You are on page 1of 46

Bu kitabýn hazýrlanmasýnda, CANDIDE'in MEB Fransýz Klasikleri dizisinde 1959'da yayýnlanan ikinci baskýsý temel alýnmýþ ve çeviri dili

günümüz Türkçesine uyarlanmýþtýr.

V O L T A I R E CANDIDE ya da Ýyimserlik Üzerine

Fehmi Baldaþ tarafýndan Fransýzca'dan çevrilmiþtir.

ÖNSÖZ

"Candide", Voltaire'in Klasikler dizisinde çýkan üçüncü kitabýdýr. Bundan önce "Safoðlan" d n "Ingenu" ile "Felsefe Sözlüðü" diye çevrilen "Le Dictionnaire philosophique" adýndaki yap arý, Voltaire'i, iki yönüyle Türk okuyuculara tanýtmýþtý: Biri hikâyeci, diðeri filozof Vol andide", Voltaire'in bu iki yönünü birden açýklayan bir hikâyedir.

Bu hikâyesinde Voltaire, genç ve her þeyden habersiz Candide'e, Alman düþünürü Leibniz'in f esini temsil eden Pangloss ve saðduyunun temsilcisi olan filozof Martin'le birlik te bütün dünyayý dolaþtýrýr. Almanya'dan Hollanda'ya, Ýtalya'ya ve sonunda Türkiye'ye giden e, bu gezileri sýrasýnda bin bir felaketle karþýlaþýr. Almanya'da asker olur. Hollanda'da ç büyük aþaðýlamalara uðrar, öðretmeni Pangloss'u amansýz bir hastalýða yakalanmýþ olarak bul bir engizisyon mahkemesinde acýmasýz bir cezaya çarptýrýlýr; adam öldürür, Amerika'da yam liler tarafýndan yenilmek üzere iken son anda kurtulur; Fransa'da tuzaða düþer ve paralarýn dýrýr; Ýtalya'da taçlarýný, tahtlarýný yitirmiþ altý kralýn serüvenlerini dinler ve sonunda manýn ne demek olduðunu öðrenir. Baþýndan geçen onca olaya raðmen filozof Pangloss'un dedik e uyarak her þeyin "iyi" olduðuna inanýr ve bu düþüncesinden ancak Türkiye'de vazgeçer. On amacýný, yaþamýn anlamýný Türkiye'de tanýdýðý bir derviþin "bahçemizi yetiþtirelim" sözü ö bunca zamanýný boþuna geçirdiðini anlar, bin bir felaketten sonra bir araya toplanan hikâye in kahramanlarýna birer iþ verir, hepsini bir uðraþa kavuþturur ve bahçesini yetiþtirir.

Hikâyeci Voltaire'in asýl karakterini açýða vuran bu kitabýdýr. Burada alay son sýnýrýna ul , krallarýn, uluslarýn âdetleri, gelenekleriyle, insanlarýn karakteriyle alay eden filoz of iðnesini saplamak için en zayýf yanlarý bulmakta güçlük çekmiyor. Örneðin engizisyonla a için gerçek bir olayý ele alýyor. 1756 yýlýnda Lizbon'da yaþanan bir yer sarsýntýsýný önle gizisyon, ayný kentte iki Yahudiyi yakmaya karar verdiði sýrada yeniden þiddetli bir yer sarsýntýsýnýn olduðunu aktarýyor. Böylece XVI. ve XVII. yüzyýllarda yok yere engizisyonun meslektaþlarýnýn intikamýný almýþ oluyor.

Bu alay biçiminin dilini burada anlatmak oldukça güç bir iþ. Yalnýzca þunu söyleyelim ki Fr nýn baþka bir adý da "Voltaire'in dili"dir. Bu dil kývraktýr; cümleler, sözcükler anlatýlma en olaylara uyumludur.. Ne klasiklerin aðýr ve kuru dili, ne de romantiklerin uzun v e süslü cümleleri Voltaire'in diliyle karþýlaþtýrýlabilir. Onun heykelini görenler ince dud da ve iri göz bebeklerinde insaný çýldýrtan bir alaycýlýðý sezmekte güçlük çekmezler. Onun ve dudaklarda ima edilen alayýn kâðýda dökülmesidir.. Bu anlatým biçiminden tat almamak ola . Ýnsana kendi öz varlýðýnýn acý ve iyi yanlarýný gösterdiði içindir ki bu dil yýlan gibi k ete saplanan bir iðne etkisi yapar. Ýnsanlýðýn olduðu kadar toplumun da iyi ve kötü yanlarý oliere kadar güldüren, Racine kadar aðlatan Voltaire, "Candide"i tam altmýþ beþ yaþýnda yaz ki en olgun çaðýnda yazdýðý bu yapýt eðlence olsun diye yazýlan yapýtlarýndan çok farklýdýr belki eskimiþtir, tiyatro oyunlarý artýk oynanmayacak kadar bayatlamýþtýr, fakat Candide, V ltaire'nin modasý hiç geçmeyecek bir yapýtýdýr. Bugün hiç kimse,Candide'i okumadan, dünya e

hakkýnda her aydýnýn edinmesi gereken bilgiye sahip olduðunu söyleyemez. Daha ileri gideceð z, "Candide" her aydýnýn, Fransýzlarýn "livre de chevet" dedikleri, yani yatarken karýþtýra birkaç sayfa okuyacaðý bir baþucu kitabý olmalýdýr.

CANDIDE

CANDIDE (1) ya da Ýyimserlik Üzerine (2)

Doktor Ralph'ýn Almanca yazdýðý kitaptan çevrilmiþtir. Bundan baþka 1759 yýlýnda Minden'de ktorun cebinden çýkan ekler de kitapta yer almaktadýr

BÝRÝNCÝ BÖLÜM

Candide güzel bir þatoda nasýl yetiþti ve oradan nasýl kovuldu.

Vestfalya'da, Baron Thunder-ten-Tronckh'un þatosunda, yaradýlýþtan yumuþak huylu bir delik anlý vardý. Yüzünden ruhu okunurdu. Basit bir zekâsý, oldukça doðru bir akýl yürütme yetisi andide adýnýn verilmesi de sanýrým bundandý. Evin emekli hizmetçileri onun, Baron'un kýzkar le yakýnlarda oturan iyi, kibar bir soylunun çocuðu olduðundan kuþku duyarlardý. Denildiðin e Baron'un kýzkardeþi bu soylu kiþiyle evlenmek istememiþti. Çünkü o soylu, atalarýný ancak irinci göbeðe kadar sayabilmiþ, soyaðacýnýn kalan bölümü zamanýn içinde yitip gitmiþti.

Baron, Vestfalya'nýn en güçlü derebeylerinden biriydi. Çünkü þatosunun kapýsý ve pencereler tta þatonun büyük salonu, güzel duvar halýlarýyla süslüydü. Avludaki köpeklerini, gerekince eyislerine de it uþaklýðý yaptýrýrdý. Köyün papazý, Baron'un özel papazlýðýný yapardý. Herk r, hikâyeler anlattýðý zaman da gülerdi.

Madama la Baronne üç yüz elli libre aðýrlýðýyla çevresindekilerin büyük saygýsýný kazanmýþt saygýdeðer kýlan bir incelikle konuklarýný aðýrlardý. On yedi yaþlarýndaki kýzý Cunégonde, dolgun, iþtah uyandýran bir kýzdý. Baron'un oðluysa görünüþüyle her bakýmdan babasýnýn oðl meni Pangloss, þatonun akýl hocasýydý. O küçük Candide de onun derslerini, yaþýnýn ve huyun dinlerdi.

Pangloss, Métaphysico - Théologo - Cosmolo - Nigologie (3) öðretirdi. Nedensiz sonuç olama yacaðýný, olabilecek dünyalarýn en iyisinde, þatolarýn en iyisinin Baron'un þatosu, Madame madamlarýn en iyisi olduðunu eksiksiz bir biçimde kanýtlardý.

"Olaylarýn baþka türlü olamayacaðý kanýtlanmýþtýr, çünkü her þeyin bir amacý vardýr; o hald için olduðu kaçýnýlmaz bir gerçektir. Burun, gözlük takmak için yaratýlmýþtýr. Bunun içindi z. Bacaklar dizlik giymek için yaratýlmýþtýr. Onun için dizlik kullanýyoruz. Taþlar yontulm þato yapýlmak için oluþturulmuþtur. Onun için de Monseigneur'ün gayet güzel bir þatosu var en büyük Baronu en iyi yerde oturmalý deðil mi ? Domuzlar da yenmek için yaratýldýðýndan, bütün yýl domuz yeriz. Böylece her þeyin iyi olduðunu söyleyenler aptalca bir söz etmiþler; en iyidir demek gerekirdi."

Candide, Pangloss'u dikkatle dinler ve safça inanýrdý; çünkü Matmazel Cunégonde'u çok güzel u; ama bunu bir türlü kendisine söyleyemezdi. Böylece þu sonuca varýrdý: Mutluluðun birinci Baron Thunder- ten-Tronckh olarak doðmaktý; ikincisi Matmazel Cunégonde olmak; üçüncüsü onu gün görmek; dördüncüsü de ülkenin, dolayýsýyla bütün dünyanýn en büyük filozofu olan üstat .

Bir gün Cunégonde, þatonun yanýnda, park denen koruda gezinirken, çalýlarýn arasýnda Doktor loss'un, madame la Baronne'un güzel, uysal, esmer, küçük hizmetçisine deneysel fizik dersi verdiðini gördü. Matmazel Cunégonde'un bilimlere karþý büyük bir yatkýnlýðý vardý. O yüzde almadan izledi. Doktor Pangloss'un "yeter sebebi"ni, sonuçlarýný ve nedenlerini açýkça gö Heyecanlý ve düþünceli, bir gün bilgin olmak isteðiyle taþarak geri döndü. Genç Candide'in eter sebebi", delikanlýnýn ise kendisinin "yeter sebebi" olabileceðini düþündü.

Þatoya dönerken Candide'le karþýlaþtý ve kýzardý. Candide de kýzardý. Cunégonde ona buðulu njour" dedi. Candide de ona bir þeyler söyledi ama ne söylediðini bilmiyordu. Ertesi gün a kþam yemeðinden sonra sofradan kalkýldýðýnda, Cunégonde ile Candide bir paravananýn arkasýn ular. Cunégonde mendilini yere düþürdü. Candide onu yerden aldý. Cunégonde, Candide'nin eli masumca tuttu. Delikanlý da genç kýzýn elini ayný duyguyla, fakat kendine özgü bir sertlik, r duyarlýk ve incelikle öptü. Dudaklarý birleþti, gözleri alevlendi, dizleri titredi, eller sapýttý. Baron Thunder- ten-Tronckh paravananýn yanýndan geçti ve olup biteni görünce Cand 'in kýçýna bir tekme atarak onu þatodan kovdu. Cunégonde bayýldý. Kendine gelince Madame la ronne'dan bir tokat yedi. Böylece mümkün olan þatolarýn en güzel ve en sevimlisinde neþeden kalmadý.

ÝKÝNCÝ BÖLÜM

Bulgarlar arasýnda Candide'in baþýna gelenler.

Cennetten kovulan Candide, nereye gittiðini bilmeden, aðlayýp sýzlayarak, gözlerini bazan göðe kaldýrarak, bazan Baron kýzlarýnýn en güzelinin bulunduðu þatolarýn en güzeline çevire yol aldý. Tarlalarda iki sapan izi arasýnda bomboþ bir mideyle yattý. Lapa lapa kar yaðýyo du. Ertesi gün Candide, soðuktan donmuþ, açlýktan ve yorgunluktan bitkin bir halde bacakla rýný sürüyerek Veldberghoff Tararbk Dikdorff adýndaki komþu kente kadar yürüdü. Cebinde beþ tu. Boynunu bükerek bir meyhane kapýsýnýn önünde durdu. Mavi elbiseli (4) iki kiþi delikan Biri ötekine, "Arkadaþ" dedi. "Ýþte yakýþýklý bir delikanlý. Boyu da tam aradýðýmýz gibi". dide'e doðru yürüyüp büyük bir nezaketle delikanlýyý yemeðe davet ettiler. Candide de onlar li bir alçak gönüllülükle, "Baylar" dedi, "Ýltifatýnýza teþekkür ederim. Ama yemekten payým param yok." Mavililerden biri, "Ah bayým", dedi. "Sizin görünüþünüzde ve deðerinizde olan ler hiçbir þey için para vermezler. Boyunuz beþ ayak ve beþ parmak deðil mi?". Candide eðil k, "Evet efendiler, boyum bu kadardýr" dedi. "Aman bayým lütfen buyurunuz. Yemek paranýzý ö emek þöyle dursun, sizin gibi bir insanýn parasýz kalmasýna bile katlanamayýz. Ýnsanlar bir lerine yardým için yaratýlmýþlardýr". Candide, "Hakkýnýz var" dedi, "Üstat Pangloss da bana e söylerdi. Ben de þimdi her þeyin en iyi olduðunu görüyorum". Adamlar birkaç akça vermek cada bulundular. Candide parayý aldý ve karþýlýðýnda bir senet vermek istedi. Mavililer alm r. Hep birlikte sofraya oturuldu. Candide'e sordular, "Ýçtenlikle seviyor musunuz?"

. Candide, "Evet; Matmazel Cunégonde'u canýmdan çok seviyorum" diye yanýtladý. Adamlardan biri, "Onu deðil, Bulgarlarýn kralýný candan sevip sevmediðinizi soruyoruz" dedi. Candide, "Hayýr asla. Çünkü kendisini hiç görmedim" diye yanýtladý. "Nasýl, nasýl ? O krallarýn en r; haydi onun þerefine içelim". Candide, "Hayhay baylar..." dedi ve içti. Sonunda mavi liler, "Artýk yeter. Ýþte þimdi Bulgarlarýn kahramaný, koruyucusu, dayanaðý ve kolu oldunuz size güldü. Þan þeref artýk sizin için" dediler. Ayaklarýný zincire vurup alaya götürdüler. sola döndürdüler, tüfek astýrdýlar, ateþ ettirdiler, ayak deðiþtirttiler, üstelik bir de ot urdular. Ertesi gün Candide askeri talimde biraz daha iyiydi. Yalnýzca yirmi sopa ye di.Daha ertesi gün de on sopa. O artýk, öteki askerlerin, silah arkadaþlarýnýn gözünde bi ikaydý.

Þaþkýna dönen Candide, niçin bir kahraman olduðunu bir türlü kestiremiyordu. Hayvanlar nasý larýný istedikleri gibi kullanýyorsa, insanlarýn da bacaklarýný týpký öyle kullanabilecekle nan Candide, güzel bir ilkbahar sabahý rasgele yürümeye niyetlendi. Henüz iki fersah yürüme , her biri altý ayak boyunda dört kahraman, delikanlýyý yakalayýp baðladýlar ve deliðe týkt melik uyarýnca bütün alay tarafýndan otuz altý kere sopalanmayý mý, yoksa beynine on iki ku yemeyi mi tercih ettiðini sordular. Candide, irade özgürlüðünden söz edip, ne onu ne de öte i istediðini boþ yere savunduysa da sonunda birincisini seçmek zorunda kaldý. Özgürlük deni Tanrý vergisi uyarýnca otuz altý kere sopadan geçmeye razý oldu. Alay iki kere önünden geç layda iki bin kiþi vardý. Bu da Candide'in ense kökünden kuyruk sokumuna kadar bedeninde ki bütün kaslarýn ve sinirlerin dýþarý fýrlamasýna yol açan dört bin deðnek demekti. Üçüncü ermaný kalmayan Candide beynini patlatmak lütfunda bulunulmasýný diledi. Bu iþi ona baðýþla gözlerini baðlayýp diz çöktürdüler. Tam o sýrada Bulgar kralý oradan geçti. Zavallýnýn suçu dahi olan kral, Candide'e sorduðu sorulardan, bu gencin dünya iþlerinden habersiz bir metafizikçi olduðunu kavradý ve delikanlýyý sonralarý her yüzyýlýn ve her gazetenin öveceð metle affetti. Ýyi bir cerrah olan Dioscoride, bulduðu merhemlerle Candide'i iyi ett i. Bulgar kralý Abar kralýyla savaþmaya baþladýðý zaman Candide'in sýrtý biraz deri baðlamý týk yürüyebiliyordu.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Candide Bulgarlardan nasýl kurtuldu ve ne oldu.

Dünyada hiçbir þey bu iki ordu kadar güzel, çevik, parlak ve düzenli olamazdý. Borularýn, f n, trampetlerin, obualarýn ve toplarýn sesi cehennemde bile benzeri olmayan bir uyum oluþturuyordu. Önce toplar her iki taraftan altýþar bin kiþi devirdi; sonra tüfekler dünya en iyisinin yüzünü pisleten dokuz, on bin kadar edepsizi ortadan kaldýrdý; süngüler de bir in kiþinin ölümünün "yeter sebebi" oldular. Bunlarýn hepsinin tutarý aþaðý yukarý otuz bin ir filozof gibi titreyen Candide, bu kahramanca cankýrýmýnda elinden geldiði kadar sakla ndý.

Sonunda her iki kral, kendi karargâhlarýnda zafer þarkýlarý söyletirken, Candide, nedenlerl sonuçlar üstünde düþünmek için baþka bir yere gitmeye karar verdi. Ölmüþ ya da can çekiþen geçerek en yakýn köye ulaþtý. Burasý bir Abar köyüydü ve kül olmuþtu. Bulgarlar kamu hukuku ayanarak köyü ateþe vermiþlerdi. Bir yanda vücutlarý delik deþik yaþlýlar, çocuklarýný kanl utan boðazlanmýþ karýlarýnýn can çekiþmelerini seyrediyorlardý. Bir yanda da birkaç kahrama iyaçlarýný giderdikten sonra karýnlarýný deþtikleri genç kýzlar son nefeslerini veriyorlard mýþ kýzlar, yaþamlarýna son verilmesi için yalvarýyorlardý. Yerlerde, kesilmiþ kollarýn ve yanýnda beyin parçalarý da görünüyordu.

Candide, koþarak baþka bir köye gitti. Burasý da bir Bulgar köyüydü. Abar kahramanlarý da b ayný þeyi yapmýþlardý. Candide çýrpýnan insanlarýn yanýnda ve yýkýntýlar üzerinde durmadan umanyasý, aklýnda Matmazel Cunégonde, savaþ alanýndan dýþarý çýktý.

Hollanda'ya geldiði zaman yiyeceði tükenmiþti. Fakat burada herkesin varlýklý ve Hýristiyan duðunu duyunca, Matmazel Cunégonde'un güzel gözleri için kovulduðu Baron'un þatosundaki kad iyi bakýlacaðýndan kuþku duymaz oldu. Birçok aðýrbaþlý insana el açtýysa da, hepsi ona, bu am ederse yaþamasýný öðrensin diye bir ýslah evine kapatýlacaðýný söyledi.

Sonra büyük bir toplantýda, tam bir saat sadaka hakkýnda konuþan bir adama (5) baþvurdu. Bu hatip Candide'e yan gözle bakarak, "Buraya ne yapmaya geldiniz? Büyük dava için mi?" diy e sordu. Candide boynunu bükerek, "Nedensiz hiçbir sonuç yoktur. Her þey zorunlu olarak birbiriyle baðlýdýr ve her þey en iyi þekilde yaratýlmýþtýr. Matmazel Cunégonde'un yanýndan sopa yemem ve ekmek buluncaya kadar dilenmem gerekti. Baþka türlü de olamazdý", diye cev ap verdi. Hatip, "Aziz dostum", dedi. "Papa'nýn deccal olduðuna inanýyor musunuz?" Can dide, "Þimdiye kadar böyle bir þey duymadým. Ama Papa ister deccal olsun, ister olmasýn, b enim yiyecek ekmeðim yok" dedi. Adam "O halde ekmek yemeye layýk deðilsin. Defol çapkýn ke rata, bir daha da yanýma sokulma" diye baðýrdý. Hatibin karýsý pencereden baþýný çýkarýp Pa lduðuna inanmayan birini görünce, oturaðýný Candide'in kafasýna boþalttý. Yüce Tanrým, kadý ygularý ne büyük taþkýnlýklara yol açýyor!..

Hiç vaftiz edilmemiþ, Jacques (6) adlý, iyi kalpli bir anabaptist iki ayaklý, canlý, kanat sýz bir varlýða, kardeþlerinden birine karþý yapýlan bu insafsýz ve çirkin davranýþa tanýk i kolundan tutup evine götürdü. Yýkadý. Ekmek ve bira verdi; sonra da cebine iki florin ko ydu. Hatta delikanlýya Hollanda'da, Ýran kumaþlarý dokuyan kendi tezgâhlarýnda nasýl çalýþý edi. Candide, bu adamýn önünde secdeye varýrcasýna eðilerek: "Üstat Pangloss boþ yere, bu d her þeyin en iyi olduðunu söylememiþti. Çünkü kara cübbeli adam ve karýsýnýn kabalýðýndan d rhametiniz beni duygulandýrdý" dedi. Ertesi gün Candide gezinmeye çýktýðýnda, yüzü sivilceli, ölü bakýþlý, burnunun ucu düþmüþ, , bedeni þiddetli bir öksürükle sürekli sarsýlan ve her öksürüþünde bir diþi daha fýrlayan DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Candide eski felsefe öðretmeni Doktor Pangloss'la nasýl karþýlaþtý ve baþlarýna neler geldi

Candide, korkudan çok merhametten doðan bir heyecanla iyi kalpli anabaptist Jacques'ýn verdiði iki florini, bu yürekler acýsý baldýrý çýplaða uzattý. Hayalet, delikanlýya dikkat ve boynuna atýldý. Candide korktu, geri çekildi. Bu zavallýlardan biri ötekine, "Demek sev gili Pangloss'unuzu tanýmadýnýz ha!" dedi . "Aman neler duyuyorum? Baþýnýzdan nasýl bir fel t geçti? Niçin o güzelim þatoda deðilsiniz? Kýzlarýn incisi, doðanýn bir þaheseri olan Mat onde'a ne oldu?" Pangloss, "Gücüm tükendi" dedi... Candide, üstadý derhal iyi kalpli anaba ptistin ahýrýna götürdü ve bir parça ekmek yedirdi. Panglos kendine gelince, Candide, "Peki , diye sordu, "Cunégonde ne oldu?" Pangloss, "Öldü" dedi. Bunu duyunca Candide bayýldý. A rkadaþý ahýrda raslantý sonucu bulunan kötü bir sirkeyle Candide'i ayýlttý. Candide gözleri "Cunégonde öldü mü?.. Ey dünyalarýn en iyisi neredesin? Hangi hastalýktan öldü? Sakýn sayýn ndan tekmelenerek kovulduðum için ölmüþ olmasýn" diye baðýrdý. Pangloss, "Hayýr", dedi. "Tü kerleri onun ýrzýna geçtikten sonra karnýný deþtiler; yardýmýna koþan Baron'un da kafasýný adame la Baronne da parça parça edildi. Zavallý öðrencime de kýzkardeþine yaptýklarýnýn ayn oya gelince... Taþ üstünde taþ kalmadý. Ne otlak, ne bir koyun, ne bir ördek, ne de bir aða öcümüz alýndý; çünkü Abarlar da bir Bulgar senyörüne ait olan komþu baronlukta ayný þeyi y

Candide bunlarý duyunca yeniden bayýldý. Kendine gelince de aklýna gelen her þeyi söyledi. onra da Pangloss'u böyle acýnacak bir duruma düþüren gerçek nedeni öðrenmek istedi. Üstat, ", diye baðýrdý. "Ýnsanlýðýn avutucusu, evrenin koruyucusu, bütün duygulu varlýklarýn ruhu, Candide, "Ah, ben de kalplere hükmeden, ruhumuzun ruhu olan aþký tanýdým. Ama bu tatlý þey a, bir öpücükle kaba etime yediðim yirmi tekmeye mal oldu. Peki ama nasýl oldu da böyle tat bir neden, sizde bu kadar korkunç bir sonuca yol açtý?" diye sordu. Pangloss þöyle yanýtladý: "Sevgili Candide. Haþmetli Madame la Baronne'un güzel hizmetçisi

uette'i bilirsiniz. Beni kemirdiðini gördüðünüz bu cehennem azaplarýný doðuran cennet zevkl nun kollarý arasýnda tattým. Bu derde o da tutulmuþtu, belki de þimdi ölmüþtür. Paquette, b armaðanýn kaynaðýný bilen, bilgin bir Cordelier papazýndan kapmýþ; o da bunu yaþlý bir kon ontes bir süvari yüzbaþýsýndan; yüzbaþý bir markizden; markiz bir þövalye yardýmcýsýndan; þ vit papazýndan; papaz da bunu, henüz papaz adayýyken, doðrudan doðruya Colombus'un bir ark adaþýndan kapmýþ. Bana gelince, ben bunu kimseye bulaþtýramayacaðým, çünkü ölüyorum".

Candide: "Ey Pangloss; bu ne tuhaf bir soyaðacý. Hepsinin kökü þeytandý deðil mi?" diye bað dam, "Asla", dedi. "Bu, dünyalarýn en iyisinde gerekli bir þey, zorunlu bir cevherdi. Çünkü Colombus, bir Amerika adasýnda, üremenin kaynaðýný zehirleyen, çok kere üremeye bile engel an ve hiç þüphesiz doðanýn yüce amacýna aykýrý olan bu hastalýða yakalanmasaydý, çikolata i ksun kalacaktýk. Ayrýca þunu da söyleyeyim ki bugüne kadar, din çatýþmalarý, savaþlarý kavg u hastalýk da yalnýzca bizim kýtamýzda, yalnýzca bizde var. Türkler, Hintliler, Acemler, Çi ler, Siyamlýlar ve Japonlar onu henüz tanýmazlar. Birkaç yüzyýl sonra, sýrasý gelince onlar unu öðrenmeleri için yeter bir neden bulunur. Ama þimdilik bizim aramýzda. Hele uluslarýn a yazýlarýný belirleyen, çok iyi yetiþtirilmiþ, ücretli askerlerden oluþmuþ büyük ordularda, la yayýlmaktadýr. Böylece savaþmak için karþý karþýya geçen otuzar bin kiþilik iki ordudan aþaðý yukarý yirmi bin frengilinin bulunduðuna inanabilirsiniz."

Candide, "Çok iyi! Ama, gene de tedavi edilmeniz lazým" dedi. Pangloss, "Nasýl tedavi yani?" diye sordu. "Nasýl tedavi ettireceðiz? Cebimde beþ para yok, yeryüzünde para vermed en veya baþkasý senin yerine parasýný ödemeden ne kan aldýrabilirsin, ne de bir tenkiye yap abilirsin".

Bu son söz Candide'i harekete geçirdi; koþup merhametli anabaptistin ayaklarýna kapandý ve ona arkadaþýnýn düþtüðü durumu o kadar acýklý bir dille anlattý ki iyi kalpli adam, Doktor yardým etmeyi kabul etti ve tedavi masraflarýný üstlendi. Tedavinin sonunda, Pangloss b ir gözüyle bir kulaðýný kaybetti. Ama o yazý yazmasýný iyi biliyor ve çok iyi hesap yapýyor ptist Jacques onu kâtip olarak yanýna aldý. Ýki ay sonra, bazý iþler için gemiyle Lizbon'a mek zorunda kalýnca bu iki filozofu da birlikte götürdü. Pangloss ona her þeyin mükemmel o duðunu anlattý. Anababtist Jacques ise bu görüþte deðildi. "Ýnsanlar da doðayý biraz bozmuþ Çünkü insanlar kurt doðmadýklarý halde kurt olmuþlar. Tanrý onlara ne yirmi dörtlük top, n rdi. Oysa onlar, birbirlerini yok etmek için süngüler, toplar yaptýlar. Ayrýca alacaklýlar aralarýný alamasýnlar diye iflas edenlerin mallarýna el koyan adaleti de bu arada sayabi lirim" dedi. Tek gözlü üstat, "Bütün bunlar gerekliydi; çünkü genel iyilik özel felaketlerd öyle ki ne kadar çok özel felaket olursa, her þey o kadar iyi olur" diye yanýtladý. Panglo s böylesi akýl yürütmeleri sürdürürken hava karardý; dünyanýn dört yanýndan rüzgârlar esmey aný açýklarýnda gemi korkunç bir fýrtýnaya tutuldu.

BEÞÝNCÝ BÖLÜM

Fýrtýnada geminin batmasý, yersarsýntýsý, üstat Pangloss'un, Candide ve anabaptist Jacques' arýna gelenler.

Yolcularýn yarýsý, geminin þiddetle sallanmasýnýn sinirlerde ve içi dýþýna çýkan vücutlarda acýdan o kadar bitkin düþmüþtü ki bir de fýrtýnadan doðan tehlikenin tasasýný çekecek halde iler de baðrýþýyor, dua ediyordu. Yelken yýrtýlmýþ, direkler kýrýlmýþ, geminin dibi delinmi kimse kimsenin ne dediðini anlamýyordu ve komuta eden kimse kalmamýþtý. Anabaptist Jacques geminin manevra yapmasýna elinden geldiðince yardým etmeye çalýþýyordu. Güvertede çabalark dinden geçmiþ bir gemici, ona var gücüyle vurdu ve yere serdi. Ama kendi de vurduðu yumruk tan öylesine sendeledi ki baþ aþaðý, gemiden dýþarý fýrladý; kýrýk direðin bir tarafýna asý Jacques onun yardýmýna koþtu, yeniden gemiye çýkmasýna yardým etti. Ama yardým edeyim derk kez gemicinin gözleri önünde kendisi denize düþtü. Gemici boðulan zavallýya dönüp bakmaya zzül etmedi. Candide güverteye yaklaþtý, bir an suyun üstüne çýkan, sonra sonsuza dek sular

koruyucusunu gördü. Onun ardý sýra denize atýlmak istedi ama filozof Pangloss onu tuttu v e Lizbon Koyu'nun bu iyi kalpli anabaptistin boðulmasý için özel olarak yaratýldýðýný kanýt nu, "a priori" olarak kanýtlarken gemi de ikiye bölündü. Pangloss, Candide ve erdemli an abaptisti boðan o gemiciden baþka her þey yok oldu. Gemici olacak herif, Candide ile P angloss'un bir tahta parçasýna tutunarak ulaþtýklarý kýyýya yüzerek çýkabildi. Biraz kendilerine gelince Lizbon'a doðru yürüdüler. Bir kaç kuruþlarý kalmýþtý. Bununla da nra iyice bastýran açlýktan kurtulabileceklerini umuyorlardý.

Koruyucularý iyi kalpli anabaptistin ölümüne aðlayarak kente ayak basar basmaz ayaklarýnýn týndaki topraðýn sarsýldýðýný hissettiler; (7) limanda bile deniz kaynayarak yükseliyor ve tmýþ gemileri parçalýyordu. Alev ve kül kasýrgalarý sokaklarý ve alanlarý kaplýyordu. Evler lar temellerin üzerine çöküyor, temeller daðýlýyordu. Her yaþtan ve her cinsten otuz bin ki altýnda eziliyordu. Kurtulan gemici ýslýk çalýp küfürler ederek, "Bize burada iyi iþ çýkac du. Pangloss ise, "Bu olayýn nedeni ne olabilir" sorusuna yanýt aramaktaydý. Candide d e, "Ýþte kýyamet alameti!" diye baðýrmaktaydý. Gemici yýkýntýlarýn, çöküntülerin ortasýnda ak için ölüme meydan okuyor, para buluyor, hemen alýyor, kafayý çekiyor, ayýlýnca da ev yýk de ve can çekiþenlerle ölülerin arasýnda, karþýsýna çýkan ilk gönlü zengin kýzý satýn alýyo onu kolundan çekiyordu: "Dostum iyi etmiyorsun, akýlsýzlýk ediyorsun; iþleri sýrasýz yapýy " diye uyarýyordu ama beriki, "Bana výz gelir. Ben bir gemiciyim. Batavya'da doðdum. J aponya'ya yaptýðým dört seferde dört kere kutsal haçý çiðnedim. (8)Tam da akýldan söz edile dun", diye yanýt veriyordu.

Fýrlayan bazý taþ parçalarý Candide'i yaralamýþtý. Sokaða uzanmýþ, üstü baþý yýkýntýlarla ö na biraz þarapla merhem bul, ölüyorum" diyordu. Pangloss, "Bu yer sarsýntýsý yeni bir þey d Geçen yýl Amerika'da Lima kenti benzeri bir depremle sarsýlmýþtý. Ayný nedenler, ayný sonu utlaka yeraltýnda, Lima'dan Lizbon'a kadar uzanan bir kükürt þeridi var" diye yanýtlýyordu. Candide: "Olabilir. Ama Allah aþkýna biraz merhemle þarap" dedi. Filozof: "Olabilir de ne demekmiþ" dedi. "Ben size, bu kanýtlanmýþ bir gerçektir diyorum". Bu sýrada Candide ken inden geçti. Pangloss, ona yakýndaki bir çeþmeden biraz su getirdi.

Ertesi gün yýkýntýlarýn arasýna girerek biraz yiyecek bulduklarýndan canlanýr gibi oldular. a baþkalarý gibi, ölümden kurtulan insanlarý avutmaya çalýþtýlar. Yardýmlarýna tanýk olan b onlara böyle bir felaket sýrasýnda sunulabilecek en iyi yemeði sundular. Yemek gerçekten de yürekler acýsýydý. Sofradakiler ekmeklerini göz yaþlarýyla ýslatýyorlardý. Ama Pangloss, a türlü olmasýna olanak bulunmadýðýný kanýtlayarak onlarý teselli etti: "Çünkü", dedi, "büt en iyisidir. Madem Lizbon'da bir yanardað var. Demek ki bu yanardað baþka bir yerde olamazdý. Çünkü nesnelerin, bulunduklarý yerlerden baþka yerde bulunmalarý olanaksýzdýr. Çü dir".

Pangloss'un yanýnda duran ve Engizisyonla iliþkisi olan kara yüzlü, ufak tefek bir adam (9) nezaketle söz aldý ve "Bu beyin ilk günaha inanmadýðý anlaþýlýyor. Eðer her þeyin oldu en iyisi ise, demek ki ne cennetten kovulma, ne de ceza vardýr".

Pangloss daha büyük bir nezaketle: "Efendimiz beni hoþgörsün ama, cennetten kovulmasý, lane e uðramasý sayesinde insan zorunlu olarak, olabilecek dünyanýn en iyisine girmiþtir" diye yanýtladý. Engizisyonla iliþiði olan adam, "Demek bu bey, özgür iradeye inanmýyor" dedi. Pa oss, "Efendimiz beni baðýþlasýnlar", dedi, "Özgür irade ancak mutlak zorunlukla birlikte v r olabilir. Çünkü özgür olmamýz zorunluydu. Çünkü ne de olsa saptanmýþ olan irade..." Pang lesinin ortasýndayken, engizisyonla iliþiði olan adam, bardaðýna Porto ya da Oporto þarabý uþaðýna baþýyla bir iþaret verdi.

ALTINCI BÖLÜM

Yer sarsýntýlarýna engel olmak için güzel bir

auto-da-fe (10) yakýlýyor ve Candide pataklanýyor.

Lizbon'un dörtte üçünü yok eden yersarsýntýsýnýn ardýndan, ülkenin bilgeleri her þeyin yýký a güzel bir auto-da- fe vermekten daha etkili bir çare bulamamýþlardý. Coimbre Üniversitesi büyük bir törenle birkaç kiþinin hafif ateþte yakýlmasýnda, yersarsýntýsýna engel olacak k va bulunduðuna karar vermiþti.

Bu nedenle, vaftiz anasýyla evlendiðine kanaat getirilen bir Biscayalý (11) ile piliç ye rken yaðýný çýkaran iki Portekizliyi yakaladýlar. Yemekten sonra da, üstat Pangloss'la çöme ide'i baðladýlar. Biri ileri geri konuþmuþ, öteki de onaylayan bir edayla dinlemiþti. Ýkisi de güneþin kendilerini hiçbir zaman rahatsýz etmeyeceði, son derece serin iki ayrý daireye düler. Sekiz gün sonra her ikisine birer Sanbenito (12) giydirdiler. Kafalarýný kâðýttan kü rla süslediler. Candide'in külahýyla Sanbenito'sunda, tersine fýþkýran alev resimleriyle ku ruksuz ve ayaksýz þeytan resimleri vardý. Buna karþýlýk Pangloss'un þeytanlarýnýn ayaklarý larý vardý, ayrýca onun alevleri dikineydi. Bu kýlýklarýyla alay halinde yürüdüler ve çok d r vaazla onun ardýndan çok sesli söylenen güzel bir ilahi dinlediler. Candide, ilahi söyle nirken müzikle pataklandý. Biscayalý ile yað yemek istemeyen iki adam yakýldýlar. Pangloss, et olmadýðý halde asýldý. Ayný gün toprak korkunç bir gürültüyle yeniden sarsýldý.(13)

Korkmuþ, þaþýrmýþ, çýlgýna dönmüþ olan Candide, kan ter içinde titreyerek, kendi kendine, " en iyisi burasý ise ötekiler kimbilir nasýldýr" diye soruyordu. "Yalnýzca pataklanmakla ka lsam iyi... Bulgar'lar da beni patakladýydýlar. Evet beni patakladýlar, ama ey benim s evgili Pangloss'um, ey filozoflarýn en büyüðü, nedenini bile bilmeden, sizin asýldýðýnýzý d ? Ey benim sevgili anabaptist dostum, insanlarýn en iyisi, sizin de limanda boðulma nýz mý gerekiyordu? Ey Matmazel Cunégonde, kýzlarýn incisi, sizin karnýnýzýn yarýlmasý da m andide vâazý dinledikten, dayak yedikten, af edilip kutsandýktan sonra güçlükle ayakta dura ak geri dönerken yaþlý bir kadýn ona yaklaþtý, "Oðlum" dedi, "metin ol, arkamdan gel".

YEDÝNCÝ BÖLÜM

Yaþlý bir kadýn Candide'e bakýyor, Candide sevgilisini buluyor.

Candide, metin olamadý, ama bir yýkýntýya kadar yaþlý kadýnýn ardý sýra yürüdü. Kadýn ona b kutu merhemle, yiyecek içecek verdi. Oldukça temiz bir yatak gösterdi. Yataðýn yanýnda bir takým elbise vardý. "Yiyin, için, yatýn" dedi, "Monseigneur St. Antoine de Padoue, Notre -Dame d'Atocha, Monsiegneur St. Jacques de Compostelle yardýmcýnýz olsun. Yarýn yine gel eceðim". Gördüklerine, çektiklerine ve daha da çok yaþlý kadýnýn merhametine þaþýp kýlan Ca i öpmek istedi. Kadýn, "Öpülecek el benimki deðil" dedi, "yarýn yine geleceðim. Merhemle be inizi iyice oðun, yemek yiyin ve uyuyun". Peþpeþe gelen þanssýzlýklara raðmen raðmen Candid di, içti ve uyudu. Ertesi gün yaþlý kadýn ona kahvaltý getirdi, sýrtýný yokladý ve baþka bi Candide'nin bedenini kendi elleriyle oðdu. Daha sonra öðle yemeðini getirdi. Akþama doðru d akþam yemeðini. Ertesi gün de ayný iþleri yineledi. Candide ona, "Siz kimsiniz" diye soru p duruyordu, "Bu kadar iyiliði sizin aklýnýza kim soktu? Bütün bunlara karþýlýk size nasýl likte bulunabilirim?" Yaþlý kadýn, hiç yanýtlamýyordu. Akþama doðru yine geldi, ama bu kez getirmedi. "Sesinizi çýkarmadan benimle gelin" dedi. Candide'in koluna girdi ve bir likte, kýrlara çýkýp bir çeyrek fersah kadar yürüdüler. Bahçeler ve parklarla çevrilmiþ ýss iler. Yaþlý kadýn küçük bir kapýyý çaldý. Kapý açýldý. Kadýn Candide'i gizli bir merdivende aya götürdü. Diba kumaþlarla kaplý bir kanepeye oturttu, kapýyý kapadý ve gitti. Candide ke düþte sanýyor, geçmiþ bütün hayatý ona bir karabasan, içinde bulunduðu an ise tatlý bir dü u.

Çok geçmeden yaþlý kadýn göründü. Boylu poslu, pýrýltýlý, kýymetli mücevherler takmýþ yüzü bir kadýna destek olmaya çabalýyordu. Yaþlý kadýn, Candide'e, "Þu peçeyi kaldýrýn" dedi. D klaþtý, titreyen eliyle peçeyi kaldýrdý. Olur þey deðil. Ýnanýlmaz bir þey! Matmazel Cunégo gerçekten de onu görüyordu, ta kendisiydi. Gücü kesildi, bir kelime söyleyemedi, ayaklarýn apandý. Cunégonde kanepenin üstüne yýðýlýverdi. Yaþlý kadýn üzerlerine ispirtolu sular dökt ldiler, konuþmaya baþladýlar. Önce kesik kesik sözcükler, karþýlýklý sorular ve yanýtlar, i arý, baðýrýþlar. Yaþlý kadýn, daha az gürültü etmelerini öðütledi ve onlarý baþbaþa býraktý Sizi Portekiz'de buluyorum! Size el sürmediler mi? Filozof Pangloss'un beni inandýr mak istediði gibi karnýnýzý deþmediler mi?" diye sordu. Güzel Cunégonde. "Bunlarýn hepsi ol dedi. "fakat bu iki kazadan da insan her zaman ölmez". "Peki annenizle babanýzý öldürmedil er mi?". Cunégonde aðlayarak, "Ah, öyle oldu" dedi. "Ya kardeþinizi?". "Onu da öldürdüler". ndide son olarak, "Peki niçin Portekiz'desiniz?" diye sordu. "Ne yaptýnýz da beni bura ya getirdiniz?". Kýz, "Bütün bunlarý size anlatacaðým. Ama daha önce, bana verdiðiniz o saf ve yediðiniz o tekmelerden bu yana baþýnýza gelenleri anlatýn ". Candide derin bir saygýyla kýzýn dediklerini yerine getirdi. Heyecan içindeydi. Sesi kýsýk ve titrekti. Sýrtýysa hâlâ Gene de ayrýldýklarý andan bu yana çektiklerini saf bir dille anlattý. Cunégonde gözlerini u dikti. Temiz kalpli anabaptistle Pangloss'un ölümlerine göz yaþlarý döktü. Sonra da Candi e kendi hikâyesini anlatmaya baþladý. Kýz anlatýrken Candide bir sözcüðünü bile kaçýrmýyor onu canýnýn içine sokuverecekmiþ gibi bakýyordu.

SEKÝZÝNCÝ BÖLÜM

Cunégonde'un hikâyesi.

"Tanrý, Bulgar'larý, güzel Thunder - ten - Tronckh þatomuza gönderdiði sýrada ben yataðýmda bir uykuya dalmýþtým. Babamla kardeþimi boðazladýlar. Annemi de parça parça kestiler. Bu gö kendimden geçtiðimi gören altý ayak boyunda bir Bulgar, ýrzýma geçmeye baþladý. Bu aklýmý b Kendime geldim, baðýrdým, çaðýrdým, çýrpýndým, diþledim, týrmaladým. Þatomuzda olup bitenle nu bilmediðimden, koca Bulgarýn gözlerini çýkarmak istedim. Kaba herif, sol böðrüme bir býç Hâlâ izini taþýyorum". Saf Candide, "Vah vah! Þey, o yara izini göreceðim deðil mi?" diye . Cunégonde, "Göreceksiniz. Ama biz hikâyeyi sürdürelim" dedi. Candide de "Sürdürün" dedi.

Cunégonde, hikâyesini kaldýðý yerden sürdürdü. "Bir Bulgar subayý içeri girdi, beni kanlar sker istifini bile bozmuyordu. Subay bu kaba herifin kendisine karþý gösterdiði saygýsýzlýð e onu benim üzerimdeyken öldürdü. Sonra yaramý yýkattý ve savaþ esiri olarak beni karargâhý iki gömleði vardý; onlarý yýkýyor, yemeðini piþiriyordum. Doðrusu beni pek güzel buluyordu ne yalan söyleyeyim ben de onun boyunu posunu güzel, tenini beyaz ve yumuþak buluyordu m. Yalnýzca zekâdan ve felsefeden yana o kadar parlak deðildi. Üstat Pangloss'un yetiþtirm ediði hemen belli oluyordu. Üç ay sonra kumarda bütün parasýný kaybettiðinden, benden de bý ni, Hollanda ve Portekiz'de ticaretle uðraþan ve kadýnlara çýlgýnca düþkün olan Don Issacar ir Yahudi'ye sattý. Bu Yahudi bana çok baðlandý, fakat isteklerine ulaþamadý. Ona, Bulgar a kerlerinden daha çok dayandým. Namuslu bir kimsenin bir kere ýrzýna geçilir, ama bununla o nun erdemi saðlamlaþýr.

Yahudi beni yola getirmek için bu gördüðünüz köþke getirdi. O zamana kadar yeryüzünde Thund - tronckh þatosu kadar güzel bir þey yok sanýrdým; meðer yanýlmýþým.

Bir gün büyük engizitör beni gördü. Uzun uzadýya süzdü ve benimle gizli bazý iþler hakkýnda iðini bildirdi. Beni sarayýna götürdüler. Ona kim olduðumu söyledim. Bana bir Yahudi'nin ma makla düzeyimin ne kadar altýnda bulunduðumu anlattý. Onun adýna, beni, Monseigneur'e býrak asý için Don Issacar'a öneride bulunuldu. Sarayýn bankeri ve saygýn bir adam olan Don Issa car öneriyi geri çevirdi. Engizitör onu ateþe attýrýp yakacaðýný söyleyerek tehdit etti. Bu arþýsýnda sýfýrý tüketen benim Yahudi, sonunda þöyle bir pazarlýk yaptý: Evle ben ikisinin

acaktýk. Pazartesi, çarþamba ve perþembe günleri Yahudi'ye, haftanýn diðer günleri de engiz it olacaktýk. Bu anlaþma yapýlalý altý ay oluyor. Bu altý ay öyle kavgasýz geçmedi. Çünkü c zara baðlayan gecelerin eski yasaya göre mi, yoksa yeni yasaya göre mi saptanacaðýnda anlaþ madýlar. Bana gelince, ben yasalarýn ne eskisine, ne de yenisine uydum ve sanýrým bu yüzde n de her zaman sevildim.

Sonunda engizitör depremin yolunu deðiþtirmek ve Don Issacar'ý korkutmak için bir auto-dafe töreni düzenlemek lütfunda bulundu. Törene davet etmekle bana da onur verdi. Çok iyi bi r yerde oturdum. Dini ayinle suçlularýn yakýlmasý arasýnda geçen zamanda konuk bayanlara so þerbetler sundular. Ýki Yahudi ve saðdýcýyla evlenen namuslu Biscayalý yakýlýrken gerçekte duydum. Fakat bir Sanbenito ile bir külâhýn altýnda Pangloss'un yüzüne benzeyen bir yüz gör kadar ürktüm, ne kadar korktum, þaþýrdým bilseniz!.. Gözlerimi oðuþturdum, dikkatle baktým oss'un asýldýðýný gördüm. Kendimden geçmiþim. Kendime gelir gelmez, bu kez de sizi gördüm, u dehþetin, kederin, acýnýn umutsuzluðun son sýnýrýydý. Ne yalan söyleyeyim, sizin teniniz subayýnýn derisinden daha beyaz ve daha güzeldi. Bu, beni üzen ve içimi kemiren bütün duygu artýrdý. Baðýrmak, "Vahþiler, durun!" demek istedim. Fakat sesim çýkmadý. Zaten bunun bir y a olmayacaktý. Siz güzelce dayaðýnýzý yedikten sonra kendi kendime, "Sevgili Candide'le bil in Pangloss, kapatmasý olduðum engizitörün buyruðuyla biri yüz kýrbaç yemek, öteki asýlmak luyor da Lizbon'da bulunuyorlar? Demek Pangloss dünyada olup bitenlerin en iyi þeyle r olduðunu söylediði zaman beni insafsýzca aldatýyormuþ" dedim.

Böylece heyecanlanmýþ, þaþkýna dönmüþ, kendimden geçmiþ, gücüm tükenmiþ, bitkin bir hale dü n ölümüyle, kaba Bulgar askerinin küstahlýðý ve karnýma sapladýðý býçaðýyla, hizmetçiliðiml aþýmla, çirkin Don Issacar'ýmla, iðrenç engizitörümle, Doktor Pangloss'un asýlmasýyla, siz ken söylenen çok sesli ölüm ilahisiyle ve ille de sizi son gördüðüm gün, paravanýn arkasýnd iðim o öpücükle doluydu. Bu kadar felaketten sonra sizi bana geri veren Tanrý'ya þükrediyor . Yaþlý kadýna, sizi tedavi etmesini ve baþarabildiði an buraya getirmesini buyurdum. Verd iðim görevi yerine getirdi. Sizi görmek, dinlemek ve sizinle konuþmak gibi anlatýlmaz bir mutluluðu tattým. Karnýnýz çok acýkmýþ olmalý. Benim de çok iþtahým var. Gelin ilk iþ olara lým".

Birlikte sofraya oturdular. Yemekten sonra, daha önce sözü geçmiþ olan o güzel kanapeye kur ldular. Evin iki efendisinden biri olan Don Issacar geldiði zaman, hâlâ oradaydýlar. Günle rden cumartesiydi. Yahudi sahibi olduðu bir þeyin tadýný çýkarmaya ve ona duyduðu derin aþ tmaya geliyordu.

DOKUZUNCU BÖLÜM

Cunégonde'un, Candide'in, büyük engizitörün ve Yahudi'nin baþýna gelenler.

Bu Don Issacar, Babil tutsaklýðýndan bu yana Ýsrailoðullarý arasýnda görülmemiþ ölçüde öfke "Nasýl!" dedi, "Galileli köpek karý. Engizitör yetmiyormuþ gibi þu çapkýnýn da seni benim aþmasý mý gerek?". Bunu söyleyerek her zaman yanýnda bulundurduðu uzun bir hançeri çekti, r nin de silahlý olacaðýný düþünmeden Candide'ýn üstüne atýldý; fakat bizim saf Vestfalyalý, lerle birlikte güzel de bir kýlýç almýþtý. Yumuþak huylu olmasýna raðmen kýlýcýný çekti ve re, güzel Cunégonde'un ayaklarýnýn dibine serdi.

Cunégonde: "Aziz Meryem Ana!" diye haykýrdý. "Þimdi ne yapacaðýz? Evimde öldürülmüþ bir ad mandade (14) gelirse mahvolduk". Candide, "Pangloss asýlmamýþ olaydý, bu çaresiz anýmýzda b bir öðüt verirdi. Çünkü o, büyük bir filozoftu. O olmadýðýna göre yaþlý kadýna danýþalým" ere iken bir baþka küçük kapý daha açýldý. Gece yarýsýndan sonra saat birdi. Pazar gününün ngizitörün günüydü. Engizitör içeri girdi ve dayak cezasýna çarptýrdýðý Candide'i elinde ký yatan ölüyü, þaþkýn Cunégonde'u, öðütler vermekte olan yaþlý kadýný gördü.

Bakýn o anda Candide'in içinden neler geçti ve nasýl bir akýl yürüttü: "Bu aziz zat, imdat baðýrýrsa, mutlaka beni yaktýrýr. Cunégonde'a da ayný þeyi yapabilir. Hiç acýmadan beni kýr yýlýr. Hem insan bir kere öldürmeye baþladý mý, artýk düþünmeye gelmez". Bu akýl yürütme ke gizitörün kendine gelmesine zaman býrakmadan kýlýcýný adamýn bir yanýndan sokup öbür yanýnd a Yahudi'nin yanýna fýrlattý. Cunégonde, "Ýþte bir tane daha", dedi. "Artýk baðýþlanacak ya Aforoz edildik ve son saatimiz çaldý. Siz ki o kadar yumuþak huylu yaratýlmýþtýnýz, nasýl o iki dakika içinde, hem bir Yahudi'yi, hem de bir engizisyon papazýný böyle öldürüp yere ser iz?". Candide, "Benim güzel kadýným", diye yanýtladý. "Ýnsan hem âþýk, hem kýskanç olur, üs izitörün dayaðýný da tadarsa artýk o ne yaptýðýný bilmez."

O vakit yaþlý kadýn söz aldý ve dedi ki, "Ahýrda koþum takýmlarýyla birlikte üç Endülüs at ide onlarý hazýrlasýn; hanýmým da mayadorlarýný, elmaslarýný alsýn. Her ne kadar ancak tek etimin üzerine oturabiliyorsam da hemen atlara binelim ve Cadiz'e gidelim. Dýþarýda hava çok güzel ve gece serinliðinde yolculuk büyük bir keyiftir".

Candide, derhal üç atý eðerledi. Cunégonde, yaþlý kadýn ve Candide otuz fersah yol aldýlar. uzaklaþýrken kutsal Hermandade eve geldi. Engizitörü güzel bir kiliseye gömdüler, Issacar'ý enel mezarlýða attýlar. Candide, Cunégonde ve yaþlý kadýn Sierra-Morena daðlarýnýn ortasýnd dýnda küçük bir kente varmýþlar; bir meyhanede oturmuþ konuþuyorlardý.

ONUNCU BÖLÜM

Candide, Cunégonde ve yaþlý kadýn, Cadiz'e nasýl bir umutsuzluk içinde geldiler ve gemiye nasýl bindiler.

Cunégonde aðlayarak, "Paralarýmý, elmaslarýmý kim çalmýþ olabilir? Neyle yaþayacaðýz? Ne ya a ve elmas verecek engizitörlerle Yahudileri nerede bulmalý?" diyordu. Yaþlý kadýn, "Ne ya zýk ki" dedi, "Dün Badajos'ta bizimle ayný handa kalan bir Cordelier papazýndan kuþkulanýyo um. Tanrý günah yazmasýn ama, iki kere odamýza girdi ve bizden çok önce çekip gitti". Cand , "Ýyi kalpli Pangloss bana, dünya nimetlerinin bütün insanlarýn malý olduðunu, herkesin bu ada eþit haklara sahip bulunduðunu kanýtlar dururdu. Bu ilkelere göre o Cordelier papazý, bize hiç olmazsa yolculuðumuzu bitirecek kadar para býraksaydý. Demek hiçbir þeyimiz kalmad le mi güzel Cunégonde'um?" diye sordu. Cunégonde, "Bir Maravédis (15) bile yok!" dedi. C andide, "Ne yapacaðýz" dedi. Yaþlý kadýn, "Atlardan birini satalým. Gerçi ancak bir kaba et n üstünde oturabiliyorsam da ben Matmazel'in terkisine binerim, böylece Cadiz'e varýrýz" d edi.

Ayný handa bir Bénédictin baþpapazý vardý. Atý ucuza satýn aldý. Candide, Cunégonde ve yaþl Chillas, Lebria'dan geçtiler ve sonunda Cadiz'e vardýlar. Burada bir donanma hazýrlanýyo r ve Saint Sacrement þehrindeki kabilelerinden birini, Ýspanya ve Portekiz krallarýna karþý ayaklandýrmakla suçlanan Paraguaylý saygýdeðer cizvit papazlarýný yola getirmek için lanýyordu (16). Candide, Bulgarlarda askerlik yapmýþ olduðundan, küçük ordunun generalinin a yaptýðý Bulgar usulü talimde öyle çeviklikler gösterdi ki kendisine hemen bir piyade bölü rdiler. Böylece bir komutan olup çýkýverdi; Cunégonde, yaþlý kadýn, iki uþak ve Portekiz bü iki Endülüs atýyla gemiye bindi.

Yolculuk boyunca, zavallý Pangloss'un felsefesi üstüne bir hayli tartýþtýlar. Candide, "Baþ bir dünyaya gidiyoruz. Orada kesinlikle her þey iyidir. Çünkü, doðrusunu isterseniz bizim d amýzda, maddi ve manevi olup bitenlerden az da olsa yakýnýlabilir " diyordu. Cunégonde, "Sizi bütün kalbimle seviyorum. Ama gördüklerimden, yaþadýklarýmdan ve çektiklerimden ruhu rku içerisinde!" diye yanýtlýyordu. Candide onu, "Her þey iyi gidecek", diye yatýþtýrýyordu

yeni dünyanýn denizi bile Avrupamýzýn denizlerinden daha iyi, daha sakin. Rüzgârlarý, rüzg n iyisi, yeni dünya olabilecek dünyalarýn en iyisi olacak". Cunégonde, "Ýnþallah!" diyordu, "Fakat ben, bizim dünyada o kadar mutsuz oldum ki, kalbim hemen hemen her umuda ka palý!". Yaþlý kadýn söze girdi ve onlara, "Halinizden yakýnýyorsunuz", dedi. "Oysa, benim u laketlere uðramadýnýz ki..." Cunégonde gülecek gibi oldu ve kendinden daha mutsuz olduðunu ileri süren bu iyi yürekli yaþlý kadýný çok þakacý buldu. "Ah, zavallý kadýným", dedi. "Ýki zýnýza geçmeden, karnýnýza iki býçak yemeden, þatolarýnýzdan ikisi yýkýlmadan, gözünüzün ön den kýrbaçlandýðýný görmeden, nasýl olur da benden daha mutsuz olduðunuzu söyleyebilirsiniz , yetmiþ iki göbekten soyu belli bir Barones olarak doðduðumu ve ahçýlýk yaptýðýmý da ekley kadýn, "Matmazel", diye yanýtladý, "Kimin nesi olduðumu bilmiyorsunuz. Size kaba etlerim i göstersem böyle konuþmaz, yargýnýzý da ertelerdiniz" Bu sözler Cunégonde'la Candide'in iç rin bir merak uyandýrdý. Yaþlý kadýn anlatmaya baþladý:

ON BÝRÝNCÝ BÖLÜM

Yaþlý kadýnýn öyküsü.

"Benim de gözlerim her zaman böyle kýzarmýþ ve altlarý hep böyle morarmýþ deðildi. Benim de nlar burnum çeneme sarkmýþ deðildi ve böyle bir hizmetçi parçasý deðildim. Ben, Papa X. Urb (17) Palestrine prensesinin kýzýyým. On dört yaþýma kadar sarayda büyüdüm. Sizin Alman Baro tolarý bir araya gelse, bu sarayýn ahýrý bile olamazlardý. Giysilerimden yalnýzca biri bile Vestfalya'nýn bütün görkeminden üstündü. Güzelliðim, zerafetim, niteliklerim, neþe, saygý v geliþiyordu. Daha o zamandan bana sevdalananlar vardý. Memelerim kabarmaya, çýkmaya baþla mýþtý. Hem de ne memeler! Vénus de Médicis'inki gibi bembeyaz, sert! Onlar ne gözlerdi! O lar ne göz kapaklarýydý! Ya simsiyah kirpikler! Göz bebeklerim öyle bir alevle ýþýldýyordu yda yaþayan ozanlarýn dediði gibi, yýldýzlarýn pýrýltýsýný bile gölgede býrakýyorlardý. Ben zmetçi kadýnlar, bana önden, arkadan baktýkça hayran olmaktan kendilerini alamýyorlardý. Bü eklerse o kadýnlarýn yerinde olmak isterlerdi.

Massa-Carrara kralý olan bir prensle niþanlandým. Hem de ne prens! O da benim kadar güze l; nazlanarak, neþe içinde büyümüþ; zekâsý parlak, sevgisi ateþli bir prensti. Onu, insan i zaman nasýl severse öyle seviyordum. Taparcasýna, çýlgýncasýna... Düðün hazýrlýklarý baþlad enginlik ve görkemdi. Ardý arkasý kesilmeyen þölenler, eðlenceler, komik operalar... Bütün benim için, biri bile þanýma layýk görülmeyen soneler yazdý. Tam mutluluða ereceðim sýrada, prensimin metresi olan yaþlý bir markiz onu, evine sýcak çikolata içmeye davet etti. Prens iki saatten daha az bir zamanda korkunç çýrpýnmalar içerisinde öldü. Ama bu daha bir þey d mutsuzluða düþen, benden daha az acý çekmeyen annem, bir süre için böyle uðursuz bir yerden ak istedi. Gaeta (18) yakýnlarýnda çok güzel bir konaðý vardý. Roma'daki San Pietro kilises n mihrabý gibi yaldýzlý bir Ýtalyan kadýrgasýna bindik. Birden Saleli (19) bir korsan gemis üzerimize yöneldi ve gemimize rampa etti. Askerlerimiz kendilerini Papa'nýn askerleri gibi savundular. Hepsi hemen silahlarýný atarak, "In articulo mortis"(20) af dileye rek diz çöktüler.

Derhal onlarý, annemi, yanýmýzdaki kýzlarý ve beni maymunlar gibi çýrýl çýplak soydular. Bu herkesi soymak konusunda gösterdikleri çabukluk övülesidir. Fakat beni daha çok þaþýrtan, b dýnlarýn, yalnýzca þýrýnganýn ucunun sokulmasýna izin verdiðimiz yere, bunlarýn parmaklarýn Bu tören, bana çok tuhaf geliyordu; Doðal olarak, insan ülkesinden dýþarý adým atmazsa he akkýnda böyle yanlýþ yargýlar ediniyor. Çok geçmeden bunu, oralarýmýza elmas saklayýp sakla için yaptýklarýný öðrendim. Bu denizlerde dolaþan uygar uluslar arasýnda, bilinmeyen zamanl beri yerleþmiþ bir âdetmiþ. Maltalý sofu þövalyelerin, Türk erkeklerini, kadýnlarýný yakal da hep böyle yaptýklarýný öðrendim. bu, insanlarýn deðiþmez haklarýndan biriymiþ.

Annesiyle birlikte Fas'a esir olarak götürülmenin bir prenses için ne kadar aðýr olduðunu s anlatmaya gerek görmüyorum. Korsan gemisinde neler çektiðimizi kolayca tahmin edersiniz

. Annem hâlâ güzeldi. Yanýmýzdaki kýzlar, sýradan oda hizmetçilerimiz, bütün Afrika'da eþle mayacak kadar güzel kadýnlardý. Bana gelince... Çok güzeldim. Zerafetin, güzelliðin ta kend ydim; üstelik kýzoðlan kýzdým. Ama bu uzun sürmedi. Massa Carrara'nýn güzel kralý için sakl çiçek, korsanlarýn reisine nasip oldu. Bu adam, iðrenç bir zenciydi. Üstelik bununla bana bir onur verdiðini sanýyordu. Palestrina prensesiyle benim, Fas'a gelinceye kadar çek tiklerimiz göz önüne alýnýrsa doðrusu çok dayanýklýymýþýz. Neyse geçelim. Bunlar, ötekileri laðan þeyler ki sözünü etmeye bile deðmez.

Fas'a geldiðimiz zaman ortalýkta kan gövdeyi götürüyordu. Ýmparator Molla Ýsmail'in (21) el nun her birinin yandaþlarý vardý: Bu da siyahlarýn siyahlara, siyahlarýn Habeþlere, Habeþle Habeþlere, melezlerin melezlere karþý açtýðý elli iç savaþ demekti. Yani, bütün imparatorl bir boðazlaþma vardý.

Karaya ayak basar basmaz, benim korsanýn düþmaný olan kesimden zenciler, ganimetlerini e linden almak için çýkageldiler. Elmaslardan ve altýndan sonra en kýymetli þey bizdik. Sizin Avrupa topraklarýnda hiç görmediðiniz bir savaþa tanýk oldum. Kuzey uluslarýnýn kaný o kad deðil. Afrikalýlarýn o çýlgýnca kadýn düþkünlüðü onlarda yok. Sizin Avrupalýlarýn damarlar las Daðlarýyla, o çevrede oturanlarýn damarlarýnda ise sülfürik asit ve ateþ... Kimin payýn belli olsun diye, oralarda yaþayan aslanlar, kaplanlar ve yýlanlar gibi kendilerind en geçerek döðüþtüler. Annemin sað kolunu bir Magripli, sol kolunu da benim korsanýn yardým Bir bacaðý Magripli bir askerin, öteki de bizim korsanlardan birinin elindeydi. Bir a n içinde hemen hemen bütün kýzlar böyle dört asker tarafýndan çekiþtirilmeye baþlandý. Kors asýna gizliyordu. Kýlýcýný kavramýþ, karþýsýna çýkaný biçiyordu. Sonunda annemin de, bütün rini paylaþamayan canavarlarýn elinde parça parça edildiklerini, kesildiklerini, boðazlandý larýný gördüm. Arkadaþým olan esirler, onlarý ele geçirenler, askerler, denizciler, siyahla beþler, beyazlar, melezler ve sonunda korsaným, herkes öldürüldü ve ben yarý ölü bir halde, e kaldým. Buna benzer olaylar, bilindiði gibi, Muhammed'in emrettiði beþ vakit namazda k usur edilmeyen üç yüz fersahlýk bir bölgede olaðan iþlerdendi.

Üstüste yýðýlmýþ kanlý ölü sürülerinden güçlükle sýyrýldým ve oralardaki bir ýrmaðýn kýyýsý . Korkudan, yorgunluktan, dehþetten, umutsuzluktan ve açlýktan bitkin, oracýða yýðýldým. B arým o kadar hýrpalanmýþtý ki çok geçmeden, uykudan çok baygýnlýða benzer bir uykuya daldým ve duygularý körelmiþ durumda ölümle hayat arasýndayken, bedenimin üstünde kýmýldayan bir þ týðýný farkettim. Gözlerimi açtým, üstümde soluk soluða, diþlerinin arasýndan bir þeyler sö i yüzlü bir adam gördüm: "O che sciagura d'essere senza c..." (22)

ON ÝKÝNCÝ BÖLÜM

Yaþlý kadýnýn felâketlerinin sonu.

"Ana dilimi duyunca hem þaþýrdým, hem de sevindim. Ama daha çok, bu herifin edepsizce sözle ine þaþtým. Ona yakýndýðý felaketten daha büyük felaketler olduðunu söyledim. Birkaç sözcük nlattým. Tekrar kendimden geçtim. Beni yakýnda bulunan bir eve götürdü, yataða yatýrdý, yiy rdi. Bana hizmet etti ve avuttu. Sonra okþadý, benim kadar güzel bir yaratýk görmediðini, h kimsenin kendisine geri veremeyeceði bir þeye sahip olabilmeyi, hiçbir zaman bu kadar istemediðini söyledi. "Napoli'de doðdum", dedi, "Orada her yýl iki, üç bin çocuðu iðdiþ ede arý bundan ölür; bazýlarý kadýnlarýn sesinden daha güzel bir sese sahip olur; bazýlarý da d n baþýna geçer (23). Bu ameliyatý bana büyük bir baþarýyla yaptýlar; Palestrina prensinin k nde ilahiler söyledim". "Annemin kilisesinde" diye baðýrdým. Adam aðlayarak, "Annenizin k ilisesinde mi?" diye baðýrdý. "Nasýl? Yoksa siz altý yaþýna kadar yetiþtirdiðim, daha o zam bu kadar güzel olacaðý belli olan o genç prenses misiniz?".Yanýt verdim: "Ta kendisi. Anne m buradan dört yüz adým ötede, param parça, bir ölü yýðýnýnýn altýnda yatýyor". Baþýma gelenlerin hepsini ona anlattým. O da bana kendi serüvenini anlattý. Bir Hýristiyan

evleti tarafýndan bir anlaþma yapmak üzere Fas kralýna nasýl gönderildiðini söyledi. Bu anl reðince, öteki hýristiyanlarýn ticaretlerini yok etmesine yardýmcý olsun diye Fas kralýna b t, top ve gemi verilecekti (24). Kurtarýcým olan bu namuslu iðdiþ, "Görevim bitti", dedi, "Ceuta'da gemiye bineceðim, sizi de Ýtalya'ya götürürüm! O che sciagura d'essere senza c.. "

Gözyaþlarýmý tutamayarak kendisine teþekkür ettim. Oysa o beni, Ýtalya'ya götürecek yerde C e götürdü ve bu eyaletin derebeyine sattý. Satýlýr satýlmaz, Afrika'yý, Asya'yý ve Avrupa'y eba, Cezayir'de de baþ gösterdi. Yer sarsýntýlarýný yaþadýnýz ama Matmazel, hiç vebaya tutu ?" Cunégonde, "Hayýr" diye yanýtladý."

Yaþlý kadýn devam etti: "Vebaya tutulmuþ olsaydýnýz, onun yer sarsýntýsýndan çok daha kötü ederdiniz. Bu hastalýk Afrika'da salgýndýr. Ben de yakalandým. Daha on beþindeyken üç ay iç yoksulluða ve tutsaklýða düþen, hemen her gün ýrzýna geçilen, annesinin dört parçaya bölünd arþýlaþan, Cezayir'de vebadan ölmek üzere olan bir Papa kýzý için bu durumun ne demek olduð rayabiliyor musunuz? Ama yine de ölmedim. Buna karþýlýk o iðdiþ de, beni satýn alan derebey e, Cezayir'in hemen hemen bütün saray halký da öldü.

O korkunç vebanýn ilk dehþeti geçince Cezayir beyinin esirlerini sattýlar. Bir tüccar beni atýn alýp Tunus'a götürdü. Orada beni, Trablus'ta tekrar bir baþkasýna satan bir tüccara sa ablus'tan Ýskenderiye'ye satýldým. Ýskenderiye'den Ýzmir'e, Ýzmir'den de Ýstanbul'a satýldý nda bir yeniçeri aðasýnýn cariyesi oldum. Çok geçmeden de aða, Ruslarýn kuþattýklarý Azak'ý ni aldý (25).

Çok kibar bir adam olan aða, bütün sarayýný da birlikte götürdü ve bizi, Palus M'eotide üst arem aðasýyla yirmi askerin koruduðu küçük bir kaleye yerleþtirdi. Çarpýþmalarda çok sayýda onlar da bizden bir o kadarýný öldürdüler. Azak kan ve ateþ içinde kaldý; ne kadýnlara, ne lara, yaþlýlara acýdýlar. Yalnýzca küçük kalemiz kaldý ; onu da düþman bizi aç býrakarak el i. Yirmi yeniçeri teslim olmamak için and içmiþti. Açlýðýn son sýnýrýna ulaþýnca, yeminleri suyla bizim iki harem aðasýný yemek zorunda kaldýlar. Birkaç gün sonra da kadýnlarý yemeye verdiler. Çok sofu ve çok iyi yürekli bir imamýmýz vardý. Verdiði güzel bir vaazla onlarý, amamýyla öldürmemeleri için ikna etti. "Bu bayanlarýn kaba etlerinin yalnýzca bir tarafýný ", dedi. "Çok güzel bir yemek yaparsýnýz. Gerekirse birkaç gün sonra bir o kadar et daha bu ursunuz. Bu insanca davranýþýnýzdan ötürü Allah sizden hoþnut olur, size yardým eder".

Ýmam iyi konuþmasýný biliyordu. Onlarý inandýrdý. Bize o korkunç ameliyatý yaptýlar. Ýmam b dilen çocuklara sürülen merhemden sürdü. Hepimiz ölü gibiydik. Yeniçeriler, kendilerine sað henüz yemiþlerdi ki Ruslar altlarý düz kayýklarla çýkageldiler. Yeniçerilerin biri bile kur dý. Ruslar bizim halimize aldýrýþ etmediler. Her yerde Fransýz cerrahlar vardýr. Ýçlerinde erece becerikli olan biri bizi tedavi etti. Ýyileþtim. Yaralarým iyice kapandýktan sonra da bana anlattýklarýný bütün ömrümce hatýrlayacaðým. Hepimize, üzülmememizi söyledi; birço nzer þeylerin olageldiðini, bunun bir savaþ yasasý olduðunu söyledi.

Arkadaþlarým yürümeye baþlar baþlamaz Moskova'nýn yolunu tuttular... Paylaþmada beni bahçý en ve bana günde yirmi kýrbaç vuran bir Boyar'a düþtüm. Ýki yýl sonra bazý saray entrikalar dan dolayý otuz Boyar'la birlikte efendim de iþkence tekerleðinde can verince bunu fýrsa t bilip kaçtým. Bütün Rusya'yý boydan boya geçtim. Uzun zaman Riga, sonra Rostok, Weimar, L ipzig, Kassel, Utrecht, Lyon, La Havre, Rotterdam meyhanelerinde hizmetçilik ettim . Kaba etlerimden birini yitirmiþ olarak, bir papa kýzý olduðumu hiç aklýmdan çýkarmadan, y ve sefalet içinde yaþlandým. Belki yüz kez kendimi öldürmek istedim. Ama yaþamý hâlâ seviy gülünç zayýflýðýmýz belki en vazgeçilmez düþkünlüklerimizden biridir. Çünkü her zaman yere sürekli taþýmaya çalýþmaktan, varlýðýmýzdan dehþete düþtüðümüz halde, ona baðlanmaktan, ký izi yiyinceye kadar okþamaktan daha budalaca bir þey olur mu?

Kaderin beni sürüklediði ülkelerde ve çalýþtýðým meyhanelerde varlýklarýndan nefret eden bi Ama bunlardan yalnýzca on ikisinin yaþamlarýna isteyerek son verdiklerine tanýk oldum. Üçü nci, dördü Ýngiliz, dördü Cenevizli, biri de Robek adýnda bir Alman profesördü Sonunda yahu n Issacar'ýn yanýna hizmetçi girdim. Beni sizin yanýnýza verdi, güzel hanýmým; ben de kendi rimi sizinkine baðladým. Sizin baþýnýza gelenlere kendi baþýma gelenlerden daha çok ilgi du Hatta beni biraz iðnelememiþ olsaydýnýz ve bir gemide can sýkýntýsýný gidermek için hikâye

t olmasaydý, kendi felaketlerimin sözünü bile etmezdim. Ne de olsa, güzel hanýmým, ben çok imliyim. Dünyayý tanýyorum. Hoþça vakit geçirmek isterseniz herhangi bir yolcuyu baþýndan g i anlatmaya çaðýrýn. Yaþamýna lanet okumayan, çoðu kez kendi kendine insanlarýn en mutsuzu söylemeyen bir tek kiþi bulursanýz, beni, baþ aþaðý denize atýn."

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Candide, güzel Cunégonde'la yaþlý kadýndan nasýl ayrýlmak zorunda kaldý.

Güzel Cunégonde, yaþlý kadýnýn hikâyesini dinledikten sonra, ona, o kýratta, o deðerde bir gösterilmesi gereken saygýyý gösterdi.Öneriyi kabul etti; bütün yolcularý, peþpeþe serüven tmaya davet etti. Candide'le birlikte, yaþlý kadýnýn haklý olduðunu itiraf ettiler.Candide: ''Ne yazýk ki bilge Pangloss bir auto-da-fe'de yakýldý. Bize karalarla denizleri kapla yan kötülükler hakkýnda çok güzel þeyler anlatabilirdi; ben de kendimde, ona saygýyla itira cek kadar güç bulurdum'' dedi.

Herkes baþýndan geçenleri anlatýrken gemi de ilerliyordu.Buenos Aires'e yanaþýldý. Cunégond mutan Candide ve yaþlý kadýn, Vali Don Fernando d'Ýbaraa y Figueora y Mascarenes y Lampo urdos y Souza'ya gittiler. Bu beyzade, bu kadar uzun adý olan bir insana yakýþacak kad ar azametliydi. Ýnsanlarla, en soylu biçimde yukardan bakarak konuþuyordu, sesini o ka dar acýmasýzca yükseltiyor, öyle hâkim bir tavýr alýyor, öyle azametli bir hal takýnýyordu ine selam duranlarýn onu döveceði geliyordu. Kadýnlarý ise çýlgýncasýna seviyordu. Cunégond iye kadar tanýdýðý kadýnlarýn en güzeli göründü. Ýlk iþi, Cunégonde'un, komutanýn karýsý o u soruyu sorarken takýndýðý tavýr, Candide'i telaþa düþürdü; gerçekten karýsý olmadýðý için olmadýðý için de kýzkardeþim demeye dili varmadý; bu yarý resmi yalan, bir zamanlar çok mod yeniler için de çok yararlý olmasýna raðmen; ruhu, gerçeði gizleyemeyecek kadar saftý. ''M el Cunégonde kendisiyle evlenme onurunu bana verecek; Efendimizden, nikâhýmýzý kýymaya tene zül etmesini rica ederiz'' dedi.

Don Fernando d'Ýbaraa y Figueora y Mascarenes y Lampourdos y Souza býyýk bükerek acý acý gü Komutan Candide'e gidip bölüðünü denetlemesini emretti. Candide boyun eðdi; vali Matmazel C négonde'la kaldý. Kýza ilaný aþk etti; ona ertesi gün ya kilisede ya da hoþuna neresi gidiy a orada evlenebileceklerini söyledi. Cunégonde ondan, düþünmek, yaþlý kadýna danýþmak ve k ek için on, on beþ dakika izin istedi.

Kocakarý, Cunégonde'a: ''Yetmiþ iki göbeðiniz belli ama beþ paranýz yok" dedi; "Güney Ameri en güzel býyýklý, en büyük senyörünün karýsý olmak elinizdeyken, bin bir tehlikeyle dolu bi hkûm olmak da neden? Bulgarlarýn tecavüzüne uðradýnýz; bir Yahudiyle bir engizisyon yargýc za nail oldular. Felaketler insana bazý haklar verir. Ýtiraf ederim ki, yerinizde ol saydým valiyle evlenip Komutan Candide'in geleceðini güvence altýna almakta hiç duraksamaz dým.'' Yaþlý kadýn bunlarý, yaþýnýn ve deneyiminin verdiði tüm ihtiyatla söylerken, limana girdiði görüldü; gemide engizisyon yargýcýyla zaptiyeler vardý ve bakýn neler olmuþtu.

Yaþlý kadýn, Candide'le birlikte hýzla kaçan Cunégonde'un parasýný ve elmaslarýný, Badajos ngin bir Cordelier papazýnýn çaldýðýný iyi tahmin etmiþti. Bu papaz deðerli taþlardan birka uya satmak istemiþ. Tüccar bunlarýn büyük engizitörün olduðunu anlamýþ. Cordelier papazý as nlarý çaldýðýný itiraf etmiþ, sahiplerinin kim olduklarýný ve nereye doðru gittiklerini söy Cunégonde'la Candide'in kaçtýklarý biliniyor. Arkalarýndan Cadiz'e gelmiþler; zaman kaybetm den peþlerinden bir gemi göndermiþler... Ýþte bu gemi, Buenos Aires limanýna gelmiþti bile. r engizisyon yargýcýnýn karaya çýkacaðý ve büyük engizitörün katillerinin aranacaðý haberi rli kocakarý ne yapmak gerektiðini derhal anladý. Cunégonde'a: ''Siz kaçamazsýnýz, korkacak r þeyiniz de yok; engizitörü siz öldürmediniz ya; sizi seven vali size kötü davranmalarýna amayacaktýr; kalýn'' dedi. Arkasýndan Candide'in yanýna koþtu, ona da: ''Kaçýn, dedi; yoksa r saat sonra yakýlacaksýnýz.'' Kaybedilecek bir saniye bile yoktu; ama Cunégonde'dan nasýl

ayrýlmalý, nereye sýðýnmalý?

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Paraguaylý Cizvitler, Candide'le Cacambo'yu nasýl karþýlýyorlar.

Candide, Cadiz'den gelirken yanýnda, Ýspanya kýyýlarý ile sömürgelerinde eþine çok raslanan da getirmiþti. Bu adam, Tucuman'da bir melezden doðmuþ dörtte bir Ýspanyol'du; kilisede i lahicilik, zangoçluk, gemicilik, papazlýk, posta daðýtýcýlýðý, askerlik, uþaklýk yapmýþtý. endisini de çok severdi; çünkü o, çok iyi bir insandý. Ýki Endülüs atýný çabucak eðerledi: , kocakarýnýn sözünü dinleyelim, gidelim ve arkamýza bakmadan koþalým'' dedi. Candide, gözy k: ''Sevgili Cunégonde'cuðum, valinin nikâhýmýzý kýyacaðý bir sýrada böyle ayrýlacak mýydýk n buralara kadar getirdiðim Cunégonde, senin halin ne olacak?'' diye sýzlandý.Cacambo '' Ne olabilirse o olacak, dedi; kadýnlar hiçbir zaman kendileri için sýkýntýya düþmezler; Tan rý kayýrýr; koþalým.'' Candide: ''Beni nereye götürüyorsun? Nereye gidiyoruz? Cunégonde'suz acaðýz?'' diyordu. Cacambo: ''Hani St. Jacques de Compostelle Cizvitleriyle birlikte savaþacaktýnýz; haydi gidelim onlar için savaþalým: yollarý az çok bilirim, sizi onlarýn ü eyim. Bulgar usulü talim yaptýran bir komutanlarý olunca pek sevinecekler; zengin olac aksýnýz; insan bir dünyada eriþemediði þeylere, öbüründe eriþir. Yeni þeyler görmek, yeni þ bir zevktir'' dedi.

Candide: ''Demek sen daha önce de Paraguay'da bulundun ?'' diye sordu. Cacambo: '' Evet, dedi; Assomption Koleji'nde çömezlik etmiþtim, Los Padres topraklarýný, Cadiz'in sok aklarý gibi bilirim. Ne güzel bir ülkedir orasý!.. Neredeyse üç yüz fersahtan daha geniþtir z eyalete ayrýlmýþtýr. Orada her þey Los Padres'lere aittir; halkýn ise hiçbir þeyi yoktur. klýn ve adaletin bir þaheseridir. Bana gelince, ben Ýspanya ve Portekiz krallarýna karþý bu ada savaþýp Avrupa'da onlarýn günahlarýný çýkartan; Ýspanyollarý burada öldürüp Madrid'de c os Padres'lerden daha tanrýsal bir þey göremiyorum. Bayýlýyorum ben buna; haydi yürüyelim; anlarýn en bahtlýsý olacaksýnýz. Ülkelerine Bulgar usulü talim bilen bir komutanýn geldiðin Los Padresler ne kadar sevinecekler bilseniz.''(27)

Sýnýra gelince, Cacambo ileri karakola, bir yüzbaþýnýn, komutan hazretleriyle görüþmek iste edi. Büyük karakola haber gönderdiler. Paraguaylý bir subay, haberi ulaþtýrmak için komutan aðýna kadar gitti. Önce Candide'le Cacambo'nun silahlarýný aldýlar; iki Endülüs atýný da al i yabancý, iki sýra asker arasýndan içeri alýndýlar; baþýnda üç köþeli þapkasý, cübbesini s güsüyle komutan baþ tarafta duruyordu. Bir iþaret verir vermez yirmi dört asker yeni gelen lerin çevresini sardý. Bir çavuþ onlara beklemek gerektiðini, komutanýn kendileriyle konuþa acaðýný, sayýn Baþpapazýn, bir Ýspanyol'un ancak kendi huzurunda aðzýný açmasýna izin verdi en fazla kalmasýna ise izin vermediðini söyledi. Cacambo: ''Sayýn Baþpapaz nerede?'' diye sordu. Çavuþ: ''Kilisede dua ettikten sonra askerleri denetlemeye gitti" dedi: Mahmu zlarýný ancak üç saat sonra öpebilirsiniz!''. Cacambo, ''Ýyi ama, benim gibi komutaným da a ölüyor; üstelik de o Ýspanyol deðil, Almandýr; Baþpapazý beklerken biraz bir þeyler yiyeme ?'' dedi.

Çavuþ hemen bu sözleri komutanýna iletmeye koþtu. Komutan: ''Hay Allah razý olsun" dedi. "M dem ki Almanmýþ, onunla konuþabilirim; çardaðýma getirsinler.'' Candide'i, yeþilli sarýlý g ar, içlerinde papaðan, sinek kuþu, sinekcil kuþu, Ýspenç tavuðu ve daha bir sürü ender kuþ uðu kafeslerle süslü bir çardaða götürdüler. Altýn sahanlar içinde nefis yemekler hazýrlanm güneþin altýnda tarlalarda tahta çanaklar içinde yemek yerlerken, sayýn Komutan-Rahip çard an içeri girdi.

Bu, toparlak yüzlü, oldukça beyaz, kanlý canlý, kaþlarý kalkýk, bakýþlarý diri, kulaklarý p

rý kýrmýzý, gururlu; ama ne bir Ýspanyol'a, ne de bir Cizvit'e benzemeyen bir biçimde gurur u, çok güzel bir delikanlýydý. Candide'le Cacambo'ya, elkonulan silahlarýyla iki Endülüs at i verdiler; Cacambo, ne olur ne olmaz diye, gözlerini onlardan ayýrmadan, çardaðýn yanýnda tlara yulaf yedirdi.

Candide önce komutanýn cübbesinin eteðini öptü; sonra sofraya oturdular. Cizvit ona Almanca ''Evet sayýn efendimiz!'' dedi. Bu sözleri söylerken ellerinde olmayan bir þaþkýnlýk, bir ecan içinde bakýþýyorlardý. ''Almanya'nýn neresindensiniz? diye sözünü sürdürdü.'' Candide estfalya eyaletinden" dedi; "Thunder-ten-Tronckh þatosunda doðdum.'' Komutan: ''Ulu Tanrým! Bu nasýl olur!'' diye baðýrdý. Candide: ''Ne mucize!'' diye baðýrdý. Komutan: ''Yok z...?'' dedi. Candide: "olanaksýz!'' dedi. Ýkisi birden sýrt üstü düþtüler. '' Sayýn efendi z misiniz? Siz, güzel Cunégonde'un kardeþi ha! Siz ki Bulgarlar tarafýndan öldürülmüþtünüz! ur le Baron'un oðlu! Siz Paraguay'da bir Cizvit! Bu dünya gerçekten de çok acayip! Ah Pa ngloss! Pangloss! Asýlmýþ olmasaydýnýz, þimdi ne kadar sevinirdiniz!''

Komutan, kesme kristalden bardaklar içinde içki sunan zenci tutsaklarla Paraguaylýlarý s avdý; Tanrý'ya ve St. Ignace'a bin kere þükretti; Candide'i baðrýna basýyordu; yüzleri gözy sýklam olmuþtu. Candide: ''Size, karnýný deþtiklerini sandýðýnýz kýzkardeþiniz Cunégonde'un duðunu söylersem daha çok sevinecek, havalara uçacaksýnýz!'' dedi. ''Nerede?'' ''Yakýnýnýz nos Aires Valisi'nin yanýnda; ben de savaþmaya geliyordum''. Bu uzun konuþmada söyledikl eri her söz þaþkýnlýk üstüne þaþkýnlýk yaratýyordu. Ruhlarý, dillerinin üstünde uçuyor, kul yor, gözlerinde kývýlcým saçýyordu. Alman olduklarý için, Sayýn Baþpapaz'ý beklerken uzun z an kalkmak bilmediler; bu arada komutan sevgili Candide'ine þunlarý anlattý:

ON BEÞÝNCÝ BÖLÜM

Candide sevgili Cunégonde'unun kardeþini nasýl öldürdü?

Anamla babamýn öldürüldüðü, kýzkardeþimin ýrzýna geçildiði o müthiþ gün, tüm yaþamým boyunc kilince, sevgili kardeþimi aradýlarsa da bir türlü bulamadýlar; anamý, babamý, beni, boðazl iki hizmetçi kýzla üç küçük çocuðu, atalarýmýn þatosundan iki fersah ötedeki Cizvit kilises arabaya koydular. Bir Cizvit bize kutsal su serpti; meðer ne tuzlu þeymiþ! Birkaç damla sý gözüme kaçtý; papaz göz kapaðýmý kýrpýþtýrdýðýmý gördü: elini kalbime koydu, çarpýntýsýn a hiçbir þeyim kalmadý. Candide'ciðim, o zamanlar ne kadar güzel olduðumu bilirsiniz, daha a güzelleþtim; onun için kilisenin baþpapazý olan Sayýn Rahip Croust (28) benimle sýký fýký u; bana çömezlik elbisesini giydirdi; biraz sonra da Roma'ya gönderildim. Büyük Cizvit Baþp pazý'nýn, genç Alman Cizvitlerinden kurulu yeni bir papaz ordusuna ihtiyacý vardý. Paragua y hükümdarlarý birliklerine ellerinden geldiðince az Ýspanyol Cizviti alýrlar; daha hâkim o klarýný sandýklarý yabancýlarý tercih ederler. Büyük baþpapaz, beni, gidip bu baðda çalýþac Tirol bölgesinden biri, bir de ben yola çýktýk. Buraya gelir gelmez de zangoç yamaklýðýyla iðe yükseldim; bugün hem albay, hem de rahibim. Ýspanya kralýnýn askerlerini þiddetle karþý larý aforoz edip yeneceðimizden emin olabilirsiniz. Tanrý sizi buraya bize yardým edesin iz diye göndermiþ. Ama sahiden sevgili kýzkardeþim Cunégonde bu kadar yakýnlarda, Buenos A res Valisi'nin yanýnda mý?'' Candide ant içerek, bundan daha doðru bir þey olamayacaðýný sö Yeniden gözyaþý dökmeye baþladýlar. Baron durup durup Candide'i kucaklamaktan kendini alamý du; ona "kardeþim", "kurtarýcým" diyordu. ''Ah Candide'ciðim" dedi;" belki de muzaffer o larak kente girer, kardeþim Cunégonde'u kurtarabiliriz.'' Candide: ''Benim de bütün dileði m bu; çünkü onunla evlenmek istiyordum, hâlâ da istiyorum'' dedi. Baron: ''Siz ha, küstah! iye yanýtladý. Yetmiþ iki göbeði belli kýzkardeþimle evlenmek sizin haddinize mi düþmüþ? Bö niyet besleyip bana söylemeye cesaret etmenizi doðrusu aklým almýyor.'' Bu sözlerden dona kalan Candide ona þöyle yanýt verdi: ''Sayýn papaz, dünyanýn bütün göbekleri beþ para etmez izi bir Yahudi ile bir engizitörün kollarýnýn arasýndan aldým; bana birçok þey borçludur, b

evlenmek istiyor. Üstat Pangloss bana her zaman insanlarýn eþit olduklarýný söylerdi, onun n ben de nasýl olsa onunla evleneceðim''. Cizvit Baron Thunder-ten-Tronckh ''Görürüz çapkýn dedi; ve ayný zamanda kýlýcýnýn tersini suratýna indirdi. Candide hemen kendi kýlýcýný çek kadar Baron Cizvitin vücuduna sapladý; fakat kýlýcýný çýkarýrken de aðlamaya baþladý: "Heyh di; "eski efendimi, dostumu, kaynýmý öldürdüm; dünyanýn en iyi insaný olduðum halde, bununl uyorum; üstelik, üçün ikisi de papaz.''

Çardaðýn kapýsýnda nöbet bekleyen Cacambo koþtu. Efendisi ona: ''Artýk bize hayatýmýzý paha aldý," dedi; "neredeyse çardaða gelecekler, silah elde ölmek gerek.'' Böyle þeyleri çok gör Cacambo hiç þaþýrmadý; Baron'un giydiði Cizvit cübbesini aldý, Candide'in sýrtýna geçirdi, asýný verip ata bindirdi. Bütün bunlar kaþla göz arasýnda oldu. ''Dörtnala gidelim, efendim kes sizi emirler vermeye çýkan bir Cizvit sanacak; onlar arkamýzdan koþmadan da biz sýnýrý luruz.'' Bu sözleri söylerken ve Ýspanyolca: "Yol verin sayýn albay- papaza, yol veri n!'' diye baðýrýrken uçmaya baþlamýþtý bile... ON ALTINCI BÖLÜM

Ýki yolcuyla iki kýzýn, iki maymunun ve Oreillon (29) denen vahþilerin baþlarýna gelenler.

Candide'le uþaðý sýnýrý aþtýlar; ordugâhta daha kimsenin Alman Cizvitinin öldüðünden haberi bo çantasýný ekmek, çikolata, sucuk, yemiþ ve birkaç þiþe þarapla doldurmuþtu. Endülüs atla iz bulamadýklarý, bilinmeyen bir ülkeye daldýlar. Sonunda, önlerine, yer yer ýrmaklarla ke ilmiþ güzel bir çayýr çýktý. Bizim iki yolcu hayvanlarýný otlattýlar. Cacambo efendisini ye disi ona örnek oldu. Candide: ''Monsieur le Baron'un oðlunu öldürdükten, güzel Cunégonde'u bir daha hiç görmemeye mahkûm olduktan sonra, nasýl olur da sucuk yerim? Madem ki ondan uzaklarda, vicdan azabý ve umutsuzluk içinde sürüneceðim, sefil günlerimi uzatmak neye yar r? Trévoux (30) gazetesi bütün bunlara ne diyecek?'' diyordu.

Hem böyle söylüyor, hem de atýþtýrmaktan geri kalmýyordu. Güneþ nerdeyse batacaktý. Ýki kaf sine benzeyen sesler duydular. Bu seslerin acýdan mý, yoksa neþeden mi ileri geldiðini b ilmiyorlardý; ama, bilinmeyen bir ülkede, her þeyden duyulan çekingenlikle, korkuyla yer lerinden fýrladýlar. Bu sesler çayýrýn kýyýsýnda koþarak kaçmaya çalýþan çýrýlçýplak iki ge un da kýzlarýn kaba etlerini ýsýrarak arkalarýndan koþuyordu. Candide zavallýlarýn haline p Bulgarlardan silah kullanmasýný öðrenmiþti, yapraklara dokunmadan bir çalýlýktaki fýndýðý ol çiftesini aldý, ateþ etti, iki maymunu öldürdü. ''Cacambo'cuðum, çok þükür þu iki zavall den kurtardým; eðer bir engizitörü ve bir Cizviti öldürmekle günah iþlediysem iki kýzýn hay akla bunun karþýlýðýný fazlasýyla ödedim. Belki bunlar önemli ailelerin kýzlarýdýr; bu mace u ülkede büyük yararlarý dokunabilir...''

Sözünü sürdürecekti ama, iki kýzýn iki maymunu sevgiyle kucakladýklarýný, cesetlerinin üzer adýklarýný ve acý acý baðýrarak ortalýðý çýnlattýklarýný görünce dili tutuldu. Sonunda Caca yürekliliðin bu kadarýný da beklemezdim'', dedi. O da ona þöyle yanýt verdi: ''Efendim, ol bir iþ gördünüz; bu hanýmlarýn sevgililerini öldürdünüz.'' "Sevgilileri mi?! Ýmkâný mý var? yorsunuz, Cacambo; size nasýl inanayým?'' Cacambo: ''Benim sevgili efendim," dedi; " her zaman, her þeye þaþýyorsunuz; niçin bazý ülkelerde hanýmlarýn iltifatýna nail olan maym unmasý size tuhaf geliyor? Ben nasýl dörtte bir Ýspanyolsam, onlar da yarý buçuk insan sayý r.'' Candide: "Heyhat!" dedi; "üstat Pangloss'un vaktiyle bu gibi kazalarýn olduðunu v e birleþmelerinden egyapanlarýn, faunlarýn, satirlerin (31) doðduðunu, ilk çaðýn birçok büy larý gördüklerini söylediðini anýmsýyorum; ama, ben bunlarý masal diye dinlemiþtim''. Cacam týk bunlarýn gerçekliðine inanmýþsýnýzdýr," dedi; "düzgün bir eðitim görmemiþ insanlarýn bu kullandýklarýný gördünüz; ben bu hayvanlarýn baþýmýza bir bela çýkarmalarýndan korkuyorum.'

Bu doðru düþünceler Candide'i, çayýrý býrakýp bir ormana dalmaya sürükledi. Burada Cacambo eðini yedi ve ikisi birden Portekizli engizitörle Buenos Aires Valisi'ne lanet oku duktan sonra, çimenlerin üstünde uyudular. Uyandýklarý zaman kýmýldayamadýklarýný hissettil i geceleyin, o ülkede yaþayan Oreillonlarýn aðaç kabuðundan yapýlmýþ iplerle kendilerini ba

rýydý; onlarý o iki kýz ele vermiþti. Oklarla, topuzlarla, çakýldan baltalarla silahlý, çýr adar Oreillon çevrelerini sarmýþtý; birkaçý büyük bir kazanda su kaynatýyor, öbürleri de þi dý ve hep birden: ''Bu bir Cizvittir, bu bir Cizvittir... Öc alacaðýz ve güzel bir yemek y iyeceðiz; hadi Cizvit yiyelim!'' diye baðrýþýyorlardý.

Cacambo boynunu bükerek: ''Benim sevgili efendim, ben size bu kýzlar bize kötü bir oyun oynayacaklar dememiþ miydim?'' dedi. Candide, kazanla þiþleri görünce: ''Bizi ya kýzartacak ar, ya da kaynatacaklar! diye baðýrdý. Ah! eðitilmemiþ, baþýboþ insan doðasýnýn nasýl bir þ i acaba üstat Pangloss ne derdi? Her þey iyi, iyi ama, doðrusu Matmazel Cunégonde'u kayb edip Oriellonlarýn elinde þiþe geçirilmek acý bir þey!''

Cacambo hiçbir zaman soðukkanlýlýðýný kaybetmezdi. Umutsuzluða kapýlan Candide'e: ''Hiç umu pýlmayýn, ben bu kabilelerin dillerini biraz anlarým, onlarla konuþacaðým'' dedi. Candide: 'Özellikle, insanlarý piþirmenin ne büyük bir vahþilik olduðunu, bunun Hýristiyanlýða aykýr aktan geri kalmayýn!'' dedi.

Cacambo: ''Efendiler, dedi, demek ki bugün bir Cizvitin etini yemek niyetindesiniz ; âlâ! Elbette insan düþmanlarýna bundan farklý davranamaz. Gerçekten, doða yasasý bize, 'k nsinizden olanlarý öldürün' der: yeryüzünde herkesin yaptýðý da budur. Biz kendi cinsimizde arý yemeye gerek görmüyorsak, bunun nedeni, yiyecek bir sürü baþka güzel þeyin olmasýdýr. A , bizim sahip olduklarýmýzýn tümüne sahip deðilsiniz. Kuþkusuz, insan zaferinin meyvesini k alara kuzgunlara terk edeceðine kendisi yemek ister. Ýyi ama efendiler, herhalde siz de dostlarýnýzýn etini yemek istemezsiniz. Bir Cizviti þiþleyeceðinizi sanýyorsunuz, halbu kýzartmasýný yapmak istediðiniz kimse sizin düþmanlarýnýzýn düþmanýdýr. Bana gelince, ben s um; þu gördüðünüz zat benim efendimdir, Cizvitlikle de hiç ilgisi yoktur; daha az önce, bir iti öldürdü. Sýrtýndaki giysiler onun giysileri. Ýþte sizi yanýltan da bu. Sözlerimin doðru adýðýný anlamak isterseniz, alýn elbisesini, Los Padres krallýðýnýn ilk sýnýr kapýsýna götü zvit subayýný öldürüp öldürmediðini öðrenirsiniz. Bunun için öyle uzun zaman beklemek de ge dediklerim yalan çýkarsa, bizi yemek her zaman elinizde; ama, eðer doðruysa, bize canýmýzý cak kadar, kamu hukuku ilkelerini, gelenekleri, yasalarý bilirsiniz.''

Oreillonlar bu sözleri çok doðru buldular; gerçeði çabucak öðrenmek için içlerinden ileri g kiþiyi seçtiler. Ýki elçi zeki insanlara yakýþacak biçimde ödevlerini yerine getirdiler, ço n iyi haberlerle geri döndüler. Oreillon'lar iki esiri çözdüler, onlara her türlü nezaketi rdiler; kendilerine kýzlar, serinlik verecek içkiler sundular; onlarý neþeyle: ''Cizvit deðilmiþ! Cizvit deðilmiþ!'' diye baðýrarak ülkelerinin sýnýrlarýna kadar uðurladýlar. Cand sýl olup da yakayý sýyýrdýklarýna þaþmaktan bir türlü kendini alamýyordu: ''Ne millet, diyo anlar! Ne biçim âdetler! Eðer kýlýcýmý Matmazel Cunégonde'un kardeþine saplamamýþ olsaydým bal gibi yiyeceklerdi. Her neyse, saf doða iyiymiþ; çünkü bu insanlar Cizvit olmadýðýmý öð beni yiyecekleri yerde bin bir iltifat ettiler.''

ON YEDÝNCÝ BÖLÜM

Candide'le uþaðý, Eldorado (32) ülkesine nasýl vardýlar, orada neler gördüler?

Oreillonlarýn sýnýrýna ulaþýnca, Cacambo Candide'e: ''Bu yarý kürenin ötekinden daha iyi ol uz," dedi; "inanýn bana, en kestirme yoldan Avrupa'ya dönelim.'' Candide: "Nasýl dönmeli , nereye gitmeli" dedi. "Ülkeme gitsem Bulgarlarla Avarlar orada herkesi boðazlýyorlar ; Portekiz'e dönsem yakýlacaðým; bu memlekette kalýrsak her an þiþe geçirilmek tehlikesi va a, dünyanýn bu yarý küresini, Matmazel Cunégonde'un oturduðu bu yarý küreyi nasýl terk etme

Cacambo: ''Cayenne'e (33) doðru dönelim," dedi; "orada dünyanýn dört bucaðýna giden Fransý

rastlarýz; bize yardým edebilirler. Elbet Tanrý da bize acýr.''

Cayenne'e gitmek kolay deðildi: ne taraftan gidileceðini aþaðý yukarý biliyorlardý; fakat d , ýrmaklar, uçurumlar, haydutlar, vahþiler, her yandan çýkan korkunç engellerdi. Atlarý yor luktan öldü; yiyecekleri bitti: tam bir ay yabani yemiþler yediler; sonunda kendilerin i, hayat ve umut veren, Hindistan cevizleriyle çevrili küçük bir ýrmaðýn kýyýsýnda buldular

Her zaman yaþlý kadýn kadar iyi öðütler veren Cacambo, Candide'e dedi ki: ''Artýk gücümüz k hayli yürüdük, kýyýda boþ bir kayýk görüyorum, onu Hindistan ceviziyle dolduralým, içine a dimizi akýntýya býrakalým; bir ýrmak, insaný her zaman bir barýnaða götürür. Hoþa gidecek þ bile yeni þeyler buluruz.'' Candide: ''Haydi", dedi, "Kendimizi Tanrýya emanet edeli m.''

Bazen çiçekli, bazen çýplak, bazen sarp kýyýlar arasýnda birkaç fersah yol aldýlar. Irmak s niþliyordu; sonunda gökyüzüne kadar yükselen korkunç kayalardan bir kemerin altýnda kaybold i yolcu kendilerini bu kemerin altýnda sulara býrakmak cesaretini gösterdiler. Burada darlaþan ýrmak onlarý korkunç bir hýzla, gürültüyle sürükledi. Yirmi dört saat sonra tekrar kat kayýklarý kayalara çarparak parçalandý. Tam bir fersah, kayadan kayaya sürüklendiler; s nda aþýlmaz daðlarýn çerçevelediði geniþ bir ufuk gördüler. Bu topraklar, gereksinim için o zevk için de ekilmiþ biçilmiþti; yararlý olan her þey ayný zamanda güzeldi de. Yollar parla maddeden, parlak bir biçimde yapýlmýþ arabalarla dolu, daha doðrusu süslüydü; çok güzel er kadýnlarý taþýyan bu arabalarý, Endülüs'ün, Tetuan'ýn ve Mequinez'in en güzel atlarýný geri kýrmýzý koyunlar hýzla çekiyordu.

Candide, ''Ýþte Vestfalya'dan daha güzel bir ülke'' dedi. Rastladýklarý ilk köyün yakýnýnda ile birlikte karaya ayak bastý. Altýn iþlemeli yýrtýk giysiler giymiþ birkaç köylü çocuðu, ydýrak oynuyordu. Bizim iki eski dünyalý, onlara bakarak eðlendiler. Kaydýrak taþlarý, acay bir parýltý saçan, oldukça büyük, yuvarlak, sarý, kýrmýzý, yeþil taþlardý. Yolcular bunlard i almak hevesine kapýldýlar; bunlar, en küçüðü Moðolistan tahtýnýn en büyük süsü olabilecek arçalarýydý. Cacambo, "Bu çocuklar, ülke kralýnýn kaydýrak oynayan çocuklarý olmalý" dedi. klarý okula sokmak için gelen köy öðretmeni göründü. Candide, ''Ýþte kral ailesinin eðitmen

Küçük çocuklar, taþlarýný ve oynadýklarý her þeyi yerde býrakarak oyunu kestiler. Candide dý; eðitmene doðru koþtu, küçük prenslerin altýnlarýný ve deðerli taþlarýný unuttuklarýný i k onlarý nezaketle kendisine vermek istedi. Köy öðretmeni güldü ve taþlarý yere attý. Bir a n hayran Candide'in yüzüne baktý, sonra yoluna gitti.

Yolcular altýnlarý, yakutlarý, zümrütleri toplamaktan geri kalmadýlar. Candide, ''Neredeyiz diye baðýrdý; kendilerine altýný ve deðerli taþlarý hor görmeyi öðrettiklerine bakýlýrsa b iyi yetiþmiþ olmalarý lazým.'' Cacambo da Candide kadar þaþýrmýþtý. Az ileride tek katlý b Kapýnýn önünde büyük bir kalabalýk, içerdeyse daha büyük bir kalabalýk vardý. Hoþ bir müzi fis bir yemek kokusu geliyordu. Cacambo kapýya yaklaþtý ve Peru diliyle konuþulduðunu duyd u; bu onun ana diliydi. Herkes Cacambo'nun, Tucuman'da yalnýzca bu dilin konuþulduðu b ir köyde doðduðunu bilir. Candide'e: ''Size çevirmenlik yapacaðým; girelim, burasý bir loka '' dedi.

Konukevinin, altýn kumaþlara bürünmüþ, saçlarý kurdelelerle baðlý iki erkek, iki de kýz hiz sofraya oturmaya çaðýrdý. Her birinde iki papaðan, iki yüz libre aðýrlýðýnda haþlanmýþ bir e lezzetli kýzarmýþ iki maymun bulunan dört çeþit çorba, bir tabakta üç yüz sinekcil kuþu, akta da altý yüz sinek kuþu, çok lezzetli yahniler, nefis pastalar getirdiler; bütün bunlar kesme kristal tabaklardaydý. Konukevinin kýz ve erkek hizmetçileri bardaklara þeker kamýþýn yapýlmýþ çeþitli içkiler boþaltýyorlardý. Çoðu tüccar ve arabacý ve hepsi de son derece eðitimli olan konuklar, Cacambo'ya, fazla me rak göstermeden saygýyla bazý sorular sordular; onun sorularýna da kendisini doyuracak y anýtlar verdiler.

Yemek bitince Candide gibi Cacambo da yerden topladýklarý büyük altýn parçalarýndan ikisini sanýn üstüne fýrlatarak yemek parasýný ödeyeceðini sandý. Lokantanýn sahibiyle karýsý, böðü un süre katýlýrcasýna güldüler; sonunda da kendilerine geldiler. Konukevinin sahibi, ''Efen

iler", dedi, "Yabancý olduðunuz anlaþýlýyor; bizler yabancý görmeye alýþýk deðiliz. Bize an taþlarýný para diye verdiðinizi görünce güldüðümüz için bizi baðýþlayýn. Belki sizde bizim ama burada yemek yemek için de paraya gerek yok. Ticarette kolaylýk olsun diye kuru lan bütün konukevlerinin giderlerini hükümet öder. Burada kötü bir yemek yediniz, çünkü bur bir köydür; ama ülkenin baþka yerlerinde layýk olduðunuz þekilde aðýrlanýrsýnýz.''

Cacambokonukevi sahibinin bütün sözlerini Candide'e aktarýyor, Candide de dostu Cacambo' nun bu sözleri anlatýrken duyduðu þaþkýnlýðýn aynýný duyarak dinliyordu. Ýkisi de, ''Dünyan de bilinmeyen, doðasý bizimkinden bambaþka görünen bu ülke acaba neresi?" diye soruyorlardý andide,"Burasý herhalde her þeyin en iyi olduðu ülke olacak; çünkü elbet böyle bir ülke var tat Pangloss ne derse desin, ben Vestfalya'da her þeyin çoðu zaman bir hayli kötü olduðunun farkýna varmýþtým.'' diye düþünüyordu. ON SEKÝZÝNCÝ BÖLÜM

Eldorado ülkesinde neler gördüler?

Cacambo, konukevinin sahibine, kendisini þaþkýnlýða düþüren, merak ettiði þeylerin hepsini ona, ''Ben çok bilgisizim ama bundan da hiç yakýnmýyorum; burada saraydan çýkmýþ bir yaþlý o, ülkemizin en bilgin, en cana yakýn adamýdýr'' dedi. Cacambo'yu hemen o yaþlý adamýn yan dü. Candide artýk ikinci derece bir rol oynuyor, uþaðýnýn arkasýndan gidiyordu. Çok basit b e girdiler; çünkü kapýsý ancak gümüþten, odalarýn tavanlarý ise altýndandý; ama o kadar zev en zengin tavanlar bile bunlardan üstün olamazdý. Bekleme odasý gerçek zümrüt ya da yakutl enmiþti; her þeyde görülen uyum bu aþýrý yalýnlýðý gözlerden gizliyordu.

Yaþlý adam, iki yabancýyý, sinek kuþu tüylerinden yastýklarla kaplý bir sedirde kabul etti; ra elmas kadehler içinde içkiler sundu; ondan sonra da þu sözlerle meraklarýný giderdi:

''Yetmiþ iki yaþýmdayým; kralýn seyisi olan rahmetli babamdan, Peru'da tanýk olduðu hayret ici ayaklanmalarý dinledim. Bulunduðumuz ülke, buradan, dünyanýn bir bölümünü istila etmek onunda Ýspanyollar tarafýndan yok edilen Inkalarýn eski yurdudur.Bu ailenin anayurtta kalan hükümdarlarý daha akýllý çýktýlar; milletin rýzasýný aldýktan sonra, küçük ülkemizden mir verdiler; iþte saflýðýmýzý ve zenginliðimizi korumamýzý saðlayan da bu oldu. Ýspanyolla kýnda kesin bir bilgileri yoktur; buraya Eldorado adýný verdiler; hatta Chevalier Rale igh (34) adýnda bir Ýngiliz, aþaðý yukarý yüz yýl önce buralara kadar gelebilmiþti; fakat y alar ve uçurumlarla çevrilmiþ olduðumuzdan, topraðýmýzýn çakýllarýyla çamurunu anlaþýlmaz b unlarý elde etmek için de en son bireyimize kadar bizi öldürmeyi göze alan Avrupa milletle rinin yýrtýcýlýðýndan þimdiye kadar kurtulduk.''

Konuþma uzun sürdü; hükümet biçimi, gelenekler, kadýnlar, genel eðlenceler ve sanatlar üzer ldi. Metafiziðe karþý her zaman ilgi duyan Candide, Cacambo'nun yardýmýyla bu ülkenin bir d ni olup olmadýðýný sordu.

Yaþlý adam biraz kýzardý. ''Bundan nasýl kuþku duyabilirsiniz?" dedi. "Bizi nankör mü sanýy ?'' Cacambo utanarak, Eldorado dininin ne olduðunu sordu. Yaþlý adam yine kýzardý. ''Baþka aþka dinler olabilir mi?", dedi. "Sanýrým bizim de, herkesin dini gibi bir dinimiz var ; akþamdan sabaha kadar Tanrýya taparýz.'' Candide'in kuþkularýna tercüman olmaya devam ede Cacambo: ''Siz yalnýzca bir Tanrýya mý taparsýnýz?'' diye sordu. Yaþlý adam: ''Tabii deðil a," dedi; "Tanrý ne iki, ne de dört tanedir. Doðrusu ya, sizin dünyanýzda yaþayanlar çok ac p sorular soruyorlar.'' Candide bu iyi yaþlý adama soru sordurmaktan býkmýyordu; Eldorad o'da Tanrýya nasýl dua edildiðini öðrenmek istedi. Ýyi ve sayýn bilgin: ''Biz Tanrýya hiç d yiz ki," dedi; "ondan isteyecek hiçbir þeyimiz yok; bize gereken her þeyi vermiþ; biz ke ndisine durmadan þükrederiz.'' Candide papazlarý görmek hevesine kapýldý; nerede olduklarýn durdu. Ýyi yaþlý adam gülümsedi: ''Dostlarým," dedi; "biz hepimiz papazýz; kral ve bütün ai leri her sabah törenle ilahiler söylerler; beþ altý bin kiþilik bir saz heyeti de onlara eþ ik eder.'' ''Nasýl? Sizin ders veren, tartýþan, yöneten, kavga eden ve kendi düþüncelerinde

mayan kimseleri yaktýran papazlarýnýz yok mu?'' Yaþlý adam: ''Bütün bunlarý yapmamýz için d gerekir," dedi. "Burada hepimiz ayný düþüncedeyiz, sizin papazlarla ne kastettiðinizi anl amýyoruz.'' Candide bütün bu sözlerin karþýsýnda kendinden geçiyor, içinden: ''Burasý Vestf ve Monsieur le Baron'un þatosundan ne kadar farklý bir yer," diyordu. Dostumuz Pangl oss, Eldorado'yu görmüþ olsaydý artýk Thunder - ten - Tronckh þatosunun dünyanýn en iyi yer uðunu söylemezdi; þu kesin ki insan yolculuk yapmalý!''

Bu uzun konuþmadan sonra iyi yaþlý adam, altý koyunlu bir araba hazýrlattý ve uþaklarýndan isini kendilerini saraya götürmek üzere onlarýn emrine verdi. ''Yaþlýlýðým sizinle birlikte e izin vermediði için beni baðýþlayýn, dedi; kral sizi hoþnut kalacaðýnýz biçimde kabul ede izin âdetleri arasýnda hoþunuza gitmeyenler olursa elbette bunu da hoþ görürsünüz.''

Candide'le Cacambo arabaya bindiler. Altý koyun adeta uçuyordu; dört saatten daha kýsa sür ede, hükümet merkezinin bir ucunda bulunan kral sarayýna vardýlar. Kapý iki yüz yirmi ayak sekliðinde ve yüz ayak geniþliðindeydi; hangi maddeden yapýlmýþ olduðunu bilmek olanaksýzdý altýn ya da deðerli taþ dediðimiz çakýl taþlarýndan ve kumlardan ne kadar üstün olduðu açý

Candide ile Cacambo'yu arabadan inerken muhafýz alayýndan yirmi güzel kýz karþýladý; konukl amama götürdüler, sinek kuþu tüyünden yapýlmýþ giysiler giydirdiler; bundan sonra sarayýn y kadýn ve erkek subaylarý onlarý, olaðan tören gereðince her biri bin kiþilik iki sýra müzi arasýndan geçirerek hükümdarýn dairesine götürdüler. Tahtýn bulunduðu salona yaklaþýnca Cac eli bir subaya, hükümdarý nasýl selamlamak gerektiðini, önünde diz mi çökmek, yoksa yüzükoy kapanmak; elleri baþ üstüne mi, yoksa arkaya mý koymak; salonun tozunu mu yalamak lazým ge ldiðini, kýsaca, törenin nasýl yerine getirileceðini sordu. Yüksek rütbeli subay; ''Tören g e, kralý kucaklamak ve her iki yanaðýndan öpmek gereklidir" dedi. Candide'le Cacambo ken dilerini akla gelebilecek bütün iltifatlarla karþýlayan ve nezaketle yemeðe çaðýran kralýn atýldýlar.

Yemek zamanýna kadar onlara kenti, göklere kadar yükselen kamu yapýlarýný, binlerce sütunla pazar yerlerini, arý su çeþmelerini, karanfil ve tarçýn kokusuna benzer bir koku çýkaran bi deðerli taþla döþeli büyük alanlarda þeker kamýþýndan yapýlmýþ içkilerin hiç durmadan aktý de, adalet sarayý ile parlamentoyu görmek istedi; kendisine böyle þeyler olmadýðýný, kimsen mseyi dava etmediðini söylediler. Cezaevi olup olmadýðýný sordu; hayýr dediler. Onu en çok en çok sevindiren þey, içinde, baþtan aþaðý matematik ve fizik aletleriyle dolu iki bin ay uzunluðunda bir galeri bulunan bilgiler sarayý oldu.

Öðleden sonra, kentin aþaðý yukarý binde birini gezdiler ve yeniden kralýn yanýna döndüler. hükümdarla uþaðý Cacambo'nun ve bir çok bayanýn arasýnda sofraya oturdu. Hiçbir zaman bu k l yemek yememiþ, hiçbir zaman hükümdarýn yemekte söylediði nükteli sözlere benzeyen sözler ambo kýralýn nüktelerini Candide'e anlatýyordu, bunlar çevrildikleri zaman bile ayný güzell oruyorlardý. Candide'i þaþýrtan þeyler arasýnda en çok þaþýrtan da buydu.

Bir ay konukevinde kaldýlar. Candide, Cacambo'ya hiç durmadan: ''Dostum, diyordu; bi r kere daha söyleyeyim, doðduðum þatonun bu ülke deðerinde olmadýðý doðru; ama ne de olsa b mazel Cunégonde yok; þüphesiz sizin de Avrupa'da bir sevgiliniz vardýr. Burada kalýrsak he rkesten bir farkýmýz olmayacak; halbuki Eldorado çakýllarýyla yüklü yalnýzca on koyunla biz aya dönersek, krallarýn hepsinden daha zengin oluruz; artýk engizitörlerden de korkumuz kalmaz ve Matmazel Cunégonde'u alabiliriz.''

Bu sözler, Cacambo'nun hoþuna gitti: Ýnsan, gezmeyi, tanýdýklarýnýn yanýnda övünmeyi, yolcu gördüklerini anlatmayý o kadar sever ki, bizim iki mutlu kiþimiz de, artýk daha fazla mutl u olmamaya, gitmek için hükümdardan izin istemeye karar verdiler.

Kral onlara: ''Budalalýk ediyorsunuz, dedi; ülkemin abartýlacak bir yanýnýn olmadýðýný bil fakat insan bir yerde þöyle böyle rahat etti mi, orada kalmalý. Yabancýlarý burada alýkoym hakkým yok kuþkusuz; bu, âdetlerimizde de, yasalarýmýzda da yeri olmayan bir zalimlik olu r; bütün insanlar özgürdür; canýnýz ne zaman isterse o zaman gidin; ama çýkýþ çok güçtür. K rlerin altýndan geçerek mucize kabilinden aþtýðýnýz o korkunç dereden yukarý çýkmak olanaks leyen daðlarýn on bin ayak yüksekliði vardýr; duvar gibi diktirler: Her birinin geniþliði d n fersahtan fazladýr; buralardan aþaðý ancak uçurumlardan inilir. Ama madem ki gitmek isti

yorsunuz, sizi rahat götürsün diye mühendislerime bir makine yapmalarýný emredeceðim. Sizi rýn arkasýna ulaþtýrdýktan sonra hiç kimse sizinle gelemez; çünkü milletim daðlarýn çevresi t içmiþtir; antlarýný bozmayacak kadar da bilgedirler. Hoþunuza giden ne varsa benden iste yin.'' Cacambo: ''Efendimizden ülkenizin taþýyla topraðýyla ve biraz da yiyecekle yüklü bir oyun istiyoruz'' dedi. Kral güldü: ''Topraðýmýza, bu sarý çamura karþý siz Avrupalýlarýn na duyduðunuzu anlamýyorum; bununla birlikte, istediðiniz kadar götürebilirsiniz: hakkýnýzda lý olsun!'' dedi.

Kral mühendislerine, bu iki garip insaný, ülkeden dýþarý çýkarmak için bir makine yapmalar . En iyi üç bin fizikçi bu iþ için çalýþtý; makine on beþ gün içinde bitti ve ülkenin paras sterline mal oldu. Candide'le Cacambo'yu makinenin üzerine oturttular; makinede, daðlarý aþtýktan sonra binsinler diye, eðerlenmiþ iki iri kýrmýzý koyun, erzak yüklü yirmi eketin en nadide ürünlerinden armaðanlar yüklü otuz koyun ve nihayet altýn, deðerli taþ ve yüklü elli koyun vardý. Kýral, iki kafadarý sevgiyle kucakladý.

Yolcularýn yola çýkmalarý ve koyunlarla birlikte daðlarýn tepelerine doðru ustalýkla yüksel k güzel bir görüntüydü. Mühendisler onlarý esenliðe çýkardýktan sonra izin istediler; bunda Candide'in, koyunlarýný götürüp Matmazel Cunégonde'a armaðan etmekten baþka bir isteði, ama ''Matmazel Cunégonde'u elde etmek için Buenos Aires Valisi'ne verecek kadar paramýz v ar. Cayenne'e doðru yola koyulalým, vapura binelim, hangi ülkeyi satýn alabileceðimizi son ra düþünürüz'' dedi.

ON DOKUZUNCU BÖLÜM

Surinam'da baþlarýna neler geldi? Candide, Martin'le nasýl tanýþtý?

Bizim yolcularýn ilk günü oldukça güzel geçti. Asya, Avrupa ve Afrika'nýn bir araya getirem ceði kadar büyük bir servet sahibi olduklarý düþüncesi onlarý cesaretlendiriyordu. Heyecana n Candide aðaçlarýn üstüne Cunégonde'un adýný yazdý. Ýkinci gün koyunlardan ikisi bataklýkl sýrtlarýndaki yüklerle orada kaldý; bir kaç gün sonra iki koyun daha yorgunluktan öldü; da nra bir çölde yedi sekiz koyun açlýktan öldü; birkaç gün sonra koyunlardan birçoðu uçuruma onunda, yüz günlük bir yürüyüþten sonra ellerinde yalnýzca iki koyun kaldý. Candide, Cacamb ostum dedi; þu dünya nimetleri bakýn ne kadar geçici þeyler; Matmazel Cunégonde'a kavuþmaný luluðu, bunun nimeti kadar dayanýklý hiçbir þey yok bu dünyada!" Cacambo: "Doðrusu öyle," d "bununla birlikte elimizde Ýspanya kýralýnýn bile hiçbir zaman sahip olamayacaðý kadar büyü ervetle iki koyun daha var; uzaklarda da Hollandalýlara ait olduðunu sandýðým bir kent görü um; galiba Surinam olacak. Acýlarýmýz sona eriyor, mutluluðumuz da yeniden baþlýyor."

Kente yaklaþýnca, sýrtýndaki tek giysi ancak yarýsý kalmýþ mavi bezden bir don olan yere se bir zenci gördüler; zavallýnýn sol bacaðýyla sað eli yoktu. Candide ona Hollanda diliyle: " Allah'ým" dedi. "Bu feci durumda burada ne yapýyorsun?" Zenci: "Efendim olan ünlü tüccar Vanderdendur'u bekliyorum" diye yanýt verdi. Candide: "Seni bu hale sokan efendin Vanderdendur mu?" diye sordu. Zenci: "Evet efendim; buranýn âdeti böyle; elbise olarak bize yýlda iki kez, bezden bir don verirler; þeker fabrikasýnda çalýþýrken parmaðýmýzý deð sak elimizi keserler; kaçmak istersek bacaðýmýzý keserler: ben bu iki felakete de uðradým. z Avrupa'da bu sayede þeker yiyorsunuz. Bununla birlikte anam beni Guyana kýyýlarýnda on Patagon akçesine satarken bana: "Sevgili oðlum, demiþti; tanrýlarýmýzý kutsa, onlara her z n tap; onlar da seni mutlu yaþatýrlar. Beyaz efendilerimizin esiri olmak þerefini kaza nýyorsun; bunu yapmakla da ananýn, babanýn mutluluðunu saðlýyorsun." Onlarýn mutluluðunu sa amadýðýmý bilmem, ama onlar benim mutluluðumu saðlamadýlar. Köpekler, maymunlar ve papaðanl en bin kat iyidirler; beni Hýristiyan yapan Hollandalý din adamlarý, her pazar günü ayinde , beyaz siyah, hepimizin Âdem babamýzýn çocuklarý olduðumuzu söylüyorlar. Ben soyaðacý uzma

ma eðer bu vaizler doðru söylüyorlarsa hepimiz amca çocuklarýyýz. Þimdi siz söyleyin, insan sýna bundan daha feci bir davranýþta bulunabilir mi?"

Candide: "Ey Pangloss!" diye baðýrdý; "sen böylesine bir facianýn olabileceðini hic düþünme artýk olan oldu; sonunda senin iyimserliðinden vazgeçmem gerekecek!" Cacambo: "Ýyimserli k de neymiþ"? diye sordu. Candid "Heyhat!" dedi; "iyimserlik, insanýn kötü bir durumday ken her þeyin iyi olduðunu ileri sürmek çýlgýnlýðýna tutulmasýdýr." Sonra zenciye bakarak gözyaþlarý döktü ve aðlayarak Surinam'a girdi.

Ýlk sorduklarý þey, limanda, Buones Aires'e gidecek bir geminin bulunup bulunmadýðý oldu. B urduklarý adam Ýspanyol bir kaptandý. Herif onlarla esaslý bir pazarlýk yapmak istiyordu. Bir meyhanede buluþmak üzere ayrýldýlar. Candide'le sadýk Cacambo iki koyunla birlikte kap taný orada beklemeye gittiler.

Ýçini dökmekten zevk alan Candide baþlarýndan geçen þeyleri Ýspanyola anlattý; ona, Matmaze de'u kaçýrmak istediðini de söyledi. Kaptan: "Sizi Buenos Aires'e götürmekten çekinirim," d ; "beni de asarlar, sizi de. Güzel Cunégonde, valinin gözdesidir." Candide yýldýrýmla vurul uþa döndü; uzun uzun aðladý; nihayet Cacambo'yu bir kenara çekti: "Bana bak, azizim, dedi; di ne yapacaksýn, biliyor musun? Senin de, benim de ceplerimizde beþ altý milyonluk el mas var; sen benden daha beceriklisin; Buenos Aires'e git, Mademoisselle Cunégonde 'u al, getir; vali güçlük çýkarýrsa kendisine bir milyon ver; razý olmazsa iki milyon ver. izitörü sen öldürmediðin için, senden çekinmezler. Ben de bir baþka gemi hazýrlatýrým; gide dik'te beklerim; orasý Bulgarlardan, Araplardan, Yahudilerden ve engizitörlerden kor kulmayan özgür bir ülkedir." Cacambo bu akýllýca kararý alkýþladý. Samimi bir dost haline g i bir efendiden ayrýlmak gücüne gidiyordu; ama ona yararlý olmanýn zevki ondan ayrýlmanýn a tün geldi. Gözyaþý dökerek kucaklaþtýlar. Candide ona, yaþlý kadýný unutmamasýný saðlýk ver la çýktý. Þu Cacambo ne iyi adamdý!..

Candide bir süre daha Surinam'da kaldý; baþka bir kaptanýn, kendisini ve iki koyununu Ýtal ya'ya götürmesini bekledi. Uþaklar tuttu, uzun bir yolculuk için gereken þeyleri satýn aldý onunda büyük bir geminin sahibi olan Bay Vanderdendur gelip onu buldu. Candide: "Ben i, adamlarýmý, eþyamý ve þu iki koyunumu doðrudan doðruya Venedik'e götürmek için ne istiyo ye sordu. Kaptan on bin kuruþa razý oldu. Candide hiç duraksamadý.

Uyanýk Vanderdendur kendi kendine: "O, o!" dedi. "Þu yabancý bir çýrpýda on bin kuruþ veriy . Çok zengin olmalý." Biraz sonra geri dönerek yirmi bin kuruþtan aþaðý yola çýkamýyacaðýný : "Peki, yirmi bin olsun," dedi; "veriyorum."

Tacir alçak sesle: "Vay canýna! Bu adam on bini nasýl veriyorsa yirmi bini de öyle rahat veriyor" dedi ve Venedik'e otuz bin kuruþtan aþaðý götüremeyeceðini söyledi. Candide: "Pek uz bin olsun" dedi. Hollandalý tacir kendi kendine: "O, o!" dedi; "otuz bin kuruþ bu adama výz geliyor; kesinlikle bu iki koyun büyük bir servet yüklü; fazla ýsrar etmeyelim, e otuz bin kuruþu alalým, sonra gereðine bakarýz." Candide, en küçüðü kaptanýn istediði par eðerli olan iki küçük elmas sattý; kaptanýn parasýný peþin verdi. Ýki koyun gemiye bindiril de, limanda bulunan gemiye gitmek için bir kayýða bindi; kaptan da fýrsattan yararlandý, y elkenleri þiþirdi ve demir aldý; rüzgâr da iþleri kolaylaþtýrdý. Çýlgýna dönen Candide çok n kaybetti. "Heyhat! Ýþte eski dünyaya lâyýk bir dolap!" diye baðýrdý. Acý içinde kývranara de olsa yirmi hükümdarý zengin edebilecek bir servet kaybetmiþti.

Hollandalý yargýcýn evine gitti; biraz heyecanlanmýþ olduðu için kapýyý hýzla çaldý; içeri leri anlattý ve gereðinden biraz fazla baðýrdý. Yargýç, çýkardýðý gürültüden dolayý Candide iþe baþladý. Sonra onu sabýrla dinledi, tacir döner dönmez iþi araþtýracaðýna söz verdi; D k on bin kuruþ daha aldý.

Bu olup bitenler Candide'i büsbütün umutsuzluða düþürdü; gerçekte bundan bin kere daha acý erle karþýlaþmýþtý; ama yargýcýn ve parasýný çalan kaptanýn soðukkanlýlýklarý onu zývanadan anlarýn kötülüðü bütün çirkinliðiyle kafasýnda canlanýyor, aklýna yalnýzca kötü þeyler geli sýz gemisi Bordeaux'ya hareket etmek üzere olduðundan, Candide'in de gemiye bindirecek elmas yüklü koyunlarý olmadýðýndan, gemide tam fiyatla bir kamara kiraladý ve eyaletin en

suz ve durumundan en çok nefret eden adamý olmasý koþuluyla, kendisiyle birlikte yolculu k etmek isteyen namuslu bir insana yol ve yiyecek masraflarýndan baþka iki bin kuruþ d a vereceðini kentte ilan etti.

Bir donanmanýn alamayacaðý kadar istekli kiþi çýktý. Candide, en gösteriþliler arasýndan bi istediðinden, hepsi tercihe lâyýk olduklarýný iddia eden ve sözü sohbeti yerinde yirmi kiþ Onlarý bulunduðu konukevine çaðýrdý, kendisine en çok acýnacak halde görüneni ve haklý ola n en çok þikâyet edeni seçeceðine, diðerlerine de bir miktar para ödeyeceðine söz vererek h baþýndan geçenleri olduðu gibi anlatmasýný þart koþup hepsine yemek yedirdi.

Toplantý sabahýn dördüne kadar sürdü. Candide bu maceralarý dinlerken, Buenos Aires yolunda kadýnýn söylediklerini ve gemide, baþýna büyük felaketler gelmemiþ kimsenin bulunmadýðýna bahsi hatýrlýyordu. Kendisine anlatýlan her macerada Pangloss'u düþünüyordu. "Þu Pangloss," rdu, "kuramýný kanýtlamakta hayli güçlük çekerdi. Burada olmasýný isterdim. Her þey olabile iyiyse, bu kesinlikle yalnýzca Eldorado da böyledir, dünyanýn geri kalan yerlerinde deði l..."

Sonunda Amsterdam kitapçýlarý için on yýl çalýþmýþ zavallý bir bilginde karar kýldý. (35) A nce, dünyada bunun kadar iðrenç bir meslek bulunmadýðý sonucuna vardý.

Zaten iyi bir adam olan bu bilgini, karýsý soyup soðana çevirmiþ, oðlu dövmüþ ve bir Portek kaçan kýzý da yüzüstü býrakmýþtý. Þimdiyse ekmek parasýný çýkarabildiði küçük bir iþi de e azlar da, Socinien (36) diye kendisini hiç rahat býrakmýyorlardý. Doðrusunu isterseniz ötek ler de en az onun kadar talihsizdiler; ama Candide, bilginin kendisini yolda avu tacaðýný umuyordu. Seçilenin rakibi olan diðer adaylar Candide'in kendilerine büyük bir hak ettiðine inanýyorlardý; ama Candide, her birine yüzer kuruþ vererek hepsinin gönlünü hoþ et YÝRMÝNCÝ BÖLÜM

Candide'le Martin'in denizde baþýna gelenler.

Böylece Martin adýndaki yaþlý bilgin, Candide'le birlikte Bordeaux'ya gitmek üzere gemiye bindi. Ýkisi de çok görmüþ, çok geçirmiþ kiþilerdi. Gemi Ümit Burnu'ndan geçerek Surinam'da a bile gitse, her ikisinin de bütün yol boyunca maddi ve manevi acýlar üzerine konuþacak þe leri vardý.

Yine de Candide'in Martin'e büyük bir üstünlüðü varsa, o da, Matmazel Cunégonde'u görmekten unu kesmemesiydi; Martin'in ise hiçbir umudu yoktu. Ayrýca Candide'in altýnlarý, elmasla rý vardý; dünyanýn en büyük servetleriyle yüklü yüz kýrmýzý koyun kaybetmiþ olmasýna, Holla lýðý içine dert olmakta devam etmesine raðmen, cebinde kalanlarý düþündükçe, hele yemekten de'dan söz açtýkça Pangloss'un iyimserliðine aklý yatar gibi oluyordu.

Bilgine: "Ya siz Bay Martin," dedi; "bütün bunlar hakkýnda ne düþünüyorsunuz? Maddi, manevi erindeki düþünceniz nedir?" Martin: "Efendim," diye yanýtladý; "papazlarým beni Socinien ol akla suçladýlar; ama gerçekte ben Mani dinindenim." (Manicheen) (37) " Candide: "Beni mle alay ediyorsunuz, dünyada artýk Mani dininden kimse kalmadý" dedi. Martin: "Ben va rým," dedi; "ne yapacaðýmý bilmiyorum ama baþka türlü de düþünemiyorum." Candide: "Öyleyse e þeytan var" dedi. Martin "Þeytan bu dünyanýn iþlerine o kadar çok karýþýyor ki, her yerde uðu gibi benim vücudumda da bulunabilir" diye karþýlýk verdi. "Ama, itiraf ederim ki þu yer eye, daha doðrusu yerküreciðe göz attýðým zaman Allah'ýn onu kötülük eden bir varlýðýn elin dorado her zaman bu genellemenin dýþýnda kalýyor. Yanýbaþýndaki kentin yok olmasýný istemey aile hemen hemen hiç görmedim. Her yerde zayýflar önlerinde süründükleri güçlülerden nefret güçlüler de onlara yünü ve eti satýlýk sürüler gibi davranýrlar. Daha namuslu bir iþ olana dýðý için, talim görmüþ bir milyon katil, ekmeðini kazanmak amacýyla Avrupa'nýn bir ucundan iderek düzenli bir biçimde adam öldürür, haydutluk eder; barýþ içinde yaþar gibi görünen sa iði kentlerdeki insanlar, kuþatýlmýþ bir þehrin uðradýðý felaketten duyulan acýdan çok, has

kuþku içinde kývranýrlar. Gizli acýlar genel felaketlerden daha acýdýr. Sözün kýsasý, o kad e o kadar çok çektim ki Mani dininden oldum."

Candide: "Bütün bunlara karþýn, þu dünyanýn iyi yanlarý da var" dedi. Martin: "Olabilir, am bilmiyorum." diye yanýtladý.

Bu tartýþmanýn ortasýnda bir top sesi duyuldu. Gürültü gittikçe arttý. Herkes dürbününü al a iki geminin savaþa tutuþtuðu görüldü. Rüzgâr bu gemilerin ikisini de Fransýz gemisine o k klaþtýrdý ki gemidekiler savaþý güzelce seyretmek zevkine erdiler. Sonunda gemilerden biri kine öyle derinden ve öyle isabetli bir darbe vurdu ki, ona denizin dibini boylattý. C andide'le Martin, batan geminin güvertesinde yüz kadar insan gördüler; hepsi ellerini gökyü e doðru kaldýrýyor, korkunç sesler çýkarýyorlardý; bir anda her þey denize gömüldü.

Martin: "Ýþte, dedi; gördünüz ya, insanlar birbirlerine nasýl davranýyorlar!.." Candide "Bu þeytanýn parmaðý olduðu kesin..." dedi. Bunlarý söylerken, geminin yanýnda, ne olduðu bell an açýk kýrmýzý bir þeyin yüzdüðünü gördü. Bunun ne olduðunu anlamak için denize bir filika dide'in koyunlarýndan biriydi. Candide'in koyununu bulmaktan duyduðu keyif, hepsi El dorado'nun büyük elmaslarýyla yüklü yüz koyununu kaybettiði zaman duyduðu acýdan daha büyük

Fransýz kaptan çok geçmeden, su yüzünde kalan geminin bir Ýspanyolun, batan geminin ise bir Hollandalý korsanýn olduðunu anladý; Candide'i soyup soðana çeviren iþte bu korsandý. Alçak n çalmýþ olduðu büyük servet kendisiyle birlikte batmýþ ve bir tek koyun kurtulmuþtu. Candi tin'e: "Görüyorsunuz ya," dedi; "suç her zaman cezasýz kalmýyor; þu alçak Hollandalý gemici olduðu cezayý buldu." Martin: "Evet ama," dedi; "gemisine aldýðý yolcularýn ölmesi mi gerek rdu ? Tanrý o dolandýrýcýyý cezalandýrdý, ama ötekileri de þeytan boðdu."

Fransýz gemisiyle Ýspanyol gemisi her þeye karþýn yollarýna devam ettiler; Candide de Marti 'le konuþmayý sürdürdü. On beþ gün, boyuna tartýþtýlar; on beþinci günün sonunda da ilk gün lmiþ deðillerdi. Fakat ne de olsa konuþuyorlar, düþüncelerini birbirlerine söylüyorlar, avu lardý. Candide, koyununu okþuyor: "Madem ki seni buldum," diyordu; "elbette Cunégonde' u da bulurum."

YÝRMÝ BÝRÝNCÝ BÖLÜM

Candide ile Martin, düþüne konuþa Fransa kýyýlarýna yaklaþýyorlar.

Sonunda Fransa kýyýlarý göründü. u. Martin: "Evet," dedi; "birçok r; bazýlarýnýn halký çok kurnaz, leniyor; ama hepsinde birinci iþ

Candide: "Bay Martin, hiç Fransa'da bulundunuz mu?" diye s eyaletini dolaþtým. Nüfusunun yarýsý deli olan eyaletler v bazýlarýnýnki ise oldukça saf, oldukça aptal; bazýlarýnda aþk, ikincisi dedikodu, üçüncüsü de gevezelik."

"Ýyi ama Bay Martin, Paris'i gördünüz mü?"

"Evet, Paris'i de gördüm; orada bütün bunlarýn hepsi birden var; orasý herkesin zevk peþin koþtuðu, sanýrsam da bulamadýðý karma karýþýk bir yer. Paris'te çok az kaldým; daha ayak ba St. Germain panayýrýnda yankesiciler nem var nem yok hepsini çaldýlar. Beni hýrsýz sandýla sekiz gün cezaevinde kaldým; ondan sonra da yaya olarak Hollanda'ya dönebilecek kadar para kazanmak için bir basýmevinde düzeltmenlik yaptým. Yazarlar güruhunu, dedikoducu bilg içler güruhunu, meczuplar güruhunu, hepsini tanýdým. Bu þehirde çok iyi eðitilmiþ insanlarý nu söylüyorlar; buna inanmak isterdim." Candide: "Benim Fransa'yý görmeye hiç merakým yok," dedi; "bir ay Eldorado'da kaldýktan so

nra insanýn dünyada Matmazel Cunégonde'u görmekten baþka bir arzusu olamayacaðýný tahmin ed iz; onu Venedik'te bekleyeceðim; Fransa'dan, Ýtalya'ya gitmek için geçeceðiz; benimle gelm eyecek misiniz?" Martin: "Memnuniyetle," diye yanýt verdi; Venedik'in yalnýz Venedik li soylular için güzel olduðunu, ama eðer zenginlerse yabancýlarýn da iyi kabul gördüðünü s im param yok, sizin var; nereye gitseniz arkanýzdan geleceðim."

Candide: "Aklýmdayken þunu da sorayým," dedi; "kaptanýn o koca kitabýnda yazýldýðý gibi büt ngýçta bir deniz olduðuna inanýyor musunuz? " (38) Martin: "Hiçbir þeye inandýðým yok," de n zamanlarda anlatýlan masallara da inanmýyorum." Candide: "Peki, bu dünya neden kurul muþ?" diye sordu. Martin: "Bizi kudurtmak için," diye yanýtladý. Candide devam etti: "Or eillonlar ülkesinde karþýlaþtýðýmýz, size maceralarýný anlattýðým iki kýzýn iki maymunla se i mi?" Martin: "Hiç de gitmedi," dedi; "bu tutkunun tuhaflýk neresinde? Ben öyle olaðanüstü yler gördüm ki, artýk olaðanüstü þey kalmadý." Candide: "Ýnsanlarýn bugünkü gibi her zaman dürmüþ olduklarýný, her zaman onlarýn böyle yalancý, hilekâr, hain, nankör, haydut, zayýf, kýskanç, obur, sarhoþ, hasis, hýrslý, katil, dedikoducu, serseri, tutucu, iki yüzlü ve bud olduklarýný mý sanýyorsunuz?" diye sordu. Martin: "Atmacalarýn her zaman güvercin bulsalar yiyeceklerine inanýr mýsýnýz?" dedi. Candide: "Elbette!" diye yanýtladý. Martin: "O halde, adem ki, atmacalar hiç huylarýný deðiþtirmemiþler, niçin insanlarýn huy deðiþtirmesini isti " dedi. Candide: "Yo..... dedi, arada çok fark var, çünkü..." Böylece birtakým düþünceler ileri sürerek Bordeaux'ya vardýlar.

YÝRMÝ ÝKÝNCÝ BÖLÜM

Candide'le Martin'in Fransa'da baþlarýna gelenler.

Candide, Bordeaux'da ancak Eldorado'nun taþlarýndan birkaçýný satacak ve iki kiþilik rahat ir araba bulacak kadar kaldý; çünkü artýk filozof Martinsiz edemiyordu. Yalnýzca, Bordeaux' a, Bilimler Akademisi'ne býraktýðý koyunundan ayrýlýrken çok üzüldü. Akademide o yýl açýlan arak, bu koyunun postunun niçin kýrmýzý olduðu sorusunu ortaya koydu; ödül, "A artý B eksi" lemiyle koyunun kýrmýzý olmasý gerektiðini ve sakaðýdan öleceðini kanýtlayan kuzeyli bir bi ildi (39).

Bu sýrada, yoldaki meyhanelerde gördüðü bütün yolcular Candide'e: "Paris'e gidiyoruz" diyor dý. Herkesin oraya gitmeye böyle can atmasý, sonunda onda da baþkenti görme isteði uyandýrd ldý ki bu yüzden Venedik yolundan pek uzak düþmüþ de olmayacaktý.

Kente, St. Marceau dýþ mahallesinden girdi; kendini Vestfalyanýn en kötü köylerinden birind sandý.

Candide kalacaðý pansiyona varýr varmaz, yorgunluktan hafif bir hastalýða yakalandý. Parmað iri bir elmas ve arabasýnda çok aðýr bir çekmece gördüklerinden, çaðýrmadýðý halde yanýnda peþini býrakmayan birkaç "içten" dost ve çorbasýný ýsýtan iki þefkatli dindar kadýn beliri in: "Ben de ilk geliþimde Paris'te hastalanmýþtým" dedi;" çok yoksuldum; bunun için de ne d stum, ne bana þefkatle bakacak kimsem, ne de doktorum vardý: ama sonunda iyi oldum."

Sonunda o kadar çok ilaç verdiler ve o kadar çok kan aldýlar ki Candide'in hastalýðý ciddil Mahallenin eskilerinden biri gelip ondan, diller dökerek öteki dünyada hamiline ödenmek üzere bir senet istedi (40). Candide anlamazlýktan geldi; dindar kadýnlar bunun yeni bir moda olduðunu söylediler. Martin, herifi pencereden aþaðý atmak istedi. Softa bu durum da, Candide'in ölünce gömülmeyeceðine yeminler etti. Martin de kendilerini rahatsýz etmeye evam ederse softayý gömdüreceðine yemin etti. Kavga kýzýþtý: Martin herifi omuzlarýndan yak pý dýþarý etti; bu da, tutanaklara geçen büyük bir rezaletin çýkmasýna yol açtý.

Candide iyi oldu; iyileþme döneminde de sofrasý hiç konuksuz kalmadý. Büyük paralarla kumar nanýyordu. Candide, o kadar iskambil kartý arasýnda aslarýn niçin kendisine gelmediðine þaþ artin ise bunu gayet doðal buluyordu.

Candide'e kenti gezdirenler arasýnda Périgordlu küçük bir abbé (41) vardý; bu, her an emre , her zaman açýkgöz, her zaman iþe yarar, küstah, dalkavuk, arabulucu, yabancýlarýn yolunu layan, onlara toplum hayatýnýn dedikodularýný anlatan ve her keseye uygun eðlenceler öneren adamlardan biriydi. Herif, Candide'le Martin'i önce tiyatroya götürdü. Burada yeni bir t ragedya (42) oynanýyordu. Candide birkaç züppenin yanýna düþtü. Bu onun, mükemmel oynanan s erde aðlamasýna engel olmadý. Yanýndaki bilgiçlerden biri perde arasýnda ona: "Aðlamakla ço a ediyorsunuz," dedi. "Bu bayan oyuncu kötünün kötüsüdür, onunla oynayan erkek oyuncuysa on da kötü; oyunsa oyunculardan da beterdir. Yazar tek kelime Arapça bilmez, oysa olay A rabistan'da geçer; üstelik, doðuþtan inançsýz bir adamdýr. Yarýn size, ona saldýran yirmi c ap getiririm". Candide, abbé'ye: "Bayým," dedi, "Fransa'da kaç tiyatro oyunu var?" Abbé þöy e yanýtladý: "Beþ ya da altý bin". Candide: "Ne de çok", dedi; "Peki, bunlarýn kaçý iyi oyu " Beriki: "On beþ ya da on altýsý", diye yanýtladý. Martin: "Ne çokmuþ!" dedi.

Ara sýra oynanan oldukça tatsýz bir tragedyada, Kraliçe Elisabeth (43) rolünü oynayan bir k dýn oyuncu Candide'in çok hoþuna gitti. Martin'e: "Bu oyuncu çok hoþuma gidiyor; Matmazel Cunégonde'u andýrýyor; onunla tanýþmak isterim" dedi. Périgordlu abbé, Candide'i kadýnýn ev yi önerdi. Almanya'da büyümüþ olan Candide, görgü kurallarýnýn burada nasýl olduðunu, Frans e kraliçelerine nasýl davranýldýðýný sordu. Abbé: "Þunu ayýrt etmek gerek," dedi. "Taþrada eye götürürler; Paris'te ise güzel kaldýklarý sürece saygý gösterirler, öldüklerinde de gen rlýða atarlar." Candide: "Kraliçeleri genel mezarlýða mý atarlar?" diye sordu. Martin: "Eve doðrudur" dedi. "Sayýn abbénin hakký var; Matmazel Monime (44), deyim uygunsa, bu dünyada n öbürüne göçtüðü zaman Paris'teydim; bu adamlar cenaze töreni yapýlmasýna, yani mahallenin eriyle birlikte kadýnýn da korkunç bir mezarlýkta çürümesine engel oldular. Bütün dostlarýn alnýz baþýna, Bourgogne sokaðýnýn bir köþesine gömdüler. Her halde ruhu bundan çok acý çekm i olan bir kadýndý". Candide, "Bu, büyük bir terbiyesizlik" dedi. Martin, "Ne yapalým, ded i. Bu insanlar da böyle yaratýlmýþlar... Mümkün olan bütün aykýrýlýklarý, bütün uygunsuzluk i bu tuhaf halkýn hükümetinde, mahkemelerinde, kiliselerinde ve eðlence yerlerinde görürsün Candide, "Paris'te insanlarýn her zaman güldükleri doðru mudur?" dedi. Abbé, "Doðrudur," de i. "Ama acý acý. Çünkü burada her þeyden kahkaha atarak yakýnýrlar, hatta en iðrenç iþleri yaparlar."

Candide, "Beni o kadar aðlatan oyunla hoþlandýðým oyuncular hakkýnda kötü sözler söyleyen o kimdi?" diye sordu. Abbé, "Bütün oyunlarý, bütün kitaplarý kötülemekle hayatýný kazanan can ttir o," dedi. "Ýðdiþler saðlamlardan nasýl nefret ederse, o da edebiyatýn pislikle, zehirl beslenen çýyanlarýndan biridir; bir yazar bozuntusudur". Candide, "Yazar bozuntusu de diðiniz de nedir?" diye sordu. Abbé, "Bir kâðýt karalayýcýsý" dedi. "Bir Fréron." (45)

Candide, Martin ve Perigordlu, oyundan sonra merdivenlerde durmuþlar, halkýn çýkýþýný seyre sohbet ediyorlardý. Candide, "Her ne kadar Mademosielle Cunégonde'u görmeye can atýyors am da akþam yemeðini Matmazel Clairon'la yemek isterdim. Doðrusu ya onu olaðanüstü buldum" edi.

Abbé, yalnýzca yüksek tabakadan kiþilerle konuþan Matmazel Clairon'un yanýna bile yaklaþaca damlardan deðildi. "Bu akþam iþi vardýr," dedi. "Ama ben sizi yüksek tabakadan bir hanýmýn ne götürmekle onurlanacaðým. Orada Paris'i, sanki burada dört yýldýr oturuyormuþsunuz gibi aksýnýz."

Doðuþtan meraklý olan Candide, St. Honoré mahallesinin kenar sokaklarýndan birinde oturan o hanýmýn evine girmekten çekinmedi. Burada Pharaon (46) oynanýyordu. On iki kumarbazdan her biri, elinde, talihsizliðinin dört köþe defterini, yani bir deste iskambil kâðýdý tutu . Derin bir sessizlik içinde duran kumarbazlarýn alýnlarý kýrýþmýþ, yüzleri solmuþtu. Banko amýn yüzüyse endiþeliydi. Bu insafsýz bankocunun yanýnda oturan ev sahibi kadýn, yaban kedi i andýran gözleriyle her oyuncunun kâðýtlarýný kývýrmasýna yol açan bütün "parolileri" bütü campagne"larý izliyor; kâðýtlarýn kývrýmlarýný ciddi fakat nazik bir uyarýyla düzeltiyor ve olmak korkusuyla hiç kýzmýyordu. Ev sahibi kadýn kendisine Markiz de Parolignac dedirtiy ordu. On beþ yaþýndaki kýzý da kumarbazlarýn arasýna oturmuþ, talihin ihanetini onarmak ist

bu zavallýlarýn hilelerini bir göz iþaretiyle annesine haber veriyordu. Périgordlu abbé, Ca dide ve Martin içeri girdiler. Kimse ne ayaða kalktý, ne selam verdi, ne de baktý. Herke s kendinden geçmiþ, kumara dalmýþtý. Candide, "Madame la Baronne Thunder-ten-Tronckh bunla rdan daha terbiyeliydi" dedi. Bu sýrada abbé, Markiz'in kulaðýna eðildi; kadýn sandalyesind yarý doðrularak Candide'i zarif bir gülümsemeyle, Martin'i de soylulara özgü bir baþ eðmes selamladý; Candide de iki partide elli bin frank kaybetti. Bundan sonra neþe içerisind e akþam yemeði yendi. Herkes Candide'in bu kadar büyük bir kayýp karþýsýnda kýlýný bile kýp lar kendi aralarýnda, uþak diliyle, "Bu her halde bir Ýngiliz lordudur" diyorlardý.

Yemek, Paris'teki yemeklerin çoðu nasýl geçerse öyle geçti. Önce sessizlik, sonra hiçbir þe yan bir söz gürültüsü, daha sonra çoðu tatsýz þakalar, yanlýþ haberler, kötü akýl yürütmele sürü de dedikodu. Hatta yeni kitaplardan bile söz edildi. Périgordlu abbé, "Ýlahiyat dokto u Gauchat'nýn (47) romanýný okudunuz mu?" diye sordu. Konuklardan biri, "Evet", dedi. "Fakat bitiremedim. Ortalýkta bir alay münasebetsiz kitap var; ama bunlarýn tümü ilahiyatçý uchat'nýn küstahlýðýnýn yanýnda hiç kalýr. Bizi boðan, bu iðrenç kitap bolluðundan öyle nef dimi kumara verdim". Abbé, "Baþ diyakos Troublet'nin (48) Mélanges adlý eseri hakkýnda ne düþünüyorsunuz?" diye sordu. Madame de Parolignac, "Ah can sýkýcý!" dedi. "Bütün dünyanýn b sanki pek ilginçmiþ gibi anlatýyor! Þöyle üzerinde durmaya bile deðmeyen sorunlarý nasýl da ciddi tartýþýyor! Baþkalarýnýn þakalarýný nasýl da kendine mal ediyor! Aþýrdýklarýný nasýl riyor beni! Ama artýk iðrendirmeyecek; baþ diyakoz hazretlerinden bir iki sayfa okumak yeter."

Sofrada, Markiz'in sözlerini onaylayan, beðenileri incelmiþ bilgin bir adam vardý. Daha sonra tragedyalardan söz açýldý. Evsahibi haným, bazý tragedyalarýn oynandýðý halde niçin o ce beðenileri olan bilgin, hemen hiçbir deðeri olmayan bir oyunun neden ilgi uyandýrdýðýný el açýkladý. Bütün romanlarda bulunan ve izleyicilerin her zaman hoþuna giden sahnelerden b rkaçýný göstermenin yetmediðini; tuhaflýklara kaçmadan yeni olmak, olabildiðince yüce ve he doðal olmak gerektiðini; insan kalbinin ne olduðunu bilmek, oyunda kalbi konuþturmak, o yun kiþilerinden hiçbiri þairlik taslamadýðý halde büyük þair olmak, dili çok iyi kullanmak lerini, anlamý uyaða kurban etmeden sürekli bir uyumla ve tertemiz konuþturmak gerektiðini birkaç sözcükle anlattý ve ekledi: "Bu kurallara uymayan bir yazar, tiyatroda alkýþ toplay n bir iki tragedya yazabilir. Ama hiçbir zaman büyük yazarlar arasýna giremez. Güzel denec ek tragedyalarýn sayýsý pek azdýr. Kimileri iyi yazýlmýþ, iyi uyaklandýrýlmýþ diyaloglarla kimileri izleyene uyku veren siyasal deðerlendirmeler ya da iç sýkýcý uzun monologlar; kim ileri de kaba bir üslupla yazýlmýþ deli saçmalarý, ipsiz sapsýz sözler, insanlara seslenmey eremedikleri için tanrýlara yöneltilen tiradlar, yanlýþ özdeyiþler, þiþirilmiþ beylik sözle

Candide bunlarý dikkatle dinledi, konuþan adamla ilgili olumlu izlenimler edindi. Ma rkiz onu kendi yanýna oturtmak inceliðini gösterdiðinden kulaðýna eðildi, ona bu kadar güze uþan adamýn kim olduðunu sormak cesaretini gösterdi. Markiz, "Bu kumar oynamayan bir bil gindir," dedi. "Rahip efendi onu, ara sýra bize yemeðe getirir. Kitaplardan, tragedy alardan çok iyi anlayan, ýslýklanan bir tragedyayla bana imzaladýðý bir nüshasý dýþýnda, hi pçýnýn vitrininden dýþarýya çýkmayan bir de kitap yazmýþtýr". Candide, "Büyük adam! Bu da b !" diye mýrýldandý.

Sonra ona dönerek, "Bayým," dedi; "hiç kuþkusuz, maddi ve manevi dünyada her þeyin en iyi o duðunu ve var olan hiçbir þeyin, baþka türlü olmayacaðýný sanýyorsunuz?" Bilgin, "Ben mi?", ladý. "Hiç de öyle düþünmüyorum. Bizde her þeyin tersine olduðunu görüyorum. Hiç kimse konu n ne olduðunu, ne yaptýðýný, ne yapmasý gerektiðini bilmiyor. Oldukça neþeli geçen, hepimiz iyor gibi görünen yemek zamanlarý dýþýnda zamanýmýz hep saçma sapan kavgalarla geçiyor; Jan Moliniste'lere (49), parlamentodakiler kilisedekilere, edebiyatçýlar edebiyatçýlara, da lkavuklar dalkavuklara, bankerler halka, karýlar kocalara, akraba akrabaya karþý sonsu z ve sürekli bir düþmanlýk içinde."

Candide, "Ben daha beterlerini gördüm," dedi. "Ama sonradan asýlmak felaketine uðrayan b ir bilge bana, bütün bunlarýn mükemmel olduðunu söylemiþti. Bunlar güzel bir tablonun gölge demiþti". Martin, "Sizin asýlan bilge, dünyayla dalga geçmiþ. Sizin gölge dedikleriniz asl a berbat birer lekedir" dedi. Candide, "Lekeleri de yapanlar insanlardýr, onlardan kurtulamazlar" diye yanýtladý. Martin, "O halde bu, onlarýn suçu deðil", dedi. Bu konuþula lardan hiçbir þey anlamayan kumarbazlarýn çoðu içiyordu; Martin de bilginle konuþmaktaydý.

de ev sahibesine baþýna gelenlerin bir kýsmýný anlattý.

Yemekten sonra Markiz, Candide'i odasýna götürdü, bir kanepeye oturttu. Ona, "Demek Matm azel Cunégonde de Thunder-ten-Tronckh'u hâlâ çýlgýnca seviyorsunuz, öyle mi?" diye sordu. C ide, "Evet Madame!" diye yanýtladý. Markiz tatlý bir gülüþle: "Vestfalyalý bir genç gibi ya iyorsunuz," dedi. "Bir Fransýz olsa, bana, 'Evet Matmazel Cunégonde'u sevmiþtim; fakat sizi görünce Madame, artýk onu sevemeyeceðimden korkuyorum' derdi". Candide, "Ah Madame !" dedi. "Nasýl isterseniz öyle yanýt veririm". Markiz, "Ona beslediðiniz aþk, mendilini y erden almakla baþlamýþ; ben de dizbaðýmý yerden almanýzý istiyorum" dedi. Candide, "Bütün k dedi ve dizbaðýný yerden aldý. Markiz, "Görüyor musunuz," dedi. "Bazen, Parisli âþýklarýmý m, ama siz yabancýsýnýz; size daha ilk geceden kendimi teslim ediyorum; çünkü Vestfalyalý b delikanlýya ülkeyi tanýtmam gerek!" Aslýnda güzel kadýn, bu yabancý delikanlýnýn iki elinde elmas görmüþtü. Onlarý öyle içten övdü ki elmaslar, Candide'in parmaklarýndan Markiz'in pa geçti.

Candide Périgordlu rahiple birlikte dönerken Matmazel Cunégonde'a ihanet ettiði için bira z vicdan azabý duydu. Abbé de onun acýsýný paylaþtý. Candide'in oyunda kaybettiði elli bin la, yarý armaðan edilen, yarý aþýrýlan iki elmasta onun da ufak bir payý vardý. Niyeti Cand in saflýðý yüzünden elde edeceði çýkarlarý elinden geldiðince artýrmaktý. Ona epeyce Matmaz n söz etti. Candide de ona, Venedik'te sevgilisine kavuþtuðu zaman bu ihanetinden dola yý af dileyeceðini söyledi.

Périgordlu nezaketi, yakýnlýðý artýrýyordu. Candide'in bütün söylediklerine, yaptýklarýna v diklerine pek yakýndan ilgi gösteriyordu.

Ona, "Demek onunla Venedik'te buluþacaksýnýz, öyle mi?" diye sordu. Candide, "Evet. Kesi nlikle gidip Matmazel Cunégonde'u bulmalýyým" dedi. "Sonra da sevdiðinden söz etmenin tadýn kapýlarak, Vestfalya'nýn bu ünlü güzeliyle olan macerasýnýn bir bölümünü anlattý. Abbé, "A i, "Bu Matmazel Cunégonde çok zeki bir kadýn. Hem kimbilir ne güzel mektuplar yazýyordur!" Candide, "Ondan hiç mektup almadým," dedi. "Çünkü düþünsenize, onun aþkýndan dolayý þatoda sonra kendisine yazamadým; çok geçmeden öldüðünü duydum, sonra kendisini tekrar buldum, yi tirdim. Þimdi de buradan iki bin beþ yüz fersah uzaða bir adam yolladým; onun getireceði ya bekliyorum."

Abbé dikkatle dinliyor, biraz da dalgýn görünüyordu. Az sonra iki yabancýyý sevgiyle kucakl rak ayrýldý. Ertesi gün Candide uyanýr uyanmaz þöyle bir mektup aldý:

"Çok deðerli sevgilim! Sekiz günden beri bu kentte hastayým. Sizin de burada olduðunuzu öðr im. Yerimden kýmýldayabilseydim, kollarýnýzýn arasýna uçarak gelirdim. Bordeaux'dan geçtiði im. Sadýk Cacambo ile yaþlý kadýný orada býraktým. Buenos Aires valisi her þeyimi aldý. Ama iz bana kalýyor. Gelin! Sizin yanýmda olmanýz beni ya diriltecek, ya da sevinçten öldürece ."

Bu güzel, bu umulmayan mektup Candide'e anlatýlmaz bir sevinç, ama sevgili Cunégonde'un hastalýðý da sonsuz bir acý verdi. Bu iki karþýt duygu arasýnda kalan Candide, altýn ve elm aldý ve Martin'le birlikte Cunégonde'un kaldýðý otele gitti. Heyecandan titreyerek içeri gi di. Kalbi çarpýyor, sesi titriyordu; yataðýn perdelerini açmak, ortalýðý aydýnlatmak istedi dadaki hizmetçi kadýn, "Sakýn ha! Iþýk onu öldürür", dedi ve perdeyi yine kapadý. Candide a "Sevgili Cunégonde'um, nasýlsýnýz? dedi. Beni göremiyorsanýz, bari konuþun!" Hizmetçi kadýn maz", dedi. O zaman, yataktan dýþarý yumuk bir el çýktý; Candide bu eli uzun uzun gözyaþlar ttý; sonra avucunun içine bir sürü elmas koydu; koltuðun üstüne de altýnla dolu bir kese bý

Bu heyecan dolu anýn tam da ortasýnda, baþlarýnda bir çavuþla bir takým asker ve Perigordlu bé çýkageldiler. Abbé, "Ýþte kuþkulu iki yabancý bunlar!" dedi. Çavuþ derhal onlarý yakalad e, onlarý cezaevine götürmelerini emretti. Candide, "Eldorado'da yolculara böyle davranm azlar" dedi. Martin, "Her zamankinden daha manichéen'im" dedi. Çavuþ ise, "Zindana!" d edi. Kendine gelen Martin, Cunégonde olduðunu söyleyen kadýnýn bir düzenbaz, Perigordlu abb n, Candide'in saflýðýndan yararlanan bir dolandýrýcý, çavuþun da savulmasý kolay bir baþka uðunu anladý.

Zaten asýl Cunégonde'u görmek için sabýrsýzlanan Candide, Martin'in öðütlerini dinleyerek, asalarýyla karþýlaþmaktansa, çavuþa her biri üç bin pistole deðerinde üç elmas vermek isted stonlu çavuþ ona, "Ah bayým!" dedi. "Düþünülebilecek bütün cinayetleri iþlemiþ olsanýz bile namuslu adamýsýnýz. Üç elmas! Her biri üç bin pistole deðerinde üç elmas! Bayým sizi bir zi e uðrunuzda ölmeye bile razýyým. Bütün yabancýlarý yakalýyorlar, ama siz iþi bana býrakýn. , Dieppe'de bir kardeþim var, sizi oraya götüreyim. Kendisine verilecek birkaç elmasýnýz va sa o da benim gibi size hizmet eder".

Candide, "Peki, ama, bütün yabancýlarý niçin yakalýyorlar?" diye sordu. Périgordlu abbé sö "Çünkü Atrébatie ülkesinden bir dilenci, budalaca þeyler söylenildiðini duymuþ. Bu duydukl dürmesine yetmiþ. Ancak bu cinayet, 1610 yýlýnýn Mayýsý'nda iþlenen cinayete deðil de, 1594 ayýnda ya da baþka yýllarda, baþka aylarda, gene budalaca þeyler söylendiðini duyan baþka rilerinin iþlediði cinayetlere benzemekteymiþ." (50)

O zaman çavuþ, sorunun ne olduðunu anlattý. Candide, "Ah canavarlar!", diye baðýrdý. "Bu na Demek dans eden, þarký söyleyen bir halkta da böyle korkunç þeyler olurmuþ! Maymunlarýn ka ara rahat vermediði bu ülkeden bir an önce çýkamayacak mýyým? Ülkemde ayýlar gördüm. Ýnsana ado'da rasladým. Tanrý aþkýna çavuþ efendi, beni Venedik'e götürün; orada Matmazel Cunégond yeceðim". Çavuþ: "Sizi ancak aþaðý Normandiya'ya götürebilirim" dedi. Derhal zincirlerini ç edi, adamlarýný gönderdi. Candide'le Martin'i alýp Dieppe'e götürdü ve onlarý kardeþine tes i. Limanda küçük bir Felemenk gemisi demirliydi. Yine üç elmasýn yüzü suyu hürmetine insanl arý kesilen Normandiyalý, Candide'le adamlarýný, Ýngiltere'de Portsmouth'a giden bu gemiye bindirdi. Venedik'in yolu orasý deðildi; ama, Candide, cehennemden kurtulduðunu sanýyor ve ilk fýrsatta Venedik'in yolunu tutacaðýný umuyordu.

YÝRMÝ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Candide ile Martin'in Ýngiltere kýyýlarýna gidiþleri ve orada gördükleri.

Candide Felemenk gemisinde, "Ah Pangloss! Ah Martin! Martin! Ah sevgili Cunégonde' um! Meðer bu dünya neymiþ?" diyordu. Martin, "Saçma sapan, feci bir þey" diye yanýtladý. Ca de üsteledi, "Siz Ýngiltere'yi biliyorsunuz; orada da insanlar Fransa'daki gibi deli mi?" diye sordu. Martin, "Onlarýn deliliði de baþka türlü", dedi. "Bu iki ulusun, Kanada yakýnlarýnda bir iki dönümlük yer için savaþtýklarýný, bu savaþ için de bütün Kanada'yý sat harcadýklarýný bilirsiniz. (51) Bu ülkelerden hangisinde daha çok týmarhanelik bulunduðunu stirmeye gelince, pek az olan bilgim bunu çözmeye yeterli deðil. Yalnýzca karþýlaþacaðýmýz genellikle öfkesi burnunda kiþiler olduklarýný biliyorum".

Böyle konuþa konuþa Portsmouth'a yanaþtýlar; bir sürü insan kýyýyý doldurmuþ, dikkatle, don milerden birinin güvertesinde diz çökmüþ olan, gözleri baðlý oldukça þiþman adama bakýyorla miþ dört asker göz göre göre, adamcaðýzýn beynine üçer mermi sýktýlar. Halk da son derece m ide, törenle öldürülen bu þiþman adamýn kim olduðunu sordu. Bir amiral olduðunu söylediler. a bir amirali niçin öldürdüler?". "Yeter sayýda insan öldürtmemiþ de ondan", dediler. "Bir amiraliyle savaþtý. Savaþ sýrasýnda düþmana yeter derecede sokulmadýðýna karar verdiler". "Herhalde," dedi, "Fransýz amirali kendisinden ne kadar uzaksa Ýngiliz amirali de on dan o kadar uzaktaydý." "Doðrusu bu dediklerinize karþý çýkýlamaz. Ama bu ülkede öteki ami ders olsun diye ara sýra bir amiral öldürmek adettendir" (52).

Candide, gördüklerine, duyduklarýna öyle þaþtý, öyle caný sýkýldý ki, karaya ayak basmak is elemenkli kaptanla (Surinam'daki kaptan gibi kendisini soymasýný da göze alarak) Vened ik'e gitmek için pazarlýða bile giriþti.

Kaptan iki gün sonra hazýrdý. Fransa kýyýlarýný sýyýrarak geçtiler. Lizbon önlerinden geçer itredi. Boðaz'a, sonra da Akdeniz'e girdiler ve sonunda Venedik'e ulaþtýlar. Candide,

Martin'i kucaklayarak: "Tanrýya þükürler olsun, güzel Cunégonde'a iþte burada kavuþacaðým. an kendim gibi eminim. Her þey yolunda, her þey yolunda gidiyor, her þey olabileceði kad ar yolunda gidiyor" diye baðýrdý.

YÝRMÝ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Paquette ve papaz Giroflée üzerine.

Candide, Venedik'e çýkar çýkmaz, bütün meyhanelerde, bütün kahvelerde, bütün genelevlerde C aradýysa da bulamadý. Her gün bütün gemileri, bütün kayýklarý aramak için adam gönderiyord mbo'dan hiçbir haber yoktu. Martin'e, "Nasýl olur" diye soruyordu. "Ben Surinam'dan Bordeaux'ya, Bordeaux'dan Paris'e, Paristen Dieppe'e, Dieppe'den Portsmouth'a gi decek, Portekiz ve Ýspanya kýyýlarýndan geçecek, bütün Akdeniz'i aþacak, Venedik'te birkaç cak kadar vakit bulayým da Cunégonde hâlâ gelmesin. Onu bulacaðýma bir orospu, bir de Périg lu abbé ile karþýlaþtým! Bence Cunégonde ölmüþtür, benim de artýk ölmekten baþka çarem kalm sý Avrupa'ya dönmektense Eldorado cennetinde kalmak daha iyi deðil miydi? Yerden göðe kada r hakkýnýz var azizim Martin! Yeryüzünde hayâlden, belâdan baþka bir þey yokmuþ".

Candide, derin bir üzüntüye kapýldý. Ne "alla moda" bir operaya gitti, ne öteki karnaval eð celerine katýldý. Hiçbir kadýn onda en ufak bir istek bile uyandýrmadý. Martin ona, "Cebind beþ altý milyon olan bir melez uþaðýn, gidip sevgilinizi, dünyanýn öbür ucundan Venedik'e eðini umuyorsanýz siz gerçekten çok safsýnýz," dedi. "Onu bulursa kendisine alýr. Bulamazsa r baþkasýný peydahlar. Size uþaðýnýz Cacambo ile sevgiliniz Cunégonde'u aklýnýzdan çýkarman

Þu Martin de insaný hiç teselli etmiyordu. Candide'in kederi arttýkça arttý. Martin de ona, hiç kimsenin gidemediði Eldorado dýþýnda, yeryüzünde çok az iyilik, çok az mutluluk olduðun ten geri kalmýyordu.

Bu önemli konuda tartýþýp Cunégonde'u beklerken, Candide, San Marco Alaný'nda kolunda bir k a genç bir papaz gördü. Papaz, genç, etine dolgun, güçlü görünüyordu; gözleri parlak, kendi baþý dik, yürüyüþü görkemliydi. Kýz çok güzeldi; þarkýlar mýrýldanýyor, papazýna sevgiyle b yanaklarýný çimdikliyordu. Candide, Martin'e: "Hiç olmazsa bunlarýn mutlu olduklarýný kabul ersiniz ya," dedi. "Eldorado dýþýnda, dünyanýn oturulabilen her yerinde þimdiye kadar yalný mutsuz kimseler gördüm; fakat þu kýzla papaza gelince, bahse girerim ki, bunlar çok mutlu insanlar." Martin: "Ben de böyle olmadýðýna bahse girerim" dedi. Candide: "Sorun basit, " dedi; "onlarý yemeðe çaðýrýrýz; yanýlýp yanýlmadýðýmý görürsünüz."

Hemen onlara yaklaþtý, iltifatta bulundu ve onlarý makarna, Lombardiya kekliði, mersin b alýðý yumurtasý yemeye ve Montepulciano, Lacryma-Christi, Kýbrýs ve Sisam þaraplarý içmeye ardý; papaz çaðrýyý kabul etti ve genç kýz birkaç damla göz yaþýnýn gölgelediði þaþkýn ve m karak papazýn arkasý sýra yürüdü. Candide'in odasýna girer girmez genç kýz: "Nasýl olur da Candide, Paquette'i tanýmaz?" dedi. Yalnýzca Cunégonde'la meþgul olduðu için o ana kadar ge kýza dikkatle bakmamýþ olan Candide ona: "Heyhat! Zavallý çocuðum; demek doktor Pangloss'u düðüm o feci hale sokan sizdiniz, öyle mi?" dedi. Paquette: "Ne yazýk ki efendim, benim," dedi; "görüyorum ki, her þeyi biliyorsunuz. Madame la Baronne'un evindekilerle güzel Cunég onde'un uðradýklarý korkunç felaketleri öðrendim. Kendi alýn yazýmýn da bundan aþaðý kalmad i tanýdýðýnýz zaman çok masumdum. Günahlarýmý çýkartan bir Cordelier papazý beni de kolayca n sonuçlarý korkunç oldu; Monsieur le Baron sizi tekmeleyerek kovduktan sonra ben de þat odan ayrýlmak zorunda kaldým. Ünlü bir doktor bana acýmasaydý çoktan ölmüþtüm; minnettarlýk ir süre doktorun metresi oldum. Çýlgýncasýna kýskanç olan karýsý beni her gün acýmadan dövü i bir þeydi. Doktor çirkinin çirkiniydi, ben de sevmediðim bir adam yüzünden boyuna dayak y diðim için talihsizlerin talihsiziydim. Huysuz bir kadýn için doktor karýsý olmanýn ne kada ehlikeli olduðunu bilirsiniz. Karýsýnýn kendisine ettiklerinden usanan doktor bir gün, yak alandýðý küçük bir nezle için ona öyle etkili bir ilaç verdi ki, kadýn iki saat içinde kork

ana kývrana öldü. Kadýnýn akrabalarý doktora karþý cinayet davasý açtýlar; doktor kaçtý, be m. Biraz güzel olmasaydým masumluðum beni kurtarmayacaktý. Yargýç, doktorun yerini almak ko uyla beni serbest býraktý. Ama çok geçmeden bir rakip yerimi aldý; ben de bir ödül bile ver eden kovuldum; siz erkeklere o kadar hoþ görünen, bizim için de bir sefalet uçurumundan baþ a bir þey olmayan bu iðrenç mesleði sürdürmek zorunda kaldým. Venedik'e, mesleðimi burada i tmeye geldim. Ah efendim! Yaþlý bir tüccarý, bir avukatý, bir papazý, bir gondolcuyu, bir a béyi istemeye istemeye okþamak zorunda olmanýn, bütün hareketlere, bütün kötü davranýþlara nýn, iðrenç bir herif kaldýrsýn diye çoðu zaman bir etekliði bile ödünç alacak kadar alçalm n alýnan parayý bir baþkasýna çaldýrmanýn, yargýçlara rüþvet vermenin, gelecekte de sizi ko ir hastane köþesinin ve bir çöplüðün beklediðini düþünmenin ne demek olduðunu bilseniz, dün insanlarýndan biri olduðumu kabul ederdiniz."

Paquette böylece, bir odada iyi yürekli Candide'e Martin'in yanýnda içini döktü. Martin Ca dide'e: "Görüyorsunuz ya," dedi; "daha þimdiden bahsin yarýsýný kazandým bile." Papaz Girof emek odasýnda kalmýþtý; bir yandan yemeðini beklerken bir yandan da þarap içiyordu. Candide aquette'e: "Ýyi ama," dedi; "sizinle karþýlaþtýðým zaman ne kadar neþeli, ne kadar hoþnut b niz vardý; þarký söylüyor, içten gelen bir istekle papazý okþuyordunuz; þimdi ne kadar muts o zaman bana o kadar mutlu görünmüþtünüz." Paquette: "Ah efendim! diye" yanýtladý; "bu da b mesleðin sefaletlerinden biridir. Dün, bir subay paramý aldý, üstelik bir de dövdü; bugünse papazýn hoþuna gitmek için neþeli görünmem gerekiyor."

Candide daha fazla sormak istemedi; Martin'in haklý olduðunu kabul etti. Paquette ve papazla birlikte sofraya oturdular; yemek oldukça neþeli geçti ve sonlara doðru daha bi r güvenle konuþuldu; Candide, papaza: "Rahip efendi, bana öyle geliyor ki, imrenilecek bir durumunuz var. Maþallah neredeyse yanaðýnýzdan kan damlayacak; yüzünüz mutlu olduðunuz riyor; boþ zamanlarýnýz için elinizde çok güzel bir kýz var, papazlýktan da hoþnut görünüyo . Papaz Giroflée: "Doðrusunu isterseniz, bütün papazlarýn denizin dibinde olmalarýný isterd efendim," dedi; "belki yüz kez manastýrý yakmaya ve gidip Türk olmaya niyetlendim; o All ah'ýn belasý aðabeyime biraz daha fazla servet býrakmak için, anamla babam, daha on beþimde ken, þu iðrenç cüppeyi sýrtýma geçirmem için beni zorladýlar. Manastýrda, kýskançlýk, anlaþ e yalan söyleyeyim, birkaç kötü vaaz verip biraz para kazanýyorum, bunun yarýsýný da baþpap Geri kalaný da kýzlara yediriyorum. Fakat akþam manastýra döndüðüm zaman, kafamý yatakhane arýna çarparak parçalayacaðým geliyor; bütün meslektaþlarým da ayný durumda."

Martin her zamanki soðukkanlýlýðýyla Candide'e dönerek: "Eh, bahsi tümüyle kazandým, deðil . Candide, Paquette'e iki bin, papaz Giroflée'ye de bin kuruþ verdi ve: "Bu parayla mutlu olacaklarýna güvenebilirsin" dedi. Martin: "Hiç sanmam, diye yanýtladý; belki de kur uþlarýnýzla onlarý büsbütün mutsuz edeceksiniz." Candide: "Ýþ olacaðýna varýr," dedi; "yaln avuntu veriyor; insan çoðu zaman, bir daha hiç bulamayacaðýný sandýðý kimselerle karþýlaþý numla, Paquette'le nasýl yeniden karþýlaþtýmsa Cunégonde'la da öyle karþýlaþabilirim." Mart , günün birinde sizi mutlu etmesini dilerim," dedi; "ama doðrusu bundan pek þüpheliyim." C andide: "Çok acýmasýzsýnýz" dedi. Martin: "Hayatýn ne olduðunu biliyorum da ondan" diye yan

Candide: "Fakat þu gondolculara bakýn: durmadan þarký söylemiyorlar mý? diyerek gondolcular terdi. Martin: "Onlarý bir de evlerinde karýlarýyla, çocuklarýyla görün," dedi. "Doge'un da ondolcularýn da kendilerine göre dertleri vardýr. Bununla birlikte bir gondolcunun yaz gýsý bir Doge'unkine her bakýmdan yeðlenebilir; ama aradaki farkýn ne kadar önemsiz olduðu, nýyorum ki incelemeye bile deðmez."

Candide: "Brenta üzerindeki þu güzel sarayda oturan ve yabancýlarý oldukça iyi kabul eden s nato üyelerinden Prococurante'den söz ediliyor. Onun için kederin ne olduðunu bilmiyor, diyorlar" dedi. Martin: "Bu eþsiz insaný görmek isterim" dedi. Candide, hemen Prococur ante'den, kendisini ertesi gün gidip görmeleri için izin istetti.

YÝRMÝ BEÞÝNCÝ BÖLÜM

Venedikli soylu Signor Prococurante'nin sarayýnda.

Candide'le Martin, gondolla Brenta'yý izleyerek soylu Prococurante'nin sarayýna vardýl ar. Bahçeler doðal bir biçimde çok güzel düzenlenmiþ, mermerden güzel heykellerle süslenmiþ , güzel bir üslupta yapýlmýþtý. Altmýþ yaþlarýnda çok zengin bir adam olan ev sahibi iki me ezaketle kabul etti, ama pek candan karþýlamadý. Candide buna pek sýkýldýysa da Martin hiç ilenmedi. Önce üstü baþý temiz iki güzel kýz birer fincan köpüklü kakao ikram etti. Candide lliðine, inceliðine, becerikliliðine hayran olmaktan kendini alamadý. Senato üyesi Prococu rante: "Bunlar pek öyle çirkin sayýlmazlar," dedi; "ara sýra onlarý yataðýma alýrým; çünkü, nin cilvelerinden, kýskançlýklarýndan, nazlarýndan, küçüklüklerinden, gururlarýndan, budala bir de onlar için yazýlmasý yahut ýsmarlanmasý gereken güzellemelerden býktým; ama sonunda i kýz da canýmý sýkmaya baþladý."

Candide öðle yemeðinden sonra uzun bir galeride gezinirken tablolarýn güzelliðine hayran ol u. Ýlk iki tablonun hangi ustanýn fýrçasýndan çýktýðýný sordu. Senato üyesi: "Raffaello'nun birkaç yýl oluyor, laf olsun diye onlarý çok pahalýya satýn aldým. Bunlarýn Ýtalya'daki en r olduðunu söylüyorlar, ama benim hiç de hoþuma gitmiyor; renkler çok koyu, yüzler yeter de ede belirtilmemiþ, iyice ortaya çýkarýlmamýþ; kumaþlarýn da kumaþa benzer yeri yok. Kýsacas rse dersinler, tek sözcükle söyleyeyim, ben burada doðanýn gerçek bir taklidini bulamýyorum ir tabloyu, ancak onda doðanýn kendisini gördüðüme inandýðým zaman seveceðim; ama tablonun Bir çok tablom var, ama artýk onlara bakmýyorum bile."

Prococurante, yemek hazýrlanýrken bir konser verdirdi. Candide müziði çok güzel buldu. Proc curante : "Bu gürültü insaný yarým saat kadar eðlendirebilir," dedi; "daha uzun sürerse, ki nin itiraf etmeye dili varmaz ama, herkesi usandýrýr. Günümüzde müzik, yalnýzca güç þeyleri atý haline geldi; oysa güç olan þeyler sonunda hiç hoþa gitmez. Operayý, beni isyan ettiren r ucube haline sokmak sýrrýný bulmasalardý belki daha çok severdim; bu müzikli tragedyalar, iki üç münasebetsiz þarkýnýn yerli yersiz söylenmesi, sýrf bir kadýn þarkýcýnýn hançeresini yapýlmýþ þeyler...Onlarý isteyen gitsin görsün. Bir iðdiþin Sezar ya da Cato rolünü mýrýld mi acemi dolaþtýðýný görüp de zevk alan veya alabilen varsa gitsin zevk alsýn; bana gelince Ýtalya'nýn ününü saðlayan, hükümdarlarýn da bol keseden para ödedikleri bu acýnacak þeyler geçtim." Candide, biraz tartýþtý ama fazla ileri gitmedi. Martin de tümüyle senato üyesind yana çýktý.

Sofraya oturdular ve mükemmel bir yemek yedikten sonra kitaplýða geçtiler. Candide olaðanüs ciltlenmiþ bir Homeros görünce, senato üyesini ince zevkinden dolayý övdü: "Ýþte," dedi; "A nýn en iyi filozofu büyük Pangloss'un tadýna doyamadýðý bir kitap!" Prococurante soðuk bir a: "Benim hoþuma gitmiyor," dedi; "vaktiyle onu okurken zevk duyduðuma beni inandýrmýþlardý ama, o hep birbirine benzeyen savaþlarýn durmadan yinelenmesi, o hiçbir iþ görmeden boyun a harekete geçen tanrýlar, savaþa neden olduðu halde oyunun bir oyuncusundan baþka bir þey lmayan o Helena, kuþatýlan, ama bir türlü alýnamayan o Troia yok mu, bütün bunlar bende öld an sýkýntýsý uyandýrýyordu. Bazen bilginlere, onu okumaktan benim kadar sýkýlýp sýkýlmadýkl anlar bana kitabýn ellerinden düþtüðünü, bununla birlikte bir eski zaman anýtý gibi ya da a sada geçer akçe olmayan paslanmýþ madalyalar gibi, bunun da kitaplýkta bulundurulmasýnýn ge tiðini söylerler." Candide: "Efendimiz herhalde Vergilius hakkýnda böyle düþünmüyorlardýr" rococuranté: "Eneas'ýn ikinci, dördüncü ve altýncý kitaplarý doðrusu çok güzel ama, sofu En thes'ine, dost Akhat'ýna, küçük Ascanius'una, budala kral Latinus'una, o haným hanýmcýk Ama 'ýna, o tatsýz Lavinia'sýna gelince, bunlar kadar soðuk ve zevksiz bir þey olabileceðini sa mýyorum. Tasso ile Ariosto'nun saçma sapan hikâyelerini onlara deðiþmem" dedi.

Candide: "Ýzin verirseniz, þimdi de Horatius'u okumaktan büyük bir zevk alýp almadýðýnýzý s i. Prococurante : "Onda toplum adamýnýn yararlanabileceði özdeyiþler var; bunlar güçlü dize sýkýþtýrýldýklarý için akýlda daha çok kalýyorlar. Fakat Brindisi'ye yaptýðý o geziden, bet sözleri irinle dolu dediði bilmem hangi Pupilus'la (53) sözleri sirke gibi keskin ola n bir baþkasý arasýnda geçen o hamal kavgasýndan bana ne? Yaþlý kadýnlarla sihirbaz karýlar dýðý o kaba dizeleri adeta tiksinerek okudum; sonra dostu Mecenas'a, kendisini eðer liri k þairler arasýna koyarsa yüce alnýyla yýldýzlara vuracaðýný söylemesinin nasýl bir deðeri nlayamýyorum. Budalalar, deðer verilen bir yazarýn her þeyine hayran olurlar. Ben yalnýzca

kendim için okurum; yalnýzca yaradýlýþýma uygun olan þeyleri severim" dedi. Hiçbir þey hak zat karar vermeyecek biçimde yetiþtirilmiþ olan Candide, duyduklarýndan þaþkýnlýða düþüyor, rococurante'nin düþünüþ biçimini oldukça akla yakýn buluyordu.

Candide: "Ha, iþte bir Cicero," dedi; "sanýrým bu adamý okumaktan býkmýyorsunuz." Venedikli "Onu hiç okuduðum yok," dedi. "Rabirius'u yahut da Cluentius'u savunmuþ bana ne? Hakl arýnda yargýya vardýðým yeter sayýda davam var; felsefe üzerine yazdýðý yapýtlarla belki da ilirdim; fakat her þeyden þüphelendiðini görünce, bunu benim de onun kadar bildiðimi ve bil iz olmak için hiç kimseye gereksinim duymadýðýmý anladým?"

Martin: "Ha, iþte bir bilim akademisinin seksen ciltlik dergisi, bunun içinde iyi bi r þeyler bulunabilir" dedi. Prococurante: "Bulunabilirdi" dedi; "eðer bu karmakarýþýk þeyle i yazanlardan biri, iðne yapma sanatýný icat etmekle yetinseydi, bulunabilirdi kuþkusuz; ama bütün bu kitaplarda ancak boþ sistemler var, yararlý bir þey yok."

Candide: "Þu yandaki raflarda ne çok tiyatro oyunu görüyorum!" dedi; "Ýtalyanca, Ýspanyolc , Fransýzca!" Senato üyesi: "Evet" dedi; "üç bin tane var, ama bunlarýn üç düzinesi bile iy ; hepsi birden Seneca'nýn bir sahifesi etmeyen þu vaaz dergilerine ve bütün bu büyük din ki aplarýna gelince, bunlarý ne ben açarým, ne de bir baþkasý... Bunu da anlarsýnýz tabii!"

Martin Ýngilizce kitaplarla dolu raflarý gördü. "Bir cumhuriyetçinin, özgürce yazýlmýþ olan rýn çoðundan hoþlanacaðýný sanýrým" dedi. Prococurante: "Evet," diye yanýtladý; "düþündüðün sanlara tanýnmýþ bir ayrýcalýktýr. Bugün Ýtalya'da herkes düþündüðünü deðil de düþünmediðin larýn yurdunda oturanlar bir Yakubinin iznini almadan hiçbir düþünce sahibi olmaya cesaret edemezler. Tutkular ve yandaþlýk bu deðerli özgürlüðün deðerini düþürmemiþ olsaydý, Ýngili aynaðý olan özgürlüðü severdim."

Candide, Milton'un bir kitabýný görünce, Prococurante'ye bu yazarý büyük adam kabul edip et iðini sordu. Prococurante: "Kimi?" dedi; "Tekvin'in birinci bölümünü on kitaplýk aðýr dizel uzun uzun yorumlayan o barbarý mý; yaradýlýþýn biçimini deðiþtiren ve Musa Peygamber, evren le yaratan sonsuz varlýðý temsil ederken, eserini çizmesi için Mesih'e gökteki dolaptan bir pergel aldýran þu kaba Yunan taklitçisini mi? Tasso'nun cehennemiyle þeytanýný þýmartan, þe urbaða, kâh cüce kýlýðýna sokan, ona yüz kez ayný sözleri söyleten, onu ilahiyat konusunda sto'nun ateþli silahlar hakkýndaki gülünç icadýný ciddiye alarak gökyüzünde þeytanlara top mý mý büyük sayacaðým! Ýtalya'da ne ben, ne de baþka kimse bu gibi acýnacak tuhaflýklardan e günahýn doðurduðu kara yýlanlar, zevki biraz ince olan herkesi tiksindirir; bir hastaney i uzun uzadýya anlatmasý da, yarasa yarasa ancak bir mezarcýnýn iþine yarayabilir. Karanlýk acayip ve iðrenç olan bu manzume doðduðu zaman da sevilmemiþti zaten. Bugün ben bu yapýta, ndi yurdunda çaðdaþlarýnýn davrandýðý gibi davranýyorum. Zaten ben ne düþünüyorsam onu söyl enim gibi düþünüp düþünmediklerine aldýrýþ bile etmem."

Candide, bu sözlerden alýnmýþtý, Homeros'a saygý duyuyor, Milton'u da biraz seviyordu. Alça esle Martin'e: "Yazýk," dedi; "sakýn bu adam Alman þairlerinden de nefret ediyor olmasýn ". Martin: "Öyle de olsa ne çýkar?.." dedi. Candide diþlerinin arasýndan hâlâ: "Ah ne yükse m! Þu Procourante ne büyük bir dahi! Hiçbir þey onun hoþuna gidemiyor" diyordu.

Böylece bütün kitaplarý gözden geçirdikten sonra bahçeye indiler. Candide bahçenin bütün gü i övdü. Ev sahibi: "Bunun kadar zevksiz bir þey görmedim; burada yalnýzca zevksiz ve tatsýz kler var; ama yarýndan tezi yok daha soylu biçimler verdirerek baþka çiçekler diktireceðim" dedi.

Bizim iki meraklý, senato üyesinden ayrýldýklarý zaman, Candide Martin'e; "Artýk bunun bütü anlarýn en mutlusu olduðunu kabul edersiniz ya" dedi; "çünkü sahip olduðu þeylerin hepsinde bir adam!" Martin: "Sahip olduðu her þeyden tiksinmiþ bir hali olduðunu görmüyor musunuz?" dedi; "Platon bundan çok zaman önce, en iyi midelerin her yemeði kabul edemeyen midele r olmadýðýný söylemiþti". Candide: "Ýyi ama" dedi, "her þeyi eleþtirmenin, baþkalarýnýn güz e kusur bulmanýn da bir zevki yok mudur?" Martin: "Yani zevk almamakta zevk vardýr d emek istiyorsunuz, öyle mi?" dedi. Candide: "Öyleyse Matmazel Cunégonde'u gördüðüm zaman b en daha mutlu kimse olmayacak" dedi. Martin: "Umut her zaman tatlý þeydir" diye yanýtl adý.

Bu arada günler, haftalar geçiyor, Cacambo bir türlü gelmiyordu. Candide kendi acýsýna öyle lmýþtý ki Paquette'le papaz Giroflée, kendisine teþekkür etmek için dahi görünmediler diye adý. YÝRMÝ ALTINCI BÖLÜM

Candide ile Martin'in altý yabancýyla yedikleri akþam yemeði ve bunlarýn kim olduklarý üzerine.

Bir akþam Candide, Martin'le ve ayný otelde kalan yabancýlarla birlikte sofraya oturur ken kapkara suratlý bir adam arkasýndan geldi ve koluna girerek ona: "Bizimle yola çýkma ya hazýrlanýn," dedi; "fýrsatý kaçýrmayýn!" Candide döndü, Cacambo'yu gördü. Ancak Cunégond kadar þaþýrýr ve sevinirdi. Sevinçten çýldýracak gibi olmuþtu. Sevgili dostunu kucakladý. négonde burada mý ?" dedi. "Söyle nerede? Beni ona götür, onun yanýnda sevinçten öleyim!" C o: "Cunégonde burada deðil, Ýstanbulda" dedi. "Aman Allahým, Ýstanbul'da, ha? Çin'de bile o sa, oraya uçarým, haydi gidelim." Cacambo: "Yemekten sonra yola çýkacaðýz," dedi; "daha faz asýný söyleyemem; ben bir köleyim, efendim beni bekliyor; gidip ona sofrada hizmet etmel iyim; bir þey söylemeyin; yemeðinizi yiyin ve hazýr olun."

Sevinçle acý arasýnda kalan, sadýk uþaðýný görmekten memnun olan, fakat onu köle olarak gör ndide, sevgilisini bulacaðýný düþüne düþüne, kalbi çarparak, kafasý altüst olmuþ bir durumd teni soðukkanlýlýkla izleyen Martin'le ve karnavalý Venedik'te geçirmeye gelmiþ olan altý y ncýyla birlikte sofraya oturdu. Bu altý yabancýdan birinin bardaðýna þarap dolduran Cacambo yemeðin sonuna doðru efendisinin kulaðýna eðildi, ona: "Efendimiz ne vakit isterlerse o va kit hareket edebilirler, gemi hazýr" dedi. Bu sözleri söyledikten sonra da dýþarý çýktý. Þa lan davetliler bir kelime söylemeden bakýþýrlarken baþka bir uþak efendisine yaklaþarak: "E dimizin arabasý Padova'da, kayýk da hazýr" dedi. Efendisinin iþareti üzerine uþak çýktý. Bü ler yine bakýþtýlar; genel þaþkýnlýk arttý. Üçüncü bir uþak üçüncü bir yabancýya yaklaþarak ha uzun zaman burada kalmamalýsýnýz. Her þeyi hazýrlayacaðým" dedi ve derhal kayboldu.

Candide'le Martin'in, bütün bunlarýn bir karnaval eðlencesi olduðuna artýk kuþkularý kalmam r uþak dördüncü efendiye, "Efendimiz, istedikleri zaman yola çýkabilirler" dedi ve ötekiler bi çýktý. Beþinci uþak da beþinci efendiye ayný þeyleri söyledi. Fakat altýncý uþak, Candid lunan altýncý yabancýyla baþka türlü konuþtu, ona dedi ki: "Vallahi efendimiz, artýk hiç ki size, ne de bana borç vermek istemiyor; bu akþam siz de, ben de deliðe atýlabiliriz; ben baþýmýn çaresine bakmaya gidiyorum, Allaha ýsmarladýk!"

Bütün uþaklar dýþarý çýkýnca altý yabancý, Candide ve Martin derin bir sessizlik içinde kal Candide sessizliði bozdu: "Efendiler," dedi; "bu ne acayip þaka, ne diye hepiniz kra llýk taslýyorsunuz? Bize gelince, ne ben, ne de Martin kral deðiliz."

O vakit Cacambo'nun efendisi aðýr bir edayla söze baþladý ve Ýtalyanca:"Hiç de þaka etmiyor dým Üçüncü Ahmet'tir," (54) dedi. "Uzun yýllar padiþahlýk ettim; ben kardeþimi tahttan indi eðenim beni; vezirlerimin boyunlarýný vurdular; hayatýmý eski sarayda geçiriyorum. Yeðenim tan Mehmet, saðlýðým için bazen yolculuða çýkmama izin verir; ben de karnavalý Venedik'te g geldim."

Ahmet'in yanýnda bulunan delikanlý ondan sonra söz aldý ve dedi ki: "Adým Ývan (55); bütün rýn imparatoruydum; daha beþikteyken tahtýmdan indirildim; babamla anamý hapsettiler, be ni de hapishanede büyüttüler. Muhafýzlarýmla birlikte ara sýra yolculuk yapmama izin verirl r, karnavalý Venedik'te geçireceðim."

Üçüncü yabancý: "Ben Ýngiltere Kralý Charles S. Edward'ým, (56) dedi; babam krallýk haklarý tý; bu haklarý savunmak için savaþtým, yandaþlarýmdan sekiz yüzünün ciðerlerini söktüler, y

, ben de hapsedildim. Roma'ya, benimle büyük babam gibi tahtýndan indirilmiþ olan babamý gö meye gidiyordum, karnavalý geçirmek için Venedik'e uðradým."

Dördüncü yabancý söz aldý ve dedi ki: "Ben Polonyalýlarýn kralýyým (57); savaþ sonunda vari lerden yoksun býrakýldým; babam da ayný talihsizliðe uðradý; tanrý uzun ömürler versin, ben n Ahmet, Çar Ývan ve Kral Charles Edward gibi yazgýya boyun eðiyorum; karnavalý Venedik'te geçireceðim."

Beþinci yabancý "Ben de Polonyalýlarýn kralýyým(58) dedi; iki kez ülkemi kaybettim; fakat k r bana baþka bir ülke verdi. Orada, bugün Sarmat krallarýnýn Vistule ýrmaðý kýyýlarýnda yap a iyi iþler yaptým; ben de kadere baþ eðiyorum; karnavalý Venedik'te geçirmeye geldim."

Sýra altýncý hükümdara gelmiþti: "Baylar," dedi; "ben sizin kadar büyük bir hükümdar deðili de sizler gibi kral oldum: Adým Theodore'dur. Korsika kralý seçildim (59); benimle de haþmetmeap diye konuþtular; þimdi lûtfedip yalnýzca bay diyorlar. Kendi adýma para bastýrdý i meteliðim bile yok! Ýki bakaným vardý, þimdi bir uþaðým var. Tahtta oturduðum zamanlar ol ra da uzun zaman Londra hapishanelerinde samanlar üstünde yattým. Her ne kadar ben de efendilerimiz gibi karnavalý Venedik'te geçirmeye geldimse de, burada da ayný davranýþla k arþýlaþmaktan korkuyorum."

Öteki beþ kral bu sözleri soylu bir heyecanla dinlediler. Giysi ve gömlek satýn alsýn diye er biri kral Theodore'a yirmi sekino verdi; Candide de iki bin sekinoluk bir elm as armaðan etti. Beþ kral; "Bizim verdiðimiz paranýn yüz katýný verebilecek güçte olan bu a kim?" diye düþünüyorlardý.

Sofradan kalkacaklarý sýrada, ayný otele, savaþ sonunda ülkelerini kaybeden ve karnavalý Ve edik'te geçirmeye gelen dört haþmetmeap daha geldi. Fakat Candide bu yeni gelenlere di kkat etmedi bile. O þimdi yalnýzca Ýstanbul'a gidip sevgili Cunégonde'unu bulmayý düþünüyor YÝRMÝ YEDÝNCÝ BÖLÜM

Candide'in Ýstanbul yolculuðu

Sadýk Cacambo, Sultan Ahmet'i Ýstanbul'a götürecek olana geminin kaptanýndan Candide'le Ma rtin'i gemiye almasý için söz almýþtý. Her ikisi de, zavallý haþmetmeabýn önünde eðildikten bindiler. Yolda Candide, Martin'e: "Ýþte tahtlarýndan indirilmiþ altý kral. Onlarla birli kte akþam yemeði yedik, bu altý kraldan birine de sadaka verdim. Kim bilir, belki daha böyle talihsiz baþka prensler de vardýr. Bana gelince, ben yalnýzca yüz koyun yitirdim ve Cunégonde'un kollarýna atýlmak için uçuyorum. Sevgili Martin, bir kez daha söyleyeyim, Pan loss'un hakký varmýþ: Dünyada her þey iyidir" dedi. Martin: "Öyle olmasýný dilerim" dedi. C e: " Venedik'te yaþadýklarýmýz ne kadar gerçeküstüydü, deðil mi? dedi.Tahtlarýndan indirilm hep birlikte bir meyhanede yemek yedikleri doðrusu ne görülmüþ, ne de iþitilmiþ bir þeydir! tin: "Bu, baþýmýza gelen þeylerin çoðundan daha olaðanüstü sayýlmaz; krallarýn tahtlarýndan i pek olaðandýr; onlarla birlikte yemek yemek þerefine gelince, üzerinde durulacak kadar önemli bir þey deðil. Ýnsan aðýz tadýyla þöyle bir yemek yesin de kiminle olursa olsun" de

Candide gemiye ayak basar bazmaz eski uþaðý, dostu Cacambo'nun boynuna atýldý. "Cacambo, C unégonde'dan ne haber? Yine bir güzellik harikasý mý? Beni hâlâ seviyor mu? Nasýl, iyi mi?" ye sordu. Herhalde sen ona Ýstanbul'da bir saray almýþsýndýr?" Cacambo: "Sevgili efendim," dedi; "Cunégonde, Marmara kýyýlarýnda, pek az kap kacaðý olan bir prensin bulaþýklarýný yý a sýðýnmýþ, onun verdiði üç akçe gündelikle yaþayan Ragotski adýnda eski bir hükümdarýn köl Cunégonde, bütün güzelliðini kaybetti, korkunç denecek kadar çirkinleþti." Candide: "Ýster un, ister çirkin; ben namuslu bir adamým, görevim onu her zaman sevmektir," dedi. "Ama , yanýna beþ altý milyon alýp gittiðin halde nasýl oldu da böyle aþaðýlýk bir duruma düþtün nasýl oldu," dedi; "iki milyonunu Buenos Aires valisi Senor don Fernando d'Ýbaraa y Figueora y Mascarnes y Lampourdos y Souza'ya Mademoisselle Cunégonde'u almak için v

erdim. Üst tarafýný da, bizi Venedik'e götürecek olan kaptana ödedim. Yolda karþýlaþtýðýmýz bizi Mataban Burnu'na, Milo'ya, Nicarie'ye, Sisam'a, Patras'a, Çanakkale Boðazý'na, M armara'ya, Üsküdar'a götürmez mi! Cunégonde ile yaþlý kadýn sözünü ettiðim prensin evinde ç ahtýndan indirilen Sultan Ahmet'in kölesiyim." Candide: " Bu ne korkunç felaketler zin ciri," dedi; "ama ne gam, elimde birkaç elmas daha var; Cunégonde'u kolaylýkla kurtarýrým. Ne yazýk ki, çirkinleþmiþ."

Sonra Martin'a dönerek: "Ýþte görüyorsunuz," dedi; "söyleyin bakalým þimdi ben mi daha acýn ldeyim, yoksa Sultan Ahmet mi, Çar Ývan mý, Kral Charles Edward mý?" Martin: "Doðrusu ya, bilmiyorum," dedi; "bunu bilmek için kalplerinizi okumak gerek." Candide: "Ah!" de di; "Pangloss burada olsaydý, bunu bilir, bize de öðretirdi." Martin: "Sizin Pangloss' unuzun insanlarýn felaketlerini nasýl bir teraziyle ölçüp tartabileceðini, acýlarýna nasýl eðini bilemem," dedi. "Bildiðim bir þey varsa o da, yeryüzünde Kral Charles Edward'dan, Çar an'dan ve Sultan Ahmet'ten çok daha beter durumda milyonlarca insan bulunduðudur." C andide: "Doðru, olabilir!" dedi.

Çok kýsa bir zamanda Çanakkale Boðazý'na vardýlar. Candide, önce Cacambo'yu çok pahalýya sa la iþe baþladý, sonra vakit kaybetmeden arkadaþlarýyla birlikte, ne kadar çirkin olursa ols n Cunégonde'a kavuþmak için Marmara kýyýlarýna gitmek üzere, bir kadýrgaya atladý.

Kadýrgada çok kötü kürek çeken iki mahkûm vardý. Doðulu kaptan ara sýra, bunlarýn çýplak om den yapýlmýþ kýrbaçla vuruyordu. Candide içten gelen doðal bir davranýþla bunlara diðer mah aha dikkatle baktý, acýyarak yanlarýna gitti. Biçimini kaybetmiþ bu yüzlerin bazý çizgileri glos'la Matmazel Cunégonde'un kardeþi o zavallý Cizvit Baron'unkilere benziyor gibi ge ldi. Bu düþünce içine dokundu, onu kederlendirdi. Onlara daha dikkatle baktý. Cacambo'ya: "Tanrý bilir ya, üstat Pangloss'un asýldýðýný görmeseydim, Baron'u kendim öldürmek felaketi ydým, þu kadýrgada kürek çekenlerin onlar olduðuna inanýrdým" dedi.

Ýki mahkûm, Baron ve Pangloss adlarýný duyunca avazlarý çýktýðý kadar baðýrdýlar, sýralarýn erini býraktýlar. Doðulu kaptan üzerlerine yürüdü; öküz sinirinden kýrbaç sýrtlarýna inmeye "Durun efendimiz, durun," diye baðýrdý; "size dilediðiniz kadar para vereyim!" Mahkûmlarda n biri: "Aman yarabbi bu Candide mi?" diyor; öteki de "Candide ha?" diyordu. Candi de: "Düþ mü görüyorum? Uykuda mýyým? Yoksa kadýrgada mý? Þu karþýmdaki, öldürdüðüm Monsieur imle gördüðüm üstat Pangloss mu?" diye mýrýldandý.

Onlar sürekli olarak: "Biziz, biziz! Evet biziz!" diye baðýrýyorlardý. Martin: "Ne, o koca filozof bu mu?" diye sordu. Candide: "Ey Doðulu kaptan efendi," dedi; "Ýmparatorluðun birinci baronlarýndan olan Monsieur de Thunder - ten - Tronckh ile Almanya'nýn en d erin metafizikçisi M. Pangloss'u azat etmek için ne istiyorsunuz?" Doðulu kaptan: "Gâvur un köpeði," diye yanýtladý; madem ki þu iki gâvurun köpeði mahkûm baronmuþ, metafizikçiymiþ i ülkelerinde saygýdeðer adamlardýr. Onlar için bana elli bin sekino vereceksin." "Pekâlâ, receðim; bizi yýldýrým hýzýyla Ýstanbul'a götürün, paranýzý derhal alýrsýnýz; ama durun, b e'un yanýna götürün." Candide'in önerisi üzerine, Doðulu kaptan geminin burnunu çoktan kent çevirmiþ; havalarý yaran bir kuþtan daha hýzlý kürek çektiriyordu.

Candide, Baron ile Pangloss'u belki yüz kez kucakladý. "Sevgili Baron, sizi öldürmemiþ miy dim? Ya siz sevgili Pangloss'um, asýldýktan sonra nasýl oldu da hâlâ yaþýyorsunuz? Sonra ik z birden niçin Türkiye'de kürek mahkûmu olarak bulunuyorsunuz?" dedi. Baron: "Sevgili kýzk ardeþim de burada mý?" diye soruyor; Candide: "Evet burada!" diye yanýtlýyordu. Pangloss : "Demek sevgili Candide'e yine kavuþuyorum?" diye haykýrýyordu. Candide onlara Martin ile Cacambo'yu tanýttý. Hep birden kucaklaþýyorlardý. Kadýrga uçuyordu; limana gelmiþlerdi . Hemen bir Yahudi çaðýrttýlar; Candide ona yüz bin sekino deðerindeki bir elmasý elli bine ttý; Yahudi, daha fazla veremeyeceðine, Hazreti Ýbrahim'in baþý üzerine yeminler etti. Derh l Baron'la Pangloss'un kurtuluþ paralarýný verdi. Ýkincisi, kurtarýcýsýnýn ayaklarýna atýld yaþlarýyla ýslattý; öteki de bir baþ iþaretiyle teþekkür edip ilk fýrsatta bu parayý ödeye "Fakat, diyordu; kýzkardeþim sahiden Türkiye'de mi? Buna olanak var mý?" Cacambo:"Kýzkard eþiniz, Transilvanyalý bir hükümdarýn yanýnda bulaþýk yýkadýðýna göre, pek âlâ da olanaklý" Ýki Yahudi daha çaðýrttýlar; Candide onlara da elmas sattý. Cunégonde'u kurtarmak için hep kte baþka bir kadýrgaya binip yola çýktýlar.

YÝRMÝ SEKÝZÝNCÝ BÖLÜM

Candide'in Cunégonde'un, Pangloss'un, Martin'in ve diðerlerinin baþlarýna gelenler.

Candide, Baron'a: "Tekrar affýnýzý dilerim," dedi; "vücudunuzu kýlýcýmla deldiðim için sayý , sizden bir kez daha af diliyorum." Baron: "Artýk bu konuyu kapayalým," dedi; "doðrus u ya ben de biraz sert davrandým; ama, madem ki nasýl kürek mahkûmu olduðumu öðrenmek istiy unuz, anlatayým. Cizvitlerin eczacýsý yaralarýmý iyileþtirdikten sonra bir Ýspanyol çetesi aldýrýsýna uðradým. Kýzkardeþim yola çýktýðý sýrada beni Buenos Aires'te hapse attýlar. Rom baþkanýnýn yanýna dönmek istedim. Ýstanbul'da Fransýz elçiliði papazlýðýna atandým. Göreve muþtu ki, akþama doðru güzel endamlý, genç bir içoðlaný buldum. Hava çok sýcaktý; delikanlý ben de fýrsattan istifade yýkanmak istedim. Genç bir Müslümanla çýrýlçýplak bir arada bulu Hýristiyan için büyük bir günah olduðunu bilmiyordum. Bir kadý, kaba etlerime yüz deðnek vu ve beni küreðe mahkûm etti. Kimsenin bundan daha büyük bir haksýzlýða uðratýldýðýný sanmam. niçin Türklere sýðýnmýþ Transilvanyalý bir hükümdarýn mutfaðýnda bulaþýkçýlýk ettiðini öðre

Candide: "Ya siz sevgili Pangloss, nasýl oluyor da sizi yeniden görebiliyorum?" dedi . Pangloss: "Asýldýðýmý gördüðünüz doðrudur," dedi; "aslýnda yakýlmam gerekirdi; fakat beni an bardaktan boþanýrcasýna yaðmur yaðdýðýný anýmsarsýnýz. Fýrtýna o kadar þiddetli oldu ki, u kestiler. Baþka bir þey ellerinden gelmediði için asýldým. Bir cerrah cesedimi satýn aldý ne götürdü ve yardý. Önce, göbeðimden köprücük kemiðime kadar uzanan haç biçiminde bir yarý Kutsal engizitörün yüksek buyruklarýný yerine getiren diyakos yardýmcýsý, insanlarý çok gü , ama asmaya gelince buna alýþýk deðildi. Ýp ýslaktý, fena kaydý, iyi düðümlenmedi; sözün k rdum. O haç biçimi yarýk beni öyle bir baðýrttý ki, cerrah sýrt üstü yere düþtü ve þeytaný titreyerek kaçtý; kaçarken de merdivenden düþtü. Yandaki odadan gürültüyü duyan karýsý koþ vücudumda haç biçimindeki yarýkla masanýn üstüne uzanmýþ gördü. Kocasýndan daha çok korktu, Biraz kendilerine gelince, kadýnýn kocasýna: "Zavallý kocacýðým, bu zýndýðý parçalamak da n eldi? Þeytanýn her zaman bu adamlarýn içinde yattýðýný bilmiyor musun? Hemen gidip bir papa a onu okuyup üflesin!" dediðini duydum. Bu sözü duyunca titredim. "Bana acýyýn!" diye baðýr n bütün gücümü topladým. Sonunda Portekizli biraz cesaretlendi, derimi dikti; hatta karýsý baktý bile; on beþ gün sonra ayaða kalktým. Cerrah bana bir iþ buldu: Venedik'e giden bir M lta þövalyesinin uþaðý oldum; fakat efendimin bana verecek parasý olmadýðýndan Venedikli bi hizmetine girdim, onun peþisýra Ýstanbul'a geldim.

Bir gün bir camiye gitmek hevesine kapýldým; camide yaþlý bir imamla tespih çeken çok güzel bir sofu kadýn vardý. Kadýnýn göðsü tamamiyle açýktý, memelerinin arasýnda, laleden, gülden , dað lalesinden, düðün çiçeðinden ve sümbülden bir demet vardý. Kadýn demeti yere düþürdü; ererek hemen yerine koydum. Ama bu demeti yerine koymak iþi o kadar uzun sürdü ki, ima m gazaba geldi, Hýristiyan olduðumu görünce de: "Ýmdat!" diye baðýrdý. Beni kadýya götürdül nlarýma yüz deðnek vurdurdu, sonra da kürek mahkûmu olarak kadýrgaya gönderdi. Monsieur le on'la ayný kadýrgada ayný sýraya zincirlendim. Bu kadýrgada Marsilyalý dört delikanlý, beþ i papaz, iki de Korfulu keþiþ vardý. Bunlar bize, bu gibi þeylerin her gün olageldiðini söy iler. Monsieur le Baron benimkinden daha büyük bir haksýzlýða uðradýðýný ileri sürüyordu; b göðsüne bir demet çiçek koymanýn bir içoðlanla çýrýlçýplak yakalanmaktan daha kötü olmadýð izi bizim kadýrgaya gönderip bizi satýn aldýrttýðý sýrada, durmadan bunu tartýþýyor ve her rinden yapýlmýþ yirmi kýrbaç yiyorduk."

Candide ona: "Ýyi ama sevgili Pangloss," dedi; "asýldýðýnýz, parçalandýðýnýz, dayak yediðin a kürek çektiðiniz sýralarda da yine bütün bu olup bitenlerin dünyada bundan daha iyi olup emeyeceðine inanýyor muydunuz?" Pangloss: "Ben önce nasýl düþünüyorsam her zaman öyle düþün de olsa filozofum: Leibnitz haksýz olamayacaðýndan, sonsuz uyum da, doluluk ve dakik m adde gibi dünyanýn en güzel þeyi olduðundan, bana sözümden dönmek düþmez."

YÝRMÝ DOKUZUNCU BÖLÜM

Candide, Cunégonde'la yaþlý kadýný nasýl buldu?

Candide, Baron, Pangloss, Martin ve Cacambo baþlarýndan geçenleri anlattýlar. Bu dünyada mü kün olan ya da olmayan olaylar üzerine fikir yürütüp, neden ve sonuçlar, manevi ve maddi gü likler, özgürlük ve zorunluluk, Türkiye'de kürek mahkûmluðu ederken duyulabilecek avuntular kkýnda tartýþýrlarken, Marmara kýyýlarýnda Transilvanyalý prensin evine yanaþtýlar. Ýlk gör ri kurutmak için iplere seren Cunégonde'la yaþlý kadýn oldu.

Bu görüntü karþýsýnda Baron sarardý. Duygulu aþýk Candide, güzel Cunégonde'unu, teni kararm mýþ, boðazý kurumuþ, yanaklarý pörsümüþ, kollarý kýzarmýþ, soyulmuþ görünce dehþete düþerek abý ilerledi. Cunégonde, Candide'le aðabeyini kucakladý; yaþlý kadýnla da kucaklaþtýlar. Ca kisini de satýn aldý.

Yakýnda küçük bir çiftlik vardý. Yaþlý kadýn Candide'e, talihleri daha yaver gitmeye baþlay r bu çiftliðe yerleþmeyi önerdi. Cunégonde çirkinleþtiðinin farkýnda deðildi; bunu ona kims i. Candide'e verdiði sözleri o kadar kesin bir edayla anýmsattý ki, iyi yürekli Candide'in bunlarý yadsýmaya dili varmadý. Baron'a kýzkardeþiyle evleneceðini ima etti. Baron: "Onun le bir düþkünlük, sizin de böyle bir küstahlýk etmenize hiçbir zaman dayanamam," dedi; "böy alçaklýðýn sorumluluðunu da hiçbir zaman üzerime alamam. Kýzkardeþimin çocuklarý Alman mecl remeyecektir. Hayýr, benim kýzkardeþim evlense evlense ancak bir imparatorluk baronuyl a evlenebilir." Cunégonde aðabeyinin ayaklarýna kapandý, onlarý göz yaþlarýyla ýslattý; Bar e kýpýrdamadý. Candide ona: "Hey gidi kaçýk efendim," dedi; "seni kürek mahkûmluðundan kurt senin kýzkardeþini kurtarmak için avuç dolusu para verdim. Burada bulaþýk yýkýyordu; artýk de; böyle olduðu halde onunla evlenmek lütfunda bulunuyorum da sen hâlâ bu iþe ayak diremey kalkýþýyorsun. Öfkeme uysam seni bir daha öldürürdüm." Baron "Beni bir daha öldürebilirsi n saðken kýzkardeþimi alamazsýn!" dedi.

OTUZUNCU BÖLÜM

Sonuç

Aslýnda Candide hiç de Cunégonde'la evlenmek istemiyordu. Ama Baron'un sonsuz küstahlýðý ev mekte ýsrar etmesine neden oluyordu. Sonra Cunégonde da kendisini o kadar zorluyordu ki sözünden cayamýyordu. Pangloss'a, Martin'e ve sadýk Cacambo'ya akýl danýþtý. Pangloss g r söylev vererek, baronun kýzkardeþi üzerinde hiçbir hakký olmadýðýný ve Candide'le, hatta adan bile evlenmesinin imparatorluk yasalarýna tümüyle uygun olduðunu kanýtladý. Martin, Ba on'u denize atmayý, Cacambo da onu Doðulu kaptana geri verip yeniden küreðe mahkûm ettirme yi önerdi; ondan sonra da ilk gemiyle Roma'ya büyük Cizvit papazýna göndereceklerdi. Bu düþ i hepsi beðendi; yaþlý kadýn da yerinde buldu; Cunégonde'a hiçbir þey söylemediler; birkaç iþ de çözümlendi; ve herkes, bir Cizvit papazýný cezalandýrmak ve bir Alman baronunun guru u kýrmak zevkini tattý.

Bu kadar felaketten sonra sevgilisiyle evlenen; filozof Pangloss'la, filozof Mar tin'le, uyanýk Cacambo ve yaþlý kadýnla birlikte yaþayan; zaten eski Inkalarýn ülkesinden b sürü elmas getirmiþ olan Candide'in çok güzel bir hayat süreceðini düþünmek kadar doðal bir AncakYahudiler onu öyle soyup soðana çevirdiler ki, elinde küçük çiftlikten baþka bir þey k er gün biraz daha çirkinleþen karýsý hýrçýnlaþtý, dayanýlmaz oldu; sakat olan yaþlý kadýn, hýrçýnlaþtý. Bahçede çalýþan ve Ýstanbul'a sebze satmaya giden Cacambo çok iþ görüyor ve kö

yordu. Pangloss da Alman üniversitelerinden birinde parlayamamýþ olduðu için umutsuzluða ka ordu. Martin'e gelince, o, insanýn hiçbir yerde rahat olmadýðýna kesin olarak inanmýþtý; bü arý soðukkanlýlýkla karþýlýyordu. Candide, Martin ve Pangloss ara sýra metafizik ve ahlak e çekiþiyorlardý. Çoðu zaman çiftliðin pencerelerinin önünden, Limni'ye, Midilli'ye, Erzuru paþalarla, efendilerle dolu gemiler geçiyordu; bir süre sonra da sürülenlerin yerini alan ve sýralarý geldiðinde kendileri de sürülecek baþka kadýlarla, efendilerle dolu yeni gemil .. Bab-ý Âli'ye sunulmaya götürülen, özenli bir biçimde samanla doldurulmuþ insan kelleleri u. Bu görüntüler tartýþmalarý artýrýyordu; tartýþma olmadýðý zaman can sýkýntýsý öylesine b ra þunu sordu: "Acaba hangisi daha kötü, insana zenci korsanlarýn yüz kez tecavüz etmesi mi kaba etlerinden birinin kesilmesi mi, Bulgarlardan sopa yemesi mi, bir auto-dafe'de kýrbaçlanýp yakýlmasý mý, parçalanmasý mý, kadýrgada kürek mahkûmu olmasý mý, kýsacas tlere uðramasý mý, yoksa burada hiçbir þey yapmadan oturmasý mý?" Candide: "Bu, gerçekten d i bir soru," diye yanýtladý.

Bu sözler, yeni birtakým düþüncelere yol açtý. Hele Martin, insanýn kuþku içinde kývranmak týsý içinde bocalamak için yaratýldýðý sonucuna varýyordu. Candide bunu kabul etmiyordu ama bir þey de söylemiyordu. Pangloss her zaman korkunç acýlar çektiðini itiraf ediyor; bununl birlikte bir kez her þeyin iyi olduðunu ileri sürmüþ olduðu için artýk sözünden dönemiyord na kendisi de inanmýyordu artýk.

Sonunda bir olay, Martin'in lanet ilkelerinin doðruluðunu ortaya koydu; Candide'i he r zamankinden daha fazla ikircime düþürdü ve Pangloss'u güç bir duruma soktu. Bir gün son d ce sefil bir halde olan Paquette'le Papaz Giroflée'nin çiftliðe geldiklerini gördüler. Üç b kuruþu çabucak yemiþler, ayrýlmýþlar, barýþmýþlar, kaçmýþlardý; sonunda da Papaz Giroflée T ndide'e: "Verdiðiniz paralarýn çok geçmeden harcanacaðýný ve onlarý daha sefil bir hale düþ e daha önce söylememiþ miydim?" dedi. Cacambo ile birlikte elinize büyük bir servet geçti; ine de papaz Giroflée'den ve Paquette'den daha mutlu deðilsiniz." Pangloss, Paquett e'e: "Vah, zavallý çocuðum vah," dedi; "demek, Tanrý sizi buraya bizim aramýza sürükledi! B burnumun ucuyla bir göze ve bir kulaða mal olduðunuzu biliyor musunuz? Bakýn siz de ne hale düþmüþsünüz! Ah bu dünya ne ki!" Bu olay onlarý her zamankinden daha fazla felsefe ya yöneltti.

Yakýnlarda, Türkiye'nin en iyi filozofu sayýlan tanýnmýþ bir derviþ vardý; ona akýl danýþma . Pangloss çevirmenlik yaptý, ona dedi ki: "Üstat, bize insan denen bu acayip hayvanýn n için yaratýldýðýný söylemenizi ricaya geldik." Derviþ: "Sen buna ne karýþýyorsun? Senin iþi i. Candide: "Fakat sayýn efendim, dünyada korkunç kötülükler var," dedi. Derviþ: "Kötülük y ik olmuþ, bundan ne çýkar? Sultan, Mýsýr'a bir gemi gönderdiði zaman içindeki farelerin rah up olmadýklarýný düþünür mü?" dedi. Pangloss: "O halde ne yapmalý?" diye sordu. Derviþ: "Çe ," dedi. Pangloss: "Sizinle biraz, nedenlerle sonuçlar hakkýnda, olasý dünyalarýn en iyisi , kötülüðün kaynaðý, ruhun niteliði ve sonsuz uyum hakkýnda tartýþabileceðim diye seviniyor erviþ, bu sözler üzerine kapýyý suratlarýna kapadý.

Bu konuþma sýrasýnda, Ýstanbul'da iki vezirle müftünün boðazlandýðý ve dostlarýndan birçoðu haberi ortalýða yayýlmýþtý. Bu haber birkaç saat içinde her yere ulaþtý. Pangloss, Candide n küçük çiftliðe dönerlerken, serinlemek için kapýsýnýn önündeki portakal aðaçlarýnýn gölge karþýlaþtýlar. Bilgiç olduðu kadar meraklý da olan Pangloss ona, boðazlanan müftünün adýný "Bir þey bilmiyorum," dedi; "zaten ben hiçbir müftü ile vezirin adýný öðrenmiþ deðilim; söz aydan da haberim yok. Kamu iþlerine karýþanlarýn çoðu zaman sefalet içinde öldüklerini ve b olduklarýný sanýyorum; hiçbir zaman Ýstanbul'da neler olup bittiðini öðrenmeye çalýþmadým; rdiðim yemiþleri oraya satmaya göndermekle yetinirim." Bu sözleri söyledikten sonra yaban cýlarý evine buyur etti. Ýki kýzýyla iki oðlu onlara kendi yaptýklarý çeþitli þerbetlerden lý turunç reçeli, portakal, limon, ananas, fýstýk, ne Batavia'nýn, ne de adalarýn o kötü ka arýþmamýþ halis Moka kahvesi ikram ettiler. Daha sonra da bu iyi kalpli Müslümanýn iki kýzý e'in Pangloss'un ve Martin'in sakallarýna kokular sürdüler.

Candide, Türk'e: "Çok geniþ, çok bereketli bir topraðýnýz olmalý," dedi. Türk: "Yalnýzca yi r yerim var," diye yanýtladý; burasýný çocuklarýmla birlikte eker biçerim; bu iþ, üç büyük ahlaksýzlýðý ve yoksulluðu bizden uzak tutar." Candide çiftliðine dönerken, Türk'ün söyledikleri üzerine derin derin düþündü. Pangloss'la

Bana bu iyi yürekli yaþlý adamýn, birlikte yemek yediðimiz altý kralýn hayatýna deðiþilmiye ayatý var gibi geliyor" dedi. Pangloss: "Filozoflarýn sözlerine bakýlýrsa büyük mevkiler ço likelidir: Çünkü Muhabitelerin kralý Eglon, Aod tarafýndan öldürüldü; Apþalom saçlarýndan a tle delindi; Jeroboham'ýn oðlu kral Nadab'ý Bassa, kral Ela'yý Zambri, Ochosias'ý Jehu, At talia'yý Joiada öldürdü; kral Yoakim, kral Jeconias, kral Sedecias esir düþtüler. Kresüs'ün ge'ýn, Dârâ'nýn, Siracusalý Denis'nin, Pyrrhus'ün, Perse'nin, Annibal'in, Jugurthha'nýn, Ar iste'in, Sezar'ýn, Pompeius'un, Neron'un, Othon'un, Vitellius'un, Domitianus'u n, Ýngiltere Kralý II. Richard'ýn, II. Edward'ýn, VI. Henri'nin, III. Richard'ýn, Marie St uart'ýn, I. Charles'ýn, Fransa kralý olan üç Henrilerin, Ýmparator IV. Henri'nin (60) nasýl hvolduklarýný bilirsiniz! Bilirsiniz ki..." Candide: "Biliyorum," dedi; "bahçemizi yeþe rtmek gerektiðini de biliyorum." Pangloss: "Haklýsýnýz," dedi; "çünkü insanoðlu cennet bahç onulduðu zaman, oraya 'ut operatur eum' (61) yani onu iþlesinler diye konuldu; bu da insanýn, dinlenmek için yaratýlmadýðýný gösterir." Martin: " Fazla düþünmeden çalýþalým; b ek çaredir," dedi.

Bu güzel öneriyi hepsi kabul etti; herkes elinden gelen iþi yapmaya koyuldu. Küçük toprak verimliydi. Cunégonde gerçekten çok çirkindi ama çok iyi bir aþçý olmuþtu; Paquette nakýþ rý çamaþýrlarla uðraþýrdý. Papaz Giroflée'ye varýncaya kadar, bir iþ tutmayan kimse kalmadý doðramacý, hatta namuslu bir adam oldu. Pangloss, ara sýra Candide'e: " Olasý dünyalarýn e iyisinde bütün olaylar birbirine baðlýdýr," diyordu. "Çünkü Matmazel Cunégonde'un aþký uðr odan kýçýnýza tekme yiyip kovulmasaydýnýz, engizisyonun iþkencesine uðramasaydýnýz, yaya ol erika'yý dolaþmasaydýnýz, kýlýcýnýzý Baron'un vücuduna saplamasaydýnýz, güzel Eldorado ülke nlarý yitirmeseydiniz, þimdi burada turunç reçeliyle fýstýk yiyemezdiniz." Candide de: "Bun ar güzel sözler ama bahçemizi yeþertmek gerek," diye yanýtlýyordu.

AÇIKLAMALAR

1) Candide: Saf, temiz, her þeyden habersiz demektir.

2) Ýyimserlik: Bu yapýtýnda Voltaire, Alman filozofu Leibniz'in felsefesini çürütmek istiy r. Leibniz 1646'da Leipzig'de doðmuþ ve 1716'da ölmüþtür. Kendisi "optimisme"in, yani iyims rliðin savunucusudur. Bu filozofa göre, dünyadaki her þey olanaklý olanýn en iyisidir. Anca Voltaire, Leibniz'in felsefesini yýkabilmek için karikatürize ediyor. Hikayenin kahra maný Pangloss, Leibniz'in felsefesini öðretmekte ve yaygýnlaþtýrmaktadýr. 3) Metaphysico-Theologo- Cosmolo-Nigologie: Böyle bir felsefe yoktur. Voltaire fel sefeyle alay etmek için böyle bir ad bulmuþtur. 4) Mavi elbise: Prusya kralý Büyük Friedrick, hassa alayýna uzun boylu askerleri seçerdi. Bu uzun boylu, mavi elbiseli adamlar da bu askerlerden olmalýlar. Bunlar kendileri ne benzeyenleri görünce hemen alýrlar ve birçok vaatle kandýrýrlardý. Aþaðýda sözü geçecek a baþlayan yedi yýl savaþlarýdýr. 5) Bu adam bir protestan papazý olacak.

6) Anabaptistler doðduklarý zaman vaftiz edilmezlerdi. Bütün insanlarýn eþit olduklarýna in ardý.

7) 1 Kasým 1755'te Lizbon'da büyük bir yer sarsýntýsý oldu. Þehrin üçte biri yýkýldý. Aþaðý

8) 1637 yýlýnda bir Hollandalý, Portekizlilerin Japonya'da bir suikast hazýrladýklarýný hab verdi. O tarihten sonra Hollandalýlarýn dýþýndaki Hýristiyanlarýn Japonya'ya girmesine izin rilmedi. Hýristiyanlarýn Japonya'ya girmeleri için haçý çiðnemeleri gerekiyordu. 9) Engizisyon emrinde çalýþan aþaðý rütbeli bir casus.

10) Auto-da-fe Ýspanyolca bir sözcük olup, insanlarý yakmak için hazýrlanan ateþ anlamýna g Sözü geçen "auto-da-fe", 26 Haziran 1756'da yakýlmýþtýr. 11) Ýspanya'da Biscaya bölgesinde oturanlara verilen addýr. 12) Sanbenito, engizisyon zamanýnda Ýspanya'da yakýlmaya mahkûm olanlara giydirilen elbi sedir. 13) 21 Aralýk 1755. 14) Hermandade, kutsal bir topluluktur. XIII. yüzyýla kadar sürmüþtür. 15) Maravédis, üç para deðerinde Ýspanyol parasý.

16) Cizvitler, yüz elli yýl önce Amerika'ya yerleþmiþlerdi. Ýspanya ile Portekiz Amerika'da i topraklarýnýn sýnýrlarýnýn belirlenmesi için bir anlaþma imzalayýnca Cizvitler zarar etti söylediler ve 1757'de Saint-Nicolas'da isyan baþlattýlar. 17) Yazarýn ne kadar dikkatli olduðunu burada görüyoruz. O zamana kadar X. Urban adýnda bi r papa yoktu. 18) Gaeta, Akdeniz kýyýsýnda bir Ýtalyan þehri. 19) Sale: Fas'ta bir þehir. O zamanlar korsanlarýn yataðýydý. 20) In articulo mortis: Günahlarý çýkarýldýktan sonra öldürülmeleri için...

21) Molla Ýsmail (1646-1737)'in bir sürü çocuðu oldu. Bunlar daha babalarý saðken birbirler

e savaþa tutuþmuþlardýr. 22) Ah iðdiþ olmak ne acý þey...

23) Voltaire burada, çocukluðunda iðdiþ edilmiþ olan Farinelli'yi kastediyor. Önce ünlü bir se þarkýcýsý, sonra da Ýspanya kralýnýn en çok sevdiði kiþi olmuþtur.

24) Ýspanya taht savaþlarýnda Portekiz kralý, Fransa'ya karþý Molla Ýsmail'den yardým istem 25) 1696'da Büyük Petro'nun askerleri Azak'ý aldýlar.

26) Hazreti Ýbrahim, karýsý Sara'dan söz ederken 'kýzkardeþimdir' demiþ. (Ýncil, birinci ki XX.) Voltaire birçok yapýtýnda Ýncil'in bu bölümüne deðinmiþtir. 27) Cizvitler Amerika'da Assomption þehrini merkez yapmýþlardý. 1767'de Cizvitler 15.000 Amerika yerlisinin oturduðu 30 ili buradan yönetiyorlardý.

28) Rahip Croust, Voltaire'in mücadele ettiði bir Cizvittir. "Felsefe Sözlüðü"nde de adý ge 29) Oreillonlar yukarý Amazon'un bir kolu olan Rio Nayo kýyýlarýnda oturan bir halktýr. 30) Journal de Trévoux: Daha sonra Paris'te Cizvitler tarafýndan çýkarýlan bir gazeteye ha lk arasýnda verilen addýr. 31) Satir, Faun, Eyapan, kýr tanrýlarýdýr. Eyapan, Pan'ýn baþka bir adýdýr.

32) Voltaire, "Essais sur les Moeurs" adýndaki kitabýnda Avrupalýlarýn uzun zaman, Ýnkalarý istiladan kaçarak uzak bir yere gizlendiklerine inandýklarýný söyler. 33) Guyana þehrinin denizle birleþtiði yerde bu adda bir ada vardýr. 1664'te Fransýzlar bu rada Cayenne adýnda bir þehir kurdular. 34) Walter Raleigh, 1596'da Eldorado'nun dillere destan zenginliklerine sahip ol mak umuduyla Küba'ya geçmiþtir. 35) Burada Voltaire, bizzat kendisinin kitapçýlarla olan mücadelelerini kastediyor.

36) Socin, XVI. yüzyýlda dine aykýrý düþünceler ileri süren, büyük günahý, teslisi ve ilahi n bir papazdýr.

37) Manicilik III. yüzyýlda Ýran'da yayýlan bir dindir. Uygur Türklerinin de benimsediði bu din Ortadoðu, Kuzey Afrika ve Avrupa'da da yayýlmaya baþlayýnca Hýristiyanlýk için tehli i görülmüþ ve engellenmiþtir. 38) Tevrat: "Tanrýnýn ruhu sularýn üzerinde hareket ediyordu." 39) Doktor Akakia'nýn Hicviyesi adlý bir kitap yazan Maupertuis'le alay ediyor. Bu a dam Berlin Akademisi'nin baþkanýydý.. 40) Ölen adamýn günahýnýn çýkarýldýðýna dair verilen baðýþlama belgesidir. 41) Abbé, papaz anlamýna geldiði gibi, çelebi anlamýna da gelir. Voltaire, bu kelimeyi bu kýlýkta bir insan için kullanarak papazlarla alay ediyor. 42) Söz konusu edilen"Orphelin de la Chine" (Çinli Yetim) oyunudur. 43) Thomas Corneille'in "Comte d'Essex" adýndaki oyunu. 44) XVIII. yüzyýlýn tanýnmýþ kadýnlarýndan Adrienne Lecouvreur'dür.

45) Fréron, Voltaire'in en büyük düþmanýdýr. Voltaire dört dizeyle Fréron'un nasýl bir ins anlatýr: "Bir gün ormanda bir yýlan Fréron'u sokmuþ! Sonunda ne olmuþ biliyor musunuz? Yýl müþ." 46) Pharaon, bugün artýk oynanmayan bir iskambil oyunudur. Bakaraya benzer. 47) Gauchat, filozoflarýn düþmanýdýr. Voltaire kendisiyle mücadele etmiþtir.

48) Bu adam papaz Troublet'dir. "Çeþitli Konular" adlý bir eseri vardýr. Safoðlan'da adý ge .

49) Cizvitlerin ilahi af hakkýndaki düþünceleri papaz Molina tarafýndan açýklandýðýna göre demek Cizvit demektir.

50) Atrebatie, Artois eyaleti olacak. Arras'ta doðmuþ Damiens adýnda birisi 5 Ocakta X V. Louis'yi çakýyla yaralamýþtý. Damiens eskiden Cizvitlerin hizmetindeydi. Bu iþi Cizvitl rin kýþkýrtmasýyla yaptýðý sanýldý. Damiens linç edildi,. 1610'da IV. Henri'yi Revaillac öl de Jean Chastel adýnda birisi IV. Henri'yi öldürmek istemiþti. Son olaydan sonra Cizvitl er Fransa'dan kovuldular. 51) Yedi yýl savaþlarýndansonra Fransa Kanada'yý Ýngiltere'ye býraktý.

52) Yedi yýl savaþlarýnýn baþlangýcýnda Fransýzlarýn Minorque'a asker çýkarmalarýna engel o 1757'de Amiral Byng kurþuna dizildi. 53) Burada Horatius'un birinci kitabýnýn yedinci hicviyesi kastediliyor. Senato üyesin in Pupilus dediði Rupilius Ripiulus adýnda biridir. 54) III. Ahmed, Candide yayýnlanmadan 20 yýl önce ölmüþtü. 55) VI. Ývan l74l'de tahttan indirilmiþtir. 56) Charles Edouard, Jacques Stuart'ýn oðludur.

57) III. Auguste (l696-l763) Polonya ve Saxe elektörüdür. Yedi yýl savaþlarý sonucunda Saxe kaybetti. 58) Stanislas Lezinsky, Polonya Kralý. 59) Baron Theodore Nenöf, l736'da Korsika kralý oldu ve sekiz ay saltanat sürdü.

60) Aod: Ýsrail oðullarýnýn ikinci hâkimi. Moabite'lerin kralý Eglon'u öldürmek suretiyle Y leri zulümden kurtarmýþ ve ordusunu daðýtmýþtýr.

Abþalom: Hazreti Davud'un oðludur. Babasýna karþý bir suikast hazýrlamýþ ve Kudüs'ten kaçma kalmýþtýr. Kendisini izleyen Joab, Davud'un verdiði emre raðmen Abþalom'u öldürmüþtür. Jeroboham: Ýsrail oðullarýnýn ilk kralý. Milattan önce onuncu yüzyýlda yaþamýþtýr.

Nadab: Jeroboham'ýn oðlu ve Ýsrail oðullarýnýn kralýdýr. Generallerinden Bassa tarafýndan ö Ela: Ýsrail oðullarýnýn kralý olup kumandanlarýndan Zambri tarafýndan öldürülmüþtür. Ochosias: Milattan önce 853-852 yýllarýnda Ýsrail oðullarýna krallýk etmiþtir. Jehu: Milattan öne 846'da doðmuþ, Ýsrail oðullarýnýn sonuncu kralý olmuþtur. Attalia: Bergama kralý. Joiada: Yahudilerin büyük hahamý. Milattan önce IX. yüzyýlda yaþamýþtýr.

Joakim: Yuda kralý. Milattan önce VII. yüzyýlda yaþamýþtýr. Kudüs'te ölmüþtür.

Kresüs: Milattan önce 56'dan 48'e kadar Lidya'da hüküm sürmüþtür. Zenginliðiyle ün kazanmýþ anlýlarýn yaklaþtýklarýný haber alýnca kendisini ateþe atarak intihar etmiþtir. Dârâ: Milattan önce 550'de doðmuþ ve 486'da ölmüþtür. Ýran hükümdarý.

Siracusalý Denys: Milattan önce 430'da doðmuþ, 367'de ölmüþtür. Siracusa'da krallýk etmiþti yaset adamýdýr. Perse: Son Makedonya kralý. Milattan önce 216'da doðmuþ ve 166'da hapishanede ölmüþtür.

Annibal: Üç Annibal vardýr. Birincisi vebadan ölmüþtür. Ýkincisi askerleri tarafýndan öldür r etmiþtir.

Jugurtha: Namidiya kralý. Milattan önce 154'te doðmuþtur. Mamertine hapishanesinde açlýktan müþtür. Arioviste: Ýsa'dan yüzyýl önce Suevlerin reisiydi. Sezar, Arioviste'in ordusunu Alsace o vasýnda yenmiþtir. Sezar: Milattan önce yüzüncü yýlda doðmuþ ve 44'te ölmüþtür. Roma'da diktatörlük etmiþtir. hançerlenerek öldürülmüþtür.

Pompeius: Romalý devlet adamý. Milattan önce 107'de doðmuþ ve 48'de kralý Ptolemé tarafýnd Kellesi Sezar'a gönderilmiþtir. Neron: Roma imparatoru. Milattan sonra 37'de doðmuþ, 68'de isyan edip Galya'dan gele n Keltlerin önünden kaçarken kendisini öldürmüþtür. Othon: Roma imparatoru. Milattan sonra 32'de doðmuþ, 69'da iç savaþlardan býkarak intihar etmiþtir. Vitellius: Roma imparatoru. Milattan sonra 15'te doðmuþ, 69'da kumandanlarýnýn ihanetine uðrayarak ölmüþtür.

Domitianus: Asýl adý Titus Flavius Domitianus'tur. Milattan sonra 51'de doðmuþ, 96'da ölmüþ Suetonius'un tarihlerini yazdýðý on iki Sezarýn sonuncusudur. Bir köle tarafýndan öldürülmü

II. Richard: Ýngiltere kralý. 1367'de doðmuþ ve yerine geçen IV. Henri tarafýndan 1400'de i am edilmiþtir. II. Edward: Ýngiltere kralý; 1284'te doðmuþ, 1327'de ölmüþtür. VI. Henri: 1422'den 1471'e kadar Ýngiltere kralý. Londra kalesinde öldürüldü. III. Richard: Ýngiltere kralý. 1452'de doðmuþ, 1485'de ölmüþtür.

Marie Stuart: Ýskoçya kýraliçesi. 1542'de doðmuþ, Fransa kralý II. François ile evlenmiþ; k ne vatanýna dönmüþ ve idam edilmiþtir. I. Charles: Burada kastedilen Ýngiltere kralýdýr. 1649'da öldürüldü. Üç Henri'ler: Burada kastedilen Fransa krallarý II, III, IV. Henri'lerdir. Ýmparator IV. Henri: 1106'ya kadar Kutsal Roma Cermen Ýmparatoru. Dostlarýnýn ihanetine uðradýktan sonra ölmüþtür. (61) Ut operatur eum, "onu iþlesinler diye" demektir.