You are on page 1of 20

CAMİU’L-USUL (Seyr u Sulûk Bölümü)

Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî (KS)

LATİFELER

İkinci bin yılının yenileyicisi Ahmed Farûkî (K.S.) Haz. ve onun yolundan gidenler insanın
on latifeden meydana geldiğini tesbit etmişlerdir. Bu on latifeden beşi âlemi emirden, beşi
de âlemi halk'tandır. Âlemi emir'den olanlar kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâdır. Âlemi halk'tan
olanlar nefis ve anasırî erbaadır. (Anasırî erbaa, insan maddesini meydana getiren toprak,
su, hava ve ateştir). Âlemi emir'den olan beş manevî lâtife Allah'ü Teâlâ'nın (Kün) ol emri
ile meydana gelen latifelerdir. Âlemi halk'a dahil olan nefis ve diğer dört unsur ise
lüzumuna göre ve tedrîcen (yavaş yavaş) halkolunan latifelerdir.

Âlemi emir ile âlemi halk iki ayrı âlem olup, âlemi emre giren latifelerin makamı arşın
üstündedir. Bunun için bu latifelere âlî latifeler denir. Âlemi halk'a giren latifelere de süflî
latifeler denmekte ve yerleri arşın altında bulunmaktadır.

Ne zaman ki, Allah-ü Teâlâ Haz. bir heykel halinde insanın maddî vücûdunu yarattı. Bu on
latifeden her birisini, cesede olan ilgileri ve aşkları dolayısiyle yerlerine koydu. Onlar da
ceseddeki yerlerini mekân olarak tuttular.

Kula Allah-ü Teâlâ'nın inayeti (yardımı) yetişirse, o kulunu bir velînin hizmetine
kavuşturur. O velî de terbiyesine aldığı bu kimseye riyazatlar, (nefsi kırma) mücadeleler,
kalbin tasfiyesi ve terbiyesi ile ilgili emirler verir ve hizmetler gördürür. Bu hizmetleri
gördürürken, ilk defa huzuruna aldığı sâlikin çok çok zikir yapabilmesi için, latifelerine
teveccühte bulunur. Bundan sonra sâlikin karşısına üç mühim vazife çıkar.

Bu vazifelerden birincisi zikirdir. Sâlike ilk önce zikir için ders olarak verilen, ister Cenab-ı
Hakk'ın Zât ismi olan (ALLAH) kelimesi olsun, isterse tevhid kelimesi olan
(LÂİLÂHEİLLALLAH) olsun eşittir. Nitekim bu hususta gerekli tafsilât kitabın evvelki
bölümlerinde geçti.

Sâlike verilen ikinci vazife murakabedir. Feyzin kaynağı olan gerçek feyiz sahibi Allah-ü
Teâlâ'nın feyzini almak niyyetiyle sakince bekleyişten ve hangi lâtife üzerine feyiz
bekliyorsa, o latifeyi düşünmekten ibaret olan hizmete murakabe denir. Üzerinde
murakabede bulunulan lâtife öyle bir lâtifedir ki, sâlikin feyzi ancak bu latifeden gelir. İşte
bunun içindir ki tasavvuf ehli velîler, her makam için bir murakabe tayin etmişlerdir. Yine
böylece, imkân dairesi içerisinde, ehadiyyet makamı için de bir murakabe tayin ettiler.
Ehadiyyet makamının murakabesi, noksan sıfatlardan arınmış ve kemal sıfatlarla
sıfatlanmış bulunan Zat olan Allah-ü Teâlâ'ya murakabe etmekten başka bir şey değildir.

Zat makamından feyizin gelmesi için kalp lâtifesi üzerinde düşünülür. Bazen de kalp
üzerinde yapılan Zat isminin murakabesi zikir yapmadan düşünülür. Zikirsiz murakabe
fayda sağladığı halde, mürakabesiz zikir sâlikin yükselmesi için bir şey ifade etmez.

Sâlike başlangıçta verilen üçüncü vazife rabıtadır. Rabıta, sâlikin şeyhinin suretini aklında
veya kalbinde taşıması, yahut da şeyhi için bir suret tasavvur ederek, onu düşünmesidir.
Sâlikin rabıtası zamanla gelişir ve kuvvetlenirse, şeyhinin suretini herşeyde görmeye
başlar. Bu duruma gelen sâlikin haline (Fena fişşeyh) denilir. Tasavvufta rabıta yolu,
yolların gerçeğe en yakın olanıdır. Rabıta, salikte acaip, garaib hallerin meydana gelişinin
de başlangıcıdır. Rabıtasız ve fenafişşeyh'siz yalınız zikir yapmak, sâliki maksadına
erdirmez. Fakat sohbet edebine uygun bir biçimde yapılan yalnız rabıta onu maksadına
erdirir.

FENA VE BAKA HALLERİ

1
Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: Nakşibendî Tarikatının büyükleri, asıl faydanın toplulukta (cemaat üzerinde)
ve huzurda olduğunu bildirmişlerdir. Onların yolundan yürüyenler, ellerini rastgele kuruya
yaşa (olur olmaz şeylere) uzatmazlar. Bilmedikleri şekil ve suretlere yönelişte
bulunmazlar. Her görülen nura ve keşiflere de îtibar etmezler. Onların gayretleri dört
hususun meydana gelmesi içindir. O dört hususta:

1 — Cemaat temini,

2 — Huzur temini,

3 — Cezbe ile yanmayı temin,

4 — İlham ve keşifler temini,

Cezbeler, latifelerin daha yüce mertebelere ulaşmak için yaptıkları çırpınışlardır.

İlham ve keşifler, kalbe yüce mertebelerden hallerin gelmesidir. Nakşî Tarikatında bu gibi
keşif ve ilham hallerine îlâm (öğretme) ve vücûdat (bulmalar) derler.

İntisabın (bağlanmanın) ilk devrelerinde ilham ve keşif halleri çok az görülür. Meselâ,
ayda bir defa bu halleri yaşayan yeni sâlik (mürid), sonraları gittikçe artan bu halleri
haftada bir defaya, daha sonra günde bir defaya ve bir gün içinde defalarca ilham ve
tecellî zuhuruna şahid olurlar. Bu hallerin saliki kuşatma anları (baka), sâlik (mürid) in bu
hallerle her şeyden soyundukları halleri de (fena) halidir. Salike fena hali geldiği zaman
kalp yerini terkeder de sanki yok olur. Yok duruma (Fena haline) gelen kalbe karşı ilmî
taallûk ve iltica harekete geçer de bilâhere kalbi yokluktan çıkarır, eski haline uygun bir
şekilde düzeltir. Kalbin bakadan fenaya, fenadan bakaya geçmesinde bir tehlike yoktur.
Fenâ-i kalb (kalbin fanî oluşu) Cenab-ı Hakkın fiilleri tecellîleri arasında meydana gelir.
Yâni Allah'tan başkasına âit olan fiilerin görünüşü, O'nun fiillerinin eseridir.

Salik (mürid) de Cenab-ı Hakkın fiillerinin tecellîlerini görme hali artınca, aynen
mümkinatın sıfatlarına âit tecellîleri de görme hali başlar. Bu halin netîcesi, Cenab-ı
Hakk'ın Zat ve Sıfatlarının tecellîlerine ulaşmaktır. Bu belirtiden sonra salik Allah-ü
Teâlâ'yı Tevhîd-i vücûdî (Lâmevcûde İllallah) ile zikreder. Sâlikin bu makamdaki hali,
O'nun varlığının dalgalanışından bütün varlığın mevcûdiyyetini seyretmekten ibarettir.
Gerçekten de sâlik varlığının dalgalarını O'nun varlığının denizindeki dalgaların arasında
kaybeder. Bu dereceye yükselen salike fenafillah ve tevhîd-i vücûdî erbabı denir.

Tevhîd-i vücûdî veya fenafillah denizine dalan salikin (mânâ âlemi yolcusunun) gözü artık
daldığı denizden başkasını göremez. Ne yöne baksa, sadece içinde bulunduğu denizin
dalgalarını görür. Belki kendi varlığını o denizden bir damla olarak bulur da, dalgalar
arasına öylesine dalar ki, uçsuz bucaksız bu Tevhîd-i vücûdi ve fena fillah denizinde
aslında bir damla bile olmayan kendi varlığını hesaba bile katmaz.

VAHDETİ VÜCÛD VE VAHDETİ ŞÜHÛD

İmam-ı Caferî Sadık (R.A.) Haz. diyor ki:

— «Allah-ü Teâlâ Hazretleri Evvelin Evveli, âhirin âhiri, zahirin zahiri, bâtının bâtınıdır.
O'nun bu sıfatlarına âit birer tecellîden ibaret olan mânâlar, O'nda birer birer düşerler.
Bakî olan ancak O'dur.»

Tasavvuf ehlinden bazıları (bu sakıt oluş, Tevhid varlığına izafe edilen şeylerin, yine
kendisinden ıskatıdır) şeklinde mânâlandırmışlardır.

2
Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: Tevhîd-i vücûdide bulunan hallerden aşk, zevk, ilham ve beraberlik
sırlarındaki hassalar ile vecde gelip bağırma, kendini kaybetme, varlığın sırrına dalma,
raks ve sema etme, gaibden sesler alma, cezbeye girme ve o halde kendinden geçme
hallerinin hepsi de kalp latifelerinin sırlarıdır. Bu latifenin sırlarının seyri, evvelâ imkân
(mümkinat) dairesinde cereyan eder. Cezbe; huzur, beraberlik, ilhamlar, kevnî olan
(maddenin sırlarına âit olan) keşifler, ruhanîlere mahsus bulunan keşifler, misal âleminin
keşfi, ve mülk âleminin seyri, kalp latifesinin sırlarının âlemi imkân dairesinde cereyan
eden hallerinden bazılarıdır. (Âlemi imkân, varlık âlemidir.) Bu sırların cereyan ettiği yer,
feleklerin altındadır.

Melekût âlemi meleklerin, ruhların, cinnîlerin ve semalar üstü varlıkların seyir âlemidir.
Melekût âleminin cereyan ettiği âlem bir yönü ile imkân dairesine girer. (Yani bu
ruhanîlerin maddeye karıştıkları ve maddî olarak gördükleri vakıadır.) Evet, melekût
âleminde seyredenlerin, yarı yarıya felekler altında bulunan mülk âleminde seyrettikleri
görülmektedir.

Afakî olan bu seyir için, tasavvuf büyükleri diyorlar ki: — Belki de kâmil bir huzur,
beraberlik hali ve kuvvetli cezbe hali ikinci dairede (melekût âleminde) meydana
gelmektedir. Mülk âlemi ise ilâhî fiillerin tecellîlerine âit sırlardan ibarettir.

(Hak Teâlâ'nın isim) ve sıfatının gölgesindeki manevî yolculuğa gelince: Bu seyir


dairesine, velayeti suğra (küçük velîlik) dairesi denir. Velayeti suğranın alâmeti, melekût
âlemine yönelişin yok olma ve o âlemi altı yön (doğu, batı, kuzey, güney, alt ve üst) ile
kuşatıp, kalbi, velayeti suğra dairesine kavuşmaktır. Temsilî bir idrakle, basit vücûdun ve
bütün varlığın Allah-ü Teâlâ'nın varlığı ile beraberliğini görmek de esma ve sıfatın
gölgesinde seyr'in işaretidir.

Tevhîd-i vücûdî'nin sırlarının salik tarafından keşfedilebilmesi çok çok ibadet ve taatta
bulunmaya, şeytan ve bunların sevdirdikleri şeylerle mücadele etmeye ve onlarla ilgili
şeyleri terketmeye. zikir ve tefekküre devam etmeye, gerçek sevgili olan Allah'a ve onun
sevdiklerine aşk ve muhabbetle yönelmeye bağlıdır. Bu makamda salikin kalbi, kudsî olan
her şeyi kendisine cezbeder (çeker). Yönelişi de kudsî olan şeylere olur. Sâlikin yaptığı
mücadelelerin hepsi Allah'ın Resulüne itaattan dolayı yapılırsa, o sâlike âit latifelerin
hepsi, her türlü manevî lekelerden arınır. Bilhassa, böyle bir sâlikin kalbi gaflet kirlerinden
temizlenir. Öyle duruma gelir ki: Allah'ü Teâlânın isimler ve sıfatlarının gölgesinin aksine
ayna oluş durumuna gelir de, O'nun esma ve sıfatına mahsus olan tecellî gölgeleri sâlik
tarafından pırıl pırıl seyredilir. Bu seyre dalan miskin âşık o derece kendisinden geçer ki,
sevgilisini de göremez hâle gelir.

Sâlik bu makama sevgilisinin gözünden, esma ve Allah'ın sıfatlarına âit olan gölgenin akisi
ve tasavvuru ile açık bir şekilde ulaşır.

Konuşmalarına şathıyyat karıştıranlar, sevgililerinin suretinin içini defalarca görür,


sevginin sarhoşluğu ile kendilerinden geçerler. O zaman sâlikte sırrındaki kavuşmanın
hayali meydana gelir. Gördüğü şey sevgilisinin aslı mıdır? Yoksa gölgesi midir?
Farketmez. Sâlik bu halinde kendine hâkim olamaz ve Hak ile Hak olduğunu. Hakk'ı
gördüğünü çekinmeden söylemekten kendini bir türlü alamaz.

Cenab-ı Hakk'ın esma ve sıfatının gölgelerinin tecellîsini sâlikin devamlı olarak seyretmesi
onu o hâle getirir ki, hayalindeki sevgilisinin suret ve aynını devamlı surette gördüğü için,
Hakk'ı gördüğünü ve maksadına erdiğini zanneder. Açık olarak: «Enel Hakk» (Ben
hakkım), «Ben beni noksan sıfatlardan tenzih ederim» gibi sözler söylemeye başlar.
Sâlikte «Enel Hakk» sırrının görünüşü işte budur.

Bir Hadîs-i Kudsîde Allah-ü Teâlâ Haz.den şöyle haber gelmiştir:

3
— «Ben kulumun zannı üzereyim» (Yâni, kulum beni nasıl bilirse, ben de öyleyim.
Rahmeti bol bilirse öyleyim, azabımı şiddetli bilirse yine öyleyim vs..)

Kula Allah tarafından yapılan bir muamele, kulun zannına en uygun olanıdır. İşte bu halin
sahibi, nefsinden ve nefsanî zevklerinden uzaklaşarak fena (yok) mertebesine erince,
kendisinden bu hal meydana gelmektedir. Fakat bu gibi kimselere karşı fena davranmak
ve onları çekiştirmek doğru değildir. Zîra onlar dış görünüşlerinden dolayı kendilerine
söylenenlerden çok uzaktırlar. Onlar bu halleri ile Allah-ü Teâlâ'nın velî ve kendinden
geçmiş kullarına dahil kimselerdir.

-Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: Tevhîdin gelişme makamı olan kalbin ikinci daireye (kalpte Cenab-ı Hakk'ın
esma ve sıfatına âit tecellîlerin gölgesinin değil, aslının müşahede edildiği makama)
kavuşmasından önce, şeriata muhalif olan Tevhid (birlik) tecellîlerinden ve vahdeti
vücuttan bahsetmek, avam tabakasına âit ham bir hayalden başka bir şey değildir.
Kendilerinde olmayan halin varmış gibi ifade edilişi, onlara dünya ve âhiretlerini
yıkmaktan başka bir şeye yaramaz.

(VELAYAT-I SELASE:)

VELAYET-İ SUĞRA

Velayeti suğra, Ef'âli İlâhiyyenin tecellîlerinden ve esma ve sıfat'ın gölgelerine âit


tecellîlerin seyrinden ibarettir.

Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: Esma ve Sıfat'ın gölgelerinin dairesi, peygamberler ve velîler hariç, bütün
varlığın varoluşlarının başlangıç noktasıdır. Allah-ü Teâlâ'nın, yarattığı bütün varlığa varlık
tecellîsi, esma ve sıfatının gölgelerinin tecellîlerinden ulaşır. O gölge tecellîler, kendi zatî
varlığı ile bütün yarattıkları arasında bir vasıtadır. O'nun esma ve sıfatının tecellîlerinin
gölgesi olmasa varlık meydana gelmez, O'ndan başka her şey daha önceden olduğu gibi
adem (yokluk) olurdu.

Kemâl sıfatlarla sıfatlanmış bulunan Allah-ü Teâlâ, yarattıklarından hiç bir şeye muhtaç
değildir. Kâinatı varedişi de ona muhtaç oluşundan dolayı değildir. Kur'ân-ı Kerim'de de
ifade buyurduğu gibi:

— «... doğrusu Allah, âlemlerden müstağnidir. (Yarattıklarından hiç bir şeye


muhtaç değildir) 1 .

Her şahsa Allah-ü Teâlâ'nın feyiz ve kemâlâtı, o şahsın başlangıcı ve teayyünü denilen
hakikati şahsiyyesi vasıtasıyla gelir. Bu hâle (aynı sabite) adı verilir. Sofiye taifesinin:
«Allah'a giden yollar, mahlûkatın alıp verdiği nefeslerin adedi kadar çoktur» sözü, esma
ve sıfat'ın tecellîlerine âit gölgeye işarettir.

Buradaki (mahlûkatın nefesleri kadar) tabiri, yolların çokluğundan kinaye olarak


kullanılmaktadır. Dolayısı ile esma ve sıfatın gölgelerinin tecellîlerindeki çokluğu da ifade
etmektedir. Bu lâtife, velayeti suğra dairesine dahil olduğu zaman, aslının aslında ve
hakikatinde fena bulur. (Yâni: esma ve sıfatın tecellîlerinin gölgeleri, bu tecellîlerin bizzat
kendilerinde fena bulur (yokluğa erer) demektir). Ve işte o zaman hakikatinde yok
olmakla bakaya ulaşmış olur.

1
Ankebût sûresi: Âyet 6

4
Kalb latifesinin yok olması, ef'âli ilâhiyyenin tecellîsinde olur. O zaman sâlikin, hattâ
bütün varlığın fiilleri bu tecellî ile gizlenir. Sâlik artık bu makamda ef'âli ilâhiyyenin
görünüşlerinden başka hiç bir şey göremez. Bu latifenin velayetine, (Velayeti Âdem A.S.)
adı verilir. Maksadına bu velayet makamından ulaşan sâlike. Ademî meşreb (Âdem Â.S.
meşrebli) denilir.

Rûh latifesinin yok olmasına gelince: Bu latifenin yok olması, Allah-ü Teâlâ'ya mahsus
bulunan Sıfatı Sübûtiyyenin tecellîlerinde olur. Bu makamda sâlik kendi sıfatlarını da
bütün yaratıkların sıfatlarını da kendilerinden soyulmuş olarak görür. Varlığa âit bulunan
bütün bu sıfatların Allah-ü Teâlâ'ya âit sıfatlar olduğunu müşahede eder. Varlığın aslı
bütün sıfatların da aslıdır. Durum böyle olunca, sâlik bu makamda hem kendi varlığını,
hem de Allah'tan başka varlığı iddia edilen her şeyin varlığını reddeder. Tevhîd-i Vücûdî
ile varlığın yalınız Allah-ü Teâlâ'ya âit bulunduğunu tesbit eder. İşte bu latifenin
velayetine (Velayeti Nûh ve Velayeti İbrahim Aleyhisselâm) adı verilir. Bu makamdan
maksadına ulaşan sâlike de İbrahimî meşreb (İbrahim (A.S.) meşrebinde) denilir.

Sır latifesi de Allah'ın zâtının şuûnâtında fanî olur. Sâlik bu makamda kendisini Allah-ü
Teâlâ'nın Zat'ının varlığında yok olmuş olarak bulur. Bu lâtîfenin velayetine de (Velayeti
Mûsa A.S.) adı verilir. Bu lâtife maksadına eren sâlike (Mûsâ A.S. meşrebli)
denilmektedir.

Hafî latifesi, Cenab-ı Hakk'ın Sıfatı Selbiyyesinde yok olur. Bu makamda sâlik, Cenab-ı
Kibriya'nın kâinatta mevcûd olan varlığına rağmen, Ferdiyyet sırrına vâkıf olur, yalnız
O'nu tanır, O'nu bilir. Bu lâtîfenin velayetine de (Velayeti İsâ A.S.) adı verilir. Bu makama
ulaşan sâlike ise (İsâ A.S. Meşrebinde) denilmektedir.

Ehfâ lâtîfesinde yok olma hali, kalb, ruh, sır hafî, latifelerinde yok olmaya vesîle olan
bütün mertebelerde, Şân'ı İlâhî mertebesinde meydana gelir. Bu makama ulaşan sâlik,
Allah-ü Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanır.

Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: Bu lâtîfelerin hepsi, Velayeti Suğrâ dairesindedir. Cümlesi de Ehadiyyet


murakabesi ile, mümkinât dairesinde hizmet görürler. Yine böylece, aynı dairede
maiyyet-beraberlik murakabesi ile de hizmete devam ederler. Bu hususu şu âyet-i kerîme
daha açık bir şekilde ifade eder. Cenab-ı Hakk buyuruyor ki:

— «... Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir» 2

Sâlik, mümkinât âlemi dairesinde cereyan eden seyrin tamamını Ahfâ latifesinin yok
olmasıyla anlar. Sâlikin bu anlayışı, ya kendisi için bu makamda meydana gelen keşiflerle
olur, yahut da açık olan mürşidi sâlike bu hususu anlatır. Eğer sâlik ve mürşidinin her ikisi
de keşfi açık bir kimse değiller ise, o zaman sâlik kalbine doğan şeyler üzerinde tefekkür
etmeye devam eder. Eğer sâlik bu tefekkürü sırasında, Allah-ü Teâlâ ile beraberliğine
mâni, kalbindeki bütün fazlalıkları belli bir süre içinde dışarıya atabilecek duruma gelirse,
o kimseye Allah-ü Teâlâ'ya karşı maiyyet (beraberlik) murakabesi yapması caiz olur.
Sâlik bu murakabesini bütün latifeleri, unsurları ve varlığa âit bütün zerreleri ile
düşünerek ifaya gayret eder. Tâ ki, temsilî bir idrak ile, O'nunla beraber olduğunu idrak
edinceye kadar...

Sâlik, Allah-ü Teâlâ ile birlik olma murakabesinde ciheti sitte ile ihata edilir. (Yâni, yön
meselesi ortadan kalkar). Teveccüh ve huzurundan da eser kalmaz. (Yâni ne olduğunu ve
nerede bulunduğunu bile kaybeder).

2
Hadîd sûresi: Ayet 4

5
Bütün bu gelişmelerden sonra, sâlik için Velayeti Kübrâ'nın seyri (yolculuğu) meşru' hâle
gelir.

VELAYET-İ KÜBRÂ

Velayeti Kübrâ, (Cenab-ı Hakk'ın) Esma, Sıfat ve Zat'ına mahsus olan dairede seyirden
ibarettir.

Ey sâlik!

İyi bil ki: Ne zaman sâlik Tevhîd-i Vücûdî ve Allah-ü Teâlâ ile beraberlik sırrına ererse, o
zaman vicdanında Arş-ı Mecid'den, hattâ Arş'tan daha yüce bir makamdan zeminin altına
kadar uzanan âlemlerde, zerreler de dahil olmak üzere, her şey'i kuşatmış olarak yayılan
bir nûr görür. Bu nurun renkle ilgisi bulunmamakla beraber, semavî ve koyu bir
görünüşte olduğu söylenebilir. Bir hadîsi kudsîde:

— «Allah Amâ'da idi.» (Yâni, her şey yokluk halinde iken ve kâinatta hiç bir şey var
olmadığı zamanda Allah, varlığı kendi Zatı ile kaim olan bir varlıktı) buyurmaktadır.

Allah-ü Teâlâ ile beraberlik sırrına eren ve Tevhîd-i Vücûdînin şereflisi olan kimse o nûr'u,
güneşin doğuş anındaki netliği gibi görür. O zamana kadar bir mislini görmediği bu nûr'a
karşı (Acaba bu gördüğüm Allah-ü Teâlâ mıdır?) diye şüpheye düşecek kadar bu tecellînin
tesiri altında kalır. Nihayet bu nûr da sâlikin murakabesinden çekilir ve eseri bile kalmaz.
Bu nûr ile yok olan imkân âlemi, bu nurun yok olması ile tekrar meydana gelir. Bir nûr
tecellîsi ile diğer bir âlemin yok olması, birinin diğerini yok ettiği için değil, tıpkı güneşin
doğması ile aslında var olan yıldızların gündüz görülemediği gibi bir şeydir. Fakat kalbe
âit seyirdeki görüş, maddî gözle olan görüş gibi sınırlı olmadığı için, bu makamın seyrinde
(yolculuğunda) olan zat, seyir (yolculuk) esnasında gördüğü varlığın, varlığı vâcib olanın
tecellîsi midir, yoksa mümkün olan bir varlık belirtisi midir, ayırt edebilir.

Varlığı vacib olan Allah-ü Teâlâ'nın tecellîsini görme haline (O'nunla olma) hali denilir.
Kendi lütuf ve kereminin eseri olan, sâlikteki bu görme hali, Velayeti Kübra'da seyreden
velîlere mahsus bir iltifatıdır ki: Bu makamın velayeti peygamberlere mahsus bir
velayettir.

Sâlik, manevî sarhoşluktan ayılma ve uyanma makamında varlığı olduğu gibi yerli yerinde
görür. Fakat gördüğü şeylerin, Allah-ü Teâlâ'nın varlığını gösteren şeylerden ve O'nun
varlığının gölgesinden başka bir şey olmayan şeyler olduğunu anlar. Yine bu makamın
sırlarına eren zat, görür ve anlar ki: Varlığın görünüşü O'nun (Hakkın) sıfatıdır. Kat'iyyen
aslı değildir. Tevhîd-i Şühûdînin mânâsı işte budur. Öyle bir tevhîd-i .Şühûdî ki, nefis
latifesinden müşahede edilir. Allah-ü Teâlâ'nın kuluna olan yakınlığının mânâsı bu
makamdan anlaşılır.

«O'nunla beraber olmak ve O'na yakın olmak» arasındaki fark'a gelince: Beraber olmanın
sonu (Bir) olmaya ve sonunda ikiliği kaldırmaya gider. Her ne kadar mümkün olanın
varlığı ayrıca müşahede edilirse de, varlığı kendi zatından değil, Hakk'ın varlığındandır.
Yine mümkünün sıfatının varlığı da aynen öyledir. (Yâni, O'nun sıfatının varlığındandır.)

Beraberliğin ve birliğin hakîkati yokluktur. Mümkünün Vacib'de yok olmasıdır. Bu hususu


bundan daha fazla açmak mümkün değildir.

Buraya kadar yapılan izahattan anlaşılmıştır ki: Varlıkta asıl olan gölge değil, bizzat
varlığın aslıdır. Zâten gölgenin varlığı da onu salan bir asıldan gelir. Varlığın sıfatında da
durum aynen böyledir. Gölge olan sıfatın varlığı, asıl olan sıfatın varlığının eseridir. Asıl
olanın gölgeye yakınlığına karşılık, nasıl olur da gölgenin asıl olana yakınlığından
bahsedilebilir?.. Evet, gölgenin varlığı, gölgeyi düşüren asıldan gelmektedir.

6
Ekrabiyyet (Allah-ü Teâlâ'nın kuluna her şeyden yakın oluş) hâline gelince: Bu hususu
satırlara intikal ettirmek mümkün değildir.

Aklın gücü de bu makamı anlamak ve anlatmak için çok noksan ve kifayetsizdir. O'nun
kuluna olan yakınlığının, kulun kendi kendine olan yakınlığından daha yakın olduğunu
kavramak hususunda, idrâk susmuş ve akıl acze düşmüştür. Bu mesele aklın ötesindedir.
Bu sırrı meydana koyma salâhiyyeti durdurulmuştur.

Ey sâlik!

Bilmiş ol ki! Velâyet-i Kübrâ dairesi, Gavs'ı da içine alan üç daireden meydana gelir.
Velâyet-i Kübrâ'ya mahsus bulunan bu üç daireden birinci dairenin yarısında Ekrabiyye ve
Tevhîd-i Şühûdî'nin sırrı meydana gelmektedir. Diğer yarı dairenin aşağısında ise iki ilâve
esma ve sıfatın sırları belirmekte, dairenin yücesi olan diğer yarısında da Zât'ına mahsus
diğer fiillerinin sırları meydana gelmektedir. Bu dairenin sınırı, âlemi emirden olan beş
letâifeye (kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ) mahsus bulunan dairelere kadar uzanır. Bu dairede
yükselme yeri ve feyiz kaynağı beş lâtife ile birlikte, nefis lâtifesidir. Bu dairede
Ekrabiyyet (Allah-ü Teâlâ'nın kuluna her şeyden yakın olma sırrı) hayalî olarak hissedilir.
Bu hususa dair Kur'ân-ı Kerim'de Rabbimiz şöyle buyurur:

— «And olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin kendisine fısıldadıklarını bile
biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.» 3 .

Ekrabiyyet makamından daha yücelere seyretme imkânı hâsıl olunca, bu defa seyir asıl
(Zât) dairesinde meydana gelir. Buradan da aslın aslı dairesine yükselinir. Sâlikin son
olarak yükseldiği aslın aslı dairesi kavs'in bulunduğu dairedir. Bu dairenin sırrına eren
gavs'tir. İşte bu son iki daire (asıl dairesi ile aslın aslı dairesi) ile bahsi geçen ve mahalli
yüce olan yarım dairede bulunan kimselerde, gerçekten Hakk'ta yok oluş meydana
gelmektedir.

Velayeti Suğra'da meydana gelen yok olma hali yine bu dairelerdedir. Ancak, Velayeti
Suğrada meydana gelen bu hal, yok oluşun aslı değil, suretidir. Gerek bu son iki dairede,
gerekse yüce olan ikinci yarım dairede yapılan murakabe Allah sevgisi mürakabesidir. Bu
murakabeyi Cenab-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle ifade buyurur

— «... Allah onları sever, onlar da Allah'ı ...» 4

Muhabbet murakabesinde feyiz menbaı, nefis lâtîfesidir.

Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: Bu dairelerin her birisinde murakabe yolu, sâlikin kendi varlığını, içinde
bulunduğu daireden silkip atmaktır. Bundan sonra da muhabbetüllah (Allah sevgisi)
feyzinin, esma ve sıfatın aslı dairesinden, nefis latifesi olan (ene) latifesine sevkedildiği
düşünülmelidir. Gerçekte muhabbetüllah feyzi aslın aslı dairesinden (enaniyyet) latifesine
sevkolunmaktadır. Üçüncü asıl daire olan Gavs'e âit dairede de, muhabbetüllah feyzi
enâniyyet latifesine gönderilmektedir.

Bu dairelerde Allah'ın birliğinin, mânâsı düşünülerek lisan ile yapılan tahlillerle ifade edilir.

Bazı dairelerin yarıda kesilmesi ve bazılarının tamam olması meselesine gelince: Bu


dairelerden her biri sâlike güneş kadar açık ve net olarak görünür. Eğer dairede zayıflama
ve kopma ihtimali belirmişse, aslında güneş gibi parlak görünen o dairenin tecellîsi, sâlike

3
Kaf sûresi: Âyet 16
4
Maide sûresi: Âyet 54

7
biraz sönük, daire kopma durumuna gelmişse tutulma esnasındaki güneşin nurunun
sönüklük hali gibi görünür.

Velayeti Kübra dairelerinin alâmetlerinin tamamına gelince: Bu alâmetler, iç âlemine âit


feyiz muamelelerinden başka bir şey değildir. Bu ise insanda dimağ ile, dimağ da göğüs
ile ilgilidir. İşte dimağdan göğüse açılan bu yolla sâlikte (Şerhi Sadır = Göğüs genişliği)
meydana gelmekte, bundan da izahına imkân olmayan göğüs genişliği hâsıl olmaktadır.

Hernekadar kalb latifesinin seyrinde meydana gelen, şerh-i sadırın izahı mümkün değil
ise de, bu durumdaki sâlik, kalbinde nice semavî yücelikler görür. O semavî yücelikler de
nice kalplere şahit olur. Bu genişleme aynı zamanda beş lâtife içerisinde kalbe âit bir
genişleme olup, diğer latifelerle bir ilgisi yoktur.

Velayeti Kübrâ'da hâsıl olan şerh-i sadır'a gelince: Bu genişleme hali göğüsün tamamını
kaplar. Şerhi sadır halinin meydana geldiği yer, Velayeti Kübra'da ahfâ lâtîfesidir.

Şerhi sadr'ın (göğüs açılmasının) alâmeti (işareti) vicdan yolu ile meydana gelir ki, bu da
kaza (kader) hükümlerine karşı î'tirazda bulunmamaktır. Sâlikin mutmain olduğu (Allah
ile birlik oluşun zevkine erdiği) makam bu makamdır. Salik, buradan da rıza makamına
yükselir. Kulun Allah'tan gelen her şeye rıza gösterdiği makam da bu makamdır.

VELAYET-İ ULYÂ

Ey sâlik!

Bilmiş ol ki; büyük peygamberler ve meleklerin dışında kalan velîlere mahsus olarak
görülen haller, Allah-ü Teâlâ'nın isim ve sıfatlarının gölgeleridir. Hak Teâlâ'nın isim ve
sıfatlarının görünüşünün gölgeleri olan bu mertebenin seyrine de velayeti suğra adı
verilmiştir.

Büyük nebîlere mahsus olarak görülen haller de Allah-ü Teâlâ' nın esma ve sıfatları ile
yine O'nun maksadına âit bir takım iradelerinin görünüşüdür. İşte bu mertebelerin
seyrine de velayeti kübra denilmektedir.

Melâike-i Kiram'a âit olarak görülen hallere ki, bu haller teayyünatın parçalarıdır. Evet bu
hallere Velayeti Ulyâ ve Unsurların Seyri adı verilmektedir. Toprağa bağlı unsurlar bu
unsurlara dahil değildir.

Kâmil mürşid olan şeyh, sâlike himmet ve merhamet murad edince, ona Velayeti Kübra
dairesi içerisinde yönelişte bulunur da, her daireye âit halleri sâlikin lâtîfelerine
himmetiyle doldurur.

Yine Kâmil olan mürşid sâlikte (Şerhi Sadır = göğüs genişliği) meydana gelmesi için
yönelişte bulunur da, sâlik bu himmet eseri yönelişle beyin faaliyetinin göğüsle yakın
ilgisini görür. Ve yine bu himmetin eseri olarak göğsünde genişleme hali bulur. Bunun
neticesi olarak da toprak, su, hava ve ateş gibi unsurları için ilâhî cezbeler (kendinden
geçme) idrak eder. İşte bu cezbelerden de yücelme ve yükselmeler meydana gelir. Bu
arada sâlike renkle ilgili güzel haller gelmeye devam eder. Bâtına müsemmâ olan zat'ında
sâlikin fanî olması böylece kolaylaşır. Varlığı yok olur. Bu yüce makama eren sâlikin baka
mertebesine ermesi kolaylaşır ve artık melâike-i kiram ile münasebetler meydana gelir.

Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: Velayeti Kübra'nın seyri (Cenab-ı Hakk'ın Zahir) ismi şerifinde, en yüce
velayetin seyri ise (batın) ismi şerîfindedir. Zahir ismi şerifinin seyrinde, Zat'a âit olan
düşüncenin dışında, yalnız sıfat'a âit tecellîler vardır. Batın ismi şerifinin seyrinde ise, ne

8
kadar esma ve sıfatlara âit tecellîler meydana geliyorsa da, bazen de Zat'ının tecellîsine
şahid olunmaktadır.

Bazen temsilî olarak ve evvelki tecellîlere ilâveten sâlik bir suret keşfeder ve keşfettiği bu
sureti dıştan görür. Fakat, sâlikin gördüğü bu sureti, Allah-ü Teâlâ'nın esma ve sıfatları
kaplar. Bu kaplayış, güneşin ışınları ile bir şeyi kaplayışı gibidir. Sâlik bazen de gördüğü
bu sureti tecellî çizgisi olmadan görür. Böyle bir görüşte dahi, gördüğü suretin renkleri
yine mükemmeldir. Suret üzerinde meydana gelen tecellî hatları böyle bir görüşte
bilâhare gizliliğe döner.

Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: En yüce velayet öz, Velâyet-i Kübrâ bu öz'ün kabuğu gibidir. Belki, bir üstteki
manevî derecelerin bir alttaki derecelere nisbetle durumu da yine böyledir. Bir üstteki öz,
bir alttaki, o özün kabuğu durumundadır.

Nübüvvet kemâlâtı için durum böyle değildir, Velayet makamlarına nisbetle, nübüvvet
makamları arasındaki münasebetler peygamberlerden başkası için tasavvuru bile
mümkün olmayan şeylerdir. Onlar, Bâtın ismi şerifi ile isimlenmiş Zât'ın murakabesini bu
makamdan yaparlar.

Nübüvvet Velayetinde feyzin kaynağı, toprak unsuru dışında kalan üç unsurdur. (Yâni, su,
hava ve ateş unsurlarıdır.) Bu makamda lisanen yapılan zikir ve uzun kıyamlarla edâ
edilen nafile namazlar yükselme vesîlesidir. Yine bu makamda şerîatin ruhsat olarak
saydığı şeylerle amel etmek doğru değildir. Belki, faydalı olabilecek amel, şerîatte azîmet
olarak kabul edilen amellerdir.

Bu husustaki inceliğe gelince: Ruhsatla amel etmek, insanı insanlığın icâbı olan
nefsaniyyet yönüne çeker. Azîmet olan şeylerin amel olarak yapılması ise, meleklik
hasleti ile bezenmesi ve melekliğe yaklaşmayı ortaya koyar. Ne zaman insanda melekliğe
âit hizmetler fazlalaşırsa, bu velayet mertebesinden sür'atle daha yüce mertebelere
yükselme kolaylaşır. Bu velayette (Nübüvvet Velayeti) meydana gelen sır, Tevhîd-i
Vücûdî ve Tevhîd-i Şühûdî sırları gibi değildir. Tevhîd-i Vücûdî ve Tevhîdi Şühûdî'nin
sırlarını anlamak ve anlatmak bir dereceye kadar mümkündür. Halbuki velayetin
(Nübüvvet Velayetinin - Velayeti Ulyâ'nın) sırları gizlenmeye daha lâyık olup, söz ve yazı
ile ifadesi mümkün değildir.

KEMALÂT-I SELASE

Kemalât üçtür:

1 — Nübüvvet makamının kemâli,

2 — Risâlet makamının kemâli,

3 — Ülül Azim makamının kemâli.

Kâmil mürşid olan şeyh, sâlike merhamet edip, onun fazilet ve derecesini yükseltmek
istediği zaman, ondaki toprak unsuruna teveccüh buyurur ve sâlike latifesine yapılan bu
yöneliş ile Nübüvvet Velayetinden feyiz gelir. Bu öyle bir kemâldir ki, bu kemâl, Zat'î ve
daimî tecellîden ibarettir. Bu makamın ma'rifeti bütün ma'rifetleri yitirmektir. Yine bu
makamda zaman, keyfiyyet ve renkler —gizil olan haller dahil— bir işe yaramaz hale
gelirler. Bu makamda î'tikad ve îmâna taallûk eden şeylerin kuvveti meydana çıkar.
Hakk'ı bulmak için delîl araştırmak yerine, akıl ve muhakeme (bedahet) delîl yerine kaim
olur. Bu makamın ma'rifeti, bütün peygamberlerin şeriatlarıdır. Bu makamda sâlikin gizli
hallerinde genişleme meydana gelir. İster Velayeti Suğra, ister Kübrâ, isterse Ulyâ olsun,
bu velayet makamlarında derece derece sâlikte şerhi sâdır meydana gelir. Gizli hallere

9
nisbetin yanında, göğüs darlığı ve ona benzer bir hal asla bulunmaz. Velayetin her
kademesinde, bir kademenin diğer kademe ile, gerek surette, gerekse hakikatte bir
alâkası vardır.

Yine bu makamda sâlikte kusuru kendinde görebilme, ümitsizliğe yakın bir halde
kusurlarından dolayı kendi kendine darılma, manen fazilet olan hallerin kendisinde
kalmadığını sanma veya hizmetlerinden bir fayda temin edememiş olmanın üzüntüsü
içine dalma halleri meydana gelmeye başlar. Sâlik bu hususlarda o duruma gelir ki:
Kendisini manen bomboş ve hiç bir işe yaramaz halde zanneder. Hatta zamanla kendisini
bir kâfirden bile aşağı görür.

Sâlikin bu halleri, daha önceleri kendisine âit bulunduğuna inandığı ve fazîlet dolu sandığı
hallerinin, (Susuz kimsenin, serabı su zannedip, yaklaştıkça hiçliğini anladıkça, düştüğü
ümitsizlik ve perişanlık haline benzer). Benimdir diye inandığı ve güvendiği ve varlıklarını
kabul ettiği şeylerin hepsi birer hayâl olur sâlike bu makamda.

Ne zaman ki Kâmil Mürşidin yönelişi ile bu makam sâlike keşfolur, bu arada görme haline
benzer bir hal de yine sâlik için kolaylaşır. Bu görme hali her ne kadar Cenab-ı Hakkı
âhirette görme haline benzemezse de, ki —biz âhirette meydana gelecek bu görme haline
şimdiden inandık— bu görüş velayet mertebelerindeki gözetleme hallerine nisbetle daha
rahat, daha engin ve daha kolay bir görüştür.

Âhirete mahsus bulunan görüş, âlemi halk'a mahsus olan görüşlerdendir. Orada yapılan
işler de yine âlemi halktan nasîbi bulunan işlerdir. Nitekim âlemi emr'in latifeleri bu
makamda âdeta (lâşey) dir. (Yâni hiç bir şey değildir.) Nefis latifesinde ve unsurlara âit
bulunan latifelerde de durum yine böyledir. (Yâni bunlara âit latifeler de lâşey
durumundadır.)

Bu muameleler toprak unsuru ile ilgili latifeye mahsustur. Her ne kadar diğer unsurların
da toprak unsuru ile alâka ve bağlantıları dolayısı ile bu muamelelerden nasipleri varsa da
ehemmiyeti yoktur.

Bu makam, şeriat hükümleri ile Cenab-ı Hakkın varlığından ve sıfatlarından haberler,


kabir, haşir, cennet, cehennem ve bunlara benzer ne varsa en doğru haberci.olan Allah'ın
Rasûlünün haber verdiği şeyler olup, hepsi de gözle görülen akıl ve mantığın kabul ettiği
şeylerin makamıdır.

Bu makamda Hakk'ın kendi varlığı eşyaya ayna durumundadır. O'ndan başka ne kadar
varlık varsa, hepsi de o aynada görülen suretler gibidir. Aynadaki suretin varlığı gerçek
varlık değil, gerçek varlığa nisbetie bir hayaldir. Fakat hayal de olsa (yok) değildir.
Gerçek varlığın gölgesi olarak vardır.

Suret gösteren bir aynada, ilk görülen şey ayna değil, resimdir. Ayna, kendisine bakanın
dikkatini üzerine çeker. Fakat bu makamdaki durum bu kaidenin tamamen aksinedir. Bu
makamda aynanın varlığı ilk bakışta görülür. Eşyanın varlığı ise tetkik neticesinde
görülebilir. İşte bunun içindir ki, Allah-ü Teâlâ Haz.nin varlığı bedîhîdir. (Aklın ve mantığın
kabul edeceği bir gerçektir.) O'nun varlığına nisbetle eşyanın varlığı nazarîdir. Bu makam
yüceliği, yaygınlığı ve ortaya koyduğu meseleleri î'tibâriyle çok acâib bir makamdır. Bu
mânâdaki acâibliklerin meydana gelmesi, yine bu makama bakışın karşılığıdır. Bundan
daha acâibi ise, sofiye tarafından yapılan zikirlerin bu makamda yalınız başına bir şey
ifade edemeyişidir. Tilâvet esaslarına uyularak okunan Kur'ân-ı Kerim, edep ve erkânına
dikkat gösterilerek edâ edilen namaz, hadîsi şeriflerle sıhhati tesbit edilen düâ ve
niyazların hepsi bir arada bulunmak suretiyle bu makamda yükseimiye vesîle olurlar.

Hadis ilmi ile meşgul olmak, sünneti seniyyeye hakkiyle bağlılık göstermek, bu makamı
hem nurlandırır, hem de kuvvetlendirir. Böylece sâlike (iki yay arası ve deha yakın olma)
«Kabe kavseyns ev edna sırrı» keşfettirilir.

10
Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: Allah-ü Teâlâ'nın Zat'ına mahsus ve devamlılık arzeden tecellîlerini tasavvuf
yolunun büyükleri üç mertebe üzerinde tesbit ettiler. Bu üç mertebeden:

Birinci mertebe: Nübüvvete mahsus kemal mertebesidir. Bu mertebede murakabe Zat'a


yapılır. Zat'a yapılan murakabe nübüvvetin kemalinin kaynağıdır.

İkinci mertebe, risalete mahsus kemal mertebesidir. Bu mertebede de murakabe yine


Zat'a yapılır. Zat'a yapılan murakabe risaletteki Kemal'in de kaynağıdır: Bu makamın
feyiz ve bereketi, sâlikte meydana gelen birlik heyeti üzerine gönderilir. Vahdaniyyet
heyeti ise âlemi emir ve âlemi halk'ın hepsine birden verilen bir isimdir. Gerek âlemi emir
ve gerekse âlemi halktan olan tecellîlerin bir araya gelmelerinden ve gerekli temizlik ve
ayıklamadan sonra diğer bir heyet daha meydana gelir. Meselâ: Bir kimse muhtelif cins
ilaçları bir araya getirmek suretiyle bir tek ilâç meydana getirmek isterse, her ilacın belli
bir ölçüde olması ve hepsinin birbirine iyice karıştırılması icabeder. Böyle imal edilirse
ilaçtan beklenen fayda sağlanır. Birçok ilacın bir arada birbirine iyi karıştırılmasıyla da
yeni bir ilaç ismi meydana gelmiş olur.

Letaifi aşere denilen o lâtife de aynen böyledir. Bu latifelerden her birerleri için de birer
heyet hâsıl olur. Yine bu makamda bu on lâtife için nice yücelme ve yükselmeler
meydana gelir. Bu latifelere olan tecellîlerin sonundaki yükselme, nurlanma, genişleme ve
renklenme daha evvel bahsi geçen makamlardakilere nisbetle çok daha fazladır. Bahsi
geçen makamların hepsinin bu makama nisbeti kabuğun öz'e nisbeti gibidir.

Üçüncü mertebe, Ülül Azim kemalâtından ibarettir. Bu makamın feyz'i, ilmin bu


mertebede kemale ermiş olması ve yine bu mertebedeki nurların diğer mertebelere
nisbetle daha çok tecellî ile beslenmiş bulunması dolayısı ile Vahdaniyyet heyeti üzerine
varid olur.

Bu makama ulaşan kimseler, murakabelerini Zat'a yaparlar. Bu durum ise, Ülül Azim
makamında kemalâtın kaynağıdır. Bu makamda Kur'ân-ı Kerîmdeki Hurufu Mukattaa diye
bilinen harflerle, müteşâbih olan âyetlerin sırları anlaşılır hâle gelir. Bu makama ulaşan
kimseler, sır sahibi kılınarak, sevenle sevilen arasındaki, yalnız fazîletten nasîb olan bu
muhabbeti, Allah'ın Rasûlünün yoluna uymak suretiyle dağıtırlar.

Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: Risâlet kemalâtından, Vahdaniyyet heyeti üzerine gizliye âit muamele olduğu
zaman, o gizlinin yükselişi sade Allah-ü Teâlâ'nın kendi fazl'ü kereminden olur. Her ne
kadar bütün ilerlemeler amelle değil, O'nun fazl'u Keremi olarak meydana gelmişlerse de,
sâlikin Ülül Azim makamının velayetine ulaşması, bilhassa Allah-ü Teâlâ'nın fazıl ve
ihsanından başka bir şey değildir. Meydana gelen terakkinin kazanılmasının asla akıl ve
amelle bir ilgisi yoktur. Ameller bu hususta ancak birer yükseliş sebebi olabilirler.

Ülül Azim makamının velayetine nail olmada sebepten bahsetmekte abestir.

Allah-ü Teâlâyı Esma-i Hüsnâsı ile zikretmek, kalpteki tecellîlere mâni olabilecek her türlü
fazlalığı ve yaramazlığı atmaya ve onun nurlanmasına vesiledir. Fakat zikrullah'ın kalpte
meydana getirdiği bu hasletlerin görünüşü sonunda, mutlaka şu veya bu makam verilir
veya şu dereceye erilir diyebilmek mümkün değildir.

Meselâ, bir kimse Zat'ının ismi olan Allah ismi şerîfi ile zikretmeye devam etse, yahutta
nefyü isbat olan kelime-i tevhid (Lâilâhe-illallah) ile zikir faaliyetini devam ettirse, bu
yapılan zikirler, zikredenin Allah yolunda bulunduğunu ifade etmekle beraber, mutlaka
yukarı makam ve derecelere yükseleceğini göstermez. Fakat, kelime-i tevhid olan
(Lâilâheillâllâh) kelimesini (Muhammedürrasûlüllâh) ilâvesi ile zenginleştirir. Allah ismi

11
şerifini Allah'ın Rasûlüne salavatı şerife ile takviye ederse, daha yüce mertebelere
yükselmek için, salik (mürîd) durumunu daha çok kuvvetlendirmiş olur.

Zikir esnasında tarif edilen aralıklarla kelime-i tevhîde (Lâilâheillâllâh kelimesine)


(Muhammedürrasûiüllâh) lafzını ilâve etmek, göğüs kafesinin genişlemesine de vesîle
olur. Bu ifadenin ilâvesi ile meydana gelen manevî te'sir, Allah ismi ile zikirden sonra
yapılacak salavatı şerife ile takviyeden daha fazladır.

Yukarıdan beri ifade edilen makamların hepsinde, tilâvet kaidelerine uygun olarak okunan
Kur'ân-ı Mecid yükselişe vesiledir. Sâlikin ulaştığı bütün makam ve mertebeler Kur'ân-ı
Mecîd vasıtasıyladır.

(Allah-ü Teâlâ Haz. her şeyin doğrusunu daha iyi bilir.)

HAKAİK-İ SEB’A

Ey hakikatin talibi olan sâlik!

Bilmiş ol ki: Ülül Azim velayetinin kemalâtından sonra, sâlikin sülûkü iki tarafa vuku
bulur. Bu da mürşidin ihtiyarına bağlıdır. Mürşid ne tarafa isterse sâliki o tarafa sülük
ettirir. Bu iki taraftan birisi: Hakaiki İlâhiyye tarafıdır ki; bu taraf Kâbe’nin, Kur'ânın ve
namazın hakikatinden ibarettir. İkinci taraf da: Hakâiki Enbiyalarından ibarettir.

Mürşid, sâlike Kâbenin hakikatinde yönelince, bu makamda Cenab-ı Hakk'ın azamet ve


büyüklüğüne şahid olunur. Onun heybeti Bâtın üzerini kuşatır. Bu makamda sülük
edenler zat' murakabesini yerine getirirler. Kendisine murakabede bulunulan zat, bütün
varlığın secde kıldığı Halik-i kâinattır. Nice kimselere bu kudsî makamda yokluk ve
ebedîlik hali ikram edilir de, sâlik nefsini bu ikrama ulaşmış ve sahib olmuş olarak bulur.
Kâinatta var olan her şeyin yönelişi O'nun taratmadır. Bu teveccüh her ne kadar
kemâlâtta (olgunlukta) hâsıl olan bir yöneliş olup renkle ilgisi olan bir teveccüh ise de
burada bahsedildiği kadardan ibaret değildir. Batınî nisbetin yüceliği ve genişliği bu
makamlarda daha fazladır, (ziyade üstüne ziyadedir).

Nebîlere âit hakîkatlarda görüntüler renksiz meydana gelip, bu tecellîlerin yücelik ve


genişliklerine rağmen, ilâhî hakîkatlerdekî tecellîye nisbetle tecellîleri daha azdır.

Bu halin sırrına gelince: Sâlike zat mertebesinde fena ve baka hali ikram edilir. O da, bu
mertebenin ahlâkı ile ahlâklanınca, idraki kuvvet kazanır ve üstte olup âlemi emirden
bulunan nisbeti idrak eder. Yâni, eriştiği yüceliğin idraki kendisine bildirilir. Yine böylece
sâlik erdiği bu makamlardaki renkten soyulmuşluğu kendi idraki ile bulamaz. Zira, bilir ki;
Kemâlâtın; âlemi emirden olan yüceliklere göre nisbeti, ikisinin de letafetleri itibariyledir
ve her ikisinde de letafet cinsleri aynıdır. İsterse bu benzeyişleri gösterişten ibaret olsun.
Kemâlât nisbetinde renksizliğin ayırımı sebebine gelince: Muhakkak ki sâlik sıfat ve
şüûnat (haller) mertebesinden, fenafillah ve bakabillâh sebebiyle nail olduğu
velayetlerde, kendisine ikram edilen tecellî kadar idrak kuvvetine sahiptir. Bunun için de
Zat mertebesindeki hallerin idraki güçtür. Muhakkak ki, velayete âit kemalât, diğer bir
velayet mertebesinden meydana gelmektedir. Nübüvvetin kemalâtı daha başka bir
kapıdan girer. Velayetin kemalâtı ile nübüvvetin kemalâtı arasında —suretin bile olsa—
hiç bir benzerlik yoktur.

Bazı tasavvuf ehli diyorlar ki: «Evliyalık makamı, Peygamberlik makamının gölgesidir
diyenler hata ediyorlar. Gerçek olan böyle değildir. Her iki kemalâtın birbiri ile katiyyen
bir ilgisi yoktur.»

Kemalât mertebesi hususunda, yukarıdan beri ifade edilenlerin dışında, daha nice
münasebetleri vardır. Velîlerden bazılarının ifade ettiklerine göre; kemalâta nisbet edilen
hakîkatlar, denizlerin dalgaları durumundadırlar. Bu demektir ki, kemalât ne zaman

12
fevkani (âlemi emre mahsus tecellîlerden meydana gelirse) olursa, o kemalâtın tecellî
kaynağı, tecellînin daimî olduğu zatın makamıdır. Bundan anlaşılmaktadır ki, hangi tecellî
fevkanî (âlemi emirden gelen bir tecellî) ise, o tecellî Zat mertebesinin dışına çıkamaz.
Çünki tecellî kaynağı, o mertebenin dışında değildir. Böyle bir duruma, (denizin dalgaları)
tâbirini kullanmak isabetlidir. Bu hal eşyayı hakikatine nisbet etmede meydana
gelmektedir. Yoksa kemalâta nisbet-te değil. Meselâ, Kâbe-i Muazzamanın hakikatinde
azamet, kibriya ve mümkinat için secde edilen yer meydana gelmektedir. Buradaki sırrın
inceliğini kavramaktan akıl acze düşmüştür. Hattâ bir mürşidin teveccühü olmadan bu
mertebelere erişmek ve anlamak mümkün değildir.

GERÇEK MÜRŞİDİN TEVECCÜHLERİ

MÜRŞİDİN KUR’AN HAKİKATLERİ DAİRESİNDEN TEVECCÜHÜ

Bir mürşid, sâlike ne zaman Kur'ân-ı Mecîd'in hakikatinde teveccühte bulunursa, Allah-ü
Teâlâ'nın azamet ve kibriyasının altında, o teveccüh bereketiyle birtakım sırlar meydana
çıkar. Kendisine teveccühte bulunulan sâlik, misal âleminde, Kabe'nin hakikatini ve
keyfiyyetini görür de tâ ki, gördüğü bu hakikatten, Kur'ânın hakikatine erer. Mürşidin
teveccühü neticesinde, sâlikte meydana gelen bu hal, her şeyi muhît olan (kuşatan) Zat-ı
Kibriya'nın sâliki kuşatmasının başlangıcıdır. Bu makamda, sâlik üzerinde, Aliah-ü
Teâlâ'nın her şeyi kuşatmasına benzer bir kuşatma meydana gelir. Burada (Allah-ü
Teâlâ'nın kuşatması) sözünün kullanılmasından maksad, O'nun saltanatına nisbetle kulun
sahasının darlığından kinayedir. İşte bu makamda sâlik Kur'ân-ı Kerîm'in Batınını
(içyüzünü - sırlarını) anlamaya başlar. Yine bu makamda sâlik. Onun bir harfinin mânâsını
bile denizler kadar coşkun ve engin bulur. Ondaki bir harfin sırrının, insanı maksadının
kâbesine kavuşturacak kadar zengin olduğunu görür.

Burada acâib bir nükte vardır. Bu nükte de: Kur'ân-ı Kerim'deki muhtelif kıssalar,
birbirine benzemiyen muhtelif emirler ve yine birbirine zıt görünüşte birtakım nehiyler;
birtakım eşyanın sırlarının ve inceliklerinin bulunuşu, maddî ve manevî mânâda nur ve
zulmetin gösterilmesi... Allah-ü Teâlâ'nın hikmet ve kudretini sergileyen hitaplardır.

Çeşitli kıssalar ve Peygamberlere (aleyhimüsselâm) âit hayat hikâyeleri, cahil tabakanın


bilgi ve görgüsünü artırmak ve insanların hidayetine vesile olacak, şeriat hükümleri ile
irşad'da bulunmak içindir. Bununla beraber Kur'ânı Kerîm'in ibaresini meydana getiren
harflerin gizliliğinden acâib keyfiyetler, garip muameleler meydana gelmektedir. İnsan,
Kur'ânı bu makamda okudukça hayretten hayrete düşer, her harfinde ayrı ayrı hikmet
parıltıları görür. O'nu okumaya devam edenlerin kalbi, O'nda mevcut olan kudsî sırlar
sebebiyle kuvvet bulur.

Kur'ân okuyan kimsenin lisanı tıpkı meyve ağacı gibidir. Hatta O'nu hakkıyla okuyan
kimsenin bütün azalan lisan kesilir. Burada ilimler Kur'âna nisbet edilmektedir. Bu nisbet,
her olgunluğun yüceliğe nisbetine benzer. Nitekim, Kâbe-i Muazzamanın hakikatinin,
azamete nisbeti de böyle...

Allah-ü Teâlâ'nın büyüklüğü, O büyüklüğün altında bulunanların varlığına delâlet eder.


Kur'ânın hakîkati mertebesinde, Kur'âna ait genişliğin ancak ufak bir parçası murakabe ve
müşahede edilebilir. Allah-ü Teâlâ'nın Zat'ının kelâmı olan Kur'ân-ı Azîmüşşan-ı hakkıyla
murakabe mümkün değildir.

Kur'ân hakîkatları makamının feyiz kaynağı, Vahdaniyyet heyetidir.

MÜRŞİDİN NAMAZ HAKİKATİ DAİRESİNDEN TEVECCÜHÜ

Kur'ân-ı Mecîd'in hakîkati dairesinde teveccühten sonra, mürşid-i Kâmil olan zât sâlike
namazın hakîkati dairesinde teveccühte bulunur. Bu teveccüh buyurulan makamda sâlik
şerhi sadır'ın (göğüs genişliğinin) olgunluğunu seyreder ve yaşar. Bu makamdan her şeyi

13
müşahede etmek mümkün olmakla beraber, ancak Allah-ü Teâlâ'nın Zât'ının görülmesi
mümkün olamaz. Zîra Zât'ının sırrını yine Zât'ı bilir.

Bu makamda Allah-ü Teâlâ'nın sonsuz iltifatına boğulmaktan ve O'nun katında yüceliklere


ermekten daha açık bir iltifat olur mu? ki, bu iltifatlar Kur'ân hakîkatlarından gelen nice
iltifatlardan ancak bir tanesidir. Kabe'nin hakîkatlerindeki iltifatlar da aynen böyledir.

Bu makamda seyreden kimseler Cenab-ı Hakk'ın Zât'ını değil, iltifatının çokluğunu ve


tecellî sahasının genişliğini murakabe ederler.

Sâlik, namazla gelen tecellî hakîkatlarından zevk almaya başlayınca eda ettiği namazları
hep bu zevk içinde yerine getirir, namaz içerisinde dünya zevk ve düşüncelerinden
tamamiyle kurtulur. İçini âhiret neş'esi kaplar. Sanki âhiret zevklerini görür ve
yaşamasına manevî hazla dolu bir hâlin içine girer. Kendisinde bu durum hâsıl olan sâiik,
rftitah tekbiri için ellerini kulaklarına doğru kaldırırken, iki cihana (dünya ve âhirete) âit
her şeyden ellerini yıkamış olarak kaldırır. Allah'tan başka her şeyi elinin arkası ile arka
tarafa atar. Melik ve Celil olan Allah-ü Teâlâ'nın huzuruna (Allahü Ekber) diyerek durur.
Bu duruş esnasında huzuruna durduğu Yüceler Yücesi Allah'a karşı hiçliğini, acizliğini,
fakirliğini ve hakîrliğini gözünün önüne getirir. Nesi varsa o anda gerçek sevgili olan,
huzurunda durduğu Allah'a fedâ eder. Kur'an-ı Kerîm'i okumaya başlayınca, sanki Cenab-
ı Hak yanında imiş de O'nunla konuşuyormuşcasına kendine dikkat eder. Okuyuşunu ve
duruşunu buna göre tanzim eder. O esnada Kur'ân okuyan dili, sanki Sina'da Allah-ü
Teâlâ ile mükâlemede bulunan Hazret-i Musa'nın dilidir. Kur'ân’ı bu dikkat ve hassasiyet
üzerinde okumaya çalışır. Kur'an okuyan kimsenin dilinin, bir nevî, Turu Sina'da Allah-ü
Teâlâ ile doğrudan mükâlemede bulunan Hazret-i Musa'nın diline benzediği hakkındaki
beyan, daha yukarıda, Hakîkat-i Kur'aniyye bahsinde geçti.

Sâlik kıraatten sonra rükûa eğildiği vakıtta huşûun içine daktr. Bu noktada Allah-ü
Teâlâ'ya olan yakınlığın artması ile O'ndan başka her şeye vedâ eder, ayrılır. Tesbih
dualarını (Sübhâne Rabbiyel Azîm) okumaya başlayınca, daha başka âlemlerle karşılaşır
ve daha başka zevklerin içine dalar.

Daha sonra nail olduğu bunca iltifat karşısında, Allah-ü Teâlâ'ya hamd ve sena etmekten
kendisini alamaz ve (Semiallâhü limen hamideh) diyerek başını yukarıya kaldırarak
doğrulur. Yine Allah-ü Teâlâ'nın huzurunda saygıyla durur. Rükûdan sonraki doğrulmanın
sırrı ve hikmeti ise, sâlik namaz esnasında kıyamdan secdeye giderken, Allah-ü Teâlâ'nın
azameti karşısında nefsini yerlere atarak, küçülme ve tevâzuun ve boynu büküklüğün
zirvesine ulaşmış olmasıdır.

Kul, secde esnasında aldığı zevki başka hangi ibâdetinden alabilir? Akıl, secdenin
yüceliğini ve kutsallığını idrakten âcizdir. Denilebilir ki: Secde namazın özü ve hülâsasıdır.
Bu hususa Kur'âna Kerîm'den şu âyet-i kerîme ile işaret olunmuştur:

— «Ey doğru yolda olan. Sakın ona (Ebûcehle) uyma. Sen secde et ve Rabbine
yaklaş.» 5

Bu hususta Allah'ın Rasûlü de bir hadîsi şeriflerinde şöyle buyuruyor:

— «Secde eden kimse, yaptığı secdeyi (sanki) Allah-ü Teâlâ'nın ayaklarına yapar.» 6

(Burada, secde mahallinin Allah-ü Teâlâ'nın ayaklarının üzerine yapılması temsilî bir
teşbihtir. Secdedeki kul kendisini böyle bilmelidir demektir. Yoksa, Kâinatın yaratıcısı ve
sahibi bulunan Allah-ü Teâlâ'ya mekân isnad edilemez.)

5
Alak Sûresi, Âyet: 19.
6
Eserin metninde hadîsi şerifin ravîsi gösterilmemiştir.

14
Sâlik, secdesinde maksadına ermenin zevki İçinde bulunur. Bundan sonra da (Allah'ü
Ekber) diyerek başını secdeden kaldırır. Burada okunan (Allah'ü Ekber) lafzı, ibâdete lâyık
O'ndan büyük ilâh bulunmadığının ifadesidir. O'na hakkıyla ibâdet etmek mümkün
değildir. O kuluna, kulunun O'na ve bizzat kendisine olan yakınlığından daha yakındır. İki
secde arasındaki oturuşta, sâlikin O'ndan bağışlanmasını dilemesi, O'na hakkıyla kulluk
edememenin ve gereği gibi yakın olamamanın eziklik ve eksikliğinden dolayıdır. Bundan
sonra yakınlığını dileyerek kul ikinci secdeye varır. Burada da teşbihlerini ve temennilerini
tamamladıktan sonra, tehiyyat için oturur. Kendisine, namaz gibi yakınlığına vesile olan
bir iltifatı lâyık gördüğü için, O'na ve ikramına şükür ve tehiyyeler okur. Arkasından da
kendisine ve habîbine olan îmânına karşı iki şehâdet getirir. Böyle bir iltifata nâiliyyet ve
yakınlığının devletine lâyık görülmek, tevhid ve şehâdet kelimeleri ile tasdik etmeden
huzurundan ayrılmamayı icab ettirmektedir. Habîbi Muhammed (S.A.V.) üzerine salât ve
selâm okumaya gelince: Bütün bu nimet ve iltifatlara kul, Habîbinin vasıtasıyla sahib
olduğu içindir. (Allah'ın Resulüne bağlı olmayan kimsenin Allah'a bağlanabilmesi,
Habîbine uyamıyan kimsenin Allah'a uyması mümkün değildir. Allah-ü Teâlâ'ya giden
kulluk yolu Resûlüllaha ümmettik yolundan geçer.)

Allah-ü Teâlâ Haz. namazı İbrahimiyyet makamı olarak seçtiği için, Rasûlüne getirilen
salat ve selâm da Halîline (Hz. İbrahim'e) de salat ve selâm getirilmektedir. Zira
namazda gerçek sevgili olan Allah ile halvet olma hali vardır. Ayrıca Halîlinin (A.S.)
saltanat makamı olan namazda Allah'a niyaz vardır, O'nunla başbaşa sohbet vardır,
kaynaşma ve sevgi vardır. Halîline de ayrıca salât ve selâm) okurken, Halîli ile kendi
arasındaki dostluktan nasib istenir. Öyle dostluğa lâyık olma temenni ve niyaz edilir. Halîli
gibi gözde olmak için yalvarılır. Gerçekten de namazı dosdoğru kılan kimse Allah'ın
gözdesi olur.

Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: Sâlik namazını sünnet ve edeplerine riâyet ederek eda eder. Hakkıyla eda
edilen namazda, namazı kılan kimse kıyamda iken secde edeceği yere, rükû'da
ayaklarının üzerine, secdede burnunun iki yan taraflarına, oturuş halinde kucağına ve
uyluklarının üzerine bakar. Diğer edep ve rükünlerin hepsine de böylece riâyet eder.

Namaza âit ne kadar hakikat varsa, hepsini de açıklamak lâzımdır. Huzuru te'min ve
dikkatleri bir araya toplamak için, teveccühle birlikte gözleri de yummak zikir, rabıta ve
murakabe esnasında gerekli olduğu halde, namaz kılarken gözlerin yumulması caiz
değildir. Latifelerin huzura kavuşması için icabedeni yapmak lâzımdır. Fakat, rûhânî bir
tecellî için gözü kapamaya da mutlak ihtiyaç bulunduğu söylenemez. Namazda yalnız
latifeler değil, bütün azaların huzur ve sükûna kavuşması lâzımdır. Öyleyse azaların
huzuru, gözü yummakla değil, namaz içerisindeki edep ve sünnetlere riâyet etmekle
temin edilir. Tasavvuf ehlinden bazıları (huzuru temin ve dikkatleri toplamak için —
namazda bile olsa— gözün kapanması faydalıdır) demişlerse de bu doğru değildir. Hülâsa
olarak, namaz içerisinde gözleri yummak bid'âttir. Kur'ân-ı Kerîmi namaz içerisinde
dinlerken de durum böyledir. Eğer O'nu güzel sesli bir okuyucudan dinlerseniz velayete
mahsus huzur, tecellî ve cezbe halleri meydana gelir. Eğer tecvid kaidelerine hakkıyla
uyarak okuyan ve fakat sesi güzel olmayan bir okuyucudan dinlerseniz yine Kur'ân-ı
Kerîm'e âit olan manevî hakikatler ortaya çıkar. Hakkıyla eda edilen bir namazın ise, kalp
ile ilgisi olduğu kadar, velayete mahsus bulunan hallerle de ilgisi vardır.

Kur'ân-ı Kerîm, harflerin çıkış yerlerine riâyet edilerek ve tecvid kaidelerine uygun bir
biçimde okunursa —isterse okuyucunun sesi yeterince güzel olmasın— okuyan ve
dinleyen kimselerin birtakım hakîkatlara mazhar olmalarına vesiledir.

MÜRŞİDİN SIRF MUKADDES MA'BÛDİYYET DAİRESİNDEN TEVECCÜHÜ

Mürşidi Kâmilin (Sâlike) namaz dairesinde teveccühünden sonra, bu sefer de


teveccühünü sırf mukaddes mâ'bûdiyyet mertebesine çevirir. Bu makam öyle yüce bir

15
makamdır ki, burada sâlikin ayaklarının bağı çözülür. Makamın zirvesinde aczin doruğuna
çıkar.

Yine bu makamda sâlikin seyri (manevî yolculuğu) sona erer, Sâlik burada kulluk
makamlarını bir bir dolaşır. Bu makamın yolculuğu görerek meydana gelir.

Ne zaman mürşid bu makamda sâlike yönelişte bulunursa, bu yönelişle sâlik kendi nefsini
görür. Sâlikin nefsini gördüğü yer çok yüce, çok nurlu bir makamdır. Ne zaman nefsinin
bulunduğu o yüce ve nurlu makama seyretmek (gitmek) istese, bir türlü gidemez.
Neticede anlar ki bu makam gidilebilmesi mümkün olmayan sırf Mâ'bûdiyyet (kulluk)
makamıdır. Bu makamda yolculuk ancak nazarla (bakmakla) yapılabilmektedir. O nazar
ki sâlik onunla seyrine açık olan istediği yere bakar.

Bu makamda (Lâmâ'bûde İllallah) mübarek kelimesinin sırrı ortaya çıkar. Bundan


anlaşılmaktadır ki, Allah-ü Teâlâ Haz.den başka kulluk yapmaya lâyık ve müstahak bir
ilâh mevcut değildir. Nasıl olur da mahlûk. Halik yerine geçebilir? Bu makamda seyreden
kimsede şirkten eser kalmaz. Kulluk ile İlâhlık, bu makamda birbirinden ayrılır da, kulluk
ve ibadete yegâne lâyık olan Allah'a, sırf ibadete lâyik ve müstahak İlâh olduğu için
yapılır.

İlâhî hakikatler diye açılan bölümde anlatılacaklar burada sona ermektedir. Her şeyin
doğrusunu en iyi bilen Allah-ü Teâlâdır.

HAKAİKİ ENBİYAİYYE (Nebilerin hepsine dair müşterek hakikatler)

Bütün nebilere âit hakikatler, Haz. İbrahim, Haz. Mûsâ, Haz. Muhammed ve Haz. Ahmed
Aleyhimüsselâm ile ilgili hakîkatlardan ibarettir.

Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: İlâhî hakîkatlarda yükselebilme, sâlikin faziletinin derecesine bağlıdır.


Nebilere âit hakîkatlarda yükselebilme ise, sâlikin muhabbetinin derecesine göredir.

Ne zaman mürşid sâlike İbrahimî hakikat dairesinden teveccühte bulunursa, sâlik bu


dairede zatî olan murakabeyi yapmalıdır. Zira zâti olan murakabe İbrahimî hakîkatların
kaynağıdır. Bu dairede yapılan murakabede, mürşidin teveccühünün bereketi ile, sâlike
büyük sırlar ve mühim gerçekler ikram edilir. Bundan sonra da Ailah-ü Teâlâ'nın
dostluğundan ibaret olan bu makamın tecellîleri sâliki nura boğar. Yine bu makamda,
Allah ile kul arasında husûsî surette bir dostluk ve yine O'nun dostluğu ile beraber husûsî
halvetler meydana gelir. Bu makamda meydana gelen tecellî tezahürleri ve daha bir
takım hususiyetler, başka makamlarda görülmemekte ve kazanılan lütuflar da başka
makamlarda kazanılamamaktadır. Yine bu makamda sıfat'a âit mahbûbiyyet meydana
gelmekte, Hakîkati Muhammediyye ve Hakîkati Ahmediyye makamında ise zatî olan
sevgililik ortaya çıkmaktadır. Bu son paragraftaki ibarenin mânâsı; (Allah-ü Teâlâ
Hazretleri Zâtına mahsus olan tecellîlerini sevdiği gibi, sıfat'ına âit olan tecellîleri de
sever) demektir. Birinci şıkka Hakikati Muhammediyye ve Hakikati Ahmediyye denilir.
İkinci kısım ise, her ne kadar Hakikati İbrahimiyye kısmına girerse de, Halîliyyet (dostluk)
ismi bu kısımdan meydana gelmiştir. Bu makamda sâlike Allah-ü Teâlâ'nın Zâtı ile
beraberlik ünsiyyeti ve muhabbeti hâsıl olur. O'nun Zât'ı ile ünsiyyet ve muhabbete nail
olan kimse, yine O'nun Zât'ından başkasına yönelmez. Sâlikin, O'nun sıfatından,
esmâ'sından veya mürşidi kâmilin himmetinden beklediği tecellî ziyaretleri bile olsa...

Yine o kimse için O'ndan (Allah C.C. dan) başkasından yardım istemek, O'ndan başkasına
sığınmak ve O'ndan başkasından bir şeyler beklemek doğru olmaz. İsterse bu isteyeceği
şeyler birtakım mukaddes varlıkların ruhları ve hattâ melâikeler olsun...

16
Bu makamda sâlikin ilerlemesi için en müsait olan şey, İbrâhimiyyete mahsûs bulunan
salâvatı şerîfeler (i çok çok okumakla) dır.

KÂMİL MÜRŞİDİN SIRF ZATÎ MAHBUBİYYET DAİRESİNDE TEVECCÜHÜ

Kâmil mürşidin sırf mukaddes mâbûdiyyet mertebesi dairesinde teveccühünden ve


netîcelerinin izahından sonra, yine kâmil olan mürşid, sırf Zatî olan sevgi dairesinde
teveccühte bulunur da, bu dairede seyreden sâlike, zatî olan murakabe emir ve tavsiye
edilir.

Bu daire, Mûsâviyyat hakikatinin kaynağıdır. Ayrıca: Zâti olan, Zâtına mahsus sevginin
makamı da, yine bu makamın kaynağı bulunmaktadır. Bu makamın keyfiyyeti, tam bir
kuvvet ve iktidarla birlikte, sâlike ikram edilmiş bulunmasıdır. Hak Teâlâ'nın, Zât'ının
emrine itaat ve icabeti bu makamda ortaya çıkar. Hakîkat-i Mûsâviyye işte bu dostluktan
ibarettir.

Mûsâ (A.S.) ya olan dostluğun isbatından bahseden bazı tasavvuf büyüklerine gelince:
Onlar diyorlar ki: Eğer sâlikin muhabbetten maksadı Allah'ın Rasûlüne olan muhabbet ise,
bu kimsenin muhabbeti, O'nun dostluğundan meydana gelmektedir.

Gerek nübüvvet, gerek risâlet, gerekse Ülül Azim velayetleri mertebeleri dostluk olmadan
kazanılmaz. Büyük peygamberlerin hepsi, Allah-ü Teâlâ'ya dost olmuş ve sevilmiş
kimselerdir. Onların yollan dostluk yolu olup, bu tâbir maksadımıza uymayan bir ifâde
değildir. Muhakkak ki, Hakîkati Mûsâviyyenin de hakîkati, Hakîkati Ahmediyye
makamında, Zât'ı Ulûhiyyetine mahsus bulunan mahbûbiyyetten ibarettir.

Bu husus üzerinde durulmalı ve düşünülmelidir. Bu makamda husûsî bir durum ortaya


çıkmaktadır. Kendi ihtiyarı ve dilemesi olmadan Mûsâ (A.S.) nın dilinden şu ibare aynen
ifade edilmektedir:

— «Ey benim Rabbim! Kendini göster de Sana (doya doya) bakayım.» 7 .

Buradaki dostluğun hususîliği, mahbûbiyyet makamında cereyan etmiş olmasından


dolayıdır. Yine burada hayret edilecek diğer bir husus ta, Zât'ı Ulûhiyyetine mahsus olan
muhabbetin bu makamda meydana gelmesiyle, varlığı Zât'ı Ulûhiyyetinden olan
muhabbet için kimseye muhtaç bulunmamasıdır. Bu durum ise iki zıddın bir araya
gelmesi gibi bir şeydir. (Zîra, Allah-ü Teâlâ Hazretleri hem yarattıklarından hiç bir şeye ve
hiç bir kimseye muhtaç değildir. Hem de kaynağı Zât'ı Ulûhiyyeti olan muhabbeti,
peygamberler ve kullarından muhabbetine aldığı kimseler ile karşılıklı olarak alış veriş
halindedir.)

Bazı yerde Mûsâ (A.S.) dan sâdir olan ve Zât'ı Ulûhiyyeti ile Mûsâ (A.S.) arasındaki
muhabbete delâlet eden ifadelerin sırrı böylece bilinir ve anlaşılır hale gelmektedir.
Meselâ bu hususta Kur'ân-ı Kerîm'de:

— «Bu ancak Sen'in bir imtihanındır» 8 buyurulmakta ve yine Kur'ân-ı Kerîm'de:

— «... beni öldürmelerinden korkuyorum» 9 buyurularak. Mûsâ (A.S.) nın dostuna


sığınışı dile getirilmektedir. Şu salâvatı şerife, bu makamda bir yükselme vesîlesidir.
(Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âlihi ve eshabîhî ve âlâ cemiil enbiya-i
velmürselîn).

7
Araf Sûresi, Âyet: 143.
8
Araf Sûresi, Âyet: 155.
9
Şuara Sûresi, Âyet: 14.

17
MÜRŞİDİN HAKİKATLER HAKİKATİ OLAN HAKİKATİ MUHAMMEDİYE
DAİRESİNDE TEVECCÜHÜ

Cenab-ı Hakk'ın Zatî dostluğunun görünmesinden sonra, kâmil mürşid olan zât
hakikatlerin hakîkati dairesinde teveccühte bulunur. Bu daire, Hakîkati Muhammediyye
dairesidir. (S.A.V.). Bu makamda Zatî murakabe ile emr'e gelince: Habîbinin zatî varlığı,
kendi Zatî varlığının sevgilisi olup, o'nu kendisine dost kabul etmesinden dolayıdır.

Hakîkati Muhammediyyenin kaynağına gelince: Dostlukla beraber, o dostluğa


uyumluluğun sâlikte meydana gelmiş bulunmasıdır. Bu makamda iki ayrı hâlin bir arada
meydana gelişi, hakîkati Muhammediyye (S.A.V.) için husûsî bir durumdur. Bu meseleyi
yazı ile isabetli bir şekilde anlatabilmek mümkün değildir. Bu makamın tecellîsinin
şereflisi olan zât için, mukaddes bir derece olan bu makamda gerek fena ve gerekse baka
hali hâsıl olur ve husûsî olarak bu makamda Allah'ın Rasûlü ile beraber olması ve
birleşmesi kolay hâle gelir. Yine Allah'ın Rasûlüne tabî olmakla, sâlik bu mertebeye
(Hakîkati Muhammediyye mertebesine) vâsıl olur. Muhabbetin dışa taşan sırlarından
fitneye sebep olacak lâfızların sırları bu makamın teveccühüne eren kimseye keşfolur.
Yine bu makamda bazı tasavvuf büyüklerinin muhabbetle ilgili halleri dikkati çeker. O
dikkati çeken hâlin, Allah'ın Rasûlü ile beraberliğe ve neticenin tek sevgiliye âit ve dönüşü
bulunduğuna yine neticede şâhid olunur. Muhabbet (sevgi) lerin hepsi, Allah'ın Rasûlünün
muhabbeti (sevgisi) ile meydana gelir. Bütün muhabbetlerin kaynağı Allah'ın Rasûlünün
hakikatidir. Bütün bu anlatılanlardan sonra, tarikatın imâmı, ikinci bir yılının yenileyicisi,
Ahmed Farûkî-i Serhendî (K.S.) nin şu sözü daha iyi anlaşılabllmektedir:

— «Ben Allah-ü Teâlâ'yı Muhammed (S.A.V.) in Rabbi olduğu için çok seviyorum.» (Bu
kısım tercemenin metni, eserin aslının sayfa 259, satır 9 dadır.)

Bu ifâdelerde Allah'ın Rasûlüne benzemenin ve O'na mensup olmanın isabeti işaret


edilmektedir. Gerçekten de —az olsun, çok olsun, dünyaya âit olsun, âhirete mahsus
bulunsun— bütün işlerde, bilhassa Kitap ve Sünnet ile amel hususunda, her ikisinden de
kuvvet bulmak için, Allah'ın Rasûlüne hakkıyla uymak ve bağlanmak lâzımdır. Ey sâlik, bu
hususta gözünü iyice açmalısın.

MÜRŞİD-l KÂMİLİN AHMEDİYYE (S.A.V.) DAİRESİNDE SÂLİKE TEVECCÜHÜ

Mürşid-i kâmil, hakîkati Muhammediyye dairesinden sonra, hakîkat-i Ahmediyye


dairesinde teveccühte bulunur da, yine zatî olan murakabe ile emreder. Çünkü o zât,
O'nun Zât'ının ve menşeinin mahbûbudur. Bu dairede bir takım nurların parıltıları ile
beraber, yüce bir nisbet hâsıl olur. Bu nisbet Allah'ın Rasûlünedir. Bu dairenin içerisinde
de bir takım sırlar vardır. Bu makamda, sâlikte zatî olan mahbûbiyyet gelişir. Nitekim
sıfata mahsus olan mahbûbiyyetin inkişafının dostlukta olduğu gibi.

Zât'a mahsus bulunan mahbûbiyyetin mânasına gelince: Mahbûbun sıfatındaki güzelliğe


rağmen, onun manevî şahsiyyeti olan Zât'ına âit mahbûbiyyettir. Bu durumun hali, haz
ve dostluktan meydana gelen neş'e gibi şeylerden ibarettir. Gerek neş'e, gerekse haz,
muhabbet icabı meydana gelen hallerdir.

Aşkın icâbından olan bir şey, muhabbetin de îcâbındandır. Bu makama münasip olan
salâvatı şerîfenin okunması sâlikin terakki (yükselme) sine vesile olur: «Allahümme sallı
alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve eshabihi efzalü salâvatüke adede ma'lûmâtike
vebârik vesellim.»

SIRF (CENAB-I HAKKIN) ZÂT'(IN)A MAHSUS OLAN MUHABBET

Kâmil mürşidin sâlik (mürid)e Hakîkati Ahmediyye dairesinde teveccühünden sonra, sırf
zâti olan bir muhabbet dahilinde teveccüh eder. Bu makamda, sırf zatî olan sevginin
murakabesini emreder. Yine bu makamda nisbeti bâtıniyye (gizli), maddî renklerden

18
ayrılış ve nice yüce kemalât sırlarının görünüşleri meydana çıkar. Bu mertebe, aynî
olmayan Mutlak Hazret'e daha yakındır.

Allah'ın Rasûlüne âit olan makamlardan bazıları ile diğer enbiya-i izama
(Aleyhîmüsselâm) âit olan hakikatler bu makamlarda tesbit ve zaptedilememiştir.

İmâm-ı Rabbanî'ye göre, mânânın evveli, aynî olmayan Mutlak Hazrete katılan mânâdır
ki, o da muhabbetin teayyünüdür. Müceddid (K.S.) bu birinci teayyünü, hakikati
Muhammediyye (SAV.) içinde ifâde etmiştir.

KÂMİL MÜRŞİDİN SÂLİKE LÂTEAYYÜN MERTEBESİ DAİRESİNDE TEVECCÜHÜ

Mürşid-i kâmilin sâlike sırf zâti olan dostluğa yönelişinden sonra, bu defa da Lâteayyün
mertebesi dahilinde teveccühte bulunur. Bu makam da, yine Risâlet Meâb (S.A.V.) e âit
makamlardan birisidir. Bu makamın seyri, devamlı yolculuk değil, seyri nazarîdir. Fakat
bu makamın yokluğunda nazar ne tarafa olur?.. Rasûlü Ekrem'e mahsus olan bu nazarî
(olan mânevi yolculuğun) yön ve hedefini yine kendisinden başka kim bilebilir?..

MÜRŞİD-İ KÂMİLİN SÂLİK (MÜRÎD)E SEYFİ KATI DAİRESİNDE YÖNELİŞİ

Kâmil mürşidinin sâlike, Lâteayyün makamında gözüküşünden sonra, bu sefer de Seyfi


katı makamı dairesinde yönelişte bulunur.

Ey sâlik!

Bilmiş ol ki: Bu seyfi katı makamı, velayeti kübrâ makamının tam hizasında
bulunmaktadır. Bu makama Seyfi Kâti denilmesinin sebebine gelince: Sâlik ayağını bu
makama basınca, keskin bir kılıçla keser gibi varlığını keserek, mânâsından ayırır ve
vücûdunun mânâsından arta kalan kısmını yok eder. Yalnız vücuda âit olan isimle eser
kalır. İşte bunun içindir kî, bu makama Seyfi Kati makamı denilmiştir.

MÜRŞİD-İ KÂMİLİN SÂLİK (MÜRİD)E KAYYUMİYYET MAKAMINDA TEVECCÜHÜ

Kâmil mürşidin sâlike Seyfi Kati mertebesi dahilinde teveccühünden sonra, bu defa da
Kayyûmiyyet makamında yönelişte bulunur. Kayyûmiyyet makamı ise, Ülül Azim
(Peygamberlerin) kemalâtı dairesinde meydana gelmektedir. Bu makamın sırrına gelince:
Kayyûmiyyet makamı, Ülül Azim derecesinde bulunan peygamberlere âit bir saltanat
mertebesidir. Allah-ü Teâlâ Hazretleri bu saltanatın mirasını, bu ümmet içerisinde yalnız,
ikinci bin yılının yenileyicisi, Ahmed Farûkî-i Serhendi (K.S.) Hazretlerine, O'nun manevî
evlât ve halîfelerine husûsî surette vermiş bulunmaktadır. Nitekim, büyük mürşid
Abdullah Dehlevî Kuddise Sırruh Hazretleri bu makama erişmiş kimselerdendi. Zamanının
manevî hizmetçisi ve kutbu idi. Her kime ki, Allah'ü Teâlâ Hazretleri bu kayyûmiyyet
saltanatının makamını ikram ederse, o kimseye bir mürşidin teveccühünün vasıta
olmasına ihtiyaç kalmaz. Kayyûmiyyet makamına âit bulunan sırlar ve haller, Allah-ü
Teâlâ Hazretleri ile bu makama erişen zât arasında vasıtasız olarak alınır ve verilir. Bu
makamın hallerini ve sırlarını dil ile anlatmaya kalkışmak doğru olmaz.

Bu yüce daireden husûsî surette feyiz alma şerefine nail olan zât'ın derecesinin yüceliğini
anlatabilme hususunda akıl yeterli olamamaktadır.

MÜRŞİD-İ KÂMİLİN SÂLİKE ORUCUN HAKİKATİ MAKAMINDA TEVECCÜHÜ

Kâmil mürşidin sâlike Kayyûmiyyet dairesinde görünmesinden sonra, bu sefer de orucun


hakîkati dairesinde teveccühte bulunur. O oruç hakîkati ki, manevî mertebesi, Kur'an
mertebesi hîzasındadır. Kâmil mürşid sâlike merhamet ve himmet ederek, oruç
makamından teveccühte bulununca, ölçü ile ifâde edilemiyecek kadar küçük, zerre misâli
merhamet ve himmet sâlik için kifayet eder.

19
Bu yüce hakîkatin eserleri, nurları, acaib görünüşleri ve halleri aklın sınırlarını aşmaktadır.
Bu makama eren sâlikte husûsî bir yokluk meydana gelir ve husûsî bir samadiyyet
makamı zahir olur. Gene bu makamda sâlikte erişilmesi çok güç olan manevî zevkler
meydana gelmiş, bu makamın seyrinde olanlar, dibi bulunamaz derinlikte denize
dalmışlar, açıklanabilmesi ve anlatılması mümkün olmayan sırların sahibi olmuşlardır.

İşte bu anlatılanlar, yüce tarikat makamlarındaki manevî yolculuğa dâir izahlardır. Allah-ü
Teâlâ Hazretleri nihayetsiz lütuf ve keremi ile bu yolda sadakat gösterenleri, bahsi edilen
derece ve makamlarla şereflendirsin. Bir kimse ömrünün tamamını böyle bir lütuf ve
ihsana nail olduğundan dolayı şükretmekle tüketse ve nefsinin tamamını bu yolda
harcasa, varlığını, şan ve şerefini, toprak gibi hor hakîr kılarak ayaklar altına verse, yine
de bu lûtfun şükrünü hakkıyla edâ etmiş olamaz. Ancak binlerce insandan birisidir ki,
lütuf ve kerem sahibi olan Allah-ü Teâlâ'nın yardımı ile şükrünü edaya muvaffak olur.
Yoksa insan oğlunun vücudundaki her kılın ayrı ayrı dili olsa da, hepsi birden kendisine
ikram edilen lütufların şükrünü edaya çalışsa, belki Allah-ü Teâlâ'nın sonsuz nîmet ve
iltifatından ancak birisinin şükrünü edaya muvaffak olabilir. Gerçek olan bundan başkası
değildir.

20