ÜÇ GRUP SİMURG‟UN HİKÂYESİ Biz bir grup göçmen kuş sürüsüyle birlikte uçan; en öndekilere en yakın iki göçmen

kuştuk. Ben güvercin kadar masum bir kalbe, o ise bülbül gibi bir sese ve kartal gibi sert bir kalbe sahipti. Bir de dostluğumuzu çekemediğinden, sürekli peşimizden gelerek aramıza girmeye çalışan şahin kadar acımasız ve vicdansız bir kalbe sahip olan yusufçuk kuşu vardı. İlk günden beri, birlikte uçan bu sürünün ortak bir sorunu vardı. Ardı ardına avcının attığı kurşun seslerinin yankısının kulaklarından hiç silinmemesiydi. İçimizden birisi hariç, hepimizin ödü kopardı onun attığı kurşunlara hedef olmaktan. Çünkü o kahrın içindeki lütfu görebilen biriydi. Yine bir seferinde benim de takdiri ilahinin sevkiyle aralarında bulunduğum sürüden bir bölük göç edeceği vakit, şahin bakışlı o yusufçuk kuşunun gözlerini üzerimde hissettiğimde, sanki uçları zehirli hain iki ok yüreğimi paramparça edercesine delip geçeceğini sezmiştim. Daha önce ruhen sürünün kurucusu ve liderine karşı hissettiğim yakınlık sebebiyle, yusufçuk karşısındaki müstağni tavırlarım, onun bana olan hasedini ve öfkesini arttırdığının, önceleri bir türlü farkına varamamıştım. Zalim yusufçuk pençelerini, güvercin kadar titrek ve masum kalbime geçirdiği anda, benim yüreğimden akan kan da onun sonsuz hayatını zehirleyeceğini, gözündeki kesif perde sebebiyle asla göremeyecekti. Oysa kim bilir, güvercin istemese de, aynı habitatı paylaştıklarından; cu‟şa gelerek göklerin en yükseklerinde attığı taklalara, hangi ruhaniler şahitlik etmişti; onun nazarından övgü de, yergi de bir olduğu için riyakârlıktan söz edilemezdi, vaktin oğulları hesap yapmazdı, yapılması gerekeni yapardı sırf hakikati ortaya çıkarmaya çalışmak başka bir şeydi, deli olmak lazımdı, namussuzlar kadar cesur olmak lazımdı, bunun için bir sene bekleyecekti hakikati tutup kaldırmak için; çünkü sabır musibet başa gelen ilk anda gösterilmeliydi, hakikat mücadelem başladığında kimse bir sene niye bekledin sen diye sormayacak sadece bu mücadeleyi riyakârlık olarak niteleyecek, bunu meselenin kısa yoldan halli şeklinde görmeye meyledeceklerdi; fakat anlaşılan kartal gibi sert bir kalbe sahip olan, sürünün lideri yusufçuğun yalanla ve hileyle müşevveş olan abartılı sözlerini dinlemişti, ona inanarak işi tetkik etmeye bile lüzum görmemişti. Daha sonra yanıldığının farkına varacaktı; her ne kadar buradaki yanılgının faturası ödenmesi ağır olsa da hangi kul yanılmıyor ki zaman zaman? Zaten zayıf ve kalbi yaralı bir kuşun büyük bir sürü içinde ne gibi bir ehemmiyeti olabilirdi ki onlar için. Nasıl olsa onlar Hüdhüdü‟de tanıyorlardı. Halbuki her ne vakit bir sıkıntıyla karşılaşsalar, başlarına bir olay gelse onun kapısını çalmaktan çekinmezlerdi. Böyle yaralı ve kalbinin hastalıklı olduğu vehmine kapıldıkları küçük zannettikleri birinin iç yüzünü öğrenmek, kıymetini takdir etmek için Hızır‟ı(as) ziyaret eder gibi onu rahatsız etmeye ne lüzum vardı şimdi, hem değil mi? Böylece bu güvercin kadar masum yaralı kuş, geride bırakılacaktı, hiçbir sözüne itimat edilmeyecek, getirdiği tüm

mazaretler göz ardı edilecek, sanki kuş gribine yakalanmış biri gibi kendisine vebalı muamelesi uygun görülecek ve şu yusufçuk ve onun emir erleri tarafından hastalıklı, işe yaramayan bir kıtmir gibi kapı önüne konulmaktan, ne yaparsa yapsın kendisini bir türlü kurtaramayacaktı. Tıpkı daha önce Hz.İbrahim(as)‟ın yapayalnız ateşin karşısında kalması gibi o da bir süre yapayalnız kalacaktı kendisiyle, eski günlerde olduğu gibi arkadaşlarıyla birlikte adımladığı yolları adımlayacak, onların daha çok çalışarak yerini dolduracakları düşünerek kendisini avutmaya çalışacaktı, yine yıllar önce böyle büyük bir umutsuzluğa kapıldığı bir anda, deniz kenarına giderek gözyaşları içinde deniz kabukları toplarken içini kaplayan burukluk, yeniden debreşecek ve gün yüzüne çıkacaktı. Beyinleri küçük olduğundan mıdır yoksa yaratılışlarından mıdır bilinmez, bu kuşlar, bazen kendilerine ait olmayan dallara konarak onların meyvelerinden yiyor, bazen de sahibini bile bilmediği tarlalardan ekin devşiriyorlardı. Böyle bir merhametsizliği kimseye yakıştıramadıkları için hesabın sadece kendilerine kesilmesine anlam veremiyorlardı. Çünkü burada iki taraf olmasına rağmen hep bir taraf, nedense etkisi ve yetkisi olan taraf güçlü çıkıyordu. Evet anlaşılan bir de zihniyet reformu gerekiyordu, ilklere benzeme sevdasıyla yola çıkanlara; hakkın öncelendiği makam ve mevkiinin ötelendiği. Ne kadar ilginç bu yaşananlar değil mi? Her neden şikayet ediyorsak, aynısını bu sürü kendi arasında uyguluyordu ? Keşke Melamilik yerine zamanında selameti tercih etmiş olsaydı, belki o zaman, o da diğer arkadaşları gibi sıradan biri olup çıkacaktı, onu diğerlerinden ayıran hiçbir farkı kalmayacaktı. Hoş, gerçi o zamanlar bu ikisi arasındaki farkı da bilmiyordu, ama artık biliyordu ya ne çıkardı, gaybete mazhar olmaktan bir ömür gagasında karakalem taşımak zorunda bırakılmaktan gocunmamadan tıpkı Salihler gibi kimseye muhtaç olmamak için, kendi gibilerini bulabilmek için ömrünü onları arayarak geçirse ne çıkardı... Geride kalmasının sebeplerinden birisi de onun bir türlü anlaşamayan, huysuz ve huzursuz anne ve babasıydı, bir türlü istediği yerlere gitmesine izin vermiyorlardı, sanki turşusunu kuracaklardı, ne yapsın razı oldu herkes gibi alın yazısına hep ilk çocuklar böyle kıymetli olmak zorunda mı demişti kendine kendine. Pekâla bu da kabul edilebilir bir mazaret sayılılabilirdi. Evet geride kalmıştı ama yüreğine taş basmış, göz yaşları yüzüne değil, ılık ılık yüreğine akmıştı ya, beş sene önce olmuş-bitmiş bir işi gündeme getirerek onu sorgulamaya kalkanlar, dokuz-on aydır kendi aralarında kalan bir kuşu nasıl tanıyamaz, ellerindeki onca bilgiye rağmen nasıl kutsal bir dava uğruna verilen onca emeği yok sayabilir, iyi niyetle izahı mümkün müydü tüm soruların cevapsız kalmasının, neden daha yakın olan iki-üç senedir bu adamın ne yaptığını, neyle meşgul olduğunu, ne için beklediğini, derdinin ne olduğunu merak etmemişlerdi ya, iki buçuk senede ancak tamamlayabildiği kendi çapında, karınca kararınca aldığı notları, ben de yazarım istersem bunları, ne ifade eder ki bunlar

diyerek görmezden geleceklerdi ya, anlaşılan bu meseleye su-izan penceresinden yaklaşmışlardı söz uçacak ve yazı kalacaktı ve bu konuyla alakalı olup da bunları amel defterinin içinde görmeyeceklerini zannedeceklerdi ya, yalan söyleme gafletini doğruya tercih edeceklerdi ya, kendi sözlerine sırf kendisini daha önceden tanıdığı ve gıpta damarı tahrik edildiği için ona karşı düşmanca bir tavır takınarak, haset ve kin güdenin geçmişe ait bir sürü zırvasına gözü kapalı itibar edeceklerdi ya, his ve hevalarını yenemeyenler; samimiyetini ve doğru söylediğini bildikleri halde, art niyetli olarak itimat etmeyecekler onu dinlemeyeceklerdi ya; ama o, bu zalimce ve onursuzca bir muameleyi kendisine reva görenleri de asla unutacak değildi, ancak hesabın ahirete bırakıldığı da bu işte sorumluluğu bulunan herkese yapılan bu zulmü samimane hizmet eden kardeşlerine duyurmalıydı. Çünkü bu Simurg‟un hikayesinde ibret alınacak bir çok noktalar vardı. Benden başka kimse bu durumlara düşmemeliydi, Zulm edilen en son kişi ben olmalıydım, eğer arkamdan gelenler bu hastalıktan kurtulacaksa, tüm öldürücü virüsleri kendimde toplamalıydım ki kimseye bulaşmasın. Kimsenin yapamadığını, ağabeylerimin emekleri ve gayretleri önünde yerlere eğilerek, bu işi buraya getiren fedakâr rehberlere hayır dualar ederken bir yandan da onlara hatalarını göstermeliydim ki; bir daha aynı zor durumlara onlar da düşmesinler. Madem yaşıyordum, o halde yaşatmak için ölmeliydim, ilk öğrendiğimiz, kuş alfabessinin A,B,C‟si olan şeylerdi bunlar. Bu kuralları ben koymamıştım; fakat eğer bu kuralları pratik hayata dökerek insanlara yol gösterenlerin içerisinden bir kaçı dese ki, bizim niyetimiz aslında başkaydı, tüm bunları makam mansıp, şan ve şöhret sahibi olmak için yaptık; yine de ben bu insanlarla birlikte onların niyetlerinden Allah‟a sığınarak, bu dairedeki yerimi alırdım; çünkü ben daha önce okuduğum yüzlerce kitaptan damıttığım ilmi bir defterde toplamak istedim ve defter tamamlandığında, aslından yazdıklarımın hepsinin daha önce başkaları tarafından düşünülmüş ve benden önce aynı defte kaydedildiğini fark ettim, ben sadece kalem darbelerinin üzerinden yeniden gitmekten başka bir şey yapmamıştım. Eminim tüm kaf dağının ardındaki huzur ülkesini ve barış dünyayı arzulayan anka kuşları da aynı şekilde düşünecekti ilerde. Bunun için; önden gidenlere bir çift söz söyleme ihtiyacı içinde hissedecekti kendini, çünkü onun hakkın batılla karıştırılmasına hiç tahammülü yoktu. Hakk‟ın hatırı her şeyden ali tutulmalıydı. Daha önce devlet-i teşkil eden irade de bilhassa eski Said‟i tımarhaneye göndermek isteyecek, doktor eğer bu adam deliyse yeryüzünde akıllı adam yok diyerek; onu tımarhaneye kabul etmeyecek, belli bir dönem kendisiyle baş başa kaldıktan sonra değiştiremeyeceğini anladığı şeylerden vazgeçerek, Kur‟anın tefsirine sarılan, yenisinin de toprak olmasını bu irade çok arzu edecekti; fakat on dört defa zehirlemelerine rağmen „Hayy olanın‟ kudretiyle vazifesini noksansız olarak tamamlayabilmesi için ilahi kudret eliyle yaşatılacaktı.

Peynir ekmek yer gibi başkalarının kusur ve hatalarını dillendirmekten çekinmeyenler; eleştiriye zerre kadar tahammül edemeyenlere üstadın güzel bir örnek olması gerekti. Evinize izinsiz giren birilerini siz gülle mi karşılarsınız? Hem onlara peşlerindeki avcının kurşunlarına hedef olduklarını, çünkü hâla bir nefse ve benliğe sahip olduklarını hatırlatmak, hem de haddi olmasa da can yakıcı olduğu için kimsenin dillendirmeye cesaret edemediği, bazı gizli kalmış hakikatleri, fırsattan istifade ederek yüzlerine karşı söylemeyi de ihmal etmeyecekti. Başkasına haddini bildirecek en son kişinin haddini bilmeyenlerin olduğunu unutacaklar ve sana mı düştü bunlar, diyeceklerdi. Hiç de ummadığı halde şiirlerinden bir kaçı hortum ve kasırga etkisi yapacak, önce yanlış anlaşılacak, karda yürürken bıraktığı izler takip edilirken de haklı olabileceğine dair bir sürü tevatür ortalığa yayılacaktı. Bunu anlamanın yolu kalbi kırık kuşu, askerler tarafından göz hapsine almaktan geçiyordu. En yakın arkadaşlarını bu işi yapmak için hafiye olarak kullanacaklardı, uzun bir müddet ağını atıp, kuşların üzerine konmasını bekleyen bir avcı gibi hiçbir şey elde edemeyeceklerdi; mümin günah işler mi sorusuna evet cevabını verdikten sonra, peki yalan söyler mi sorusuna; hayır cevabını veren tavus kuşu kadar güzel gökkuşağının tüm renklerine sahip kâmil bir kulun(as), dilinden dökülenlerden habersiz olarak hareket edecekler; sanki günahsız kul varmış gibi ayıp avına çıkacaklar ve maalesef dost acı ama arkandan değil, yüzüne söyler atasözünü de unutarak hain ilan ettikleri kuşun peşine şahin askerlerini takacaklardı, tecessüs peşinde koşma eziyetine bile katlanacaklardı. Halbuki şahin bakışlı merhametsiz kuş; eğer meseleye art niyetli olarak yaklaşmasaydı ve bu durumu gizli olan öfkesini tatmin için bir fırsat olarak görüp, değerlendirmeye kalkışmasaydı, güvercinin hakkını verebilecek kadar adil olabilseydi, kimseyi enayi yerine koyarak aldatmaya kalkışmasaydı, dört-beş sene evvelki bir meseleye takılıp kalmayacak, bildiği şeyleri bilmemezlikten gelerek; amirlerine üç maymunu oynamak zorunda kalmayacaktı. Geleceğin doğru ve aydınlık yüzünü nurlandıracak bir rehber kuşun; şu an orada olan Mr. Seyit Ö. Bey‟e verilmek üzere ödev olarak yazdığı; daha önce kuş dilinde kaleme aldığı onlarca makaleyi, istetecek ve onların içindeki bilgilerin açığa çıkmasıyla, hakikatin şu an tenevvür etmesi gibi bir sene önce bu zamanlar da şişeyi taşa çalmış, minarenin tepesine tırnaklarıyla çıkmış, adanmış bir ruh kahramanının gölgesiyle karşılaşmaları böylece mümkün olabilecekti. Çünkü o daha önce benliğini ruhunun güneşinde eritmiş, sahip olduklarının tamamanı henüz sahibine veremese de bu yolda epey bir mesafe aldığı, önyargısız olarak bakıldığında, yazdıklarından kolayca anlaşılabilecek birisiydi. Doğrusu sadece sırf Said mahlasıyla yazdığı şiirlerini okusalar, daha önce kiminle niçin savaştığını da kavrayabileceklerdi. Bazısı donkişotluk diyecekti, bu mücadeleye çünkü hedefi belli değildi kurşun kadar ağır olan kelimelerin. Ama eğer ölümü göze alabilmiş, adanmış ruhlar olmasa, zamanında

hedefteki Gül‟lere sahip çıkmasa bu halk; onlar bugünkü kadar rahat at oynatamayacaktı. Ne var ki „ hiç kimse görmek istemeyen biri kadar kör olamaz‟ deyişi gibi Mevlana(ks)‟nın; şahin yürekli kuşta da güneşi görmemek için gözünü kapatacaktı; ancak aziz üstadımızın bir sözü yine unutuluverecekti. Yahu bu insan da ne çok unutuyor, yüce yaratan daha önce acep hamurunu nisyan ile mi yoğurmuştu ne? Hz.Adem‟den(as) başka bunu bilen yoktu. Fakat Gazali(ks) bunu keşfedecek ve Adem(as) yaratıldığında, Allah-ü Teala‟nın sağ avucunun içinde ne olduğunu merak ederek soracak ve senin oğullarından Davud(as)‟un 60 senelik ömrüdür ‟ cevabını alınca çok az bulacak ve 60 sene kendi ömründen ona vermeyi taahhüt edecekti, ancak Hz.Adem(as)‟a ölümünden 60 sene evvel verdiği bu söz melekler tarafından kendisine hatırlatılınca; o verdiği sözü unutacak ve buna razı olmayacaktı. Adem oğlunun bu kadar çok unutmasının bir sebebi de galiba bu olsa gerekti. Unutulan hakikat ise; „İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez, gözünü kapatan, deve kuşunun toprağa kafasını sokması gibi yalnızca kendisine gece yapar‟ ve dahası o gözlerini kapadığı gibi vicdanını da tatile çıkaracak, zalimce davranmayı maalesef göze alabilecekti. Başlangıçta sonunu kestiremediği böyle bir işin içine girmeyi nefsine uyarak göze almasaydı, davaya böyle bir ihanetin ve zulmün içine düşmekten kendini kurtarabilmiş olacaktı. Ne yazık ki adalet tesis edilemeyince daha önce taşa çalınarak paramparça olan şişe hatırlanacak ve kırıkları yerden toplanarak, bir araya getirilmiş bir halde, bugün lider kuşun önüne konacaktı. Çünkü iki şey birleşince tek bir şey olurdu ve kişi eğer nurla birleşmişse o da asla kir kabul edemezdi, tıpkı Ka‟bın(ra) ruhunun elli gün sonra ayetle müjdelenerek aklanması gibi bir durumdu; yalnız bir farkla ki bugün artık kesilen vahye bedel, yerle gök arasındaki irtibatı Allah‟ın lütfuna mazhar olmayı yine onun inayet ve keremiyle yakalayabilmiş mukarrebler tarafından devam ettirecekti. Yüreği yaralı kuş, lider kuşun kendisini takip ettirme kararına vermesine bayağı içerlemişti; ancak bu fırsatı da kaçırmak istemeyecekti. Zalim yusufçuk için kaleme alınmış, ağır denebilecek ancak ona hak ettiği kelimeleri birer birer iade eden mektupların içindeki bazı makalelerin, sert kalpli lider tarafından kendi üzerine alınması ve başlangıçta durumun farkında olmadığı için bunları hak etmediğini düşünmesinin ardından çok üzülecek ve kırılacaktı. Neticede haklı olduğu için, sesini kesemediği birine aynı sert üslupla, cevap verme yolunu seçtiğinde, işler iyice içinden çıkılmaz bir hale gelecekti. Aslında önder kuş çok akıllı, ideal sahibi, sürüdeki civcivleri koruyabilmek için çok haris ve gayretliydi; fakat ömrünü vakfederek meydana getirdiği sürüsüne olan aşırı bağlılık ve sevgisinden midir yoksa hayatta onlardan başka hiç kimsesi olmadığından mıdır bilinmez, yanındakilerin getirdiği bilgilere çok güvenir, onların dostluğunu mihenk taşıyla pek test etmez, onları bu hususta pek sorgulama gereği hissetmezdi. Tilki kalpli şahin kuş bundan

cesaret almış olacaktı ki; müfettiş olarak gönderilen kuşu kandırabilmek için bin bir takla atarak, iftira, uydurma ve karalamalarına bir de yalancı şahitler ekleyecek ve kendi kararını haklı çıkarabilmek için elinden geleni ardına koymayacaktı. Oysa ki, misafir kuşun kalbi yumuşamış, mesele sadece kendisine bırakılsa zaten o meseleyi sulh ile çözecek bir ruh haline kendisine emanet edilen kitabı okuyarak gelmişti. Nedense ikisi beraber yenince Türk lokumunu andıran, insana dair o kitabı okurken sanki cennet taamlarından ikisi olan Bal ve Tereyağını birlikte yiyorcasına ağzının tatlanması, belki onu da öyle yumuşatmıştı. Çünkü gözleri parlayarak sormuştu kitabımın çıkıp çıkmadığını. Elbette yalnız kendi kitabını okuyanların başkasının kitabını okuması ve onu beğenmesi düşünülemezdi, çünkü zaten o çok önceleri kendisini beğenerek bu hakkını kaybetmişti. Ancak yalan her zaman Şeytan‟ların kuvvetli bir silahı olmuştur tarih boyunca, onlar da meydanı ona terk ettikleri için, o da istediği gibi at koşturacaktı. Bu yalanların yanında, mühim bir mesele daha vardı. Her ne olursa olsun, yaralı kuşu özel olarak müfettişle görüştürülmemeliydi; çünkü bu yaralı kuşun dili sivriydi ve nasıl olduğunu anlayamadıkları bir ikna kabiliyeti vardı. Bunun için emir erlerinden biri sürekli gelen misafir kuşun yanından ayrılmamalı ve asla yakınına yabancı bir kuş sokulmamalıydı, olabilirdi ki; daha önce birkaç kere gelerek sohbet etmiş birisi kararını filan değiştiriverdi, hani olmazdı ya, yine de tedbir almak lazımdı. Ne de olsa sağlam iş yapmayı bu kuşlar kendilerine şiar edinmişlerdi, yalnız sağlam iş yaparken bir şeyi unutuyorlardı, parayı veren düdüğü çalar fıkrası misali, kendilerini her şeyi yapmaya yetkili ve kendileri için mübah olarak gördükleri halde, ki siz buna modern kölelik, onların tabiriyle söylersek amelelik de diyebilirsiniz, asla mazaret de kabul etmiyor ve “kuş hakları bildirgesini” işlerine geldiği zaman hatırlıyorlar; mesela alacak verecek meselelerinde ama kendilerine yapılmasını istemedikleri bir şeyi başkalarına yapmaktan da hiç kaçınmıyorlardı. Haşa bunda bir sakınca ve bir mahzur da görmüyorlardı, galiba henüz Tanrı‟nın sadece kendilerine ait olmadığını fark edememişlerdi, iyi bari, Allah‟tan ki cennetten tapu filan dağıtmıyorlardı. Birinin idam fermanını tebliğ için hazırlandığı her halinden belli olan sohbetin konusuna da yansıyacak, işin başında bulunanların art niyetini göremeyen, hasbel kader oralara gelmiş olanların gazıyla; niyetin öneminden bahsedecek, daha ilk sohbetinde 80 kişinin içinde 8 ciltlik bir eser olan Sahih-i Buhari‟nin ilk hadisini sorduğunda kendisine cevap vereni unutacak, arkasından oraya mağaradan gelen bekârlara nazar dersi verecek israf-ı kelam edecek ve nihayetinde mesai tanzimiyle işi bağlayacaktı, o kadar düşündüğüm halde biri hariç, o da dört senelik mazinin bana hatırlatılıp, aleyhimde delilmiş gibi sunulması dışında kendimle hiç birini alakalandıramadığım, hepsinin de içi boş, sadece fatura kesebilmek için üretilmiş bahaneler, zorlanarak icat edilmiş uydurmaları ve abartıları ihtiva eden bir idam fermanının beyanından ibaretti. Ah

tilki huylu, şahin kalpli yusufçuk değer miydi, bunca ayak oyununa, burada da yalnız ben öterim, kimseyi de dinlemek zorunda değilim deyiverseydin ya, daha önce çevirdiğin dolapların anlaşılmaması için riyakârca namaza durarak sohbetten kaçmaz, en azından kendinde sohbete katılıp, içeri girebilecek kadar yüz bulabilirdin ve yangından mal kaçırır gibi misafir kuşu odadan adamlarına kaçırtmak zorunda kalmazdın, buna rağmen olayın iç yüzünü kavraması için yaralı kuşa sadece gelene birkaç soru soracak fırsatı bulması yetecek ve içine düşürüldüğü durumu hiç hak etmediğini düşündüğü halde vaziyeti değiştiremeyeceğini anlayınca geleceğin aydınlık yüzünü hazırlayacağına gönülden inandığı bu insanlara karşı beslediği tüm hüsn-ü zannı yıkılıp, güvendiği dağlara kar yağdığını çok sonraları fark edebilecekti. Hesabını sormayı sonraya tehir etmek şartıyla nefsine çok ağır gelen bu durumu kabullenecekti. Her şeye rağmen pes edemezdi; çünkü sebebi nedendir bilinmez, gerçekten kendisini kainata meydan okuyabilecek kadar bir güç hissediyordu. Bunun için zalimin zulmü şirk karanlığına mahkum edilmemeli, gerekirse bir can pahasına bir hakikat kurtarılmalıydı. Bu duygu ve düşüncelerin yoğurduğu mektup savaşları başlarken, kıldan ince kılıçtan keskin bir yola girilecek ve ölüm göze alınarak şimdiye kadar hiç yenilmemiş bir orduyla çarpışmayı göze alabilecekti. Bu savaş bazen mecrasından başka safhalara kaysa da helal dairesinde olması gerekenlere kul hakkını hatırlatmak ve kalplerindekileri paylaşanların, ellerindekileri de paylaşabilmelerinin gerektiğini hatırlatmak ve nihayetinde üstü örtülen bir hakkı açığa çıkarmak üzere bir misyon üstlenilecekti. Çünkü bu gerçekten çok ağır bir zulümdü ve ağırlaştırılmış müebbet hapis bile bu fiilin karşılığı olmayabilirdi. Sahnelenen sanki bir tiyatroydu; o göçülecek ülkenin iklimiyle alakalı birkaç kelam edildikten sonra, uçuş güzergâhları çok karışık olduğu için trafik kurallarının sert olduğu, kazalarda arabayı terk edenin halinin harap olduğu ve ırkçı polislerden çok çektiklerinden filan bahsedilmişti galiba. Ne yazık ki, bu müfettiş kuş da sorumluluk alabilecek vazife ehli biri olmadığından; tiranlıklarına gözüyle şahit olduğu ve muallim adayı kuşlardan birine bir gününüz nasıl geçtiğini sormasıyla vakıf olduğu başıbozukluğu bildiği için aslında pek de güvenemediği bu adamların zalimane kararlarına; başına iş almak istemediğinden uymak zorunda kalacaktı, hatta yaralı kuşu; daha gençsin ve iyi bir yazarsın gibi cümlelerle onore etmekten de geri kalmayacaktı. Sağ olsun, Varolsun… Kanlı-bıçaklı bu iki grup arasında kalan liderin kafası bayağı karışacaktı, bir gün ak dediğine ertesi gün maalesef kara demek zorunda kalabiliyordu. Ama lider olmak kolay değildi, aksayan yerleri tespit edecek, saflardaki bozukları düzeltecek ve anlaşmazlıklar halinde Hz.Ömer(ra) gibi adaletle çözüm üretecekti; o bunlarla mükellefti. Burada böyle hiç kimseyi memnun ve mutlu etmeyen bir neticenin ortaya

çıkmasında, utanma ve haya duygularını kaybetmiş sorumsuz beşiklerin başlarını mesken tutan yusufçuk kuşlarının, zulümlerini haklı çıkarmak isteyenlere olur veren, kalbini yele, ruhunu Sel‟e veren müfettiş kuşlarının, yaptıkları zulümü kadere sığınarak açıklamaya çalışmaları ve yaralı kuşla aralarında geçen diyalogları eğri hatırlamaları ve yalan söylemekten ar etmedikleri için de amir konumdaki komutanlarına da yalan-yanlış bilgiler vermeleri neticesinde önder kuşu doğru yönlendirmediklerinden; hiç de hak etmediği halde maalesef onu zor bir durumun içine sokmuşlardır, ben bu saygısızlığı yapanlar adına kendilerinden özür diler, eğer bu durumun ortaya çıkmasında geçmişteki günahları dikkate alarak, gözlerinin önünü kapatan yaprak yüzünden dağın görülememesi gibi bizim de ufak-tefek bilmeden hatalarımızın bir katkısı olmuşsa, büyük buluşmada borçlu çıkmamak için ve yine öfkeyle kalkan zararla oturur atasözünü zaman zaman unuttuğumuz için kendi namıma da büyük bir keder içerisinde, kendilerinden özür dilerim, aynı zamanda kendilerine kemal-i hürmetlerimi arz etmekle birlikte ileride zat-ı şahanelerine aksedebilecek bu gibi meselelerin zamanında adaletle halli için, iltifat göstererek, vakit ayıracaklarını, böyle girift meselelerin çözümünde önde bulunanların nefisleriyle baş başa kalarak fahiş hatalar yapmalarını engellemek ve toprağı şehit kanıyla, suyu evliyalarla sulanmış, şehirleri büyük peygamberlere mekan olmuş, olan Anadolu insanının dinine ve değerlerine olan engin bağlılık ve sadakati, basiret ve ferasetini de her daim arkalarında hissedebilmek adına kalbinizin sesini dinleyerek, sağduyuyla hareket ederek, gurbette yalnız kalmayacağınızı değerlendireceğinizi ümit ederim, efendim . Gayemiz; yalnızca liyakatli olanlarla, olmayanların, doğru söyleyenle, yalana sarılırken, yılana sarıldıklarını farketmeyenleri ifşa etmektir. Burada bir talebim de benim hayatımı didik didik etme hakkı kendilerinde buldukları gibi bu iki kuşun da attıkları her adımı, yiyip içerken israfa kaçıp-kaçmadıkları, saat takarken doları çok bulup harvurup harman savurupsavurmadıklarını, hizmeti alakadar eden mevzulara şahsi ve nefsani duygularını işin içine karıştırıp-karıştırmadıklarının liyakatli bir heyet tarafından araştırılmasını ve netice olumsuzsa, hizmeten ve manen ömrü biten bu kuşların yaptıkları iyi şeylere mukabil kendilerine teşekkür edilerek, yanlış işleri de Allah‟a havale edildikten sonra malulen emekliye ayrılmalarını; bu kadar vaktimi aldıkları ve beni her daim düzeltme göndermek zorunda bıraktıkları için haddim olmasa bile, böyle bir hakkımın bulunduğunu hatırlatmak istiyorum. Sonuç olarak; böyle arzu edilmeyen bir neticenin ortaya çıkmasına neden oldukları için bu kadarcık talep yeterlidir sanırım. Tabii ki; burada yaralı kuşun hedefi tam olarak belirtmeden yolladığı, mektuplardaki öznesi gizli kalmış, okların yaraladığı şirketi maneviyeden sızan kanların, böyle bir sonuçta payı yok da değildi. Her parağrafta öznenin değişebilmesine rağmen açıkça isim zikredilmiş olmaması;

makaleleri sanki kartal kuşu ve bir grubun tamamını aşağılayan bir saygısızlık olarak görülmesine yol açmış ve bu daha sonraları onun aleyhine kati bir burhan olarak kullanılmak dahi istenecekti, mahrem yerlere izinsiz sızanlar kendilerinde bir kusur arayamazdı tabiî ki, galiba onlar da seçilmiş olduklarına inanıyorlardı, adam bollaşınca işlerin kolaylaştığı zannıyla. Oysa ki; daha çok dava adamına ihtiyaç vardı. Yeterli paranız olduğu takdirde bu kuşlar ülkede herkesi asker olarak kullanabilirdiniz nasıl olsa. Burada acizane bir mümin kuş olarak, şunu da belirtmek istiyorum: n‟olur iş yaparken mazlumun ahından ve insanlara zorluklar çıkararak, onları dinlemeden, ne yaptığınızı fark etmeden onları içlerinden çıkamayacakları çilelerin ve imtihanların içine atmaktan sakının… Bir gün sizin önünüze de bir zamanlar Bursa kadısı Mahmud Efendi‟nin önüne geldiği gibi meselenin zahiriyle batını arasındaki büyük uçurumdan dolayı haklının tamamiyle değişebileceği bir dava gelirse; olayın zahirine baktığınız kadar işin Batıni yönünü; size açıklayanlara eğer itibar etmezseniz, sadece meseleyi ayet-i tekvineye aykırı olmasından ötürü, bunu aklınıza sığıştıramaz ve anlatılanları kabule yanaşmazsanız; kadı Mahmud Efendi‟yi Aziz Mahmud Hüdayi(ks) yapan ali sırlardan mahrum olarak, kararınızın haklılığını ispat etmek için olmadık yollara başvurmak zorunda kalabilir ve basiret ve feraset sahibi müminlerin araya girmesiyle-Allah kişi ile kalbi arasına girer ayetini hatırlatmadan geçemeyeceğim- hiç de içerisinde bulunmak istemeyeceğiniz kötü durumlara düşebilirsiniz… İşin aslına gelecek olursak; işin aslı, bu hakikatlere tercüman olmanın yanı sıra zalim Allah‟ın kılıcıdır fehvasınca yaralanan güvercinin de cennet meyvelerini dünyada aramaya çalışması böyle bir neticeyle karşılaşmasına vesile olmuş, aynı şartlar altından aynı suçu işleyen iki kişinin, aynı cezaya müstehak olması ilahi kuralınca; anlaşılan bu sefer peşlerindeki avcı tıpkı kanadı kırık kuşun sürekli tecelli avlayarak gıdalanması gibi diğerleri için ilahi kuralın tahakkukunun sebebi ise aynı günahtaki bu ortaklıkları, avcıyı gazaplandırmış olmasıydı ki, bir taşla iki kuşu vurmak istemiş onları mazlum bir kuşun eliyle, bütün bir alemin önünde dünyada dahi cezalandırmayı murat etmişti, ahirete ise sadece şeref ve haysiyet cellatlarının büyük günahlarını ve mazlum birinin kul hakkını ve kimsenin bilmediği bir sırrı onun gönlüne bırakıvermişti. Mısır diyarında öten zahid bir kuş ne kadar da haklıydı: “ Seni, sadece günahlardan masum olduğun için seven bir grubun yakınlığına ve sevgisine asla güvenme…” Arifler ne kadar da güzel söylemişti: „KADER ADALET EDER, ZULMETMEZ‟ diye, değil mi ama! Bu kelimeleri ilk olarak, bana karşı seslendirenlerin ağzından alıp da şimdi benim dilime koyan yüce Allah‟a sonsuz hamd-ü senalar olsun. Bazen konuşmak iyidir, bazen susmak. Nerede konuşup nerede susacağını bilenlere selam olsun. Elhamdülillahi ala dini‟l İslam ve Kemâl-i iman! 23 Ramazan 1430 M.DAVUD AZİZ

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful