P. 1
Peygamberce Yaşamak - Veli Sırım

Peygamberce Yaşamak - Veli Sırım

|Views: 571|Likes:

More info:

Published by: http://www.timeturk.com on Jun 19, 2008
Copyright:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

05/09/2014

pdf

text

original

Peygamberce Yaşamak

İçindekiler
1- SÜNNET kavramı a) Sözlük anlamı anlamı 2- Sünnetin dini konumu a) Kur'an'a göre Sünnet c) Sahabeye göre Sünnet b) Dini terim olarak

b) Hadislere göre Sünnet

3- Sünnetin kısımları a) Hüküm olarak Sünnet ve kısımları b) Kaynak olma açısından Sünnet ve kısımları 4- Sünnetin önemi a) Sünnete bağlılık İslama bağlılıktır b) Allah'a ulaştıran en önemli ve güvenli yol Sünnettir c) Sünnete uymak, ahirette Reshulüllah'ın şefeatini kazandırır d) Yaşadığımız asırda Sünnete bağlılık daha önemlidir e) Sünnet, en güzel edeptir f) Sünnet, Kur'an'ın sözlü ve uygulamalı tefsiridir 5- Resûlüllah (a.s.m.) ve Sünnet a) Rabbimizi bize tarif eden bir kaynak olarak Resûlüllah (a.s.m.) b) En güzel örnek ve rehber olarak Resûlüllah (a.s.m.) c) Hz. Peygamber'in ümmetine olan düşkünlüğü d) Hz. Peygamber'in (a.s.m.) torunlarına ve akrabalarına olan düşkünlüğü e) Hz. Peygamber (a.s.m.) niçin bazı zamanlar müşriklere ve münafıklara mağlup oldu? 6- Sünnetten yüz çevirenler a) Kur'an-Sünnet ayırımına gidenler b) Tarikat erbabı içinde Sünnete lakayd davrananlar c) Genel manada İslamdan yüz çevirenler 7- Bid'atler a) Kelime olarak bid'at b) Bid'atlerin dini hükmü c) Bid'atleri ortaya çıkaran sebepler d) Zamanımızda bid'atler ve müslümanların durumu e)

Bid'atlerle nasıl mücadele edilmeli? O, sevgiye en fazla, her şeyden daha fazla lâyık olan Allah'ın sevgilisi. O, Habibullah... O, Sevgililer Sevgilisi... Biz Onu hakkıyla sevmesek de, O bizi çok seviyor. Dünyada da, ebedî hayatta da hemen yanı başımızda. Bizim en küçük bir sıkıntımızdan dahi rahatsız oluyor, inciniyor, üzülüyor. O, karanlıklar içinde yolunu kaybetmiş, çaresiz, ümitsiz ve korkulu bir vaziyette bekleşen insanlara, yağmur gibi rahmet olup iniyor. Kuruyan gönüllere, çoraklaşan kalplere âb-ı hayat oluyor, hayat veriyor. Kalplerde ebedî Cennet sümbülleri bitiriyor. O Sevgililer Sevgilisini hakkıyla sevmenin, sevdiğimizi göstermenin bir yolu var: Onun yolunda yürümek. Onu taklit etmek. Onun gibi yürümek, Onun gibi gülmek, Onun gibi konuşmak, Onun gibi bir kul olmak. Onun gibi yaşamak. Peygamberce Yaşamak.

ÖNSÖZ
“Kişi sevdiğiyle beraberdir” şeklinde bir deyim vardır. İnsanlar, hakikaten muhabbet duygusunu hangi yöne çevirseler, dünyaları adeta sevgi besledikleri o şeyle dolar. Uyurken, uyanıkken, yerken içerken insan her anında adeta o sevdiğiyle bütünleşir. Hatta öylesi mecazî, yani dünyaya ait sevgililer vardır ki, bazı insanlar böyle sevgililer uğruna kendi hayatlarını berbat etmişlerdir. Dünyevî sevgililer için nice fedakarlıklar yapılmış ve yapılmaktadır. Kâh Ferhat olunmuş, dağlar delinmiş; kâh Mecnun olunmuş çöller aşılmıştır. Kimi zaman sevgili para-pul, kimi zaman şan-şöhret, kimi zaman da kişinin bizzat kendisi olmuştur. Dünyevî sevgililere duyulan muhabbetin şimdiye kadar elde avuçta kalır bir kazancı olmadığı aşikardır. Hayat boyu kazandırdıklarının bin, belki milyon kat daha fazlasını alıp götürmüştür. Adeta zehirli bal gibidir. Sahibine kazandırdığı küçük bir lezzete karşılık ömür boyu elemler, belalar ve sıkıntılarla dolu bir hayat yaşatmıştır. Hatta daha da ötesi, üç günlük dünyevî sevgililer uğruna ebedi hayatını mahveden nice insanlar vardır. Muhabbetin kaynağı nedir? Güzellik mi? Sevgi beslenen şeyin kıymet ve değeri mi? İnsana kazandırdığı menfaat ve fayda mı? Peki, ya muhabbetin sonucu nedir? Bu sorulara mecazî, yani dünyevî sevgilileri dikkate alarak cevaplandırdığımızda, pek olumlu bir tabloyla karşılaşmayız. Buna bütün insanlık tarihi şahittir. O halde muhabbet beslenen şeyde aranılan en önemli özellik ebediyet ve sonsuzluk değil midir? Bu özelliği taşımayan en güzel, en tatlı ve en değerli şeyler dahi gerçek manada muhabbet beslemeye layık mıdır? Elbette hayır. O halde sevginin yöneltildiği, kalbin tâ derinliklerinden sevginin bütün renklerinin gösterildiği sevgili, ebediyet özelliği taşımalıdır. Dünya hayatı ebediyetten uzaktır. O halde, dünyadaki sevgililerde ebedî değildir. Bu durumda insana düşen ebedî bir hayat için sevgili aramasıdır. Öyle bir sevgiliye bağlanmalı ki, ebedî hayatta da hemen yanı başımızda olsun. Ebedî hayatta da bizi yalnız bırakmasın. Bizi sonsuz bir sevgiyle sevsin. Bizim en küçük bir sıkıntımızdan dahi

rahatsızlık duyup, üzerimize titresin. Bizi kucaklasın, elimizden tutup ebedî Cennet hayatına götürsün. Öyle bir sevgili ki, kuraklıktan çatlamış toprak misali, ebediyet kapısında çaresiz, ümitsiz ve korkulu bir vaziyette bekleşen insanlara, yağmur gibi rahmet olup insin. Kuruyan gönüllerine, çoraklaşan kalplerine hayat versin, ebedî Cennet sümbülleri bitirsin. İşte bizler, şu dünya çölünde böyle bir yağmuru aşkla, muhabbetle ve bir o kadar sabırsızlıkla beklemekteyiz. Tıpkı şair Nurullah Genç’in “Yağmur” kasidesinde dile getirdiği gibi. “Yağmur; seni bekleyen bir taş da ben olsaydım Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım Bahira’da süzülen bir yaş da ben olsaydım Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım Senin için görülen bir düş de ben olsaydım Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım Damar damar seninle, hep seninle olsaydım Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım.” Böyle bir sevgiliyi sevebilmek, Ona muhabbet besleyebilmek de şereflerin en büyüğüdür. Elbette o sevgiye vesile olmak da öyle. “Habibullah” yani Allah’ın sevgilisi olma makamına erişen bir yüce Zat’ı hakkıyla sevebilmek ise, önce Onu iyi tanımaktan geçer. Onun gibi yaşamak, onun gibi bir insan olmaktan geçer. Kısacası Onun kutlu yolunda, yani Sünnet-i Seniyye caddesinde yol almaktan geçer. Cenab-ı Mevlâ’dan duamız odur ki, bu mütevazi çalışmamız, başta müellifi olmak üzere, insanlara bu caddenin yolunu göstermeye bir işaret taşı olsun. Bu manada bir tek kişiye dahi vesile olabilirsek, kendimizi şu dünya hayatımızın en kıymetli kazancını elde etmiş addedeceğiz. Ve belki o bir tek kişinin, ahirette bizim için şahidlik edeceği ümidiyle yaşayacağız. Muvaffakıyet yalnız Allah’tandır...

Veli SIRIM

1- SÜNNET kavramı
a) Sözlük anlamı
Sünnet kelimesi sözlükte, ister iyi olsun, ister kötü olsun uyulan, alışılmış olan yol, takip edilen davranış şekli ve âdet anlamlarına gelir. Bu anlamların geçmişten günümüze kadar çeşitli alanlarda kullanıldığını görmekteyiz. Hatta sözlük anlamı itibarıyla bu kelime, bazı Kur’an-ı Kerim ayetlerinde ve hadis-i şeriflerde kullanılmıştır. Kur’an ayetlerinden örnekler vermek gerekirse: “Ey Mü’minler! Sizin başınıza gelenler gibi, sizden evvel de nice olaylar (Sünnetler) gelip geçti. Yeryüzünde dolaşın da, Allah’ın ayetlerini yalanlayanların hakıbetlerinin ne olduğunu bir bakın.” “... Onlar evvelkilerin başına gelen olayların (sünnetü’l-evvelîn) kendi başlarına da gelmesini bekliyorlar. Zalimlerin azaba uğraması Allah’ın kanunudur (Sünnetullah); sen bu kanunu değiştiremezsin. Azabı layık olandan başkasına çevirmekle de sen bu kanunu değiştiremezsin.” “Allah’ın kendisi için takdir ettiği şeyin yerine getirilmesinde Peygamber için bir vebal yoktur. Daha önce geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu (Sünnetullah) böyledir. Allah’ın emri, tayin edilmiş ve değişmez bir hükümdür.” “Daha önce gelip-geçmiş kavimler hakkında da Allah’ın kanunu (Sünnetullah) böyleydi. Sen Allah’ın kanununu değiştiremezsin.”

“Peygamberlerini aralarından çıkaran kavimleri böylece helâk etmek, senden evvel gönderdiğimiz peygamberler için de cârî olan kanunumuzdur. Bizim kanunumuzda bir değişiklik bulamazsın.” Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hadis-i şeriflerinden bazı örnekler verelim: “Kim İslamda iyi bir çığır (sünnet) açar da sonra onunla amel edilirse, ecir ve sevabından hiç bir şey eksilmeksizin, o yolda gidenlerin kadar ona da yazılır. Kim de İslamda kötü bir çığır açar, ondan sonra onunla amel edilirse, onu işleyenlerin günahları kadar ona da yazılır.” “(Allah’ın nefret ettiği üç sınıf insandan birisi de) Müslümanlıktan sonra cahiliyye sünnetini (yolunu, adetini) isteyendir.” “Sizden öncekilerin sünnetine (yoluna) tatlısıyla-acısıyla mutlaka siz de katılacaksınız!”

b) Dini terim olarak anlamı

Sünnet kelimesi, gerek Sahabe döneminde, gerekse sonraki dönemlerde Hz. Peygamber (a.s.m.) için kullanılan bir kavram olmuştur. Buna göre, “Cenab-ı Hakk’ın göndermiş olduğu hak dini tebliğ ve kendisine verilen insanlığa rehber olma vazifesini ifa için Hz. Nebî’nin (a.s.m.) seçmiş olduğu yol” manası kasdedilmiştir. Diğer bir ifade ile sünnet, “Allah’ın dinini anlama ve onu hayattaki bütün işlere uygulamada teorik ve pratik olarak Resûlüllah’ın (a.s.m.) getirmiş

olduğu nebevî metod” demektir. Benzer bir tanımlamaya göre sünnet, “Kur’an’ın zikretmediği hususlarda, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) kavlî (sözlü) olsun, fiilî olsun, takrirî olsun, emrettiği, yasakladığı ve teşvik ettiği şeylerdir” şeklinde ifade edilmiştir. Bu manaları destekler mahiyette, bizzat Hz. Nebî’nin (a.s.m.) kendisi tarafından ifade edilen şu hadislere yer verelim: Ashabından zühd ve ibadet hususlarında aşırı giden bazılarını ikaz ederken şöyle buyurur: “Gerçekten Allah’tan en çok korkanınız ve en fazla sakınanınız benim. Lakin ben hem gece namaza kalkarım, hem uyurum. Bazen oruç tutarım, bazen tutmam. Kadınlarla da evlenirim. Her kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.” Yine, Hz. Peygamber (a.s.m.), oruç tutma, geceleri ihya etme ve hanımlarını terk konusunda fazla hassasiyet gesteren Abdullah ibn Amr ibnü’l-Âs’ı şöyle uyarmıştır: “Her amel için bir gayretlilik vardır. Her gayretin arkasında ise zayıflık vardır. Kimin zayıflığı benim sünnetime yönelirse o, yolunu bulmuş olur. Kimin zayıflığı da sünnetimden başka şeye yönelirse o helâk olur.” Dini terim olarak sünnetin, bazı din bilimlerinde temelde aynı olmakla birlikte, az da olsa birbirinden farklı olarak tanımlandığını görmekteyiz. Örneğin İslam Hukukunu metodolojik olarak ele alan Fıkıh Usûlü ilmiyle uğraşan alimlere göre sünnet, yasama yani kanun ve kural koyma bakımından Kitap’tan (Kur’an-ı Kerim’den) sonra

gelen ikinci temel kaynaktır. Bu açıdan sünnet, “Hz. Nebî’den (a.s.m.) sâdır olup gelen söz, fiil ve onaylardır ki, bunlardan her birisi Allah’ın dinini anlama ve uygulamada onun yolunu gösterir.” Hadisçiler, Fıkıh Usulü alimlerinin tarifine bazı ilavelerde bulunarak sünneti şöyle tarif etmişlerdir; “Hz. Peygamber’e (a.s.m.) izafe edilen söz, fiil, onay, sıfat ve sîret ifadeleridir.” Bu alimlere göre sünnet, bu beş hususu da içeren özelliklere sahiptir. Bu özelliklerin peygamberlikten önce veya sonra olması arasında bir fark yoktur. Yine bu içeriğiyle Sünnet kelimesi çoğu zaman “Hadis” kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Fakihlere, yani İslam Hukukçularına göre sünnet, farz ve vacibin karşılığı olan bir kavramdır. Çoğu zaman da mendub ve müstehab anlamında kullanılır. Bu açıdan sünnet, İslamın kesin olmaksızın istediği şeyler olmakla birlikte, yapılmasına karşılık sevap verilmekte, ama terkedilmesinden dolayı herhangi bir sorumluluk doğurmamaktadır. Diğer yandan sünnet, bid’atin karşılığı olarak kullanılmıştır. Irbâd ibn Sâriye’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif bu hususa işaret eder: “Yaşayanlarınız bir çok ihtilafa düşecekler. O zaman siz benim sünnetimle, benden sonraki râşid halifelerin sünnetine sarılınız. Aman sonradan ortaya çıkan durumlardan sakınınız. Çünkü her bid’at sapıklıktır.” Sonuç olarak sünnet, Kur’an-ı Kerim’den sonra İslamın ikinci kaynağıdır. Kur’an’a teorik olarak bildirilen veya emredilen

hususların pratik hale dönüşmesidir. Bundan dolayıdır ki, sünnete uymak ve onun getirmiş olduğu hükümlerle amel etmek gerekir. Kur’an’a itaat her müslüman için şart ise, onun tebliğcisi olan Hz. Peygamber’in (a.s.m.) emir ve uygulamalarına da uymak gerekir. Ancak, sünnetin bağlayıcılık bakımından kendi arasında farklı dallara ayrıldığını da söylemek gerekir. Konu hakkındaki ayrıntılı bilgilere ileriki bölümlerde yer vereceğimizden dolayı, şimdilik bu kadarla yetiniyoruz.

2- Sünnetin dini konumu
a) Kur’an’a göre Sünnet

Kur’an-ı Kerim, gerek Hz. Peygamber’i (a.s.m.) gerekse onun sünnetini pek çok yönü ile ele almıştır. Yapılan bir araştırmaya göre, konuyla ilgili kutsal kitabımızda yer alan ayetlerin sayısı 115 tanedir. Hz. Peygamber (a.s.m.) ve sünnetinden bahseden ayetleri ana başlıklar altında örnekler vererek sıralayalım. 1- Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Yüce Allah’ın inananlar için büyük bir lütfu olduğunu ifade eden ayetler. “Andolsun ki, Allah mü’minlere büyük bir lütufta bulundu; zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderdi.” “Andolsun ki, içinizden size öyle aziz bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli ve merhametlidir. Eğer senden yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. Ondan başka İlah yoktur. Ona dayandım. O, büyük arşın sahibidir.”

2- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) imanın farz olduğunu belirten ayetler. “Allah’a ve Resulüne inanın.”

“Kim Allah’a ve Resulüne inanmazsa bilsin ki, Biz, kafirler için alevli bir ateş hazırlamışızdır.”

3- Hz. Peygamber’i (a.s.m.) örnek bir insan olarak gösteren ayetler. “Andolsun ki, Allah’ın Resulünde sizin için uyulacak en güzel bir örnek vardır.” “Nûn. Yemin olsun kaleme ve yazdıklarına. Rabbinin nimeti sayesinde sen bir mecnun değilsin. Hiç şüphesiz senin için bitmez tükenmez bir mükafat vardır. Ve hiç şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzeresin.”

4- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) Kur’an’ın dışında da vahiy geldiğine işaret eden ayetler. “Allah sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın sana olan lütfu, gerçekten çok büyüktür.” “O hevâdan (boş şeyler) konuşmaz; Onun konuştuğu, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.” “Onlara ap açık ayetlerimiz okunduğu zaman, Bize kavuşmayı ummayanlar, ‘Bize bundan başka bir Kur’an getir, yahut bunu değiştir’ derler. De ki: Onu ben kendimden değiştiremem. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edecek olursam, büyük bir günün azabından korkarım.”

“De ki: Peygamberlik benimle başlamadı. Bana ve size ne yapılacağını da bilemem. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Ve ben ancak ap açık bir sakındırıcıyım.”

5- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) Kur’an’ı açıklama görev ve yetkisininin verildiğini gösteren ayetler. “Biz her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara emredilen şeyleri açıklasınlar.” “Biz sana Kitab’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için o kitap yol gösterici ve rahmet olsun.” “Biz sana kitabı, onlara ihtilaf ettikleri şeyi açıkça bildiresin diye ve inanan bir topluluk için bir hidayet ve rahmet olarak indirdik.” “Nitekim kendi içinizde bir peygamber gönderdik ki, size ayetlerimizi okur, sizi inkar ve günah kirlerinden temizler, size Kur’an’ı, kainatın gayesini ve sırlarını ve daha bilmediğiniz nice şeyleri öğretir.” “Muhakkak ki Biz, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye Kur’an’ı sana hak ile indirdik. sen de hainlerin savunucusu olma.” “Ey Resul, Rabbinden sana indirileni insanlara bildir. Bunu yapmazsan elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan

korur. Muhakkak ki Allah, kafirler gürûhunu maksatlarına ulaştırmaz.”

6- Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hakemliğini ve verdiği hükümlerin kabulünü öngören ayetler. “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olamazlar.” “Her hangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz; eğer gerçekten Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resulüne götürün. İşte bu, daha iyi ve sonuç bakımından daha güzeldir.” “Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mü’min erkeğin yahut bir mü’min kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne isyan ederse, ap açık bir sapıklığa düşmüştür.” “Aralarında hüküm vermek için Allah’a ve Resulüne çağrıldıkları zaman mü’minleri sözleri ancak, ‘işittik ve emrine uyduk’ demekten ibarettir. İşte onlar kurtuluşa erenleri tâ kendileridir.”

7- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) haram ve helal koyma yetkisini veren ayetler.

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” “O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıflarını yazılı buldukları ümmî peygamber olan Resulüllaha uyarlar. O peygamber ise, kendilerini iyiliğe sevkedip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helal, habis olanları ise haram kılar; daha önce kendilerine yüklediğimiz ağır yükleri ve üzerlerindeki bağları onlardan kaldırır...”

8- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) itaati emreden ayetler. “Kim, Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının.” “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır.’ De ki: ‘Allah’a ve Peygambere itaat edin!’ Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki Allah, kafirleri sevmez.” “Biz hiç bir peygamberi, Allah’ın izniyle itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik...”

9- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) isyan etmeyi ve ona her türlü eziyeti yasaklayan ayetler. “Kim, Allah’a ve O’nun elçisine karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe atar...” “Kim, kendisine doğru yol gösterildikten sonra Peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve Cehenneme sokarız.” “Allah’a ve Resulüne eziyet edenler yok mu, Allah onlara dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için alçaltıcı bir azab hazırlamıştır.” “Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resulüne karşı çıktılar. Allah ve Resulüne kim karşı çıkarsa, muhakkak ki Allah’ın cezası çetin olur.” “O gün, inkara saparak peygambere isyan edenler isteyecekler ki, keşke yerle bir olsalardı!..” “Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öylelerinin üzerine muhafız olarak göndermedik; sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle mükellefsin. Onlar sana, ‘Emrin başımız üstüne’ derler. Senin yanından çıktıklarında ise, onlardan bir topluluk söyledikleri sözün tersini yapar, tuzak kurar. Allah da onların kurdukları tuzakları onların amel defterine yazar...” “Onlar Allah’a ve Resulüne cephe almışlardır. Kim Allah’a ve Resulüne cephe alırsa, muhakkak ki Allah’ın azabı pek şiddetlidir.”

“Onlar bilmezler mi ki, Allah ve Resulüne kim karşı gelirse, onun için daimî olarak içinde kalmak üzere Cehennem ateşi vardır. Bu ise büyük bir rezilliktir.”

10- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) saygıyı ve sevgiyi öngören ayetler. “Peygamber mü’minler için kendi canlarından ileridedir. Onun eşleri de onların anneleridir.” “Peygambere Allah rahmet eder, melekler de dua eder. Ey iman edenler, siz de teslimiyetle Ona salât ve selam getirin.” “Ey iman edenler! Kendi fikirlerinizi Allah ve Resulünün emirlerinin önüne geçirmeyin ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işitir, her şeyi hakkıyla bilir. Ey iman edenler! Sesinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin; birbirinize bağırdığınız gibi, ona bağırmayın-yoksa amelleriniz mahvolur gider de farkında bile olmazsınız.”

11- Hz. Peygamber’in (a.s.m.) insanları doğru yola götürdüğünü belirten ayetler. “...Şayet Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz...” “...Şüphesiz ki sen, sana uyanları mutlaka doğru yola, göklerde ve yerde bulunan her şeyin sahibi Allah’ın yoluna götürürsün.” “Şüphesiz ki sen onları doğru yola çağırıyorsun.”

Başlıklar altında verdiğimiz ayetlerin yanısıra, Kur’an’da yer alan yüzden fazla ayetin ışığında ulaşabildiğiniz bazı önemli tespitler kısaca şöyledir: Yüce Allah, insanlığa kendi içinden birisini örnek olarak seçmiş, onu peygamber olarak görevlendirmiştir. Bu durum gerçekte insanlık için en büyük lütuflardan birisidir. İnsanların, İlahî bir lütuf olarak kendilerine gönderilen bu elçiye inanmak, onun peygamberliğini ve tebliğ ettiği dini tasdik etmek zorundadırlar. Ancak bu inanç ve tasdik insanların kendi bildikleri ölçülerle değil, bizzat Kur’an’ın bildirdiği ölçülerle olmalıdır. Allah-u Teala, son peygamberini bizzat kendisi terbiye etmiş, kitabında onun üstün bir ahlak sahibi olduğunu ve örnek alınması gerektiğini ifade buyurmuştur. Hz. Peygamber’e (a.s.m.) bir elçi olarak verilen bilgiler sadece Kur’an’dan ibaret olmayıp, bunun dışında da kendisine pek çok bilgi verilmiştir. Ayrıca, doğrudan Allah-u Teala tarafından ayetleri açıklama yetkisi verilmiş, böylelikle onun sünnetinin inananları bağladığı vurgulanmıştır. Hz. Peygamber’e (a.s.m.) itaat, Allah’a itaatle birlikte zikredilmiş, Resûl’e itaatin Allah’a itaat demek olduğu net olarak vurgulanmıştır. Bu durum Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sünnetine Kur’an tarafından verilen değeri açıkça gösterir. Kur’an’da olmayan hususlarda, Hz. Peygamber’e (a.s.m.) hüküm koyma, haram ve helal tayin etme yetkisi, yine bizzat Cenab-ı Hak

tarafından verilmiştir. Bu itibarla, Kur’an’da olmayan hususlarda, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sünneti şer’î ve İslamî bir kaynaktır.

b) Hadislere göre Sünnet

Hz. Peygamber (a.s.m.), kendi sünnetinin özellikle Kur’an’ın yanındaki yeri ve önemine dair önemli vurgulamalarda bulunmuştur. Bu rivayetler aynı zamanda bütün dikkatleri Kur’an’da yoğunlaştırırken, insanlar tarafından anlaşılamayan bazı yönlerin sünnet ile anlaşılabileceğine işaret eder. Diğer yandan, Kur’an’ın yanısıra Sünnetinin de Müslümanlar açısından bağlayıcı olduğuna dair beyanda bulunur. Örnek vermek gerekirse: “Dikkatinizi çekerim! Bana Kur’an’la birlikte onun benzeri de verildi. Dikkat ediniz! Yakında rahat koltuğuna kurulmuş karnı tok saygısız bir adam şöyle der; Size bu Kur’an yeter, onda neyi helal bulursanız helal kabul ediniz. Neyi de haram bulursanız haram kabul ediniz.” “Şüphesiz Resulüllah’ın haram kıldıkları da Allah’ın haram kıldığı gibidir.” “Size öyle bir şey bıraktım ki, onlara sarıldığını sürece asla sapıtmazsınız. Onlar, Allah’ın Kitabı ve Nebîsinin sünnetidir.” Yukarıdaki hadis-i şeriflerde Hz. Peygamber (a.s.m.) kendisinin haram kıldığı bazı olaylardan örnekler de vermiştir. Özellikle ilk hadiste geçen “Kur’an’la birlikte onun benzeri verildi” ifadesi İslam

alimleri tarafından Sünnet-i Seniyye olarak yorumlanmıştır. Buradan hareketle Kur’an “vahy-i metlüv”, yani okunan vahiy, Sünnet-i Seniyye ise “vahy-i gayr-i metlüv” olarak isimlendirilmiştir. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) bu ifadelerinden hareketle İslam alimlerinin çoğunluğu sünnetin Kur’an’dan sonra dinin ikinci temel kaynağını teşkil ettiği konusunda görüş birliğine varmışlardır. Kaldı ki, bu gerçeği açıkça gösteren bizzat sünnetten örnekler vardır. En çarpıcı misali ise, Yemen’e görevli olarak gönderirken Hz. Peygamber (a.s.m.) ile Muaz b. Cebel arasında geçen şu konuşmadır: -Sana, hakkında hüküm vermen gereken bir mesele arzedildiğinde nasıl hüküm verirsin? -Allah’ın Kitabına göre hüküm veririm. -Şayet Allah’ın Kitabında bulamazsan? -Resulüllah’ın (a.s.m.) sünnetiyle hükmederim. -Ne Allah’ın Kitabında, ne de Resûlüllah’ın sünnetinde bulamazsa? -Kendi reyimle içtihad ederim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: “Resûlüllah’ın elçisini muvaffak kılan Allah’a hamdederim.” Hz. Peygamber’in (a.s.m.) bu emrine harfiyyen uyan Hulefâ-i Râşidîn, Kur’an’da herhangi bir hüküm bulamadıklarında, hemen sünnete başvurmuşlardır. Nitekim bu açıdan da Hz. Peygamber’in (a.s.m.) şu ilginç emri dikkat çekicidir:

“Sizin üzerinize gerekli olan benim sünnetime ve doğru yolda olan râşid halifelerin sünnetine uymaktır. Sünnete sımsıkı sarılınız.” Benzer manalar Hz. Muaviye (r.a.) tarafından nakledilen şu hadisi şerifte de vardır: “Resûlüllah (a.s.m.) bir gün kalktı ve şöyle buyurdu; ‘Dikkat edin, sizden önce Kitap Ehli yetmiş iki millete ayrıldı, bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Onlardan yetmiş ikisi Cehenneme, biri ise Cennete girecektir, o da cemaattir.’ Bunun üzerine orada hazır bulunanlar, Hz. Nebî’ye (a.s.m.) kurtuluşa eren bu fırkanın kimler olduğunu sordular. O şöyle buyurdu; Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz yola uyanlar.”

c) Sahabeye göre Sünnet

Hz. Peygamber’i (a.s.m.) bizzat hayattayken görüp, Ona iman etme şerefine nail olan Sahabiler, Sünnetin müracaat kaynağı olması ve Kur’an’la birlikte şer’î hükümler için kaynak olarak kabul edilmesi konularında fikir birliğine varmışlardır. Aynı zamanda bu görüşlerini uygulama hususunda çok büyük titizlik göstermişlerdir. Şimdi buna dair örneklerden bazılarını sunalım. Halid İbn Üseyd, Abdullah İbn Ömer’e şöyle sorar; “Biz Kur’an’da, normal ikamet halindeki namaz ile korku namazını görüyoruz, ama sefer namazına rastlamıyoruz?” İbn Ömer şöyle

karşılık verir; “Ey Kardeşimin oğlu! Biz hiç bir şey bilmezken Allah bize Muhammed’i (a.s.m.) gönderdi. Biz ancak Ondan gördüğümüz şeyleri yapıyoruz. Namazın yolculuk esnasında kısaltılması da Onun koymuş olduğu bir sünnettir.” İbn Mihran (r.a.) şöyle rivayet etmiştir; “Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) bir dava geldiğinde o önce Allah’ın Kitabına bakardı. Kur’an’da o hususta verilebilecek bir hüküm bulursa, aralarında onunla hükmederdi. Eğer Kur’an’da bulamazsa Hz. Nebî’nin (a.s.m.) bu hususta bir sünnetinin olup olmadığını araştırırdı. Eğer biliyorsa onunla hükmederdi. Bilmiyorsa çıkar ve müslümanlara şöyle sorardı; ‘Bana şöyle şöyle bir dava geldi... Allah’ın Kitabına ve Resûlünün sünnetine baktım, bu hususta ben bir şey bulamadım. Acaba siz bu konuda Hz. Nebî’nin (a.s.m.) herhangi bir hükmünü biliyor musunuz?’ Bazan bir-kaç kişi kalkar ve ‘Evet, bu hususta şöyle-şöyle hükmetti’ der, Hz. Ebu Bekir de Resûlüllah’ın o hükmünü alır, o esnada da, ‘İçimizde Hz. Nebî’nin (a.s.m.) sünnetini bilenleri bulunduran Allah’a şükürler olsun’ derdi.” Hz. Ömer (r.a.) şöyle der; “Size bir takım insanlar, Kur’an’ın müteşâbih (anlaşılması ve açıklanması güç) ayetleriyle mücadele etmeye gelecekler. Siz de onlara karşı sünnetleri ele alarak karşı koyun. Çünkü Sünnetlere sahip olanlar Allah’ın kitabını en iyi bilenlerdir.” Yine Hz. Ömer (r.a.), Kufe kadılığına tayin ettiği Şurayh’a şu ifadeleri içeren bir mektup göndermişti;

“Önce Allah’ın Kitabında açıkça bir hüküm varmı, ona bak ve kimseye bir şey sorma. Kur’an’da açıkça bir hüküm bulamazsan o hususta Resulüllah’ın sünnetini izle. Eğer sünnette de açık bir hüküm bulamazsan kendi görüşünle içtihad et, alim ve salih insanlarla da istişare et.” İbn Mes’ud (r.a.) konu hakkında şöyle demiştir; “Allah’ın kitabından bildiğimiz bir şeyi sorduğunuzda, onu size haber veririz veya Allah’ın nebîsinin herhangi bir Sünnetinden sorarsanız onu da haber veririz. Ama sizin sonradan ortaya çıkardığınız şeylere gelince, bizim onlara gücümüz yetmez.” Yine İbn-i Mes’ud (r.a.) şöyle der; “Sünnet sınırları içinde orta yollu davranmak, bid’at içerisinde çırpınmaktan daha hayırlıdır.” Sahabe, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Allah’a yaklaşma maksadıyla yaptığına kanaat getirdikleri konularda, Ona uyma konusunda çok titiz davranmışlardır. Örneğin, Hz. Ömer (r.a.) bir defasında Kabe’deki Hacerü’l-Esved’i öperken şöyle demiştir; “Ey taş! Senin ne fayda, ne de zarar vermeyeceğini bildiğim halde seni öpüyorum. Eğer Resulüllah’ın (a.s.m.) seni öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.” Sahabe, Sünnete verdikleri değeri sadece Resulüllah’ın sözlerini uygulamakla değil, en basit davranışlarını ve tavırlarını dahi taklid etmekle de gösteriyorlardı. Örnekler vermek gerekirse: Mücahid (r.a.) şöyle nakleder;

“İbn Ömer ile birlikte yolculuktaydık. Derken bir yere vardı ve biraz kavis yaptı. Kendisine ‘niçin böyle yaptın’ diye soruldu. Soru üzerine o, ‘Resulüllah’ın (a.s.m.) böyle yaptığını görmüştüm’ cevabını verdi.” İbn Ömer (r.a.) Mekke ile Medine arasındaki bir ağacın yanına gelir, altında biraz uyur ve Resulüllah’ın (a.s.m.) böyle yaptığını söylerdi. Zeyd İbn Eslem der ki; “İbn Ömer’i, düğmeleri çözük bir şekilde namaz kılarken gördüm ve bunun sebebini sordum. Bana, ‘Resûlüllah (a.s.m.) böyle yapardı’ cevabını verdi.”

3- Sünnetin kısımları
a) Hüküm olarak Sünnet ve kısımları

Sünnet-i Seniyyenin bir takım mertebeleri, yani kısımları vardır. Bunları üç grupta toplayabiliriz. l. Vacipler: Bu kısma dahil olan Sünnet asla terkedilemez. Muhkemat denilen ve insanlar tarafından değiştirilmesi mümkün olmayan İlahi emir ve kurallardır. Örneğin beş vakit namaz Allah’ın kesin emridir. Ancak Kur’an’ın hiç bir yerinde namazın nasıl, ne zaman ve hangi şartlarla gerçekleştirileceği hakkında ayrıntılı bir açıklama yoktur. O halde, bu emre muhatap olan müslümanlar namaz ibadetlerini nasıl yerine getireceklerdir? Herkes kendisine göre mi, yoksa bir örneği dikkate alarak ma namaz kılacaktır? Bu soruların en ikna edici cevabı,

bu İlahî emre ilk muhatap olan Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatında mevcuttur. Çünkü O, namaz emrini ilk uygulayandır. Bu emri de elbette kendi aklı ve düşüncesi doğrultusunda değil, yine İlahî terbiyenin gereği olarak yerine getirmiştir. Netice itibarıyle, nasıl ki Hz. Peygamber’in (a.s.m.) söz, fiil ve halleri Sünnet olarak ifade ediliyorsa, örnekteki namazın nasıl kılınacağı yönü bizzat onun tarafından uygulamalı olarak gösterilmesinden dolayı, bu uygulama kısmı Sünnet olarak tabir edilebilir. Bu ise Vacip olan Sünnet kapsamındadır. Başta da belirttiğimiz gibi, Vacip olan Sünnetlerin belirlediği çerçeve dışına taşmak sorumluluk doğurur. İki örnekle bu hükmü açıklamak gerekirse: Hz. Peygamber (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız, öyle kılınız.” İbnü’l-Müseyyib, güneşin doğuşundan sonra namaz kılmaya devam eden birisini görür ve onu uyarır. Bunun üzerine adam ona şöyle sorar; “Ey Ebu Muhammed! Namaz kıldım diye Allah bana azab eder mi?” İbnü’l-Müseyyib’in cevabı, adamın beklemediği şekilde olsa da gerçeği tam anlamıyla yansıtmaktadır; “Hayır, fakat Allah o vakitte namaz kıldığın için değil, Sünnete aykırı hareket ettiğin için azab eder.” Bu demektir ki, Kur’an’ın emirlerini Sünnetteki uygulama modeli ile tatbik etmek zorunluluğu vardır.

ll. Nafileler: Bu grup da kendi arasında ikiye ayrılır. Bunlardan bir kısmı, ibadetlere tabi olan Sünnet-i Seniyyedir. Bu kısımda yapılacak bir değişiklik kesinlikle bid’attir. Hz. Peygamber (a.s.m.) farz ve vaciplerin dışında, Allah’a kulluk gereği bir takım ilave ibadetlerde de bulunmuştur. Bu yönüyle de, en ideal kulluğun sınırlarını çizmiş olmasından dolayı, müslümanlara örneklik yapmıştır. Bu sınıfa dahil olan sünnetlerin uygulanması sevap noktasında çok kazançlıdır. Ancak terkedilmesi halinde herhangi bir sorumluluk doğurmayacaktır. Nafile grubunda yer alan sünnetlerden diğer bir kısmı ise “âdâb” olarak ifade edilir. Âdâp her ne kadar nafileler sınıfında yer alsa da, önemine binaen ayrı bir başlık olarak ele alalım. lll. Âdâb: Yani, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) günlük yaşantıda uyguladığı ve insanlık gereği olan bazı hal ve hareketleridir ki, bu tür uygulamalara uymamak veya farklı şekilde davranmak bid’at olmaz. Bu durumda olan bir kimsenin zararı o Sünnet davranışlardan elde edeceği sevaplardan mahrumiyet olacaktır. Örneğin konuşurken, yemek yer su içerken, uyurken vb. bir çok davranışlarda Sünnet-i Seniyyeye tabi olan bir kimsenin âdetleri ibadete dönüşecek, en sıradan bir davranışında dahi sadece ve sadece Sünnete tabi olma niyetiyle sevap kazanacaktır. Bu davranışlarından manevî feyiz ve nur kazanacaktır. Çünkü basit de olsa o davranış kendisine Hz. Peygamber’i (a.s.m.) hatırlatmaktadır.

Başta farz ve vacip grubunu teşkil eden Sünnet-i Seniyye olmak üzere, Resûl-ü Ekrem’in (a.s.m.) bütün sözleri, fiilleri ve halleri dinin kaynağıdırlar. Kur’an’da bahsedilmeyen veya pek ayrıntıya girilmeyen konularda verilecek hükümler için en temel müracaat kaynağı olarak görülmüştür. Sünnet-i Seniyye’nin nesiller boyu bizlere kadar ulaşmasının en birinci aracıları ise hiç şüphesiz Sahabe olmuştur. Toplum hayatına yansıyan yönlerini Sahabe-i Kiram aktarırken, özel hayatı ilgilendiren hususlar Peygamber Efendimizin eşleri tarafından bizlere bildirilmiştir. Sünnet-i Seniyyenin içinde en önemli olanları ise, doğrudan İslamiyetin alameti olarak kabul edilen ve şiar olarak kabul eden uygulamalardır. Bu grup ise bütün bir toplumu ilgilendirdiğinden, gerçekleştirildiğinde umumî bir ibadet hükmüne geçer. Bir toplumda bir veya bir-kaç kişi bunu gerçekleştirse dahi o cemiyet tamamen o Sünnetten istifade edecektir. Eğer bu kadarlık dahi bir uygulama yoksa, bu kez bütün toplum sorumluluk altına girecektir. Ezan gibi. Bu tür şiar olan sünnet uygulamalara asla riyâ girmez. Nâfile kategorisinden de olsa, öyle zaman olur ki, bu tür sünnetler şahsî farzlardan daha önemli hale gelir. Diğer yandan, Sünnet-i Seniyye’nin her bir çeşidi ve kısmına tam manasıyla uyma çok ender kimselere nasip olabilecek bir özelliktir. Hayatının her bölümünde sünneti her yönüyle yaşayabilmek çok büyük bir azim, sabır ve iman gerektirir. Ancak bu durum, sünneti tamamen terketmeyi de gerektirmez. Hatta en azından bilfiil olmasa dahi, niyetle

veya tarafgirlikle Sünnet-i Seniyyeye yaklaşmak gereklidir. Zaten, “ben Müslümanım” diyen bir kimseden en asgari seviyede beklenen de budur. Yukarıda da belirttiğimiz Sünnet-i Seniyyenin Farz ve Vacip kısmına tabi olmak zaten şarttır. Bu kısım ibadet ve kuralları terketmek Müslümanlığa sığmaz. Geriye nâfile ve müstehab hükmünü taşıyan sünnet davranışlar ve uygulamalar kalmaktadır ki, bir Müslüman bu kısmı uygulamadığı takdirde bir zarara uğramasa da, manevî kazanç bakımından büyük kayıbı olur. Hele bir de, bu tür sünnetleri değiştirme yoluna gitmek büyük manevî tehlikelerin peşisıra gelmesine sebep olacaktır.

b) Kaynak olma açısından Sünnet ve kısımları
Sünnet-i Seniyyenin kaynakları üç tanedir; Sözleri, fiilleri ve takrirleri. 1-Sözleri: Hz. Peygamber’in (a.s.m.) değişik münasebetlerle ve değişik amaçlarla söylemiş olduğu sözlerine kavlî sünnet denir. Genel olarak “hadis” ifadesiyle kasdedilen kavlî sünnettir. Bu itibarla sözlü sünnet ile hadis kelimesi aynı manaları ifade eder. Ancak, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sözleri eğer vahye dayanıyorsa dini açıdan kaynak olma özelliğini taşır. Diğerlerine oranla en büyük ağırlık sözlü sünnete aittir. Gerek müslümanların yönlendirilmesi açısından, gerekse bağlayıcı hüküm koyma açısından bu grup önde gelir. Hatta bu özellik bizzat Cenab-ı

Hak tarafından verilen önemli bir hususiyeti sergilemektedir; Resûlüllah’ın “cevâmiü’l-kelîm” oluşu, yani az lafızla çok derin manalar ifade eden özlü sözler söyleyebilme yönü. 2- Fiilleri: İkinci grupta ise Hz. Nebî’nin (a.s.m.) fiilleri yeralmaktadır. Yani Onun dinî ve dünyevî hayatındaki pratik uygulamaları, bütün müslümanlar için örneklik teşkil eder. Onun ev içindeki hayatından, devlet başkanları ve elçileriyle görüşmelerine kadar her şey hadisler vasıtasıyla günümüze kadar nakledilmiştir. Tarihte öyle meşhur insanlar yaşamışlardır ki, özel hayatları pek bilinmez. Hatta bu durum, bizzat o kimselerin özel gayretlerinin bir sonucu olarak gizli kalmıştır. Zira bu şahsiyetler kendi özel hayatlarında, ancak çok yakınlarının bilebildiği bazı kusurları ve hataları olmasından dolayı, bir takım yönlerinin gizli kalmasını istemişlerdir. Halbuki Resulüllah (a.s.m.) gerek hanımlarından, gerekse ashabından herhangi birisinin, gördüğü veya işittiği bir şeyi diğer insanlara nakletmesine engel olmamıştır. Bu sebepledir ki, yemeiçmesinden eşleriyle özel durumlarına, giyim-kuşamından hal ve tavırlarına, insanlarla diyaloğundan savaşlarına varıncaya kadar bütün hayatı tüm ayrıntılarına varıncaya kadar müslümanlar tarafından öğrenilmiştir. Zira O, hayatın sadece belli alanlarında değil, iğneden-ipliğe kadar bütün alanlarda insanlığa örnek bir şahsiyettir. Hz. Peygamber’in fiillerinden bir kısmı ise, âdetlerden kaynaklarmaktadır. Sarık sarması, onu omuzları arasına uzatması gibi. Fiillerinden bir kısmı ise, kurbet cihetiyle, yani Allah’a yakınlaşma

açısından değer taşır. Namazdaki, hacc ve umre ibadetlerindeki fiilleri, Onun zikir ve duaları gibi. Resûlüllah’ın (a.s.m.) fiilellerine, Onun terkettiği şeyler de girmektedir. Zira terk, kişinin iradeli olarak bir fiilden el çekmesidir. Buna göre, Hz. Nebî’nin (a.s.m.) bir işi terketmesi de Sünnet kapsamı içinde yer alır. Bu yüzden İslam alimleri, “Nebî’nin (a.s.m.) yaptığı da Sünnettir, terkettiği de Sünnettir” demişlerdir. İşte, Hz. Ömer, Kur’an’ın ilk defa mushaf şeklinde biraraya getirilmesini istediğinde, ‘Resûlüllah’ın (a.s.m.) yapmadığı bir işi ben nasıl yaparım?” diyerek Hz. Ebu Bekir’i duraklatan husus budur. Hz. Câbir (r.a.) der ki; “Resûlüllah (a.s.m.), cuma günü vaazı uzatmazdı.” Hz. Abdullah b. Amr (r.a.) şöyle haber verir; “Resûlüllah (a.s.m.) yaslanarak yemezdi.” Bu ve benzeri örneklerden de anlaşılacağı üzere Sahabe, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) fiillerini nakletmekte büyük gayret sarfetmelerinin yanısıra, Onun terkettiği şeyleri de aynı titizlik içinde aktarmışlardır. Hz. Peygamber’in hayatı süresince sergilediği güzel adetlerin müslümanlarca taklid edilmesi, gerek hikmet bakımından, gerek maslahat bakımından, kişisel ve toplumsal hayata büyük faydalar ve kazançlar sağlar. Çünkü onun her bir hareketinde hayati sayılabilecek seviyede bir çok faydalar bulunmaktadır. Daha da ilerisi, tıpkı nafile

grubuna giren Sünnetlerde olduğu gibi, uygulayanlara ibadet sevabı kazandırır. Bediüzzaman bu grupta yeralan Sünnete uygun veya muhalif davrananlar hakkında şu ifadeleri kullanır; “Bahtiyar odur ki, bu ittibâ-i Sünnette (Sünnete uymada) hissesi ziyade ola. Sünnete ittibâ etmeyen, tembellik ederse hasâret-i azîme (çok büyük bir hüsran), ehemmiyetsiz görürse cinâyet-i azîme (çok büyük bir cinayet), tekzibini işmam eden (yalanlamayı çağrıştıran) tenkid ise dalâlet-i azîmedir (çok büyük bir dalâlettir).” O halde, bir müslüman sünnete elinden geldiğince tabi olmaya çalışıp, ondan elde edeceği manevî kazanç ve hissesini artırmaya çalışmalıdır. Tembellik sonucu veya sünnetin gerçek değerinden habersiz bir şekilde yaşayarak sünnetten uzaklaşılması halinde, hakikaten bir insanın kaybını ifade etmek çok güçtür. Ahiret cihetiyle düşündüğümüzde bu kayıp belki çok büyük bir hüsranla sonuçlanacaktır. Zira ahirette karşılaşılan bir kayıbın izalesi olmayacaktır. Hatta, belkide pek değer verilmeyen bir sünnete uyma, Mahşer meydanındaki sorguda manevi ibrenin lehimize dönmesine vesile olabilecektir. Aslında her bir müslümanın, sünnet olan her davranışa bu gözle bakması gerekir. Tembelliğin de ötesinde, herhangi bir sünneti önemsiz ve gereksiz görmek adeta bir cinayettir. O hareketi sergileyen Reshulüllah’a karşı bir edepsizliktir. Alemleri övüncü ve efendisi olan bir şahsa karşı işlenen en küçük bir saygısızlığın dahi hangi boyutlarda bir suç olduğu herkesçe takdir edilebilir. Bu tavrın

bir adım ötesinde ise, sünnetleri tenkid gelmektedir. Böyle bir insan ya Hz. Peygamber’e (a.s.m.) düşmanlığından, ya kendisini Hz. Peygamber’den daha üstün görmesinden ya da cehaletinden bu derece büyük bir hatayı sergileyebilir. Görüleceği gibi her ne sebeple olursa olsun, gerçekte büyük bir sapıklık ve inkar hemen kendisini gösterir. Diğer yandan, örnek alınacak bir insan olarak Resûlüllah’ın (a.s.m.) hayatına baktığımız zaman, dost-düşman herkesin tasdik ettiği eşsiz bir ahlaka sahip olduğunu görürüz. Bizim açımızdan en çarpıcı olanı ise, doğrudan Kur’an tarafından yapılan bir tesbittir. “Hiç şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin” İlahî fermanı bu hakikatin en açık göstergesidir. Diğer yandan Hz. Aişe (r. anha) başta olmak üzere, bir çok Sahabe-i Güzin, Hz. Peygamber’i (a.s.m.) tarif ederlerken, “Hulukuhu’l-Kur’an” yani “Onun ahlakı Kur’an ahlakıdır” demişlerdir. İşte böyle bir zâtın fiilleri, sözleri ve hallerinin herbirisi insanlığa birer model hükmüne geçmeye layıktır. Hal böyle iken, bir yandan “ben Müslümanım, benim peygamberim Resûlüllahtır” deyip de, onun sünnetine tabi olmayan, ya da gerekli önemi vermeyen insanlar ne kadar büyük zarar içindedirler, azıcık aklı dahi olan anlar. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) insan olarak en belirgin özelliklerinden bir diğeri, hayatı boyunca itidalden, yani orta yollu hareket tarzından asla ayrılmamasıdır. Onun hayatında asla aşırılıklara yer yoktur. Hatta maddi yapı olarak dahi bu belirgin özellik kendini göstermiştir.

Gerek İslamın tebliği esnasında, gerekse kendi özel yaşantısında, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emrine harfiyyen uymuştur. Bu yüzden bütün fiillerinde, sözlerinde ve tavırlarında ifrat ve tefritten bir iz bulunamaz. Örneğin, akıl kuvvesinin iki aşırı ucu olarak değerlendirebileceğimiz ahmaklık veya tam zıt noktadaki cerbezenin yerine, istikamet çizgisini temsil eden “hikmet” özelliği hemen kendisini gösterir. Öfke ile korkaklık duygularının orta çizgisi olan “şeceat”, yani kahramanlık ve cesaret duygusu bütün hayatı boyunca şaşmaz bir özellik olarak görülmüştür. Bu ve benzeri bir çok yönüyle Peygamber efendimiz istikameti ve orta yolu asla terketmemiştir. Öyle ki, yemeiçme gibi en sıradan hareketlerinde dahi bu temel özelliği görmek mümkündür. 3- Takrirleri. Takrirden kastedilen mana, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) bir fiili gördüğü veya bir sözü işittiği, ya da bir şeyi bildiği halde, imkanı olmasına rağmen karşı çıkmayıp onaylamasıdır. Elbette, Resulüllah’ın (a.s.m.) batıl olan bir şeyi onaylaması, çirkin bir şey karşısında sessiz kalması imkansızdır. Herhangi bir durumda Onun bu yolla gösterdiği onay, o hususta herhangi bir sakıncanın olmadığını gösterir. Örneğin, sermaye ile işgücünün ortaklığı şeklinde açıklanabilecek mudârebe akdini bu şekilde onaylamıştır. Zira, Sahabe arasında da bunu yapanlar vardı. Ancak Hz. Peygamber (a.s.m.) asla böyle bir uygulamaya karşı çıkmamıştır. Buradan hareketle bütün mezhebler mudârebe akdinin meşru olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Bazan bu onay susmadan da öte, tebessüm veya sevinç gibi görünümlerle de ortaya çıkmıştır. Örnek vermek gerekirse; çok soğuk bir gece cünüp olduğu halde, gusletmeden teyemmümle yetinerek arkadaşlarına namaz kıldıran Amr İbn’ül-Âs’ı arkadaşları Hz. Peygamber’e (a.s.m.) şikayet ederler. Bunun üzerine bu sahabe kendisini şöyle savunur: “Yüce Allah’ın, ‘Ve kendinizi öldürmeyin. Çünkü Allah, size çok merhametlidir’ buyruğunu hatırladım. Buna dayanarak teyemmüm edip, sonra da namaz kıldırdım.” Bu cevap üzerine Hz. Peygamber (a.s.m.) tebessüm eder. Bazen bu onay, bizzat izin vermekle gerçekleşmiştir. Nitekim, bir defasında Hz. Peygamber (a.s.m.) bir bayram günü Habeşlilerin mescidde mızraklarıyla gösteri yapmalarına izin vermiştir.

4- Sünnetin önemi
a) Sünnete bağlılık İslama bağlılıktır
Her şeyden önce Sünnet-i Seniyye, bu zamanın insanı için, şeytanın amansız saldırılarına, günlük hayatta karşılaşılan her türlü kötülük ve günahlardan korunmaya yarayan bir siper, sığınacağımız bir kale hükmündedir. Çünkü, şeytanla insanın mücadelesi nasıl ilk insandan itibaren başlamış ve halen devam ediyorsa, bir çok insan maalesef şeytanla olan mücadelesini ya daha işin başında veya fazla mukavemet göstermeden kaybediyorsa, bizlerin de her an bu ezelî

düşmanımıza karşı her an yenik düşmemiz mümkündür. Ancak, sağlam silahlarla ona karşı koyarsak, kendimize sağlam ve güvenilir sığınaklar bulursak durum farklı olur. İşte, insanlığın bu büyük düşmanna karşı mücadelede en emin sığınağı, siperi ve kalesi sünnetlerdir, hayatı sünnetlerle donatmaktır. İns ve cin şeytanlarının müslümanların kalplerinde açtıkları manevi yaraları iyileştirecek en şifalı ilaç yine Sünnet-i Seniyyedir. Çünkü, işlenilen her bir günah, imani konularda kafamızda yer eden her bir şüphe, kalp ve ruhumuzda derin yaralar açar. Bizim bu yaralarımız, pek uzun olan ebedî hayatımızı tehdit etmektedir. Günahlardan gelen manevî yaralar ve bu yaralardan doğan bazı şüpheler zamanla -Allah korusun- imanın mahalli ve yeri olan kalbin içine bir kurt gibi işler. Kalbi kap kara siyahlatır; tâ ki iman nurunu tamamen söndürünceye kadar devam eder. İşte, böyle elim hallerin, ağır manevî hastalıkların en etkili ilacı Sünnet-i Seniyyedir. Sünnet-i Seniyye bir yıldızdır; kalpteki imanı zedeleyen her türlü vesvese, vehim ve şüphe karanlığı içinde bir çıkış yolu arayan insanlara bir aydınlık, bir ışık kaynağıdır. Her bir Sünnet, zifiri karanlık dalâlet ve inançsızlık yollarını aydınlatan bir güneştir. O çetin yollarda bir insan zerre kadar dahi olsa o sünnetten ayrılacak, yüz çevirecek olursa, şeytanlara oyuncak olur. Her bir sünnet, yüceler yücesinden, yeryüzüne, biz insanlara uzanan birer manevî halatı andırır. Onlara sarılan, bırakmayan yükselir; maddi ve manevî zevklere, saadetlere nail olur. Onu terkedip,

kendisine olan yersiz bir güvenle, yine yücelere çıkma sevdasında ve iddiasında olanlar ise, göğe merdiven dayayıp yıldızlara ulaşmaya çalışanın ahmaklık derecesine düşer. Sünnet-i Seniyye bir rehberdir; bizleri doğrudan ve en güvenilir yollarla Kur’an’a götürür. Sünnet-i Seniyye öyle geniş bir dairedir ki, oraya dahil olanlar hem dünya sıkıntılarından, hem ahiret azâbıntan kurtulur. Sünnet-i Seniyye, öyle bir terazidir ki, müslümanlar amellerini, söz ve fiillerini, hatta niyet ve arzularını o hassas terazide tartarak gerçek manada kul olmanın yolunu aralarlar. Bizzat Kur’an-ı Kerim tarafından “Rahmeten lil-âlemîn”, yani “Âlemlere rahmet” olarak isimlendirilen Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünneti, İlahî rahmet hazinelerinin manevî bir anahtarıdır. Sünnet-i Seniyyenin hükümleri içinde Cenab-ı Hakk’ın en güzel isimleri olarak ifade edilen Esmâ-i Hüsnânın cilveleri, akisleri ve hisseleri vardır. Ahir zamanda geleceği bizzat hadis-i şeriflerle haber verilen Mehdî’nin en önemli görevlerinden birisi de, Deccal isimli şahsın İslam aleyhindeki bir çok tahripkar icraatlarını, bid’atlarla dolu uygulamalarını, Sünnet-i Seniyyenin yeniden ihya edilmesi yoluyla tamir etmektir. Yani İslam aleminde, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğini ve onun tarafından getirilen hükümleri inkar niyetiyle İslam dinini tahribe çalışan “Süfyan komitesi”, Hz. Mehdî’nin Sünnet-i

Seniyyeyi en etkili bir vasıta olarak kullanması suretiyle tamamen dağıtılacaktır. İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî (r.a.) der ki: “Ben ruhanî alemlerde seyrederken ve manevi mertebeler kat’ederken gördüm ki; Evliyâ tabakaları içinde en parlağı, en haşmetlisi, en lezzetlisi, en güvenlisi Sünnet-i Seniyyeye uymayı tarikatının temeli olarak kabul edenlerdir. Hatta o tabakanın en sıradan ve âmi evliyaları, sair tabakaların en has ve üstün velilerinden daha muhteşem görünüyorlardı.” Hakikaten bu büyük zât çok doğru görmüş ve söylemiştir. Zira “Habibullah” olarak vasfedilen bir büyük Resûlün gittiği yolun taşıtoprağı dahi bir değer ifade eder. Bir insanın ulaşabileceği en üst mertebelere çıkmış birisi olarak Hz. Nebî’nin (a.s.m.) manevî gölgesi altında giden bir kimsenin varacağı son nokta ise elbette, bütün hak tariklerin, meşreb ve mesleklerin ortak hedefi olan “Mahbûbiyet Makamı” olacaktır. O halde denilebilir ki, velâyet yolları içinde en güzel, en istikametli, en parlak, en zengin ve en güvenilir yol Sünnet-i Seniyye yoludur. Sık sık ifade ettiğimiz gibi, Sünnet-i Seniyyeye tabi olmak suretiyle insan, en sıradan davranışlarını dahi ibadet hükmüne geçirebilir. İşte bu bırra binaen, tarikat ve tasavvuf ehlinin önde gelenleri, hakikate ulaşmak isteyen büyük şahsiyetler, manevî mertebeler kaydettikçe, Sünnet-i Seniyyeye daha bir iştiyakla sarılmışlar, en küçük

bir hareketini dahi büyük bir aşkla yerine getirmişlerdir. Çünkü, herşeyden önce Sünnetin her bir dalı, basit ve sıradan dahi olsa vahyin birer uzantısı hükmündedir. Tarikat ve tasavvufta ise büyük ölçüde kalbe gelen ilhamlara dayanılmaktadır. Nasıl ki vahiy ilhamdan kıyaslanmayacak kadar üstün ise, Sünnet-i Seniyye de, ilhama dayalı tarikat evradına, zikirlerine ve kurallarına nisbetle o ölçüde üstündür. Bu sebeple, İslamın özüne uygun bütün tarikatlerde ve tasavvuf erbabı arasında, Sünnet-i Seniyyeye tabi olmak en büyük maksatlardan birisi olarak değerlendirilmiştir. Evliyanın bir çok önde geleni, Sadi-i Şirâzî’nin şu hükmünde birleşmişlerdir; “Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyen muhaldir ki, hakikî envâr-ı hakikate (hakikat nurlarına) vâsıl olabilsin.” Bu gerçeği Bediüzzaman, yine kolay bir mantık örgüsü içinde şöyle ifade etmiştir; “Madem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü’lEnbiyâdır (peygamberlerin en sonuncusudur) ve umum nev-i beşer (insanlık) namına muhatab-ı İlahîdir (İlahî vahye muhataptır). Elbette nev-i beşer onun caddesi haricinde gidemez; ve bayrağı altında bulunmak zarûridir.” Mantıken düşündüğümüzde dahi, Sünnet çerçevesi içinde yer alan en sıradan davranışların dahi niçin hadde-hesaba gelmez bir kıymete sahip olduğunu anlayabiliriz. Şöyle ki; Madem ki, bizler birer kuluz. Vazifemiz ise, bizi yaratan yüce Yaratıcıya gerçek manada kul

olabilmektir. Bu vazifeyi yerine getirip, esas menzile ve hedefe ulaşabilmenin yollarını arayıp bulma durumundayız. Hatta bu konuda, hiç bir peygamber, hiçbir elçi ve rehber gönderilmemiş olsaydı dahi, yine insan olarak belli bir mesafe almamız gerekecekti. Ama Rabbimiz o eşsiz rahmeti ve merhameti ile bizlere elçiler, rehberler ve örnekler göndermiş. Özellikle de bütün insanlığa en son peygamber olarak Efendimiz’i (a.s.m.) göndermiş. Böyle bir durumda, başta belirttiğimiz kulluk görevini eksiksiz ve aksatmadan yerine getirebilmek için fazla bir zorluğu düşmenin imkanı kalmamaktadır. İlahî rızâya ulaşabilmenin en kolay ve en kestirme yolu bize gönderilen bu elçiyi hayatımızın her anında ve kesiminde taklit etmek, kısacası Onun gibi kul olabilmektir. Madem ki O öyle davranmıştır, bizim için öyle davranmada hiçbir sakınca yoktur. Tam tersine Ona tabi olmakla dünya ve ahiret mutluluğunun kapıları önümüze açılacaktır. Eğer böyle bir örneğimiz olmasaydı, bütün sorumluluk bizlere düşecek, kendimizce bulduğumuz yollar ve gerçekleştirdiğimiz uygulamaların ne derece isabetli olduğu, hangi seviyede İlahî rızaya uyduğu şüpheli olacaktı. İşte bu hakikati Bediüzzaman, bizzat kendi yaşadığı manevi bir hali örnek vererek şöyle açıklıyor; “...Ne zaman Sünnet-i Seniyyeye ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarını alıyor gibi bir hiffet (hafiflik) buluyordum.Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, ‘Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır’ diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyarduk tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok

yollar var. Yük ağır, ben de gayet acizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı (karanlık). Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat (baskı) kalkıyor gibi bir halet hissediyordum...” Bir başka risalesinde Bediüzzaman, Sünnet-i Seniyye’nin kıymetini şu ifadelerle dile getirir: “Evet, Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiç bir mesele yoktur ki, müteaddit (çeşitli) hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu davanın ispatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risâle-i Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) meseleleri ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş seksen şahidi sadık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa, yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risale, o hikmetleri bitiremeyecek.”

b) Allah’a ulaştıran en önemli ve güvenli yol Sünnettir

Cenab-ı Hak, kendisine yöneltilecek sevgi yolunun en güvenli ve en kestirme olanını bizlere şöyle gösterir; “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Bediüzzaman, bu ayeti kısaca şöyle meallendirir; “Şu ayet diyor ki: Allah’a (celle celâlühû) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı

yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir. Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecak. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.” Bu ayette mantıkta kullanılan ve en kuvvetli ve kesin olarak kabul edilen bir kıyas metodu hemen kendini göstermektedir. Bu metoda mantık ilminde “Kıyas-ı İstisnâî” denilmektedir. Şöyle ki; “Güneş çıkarsa gündüz olur” cümlesini ele alalım. Bu hükümden hareketle, eğer “güneş çıktı” denilmişse anlaşılır ki, “şimdi gündüzdür.” Tam tersi olarak “güneş yok” denilmişse, peşinden hemen “gündüz değil” hükmü verilecektir. Aynı metod, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, mezkur ayette de bulunmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, ayet bizlere adeta şöyle seslenir: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Onun habibi, yani en sevgili kulu olan Hz. Muhammed’e (a.s.m.) tabi olmanız şarttır. Eğer tabi olmuyorsanız, bu demek oluyor ki sizin Allah’a muhabbetiniz yoktur. O halde ne ölçüde Habibullah’a uyarsanız, o ölçüde Allah’ı seviyorsunuz demektir. Demek oluyor ki, bir insan için en mühim ve en yüce maksat, aslında Cenab-ı Hakkın muhabbetine mazhar olabilmektir. Yukarıda mealini verdiğimiz ayete göre bu yüce hedefe ulaşmanın yolu ise, Habibullah’a yani onun Sünnet-i Seniyyesine ittibâ olarak gösterilmektedir.

Sevgi yerine iman cihetinden de aynı bağlantı kurulabilir. Çünkü Allah’a iman eden kimse, elbette Ona itaat edecektir. Ona itaat yolları içinde en makbulü, en istikametlisi, en kısası ve en güvenlisi hiç şüphesiz Habibullah’ın gösterdiği ve bizzat takip ettiği yoldur. Allah sevgisinin Hz. Peygamber (a.s.m.) ile bağlantılandırılmasının bir diğer yönü ise, Efendimizin “Allah’ın en sevgili kulu yani Habibullah” olmasıdır. Konuya yine belli bir mantık örgüsü içinde yaklaşacak olursak; Gözümüzün gönünde duran kainata bakıldığında, başta üzerinde yaşadığımız dünya olmak üzere, bütün alem nimetlerle dolu bir ambarı andırmaktadır. Sınırsız bir cömertliğe ve zenginliğe sahip olduğunu bu açıdan da bizlere gösteren Cenab-ı Allah, öncelikle şuur sahibi olan bizleri, bunca nimete karşı şükre davet eder gibidir. Dünyanın dört bir yanını sayısız nimetlerle donatması, bizlere şükrün gerekliliğinin en açık göstergesidir. Kaldı ki, gönderdiği dinler vasıtasıyla bu şükrün gerekliliğini bizlere açıkka bildirmiştir. Böyle bir İlahî emir olmasa dahi bizler mantık yoluyla eşsiz nimetlere karşı şükür vazifesi içinde olduğumuzu anlamamız zaruri idi, ki bunu anlamak gayet kolaydır. Kainatı bunca nimet ve tarif edilmez güzelliklerle ve sanat eserleriyle donatan Allah-u Teâlâ’nın, şuur sahibi insanlar arasından, diğerlerini temsilen bir elçi ve temsilci seçmesi de gayet normaldir. Ta ki, seçilen bu elçi kendisine muhatap olsun, kullarına karşı bir tebliğci, tercüman ve örnek olsun. Seçilen o elçinin her yönüyle mükemmel bir kul olduğu, dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın eşsiz muhabbetini ve

yakınlığını kazandığı aklen gerekli bir neticedir. Kulları içinde en çok sevgisine mazhar olan bir elçisine benzeyen veya en azından benzemeye çalışan kullarına sevgi muhabbetinin artması da yine aklen kolaylıkla varılabilecek sonuçtur. Konuya bir başka açıdan daha yaklaşacak olursak önümüze üç önemli noktanın çıktığını görürüz; BİRİNCİ NOKTA: İnsanlar, yaratılışlarından kaynaklanan bir özellikle, güzel, mükemmel ve erişilmez olan her şeye karşı müthiş bir sevgi ve muhabbet besler. En dar dairede de, en geniş dairede de bu özelliği her an kendisini gösterir. Hatta, karşılaştığı güzelliğin ve mükemmelliğin derecesi arttıkça, o şeye karşı duyulan sevginin derecesi ve şiddeti de artar. Küçük bir çiçekteki güzelliğe duyduğu hayranlıkla, bütün kainatta gizli sayısız güzelliklere duyduğu sevgi elbette bir değildir. Sevgi ve muhabbetin kaynağı ise insanın kalbidir. İnsandaki bu küçücük merkez, küçüklüğüne ters orantılı olarak, bütün kainatı sevecek, bütün kainattaki güzelliklere aşk derecesinde muhabbet duyacak kadar geniştir. Nasıl hafıza yeteneğiyle, binlerce kitabı barındıran bir kütüphaneyi ve bilgiyi elde edebiliyorsa, kalbindeki sevgi kabiliyeti sayesinde bütün alemi kuşatan bir aşkı içinde barındırabilir. Kainat genişliğinde bir aşkı kuşatabilecek bir kalbe sahip insan, bu yeteneği ile bir adım daha ileri giderek, kainat sahibi ve yaratıcısına karşı eşsiz ve sınırsız bir muhabbeti de kalbinde barındırabilir. Zira

Cenab-ı Hak, aslında kalbe o yeteneği de vermiştir. Çünkü insanın asıl görevi Allah’a kulluk olduğuna göre, bu kulluğun özü ve ruhu olan Muhabbetullah’ı, yani Allah sevgisi ve aşkını elde etmeye elverişli yaratılmış olması gereklidir. Zaten öyledir de. Kainatta sergilediği eşsiz güzellik ve mükemmelliklerle asıl kendisine, kendi Cemâl ve Kemâline nazarları çevirmek isteyen Cenabı Hak, bir bakıma alemdeki güzellikleri birer işaret taşı olarak yaratmıştır. Ve insan, fıtratından kaynaklanan özellikle nazıl alemdeki güzelliklere karşı hayranlık ve bağlılık besliyorsa, o güzelliklerin asıl kaynağı olan Cenab-ı Hakka sınırsız bir bağlılık ve hayranlık besleyecektir. İnsanda bulunan bu temel özelliğin bir benzeri de, kendisine karşı yapılan iyiliklere ve ikramlara karşı büyük düşkünlük göstermesidir. En küçük bir iyiliğe karşı dahi adeta köle olur derecede bir bağlılık hissi insanlarda çokça görülür. Aynı bakış açısıyla konuya yaklaştığımızda, yine kainatın insanlara yönelik sayısız nimetlerle, ikramlarla ve hediyelerle dolu olduğunu görürüz. Cansız ve şuursuz maddeler, elemetler ve sebepler böyle bir ikramı kendi irade ve istekleriyle yapamayacaklarına göre, bunca hediye ve ikram, görünmeyen ama her şeyin sahibi olan yüce bir el tarafından verilmektedir. İşte, en basit bir hediye ve ikrama karşı büyük düşkünlük gösteren insanoğlu, sonsuz cömertliğe, ikrama ve zenginliğe sahip olan Allah-u Teâlâya sonsuz bir muhabbet beslemesi gerekir. Zaten, bu muhabbeti besleyecek kapasite ve kabiliyete sahiptir insan.

Olaya bir de tersden bakacak olursak; Cenab-ı Hakk’ın güzelliklerine hayranlık ve muhabbet besleyecek özellikte yaratılan insanın, şu alemdeki güzelliklere duyduğu sevgi, asıl sevgi kaynağının birer damlacığı hükmündedir. Cenab-ı Hakk’ın ikram ve hediyelerine meftun ve muhtaç olan, bu yüzden de yaratıcısına sevgi ve bağlılık hissiyle dolacak bir özelliğe sahip bulunan insanın, yine şu alemdeki bir takım nimetlere, ikramlara düşkünlük göstermesi, asıl muhabbetin birer küçük parıltıcığıdır. İKİNCİ NOKTA: Muhabbetullahın, yani Allah sevgisinin Sünnet-i Seniyyeye tabi olmayı gerektirdiğini çeşitli defalar ifade etmiştik. Bu hükmü anlayabilmek aslında son derece kolaydır. Çünkü Allah’ı seven bir kimse, elbette Onun hoşnut olduğu, istediği davranışları sergileyecektir. Onun hoşnut olduğu, razı olduğu davranış, hal ve hareketleri en mükemmel derecede sergileyen tek insan ise Resûl-ü Ekrem’dir (a.s.m.). Ona benzemekle veya benzediği ölçüde insan, Allah’ın sevgisine nail olur; ayrıca kendi sevgisini de bu şekilde göstermiş olur. Hz. Peygamber’e (a.s.m.) hareket ve fiillerde benzemek ise iki cihetle gerçekleşir; Birincisi, Cenab-ı Hakk’ı sevmek cihetinde benzemektir. Bunun için bizlere düşen görev, Resûlüllah’ın Rabb-i Kerim’i nasıl sevdiğini ve bu sevgisini nasıl ortaya koyduğunu taklid etmektir. İkincisi, Cenab-ı Hakkın sayısız nimetlerine, ikramlarına ve ihsanlarına en önemli bir vesile olması açısından, Resûlüllah’a büyük bir muhabbet ve hürmet besleyip bağlanmaktır. Bir insan gerçekten

sevdiği, muhabbet beslediği bir şahsa elbette benzemeye çalışacaktır. Hz. Peygamber’e benzemek ise, ancak onun Sünnet-i Seniyyesine tabi olmakla gerçekleşir. ÜÇÜNCÜ NOKTA: Cenab-ı Hak, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkları eşsiz bir sevgiyle sevdiğini yarattığı her şeyle göstermiştir. Yarattığı her bir güzellik, akıl almaz mükemlellikteki sanat eserleri ve harikulâde mucize işlerle bu İlahî sevgi bütün alemi kuşatmıştır. Böylesi eşsiz ve benzersiz bir muhabbete elbette muhabbetle mukabele etmek gerekir. Bu İlâhî muhabbete muhabbetle karşılık veren özellikle şuur sahibi varlıkları Allah, herşeyden daha fazla sevecektir. Bu kullarını öylesine sever ki, bu kez o sevgisini, kendisini seven kullarına ebedî saadet hayatını vererek, Cenneti yaratarak gösterir. Dolayısıyla değil sadece dünya hayatı, ebedî hayat mekanı olan Cennet dahi İlahî sevginin bir mahsûlüdür. Meseleye bir de Cenab-ı Hak tarafından yaklaşacak olursak: Allah-u Teâlâ eşsiz, sınırsız ve mükemmel sıfatlara sahiptir. Dolayısıyla, Yüce Yaratıcımızın kendisine ait kemâl sıfatlarını aksettiren, yansıtan bütün varlıkları sevmesi, hem de çok sevmesi çok rahat anlaşılır. Bu açıdan, örneğin bir tek çiçekte tecelli eden, kendisini gösteren İlahî güzellikler ve isimlerin tecellisini, bu küçün varlığa olan İlahî muhabbetin bir tezahürü olarak değerlendirebiliriz. Nasıl bir çiçekte tecelli eden İlahi güzellikler İlahi muhabbetin birer tezahürü ise, İlahî cemalin ve güzelliğin en zirve naktada tecelli ettiği Seyyidü’lMürselîn (bütün peygamberlerin efendisi) ve Sultânü’l-Evliyâ (bütün

velîlerin sultanı) olan Habib-i Ekremin bu İlahî muhabbete ne derece nail olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. O halde, Allah-u teala kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin ve güzelliğin aynası olan Habibini çok sevmektedir. Kendi güzel isimlerini sevmesiyle, o İlahî isimlerin en geniş çaplı mazharı olan Habbini ve onun yakınlarını da sever. Kendine ait bütün san’atlarını sevmesiyle, o san’atın dellâlı ve teşhircisi olan Habibini ve ona benzeyenleri de sever. Bütün san’at eserlerini sevmesiyle, o eserleri görüp, tefekkür edip “Maşaallah, bârekallah, ne kadar güzel san’at eserleri” diyerek takdir eden o Habibini ve onun ardından gidenleri de sever. Yarattığı bütün varlıklardaki güzellikleri sevmesiyle, her türlü maddi ve manevî güzellikleri, suret ve siret güzelliğini üzerinde barındıran Habib-i Ekremini ve ona tabi olan insanları da sever. Demek, Cenab-ı Hakk’ın rahmeti nasıl bütün alemi kuşatmışsa, muhabbeti ve sevgisi de bütün kainatı ihata etmiştir. İlahi muhabbete mazhar olan sayısız varlıklar içindeki en yüksek makam ise Hz. Muhammed’e (a.s.m.) mahsustur ki, bu yüzden ona “Habîbullah” lakabı verilmiştir. İşte böylesine iç-içe geçmiş sevgilerin kapısını aralamanın yegane çaresi, bizzat ayet-i kerimede ifade edildiği üzere Resûl-ü Ekrem’in Sünnet-i Seniyyesine tabi olmaktır. Sonuç olarak yine deriz ki; Muhabbetullaha, yani Allah sevgisine vâsıl olabilmek, Onun en çok sevdiği Resûlünün Sünnet-i Seniyyesine tabi olmaya gerektirir.

c) Sünnete uymak, ahirette Resulüllah’ın şefeatini kazandırır

“Kişi sevdiğiyle beraberdir” şeklinde bir hadis-i şerif vardır. İnsanlar, yukarıda da genişçe yer verdiğimiz muhabbet duygusunu hangi yöne çevirseler, dünyaları adeta sevgi besledikleri o şeyle dolar. Uyurken, uyanıkken, yerken içerken, her anında adeta o sevdiğiyle bütünleşir. Hatta öylesi mecazî, yani dünyaya ait sevgililer vardır ki, bazı insanlar böyle sevgililer uğruna hayatlarını berbat eder hale gelir. Dünyevî sevgililer için bile bunca fedakarlıklar yapılıyorsa, insanların ebedî hayattaki en büyük sevgilisi ve en fazla sevgi beslemeye layık insanların başında gelen Hz. peygamber’e duyulan sevgi ve muhabbet elbette neticesiz kalmayacaktır. Daha dünya hayatındayken kalbini onun sevgisiyle dolduran ve hayatını onun yaşadığı gibi yaşamaya gayret eden insanların belki en büyük kazancı ahirette kendisini gösterecektir. O eşsiz sevgilinin şefaati, bir insan için “O benim ümmetimdendir” şeklindeki şahidliği için dünyalar verilse acaba yeterli olur muydu? O alem öyle bir alemdir ki, şefaatçimiz olan Habibullah Aleyhissalatü Vesselâm ile işte böyle bir ortamda yüz yüze geleceğiz. Bu eşsiz şefaat nimetine nail olabileceğiz veya olamayacağız. Acaba Resûlüllah’ın şefaati bizler için hangi derecede değer ifade etmektedir? Bu şerefe nail olabilmek için ne ölçüde gayret ediyoruz? O peygamber ki, aradan geçen on dört asırdan bu yana her sene ve her asırda yaşamış milyarlarca iman ehli insanın sultanıdır. Bunca

insanın ruhlarının terbiyecisi, akıllarının muallimi, kalplerinin sevgilisidir. “Essebebü kelfâil” yani bir şeye sebep olan yapan gibidir hükmü gereğince, bütün ümmetinin işlediği sevaplar ve hasenelerin bir misli onun sevap defterine kaydedilmektedir. Dahası, şu koca kainatta sergilenen yüksek maksatların en önemli meyvesi, varlıkların bir değer taşımasının en önemli sebebi Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmdır. İşte bu derece yüce, bu derece değerli, bu derece eşsiz olan bu zât, dünyaya geldiği zaman “Ümmetim!... Ümmetim!...” demişken, mahşerde de herkesin, hatta peygamberlerin bile “Nefsim!... Nefsim!...” diye feryat ettiği bir ortamda yine “Ümmetim!... Ümmetim!...” diyecek kadar ümmetine fedekârane sahip çıkacakken, bizler böylesi bir alakaya acaba ne kadar layıkız? İşte o zâtın şefeatı altına girip, nurundan istifade etmenin, berzah karanlıklarında ve tehlikelerinden kurtulmanın yegane çaresi Sünnet-i Seniyyeye tabi olmaktır. Ahiret hayatı için çok önemli bir konuma sahip olan ve belki biz insanlar için belki en son kurtuluş fırsatı olabilecek şefaat hakkında biraz bilgi aktaralım. Mü’minlerden bazı insanların Cehenneme girmeleri kesinleşmesi halinde, Allah-u Teâlâ fazl-u kereminden peygamberlerin ve sıddîklerin, alimlerin ve sâlihlerin, kendi katında bir makama ve güzel muâmeleye mazhar bütün kullarının şefeatlerini kabul eder. Böyle kimseler kendi aile ferdlerine, yakınlarına, dostlarına ve tanıdıklarına şefeat edebilirler. Kur’an-ı Kerim’de ve diğer kaynaklarda geçen haberlerde şefeate dair bir çok şâhidler vardır. Allah-u Teâlâ buyurur ki; “Rabbin sana verecek ve sen de râzı olacaksın?” Cenab-ı Allah, Resûl-ü Ekremini (a.s.m.) yaradılmışların en üstünü olarak kabul etmiş ve öyle değer vermiştir. Dahası O’na ahiretteki en üstün makamlardan olan “Makam-ı Mahmûd”u

vadetmiştir. İşte bu şekilde “Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma Makam-ı Mahmûd verilmesi, umum ümmete şefeat-ı kübrâsına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alakadardır.” Amr İbnü’l-Âs şöyle rivayet eder; “Resûlüllah (a.s.m.), Kur’anda geçen Hz. İbrahim’in, ‘Rabbim! Şüphesiz onlar, insanlardan bir çoğunu saptırdılar. Bana tabi olan, şüphesiz ki bendendir. Bana isyan edene gelince, şüphesiz ki sen Gafûr ve Rahîmsin’ duasını okudu. Ardından Hz. İsa’nın, ‘Eğer onlara azab edersen; Şüphesiz ki onlar senin kullarındır’ duasını söyledi. Sonra ellerini kaldırdı ve ‘Ümmetim! Ümmetim!’ diyerek ağladı. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Ey Cebrâil, Muhammed’e git ve O’na niçin ağladığını sor.’ Cebrâil (a.s.) geldi ve O’na sordu. Hz. Peygamber de cevap verdi. Allah-u Teâlâ tekrar seslendi; ‘Ey Cebrâil, Muhammed’e git ve ona Ümmetin hakkında seni hoşnut kılacağız ve seni üzmeyeceğiz de.” Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Benden önce hiç bir peygambere verilmeyen şu beş özellik bana verildi; Bir aylık mesafedeki düşmanlarıma korku salınarak bana yardım edildi. Benden önce hiç bir peygambere helal kılınmadığı halde, bana ganimetler helal kılındı. Bütün yeryüzü benim için bir mescid, toprağı temiz kılındı. Ümmetimden her biri namaz vakti geldiği anda, bulunduğu yerde namazını kılsın. Bana şefeat verildi. Her peygamber belirli bir kavme gönderilmişken, ben bütün insanlara gönderildim.” “Kıyamet günü geldiğinde peygamberlerin imamı, hatibi ve şefeatçileri olurum. Bunda bir övünme yoktur.” “Ben Âdemoğlunun efendisiyim Bunda övünme yoktur. Yer yarıldıktan sonra ilk olarak haşrolunan ben olacağım. Elimde Hamd sancağı ve altında Adem ve beraberindekiler olmak üzere ilk şefeatçi ben olacağım.” “Her peygamberin mutlaka kabul olunan bir duası vardır. Ben ise duamı kıyâmet gününde ümmetime şefeat etmek için sakladım.” İbn Abbas’ın rivayetine göre Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Her bir peygambere altından minberler kurulur ve onların üzerine otururlar. Sadece benim minberim kalır, ama ben oturmam. Ben Rabbimin huzurunda, kendim Cennete gittiğim halde ümmetimin ardımda kalmasından korkar vaziyette, ayakta beklerim. ‘Yâ Rabbi! Ümmetim!” derim. Allah (azze ve celle) bana şöyle sorar; ‘Ey Muhammed! Ümmetine ne yapmamı istiyorsun?’ Ben, ‘Yâ Rabbi, onların hesâbını acele gör’ derim. Ümmetime şefeat ederim. Hatta bana Cehenneme gönderileceklerin listesi verilir. Cehennem bekçisi Mâlik bana şöyle der; ‘Ümmetinden Rabbinin gazabına uğrayıp Cehennemde kalan hiç kimse bırakmadın.”

Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Kıyamet günü, yeryüzünde bulunan taş ve topraktan daha fazla insan için şefeatte bulunurum.” Ebû Hüreyre rivayet eder ki; “Resûlüllah şöyle buyurdu: ‘Ben kıyamet gününde bütün peygamberlerin efendisiyim. Bunun sebebini biliyor musunuz? Allah geçmiş ve gelecektekileri her sesin işitileceği, herkesin görüleceği ve güneşin yaklaştırılacağı bir tek yere toplar. O anda insanlar güç yetiremeyecekleri, tahammül edemeyecekleri acı ve sıkıntılar içinde kıvranırlar. İnsanlardan bazıları diğerlerine, Başınıza gelenleri görmez misiniz? Sizin için Rabbinize şefeatçi olacak birisini aramıyor musunuz? diye sorarlar. Aralarından birisi diğerlerine, Âdem’e (a.s.) gidin der. Onlar da Hz. Âdem’e gelirler ve derler ki: Sen insanlığın babasısın. Allah seni kendi kudret eliyle yaratmıştır ve kendi ruhundan sana üflemiştir. Meleklere sana secde etmelerini emretmiş, onlar da bu emri yerine getirmişlerdir. Rabbin için bizlere şefeat eyle, Görmez misin, içinde bulunduğumuz hali? Görmez misin başımıza gelenleri? Hz. Âdem (a.s.) onlara şöyle der: Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır. Şüphesiz ki O, benim yasak ağaca yanaşmamı yasaklamıştı. Ama ben O’na isyan etmiştim. Nefsî! Nefsî! Şimdi siz başkasına gidin, Hz. Nuh’a varın. Hz. Nuh’a (a.s.) gelirler ve şöyle derler: Ey Nuh! Sen yeryüzü insanlarına gönderilen ilk resûlsün ve Allah seni ‘Çok şükreden bir kul’ olarak isimlendirdi. Sen bize şefeat eyle. Görmez misin bizler ne haldeyiz? Hz. Nuh (a.s.) şu cevabı verir: Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır. Beni peygamber olarak gönderdiği kavmimin aleyhine dua etmiştim. Nefsî! Nefsî! Benden başkasına gidin. İbrahim Halîlullah’a varın. Hz. İbrahim Halîlullah’a gelirler ve Ona şöyle derler: Sen Allah’ın nebîsisin ve dünya ehli içerisinde O’nun dostusun. Bize şefeat eyle. Ne haldeyiz görmez misin? Hz. İbrahim (a.s.) onlara der ki: Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır. Ben üç yerde yalan söylemiştim (bunları zikreder). Nefsî! Nefsî! Başkasına gidin, Musa’ya varın. Hz. Musa’ya varırlar ve şöyle derler: Ey Musa! Sen Allah’ın resûlüsün. Allah sana risâletini ve insanlara iletmek üzere kendi kelâmını vermiştir. Bize şefeat eyle. Görmez misin, bizler ne haldeyiz? Hz. Musa (a.s.) onlara şu cevabı verir: Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır.

Ben emredilmediğim halde bir insanı öldürdüm. Nefsî! Nefsî! Başka birisine gidin. İsa’ya (AS) varın. Bunun üzerine Hz. İsa’ya gelirler ve şöyle derler: Ey İsa! Sen Allah’ın resûlü, Meryem’e yerleştirdiği bir mucize kelimesi ve O’ndan gelen bir ruhsun. Allah seni beşikteyken konuşturmuştur. Bize şefeat eyle! Ne haldeyiz, görmez misin? Hz. İsa (a.s.) onlara der ki:Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır. Nefsî! Nefsî! Başka birisine, Muhammed’e (a.s.m.) gidin. Son olarak bana gelirler ve şöyle derler: Ey Muhammed! Şüphesiz ki sen Allah’ın resûlü ve peygamberlerin sonuncususun. Allah gelmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir. Bize şegeat eyle. Görmez misin, halimiz nicedir? Bunun üzerine ben onlardan ayrılıp, Arş’ın altına giderim ve Rabbime secde edip, yere kapanırım. Allah bana, daha önceden benden başka hiç kimseye açmadığı en güzel övgü ve senâ kapılarını benim için açar. Sonra bana şöyle denilir: Ey Muhammed! Başını kaldır! İstediğini vereyim, istediğin kimseye şefeat edebilirsin. Ben başımı kaldırırım ve derim ki: Ümmetim! Ümmetim, yâ Rabbi! Ardından şöyle denilir: Ey Muhammed! Ümmetin içindeki hesabı olmayanlarla beraber, Cennetin kapılarından olan sağdaki kapıdan girin. Diğer kapılardan girme bakımından ümmetin, diğer insanlarla ortaktır. Nefsim kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, Cennet kapılarının iki tarafı Mekke ile Hımyer ya da Mekke ile Basra arası kadardır.” Bir başka hadiste, aynı ifadeler Hz. İbrahim’in beyan ettiği hatalarla birlikte zikredilir. Bu hatalar ise, yıldızlar için “Bu benim Rabbimdir” demesi, kavminin taptığı putları parçaladıktan sonra, “Bunu yapan en büyük puttur” demesi ve ayrıca “Ben hastayım” demesidir. İşte Resûlüllah’ın şefeati böyle gerçekleşir. Bütün mesele bu şefeate nasıl nail olunabileceğini bilmek ve ona göre hareket etmektir. Resûlüllah’a (a.s.m.) salavât getirmek, bu şefeate ulaşmada en önemli vesilelerdendir. Şöyle ki; “Nebiyy-i Zişân’ın (a.s.m.) Makâm-ı Mahmûd’u İlahî bir mâide ve Rabbanî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen (dağıtılan) lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resûl-ü Zişân’a (a.s.m.) okunan salavât-ı şerife, o sofraya edilen davete icabettir.”

Aynı zamanda O’nun ümmetinden olan âlimler ve sâlihler için de şefeat hakkı vardır. Hatta Resûlüllah (a.s.m.) bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur; “Ümmetimden bir adamın şefeatiyle Rebîa ve Mudar kabilelerinden daha fazla insan Cennete girer.” “Ümmetimden bir adama, ‘Ey fülan, ayağa kalk ve şefeatte bulun!’ denir. Bunun üzerine o adam kalkar ve ameli mikdarınca bir kabile, aile fertleri, bir veya iki adam için şefeatte bulunur.” Hz. Enes (r.a.), Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu nakleder; “Cennet ehlinden bir adam, kıyamet gününde Cehennem ehline doğru yönelir. Cehennem ehlinden birisi ona şöyle seslenir: ‘Ey fülan, beni tanır mısın?’ Ona şöyle cevap verir: ‘Vallahi hayır, seni tanımıyorum. Sen kimsin?’ Cehennemlik adam tekrar seslenir: ‘Sen dünyadayken bana uğramıştın da, benden içecek bir şey istemiştin. Ben de sana su vermiştim.’ Bunun üzerine adam, ‘Evet, tanıdım’ der. Cehennemlik adam ona, ‘Bununla bana Allah indinde şefeat eyle’ der. Cennetlik kişi o kimse için şefeatte bulunur ve ardından o adamın Cehennemden çıkarılması emredilir.” Hz. Enes’den (r.a.) yapılan rivayete göre, Resûlüllah şöyle buyurmuştur; “İnsanlar yeniden diriltildiğinde, ilk olarak haşrolunacak kimse ben olurum. Biraraya toplandıklarında onların sözcüsü, ümitsizliğe düştüklerinde onların müjdecisi ben olurum. Hamd sancağı o gün benim elimdedir. Rabbimin katında, âdemoğulları içinde en şereflisi ben olurum.” Resûlüllah (a.s.m.) buyurur ki; “Şüphesiz ki ben Rabbimin huzûruna çıkarım ve bana Cennet hullelerinden birisi giydirilir. Sonra Arş’ın sağ tarafında dururum. Ki bu makam benim dışımda hiç bir varlığa ait değildir.” İbn Abbâs (r.a.) şöyle rivayette bulunur; “Resûlüllah’ın ashabından bir grup insan oturdular ve O’nu beklemeye başladılar. Evinden çıkıp yanlarına yaklaştığında, oradakilerin bir konu hakkında müzâkere ettiklerini işitti. Onlardan birisi şöyle dedi: ‘Ne garip! Allah (azze ve celle) yarattığı varlıklardan birisini, İbrahim’i (a.s.) dost edinmiş.’ Bir diğeri de şöyle söyledi: ‘Allah’ın Musa (a.s.) ile konuşmasından daha şaşılacak ne olabilir?’ Bir başkası ise, ‘İsâ (a.s.) da Allah’ın kelimesi ve ruhudur!’ dedi. Diğer bir adam, ‘Âdem’i (a.s.) Allah seçip, üstün kıldı’ şeklinde konuştu. Resûlüllah (SAV) onlara yaklaştı ve şöyle buyurdu: ‘Sizlerin şaşkınlık dolu konuşmalarınızı işittim. Şüphesiz İbrahim, Allah’ın dostudur. Aynen öyledir. Musa, Allah’ın muhatabıdır, aynen öyledir. İsâ, Allah’ın ruhudur ve kelimesidir. Aynen öyledir. Aynı şekilde Allah, Adem’i seçmiş ve üstün

kılmıştır. Dikkat edin, ben de Allah’ın Habibiyim. Bunda bir övünme yoktur. Ben, kıyamet gününde Hamd sancağını taşıyanım. Bunda bir övünme yoktur. Ben, ilk olarak şefeat eden ve şefeati kabul olunan kimseyim. Bunda bir övünme yoktur. Cennet kapılarını ilk aralayan benim. Allah benim için onları açar. İlk olarak ben, ümmetimle birlikte Cennete girerim. Bunda bir övünme yoktur. Geçmiş ve gelecek bütün her şeyin en şereflisi benim. Bunda bir övünme yoktur.” Tıpkı şefeat konusunda olduğu gibi, ahirette karşılaşılacak önemli hadiselerden olan Kevser Havuzu’ndan istifade de yine Sünnet-i Seniyyeye tabi olmaktan geçmektedir. Bilindiği üzere Kevser Havuzu Allah tarafından Hz. Peygamber’e (SAV) tahsîs edilmiş çok büyük bir ikramdır. Bu konu Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz ki biz sana Kevser’i verdik” şeklinde ifade edilmiştir. Bu havuzun sıfatlarını anlatan bir çok hadîsler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır; Hz. Enes (r.a.) şöyle rivayet eder; “Resûlüllah (a.s.m.) bir defasında uyuklamıştı. Başını kaldırdığında yüzünde tebessüm vardı. Oradakiler, ‘Yâ Resûlallah, niçin güldün?’ diye sordular. Resûlüllah (a.s.m.), ‘Biraz önce bir ayet nâzil oldu’ buyurdu ve ‘Bismillhahirrahmânirrahîm. İnnâ a’taynâ ke’l-Kevser..’ suresini sonuna kadar okudu. Sonra oradakilere, ‘Kevser’in ne olduğunu bilir misiniz?’ dedi. Onlar, ‘Allah ve Resûlü daha iyi bilir’ cevabını verdiler. Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurdu: ‘Şüphesiz ki o Rabbimin (azze ve celle) Cennette bana va’dettiği bir nehirdir. Onda bir çok hayır vardır ve üzerinde bir havuz vardır. Kıyamet günü ümmetim ondan içer. Onun tasları gökteki yıldızlar kadardır.” Hz. Enes (r.a.), Resûlüllah’ın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet eder; “Ben Cennette dolaşırken bir nehire rastladım. İki tarafında inciden kubbeler vardı. Dedim: ‘Bunlar nedir, ey Cebrâil?’ Bana dedi: ‘Bu, Rabbinin sana verdiği Kevser’dir.’ Sonra Cebrâil eliyle ona vurdu ve onun toprağının misk olduğunu gördüm.” Hz. Enes (r.a.), bir başka rivayetinde Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir; “Havuz’umun iki tarafı arasındaki mesafe Medine ile San’a - veya Medine ile Ammân- arası kadardır.” İbn Ömer der ki; “Allah-u Teâlâ’nın, ‘İnnâ a’taynâ ke’l-Kevser’ buyruğu nâzil olunca, Resûlüllah (a.s.m.) şöyle dedi: ‘Kevser, iki tarafı altından olan Cennetteki bir nehirdir. Suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlı, miskin kokusundan daha güzeldir. İnci ve mercan kayaları üzerinden akar.”

Sevbân -Resûlüllah’ın azatlı kölesi- şöyle rivayette bulunur; “Resûlüllah buyurdu ki: ‘Benim havuzum Aden ile Ammân arası kadardır. Onun suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Tasları gökteki yıldızlar kadardır. Ondan bir yudum içen kimse, ondan sonra ebediyyen susuzluk hissetmez. Ona ilk varacak olanlar muhâcirlerin fakirleridir.’ Hz. Ömer (r.a.) sordu: ‘Onlar kimdir, yâ Resûlallah?’ Resûlüllah (a.s.m.) şöyle cevap verdi: ‘Onlar saçı-başı tozlu, elbiseleri eski, zengin kadınlarla evlenmeyen ve kendilerine varlık kapıları açılmayan kimselerdir.” Ömer b. Abdülaziz der ki; “Vallahi ben zengin bir kadın olan Fatıma binti Abdülmelik ile evlendim ve bana bütün varlık kapıları açıldı. Ancak Allah bana rahmet ederse, Kevser’e ulaşanlardan olurum. Artık bundan sonra başım tozlanmadıkça yağ sürmem, kirlenmedikçe elbisemi yıkamam.” Ebû Zerr’den (r.a.) şöyle rivayet edilir; “Dedim ki: ‘Yâ Resûlallah, Kevser havuzunun tasları nasıldır?’ Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurdu: ‘Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, onun tasları gece karanlığında gökte parıldayan yıldızlardan daha fazladır. Ondan kim içerse bir daha susamaz. Oraya Cennetten akan iki oluk bulunur. Onun genişliği, tıpkı uzunluğu gibidir ve Ammân ile Eyle arası kadardır. Onun suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır.” Semûre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Şüphesiz ki her peygamberin bir havuzu vardır. Her birisi havuzuna gelen insanlar mikdarınca övünürler. Ümid ederim ki ben, gelen insanlar bakımından en fazlası olacağım.” Resûlüllah’ın (a.s.m.) ümidi işte budur. Her bir kul, O’nun havuzuna varanlardan olmayı dilemelidir. Bir yandan başka şeylerle kendisini aldadıp, diğer yandan bu ikrama kavuşmayı temennî etmek abes olacaktır. Zira böyle kişi, sadece ümid ettiğini zanneder. Tarladan hasat yapmayı ümid eden kimse tohumu eker, toprağa bakar ve onu sular. Sonra da oturur, Allah’tan ekinini bitirmesini, hasat zamanına kadar felaketleri def’etmesini ümid eder. Çiftçiliği, ziraati, toprak bakımını ve sulamayı terkedip te, Allah’tan o ekinleri ve meyveleri bitirmesini dilemekle, o insan kendisini aldatmış olmaz mı?

d) Yaşadığımız asırda Sünnete bağlılık daha önemlidir

Hz. Peygamber (a.s.m.) buyurmuştur ki: “Ümmetin fesadı zamanında kim benim sünnetime sımsıkı sarılırsa, yüz şehidin sevabını kazanır.” Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere Sünnet-i Seniyyeye tabi olmak, basit de olsa onun herhangi bir kuralına uymak hakikaten çok kıymetlidir. Özellikle İslamiyetin özüne aykırı bir takım uygulamaların, yani bid’atların ortalığı adeta istila ettiği bir ortamda sergilenen bir bağlılık, hatta Sünnetin en küçük bir adabını ve kuralını yerine getirmek, ileri seviyede bir takvayı ve güçlü bir imanı gerektireceğinden, daha bir önemli konumdadır. Zira bu en küçük uygulama, böylesi bir ortamda otomatikman zihinlere Resûl-ü Ekrem’i (a.s.m.) getirecektir. Böyle bir hatırlama ise, insan zihnini doğrudan doğruya İlahî emirlerle yüzyüze getirecektir. Dolayısıyla basit ve sıradan, ama Sünnet dairesinde olan bir davranış sevap-günah kavramlarını gündeme getirecektir. Sünnetin küçük bir adabına riayet eden, bu hassasiyeti gösteren bir kimse ise Allah’ın emirlerine ve yasaklarına daha fazla dikkat edecektir. Bu tarz bir niyet ve bu niyetin ortaya çıkardığı davranış ise ibadet seviyesine çıkacaktır. İbadetin kazancı ise sevaptır. Örneğin yemek yerken, su içerken Sünnet çerçevesinde davranan bir kimse, bu hareketi esnasında Resûl-ü Ekrem’e (a.s.m.) tabi olduğunu düşünür. Bu düşünceden hareketle o basit gibi görünen

davranışı İslamiyetin bir parçası olarak değerlendirir. Bu noktadan hareketle bir adım ilerisine geçerek, dinin gerçek sahibi olan Cenab-ı Hakka kalben yönelir. Yaptığı davranış bir yandan ibadet mertebesine çıkarken, diğer yandan kalben huzur bulur. İşte bu sırra binaen, Sünnet-i Seniyyeye uymayı kendine âdet edinen kimse, âdetlerini ibadete çevirir. Bütün ömrünü meyvedar bir ağaç misali bol sevaplı ve huzur dolu olarak geçirir.

e) Sünnet, en güzel edeptir
Sünnet-i Seniyye bir edep hazinesidir. Hiç bir meselesi, hiç bir yönü yoktur ki, içinde bir nur, bir edep yumağı bulunmasın. Bu gerçeği ifade için Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle ferman etmiştir: “Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etti, edeplendirdi.” Hakikaten Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatını inceden inceye tedkik eden vicdan sahibi herkes görür ki, edebin bütün türlerini Cenab-ı Hak, Habibinde biraraya getirmiştir. Dost ve düşmanlarının ittifakıyla en güzel ahlaki özellikler onun şahsında, hem de en yüksek seviyede sergilenmiştir. O büyük Zâtın (a.s.m.) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu çocukluk ve gençlik devresinde bir hilesi, hir hıyaneti görülmemiş, bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o Zâtın yaratılışında, tabiatinde bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli bulunsaydı, mutlaka, özellikle gençlik saikasıyla dışarıya vururdu. Halbuki, başta gençlik olmak üzere bütün hayatı boyunca mükemmel

bir istikametle, metanetle, iffetle ve haysiyetle yaşamıştır. Düşmanları bile onda hileye işaret eden herhangi bir halini görmemişlerdir. Diğer yandan, genel olarak her insanda görüldüğü üzere, ömürde kırk yaşına ulaşıldığında iyi veya kötü yönde ahlak ve karakter artık oturmuş olur. Bu döneme kadar elde edilen iye veya kötü hasletler büyük ölçüde terkedilmez bir hal alır. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatının bu önemli dönemine kadar bütün hayatı boyunca sergilediği güzel ahlak yüzünden kendisine “Muhammedü’l-Emîn” lakabı verildiği düşünülürse, peygamberlik görevi verildikten sonra bu temel özelliğinin daha da köklü bir hal aldığı rahatlıkla anlaşılır. Nasıl bütün varlıklar içinde en üst seviyeyi canlılar alemi, bütün canlılar alemi içinde en seçkin mertebeyi şuur sahibi insanlar, insanlar içinde en kıymetli mertebeyi hakiki insan olma şerefine nail olanlar elde etmişlerse, bu hakiki insanlar içinde de en mükemmel derece ve en üzt zirve Mirac-ı Azîm ile Kâb-ı kavseyn’e kadar çıkan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Hz. Peygamber’de müşahede edilen bu yüce ahlak, Kur’an’dan sonra gösterdiği en büyük mucize olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bu yönüyle Resûl-ü Ekrem’de (a.s.m.) her bir güzel haslet en yüksek tabakada gerçekleşmiştir. Bu ise doğrudan İlahî İradenin ve terbiyenin bir neticesidir. İşte bu gerçekler gözönüne alındığında, Sünnet-i Seniyyeyi terkeden bir kimsenin dolayısıyla edebi ve güzel ahlakı da terkettiği gayet aşikardır.

f) Sünnet, Kur’an’ın sözlü ve uygulamalı tefsiridir

Sünnet, bünyesinde kapsamış olduğu Hz. Peygamber’in (a.s.m.) söz, fiil, onay ve sıfatlarıyla müslüman bir toplumun bütün katmanları için çok önemli bir temel teşkil etmektedir. Bir diğer ifadeyle, Kur’an’daki yer alan hükümlerin uygulaması olma cihetiyle, Kur’an’ın hayata aksetmiş şeklidir. Bu açıdan Kur’an ve sünnet birbirinden ayrılmaz parçalardır. Kur’an-ı Kerim genel kaideler, külli prensipler koyar. Genel bir çerçeve çizer. Sünnet ise, Kur’an-ı Kerimin özet olarak ifade ettiği hükümlerin ayrıntısına girer. Gizli kalmış yönlerini açıklar ve yönlendirme açısından uygulamalı örnekler ortaya koyar. Yani Kur’an anayasa konumunda, sünnet ise onu açıklayıp yorumlayan kanun ve yönetmelikler durumundadır. Hatta sünnet, sadece toplum hayatındaki uyulacak kurallara ilişkin değil, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe, kadere imanın hem açıklaması, hem de hayattaki uygulamalarıyla ilgili önemli işaretler vermektedir. Bir diğer ifadeyle sünnet, insanların hayatını sadece dünya hayatı açısından değil, ahiret hayatı açısından da yönlendirme ve şekillendirme özelliğine sahiptir. Bu bağlamda, mükelleflerin ölümünden sonra kabirlerinde karşılaşacakları sorgudan itibaren, ahiret hayatında karşılaşılacak nimetler veya azaplar, yeniden diriliş sonrası yaşanacak muazzam hadiseler, hesaba çekilme, amel defterlerinin açılıp mizanın kurulması,

imtihanı alınlarının akıyla verenlere Cennetin bağışlanması, isyan edenlere ise Cehennemde her türlü azabın tattırılması ve daha bir çok ayrıntı sünnette gizlidir. Sünnette, namaz, zekat, oruç ve hac gibi dini uygulamaların özünü temsil eden dört büyük ibadetin ayrıntısını da bulmaktayız. Örneğin namaz gibi farz bir ibadete baktığımız zaman, sünnetin onunla ilgili pek çok hadisi ihtiva ettiğini görürüz. Namaz öncesi yapılacak olan taharet, abdest, gusül, teyemmüm, mestler üzerine meshetmek vb. bir çok husustan namazın beraberindeki ezan, kâmet, cemaat ve imamlık, namaz vakitleri, rekat sayıları, uygulamanın nasıl olacağı, rükünleri, sünnetleri, onu bozan şeyler, kuşluk namazı gibi müekked olmayan sünnet türlerinin açıklanması, cemaatla kılınmasıyla kılınmaması arasındaki fark, bayram namazları, güneş ve ay tutulması esnasında kılınan hüsuf ve küsuf namazları, yağmur duasında kılınan namaz, istihare namazı vb. bir çok namazla ilgili ayrıntı hep sünnette gizlidir. Aynı durum zekat, hac ve oruç ibadetleri için de geçerlidir. Bunlara bir de zikirler, dualar ve Kur’an tilâveti (okuması) ile ilgili olanları da eklersek, sünnetin dinimizdeki yerinin hangi boyutlarda olduğu anlaşılacaktır. Diğer yandan Kur’an’ın insanlardan istediği Rabbanî ahlakla ahlaklanma konusunda Resûlüllahın muazzam bir örnek teşkil ettiğini tekrar belirtelim. Allah-u Teâlayı sevme, O’na yönelme, O’na tevekkül etme, O’na karşı ihlas, rahmetini umma, azabından korkma, hükmüne rıza gösterme, çeşitli musibetlerle imtihan edildiğinde sabretme,

nimetlerine şükretme, Allah için sevip Allah için buğzetme, O’nun dostlarını dost, düşmanlerini düşman edinme, haramlardan el çekme, ecrini insanlardan değil Allah’tan bekleme.... İşte bütün bu eşsiz özellikler en ileri boyutlarıyla sünnette uygulamalı olarak gösterilmiştir. Sonuç olarak, Kur’an-sünnet ilişkisiyle ilgili önemli noktaları gruplar halinde şöyle ele alabiliriz: 1- Bazı durumlarda sünnet, Kur’an’ın getirdiği hükümleri destekleyip pekiştirir. Mesela, anne-babaya iyilik etmeye çağırıp, onlara karşı gelmekten sakındıran akraba ilişkilerini sürdürmeye çağırıp, ilişkileri koparmaktan sakındıran sözlü sünnet ifadeleri, yani hadis-i şerifler bunun en açık göstergesidir. Zira, bunlar daha ziyade Kur’an’ın getirdiği hükümleri onaylayıp pekiştirme fonksiyonuna sahiptirler. 2- Sünnet, çeşitli açılardan Kur’an’ı açıklar. İlmi tabirlerle aktarmak gerekirse, sünnet ya Kur’an’daki mücmeli tafsîl, ya umumu tahsis, ya da mutlakı takyid şeklinde kendisini gösterebilir. Bir başka ifadeyle, ya özet bir şekilde ifade edilen hükümleri daha ayrıntılı olarak takdim eder, ya genel hükümler içeren bir konuyu daraltarak, belirli noktalara yönlendirir, ya da geniş kapsamlı bir hükmü sınırlandırır. Örneğin, Kur’an’daki “Namazı dosdoğru kılınız” hükmü çok geneldir. Namaz nasıl, ne zaman, hangi şartlarda kılınır? Bu ve benzeri daha bir çok sorunun cevabını sadece bu genel hükümden hareketle bulmak çok

güçtür. İşte, bu genel hükmü sünnet sınırlamakta, yol ve yöntemi göstermektedir. 3- Sünnet bazı durumlarda Kur’an’ın kabul veya reddetmediği, ya da herhangi bir hüküm getirmediği konularda yeni hükümler getirmiştir. Örneğin, “Hayızlı kadınlar orucu kaza eder ama namazı kaza etmez” hadis-i şerifi bunun en çarpıcı örneklerindendir.

5- Resûlüllah (a.s.m.) ve Sünnet
a) Rabbimizi bize tarif eden bir kaynak olarak Resûlüllah (a.s.m.) Allah’ı bizlere tanıtan üç büyük ve temel kaynak vardır: Birincisi, muazzam bir kitabı andıran ve her bir varlığı birer sayfa, birer satır, birer kelime ve birer harf olarak niteleyebileceğimiz “Kainat”tır. İkincisi, bu büyük kitabın bir nevi özeti ve fihristi olarak niteleyebileceğimiz “Kur’an-ı Kerim”dir. Üçüncüsü ise Hâtemü’lEnbiyâ olan Resûl-ü Ekrem’dir (a.s.m.). İnsanlara Allah’ı en güzel şekilde anlatan, tanıtan ve öğreten bir muallim olarak Hz. Peygamber’in manevî şahsiyetini ancak şu ifadelerle dile getirebiliriz: Yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber. O ap-açık bürhan olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün iman ehli insanlara bir imam. Bütün insanlara hatip.

Bütün peygamberlere reis. Bütün evliyaya seyyid. Bütün enbiya ve evliyadan oluşan muazzam bir zikir halkasının serzâkiri. O, öylesine büyük bir ağacı andırır ki, bütün geçmiş zamanın peygamberleri o ağacın kökleridir. Gelecekte boy gösteren bütün evliya onun nuranî meyveleridir. Onun davasını geçmiş zamanın peygamberleri mucizeleriyle, gelecek zamanın evliyası kerametleriyle tasdik etmektedirler. Zira O, Lâ ilâhe İllallah der, bu prensibi davasının en önemli esası olarak kabul eder. Bütün geçmiş ve gelecekte saf tutan sayısız mübarek insanlar da hep bir ağızdan ‘sadakte ve bilhakkı natakte’ (doğru söyledin ve hakkı dile getirdin’ diyerek tasdiklerini dile getirirler. Hayalen Onun yaşadığı döneme ve mekana gitseydik, elbette şöyle bir manzarayla karşılaşırdık: Gerek yüz, gerekse ahlak güzelliğiyle diğer bütün insanlardan hemen ayırdedilen bir zat. Elinde mucizevî bir kitap. Dilinde hakikatleri anlatan bir hitap. Bütün insanlığa, hatta cinlere ve meleklere, hatta bütün varlıklara yönelik ezele dayanan bir hutbeyi tebliğ etmekte. Bu alemin yaratılış sırrını açıklamakta ve nice acaip muammaları çözmekte.

İnsanlık tarihi boyunca hemen herkesin zihnini meşgul eden üç müşkil soruyu, yani ‘Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?’ sorularını gayet ikna edici bir üslupla açıklamakta. İşte O zât, ebedi bir saadetin habercisi, müjdecisi. Sonsuz bir rahmetin kâşifi, ilancısı. Kainattaki İlahî saltanatın dellalı, seyircisi. Kulluğu cihetiyle bir muhabbet timsali, insaniyetin şeref kaynağı, yaratılış ağacının en nuranî meyvesi. Peygamberliği cihetiyle hakkı gösteren en kat’î delil, bir hakikat güneşi, bir hidayet feneri, bir saadet vesilesi. Şu geniş Arap yarımadasında yaşayan nice vahşî, adetlerine körükörüne bağlı, mutaassıp ve bir o kadar da inatçı bir milleti, ne kadar kısa zaman içinde değiştirdi ve onları o kökleşmiş adetlerinden söküp aldı. O vahşi yapılarını ve seciyelerini yok edip yerine en güzel ahlaki meziyetleri yerleştirdi. Ve böylelikle döneminin en gelişmiş, en medeni milletlerine üstad ve muallim eyledi. Herkesçe bilinir ki, sigara gibi küçük bir adeti dahi ortadan kaldırmak çok büyük önlemleri ve zorlamaları gerektirir. Her türlü zoraki tedbirler alınsa da toplumun ancak bir bölümünde, o da sınırlı olarak etkili olunabilir. Halbuki, Hz. Peygamber (a.s.m.), değil sigara gibi küçük adetleri, o günün şartlarında bir toplumun hayatlarını dahi uğrunda kolaylıkla verdikleri alışkanlıkları, örf ve adetleri, üstelik

inatçı, mutaassıp bir toplumdan kaldırmıştır. Üstelik zorlama yoluna gitmeksizin, güç harcamaksızın. Hem de, ortadan kaldırdığı zararlı ve kötü özelliklerin yerine öylesine güzel huylar, alışkanlıklar ve seciyeler yerleştirmiştir ki, adeta bu özellikler kan ve damarlarına kadar işlemiştir.

b) En güzel örnek ve rehber olarak Resûlüllah (a.s.m.)
Bir insanda, birbirine zıt güzel ahlakın birbirini nakzetmeyecek ve engellemeyecek derecede bulunması oldukça zordur. Bir insan cömert olabilir, ama bunu israf derecesine vardırabilir. Tutumludur, fakat bu cimriliğe kayabilir. Cesurdur, ama bu cesurluk körükörüne veya gösteriş icabı olabilir. Halbuki Alemlerin Efendisi (a.s.m.), bütün güzel ahlakı en yüce bir şahsiyet oluşturacak şekilde kendisinde toplamış ve bu güzel yönleri zıtlarına asla dönüşmemiştir. Üstelik birbirinden ayrı ve biraraya gelmezmiş gibi görünen özellikleri de hiç bir aşırılığa ve dengesizliğe kaçmadan, kendi üzerinde toplamıştır. Sözgelimi, O son derece cesur ve celalliydi; ama aynı zamanda son derece mütevazi, halim ve selimdi. Daha da önemlisi, cesaret ve celali kalpleri kırıp dökme noktasına asla varmadığı gibi, tevazu ve affediciliği hiç bir zaman zillet ve korkaklık seviyesine düşmemişti. Vakar ve ciddiyetinin yanında mütebessim ve huzur verici; metin ve çetin oluşunun yanısıra alabildiğine merhamet ve şefkat sahibi; bir yandan dünyaya meydan okurken, diğer yandan kumlar üzerinde oturup bir çocukla sohbet edebilecek kadar mütevazi idi. Bunlar gibi

daha pek çok güzel ahlakı, hem de en zirvesinde, birbirine karıştırmadan ve en mükemmel şekilde kendi Zatında toplayan, yaşayan ve ümmetine örnek olan ancak O Zat’tır (a.s.m.). Diğer yandan, yine hiç bir insan her sahada, her konuda rehber ve uzman olamaz. Yüzlerce ilim dalının boy gösterdiği günümüz şartlarında, herhangi bir dalda uzman olmak için çok uzun yıllar gerekmektedir. Bu durumda bir kişinin hem mükemmel bir tabib, hem mükemmel bir komutan, hem dirayetli bir idareci, hem bir terbiyeci, hem bir sosyolog, hem de bir muallim olması adeta imkansızdır. Fakat, bu ve benzeri daha bir çok özellik Hz. Peygamber Efendimizde, hem de en üst seviyede gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber’in görevi, yukarıda da sık sık belirtildiği gibi, insanlığa pratik kaideler öğretmek ve bu kuralları kendi yaşayışıyla ortaya koymak, kısaca ifade etmek gerekirse İslamın yaşanmasına örneklik ve önderlik etmektir. Onun “üsve-i hasene” yani en güzel örnek oluşu işte bu uygulama noktasında kendisini açıkça gösterir. Gerçekten, Hz. Peygamber her haliyle ve her anıyla bizler için en güzel örnektir. Gayet mükemmel derecedeki ahlakı ve en güzel seciyeleri kendisinde toplaması, imanındaki kuvvetini en ileri derecede gösteren takvası, en zirve noktalara ulaşan kulluğu, her türlü sıkıntı ve eziyet karşısında sergilediği fevkalade metaneti, ciddiyeti ve sabrı, davasına gösterdiği sınırsız sadakati ve daha nice benzersiz özellikleri Onun en güzel örnek olmasının bariz göstergeleridir.

Hiç şüphesiz Hz. Nebi’nin (a.s.m.) sünneti herhangi batıl bir unsuru asla içermez. Çünkü, sünnet ister sözlü olsun, ister fiili veya takrirî olsun, Cenab-ı Hak tarafından böyle bir noksanlığa karşı korunmuştur. Bu sebeple, iğneden ipliğe Onun tüm hayatı bizler için örnek olma özelliği taşır. “Gerçekten, sizin için Allah resulünde güzel bir örnek vardır” ayeti hem bu gerçeği, hem de az önce zikrettiğimiz “üsve-i hasene” kavramının açıklaması mahiyetindedir. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) en güzel örnek oluşunun bir diğer yönü, Onun her açıdan orta yolu tutmasında da görülür. Zira O, gerek ashabını, gerekse bütün ümmetini ifrattan veya tefritten alabildiğine sakındırmaya çalışmıştır. Bir örnek vermek gerekirse: Hz. Peygamber (a.s.m.) kendisine gelip de, ibadete aşırı rağbetlerinden dolayı birisi hiç yemeyerek ömür boyu oruç tutmaya, diğeri hiç uyumayıp geceleri ibadetle geçirmeye, bir diğeri ise kadınlardan uzaklaşıp hiç evlenmemeye azmeden üç kişinin sözlerini işittiğinde şöyle buyurmuştur; “Şüphesiz ben sizin, Allah’tan en fazla korkanınız, O’ndan en fazla sakınanızım. Lakin ben hem oruç tutarım, hem tutmayıp iftar ederim. Bazan uyur, bazan namaz kılarım. Kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” Aynı şekilde, “De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın...” ayet-i kerimesi de aynı manayı taşımaktadır.

Bu gerçeği Asr-ı Saadetten bir örnekle pekiştirelim; Abdullah İbn Amr İbnü’l-As (r.a.), Hz. Peygamber’den (a.s.m.) işittiği her şeyi yazıyordu. Bu durum diğer sahabiler tarafından pek hoş karşılanmamıştı. Bunun üzerine Abdullah (r.a.) yazma işini bıraktı, ama durumu Hz. Peygamber’e (a.s.m.) sormaktan da geri durmadı. Onun sorusuna Resulüllah (a.s.m.) ağzını göstererek şu cevabı verdi: “Yaz! Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz.”

c) Hz. Peygamber’in ümmetine olan düşkünlüğü
Resûl-ü Ekrem’in ümmetine olan benzersiz düşkünlüğü ve şefkati bizzat Kur’an ayetiyle ifade edilmiştir; “Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.” Bu hakikati destekler mahiyette bazı hadis-i şerifleri de örnek olarak vermek mümkündür. Sahih hadis kaynaklarında yer alan, mahşerin dehşetinden herkes, hatta peygamberler dahi dehşete kapıldığı ve kendi dertlerine düşüp “nefsî, nefsî” diye feryat ettikleri bir ortamda, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın “ümmetî, ümmetî” dediğine dair verilen haber dikkat çekicidir. Diğer yandan, manevî keşif sahibi büyük zatların tasdik ettikleri bir hakikate göre, Hz. Peygamber (a.s.m.) daha doğar doğmaz, yukarıdaki ifadelerin aynısını, “ümmetî, ümmetî” sözlerini tekrar etmiştir.

Bu ve benzeri hususları gözönüne aldığımızda, böylesi eşsiz bir şefkate, merhamete zahip bir rehberin Sünnet-i Seniyyesine uymanın ne kadar gerekli olduğu anlaşılacaktır. Aksine davranışın ise, ne derece nankörlük ve hatta vicdansızlık olduğu ayrı bir gerçektir.

d) Hz. Peygamber’in (a.s.m.) torunlarına ve akrabalarına olan düşkünlüğü

Rivayetlere bakıldığında Resûlüllah’ın (a.s.m.), torunları olan Hz. Hasan ve Hüseyine henüz küçük yaşlardayken büyük düşkünlük göstermiş, onları sevmiş, adeta onların üzerine titremiştir. Bu durum belki Peygamber efendimizin insanî yönünün tabii bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ancak diğer yandan, bir peygamber olarak düşünüldüğünde, dar dairede bu derece şefkat gösterilmesi, geniş dairedeki elçilik göreviyle sanki çelişir gibi görünmektedir. Ancak işin aslına bakıldığında, torunlarına karşı gösterdiği aşırı şefkat ve hassasiyetin sıradan bir insanî özellik olarak nitelendirilmesi şeklindeki bir açıklamanın ne kadar yetersiz kaldığı anlaşılacaktır. Her ne kadar Hz. Hasan ve Hüseyin’i büyük bir şefkatle öpüp, okşayıp, sevgisini en güzel şekilde sergilemesinde, onların torunları olmasında bir pay olsa da, bu olayın gelişigüzel bir davranış olmadığı açıktır. Aslında bu davranışında dahi peygamberlik görevinin önemli bir cilvesi vardır. Tabii bu gerçeği tarihî süreç gözönüne aldığımızda anlayabiliriz.

Mesela, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz. Hasan ve Hüseyin’e karşı, küçüklüklerinde gösterdiği fevkalâde şefkat ve verdiği büyük önemin temelinde bu iki şahsiyetin gelecekte, nübüvvet görevinin kıyamete kadar uzanan manevî zincirinin ilk halkalarını oluşturmaları; zaman içinde Nebevî mirası üstlenecek çok önemli bir cemeatin çekirdeğini, kaynağını ve temsilciliğini üstlenecek bir neslin başlangıcı olmaları bulunmaktadır. Örneğin, Hz. Hasan’ın başını mükemmel bir şefkat nişanesi olarak öperken, ondan sonra gelecek nuranî bir nesli oluşturan şahsiyetlerin, örneğin bu nesil içinde yer alacak Gavs-ı Azam Şâh-ı Geylanî gibi mehdî seviyesindeki pek çok benzersiz zâtların başlarını da öpmüştür. Ve o büyük zâtların istikbalde gerçekleştirecekleri muazzam hizmetleri takdir ve tebrik manasında bir öpücük kondurmuştur. Aynı şekilde Hz. Hüseyin’in başını öpmekle, onun da zürriyetinden gelecek Zeynelabidîn, Ca’fer-i Sadık gibi yüce makam sahibi, Nebevî mirasın hamelelerinin mübarek alınlarını da öpmüştür. Daha henüz hayattayken Mahşer meydanında meydana gelecek olayları haber veren; Cennet ve Cehennem’in özelliklerinden, kendilerine has durumlarından bahseden; zeminden gökteki melekleri müşâhede eden; geçmiş ve gelecekten aynı anda haberler veren; bunların da ötesinde Mi’rac ile Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkan bir zâtın nuranî bakışları elbette kendisinden sonra gelecek bir nesli ve o nesil içinde yer alacak büyük şahsiyetleri de görecektir.

Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayet-i kerime üzerinde de bazı şüpheler akla gelebilir; “De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.” Eğer denilse ki: “Bu ayetten anlaşılan manaya göre nesil yakınlığı ön plana çıkarılmıştır. Halbuki bir diğer ayette, “Allah katında en şerefliniz, en ziyade takvâ sahibi olanınızdır” buyurulmaktadır. Bu ayete bakıldığında nesil yakınlığından ziyade, İlahî yakınlık ve takvâ esas ölçü olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla bir peygamber için de öncelikli olan akrabalık bağları değil, insanların Allah katındaki değerleri olmalıdır. Hal böyleyken bu iki ayet birbirleriyle nasıl uyumlu hale getirilebilir?” Bu soruya Bediüzzaman şöyle cevap verir: “Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyti (neslinden gelenler), âlem-i İslam içinde bir şecere-i nûraniye (nâranî bir ağaç) hükmüne geçecek. Âlem-i İslamın bütün tabakâtında, kemâlât-ı insâniye (insanları mükemmelliğe ulaştıracak özellikler) dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile (çoğunlukla) Âl-i Beytten çıkacak. Teşehhüddeki, ümmetin âl (Hz. Peygamberin nesli) hakkındaki duası ki, ‘Allahım! Tıpkı İbrahim’e ve İbrahim’in âline salât ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âline de salât eyle. Muhakkak ki, Sen her türlü hamd ve övgüye

nihayetsiz derecede layıksın ve şan ve şerefin herşeyden nihayetsiz derecede yüksektir’ duasının makbul olacağını keşfetmiş. “Yani, nasıl ki millet-i İbrahimiyede (Hz. İbrahim’in dinine tâbi olanlar arasında) ekseriyet-i mutlaka ile nûranî rehberler Hz. İbrahim’in âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede de (a.s.m.), vezâif-i azîme-i İslamiyede (İslamın çok büyük vazifelerinde) ve ekser turuk ve mesâlikinde (meşreb ve mesleklerinde), enbiya-yı Benî İsrail (İsrailoğullarına gelen peygamberler) gibi, aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi (a.s.m.) (Âl-i Beytten gelen Kutub şahsiyetleri) görmüş. Onun için, ‘De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir’ demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyte karşı ümmetin meveddetini (sevgi beslemesini) istemiş. “Bu hakikati teyid eden mükerrer rivayetlerde ferman etmiş: ‘Size iki şey bırakıyorum; onlara temessük etseniz (sım-sıkı bağlansanız) necat bulursunuz (kurtulursunuz): biri Kitâbullah, biri Âl-i Beytim.’ Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin menbâı (kaynağı) ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle (İslama bağlılıkla)) mükellef olan, Âl-i Beyttir.” Bu ifadelerde Bediüzzaman’ın dikkat çektiği çok önemli bir nokta vardır. O da, bizzat ayet-i kerimenin emriyle Hz. Peygamber’in (a.s.m.) ümmetinden kendi nesline muhabbeti istemesinin ardındaki esas sebeb olarak, Sünnet-i Seniyyeye bağlılığın gösterilmesidir. Çünkü, Asr-i Saadetten günümüze kadar görülmüştür ki, Hz. Muhammed’in (a.s.m.)

mübarek neslinden nice maneviyat büyükleri, İslamı insanlara en güzel şekilde anlatıp, örneklik yapan nice mümtaz şahsiyetler çıkmıştır. Demek ki burada Âl-i Beyt, risalet görevinin en temel takipçileri olmaları bakımından, Sünnet-i Seniyyeyi gayet net bir şekilde temsil makamındadırlar. Diğer yandan gerek Kur’an ayetleri, gerekse bazı hadis-i şeriflerle Sünnet-i Seniyyenin üzerinde bu kadar ısrarla durulmasının bir hikmeti daha görülebilir. O da, 1400 yıldan beri bir yandan İslamiyetin geniş alanlara yayılmasına karşılık, belirli dönemlerde müslümanların özellikle inanç noktasında bazı zorluklarla karşılaşacaklarının, gerçek inanç esaslarıyla batıl olanları birbirine karıştırır hale geleceklerinin dolaylı bir şekilde ifadesidir. Böylesi bir ortamda, yani gerçeklerle yanlışların karıştığı bir zeminde, İslamiyeti en üst derecede temsil eden Âl-i Beyt, bir buluşma noktası olarak gösterilmiştir. Adeta, “gelecek zamanlar içinde sizi İslamiyete ulaştıracak yolları şaşırırsanız, yanlışlara dalarsanız, en azından böyle bir şüpheyle karşılaşırsanız, aranızda sizi bana ulaştıracak manevî zincirin halkaları bulunacaktır. Onlar da Âl-i beytimdir. Onlara sarılır, onları örnek alırsanız, tekrar doğru yolu bulabilirsiniz” denilmektedir. Burada hemen bir noktaya daha işaret edelim. Bu açıklamalardan kesinlikle, Ehl-i Beytin insan üstü varlıklar olduğu manası anlaşılmamalıdır. Elbette onlar da insandırlar ve hata yapabilirler. Tarih içinde bunun örnekleri de görülmüştür. Ancak bizler bu hükmü

çoğunluğu dikkate alarak vermekteyiz. Bu hususu yine Bediüzzaman’ın şu görüşlerine yer vererek açıklayalım: “Evet, Âl-i Beytin efradı (fertleri) ise, itikad ve iman hususunda sairlerinden çok ileri olmasa da, yine teslîm, iltizâm (İslama teslim ve bağlılıkta) ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslamiyete fıtraten, neslen, cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık, zayıf ve şansız, hatta haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdâdı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe (ap-açık) hisseden bir zât, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam (çok sıkı bağlılık) ve fıtrhi İslamiyet cihetiyle, din-i İslam lehinde ednâ (en basit) bir emâreyi kuvvetli bir bürhan (delil) gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır.” Doğrudan Kur’an tarafından emredilen Âl-i Beyte muhabbet konusunda, tarihten günümüze bazı insanların ifrata giderek, İslam’ın özüne ters bir takım inançları benimsedikleri görülmüştür. Özellikle Şia ve Rafizîler gibi bazı meşreblerin Hz. Ali (r.a.) ve onun neslinden gelenlere karşı duydukları aşırı sevgi, onları yanlış inançlara yöneltmiştir. Bediüzzaman’ın bu duruma yine ilginç bir yaklaşımı vardır. Ona göre mubabbet iki kısımdır; “Biri: Mânây-ı harfiyle, yani Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselham hesabına, Cenab-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyti sevmektir. Şu muhabbet, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetini ziyadeleştirir, Cinab-ı Hakkın

muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrûdur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, zemmini ve adhavetini (düşmanlığı) iktizâ etmez. İkincisi: Mânây-ı ismiyle muhabbettir. Yani bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden, Hazret-i Ali’nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hatta Allah’ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da, yine onları sever. Bu sevmek, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselhamın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakkın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkalarının zemmini ve adâvetini iktizâ eder. İşte, işaret-i Nebeviyye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekiri’s-Sıddîk ile Hazret,i Ömer’den teberri ettiklerinden (uzaklaştıklarından), hasarete düşmüşler.”

e) Hz. Peygamber (a.s.m.) niçin bazı zamanlar müşriklere ve münafıklara mağlup oldu?
Bilindiği gibi insanlar arasında hakka taraftar olanlarla batıla taraftar olanlar her zaman varolagelmiştir. Belirli dönemlerde bu iki gruptan birisi diğerine nazaran ağırlık kazanmış, diğerine hakimiyet kurmuştur. Tarih boyunca batıla taraftar olanları nasıl şeytan temsil etmiş ve halen temsil etmekteyse, hak tarafının başında ise peygamberler bulunmuştur. Peygamberler ise doğrudan İlahî vahye dayandıkları için bir nevi Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi

hükmündedirler. Bu hususları dikkate alan İslam alimleri geçmişten günümüze peygamberlerin temsil ettiği çatı altında toplanan insanlara “Hizbullah” yani “Allah’ın Yolundakiler”, şeytanın taraftarlarına ise “Hizbüşşeytan” ismini vermişlerdir. Şaşırtıcı bir gerçektir ki, şeytanın taraftarları, hak yolunun yolcularına çoğu zaman galebe çalmıştır. Hatta bu çarpıcı özellik bizzat peygamberlerin hayatları esnasında da kendisini gösterir. Peygamberlerin en sonuncusu ve en büyüğü olan Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatında da yer yer bu duruma şahit olmaktayız. Bu noktadan hareketle, aklımıza şöyle bir soru gelebilir; “Başta bütün peygamberler ve onların en önde geleni olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadar İlahî yardım, imdad ve inayet altında olduğu halde, neden çoğu defa dalâlet ehline, yani inkarcılara ve müşriklere karşı mağlup oldular? Özellikle Peygamber efendimizin onca mucizelerine, hepsinden önemlisi Kur’an gibi eşsiz bir mucizeye muhatap oldukları halde Mekke müşrikleri ve Medine münafıkları nasıl oldu da inkarlarında ve inançsızlıklarında ısrar ettiler?” Bu iki şıklı soruyu bazı örnekler vererek açıklamaya çalışalım. Kainata baktığımızda hemen her şeyde zıtların bir arada, birbirleriyle mecz olmuş halde bulunduklarını görürüz. Bu Allah’ın koyduğu ve Onun dışında kimsenin değiştiremeyeceği İlahî bir kanundur. Bu birbirine zıt olan şeyler zamanın ve şartların değişmesiyle devamlı birbirlerine hakimiyet kurmaya çalışırlar. Sonuçta devamlı bir değişim sürer gider. Dolayısıyla hiç bir unsur,

diğer zıddına karşı sürekli bir hakimiyet kuramaz. Sıcakla soğuk, aydınlıkla karanlık örneklerinde olduğu gibi. Olayın bir başka yönü ise, bizlerin bütün eşyayı ve olayları zıtlarıyla bilmemizdir. Eğer iyi veya kötü bir şeyin zıddı olmasaydı, o şeyin gerçek mahiyette manasını kavrayamazdık. Mesela uzunluk olmasaydı kısalığın, ağırlık olmasaydı hafifliğin, hastalık olmasaydı sağlığın kıymetini anlayamazdık. Diğer yandan nasıl maddi alemdeki zıtlıklar eşyanın ve varlıkların gelişmesine ve terakki etmesine bir vesile ise, bizi ilgilendiren alemdeki zıtlıklar da bizlerin hayatımızı devamlı geliştirmemiz ve ilerletmemiz için bir nevi teşvikçi özellik taşır. İşte bu zıtlıklardan birisi de manevî alemlerde kendisini gösterir; Hayır ve şer, melek ve şeytan, günah ve sevap gibi. Bu şekilde, insanların hem maddi hem de manevî hayatlarını etkileyecek zıtlıkların olması ise, ancak dünyanın bir imtihan meydanı olmasıyla açıklanabilir. Çünkü eğer bu iki zıt kutuplardan herhangi birisi olmasaydı imtihan diye birşey de sözkonusu olmayacaktı. Olaya imtihan perspektifinden baktığımızda, hakka taraftar olanların zaman zaman insi ve cinni şeytanlara, kötülüklere ve batıla neden mağlup düştüklerini anlayabiliriz. Çünkü eğer mü’minler ve müslümanlar sürekli galip ve güçlü durumda olsaydılar imtihan sırrı ortadan kalkacak, akıl ve mantık devreden çıkacak, inanmayanlar da mecburen inanmak durumunda kalacaklardı. İşte bu ince sır içindir ki, peygamberler çoğu zaman dalâlet ve küfür ehline karşı mağlup olmuşlardır.

Olayın bir de manevi ciheti vardır. İnkarcılar ve dinsizler aslında manen son derece güçsüz temeller üzerinde bulunmaktadırlar. Peki, bu kadar güçsüz temellerden nasıl bir güç alıyorlar ki, manevî yönden son derece güçlü ve sarsılmaz kaleler hükmünde dayanakları bulunan hak ehline galip duruma gelebiliyorlar? Bu sorunun da aslında cevabı son derece kolay ve basittir. Çünkü, inkar bir tahribi andırır. Nasıl bir şeyin tahribi, onu kurmaktan ve vücuda getirmekten çok daha kolaysa, inançsızlık yönünden bir şeyi inkar veya reddetme o derece kolaydır. Bir hakikate inanmak ve kabullenmek ise bir gayret gerektirir. İnançsızlık ve inkar, özellikle insanın benlik, gurur, lezzetlere ve zevklere düşkünlük gibi zayıf yönlerini etkilediğinden kolay netice alır. Sadece dünya hayatını gösterir; ahireti gizlemeye çalışır. Akibet endişesini dikkatlerden uzak tutmaya çalışır. Halbuki hak ehlinin temsilcisi konumunda olan peygamberlik kurumu ise, insanlara akıbeti yani ahireti gösterir. Hayatı belli bir nizam ve disiplin altına almayı tavsiye eder. Yıkmayı değil kurmayı esas alır. İnsanlığı nefs-i emmarenin esaretinden kurtarmaya çalışır. İşte nefs-i emmarenin firavunluğunu ve şeytanın hakimiyetini kıramayan insanlar, bir peygamberin tebliğine muhatap dahi olsalar kulaklarını tıkamışlardır. Hz. Peygamber (a.s.m.) gibi gelmiş ve geçmiş bütün zamanları aydınlatan maneviyat güneşine karşı yarasa ruhlu insanlar gözlerini kapamışlar, o muazzam manevî çekim gücüne karşı, şeytanî bir itme gücüyle karşı koymuşlar, dalalet ve günah karanlığına dalmışlardır.

Bu açıklamaların ardından, yine akla takılabilecek bir diğer soruya yer verelim; “Madem ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Rabbü’lÂlemîn’in habîbi, yani en sevgili kuludur. Madem, elindeki hak, dilinden dökülenler hakikattir. Madem, rivayetlere göre ordusundaki askerlerin bir kısmı meleklerden müteşekkildir. Madem, bir avuç suyla kocaman bir orduyu sulayarak, kafirlerin ordusuna savurduğu bir avuç toprakla bütün düşman ordusunun gözlerine toprak dolmasına sebep olarak ve bunlar gibi yüzlerce mucizeleri aşikar bir şekilde sergileyerek düşmanlarına galip gelmiştir. Peki nasıl oldu da, Uhud harbinin sonlarında ve Huneyn harbinin başlarında mağlup duruma düştü?” Bu ilginç sorunun cevabı için yine Bediüzzaman’a müracaat edelim ve şu cümlelere yer verelim; “Eğer Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayat-ı içtimâiye ve şahsiyesinde (toplumsal ve kişisel hayatında) daima hârikulâdelere ve mucizelere istinad etseydi, o vakit imam-ı mutlak (her alanda önder) ve rehber-i ekber (en büyük rehber) olamazdı. “İşte bu sır içindir ki, yalnız davasını tasdik ettirmek için, ara sıra, indelhâce (ihtiyaç anında), münkirlerin inkarını kırmak için mucizeler gösterirdi. Sair vakitlerde nasıl ki herkesten ziyade evâmir-i İlahiyeye (İlahî emirlere) itaat etmiştir; öyle de, hikmet-i Rabbaniye ile ve meşieti Sübhâniye (Cenâb-ı Allah’ın dilemesi) ile tesis edilen âdetullah kavâninine (kainatta Allah’ın koyduğu kanunlara) herkesten ziyade

müraat ve itaat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, ‘sipere giriniz’ emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ, tamamıyla hikmet-i İlahiye (İlahî hikmet) kanununa ve kainattaki şeriat-ı fıtriye-i kübrâya (çok muazzam yaratılış kanununa) müraat ve itaati göstersin.” Müslüman ordusunun Uhud harbinin başlangıcında mağlub duruma düşmesinin, hatta bu savaşta tam anlamıyla bir galibiyet kazanılmayışının perde arkasına Bediüzzaman’ın farklı bir yaklaşımı daha vardır. Ona göre, müşrik ordusunda Halid b. Velid gibi gelecekte müslüman olacak ve İslama kahramanlığıyla çok büyük hizmetler yapacak nice insan bulunmaktaydı. Dolayısıyla istikbalde elde edecekleri şan ve şeref dolu hizmet sayfalarına bir noktada halel gelmemesi, büsbütün izzetlerinin kırılmaması, bir bakıma gelecekteki büyük hizmetlerinin bir tür acil ödülü olarak Cenab-ı Hak onları mağlup duruma düşürmemiştir. “Demek, mazideki Sahabeler, istikbaldeki Sahabelere karşı mağlup olmuşlardır. Ta ki o müstakbel Sahabeler kılıç korkusuyla değil de, belki İslamın o aydınlık nuruyla müslüman olsunlar..” Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) bazı savaşlarda mağlup duruma düşmesi, onun davasına bir halel vermez. Her şeyden önce bir imtihan sırrı olarak anlamak gerekir. Diğer yandan bizler ve bütün insanlar için hayatın her bölümünde, karşılaşılan bütün olaylarda en ideal örnek olması açısından da konuya yaklaşmak gerekir. Bir de her olayın ardında, velev çok olumsuz gibi

görünse de İlahi kaderin birer hikmet cilvesi olduğu asla unutulmamalıdır.

6- Sünnetten yüz çevirenler
a) Kur’an-Sünnet ayırımına gidenler Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bazı insanların hak tarafından görünüp, sünneti devre dışı bırakma girişimlerinde bulundukları görülmektedir. Hatta bu insanların kendi iddialarına Kur’an ayetlerinden deliller getirmesi işin bir diğer garip ve çarpıcı yönüdür. Örneğin, “...Biz Kur’an’ı her şeyin ap açık bir beyanı, bir hidayet rehberi, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak sana indirdik” ayetine dayanarak ileri sürülen “Kur’an varken sünnete ihtiyaç yoktur” görüşü, aslında bizzat Kur’an tarafından reddedilen bir iddiadır. Çünkü şu ayet-i kerime Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Kur’an’ı açıklama görevinin olduğuna işaret eder: “...Sana da, kendilerine indirilmiş olan emir ve yasakları insanlara açıklayasın diye Kur’an’ı indirdik, ta ki iyice düşünsünler.” Bazı insanlar da vardır ki, kendi yorumları doğrultusunda sünnete, özellikle de içtihada dayalı sünnete itaati reddetme noktasına gelmişlerdir. Örneğin “Resûle itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öyle kimselerin üzerine muhafız olarak göndermedik; sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle

mükellefsin” gibi manası gayet açık olan bir ayet-i kerime bakın nasıl yorumlanmaktadır: “...Resule itaatten Sünnete, Hadise uyma anlamını çıkarmak mümkün müdür? Sünnetin de Kur’an ayetleri gibi farz olduğunu ileri sürenler, Resule itaat kavramının arkasına sığınmaktadırlar. ...Bu gibi ayetlerden anlaşılıyor ki, Peygamber Allah’ın elçisi olması hasebiyle, ona karşı davranış, Allah’a karşı yapılmış olmaktadır. Peygambere itaatten de kastın, Allah’ın Peygamber aracılığı ile bildirdiği emirlere itaat olacaktır. Bunun içine Peygamberin içtihadını dahil etmeye imkan yoktur.” Bu ve benzeri görüş sahiplerinin fikirleri dikkate alındığında, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) statüsünün adeta bir “postacı” durumuna indirildiği anlaşılacaktır. Buna göre Resûlüllah (a.s.m.), sadece Kur’an’ı tebliğle yükümlüdür. İnsanlar da sadece Onun tebliğ ettiği Kur’an’a uymakla yükümlüdür. Bunun dışında Hz. Peygamber’e (a.s.m.) karşı herhangi bir yükümlülüğümüz kalmamaktadır. Elbette, böyle iddialar bir takım ön yargıların ürünüdür. Gerek Kur’an’dan, gerekse hadis-i şeriflerden bir çok kesin hükümlerin gözardı edilmesi ve kendi görüşleri doğrultusundaki bir takım ifadelerin baş ve sonu kesilerek kullanılmasının sonucu ortaya çıkmaktadırlar. Bu iddialar ilmi yönden yanlış ve zayıf temeller üzerine oturtulmasının yanısıra, mantıken de bir takım açıklar vermektedir. Gerek ayet, gerekse hadisler doğrultusunda bu iddiaların yanlışlığını anlamak isteyenler önceki bölümlere müracaat edebilirler. Mantıken

ise, en basit bir fikir yürütme ile dahi benzeri iddiaların yanlışlığı anlaşılabilir. Örneğin, eğer bir peygamber kendisine tebliğ edilen hükümlerin uygulama aşamasında eğer içtihat yetkisine sahip değilse, kendi hayatı boyunca niye böyle bir gayret içinde olmuştur? Dinin kurallarını, hükümlerini uygulama konusunda peygamberin içtihadı bağlayıcı değilse, Kur’an’daki mücmel yani öz ifadelerle belirtilmiş hükümler nasıl uygulanacaktır? Eğer insanlar için bir bağlayıcılığı ve örnek olma özelliği olmayacak idiyse, Allah-u Teala bir insan yerine niye bir meleği peygamber olarak görevlendirmedi? Bir de bizzat Hz. Peygamber’in (a.s.m.) dönemindeki bir takım şartları dikkate aldığımızda durum çok daha farklı boyutlar kazanmaktadır. Özellikle Medine’ye hicretten sonra bilindiği gibi orada bir devlet kurulmuştur. Medine İslam toplumunun devlet başkanı konumunda olan Hz. Peygamber’in, Kur’an’da çok az bulunan veya hiç bulunmayan hususlarda içtihat etme yetkisinin olmadığı ve bunun müslümanlar için bağlayıcılığının bulunmadığı bir ortam acaba nasıl bir ortam olurdu? Diğer toplumlarla gerek sulhane, gerekse hasmane münasebetlerin yoğun bir şekilde yaşandığı ve yeni problemlerle sürekli olarak karşılaşıldığı bir dönemde, Hz. Peygamber’in, Kur’an’da yer almayan hususlarda toplumun kendilerine itaat etmelerini talep etmemesi, yöneticilik açısından kabul edilecek bir şey midir? Kur’an salt manada bir kanun kitabı veya bir ansiklopedi olmadığına göre, Kur’an’ın temas etmediği noktalarda toplumda düzen nasıl sağlanacak, güvenlik nasıl temin edilecek,

ekonomi, eğitim, adalet gibi sosyal konularda kim düzenleyici kararlar alıp uygulayacaktır? Meseleyi biraz da günümüz açısından ele alalım. Önce Hz. Peygamber’e (a.s.m.) itaatin sadece Kur’an’la sınırlı olduğunu varsayalım. Sünnetin delil ve bağlayıcılık özelliğini kabul etmeyen kimseler, mantıken kendileri için de Kur’an’ın mutlak manada bağlayıcı olduğunu kabul etmeleri gerekecektir. Sünnet, yani Kur’an’ın uygulaması olmaksızın bir toplum veya bir ülke nasıl yönetilebilecektir? İnsanların bireysel olarak karşılaştıkları problemler bütün yönleriyle nasıl çözülebilecektir? Yoksa bu dinin ilk tebliğcisi ve Kur’an’ın ilk uygulayıcısı olan Reshulüllah’tan (a.s.m.) esirgediğimiz bir yetkiyi bu gün kime vereceğiz? Kendisini yetkili olarak görenlerden kime inanıp, kime güveneceğiz? Böyle bir ortamda meseleler daha mı kolay çözülecek, yoksa tek kelimeyle müslümanlar kaosa mı sürükleneceklerdir? Şimdi bu konuda en çok gözardı edilen bir ayet-i kerime üzerinde konuya değişik açılardan yaklaşalım. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygambere ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Resûlüne havale edin. Böylesi daha hayırlıdır ve neticesi de daha güzeldir.” Konumuz açısından bakıldığında, bu ayet-i kerimede anlaşmazlıkların ve ihtilafların çözümü için Allah’a ve Resûlüne müracaat edilmesi ve bu iki kaynağın hükmüne itaat edilmesi

gerekliliği gayet açık görülecektir. O günün şartlarında dahi, karşılaşılan veya içine düşülen ihtilafların çözümünün sadece Kur’an’da bulunmadığı, böyle durumlarda ise sünnete müracaat edilmesi gerektiği bizzat Kur’an tarafından bu ifadelerle bildirilmiştir. O günün şartlarında dahi sünnetin bir müracaat kaynağı olduğu bizzat Kur’an tarafından belirtildiği halde, her geçen gün biraz daha artan ve karmaşıklaşan mesele ve ihtilaflarda sünneti devre dışı bırakmak veya bağlayıcı olarak görmemek doğrusu akıl kârı değildir. Şimdi tekrar başa dönelim ve biraz daha konu üzerinde zihin yoralım. Diyelim ki, Hz. Peygamber (a.s.m.) zamanında inanan insanlar bir konuda ihtilafa ve anlaşmazlığa düştüler. Ya da yeni bir problemle karşılaştılar. Bu durumda meseleyi Allah’a ve Resûlüne götürmenin anlamı, sadece Kur’an’a başvurmak ise, meseleyi Hz. Peygamber’e (a.s.m.) götürüp sormanın bir mantığı var mıdır? Kaldı ki, öğrendikleri ve bildikleri Kur’an ayetleri doğrultusunda ya meselelerini çözüme ulaştırırlar veya çözümsüz bir şekilde bırakırlar, ya da Kur’an’da bulamadıklarında kendi kendilerine çözüm bulabilirlerdi. Peki böyle bir durumda meselelerin götürüleceği ikinci şık olarak Resûl’ün zikredilmesinin ne anlamı kalacaktır? Mesele ve ihtilafların Resûlüllah’a (a.s.m.) getirildiğinde, Hz. Peygamber (a.s.m.) ya o ana kadar inmiş ayetlere bakacak, ya yeni bir ayetin gelmesini bekleyecek, ya da böyle bir durum olmadığı takdirde bir içtihatta bulunacaktır. O halde en sağlıklı netice şudur: Allah’a ve Resûlüne itaatin birarada zikredildiği ayetlerde, Allah’a itaatin karşılığının Kur’an olduğu

kesindir. Resûlü itaatin karşılığı ise Kur’an olabileceği gibi, Kur’an’da hazır çözümlerin bulunmadığı konularda Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Kur’an’ı yorumlaması, Kur’an’a dayalı içtihadı da olabilir. Bu yorumlar ve içtihatlar ise zaten sünneti oluşturmaktadır. Son olarak, sünneti devre dışı bırakan anlayışa karşı, yine en güzel ve en kesin cevabın bizzat Hz. Peygamber tarafından verildiğini görmekteyiz. Hz. Peygamber (a.s.m.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur; “Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’an ve onun bir misli verilmiştir. Karnı tok bir halde, rahat koltuğuna oturarak: ‘Şu Kur’an’a sarılınız; onda helal olarak neyi görüyorsanız onu helal kabul ediniz, neyi de haram olarak görüyorsanız onu da haram biliniz’ diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir. İyi bilin ki, Allah’ın Resulünün haram kıldığı şeyler de Allah’ın haram kıldıkları gibidir.”

b) Tarikat erbabı içinde Sünnete lakayd davrananlar

Müslümanlar arasında, gerek iman zayıflığı, gerekse kıymetini yeterince kavramamaktan dolayı Sünnet-i Seniyyeye gerçek manada tabi olmayanların veya olamayanların sayısı bir hayli fazladır. Ancak, bir gurup daha vardır ki, geçmişten günümüze kadar Sünnet konusunda kendilerinden beklenen hassasiyetin tam aksi istikamette davranmışlardır. Bazı tarikat erbabı, bilerek veya bilmeyerek sünneti

geri plana itme hatasını işlemiştir. Halen de bu tavrı sergileyenler bulunmaktadır. Böyle bir hataya düşülmesinin ardında şu hatalı değerlendirmeler yatmaktadır: 1- Bir takım manevî lezzetlerine aldanarak velâyetin nübüvvete, yani peygamberliğe eşdeğer, hatta daha üstün tutulması. Bazı tarikat ehli, Sünnet-i Seniyyeye tam manasıyla tabi olmamanın bir sonucu olarak, velâyeti nübüvvete tercih ederler. Hal ve hareketlerinde doğrudan Sünnet-i Seniyyeyi değil, bazı velîlerin davranışlarını öncelikle benimserler. Böylelikle velâyet makamını, bir bakıma peygamberlik makamının üzerinde görmüş olurlar. 2- Kendilerince büyük ve erişilmez olarak görülen bir kasım tarikat büyüklerinin, Sünnet-i Seniyyenin hameleleri, taşıyıcıları ve sonraki nesillere aktarıcıları olan Sahabe-i Kirâma eşdeğer, hatta daha üstün tutulması. 3- Yine kendi tarikat ve meşreplerine duydukları aşırı muhabbet ve bağlılığın yönlendirmesiyle, tarikatin âdâb ve kurallarının Sünnet-i Seniyyeden daha değerli görülmesi. Mensubu bulunduğu tarikata olan aşırı bağlılığı sebebiyle, o tarikatın kurallarını ve evradını Sünnet-i Seniyyeye tercih ederler. Dolayısıyla yeri geldiğinde evrâdını terketmemek için sünneti terk, hatta sünnete muhalefet ederler. Bunun sonucu olarak şeriatın kurallarına ve şartlarına bir lakaytlık ve soğukluk gösterirler. Halbuki, İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatların üzerinde ısrarla durdukları gibi, birtek Sünnet-i Seniyyeye bağlı olmakla elde edilen manevî kazanç, belki tarikatin yüzlerce

âdâbından ve husûsî olarak yerine getirilen nâfile ibadetlerden daha fazla olur. Nasıl bir farz, bin sünnetten daha üstün ise, bir tek Sünnet-i Seniyye binlerce tarikat ve tasavvuf âdâbından daha faziletli ve feyizlidir. 4- Kendi mesleklerine ifrat derecesinde düşkünlük gösteren bazı tarikat erbabının, ilhamı vahiy derecesinde, hatta daha ileri seviyede görmesi. Müfrit bazı tasavvuf ehli kimselerin ilhamı vahiy zannettikleri ve ilhamı vahiy sınıfına koydukları görülmüştür. Halbuki vahyin derecesi son derece yüksek, geniş ve kutsaldır. Buna karşılık ilham o derece sınırlı, sönük ve dardır. 5- Yine tarikatte elde edilen bir takım manevî keşif, kerâmet ve zevklere kapılarak, esas kulluk borcu olan ibadetlerin, İslamın tebliğcisi olan Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Sünnet-i Seniyyesinin bir kenara bırakılması. Tarikatın sırrını ve manasını anlayamayan ve tasavvuf ehli olarak geçinen bazı kimseler, istenilmeden elde edilen ve tarikatın birer meyvesi olan kerametleri, zevkleri, feyizleri ve nurları esas gaye olarak ister. Halbuki, dünya bir hizmet yeridir. Ücret yeri değildir. Dünyadayken yaptıkları hizmetlerin ve ibadetlerin ücretini isteyenler ve bekleyenler, bakî, daimî, ebedî meyvelerden mahrum kalacaklardır. Böyleleri bir nevi dünyadayken bekâyı ve sonsuzluğu istemektedirler. Bu yüzden amellerin ahiret yönünü düşünmek istemezler. Adeta, dünya hayatını sevmekle, onda bir nevi ahireti bulmayı arzulamaktadırlar. 6. Hakikat ehli olma özelliğini taşımayan bazı tarikat yolcuları, velâyet makamlarının gölgelerine veya çok sınırlı da olsa numunelerine mazhar oldukları zaman, bu gölgeleri asıllarıyla karıştırırlar. Kendilerini en büyük evliyâdan daha büyük görürler. Hatta daha da ileri giderek, enbiyayı da geride bıraktıklarını zannederler. Buraya kadar sayılan altı yanlıştan kurtulmanın yegane çaresi, imanın temellerini ve asıllarını esas olarak kabul etmek, bu esaslara uymayan bir takım müşahedelerini dikkate almamaktır. Bilindiği gibi manevi mertebelerin en yükseği Muhammedî bir kulluktur ve bu mertebeye “Mahbûbiyet Makamı” denir. Muhammedî kulluk ise, bir müslümanın Allah’a olan kulluk görevlerinde, hatta

yaşadığı her anında yine Allah’ın en sevgili kulu olan Hz. Muhammed’i (a.s.m.) kendisine rehber edinmesidir. O’nun gibi bir kul olmaya çalışmasıdır. Kulluğun en önemli sırrı ise Allah’a niyazda bulunmayı, şükretmeyi, günahlarından kaçıp yine O’na sığınmayı, O’nun huzurunda her an huşû içinde olmayı, acizliğini ve fakirliğini hissetmeyi ve insanlardan minnet almamayı gerektirir. Bazı tarikat ehli ise, manevî mertebeler katederken insanların teveccühlerini kazanmayı, övünmeyi tercih ederler. Hatta bazı büyük velîler de bu hataya kendi istekleri dışında ve sınırlı bir süre zarfında düşmüşlerdir. İşte bu esnada sergiledikleri bir takım hallere ve söyledikleri sözlere asla tabi olunmamalıdır. Bazı tarikat ehli ise, mazhar oldukları keramet gibi bir takım halleri bir ücret olarak kabul eder. Hatta bu gibi İlâhî lütufları bekler vaziyete gelir. Ancak, bu durumun hassasiyetini iyice kavrayan asıl tarikat ehli ise, uhrevî nimetleri dünyada yemek şeklinde yorumladıkları kerametleri istememişlerdir. Böyle bir hale mazhar olduklarında ise, sadece şükretmişlerdir. Bu konuyla ilgili akla gelebilecek bir soru daha vardır: Sünnet-i Seniyye ve şeriat hükümleri dışında tarikat olabilir mi? Bu soruya bir yönüyle evet, bir yönüyle de hayır demek mümkündür. Şöyle ki; Öncelikle Sünnet-i Seniyyeden ve şeriatten ayrı bir yolun ve tarikatın olmadığı gerçeğiyle söze başlayalım. Madem ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) Hâtemü’l-Enbiyâ, yani peygamberlerin en sonuncudur. Aynı zamanda bütün insanlık adına İlahî hitâba mazhar olmuştur. Hz. Peygamber (a.s.m.), Cenâb-ı Hakk’a ulaştaran bütün hak tariklerin, yani yolların birleştiği yolda durur gibidir. Nasıl esas hedef tek ise, o hedefe en kısa ve en güvenli bir şekilde götürecek rehber de tektir. O’nun alabildiğine geniş o büyük caddesinin dışında insanlık için bir hakikat ve kurtuluş yolu olamaz. Bu hakikati anlayan nice büyük şahsiyetler, Sadi-i Şirâzî’nin şu ifadelerinde söylenilen hakikatleri hep bir ağızdan dile getirmişlerdir; “Ey Sâdî! Muhammed’i (a.s.m.) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yolunu bulması imkansızdır.” Bu ifadelerin bir benzeri ise şöyledir; “Küllü’t-turukı mesdûdetün ille’l-minhâce’l-Muhammedî”. Türkçe olarak ifade etmek gerekirse; “Bütün yollar kapalıdır; ancak Hz. Muhammed’in (a.s.m.) yolu müstesna.”

Diğer yandan şeriat dairesi dışında da bazı özel şartlarla çeşitli yolların bulunabileceğini söylemek gerekir. Bu grup tarikatleri iki kısma ayırabiliriz. Birinci kısım; Bazı tarikatlerde cezbe ve istiğrak halindeki insanlar şeriate aykırı sayılabilecek bazı haller sergileyebilirler. Bundan da sorumlu sayılmazlar. Çünkü insanda bazı latife ve hisler vardır ki, bunlar sorumluluk ve mükellefiyet altına girmezler. Dolayısıyla, bu latîfelerin hakim olduğu esnada o kimsenin yaptığı şeriate muhalif davranışlarından dolayı bir mes’uliyeti yoktur. Hatta insanda öyle latifeler bulunmaktadır ki, bunlar ne akıl, ne irade, ne de kalbin hakimiyeti altına girmezler. O latifenin hakim olduğu geçici süre içinde şeriatın dışında davranış sergileyen kimse, velî de olsa bu velâyetini kaybetmez, mâzur sayılır. Ancak bu konuda bir ölçü bulunmaktadır. Şeriat hakikatlerini ve imanî kaideleri inkar, hafife alma, küçümseme gibi tavırlar sergilenmemelidir. Bu haldeki kimsenin, şeriat hükümlerini yerine getirmese de, bu hükümleri hak bilmesi gerekir. Aksi takdirde, içinde bulunduğu hale yenik düşüp de şeriatın sarsılmaz hakikatlerini inkar ve yalanlama konumuna gelir ki, bu hem velâyetten, hem de müslümanlıktan düşmek anlamını taşır. İkinci kısım; Tarikat ve hakikatin parlak zevklerine kapılıp da, ulaşmakta güçlük çektiği ve hatta ulaşamadığı şeriat hakikatlerinin zevk derecesini önemsiz gören bazı kimseler vardır. Böyleleri, kendilerindeki eksiklikten dolayı şeriati zevksiz ve resmî bir şey olarak değerlendirir, ona karşı lakayt kalırlar. Giderek şeriati meyvenin dışı ve kabuğu olarak düşünüp, bulduğu bir takım hakikatleri öz ve esas olarak değerlendirirler. “Ben bunu buldum; o bana yeter” diyerek şeriatın hükümlerine muhalif hareket ederler. Eğer bir kişi aklı başında olarak ve bilerek bu düşünceye taraftar ise, sahip olduğu manevî makamdan aşağılara düşer. İnkara dalar. Belki, kısmen de olsa şeytana maskara olur. Daireyi biraz daha genişletecek olursak, bazı özel şartlar altında, görünüşte İslâmiyet dairesi dışında görülenler için de bir kurtuluş ihtimali düşünmek mümkündür. Çünkü bazan, İslâmiyet haricinde bulunan bazı kalp ehli insanların, Cadde-i Ahmediye tabir edilen, bizzat Hz. Peygamber’in (a.s.m.) çizdiği yolda farkında olmaksızın bulundukları gözlenmiştir. Hatta, dünyanın çeşitli yerlerinde öyle insanlara rastlanmıştır ki, Hz. Peygamber’i (a.s.m.) bilmedikleri halde, takip ettikleri yol ve hareket tarzı adeta Sünnet-i Seniyyenin bir kolu mahiyetindedir.

c) Genel manada İslamdan yüz çevirenler

Sünneti en geniş çerçevesiyle İslamiyet olarak ele alırsak, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) tebliğ ettiği her türlü hüküm insanlar arasında, geçmişte ve gelecekte ya kabul görecek veya reddedilecektir. Bu hükümleri kabul edip, az veya çok oranda uygulama gayreti içinde olanlar bunun karşılığını dünyada ve ahirette göreceklerdir. Ancak bir de bu dairenin dışında olanlar vardır. Doğrudan doğruya Resulüllah’ın (a.s.m.) tebliğ ettiği, aynı zamanda çoğunluğunu uygulayarak gösterdiği İlahî hükümleri reddeden, kabul etmeyenler çıkmıştır. İşte, Asr-ı Saadette yaşanan bazı olaylar karşısında Cenab-ı Hak, elçisine şu ayet-i kerime ile moral vermekte, en olumsuz şartlarda dahi ümidini yitirmemesini telkin etmekte, dolaylı olarak da bizlere benzeri durumlarda yol göstermektedir: “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete layık hiç bir ilah yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” Bu ayetin sarihan, yani ilk etapta açıkça anlaşılabilen bir manası vardır. Ama bir de işaret ettiği bir diğer mana daha vardır ki, doğrudan Peygamber efendimize yönelik olan bu hitaptan bizler de nasibimizi alabiliriz. Şimdi ayet-i kerimeden hem sarihan, hem de işareten çıkarılabilecek manalara bir kulak verelim;

Bu ayet sarih manasıyla Resûl-ü Ekrem’e (a.s.m.) şöyle der: “Eğer dalalet ve küfür ehli senin getirdiğin dinden ve şeriatten yüz çevirecek olurlarsa, Kur’an’ı dinlemezlerse, sakın meraklanma. Onlara de ki; Cenab-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. O, sizin yerinize çok daha hayırlı ve imanlı kimseleri benim etrafıma toplayabilir. Hem Onun saltanatı ve hakimiyeti o kadar geniş ve sınırsızdır ki, ne isyankarlar Onun mülkünden dışarı çıkabilirler, ne de Ona yalvarıp, yardım dileyenler yüzüstü, çaresiz bırakılırlar.” İşarî yönden ayet-i kerimenin ifade ettiği manalar ise şöyle ifade edilebilir: “Ey insanların reisi ve mürşidi! Ey bütün insanlar! Eğer bütün varlıklar seni bırakıp, yokluk ve hiçlik yolunda yok olup giderlerse, eğer bütün canlılar bir bir senden ayrılıp, ölüm girdabında kaybolurlarsa, eğer insanlar seni terkedip mezar diyarına girerlerse, eğer gaflet ve dalâlet ehli bütün aşikarlığına rağmen hakikatleri anlamaz, seni dinlemezlerse ve böylelikle inkar karanlığına dalarlarsa, sakın merak etme. De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem O var, o halde herşey var. Zaten o ayrılıp gidenler hiçliğe ve yokluğa gidip, kaybolmuş değiller. Kainat sahibinin bizim göremediğimiz başka bir memleketine gidiyorlar. O gidenlerin yerine gelecek nice neferler var. Hem, o mezar diyarına gidenler de yokluğa mahkum olup, mahvolmuş değiller. Onlar da başka alemlere yelken açıp gitmişler. Onların da yerine nice vazifedarlar gönderilir. En önemlisi, canla başla hak ve hakikati göstermeye çalıştığın halde sana inanmayan, yüz çevirenlere bedel, hak yolunu takip edecek, bu yüce davaya hizmetkar olacak nice

itaatkar kullarını gönderebilir. Madem durum bundan ibarettir; O herşeye bedeldir. Bütün varlıklar ve insanlar Onun bir tek teveccühüne karşılık gelemez.” Tevbe Suresinde yer alan bu ayetin bir öncesine yukarıda açıklamalarıyla birlikte yer vermiştik. 128. ayetten sonra hemen yukarıdaki ayetin zikredilmesi ise tesadüf değildir. Bu iki ayetin peşpeşe gelişinde ayrı bir sır, ayrı bir mana gizlidir. İşte bu farklı yaklaşımı ve yorumu, önce meallerini bir daha hatırlattıktan sonra, Bediüzzaman’ın dilinden dinleyelim: “Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir. Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete layık hiç bir ilah yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” “Fe-in tevellev fe kul hasbiyallah’dan evvelki olan ‘Lekad câeküm rasûlün’ ilh. ayeti, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü vesselâm’ın kemâl-i şefkat (mükemmel seviyedeki şefkat) nihayet re’fetini (sınırsız yumuşaklığını) gösterdikten sonra, şu “fe-in tevellev’ der ki: “Ey insanlar, ey Müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfeatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve manevî yaralarınız için, kemâl-i şefkatle, getirdiği ahkâm (hükümler) ve Sünnet-i Seniyyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkat-perver bir zatın bedihî (aşikar) şefkatini inkar etmek ve gözle görünen re’fetini itham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan

yüzlerinizi çevirmek ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz. “Ve ey şefkatli Resul ve ey re’fetli Nebî! Eğer senin bu azim şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme. Semâvât ve arzın (göklerin ve yerin) cünûdu (askerleri) taht-ı emrinde (emri altında) olan, Arş-ı Azîm-i Muhît’in (her şeyi kuşatan Arş’ın) tahtında saltanat-ı rubûbiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakiki mutî (itaatkar) taifeleri senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir.” Bu manaları destekler mahiyette bir çok hadis-i şerifin var olduğunu görmekteyiz. Hz. Ebu Hüreyre’nin (r.a.) rivayet ettiği şu hadis önemli mesajlar yüklüdür: “Ümmetimin hepsi Cennete girecek, ancak direten müstesna.” Kendisine, “Direten kimdir ey Allah’ın Resûlü?” diye sorulduğunda şöyle buyurmuştur; “Kim bana itaat ederse Cennete gider. Bana isyan eden ise diretmiş olur.” İrbad İbn Sâriye’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif de aynı paraleldedir: “Der ki; ‘Bir gün Resûlüllah (a.s.m.) öyle bir vaaz ve nasihatte bulundu ki, onun tesirinden kalpler korkup titredi, gözler yaşardı. Bunun üzerine biz, Ey Allah’ın Resûlü, söylediklerin veda eden kimsenin son nasihati gibi. Bize biraz daha tavsiyelerde bulun, dedik. Bunun üzerine bize, Size Allah’tan korkmanızı, yöneticiniz bir köle bile olsa onu

dinleyip, itaat etmenizi tavsiye ediyorum. Sizden biraz daha fazla yaşayacak olanlar bir çok ihtilaflara düşüldüğünü görecekler. Aman benim sünnetime ve doğru yolu gösteren râşid halifelerin sünnetlerine sımsıkı sarılın. Aman sonradan ortaya çıkan bid’atlerden de sakının. Çünkü her bid’at dalalettir, buyurdu.”

7- Bid’atler
a) Kelime olarak bid’at
Bid’at kelimesi sözlükte, “eşi ve benzeri olmayan bir şeyi yapmak, icad etmek, yenilik yapmak, sonradan meydana gelmek, benzeri olmamak” gibi manalara gelmektedir. Istılahta, yani dini karşılığı itibariyle bid’at kelimesi en geniş manasıyla, “Hz. Peygamber’den (a.s.m.) sonra ortaya çıkan her şeydir” şeklinde tarif edilmiştir. Dar kapsamlı olarak, “Hz. Peygamber’den (a.s.m.) sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili ilave veya eksiltme özelliği olan her şeydir” ifadeleriyle tarif yapılmıştır. Her iki tarif üzerinde bir tahlil yapmak gerekirse, görüleceği üzere, “Hz. Peygamber’den (a.s.m.) sonra ortaya çıkma” konusunda bir ortaklık söz konusudur. Ancak muhtevalarda farklılık vardır. Birinci tarifte bid’atın muhtevasına “her şey” girerken, ikinci tarife göre bid’at kapsamı içine sadece “dinle ilgili hususlar” girmektedir.

Burada üzerinde durulması gerekli bir diğer husus, Hz. peygamber (a.s.m.) dönemi sonunun, bid’atlerin ortaya çıkmasında bir sınır olarak kabul edilmesidir. Ancak bu sınır, Hz. Peygamber’e (a.s.m.) ait bazı hadis-i şeriflere dayanılarak, bir kısım alimlerce Hulefâ-i Râşidîn ve tâbiûn (sahabeleri hayattayken görmüş nesil) döneminin sonuna kadar genişletilmiştir. Gerçekten, Resûlüllah’ın (a.s.m.) vefatının hemen akabinde bir takım ihtilaflar ve dinden sapmalar görülmüştür. Örneğin ridde olayları, yani bazı grupların İslamın şartlarından bir kısmını reddetmesi hadiseleri yaşanmıştır. İslam coğrafyasının hızla genişlemesi sonucu, farklı kültürlerdeki toplumlar İslamı kabul ettikçe bir takım problemler de kendisini göstermeye başlamıştır. Çıkan bu yeni problemler karşısında, Kur’an ve Sünnet çerçevesinde içtihadlar yapılıp çözümler önerildiği gibi, Kur’an ve Sünnetin ruhuna uygun düşmeyen fikir ve düşünceler de üretilmeye, insanlar arasında yayılmaya başlamıştır. Daha çok itikadi alanda görülen düşünce ayrılıkları, İslam toplumunda yeni fırkaların, bölünmelerin doğmasına sebep olmuştur. Bu manada, İslam’a yönelik ilk bid’at hareketi olarak Haricilerin ortaya çıkışı gösterilmektedir. Günümüz şartlarında da bid’at denilince, genellikle ilk akla gelen mana, itikadi konularda İslam’ın çizgisinde meydana gelen sapmalardır.

b) Bid’atlerin dini hükmü
Bid’at kavramının hangi manaları ifade ettiği ve bid’at davranışların dinimizce nasıl değerlendirildiğini anlamak için bazı Hadis-i Şerifleri aktaralım. Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) buyurur ki; “Kim Allah ve Resûlünün razı olmadığı bir bid’ati icad ederse, ona, o bid’atle amel edenlerin günahının bir misli yazılır. O insanların günahlarından da bir şey eksilmez.” “Kim bizim şu işimizde (dinimizde), ondan olmayan bir şeyi ihdas ederse, o reddedilmiştir.” “Bid’at çıkaran hiç bir topluluk yoktur ki, onun benzeri bir sünneti kaldırmış olmasınlar. Senin sünnete sarılman, bid’at ihdas etmenden daha hayırlıdır.” “Allah, bid’at sahibinin ne namazını, ne orucunu, ne zekatını, ne haccını, ne umresini, ne cihadını, ne farzını, ne nafilesini kabul etmez. O kimse sanki kılın hamurdan çıktığı gibi dinden çıkmıştır.” “Kim bid’at sahibinin yanına, ona saygı duymak maksadıyla varırsa, dini yıkma konusunda ona yardım etmiş olur.” “Sizi sonradan meydana gelen şeylerden sakındırırım. Şüphesiz işlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkan şeylerdir. Sonradan çıkan her şey bid’attir. Her bid’at dalâlettir.” “Her bid’at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindedir.” Bu hadis-i şeriflerin ışığında, “Bu gün sizin dininizi kemâle erdirdim” ayet-i kerimesine bakacak olursak, gerek Kur’an, gerekse Sünnet’in dışında dine sokulmak istenen ve zamanla yerleşmiş bulunan

yanlış uygulamaların durum ve bu yola sapmanın ne derece büyük tehlikeleri beraberinde getirdiği anlaşılacaktır. Her şeyden önce Cenab-ı Allah’a kulluğa dair, dinde bir takım icadlar yapmak bid’attir. Bu tarz yeni icadlarla dine ilavelerde bulunmaya çalışmak her şeyden önce Kur’an ve Sünneti beğenmeme veya eksik görme gibi bir durum ortaya çıkarır. Böyle bir düşünce veya hareket tarzı ise insanı hem maddî hem de manevî tehlikelere sürükleyecektir. Ancak, Asr-ı Saadette ne Hz. Peygamber (a.s.m.) tarafından, ne de Sahabe tarafından uygulanmadığı ve bilinmediği halde sonraki dönemlerde ortaya çıkan, büyük kitleler tarafından benimsenip uygulanan bazı metodlar vardır ki, bunları bid’ad kefesine koymak yanlış olur. Burada, göz önünde tutulması gerekli bir temel prensip olmalıdır. Aslen Kur’an ve Sünnetten alınan, böyle olmasa da Kur’an ve Sünnetin ruhana ters düşmeyen, bu temel kaynaklarda yeralan temel esas ve kurallara ters düşme, muhalefet etme ve yoketme gibi özellikler taşımayan uygulamalar bid’ad değildir. İslam alimleri, konuyla ilgili bu genel hükmü ortaya koyarlarken, bid’ate benzeyen bazı uygulamaları da, yine İslama ters düşmemelerinden hareketle “Bid’at-i Hasene”, yani “Güzel Bid’at” kavramını geliştirmişlerdir. Bu bölümdeki uygulamalara en çarpıcı örnek tarikatler ve tarikatlerde önemli yer tutan evrad ve zikirlerdir. Bid’at kavramını, Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan her şeyi kapsayacak şekilde tanımlayan çoğu İslam alimi, bid’at davranışlar ve

uygulamalar arasında böyle bir ayırıma gitmiştir. Bu ayırıma göre, Asr-ı Saadetten sonra ortaya çıkıp da, Kur’an ve Sünnetin ruhuna aykırı düşmeyen, bilakis çoğu zaman paralel giden uygulamalara “bid’at-i hasene”, yani güzel bid’at denilmiştir. Diğer yandan tam aksi özellikleri taşıyan uygulamalar ise “bid’at-ı seyyie”, çirkin ve kötü bid’at başlığı altında toplanmıştır. Bid’at-i hasene ile ilgili şöyle bir bilgi aktaralım: “Resûlüllah (a.s.m.), Teravih namazını ilk günlerde cemeatle kıldırmış, daha sonra farz olur endişesiyle, cemeatle kıldırmayı bırakmıştı. Vefatına kadar böyle devam etti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) döneminde de Teravih cemeatle kılınmadı. Hz. Ömer (r.a.) döneminde, Onun emriyle, Sahabe-i Kiram içinde güzel Kur’an okuyuşuyla tanınmış olan Ubey b. Ka’b’ın imamlığında, Teravih namazı cemeatle kılınmaya başlanmıştı. Daha sonra bunu gören Hz. Ömer (r.a.), ‘Bu ne güzel bid’attir’ demişti.” Diğer yandan İslam alimlerince bid’atin dini hükmü ele alınırken, itikadî ve amelî olmak üzere iki ana başlık altında değerlendirildiğini görmekteyiz. İtikadi yönden bid’at, imanî konularda ehl-i sünnet akidesinin zıddına ortaya çıkarılan inançlara taraftar ve sahip olmayı ifade eder. Bu gruba girenlerin bir kısmı küfre kadar götürür. Bir kısmı ise, küfre götürmese de, büyük günahlara sebebiyet verir. Amelî yönden bid’atler ise, Allah’a daha yakın olabilmek için, dinin aslından olmadığı bazı insanlarca uygulanan ameller şeklinde

tanımlanabilir. Bu, ya emredilmiş bir amelin aslını tahrif etmek şaklinde olur veya dinden olmayan bir şeyi, dindenmiş gibi kabul etmek suretiyle onunla amel edilmesi şeklinde gerçekleşir. Dini hüküm açısından yapılan bir başka ayırıma göre bid’atler beş grupta ele alınabilir: 1- Vacip bid’atler; Mutlaka yerine getirilmesi gereken yenilikler vardır. Örneğin, bazı sapık fırkaların iddialaranı cevap verebilmek için bir takım deliller tertip etmek veya böyle delilleri öğrenmek gibi. Dine yapılan saldırıları defetmek, tahriften kurtarmak için bir takım yeni ilimler geliştirmek, örneğin Kur’an’ı daha iyi anlamak için tefsir ilmi, dil ve belağat ilimleri, fıkıh ilmi gibi bir takım ilimleri ortaya çıkarıp daha da geliştirmek gibi. Vacip olan bid’atlere, aslında bid’at denilmesi lügat itibarıyledir. Yoksa kelimenin yaygın olarak kullanılan olumsuz manasıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Hatta böyle yeniliklere, ıstılahî mana dikkate alındığında bid’at denilmesi doğru değildir. 2- Haram olan bid’atler: Bu gruba dahil olan bid’atler, dinin esaslarına ve kurallarına ters olan yeniliklerdir. Kur’an ve Sünnete aykırı hükümler koymak, bunları uygulamak gibi. Dine zarar veren, onun temellerinden birisini yıkan, bir sünneti öldüren bid’atler haramdır. 3- Mekruh olan bid’atler: Bu bid’atlere verilebilecek en çarpıcı örnek, mendub olan ibadetlere yapılan ilavelerdir. Örneğin, namazdan sonra çekilen ve sünnet gereği otuz üçer defa çekilmesi gereken

sübhanallah, elhamdülillah ve Allahu ekber tesbihlerine ilavelerde bulunmak mekruhtur. Bazı günler veya geceleri, dinde olmadığı halde, özellikle ibadetlere ayırmak da mekruh bid’atlerdendir. 4- Mendub olan bid’atler: Dinimizin teşvik ettiği bir takım güzel hasletlerle benzerliği bulunan bid’atlerdir. Ramazanda teravih namazını cemeatle kılmak, İslama aykırı olmayan ve Asr-ı Saadette bilinmeyen her türlü iyilik, hayatı kolaylaştıracak kuvvetli, sağlam ve geniş binalar yapmak, okullar, halka hizmet için çeşitli kurumlar tesis etmek gibi. 5- Mubah olan bid’atler: Mendub bid’atlerde ifade ettiğimiz gibi, yine dinimizce mübah karşılanan amellere paralellik arzeden bid’atlerdir. Haram ve mekruh olacak sınıra varmayacak derecede yeme, içme ve giyim kaliteye önem verme, meskende genişlik, öğle ve ikindi namazlarından sonra musafaha yapma gibi.

c) Bid’atleri ortaya çıkaran sebepler

Bid’atlerin gerek ortaya çıkması, gerekse toplum tarafından kabul edilmesinin ardında bir takım sebepler yatmaktadır. Bunlardan başlıcalarını şöylece sıralayabiliriz: 1- Cehalet: İnsanların dinden ve dinin temel kurallarından habersiz olmaları, dini konulardaki bilgisizlikleri bid’atlerin en başta gelen sebebidir. Hatta bu bilgisizlik ne hazindir ki, yol gösterici, irşad edici, rehber

konumundaki veya bu iddiadaki insanlarda dahi bulunabilmektedir. İnsanlar ise maalesef, duyduklarının aslını ve gerçeğini araştırma gayretinden uzak oldukları ve kolaycılığı tercih ettikleri için olmadık iddia ve fikirlere kapılabilmektedirler. Özellikle insanların gönlünde ve zihninde iyiyi kötüden ayıracak, hak yolunu en doğru bir şekilde gösterecek sağlam ölçüler yoksa, ister istemez dinden sapmalar, din dışı uygulamalara yönelmeler kendisini gösterecektir. Cehalet en çok kendisini Kur’an-ı Kerim’i tanıma konusunda göstermektedir. Bunun yanısıra Sünnet-i Seniyyeyi de gerçek manada bilmemek insanları çoğu kez din adına hatalara düşürmektedir. Öyle insanlar vardır ki, sadece duyduklarına itibar edip, Kur’an’da yazıyor diye, Sünnette var diye duyduğu yalan yanlış bir çok söylentiye inanabilmekte, sanki dinmiş gibi bir takım hurafelere sarılmaktadır. Diğer yandan dini yaşayış ve uygulamalarda aşırı hassasiyet ve gereksiz titizlikler de insanları çoğu kez dine aykırı davranışlar sergilemeye yöneltebilmektedir. Cehaletin koyu karanlığına bu derece dalmış bir fert ve böyle fertlerin oluşturduğu bir toplumda bid’atlerin yaygınlığından, gerçek ve istikametli yolun, tarz ve metodun hangisi olduğunu kestirebilmek gerçekten çok zor bir iştir. 2- M ü t e ş â b i h a t a u y m a k . Yani Kur’an ayetleri ve Hadis-i Şeriflerdeki üstü kapalı anlatımlara, hangi manaya geldiğini bilmeden uymak da bid’atlere sebebiyet verebilir. Geçmişten günümüze ve özellikle de günümüzde

öyle kimseler ve meşrebler vardır ki, ayet ve hadisler arasında bu tür ifadeleri kendi anlayışlarına göre yorumlamakta, İslamın özüne uymayan görüşler ortaya atabilmektedirler. Bu tür yaklaşımlar ya kasıtlı olarak yapılır veya alim geçinen, fakat cahil olan kimselerce bilmeden ileri sürülür. 3- H e v â v e h e v e s e u y m a k : Bazı insanlar ise dinin hükümlerini ve temellerini kendi istek ve arzuları doğrultusunda yorumlamakta, hatta değiştirmekte bir beis görmemektedirler. 4- Y a n l ı ş t a i n a t v e g a r a z : Geçmişten günümüze bid’ate taraftar olan veya yeni bir bid’ati başlatan insan ve topluluklarına baktığımızda, bazı önyargıların, kin ve nefretlerin, garaz ve inatların önplanda yeraldığını görürüz. Mesela, Şiâlar Kur’an’ın emri doğrultusunda Ehl-i Beytin muhabbetini bir yandan temel olarak kabul ederlerken, diğer yandan tarihteki bir takım olayların neticesinde içlerinde oluşmuş milli intikamın etkisiyle, Ehl-i Beyte olan muhabbette ifrata düşmüşlerdir. Bu aşırılık onları çeşitli sahabe ve diğer büyük imamlara düşmanlığa yöneltmiştir. Dolayısıyla sanki “Lâ li-hubbi Ali, bel li-buğzi Ömer”, yani “Maksat Hz. Ali’ye duyulan muhabbet değil; Hz. Ömer’e duyulan kindir” atasözünü bizzat uygular vaziyetine gelmişlerdir. Bir başka örnek verecek olursak; Vehhabîler ve Haricîler ilk etapta hakkaniyet ölçülerine uygun olarak, dinin esaslarına, tevhid inancına uymayan her şeyi reddetmişlerdir. Ancak bu hareket tarzında

ölçülü olmadıkları giçin, güya tevhid inancını zedeliyor, insanları bir nevi putperestliğe yöneltiyor iddiasıyla, idareleri altındaki bir çok Sahebe ve evliya kabrini ortadan kaldırmışlardır. 5- Alimlerin topluma kötü örnek olmaları, gördükleri yanlışlıklar karşısında susmaları, doğru olanı söylememeleri, toplumun tepkisinden korkmaları. Diğer yandan böyle bir ortamda, doğruları söyleme iddiasıyla ortaya atılanların dengesiz tavırları ve tarzlarının etkisiyle kendisini hatadan sıyırabilecek insanların incitilmesi. 6- İdareci konumunda olan insanların bir takım mülahazalarla, bilerek veya bilmeyerek bid’at taraftarlığı yapmaları, onlara destek vermeleri, hatta bir takım batıl düşünce ve uygulamaların yayılmasını sağlamaları. 7- Ortaya çıkıp yayılan bid’atlerin halk tabakaları tarafından benimsenip, adeta din, yahut dinden bir parça gibi kabul etmeleri sonucu, işin taassup derecesine varması. 8- Böyle bir zeminde işin gerçeğini anlayan ve kabul eden insanlar için mücadele vermenin gerçekten çok güç oluşu, doğruyu söyleyenlerin sözlerinin etkisiz kalması, dikkatlerin başka yönlere çekilmiş olması.

d) Zamanımızda bid’atler ve müslümanların durumu
Yaşadığımız dönemin şartları dikkate alındığında, dinen yasaklanan davranışların alabildiğine yayıldığı, bünyemize yabancı adetlerin iliklerimize kadar sindiği, bid’atlerin de dinin sanki kendisindenmiş gibi algılandığı bir çok durumla karşılaşırız. Hatta öyle

meşhur ve hak taraftarı gibi görünen kimseler çıkmıştır ki, bid’atlere hakkaniyet namına fetva vermişlerdir. Bunlar tam manasıyla “ulemâü’s-Sû” olarak tabir edilirler. Yani, kötülüklere, şerlere perde altından taraftar olan, kötü niyetli alimler. Hırsları sebebiyle içlerini haramla doldurmak için bid’atlere yardım ve fetva veren bazı ilim ehli insanlar. Bu ve benzeri ağır şartlar altında gerçek manada bir müslüman ve mü’min olarak yaşamak gerçekten zordur. Belki bu dönem insanını, önceki dönemlere nazaran daha kıymetli hale getiren de bu zor şartlardır. Konumuz itibariyle asrımızın en önemli özelliklerinden birisi olan bid’atlerin çokluğu ve bunun bizleri ne gibi zorluklarla yüzyüze bıraktığı üzerinde duralım. Dine çeşitli bid’atler ilave etmeye çalışanlar ve böylelerinin izinden gidenler, her şeyden önce büyük bir yanılgıya, hataya ve felakete sürüklenmektedirler. Hepimizin bildiği Fatiha Suresinde yer alan “Bizi doğru yola ilet - kendilerine nimet ve ihsanda bulunduklarının yoluna” ayetine baktığımızda, bid’at konusuna dolaylı işaretlerin bulunduğunu görebiliriz. Şöyle ki; Bu ayette bahsedilen “kendilerine nimet ve ihsanda bulunanlar”, mazi tarafına göç etmiş insanların şerefçe en üstünleri, kıymetçe en değerlileri olan peygamberler, velîler, sıddıklar, şehidler ve salih insanlardır. Bu nurlu insanlar öylesine büyük ve istikametli bir yoldan gitmişlerdir mi, bu yolu seçenler ve bu yolda ilerleyenler asla yanılmazlar. Her ne dönemde ve yerde yaşarsa yaşasın,

bir insan bu yoldan gittiği, bu nurani kafileye katıldığı sürece endişe edecek bir durum yoktur. Çünkü, bu nurani kafile her ne kadar geçmişte kalmışsa da, istikbal karanlıklarını aydınlatma, kendisine tabi olanlara rehberlik etme özelliğine sahiptir. İşte, böylesi önemli, güvenli ve selametli bir kafileye dahil olmayıp da, bid’atlerin dar ve karanlıklı yollarına sapmak insanı ne kadar büyük bir hüsrana uğratır; ne kadar büyük tehlikelerle yüzyüze bırakır... Acaba, bir takım bid’atler icad etmekle veya bid’atlere uymakla böylesi aydınlık bir yolu terkeden kimse nereden bir nur bulabilir?.. Dine bid’atleri sokmaya çalışanlar, “umumi hukuka” aykırı davranmış olurlar. Zira, Şer’î, yani İslamiyete ait bazı meseleler bütün insanları ilgilendirmektedir. Bu özelliği taşıyan meseleler “İslami şiarlar” başlığı altında toplanmıştır. Bu gruba dahil olan meseleler umuma yönelik olduğu için, bütün insanların o meselede hisseleri vardır. Dolayısıyla umumun rızası olmaksızın bu meselelere ilişmek, değişikliğe ve tahrifata uğratmak umumun hukukuna tecavüz anlamına gelecektir. Diğer yandan bu şiarların en basit gibi görüleni dahi (fiili sünnet kabilinden) yukarıda da belirtildiği üzere, büyük önem taşımaktadır. Zamanımız insanını tâ Asr-ı Saadete bağlayan zincirin halkalarından birisini teşkil eder. Dolayısıyla bir zincirdeki halka ne kadar küçük, ne kadar önemsiz gibi görülse de, bir tek halkanın kopmasıyla nasıl büyük bir sonuç doğuyorsa, İslamî Şiarlar arasında yeralan en basit bir meselenin terkedilmesi, kırılması veya

yerine başkalarının ikame edilmeye çalışılması aynı cesametteki tehlikeleri beraberinde getirecektir. Örneğin, birisi dese; “Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kafidir.” İlk etapta mantıklı gibi görünse de, bu ifadede ezanın binlerce maslahat ve faydalarından sadece birisinin dikkate alındığı görülecektir. Tüfek değil, mesela atom bombası dahi patlatılsa, o ezanda yer alan tevhidin ilan edilmesi hizmetini göremez. Bu zamanda bid’atlere taraftar olanlar, genelde ya İslam dininin özüne tam nüfuz edemeyenler, ya da dünyaya dört elle sarılmış, aynı zamanda maddi gücü elinde bulunduran kesimlere yaranmak isteyenlerdir. Böyleleri ise, yaranmak istedikleri kesimlerden tam manasıyla kabul görmezler; bilakis hafife alınırlar. Bu da yetmezmiş gibi, iman ehli insanların tepkisini görürler. Bu durumu bir örnek vererek açıklayabiliriz; Muazzam bir cami ve ibadet için bu camiyi dolduran büyük bir cemeati düşünelim. Ama bir de cemeate dahil olmamış, dışarıda koşuşan çocukları, namazla alakası olmayan serkeş insanları da hesaba katalım. Bir kişi bu büyük cemeate sonradan dahil olsun. Ve diyelim ki, o kişi çok güzel bir edâ ile Kur’an’dan bir aşir okusun. O anda, o büyük cemeatin her bir ferdinin takdirini ve teveccühünü kazanacaktır. Ama, böyle yapmaz da, cemeat yerine dışarıda haylaz bir şekilde namaza dahil olmayan çocukları eğlendirmek, onların dikkatini çekmek için, alakasız bir şekilde şarkı söylecek olsa, bir yandan bütün cemeatin nefreti ve öfkesiyla

karşılaşacaktır. Öte yandan, üç-beş haylaz çocuğun maskarası olacaktır. Tıpkı bunun gibi, on dört asırdan bu yana milyarlarca iman ehli insanın oluşturduğu muazzam bir cemeatin gittiği yolu terkedip, yeni bid’atler ortaya çıkarmaya çalışmak, o cemeatin tümüne karşı bir saygısızlıktır. O insanların tek tek manevi nefretlerini celbetmekten başka bir netice elde edilmez. Kıymetleri hiç hükmünde olan bazı güç odaklarına yaranma arzusu ise, karşılığında ancak alaya alınmayı, hor görülmeyi ve küçümsenmeyi bulacaktır. Zamanımızda bid’atlerin ortaya çıkmasında, müslümanların bir takım hataları ve yüklendikleri bir takım sorumlulukları vardır. Öncelikle bu hataları sorgulamak ve izale etmek gerekir. Örneğin, kabir ziyareti sünnettir ve bizzat Hz. Peygamber tarafından hem uygulanmış, hem de çeşitli defalar dile getirilmiştir. Ancak sonraki dönemlerde ve özellikle dinî şuur ve hassasiyetin iyice azaldığı günümüz müslümanlarına baktığımızda, bu önemli sünnetin nasıl bid’atlerle çarpıtıldığını görmekteyiz. Özellikle evliya türbelerine karşı yapılan uygulamaların İslamiyetle uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığı, üstelik böylesi yanlışlıkların yine İslamiyet adına yapıldığı her insaf sahibinin kalbini sızlatan gerçeklerdir. Sırf Cenab-ı Hak hesabına makbul bir kul olduğu, o mübarek şahsın şefeatine ve manevi duasına mazhar olmak için meşru yollarla hürmet ve saygının gösterilmesi gerekirken; o kabirdeki insan öylesine takdis edilmekte, insan üstü bir varlık olarak görülmektedir ki, neredeyse Allah’tan

istenilmesi gereken her şey bir ölüden istenir vaziyete gelinmektedir. Hatta o dereceye varılmıştır ki, namaz kılmayanlar, hiç bir ibadeti yerine getirmeyenler, meşhur bir velî zâtın türbesine kurban kesip, ona yalvarmak suretiyle bütün ibadetlerini yapmış, bütün borçlarından kurtulmuş olma vaziyeti takınmaktadırlar. İşte bu denli geniş boyutlara varmış olan bid’atler ve bu bid’atlere kapılma hastalığından mümkün olduğu kadar kendimizi korumak, bid’atlere az veya çok oranda dalmış insanlara bu yanlıştan kurtarabilmenin yollarını aramak gerekmektedir.

e) Bid’atlerle nasıl mücadele edilmeli?
Yüzyıllardan bu yana, ehl-i sünnet alimleri bid’atlerle daima mücadele edegelmişlerdir. Zira müslümanlar için en önemli şartlardan birisi, hayatlarını Kur’an ve Sünnet esasları çerçevesinde devam ettirmeleridir. İşte bu hedefe ulaşmak için vargüçleriyle çalışmışlardır. İslam alimlerinin bu konuya bu derece titizlik göstermelerinin ardında, yukarıda örneklerine yer verdiğimiz hadis-i şeriflerdeki Nebevî ikaz ve emirlerin gereğini yerine getirmenin yanısıra, doğrudan İslamın korunması gayesi vardır. Çünkü, ortaya çıkan her bid’at, bir sünneti ve İslamın önemli bir şiarını hedef alabilir ve yok edebilir. Bu sebeple ortaya çıkan her yeni şey İslam alimlerince büyüteç altına alınmış, üzerinde gerekli değerlendirmeler yapıldıktan sonra olumlu veya olumsuz kanaatlar dile getirilmiştir.

Ancak her alanda olduğu gibi, bid’atlerle mücadelede de müsbet hareket tarzı benimsenmesi gerekir. Çünkü, tarihte bir çok örneklerine şahid olduğumuz gibi, bid’atlerle mücadelede yöntemlerinde yer yer görülen kusurlardan dolayı, bazı zamanlarda insanların bid’atlere yönelmeleri adeta kamçılanmıştır. Böylelikle bazı insanların bağlandıkları bid’atlere mutaassıbane sarılmaları, sünnete uymak yerine sünnetten uzaklaşmaları neticesi doğmuştur. Diğer yandan bid’atlerle mücadele edenlerin bir kısmı da, çevrelerini bir ağ gibi saran bid’at ve hurafeler karşısında sükut etmeyi tercih etmişler, “fitne çıkarmama” mazeretine sığınarak bu pasif tutumlarını mazur göstermeye çalışmışlardır. O halde, bid’atlerle mücadele konusunda öncelikle üzerinde durulması gereken nokta, üslup ve metoddur. Yapılan mücadelede sonuç almak için, o sonuca götürecek metodun iyi belirlenmesi gerekir. Günümüz şartlarında, toplumda gözlemlenen çeşitli seviyedeki bid’atlerle mücadele esnasında dikkate alınması gereken hususları şöylece sıralayabiliriz: 1- Bid’atlerle mücadeleye geçmeden önce, içinde mücadele edilecek toplumun iyi bilinmesi ve tanınması gerekir. Kültürel yapısı, değer yargıları, hassasiyet gösterilen konuları inceden inceye araştırılmalıdır. 2- Toplumun dini yaşantısında görülen bid’atler taşıdıkları özelliklere göre tasnif edilmeli, ortaya çıkış nedenleri iyi saptanmalıdır.

Çünkü, uzun yıllara dayanan ve benimsenerek topluma malolmuş bir bid’atin silinip yok edilmesi çok zordur. 3- Doğrular hiç bir zaman gizlenmemelidir. Ancak her doğrunun doğru bir şekilde sunulması da önemlidir. Bulunan her uygun fırsatta yanlışlar hatırlatılmalı, doğrular gösterilmelidir. Bu gayretlerde çok yavaş mesafe katedilse de devamlılık çok önemlidir. Çünkü yanlış şeylerin, insanların şuuraltına yerleşmesi nasıl uzun zamanları almışsa, bunların izalesi de uzun gayretleri gerektirecektir. Dolayısıyla bid’atlerle mücadele mümkün olduğunca geniş bir zaman dilimine yayılmalıdır. Sabırlı, ama kararlı bir şekilde doğrular devamlı anlatılmalı, yanlışlar en uygun metodla, bıkmadan, usanmadan dile getirilmelidir. 4- Taassup sözkonusu olan konularda daha fazla dikkatli ve titiz davranmak gerekir. Diğer yandan dinle çelişmeyen, daha ziyade folklorik değer olarak yerleşmiş değer yargılarının üzerine gidilmemelidir. Ancak, bu değer yargılarının dinin emirleriyle çelişmesi halinde, yine uygun bir üslub ve tarzla yanlışlıklara işaret edilmelidir. 5- Bid’atlerle mücadelede toptancı davranmamalıdır. Çünkü her bid’at davranış ve uygulamanın farklı yaklaşımlarla ele alınması ve izale edilmesi gerekebilir. Diğer yandan, en yanlış şeylerde dahi, o hareketi yapanlarla mantıklı ve haklı görülen bir takım farklı sebepler olabilir. Her düşünce ve davranış, kendi içinde bir bütündür, mutlaka bir arka planı vardır. Her bid’atin bu arka planın iyi tespit edilmesi, onunla mücadelede kolaylıklar sağlayacaktır.

You're Reading a Free Preview

Download
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->