P. 1
Batıni Bir Ekol - İsmaililik

Batıni Bir Ekol - İsmaililik

|Views: 293|Likes:
Published by Ferhat SARIKAYA
İsmaililik nedir? İsmaililer, kimlerdir? İslamiyet’in ortodoks inanırları tarafından yüzyıllardır sapkın olmakla suçlanan İsmaili mezhebi, hangi görüşleri savunmaktadır? Nasıl ortaya çıkmış, hangi süreçte
gelişmiştir?

“Haşhaş İçenler” olarak tanıtılan İslamiyet’e ve kurulu düzene baş kaldırdığı öne sürülen İsmaililer hakkındaki suçlamalar, hangi ölçütlerde doğrudur? İsmaili Fedailer örgütü, gerçekten eli kanlı katiller, teröristler örgütü müdür?

Bu çalışmamızda, tüm bu sorulara cevap arayacağız ve bunu yaparken, resmi tarih kaynaklarından daha çok, alternatif tarihe ve gizli kalması için çaba harcanan tarihi verilere dayanacağız..
İsmaililik nedir? İsmaililer, kimlerdir? İslamiyet’in ortodoks inanırları tarafından yüzyıllardır sapkın olmakla suçlanan İsmaili mezhebi, hangi görüşleri savunmaktadır? Nasıl ortaya çıkmış, hangi süreçte
gelişmiştir?

“Haşhaş İçenler” olarak tanıtılan İslamiyet’e ve kurulu düzene baş kaldırdığı öne sürülen İsmaililer hakkındaki suçlamalar, hangi ölçütlerde doğrudur? İsmaili Fedailer örgütü, gerçekten eli kanlı katiller, teröristler örgütü müdür?

Bu çalışmamızda, tüm bu sorulara cevap arayacağız ve bunu yaparken, resmi tarih kaynaklarından daha çok, alternatif tarihe ve gizli kalması için çaba harcanan tarihi verilere dayanacağız..

More info:

Published by: Ferhat SARIKAYA on Oct 04, 2010
Copyright:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

11/14/2012

pdf

text

original

Sn.

Cihangir Gener'e gönülden teşekkürlerimizle,

BATINĐ BĐR EKOL: ĐSMAĐLĐLĐK ĐSMAĐLĐ ĐNANÇLARININ TÜRK VE BATI DÜNYASI ÜZERĐNDEKĐ ETKĐLERĐ
Đsmaililik nedir? Đsmaililer, kimlerdir? Đslamiyet’in ortodoks inanırları tarafından yüzyıllardır sapkın olmakla suçlanan Đsmaili mezhebi, hangi görüşleri savunmaktadır? Nasıl ortaya çıkmış, hangi süreçte gelişmiştir? “Haşhaş Đçenler” olarak tanıtılan Đslamiyet’e ve kurulu düzene baş kaldırdığı öne sürülen Đsmaililer hakkındaki suçlamalar, hangi ölçütlerde doğrudur? Đsmaili Fedailer örgütü, gerçekten eli kanlı katiller, teröristler örgütü müdür? Bu çalışmamızda, tüm bu sorulara cevap arayacağız ve bunu yaparken, resmi tarih kaynaklarından daha çok, alternatif tarihe ve gizli kalması için çaba harcanan tarihi verilere dayanacağız. Đsmaililik, Đslami muhalefet hareketi olan Ali yandaşlığının bir türevidir. Muhammed’in ölümünün akabinde, yeni dinin Batınilik yanlısı grubu olan Hanifler, halifeliğe damadı Ali’nin seçilmesini istemiş ancak Sünni çoğunluğun kabulü ile, Ebubekir halife seçilmiştir. Ali yandaşları, Ömer ve Osman’ın halifeliğini de kabul etmemiş, Ali’nin kısa süreli ve iç çatışmalarla geçen halifelik döneminden sonra oğullarının katledilmeleri ile, Đslamiyet günümüze kadar süren bölünme ve çatışmalara sürüklenmiştir. Đsmaililik de, Ali’nin katliamdan kurtulan torunu Zeynelabidin’in soyundan gelen Cafer Sadık’ın oğlu Đsmail’in imamlığını kabul eden Batınilerin örgütü olmuştur. Đsmaililik ve diğer Batıni ekoller, Ali yandaşlığı vasıtasıyla Müslümanlığı kabul etmiştir. Ancak bu ekollerin genel tutumu, Müslümanlığın ortodoks Sünni sistemini kabul etmeyen farklı inanç ve ideolojilerin Müslümanlık bünyesi içerisinde, kendi inançlarını sürdürme çabalarının ifadesidir. Nitekim, Đsmaili öğretisinin felsefi ve örgütsel boyutu, kadim Babil ekolüne ve Pisagoryen öğretilere dayalı Saabi inançlarının, Maniciliğin, Neo Platonculuğun, Hermetizmin, kısaca o güne kadar var olan Batıni ekollerin bir devamı olduğunu açıkça göstermektedir. Đslamiyet’in, kendi bünyesinde var olan, Hanif dinin Batıni felsefesi ve kimi uygulamalarının dışında, Sünni yönetimin Batıni ekollerle ilk karşılaşması, Mısır'ın Müslüman güçlerce fethi sırasında meydana geldi. Đslamiyet'in Arap yarımadasından çıkıp tüm Ortadoğu'ya

yayılmaya başladığı sırada Mısır'da halkın bir bölümü Hıristiyan, bir miktarı Yahudi ama büyük çoğunluk eski çok tanrılı din taraftarıydı. Mısır’ın Batıni inanç sisteminin merkezi olan Osiris mabedi yıkılmış ve rahiplerin büyük bölümü Kudüs'e geçmişlerdi. Ancak Batıni doktrin, varlığını kuşaktan kuşağa sürdürüyordu. Doktrinin başlıca kaynağı, Đskenderiye'deki Yeni Eflatuncu Đskenderiye Okulu idi. Uzun zamandır güçlü bir devlet yapısından uzak olan Mısır, muazzam Đslam orduları karşısında fazlaca direnmeden teslim oldu. Onların, Hıristiyanlar ya da Yahudiler gibi kendi inanış biçimlerini koruma lüksleri yoktu. Çünkü Müslümanların gözünde Tanrı yoluna döndürülmesi gereken putperest kafirlerdi...Müslüman oldular. Halife Ömer döneminde fethedilen Mısır'da, yeni yönetimin ilk işi, daha önceki çağlarda olduğu gibi Đskenderiye okulunu dağıtmak ve bu okulda asırlar boyunca toplanmış olan ve hemen her fetihten sonra yakılan muhteşem Đskenderiye kitaplığını, Romalılardan sonra bir kez daha yakmak oldu.Okulun üyesi filozofların yapabilecekleri tek şey vardı. Müslüman olmak ve öğretilerini Đslam’i bir çerçeveye oturtmak. Bunun için filozoflar, Đslamiyet’in içindeki Batıni muhalefetten yararlandılar. Hilafet iddiaları nedeniyle Ömer'in karşısında olan, Peygamberin damadı Ali'nin yanını tuttular. Bu filozoflar, Ali yandaşları olarak, Đslamiyet’e bambaşka bir boyut getirdiler. Alevilik-Fatımilik olarak adlandırılan bu mezhebin bünyesinde, Sünnilerin önerdiği Đslam dini anlayışı değişti. Yaratana tapınma olgusu yerini, Tanrı- evren-insan üçlemesinden oluşan varlık birliğine bıraktı. Sünni ortodoks Müslümanlar bu durumu derhal sapkınlık olarak nitelendirdi. Ama yapabilecekleri bir şey yoktu. Karşılarındakiler, Peygamberin damadının yandaşıydılar ve hepsi de Müslüman’dılar. Bu inanış biçimi, Arapların Müslümanlaştırdığı halklar arasında öyle yayıldı ki, Şiilik-Alevilik adı altında, birbirine hiç benzemeyen Zerdüşti Đranlılar, Mısır'lı Fatımiler, Şamanist Türkler, aynı çatı altına toplandılar. Hepsinin de Ali yanlısı görünmesine karşın Şiiliğin, Alevilikle, Batınilikle ve Dürzilikle benzeşmemesinin altında yatan gerçek budur. Zerdüşt yanlıları, kendi dinlerinin birçok normunu koruyarak Şii, Şamanist Türkler Alevi ve Mısır'lılar ile, Ali'yi savunan diğer bazı Arap kavimlerinin bugünlerdeki ardılları da, Dürzi ya da diğer bazı Batıni mezheplerin üyeleri olmuşlardır. Đslamiyet’i kabul eden Đskenderiye okulu mensupları, derhal Yunanlı filozofların ve özellikle de Pisagor ve Eflatun'un eserlerini yaymaya başladılar. Kuran'daki bazı deyişlerden ilham alan filozoflar, "Tanrının sıfatlarından birisi de Alim'dir. Bu yüzden Tanrıya en yakın kişiler bilginlerdir" diyerek, kendilerine bir koruma kalkanı kurdular ve öğretilerini bu hüviyetleri çerçevesinde, daha da rahat yayma fırsatı buldular.

Yeni Eflatuncu filozofların etkileri kuşaktan kuşağa yayılarak sürdü. Filozoflar bu akıma Tasavvuf, kendilerine de Sufı adını verdiler. Onların görüşlerinden etkilenen birçok kişi ve mezhep oldu. Öyle ki, zaman içerisinde Sünni görüşlü mutasavvıflar dahi ortaya çıktı. Bazı kaynaklar Sufi kelimesinin, bu filozofların giydiği kıyafetten doğduğunu öne sürmektedir. Ancak bu, hem zamanın en güçlü bilginleri olan Batıni filozofları küçük düşürmek, hem de Batıni öğretiyi küçümsemek için, uydurulmuştur. Sufilerin isminin, Suf adı verilen giysiden geldiği iddiası tamamen geçersizdir. Bugüne kadar hangi felsefi ekol, yandaşlarının giydiği elbisenin adını almıştır? Aksine Sufi kelimesi, bu düşünce akımının kaynağının Yunan felsefesi olduğunun, köklerinin Pisagor ve Eflatun'da bulunduğunun delilidir. Yunanca'da Sofos kelimesi, Akıl-Hikmet veya Bilgelik anlamına gelmektedir. Aynı kökten gelen sufi kelimesi de, Đskenderiye okulu yandaşlarınca, bu anlamları nedeniyle seçilmiştir. Bu arada, filozof ve felsefe sözcükleri de aynı kökten türetilmiştir. Bu kelimeler, Yunanca’da sevgi ve güzellik anlamına gelen "Pilos" ile “Sofos”un birleşiminden doğmuştur. Diğer bir deyişle felsefe, akıl ve hikmetin önderliğindeki güzellik ve sevgidir. Ayrıca Yunanistan'da, çok akıllı ve bilgili olduklarını göstermek için kendilerine "Sofistler" diyen bir grubun aslında çok tutucu ve hatta bağnaz kişiler olması, bir başka kelimenin, "Sofuluğun" doğmasına yol açmıştır. Sofu, hemen her dinde aşırı bağnazlara verilen ad olmuştur. Sufiler, Mısır'ın yanı sıra Mezopotamya'da da son derece etkiliydiler. Basra'da çok güçlü bir sufi merkezi, "Đhvan-ı Sefa" oluşmuştu. Gizli dernekler haline getirdikleri mekanlarda bir araya gelen sufıler Bağdat'ta da aynı merkezi kurdular. Abbasiler döneminde Bağdat'ın Đslam dünyasının başkenti haline gelmesi, sufiliğin de tüm Müslüman dünyasında yaygınlaşmasına neden oldu. Sufi önde gelenlerinin üyesi bulunduğu Karamiler mezhebi, Đskenderiye, Kahire, Bağdat, Basra’nın yanı sıra, Kudüs'te, Türkistan'ın birçok kentinde ve Gazze Sultanlığının hemen her köşesinde tekke kurdu. Đslamiyet’in Sünni taraftarlarına karşı Sufiler, son derece akılcı ve gizli bir savaş sürdürürken, Sünnilerin karşısına açıkça çıkan Şii'ler bir süre sonra yenilmekten kurtulamadılar. Buna karşın, Emevilerin saltanatları sırasında uyguladıkları baskı ve zulüm, Batıni Müslümanların ortodoks Sünnilere karşı nefretlerinin içten içe sürmesine neden olmuştu. Bu nefret, Đsmaili ve Fatimi ayaklanmaları ile doruk noktasına ulaştı. Ali'nin iki oğlunun ve pek çok yandaşının Kerbela'da öldürülmelerinden sonra, sağ kalan tek torunu Zeynelabidin'in ve onun soyundan gelenlerin, Şii mezhebi inanırlarına Đmam olmalarını Sünni yöneticiler kabul ettiler. Ancak bunu, Şiileri kontrol altında tutabilmek için yapıyorlardı ve Đmamların hepsi, yönetimin elindeki birer kuklaydı. "Đsmaililer", Đmam Cafer Sadık'ın oğlu Đsmail'in

imamlığını kabul eden Karamilere verilen ad oldu. Öte yandan köklerini, Peygamberin ortodoks Sünnilerce öldürülen kızı, Ali'nin karısı Fatma'ya kadar götürmeleri nedeniyle de Mısırlı Ali yandaşlarına, "Fatımiler" adı verildi. Đsmaililerin hedefi, filozof Farabi'nin deyimi ile, "gerçek akıl devletini, kardeşliğe ve eşitliğe dayanan bir cumhuriyeti kurmaktı". Đmam Đsmail'in ölüm yılı M.S. 760 olduğuna göre, Đsmaili mezhebinin de bu tarihlerde kurulduğu sanılıyor. Ancak, 7 dereceli inisiasyona dayanan Đsmaili örgütlenmesine, Đsmaili Şeyh El Cebel'i, Meymun oğlu Abdullah döneminde başlandığı biliniyor. Đlk Đsmaili devleti M.S. 874'de Hamat Karmat tarafından, Đran körfezinin güneyindeki Lasha'da kuruldu. Yaklaşık 150 yıl kadar varlığını sürdüren bu devlet tamamıyla laikti. Karmatiler adı verilen ve bir meclis tarafından yönetilen bu devletin orduları M.S. 929'da Mekke'yi işgal etti ve Kabe'deki kutsal kara taş "Haceri Esved"i alarak Lasha'ya götürdü. Bu arada mezhebin Ortadoğu’ya yayılmış diğer kolları da boş durmuyor, başta Bağdat olmak üzere tüm büyük Đslam kentlerinde, gizli Đhvan-ı Sefa dernekleri halinde örgütleniyorlardı. Karmatlar bir süre sonra Bağdat ve tüm Mezopotamya’yı kontrol eder hale geldiler. Bağdat'taki halife tam anlamıyla bir kuklaya dönüşmüştü ve ipleri de Lasha'daydı. Mütezile akımının Bağdat'ta ortaya çıkışı işte böyle bir ortamda gerçekleşti. Sünni Đslami otoritenin yokluğundan faydalanan sufiler, her türlü dini ve siyasi fikri tartışır hale geldiler. 10. yüzyılda, Bağdat hilafeti, yönetimi laikleştirmek zorunda kaldı. Halifeler, teokratik birçok ayrıcalıklarının yanı sıra, örneğin Cuma namazında adlarına hutbe okutmaktan bile vazgeçtiler. Namaz kılma, oruç, haç gibi ibadet zorunlulukları kaldırıldı. Bu arada, kadınların da erkekler ile eşit olduğu kabul edildi. Karmatlar, Bağdat hilafetinin ricası üzerine, Haceri Esved'i Kabe'deki eski yerine koymayı kabul ettiler. Bağdat'ta yönetim, "Umera" denilen, Đhvan-ı Sefa derneklerine dayanan sufilerin elindeydi. Đslamiyet’in başkentindeki bu ortam Đran'dan Türkistan'a ve Endülüs'e kadar birçok yerde yankılarını buldu. M.S. 909'da, Đsmaili inançlı bir başka devlet, Fatimiler, Mısır'da kuruldu. Karmetiler gibi Fatimiler de, Đsmaililiğin 6. derecesine sahip inisiyatik bir meclis tarafından yönetiliyordu. Bu meclislerin başında 7. dereceye sahip Đsmaili şeyhleri, devlet başkanı konumunda yer alıyorlardı. Fatımiler, piramitleri ve mabetleri inşa eden Mısırlı eski sanatkar loncalarını ihya ettiler ve yeni bir örgütlenme ile bu loncaları kalkındırdılar. "Đzciler" anlamına gelen "Fütüvve" adı altında, genç Đsmaili sanatkarlardan kurulu muazzam bir askeri güç oluşturuldu. Diğer tüm Batıni örgütlenmelerde olduğu gibi, Fütüvve’de de, derecelere dayalı bir sistem esastı. Toplam 9 dereceden oluşan

Fütüvve teşkilatının ilk derecesi Nazil, ikincisi Tim Tarik, üçüncüsü Meyan Beste derecesi idi. 4. derece Nakip Vekili, 5. derece Nakip ve 6. derece de Baş Nakip dereceleriydi ki, bu derece müntesiplerinin en önemli görevleri askeri örgütlenmeyi düzenlemek ve her türlü töreni yürütmekti. 7. derece saliklerine kardeş anlamına gelen "Ahi" adı verilirdi. Türkler arasında yaygınlaşan, Fütüvvenin yan kuruluşu Ahilik, adını bu kaynaktan aldı. Fütüvve içinde Ahi'lerin görevleri şeyh yardımcılığı mertebesindeydi. 8. derece, her biri kendi teşkilatının başında olan şeyhlerin derecesiydi. 9. derece ise, tıpkı Đsmaili örgütlenmesinde olduğu gibi sadece bir tek kişiye, şeyhlerin şeyhine verilirdi. Tüm Fütüvve teşkilatının lideri olan ve sadece devlet başkanı konumundaki Şeyh el Cebel'e karşı sorumlu olan bu kişinin unvanı, "Şeyhüssüyun" idi. Fütüvvenin, o sıralarda giderek güçlenen Sünni inançlı Selçuklulara karşı koyabilecek bir kuvvet olması amaçlanmıştı. Bu kuruluş daha sonra, Selahattin Eyyubi döneminde Sünni Müslümanlarca da benimsendi ve aynı adlı örgütlenmeyi Sünniler de uyguladı. Yine bu örgüt, Ahilik adını alarak, Türkler arasında yaygınlaştı. Đsmaililik'te de, diğer Batıni inanç kurumları gibi ketumiyet esastı ve yemin işkence altında dahi bozulmazdı. Đsmaililik'te, Đmamın Tanrının yeryüzündeki tezahürü olduğuna inanılırdı. Đmamlık soydan soya geçerdi ve Đmamın söylediği her şey doğru, yaptığı her hareket haklıydı. Tarikatın lideri olan Şeyh el Cebel (Doğanın şeyhi) Đmam soyundan gelmekteydi. Đsmaililik inancına göre gökler ve yerler yedi kattır. Bu nedenle tarikatta mükemmelliğe 7. ve sonuncu derece ile ulaşılır. Bu derecenin sadece Şeyh el Cebel'e verilmesi, onun mükemmelliğine ve Tanrı ile bir olduğu inancına dayanmaktadır. Diğer Đsmaililer en çok 6. dereceye kadar ulaşabilirler. Yani, ancak mükemmelliğe yaklaşabilirler fakat hayattayken onu elde edemezlerdi. Đsmaililer, Tanrının salt ışık olan yüce bir varlık olduğuna, ondan çıkmış olan tüm ruhların yine ona döneceğine inanırlardı. Onlara göre, 6. dereceye malik olabilmiş kişilerin ruhları, ölümden sonra Tanrıya dönme mutluluğuna erişirken, daha düşük dereceli kardeşlerin ve sıradan insanların ruhları, gövdeden gövdeye geçerek, dünyada acı çekmeye devam ederlerdi. Đsmaililer için, yeryüzü cehennemin ta kendisiydi. Bu nedenle de, şeyhlerinin emri üzerine kendilerini feda etmekten çekinmezlerdi, çünkü, daha iyi bir hayata doğacaklarına ya da Tanrıya ulaşacaklarına inanırlardı. Hasan Sabbah dönemi ve sonrasında, Đsmaili fedailerin, kendi ölümleri pahasına Sünni yöneticilere karşı gerçekleştirdikleri suikastların altında, bu düşünce yatmaktadır. Daha iyi bir yaşam için kendi canını feda etme düşüncesini anlamayan yöneticiler, bu tür eylemlerin ancak bilinci yerinde olmayan dimağların eseri

olabileceğini var saymışlardır. Bu nedenle de fedailerin, eylemlerinden önce Haşhaş içtikleri ve sahte bir cennet ile kandırıldıkları söylentileri yayılmıştır. Đsmaili öğretisi, ruhun, gövdede bulunduğu süre içinde yaptıklarından sorumlu olduğunu savunmaktadır. Đyi bir kişi olarak yaşanmışsa, bir sonraki hayatta daha üst düzey birisi olarak dünyaya gelinecek ve böylece tüm aşamaların tamamlanması mümkün olacaktır. Şeriatın iddia ettiği gibi bir öte dünya, cennet veya cehennem yoktur. Cennet de, cehennem de bu dünyadadır. Yaşamını mutlu geçirmiş kişi cennette, mutsuz kişi ise cehennemdedir.Ortodoks Sünni yönetimin baskısı nedeniyle gerçek inancın gizlenerek, Müslüman görünme adeti, "takkiye"nin ilk uygulayıcıları, Sünni topluluklar içinde yaşayan Đsmaililer olmuştur. Đsmaililik, Pisagorculuğun bir nevi devamı gibidir. Đsmaililer, 7 sayısının kutsallığının yanı sıra, birçok görüşlerini ve bu arada beyaz kıyafetlerini, Pisagorculuğun, Makedonyalı Büyük Đskender'in Mezopotamya'yı işgal ettiği sırada, öğretisinden son derece etkilenen Saabilikten almışlardır. Đsmaililerin giysileri beyaz tunik üzerine takılan kırmızı kuşaktan ibarettir. Bu kıyafet, Đsmaililer'den etkilenen Templier Şövalyelerine geçmiş, onlarda beyaz kıyafet üzerine ilave edilen kırmızı bir haça dönüşmüştür. Đsmaili öğretisi, 7 dereceli bir tekamül zincirini içermektedir. Örgüte üye olmak isteyen aday, bir yıl boyunca incelemeye alınmakta, uygun görülmesi halinde özel bir törenle, kabulü yapılmaktaydı. Örgüte kabul edilenlere beyaz elbise giydirilir ve sonsuz itaat ve ketumiyet yemini ettirilirdi. Birinci derecenin adı "Müminler" derecesiydi. Bu derecede Đslamiyet ve Kur’an öğretilirdi. Đsmaililer için, semavi bir dini tam manasıyla tanımayan kişi, bu dinin ötesindeki öğretileri. anlayamazdı. Müminler derecesinden ikinci dereceye en erken iki yılda geçilebilirdi. Đkinci derece sahiplerine "Mükellefler" adı verilirdi. Mükelleflere, Đslam dininin yanı sıra diğer dinler de öğretilir ve tek geçerli dinin Đslamiyet olmadığı, aksine tüm dinlerin aynı hedefe yöneldikleri gösterilirdi. Mükelleflerden beklenen, dış dünyada aday olabilecek kişilerle temasa geçmeleri ve onları yanlarına çekmeleriydi. Bu derecede de yükselme süresi iki seneydi. Daha sonraki derecelerde müritler altıncı dereceye kadar en erken, birer sene arayla yükselirlerdi. Üçüncü derece, "Dai'ler" derecesiydi. Sır saklama ve ketumiyetin öğretildiği bu derecede, müritlere Muhammed ve ondan önceki yedi peygamberin yaşam ve görüşlerinin yanı sıra, tarikatın sırları da yavaş yavaş verilmeye başlanırdı. Marifet kapısı denilen bu

dereceye haiz Dai'ler, tarikata girmek isteyenler hakkında araştırma yapar, haklarında karar verirlerdi. Dai'lerin bir başka görevi de, mezhep hakkında propaganda yapmaktı. "Dai" kelimesi, Arapça’da "Çağıran" anlamına gelmektedir. Dailer, kendilerinden önceki iki dereceli müritlerden sorumluydular ve aralarında kimin yükseleceğine de onlar karar verirlerdi. Dai’ler tam bir gizlilik içinde çalışırlar, Mecalis el Hikme adı verilen toplantılarda, tarikatla ilgili kararlar alınırdı. Mezhebe yeni giren müritler, bağlılık yemini ettikten sonra, Đsmaili kıyafetini kuşanırlardı. Hiyerarşik örgütlenmede sır saklamak esastı. Đsmaili öğretisi kitleleri değil, tek tek bireyleri hedef alırdı. Bu nedenle adaylar, Dai’ler tarafından özenle seçilirdi. Ancak gerekli eğitime sahip, ahlak düzeyi yüksek bireyler mezhebe kabul edilirdi. Bir Dai’nin, entelektüel düzeyi yeterli, dinler ve mezhepler konusundaki bilgileri tam olmalıydı. Görevlendirildiği bölgedeki dillere hakim olmalı, gelenekleri bilmeliydi ki, Đsmaililiği yeterince temsil edebilsin. Bu nedenle Dai’lerin tamamı, dönemin üstün nitelikli filozofları olmuşlar ve önemli felsefi eserler yaratmışlardır. Đsmaililikte aşamalı bir eğitim sistemi uygulanmış ve zahiri bilimlerden Batıni bilimlere dereceli bir silsile izlenmiştir. Batıni bilimlerin öğretildiği dönemin en önemli eğitim müessesesi, Kahire’deki El Ehzer üniversitesi olmuştur. Dördüncü derece "Dai-yi Ekber" yani, Büyük Dai derecesiydi. Dai-yi Ekber derecesini alan müritlere "Baba" da denirdi. Onlar gerçek kapısından Tarikate girmeye hak kazanmışlardı. Daha sonraki yüzyıllarda Yesevilik'te ve Bektaşilik'te, en üst mertebeye ulaşanlara verilen "Baba" lakabı, Đsmaililerin bu geleneğine dayanmaktadır. Dai-yi Ekber'ler tüm Dai'lerin başı durumundaydılar. Onlar, Mecalis el Hikme’lere de başkanlık ederlerdi. Tarikatın gerçek sırlarının verilmeye başlandığı derece, "Tarikat kapısı" adı verilen beşinci dereceydi. Bu derecede tüm dinlerin sadece, gerçeğe ulaşmak için yetersiz kalan birer yöntem olduğu anlatılır ve saliklerine, "bir yudum emenler" anlamına gelen "Zu Massa" denilirdi. Hüccet adı verilen ve "Hakikat Kapısı" denilen altıncı derece, bir Đsmaili'nin ulaşabileceği son dereceydi. Bu derecede evrende varolan ikilik, Tanrının üçlü vasfı ve kainatı meydana getiren dört büyük güç gibi Batıni doktrinin en önemli sırları verilir, tüm Peygamberlerin, diğer bütün din kurucular gibi sadece birer Kamil Đnsan oldukları öğretilirdi. Tanrısal nurun "Işık" olduğunun belirtildiği bu derecede ona ulaşmak için derece salikleri ruhlarını arındırmak ve Kamil Đnsan konumuna yükselmekle mükelleftiler. Đsmaililer, Tanrıya ancak altıncı derece sahiplerinin mükemmel bir yaşam sürdükten sonra, öldükleri zaman ulaşabileceklerine inanırlardı. Yedinci derece en mükemmel dereceydi ve Tanrısal bir niteliği vardı.

Bu dereceye sadece, Tanrının yeryüzündeki tezahürü olduğuna inanılan, Şeyh el Cebel (Doğanın şeyhi) sahipti. Tüm Đsmaililerin lideri olan şeyhin diğer unvanları da, "Belag-ı Azam (Kutsal Kelam Üstadı)" ve "Namus-üI Ekber (Büyük Sır Üstadı)" idi. Đsmaililikte dinler daima ikinci planda kalmış, Batıni öğreti üstün tutulmuştur. Öğretiyi o günün bilinen dünyasına yaymak için dünya, 12 bölgeye ayrılmıştır. Cezire (ada) adı verilen bu bölgeler; El Arab (Arabistan), El Berber (Berberiler), El Rum (Bizans), El Turk (Türkistan), El Deylem (Đran), El Hazar (Hazarlar), El Hind (Hindistan), El Sind (Pakistan), El Zenc (Afrika), El Habeş (Habeşistan), El Sind (Çin) ve El Sekalibe (Hıristiyan Avrupa)’dır. Her bölge, bir Bölge Baş Dai’si olan ve doğrudan Dai El Duat’a karşı sorumlu olan Hücce’lerin yönetimine bırakılmıştır. Đsmaililerin, Tamplier Büyük Üstadını, El Sekalibe’nin Hüccesi olarak kabul etmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Đsmaililer, Müslüman dünyası üzerindeki etkilerini uzunca süre devam ettirdilerse de, Selçukluların kontrolü ele geçirmeleri karşısında giderek gerilediler. Karmeti devletinin yıkılmasından sonra Fatımiler de, önce Haçlıların saldırıları, sonra iç isyanlar ile sarsıldılar ve nihayet, Selahattin Eyyubi komutasındaki kuvvetlerce tamamen yok edildiler. Bu gelişmeler karşısında, Đsmaililer küçük kalelere sığınmak zorunda kaldılar. Bu kalelerin en ünlüsü, Hasan Sabbah'ın komutasındaki Alamut Kalesiydi. Sabbah ve emrindeki fedaileri, Selçuklu yönetimine karşı sürekli mücadele ettiler ve hem Arap, hem de Türk Sünni ileri gelenlerinin korkulu rüyası haline geldiler. M.S. 874'den, 1256'ya kadar Ortadoğu’da Đsmaililer son derece etkin oldular. Güçleri o denli artmıştı ki, 1164 yılında, Đsmaili Đmamı 2. Hasan, Ramazan ayının ortasında şeriatı kaldırdığını açıklamıştı. Oruç tutmanın yanı sıra, namaz kılma ve diğer ibadet zorunluluklarının da kalktığını duyurmuştu. Oğlu, Đmam 2. Muhammed de onun sistemini devam ettirdi. Selçuklu işgalinden sonra Đsmailliğin Đran'da önemli bir güç olarak varlığını sürdürmesini mümkün kılan kişi Hasan Sabbah oldu. Aslen Đran'lı olan Sabbah, Fatımi devletinin himayesindeki Kahire’deki El Ehzer üniversitesinde eğitim gördü. 1090 yılında Mısır'dan Đran'a döndü ve çevresine topladığı Đsmaili müritlerinin yardımı ile, Teberistan'da bulunan Alamut kalesini ele geçirdi. Alamut'u alan ve Đsmaili müritlerini birer fedaiye dönüştüren yeni bir sistem uygulayan Sabbah, Abbasi hilafeti ile Selçuklu yönetimini devirmek için girişimlerine başladı. Sabbah, örgüt üyelerine "Assasins" adını verdi.Bu kelime Arapça'da "Bekçiler" ya da, "Sır Bekçileri" anlamına gelir.

Sabbah'ın sır bekçileri, yeniden doğuş inancı ile, sınırsız itaat koşuluyla yetiştirilmiş birer fedai idiler. Bu nedenle örgütün bir diğer adı da, "Fedayiin" oldu. Dönemin Selçuklu Sultanı Melikşah'ın elçisinin gözünü korkutmak için seçilmiş birkaç fedainin, kendilerini kale burçlarından aşağı atmaları, ayrıca fedailerin yöneticilere karşı hayatları pahasına giriştikleri suikast eylemleri, o günün dünyasında büyük yankılar uyandırdı. Selçuklu yönetimi, Hasan Sabbah'ı ve örgütünü yasadışı ilan etti ve Sabbah'ın şehirlerdeki binlerce yandaşını temizledi. Sabbah'ın en önde gelen düşmanı Vezir Nizamülmülk komutasında bir Selçuklu ordusu Alamut kalesini kuşattıysa da, Nizamülmülk'ün bir fedai tarafından öldürülmesi, bu arada da Sultan Melikşah'ın ölmesi nedeniyle, kuşatma kaldırıldı. Bu karışıklığı iyi değerlendiren Sabbah, Đsmaililiği tüm Đran'da, Suriye'de ve başta Horasan olmak üzere tüm Türk illerinde yaydı. Đsmaililik, 1124'de Hasan Sabbah ölene kadar gücünün doruklarında varlığını sürdürdü. Sabbah'ın ölümünü fırsat bilen vezir Kaşani, nerede görülürse görülsün tüm Batıni inançlıların öldürülmelerini emretti. Binlerce Đsmaili kılıçtan geçirildi. Amaç, sapkın kabul edilen bu inancı, yeryüzünden silmekti. Ancak Đsmaillilerin intikamı da büyük oldu ve başta Vezir Kaşani olmak üzere yüzlerce Sünni lider, fedailer tarafından öldürüldü. Đsmaililer için sorun, varlığını sürdürme ya da yok olma sorunuydu. Fedailerin, tam yok oldukları zannedildiği sırada gerçekleştirdikleri bu eylemler yüzünden Selçuklu sultanı Sancar, Đsmaililer ile barış istemek zorunda kaldı. Böylece Đsmaililik bir mezhep olarak resmen tanındı ve Moğolların Alamut'u almalarına kadar da, etkin bir güç olarak varlığını sürdürdü. HAÇLI SEFERLERĐ; ĐSMAĐLĐLĐĞĐN BATI DÜNYASI ÜZERĐNDE ETKĐLERĐ Đslam dünyasında bu iç savaş sürerken, batıda bambaşka bir girişim, meyvelerini veriyordu. Hıristiyan dünyasının ruhani ve siyasi liderleri Papalar, kutsal toprakların “kafir’lerin” elinden kurtarılması için bayrak açmışlardı. Papalar, uzunca süredir doğuya sefer düzenlenmesini zaruri görüyorlardı. Bu seferler, ekonomik hayatın canlanmasını sağlayacak, doğunun zenginlikleri batıya taşınacak ve en önemlisi de Avrupa'daki Hıristiyan çatışmaları farklı bir yöne, kutsal toprakların kurtarılması amacına kanalize edilecekti. Bu yöndeki ilk girişim, Papa II Urbanus'tan geldi. Papa, hedefin Kudüs'ü Müslümanların elinden kurtarmak olduğunu ilan etmişti. Papa tarafından birleştirilerek yemin eden ve geri dönene kadar mallarını ve akrabalarını Papalığın himayesi altına sokan Hıristiyanlar, yeminlerinin nişanesi olarak, giysilerine haç diktirdiler. Böylece, bu kuvvetlere "Haçlılar" denildi. Müslüman dünyasında Sünni-Đsmaili çekişmesinin devam etmesi, Fatımilerin tehlikeli bir düşman olarak tanımlanmamaları ve Büyük Selçuklu Đmparatorluğunun dağılmış olmasından cesaret bulan

haçlılar, ilk seferlerine 1095 yılında başladılar. 1099'da Haçlı kuvvetleri Kudüs önüne geldiler. O sıralar Kudüs, Fatımiler'in yönetimi altında bulunuyordu. Kısa süren bir kuşatmadan sonra kenti ele geçiren Hıristiyanlar, Kudüs'te Latin Krallığı kurulduğunu ilan ettiler. Haçlı seferleri aralıklarla 1270'li yıllara kadar sürdü. Ancak 1187'de Selahattin Eyyubi'nin Kudüs'ü geri almasından ve Latin Krallığına son vermesinden sonra, Haçlıların Ortadoğu’da ancak kısmi başarılar sağlayabildikleri görüldü. Haçlı orduları beraberlerinde, yollarda çeşitli tahkimleri gerçekleştirmek ve nehirler üzerinde köprü inşa etmek üzere, manastır dernekleri "Gilde" üyelerini götürüyorlardı. Roma lejyonları da, Gildeler'in ana kaynağı olan Collegia inşaat loncaları üyelerini, aynı amaçla birlikte sefere götürürlerdi. Ordunun hareket kabiliyetini çok artıran bu sistem sayesinde, Gilde mensupları rahipler, zorlu yolculukları sırasında, Bizans'ta Ortodoks Collegialar mensupları ile, Türkler arasında güçlü olan Ahilerle ve son olarak da Đsmaili kuruluşu Fütüvve mensuplarıyla karşılaştılar. Bu karşılaşmalar Gilde'lerin, doğudaki Batıni meslek loncaları ile giderek benzeşmelerini sağladı. Bu benzeşmede Gildelere en büyük etkiyi, Đsmaililer ile son derece iyi ilişkiler içinde bulunan Templier Şövalyeleri yaptı. Templierler, emirleri altındaki Gilde mensuplarının bünyelerindeki Batıni öğretiyi daha da geliştirmelerini sağladılar. Avrupa'ya dönen Gilde mensupları da, benzeri gelişmelerin kendi ülkelerinde oluşmasına neden oldular. Templier Şövalyeleri 1118 yılında "Đsa'nın Fakir Askerleri" adı altında, San Bernardo Di Chiaravalle adlı bir piskopos ve onun yeğeni Şövalye Hugs De Payens tarafından kuruldu. De Payens ve farklı ülkelerden seçilen sekiz Şövalye, Kutsal Toprakları kafirlerden korumak amacıyla, 1119 yılında Kudüs'e gittiler. Kudüs Hıristiyanlar tarafından, Fatımilerin elinden alınmıştı. Ancak Fatımiler bunu büyük bir kayıp olarak görmediler. Aksine, Müslümanlığın, en az Katoliklik kadar tutucu kesimi olan ortodoks Sünnilerle savaştıkları için, Hıristiyanlarla ittifaka girdiler. Kudüs'ü geri alabilmek için Haçlılarla savaşanlar Sünnilerdi, çünkü Kudüs onlar için de kutsal bir şehirdi. Fatımi Đsmaililerin bugünkü devamı niteliğinde olan Dürziler'in tarihi de, onların Hıristiyanlar ile ittifakından ve özellikle Templier Şövalyeleri ile iyi ilişkilerinden bahsetmektedir. Dürzilere ait ritüellerde, Haçlılarla Batıni Müslümanlar arasındaki dayanışmanın örnekleri görülmektedir. Dürzilerin "Darasin" denilen ritüellerinde, gerçek kimliklerini özellikle sakladıkları ve Müslüman olarak göründükleri açıkça belirtilmektedir. Bu mezhebin bünyesindeki Hıristiyan kökenli bazı inanışların altında da, söz konusu işbirliği yatmaktadır. Batıni doktrinden, kurucuları

E1 Hakim'in Tanrı olduğu dogmasına saplanarak uzaklaşan Dürziler, öncülleri Đsmaililer gibi beyaz giyinirler. Đnsanları, akıllılar ve cahiller olarak ikiye ayıran Dürzilere göre akıllılar kendileri, cahiller de diğer insanlardır. Mezhebe kabul edilenlere "Akel" adı verilir. Selahattin Eyyubi'nin 1171 yılında Fatımi devletine son vermesi, Sünni iktidarla sürekli mücadele içinde bulan Đsmaililer ile, Haçlıların dayanışmasını daha da artırdı. Đsmaililer'in en radikal kolu olan Hasan Sabbah fedaileri ile, Haçlıların önde gelenleri Şövalyeler arasında zaman içinde özel bir bağ oluştu. Sabbah’ın fedailerinin, yaşamları pahasına Sünni liderlerine suikastlar düzenlemeleri, Đsmaililer ile ittifak halinde olan Haçlı Şövalyelerinin ve özellikle de Templier'lerin, onlardan büyük ölçüde etkilenmelerine neden oldu. Kudüs'e gelmelerinden sonra, Kral Baudouin II tarafından, Süleyman Mabedini korumakla görevlendirilen ve mabedin yerinde M.S. 540'da inşa edilmiş bulunan kilisede kendilerine yer verilen "Đsa'nın Fakir Askerleri", yeni görevleri nedeniyle isimlerini değiştirdiler ve "Knights Templar" (Mabet Şövalyeleri) adını aldılar. Bir süre sonra bu Şövalyelere ve örgütlerine kısaca "Templierler" denilmeye başlandı. Şövalye De Payens ve beraberindekiler, Kudüs'e geldikten kısa bir süre sonra Đsmaililer ile karşılaştılar. Gilde mensubu rahiplerden Şövalyeler hakkında bilgi alan ve onların Hıristiyan camiası içindeki en etkili ve bilgili kişiler olduğunu öğrenen Hasan Sabbah, Mabet Şövalyeleri ile görüşmeyi özellikle istedi. Bu isteğin altında, Templierler'in eski bir Batıni ekolün mabedini koruma görevini üstlenmeleri ve mabet içinde bazı kaybolmuş sırları açığa çıkarmak için yaptıkları araştırmaların da etkisi vardı. Bazı araştırmacılar, De Payens'in amcası olan piskopos Chiaravalle'nin, Avrupa'da yaşayan Kabbalacılardan, mabedin temellerinde gömülü olan bazı Batıni sırların yerlerini öğrendiğini, tarikatı da sırf bu sırların bulunması için kurduğunu ve Kudüs'e gönderdiğini öne sürmektedirler. Kimi iddialara göre, aralarında kaybolan bir kutsal kelimenin yazılı olduğu taş levha da dahil olmak üzere, sırların büyük bölümü, Şövalyeler tarafından mabedin temelleri arasında ortaya çıkarılmıştır. Tamplierlerin Mabette arama yapma özel görevi ile Ortadoğu’ya ulaşmalarından kısa bir süre sonra, Şövalyeler ile Đsmaililer arasında ilk temas kuruldu. Dönemin Đsmaili lideri Hasan Sabbah, Şövalye Hugs De Payens ve diğer şövalyeleri Alamut Kalesine davet etti. Hugs De Payens ve diğer Şövalyeler, bu davet üzerine, Hasan Sabbah'ı, Alamut kalesinde ziyaret ettiler. Burada Sabbah'ın kurduğu sistemi gözleriyle gören Şövalyeler, örgüt ve Batıni doktrin hakkında da ilk ağızdan bilgiler aldılar. Kudüs'e geldikleri sırada Katolik inancın savunucuları arasında yer alan Templierler, Hasan Sabbah ve Dailerini tanıdıktan, Đsmaili öğretisini derinlemesine inceledikten sonra, ortodoks Katolik inanç tarzından giderek

uzaklaştılar ve akılcılığı ön plana çıkaran Batıni doktrine bağlandılar. Templier'lerdeki bu inanç değişikliği, kurdukları güçlü örgüt sayesinde tüm Avrupa'ya yayılırken, Katolik kilisesinin de giderek zayıflamasına yol açtı. Đsmaililerle ilişkileri, Templierler'in tüm felsefesini değiştirmişti ancak bu ilişki, örgütün sonunu getiren suçlamayı da bünyesinde barındırdı. Templierleri yok etmek için bahane ararken Papalık, tarikatı, "Müslümanlarla ilişki kurmak ve hatta Müslümanlaşmakla" suçladı. Örgütlenmelerini Đsmaili teşkilatı yapısını örnek alarak gerçekleştiren Templierler, disiplin, hiyerarşi, tarikatın başkanı olan Büyük Üstada mutlak bağlılık ve itaat gibi, Đsmaili uygulamalarını sürdürdüler. Üç dereceli bir inisiasyon sistemi kurdular. "Mass" adı verilen ayinlerde, Kutsal Ruh'un sembolü olarak kabul ettikleri ekmeğe, kirli olabilecek elleriyle değmemek için eldiven giyen Templierlerin önlükleri de koyun postundan yapılmıştı ve beyazdı. Templier'lerin yalnızca önlükleri ve eldivenleri değil, tüm giysileri beyazdı. Bu geleneği de Đsmaililer'den alan Templierler, tek fark olarak, göğüslerinin üzerine, Haçlıların sembolü olan kırmızı bir Haç diktirdiler. Tarikata üyeler, ketumiyet yemini ederek alınırlardı ve yeminini bozanlar bunu hayatlarıyla öderdi. Şövalyeler birbirlerine "Kardeş" diye hitap ederlerdi. Üç dereceli örgütlenme yapılarında ilk derece sahiplerine, daha yukarı dereceli üyelere hizmet etme zorunluluğu nedeniyle "Serving Brothers" denilirdi. Đkinci derecede birer "Chaplaini" olan tarikat üyeleri, Şövalye (Knight) unvanını ancak en üst derecede elde edebilirdi. Templierler de, öğreticileri Đsmaililer gibi, yüce bir varlığa ve insanın o varlığın bir parçası olduğuna inanıyorlardı. Şövalyelerin en önemli prensibi, herkesi inançlarında özgür bırakmak, kendi inançlarını kimseye zorla kabule çalışmamak olmuştur. Bu durum, tarikat ile Katolik kilisesi arasındaki en önemli ayrılıklardan birisi haline geldi. Templierler, tıpkı Đsmaililer gibi birbirlerini tanıyabilmek için gizli işaret, parola ve semboller kullandılar. Bu gizlilik daha sonraki yıllarda Papalığın baskılarından kurtulmak için de işe yaradı. Templierler ayrıca Đsa'nın çarmıha gerildikten sonra öldüğünü, yani onun bir fani olduğunu savunuyorlardı. Onlara göre göğe yükselen şey, Đsa'nın tekamül etmiş ruhuydu. Yani Tanrı ile birleşen Đlahi Kelamdı. Templierler, 1312 yılında Papalık tarafından lav edilmesine karşın, örgütlenme yapıları ve felsefeleri Avrupa'da çeşitli kurum ve kuruluşlarda yaşamlarını sürdürdü ve Katolik hegemonyasının yok olmasına yol açan, Rönesans ve Reform gibi akımların gelişmesini sağladı. Bu akımlarla güçlenen, Batıni doktrinin en önemli dayanağı olan Đnsan Sevgisi, Hümanizm giderek güçlendi ve günümüzde tüm dünyaya egemen olmaya başladı.

SAABĐLĐK Đslamiyet’in yayılma yıllarında Anadolu'da ve Mezopotamya'da, Hıristiyanlığın yanı sıra, Batıni doktrinden kaynaklanan Saabilik inancı hüküm sürmekteydi. Anadolu’nun Bizans yönetimindeki topraklarında Hıristiyanlık ön plandaysa da, özellikle Doğu Anadolu'da, Fırat çevresinde Saabiler çoğunluktaydı. Saabilik çok eskilere, Sümerlere kadar dayanan Babil okulu öğretisinin halka mal olmuş şekliydi. Tüm tek Tanrılı dinlere şu ya da bu şekilde kaynaklık etmiş olan Saabilik, Büyük Đskender'in bu toprakları fethi sırasında Pisagorculukla tanışmış ve Saabi öğretisi yeni bir ivme kazanmıştı. Pisagoryen öğreti, Saabiler arasında zaten var olan Batıni inançların yenilenmesinde ve her iki akımın birleşerek, Đsmaililik denilen müessesenin oluşmasında rol oynamıştır. Saabilik, ilerde inceleyeceğimiz Şamanizm gibi, ilk Tek Tanrılı din olan Güneş Kültü dininin, yüce Tanrının Sembolü olarak kabul ettiği Güneşi, Tanrının kendisi yerine koymuş bir inanış biçimidir. Saabiler, başta Güneş olmak üzere, yedi yıldıza tapınırlardı. Bunlar, en yüce tanrı olan Güneş tanrısı "Şamaş", onun dişil yönü olarak kabul edilen Ay tanrıçası "Sin", ve diğer vasıflarının temsilcileri olan Merkür tanrısı "Nabu", Venüs tanrısı "Đştar", Mars tanrısı "Nergal", Jüpiter tanrısı "Marduk" ve Satürn tanrıçası "Ninutra" idi. Saabiler, bu tanrı ve tanrıçaların yanı sıra, Hermes'i, Pisagor'u, Orfe'yi de birer yarı tanrı olarak görüyorlardı. Kuran'da Tek Tanrılı dinler arasında, Saabilik de sayılmaktadır. Bunun nedeni, Đslamiyet'in birçok söyleminin ve tapınım tarzının Saabilikten geliyor olmasıdır. Namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme ve kutsal yerleri ziyaret etme, yani hac gibi ibadet tarzlarının yanı sıra, her namaz öncesi abdest alma gibi adetler, hep Saabi kökenlidir. Saabilikte, yedi gezegenin her biri için, günde yedi kez namaz kılınırken, bu sayı Đslamiyet’te beşe indirilmiştir. Ay görününce oruca başlanması ve izleyen ayın başında bitmesi geleneği, Đslamiyet’ten önce Saabiler arasında görülmektedir. Halife Memun döneminde Müslüman orduları, Harran'da Saabilerle karşılaşmışlar ancak, diğer güneş kültü inanırlarının hepsi putperest diye nitelendirilerek, Đslamiyet’i kabule zorlamışlarken, Saabilere, Hıristiyan ve Yahudilere tanındığı gibi, belli bir miktar para vermeleri karşılığında kendi inanç sistemleri içinde kalmaları hakkı verilmiştir. Saabilik'te, her gezegen için her gün namaz kılınmasının yanı sıra, haftanın günlerinin her biri, bir gezegene özel ayinler düzenlenmesi için ayrılmıştır. Pazar günleri Güneş ayinlerine, Pazartesi Ay ayinlerine, Salı Mars, Çarşamba Merkür, Perşembe Jüpiter, Cuma Venüs ve Cumartesileri de Satürn ayinlerine ayrılmıştır. Latince kaynaklı batı dillerinde günlerin isimleri, bu güneş kültünün günümüze yansımasından başka bir şey değildir. Örneğin Pazar "Sunday" Güneş günü, Pazartesi "Monday" Ay günü ve Cumartesi "Saturday" de Satürn günüdür.

Bu tapınım şekli, Đskender işgali döneminde Pisagoryen öğreti ile karşılaşılınca bir nebze değişmiş ve Saabilik, bir Yüce Varlık ve onun yönetimi altındaki altı yardımcısına inanmak şekline dönüşmüştür. Aynı dönemde hava, su, toprak, ateş gibi dört temel elemana, cansız varlıkların, bitkilerin ve hayvanların da ruhları bulunduğuna, Yüce Varlığa yalnız sevgi ile ulaşılabileceğine inanmak gibi Batıni inanç biçimleri de Saabiliğe yerleşmiştir. Saabiler için artık, Hermes, Orfe ve Pisagor ulu Tanrı ile bir olmayı başarmış yüce ruhlar, yarı tanrılardır. Saabilik'te de, diğer Batıni ekollerde olduğu gibi sır saklamak esastır. Saabiler, kendilerinden olmayanlara sırlarını kesinlikle vermezler. Saabiliğin yozlaşmış bir devamı niteliğinde olan günümüz Yezidiliğinde, aynı sır saklama prensibi olduğu gibi korunmakta ve yabancılar, topluluk içine kesinlikle alınmamaktadır. Saabilerin sır ayinleri, gezegenlere ithaf edilmiş mabetlerin altındaki salonlarda yapılırdı. Bu salonlar, önce aslına tapınılan, Pisagoryen etkileşimden sonra birer sembol haline dönüşmüş olan gezegenlerin heykelleri ile doluydu. Saabiliğin bir kolu da Arap Yarımadasındaydı. Đbrahim ile birlikte Mısır'a göç eden Saabilerin bir kolu da, Yemen'e gitmişti. Kuran'da, bu Yemen inanışına değinilmekte ve onlardan tek Tanrılı "Hanif Din" inanırları olarak bahsedilmektedir. Đslamiyet üzerinde, öğretileriyle etkili olan da, Saabiliğin bu koludur. Bazı araştırmacılara göre, Đbrahim ve oğulları tarafından Hicaz’da inşa edilen Kabe, bir güneş tapınım merkezidir. Kureyşliler, kendilerinin Đsmail neslinden olduklarını söylerler. Đsmail, Hicaz’a yerleştikten sonra Cürhum kabilesinden bir Sami kadınla evlenmiş ve babası Đbrahim ile birlikte Kabe’yi inşa etmiştir. Đbrahim ve Đsmail Mekke’de, ‘Kabe Tarikatı’ adı altında, mabedi korumakla görevli Batıni bir örgüt kurmuştur. Yemen Sabaları ve Muhammed’in atalarının kökleri, bu örgüte dayanmaktadır. Nitekim, yüzyıllarca ailesi Kabe’yi koruyan Muhammed’in de, Kabe ve civarını emniyet altına almakla görevli bir tarikatın üyesi olduğu yolunda bilgiler, günümüze kadar ulaşmıştır. Hılfül Füdul adıyla, Đbrahim tarafından kurulan Kabe Tarikatının amacı, mabedin düşmanlardan korunmasının yanı sıra, Tek Tanrılı din inancının da yaşamasının sağlanmasıdır. Bu dinin inanırlarına Hicaz’da, Hanif Din inanırları denilmiştir. Tarikat, zamanla zayıflamışsa da, Muhammed’in amcalarından Ez Zübeyr, Hanif dinin bir gereği olan Hac ibadeti döneminde kabileler arasında çıkabilecek çatışmaları engellemek ve ticareti geliştirebilmek amacıyla “Allah’ın Sulhu Ayları” müessesini kurmuş, sulhu korumak için de, eski Hılfül Füdul teşkilatını canlandırmıştır. Đslamiyet’in ilanından önce kurulmuş olan “Allah’ın Sulhu Ayları” müessesinin adından da görüleceği üzere, “Allah”, Hanif dinin tek Tanrısının adıdır ve Đslamiyet’e, bu dinden geçmiştir.

Yeniden canlandırılan Hılfül Füdul, zalimlere karşı mazlumların hakkını savunmak için yemin edenlerden oluşmuştur. Üyelerinin tamamı, Hanif din inanırıdır. Üyelere, savaş sanatının yanı sıra, Hanif dinin öğretileri de verilmiştir. Muhammed’in ailesi Beni Haşim, Muhammed’in annesinin ailesi Beni Zühre, Ebu Bekir’in ailesi Beni Teym ile, Beni Muttalip, bu teşkilatın bel kemiğini oluşturmuşlardır. Mekke halkı arasında lakabı ‘El Emin’ olan Muhammed’in, bu teşkilata üye olmaktan gurur duyduğunu sık sık ifade ettiği belirtilmektedir. Đslamiyet’in, zor ilk yıllarında da Muhammed’e, bu hatırı sayılır bir kuvvet olan teşkilatın, büyük yardımları olmuştur. Muhammed ve Đslamiyet karşıtlarının, onu öldürme girişimleri, bu teşkilatın üyelerinin yardımı ile, atıl kalmıştır. Bu bilgilerden, Muhammed’in amca oğlu Ali’nin de, aynı teşkilatın üyesi olduğu sonucu çıkarılabilir. Ali ile karşıtları arasındaki hilafet çekişmesinin de, Đslamiyet’in Hanif din yanlıları ile, ortodoks Sünniler arasındaki bir çekişme olduğu düşünülebilir. Đslamiyet’i sonradan kabul etmiş tüm Batıni ekol yanlılarının Ali yandaşı olmalarının altında da, benzer idealleri paylaşma olgusunun yatması kuvvetle muhtemeldir. ĐSMAĐLĐ TÜRKLER VE ALEVĐLĐK Bir yandan Mısır Đskenderiye okulu kökenli, Ali yandaşı sufilerin görüşlerine, diğer yandan da Saabiliğe dayanan Đsmaililik, Batıni inancın tüm Đslam dünyasına yayılmasında etken olmuştur. Đsmaililik, Şamanist Türkler arasında çok daha çabuk yayılmıştır çünkü, Şamanizm'de Batıni bir yön zaten vardır. M.S.700'lerde Çin, Batı Türkistan'ın önemlice bir bölümünü ele geçirmişti. Aradan 50 yıl kadar geçtikten sonra Çinlilerin yeni bir saldırı başlatmaları üzerine Türkler, Abbasi'lerden yardım istediler. Arapların bölgedeki ordusunun yardımı ile Türk kuvvetleri, Talas meydan savaşında Çinlileri yendi ve Batı Türkistan, Çin'in elinden kurtarıldı. Bu işbirliği sonucu, bazı Türk subayları ve askerleri, Abbasi hilafetini düşmanlarından, bu arada da özellikle Đsmaili baskısından kurtarmak üzere, Halifeler tarafından para karşılığı hizmete alındılar. Abbasi Halifelerinin paralı Türk askerlerinden meydana getirdiği ordunun başarısı, Türklere olan talebi artırdı ve bu talep önlenemeyen muazzam bir göçün başlangıcı oldu. 9. yüzyılda Türkler, Horasan ve civarında çoğunluğa ulaşmışlardı bile. Ancak Horasan'da hakimiyet kurabilmek için bölgeye yerleşen Şamanist inançlı Türkler, Müslümanlığa geçmek durumunda kaldılar. Çünkü, Müslümanlığı daha önce kabul etmiş bölge sakinleri, başka bir dinden olanları aralarına kabul etmiyorlardı. Türkler, kitleler halinde Müslümanlığa geçiyorlardı. Ancak, şehirlere yerleşenler Sünni mezhebini tercih ederken, Türklerin göçebe çoğunluğu, Müslümanlığın Şaman dinine çok daha yakın olan Đsmaili mezhebini seçiyorlardı. Đsmaililer de bölgede son derece örgütlüydüler ve büyük bir güç halindeydiler.

Ahmet Yesevi, 12. yüzyılda böyle bir dönemde dünyaya geldi. Horasan ve civarında Đsmaili Dai'lerinin yanı sıra, yine aynı mezhebe bağlı Fütüvve örgütü de son derece yaygındı. Kendisi de, bir Đsmaili Dai'si olan Yesevi, Horasan Đsmaili tekkesinin şeyhi konumuna yükseldi. Yesevi müritleri halk arasında Horasan erenleri ya da "Baba Erenler" olarak tanındılar. Diğer Đsmaili dergahlarında olduğu gibi Horasan tekkesinde de müritlerin, şeyhin emirlerine kesinlikle uymaları, sembolleri ve sırları anlayabilecek olgunluğa gelmek için öğreticilerini sabırla dinlemeleri, sözlerinde ve eylemlerinde kesinlikle doğru olmaları ve ser verip sır vermemeleri beklenirdi. Ahmet Yesevi, her ne kadar bir Đsmaili Dai'si idiyse de, kendi tekkesinde Şamanist Türk inançları doğrultusunda bazı değişiklikler yaptı. Mesela, yedi aşamalı olan Đsmaili öğretisini, Fütüvve teşkilatlarını da örnek alarak, dokuz aşamaya çıkardı. Bir Yesevi müridinin, şeyh unvanı alabilmesi için, bu dokuz aşamayı geçmesi ve kurtuluşa ulaşması şarttı. Her biri birer derece niteliğinde olan bu aşamaların maliklerine verilen adlar, Yesevi'nin bir Đsmaili olduğunun göstergesidir. Bu dokuz aşama şöyle sıralanıyordu: 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. Tövbe edenler, Bilginler, Zahidler, Sabirler (Sabredenler), Salihler (Kurtulanlar), Raziler, Şakirdler (Öğrenciler), Muhibler (Đstekliler), Arifler (Gönül Erenleri).

Yeseviliğin son basamağı olan Ariflerin hedefi, Tanrısal gerçeğe ulaşmak, ruhun tekamülünü sağlayarak Tanrı ile bir olmaktır. Yesevi'ye göre bunun yegane yöntemi içe kapanmaktır. Yüce Tanrıyı, us ile anlamanın imkanı yoktur. Bunun için Arif kişi içine dönmeli ve sezgi gücüyle, kendinde var olan Tanrıyı içinde aramalıdır. Đçe kapanış, kendi benliğini bir yana atmayı, Tanrıdan başka bir varlık düşünmemeyi ve bu düşünce akışının mümkün olduğunca kesilmemesi için elden geldiğince azla yetinmeyi gerektirir. Đçe kapanışla sağlanan derin sezgi, ruhu Tanrıya ulaştıran, sevginin uyanmasına olanak sağlar. Đçe kapanan Arif (Kamil) kişi, üç aşamadan geçer: Kendini bilme; Gerçeği kavrama; Tanrıya ulaşma. Đşte bu noktada Kamil Đnsan, artık Tanrıyla bir olmuştur. Yesevilik, içe kapanma yöntemini, Şamanist uygulamalarından aldı ve bunu Batıniliğe uyarladı. Bu ve benzeri nedenlerle tarikat, Şamanizme bağlı geniş kitlelere hiç de yabancı gelmedi ve ortodoks Sünni Đslam’ın katı kurallarından kaçmak için çare arayan Türkler, kurtuluşu Yesevilik'te buldular. Ancak göçebe halk, Đsmaillik, Yesevilik ve Fütüvve aracılığıyla Aleviliği seçerken, kentlerde

bulunan yerleşik Türkler ve onların yöneticileri Sunni görüşü tercih ettiler. Türk yöneticilerin Sünniliği seçmelerindeki başlıca etken, bu mezhebin yöntemlerinin kitleleri yönlendirme açısından çok daha büyük imkanlar sağladığını görmeleriydi. Bu yöneticilerden, Sünniliğin kentli Türkler arasında tutulmasını ve kurumsallaşmasını sağlayanların başında, Selçuklular gelmektedir. Daha önce de görüldüğü gibi, Bağdat Hilafeti Mutezile ve Đsmaili hareketlerinin baskısı altındaydı. Selçuklular güçlenip, Gazzelileri ve Bizans kuvvetlerini yenince, Abbasi halifesi Kaim, Đsmaili baskısından kurtulmak için Selçuklu Sultanı Tuğrul'a bir çağrı gönderdi. Tuğrul kumandasındaki Selçuklu kuvvetleri M.S. 1055'de Bağdat'a girdi. Ebu Hamid El Gazali gibi ünlü sufılerin de aralarında bulunduğu Bağdat kardeşliği Đhvan-ı Sefa'ya ve Mütezile'ye büyük bir darbe indirildi. Đsmaili Daileri ve Sufıler kenti terk etmeye zorlandı. Bu arada, Türk illerinde başlayan Moğol akınları, Türklerin büyük dalgalar halinde batıya göç etmelerine neden oldu. Türkmenlerle birlikte, Türk illerinde yaygın olan Đsmaili Daileri de, batıya göç ettiler. Alevi Türkmenlerin büyük çoğunluğu, Selçuklu yöneticiler tarafından, Bizans ordularının yenilmesinden sonra, iki ülke arasında tampon oluşturmaları için Anadolu topraklarına yerleştirildiler. Ancak, Sünni inançlı Selçuklu yöneticileri için kuşku uyandıran, yer yer korkulan topluluklar oldular. Alevilerin doğal müttefiki Đsmaililer ise, Selçuklu devletini yıkabilmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Đsmaililiğin son kalesi olan Alamut'tan fedailer, Selçuklu yöneticilerine ve dönemin diğer önde gelen Sünni liderlerine karşı suikastlarını sürdürüyorlardı. Alamut kalesi, 1256 yılına kadar Sünnilerin korkulu rüyası olmaya devam etti. Bu tarihte, Hülagü Han komutasındaki Moğol orduları kaleyi zaptetti ve fedailerin büyük bölümünü kılıçtan geçirdi. Bu katliamdan kaçabilen Đsmailliler, Anadolu'daki yandaşlarının yanına sığındılar ve Đsmaillilik önemli bir güç olmaktan çıktı. Türklerin Anadolu topraklarına yoğun biçimde ayak basmalarından sadece 45 yıl sonra, tüm ülke neredeyse tamamen Türk kontrolü altına geçti. Anadolu’nun doğusundan batısına bu Türk istilası sırasında, eski Anadolu halklarından en küçük bir tepki dahi doğmadı. Aksine eskiler, yeni gelenlere adeta yer gösterdi. Bu nasıl mümkün oldu? Eskiler, Anadolu çok tanrıcılığı ve Apollon dini, Pisagor ve Saabilik öğretileriyle yoğrulmuştu. En büyük endişeleri Ortodoks Sünni Müslüman yönetimin uygulamalarıydı. Yeni gelenler de, her ne kadar Müslüman’ız diyorlardıysa da, yöntemlerinin Sünni Đslam anlayışıyla pek alakası yoktu. Eski ve yeniler inanç bakımından birbirlerine oldukça yakındılar. Yerli halklar, Türkmenler ile uyuşabileceklerini gördüler. Ayrıca bazı tarihçiler, Anadolu'da yaşamakta olanların arasında, çok önceleri bu topraklara gelmiş

Türklerin de bulunduğunu belirtmektedirler. Türklerin bir kolu olan Đskitlerin, M.Ö. 4 binlerde Anadolu topraklarına yerleştikleri, ayrıca bu topraklar üzerinde ilk uygarlığı kuran Sümerler'in de, aslen Türk oldukları sanılmaktadır. Bu eski Türk boylarının varlığının, yeni Türklerin kolayca kabulünde bir etken olduğu öne sürülmektedir. Nitekim, aradan 100 yıl dahi geçmeden Moğollar da, güçlü ordularının ardından Anadolu'ya girmelerine karşın, Anadolu’da yaşayanlar tarafından kesinlikle kabul görmemişler ve büyük bir kısmı geri dönmek zorunda kalırken, çok azı Türkmenler arasında asimile olarak bu topraklara yerleşebilmişlerdir. Bu gelişmelerin sonucunda, Haçlı seferleri ile birlikte Anadolu’nun adı "Turchia" (Türk eli) olarak telaffuz edilmeye başlandı. Türkmen göçerler özgürlüklerine son derece düşkündüler. Aralarında ayrılık yoktu. Kabile reisi ile basit bir çoban dahi eşit ve kardeşti. Kadınları; erkeklerin bulunduğu her ortamda yer alırlar, Đslam’ın gerektirdiği örtünmeye de uymazlardı. Bu tutumu, bir Türkmen ozanı olan Künci şöyle dile getirmişti: "Arifler namus-ı ırzın vermez; Tesettür ne demek akıl ermez".. Ancak, Selçukluların Türkmenlere geniş bir özgürlük tanımaya hiç niyetleri yoktu. Sünni yöneticiler, Türkmenlerin de aynı görüşe gelmelerini sağlamak için her türlü baskıyı uyguluyorlar, Aleviliği sapkınlık olarak nitelendiriyorlardı. Bu baskılardan bunalan Türkmenlerin karşısında, Moğol akınları sonucu yıkılmış Büyük Selçuklular yerine, daha zayıf olan Anadolu Selçukluları kalmıştı. Sürekli Moğol akınları, şehirlerdeki ticari hayatı felce uğratmış, Türkistan'a yayılması ile Ahilik adını alan Fütüvve kuruluşları için sıkıntılı günler başlamıştı. Đşte bu ortamda, 2. Gıyasettin Keykubat'ın sultanlığı sırasında, Horasanlı Yesevi Şeyhi Baba Đlyas, halkı sultana karşı isyana çağırdı. Horasan'dan Amasya'ya göç etmiş bulunan Baba Đlyas'ın çağrısı, kısa sürede göçebe Türkmenler arasında büyük bir yankı buldu. Yesevi tarikatının en üst derecesi olan "Baba"lığa ulaşmış Đlyas'a göre, gerçek olan bu dünyaydı. Yaşamdan sonra başka dünyalarda ödüllendirme ya da cezalandırma yoktu. "Şeriat'ın saçma hükümlerine uymaya gerek yok" diyen Đlyas, toplumda kadınerkek ayrımı gözetilemeyeceğini, bütün insanların eşit olduğunu ancak, sultanların bu eşitliği, kuvvete dayanarak bozduklarını söylüyordu. Batıni doktrinin tüm kurumlarına, ruhun ölümsüzlüğüne ve tekamülüne, yeniden doğuşa ve son durağın Tanrıyla birleşmek olduğuna inanan Đlyas, "Herkes eşittir. Ancak, ruhunu geliştirme yolundaki tarikat erenleri Tanrıya daha yakındır" demekteydi. Baba Đlyas'ın isyan çağrısına koşan göçmenlerin başında, yine bir başka Yesevi Babası olan, Baba Đshak bulunuyordu. Baba Đshak'ın çevresinde kısa sürede, Alevi Türkmenler, Đsmaililer, Saabi inanırları ve Ahilerden binlerce kişi toplandı. Đshak komutasındaki bu kuvvet bir çok kere, üzerlerine gönderilen Selçuklu ordularını yendi. Baba

Đlyas bu sırada Amasya'da Selçukluların elinde tutsak bulunuyordu. Đshak kuvvetleri, onu kurtarmak üzere Amasya'ya yönelince Selçuklular yeni bir ordu kurarak, Đshak’ın kuvvetlerini yendiler ve neredeyse hepsini kılıçtan geçirdiler. Böylece, tarihe "Babailer Đsyanı" olarak geçmiş olan halk ayaklanması bastırıldı. Babailer Đsyanı her ne kadar yenilgiyle sonuçlandıysa da, Aleviliğin bir kurum olarak Anadolu’da ne denli yaygın ve yerleşmiş olduğunu da ortaya koydu. Daha sonraki yüzyıllarda, Selçukluların devamı niteliğindeki Osmanlılar, Yavuz Sultan Selim'in Hilafeti ele geçirmesi ile Sünni Đslam dünyasının lideri konumuna yükseldiler. Buna karışın Osmanlı Đmparatorluğunda da, Alevi isyanları hiç eksik olmadı. 1519'da Yozgat'taki Babai tekkesinin şeyhi Baba Celal'in ayaklanması ile başlayan Celali isyanları yüzyıllarca sürdü. Ünlü Şeyh Bedrettin ayaklanması da, Osmanlıları sarsan bir başka Batıni ayaklanmasıydı. Babailer isyanının ardından, sağ kalabilen Đsmaili ve Yesevi dervişlerinin büyük bölümü, Hacı Bektaşı Veli önderliğinde bir araya gelerek, Bektaşilik tarikatını kurdular. Hacı Bektaşı Veli, 1210 yılında Horasan’da doğdu. Burada Yesevi tarikatına katılan ve Babalığa kadar yükselen Veli, 1240 yılında, diğer Yesevi Babaları ve Đsmaililer ile birlikte Anadolu’ya göç etti. Burada, yakın dostu Baba Đlyas’ın yanına gitti ve Amasya’ya yerleşti. Babailer isyanının arka plandaki örgütleyicilerinden birisi olan Veli, fazla deşifre olmaması sayesinde, büyük katliamdan kurtuldu. Suluca Karaca höyük' e yerleşen Veli, Yeseviliğin devamı niteliğindeki görüşlerini yaymaya başladı. 1271’de öldüğünde, yanında binlerce müridi vardı. Bektaşilik böylece, Alevi inancın örgütlenmiş üst yapısı olarak ortaya çıktı. Bektaşilik, 19. yüzyıl başlarına kadar, Đslam dünyasında etkin bir kuruluş olarak varlığını sürdürdü. Muhtelif Alevi isyanlarına karşın Bektaşiliğe dokunulmamasının en önemli sebebi, Osmanlının vurucu gücü olan Yeniçeriler örgütünü yanına çekmeyi başarmış olmasıydı. Ancak Yeniçeriliğin 1826’da kaldırılması ve tüm yeniçerilerin öldürülmelerini takip eden dönemlerde, Bektaşi örgütlenmesine de büyük darbeler indirildi. Đran Şiileri ve Anadolu Alevileri, Ali yandaşı olmaları dışında, inanç bağlamında birbirlerinden tamamen ayrı iki topluluktur. Şiiler, Zerdüşti inançların bir bölümünü Đslami inanç sistemine sokarken, Alevilerin inanç biçimleri tamamen Batıni doktrinlere bağlı kalmıştır. Aleviliğin “Allah-Muhammed-Ali” üçlemesi, Batıni ekollerin “TanrıEvren-Đnsan” üçlemesinin devamından başka bir şey değildir. Đran Şiilerinde, tıpkı ortodoks Sünni yaşam tarzında olduğu gibi, kadının hiçbir hakkı kabul edilmezken, Alevilerde kadın, kesinlikle toplumdan tecrit edilmemiştir. O, toplumun eşit bir parçasıdır. Aleviler ve Bektaşiler Türkçe’yi tapınım dili olarak kabul etmişler ve bu sayede Anadolu’da Türk dilinin kullanılmasını, bugünlere ulaşmasını sağlamışlardır. Alevilerin Türkçe’ye bağlı kalmaları

sayesinde, Anadolu Türk halkının Araplaşması ya da Đranlılaşması da önlenmiştir. Kurtuluş Savaşında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında ve Türklük bilincinin, yeni cumhuriyetin mihenk taşı olmasında, batıni bir ekol olan Aleviliğin rolü yadsınamaz. Alevilik için, Tanrının en büyük vahyi, evren ve düşünen insandır. Tanrıdan gerçekleşen südur inancı ve insanların tekamül ederek, ruhlarının Tanrıya ulaşması çabaları beraberinde, tüm Alevi inanırlarının iyilik peşinde koşmaları zorunluluğunu getirmektedir. Đyi insan, bu dünya üzerinde yaşadığı hayatlar boyunca gelişecek, giderek Kamil Đnsan’a dönüşecek ve çıktığı asli kaynak olan Tanrıya ulaşacaktır. Yukarıda ifade edildiği üzere Đsmaililik, hem Şövalyeler aracılığı ile batı dünyası, hem de Alevilik ve Yesevilik aracılığı ile Türkler üzerinde son derece etkili olmuş Batıni bir ekoldür. Hıristiyan Katolik inancının üst otoritesi Papalığın, Şövalye örgütlenmeleri ve Batıni inanç sistemlerini yıkma çabaları sürekli atıl kalmış ve bu girişimler ile Batı dünyasının, insan sevgisine, Hümanizme dayalı bir aydınlanma çağına girmesi engellenememiştir. Tıpkı Hıristiyan alemindeki, Batıni ekollerden kaynaklanan Reform ve Rönesans hareketlerinin Batı alemini bugünkü çağdaşlık düzeyine ulaştırmaları gibi, Đslam alemi de, Mustafa Kemal Atatürk ve Türk dünyasındaki Batıni ekoller aracılığı ile, aynı aydınlanma süreci içerisine girmiştir. Örneğin, sadece varlığını sürdürebilmek adına bir savaş yürüten Hasan Sabbah ve fedailer örgütü için yüzyıllar önce başlatılan sistematik karalama propagandası halen sürdürülmekte ve bu Batıni ekol, inanç sistemi ve felsefesi tamamen göz ardı edilerek, sadece eylemleri nedeniyle yargılanmakta, yüzyıllar önce yaşananlar, yaşandığı dönemdeki koşullar bir yana bırakılarak, bugünün koşullarında, bugünkü kafa yapısı ile sorgulanmaktadır. Ancak, evrensel tekamül nehrinin tarihi akış yönünün bugüne kadar değiştirilemediği gibi, Đslam dünyasının da çağdaşlaşma süreci, her türlü çabaya karşın değiştirilemeyecektir. Cihangir Gener 14.04.2002 KAYNAKÇA: 1. Akpınar Turgut- Türk Tarihinde Đslamiyet- Đletişim Yayınları1993 2. Arsel Đlhan- Arap Milliyetçiliği ve Türkler- Đnkılap Yayınları1990 3. Aydın Erdoğan- Nasıl Müslüman Olduk- Başak Yayınları1994 4. Birge John Kingsley- Bektaşilik Tarihi- Ant Yayınları- 1991 5. Bulut Faik- Hasan Sabbah Gerçeği- Berfin Yayınları- 2000

6. Çamuroğlu Reha- Tarih, Heteredoksi ve Babailer- Metis Yayınları- 1990 7. Daftary Farhad- Đsmaililer, Tarih ve Kuram- Rastlantı Yayınları- 1999 8. Dierl Anton Josef- Anadolu Aleviliği- Ant Yayınları- 1991 9. Doğrul Ömer Rıza- Hasan Sabbah’ın Cennet Fedaileri- Can Kitapevi- 1982 10. Dursun Turan- Din Bu- Kaynak Yayınları- 1991 11. Er Piri- Geleneksel Anadolu Aleviliği- Ervak Yayınları- 1998 12. Eyüboğlu Đsmet Zeki- Tasavvuf, Tarikatlar, Mezhepler TarihiDer Yayınları- 1990 13. Gener Cihangir- Ezoterik, Batıni Doktrinler Tarihi- Gece Yayınları- 1994 14. Hamidullah Muhammed- Đslam Peygamberi Hayatı- Đrfan yayınevi- 1966 15. Köprülü Fuad- Türk Edebiyatında Đlk Mutasavvıflar- Diyanet Yayınları- 1984 16. Kramer Samuel Noah- Sümer Mitolojisi- Kabalcı Yayınları1999 17. Kutluay Yaşar- Đslam ve Yahudi Mezhepleri- Anka Yayınları2001 18. Mezaheri Ali- Ortaçağda Müslümanların Yaşayışı- Varlık Yayınları- 1972 19. Ocak Ahmet Yaşar- Babailer Đsyanı- Dergah Yayınları- 1980 20. Ocak Ahmet Yaşar- Türk Sufiliğine Bakışlar- Đletişim yayınları- 1996 21. Sever Erol- Yezidilik ve Yezidiliğin Kökeni- Berfin Yayınları1991 22. Şener Cemal- Alevilik Olayı- Yön Yayınları- 1989 23. Uraz Murat- Türk Mitolojisi- Mitologya Yayınları- 1992 24. Zelyut Rıza- Öz Kaynaklarına Göre Alevilik- Yön yayıncılık1992

You're Reading a Free Preview

Download
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->