yapının bir parçasıdır.
edemez hale gelmiş olup, bilimadamlığı başka Prof.
Bu anlamda bizde Amerikadakilerle yarışabilecek
olmak başka bir şeymiş gibi algılanmıştır. Benim
bir kütüphane yok. Ve düşünün ki bir İndiana Üni-
kastettiğim kişiler yalnızca unvan almak isteyenler.
versitesinin Kütüphanesi vasat haliyle bile bizim
Master yapmak için şunlar lazımdır, yapılır; doktora
Milli Kütüphanemizin en az on misli büyüklüğünde
yapmak içim şunlar lazımdır, yapılır;Yard. Doç. ola-
bir kütüphanedir. Üniversite önce kütüphanesiyle
caklar bilmem kaç makale incelemelidir, incelenir…
var olmalıdır. Kütüphane olmadan oraya en güzel
Ondan sonra da Prof. okumaz yazar endişesine düşen
malzemelerle üniversite yapsanız, en iyi rektörü
insanları bilimadamı olarak tanımlamak bana doğru
de atasanız orada üniversitenin kurulması çok za-
gelmiyor. Bilim farklı amaçlarla yapılmalıdır. Tabiî
man alacaktır. Ama bizim millet hayatımızda zaman
ki de bilimadamı olağanüstü bir varlık değildir. Yem-
zaman gariplikler oldu, oluyor da… Belki de bunu
esi, içmesi, çoluğu, çocuğu için paraya ihtiyacı vardır
normal karşılamamız gerekiyor. Biz Tanpınar’ın
ama bilimi bunun için yaparsa o bilim adamından zi-
ifadesiyle muhasara altında bir toplumuz. Toplara
yade tüccar olduğu kanaatini uyandırır bende. Bilmi-
dönük bir çemberin içerisinde yaşayan bir toplu-
yorum, elimden geldiğince, becerebildiğimce ben
mun yaşadığı hayatı birkaç yüzyıldır yaşıyoruz.
bu hale düşmemeye çalışıyorum. Böyle insanlara da
Muhasara altındaki toplumlar kelenin neresinde
Allah’tan acil şifalar diliyorum, yapacak bir şey yok.
bir gedik varsa onu bir an önce kapatmanın yolunu
(Gülüyor)
ararlar. Deliği kapatırken eline bir taş mı, yoksa
Uğur KÖSE::YÖK bursuyla Amerika’ya
bir saksı mı geçmiş düşünemez. Bana da aynen
gittikten sonra orada bulunduğunuz yıllarda
muhasarada bir toplummuşuz gibi geliyor ki bu da
Amerika’daki birçok kütüphanede bulunma şansı
pekçok sıkıntımızın kaynaklarından biri. Bir takım
yakaladınız. Türkiye’deki üniversite kütüphaneleri ile
eksiklikler var. Ama kitap ve kütüphane olmazsa
Amerika’dakileri kıyaslarsak bu noktada eksiklerimiz
olmazlarımızdandır. Bilginin hayatımızda ne kadar
nelerdir?
yeri var? Hala bilgiye büyük ölçüde Doğulu telak-
ÖZKUL ÇOBANOĞLU:Amerika’da
kikkilerle hikmet olarak bakıyoruz. Bilginin ağızdan
bulunduğum yıllarda ve döndükten sonra iki şeyden
ağza dolaşması hoşumuza gidiyor gibi. Oysa bil-
aşağılık kompleksi duydum ( hala duyuyorum,
giye bir tuğla gibi üretilen-tüketilen-oynayan bir
yazdım ve söyledim) bunlardan birincisi Ameri-
nesne gibi bakma anlayışımız çok gelişmemiştir. Bu
kan üniversitelerinin kütüphane sistemidir. İkincisi
noktada geliştirebileceğimiz bazı bilgileri de dik-
de umumi tuvaletlerdir. Bu ikisi dışındaki her
kate almadığımız için geliştiremiyoruz. Amerikan
şeyi paramız olursa Amerikalılardan daha iyi bir
üniversiteleri entelektüel tecessüsle, merakla üretilen
şekilde yapabiliriz. Bu dediğim iki şey zihniyetle
bilgileri yeri geldiğinde Amerikan devleti ve mille-
alakalıdır. Yani çok parayla dünyanın en güzel
tinin hangi menfaatine, nerede, nasıl kullanılacağına
kütüphanesini kurabilirsiniz, dünyanın en güzel
dair politikalar geliştirirler. Bunları think-tanklar
umuma açık tuvaletini kurabilirsiniz. Ama onu aynı
yapar. Düşünce atölyeleri diyelim bunlara biraz daha
şekilde devam ettirecek bir sistem kuramazsanız,
Türkçeleştirerek. Türkiye’de bu çok ilerledi ama
başarılı olamazsınız. O aynı canlı bir çiçek gibidir.
bu da vakıflar gibi çarpık bir şekilde yaygınlaştı.
Bakılmak, yeniden sulanmak, büyütülmek, temi-
Biz bir vakıf medeniyetinin çocukları olarak bili-
zlenmek ister. Eğer bunları yapacak gücü göstere-
yoruz ki vakıf, malı-mülkü, geliri insanlara vak-
mezseniz- ki zihniyetle alakalıdır derken bunu
fetmek, insanlara hizmet için kurulur. Ama son elli
kastetmiştim- o dünyanın en güzeli diye kurduğunuz
yıl içinde vakıflar devletten ve bölge insanlarından
kütüphane kısa bir süre sonra berbat olur. Dünyanın
para almak için, akıtmak için,çalmak için kuruluyor.
en güzel tuvaleti ise dehşet duruma düşer. (gülüyor)
Dolayısıyla vakıflar da bu yönde hareket ediyor.
Tuvaletler bir tarafa siz kütüphaneleri sordunuz,
Ama bu gözle veri, öğrenci, tez danışmanı, sosyal
dolayısıyla ona yoğunlaşalım. Kütüphane iki taraflı
bilimler enstitüsü arasında kalıyor. Bunlar millet
büyüyen bir çiçektir. Bir taraftan kökleri geçmişe
hayatı hakkında ne işe yarar? Nerede ihtiyaç olur?
uzanarak, geçmişte yazılan eserleri muhafaza
35
RÖPORTAJ

Bunlar hakkında kafa yoracağız. Bunlar üzerinde Uğur KÖSE:Halk bilimi kitapları genellikle
uğraşan derinleşebilen birimler yok. “Bu ülkenin tercüme edilirken birebir çevirmeye çalışılan akade-
bilim ve bilgi bakımından ihtiyaçları nelerdir?” diye misyenler tarafından ya yabancı kelimeler kullanılarak
ciddi bir planlamanın yapıldığı kanaatinde değilim. ya da “uyduruk” diye tabir edebileceğimiz kelimeler
Böyle bir planlama yapılıp ona yönelik birim, im- kullanılarak tercüme edildiğinden biz öğrenciler bu
kân ve projelerin geliştirilmesi gerekir. Türkiye’de kitapları anlamakta güçlük çekiyoruz. Hâlbuki bu
varsa da gibi olmaktan öteye geçmiyor diye kavramların günlük konuşma dilindeki karşılıkları
düşünüyorum. Bir kere çok uzun zamanlara kadar kullanılsa veya konular daha kolay kavranacak şekilde
Türkiye’de Ermenice bilen bir akademisyen yoktu. anlatılsa öğrenciler konuları daha rahat kavrayabilirl-
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kanımıza erdi. Bu durum nasıl aşılabilir?
ekmek doğramayı milli kültür haline getiren Erme-
niler karşısında en az onlar kadar gayretli olmamız Özkul ÇOBANOĞLU:Türkiye’de herkes
icap eder. Enstitü ve araştırma merkezlerinin olması Erol Güngör gibi yazamaz ki. Rahmetli Prof. Dr.
gerek. Ana dilleri gibi Ermenice bilen insanlar Erol Güngör Hoca en çetrefilli meseleleri, en zor
gerek. Biz bugün nihayet bir iki tane Ermenice bilen teorileri basit bir Türkçeyle çok güzel ifade ediyor-
akademisyen yetiştirdik. Mesela Bush Birini Kör- du. Dile getirdiğiniz mesele biraz bununla ilgili. Bir
fez savaşında Arap dünyasına onbeş dakikalık bir teoriyi, o teoride geçen bütün kelimeleri bilseniz bile
konuşma yapacaktı. Bu konuşmayı yaklaşık yirmi anlamayabilirsiniz. Bunun için belli bir birikim ger-
Orta Doğu uzmanı on günlük bir hazırlık yaparak ekir. İkinci olarak terimleri ister istemez ya metinde
gerçekleştirdiler. Sıkıntı şuydu: Başkan bir kelimeyi geçtiği gibi orijinal bir şekilde muhafaza edeceksiniz,
kullandığında farklı milletlerden olan Araplar nasıl ya da becerebildiğiniz kadar Türkçeleştireceksiniz.
farklı farklı algılar ve bu kelimeler onlarda neleri Aynen aldığınızda dilinize bir manada ihanet etmiş
çağrıştırır. Başkan hangi kelimeyi kullanmalı ki oluyorsunuz. Hele o kelime daha önce dilinize başka
mesaj tüm Arap dünyasına doğru bir şekilde gitsin. bir nedenle girmişse ilk geldiğinde kazandığı anlama
Bu güç bir şeydir ve önem verilir. Bunu yapmak için rağmen yeni anlamını ifade etmek zorlaşıyor. Me-
tüm kelimelerin derlenip toplanması, fişlenmesi, sela “performans” kelimesi… Yeni bir terim mey-
uzman kişiler tarafından işlenmesi gerektiği ye- dana getirmeye çalıştığınızda ise “uyduruk Türkçe”
rde gerektiği şekilde kullanılması gerekir. Şunu iyi diye nitelenen olay gerçekleşiveriyor. Aslında bu yol
biliyorum ki Türkiye’de başbakanlara başbakanlık yapılması gereken doğru yoldur. Lakin bu problemin
merdivenlerinde gazeteciler ayaküstü soru çok fazla çözümü yok. Aynen aldığınız terim pek de
soruyorlardı: ÖSS hakkında ne düşünüyorsunuz? fazla olmuyor. Mesela “folklor” kelimesi… Pavyon-
Verilen cevap: Soru kaldırıldııı! Bütün öğrenciler da çalışan bir kadın bile kendini folklor programı
heyecanlandı tabi sınav kaldırıldı. Aradan yıllar yapıyor olarak görürken ben bir halk bilimi öğrencisi,
geçti hala böyle bir hamle yok. Çünkü bilgiyi sor- araştırmacısı, akademisyeni olarak böyle biriyle aynı
gulama diye bir şey yok bizde. Tabi başbakan ÖSS işi yapıyor görünmek istemem. “Folklor” daha çok
hakkında danışmanlarından bir bilgi almadığı için halk oyunları tabiriyle örtüşmüştür. Tabii ben folklor
böyle bir cevap vermişti. Hafızası güçlü olmayan kelimesini kullanmamaya gayret ediyorum. Amerikalı
bir milletiz. ‘Bilgi!’ Darbe gelince fikirler susar. halk bilimciler de aynı konudan (folklor konusun-
İnsanlar karşısındakinin fikirlerini sanki kendisi dan) şikâyetçi. Bazı ülkeler de bu tabirlerin yerine
söylüyormuş gibi rahatlıkla çürütebiliyorlar. Bu sosyalistik tabirini kullanıyorlar ki ben de birkaç
ülkede insanlar çok önemli yerleri çok uzun sürede çalışmamda aynen bu tabiri kullandım. Ama aynı an-
işgal edebilirler.Mevcut bilgiyi böyle birkaç sınavla lama gelebilecek kelimeleri kullanırsak kastettiğimiz
ölçmenin ötesinde mühim olan şey, bir insanın daha konuyu anlatmakta zorlanabiliriz. Fakat bu durumu
önceki hayatında neyi nerede nasıl yaptığını, ciddi dilbilimciler kadar da abartmamak lazım çünkü onlar
olarak nerede nasıl hizmet ettiğini dikkate almıyor bütün terminolojiyi aktardılar ve bu terminoloji dil-
oluşumuzdur. Fakat Amerikalıları örnek aldığımızı biliminde apayrı bir jargon oldu. Sadece dilbilimcile-
söylüyoruz. Hâlbuki Amerika’da herhangi bir yere rin anlayabildiği, kullanabildiği bir dil haline geldi.
müracaat edildiğinde sadece malum konuda bilgili Aynı durum halkbilimciler için de geçerli. Mesela
olmanız değil, hayatınızın her safhasında hangi alan- “türkü” kelimesi geniş yığınlar tarafından çok farklı
larda nerede nasıl işler yaptığınız önem arz etmekte- algılanmıştır. Bu konuda çalışma yapan bütün aka-
dir. Nedense biz bu tip şeyleri dikkate almıyoruz. demisyenlerin çalışmaları yanlış ya da eksik kalmış;
zorlamadan öteye geçememiştir. Bu yönüyle “türkü”

36
RÖPORTAJ

apayrı bir türdür. Bir bilimadamı gözüyle dışarıdan ilere ulaşabiliyoruz. Bilindiği gibi Çinliler çekik gö-
algılanıp, verilerle adlandırılıp tahlil edilmesi gereken zlü, orta boyludurlar. Bu kaynaklarda siyah ya da ela
bir kategoridir. Anlam yüklü terimlerle adlandırma gözlü, buğday tenli Türklerin yanı sıra sarışın, mavi
bir ihtiyaçtır. Buna katlanmak gerekir. Bilim zahmet gözlü, uzun boylu Türklerin varlığından da bahsed-
gerekiyorsa sabredip bunun için kafa yormak gerekir. erler. Aynı dili konuştuğu için onlar da Türk’türler.
Anlam yüklü bu terimler tabii ki gündelik hayatta Anlıyoruz ki dünyada gen havuzu en zengin mil-
kullanılmaz; dünyanın hiçbir ülkesinde felsefî ya da letlerden birisi de Türklerdir. Çünkü başlangıçtan
bilimsel eserler sular seller gibi okunup ezberlenmez. itibaren –demir küreselleşmesiyle de birlikte- çok
Ama Erol Güngör Bey’e gıpta ediyorum çünkü güzel büyük güç ve kuvvet kazanmışlardır. Türk kültürü bi-
bir Türkçeyle, hoş bir üslupla bilimsel konuları anlat- raz da bu sebeple büyüdü ve güçlendi. Tarih içindeki
abildi. bazı hadiseler de bu durumu hep destekledi. Kurulan
büyük Türk imparatorluklarından Hun İmparatorluğu
Uğur KÖSE:Bu noktada belki öğrencilerin bunların birincisidir. Bu imparatorluğun en büyük
duygularına tercüman olarak şikâyetlerimi dile ge- hükümdarı Mete Han Türkleri birleştirmek gibi bir
tirdim fakat siz bizim haksız olduğumuzu ispat amacının olmadığını Çin hükümdarına gönderdiği
ederek bu konuda da bizi tatmin ettiniz. Eserlerinizi bir mektupta açıkça belirtmiştir. Mektupta “Kore
incelediğimiz kadarıyla batılı halk bilimcilerin çıkış yarımadasından Macaristan’a kadar olan yerlerde
noktası olarak gösterdikleri “Homer” probleminin ye- yaşayan, yay çeken, ok atan, çadırda yaşayan, yurt-
rine “Korkut Ata” ışığını önermekle beraber “kendi ta yaşayan halkları birleştirdim” diyor. Bu nedenle
başına varoluş” tezini ortaya atıyorsunuz. Bu konuda Türkler yeryüzünde sadece gen havuzu en zengin
bize detaylı bilgi verir misiniz? millet değildir. Yaşadığı tecrübelerle kazandıkları
Özkul ÇOBANOĞLU:Yeryüzünde saf bir açısından ve çok zengin değişik kitlelerle sosyokültürel
ırk olmadığı gibi saf bir kültür de yoktur. Kültürler ilişkilere girmesi açısından oldukça zenginleşmiştir.
birbirleriyle pek çok unsur alış verişinde bulunurlar. Türk tarihini aydınlatmak bu açıdan pek çok kültür
Yani kültürler sentezdir… Sadece yerleşikler kültür tarihini aydınlatmaktan daha kolaydır. Evet, belki eli-
ve medeniyet meydana getirebilirler. Binlerce yıldır mizde yeterince yazılı kaynak yok ama o kadar çok
göçebe olmalarına, kültürlerini korumayı başaran sözlü kaynak ve o denli farklı sosyokültürel sevi-
Türklerin birçok köklü medeniyetle etkileşime yede söylenegelen halk edebiyatı ürünü var ki yer-
girmesine rağmen asimile olmaması en az irtibat hal- inde bulamadığınız, kaybolduğunu zannettiğiniz bir
inde oldukları o kültürler kadar köklü ve karmaşık bir kısmı başka birinde bulabilirsiniz. Bunları bir araya
kültürünün olduğuna, en az onlar kadar teknoloji ve getirirseniz Türk kültür tarihinin en zengin kültür
medeniyet mahsulleri meydana getirdiğini gösterir. tarihlerinden birisi olduğunu görebilirsiniz –ki ben
Türk kültür ve uygarlığının kendi başına oluştuğunu bunu bir halk bilimci olarak rahatlıkla söylüyorum.
düşünemeyiz -ki hakikat budur. Biz Güney Sibirya Dolayısıyla bunları düşünerek ve bunlardan hareke-
Ormanları ve Altay Dağları arasından tüm dünyaya tle kendimizi başkalarına göre dizayn etmek yerine
yayılmış bir milletiz. Bizim uygarlığımızdan bah- nelere sahip olduğumuzu tespit ederek ona göre ken-
sedenler -başta bizim öğretmenlerimiz olmak üzere dimizi tanımlamalı ve ortaya koymalıyız. İşte kendi
ilköğretimde ve orta öğretimde- yeryüzünde metalin başına bağımsız bir varoluşu bu şekilde anlayıp izah
ilk olarak kullanıldığı ilk üç merkezden birisinin Al- etmek bana daha doğru geliyor. Aksi takdirde birtakım
taylar olduğundan bahsetmezler. Biz Türklerin de tarih Batı kaynaklarından yola çıkarak Batılıların iki yüz
sahnesine Altayların eşiğinden geldiğimizden bahset- senedir bize yaptığı dayatmaları bilim zannedebili-
mezler. Yeryüzünde metalin ilk olarak kullanıldığı üç riz. Ve kendimizi onlara göre tanımlarız-ki bu doğru
merkezden birinin Altaylar oluşu Türk uygarlığının değildir. Oryantalizmin basit tuzaklarıdır bunlar. Bu
belki de en önemli dinamiklerinden biridir. Buna tuzaklara düşmemeliyiz. Doğulu Batılı her halkbilim-
bağlı olarak biz bir anda maden devrine geçerken ci her fırsatta epik destanlarla uğraşmasının amacını
komşularımızın hala taş devrinde olduğunu söyleye- “Homer” sorununa bağlar. Batılı bir oryantalistin
biliriz. Bu arada çok büyük bir çağ farkı olduğunu Türk destanlarıyla ilgili yaptığı bir araştırmada da bu
gösterir. Ve daha sonra demir küreselleşmesi bir had- ifadeyi görünce bunun ne kadar yanlış olduğunu bir
ise gerçekleşmiş ve Altay dağlarında yaşayan Türkler kez daha anladım. Ben de bu konuda bir kitap yazınca
bunun sayesinde etraflarındaki pek çok kavmi de “Benim sorunum Homer sorununu çözmek değil.”
Türkleştirmişlerdir. Nitekim birçok Çin kaynağından dedim. –Gerçekten de benim böyle bir sorunum yok.-
da çok erken dönemler itibaren Türklerle ilgili bilg- Mensubu olduğum milletin kültürü içinde, profesy-
37
RÖPORTAJ

onel bir şekilde araştırdığım bu kültürün içinde epik anaerkil bir dönemin yaşanmışlığına bir bilimadamı
destan nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır? Ne tür özel- olarak inanıyorum. Zaten bununla alakalı da bir süre
liklere sahiptir? Bugün hangi destan nerede yaşıyor, önce bir makale yazdım. Türk mitolojisinde bunu
hangileri ortadan kalktı?... Ben bunları merak ediyo- görebiliyorum çünkü. Anaerkil dönem ki bu dönemde
rum. Dolayısıyla tüm bunları aydınlatacak en güzel Tanrıça Umay ön plandadır. Gök Tanrı dini sağlıklı
ışık “Korkut Ata” ışığıdır. Benim meselem Korkut bir erkek egemen yapıdan oluşmuştur.Ben bu ikisinin
Ata ışığında Türk uygarlığını anlamak ve anlatmak- ortasında bir de Ay döneminin olduğunu iddia ediyo-
tan ibarettir. rum. Anaerkil dönemle Ataerkil dönem yeryüzünde
Uğur KÖSE:Yazdığınız kitaplarda bizim üni- bir iki küçük topluluk dışında hemen hemen bütün
versite sıralarında bir destandan hikayeye geçiş ürünü toplulukların yaşadığı bir macera olarak kabul edili-
olarak gördüğümüz “Dede Korkut Hikayeleri”ni yor. Ama ben bu Ay dinini Umay dini ile GökTanrı
destan kategorisinde ele aldığınızı gördük. Bunun te- dini arasında düşünüyorum. Türk kültüründe genel bir
mel nedenleri nelerdir? geçiş olmalı tarih öncesinde. Çünkü bunun da izleri-
Özkul ÇOBANOĞLU:Bunun tabi iki sebebi ni takip edebiliyoruz. Mesela Altay dillerinden olan
var. Bir tanesi Türk kültürünün özelliklerini çok gü- Türkçeye en yakın dil olan Moğolca’da eril ve dişil
zel gösteren bu metinlerin adına Dede Korkut Hi- kavramlardan bahsedilir. Türkçenin titizlikle bunlar-
kayelerini denilen bu metinlerin meydana getirildiği dan temizlendiğini görüyoruz.Bu temizlenme ciddi
milli kültürün dinlendiği ve beslendiği kayıt yoktur çatışmaların sonucunda oluşmuş olabilir. Öte yan-
ortada. Bu büyük bir soru işaretidir. Öyle gözüküyor dan göçebe hayat tarzı ve yerleşiklik arasındaki farkı
ki bu hikayelerin bulunduğu kitaplar oluşan destan- bilmeyenler Türk kadınının durağanlaşmasını başka
lar kitaplaştırılıp çoğaltılarak meydana getirilmiştir. şeylere bağlıyorlar. Göçebe yaşam tarzında kadını mu-
Biz bunun yazılmadan önceki halini düşünmüyoruz. hafaza edemezsiniz. Siz belki de aıtnıza atlayıp 10km,
Acaba bu kitabın müellifi hülasasını mı yaptı?(özetini 20km öteye giderken karınızı çadırda bırakacağınız
mi çıkardı ? ) Bunu düşünmüyoruz.Bu hikayeler için yapacağınız en ufak bir fiziki müdahale ya da
bize çok ciddi bir destan silsilesini çağrıştırıyor. Bu zorlamada kadın binlerce attan bir tanesine atlayıp
kitapların olduğuna dair tarihi kayıtlarda bu tezimizi başını alıp gidebilir. Dolayısıyla zorlayamazsınız. Or-
desteklemiyor. Fakat maalesef elimizde bugün böyle tam buna müsait değil. Öte yandan hayat tarzı... göçe-
bir kitap yok. Öte yandan çok daha küçük hacme be insan yağmur yağmıyorsa dua eder, yine yağmur
sahip “Oğuz Kağan Destanının Uygur varyantına yağmıyorsa hayvanlarını alır daha otu bol olan ye-
destan olarak adlandı. Mukayese bile edemeyecek rlere göç eder, gider. Ama toprağa yerleştiniz mi
kadar ufak birkaç destanın karışımını ihtiva eden şu bunu yapamazsınız. Bir kök saldınız mı yaylada in-
destanı gibi destanlara da destan diyoruz. E müsade atla yağmur yağana kadar inandığınız dinin Tanrısına
edin de (gülüyor) bangır bangır alplerin ortaya çıktığı, dua etmek zorundasınız. İster Yahudi, ister putper-
dövüştüğü, kahramanlıkların ortaya koyulduğu, Dede est.. Hangi dinde olursanız olun, yerleşiğin öncelikli
Korkut Anlatıları’nı da Dede Korkut Destanları ihtiyacıdır dua, o mutlaka dua etmek zorundadır. Ona
olarak adlandıralım. Çünkü biliyorsunuz ki destan, bağlıdır hayatı. Dolasıyla bu yapı içerisinde- bunu
evet uzun metindir;ama ne kadar kısa olacağına dair dindar manasında söylemiyorum- yerleşikler daha
belli bir kaide de yok. muhafazakar olur. Dünyanın her yerinde müslü-
Uğur KÖSE:Madem Dede Korkut’tan man olmayıp başka dinlerden olduğu halde toprağa
başladık konuşmaya Dede Korkutla alakalı bir soru yerleşik olanlar daha muhafazakardırlar. En küçük bir
daha sorayım: bazı araştırmacılar Dede Korkut Hi- şeyi hanımlarıyla ilişkilendirirler. Hanımlarına:”Sen
kayelerindeki destana yakın ve halk hikayesine bunu yaptığın için Tanrı bize bunu vermiyor.” ya
yakın hikayelerden hareketle ve bu anlatılan halk da senin şuran göründüğü için Tanrı bize şunu ver-
hikayeleriyle de mukayese ederek İslamiyetle bir- miyor.” diyebilirler. Bu tip halk inanışları sadece bi-
likte Türk kadınının pasifize olduğu tezini savunuy- zde yok. Bizim türk aydınları çok az okudukları için
orlar. Bu görüşe katılıyor musunuz? Katılıyor ya da bu tip batıl inançları sadece bize ait sanıyorlar. Ye-
katılmıyorsanız neden? ryüzünde bütün kültürlerde var bunlar. Dolayısıyla
Özkul ÇOBANOĞLU:Bu tabi anaerkil bunları İslamiyet’e bağlamak doğru olmaz. En mod-
kadının hakim olduğu dönemler ve daha sonra ern, çağdaş toplumlara baktığınızda onların da böyle
erkeğin hakim olduğu dönemler teziyle ilgili. Aslına halk inanışlarının,batıl inançlarının,memoratlarının
bakarsanız bu konuda bir çarpıtma, daha doğrusu ce- ,efsanelerinin var olduğunu görürsünüz. Ama bizim
haletten kaynaklanan yakıştırma var bugün.Burada aydınlar bu tip halk inanışlarından hareketle bizim
38
RÖPORTAJ

geri kalışımızı,ekonomik gerilemimizi bile bu halk lüman olmalarını şart koştuğunu, ilk ikisinin kabul et-
inanışlarına bağlıyorlar: “İşte onlar Ay’a gitti, biz hala meyip üçüncüsünün kabul etmesi üzerine üçücüsüyle
bunlara inanıyoruz.” diyorlar. Halbuki o Ay’a giden- evlendiğini görürsünüz. Burada hem Oğuz Kağan
lerin de bu tip inanışları var. Ay’a gitme farklı şey, bu değişiyor. Buna bağlı olarak yeni girilen medeniyyet
inanışlar farklı şeydir. Batılı ne kadar çalişıyor? Sen dairesinin birçok unsuru da destana yerleşiyor. Adeta
ne kadar çalışıyorsun? O işinde ne kadar ahlaklı? Sen organ nakillerindeki doku uyuşmazlğı gibi tamamen
işinde ne kadar ahlaklısın? O hela temizlese de bunun- yabancı bir kavramı epik destanlar bir kültüre anlata-
la gurur duyuyor, Ay’a giden uzay aracında görev alsa mazlar. Onu yerli özelliklere bulayarak, yerlileştirerek,
da bununla gurur duyuyor. Uzayda giden bir araçta o geleneksel halk felsefesine uyuşturarak anlatırlar.
görev almışçasına gurur duyuyor yaptığı işten. Bizim İşte bu rolü de bir transformatör,değiştirici,dönüştür
insanımız gerçekten yaptığı işten gurur duyuyor mu? ücü; dolayısıyla yerli felsefeyi, ulusal halk felsefesini
İşe girerken her tütlü rüşveti, torpili,karşılığında kaç düşündüren bir özelliğe sahiptir epik destanlar.
para alacağını biliyor. Ama ertesi gün işe girince -hele Uğur KÖSE: Türk kültür ekolojisine mesup mil-
bu devlet işiyse- bu kadar paraya bu kadar çalışma letlerin destanlarının da incelenmesini savunan
deyip kestirip atıyor. Bu iş ahlakının olmadığını gös- birisiniz. Bunun ne gibi faydaları olabilir?
terir. İşte tam bu bağlamda yerleşikler dünyanın her Özkul ÇOBANOĞLU: Öncelikle bu soruyu
yerinde her dönemde mutaassıp ve muhafazakardırlar. sorduğunuz için teşekkür ederim. Çünkü bu konu
Buna bağlı olarak kadını ikinci plana itme, kadının ısrarla ve inatla benim üstünde durduğum bir konu-
sosyal ve kültürel alanda daha az etkin olması or- dur. İngilizce’de Türk ve Türki olarak tercüme edilen
taya çıkmıştır. Bunu İslamiyet’e veya başka bir dine farklı iki kavram kullanılmaktadır. Benzer ayrımlar
bağlamak doğru değildir. Belki dinler o süeçte bi- birçok Batılı dilde de mevcuttur. Bu, oryantalistler-
raz daha hızlandırıcı olabilirler ama temel, birinci in bize giydirmeye çalıştığı bir deli gömleğidir. Ana
etken, dinamik değildirler. Türk hayatında toprağa dili Türkçe olan herkes Türk’tür. Ama Türk Dünyası
yerleşme ve İslamlaşma biraz da örtüştüğü için bu iki- dediğimiz 20 milyon km²’lik alanda her milletin
sini aynı şey zannediyorlar. Eğer toprağa yerleşirken ana dili Türkçe değil. Ama bununla beraber bu mil-
Hıristiyan da olsaydık aynı şey ortaya çıkacaktı. Ni- letler bu kültürler binlerce yıldır Türk kültüründen
tekim Yunanlılarda da erkek egemendir. Yeryüzünde pek çok aland etkilenmiş, Türk kültürünün etkisi-
birkaç küçük kabile dışında bütün toplumlarda erkek yle adeta formatlanmıştır.Bunları Türk kültüründen
egemendir. Bugün birçok Batılı ülkede hakları için ayrı düşünmek mümkün değildir. Buhara Arapları,
mücadele ediyor. O bir yakıştırmadan ibarettir, doğru Tacikler, Kürtler,Boşnaklar, Yunanlılar, Ruslar... İşte
değildir. binlerce yıldan beri Türk kültürünün etkisi altında ka-
Uğur KÖSE: Epik destanların sadece milli lan milletler de Türki milletlerdir. Buna Türk kültür
olan unsurları yansıtan değil aynı zamanda idhal olan ekolojisi dememin sebebi de bu. Bu ekolojik kültür
unsurları da dönüştürebilen transformatör gibi bir tür yapısı içerisinde asli unsur olarak yer alan bu mil-
olduğunu savunuyorsunuz. Bunun arka planındaki letler hasmımız değil, hısmımızdır. Bu milletlerde-
sebepler nelerdir? ki karşılıklı kültürel alış-verişimiz ve onlardan
Özkul ÇOBANOĞLU: Mitler bir mille- aldığımız veya bizden onlara geçmiş unsurları tespit
tin kendi kendini idrak ettiği zamanların ürünüdür. etmek, bunların bir kısmını büyütmek, daha modern
Epik destanlar mitler kadar kötü değiller. Değişime, ve çağdaş imkanlarla insanımızın ve insanlığın eline
dönüşüme daha açıklar ve dışarıdan gelen birtakım sunmak bizim haklı vazifelerimiz olmalıdır. Bu nok-
fikirleri de o bünyeyle uyuşturarak ifade ederler, tada ırkçılığın bize bir faydası olmaz,zararı olur. Bi-
diye düşünüyorum. Mesela Oğuz Kağan Destanı’nın zim milletimiz yeryüzünde ırkçılığa en uzak millettir.
Türklerin İslamiyet’i kabul etmeden önceki dönemler- Az önce söylediğim gibi demir küreselleşmesine bağlı
inde kaydedilmiş ilk nüshasını veya Uygur varyantını olarak biz başlangıçtan itibaren gen havuzu en zengin
düşünün: Oğuz Kağan’ı orada Gök Tanrı’ya inanan milletlerden biriyiz. Bu büyük bir zenginliğimizdir.
ve hayatını Gök Tanrı’ya hizmet etmek için geçiren, Binlerce yıldan beri bizi var eden, güçlü kılan bu
destanın sonunda da vefat etmeden önce oğullarına özelliğimizden niye vazgeçelim? Tam tersine bunu
Gök Tanrı’ya olan borcunu ödediğini söyleyen bir güçlendirebildiğimiz kadar güçlendirelim. Yaşarken,
Oğuz Kağan görürsünüz. Reşüdüddin aktarmasına dedelerimizin yaptığı gibi, yaşatalım. Büyümenin
baktığınızda ise Oğuz Kağan’ın müslümanlaşmış nin yolu budur. Büyümeyen küçülür. Biz büyüme
olduğunu, amcalarının üç kızına evlenmek için müs- misali olan milletlerdeniz. Hatta daha da ileri gider-
ek size bir kanaatimi söyleyeyim: Biz tarihte demir
39
RÖPORTAJ

küreselleşmesi ve din değiştirme gibi kıta çapında ni araştırmacılarımızın dikkatine sundum. Bir- iki
birkaç küreselleşmeden kârlı çıkan bir kaç milletten araştırmacı da bir şeyler yazdı ama öyle kaldı. Çünkü
biriyiz. Mevcut küreselleşmeyi de başarıyla tamam- bizim bilimadamlarımız bizim ünvanlı insanlarımız
layabilecek 4-5 milletten birisi biziz. Yeter ki sahip kolayın peşindeler. Bütün Türk Dünyası’ndaki
olduğumuz maddi ve manevi potansiyeli akla uygun destanlarımızı toplayıp bir araya getiren bir kahra-
bir şekilde işleyebilelim. Mevcut güç kaynaklarımızı man kalıbı yapmaya hiçbir babayiğit talip olmuyor.
ona göre seferber edelim. Evet milliyetçilik bir En gelişmiş halk bilimi teorisi performans teoridir.
yönüyle kutsal bile sayılabilir. Yeryüzü’nde illa bir Bunu Türk Halk Bilimi’nde ilk uygulayan kişi benim.
küreselleşme olacaksa ve tek bir millet kalacaksa bu- Türkiye’de tanınmasında da önemli katkılarım var.
nun Türk Milleti, tek bir dil kalacaksa bunun Türkçe Ama bugün Türkiye’deki birçok halkbilimci perfor-
olmasını isterim. Dolayısıyla bu yolda yarışan mil- mans teoriye perest oldular. Metin merkezli kuram-
letler arasında biz de yer almalıyız. Biz de hiçbir lara burun kıvırıyorlar. Hatta bunlardan bazıları tere-
zaman teslim olmamalıyız. Bu kadar imkana sahip- ciye tere satmak babında bana performans teorinin
ken teslim olmak çok ayıp bir şey. Bu konuda bu faziletlerinden bahsediyor.Ama ben ısrarla ve inatla
benim öyle çok şoven ifadelerim değil. Düşünün bütün bu kuramların,bakış açılarının Türk Halk Bil-
ki 14-15. yüzyılda Kaygusuz Abdal dedemiz de imcileri tarafından bilinmesi gerektiğini iddia edi-
benden çok farklı düşünmüyordu. Bilirsiniz hikay- yorum.Bunlardan herhangi birinin uzmanı olmaktan
eyi: Tanrı Teala, Cebrail Aleyhisselama git Adem’e uzak durmamız gerektiğini her zaman öğrencilerime
söyle,Cennet’ten çıksın! der. Cebrail Aleyhisselam, anlatıyorum.Bunlar bir sıhhi tesisatçının elindeki alet
Hz. Adem’e Cennet’ten çıkmasını söyler. Hz. Adem çantası gibidir.Yöntemler,modeller,kuramlar düşünce
bunları duymazdan gelir. Cebrail Aleyhisselam tekrar aletleridir.Öyle bir şeyle karşılaşırsınız ki İngliz
Tanrı Teala’nın yanına gittiğinde Tanrı Teala, Cebrail anahtarı kullanmanız gerekir.Bazen de kargaburun
Aleyhisselam’a:”Git O’na Türk Dili’nde söyle!” der. kullanmanız gerekir.Tıpkı bunun gibi bir yerde mo-
Türk Dili’nde söyleyince Hz Adem çıkıp gider... De- tife doğru bir tahlil yapmanız gerekir.Bir başka ye-
mek ki Hz. Adem Türk’tü.(gülüyor) Şaka bir yana rde icraya,performansa göre bir tahlil yapmanız ger-
böyle telakkiler insanlık tarihinde her yerde olageldi. ekir.Bir başka yerde performa,icraciye göre bir tahlil
Bizde niçin olmasın? Bunun neresi ayıp? yapmanız gerekir.Bunların hepsini bileceksiniz,tanıy
acaksınız,yeri geldiğinde kullanacaksınız.Alpler mo-
Uğur KÖSE: Günümüze baktığımızda Batı’da tifinde metin merkezinde ortaya konulmuş çıkarılmış
sinemacılar ya da senaristler en olmadık konu ya da süper bir entellektüel araç-gereçtir.Herhangi bir mo-
hikayelerden devasa filmler ortaya çıkarırken biz bir- tifi merak ediyorsanız araya bakıp bulabilirsiniz.Ama
çok destana sahip olmamıza rağmen başarılı eserler Türkiye Türklerinin bile motifindeki hazırlanmış
ortaya koyamamaktayız. Bu konuda uygulama ko- değil Türkiye Türklerindeki motifi hazırlanacak,bütün
nusunda neler yapılabilir? Türk Dünyasının motifindeki hazırlanacak.Halk Bil-
Özkul ÇOBANOĞLU: Bu konuda ki- imcilerin çok rahatlıkla kullanabileceği bir araç-gereç
tap yazmış, uzman olduğunu düşünen biri olarak haline gelecek.Bundan rahatlıkla yaralanabilirsiniz
Türk Dünyası epik destan geleneğinin dünyanın en artık.ama buna çalşmalarınızda kullanırsanız orda
zengin epik destan geleneği olduğunu söyleyebil- Türk kahraman kalıbının özeliklerini görmek müm-
irim. Yüzlerce derlenmiş destan var. Ama ben da- kün olabilir.Ondan çok rahatlıkla filmler üretmek
hil hiç kimse bu sayıyı tam olarak bilmiyor. Çünkü mümkün olabilr.Türk Dünyasında ortak bir kahra-
hala kaydedilmemiş, yazıya geçmemiş destanlar var. man motifi oluşturulabilirse bu filmler daha çok
Ama bunlardan nasıl istifade etmeliyiz? Bu konu için benimsenip izlenebilir.Ama elimizde böyle derinlik
öncelikle modern ve çağdaş imkaları bilmek gerekli. ölçecek araç gereçten bile mahrumuz.Kimse buna
Şayet bir çizgi film yapacaksak bir tip oluşturup o talip olmuyor.Çünkü bu zor iş.Bu ülkeyi bu milleti
tipin etrafında epizotları, olay örgülerini ona göre yaşatma azminde insanlarsak,yarınlarda daha güçlü
dizmeye dikkat etmeliyiz. Henüz Türk Dünyası Kah- kalma derdinde olan insanlarsak... Önce herşeyin ko-
raman Kalıbı dediğimiz şey yapılmadı. Batı’da bun- lay olmadığını idrak etmeliyiz.Hayatta zor şeylerinde
lar 150-200 yıl önce yapıldı. Değişik kahramanların olduğunu,zor şeylere talip olmanın hayatın gerçekler-
tipolojik özellikleri bir araya getirilerek ortak kah- inden olduğunu bilmeliyiz.Aksi halde Batılıların bizi
raman kalıbı oluşturmak gerekiyor. Bu konuda ci- yönlendirmelerinden hiçbir zaman kurtulamayız.
ddi bir çalışma henüz yapılmadı.Ben bu konuda Böyle zor şeylere talip olursak ve böyle ciddi,derin
birkaç makale yazdım. Böyle bir araştırma çizgisi- eserler verirsek ancak bizim uygarlığımız,bizim kül-

40
RÖPORTAJ

türümüz daha fazla güçlenerek devam eder,yarınlarda letme işinin.Çünkü on küsür yılda bin iki yüz öğrenci
insanlığın içine düşeceği birtakım durumlardan onar kişiyle konuşmuş olsa 12000 kişi... ki bunların
kurtulmasının önünü açabilir.Zor işlere talip olmalıyız. çoğunun 20-25 kişiyle konuştuğunun düşünürseniz
Zor,ciddi,derin eserler vermeliyiz.Şu ana benim eserl- Hakkari’den Edirne’ye Türkiye’nin dört bir tarafından
erim dahi Türkiye’de ve Türk Dünyası’nda halk bilimi ne kadar insana ulaşmışlardır kim bilir?Bir kere mem-
alanında ciddi anlamda bir tane bile eser yoktur.Ben oratlar öyle çok kolay bir şekilde araştırılacak bir tür
Halk Bilimi yöntemleri ve kuramlarıyla ilgili kitabımı değildir biliyorsunuz. Bir genç kızın başından geçen
hazırlarken böyle bir kitap hazırlamaya yönelik Dünya bir olayı anlatması kolay değildir. Toplum ona hemen
Halk Bilimi çalışmaları tarihi atlı bi akademik kitap deli damgası vurur, kızın talipleri eksilir.kızın başına
tasarlarken aslında bu düşünce araç ve gereçler nasıl bir yığın hal gelir.Dolayısıyla kolay anlatılan bir konu
ortaya çıkıyor? ‘’Nasıl gelişiyor?’’u anlatabilmeyi ve değil. Bu nedenle aile dışından birinin bunu öğrenmesi
insanımızın bunu anlayıp benzer araç ve gereçler mey- çok zor. Fakat aile içinden biri olan bir öğrencimiz
dana getirme sürecini başlatmayı hayal etmiştim.Ama gittiğinde ona çok daha rahatlıkla bunu anlatabilir. Bu
henüz bu süreç başlamış değil.Çünkü insanlar bunu cephesiyle düşündüğümüzde o memoratları derletme-
ezberleme derdinde.Ezberleyip nakletmekle bu iş bit- kle müthiş ve muhteşem bir iş yaptım ben aslında. Yani
ti diye düşünülüyor.Ezberleyip nakletmek öğrenmek bunu kendim yapmaya kalksaydım herhalde bin yıl
değildir!Yani halk bilimi hafızları bu işi çözemez.Ni- falan yaşasam ancak o kadar değerli bir kitap yazabil-
tekim fizik hafızları da hiç bir şeyi çözemezler.Yani o irdim. Para olarak da,mübalağa etmiyorum,5-6 tiri-
yaratıcı düşünceyi harekete geçirmek esastır.Ama bu lyon liradan aşağı düşmezdi. Düşünün ben bu memo-
noktada bana yeterli kıpırdanma olmadı gibi geliyor. ratlar sayesinde hem öğrecilere ödev yaptırdım, hem
millete 5-6 tirilyonluk katkıda bulundum hem de bin
Enes İLHAN:Memoratlarla ilgili çalışmalarınız yıllık bir zamanı 10 yıla indirdim. Bu öğrenci ödev-
mevcut.Peki sizce memoratlar hakında bundan sonra lerini önemsiyorum. Diğer akedemisyen arkadaşlar
nasıl çalışmalar yapılabilir?Sizin izlediğiniz yöntem- da böyle davransın istiyorum.Ödevler öğrencilere
ler nelerdir? bir şeyler kazandırsın, aynı zamanda ciddi ve kaliteli
Özkul ÇOBANOĞLU:Ben Hacettepe üni- yapılan öğrenci ödevleriyle de milletimiz bir şeyler
versitesinde asistan olduğum günden beri halk kazansın. Üstadımız,duayenimiz M.Fuat Köprülü de
bilimine giriğ derler veriyorum.Yine çalıştığım böyle söylüyor. ‘’Her Türkiyat talebesi birer kum
Boğaziçi,Kosova’da Piriştina,Kırım devlet tanesi getirsin. Bir muazzam abide ancak böyle or-
üniversitesi,Moğol devlet üniversitesi gibi üni- taya çıkar.’’der. Bu doğrudur. Memoratlar da bunun
versitelerde mutlaka halk bilimine giriş deri ver- bir örneğidir. Neler ortaya çıktı? Öncelikle ben bu
dim.Biliyorsunuz bu dersin gereği halk bilimi alan işe başlarken korkuyordum. Türkiye’de bizim bazı
araştırmasını öğretmek ve uygulatmaktır.Öncelikle aydınlarımızın halk inanışlarına nasıl baktığını bilyor-
bu tür ödevleri derlettirirken pek çok malzeme der- dum. Memoratlara, efsanelere bizim geri kalmamızın
lettim ve derletmeye devam ediyorum.Ben bu ödev- sebepleri olarak bakıyorlardı. Ben bu yüzden yaptığım
leri bazen üç ay,bazen beş ay sorguladım.Benim bütün çalışmalarda Batılı kaynakları göstermeye özen
Amerika’da İndiana üniversitesi’nde öğrendiğim en gösterdim. Bakın bütün dünya bunu yapıyor. Ben de
önemli şeylerden bir tanesi öğrenci ödevlerinin bir ona göre bunları yapıyorum. Ama korktuğum başıma
kıymete haiz olduğudur.O ödevlerin kaldırılıp çöpe gelmedi. Nihayet kıymeti anlaşıldı. Hatta büyük so-
atılmadığını daha orada bulunduğum ilk ay içinde syalpsikologlar bundan istifade etmeye başladılar.
öğrendim.Bunların derlenip,toplanıp,sistematik bir Dolayısıyla attığım okun hedefine ulaşmış olmasından
şekilde arşivlenip arşive konulduğunu öğrenince inanılmaz bir haz ve mutluluk duydum.
küçük dilimi yuttum desem yeridir.Türkiye’de koca Enes İLHAN:Son olarak toparlayıcı bir soru
koca hocaların yaptığımız ödevleri derleyip toplayıp soracak olursak dünyadaki halk ilimi çalışmalarıyla
çöpe attığına çok şahit olmuştum.Biz onlar kadar kıyasladığınızda ülkemizde halk bilimi çalımaları
zendin değiliz,fazla kaynağımız yok.Dolayısıyla bu yeterli düzeyde mi?
öğrenci ödevleri önemli.Öğrencinin ödevlerini kendi- Özkul ÇOBANOĞLU:Kesinlikle yeterli
mize mal etmeden ödevleri kaynak olarak kullanabili- değil!Eğer yeterli olsa,eğer Türkiye’de halk bilimi
riz.Onun tarafından derlendiğini bilimsel etiğe uygun çalışmaları olması gerekenin yarısına varmış olsa
bir şekilde belirterek...Bu yolla yaptığım en doğru Türkiye’nin pek çok sosyal ve kültürel probleminin
işlerden biri olduğunu düşünyorum memoratları der- çözülmüş olması gerekirdi.Türkiye’nin mevcut so-

41
RÖPORTAJ

syal ve kültürel problemlerini çözmek bir yana yeni kurulmuştur.O dernek etrafında toplanan bu bilim
sosyal ve kültürel problemler ortaya çıkıyor.Maalesef dalına ilgi duyanlar çalışarak,yaygınlaştırarak bu
çalışmaların sağlam bir şekilde ilerlediğini söyleye- güne getirdiler.O dernekler hala orada yaygın.Bizde
meyiz.Mesela İstanbul’u düşünün İstanbul’un nü- hiçbir bilim dalına ait böyle 120 yıllık,100 yıllık,80
fusu 15 milyon.Burada kaç kişi halk bilimi derlemesi yıllık dernek yok.Meslektaşlık dernekleri...Yanlış
yapıyor?Neredeyse hiç!Oysa halk bilimciler sadece anlamayın,küçümsemek için söylemiyorum ama
İstanbul’u çalışsa Türkiye ‘deki halk bilimi konusunda İstanbul’da yaşıyan büfecilerin ve kahvecilerin bile
çok ciddi bir fikre sahip olabilirler.Ama Türkiye’nin meslektaşlık odaları var.Fakat İstanbul’da yaşayan
her yerini çalışıp daİstanbul’u çalışmasak Türk Halk Türkologların,Halk bilimcilerin bir derneği yok.
Bilimi çalışmalarında çok büyük bir yedik ve eksik Dernek kurulduğunda da herkes kendi ideolojisine
ortaya çıkar.Ama bizim halk bilimcilerimizin yer göre gruplaşıyor.Onlar meslektaşlık derneği
yüzünde kullanım tarihi çoktan geçmiş telakkisine değildir.Türkiye’de Türkolojiden ekmek yiyen 3
göre İstanbul’da halk yoktur.İstanbul’da halk olur bin akademisyen var.Bunları öğretmenlerle birlikte
mu? Onlar hala halkı okuma yazma bilmeyen,kırsal düşündüğümüzde daha korkunç bir rakam ortaya
kesimde yaşayan,sosyokültürel hayattan olabildiğince çıkıyor.Ama bugün Türk Dili ve Edebiyatı ya da
uzak,ekonomik olarak toplumun düşük bir kesimi Türkoloji derneği yok.Düşünün ki bu ülkede özel üni-
olarak düşünüyorlar.Dolayısıyla halkı Anadolu’da dağ versiteler açılsın orada Türk Dili ve Edebiyatı bölümü
başlarında arıyorlar.Bu toplumun en marjinal olarak olmasın.Fransa’da bir üniverside açıldığını ve orada
düşünülen kesimi kimler? Mankenler.Mankenleri bir Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünün olmadığını
halk bilimci çok kolay bir şekilde inceleyebilir.Skan- düşünebiliyor musunuz? Amerika’da bir üniverside
dallarda klasikleşerek tekrar eden motifler üzerine açıldığını ve orada İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünün
makaleler yazılabilir.İlerisini siz düşünün! Dolayısıyla olmadığını düşünebiliyor musunuz? Düşünemezsiniz.
İstanbul halka kültürünün derlenmesi çok önemlidir. Ama ülkemizde bunun bir sürü örneği var.Çünkü bu
Ve sırf bu derleme üzerine bir enstitü kurulması ger- insanlar bu ülkeden kazandıklarını ülke insanına ver-
ekmektedir.Bu o kadar önemlidir ki... Anadolu’dan mekten uzak insanlardır.
ve Rumeli’den milyonlarca insan buraya geliyor ve
geleneklerini muhafaza etmeye çalışıyor.Ama bunu Uğur KÖSE: Bize bu güzel röportaj
pek de başaramadıkları ve birbirinden etkilendikleri için zaman ayırdığınızdan dolayı teşekkür ederiz.
için yeni formlar ve ara formlar ortaya çıkıyor.Burada Özkul ÇOBANOĞLU: Rica ederim...
yapılması gereken bu hyeni formların derlenerek gü-
zel televizyon dizileriyle topluma yaygınlaştırmaktır.
Bu tarz çözüm yollarının yaygınlığını sağlamaktır.
İşte halk biliminin bunu saf bir dil araştırması akade-
mik anlamda çalışması bir de uygulamalı halk bilimi
olarak toplumun istifadesine sunması gerekir.
Ama biz bunları bugün sadece hayal edebiliyoruz.
Fakat ben ümitliyim.Çok yakın bir gelecekte halk
bilimi gelişme kaydedebilir.Türkiye’de özel üniver-
siteler çoğalyor,rekabet artıyor.Unesco da halk bil-
imini önemli bir maddesi haline getirdi.Son yıllarda
bir kaç tane sözleşme imzalandı.Gayri-maddi,kültürel
usurları muhafaza etme,derleme,aktarma sözleşmeleri
imzalandı.Bu yolla halk bilimi uluslar arası
anlaşmaların konusunu oluşturmaya başladı.Devlet
resmi olan halk bilimine eğilme ihtiyacı hissedecek.
Ama devletten önce aydınlar özellikle de halk bilim-
ciler bunu daha iyi idrak ederek,kendilerini daha iyi
donatarak ve ortak meslektaşlık dernekleri kurarak
bu işe eğilmelidir.Bu önemlidir.Batıda sosyal bilim-
lerinin ileri olduğu bütün ülkelerde,üniversitelerde
bilim dalları yer almasdan önce onula ilgili bir dernek

42