You are on page 1of 96

İŞARAT-I TAĞÎ

İbrahim Çökreşî

İÇİNDEKİLER

ŞEYH ABDURRAHMÂN-İ TAĞÎ’NİN HAYATI................................................................ 2


Doğumu ve Çocukluğu ....................................................................................... 2
Tarikata İntisabı ve Mürşidleri ............................................................................. 3
Mürşidinin Yanındaki Durumu.............................................................................. 5
Abdurranman-i Tâğî’nin (k.s) Kemalâtına İşaretler ................................................. 5
Halifeleri .......................................................................................................... 6
Abdurranman-i Tâğî’nin (k.s) Vefatı ..................................................................... 7
ABDURRAHMÂN-İ TAĞÎ HZ.MÜRŞİDİ GAVS-I HİZANİ’Yİ (K.S) ANLATIYOR .................... 8
ŞEYH SEYYİD SIBĞATULLAH el-ARVASÎ HZ.’LERİNİN BAZI ÂDET VE HALLERİ.............. 12
ŞEYH ABDURRAHMÂN-İ TÂĞİ (H.Z)’NİN MÜBAREK SÖZLERİ ..................................... 19
SOHBETİN FAZİLETİ ........................................................................................ 22
ZİKİR ve VİRD................................................................................................ 24
TEVECCÜH , HATME VE SOHBET........................................................................ 25
ŞEYHE TESLİMİYET VE EDEB ............................................................................ 31
NİYET – MUHABBET İRADE ............................................................................... 40
LETAİFLERİN EĞİTİMİ...................................................................................... 45
HİDDETİ (ÖFKEYİ) YENMEK .............................................................................. 62
SUFİLERİN HALLERİ ........................................................................................ 62
VARLIKTAN SIYRILMAK.................................................................................... 63
TALEP VE YÜKSELME ARASINDAKİ FARK ............................................................ 64
MUHAMMED DİYÂUDDÎN’İN HAYATI ...................................................................... 88
MUHAMMED ZİYÂUDDÎN’İN (K.S) VEFATI ........................................................... 89

1
ŞEYH ABDURRAHMÂN-İ TAĞÎ’NİN HAYATI
Ailesi:
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.lerinin hayatı hakkında geniş bir bilgiye sahip değiliz. Fakat
ailesinin bulunduğu ev halk arasında sûfi evi olarak meşhurdur. Şeceresi hakkında kesin
bir delil elde edemedik.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.lerinin babasının adı Molla Mahmud’tur. Kemâlat sahibi,
ilmiyle âmil, sünnetleri yerine getiren, müteheccid (teheccüd namazını kılan) ve gözü
yaşlı bir zat olarak bilinirdi. Önceleri Kadiri tarikatına mensuptu. Daha sonra
Nakşibendiliği ise Şeyh Salih-i Sipiki’den (k.s) almıştır.
Babası Molla Mahmud’un erkek kardeşleri yoktu. Bir kız kardeşi vardı. Saliha kadınlardan
olan kız kardeşi Kadiri tarikatındandı ve kerameti ile meşhurdu.
Abdurrahmân-ı Tâğî’nin (k.s) annesi Meyasin adında saliha bir kadın idi. Molla
Muhammed’in kızıdır. Molla Muhammed, Seyyid olup Hüseynî koldan gelen, büyük bir
alimdir.
Seyda (k.s) anne tarafından dedesi hakkında şöyle diyor:
-Ben küçük iken dedem Molla Muhammed elini omuzuma kor ve şöyle derdi;
-Bizim ailemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devam eder. Halbuki benim oğullarımdan
hiç birisi bendeki ilmi talep etmedi. İlmime vâris olacak sen varsın.
Seyda’nın (k.s) annesi de kemâl sıfatları ile meşhur idi, gıybet yapmaz ve boş sözlerle
meşgul olmazdı. Kocası evinden ayrıldığında, kadınların arasına gitmez, evinin kapısını
kapatır, uzlete çekilirdi. Allah’ın zikriyle ünsiyet ederdi.

Doğumu ve Çocukluğu:
Seyda (k.s) Hicrî 1247 miladi tarihinde Şirvan’da doğmuştur. Seyda (k.s) o zamanın adeti
veçhile doğarken göbeği; Hz.Yusuf ile Züleyha hakkında yazılan bir aşk kitabı üzerine
kesilerek Allah’a aşık bir zat olması arzu edilmiştir.
Seyda’nın (k.s) alnında, daha küçük iken bile ilahi aşkın izleri alnında görülüyordu. Bir
çok sefer anne ve babası, onun hakkında şöyle derlerdi:
-Cenabı Allah’ın bize lütfettiği bu çocuk, başka çocuklara benzemez. Bunun beslenmesini
eller ile değil kalbimize yerleştirerek ihtimamla yapmamız gerekir.
Daha küçük yaşta iken Kur’an-ı Kerim’i ve itikat ile ilgili bir küçük kitabı okudu. Annesinin
güzel terbiyesi sayesinde başka çocuklardan fark edilirdi. Boş işlerle meşgul olmazdı.
Seyda (k.s) şöyle derdi: “Annemin güzel terbiyesi ile ervah alemiyle ilişkim kesilmezdi.
Allah’tan gafil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm.”
Seyda (k.s), on yaşına ulaştığında annesi vefat etti, babasıyla kaldı. Şafiî fıkıh
kitaplarından İmam Râfii’nin “Muharrer” kitabını okudu. Daha sonra arapça gramer ilmine
başladı. “Hadâikû’d-Dekâik” kitabına kadar babasının yanında okudu. Daha sonra,
memleketin meşhur âlimlerinden Molla Abdüssamed’in yanına gitti. O vefat edince Gavs-ı
Azam (k.s) hz.lerinin kardeşinin oğlu, büyük alim Molla Diyâuddîn’in yanına gitti. Onda
Molla Cami’ye kadar okudu. Molla Diyâuddîn’in o kadar sevgisine mazhar oldu ki, gece-
gündüz O’ndan ayrılmazdı. Daha sonra, çevredeki meşhur âlimlerden okuyarak ilmini
bitirdi.
Sonra, babasına vakfedilen Ispahart’daki medresede ders vermeye başladı. Medrese
eğitimi sırasında en fazla ilişkide bulunduğu kimseler, dünya ile ilgisi olmayan dervişlerdi.
Cezbe hali çok fazlaydı. Semâ ve kaside dinlemeye iştiyakı vardı. Talebeleri çoğu sefer
dışarı çıkartıp; akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere
götürerek ders verirdi. Bazen verdiği kitapta müşkül meselelerle karşılaşınca kitabı
kapatır, talebelerinden ilahi aşka dair bir kaside söylenmesini isterdi. Meselelerin cevabını
(çözümünü) Allah’tan isterdi.

2
Seyda-i Tâğî (k.s) bu dönemi için şöyle buyuruyor:
-Bana yol gösteren bir mürşid, bağlı olduğum bir tarik olmadığı halde, Cenab-ı Allah, beni
günahlardan koruyordu. Bir gece, kötü bir yere gitmeye niyyet ettim. Yolda giderken,
çamur yerde ayağım kayıp yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkar başladım. Temizliğimi
sabah olduğunda bitirebilmiştim.
Seyda (k.s) yüksek bir himmete sahip olduğundan dünyevi rütbelerle kanaat etmezdi.
Osmanlı Devleti, kendisine bulunç nahiyenin müdürlüğünü, kadılığını ve müderrisliğini
verdiği halde bunlara iltifat etmedi. O, kendisini Allah’a ulaştıracak bir Mürşid-i Kâmil
arıyordu.

Tarikata İntisabı ve Mürşidleri:


Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s), son hastalığı sırasında, Gavs-ı Hizâni’ye (k.s) intisap edişine
kadar geçen hayatını, sohbet ve yakıçı bir muhabbet üslûbu ile şöyle anlatmıştır:
-Vallahi, ömrümün başından şu ana kadar Allah’tan başka tek gayem olmamıştır. Yalnız
arada çok kısa bir süre geçirdim ki onu sonra anlatırım. Doğduğum zaman, anam
göbeğimi Mevlana Molla Cami hz.lerinin eserlerinden biri olan “Yusuf ile Züleyha kitabı
üzerinde kesmiştir. Meme dönemimin nasıl geçtiğini bilmiyorum. Yalnız beni görenler
halimi beğeniyorlarmış.
Memeden kesildikten sonra bir emirin yetişkin çağa gelmiş bir kızından hoşlanır olmuşum.
Öyle ki o kız beni taşısa veya yanımda dursa susuyor aksi halde ağlıyormuşum. Daha
sonra, yedi yaşımda iken anamın vermiş olduğu terbiyenin etkisi ile, sevgiye dönük
tabiatım, korku tabiatına dönüştü. Böylece ölümü, azabı ve diğer korkutucu akibetleri
düşünmeye başladım.
O sırada anneme “Çocuklar için azap yoktur” deyince, annem bana “Evet, öyledir. Çünkü
onlar cahildirler. Oysa ki sen âlim bir sülalenin çocuğusun. Sana çok şeyler anlatıldığı için
sen artık âlim oldun ve bu yüzden senin için azap vardır” dedi.
Ben de çocuklarla oynarken onlar çirkin bir söz söyleyince veya günah olan bir hareket
işleyince onlara:
-Ben böyle yapmam, böyle bir söz söyleyemem, derdim. Çocuklar bana niçin? deyince
kendilerine:
-Çünkü Allah’tan korkuyorum, derdim. Bunun üzerine çocuklar bana:
-Bizler günahları yazılmayan çocuklar değil miyiz? diye sorunca kendilerine:
-Annem bana diğer çocukların günahları yazılmaz ama seninkiler yazılır, dedi diye cevap
verirdim.
On iki yaşına girinceye, bulûğ çağının eşiğine dayanıncaya kadar bu korku ile yetiştim. On
iki yaşındayken bir arkadaşımın teşviki ile yabancı bir kadına âşık olmaya kalkıştım. Bu
işe çok önem vermeme rağmen sırf Yüce Allah’ın lütuf ve keremi sayesinde isteğime
eremedim. Fakat bu yüzden on üçüncü yaşımın sonuna kadar devam eden bir gaflet
haline düştüm. On üç yaşımı bitirip de bulûğa erince Molla Ziyaûddîn Arvasî’ye
başvurdum. Bu zât, muhabbet ve ülfete fazlasıyla dönük tabiatlı bir insandı. Bana:
-Muhabbete denk gelecek hiçbir şey yoktur, dedi. Ayrıca bana muhabbetin özelliklerini
açıkladığı gibi muhabbet sahiplerinin abidlerden ve zahidlerden daha üstün olduğunu
anlattı. O’nun telkinlerinin etkisi ile tekrar eski muhabbete dönük mizacım geri geldi.
Fakat bu yeni mizacımda mecazî aşklara artık yer yoktu. Bunun üzerine Hacı Emin Şirvanî
Hazretlerine başvurarak onun tarikatı olan, Rufaîlik tarikatına girdim ve O’na biat ettim.
Arkasından da virdlere, zikirlere ve nafile ibadetlere giriştim. Bütün bunları cezbe ve
muhabbetle yapıyordum. Fakat bir süre sonra Hacı Emin Şirvanî, Şeyhi Abdurrahmân
Talebani Hazretleri tarafından reddedilince Şeyh Hamza Telvi Hazretlerine vararak O’na
biat ettim. Bir süre O’nun müridi olarak kaldım. Bu arada muhabbet ve cezbe halim
kuvvetli bir şekilde devam etti.

3
Bir süre sonra Yüce Allah gözlerimi kâmil bir mürşidin ellerinde açtı. Bu öyle büyük bir
Şeyh idi ki, Kadiri tarikatından Seyyid Nurettin Birgivi hazretlerinden sonra, O’nun kadar
saf, temiz ve gerçeğe yaklaşabilmiş bir şeyh yoktur. Bu sözlerimle Şeyh Abdülbari
Çarçahi hazretlerini kastediyorum. Yeni şeyhim beni hemen tasarrufu altına aldı. Bana
oruç tutmak, az yemek, az uyumak, kirli elbiseler giymek ve sık sık mezarlıkları ziyaret
etmek gibi çok riyazetler yaptırdı. Öyle ki, bazan geceleri bir iki saat mezarlıkta kalırdım.
Hatta Tahi köyünün mezarlığında açık bir mezar vardı. İçinde ölü kemikleri yoktu. Bazı
geceler bu mezara girer ve orada sabahlardım. Bu arada dünyadan, insanlardan ve dünya
hazlarından uzaklaşmış, soğumuştum. Şeyhim bana bir gün bir gece boyunca yüz yetmiş
bin kere tehlil (Lâilâheillallah) dememi emretmişti. Bana derdi ki:
-Kalbini ateş taşı ve Lâilâheillallah cümlesini de ateşi demir parçası say. Kalbini bu yüce
cümle ile muhabbet ve cezbe ile döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda
görüldüğü kalbinden kıvılcımlar çıksın. Ben de onun tarifine uyarak zikrederken önceleri
kalbimde kıvılcımlar çıkıyor ve tüm kalbimi aydınlatıyordu. Arkasından cezbeye dayanan
bir huzura kavuşuyordum. Öyle ki o zamanlar bu kemâlden daha üstün bir kemâl hal
olmayacağını sanıyordum.
Gavs-ı Azam Arvâsî (k.s) hazretleri o sırada Kulât’da oturuyor, sessiz ve gürültüsüz bir
şekilde tasarrufunu gösteriyordu. O’nun müridlerinden biri olan Süleyman Erbusi, arasıra
Kulat köyüne gidip dönmüştü ki, kendisine alaylı bir ifade ile:
-Kulat’daki sûfiler nasıldırlar, ne yapıyorlar? diye sorunca bana:
-Vallahi falanca dereyi geçsen öyle demezdin, diye cevap verdi. Adamın bu sözü beni çok
etkiledi. O sırada halife olarak görevli idim. Bir kaç müridim vardı. Bu müridlerimden
birine “başımı ve sakalımı traş et” dedim. Oysa daha önceden içimden sakal tıraş
etmemeye karar vermiştim. Zaten Kadiri halifeleri sakallı oluyordu. Müridim bana;
-Kendine ne yapıyorsun dedi.
-Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi. Kulat’a gidiyorum, dedim. Bunun üzerine
müridim bana:
-Halife oldun, müridlerin var. Bu noktaya vardıktan sonra Kulat’a gidip o cahil sûfilere
katılıyorsun. Vallahi sen delisin, dedi. Kendisine:
-Ne dersen de, beni etkileyemezsin, buna göre konuşmaktan vazgeç diye cevap verdim.
O gece içimde büyük bir endişe ve sıkıntı belirdi. Sabaha kadar uyuyamadım. Seher vakti
gelir gelmez derhal Gavs-ı Azam hazretlerinin o müridinin evine vardım, kendisini
uykusundan uyandırarak.
-Benimle birlikte gelir misin? dedim. Adam da:
-Gelirim, dedi. Böylece seher vakti yola koyulduk.
Daha önce o müridin sözünü ettiği dereden geçerken kalbimde acaip bir etki hissettim.
Böylece Kulat’a varınca Yüce Allah gözlerimi Cennet bahçelerinden bir bahçede açtı.
Başkasının bir yılda üzerimde sağlayamayacağı tasarrufu Gavs-ı Azam hazretleri bende
bir günde sağlamıştı. O sırada dillerin ifade edemeyeceği, kulakların duyamayacağı acaip
bir haller duydum ve gördüm. O zaman daha önce elde ettiğim hallerin gafletten ve boşu
boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadıklarını anladım.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) daha sonra Gavs’ın (k.s) yanına gitti. Bütün dünya işlerinden
ayrılarak Abdurrahmân-ı Tâğî kalmayı istedi. Gavs (k.s) kendisine “Lafza-i Celâle” devam
etmesini emretti. Sabahleyin Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s), Gavs’a (k.s) şöyle dedi:
-Kurban ben her şeyde Lafza-i Celâlin zikrini duyuyorum. Hatta önümde yürüyen
köpekten bile o zikri duydum.
Gavs (k.s) kendisine Ispahart nahiyesinde kadılık yapmasını emretti. Seyda (k.s) orada
bir veya iki sene kadar kadılık yaptı.
Kadılık yapmasında iki büyük hikmet vardı:

4
Birincisi; dünya azizliğini gördükten sonra zillete düştüğünde durumunun ne olacağını
denemek.
İkincisi; O’na ayrılık eziyetini çektirerek arzu ve iştiya artırmak.
Gerçekten de kadılık müddetince devamlı mürşidi için kaside söyleyerek aşkla meşgul
oldu. Muhabbeti günbe gün artardı. Bu müddet içerisinde zaman zaman mürşidinin
yanına giderek hasretini giderirdi.
Gavs’ın (k.s) emriyle kadılık işinden ayrıldıktan sonra dünyadan tamamıyla uzaklaşıp,
mürşidinin kapısında hizmet kemerini bağladı. Bu arada cahil kimselerin kendisine layık
olmayan sözleri söylemelerine kulak asmadı. Daha önce ailesiyle birlikte izzet ve bolluk
içerisinde yaşarken o kadar fakirliğe düştüler ki ekmeklerini başka kapılardan isteme
durumuna geldiler. Çocukları küçüktü. Hizmetlerini görecek başkalarının zulmünden
muhafaza edecek kimseleri yoktu. İki saliha hanımı vardı. O kadınlar bölgenin şerefli
ailelerinden oldukları halde Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.lerinin, içine düştüğü fakirliği
onunla birlikte teslimiyet içerisinde paylaştılar.
Aile efradının durumu ve fakirliği hakkında kendisiyle konuşmak isteyenleri dinlemezdi.
En sadık dostlarından ve müridlerinden biri olan Molla Hüseyin bu konuda şöyle diyor:
-Seyda Kulât köyünde Gavs’ın (k.s) yanında iken oraya gittim. Yanına varınca ailesinin
durumunu kendisine bildirmek istedim. Teveccüh’ten sonra bildirmemi söyledi.
Teveccühten sonra yanıma gelip şöyle dedi:
-Eğer ailemin üzerine eviniz yıkılsa, Ziyâuddîn dahil olmak üzere hiçbirisi kurtulmaz. -
Allah’a şükürler olsun- bana hiçbir tesiri olmaz.” Ben kendisine;
-Elhamdülillah hepsinin durumu iyidir dedim.

Mürşidinin Yanındaki Durumu:


Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Mürşidinin yanında hiç bir hizmetten geri kalmıyordu. Gayet
fakirane yaşardı. Giyeceklerine dikkat etmez, bazan ayakkabısı bazan gömleği bazan da
ceketi olmazdı. O bunlara aldırış etmez, hizmetine devam ederdi. Ayakları kanayıncaya
kadar hizmet yapar, uyumak içinde kendine bir yer ayarlamazdı.
Bütün gaye ve maksadı, mürşidinin sohbetinde oturmak ve rızasını tahsil etmekti.
Çoğu gece uyumaz. Gavs’ın (k.s), odasının penceresine bakan bir taşın üzerine oturur,
yaz, kış, yağmur, kar demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi.
Şeyda (k.s) bu şekilde eziyet, meşakkatlere devam etti. Dokuz sene ehlinden, vatanından
uzaklaşarak Gavs’ın (k.s) hizmetinde bulundu. Kemalât makamlarına ulaştı. Hilafet alarak
irşadla görevlendirildi.
İrşada çıkmadan evvel bütün arazisini satarak Allah yoluna harcadı. Tevekkülünü denedi.
Bu konuda Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) şöyle dedi:
İnsanlardan dünyayı terketmelerini isterken nefsimin dünya malı karşısındaki durumunu
öğrenmek istedim. Gavs’ın himmetiyle Allah’a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm.
İrşada çıktığında Verkanis köyündeki halifesi Şeyh Fethullah’ın dedesi Şeyh Muhammed’in
türbesini ziyaret etti. O türbede işaret edildi ki Abdurrahman-ı Tâgi (k.s) “Seyda” adıyla
meşhur olacak.
Daha sonra Hacca gitti. Medine’deki bulunan İmam-ı Rabbani’nin (k.s) torunlarından
Şeyh Muhammed Mazhar ile buluştu. Hacc’dan döndükten sonra irşad vazifesinin
gereklerini yerine getirmeye başladı.

Abdurranman-i Tâğî’nin (k.s) Kemalâtına İşaretler:


Son hastalığı sırasında Şeyh Abdurrahman-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu:

5
-Bana Hac mevsiminde Mina’da olduğum gösterildi. Hacca gelenlerin hepsi bütün velilerin
ruhlarıymış. Bu ruhlar benim için Allah’tan af ve mağfiret dilediler. Allah’ın beni
tamamıyla affettiğini ümid ediyorum.
Daha sonra Yüce Allah, kıyamet gününde olacağı şekilde bana tecelli etti. Ben Allah’ın
(C.C) seven (vedûd) ve esirgeyen (Rauf) oluduğunu biliyordum. Fakat o görünürde
hükmedici ve hakikatta merhamet edici bir tavırda:
-”Sen nerede, ben (Yüce Allah) nerede” buyurdu. Bu sözün lezzeti her yanımı sardı. Öyle
ki şimdi uyanık halimle bile o sahneyi görüyorum.
Bu vakıa sırasında raksetmek istedim. Sen bu isteğime ne dersin? Kendisine
-Bizim tarikatımızda raks yoktur, dedim. Bana “Nasıl yok olur, Peygamber Efendimiz (a.s)
Cafer-i Tayyar’a (r.a):
-Sen benim yaratılışıma ve huylarıma benzedin, dediğinde Cafer-i Tayyar (r.a)
Efendimiz’in (a.s) huzurunda raksetmeye başlamıştır.” dedi.
Ben de:
- Caferi Tayyar’ın (r.a) raksı onun elinde olmayarak meydana gelen ve vecde dayanan bir
raks idi. Sizin sorunuzu ben kendi isteğiyle raksetmek olarak anladım. Eğer içeri
girdiğimde sizi vecd halinden dolayı raksederken görseydim çok hoşuma giderdi, diye
cevap vermem kendisinin hoşuna gitti.
Rüyamda bütün velilerin konaklarını üstüste yükselen katlardan meydana gelmiş bir
büyük bina halinde gördüm. Gavs-ül Azam Abdülkadir Geylâni (k.s) beni başı üzerine
alarak üst katlara çıkartarak oradaki bir döşek üzerine oturttu.

Halifeleri:
I- Şeyh Muhammed Sami (Erzincan)
2-Şeyh İbrahim Çokreşi (İşaretler kitabını derleyen)
3- Şeyh Halil Çokreşî
4- Şeyh Mustafa (Bitlis)
5- Şeyh Süleyman (Bitlis)
6- Şeyh Yusuf (Bitlis)
7- Şeyh Fethullah (Verkanis)
8- Şeyh Abdülhâdî Çarçahî
9- Şeyh İbrahim (Bulanık)
10-Seyyid Tahir Abtl
11- Molla Ahmet Taşkesenli (Erzurum)
12-Molla Abdullah (Hîzan)
13-Şeyh Abdullah (Nurşin)
14-Şeyh Reşit (Nurşin)
15-Seyyid İbrahim (Siirt)
16-Şeyh Abdulkahhar (Siirt) Zukayd.
17-Şeyh Abdulhakim (Siirt)
18-Şeyh Abdulkadir Melekand (Hezan)
19-Haceli Yusuf (Hınıs)

6
ABDURRAHMÂN-I TÂĞÎ’NİN (K.S) VEFATI
Seyda-i Tâğî (k.s), bütün ömrünü ilim ve irşad hizmeti ile geçirmiştir. Allah rızası için
insanlara iyiliği emrederek, kötülükleri yasaklayarak tarikat ve hakikat yolunda
ilerlemelerine çalışmıştır. On sekiz yıl kaldığı irşad görevinde bulunduğu beldeyi dünya
muhabbetinden Allah’a davet etmede bir an geri kalmamıştır.
Ariflerin Kutbu Seyda-i Tâğî (k.s) hz.leri son hastalığından önce ve hastalığı sırasında
kemâline delâlet eden ve öleceğine işaret eden bir kaç menkıbesini halifesi İbrahim
Çokreşi’den naklediyoruz:
Şeyh hz.leri irşad sırasında bulunduğu bir köyde bana dönerek şunları söyledi:
- Sadeddin Kaşgari (k.s) hz.leri, ömrünü halkın irşadı ile geçirdikten sonra son günlerini
bütün gayreti ile iç murakabeye ve toplamaya vermiştir. dedi.
Ben de kendisine Gavs -ı Hizâni (k.s) hz.lerinin
-Ricat ehli ölüm hali sırasında istiğrak haline geçer dediğini naklettim. Bu sözlerime şu
karşılığı verdi:
- O hal Yüce Allah’ın, ölüm hali sırasında feyiz ve bağışıdır. Bu halin gayretle
gerçekleşecek bir gelişme olduğunu söyleyemem. Buna rağmen bu andan itibaren
inşaallah bu gelişmeye ermek için çalışacağım.
Abdurrahman-i Tâğî (k.s) ölümünden önce ağır hastalığına rağmen hiç bir sünnet
namazını bırakmaksızın hepsini ayakta kılar, akşam ile yatsı arasında rabıta ile iki tulü
vakti arasındaki zikri asla bırakmazdı.
Oysa bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, hatta yine de
oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumunu kendisine hatırlatarak “sen
hastasın, bu şekilde ibadet yapamazsın” diyenlere aldırış etmiyordu. Hatta bu şekilde
konuşmamalarını istiyordu.
Hastalığı sırasında kendisini ziyaret için gelen müridlerin şu edeplere riayet etmelerini
istedi:
-Ziyaretime gelenler tam bir edep ve huzur içinde yanıma girsinler. Çünkü velilerin ruhları
devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi
zarara uğratacağı gibi kendimi de o davranıştan zarar göreceği çekmiyorum.
Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında
değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyurum.
Abdurrahman Tâğî (k.s) hz.leri, son gecesinin seher vaktinde Peygamber Efendimiz’in
(a.s) açıkça kendisine görünerek bal ve şerbet yemesini emrettiğini ve şöyle
buyurduğunu söyledi:
- Emir hazretleri isteyeni meclisine çağırdı, isteyeni de hizmete devam etmek üzere geri
bıraktı.
Bu sözlerinden sonra kendisine:
-Aklınızdan yolculuk geçiyor mu? diye sorulunca: Evet, hem de çok geçiyor. Eğer
aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamberimiz (a.s) açık bir şekilde bana görünemezdi.
Bu arada o günün ikindi vakti sıralarında eşi Seyyide Kadriyye’nin eteğinden tuturak şu
beyti okudu:
Kabe hareminin harimine vasıl olamazsın,
Eğer evlad-ı âlinin eteğine yapışmazsan
Bu beyti şefaat dilemesi gayesiyle okuduğu mübarek yüzündeki ifadeden açıkça
anlaşılıyordu.
Abdurrahman-i Tâğı (k.s), son hastalığı sırasında bir yolculuk dönüşü ağır hastalığına
rağmen ailesine ve yakınlarına şöyle hitap etti:

7
- Allah’ı ve O’nun Rasûlü Efendimiz’i (s.a) sevmeyi, şeriata bağlanmayı ve Şeyh Fethullah
Verkenasi’ye itaat etmeyi sakın ihmal etmeyin.
Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muamele etti ve rahmet
nazarıyla baktı. Evlâtlarına ise pek iltifat etmedi. Yalnız bir kere Molla Ziyâüddîn’e şöyle
söyledi:
-Oğlum, Şeyh Fethullah, senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni
başkalarından ayırmam, ama o seni öbürlerinden üstün tutar.
Bu sözlerinden sonra bakışları son nefesine kadar bağlılarının üzerinde kaldı.
Komaya girip çıktığı son anlarında şunları söyledi:
-İki meleğin ruhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara:
-Sizin ruhumu almanıza razı değilim. Ben çok sayıda alime hizmet ettiğim için ruhumu
alimlere mahsus meleklerin almasını istiyorum.
Bir süre sonra benim ruhumu almaya gelen meleklere Yüce Allah’ın (C.C) :
-O’nun ruhunu, benim dostlarımın ruhunu alan alsın, buyurduğunu duydum. Bu emri
duyunca “o çabuk gelsin” dedim :
Daha sonra Molla Abdülkahhar’a dönerek:
-Güzel sesinle üzerime Kur’ân-ı Kerim oku, dedi.
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir aile ferdini çağırdı. Peygamber (s.a) Efendimiz’in vefat
etmek üzere iken Hz.Aişe’ye (r.a) çok yakınlık gösterdiğini hatta başını O’nun göğsü ve
çenesi arasına dayayarak öyle vefat ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek
istedi. Vücudunu o yakınının koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek
sağ memesinin altına gelecek şekilde koynuna soktu. Bu durumda kuşluk vaktine doğru
saat dokuz civarında Rabbine kavuştu.
Vefat tarihi Hicri 1304 Rebiülevel / Miladi 1923 Aralık ayının yirmisine rastlayan perşembe
günüdür.

ABDURRAHMÂN-İ TAĞÎ HZ.MÜRŞİDİ GAVS-I HİZANİ’Yİ (K.S) ANLATIYOR


Abdurrahmân-ı Tâğî hz.lerinin rivayetine göre Seyyid Sıbgatullah Arvasî (k.s.) hz.leri
Bitlis’e gelişinin üçüncü veya dördüncü günü sabah namazından sonra işaret yoluyla
buyurdular ki:
-Ölümüm sonbaharın nihayetine doğru olacak. Gerçekten buyurdukları gibi oldu. Zira
Ramazan ayının ilk cumartesi günü zeval vaktinden sonra Hakk’a göçtüler.
Seyyid Sıbgatullah Arvasî hz.lerinin vefatından hemen sonra orada bulunanlardan birisi:
- Sonbaharın bitimine kaç gün kaldı? diye sordu. Ben de o zaman hesap bilen birine aynı
soruyu sordum. O kişi dedi ki:
-Ramazan bayramından üç gün sonra sonbahar son bulacaktır. Filhakika, Arvasi hz.lerinin
işareti gerçekleşmiş oldu.
Molla Abdurrahmân-ı Meczup hz.lerinin rivayetine göre Gavs (k.s.) hz.leri bir gece şafak
sökmeden evvel
- Rüyamda bana bir parça sabun verildiğini gördüm dedi. Molla Abdurrahmân-ı Meczup da
bu işareti vefat alâmeti olarak yorumladı.
Molla Şerifin (k.s.) rivayetine göre: Gavs hz.leri (k.s.) “Gökyüzünün kuzeyinde kızıllık
meydana geldiği bir gece bana dışarı çıkıp, kızıllığı incelememi söyledi. Sabah namazını
kıldıktan sonra da “Bu gece sekârata gireceğimi sanıyorum” dedi. Ayrıca birkaç defa
Abdurrahmân Tâğî (k.s.) hz.lerinin gelmesi için çağırmamızı emir buyurdular. Zira
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) hz.leri o sırada memleketi olan Ispahart’ta bulunuyordu.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) hz.leri buyurdular ki:

8
Ispahart’tan döndüğümde şaban ayının dördüydü. Huzurlarına çıktığımda gülümseyerek
- Niye geciktin? dediler ve şu hadiseyi anlattılar:
- Zamanın birinde Teymur isimli bir sûfi ve Ömer isimli oğlu vardı. Teymur’a “Niye hiçbir
zaman sevinçli görünmüyorsun” diye sorulduğunda dedi ki:
- Bu dünyada nasıl sevineyim, lezzet ve nazların sona erdiricisi olan ölüm, beni, oğlum
Ömer’den ayıracak. Zira ya ben öleceğim o geride kalacak veya o ölecek ben geride
kalacağım.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) hz.leri buyurdular ki: Şaban ayının dördüncü günüydü. Gavs
(k.s.) ikindiden sonra odanın boşaltılmasını emir buyurdular ve bize vasiyetini yazmamızı
emrettiler. Kendilerine “Efendim, bu vasiyetler de ne oluyor?” dedim. Cevaben:
-Bana ilham yoluyla yaşamayı veya ölmeyi tercih etmem istendi. Ruhum ölmeyi istiyor.
Daha sonra;
-Efendimiz, mübarek eliniz sayesinde birçok insan hidayete erdiğine göre, ölümü tercih
etmeniz sizin şanınıza yakışır mı? dedim. Bana “Ben ölmeyi dilemiş değilim” buyurdular.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) hz.leri buyurdular ki: Gavs (k.s.) hz.lerinin ölümüne yakın bir
gün Molla Abdullah Ispahart, Molla Abdüssamed Kerkarî ve Molla Abdulhamid kendisini
ziyarete geldiler. Onlara dört defa meyve ikram ettikten sonra şöyle sohbet etti:
-Şah-ı Nakşibend (k.s.) hz.leri vefatından önce son hastalığı sırasında kendisini ziyarete
gelenlere dört defa meyve ikram etmiştir. Daha sonra onlara çok yiyip, çok amel
etmelerini tavsiye etmiştir,
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) hz.leri buyurdular ki:
Molla Muhammed Melakendî ve birkaç molla bir gün Gavs (k.s.) hz.lerini ziyarete geldiler.
Gavs, yatağı üzerinde, sol tarafına yaslanmıştı. Ziyaretçilerine oturmalarını emretti. Fakat
gözlerini açamıyordu. Hiç konuşmamıştı. Misafirler, çok hasta olduğu için, Gavs’ın aklının
başında olmadığını sandılar. Bir süre oturduktan sonra adaba riayet ederek kalkıp gittiler.
Akşam namazı esnasında Gavs kendine gelip gözlerini açınca:
-Ziyaretçiler belki de hastalığımdan dolayı kendileriyle konuşmadığımı sandılar. Halbuki
ben murakabe halinde olduğum için kendileriyle konuşamadım, dediler.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) hz.leri buyurdular ki:
Bir seferinde Gavs (k.s.) hz.lerine şöyle dedim: Efendimiz, sizin hayatta olmanız
insanların hayrını çoğaltır. Bir süre önce yaşamanız ve ölümünüz arasında tercih
yapmamız emredildi de, sadaka vermekle ölümünüz tehir edilmişti. Şimdi de sizin yüksek
kereminizden beklenen, yine sadaka vermeyi emretmenizdir. Belki de sadaka kaderin
hükmünü önler. Zira kaderin hükmünün kesin olmayıp, sadaka verip vermemeye bağlı
olması muhtemeldir. Bilahare benim bu sözlerim üzerine mübarek Gavs emir verip çokça
sadaka dağıttırdı. Fakat ertesi gün Gavs’ın hizmetçisi olan bir kadın (Bu hizmetçi kadın
kendisini tanıyanların ittifakla söylediklerine göre, ümmetin saliha kadınlarındandı. Hatta
Seyyid Tâhâ (k.s.) kendisinden birkaç defa dua istemişti.) geldi ve bana: “Eyvah! eyvah!
Gavs-ı Azam şu alçak dünyadan ayrılıp Hakk’a kavuşma yolculuğunun eşiğindedir.” dedi.
Kendisine “Bunu nereden biliyorsun” dedim. Gavs (k.s) bana şöyle söyledi: Daha önce
irtihal ile istirahat zamanı yaklaştıkça, sadaka onun tehir edilmesine sebep oluyordu.
Halbuki bu sefer ecelim kesindir. Zira kaza-ı mübremdir. Hiçbir şey ona engel olamaz.”
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) hz.leri buyurdular ki: Bir gece Gavs beni yanına çağırarak
şöyle dedi:
-İki defa sekarata girdim. Kendilerine:
-Gavs hz.leri bu gece rahatmıdırlar? “ diye sordum. “Evet” dediler.
-Sekaratı nasıl tanırsınız diye sordum. Bana cevaben şöyle dedi:

9
-Ben ruhumun ihtilacını, çırpınışını tanırım. O bu sefer göçmek iştiyakındadır
(özlemindedir.)
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) hz.leri buyurdular ki:
Kendilerine teşrin-i sanınin (kasım) dokuzunda:
-Daha önce belirttiğiniz ecelinizin vakti geçti, dedim. Bana:
-Hayır geçmedi. Çünkü kânûn-ı evvelin ilk on günü de sonbahardan sayılır.” diye cevap
verdiler.
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s.) hz.leri buyurdular ki: Gavs hz.leri ölümüne işareten buyurdular
ki:
-Cuma günü ölüm için güzel bir gündür. Fakat Peygamberimiz (s.a) hz.leri pazartesi günü
vefat etmiştir. Şeyhim Seyyid Taha (k.s.) ise Cumartesi günü vefat ettiler. “Cumartesi
günü” sözünü bir kaç kere tekrar etti ler. Kendilerinin de Cumartesi günü vefat edeceğini
tahmin ediyordu. Nitekim de öyle oldu.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) hz.leri buyurdular ki:
Gavs bir sohbetlerinde dünyayı kötüledi. Eğer Cenab-ı Hakk cennet nimetlerini ve dünya
nimetlerini sevimsiz gösterse hiçbiri benim hoşuma gitmezdi. Varsın öyle olsun. Zira
maksut Allah (C.C)’dır.
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
Gavs (k.s) hz.leri dünya meselelerini konuşmaktan hoşlanmazdı.Nitekim bir gün
huzurlarına bir miktar sığır eti getir diler, bunları Ispahart’a mı gönderelim yoksa burada
mı kalsın diye sorulduğu zaman mübarek şöyle dedi:
-Siz bana böyle şeyler sormayın, zira ben dünyayı ve onun içindekileri sevmiyorum,
insana sevmediği birşey hakkında soru sorulmaz.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Bir gün Gavs (k.s) hz.lerine hediye olarak bir miktar meyve getirdiler. Gavs (k.s) hz.leri
hediye getirenlere hitaben :
-Keşke siz bana bu hediyeyi getirmeseydiniz. Zira ben dünya nimetlerinden sıkılıyorum,
dedi.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Gavs (k.s) hz.leri ölüm öncesi hastalığı sırasında kendisini ziyarete gelen avama
hastalığının şiddetinden hiç bahsetmez, aksine iyi olduğuna dair sözler söylerdi. Hatta
vefat ettiği gün akrabaları dahi izin isteyip köylerine gitmişlerdi. Çünkü sıhhatinin yerinde
olduğunu sanıyorlardı. O günlerde Gavs (k.s) çorba suyundan başka birşey yemiyordu.
En son az bir miktar içine ekmek doğranmış ayran ve buz yemişti.
Abdurrahmân-ı Tâğî(k.s) hz.leri buyurdular ki:
Gavs (k.s) hz.lerinin hastalığı esnasında hiç uyuduğunu görmedik. Sadece kıbleye karşı
oturuyor; bazen sağ, bazen sol taraflarına yaslanarak murakabe yapıyorlardı. Hatta
sohbet zamanı dışında bütün vakitlerini murakabe ile geçiriyorlardı.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
Gavs (k.s) hz.leri ölüm hastalığı esnasında hiç inlemedi. Nadiren birkaç defa olmuştu.
Bunun üzerine bana:
-İnsanın elinde olmadan inlemesi zarar verir mi? Vermez mi? diye sordu.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki: Gavs (k.s) hz.leri, Bitlis’te ölüm tarihini
işaret buyurduktan birgün sonra yanına giren oğlu Şeyh Bahauddin’e:
-Yerime geç ve posta otur. Şimdi post sahibi sen oldun. dedi. Bundan sonra insanlara
ancak altı, yedi teveccüh yapabildi. Adı geçen oğlu Şeyh Bahaaddin’in teveccüh yapmasını

10
emir buyurdular. Gavs (k.s) hz.leri şaban ayı geldikten sonra artık sohbete gitmediler.
Oğlu, Şeyh Bahauddin’in sohbete gitmesini emir buyurarak “Artık sohbet sırası sana
geldi” dediler.
Abrdurrahman-ı Tağî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Gavs (k.s) hz.leri, şeriate muhalefetten, bid’atler yapmaktan, tarikatta söz, hareket ve
sükûnun da ruhsatlarla amel etmeyeceğine dair tevbe ve biat etmesi için beni Şeyh
Bahauddin’e gönderdi. Kendisine gidip aldığım emri tebliğ ettim. O da öylece emirlerini
yerine getireceğine dair tevbe ve biat etti. Sonra Gavs hz.lerine dönüp kabul ettiklerini
haber verince o da biatlerini kabul etti.
Abdurrahman-î Tağî(k.s) hz.leri buyurdular ki:
Gavs (k.s) hz.leri bir gece bizimle ihtiyaten istişare ederek
-Bu tarikat-ı âliyede hedefe ulaşan kimdir? diye sordu. Ben :
-Sizin gibi kimse ulaşmamıştır. dedim. Gavs hz.leri
-Kendim gibisini söylemiyorum dedi. Ben de dedim ki:
“Şayet zat-ı âlilerinizi göz önüne almazsak şu anda sizin kapınızdaki kâmiller gibi Şah-ı
Nakşibend’in kapısında yoktu.”
Bu müşavereden sonra bu tarikatin post nişini kime verilmesi üzerine silsile-i Sadat’tan
ve Hazreti Fahr-i Kainat (s.a) Efendimiz’in ruhaniyetinden istimdat istediler. Onlar da bu
emrin Şeyh Bahauddin (k.s) hz.lerine teslim edilmesini işaret ettiler. Şu üç şartı da yerine
getirmesini emrettiler.
1-Şöhrete istekli olmaması.
2-Şeriate muhalefet etmemesi.
3-Tarikatta Şeyhine muhalefet etmemesi.
Gavs (k.s) hz.leri iki küçük oğlunu (Seyyid Nur ve Seyyid Burhan) zahirî ve manevî
terbiyelerini öğretmesi için Molla Abdurrahmân-ı Meczub’a teslim etti.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
Gavs (k.s) hz.leri bana dediler ki:
-Ölümüm için sakın üzülme, zira ölümümden sonra rabıta sağlığımızdan daha güzel, daha
süratli bir şekilde gelir.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
Gavs (k.s) hz.leri, Molla Abdülkadir, Süleyman Efendi ve Molla Hüseyin’in bir an önce
sülûka başlamalarını arzuluyordu. Nihayet Gavs (k.s) hz.lerinin istekleri üzerine bu
mollalar emre imtisal edip, tarikat amellerine başladılar. Bu halden memnun olan Gavs
(k.s) hz.leri “Gerçekten nisbet kuvvetlidir” dedi. Bu sözüyle ölümünden sonra amellerinde
gevşememelerini, kendilerine menfaat hasıl olacağına işaret etti.
Abdurrahmân-ı Tâğî hz.leri buyurdular ki:
Gavs (k.s) hz.leri Şeyh Seyyid Tâhâ (k.s) hz.lerinden naklen şöyle buyurdular.
“Kılıç kınından çıkmadıkça birşey kesemez.”
Âbdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
Gavs (k.s)hz.leri ölümünden sonra arkasından kimsenin ağlamamasını emretti. Nitekim
ölümü ile müritlerin kalbine öyle sükunet girdi ki hiçbiri ağlayıp mahzun olmadı. Ölmeden
önce ner-deyse kendilerini öldürecek hale geldikleri halde, ölümünden sonra sabrettiler.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
Gavs (k.s) vefat ettikleri cumartesi günü öğleden sonra Molla Abdurrahmân-ı Meczup ve
beni huzurlarına çağırdı. Huzurlarına vardığımızda iki omuz etlerinin titrediğini gördüm.

11
Sekerat haline girdiklerini anladım ve sessizce “Yasin” sûresini okumaya başladım.
Mevlâ’ya kavuşma arzusunun eseri kendilerinde görülüyordu.
-Beni doğrultun. dedi. Kendilerini doğrulttuklarında, tekrar:
-Beni yatağıma uzatın, dedi. Uzattıklarında tekrar:
-Beni doğrultun, dedi.Doğrulttuklarında yine :
-Beni uzatın, dedi. lzdırabı ziyadeleşince bana doğru döndü, gülümseyerek:
- Böyle olsun bakalım, dedi. Ölümü tercih ettiğini belirtiyordu.Bir nargilenin fokurdayışı
gibi latif ruhunun titrediği mübarek vücudunda belli oluyordu. Bu sırada sarığını çıkardı.
Göğsüne buz koyup yüksek sesle Yasin sûresini okumalarını söyledi. Bir an evvel
Mevlâ’ya kavuşmaya iştiyaklı olduğundan dolayı ruhunun çabuk çıkması için dua
edilmesini ve ecelinin çabucak son bulması için de oğluna sadaka vermeyi emretti.
Ruhunun teslim ederken sünnete uyarak sol yanına kuvvetli bir şekilde tükürdüler.
Hizmetçiler derhal mendille tükürdüğünü sildiler. Bu sırada yanına girenlere oturmalarını
emrediyordu. Ağır sekerata girip ruhunu teslim edeceği zaman, mahzunluğumuz
kaybolmuştu. Orada bulunanların bazılarının gözünden yaşlar akıyordu. Sekeratın şiddet
ve ağır hallerinden hiç şikayetçi olmadılar. Sadece bir iki sefer “ay baba!” dediler.
Kendisini yatağına koymalarını isteyince kollarından tuttular. Lakin yatağa kadar
yürüyerek gitti. Halbuki son hastalığında ayağa kalkmaya gücü yoktu. Yatağına kadar
yürüyerek gitti ve yüksekliği bir dirsek boyu olan sedirine kendisi çıktı. Sağ yanına
yaslandıktan sonra, sarığının taylasanını yüzüne düşmüş olarak gördük. Sarığı kendisi mi
örttü yoksa, sarık kendisi mi düştü, hiç birini bilemedik. Sarığı yüzünden aldığımızda
birde ne görelim! Mütebessim bir vaziyette vefat etmiş olduğunu gördük. O anda ortalığa
bir koku yayıldı, öyleki dışardaki sûfiler bu misk kokusunu duydular. Bu koku defin
esnasına kadar devam etti.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
Gavs (k.s) hz.lerinin mahdumu Şeyh Celâleddin, Gavs benim yıkamamı emrettiler. Biraz
çekimser durdum. Rabıtamın bozulmasından korkuyordum. Zira hayattayken kemâlinin
zirvesinde gördüğüm çehresine acaba öldükten sonra bir noksanlık izafe olacak mıydı?
Fakat mübarek vücutlarını yıkarken çehrelerinde taşıdıkları o kemâlât hali aynen
duruyordu. Ayrıca ondan nurun çıktığını ve parladığını gördüm. Alnının ortası sararmış,
kenarları ağarmıştı. Hatta şimdi bile aynı şekilde rabıta kurmaya çalışıyorum. Çünkü
hayattayken gördüğümden daha güzel görmüştüm. O mübarek vücutları ise hayattaki
terinden daha yumuşak bir hâl al-mıştı. Gavs (k.s) hz.leri hayattayken ağır cüsseli idi.
Onu ancak iki veya üç kişi çevirebilirdi.Yıkama esnasında yakın hizmetçisi Ali, onu bir
yandan öbür yana tek elle çeviriyordu onun gibisi görülmemişti. Yıkama kesesi ve elim
onun dizkapağı ile göbeği arasına hiç gitmediğini hatırlıyorum.
Gavs (k.s) hz.leri hicrî 1287 yılında Hakk’a göçtüler.

ŞEYH SEYYİD SIBĞATULLAH el-ARVASÎ HZ.’LERİNİN BAZI ÂDET VE HALLERİ


Gavs (k.s) hz.leri, Allah’ın (C.C) bütün mahlukatı üzerine çok şefkatli idiler. Sıla-i Rahîm
yaparlardı. Dostları vefat ettiğinde onların çocuklarını da arar, gözetir, taziye ederlerdi.
Kendisine karşı çıkanlara sohbetlerinde çok şefkatli ve nazik davranırlardı. Ona kötülük
yapanlara iyilik yaparlardı. Teveccühte gözünü açanları şiddetle men ederlerdi. Bazı
şahıslara teveccühü iki sefer yaparlardı. Mürid olmayanı teveccühe sokmazlardı. Vakıada
görülen yılanı nefis ile, koyun ve atı görmek tecelli-i sûrî ile yorumlardı. Yemekte
kendisinden evvel kimsenin sofradan kalkmamasını emrederlerdi. Kalkan olursa men
ederlerdi.
Namazdan sonra hatm-ı hâcegân’a oturmak için kendisinden izin bekleyenlere böyle
yapmamalarını söylerlerdi. Teheccüd ve evvabin namazını, şeriata mutabaatı kesinlikle
emrederlerdi. Hatta bir gün Seyda-i Tağî (k.s) hz.leri çoraplarını giydirirken sehven önce
sol ayağından başlayınca kendisini ağır bir şekilde ta’zir etti ve ona:

12
-Şeriat emirlerini okumadın veya duymadın mı ki böyle yapıyorsun? Bir şey giyerken önce
sağ taraftan başlanılacağını ve çıkarırken de sol taraftan başlanılacağını bilmiyor musun?
dedi.
Hiçkimse Gavs (k.s) hz.lerinin sağ tarafına tükürdüğünü görmemişti. Çok titizdiler.
Titizliğine bir diğer misal de şudur: Bir gün oğluna bir miktar üzüm hediye edilmişti.
Oğlunun elindeki üzümden bir parça yemişti. Bunun üzerine çok üzüldü ve mollalardan
fetva istedi. Nihayet haram olmayacağına dair fetva verildikten sonra içi rahatladı. Gavs
(k.s) hz.leri taleb-i hâl sahibi olmaya tercih ederdi. Seyda-i Tağî şöyle buyuruyor:
Bir gün Gavs (k.s) hz.leri adamın birisi için fal 1 açtı. Onun falında aşağıdaki mısra çıktı.
“Maksadıma erinceye kadar elimi talepten çekmeyeceğim”
Bu mısra çıkınca çok sevindi. Halbuki müridlerin halleri karşısında hiç sevindiği
işitilmemişti.

1
Fal: Bu kelimeden maksat falcılık değildir. Kişinin haline uygun düşen kelimedir. Nitekim Peygamber
Efendimiz (s.a) güzelliğe delalet eden falı sevdiği rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a) “Uğursuzluk
diye bir şey yoktur. Fal olarak güzel kelimeyi işitmekten hoş!anırım” buyurmuştur.” Tac;3/221.

13
ABDURRAHMAN-İ TAGI (k.s) ve MÜBAREK SOHBETLERİ 2

Aşağıda anlatılanları ben Abdurrahmân-ı Tâğî’den (k.s), O’da Gavsı-ı Azam Arvasî (k.s)
hz.lerinden dinlemişlerdir.
Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki:
Gavs (k.s) hz.leri Gayda’da bulundukları sırada dedi ki:
-Oniki imamın büyüklüğü ile ilgili sohbet, yiyecekten zulmeti kaldırır.
-Mürid tarikatta ulaştığı hallerini kendini kıskanmayacak bir kardeşine anlatabilir. Bir
mahsuru yoktur.
Nitekim babam - Allah ruhunu şad eylesin - şöyle demişti:
-Ben ve Molla Ahmed-i Dumlî beraberce tarikata girdiğimiz günlerde karşılaştığımız halleri
birbirimize anlatırdık. Gavs (k.s) hz.leri durumu öğrendiklerinde bu hareketimizi
yasaklamadı. Hatta şöyle buyurdu:
Ispahart’ın insanları azgındır. Bu vesile ile mal ve kadına düşkündürler. Bu insanlar
tasavvufun feyiz ve bereketinden istifade etseler mal ve kadın düşkünlüğünü bırakıp
bütün gayretleri ile bu yola sarılırlar.
Gavs (k.s) hz.leri buyurdular:
-Sadece Nakşibendi Şeyhlerinin talimat verip öğrettiği kimselerin bildiği bir Tehlîl’i okuyup
bağışlayınca ölülerden kabir azabı kalkar.
Nitekim Arvasî (k.s) hz.leri azap çektiğini tahmin ettiği ölülerin ruhlarına bu tehlîli okuyup
hediye etmeyi emrederlerdi.
Abdurrahmân-i Tağî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Rabıtam o kadar ilerledi ki heladayken bile gözümün önüne geliyordu. Bundan büyük bir
utanç duydum. Durumu Arvasî (k.s) hz.lerine arzettim. Gavs (k.s) hz.leri bana:
-Bu ruhanî bir haldir. Bundan utanç duyma. Ayrıca Ebu Bekr (r.a) Peygamber’e (s.a) aynı
durumdan şikayet edince Peygamberimiz de böyle söylemişti.
Abdurrahmân-i Tağî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Gavs (k.s) hz.leri bana ezanın manasını şöyle şerh ettiler. Ezan işitildiği zaman şöyle
tefekkür etmek gerekir.
ALLAHÜ EKBER: Şöyle “Cenab-ı Rabbi’l Âlemin ibadete ihtiyacı olmayacak derecede
büyüktür” demektir.
EŞHEDÜENLÂİLAHEİLLALLAH: Ondan başka ibadete layık kimse yoktur demektir.
EŞHEDÜENNEMUHAMMEDÜNRASULÜLLÂH: “Peygamberlerin dediği haktır, Peygamberimiz
Muhammed Mustafa’nın (s.a) getirdiği şeriat haktır. Buna göre namaz asla
terkedilmeyecek bir vecibedir, farzdır. Kul kıldığı namazlara karşılık sevap kaza-nır.
Bırakacak olursa acıklı bir azap ve büyük bir mahrumiyet vardır.Burada iki mana ortaya
çıktı.
HAYYAALESSELAH: “Namaza gel ki büyük bir hayra kavuşasın.” Bu söz birinci manaya
işarettir.
HAYYAALELFELAH: “Bu önemli farzı yerine getirmeye gel ki acıklı azabtan kurtulasın” Bu
söz de ikinci manaya işarettir. Ezanı dinleyen bir kimse bu kısımda şöyle demelidir. (La
havle velâ kuvvete illâ billah) yani (Taate gücüm yok, azabtan kurtulmak için gücüm yok,
ancak Allah (C.C)’ın yardımıyla olur).Bunu söylemek müstehaptır.

2
Bu bölüm abdurrahmâni tâğî hz. Lerinin halifesi İbrahim Çokreşi (k.s) tarafından rivayet edilmiştir.

14
Burada dinleyici, kula hiç bir şey kalmadığından gevşeklik gösterebilir. Müezzinin
tekrar”Allahüekber”ve”Lailaheillallah” demesi dinleyendeki gevşekliği giderir.
ALLAHÜ EKBER: “Allah (C.C) senin ibadetine layık olmayacak derecede büyüktür. Öyle ise
fayda hep senindir.”demektir. Bunları söylemekle kulun gevşekliği gider.
LAİLAHEİLLALLAH: “İbadete müstehak olan yalnız Allah (C.C)’tır, azabdan kurtarıcı da
O’dur.” demektir.
Bu kelime-i tayyibe ümitsizliği giderir.buyurdular.
Abdurrahmân-i Tağî (k.s) hz.lerinin bu bölümde naklettikleri Gavs(k.s)hz.lerinin bazı
keramet halleriyle ilgilidir.
Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki:
“Gavs (k.s) hz.lerinin sûfilerinden birinin bir miktar koyunu kaybolmuştu. Mürid
koyunlarının bulunması için Gavs (k.s) hz.lerinden himmet istedi. Ben huzurlarına
vardığımda oğlu Muhammed ile karpuz yiyordu. Karpuzun kabuklarını bana uzatarak “Bu
kabukları kim yerse koyunların yerini onun bulması gerekir.” dedi. Bu sözü duyunca
kabukları yemek istemedim. Fakat Gavs (k.s) hz.leri bana “Ye”deyince ben de yedim. Çok
geçmeden koyunlar bulundu. Bunun üzerine; “Bu İhlasın neticesidir.” buyurdular.
Başka bir hâdise de şudur:
“Bir ara o beldenin ileri gelenlerinden biri hapisteydi. Gavs (k.s) hz.leri, bu hadiseden
haberdar olunca:
-Eğer ihlâs sahibi olsaydı hapisten kurtulurdu, dedi. Bu durumda ben o zatı haberdar
edip:
-”Sen tövbekar ol, gafleti bırak”dedim. Ayrıca Gavs (k.s) hz.lerinin çoraplarını gönderdim.
Haksız yere hapiste olan bu kişiye haber ulaşınca hemen tövbe etmiş. Bunun üzerine
Gavs (k.s) hz.lerinin himmetleriyle ertesi gün serbest bırakıldı.
Gavs (k.s) hz.lerinin kerametini gösteren bir başka hâdise de şudur. Abdurrahmân-ı Tâğî
(k.s) buyurdu:
“Gavs (k.s) hz.leri keramet eseri olarak hacca gitmişti. Ebdalları ile her cuma iki sefer
toplanıyordu. Onlar hizmetle meşgul olurlar, o da onların yük ve hastalıklarını üzerine
alırdı. Hatta çoğu sefer bir (Seyda-i Tağî ve diğer ebdallar) onun emri ile uzak yerlere
gittiğimizde ayaklarımız taşlara çarpardı. Geri döndüğümüzde onun ayağından da kan
aktığını görürdüm.
Gavs (k.s) hz.leri vefat ettikten sonra ben başka bir Gavs’a on gün kadar hizmette
bulundum. Baktım ki onunla Gavsımız Seyyid Sıbgatullah Arvasî (k.s) arasında dağlar
kadar fark var. Ben de ona ebdal olmayı bıraktım.
Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki:
“Beni bir beldede haksız yere hapse attılar. Bir de gördüm ki, Gavs (k.s) hz.leri beyaz bir
ata binmiş imdadıma geliyor. Akabinde onun yüce himmetleriyle kurtuldum.”
Gavs (k.s) hz.lerinin mübarek beyanlarına göre Tarikat-i Nakşibendiyye’de mutlak fena
ve Hakke’l-yakîn makamına ermişlerdi. Diğer tarikatlardan hiç bir kimse bu mertebeye
ulaşamadığı gibi, bu Tarikat-ı Âliye-i Nakşibendiyye mensubları arasında da Şah-ı
Nakşibend, Şeyh Abdülhalık Gucdevanî, Hâce Alaaddîn Attar ve İmam-ı Rabbani hazaratı
dışında hiç kimse bu derecelere erememiştir.
Gavs’ın (k.s) müridlerinden biri hastalandı. Hastalığı ölüm derecesine yaklaştı. Gavs’tan
(k.s) himmet ve istimdat diledi. Gavs (k.s) onun himmet ve istimdadına beni gönderdi.
Ben gidince iyileşip ve şifa bulduğunu gördüm.
Gavs (k.s) hz.leri buyurdular:
- Benim başıma musallat olan şeytan bana teslim oldu. Bunu bize bir gerçeği nakledip
haberdar etmek için bildirmişti.

15
Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki:
-Seneler önce yeni intisap ettiğim sıralarda teveccühte bir mollanın yanına oturmak
istemiştim. Fakat Gavs (k.s) hz.leri engel olmuş beni başka bir yere oturtmuştu. Bunun
hikmetini yıllar sonra anladım.Şöyle ki; O molla ile aramızda onun karşı çıkışları sebebiyle
soğukluk meydana geldi.”
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) buyurdular ki:
-Bir gün Gavs (k.s) hz.leri şöyle buyurdular. Bana denildi ki;
-Seni görenler cehennem yüzü görmeyecek. Ben bu durumu ihvandan birine anlattım, o
da çok korkup dedi:
-Acaba onu kim görebilir?
- Ben de bundan sonra Gavs (k.s)’a giderek kardeşimin duyduğu endişeyi naklettim.
Gavs (k.s) dedi.
-Görmekten maksat ihlâslı bağlılıktır. Gavs’a, size bu haberi kim verdi diye sorduğumda,
dedi ki” Mevlam söyledi.”
“Ben Gavs (k.s) hz.lerinin keşif ve kerametlerini tecrübe ettim. Her seferinde söylediği
gibi çıktı. Ancak bir seferinde falan adam on beş gün sonra gelecek buyurdular. O adam
bildirdiği zamandan sonra geldi. Sadece beş gün fark etti.”
Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki:
Gavs (k.s) hz.lerine bir süre hizmet eden bir kadının oğlu vardı. Bir gün bu genç
hastalandı. Gencin annesi Gavs (k.s) hz.lerine himmet için geldi. Gavs (k.s) hz.leri:
-Hasta şifa bulmaz. dedi. Kadın tekrar ısrar etti. Gavs (k.s) eceli gelmiş şifa bulmaz
dediyse de, hastanın annesi ısrarında o dereceye vardı ki ağlayarak yalvarıyordu. Gavs
(k.s) hz.leri dayanamadı, hastanın bulunduğu yere gitti. Biz de gittik. Gavs (k.s) hz.leri
sararıp solmaya başladı. Meğer hastanın ruhuyla kendi ruhunu değişmiş, hastanın ruhuna
bedel kendi ruhunu vermiş. Zira Gavs (k.s) hz.leri :
-Ölüm meleği geldi. Ruh almadan dönmez, demişti. Çok geçmeden odun taşıyan Salih
ismindeki bir sofi geldi. Sûfi Salih, Gavs (k.s) hz.lerinin kendi ruhunu çocuğun ruhu
yerine tercih ettiğini anlayınca hemen sırtındaki otunu bırakarak,
-Görmüyor musunuz? Gavs (k.s) ne durumdadır. Ya Gavsım ruhum sana feda olsun,
diyerek Gavs’ın yanına koştu. Ruhunu Gavs’a bedel olarak verdi. Gavs ve hasta çocuk
iyileştiler. Zira Salih, ruhunu bedel olarak vermişti.
Aşağıdaki kıssaları,1296 senesinde şeriata teşvik hususunda Gavs (k.s)’dan nakletmiştir.
-Gavs (k.s) hz.leri: Benden alimlerin hallerinden sordu ve buyurdu ki:
-Maksat şeriata mutabık istikametin gerçekleşmesidir.
Buna karşılık ben de kendilerine “tarikat şeriata bağlılık olduğuna göre şeriata Molla
Muhammed Emin’den daha bağlı bir kimse yoktur” dedim. Gavs (k.s) hz.leri celâllenerek
“o abdest alırken yüzünü dört defa yıkıyor” diye cevap verdiler.
-Gavs (k.s) hz.leri Gayda’da bulundukları sırada, Bana Molla Abdullah ile Molla Hüseyin’in
durumlarını sorunca kendilerine Molla Abdullah’dan bahsedip övdüm. Molla Hüseyin’den
bahsederken, o şeriate yönelmiştir deyince,
-İyi ya, maksat istikametin gerçekleşmesidir” buyurdular.
-Yine bir gün Gayda’da Molla Abdurrahman Melâkendî abdest almak için gittiği havuzun
başında elleri ve yüzü açık vaziyette temizlik yapan bir kadının suda aksini gördüğünü
üzülerek bahsetti. Bana, bu olayı Gavs’a aktarmamı istedi. Ben de Gavs (k.s) hz.lerine
aktardığımda Gavs (k.s) hz.leri şiddetle karşı çıktı ve ve celallenerek, dedi:
-Sen bilmiyor musun bu durum avam içindir, sen alimsin, senin için mahsurludur.
Bakılması gerekli olmayan yerlere gözlerini salıverme.

16
Bir molla yüce tekkeye kadınların gelip gittiğine dair ileri geri konuşmuştu. Bu duruma
ben sebeb olmuştum. Bunun üzerine dedim ki;
-Kadınlarla birarada mecburen bulunmak zorunda kaldığımızı bununla beraber o
kadınlardan kaçındığımızı, yüzlerini görmediğimize talakla yemin ederim. Gavs (k.s)
hz.leri bu sözlerimi duyunca Emir’in evinde duruma göre cevap vermenin iyi olmadığını
belirtip dedi ki: Hal ile cevap vermek makbul değildir. Makbul olan cevap şeriate muvafık
olmasıdır.
-Gavs (k.s) hz.leri, bir köye irşada gitmişti. Camiye geçip oturdu. Köylüler ziyaretine
geldiler. Nevar ki gelen sol ayağı ile camiye giriyordu. Yalnız bir sûfi sağ ayağıyla girdi.
Bunun üzerine Gavs (k.s) hz.leri “Müridlik nerede siz nerede. Mürid ancak sağ ayağıyla
camiye giren bu sûfidir” deyip gülümseyerek o sûfiye sohbet etti.
Gavs (k.s) hz.leri; Bâcuri’nin rivayetine çok değer verirdi. Bir keresinde sûfilerden biri
İstanbul’dan bir kitabı getirdi. Gavs (ks) hz.leri bu kitabı bana vererek incelememi
emretti. Kitabı okurken şöyle bir ibare gördüm.” Maşukundan duygularını gizleyerek ve
bakmaktan bile çekinerek ölen kimse şehit gibidir.” Bu sözleri Gavs (k.s) hz.lerine
gösterdim, mübarek bakıp okudu. Bir süre sonra Molla Muhammed heyacan içinde
yanıma gelerek dedi: Gavs (ks) hz.leri söyledi ki sana verdiği kitapta “Aşkın şartının
gizlemek ve iffet olduğu” yazıyormuş.
Bir gece Emirin evinde Gavs (k.s) hz.leri ile beraber oturuyorduk. Bir ara dışarı çıktı. Bir
süre sonra Gavs (k.s) hz.leri heybetli bir şekilde içeri girip oturdular ve bana:
-Oğlum Hamza’yı çağırın, buyurdular. Gavs (k.s) Hamza’ya çok kızmıştı. Ben ricada
bulundum, bana da kızarak kabul etmediler. Oğlunu ve damadını da bu hususta
reddettiler. Daha sonra hizmetçisi Molla Salih geldi. Efendim dedi: “Neredeyse korkudan
ruhumuz çıkacak, siz Muhammedî meşrebdensiniz. Şefkat ve merhamet zat-ı âlilerinizin
vasfıdır. Nedir bu haliniz, sizi celallendiren nedir dediler.” Bunun üzerine Gavs (k.s)
hz.leri:
-Beni yanlış anlamayın. Zira oğlum Hamza’nın dam üstünde bir kadınla konuştuğunu
tesbit ettim. Bu durum hemen araştırıldı ve şahitler getirildi. Hamza’nın konuştuğu kadın,
kendi öz teyzesi olduğuna şehadet edilince Gavs (k.s) hz.lerinin kalbi sükûnet buldu ve
celâli geçti. Bize tövbe ettirdi ve “Benden izinsiz hiç bir iş yapmaym”dediler.Oğlu Şeyh
Bahauddîn,
-Sen yanımızda olmadığın zaman sana nasıl başvuracağız? diye sordu. Gavs (k.s) hz.leri
de bu soruya karşılık, “şeriate müracaat edin şeriate uygun olanı yapın.”dedi.
Bir gün Mevlâna Seyyid Tâhâ (k.s) hz.leri, Gavs (k.s) hz.lerine bir mektup yolladı.
Mektupta şöyle diyordu:
-Eğer müridde şeyhine karşı tam bir ihlâs ve muhabbet üzere mütabaatla bağlılık
mevcutsa müridin hiç bir hali olması gerekmez. Bu vasıflarda bir noksanlık mevcutsa,
ondaki hâlle “Allah (C.C) korusun” istidraca düşmesinden korkulur.
Gavs (k.s)hz.leri bu mektubu Nefahâtü’l-Üns’ün Alaaddin Atlar başlıklı bölümün üstüne
iliştirdi. Bilâhere bir müddet bu mektubu sohbetin giriş mevzuu yaptılar.
Yine bir gün Molla Abdülgaffâr-ı Kalî tekkeye geldi. Kendisiyle bir müzakerede
bulunmuştum. Bilâhere aramızda geçen müzakereyi Gavs (k.s) hz.lerine arzettiğimde,
bana şunları söyledi.
-Git ona şöyle söyle; gel de şeriatı burada oku. Sen şeriatın sadece zahirî tarafını okudun,
şimdi de manevî tarafını oku. Senin anladığın şeriat gözün harama bakmasını
yasaklarken, benim okuduğum şeriat ise kalbin bakmasını da men ediyor” Bir başka
seferde:
-Sen şeriatın zahir kısmını okudun, fakat bana özünü sor” dememi emretti.
Yine bir gün Gavs (k.s) hz.leri; Molla Yusuf’un “Şeriatle amel eden, şeriatı uygulayan,
tatbik eden kişi velidir” şeklindeki sözünü naklattikten sonra dedi ki:

17
-Molla Yusuf bir noktasını ihmal etmiş, zira fena mertebesine ulaşmış bir Şeyh’in
sohbetinden, terbiyesinden geçmeksizin şeriatın özüne vakıf olmak mümkün değil.
Yine bir gün Gavs (k.s) hz.lerine şöyle bir soru yönelttim:
-Niçin zahir ulemanın içtihadlarına ihtiyaç duyuluyor? Her meselede fena mertebesine
ulaşmış şeyhe başvurmak kafi değil midir?
Bu soruyu sormamdaki maksadım şuydu.(Ona olan bağlılığım o dereceye çıkmıştı ki,
Onun şeriate muhalif hiç bir söz söylemeyeceğine inanıyordum.)Soruma şöyle cevap
verdiler.
-Bu ihtiyacın sebebi şudur: Alim kendisi fasık, günahkar bile olsa sözü ve içtihadı ilme
dayanır. Fakat şeyhin sözü hâle dayanır. Durum böyle olunca alimin sözü daha hayırlıdır
ve mesnedlidir. buyurdular.
Yine bir gün Gavs (k.s) hz.leri Kulat’dayken bize istiğfar emretmişti.
Kendilerine”emretmiş olduğunuz istiğfardan maksad Nakşibendî istiğfarı mı yoksa şer’i
istiğfar mıdır?” diye sormuştum. Bana hayretle dedi:
-İkisi arasında ne fark vardır ki? Kendilerine dedim:
-Kanatime Nakşibendî istiğfarı kulun Allah’a muhtaç olduğunu arzetmesi, O’na iltica
etmesi, kalbi ile yakarıp niyaz etmesi, zahiren istiğfar ise “estağfirullah” demekten
ibarettir. Bunun üzerine şöyle buyurdular:
-Esas maksud; niyaz, istiğfar ve ilticadır. Fakat şeriat, kalbî ve hâlî olan bu duyguları
açıkça lisanen söz halinde ifade edilmesini uygun görmüştür. Lisanen bu sözleri söylemek
mutlaka gereklidir. Sözle manayı birleştirebilene ne âlâ, aksi halde sözle söylemek de
kifayet eder.
Mevlânâ Seyyid Tâhâ (k.s) hz.terinin kardeşi Seyyid Salih tarafından zikirle ilgili bir
tavsiye gelmişti. Bunun üzerine Gavs (k.s) hz.leri namazlardan önce kamet getirilmeden
on defa”Süb-hanallah”, on defa”Elhamdülillâh”, on defa”Lâilâheillallah”on defa “Allahü
Ekber”, on defa da “Estağfirullar” dememizi istemişti.
Bu durum halk arasında duyulunca söz konusu zikir yaygınlık kazanıp her tarafta
uygulanır oldu. Bu zikir Şeyh Mevlânâ Halid’in (k.s) halifesi olan Şeyh Halid Cezerîye
kadar ulaşınca, o mübarek Gavs (k.s) hz.lerine bir mektup yazdı. Mektup bize geldi.
Mektubunda şöyle diyordu:
“Gavs (k.s) hz.lerinin adı geçen zikirlerin onar kere söylenmesindeki emrini anlayamadım.
Oysa bu hususta şer’i bir delil yoktur “diyordu.
Bu büyük Nakşî şeyhinin, müdekkîk, müzakere ve ilim sahibi adamın mektubu geldiğinde
Gavs (k.s) yeni bir emir vermedi. Yani ne çekilsin ne de çekilmesin demedi. Halid-i
Şirvânî’nin gelmesini bekledi. Bu bekleyişi ihtiyaten idi. Nitekim Halid-i Şirvanî geldiğinde
kendisine bu husus soruldu. Bu zat, bu hususta hiç bir şer’i delilin bulunmadığını söyledi.
Bunun üzerine Gavs (k.s) hz.leri önceki verdiği emri geri aldı ve bu zikri bize yasak etti.
Zira iki alimin ittifakla fetva vermeleri yeterliydi.
Bunun yanında eskiden beri köylerde şöyle bir âdet vardı. Ramazan-ı şerif ve Kurban
Bayramı’ndan önceki gecelerde Rahman süresi okunurken hep bir ağızdan tekbir getirildi.
Gavs (k.s) hz.lerine bu husustaki görüşünü sorduğumuzda bize şöyle dedi:
“Bu hususta hiç bir şey diyemem. Lâkin şer’î bir delil bulunana kadar benimseyemem.”
buyurdular. Bu sözünden biz anladık ki bu hususta şer’î bir delil aramamız icabediyor.
Hemen Siirt müftüsüne haber gönderdik. Gelen fetvayı Gavs (k.s) hz.lerine vermek üzere
cebime koymuştum. Fakat ben fetvayı kendilerine vermeden önce, aynı konuyu Gavs
(k.s) hz.leri Şeyh Halid’e sordular. Şeyh Halid bu âdetin şeriatte yeri yoktur deyince ben
de Gavs (k.s) hz.leri mesele aydınlanıncaya kadar bu adete uymamızı men ettiler. Ben de
bu ara Siirt müftüsünden gelen fetvayı kaybetmiştim. Böylece bu meselelerin aydınlığa
kavuşmasını beklemekten başka bir çaremiz kalmadı.

18
Gavs (k.s) hz.lerinin şeyhi Seyyid Tâhâ (k.s) hz.leri bir âdab kitabında bahsi geçen bu
zikri yapmayı emretmişti. Fakat adı geçen kitapta sabah ve akşam namazlarından sonra
ve tesbihattan önce söylenen on tehlilin sünnet olup olmadığı hususunda hiç bir kayıt
yoktu. Bu sebebten Gavs (k.s) hz.leri kendileri bu tehlîl zikrini yapmazlardı.
Akşam namazını eda etmek için camiye gittikleri bir gün namazdan sonra cemaatın adı
geçen zikri yapmadıklarını gördü, bunun sebebini sordukları zaman kendisine; “İmam
bize zat-ı âlinizin yapmamamızı emrettiğinizi söyledi” dediler. Gavs (k.s) hz.leri bu
cevaba çok celallendi ve şöyle buyurdular:
-Allah’ın gazabı benim adıma yalan söyleyenin üzerine olsun! Ben şeriatte yeri olan bir
zikri nasıl yasaklarım. Benim çekmeyişime gelince, Şeyhimin bana bu zikri değil de buna
benzer başka bir zikri bana vermesinden dolayıdır. Şeyhimin bu emrini göz ardı edemem.
Zira onun emrinde bir hikmet ve fayda olduğuna kesinlikle inanıyorum.
Nakşibendî tarikatına bağlı büyüklerimizin yazdıkları kitapların çoğunda cehri zikir
yasaklanmıştır. Bu âdab o kadar yayılmıştı, bütün sesli zikirlerden ve kıraatlardan kaçınır
duruma gelmiştik. Bunun üzerine Gavs (k.s) hz.leri bir gün şöyle buyurdular.
-Bütün cehrî zikirler ve kıraatler yasaklanmamıştır. Belki de sesli ve sessiz okunması bir
şer’i delile dayanmayan zikir ve kıraalerin sesli okunması yasaklanmıştır. Cehri okunması
şer’i bir delile dayananlar sesli okunabilir. Meselâ bayramlarda getirilen tekbirler,
mevtaya verilen telkin ve benzeri gibi.”
Ben (Seyda-i Tâğî) bir gece ailemle oturuyordum. Saliha bir hanım içeri girdi. Hanımımda
dışarı çıktı, kapı açıktı, dışarıda bir lahza kaldı. Sonra yine geldi. Ertesi gün Gavs (k.s)
hz.lerinin yüce meclislerine vardığımda meğer ki evdeki o duruma muttali olmuş,
celallenip elindeki değneğini eline alarak azarladı ve “seni bu değnekle döverim” dedi.
Bana rahmet etti. Celâlle “nisbet sahibi olduğunu bilmelisin “ diye ikaz etti.
Gavs (k.s) hz.lerinin şeriate uygun hareket ettiklerine birçok delil vardır. Bunlar saymakla
bitmez. Meselâ bu delillerden birisi de, onun kapısında bulunmuş meczuplarda bile
şeriatın hükümleri tahakkuk etmiştir. Nitekim bir seferinde, bir kadın sûfiye cübbemin
kolları elimin üzerindeyken elimi öpmüştü, öyle ki elimle irtibatı hiç olmamıştı. Bu durumu
gören deli bir kadın “bu yaptığınız şeriate muhaliftir” dedi. Gavs (k.s) hz.lerinden
bereketlenmek isteyen kadınlar, eteklerini öperdi.
Şeyh Abdullah, Şeyh Zekeriya Ensârî tarafından yazılmış kitabın kenar şerhinde “Marufu
Emret” başlıklı bölümünde şöyle diyor:
-Şeriatın hükmünü emredenin mutlaka adil olması gerekmez. Meselâ, içki mübtelâsı bir
kimse namahremle oturmayı men edebilir. lmam-ı Gazalî’ye göre de bir kadınla zina
yapan erkek ona yüzünü saklamasını emredebilir.

ŞEYH ABDURRAHMÂN-İ TÂĞİ (H.Z)’NİN MÜBAREK SÖZLERİ


Hicri 1291-1296 yılları arasında rabıta, rabıtanın çeşitleri, rabıtanın şekli ve faydaları
hususunda Abdurrahmân-ı Tâğî hz.lerinin söylemiş olduğu mübarek sözleri okuyacaksınız.
Hicri 1291 senesinde Hamurit’de Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Seyr-i sülûkum esnasında Seyr-i ilâllah makamının nihayetinde Gavs (k.s) hz.leri bana,
sana rabıtamı kesecek derecede bir atiye verilmedi mi? diye sordu. Ben de kendisine
verildi, fakat ben rabıtamı kesmedim, diye cevap verdim. Bilâhere kendisine dönerek
“rabıtayı kesmemenin ne gibi farkı var?” diye sordum. Bana “rabıtayı kesmemenin
kemâle erişmeye faydası var” diye cevap verdi.
Seyda-i Tâğî (k.s) yine bu tarihte Tercünk’te halvette bulunduğu sırada şöyle buyurdu:
-Mürit virdini çekerken kıbleye karşı teverrük oturuşuyla oturup rabıtalı haliyle bulunmalı
ve yüzünü temiz bir örtü ile örtmelidir. Bu müstehabtır.
Seyda-i Tâğî (k.s) yine aynı tarihte Cukreş köyünde iken kendilerine “Mürid günlük virdini
şeyhinin bulunduğu evde yapabilir mi?”diye sordum.

19
-Hayır, böyle yapmak doğru olmaz, dedi. Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.lerine:
-Akşamla yatsı namazı arasında şeyhin yanında rabıta mı yapılmalı yoksa kalb-i vukuf mu
yapılmalıdır? sorusunu şöyle açıklıyor.
-Gavs (k.s) hz.lerinin huzurundayken bazı kişiler rabıta yapardı. Bazıları da gözlerini
yumar kalb-i vukuf yapardı. Rabıta yapanları men etmezdi. Bence üstad hz.lerinin
kanaati, kalb-i vukuf yapılmasının daha iyi olduğun yönündeydi.
Kendilerine:
-Akşamla yatsı arasında virdimizi çekmemiz caiz midir? diye sordum. Bunun üzerine;
-O vakit rabıta vaktidir. buyurdular. Zikir için en güzel vakit sabah namazından sonraki
vakittir.
Abdurrahmân-i Tağî (k.s) hz.leri rabıta ile ilgili bir soru üzerine Gavs (k.s) hz.lerinden
naklen şöyle cevap verdiler.
Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s) hz.lerinin tarifine göre rabıta şöyledir. Mürid iki kaşı arasında
hayali bir göz ile mürşidinin alınının ortasına bakar. Gavs (k.s) hz.leri diyor:
-Ben bir müddet böyle yaptım. Lakin vücuduma bir ağırlık çöktü. Halimi Şeyhim Seyyid
Tâhâ (k.s) hz.lerine arzedince, bana bu ağırlığı gidermem için bir müddet rabıtayı
kesmemi söyledi. Bu rabıtaya devam edilince fena hasıl oluyor. Bilhassa fenafişşeyh,
bilâhere fenafillah ...
Bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular:
-Rabıta:
Mürşidin suretinden yayılan nurun , müridin her tarafına yayılıncaya kadar, mürşidin
suretine bakmaktır. Sonra mürid, mürşidinin sureti için kalbinin hizasında bir boşluk
farzedip mürşidin suretini buraya yerleştirmeli. Bilâhere tüm duyu organlarını buraya
teksif edip bakmalıdır, tüm dikkatini yöneltmelidir. Öyle ki müridin bütün azaları (göz,
kulak vb.) mürşidin azaları haline kavuşur. Gözü, kulağı hep onun gözü kulağı gibi olur.
İşte o zaman manevî olarak müridin vücudu, mürşidin vücuduna benzer. Bu bir haldir.
Nisbet artar, iki kalp bir müşahedeyi temin için yapılır.”
Ve bir şiir okudular:
Sen kalplerin şeffaflığında, kalbler arasında akarsın,
Göz pınarlarında göz yaşlarının aktığı gibi.
Kalbin, benim kalbimin boşluğuna girer.
Bedenlere ruhun girdiği gibi.
Şiiri okuduktan sonra sözlerini şöyle bitirdiler.
-Bu şiir kalb ile kurulan rabıtaya işarettir. Az önce tarifi geçen rabıta da budur
Müridlerden bazısı Seyda-ı Tağî (k.s) hz.lerine:
-”Rabıtam kalbimde beliriyor” demeleri üzerine cevaben buyurdu:
-Zaten bazı meşayih rabıtayı öyle talim etmişlerdir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) den sordular:
-Efendim nerede olursam olayım rabıta bana gelmiyor. Ben rabıtamda kendimi sohbet
yerinde buluyorum. Cevaben buyurdular:
-İnsanın istediği yanına gelmeyince o onun yanına gider. Şeyhini yanına getirinceye
kadar tekrar tekrar gider. Böyle Rabıtanın gayesi: Nefsi öldürmektir. İnsanın nefsi tıpkı
bir yılan gibidir. İki başı vardır. Biri göbeğinin altında bulunurken, diğeri alnının
ortasından dışarıya çıkar. Bazı hayvanlarda olduğu gibi bu yılanında bir çok ayakları,
kolları vardır. İnsanın bütün vücudunu dolaşmış ihata etmiştir.(Yani nefis vücudun bazı

20
yerlerine kök salmış-tır) Alında bulunan, göbeğin altında bulunandan daha tehlikelidir.
Rabıta alın karşısında hayal edilerek yapılınca, nefis yılanının buradaki başı, rabıtanın
bereketiyle öldürülür.
Sözlerinin burasında söylediklerini doğrulayan şu mısrayı okudu:
“Nefs ancak şeyhin gölgesi ile ölür”
Daha sonrada şu beyti okudu.
İskender’in ayinesi Cem’in kadehidir, ona bak da,
Dara’nın memleketinin durumu gözün önüne gelsin.
“Meşhur iskender ordusuyla Dara’nın memleketini kuşatır. Dara bu orduya karşı şöyle bir
hileye başvurur. Erkeklerin menileri ve kadınların menilerini bir arada toplar ve bunları
karıştırır. Bir kazana doldurur. Kazanı ateşin üzerine koyar ve kazandan bir yılan çıkar. Bu
yılanı gören İskender’in askerleri ölür ve vücutları dağılır. Bunun üzerine İskender veziri
Aristo’ya danışarak bir ayna yaptırır. Bu aynayı yılanın karşısına koyar. Yılan aynada
kendi aksini görür görmez dağılır ve ölür. Askerler yılandan kurtulur ve Dara’nın ülkesini
fetheder.”
Başka bir sohbetinde “Kalbdeki rabıtanın faydası, vesvese ve hatıraları gidermesidir”
buyurmuştur.
Bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri “Acziyet halinde iken Şeyhim bana başımın
üstünde rabıta kurmamı emrediyor” dedi. Devamla şunları söyledi “Bu çeşit rabıtanın
yararı çoktur. Zira şeytanı ve nefsi daha çabuk kovar”
Seyda-ı Tâğî (k.s) buyurdu:
-Baş üzerinde beliren rabıtanın, rabıta sahibi ile konuşması, kalb ve yüzün karşısında
düşünülerek yapılan rabıtalara göre daha doğru çıkar. Rabıtanın bu şekli diğerlerine göre
şeyhe karşı hürmeti daha çok artırır.
Seyda-i Tâğî(k.s) buyurdu:
“Rabıtada konuşma durumunda bu konuşmayı şeriate arzetmeli. Uygunsa amel eder,
değilse amel etmez. Şeriatle ilgili bir mevzu ise onunla amel edebilir.”
Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu:
“Rabıtada konuşma bir veya iki sefer olduğunda önemsenmesin. Üçüncü sefer vuku
bulduğunda şeriate arz edilsin. Rabıtada gelen sözlerin en doğrusu cihetsiz olarak kalbe
gelendir.”
Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu ki:
“Baş üzerinde rabıta kurmanın başka bir şeklide şöyledir. Mürid şeyhinin suretini başı
üzerinde çadır yapar. Dünyada ne varsa hepsinin bu çadırda kaybolduğunu hayal eder.
Bu hayalinin canlandırmayı sürdürünce bir müddet sonra kendisininde o çadırda yok
olduğunu görür.”
Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu:
- Rabıtanın nuru güneşin ışığına, zikrin nuru ise lambanın ışığına benzer. Rabıta ile
meydana gelen fena daimi olur. Zikir ile hasıl olan fena bazen zail olabilir. Rabıta asla
terkedilmez. Hatta şeyhlerden birisi “zikirde şuhut halinde iken rabıtanın başı bana zahir
olursa, o rabıtanın başını keserim” demesinden dolayı azarlanmıştır.
Vasıl olmakta rabıta yolu, vukuf-u kalbî yolundan daha kısadır. “Tarikatımız rabıta
yoludur.”
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) buyuruyor: Rabıta iki çeşittir.
1. Şeklî rabıta: Rabıtanın bu şekli, şeyhin suretini hayal etmektir.

21
2. Hayalî rabıta: Her yerde şeyhi yanındaymış gibi farzetmek. Onun himmeti âlilerini
daima üzerinde hissetmek. Faydalı ve zararlı her şeyi, günahlar ve hatalardan uzak
durabilmeyi sadece şeyh’inden bilmektir.
Abdurrahmân-i Tağî(k.s) Hazretleri:
“Falanın rabıtası gelmiyor” şeklindeki bir soruya cevaben şöyle buyurdular. “Zararı yok,
çünkü rabıta, kalbi rabıta üzerine toplamaktır.”
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hazretleri yine bir gün İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinden
naklen şunları söyledi:
- Rabıta, kanın damarlarda dolaştığı gibi damarlarda akmadıkça terkedilmez.
Başka bir sefer şöyle buyurdular:
-Rabıta manevî hale gelmedikçe rabıtanın ne kendisi belirir ne de faydası ortaya çıkar.
Rabıta yapılacak olan şeyh seyr-i sülukunu tamamlamış ve “mercû” (geri dönüş) haline
ermiş olmalı-dı.
Seyda-ı Tağî (k.s) buyurdu:
“Mürşid rabıtanın keyfiyetini müride öğretseydi mürid erken maksadına ulaşırdı.”
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hazretleri şeyhinden naklederek şöyle dedi:
“Şeyhlerden biri mürşidi yan tarafındaymış gibi rabıta yapılması şeklini ortaya koydu.”
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Bu Tarikat-ı Âliye de, rabıtanın çok ehemmiyeti vardır. Hatta namaza başlarken de
rabıtalı olunmalıdır. Buradaki rabıtanın şekli, şeyhi, üzerine bir elbise gibi giydirmelidir.
Fakat rabıtanın bu şekli mürid için çok zordur.
Abdurrahmân-i Tağî(k.s) hz.leri, Tercunk’te iken 1293 senesinde şöyle buyurmuşlardı:
Yeni intisab eden mürid için üç türlü rabıta vardır.
1. İcmali rabıta: Mürid, mürşidini hiç görmemişse dahi, şeyhini yanındaymış gibi devamlı
hayal etmesidir.
2. Şeklî rabıta: Mürid, mürşidinin suretini belirli zamanlarda karşısında var sayıp iki kaşı
arasında mevcud olduğu kabul edilen bir gözle, bu surete bakmalıdır. Salikler için
ikindiden sonra, yatsıya kadar olan vakti belirledi. Akşamdan biraz evvel istirahat için
gözün açılmasını caiz gördü.
3. Aklî rabıta: Rabıtanın bu şeklinde mürid, şeyhini kendisi ile Allah arasında vasıta olarak
düşünmeli, zararı ve faydayı şeyhinden bilmeli, devamlı şeyhini hoşnut etmek için gayret
etmeli, hoşlanmadığı şeylerden kaçınmalıdır. Rabıtanın bu şekli en üstün rabıta
çeşitlerinden biridir. Devamlıdır ve hürmet duygusunu geliştirir.
Mürid, şeyhini kendisi ile Allah (C.C) arasında vasıta olarak düşünüp, şeyhini hoşnut
etmek için devamlı surette gayret ederek, hoşlanmadığı şeylerden kaçınmakla birlikte
zararı ve faydayı ondan bilmezse de bu rabıta şekli de en güzel rabıta çeşitlerindendir.
Aklî rabıtanın bu ikinci şekli, birinci şekli kaybolduğunda baş vurulacak geçici bir rabıtadır.
Yine bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri aynı tarihte rabıta üzerine şöyle buyurdu:
1- Mürid, şeyhini Allah’a vâsıl eden bir vesile, rehber olarak tefekkür eder.
2- Mürid, şeyhini kendisi için bir ayna kabul eder.
3- Mürid, kendisini şeyhinde fâni olmayı düşünür.

SOHBETİN FAZİLETİ
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:

22
-Yolumuz sohbet yoludur, tarikatımızdan olmayanları sohbetimize almaktan
alıkoymuyoruz.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri 1293 yılında şöyle sohbet buyurdular:
İnsanlara hayret ediyorum, niçin sohbeti istemezler, niye sohbet meclisine katılmazlar,
niye sufilerin arasına katılmazlar?
-Oysa sufilerin ev sahibi Hz. Allah (C.C), teşrifatçısı Hz.Ali (k.v), sakisi Hz.Hızır (a.s)’dır.
Onların makamından daha yüksek bir makam yoktur.
-Şayet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, bu mertebeye erişebilirler. Zira umulur
ki aralarında bir Allah (C.C) dostu vardır. Sohbet arasında uyanık olan kimse kalbini
mürşidinden hiç ayırmayan kimsedir. Bu kişinin kalbine feyiz akar.
-Günümüz meşayihinin büyüklüğünün hikmeti şudur:
Kalblerine devamlı fuyuzât-ı Rabbani gelir. (Devamlı olarak bu kelimeyi bir kaç defa
tekrar ettiler.) Zira günümüz gaflet asrıdır. Bu sebeble insanlar arasında kalbini uyanık
tutanların kalbine fuyuzât gelir. İşte böyleleri kendi hisselerini aldıkları gibi başkalarına da
sahip oluverirler ve azametli olurlar. Hz.Musa (a.s) azametli idi. Zira Firavun’un
öldürdüğü çocukların feyizlerine de sahib olmuştu.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hazretleri; Nurşin’deki hanelerinde, azizandan bazıları ve
Süleyman Efendi’nin halifeleri huzurunda bana dedi:
-Dinlediğin sohbetlerin mühim kelimelerini kayd etmelisin. Ben de zat-ı âlilerine:
-Bu işi bir müddettir bıraktım, dedim.
“Niçin bıraktın?”diye sordukları zaman kendilerine cevaben şöyle dedim:
-Zira zat-ı âlinizin “kelimelerin sözünü almak değil nisbetini almak gerekir” dediğinizi
duydum. Başka bir sohbetinizde de:
-Manası ve nisbetini anlamadan, onlara göre nefsi terbiye etmedikten sonra kelimeleri
kaydetmenin ne faydası var? buyurdunuz. Bu sebeble kelimâtınızı kaydetmenin faidesiz
olduğu kanaatına vararak yazma işini terk ettim. Bu beyanım üzerine bana; O
sohbetimden maksat kelimâtı yazmaktan vazgeçirmek değildi. Aksine o sözlerim yeni ve
başka bir emirdi, diye cevap verdiler.
Bu hadiseden önce bana bir kaç defa daha sohbetlerinden bazı cümleleri kaydetmemi
emir buyurmuşlardı.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri yine aynı köyde hâne-i saadetlerinden bir gün “Sofi
Halid-i Kerpeykî’nin sohbetlerinden anladım ki muhabbet cezbesiyle birleşen manevî
uyanıklık, cezbesiz ve muhabbetsiz uyanıklıktan yeğdir.” ve bu sözü “sohbet yolu ile
muhabbet tahsil etmek ve neticede uyanık olmak” olarak şerhetti.
Abdurrahmân-i Tağî(k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Vaaz ile sohbet arasında çok fark vardır. Şöyleki sohbet cezbeden gelir. Yani muhabbet
ile husule gelir, oysa vaaz böyle değildir.
Ayrıca ilâhi sohbete iştirak edip dinleyenlere feyz ve nisbet geldiğinde hem dinleyiciler
hem de sohbet eden feyz ve nisbet alırlar. Vaaz ise böyle değildir, gelen feyz dinleyicilere
akar.
Sohbet eden sûfi kendi gönül deryasından konuşmalıdır. Şeyhin durumu değişiktir. O’nun
başka deryalardan söz etmesi lazımdır. Bir başka seferinde buyurduğu “Müridin nisbeti
şeyhin nisbetinden daha çoktur” sözü böyle açıklanmış oldu.
Zira mürid vahdet deryasında gark olmuş olabilir veya rabıta halindedir. Üstadın
rabıtasında olsa da, Üstad’dan dolayı Allah’ı (C.C) tefekkür etmiş olur. Neticede her iki
durumda da vahdet denizine dalmaktadır. Bu mübarek sözlerinden anladım ki, şeyhim
burada “mürid hiç bir zaman derya-i vahdetin dışına çıkamaz, mürşid de devamlı olarak
müridini düşünür.” Şeklindeki sözlerinin şerhini yapıyorlardı.

23
Şu beyitle sohbetlerini bitirdiler.
Ben senin peşindeyim,
Oysa sen başkasının peşinde.
Seyda-i Tağî (k.s) hz.lerinin açıklamasına göre bu beyit, mürşidi kendisinin peşinde
koşarken, müridin dünyalık meselelerle uğraşmasına işaret etmektedir.
İbrahim Çokreşî (k.s) diyor ki:
Şimdi üstad hazretlerinden anladığıma göre vaiz ile şeyh arasındaki farkı açıklamak
istiyorum. Hatta yazdıktan sonra şeyhime gösterip tashihini isteyeceğim. Bu husustaki
kanaatlerim şöyledir.
Şeyh bir başkasının feyz deryasından istifade ederek sohbet etse bile Rabbinin muradı
uyarınca sohbet eder. O aynı zamanda cezbenin zirvesindedir. Oysa vaiz öyle değildir. O
başkasının deryasından istifade etse bile yine de nefsinin arzularına mukayyet kalarak
konuşur. Bunun yanında şeyh söylediği sözlerle hemhal olur, yani yaşar. Bu duruma
uymadıkça konuşmaz. Oysa vaiz öyle değildir. O kendisinin uygulamadığı nasihatları
başkasına verebilir. Bu yazmış olduklarımı bilahere şeyhime tashih etmesi için
gösterdiğimde “Bu söylediklerin doğrudur. Şu var ki, söylediklerin sadece dünyevî
menfaat peşinde koşan vaizlerle, şeyhin arasındaki farkı ortaya koyuyor.” dedi ve
sohbetlerine şöylece devam buyurdular:
-Sohbet eden kişi ve mürşit ile vaiz arasındaki esas fark şudur: Sohbet ehli ve mürşit,
müşahede ve muhabbetin cezbesiyle sarhoş olarak sohbet eder. Vaiz ise havf ve reca
saikasıyla vaaz eder. Çünkü müşahade haliyle yetişmemiştir.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri şöyle buyurdular:
-Yine intisab eden sûfilere talimatı sağlam bina ediniz, onları güzelce eğitiniz. Bildiğiniz
şeyleri sohbet üslûbu içinde öğretiniz. Tarikatın âdabını onlara güzelce belletiniz. Eğer
bazı sûfiler müridliklerini zamanla kaybediyorlarsa sebcb âdâb ve eğitim eksikliğidir.
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri daha önce bir kâfire ait olan bir evde sohbet ederken
şöyle buyurdular:
-Cehri olarak Kur’an okumak ve sohbet, evlerden zulûmâtı kaldırır. Onun için bu evin
sahibi bildiği sureleri cehri olarak okusun.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri şöyle buyurdular:
-Ashab-ı Kiram (r.anhüm), Hz. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in
sohbetine iştirak ettiklerinde arasıra söze katılarak sohbeti arttırırlardı. Sizde öyle yapın ki
sohbetimiz vaaza dönmesin.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri sohbeti teşvik için şöyle buyurdular:
-Sohbet peşinde koşmayı severim. Nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim.
Mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak istemem.

ZİKİR ve VİRD
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri vird hususunda şöyle buyurdulur:
-Bu tarikat-i Aliye-i Nakşibendiye mensupları, cehrî olarak vird çekmezler. Kim vird
maksadıyla kendisine verilen zikri yani Allah (C.C) veya Lâilâheillâllah kelime-i
tayyibelerini sesli olarak dört sefer söylese tarikattan düşerler.
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri:
-Gözler açıkken ve kıbleye dönmeden yapılan zikir üstadın verdiği dersin yerine geçer mi?
şeklindeki bir soruya
-Üstadın emrettiği dersin yerine geçmez, dedi.

24
Kendilerine vird esnasında teverrük oturuşunun aksi olan (âdâb oturuşu denilen) oturuşla
oturmanın şart olup olmadığını sordum. Bana cevaben buyurdular ki:
-Gavs (k.s) hz.lerinin kesin bir şart koyduğunu söyleyemem (Üstadın kendisi de şart
olmadığına meyilliydi) Ancak kalb-i vukûfî’nin çok önemli ve elzem olduğunu beyan
ettiler. Çünkü Nakşi âdabında kalb-i vukûfînin temini çok önemli bir âdâbdır, çok önemli
tutulmuştur.
İşte bu sebebden dolayı Gavs (k.s) hz.leri çoğunlukla aksi teverrük (âdâb oturuşunda)
oturur bazen ayakları ağrıdığında değiştirirdi.
Zikirden maksat tevhiddir. Yüce Allah’ın birliğini dile getirmektir.Hatta tesbih tanelerini bir
eksik mi veya fazlamı çektim diye takılmamak gerekir. Çünkü virdleri söylemekten
maksat haldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar.
Allah’ım bizi hayırla karşıla. Onu gözümüzün nuru eyle.Âmin...
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri:
-Mürid bütün âdaba riayet etse de abdestli olmasa âdâb zikri sayılır mı? Şeklindeki bir
soruya,” Hayır, sayılmaz” diye cevap buyurdular.
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri, Gavs (k.s) hz.lerinden naklen şöyle buyurdular:
-Mürid zikrederken aksi teverrük âdâb oturuşu şekli üzere oturmalı, gözlerini yumup,
dilini damağa yapıştırmalı, tesbihini kalbi hizasında tutarak ‘Allah, Allah’ demeli, nefesini
tutmamalı, her yüzde kalbine müteveccihen “ilahi ente maksûdî ve rıdaike matlûbî”
demeli, bunu derken nefesini tutmamalı. Böylece beşbin kere zikretmelidir.
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Mürid vird söyleme niyetiyle zikretmeli, sayıyı doldurmak için öyle hızlı söylememeli.
Sevgilisinin ismini çağıran bir âşıkın tutumu ile söylemeli. Böyle olursa yolunda ilerler:
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Hangi işi yaparsan yap mutlaka Allah’ı zikret. Çünkü böyle olursa kalbin mutmain olur,
huzura kavuşursun.
Bilahare zikretmenin, kalbinin rabıta kurması hususunda kendisine yardımı olduğunu
buyurdular.Ve şu ayetle sohbetlerini hitam buyurdular:
“Dikkat, kalbler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur.” (Ra’d 28)

TEVECCÜH , HATME VE SOHBET


Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri şöyle buyurdular:
-Teveccüh sırasında müridlerin aksi teverrük ile düzgün bir şekilde oturmalarını tâlim
ediniz. Sadat-ı Kiram, hatmelerde okuyanların az olmalarını makbul tutmuşlardır. Hatme
halkasında dinleyicilerin çok, okuyanlarm az olması iyidir. Zira onlar daha uzun süre
rabıta halinde kalarak daha çok fayda ve feyz elde ederler
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hazretleri buyurdular ki:
-Sohbetin aslı sükuttur.Ve bana dönerek
-İnsan sükut ederse muhabbet nasıl zahir olur? sözünü açıklamamı istediler. Ben de
kendilerine “Üstadımız daha iyi bilir” diye cevap verince, bana “Allah ve Resulü daha iyi
bilir” diye cevap verdikten sonra şöyle buyurdular:
-Bilesin ki muhabbet ruhun sıfatıdır. Lakin onun engelleri nefsin arzulandır. Buna göre
kalbini bir noktaya teksif ettirince orada muhabbet meydana gelir.
Bu açıklamadan anlaşıldığına göre; muhabbetin kalbinde zuhur etmesini isteyen bir
kimsenin kalbini bir noktaya teksif etmesi ve nefsinin arzularına engel olması gerekir.
Mürid sohbete iştirak etmesine rağmen kalbinde muhabbet zuhur etmiyorsa, bunun

25
sorumlusu şeyh değil müriddir. Zira kalbini toplamak ve nefsini şehvetlerden men etmek
müridin vazifesidir.
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Müridlere sohbette bulunmanın âdabını öğretiniz. Sohbette bulunmanın âdabı, müridin
kendi kalbini mürşidinin kalbine karşı tutmaktan gafil olmamasıdır. Ancak böyle olursa
sohbetten istifade edebilir. Çünkü tecelli-i ilahi, sohbet esnasında iner ve sûfiler arasına
dağılır. Gafil olmayan kimsenin kalbine girer. Gafil olan kimseden ayrılarak uyanık olana
gider.
Tecelli duman veya buhar gibidir. Onu ihlas, teslimiyet ve muhabbet sahibi kimseler fark
edebilir.
Müridlere teveccühte bulunma âdabını da öğretiniz. Teveccüh esnasında mürid şeyhini
Hz. İsa gibi tefekkür etmelidir. Hz. İsa’ya hastalar müracat etmekte, o da onları tesirli
ilaçlarla tedavi etmektedir. Kendisi de manen hastadır. Başka çaresi de yoktur. Tedavi
meclisinde bulunuyor. Umulur ki tesirli ilaçların kokusu burnuna gelir ve bir nefes alır da
tedavi olur.
Bir başka sefer teveccühte bulunmanın âdabını Abdurrah-mân-i Tâğî (k.s) hz.lerine
sorulduğunda Gavs (k.s) hz.lerinin halifesi Şeyh Halid-i Öleki (k.s) den naklen yukarıdaki
şekilde tarif etti.
Ayrıca müridlere hatmenin adabını öğretiniz. Mürid olanlara hatmenin tarifini yüksek sesle
anlatmanın bir zararı yoktur. Tarikatın temel rükunları olan muhabbet, ihlas, teslimiyet ve
şeriata mütebeattan sonra, edeb ve üstada karşı saygı değerinde hiç bir şey yoktur.
Yeni tarikata girenlere muhakkak tevbe niyeti ile gusül yapmasını öğretiniz. Zira gusül
yapmayan tarikata girmiş sayılmaz.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Tedbirli mürid, şeyhinin sohbetinde nefsinin kusurlarını, ayıplarını örterek buna karşılık
kemal sıfatlarını açığa vurarak oturur.
Üstad hz.lerinin son sözü:
-Mürid devamlı üstada hoş görünmeye çalışır oldu.
Anladığıma göre, kemal sıfatlardan maksat, müridin yüzünde parlayan nurlardır. Bu
nurlar istiğfar ve tevbe nurlarıdır. Zira başka bir sohbetlerinde buyurdular ki:
Ben falan kadının halinde işlediği büyük günahların zulmetinin izini görmüyorum. Zira
tevbe niyeti ile sohbete geldiğinde zülmetini kapatacak nur onda zahir oluyor.
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular:
-Gerek sözlü sohbette gerekse sükut sohbetinde, müridin kalb-i vukufî ile şeyhinden
gelecek feyzi beklemesi gerekir.
Sözlerine devam ederek sözlü sohbetle, sükût sohbeti arasındaki farkı da belirttiler:
-Sözlü sohbette hem kulak hem de kalb pay alır. Buna göre hem dikkatle dinlemeli hem
de kalbini vukufa almalıdır. Oysa sükût sohbeti böyle değildir. Kalbî vukufun faidesi;
zahiri duyu organlarından göz ve burunla fayda ve nisbetin gelmesini hissetmesidir.
Vukûf, mutlak ve mukayyet olmak üzere iki kısımdır. Kayıtlı vukuf (önce) anlatılan
vukuftur. Mutlak vukuftur. Mutlak vukuf Nakşibendiler arasında önceleri yaygındı. Daha
sonra rabıta bariz olunca bu türlü vukuf terkedildi.
Nitekim Alaaddin-i Attar (k.s) hz.leri müridlerine mutlak vukufu talim ederlerdi. Üstad
hz.leri sözlerini şöyle bitirdiler.
- Tarikatta aşağı doğru inildikçe, safiyet artar ve istifadeye yakınlık fazlalaşır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:

26
Bu gibi sohbetlerde kalbî vukuf kolaydır. Zor olan şey, zahiren sohbete yabancı düşen
kelâm söyleyince kalbî vukufu sağlayabilmektir. Mürid şeyhinde mutlak fânî ise söylenilen
sözdeki ibret ve işareti anlar. Zira Şeyhini mutlak fânî bilmelidir. Mürid şeyhinin her söz
ve fiilinde, bir ibret olduğuna inanmalıdır, değilse ihlası zayıftır. Üstadın sözleri
işaretlerden uzak ise o mutlak fânî değildir. Zira Allah’ın kelimeleri işaretten uzak değildir.
Müridin işaretten arınması müstehaptır. Onun içindir ki, mürid şeyhinin her sözünü
araştırıp ne demek istediğini anlamalıdır. Eğer mürid şeyhinin sözlerini anlamıyorsa bunu
bir teşbih, bir benzetme olarak kabul eder. Kur’an-ı Kerim’de inanılması gereken
müteşâbih ayetler olduğu gibi üstadın sözlerinde de ihlası gerektiren müteşâbih sözler
vardır. Bu sözlerin açıklanmasını istemez. Çünkü istemek edebe aykırıdır. Caiz değildir.
Zira şeyhinden manasını açıklamasını istediği hususlar öğrenip amel etmezse zarar eder.
Çünkü kapalı sözler açıklanınca emir haline gelir. Yalnız şu var ki, mürid sözleri şeyhine
açıklatmadan kendisi idrâk ederse o sözlerle amel etmesi şart olmaz, yaparsa iyi olur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Bu tarikat ehlinin içine ihlas ve muhabbeti bulunan bir kimse gelir, âdabına uygun olarak
hatmeye oturursa, halkadan çıkarılmaması iyi olur. Fakat Mevlâna Halid, Seyyid Tâhâ ve
Seyyid Sıbğatullahi’l- Arvasî (k.s) gibi büyüklerimiz bu tarikatta olmayanların hatmeye
katılmasını kesinlikle yasaklamıştır. Ben böyle kimseleri men etmeme görüşündeyim.
Fakat üstadımız bu konuda kesin bir hüküm belirtmedi.
“Tarikatın âdabını yazılı hale getirmek ve zabtetmek iyi olur. Gusül abdesti almamış, yani
tarikata girmek için şart ve talim edilen, adabları yapmamış tevbe niyetiyle gusül
yapmamış olanlar kesinlikle teveccühe giremezler.”
“Mürid başka şeyhin teveccühünden istifade edemez. Çünkü kalbini kendi şeyhinden
başkasına nasıl yöneltebilir. Yöneltemeyeceği için ondan istifade edemez.”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbetlerinde şu adabları söylediler:
1-Teveccüh yapılırken şeyh içeri girdikten sonra kimse konuşmaz. Şeyh dahi zaruret
miktarı konuşabilir. Gavs-ı Azam’m teveccühlerinde müridler şöyle rabıta kurarlardı:
Güneş ışıkları gibi ışıklar şeyhinden çıkıp, müridi istilâ eder ve sol memenin altında
bulunan kalbe girer.
Bu kalbde hayvanî hisler vardır (Hayvânî kalb). Ayrıca bir kalb daha vardır ki; bu vücudun
her tarafını kaplayan bir nurdur. Bunun başı, et parçasından ibaret olan kalbin
içerisindedir. Bu nur ancak mürşid-i kâmilin himmet ve vasıtasıyla idrak edilebilir.
2-Virdlerden önce; üç, yirmibir veya yirmi beş defa istiğfar etmek, ayrıca fatiha okumak
tarikatımızın âdâbındandır. Fatiha ve istiğfarın faydası şudur: Büyüklere yalvararak medet
isteyerek,varlığını (kendi benliğini) terk etmelidir.
3-Vird esnasında rabıta yapılır.
4-Virdleri yaparken, istirahat etmek maksadıyla veyahutta başka bir gaye için ara
verdikten sonra virde başlamadan önce tekrar, istiğfar tevbe edilir. Mürid, virdlerini
bitirdikten sonra da istiğfar tevbe eder.
5-Farz namazlardan sonra, tevbe ve istiğfar etmek tarikatımızın âdâbındandır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hazretleri bir gün şöyle sohbet buyurdular:
-Mutlak fânî şeyh odur ki; kendi iradesinden sıyrılarak Cenab-ı Hakk’ın iradesine girmiştir.
Yani yalnız Cenab-ı Hakk’ın buyurduğunu söyler ve gaye edinir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hazretleri birgün atından düşüp bayıldılar, sonra şu sohbeti
yaptılar:
-Mutlak fânî şeyh, ne kadar zor durumda olursa olsun, yaşadığı her anın hakkını
vermelidir. Çünkü, bu hâl onların sıfatlarıdır. Acaba ben attan düştüğüm anın hakkını
verdim mi? O anı hatırlayamıyorum. O anın hakkı şudur: Hamd, şükür, istiğfar...

27
Büyük mürşidler kendi tarikatlarına sahip çıkarlar. Bununla beraber yüce eşiklerinin boş
kalmasını sevmezler. Onların bir kısmının himmetleri kendi eşikleri bir kısmınki de yüce
tarikatın varisleri üzerindedir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), üstadı Gavs’ın (k.s) kendisine, münkirler ile ilgili şu hâtırasını
anlattığını söyledi: “Bir gece Zaho kadısının evinde misafir kaldım. Kadı münkir idi. Başka
bir günde bir kilisede yattım. İnanın bu kadı’nın evinde ettiğim zarar, kiliseden daha
fazlaydı.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hazretleri buyuruyor; bir gün Seyyid Tâhâ (k.s) şöyle
buyurmuş:
-”Bir münkirin bir lokmasını yiyen müridin kalbi kırk gün zikr etmez.” Yine üstadım Gavs-ı
Azam (k.s), münkirlerle beraber olmayı, kafirlerle beraber olmaktan tehlikeli sayardı.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor; münkir, mürid için zararlıdır, ama şeyh için faydalıdır.
Biz bir gün Gavs ile beraber bir beldede misafir idik, yemek ikram edildi Gavs (k.s)
dedi,”Bu yemeği sen (Abdurrahmân-ı Tâğî) ve Şeyh Bahâuddin yemeyecek, “biz
yemedik; ama mübarek kendisi yedi. Sebebi şöyle imiş; şeyhler kendi münkirlerinin
yemeğini yemekle, kendi varlıklarını inkar ederler. Bu inkar şeyhler için büyük faydadır.
Müridin durumu ise değişiktir. Şöyle ki; mürid, münkirin yemeğini yemekle, mürşidini
inkar ediyor sayılır. Bu durum ise müride çok büyük zarar verir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri bir sohbetlerinde şöyle buyurdular:
-Büyüklerin hali çok değişiktir. Şöyle ki; bizlerce çok önemli olan şeylere bakarsınız onlar
için hiç önem vermez. Bizce önemsiz olan şeylere ise çok önem verirler.
Büyüklerin öfke ve itirazı iki çeşittir: Birisi odur ki tenbih maksadı ile diğeri ise helak
maksadı ile olandır.
Tenbih maksadlı öfkeleri şudur: yoldan çıkmış kişilere vurarak, onları uyarıp helâka
gitmelerini önlemek maksadı iledir.
İkincisi ise: muhatablarının helakini diledikleri an, onların imanı gidinceye kadar
dinmeyen öfkeleridir. Allah korusun.
Siz Gavs-ı Azam’ın (k.s) bazı münkirlerine bakınız, dünyadan hiç zarar görmezler. Halbuki
küfür alametleri onlarda görülüyordu.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), halka açık olan sohbetlerinin birisinde şöyle buyurdular:
-Bir defa keşif yolu ile elimde bir şey gördüm. Baktım ki akreptir, hemen yere
attım.Gözlerimi açıp baktım;ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyor. Tekrar dikkatli
olarak baktım. O hayvan domuz. Mübarek böyle sohbet buyurunca ben (İbrahim Çokreşî)
(k.s) kendilerine dedim:
-Efendim, bu hayvan neye işarettir. Cevaben dediler:
-O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Üstad hz.leri ile önceleri çok ihlaslı, sonraları
münkir olan bir kişiden bahsettik. Ben üstada dedim:
-Efendim domuz tipindeki herhalde o önceleri ihlaslı sonraları münkir olan zattır.
Üstad (k.s) dedi: ihlaslı bir mürid iken mürted olan bir kişinin hayvan tipine gireceğine
mürşidler ittifak etmişlerdir. Bu olaylar bana anlatıldığı zaman, o adama tevbe ettirip
gusül aldıracaktım. Çünkü hayvan tipine giren bir adam dünyada iken tevbe ederse eski
haline döner. Öldükten sonra ise eski haline dönmesi imkansızdır. Çünki imansız gitmiştir.
Gavs’ın zamanında zannederim ki, münkirlerden imansız gidenler oldu. Münkirlik, bir
cehaletten dolayı olur; bir de ilimden dolayı. Cehaletten olan inkâr zarar bakımından
ilimden olandan daha azdır. Münkirliğin en zararlısı hasedlikten mütevellid olandır.
Bakınız Ahmed Cami’yi (k.s) onbir kişi inkar etmiştir. Bu onbir kişiden on tanesinin
ölümüne sebep Ahmed Cami’dir. Ahmed-i Cami’ye (k.s) onunun ölüp birinin sağ
kalmasının sebebi sorulduğu zaman der ki:

28
“Bu kişinin münkirliği cehaletten dolayıdır. Bu kişiye dini ve dünyası için sâdâtların bir
şeyi olmamıştır.”
Seyda-ıTâğî (k.s) dedi: Bakınız, Hallac-ı Mansur’un ölümüne fetva veren kırk kişidir. Bu
zatlar alimdir. Otuzdokuzu Hallac’ın ölümünden sorumlu tutulmuştur. Onların içtihadı
Hallac’ın ölümüne sebebtir. Fakat te’vil etmediler. Dolayısıyla zarar gördüler. O bir kişinin
ilmi o sözü tevil edecek seviyede olmadığından zarar görmedi.
Ben (ibahim Çokreşî), Seyda’ya (k.s) vakıada görülen akrebin ne olduğunu sordum. Dedi:
Aynı domuz olan zattır. Düşmanlığını açıktan yaptığından o şekilde görüldü.
Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) buyuruyor.
Halid Şehruzî (k.s) demiş ki: Mürid için ihlas ve muhabbet eksikliğinden mütevellid
meydana gelen hâl ile bidadlardan meydana gelen hastalık çok kötüdür.
Bu sözleri çok doğrudur diyen Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle devam etti:
-Mürşid, müridinin her türlü hastalığını iyi eder. Yalnız ihlas ve muhabbet eksikliği ile,
bid’adlardan dolayı meydana gelen hastalıklar hariç. Çünkü bu hastalıklar müridin
istikametini değiştirir. Mürid Sırat-ı Müstakim’den ayrılır; fakat bunların tedavisi müm-
kündür. Zina yapan zinanın büyük günah olduğunu bilir. Sonra pişmanlık duyar. Diğer
ikisini işlerse günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar.
Demek ki ilacın aslı pişman olmak, nefsinin kusurunu görmek. Ustad hz.lerine yalvarıp
sığınmaya bağlıdır. İnsan suretini kaybedip, hayvan suretine girenlerin alameti odur ki
vaaz ve nasihatlardan etkilenmeyip, işlediği günahlara devam eder.
Ben (Abdurrahman-iTâği) münkirliğin imanı tehlikeye soktuğunu bildiğim için veli
olduğunu söyleyen kişiyi inkar etmedim. Yalnız şeyhimi inkar edenlere karşı cephe
alırdım. Münkirlik yapmazdım fakat cephe alırdım.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor:
-Şeyhine (neden?) ve (niçin?) diyen mürid iflah olmaz. Şeyhine itiraz eden müridin
üzerine feyz kapıları kapanır. Mürid, şeyhini kontrol edip ona itiraz edemez.
Abdurrahmân-i Tâğî’ye (k.s) şöyle bir soru sordum.”Rabîa-tü’l Adeviye belki de hoş
olmayacak bir kılıkla dışarı çıkmıştı. Sevenlerden birisi dedi: Bu kıyafet senin ayıplanmana
yol açar. Bu söz Rabia’ya bir itiraz sayılır mı? Abdur-rahman-ı Tâği (k.s) dedi: Hayır
sayılmaz. Çünkü bu bir nasihattir. Sahabe-i Kiram (r.anhüm) da zaman zaman Hazreti
Peygamber (S.A.V) nasihat ederlerdi; yalnız şu var ki üstad söz konusu olduğu zaman
nasihat etmemek daha iyidir. Nasihat itiraz gibi olmaz, zararı azdır.
Gavs Hazretlerinin üç türlü sohbeti vardı: Bir sohbeti vardı ki o mecliste hiç bir dünya ehli
konuşamazdı, ikincisinde, halkın ihtiyaçlarını içine alan üçüncü kısım konuları
konuşurlardı. Bu tip sohbetten bizleri men ederdi. Bir sohbet meclisi ise yalnız kendilerine
mahsustu, mizah üslubu ile sohbet ederdi.
Sadık bir mürid, mürşidinin bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bazı kitaplarda şöyle nakl
ediliyor. Abdulhalik Gucdevanî (k.s) hz.leri zamanında yağmur yüklü bulutlara hükmeden
bir gavs vardı. Bu gavs bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldeye yağmur yağdırmasını
istedi. Lakin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye taşıdı. O beldeye çok
yağmur yağdı. Bu olaydan sonra Gavs dedi: “Ya Rabbî neden ihtiyaç duyulan yere
yağmuru yağdırmadın da, başka yere yağdırdın? “Bu sözü üzerine Cenab-ı Hak tarafından
Gavs’lığı alındı. Köpek kılığında ve baygın halde yere düştü. Bu hali fark eden müridlerden
birisi Abdulhalik Gucdevanî (k.s)hz.lerine baş vurdu. O da dua etti, duası kabul oldu.
Sonra bu Gavs’a eski makam ve mevki Allah (C.C) tarafından iade edildi.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri şöyle buyurdu: “Ehil olan kimseler, sohbetlerine
oturmakla, şeyhlerin hangisinin hak olduğunu belirleyebilirler. Talip olan kimse tarikat
âdâblarnı beyan eden kitapları okumalıdır. Sonra sohbetine oturduğu kimsenin sohbeti,
âdablara uygunsa o kimse şeyhtir.

29
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri bir mollanın kalbinde sohbet ve teveccühlere
katılmasına, sûfilerle görüşüp konuşmak için birtakım kuşku veren havatır duyguları
belirmesi üzerine özel sohbetinde şöyle buyurdu:
-Eğer ki kalbinizde beliren kuşku ve havatır duyguları ihlasın azalmasına sebeb oluyorsa
bunun çaresi ikidir.
Birincisi; böyle duygu ve düşünceleri kalbden atmaktır, ikincisi; başka bir mürşid-i kâmil
bulup ona intisap etmelidir.Yalnız bilmeniz gereken şu nokta vardır ki; gereken ameli
bitirip kemalat sahibi olmadan şeyhlerin yanından ayrılanlar muradına ermemiştir. Bu
konda Şeyh Nureddin Birivgî (k.s) istisnadır. Şeyhi kendisini reddettiği için başka bir
tarikata intisap ettiği halde zarar etmedi. Çünkü şeyhinin şeyhi olan Mevlana Halid
Bağdadi (k.s) hata kendisinde olmadığı için nisbetini ondan kesmedi.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.lerine bir gün sordum: “Efendimiz, münkir öldükten sonra
münkirliğinden vazgeçer mi?” cevaben, dediler: “Evet vazgeçebilir. Üstelik de bazı
münkirlerin diğerlerine karşılık sorumlulukları vardır. Örneğin cahilliğinden mütevellid
münkir olanlar böyledir. Gavs’ın (k.s) yeğeni (kardeşinin oğlu) benim hocamdı. Hayatta
iken mübarek Gavs’ın (k.s) münkiri idi. Ölümünden sonra benden, Gavs (k.s) dan
şefaatçi olmamı taleb eyledi. Ben de onun bu arzusunu Gavs’a (k.s) bildirdim. Mübarek
Gavs (k.s) bir yıla yakın cevap vermedi. Sonra bir gün bana dedi: “O tevbe edip
inkarcılığından vaz geçti. Bundan dolayı da affedildi.”
Bir kişi eğer ki bir şeyhi inkar etse, bazı şeyhleri de kabul etse; bu durumda inkar ettiği
şeyh Kutb-ı Azam ise hiç bir yerden nisbet alamaz. Şayet inkar ettiği şeyh Kutup değilse
kabullendiği diğer şeyhlerden nisbet alabilir.
Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor:
Bir gün Gavs’ın (k.s) halifelerinden Şeyh Halid Ölekî’nin (k.s) ziyaretine gittim. Namaz
vakti gelince yanındaki medrese talebesini imamete geçirmedi. Bu davranışını
anlayamadım. Şu se-beblerden dolayı böyle davranabileceğini düşündüm.Ve bu talebe
Gavs’ın (k.s) münkiridir, ya da Şeyh Halid varlık duygusundan kurtulmak için imamete
geçti. Çünkü eski zamanlarda imamlık varlık duygusuna sebeb olduğu için kaçınılması
gerekiyordu.Şimdiki zamanlarda ise imamlık varlık duygusundan uzaklaşmanın
alametidir. Çünkü imam olan kimse cemaatın arasında kendisinden daha yüksek dereceli
birinin mutlak var olduğunu bilir.
Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) üstada asla itiraz edilmeyeceğine, mürşidin anlaşılmayan
söz ve davranışlarını mücmel ve müteşâbih olarak kabul edip, kendisine havale edilmesi
gerektiğini ve büyüklerin eşiklerinin doğru olmayan kötülüklerden uzak olduğuna işaret
ederek şöyle dedi:
-Gavs-ı Hizani’nin (k.s) Alican ve Aziz adında iki müridi vardı. Alican her şeyden
uzaklaşarak, tamamıyla Gavs’a (k.s) teslim olmuş sadık bir muhabbet eriydi. Bu halinden
dolayı yüce makamlara ulaşmıştır. Gavs (k.s) hz.leri onun hakkında:
- Kuş gagasını suya daldırıp çıkarısıya kadar bile Alican’ın kalbi Allah’dan gafil kalmaz.
Gün oldu Alican’ın kalbinde bazı vehimler belirdi. Gavs’ın (k.s) kapısındaki bir kısım
mensupların görüşünde şeriate ters düşen hareketlerinden dolayı bazı itirazları oldu.
Böyle bir düşünceden Allah’a (C.C) sığınırım. Fakat Alican kısa bir süre sonra tevbe edip
itikadını düzeltti. Kapılmış olduğu şüpheye kefaret olması için başka beldelere gitti. Bir
zaman sonra Gavs’ın (k.s) der- gâhına döndü.
Molla Aziz’e gelince, şeriat yolundaymış gibi görünerek, insanlara hoşgörünme yolunu
tercihetti. Bu yüzden Gavs (k.s) hz.lerinin görünüşte şeriata ters gibi görünen
hareketlerinden dolayı itiraz ederdi. Gavs’ı (k.s) o davranıştan vazgeçirmeye çalışırdı. Bu
hareketlerinden dolayı “ene (benlik)” duygularını yıkıp bir türlü sadıklık ve teslimiyet
gösteremedi.
Gavs (k.s) hz.leri bu iki mürid ile ilgili olarak şöyle demişti:

30
-Aziz adına her feyiz gelişinde ruhaniydim onu Alican’a veriyor, Alican muhabbeti
sayesinde arkadaşına gelen feyzi de alıyor.

ŞEYHE TESLİMİYET VE EDEB


Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor:
-”Necmeddin-i Kübrâ (k.s) hazretlerinin bir adeti de şöyle idi, bir mürid tarikatın
edeblerinden birini çiğnese veyahutta bir hata ve günah işlese veya tarikatın herhangi bir
hali ortaya çıksa akabinde üç gün içerisinde gelip kendilerine durumu arzetmedikleri
takdirde, duydukları zaman şöyle söyler idi: “Olan olmuş geçen geçmiş.”
Ben (İbrahim Çokreşî) bu sırada şöyle dedim: “Günah işleyen kimsenin yüzünden
anlaşılmıyor mu? Mutlak fena makamında olan şeyh müridin durumuna vakıf değil midir?
Cevaben şöyle dediler: “Müridin durumuna vakıftır”Yalnız şeriat zahire göre hüküm eder,
onun için şeyh müridin haline göre değil, onun hakkındaki bilgilere göre ona muamele
eder.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) edep hakkında şöyle diyor:
-Edep üç kısımdır.
Birincisi; mürid tarafından gönüllü olarak meydana getirilen. Şöyle ki; Allah için olmayıp
desinler diye yapılan edep. Böyle edeb makbul değildir, şeriat’a zıttır.
İkincisi; yine müridin, başkalarını da kendisine tabi ederek şeyhine hürmet ettirmesidir.
Bu ikinci kısmı şer’an kötü değil. Bazı meşayıh bu durumu da kabul etmemişlerdir.
Üçüncüsü; mürid şeyhinin büyüklük ve kemâlâtı karşısında kendi acziyet ve fakirliğini
idrak ederek üstadından himmet ve yardım diler .Üstada karşı yapılacak bir kusurdan
dolayı helake gideceğine inanır. Bu son kısım edeb ehli şeriat’ın ve büyüklerimizin en
makbul olanıdır.
Abdurrahaman-ı Tâği (k.s) diyor: Üstad’ın rahatsız olmaması için alınacak önlemler
edebtendir. İsterse halk bunu hoş karşılamasın. Ben Gavs (k.s) ile yolda giderken
konuşmak istediğimde, bana dönüp bakmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar önüne
geçerdim.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor:
Eğer sünnete uymak istiyorsanız, namaz safında iken bana edeb takınmaya kalkışmayın.
Namaz bittikten sonra, tesbihatı da yapmadan edeb için benden geriye çıkmayınız.*
Sonra ben cemaat arasında bulunuyorum diye imam mihrabı bırakıp cemaatın içerisine
oturmasın.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: Mürid herkese karşı edebil olmalıdır. Şeyhine karşı edebli
davranmasının sebebi şudur; şeyh mutlak fena makamındadır. Her türlü varlığa karşı
edebli olmaktan maksat şudur: Bütün varlıkları yaratan Cenab-ı Hak’tır. Varlık ise Cenab-ı
Hakk’ın sıfatıdır. Mürid şeyhinin emir ve görüşlerine karşı gayet ince bir ruhla itina
göstermelidir.
Mürşid, müridine dese ki: Git falan beldeden bana istediğimi getir. Mürid bu isteği yerine
getirmek için yolda mürşidinin arzusunu elde edip geri dönse o mürid zarar etmiştir.
Çünkü; mürşid, müride ne istediğini ve nereden alması gerektiğini belirtmiştir. Verilen
emir ve vazifeleri eksiksiz olarak yerine getirmelidir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) ile bir gün bir beldenin medresesinde idik. Üstad bana dedi: Bir
kaç talebeye tarikat dersi ver. Ben Üstad’a haber vermeden başka talebelere de tarikat
dersi verdim. Bunu duyunca Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bana dedi: Senin tekrar izin
almadan tarikat talimatı vermen caiz değildir.
Mürid, üstadından tahsil edip öğrendiği şeyleri faydalı görmese, üstelik de bu bilgiler ile
amel edip neticesinden de zarar etse, yine şöyle inanmalıdır: Üstadımın emrini
tutmasaydım imanım gidecekti.

31
* Şafiî mezhebinde tesbihat yaparken safı bozmamak sünnettir.
Bir mürid için en güzel ve etkili olan terbiye, mürşidinden öğrendiği terbiyedir. Buna şöyle
misal getirdi:
-Bakınız, benim kızım yalnız annesinden aldığı terbiye ile yetiniyor. Halbuki başkalarından
da terbiye alsa kızım için iyi olacak; ama kabul etmeyip şöyle diyor: Benim için
annemden alacağım terbiye yeterlidir. Başkalarının terbiyesine lüzum görmüyorum.”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: Mürid intisab yıllarının ilkinde hüzün ve sevinci beraber
yaşar. Sonraları “kabz-ı bast”, (darlık) (kapalılık) ve genişlik (açıklık) hallerini beraber
yaşar.
Müridin üzerinde böyle haller vuku bulduğu an dikkatli olması lazımdır. Çünkü; müridin
kalbine birtakım havatır ve vesvese duyguları gelir. Mürid bu duyuları doğrudan şeyhine
söylemelidir. Başka kimseye söylememesi gerekir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bizlere dedi:
-Abdulhâlık-i Gucdevanî’nin (k.s) manevî evlatlarına olan vasiyetini öğrenin. Bunları yazın
ve mütaala edin. O’nun vasiyeti şöyledir:
Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebinden ayrılmadan fıkıh ve hadis ilmini öğreniniz. Ayrıca
bütün hallerinizde edeb ve takva sahibi olunuz. Cahil sûfilerle beraber olmayınız. İmam
veya müezzin olmayınız; ama cemaatı kaçırmayınız. Bütün namazlarınızı cemaatla kılın.
Şöhret afettir. Onun için şöhret peşinde koşmayın. Nazarı dikkat çekecek durumlarda
bulunma, ismini yazma, daima garip olup tanınmamaya bak. Makam ve mevki
sahipleriyle düşüp kalk-ma. Kimseye kefil olma, ayrıca vasiyetlere de şahit olma.
Aşırı derecede müzik dinlemeyin, çünkü müzik kalbi öldürür. Aynı zamanda müzik
dinleyenlere de karışma çünkü müziğin hastaları çoktur.
Az konuşup, az uyumaya bakmalı ayrıca yemeği de az yemeli. Halk içinde Hakk ile
olmaya bakın, yani kalbinizden her türlü masivayı terk edin.Yalnız Allah’ın zikri kalbinize
yerleşsin.
Şüpheli şeyleri terk edip helâli yiyiniz. Kadın olsun erkek olsun bidat ehlini terk ediniz.
Kimseyi küçümsemeyin. Çokça gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür. Dışınızı
süsleyip içinizi harap etmeyin. Halkla münakaşa etmeyin. Hiç kimseden bir şey talebinde
bulunmayın, kimseye kendinize hizmet ettirmek için emir etmeyin.
Allah dostları olan Mürşid-i Kâmil’lere; ruhunuzla, bedeninizle ve malınızla hizmet edin.
Mürşidlerin hallerine karşı çıkmayın, çünkü böyle yapanların akibeti kötüdür, iflah
olmazlar.
Dünya nimetlerini kalbine sokma, dünyalıkla mağrur olma. Her zaman mahzun bir kalbin,
yaşlı bir gözün, salih amellerin olsun. Cenab-ı Hakk’a yalvararak dua eyle.
Elbiselerin eski, arkadaşların dervişler olsun. Allah’ın tevfik ve kudreti sermayen, evin
mescid ve dostun Allah olsun.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün herkesin katıldığı bir cemaate sohbet yaptılar: Hizmet
vasıtası ile gelen nisbetten daha üstün bir nisbet yoktur. Mürid niyeti ile hizmeti ibadet
haline getirmelidir. Niyeti şöyle olmalıdır.
“Eğer ben bu hizmeti yerine getiremezsem, üstadımın rızasını kazanamam.”
Mürid bütün sevgileri ve nefret duygularını mürşidinin rızasına göre yapmalıdır.
Mürid ister gerçek sadık bir mürid olsun, ister zayıf mecazî biri olsun, farketmez. Şeytan
ve nefis her türlü ibadete müdahale edebilir. Yalnız üstad’ın sevgisini kazanmak için
yapılan müstesna. Mürid yaptığı her türlü amelde ve terakkiyatta, daima üstad’a karşı
kendi acziyet ve fakirliğini bilmelidir. Başka türlü şeytan ve nefsin belasından kurtulamaz.

32
Mürid şu düsturu iyi bilmelidir: Nefsi ve şeytan kendisi için büyük tehlikedir. Nefis ve
şeytan insanı etkisi altına alarak ya terakkiyetini durdurur veyahut sahip olduğu makam
ve kemâlattan düşürür.
Nefis ve şeytan bazı zaman da insanın Rabbi’sine yakınlığını engellemek için müridin
kalbine ve ruhuna sed çeker.
Nefsine hâkim olamayan zayıf iradeli mürid, şöyle demelidir: Ey nefs, sen ne dersen de
ben şeyhimin emri olan rabıta, zikir, hatme gibi ibadetleri mutlak surette yapacağım. Sen
sabredersen ben de senin istediğini yaparım. Bu düstur ve niyetle amel ederse, kısa
zamanda nefsine hâkim olur.
Şevke dayalı bir nisbetten mütevellit mürid nefsini ıslah etmiş sayılmaz. Çünkü şevkten
dolayı meydana gelen nisbet müride mülk olmaz.
Bu yolun büyükleri olan Nakşibend-i Sâdâtının nisbeti kışın en şiddetli zamanında yağıp
bütün yeryüzünü kaplayan karlar gibidir.
Bunun yanında müridlerin şevklerinin sönmesi güneş ısısı ve yağmura benzen. Nasıl kışın
yağan karın bir bahar mevsimi erimesiyle yalnız kuytu ve yüksek yerlerde az bir kısmı
kalırsa, aynen müridlerin şevkleri de böyledir. Söner geriye çok az bir mürid kalır.
Mürşid-i Kâmil bu sadık müridlerine Cenab-ı Hakk’ın feyiz ve bereketini tahsil edip amel
etmelerini emreder. Çünkü nisbetin diğer müridlere yansıması için bu az sayıdaki müridin,
gayret sarfetmeleri, aşk ve muhabbetlerini artırmaları gerekir.
Üstad Abdurrahmân-i Tâğî’ye (k.s) bu sözlerinden sonra şöyle sordular:
-Efendimiz, muhabbet müridin iradesi dışında vukû bulduğuna göre, muhabbeti önlemek
de elde değildir.O ha (k.s) mürşidin müridlere muhabbetini artır, daha çok muhabbet
iksiri iç demesinin manası nedir?
Seyda-ı Tâği (k.s) dedi:
Bu sözlerimin manası şudur: Allah’tan gayrı her şeyi terk edip, şeyhinin emirlerine uyup,
edeb sahibi olmaktır. Mürid bu edeb ve ahlâkı tahsil edip öyle bir edeb sahibi olmalıdır ki;
mürşidi, müride çekinmeden bir emiri vermelidir. Yani mürşid müridin kalbinin her türlü
feyz ve tasarrufatı alacağına çekinmeden inanmalıdır. Çünkü mürşid, müridde bu yakîn ve
edeb yoktur diye çekinir.
Seyda-ı Tâğî (k.s) bir gün bir kaç müride hasta olan komşusunu ziyaret etmelerini
emretti. Ama bu müridler ziyareti yapmadıklarını üzgün bir şekilde Seyda’ya anlattılar.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: Biz bu işi sizin büyük bir nisbet almanız için yaptık. Mürid
şu gerçeği bilmelidir: Mürşidimin emri çok efdaldir. Bu emirde benim için çok büyük
faydalar vardır. O halde emirlere aşk ve şekvle sarılıp yapmalıdır; yapmazsa çok
üzülmelidir.
Mesnevi’de şöyle bir kıssa zikredilir:
Bir kişi uyurken, bir yılan ağzından girip karnına gider. Adam hiçbir şey fark etmez.
O sırada oradan geçen bir hekim durumu görür. Adama der: “sen acı elma ye”. Adam acı
elmayı yemez. Hekim devamlı ısrar eder. Neticesinde adam kusar, içerisinde ki yılan da
dışarı çıkar. Adam bu durumu görünce hekime der; “Anam, babam sana feda olsun,
neden bu gerçeği bana izah etmediniz. Hekim der: “Sen bu gerçeği bilseydin korkardın, o
acı elmayı yiyemezdin, yemediğin için de içinden yılanı çıkaramazdım. Bu beladan
kurtulamazdın.”
İşte bu kıssada ki gibi, şeyhin durumu, nefis yılanının zararına karşı koyarken müridin
karşısında bu durumdadır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) umumî sohbette şöyle buyurdu :”Bir mürid için dünyada en
büyük nimet mürşidine olan teslimiyettir. Bakınız Gavs’ın (k.s) zamanında biz çok
rahattık. Çünkü kendi kendimize hüküm vermiyorduk. Gavs (k.s) bir kişi için dese ki,”bu
sadıktır, halistir.” Biz de o kişi nereden olursa olsun halistir, sadıktır derdik.

33
Gavs’ın (k.s) hoşnut olmadığı kimseden biz de hoşnut olmazdık. Herkim olursa olsun
onun halini hased etmeyip, hertürlü hizmeti bir vazife bilirdik böylece hasedlikten
kurtulmuştuk.
Müridan kardeşlerimizin iyiliği için heran çalışırdık. Arkadaşlarımızın kusurlarından başka
Gavs’dan (k.s) hiçbirşeyi gizlemezdik. Ne olursa olduğu gibi söylerdik. Hatta ki tarikattan
soğuyan ihvan hakkında gidip Gavs’a (k.s) uydurma olan bağlılık haberleri de veriyorduk.
Bu işte gaye ve maksadımız arkadaşlarımızın unutulmaması idi.
Aynı şekilde tam teslimiyet ve muhabbet sahibi olmayan kardreşlerimize de ihlas ve
muhabbetleri çoğalsın diye Gavs’dan (k.s) yana yine doğru olmayan uydurma haberler de
götürürdük.
Gavs (k.s) bizim bu davranışlarımızı, ayıp yaptığımız şeyleri bize söyledi; ama bu halden
vazgeçin demedi hatta memnun olurdu.”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bütün ümmete açık olan bir sohbetlerinde şöyle
buyurdular: Bir müridin tahsil edip öğreneceği şeylerden birincisi de diğer kardeşlerine
karşı hüsn-ü zan beslemeleridir. Mürid duysa ki; falan zat şeyhtir, velidir, kutuptur vb.
bütün bunları iyiye yorumlamalıdır.
Alimlerin mürşide teslim olmaları biraz zordur. Çünkü onların ilmi bazı zaman ihlâs ve
teslimiyet sahibi olmalarına manidir. Bundan dolayı ilk anlarda nisbet alamazlar. Cahil
sûfiler ise herşeyi mürşidden öğrendikleri için kolayca teslim olurlar.
Bakınız şu alim kardeşimiz seçkin birisidir. Ama tam bir ihlâs ve teslimiyet ile kırk yıl amel
etse de şu dört aylık yeni sûfi Abdullah’ın aldığı nisbeti alamaz.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)buyuruyor:
-Gavs (k.s)hazretlerinin şöyle bir adeti vardı. Belirlediği on kişiye talimat verilmesini
emrettiğinde, talimat veren kimse bir kişiyi fazladan katsa o bir kişinin teveccühünü
yapmazdı. Eğer on kişiye talimat verin diye emredip kişileri belirlemezse bu guruba
dışardan katılan bir kişi olursa hepsine yeniden talimat verdirirdi.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)bunları bir azarlama mahiyetinde buyurdu:
-Teslimiyet gerçekten zor bir iştir. Bir sûfinin sözde ben teslimim demesi yeterli değildir.
Sözü ve özü bir olmalıdır.
Eğer ki insan hakikaten teslim olsa, bütün dertlerden kurtularak huzura kavuşur. Bir
müridin tasarrufatta, feyzden istifade etmesi ancak teslimiyet sayesinde olur. Teslimiyet
olmadan istifade olmaz. Muhabbet teslimiyeti doğurur onun içindir ki muhabbeti
olmayanın teslimiyeti olmaz.
Bir müridde muhabbet tedrici olarak doğarsa teslimiyet de o oranda doğar. Davranış ve
sözlerinizin birbirine uygun olmasına çalışınız.
Müridin en büyük gaye ve maksadından birisi de mürşidinin iltifatını kazanmak olmalıdır.
Çünkü iltifat kalb ülkesinin fethinden önceki adımdır.
Müridin nazarında kahr ve keyf aynı olmalıdır. Böyle olursa mürid şeyhinin her türlü
davranış ve hallerini kendi menfaatine olduğuna inanmadıkça bütün bu hallere bağlı
olarak kendisine” hoş geldin, sefa geldin” denmedikçe mürid olamaz. Hafız-ı Şirazî (k.s)
şöyle diyor: Bana kötü söz söyledin. Ben ise buna memnun oldum. Ce-nab-ı Hak seni
afetsin güzel dedin. Şeker yiyen dudaklara acı cevap yakışır mı hiç!
Ben kahrına ve lütfuna da ciddiyetle aşıkım. Çok acayiptir ki benim aşkım her ikinize karşı
aynıdır.
Bu meseleleri şöyle bir misalle açıklık getirelim: Velev ki müridin başına bir bela, musibet
gelse bilmelidir ki o hayrınadır.
İbrahim Çokreşî (k.s) diyor: Ben bir gün bir meseleden dolayı sabah namazından sonra
yaptığım virdimi terk etmiştim. Bundan dolayı Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: “İbrahim

34
hem müridim diyor, hem de basit bir sebebden dolayı amelini terk ediyor. Müridlik ile
ameli terk etmek hiç birbiri ile bağdaşır mı?
Bir gün Erzurum da ikamet eden ulema, Abdurrahman-ı Tâği’nin (k.s) bir halifesine haber
gönderip mübareği irşada davet etmişlerdi. Bu ilk davete icabet edilmedi. Tekrar davet
geldi. Bunun üzerine Seyda-i Tâğî (k.s) dedi: “Bu bize Gavsın (k.s) himmetidir.” Oraya
gidemediğimiz için Gavs’dan azar işiteceğimden korkuyorum. O zaman ben dedim:”
Efendimiz bizim malımız pahalıdır. Onun için malımızı çok arzu edip zorlayanlara satarız.
Bizim geç cevap vermemiz onların arzu ve isteklerini artırır.”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s ) dedi:
“Cenab-ı Hak’tan af dile, tevbeyi istiğfar eyle. Gidemeyişimizin sebebi tembelliktir,
gevşekliktir. Başka bir sebebi yoktur.” Sözlerine devam ederek, “Büyükler karşısında
kusurunu kabul edip, affedilenler eli boş dönmezler” buyurdu.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), amelleri teşvik mahiyeti taşıyan bir sohbetlerinde emir
mahiyetinde şöyle buyurdular:”Farz namazlarınızı vaktinde cemaatle kılınız, sünneti terk
etmeyiniz. Akşam namazından sonra yatsı namazına kadar rabıta yapınız, Bu rabıta
esnasında gaflette olsanız, rabıtayı kuramazsanız gözleriniz kapalı olarak o vakti
değerlendirin, rabıtanızı bırakmayın. Gözlerini açmayın.
Bilhassa sabah namazlarından sonraki amellerinizi terk etmeyin. Her türlü meşguliyette
ve kalabalıkta amellerinizi terk etmeyiniz. Gaflet ehli kişilerin arasından alınan nisbet
azdır. Ama sahibine mülk olur.
Bu sıddıkıye tarikatında halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise afettir.
Bu tarikatın gaye ve maksadı müride varlığı terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde olur
ki kişide benlik duygusu daha çok galebe çalar.Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve
konuşmayın veya emredilen amellerinizle meşgul olun. Sıddıkiye tarikatına mensub olan
kişiler dünya zengini olanlara karşı muhtaç olmadıklarını göstermek için onlara karşı
gayet onurlu davranarak onlara muhtaç olmadıklarını göstermelidir.
Buna karşılık kendilerine muhtaç olan ihtiyaç sahiplerine karşı mütevazi davranıp
kendisini onlardan aşağı göstermelidir.
Tabiatında kibirlilik bulunanları tevazuya yönlendirilmeli, tabiatında aşırı tevazu
bulunanları da izzeti nefs sahibi gibi biraz davranışlarını düzeltmelidir.
Sûfi kalbini bazı zaman mürşid rabıtası ile bazı zamanda muhabbet, şevk ve zikri celâle
ayırmalıdır. Bazen da kıdem rabıtası yapmalıdır. Rabıta ve zikri, mürid şöyle yapar:
Mürid mahlukatın varlığına bakmaz, ancak Cenab-ı Hak’kın varlığına birliğine bakar.
Ayrıca Allah’ın sıfatlarını düşünmeden yalnız zatını düşünmelidir. Çünkü bu sıddıkiye
tarikatı Zat-ı muhabbetten ibarettir, bu vesile ile sıfatların seyri aşılmıştır.
Mürid rabıta yaparken kendisinde saygı uyandıran birşey düşünmelidir. Değilse rabıtanın
bir faydası olmaz.
Mürid kalbinden vesveseyi silmek için mücadele etmelidir. Bu konudaki virdi “La Maksûde
illellâh’bize göre (Abdurrahmân-i Tâğî (k.s))”seyri sülukun en önemli yeri letaiflerin seyri-
dir.”
Nefy-i isbat ise, başlı başına bir maksat olarak değil de “ Celâl” zikri vasıtasıyla vahdeti
tahsil etme aracı olarak görüyorum. Oysa bizim tarikimizden bazı büyükler nefy-i isbatı
böyle kabul etmezler. Umulur ki böyle bir yol ile gidilirse, kalbin gafil kalacağı boş bir
zaman yoktur.
Bir mürid bir iş yapacağı zaman veyahut uyuyacağı zaman işin başında ve bir de sonunda
rabıta kursa orada geçen uyku ve gaflet gibi zamanlar da da rabıta kurmuş gibi sayılır.
Müridin gaye ve maksadı saliklik ismi ile aldanmak değil, benlikten sıyrılıp fenaları elde
etmek olmalıdır.
Seyyid Tâhâ (k.s) şöyle diyor:

35
“Kendini beğenmişliğin ve riyakarlığın bu tarik-ı Nakşibendî de yeri yoktur. Böyle
duygulara kapılan kimseler Nakşibendî değildir. Nakşibendî olan kimse nefsinin arzularına
uymamalıdır. Çünkü nefsin arzusu sahibini yoldan çıkartmaktır. Riyazet yapmak bizim
tarikatımızda yoktur. Çünkü riyazat yolu uzatır. Bizim gayemiz ise yolu kısaltmaktır.
İbrahim Çokreşî (k.s) buyuruyor:
Bir gün münkirlik yapan birisiyle aramızda bir tartışma oldu. Abdurrahmân-i Tâğî’nin (k.s)
meclisine gittim, bana dedi:
-Gel şöyle otur. Ben ise kendilerine sıkıntılı ve öfkeli bir şekilde:
-Nasıl oturayım...! Bunun üzerine bana dediler:
-Sen niçin falan münkire şöyle böyle diyorsun....! Ayrıca biraz önce söylediğin sözleri ve
halini ben (Abdurrahmân-i Tâğî) edebsizlik sayıyorum. Bak İbrahim (k.s) sen insanlara
celalli davranıyorsun, oysa bu hal iyi değildir. Sen bu hallerinden mütevellid az kalsın
zarar görüp mahvolacaktın..
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bir mürşidin şu sözünü naklettiler:
“Cenab-ı Hak her gün saliklere nazar eder. Fakat tabiatı icabı celalli olanlar bu devletten
istifade edemez. Onların kanatlarına asla devlet kuşu konmaz.”
İbrahim Çokreşî (k.s) diyor:
Abdurrahmân-i Tâğî (k. s) beni celalli tabiatımdan mütevellid azarlayıp şöyle dedi: Biz
Gavs-ı Azam’dan (k.s) hiç bir gün kahır talebinde bulunmadık. Yalnız bir olay olmuştu, o
müstesna. Bizim bu talebimize şeyh hazretlerinin halifesi şöyle dedi:
“Kahır talebinde bulunmayınız, çünkü kahır gelince herkese gelir.”
Mürid imtihanda olduğunu düşünerek hiç bir zaman mürşidinden emin olmamalıdır. Edebe
dikkat etmeli ve kendisinden çekinmelidir. Nitekim ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle
buyuruyor:
“Allah’ın mekrinden ancak hüsrana mahkûm olanlar emin olabilir” (Araf/99)
Hatta mürid mürşidinden korkmalı, ona karşı olan muhabbetinin azalmasından
sakınmalıdır. Nitekim Seyyid Tâhâ (k.s), Gavs’a (k.s)
-Tavşan nasıl aç arslandan korkarsa sen de benden öyle kork” demiştir. Gavs (k.s) hz.leri
-Korku sevgiyi azaltmaz mı? deyince Seyyid Tâhâ (k.s) :
-Hace Baki de öyle demişti, diye cevap verdi.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri dedi: İbrahim sen “İlâhî ente maksûdî ve rıdâke
matlûbi” derken kork. Çünkü olur ki bu sözü söylerken kalbinde başka şeyler mevcuttur.
Sen mürşidinden himmet dile ta ki seni kötü hallerden korusun. Mübareğe arz ettiğim
zaman dedi: “ İbrahim, ben sana itidali tavsiye ettim. Yoksa muhabbeti azaltacak şekilde
korkuyu değil. Mürid her an mürşidinden çekinmelidir.”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor:
“Şeyhin celallenmesi kendi iradesi dahilinde değildir. Mürid, şeyhinin celalli zamanına
rastlarsa ondan uzak dursun.”
Bir gün Abdurrahmân-i Tâğî’ye (k.s) eşi, bir sûfiye sakal bırakmaması için vesile olmak
istemişti. Eşinin bu arzusuna mübarek o kadar celallendi ki nerede ise eşine kahredecekti.
Bir müddet sonra Seyda dedi:”Elimde olsaydı, ne eşime kızacaktım ne de o fasıka bir şey
diyecektim. Onu dilediğini yapmakta serbest bırakacaktım.”
Size şöyle diyeyim:”Sevgili gayet nazlıdır. Sevene hiç bir zaman muhtaç değildir.”
İbrahim Çokreşî (k.s) diyor:

36
Ben çok basit bir mesele için Abdurrahmân-i Tâğî’nin (k.s) en çok sevdiği oğlu Molla
Ziyâuddîn’e kahr ettiğine şahit oldum. Öyle oldu ki Molla Ziyâuddîn ölmek üzere idi. Biz
hemen fidye verdik. Çok şükür Molla Ziyâuddîn kurtuldu.
Mürid, her kim olursa olsun ta ki şeyhin en sevdiği dahi olsa yine mürşidin celâlinden
korkmalıdır. Abdurrahman-ı Tâği (k.s) dedi:
“Büyük sevgi nefrete dönüşürse Allah korusun akabinde şedid bir düşmanlık doğurur.
Bakınız, Gavs (k.s) eşlerinden birisini boşamıştı, ben şimdi o kadının üzerinde hâlâ
Gavs’ın (k.s) kahrını görüyorum.
Ben (ibrahim Çokreşî) itiraz edip dedim:
Efendim, bu nasıl olur. O kadın, Gavs’la bu yol için çok sıkıntı çekmiştir. Abdurrahmân-i
Tâğî (k.s) dedi:
- O kadın ölünce Gavs (k.s) ve kadının oğlu Şeyh Celâleddîn cenazeye gitmedi. Cenazeyi
şeyh Bahâuddîn ve Seyyid Hamza kaldırdı. Bunun birinci sebebi şudur:
Gavs (k.s) böyle davranmakla Cenab-ı Hakk’ın sevgisini her türlü akrabadan üstün
tuttuğunu göstermek istedi.
ikinci sebebi ise, mürşidler ledün ilmine vakıftır. Ama bu ilimleri hakkında konuşmazlar.
Mürşidini akrabalarına tercih ederler. Mürşid akrabaları hakkında nasıl hareket ederse
onlar da aynı şekilde davranır: Bu konuda bir şey söylenilmez.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor ki:
Bir mürid ehl-i dünyaya imrenmemelidir. Onlara acıyarak aşağıların aşağısı görmelidir.
Ayrıca kendi nefsini de onlardan daha aşağı görmelidir. Ancak böyle yaparsa şeyhine
karşı edebli davranabilir. Ve sûfiliğin de hakkını eda edebilir.
Şunu bilesiniz ki, bu inançta olursanız bu sûfilerin ayaklarının arşın üzerinde olduğunu
görürsünüz, inan ki ömrüm hakkı için, bu zevat hem arştan hem de kendileri dışındaki
herkesten üstündürler. Çünkü bu tabakanın gaye ve maksadı Cenab-ı Hakk’ın zatıdır.
Şeref ve üstünlük ancak ve ancak gaye ve maksadlarına göre ölçülür.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular:
-Bir mürid şeyhini ziyarete gittiği zaman, mürşidinin yanında kalacağı zamanı önceden
belirli bir zamanla sınırlamamalıdır. Kalbinin muhabbetine göre ayarlamalıdır. Şöyle ki;
kalbin muhabbeti üstadmdan ayrılmadan müsade alıp evine dönmelidir. Kalbin muhabbeti
üstada bağlı kaldığı müddetçe üstadla beraber olabilir.
Abdurrahmân-i Tâğî’ye (k.s) bir gün virdlerinin artırılmasını söylediler. Mübarek daha çok
hizmet etmelerini buyurdu. Dedi:
“Asıl amel hizmettir.”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor:
-Bu sıddıkiye tarikatı mensubu zenginlerin gayet mütevazi ve hoş görülü olması lazımdır.
Fakirlerin ise zenginlere karşı gayet onurlu bir tavırda olmaları gerekir. Fakirler ihtiyaçları
konusunda zenginlere karşı bir aşağılık duygusunda olmamaları lazımdır. Sohbetimize
konu yaptığımız onur ve kibirden maksat insanın kendisini Allah’tan gayri kimseye
muhtaç saymamasıdır. Çünkü insan kendisini başkalarına karşı muhtaç görürse olur ki
onların günah ve bid’atlarına da ortak olur.
Nitekim Şeyh hz.leri bir kimseye tevbe etmesini emretti. Alimlerden birisi de şeyhe
başvurarak, o kimsenin ipekli elbise giymesine müsade edilmesini istedi. Şeyh hz.leri o
alimin bu davranışı hakkında şunları söyledi:
-O alimin ricada bulunmasının sebebi o adama dünyalık bakımından ihtiyacı olması ve
zekât alma ümididir.

37
Zenginlerin fakirlere, fakirlerin de zenginlere karşı münasebetlerinde ölçüyü
kaçırmamaları gerekir. Gavs-ı Âzam’ın (k.s) zamanında bir fakir vardı. O zat zenginlere
karşı o kadar ölçüsüz hareket ederdi ki ayrıca eşi de zengin insanların eşlerine karşısında
oturmaya izin vermiyordu. Elinden geldiği kadar da kibirli davranıyordu. Gavs (k.s)
bundan da aciz oldu. “Bu kadar da ileriye gitmek uygun değildir” buyurdu.
Bu durumlar karşısında şeyh hazretleri dedi:”Tevazuun temel gerekçesi insanlardaki
tecellidir. Çünkü her insan Cenab-ı Hakk’ın tecellisine mazhardır. İnsan kendi şahsına
gelen tecelli payına göre hareket ederse tevazu ehli olup, davranışları da böyle olur. Ta ki
kendisini tecellilerde yoksun olarak karşısındaki kişiye göre kendisini daha aşağı görür.
Karşısındakileri kendisinden daha Allah’a yakın bilir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bu konularda şöyle buyuruyor:
-Kişi kendi nefsini çok hakir görür. Ayrıca kendisini Allah’ın sıfat ve tecellilerinden yoksun
görür, Allah’ın tecelliyatını kafirde görür de kendinde görmez. İnsan böyle düşünürse
varlık duygusundan sıyrılır. Böylece diğer insanlara karşı mütevazi ve alçak gönüllü olur.
Allah’a varan yollar dörttür.
1-Muhabbet yolu
2-Kendi varlığından sıyrılma yolu.
3-Bütün varlıklara karşı kendisini ihtiyaçsız hissedip onlara yüksekten bakma yolu.
4-Kendisini varlıklara karşı muhtaç hissetme ve onlara karşı mütevazi olma yolu.
Kişinin varlıklar karşısında kendisini ihtiyaçsız sayması muhabbeti, muhtaç hissetmemesi
ise varlık duygusundan sıyrılmayı gerektirir. Eğer mürid varlık duygusundan kurtulursa,
kendisini Allah’ın ve şeyhin sıfatlarından yoksun görür. Kendi dışında kalanları ise değişik
görür. Neticede bu hallerinden dolayı kendisini herkesten aşağı görür. Böylece Allah’a
(C.C) giden yollar dörtten ikiye iner.
Cezbenin iki yolu vardır.
a-Muhabbet yolu
b-Varlıktan sıyrılma yolu.
Yolların en sağlamı kişinin kendi varlığından sıyrılarak katettiği yoldur. Çünkü bu yol sûfiyi
bazı tehlikelerden korur.
Örneğin; Beyazıd-ı Bestami ile Ahmed-i Cami hazretlerine bakalım. Beyazıd, Ahmed-i
Câmi’ye derki:”İkimiz de aynı anda cezbeye sahip olduk. Ama ben bazı vartalara düştüm
sen ise düşmedin. Bunun sebebi nedir? Ahmed-i Cami der:”Sen dedin ki, benim arş
sancağı üzerinde çadırım var. Ben ise dedim ki, arş sancağı altında çadırım var.” Beyazıd
(k.s) bu yolda birtakım vartalara düşmüştü. Ahmed-i Cami (k.s) ise düşmemişti.
İbrahim Çokreşî(k.s) diyor:
“Ben Seyda’ya sordum. Bu sözler onların ihtiyarı dahilinde midir? “Abdurrahman-ı Tâği
(k.s) cevaben buyurdu:”Hayır, kendi ihtiyarları dahilinde değildir. Bu iki söz de varlıktan
kurtulmayı sona erdirici mahiyettedir. Ahmed-i Cami (k.s) bu hâlden kurtulmuştur. Ama
Beyazıd-ı Bestami (k.s) kurtulamamıştır.
Aklı başında olan bir mecnunun şöyle bir âdedi var idi:
Dünya ehli zengin bir kişi kendisini ziyarete gelirse onunla, çıplak bir şekilde ve elindeki
tesbihle zikr ederken konuşurdu. Yanına bir fakir gelirse gayet edebli konuşurdu. Bunun
sebebi şudur: Ehl-i Dünya olan kişiyi kendisini tecellilerden mahrum kılar, ama fakirler ise
böyle değildir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri manevî rabıta hakkındaki bir soruya şu karşılığı
verdi: “Manevi rabıtadan gaye kalbi mürşide bağlamaktır. Kalbin bağlanması ise ancak
ihlâs ile elde edilir.

38
Manevî rabıta muhabbet yolu ile de tahsil edilebilir; ama ihlâs ile tahsil daha kesindir.
Şeklî rabıta ise: Muhabbet yolu ile ihlâs yolundan daha çabuk kazanılır. Manevî rabıtayı
gerçekleştiren en birinci etken şudur:
Şeyhin gerek yanında gerekse gıyabında gayet edebli bulunmak. Ayrıca bütün müridleri
mürşidin nazarına mazhar olmuş, kendisini ise mahrum olmuş kabul edip onlara da edepli
davranmalıdır. Bütün sûfileri mürşidin bir nevi ehl-i beyti, kendisini ise o kapının kıtmiri
bilmelidir. Kıtmir herkesin elinden nasıl bir şey bekler ise mürid de öylece diğer
kardeşlerinden dua dilemelidir.
Ben (Abdurrahrnân-i Tâgî) bir ara üstadım Gavs-ı Âzam’dan ayrı kalmıştım. Gayet şedid
bir muhabetle yanarak evimde oturuyordum. Duydum ki bir zımmî Gavs’ın yanından geli-
yor. Kendime hakim olamadım gidip onu köyün dışında karşıladım. El sıkıştık. Kendisine
dedim: “Sen öne geç” eve gidelim. Önüme geçmeyi kabul etmedi. El ele tutuşup eve
gittik. Evde izzet-i ikram ettim, keçe minder üzerine oturttum, yemeğimizi beraber yedik.
Hürmet olsun diye kendi ağızlığımdan tütün içirdim. O içtikten sonra ağızlığı bana uzattı.
İnanın şu anda dahi hatırımdan çıkmayan acayip bir nisbet hissettim. Zimmî tekrar aynı
ağızlığı istedi. O zaman dedim:”Sana yaptığım bereketlenmek içindir, artık vermem.
“Zımmî gitmek istedi, ugurladım. Eve döndükten sonra onun oturduğu keçe mindere
burnumu dayayarak kokladım. İnanın şimdi dahi o kokunun ben de uyandırdığı hazzı
hatırlayınca neşe duyuyorum.
Ben (Abdurrahmân-i Tâğî) inanın kendi azizliğimi; mürşidime bağlı olanlara karşı, kendimi
aciz ve muhtaç hissetmekte görüyorum.
Eğer ki mürid kendi nefsini böyle, diğer sûfileri de mürşidin nazarına mazhar olmuş
görürse şüphesiz ki onlara karşı edepli ve hürmetli olur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor:
-Bir müridi, mürşidinin manevî sofrasından talepçi olmalıdır. Çünkü mürşid-i kâmil
müridin talebine göre tasarruf ve himmet eder. Ahmed-i Câmi (k.s) bir zahide himmet
etti. Bu zahid o himmet sayesinde belirli bir beldeyi keşfen gördü. Sonra mübarek zahide
dedi:
“Senin bizden talebin ve gücün bu kadardır. Değilse bizim tasarrufumuz çok çok fazladır.”
Müridliğin orta döneminde müride istek ve talebini artırması tavsiye edilir. Bakınız, Gavs-ı
Âzam’ın (k.s) halifesi olan Şeyh Halid (k.s), Şah-ı Nakşibend’den (k.s) şöyle rivayet
etti:”Ayakları ile başımın üstüne çıkacak kadar talep ehli olmayan müride hakkımı helâl
etmem.”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)’ye sordum:
“Bir sûfinin içersinde bulunduğu bir hâlden daha yüksek bir hâl istemesi doğru mudur?
“Cevaben dediler:
“Bu yolun bazı büyükleri makbuldür demişler. Çünkü talep edilen şey ilâhi cezbedir. Bunu
elde edebilmenin yolu ruhu feda etmektir. Aslında müridin talep ettiği ruhu talep
etmektir. Çok fedakâr olmak daha güzeldir.
Abdurrahmân-i Tâğî(k.s) hazretleri şöyle buyuruyor:
“Mürid kendi hata ve günahlarını düşünüp diğer etbaların hepsini de tasarruf ve tecellilere
mazhar olmuş görürse edep ve hürmet ehli olur.”
Seyda’ya ben (İbrahim Çokreşî) dedim:
“Efendimiz malumunuzdur ki bir vakit sûfilerden birisi demişti ki: “Fayda istemiyorum” bu
söz ne manaya gelir. Böyle diyen sûfi aslında en güzel faydayı talep etmiş oluyor. Çünkü
bu söz “Ben şeyhime vasıl olmayı istiyorum, başka bir isteğim yoktur” demektir.
Gerçekte önemli olan maddî vuslat değil, manevî vuslattır. Manevî vuslat: Mürid şeyhini
mutlak fânîlik mertebesine ermiş olarak bilmelidir. Böyle olunca ona vasıl olabilmek, ona
arkadaş olabilmek ancak “fena” makamına ermekle mümkün olur.

39
Bir sûfi dedi:”Uzak kaldığım zaman muhabbetim artıyor” Ben bu söze kızıp azarladım.
Dedim ki: İstenen şey maddi değil, manevi vuslattır” Bu sûfinin yanılmasına sebep olan
söz ise Gavs’ın (k.s) benim hakkımda söylemiş olduğu “O vuslata erenlerdendir; ama
muhabbeti eksiktir.” sözüdür. Bu sûfi, vuslatı maddi vuslat olarak yorumlamıştır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyurdular: “Kurtuluş şunlardadır.
1-İlim: Ehl-i sünnet vel-cemaat inancı,
2-Amel: Şeriatı yaşamak
3-İhlâs: Hâlisiyettir, sohbettir.
Tasavvuf yolunun ve bu yolun efdaliyetini meydana çıkaran unsurlar şunlardır:
A-Geçmiş olan sohbetlere karşı şükür
B-Geride bırakılan sohbetlere karşı özlem duymak. Yeni bir sohbet fırsatının doğmasını
istemek.
Mürid tasavvuf sohbetlerine katılmalıdır. Katıldığı zaman o sohbetin sonunda sohbet bitti
diye üzülerek gelecek sohbeti beklemelidir. Bu haller müridin kalbinde tabii olarak
belirmiyorsa mürid kendisini bu hallerin belirmesi için zorlamalıdır.
Çünkü Hadis-i Şerifte buyuruluyor:
“Eğer ağlayamıyorsanız, ağlar gibi davranınız.” (et-Terğib, 4/231)
C-Tarikatın bir diğer prensibi de kalbi karıştırıp vesvese veren duyguları bırakmaktır.
Ondan temizlenmektir. Bu temizlik için mürid kendini zorlamalıdır. Müridin terakkiyetine
en büyük engel kamil olmayan şeyhin sohbetidir.
ibrahim Çokreşî (k.s) anlatıyor:
Bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) bir seyahetten dönmüştü. Onu müridler çok özlemişti.
Seyda müridlere dedi: İki hutbe arasında şöyle dua ediniz. “Allah’ım bu birlik, özlem ve
muhabbetimizi hakkımızda istidraç yapma.” Bizim bu halimizi dünyayı terk edip senin
zatına sığınma vesilesi eyle.”
Kahır üç türlüdür:
A-Zahirî kahır: Bu hal aslında faydalıdır.
B-Batınî kahır: Yok etmek demektir.
C-Tenbihî kahır: Zahirî kahır, batınî kahırdan daha ağırdır. Batınî kahır da zahirî kahırdan
daha ağır olduğuna göre bu her ikisinin arasında kalır. Allah bizleri korusun.

NİYET – MUHABBET İRADE


Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri şöyle buyurdu: Bir hadis-i şerifde “Ameller niyetlere
göredir” (Buharı, İman, 41. Müslim, İmaret, 155. Mace, Zühd, 26) denilmiştir. Onun için
hiç bir şey niyetin yerini tutamaz. Mürid niyetini doğru yapmadıkça mürid olamaz. Niyeti
şöyle yapmalıdır: Eğer mürşidim razı ise bu işi yaparım, razı değilse yapmam. Yapılacak
işleri İNŞAALLAH düsturuna bağlamanın yeterli geldiği gibi niyette üstadın rızasına
bağlanmak da yeterlidir. Meselâ üstadım razı olursa yemek yiyeceğim, nafile namazı
kılacağım gibi.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri şöyle buyurdular:
Nezle hastalığı müridlerin imtihamdır. Hiçbir şey o hastalık kadar muhabbeti azaltmaz.
Hace Ubeydullah Ahrar hz.leri müridlerini bununla imtihan ederdi. Bundan dolayı
muhabbeti eksiltmeyen sûfilerin muhabbeti tamdır. Bu muhabbet alametidir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri şöyle buyurdu:
Manevî çarpılma iki türlüdür. Birisi ruhaniyyette çarpılmadır. Böyle zarar gören kişi
himmetle eski haline dönemez. Çünkü bu hal imandan sıyrılma ile beraber gelir. İkincisi

40
sıfati olarak zarar görüp çarpılmadır. Böyleleri misal aleminde domuz, köpek veyahutda
başka bir hayvanın suretine girer. Bu hale düşenler himmet ve tevbe ile eski hallerine
dönerler. Bu şekil çarpılmanın asıl kaynağı dünya sevgisidir. Alameti ise vaazlardan
etkilenmemedir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri şöyle buyurdu:
Şeyh himmetle müridlerini zarardan korumak için, kâfır kabirlerinin yakınlarında bulunan
evlere gelerek zulmeti kaldırır. Fakat kabirdeki kafirin azabı kaldırılmaz. Bu hali değişik
yerlerde gördük.
Keşif ehli bazen kafirleri mü’minlerin kabrinde, mü’minleri de kâfirlerin kabrinde görüyor.
Bunun sebebi bütün günahların başı olan dünya sevgisinden kaynaklanmaktadır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri Mevlana Halid Bağdadî (k. s) hz.lerinden şunları nakletti:
Bazı kaside ve ilahileri dinlemenin bir sakıncası yoktur. Tarikata uygundur. Kaside
dinlemekten tamamen vazgeçmek doğru değildir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) sözlerine şöyle devam etti:
Biz Gavs’ın (k.s) zamanında teveccühden önce kaside dinlerdik. O da bizi menetmezdi.
Özlemi ve şevki artıran kaside neden yasaklansın. Ben bir arkadaşa dedim “ Sen
teveccühten önce ahenkli söz ve şiirler oku”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi:
Şah-ı Nakşibendi (k.s) şöyle buyuruyor: Bizim hem yaşayanlara, hem de ölülere faydamız
ve zararımız olur.
Şöyleki; biz bir beldenin yaşayan insanlarından razı olduk mu onların ölüleri bizden fayda
görür. Bir beldenin insanlarına kahır ettik mi onların ölüleri de zarar görür.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: Zina ehli çok günahkar bir zat var idi. Bu zat
vefat ettikten sonra oğlu Gavs’a gelip tevbe aldı, tarikata intisab etti. Oğlunun bu
halinden sonra ben babasını rüyamda gördüm. Bana dedi ki:”Cenab-ı Hakk oğlumun
tevbe alıp tarikata intisab etmesinden dolayı, Gavs’ın şefeatı ile bütün günahlarımı
bağışladı. Seyda diyor: Bu zatın yüzünde ilginç bir nur parlıyordu.
AbdurrahmârA Tâğî (k.s) dedi: Bilesiniz ki amelin sermayesi şeriattır. Müridliğin dayanağı
ise muhabbet ve ihlâstır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri şöyle buyurdu: Müridin ihlasını kaybederek şeyhini inkâr
etmesi, bu yolda görebileceği zararların en büyüğüdür. Bundan daha büyük bir zarar
düşünülemez. Müridde olması arzu edilen hâl, mürşidi için sevinip, mürşidi için
üzülmesidir. (Yani mürşidinin sevincini ve üzüntüsünü paylaşmasıdır. Çünkü o, Allah’ın
razı olduğuna sevinir, O’nun rızası dışındakilere de üzülür.)
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbetlerinde şunları söylediler:
Seher vaktinde kalkan aşıklara muhabbet şerbeti, Allah’tan korkanlara ise mağfiret
sunulur.
Allah ile kul arasında yüz konak vardır. Bu konakların toplam uzunluğu ellibin sene
uzaklıkta ve her konağın arası beşyüz senelik mesafededir. Cenab-ı Hakk seher vakti
kullarına karşı doksan dokuz konak yaklaşır. Kul ile Rabbi arasında bir konak kalır. Kul da
bu bir konağı kaldırmalıdır. Kulun bu hale gücü yetmiyorsa zorlamalıdır.
Kul Rabbisine karşı acziyet ve fakirliğini anlayarak tevbe ve istiğfar edip yakınlık elde
etmeye çalışmalıdır.
Eğer insan karısını Allah’dan çok sevmeseydi, seher vakti uyuyamazdı. Çünkü Allah
uykuyu bırak dediği halde hanımı ona uyu demektedir.
Seherden az önceki bir vakitde şunları söyledi:

41
Şu anda bana kemale erişme makamının, sadece Allah’ın zatına yönelme makamından
sonra geldiği söylendi. Bu söz şu manaya gelir: Önce insanın talebi zat-ı Bari Teâlâ
olacak. Dünya ve ahiretten kalbini kesecek. Sonra kemal makamına ulaşır. Nitekim şair
şöyle diyor:
Çok seferler gerekir,
Ki ham kimse olgun olsun.
Abdurrahmân-i Tâğî’ye (k.s) sordum:
-Kurban filan adam cinlerin teveccühe, sohbete ve hatmeye geldiklerini söylüyor. Bu
konuda ne buyurursunuz?
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s):
-Evet cinler çok miktarda gelirler. Teveccühe geldiklerinde pişman olmalarına rağmen
yine gelirler. Bazan müslüman olmayanları gelip müslüman olur. Onların çoğunda
istikamet yoktur. Bir gün yirmibin tanesi gelir. Bir başka gün sayıları dörde düşer..
Ben (İbrahim Çokreşî) onların arasında veli çıkıp çıkmayacağını sorunca şöyle cevap
verdi:
-Muhabbetleri kuvvetlidir, ama irşad mertebesine eremezler.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbetlerinde velilerin bazı halleri hakkında şu bilgileri
verdi:
Peygamberin ihtiyarı vardır, fakat velinin ihtiyarı yoktur. Veli ya ilim velisidir ya da
veliyyü’l-ayndır.Veliyyü’l-Ayn’ın ihtiyarı yoktur. Bu Allah’ın iradesine tabi olmuştur. Onun
tercih ettiği şey Yüce Allah’ın razı olduğu şeydir.
Bir de Veliyyü’l-Hakk vardır. Bu da ilim ve cehaleti kendisinde birleştirmiştir. Bu da kendi
iradesini unutup, ilahi iradeye tabi olmuştur. Böyle zatlar iki şeyden birini tercih etmek
durumuna geldiklerinde ilimlerine dayanarak Allah’ın razı olduğunu tercih ederler.
Musa (a.s) ile Azrail (a.s) arasında geçen mesele buna örnektir.
Azrail (a.s), Musa’a (a.s) Cenab-ı Allah’ın celâl sıfatını takınarak gelip Musa’yı (a.s)
yaşayıp yaşamama konusunda serbest bıraktı. O zaman Musa (a.s) canını almasına
müsade etmedi.
Musa (a.s)biliyordu ki; Cenab-ı Hak peygamberlerinin ruhunun celal sıfatı ile alınmasına
müsade etmez. Bir zaman sonra Azrail (a.s) cemal sıfatı ile gelip Musa’yı (a.s) ölüm ile
yaşama arasında serbest bıraktı. Musa (a.s) bu sefer ölümü tercih etti. Çünkü anladı ki
Cenab-ı Hak ölmesini istiyor. Onun için meleğini cemal sıfatı ile gönderiyor.
Buna göre hakkel yâkîn makamındaki bir veli ile ilmel yakîn makamındaki bir veli
arasındaki fark şudur: Birincisi bilir ki ilmi Allah’tan gelir. İkincisi bilir ki ilim
kendisindendir.
Abdurrahmân-i Tâğî’ye (k.s) dedim ki:
Efendim Azrail (a.s) velilerin ruhlarını almaya gelirken cemâl sıfatı ile mi yoksa celâl sıfatı
ile mi gelir?
Dedi: Azrail (a.s), velilerin ve salihlerin ruhlarını almaya gelirken cemâl sıfatına
bürünerek gelir. Bunun içindir ki, veliler ve salihler Azrail’i (a.s) görünce büyük bir haz
duyarlar. Onlar ateşe girseler bile hiç bir acı duymazlar. Azrail (a.s) büyüklerin ve
salihlerin ruhunu alırken alacağı şekil onların kemalatına göredir.
Azrail (a.s) fâsıkların ve kâfirlerin ruhlarını alacağı zaman onlara celâl sıfatına bürünerek
gelir. Bunların da küfürlerine göre korkuları artar. Bunlar ruhlarını teslim ederlerken eğer
cennete girseler bile acı duyarlar. Hiç bir kuvvet ve hâl onlara lezzet vermez.
Abdurrahmân-i Tâğî’ye (k.s) bir âlim şöyle soru sordu:”Efendimiz bu yolun büyükleri
kemâlat elde edemeyen birisine şeyhlik yapmak için izin verirler mi?

42
Seyda dedi:”Şah-ı Nakşibend (k.s), Hâce Abdülhâlık Gücdevânî (k.s), Alaüddîn Attar (k.s)
ve İmam-ı Rabbani (k.s) gibi bu yolun büyüklerinden olan zatın üstadına izin verilir, ona
bildiri-lir. Böylece bu üstad, şeyhliği gelen zatın şeyhliğini verir.
Şeyhlik izninin gelmesi için adayın tam bir kemâlat ve mükemmeliyet elde etmesi lazım.
Bunları tahsil etmeden saydığımız büyüklerden izin gelmez.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: Hâce Ubeydullah Ahrâr (k.s) diyor: Bizim yolumuz
muhabbeti olmayanlara haramdır. Fakat üstadım Gavs (k.s) bu söz için diyor: Hâce
Ubeydullah’ın bu sözü tasarrufatı az olan şeyhler içindir. Büyük mürşid-i kâmiller müridlik
için muhabbet aramadan, edep ve saygıyı yeterli görürler.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi:
Allah’ı (C.C) talep ederek mürşide gelen mürid, mürşide geldikten sonra Allah (C.C) talep
eden müridden daha üstündür.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
Bu tarikat yolu çok mübarektir. Bu yoldan tahsil edilen feyiz ise sahibine mülktür. Yarın
huzuru ilahide hiç bir şeyin fayda vermediği bir anda bu ameller kişiye lazım olur. Ahiretin
cezası şiddetlidir, insanlar çok korkuya düşerler. Bir ayet-i kerimde şöyle buyruluyor:
“O gün emzikli kadınlar çocuklarını unuturverirler. Hamile kadınlar da derhal doğum
yaparlar. O gün herkesi sarhoş olmadığı halde sarhoş gibi görürsün. Fakat Allah’ın azabı
şiddetlidir.” (Hacc sûresi,3)
Oysa ehl-i tarikat o günde şu âyetin hükmüne mazhar olurlar:
“Allah (şirkten) sakınanları, umduklarına nâiliyetlerine sebeb olan (iyi amel ve
hareketleri) ile selamete erdirir. Onlara (kalben) hiç bir fenalık dokunmaz. Onlar (kalben)
mahzun da olmazlar.” (Zûmer/61)
Umarız ki ehl-i tarikat bu âyetin vasıflarına uygun olur.
İnsanlar hesap için toplanır yakıcı güneşin altında ceza çekerken, nisbet tahsil etmiş
müttakiler ise arş-ı âlânın gölgesi altında zevk edeceklerdir. Bu zevkten daha üstünü ise
aşıkın maşukla yani Allah (C.C) ile buluşma derecesi vardır.
Bu zamanın insanlarına şaşıyoruz. Dünya muhabbetinin azabı ve hesabı olduğunu
bildikleri halde dünya muhabbetini tarikata tercih ederler. Ayrıca ehli tarikatın
kendilerinden daha mutlu ve neşeli olduklarını, çehrelerin daha güleç ve parlaklığını
görüyorlar. Gaflet perdeleri insanın kalbini kapatmıştır. Zaten kalb bir hardal tanesi
kadardır. Bu yüzden böyle kalblere büyüklerin sözleri tesir etmiyor. Eğer insan dünyayı
bırakıp kalben bu yola sarılsa misk ü amberden ve şekerden tatlı olan nisbeti tahsil
ederek Allah’a yakın olur.
Bu zaman öyle bir zamandır ki sâdâtların kapısında hâlis bir müride rastlanmıyor.
Bakıyorsunuz çok büyük kalabalıklar bu kapılara gelip gidiyor, ama niyet ve maksatları
başka, bu sâdâtlardan faydalananlar murat kimselerdir. Zamanımızda irade yok olmuş,
müridlerin üzerinde büyüklerin eserleri görülmemektedir. Sâdâtlardan faydalanma
gayretle olur.
Allahım! fazlın ve kereminle büyüklerin nurlarını parlat. Müridlerin kalblerindeki ateşlerini
tutuştur. Ey merhametlilerin merhametlisi olan Allahım !...
Bu zamanda imanın nurunun artması mürşidime karşı olan bağlılık gayretinden
kaynaklanmaktadır. Müridler için feyiz kaynağı olan inkar, aralarındaki gayretin artmasına
vesile oluyor. Bundan dolayı büyükler müridlerin bağlılığının artması için yollarına inkarı
koymuşlardır.
Bu zamanda farzları yerine getirip büyük günahlardan sakınan kimse velidir.
Bu tarikatta fark ve cem vardır. Gafiller arasında elde edilen nisbet kişinin mülkü olur.
Makbul olan mürid, ameli taleb eden müriddir. Şevke yönelen mürid makbul değildir. Zira
şevk ehlinin akibetinden emin olunmaz.

43
Bir zamanlar şeyhlerden bazıları şevki serbest bırakmışlar, kendileri vefat ettiğinde
müridlerin muhabbet aşkının söndüğü ve fasıklardan olduğu görülmüştür.
Başka bir şeyh de müridlerinde aşk ve muhabbeti öyle artırmıştır ki ata binmek için ayağa
kalktığında yirmibin kişi kendisiyle hareket ederdi. Sonra da onlar aşk ve
muhabbetlerinden dolayı şeyhin evini yakıp, hem şeyhi hem de ehl-i beytini helâk ettiler.
Bu duruma göre amele gayret etmek ve şevkle ölçülü hareket etmek lazımdır. Aşkın
gerektirdiklerinde ve şevkte dikkatli olmak lazımdır. Sade cezbenin (talibleri) ise gayet
nadirdir.
Bir gün alim bir sûfi süluktan ayrılarak evine dönrneyi arzuladı. Fakat sonra bu niyetinden
tevbe ederek Şeyhi Abdurrahmân-i Tâğî’ye :
-Amel işleme şevkim azaldı. Tekrar geri gelmesi için sizden himmet istiyorum dedi.
Bunun üzerine Abdurrahmân-i Tâğî hz.leri “Câmiul Usûl” adlı esere müsteniden şöyle
buyurdu:
-Amel etme şevki sönen mürid önce abdest tazeleyerek iki rekat istihare namazı kılmalı
ve arkasından şevkinin geri verilmesi için büyüklerden himmet istemelidir.
Burada büyüklerden maksad kişinin kendi şeyhi olduğu anlaşılmaktadır.
Abdurrahmân-i Tâği’ye (k.s) bir gün bir sûfi dedi:”Ben filan facirlerden rahatsız
oluyorum.”Abdurrahmân-i Tâğî şöyle dedi.
-Böyle sözler müridin görevi değildir. Rahatsızlık iki çeşittir:
l-Şeytandan gelen ve amellere gevşeklik veren hâl. Bu durumda mürid abdest tazeler,
istiğfar ve tevbe eder. Ta ki amel yapma zevki gelsin. İstiğfardan gaye, kusurları görüp,
pişmanlık duymaktır.
2-Gayret ve şevki arttıran rahatsızlıktır.
Seyyid Tâhâ (k.s) ile ilgili bir yazıda deniyor ki: Kabz iki çeşittir: Birincisi kişiyi amel
işlemekten alıkoyar. Bu şeytandandır. Diğeri ise amele mani olmayıp rahmanîdir.
Abdurrahmân-i Tâğî’ni (k.s) sohbet yapacağı yere uzaktan bir leş kokusu geliyordu. Biz o
sırada Abdurrahman-ı Tâğî’ye (k.s) sorduk:
-Erbab-ı kalbin nazarında ve yanında dünya ehli kişilerin kıymet ve durumları nasıldır?
Yoksa şu gelen ölmüş bir leş kokusu gibi midir?
Seyda (k.s) dedi: Dünya ehlinin kokusu leş kokusundan daha iğrençtir, daha kötüdür. Bir
kalb ehli var idi, ehl-i dünyanın kokusuna dayanabilmek için önce leş kokusunu koklardı.
Başka bir ehl-i kalb ise kemâl elde edebilmek için köpekle arkadaşlık ederdi.
İki tane, meselelere vakıf (kalbi uyanık) mürid düşününüz. Birisi ölmüş bir köpek leş
kokusu koklasa, diğeri ise aynı zaman müddetince bir ehl-i dünyanın kokusunu alsa, ehl-i
dünyanın kokusunu alan mürid daha çok rahatsız olur.
Gavs (k.s) dedi: Müridliğimin ilk yıllarında ehl-i dünya ile bir arada bulunmaktan çok
sıkılıp dayanamazdım. Onun için tuvalete girip uzun zaman orada kalırdım.
Seyda (k.s) diyor: Onun içindir ki Gavs (k.s) sûfileri içeri kapanmaktan (uzletten)
menedip, topluma girip beraber yaşamalarını emretmiştir.
Bakınız işin gerçeği şudur ki: Mânâ itibarı ile dünyadan daha kötü bir şey yoktur.
Seyda bu sözünden sonra dedi ki: Efendimiz, şeytan dünyadan daha kötü (pis) değil
midir? Buyurdular:”Şeytan da dünyadandır, dünya ve ondaki her şey mel’undur.”
Bakınız, sûfi Ebu Hişam (k.s) ehli kalbin sohbetine katılmıştı, dinledi, dünya zem
ediliyordu. O cemaatı terketmek istedi. Sebebini sordular. Dedi: Dünyadan
bahsediyorsunuz. onun için sizden ayrılmak istiyorum. Cemaatten birisi: Biz dünyanın
kötülüğünü anlatıyoruz. Ebu Hişam dedi: Dünyayı bir şey kabul edip aleyhinde mi
konuşuyorsunuz?

44
Yeter artık konuşmayın.
Dünya ehlinin ziyafeti kötülenmiştir. Kalb ehli dünya ehlinin evinde kalmayı o kadar çirkin
görürler ki fakir olan bir hristiyanın evinde misafir kalmayı dünya ehline tercih ederler.

LETAİFLERİN EĞİTİMİ
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Cenab-ı Hakk (c.c), mahlukatı (âlem-i halk) yaratmadan önce, mutlak bir varlık idi. Âlem
ise mutlak bir yokluk idi. Gerçi âlem Cenâb-ı Hakk’ın kadim ilminde var idi. Ama Allah
(C.C) âlemi var edip ortaya çıkarmaktan tam manasıyla müstağni idi.
Bununla beraber irade serbestliği ile birleşen zatının güzelliği, varlıkları yaratmasını
gerektirdi. O vakit, mutlak varlıktan bir miktarı alarak yokluğa serpirce ışığa tutulmuş
karanlıktaki cisimlerin ortaya çıkışı gibi yokluk varlığa dönüştü.
Cenab-ı Hakk’ın gücü her şeye yeter. Cenab-ı Hakk’ın saltanatı karşısında, kendisini sevip
ona hizmet etmekten bir an dahi geri kalmayacak hizmetçileri, melekleri yarattı. O’nun
yüce saltanatı ve varlığı karşısında boyun eğip duran uzay cisimleri (felekleri) ve
hayvanları yarattı.
Cenab-ı Hakk’ın azameti, yüceliği, aman bilmeyen düşmanları olmasını ve onları
kahretmek suretiyle, kahharlığını göstermesini gerektirdiği için nefis, şeytan ve onların
hizmetçilerini yarattı. Yine Cenab-ı Hakk’ın yüce saltanatı, düşmanlar ile savaşıp Allah
ism-i şerifinin yüceliğini göstermek için insanı yarattı.
Cenab-ı Allah (C.C) insanı on maddeden mütevellid yaratmıştır. Bunların beşi mahlukat
âlemi denilen (âlem-i Halk)’dandır.
Bunlar: maddede anasır-ı erbaa denilen; toprak, ateş, su ve nefistir. Bunların başkanı,
hakimi ise nefistir.
Diğer beş unsur ise âlem-i emirden olan: kalb, ruh, sır hafi ve ahfadır. Bu letaiflerin
vucuddaki yerleri ise şöyledir: Kalb, sol memenin dört parmak altmda; ruh, sağ memenin
dört parmak altında; sır, sol memenin iki parmak üstünde; hafi, sağ memenin iki parmak
üstünde; ahfa, boyun kemiğinin iki parmak kadar altındadır. Âlem-i emirde bulunan bu
beş latifenin lideri, sultanı, hakimi ise ruhtur.
Ruh ile nefis bir araya gelince nefis, ruha galip gelir. Aralarında bir sevgi ve ilgi belirir.
Bunun hikmet ve sebebi ise ruhun nefis vasıtasıyla kemale ermesidir. Bu hikmete binâen,
ruha karşı üstünlük kuran nefis onu bedene yerleştirirken kendi âleminden ve asıl
yurdundan habersiz hale getirir. Onun hizmetinin aydınlığı ile cezbesinin şevkini söndürür.
Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Nefis, zamanla kalbi istila edip prensiblerini kor.
Nefis; dünyalık arzuları bakımından çöplüğe, düşmanlık bakımından yılana, zalimlik ve
gücü bakımından sırtlana benzer.
Kalbi, nefis tamamen istila ettiği zaman orada Allah için bir şey kalmaz. Ruh bu durumda
nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık makbul olacak hiç bir durumu kalmaz.
Ölmüşcesine gaflete düşerler.
İnsanın bu durumu, bir Mürşid-i Kâmilin elinden tevbe alıp, intisap edip, eğitilinceye
kadar devam eder. Mürşid-i Kâmil, intisap eden müride zikir telkin eder. Bu zikrin nuru
ise önce kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Önce kalbden mâsivâ gider, zikre
geçer. Böylece gaflet gider. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir. İnsanda, Cenab-ı
Hakk’ın sıfatları tecelli eder. O’nun sıfatlarına dönüşür. Münâfıklık, nefsin sıfatlarından
biridir. Vücüdun maddi unsurlarından suya bağımlıdır. Bu sıfat, Mürşid-i Kâmilin himmet
ve tasarrufu ile mütevâziliğe ve alçak gönüllü olmaya dönüşür. Cenâb-ı Hakk, bir âyet-i
Kerimede şöyle buyuruyor:
“Mü’minlerden sana tâbi olanlara kanadını indir.” (Şuarâ sûresi:215)

45
Bu hâle karşılık, ateş unsuruna bağlı olan celâl, zulüm ve hiddet sıfatı, İslâm’ın emir ve
hükümleri karşısında ince davranmaya ve taraftarlığa dönüşür. Şu âyet bu duruma ne
güzel işarettir:
“(Dokunulması) Haram olan o aylar çıktığı zaman artık o müşrikleri,onların bütün geçit
yerlerini tutun. Eğer Tevbe ederler, (tevbelerini ve imanlarını tasdik için) namaz kı-larlar,
zekat verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.”
(Tevbe, ayet: 5)
Yine vücudun ana unsurlarından birisi olan havadan ileri gelen kibirlilik ve üstünlük
taslama sıfatı ise yine aynı özellikleri taşıyan iyi huylara dönüşür. Şu ayet-i kerime bu hali
ne güzel cevap veriyor:
“Çok yemin eden alçaklara itaat etme.” (Kalem sûresi, 10)
Bu saydıklarımızın yanında, toprak unsurundan mütevellit ileri geleni;
tembellik,uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür. Yine şu ayet bu
hale ne güzel işaret ediyor:
“Ki onlar kendilerine bir bela geldiği zaman “Biz (dünyada) Allah’ın (teslim olmuş
kulları)yız ve biz (ahirette) ancak ona dünücüleriz” diyenlerdir.” (Bakara, ayet: 156)
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor: Cenab-ı Hakk insanı dört ana unsur ile nefisten
yarattı. Sonra ona eksik bir nisbetle karışık olarak ruh üflemek istedi. Sonra dört letaifle
birlikte ruh da kattı. Ruh ile letaif kendi alemlerine karşı meyilli ve Rablerini sever olarak
yaratıldı. Anasından doğan bir çocuğun doğum anında ağlaması gibi ruh bu alemle ilgi
kuramadığından asıl vatanından ayrı düşmesinden dolayı gariplik çekip, asıl vatanı olan
emir alemine karşı bir özlem duyar.
Zahidleri yetiştirmek için yazılan bir kitapta ehl-i dünyanın yemeğini yemek evinde abdest
almak, evindeki kapları kullanmak vs. şeyler yasaklanmaktadır.
Cenab-ı Hakk bu ehli tarikata şöyle bir nimet ihsan etmiştir. Ehl-i dünya bu cemaatın
sohbetine gelince dünyaya olan muhabbetleri azalır. Eğer ki böyle olmasaydı ehl-i tarikat,
ehl-i dünya ile beraber aynı cemaatte bulunup sohbet edemezdi.
Abdurrahmân-i Tâği (k.s), Sadi-i Şirazî’nin şu beyitlerini şöyle açıkladı:
“Sevgilinin cemâli olmaksızın canın cihana karşı meyli yok.
Berikine sahip olmayan gerçekten ötekine sahip değildir.”
Şöyle ki: İnsan şeyhini veya Allah’ı sevmedikçe şeyhinin memleketini veya misal âlemini
sevemez. Üstadın semti ve misal aleminin muhabbeti bir kimsede yoksa üstadın sevgisi
ve Allah sevgiside yoktur. Mürşidini seven kimsenin mürşidinin memleketine ve O’na
taalluk eden her şeye muhabbeti olur. Allah’u Teâlâ’yı seven kimsenin de O’nun
muhabbetine delâlet eden mânâ âlemine ve her şeye sevgisi olur. Mânâ âleminin üstün
mânevi zevkleri ve lezzetlerinden istifade edebilmek ancak ve ancak Allah’ü Teâlâ’nın
sevgisini kazanmakla mümkündür.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) İmamı Rabbani’nin (k.s) şu sözlerini nakletti: Emri bilmaruf ve
nehyi anil münkeri tebliğ etmeyen beldenin imamları o beldede şeytanın vekilleridir.
Seyda-i Tâğî (k.s) diyor: İmamlar o beldenin önderlerdir. Önder olmalarından dolayı yöre
halkını ya cennete ya da cehenneme götürürler.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: Katiyyen sünnetleri terk etmeyiniz. Tarikata
intisab eden bir kişi sureti katiyetle sünneti terk etmemelidir. Bilhassa sünnet-i
müekkedeleri, iki rekatlı fecir ve işrak sünnetlerini, sekiz rekattık teheccüd namazı ile üç
rekatlık vitr namazını terk edilmemelidir.
Normal zamanlarda sünnneti terkeden kimse, sekre düştüğünde farzları da terkeder.
Tarikat-ı Nakşibendiyye sünnetleri ihyaya dayanır. Tarikattan maksat bidatları ve
ruhsatları terk edip şeriatın prensiplerini takva ehli olarak uygulamaktır.

46
Şeriatın emir ve hükümlerinden dışarı çıkmayıp bidat ve ruhsat verilen kolaylıkları terk
eden tarikat kalıcıdır, sona ermez. Şevk ve heyecana dayanan tarikat kısa zamanda yok
olup etkisini kaybeder.
Seyda’ya bu sözlerinden sonra sordum:
-Efendimiz, tarikata yeni intisab edildiği zaman, nefsi bütün bidatlerden, ruhsatlardan
uzak tutmak müridde hal lezzetini azaltmaz mı?
-Olsun bir şey farketmez. Ölçü şeriattır. Sahibine mülk olarak kalan cezbe şeriatın emir
ve hükümleri dairesinde tahsil edilen cezbedir. Şevk ve heyecan ile elde edilen cezbe
sahibine mülk olmaz.
Abdurrahman-ı Tâği’ye (k.s) sorduk:
-Efendimiz, kalb hastalıkları yok olmadan nafile ibadet yapmak zararlı olmaz mı?
- Zararı olmaz, nafile ibadet yapılabilir. Şunu biliniz ki Gavs’ın kapısından bizim
öğrendiğimiz gerçeklerden birisi de şudur: Her türlü vird ve amellerden gaye ve maksat
sevap değil muhabbettir.
Sözlerinin burasında kendilerine İmam-ı Rabbâni’nin (k.s) Mektubat adlı eserindeki
mektuplardan biri olan ve içinde “kalp hastalıklarını gidermeden önce işlenmiş olan
nafileler faydasız, hatta zararlıdır, çünkü o durumda nefsin arzusuna tapılmış olur”
şeklinde bir ifade bulunan mektubu arzedince kendilerinden şu cevabı aldım:
-O mektupta söz konusu edilen durum bir takım zahidlerin tutumudur. Onları sevap
kazanmak maksadıyla mağaralara kapanarak mesela bin rekat nafile namaz kılarlar.
Oysa normal sünnetlerle nafile ibadetleri işlemeyi hem Mevlana Halid ve hem de Gavs-ı
Azam hazretleri emretmiştir.”
Seyda’nın bu sözleri üzerine yine dedim ki: “Gavs’ın halifesi Şeyh Halid, Gavs’dan şöyle
naklediyor:”Nafile ibadetler ile meşgul olmak, müridi cezbeden alıkoyar.” Seyda (k.s)
dedi:
“O sözden maksat bazı zahidlerin nafileleridir. Fakat Mürşid-i Kâmil, müridin bazı zaman
nafile ibadetleri artırmasını, bazı zamanda azaltmasını, emredebilir. Sizler nafile ibadetleri
yapmayı emrediniz. Nafile namazları terkeden birini görünce kendisine farz kazaların mı
var ki, bu yüzden nafile kılmıyorsun? diye sorunuz ve adamı nafile (sünnet) namazları
kılmaya teşvik ediniz. (Safi mezhebine göre, kaza namazı olanın nafile ve sünnet kılmayıp
kazasını bitirmesi gerekir.)
Abdurrahman-ı Tâği (k.s), Ebrar ile Mukerrebûn arasındaki farkları şöyle izah etti: Cenab-
ı Hakk’a sevab karşılığında ibadet edenlere Ebrar denilir.
Mukerrebûn ise, Cenab-ı Hakk’ı sevdikleri için karşılıksız olarak ibadet edenlerdir.
Hz.Ömer (r.a) şöyle demiştir:
“Cennet ve Cehennem olmasa bile ibadet etmekten vazgeçmem. Hz.Ömer (r.a) Süheyb-i
Rumi’yi şu sözlerle taltif ve takdir etmiştir:”Allah’tan korkmamış olsa bile, yine de Cenab-ı
Hakk’a karşı gelmezdi.”
Ayrıca Hace Azizan hz.leri bir şeyhle müridi arasında geçen şu kıssayı naklederlerdi.
Keşif yoluyla bir müride şeyhinin makamı gösterilir. Mürid bakar ki şeyhinin durumu
kötüdür. Hemen ondan yüz çevirir. Bu duruma vakıf olan şeyh der ki:
-Ey himmeti eksik kişi senin gördüğün durumu ben otuz senedir görüp biliyorum, ama
elimden ne gelir. Ben bu durumdan mütevellid muhabbetimi eksiltip gevşemedim. Ben
kulum, kulluğun gereği olan ibadet, taat ve duamı hiç azaltmayıp devam ettim...
Şeyh hz.leri demek istedi ki, insanın yaratılışının gaye ve maksadı Allah’ı tanıyıp O’na
kulluk gereği ibadet ve taat yapmaktır. Değilse sevap kazanıp cennete gireyim,
cehenneme düşmeyeyim diye değildir.

47
Bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: “Ben insanları ve cinleri sırf bana ibadet etsinler
diye yarattım” (Mutaffifin -22-28)
Bir Hadis-i Kudside şöyle buyuruluyor: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim. İşte
varlıkları beni tanısınlar bilsinler diye yarattım.” (Keşful-HafaII/Hadis no:2016) ( Bu
haber, bu lafızlarla hadis olarak Resulullah’dan sabit değildir. Fakat manası uygundur.)
Bu sohbetleri dinleyen müridin, mürşidine karşı ve bu yola karşı ihlası daha çok artar.
Müridin mutlaka zat-i muhabbet sahip olması gerekir. Böyle olursa onun nazarında elem
ve nimet aynı olur.
Bu sözlerden sonra şu farşça beyitleri okudu:
Allah’ın hem lutfuna hem de kahrına aşıkım
Ne kadar acaibtir ki her iki durumda da O’na aşığım.
Teslimiyyet her zaman olmalı ve hale mahsus kalmamalıdır.
Abdurrahmân-i Tâğî daha sonra şöyle buyurdu: Mukerrebûnun Cennetteki içecekleri
Tesnim’dir. Ebrarın içeceklerine ise bir damla tesnim karıştırılır. Rahik adı verilen bir
içecektir.
Cenab-ı Hak bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor:
Mukarrebunların gaye ve maksadlarında sevap elde etmek yoktur. Ama onların sahip
olacakları çok büyük sevaplar vardır. Onlarda aynı zamanda Allah’a yakınlık makamı
vardır.
Ebrâr’ın durumu ise böyle değildir. İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinin deyimi ile
zahidlere benzerler. Mukarrebunun ve Ebrarın durumunu kıyaslar isek, Mukarrebun bir
padişahın vezirlerine benzerler; ebrar ise saray sakileri gibidir.
Zahidler, mukarrebundan daha çok riyazet ve nefis mücadelesi yaparlar, ama
mukarrebunun makam ve mevkilerini elde edemezler.
Bakınız, size şunları da söyleyeyim.(seyda).Gerek haller gerekse tahsil edilen manevi
merdivenler ebedi saadeti garanti etmezler. Tersine bu durumlar Cenab-ı Hakk’ın başka
bir muradının eseri olarak da meydana gelebilir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor:
“Cenab-ı Hak bu dini facir biri vasıtası ile de destekletir.” (Keşful Hafa,1-373 /Hadis
No:720)
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) hz.leri şöyle buyuruyor:
-Kerametleri, haller ve mükaşefeleri saymazsanız bu tarikat Hz.Peygamber’in (A.S.V)
şeriatından ibarettir. Akaidde ise ehl-isünnettir.
Sözlerine devamla hepimize şeriata sarılmayı, şer’î meseleleri Kitab’ul-Envâr adlı eserden
arkadaşlarımıza öğretmemizi emretti. Seyyid Tâhâ hz.leri de fetva meselelerinde bu kitabı
esas almıştır. Namaz, zekat, oruç ve hacc ibadetlerinin hiç birinde sünneti ihmal
etmemiştir. Şeyh hz.leri sohbetinin bir yerinde şunları da söyledi:
-Bakmız; şeriata bağlı olan, ama zayıf bir ehl-i muhabbet kişi, benim yanımda şer’i
emirlere uymayan ehl-i muhabbetten daha efdaldir.
Sizler, müekked sünnetleri, vitri, işrak namazını ve kuşluk namazını asla
terketmeyin.(Emir derecesinde tavsiye)
Abdurrahman-ı Tahi hz.leri bizim tarikatımızda salikliğin belirli bir süresi yoktur. Mevlâna
Halid Bağdadî hz.leri “Saliklik ne zaman son bulur” şeklindeki bir soruya karşılık:”-
Beşikten mezara kadar devam eder”demiştir. Bizim tarikatımız sevgili uğruna ruhu feda
etme yoludur. Mürid bu konuda ne zaman ihmalkâr davransa durum aleyhine döner.
Müridin kalbi şeyhin sevgisiyle dolu olmalıdır. Mürid bu sevginin dışındaki bütün sevgileri
terkedip unutmalıdır. Şu beyitler ne güzeldir:
Tevhid yolu iki kıbleyle doğru şekilde aşılamaz.

48
Ya sevgilinin rızasını veya nefsin arzusunu tercih etmelisin.
Bakınız Alâuddîn Attar (k.s) ne diyor:
“Aşkı daha çok olanın fena alanındaki mertebesi daha yüksektir.”
Gavs’ın (k.s) kapısında, Ali Can ile sûfi Said adında iki mürid var idi. Bunlardan Ali Can’ın
Gavs’a çok muhabbeti var idi, ta ki hiç bir muhabbet onun yerini alamadı. Hatta Gavs
(k.s) ile beraber Seyyid Tâhâ’nın yanına giderler, sohbet ve teveccühe dahi girmezdi.
Bu duruma Gavs (k.s) itiraz edip neden sohbet ve teveccühe katılmadığını sordu. Ali Can
dedi:
“Sizin buraya gelmekten maksadınız bir kâr elde etmektir. Ben ise buradan bir şey talep
etmiyorum. Bu konuda Gavs (k.s), bir daha konuşmadı.
Sûfi Said ise Gavs’dan daha çok muhabbeti başka bir şeyhe besliyordu. Bu yüzden
düştüğü hamlık bataklığından kurtulup sülük edemedi. Ali Can ise, seyri sülük yapıp
kemale ermiştir. Abdurrahaman-i Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: Gavs’ın (k.s) vefatından
sonra halifesi Şeyh Halid’e (k.s) mektup ile şeyhimizin oğlu Celaleddîn’in bana yaptığı bir
haksızlıktan dolayı şikayet etmiştim. Şeyh Halid (k.s) bana yazdığı cevapta şöyle diyor:
Muhabbetin sultanı ortaklık kabul etmez. Sen madem ki Gavs’a (k.s) karşı muhabbet
beslediğini iddia ettin o halde mutlak surette bazı belalara mübtela olasın ki, kalbin
başkasına meyil etmesin.
Ruh öyle bir latifedir ki; nefs gibi sıkıntı ve elemlerden etkilenmez. Bizzat tam tersi olup
nefsin elem ve sıkıntılara maruz kalmasından dolayı sevinir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Tebehhür denen makamda zahirî ilim harika bir
şekilde artar. Cizre tarafından Şeyh Azrai isminde bir halife gördüm. Önceleri birinci
derecedeki ilim kitaplarını okutamazdı. Okuttuğu zamanda mahcup olmamak için gizli bir
yere giderdi. Halife olduktan sonra ilmi o kadar arttı ki memleketimizdeki talebeler
buradaki hocaların ilmiyle kanaat etmeyip uzak olmasına rağmen ona gidip icazet
alırlardı. Tebehhür makamı ise Vahdet-i Vücuttan önceki bir makamdır. Bu makamda
Vahdet-i Vücudun hayali vardır. Maiyyet seyrinde de zahiri ilim artar. Nitekim üstadımızın
halifelerinden birisinin de bu şekilde ilmi arttı.
Muhabbetin artmasıyla akıl arttığı için mantık ve akaid ilimleri gibi aklî ilimler de artar.
Fıkıh gibi naklî ilimler ise muhabbetle artmaz.
Abdurrahmân-i Tâğî’nin (k.s) bu sohbeti üzerine ben şöyle sordum: Büyüklerin herhangi
bir ibareyi okurlarken hem lafız hem de irab bakımından yanlış okuduklarını görüyorum.
Bunun üzerine Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şu beyti okudu:
“Surete bağlı kaldığın müddetçe ebediyen mananın kokusunu duyamazsın.”
Beytini okuyarak büyüklerin manaya önem verdiğini işaret etti. Sonra yanlış okumaları
lafza önem vermemelerindendir dedi. Aynı şekilde Gavs-ı Hizani (k.s) şöyle buyurdu: Bu
tarikatın büyüklerinden müçtehid çıkamamıştır.
Seyda (k.s) Cizreli fazilet sahibi Molla Ahmed’in beyti:
“Ey Hüma kuşuna benzeyen mahbubum seni avlamak ümidiyle yalnız Mela ağ
kurmamıştır. Buyurunuz bakınız seni avlamak için hepsi ağ kurmuştur.”
Molla Cizrevi’nin bu mısraları öyle bir makama işarettir ki, bu makamda her şeyde Allah’ın
tecelliyatı görülür. Her şey Hakk’ın aynasıdır. Bu makamı elde etmek letaif seyrinde
hayalini Allah’ta toplamakla olur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Boğaların birleşmesine mürid kesinlikle bakmamalıdır.
Bu manzara müride büyük zarar verir. Terketmeden zararın farkına varmaz. Salikin birisi
şöyle dedi: Ben bir sefer boğaların birleşmesine baktım, kırk gün o nazarın zararını
hissettim.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Kalb üzerinde lafza-i Celâl’in beşbinden eksik olması
tarikatın adabına göre caiz değildir.

49
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Tevbe için yıkanmayan ve istihare namazı kılmayan
teveccühe katılamaz.
Bir başka seferde şöyle buyurdu:
“Bu nakşi tarikatına mensup olup da tevbe için guslü emretmeyen şeyhlerin müridlerini
teveccüh ve hatmeden menetmeyin. Onların yolunu daraltmayın.”
Seyda (k.s) bid’atle amel eden bazı halifeler hakkında şöyle dedi:”Biz onların tarikatlarını
ve nisbetlerini inkar etmiyoruz. Ancak biz onların Nakşibendî olmadıklarını ve Şah-ı
Nakşibendin adabını tatbik etmediklerni söylüyoruz.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
Bir mürid üsîadının yolunda tedbir sahibi olmayınca nisbet alamaz. Tedbir ehli demek
evinin ihtiyacını gördükten sonra, mürşidin yânına gidip aklı fikri evinde olmayandır. Daha
fazla nisbet almaya ehil olan kimse ise ne evin ihtiyacıyla meşgul olur ne de aklı evinde
kalır.
Seyda’nın (k.s) bu sözü üzerine ben:”Bu kimseler murad olan kimselerden midir?
Seyda(k.s):
“Siz murad olan kulların gayret ve çalışmaya ihtiyacı olmadığını mı zannediyorsunuz?
Muradlık tevbe edilene kadardır. Tarikatten fayda görme gayret ve çalışmayla birlikte
müridin kendi arzu ve iradesini, üstadın arzu ve iradesine bırakmasına bağlıdır.
Seyda (k.s) bir yolculuğunda ottan yapılmış bir minder üzerine oturmuştu. Bu arada şöyle
dedi:”Benim yaptıklarıma uymayın sözlerime göre hareket edin”, sonra şöyle devam etti:
-Kendi nefsimde düşündüm ki böyle yumuşak döşeklerde oturmak müride zarar verir.
Bunun için onlarda nefis kaldığı müddetçe bu hareketlerden men ediyorum. Onlar
nefislerinin esaretinden kurtulup benim gibi iyi oldukları zaman benim gibi rahat döşeğe
oturmalarında sakınca yortur...
Abdurrahmâni Tâği (k.s ) diyor:
- Tarikat, insanlar arasında dolaşır, şeriata bağlı olanın da olmayanın da kalbine girer.
Fakat bir süre sonra, şeriata bağlı olanda kalırken, şeriata bağlı olmayandan çıkıverir.
Gavs’ın (k.s) zamanında bir sûfiye var idi. Diğer sûfiye kadınlar ise onun halini
beğenmeyip derlerdi ki: Onda aşk ve muhabbet yoktur. Gavs (k.s) vefat ettikten sonra
sırf muhabbetle yaşayan bu kadınlar söndü, ama bu sûfiye hanım, kendini koruduğu gibi
gibi çevreye de faydalı oldu.
Ayrıca Cizre bölgesinde bulunan halifeler, büyüklerden olmadıkları halde, sırf şeriata
bağlılıklarından dolayı tarikatı aralarında yaşatmışlardır.
Şevk uzak olana mahsustur. Kişi uzakta olduğu zaman, dostuyla buluşmaya iştiyaklı olur.
Muhabbet ise hazır olan kişiler içindir. Öyleyse zikir, muhabbet ve huzur yolu üzere
yapılmalıdır. Hasretle ve uzakta olana bağlanarak zikir yapılmamalıdır. Bu şekildeki zikir,
yolu uzatır. Zaman, gaflet ve bid’at zamanı olduğundan kısa yolu tercih etmek gerekir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), İmam-ı Rabbani’den (k.s) rivayetle şöyle buyuruyor:
-Dünyayı sevmek, manevi bir küfürdür. Peygamber (s.a.v); Dünya olmadan da
yaşanabilir dediği halde, Nemrut ve Firavn bunun tersini söylemişlerdir.
Buna göre dünyayı seven, Peygamberle (s.a.v) aynı görüşü paylaşmaktan uzaklaşır,
Nemrut ve Firavn’a hak vermek durumuna düşer. Dünyayı seven kişi, Peygamber’in
(s.a.v) aklını beğenmemiş, Firavn ve Nemrut’un aklını beğenmiş olur. Nitekim Hadis-i
Şerifte:
“Gerek dünya, gerekse dünyada bulunan her şey mel’undur. Yalnız Allah’ı zikretmek
müstesna” buyrulmuştur. (Keşfu’l-Hafa:1/496)

50
Ayrıca dünya, nefsin sevdiği ve arzuladığı bir yerdir .Nefs ise Allah’a düşmandır. O halde
nefsin arzularını sevmek, Cenab-ı Hakk’a düşmanlığı gösterir.
Bakınız size ömrüme yemin ederek söylüyorum: Bence ıslanmış bir köpekle bir arada
durmak, dünyayı seven bir kişiyle bir arada olmaktan daha iyidir.
Gavs-ı Hizanî (k.s) birgün bizlere şu vakıayı anlattı:
-Müridliğimin ilk zamanlarında, veliler ve salihler yurdu olarak bilinen Ervas mescidine
gidiyordum. Ama onların gafilliklerini müşahede edince, kötü kokularından sakınmak için
tuvalet kapılarında beklemeyi âdet edinmiştim.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Gerçekten samimi bir müridlik, ancak halis ve doğru bir niyet ile olur. Bu niyyet ise
şudur: Şeriata bağlılık ve ehli sünnet vel cemaat itikadına uyduktan sonra, varlıktan
sıyrılıp verilen amelleri yapmaktır.
Mürid için en zararlı duygu ve düşünce başa geçme arzusudur. Cizre beldesinden tarikatın
gerileyip yol alamamasının sebebi sûfilerin halifelik sevdasıdır. Çünkü onların sırf gailesi
halife olma arzusu idi.
Mürid, kendi iradesini şeyhinin iradesine teslim etmelidir. O halde sizler önce niyetlerinizi
doğru yapınız ve hizmet etmeyi kendinize gaye edinip bununla uğraşınız.
Mürid, mürşidini nefsten ve şeytandan gelen kılınç darbelerine karşı kalkan yapmalıdır.
Mürid kendisinde bir şey olmadığını, bundan dolayı da mürşid eli tuttuğunu o ele
yapışması gerektiğini, eğer kendisinde bir şey olsaydı babasının evinde kalması
gerektiğini düşünmelidir. Bir varlığı olmadığından dolayı mürşidin gölgesine sığınmayı
kabul etmelidir.
Gavs-i Hizanî (k.s) bir gün şöyle demişti:
-Değerli çoban, uyuzlu da olsa oğlağını çöllerde kurtlara terketmez. Mürid kendi amelini
uyuz oğlak gibi kabul edip mürşidinin sürüsüne katmalıdır.
-Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), halifesi Şeyh Fethullah’a (k.s) niyyet konusunda şunları
söyledi:
-Müridlikten maksad, varlık duygusundan sıyrılmaktır. Onun içindir ki bir şeyh, şöyle bir
yol takib ederdi: Yakın müridlerini cariyelerine sarkıntılık ettikleri gerekçesiyle hapse
attırır, hakarete maruz bırakırdı. Müridler de şeyhlerinin sözünü inkâr etmezlerdi. O şeyh
vefat ederken şöyle dedi:
-Daha önce müridlerimin hakkındaki söylediklerim yalandır. Müridlerim öyle şeyleri
yapmamıştır. Maksadım onları varlık duygusundan tamamen sıyırmaktı.
Hiç bir şeyh fena mertebesine gelmiş müridini reddetmez. Zira “Fena reddedilmez”
denmiştir. Ayrıca Gavs’ın (k.s) halifesi Şeyh Halid de (k.s) böyle demiştir.
Gavs’ın (k.s) baş müridlerinden olacağı tahmin edilen bir müridi var idi. Bu zat aldığı bir
üzüm bağına kalbini kaptırıp yolda kaldı. Terakki edip istenileni elde edemedi.
Tarikatın temeli ihlas, muhabbet ve şeriata bağlılıktır. Tarikatın gayesi ise marifetin sırlı
meselelerini açığa kavuşturup sert hükümlerin inceliklerini öğretmektir. Mesela mürid,
abdestte bir kısım azaların, gusülde ise bütün bedenin birlikte yıkamasının hikmetlerini
öğrenir. Abdest ve gusülden maksad bazı hareketlerden doğan kirliliği gidermektir. Bazı
hareketlerin yol açtığı kirlilik diğerlerine göre daha fazladır.
En üstün keramet; istikamet ve cezbedir. İnsanlardan yüz çevirip Allah’a sığınan kimse
velidir.
İnsan kılmadığı bir tek namaza karşılık seksenbin yıl azabı vardır. Eğer Allah’ın affına
mazhar olmazsa. Akaidi sağlam olmayanın, kelime-i şehadeti doğru söyliyemeyenin imanı
yoktur. Fatiha’yı okuyamıyan kimsenin nikahı batıldır. Kendisi zinâkâr olur. Çocuğu zina
çocuğu olur. (Şafi mezhebine göre)

51
Abdurrahmân-i Tâğî’in (k.s) bu sözünü büyük alimlere sormuşlardır. Münkirler bu fetvayı
bozmak istedikleri halde bozamamışlardır. Seyda’nın (k.s) bu sözü zamanın büyük alimi
Gavs’ın (k.s) halifesi Şeyh Halid’e ulaştığı zaman şöyle demiştir:
-Nikah kıyıldığı zaman veliden izin alınmamışsa veyahut velinin fatihası düzgün değilse,
Seyda’nın sözü doğrudur. (Bu hüküm Şafi mezhebine göredir)
Nisbet; vakte, yerlere ve oralarda bulunan insanların durumuna göre değişir. Bir vaktin
feyiz ve bereketi diğer vakte göre farklıdır. Buna göre farklı zamanları gözetlemek
gerekir.
Köylerin nisbeti de birbirine göre değişiktir. Halkı arasında hiç bir mürid bulunmayan
köyün nisbeti başka, tamamıyla münkir olan köyün nisbeti başkadır. Halkı kâfir olan bir
köyün müridine gelen nisbet başkadır.
Daha önce yaşayıp göçen şeyhler kendilerinden sonra gelenlerden nisbet beklerler. Hiç
kimsenin nisbeti başkasının nisbetine benzemez. Mürid nisbet almak istediği zaman kendi
halinden sıyrılıp, nisbet tahsil edeceği zatın haline bürünmelidir. Mürid her yerde ve her
zaman kendi nisbetinden sıyrılmalıdır.
Sözlerinin bu kısmında müridin kendi nisbetinden nasıl sıyrılabileceğini sordum. Sözleri
şöyle devam etti:
-Müridin kendi nisbetinden sıyrılması demek, kemal sıfatlara talib olması demektir. Evin
nisbeti odanın nisbetinden farklıdır. Evinin nisbetinden sıyrılmadan odanın nisbetini
göremem. Bu söylediğimin tersi de doğrudur.
Alimlerle cahillerin nisbeti bir değildir. Bir arada toplanırlarsa nisbetleri başka olur. Kendi
aralarında toplanırlarsa nisbetleri daha başka olur.
Ben bazen alimlerin avamla birlikte teveccühde bulunmalarını tercih ederim. Çünkü feyiz
sayıya göre gelir.
Bazen alimlerin ayrıca teveccühde bulunmalarını tercih ederim. Çünkü onların teveccühü
avamınkinden farklıdır.
Alimler, avamla birlikte teveccühe girdiklerinde, kıskançlık ihtimali olmadığı müddetçe
birarada olmalarını isterim. Hased etme ihtimali ortaya çıktığı takdirde ayrı ayrı olmalarını
isterim. Çünkü alimlerin teveccühü birbirinden farklıdır. Bazen birinin teveccühü bir saat
sürerken, diğerine hiç teveccüh edilmemesi mümkündür.
Abdurrahamna-i Tâği (k.s) buyurdu:
-Bu tarikattan gaye, nefsin alçaklığının farkına varmaktır. Fazilet şükürdedir. Şükretmek
ise elimizde değildir. Çünkü insanda bulunan her iyi haslet, yüce Allah’dandır. Kötülük ise
kendi nefsimizdendir. Kul, şükretmeye Allah’ın yardımıyla muvaffak olduğuna göre yine
kendisine hiç bir şey kalmaz. Böylece kusurlu durumdan çıkmış sayılmaz. Bu durumda şu
ayet-i kerimeyi düşünmek gerekir:
“Hemen Rabb’ini hamd ile, tesbih ile (ve tenzih) et. O’nun yargılamasını iste. Şüphesiz ki
O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr/3)
Bu ayet-i kerime, Hz.Peygamber’in (s.a.v) vefatından kısa bir süre önce inmiştir. Bu ayet-
i kerimede mağfiret dilenmesi istenilen kusurlar ya şeriatla ilgilidir ki peygamber (a.s)
bunlardan masumdur. Yahut varlık duygusundan ileri gelen kusurlardır. (Peygamber (a.s)
bundan da masumdur.)
Bu duruma göre insan iyilikleri Allah’a dayandırmalı ve kötülükleri kendinden bilerek her
zaman yüce Allah’dan mağfiret dilemelidir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:
-Gecenin ilk zamanının nisbet ve feyzi son zamanındakinden farklıdır. Gecenin son
kısmının nisbeti ise gündüzün ilk zamanının nisbetinden, gündüzün orta kısmının nisbeti,
sonundan farklıdır. Bir meclisin nisbeti diğerinden farklıdır. Zira feyizler devamlı surette

52
geldiği için her feyiz öbür feyizden farklıdır. Her zaman huzura dikkat edip, nisbeti almaya
hazır olmak gerekir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor ki:
-Sohbetlerimde ben iki konu işlerim. Bu konular aslında Nakşibendi sohbetlerinin
özellikleri arasında yer almaz.
a) Ölümü konu alan sohbetlerimiz. Bundan gayemiz kalbin göçmeyi kendisine gaye
edinmesidir.
b) Dünyayı kötüleyen sohbetlerimiz.
Dünyayı kötüleyerek, kalbin ondan nefret edip yüz çevirmesini sağlamayı amaçlıyor.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular:
Göğsün açılıp genişlemesinden sonra nisbetin en kuvvetli gelişi denizin dalgaları gibi
olandır. Daha sonra sırası ile; çığ gibi, duman gibi ve koku şeklindeki nisbetler gelir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bana (İbrahim Çokreşî) dedi:
-Sana (emretmiş) vermiş olduğum virdlerini çekiyor musun? Dedim: Hayır Efendim. O
zaman bana dedi:
“-Virdleri terk etmek benlik (varlık) duygusundan ileri gelir. Neden virdlerini terk
ediyorsun?
Abdurrahaman-ı Tâği (k.s), birgün Gavs’ın (k.s) şu sözlerini naklen söyledi:
Hace Muhammed Parisa’nın (k.s) kalbine Allah’tan başkası sığmadı, dardı. Terakkiyeti
sınırlı kaldı. Alaüddîn Attar’ın (k.s) durumu ise değişikti. O’nun kalbine hem Allah hem de
gayri şığmış. Bu hal üzere olduğu için nefsini daim gaflette olmadığı halde kendini gaflette
görmüştü. Onun için terakkiyeti devamlı oldu. Ama o gafil değildi.
Ben o sırada: Alaüddîn Attar’ın kalbinin geniş olması ihtiyari midir? Değil midir? diye
sordum. Şöyle cevapladılar:
-Bunun başlangıcı şudur: Varlık duygusunu terkedip ondan sıyrılma seyrini diğer
alanlardaki seyirden öne almaktır. Ömrüm üzerine yemin ediyorum, bu mübarek sözleri
dinlerken, anladım ki şeyhlerin kabiliyeti (yetenekli) sûfilerinin müşahade ve cezbe
alanındaki gelişmelerini ertelemelerinin sebebi, onların kalplerini genişleterek daha çok
terâkki etmelerini sağlamaktır. Yani bu hal, şeyhlerin o müridlere karşı bahşettiği bir
lûtuftur. O büyük bir lûtuftur. Onun içindir ki hiç bir sûfi gelişip terakkiyetim geri kaldı
diye üzülmesin. Bütün gayreti ile varlık duygusunu bırakmaya çalışsın. Bakınız, İmam-ı
Şa’rani’nin (k.s) tabakatında bir kıssa naklediyor: Azizan’ın (k.s) âdetlerinden şöyle bir
durum var idi: Bir müridi terakki ettirecekleri zaman onu “cariyeme sarkıntılık etti” diye
şikayet ederdi. Şikayet edilen mürid, yargılanıp, cezalandırılırdı. Bu mürid cezası bittiği
zaman yine de mürşidinin huzuruna gelirdi. Mürşidini terk etmezdi. Azizan (k.s) hz.leri
ölüm anında “Olup bitenlerin hepsi yalandır. Benim müridlerim öyle şeyler yapmamıştır”
demiştir.
Azizan hz.lerine neden böyle yaptın? diye sorulduğu zaman
-Sûfilerin varlık ve benlik duygusundan tamamen kurtulmalarını sağlamak içn böyle
yapıyorum, demiştir.
Üstad hz.leri son olarak şöyle buyurdu:
-Ben de sizleri bu hikayedeki vakıa gibi imtihan etmek istedim, ama münkirlerin
çıkaracağı fitneleri düşünüp vazgeçtim.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) varlık duygusundan ayrılmanın faydasını belirten bir sohbetinde
şöyle buyurdular:

53
İçerimde bir kuşku doğdu: “Bizim yaptığımız ameller, başkalarının yaptığı amel gibi
değildir.” endişesine düştüm. Halbuki bizim amellerimizin az olmasına rağmen,
nisbetimiz, ameli bizden çok olanların nisbetinden daha fazlaydı.
Bana denildi ki: Nisbet herkese gelir. Yalnız varlık duygusundan sıyrılanların nisbeti kalır,
diğerlerinin ise geldiği gibi kalmaz. Bizim varlık duygusundan sıyrılmamız en üstün
sıyrılmadır. Çünkü böyle sıyrılış hem dünyayı hem de ahireti kapsamı içine alır. Bizim
dışımızdakilerin ise durumu böyle değildir. Onların varlıktan sıyrılışı ise ayrıdır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Bizim yolumuzda başkalarındaki gibi ders değiştirilmez. Meselâ; keşif ve kerametinden
dolayı kimsenin dersi değişmez. Ancak şer’î bir nedene dayanırsa müridin dersi değişir.
Tevbe eden bir müride istihareden sonra rüyada ne gördüğü sorulur. Çünkü rüyasında
gördüğüne göre ya korku ile veyahut sevgi ile terbiye edilsin, istihareden sonra mutlak
surette rüyada ne gördüğünü talimat veren sorsun. Bir şey gördü ise şeyhe arzetmelidir.
Bir mürid rüyada bir şey görmezse onun nasıl eğitileceği şeyhin görüşüne bağlıdır.
Bir şeyh istihareye çok önem verirdi. Çeşitli sebeblerle yedi defa istihare yapmayı emir
ederdi. Bir zata iki defa istihare yapması emredildi. Birinci istiharede tarikata girip
girmeme hususuna açıklık için diğeri ise müridlik içindir. Bana göre ise istihare kişinin
meşrebini açığa çıkaracak bir rüya görmesi içindir. Ben üç defa istihare yaptım. İkisi bu
yola intisab edeceğim sırada idi, diğeri ise müridlik içindir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bu yola yeni intisab etmiş bir sûfi adayına verilecek talimatı
şöyle anlattı:
A-Abdest almak,
B-Tevbe edip, Allah’a sığınmak niyeti ile gusül almak,
C-İki rekat istihare sünneti kılmak. (Şeriatın emri gibi kılınanı istihare değil), benim
görüşüme göre müridin meşrebini belirlemek içindir.
D-Tevbe etmek. Yani birinci olarak işlemiş olduğu hata ve günahlara tevbe, ikinci olarak
da mürşidin elini tutup tarikat tevbesi yapmaktır.
Mürşidin elinden tevbe ederken, mürid mürşidin her türlü emir ve yasaklarına uyacağına,
hayır ve hasenatından ecir ummayacağına, ne de azabdan korkacağına yalnız ve yalnız
Şeyhin emirlerine uyacağına dair tevbe eder.
E-Yirmibeş defa ile yetmiş defa arası tevbe eder.
F-Silsileye fatiha okur. Fakat yalnız kendi şeyhine bir fatiha okusa da yeterlidir.
G-Ölüm rabıtası yapar. Şöyle ki; vefat ettiğini, cenazesinin yıkanıp kefenlenip toprağa
verildiğini böylece bir mevtanın başından geçen olayları düşünür.
H-Mürşide rabıta yapar.
Bu usülleri yaptıktan sonra malı, varsa teveccüh vaktine, sonra da talimata kadar
konuşmamalıdır.
Seyda intisabını şöyle açıkladı: Ben ders alırken bana herkesten ayrı olarak bir odaya
kapanıp kalmam emir edilmişti. Ben aklıma velev ki bir zarar gelebilir diye bunu
yapmadım. Bunun üzerine bana teveccüh vaktine kadar sufılerin yanında yalnız oturmam
emir buyuruldu.
Gavs’ın (k.s) bazı zamanlar mürid adayını yalnız gusül ve rabıta yaptırıp teveccühe aldığı
olmuştur. Bir gün Gavs (k.s) halife olan evlâdından bir tanesinin bir sufiye yalnız gusül ve
rabıta tarif etmesi üzerine, Gavs (k.s) bu duruma karşı çıkıp dedi ki:
-Bu yaptığın şey her halifenin yapacağı bir iş değildir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:

54
-Tarikata yeni intisab edenlerin talimatını düzgün veriniz. Taki temeli düzgün ola.
Talimattan sonra onlarla sohbet edip, âdâbı anlatınız. Bazı müridlerin bu yoldan
ayrılmasının sebebi, ders verme anındaki hatâlardır. Yâni ders vermeye gerekli önemin
gösterilmemesidir.
Seyda (k.s) bir gün tarikat dersi veren birini eleştirerek ona dedi ki:
-Ben sizin ders vermeye gereken önemi vermediğinizi görüyorum. Halbuki ders vermek
şeyhliğin yarısıdır. Diğer yarısı ise teveccühdür. Biz abdestli olarak ders veriyorduk. Ders
vermezden önce ise ders veren kimse, tevbe edip, Cenab-ı Hakk’tan (C.C) afvu mağfiret
dilemelidir.
Tevbe ve tarikat almak isteyen mürid adaylarına; hem korkutarak hem de müjdeleyerek
bu yolun makbûliyetini anlatınız.
Onlara, Mürşid-i Kâmilin azametini ve tatlılığını anlatınız. Teveccühün önem ve
makbûliyetini, ayrıca teveccühlere Sâdât-ı Kiramın ruhlarının iştirak ettiğini söyleyiniz.
Ders veren kişi, mutlak surette abdestli olmalıdır. Ders verdikten sonra, âdabı mutlaka
anlatınız.
Ders vermenin şartı ders veren kimsenin abdestli olması, ders vermeye önem vermesi,
mürid adaylarına teveccühe nasıl oturulacağını öğretinceye kadar hiç bir şey yememesi
ve tütün iç-memesi, ayrıca teveccüh sabahına kadar sohbetle veya başka bir ahiret ameli
ile meşgul olmalıdır. Allah’a devamlı yalvarmalı, istiğfar etmelidir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bir kimseye zikir telkin ederken şöyle dedi:
-Bu tarikat, şeriatın aynısıdır. Ne eksiği ne de fazlası var. Seyyid Tâhâ (k.s), Gavs’a (k.s)
gönderdiği bir mektubunda şöyle diyor:
“Bir kişi, ihlas ve muhabbet sahibi olup, şeriatın emir ve hükümleri dahilinde amel
yaparsa, biliniz ki o zât velidir. İsterse bu zatta hiç bir hâl vuku bulmasın.”
Bu saydığımız vasıflar bir zatta yoksa o zatta ne şekilde haller vuku bulursa bulsun
istidraçtır. O şakilerdendir. Cenab-ı Hakk (C.C) hepimizi bu duruma düşmekten muhafaza
buyursun.
Bir mürid, bid’at ve ruhsatlı kolaylıkları terk etmelidir. Bu hal için ruhu feda etmek
lazımdır.
Zikir ederken, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını değil, yakîn bir şekilde zatını hayal ediniz. Çünkü
öncelik vahdet içindir, tevhid için değildir. Varlık yalnız Allah’a mahsustur. Vahdet Allah’ın
varlığı ve birliğidir. Kimse yaratılmamış iken bile O bir olarak vardı. Tevhid ise bizim
Allah’ı birlememizdir. Kainatta bulunan her şey ya vehimdir veya hayaldir. Varlıkları
kendilerinden olmadıkları için vehim ve hayalden ibarettirler. Cenab-ı Hakk (C.C), âlem
var olmadan önce var idi. Âlem ise yoktu.
Örneğin, yaratılmamış bir çocuk âlemin bir parçasıdır. Fakat henüz Allah’ın (C.C) ışığı ile
aydınlanmadığı için idrak edilemez. Yani kesin olarak yoktur.
Bugün doğan bir çocuğa gelince Cenab-ı Hakk’ın (C.C) varlığının ufak bir kısmı ona
yansıdığı için vücudu küçüktür. Bu varlığın artışına göre çocuğun vücudu da buna bağlı
olarak büyür.
Ayrıca ölen bir kişiye bakınız. Bu zat yıllarca yaşayıp büyümüştür. Ama birden yok
olmuştur. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın (C.C) lütuf ettiği varlık üzerinden kalkmıştır. Eğer
konuşma gücü, bu kişinin elinde olsa öldükten sonra da bu kişi konuşurdu. Hayatta iken
yaptığını vefatından sonra da yapmak isterdi.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle dedi:
-Kalb zikri en az beşbin, ortası onbirbin, en fazlası yirmibeş bindir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

55
Zamanımızın velileri, tabiin velilerinden daha büyüktür. Bir Hadis-i Şerifte Peygamberimiz
(s.a.v) şöyle buyuruyor:”Zamanların en hayırlısı benim yaşadığım zamandır. Sonra bunu
takib eden devir, daha sonra onu takip eden devirdir.”
Bu hadis-i şerif genel durumu göz önünde tutuyor: Havas hakkında değildir. Bu devrin
havassı önceki zamanın havassından hayırlıdır. Hatta İmam-ı Rabbâni’nin (k.s)
mektubatında açıkça bildirdiğine göre onların kemalatı sahabelere benziyor. Ben de aynı
şeyi ümid ediyorum. Çünkü üstünlük nefsi ıslah edip kalbi tasfiye etmekle olur.
Hicrî bininci yıldan sonraki insanların kalblerinin hastalığı, daha öncekilerin
hastalıklarından fazladır.
Umulur ki zikrettiğimiz hadis olmasaydı bu devrin velileri, sahabelerden daha üstün
sayılacaktı. Çünkü biz sahabelerin fazilet ve kemâlâtlarını yeteri kadar anlamaktan
uzağız.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v):
“Ümmetim bereketli bir ümmettir. Öncesi veya sonrası mı hayırlıdır bilinmez.” (Keşful
Hafa, l/Hadis no: 598)
Hadis-i şerifindeki bilinmezden maksat Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) başkasının
bilmemesidir. Sahabelerin daha faziletli ve şerefli olduklarının kabul edilmesi
Peygamber’in (a.s) bildirmesi iledir.
Nefis ise, mahlukat alemine karşı bir özlem duyar. Nefis, ruhu emri altına alırsa ruh nefse
hizmet eder. Eğer ki ruh nefse hakim olursa o zaman nefis ruha hizmet eder.
Nefis, yaratılış gereği aşırı derecede istek ve arzulara sahiptir. Bundan dolayı ruha hakim
olup, ona asli vatanını unutturur. Kendisinin zevk aldığı şeylerden ruhun da zevk almasını
sağlar. Böylece ruh, asli vatanına terakki edemez. Terakki edebilmesi aşağıdaki şartlara
riayetle mümkündür.
1-Rucu makamına ermiş bir velinin sohbeti ile,
2-Mürşid-i Kâmilin emiri ve kalb zikri usulüyle lafza-i celali her bir latife üzerinde en az iki
bin çekmekle,
3-Yeri insanın alnında bulunan nefis üzerine zikir çekmekle. Burada en az bin çekilir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Kötü sıfatlardan arınmış nefs, kemal sıfatlardan ve manevi hakikatların tecellisinden
arınmış olan ruhun karşılığıdır. Bu makam yalnız iman makamıdır.
Kalb ise, asıl özelliği tembellik olarak toprağın karşılığıdır. Sır ateşin mukabilidir. Ateş
tabakası toprak tabakasından beş bin yıl uzaktadır. Belirli bir süre halinde bulunmaktadır.
Özelliği ise hiddet ve öfkedir.
Hafa latifesi ise suyun karşılığıdır. Su tabakası ise ateş tabakasının beşbin yıl altında
bulunur. Suyun kendisine has bir rengi yoktur. En yakınının rengine bürünür. Bu hal ise
münafıklık alametidir. Bundan dolayı insan arkadaşlık ettiği kimselerden karekterini alır.
Ahfa latifesi ise hava unsurunun karşılığıdır. Hava tabakası ise su tabakasının birkaç
tabaka altında bulunur. Havanın özelliği büyüklük ve kibir taslamaktır. Bakınız Ayet-i
Kerimede ne buyuruluyor:
“Sonra onu (insanı) en aşağıya düşürdük.” (Tin,4)
Bir mürşid-i kamil kendisine teslim olan bir müridine, önce hava unsurunun vermiş
olduğu kibirliliği tasfiye ederek irşada başlar. O zaman âhfa latifesi bu huydan kurtularak
yükselip terakki etmeye başlar. Münafıklığı giderdiği zaman akabinde hafa latifesi terakki
eder. Daha sonra hiddet ve öfkeyi giderir, böylece sır letaifi terakki eder.
Akabinde, insandaki uyuşukluğu tedavi eder. Böylece kalb yükselip terakki eder.

56
Böylece izah ettiğimiz dört letaif nakısiyetlerini ve kötü vasıflarını bırakıp, sabır, tevazu,
İslam’ın emir ve hükümlerine teslimiyet, Allah’dan gayrı hiç kimseye muhtaç olmama gibi
güzel huy ve vasıfları kazanırlar.
Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“Onlar boş şeylerle karşılaşınca yanlarından şerefle geçerler.” (Furkan,72)
Bundan sonra ruh da nefs muhabbetinden sıyrılarak Allah’ın muhabbetini tahsil eder.
Bundan sonra insanda bulunan letaifler Allah’a yakınlık kazanırlar. Nefs çok zalimdir.
Kendisine ait bir gücü vardır. Bu güç vasıtası ile bazı zaman ruha galebe çalar. Onu
egemenliğine alır. Böylece onu eski yerine döndürür. Bazı zaman olur ki ruh nefsi kendi
hegomanyasına alarak terakkiyetini sürdürür.
Bu hal üzre devam ederken nefs zayıflar. Ruh ise güç kazanır. Bu halin sonunda letaifler,
kalbin arş üzerinde bulunan makamına ulaşır. Bu makama temkin makamı denir. Bu
makamdan sonra artık letaifler nefsin baskısı ile tekrar bu aleme dönmezler.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Arş’a, kalbe bağlı olduğu için Arş denmiştir. Asıl arş ise kalbdir. Sohbetimizden konu
ettiğimiz asliyet ve tebaiyyet ilahi tecelliler bakımındandır.
Ruhun makamı, kalbin makamının üzerinde bulunur. Onun üzerinde ahfanın makamı
bulunur.
Nefsin makamı; mahlukat âlemi, ruh ile kalbin makamı âlem-i emir; sırrın, hefa’nın ve
ahfanın makamı ise âlem-i zattır.
Sır’rın , hafa’nın ve ahfa’nın seyri ise zat aleminde gerçekleşir.
Âlem-i emir ise mahlukat âlemi ile zât alemi arasında bulunur.
Âlem-i emirde bulunan vasıflar sevmek ve sevilmektir. Bu vasıflardan dolayı yine uzaklık
söz konusudur. Zat aleminde ise hiç bir vasıf bulunmaz. Letaiflerin geri dönüşü ise altı
çeşittir. Bunlardan birisi nefsin makamından, çirkin sıfatların makamına dönerek olur. O
zaman ise bütün alemi harap olur. Bazı zamanlarda letaifler kalbin makamından geri
döner. O zaman bu makamın sahibi eksiği olup kemale eremeyenlerden kabul edilir.Tam
geri dönüş ise ahfa’nın makamından nefsin makamına inerek gerçekleşen geri dönüştür.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle dedi:
Dervişin kelime manası; muhtaç, ıstılahtaki manası ise Allah’a muhtaç kimse demektir.
lstılahtaki manaya sahip bir dervişe yük yük altın ve gümüş verseniz muhtaç olma ve
fakirlik vasfından çıkmaz. Çünki meramı Allah’tır
Derviş sözcüğü Nakşibendilik dışında kalan diğer tarikatların mensuplarının unvanıdır.
Biz ümid ediyoruz ki şu kelam-ı kibarın içeriğine ancak nakşiler dahildir:
“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, insanlar ile cinlerin amellerine denktir.”
Bir mürid, cezbe haline düşünce nakşi olur. Ama bir nakşibendi sûfisi cezbeye
düşmedikçe gerçek anlamda Nakşibendi olamaz. Diğer tarikatların mensupları terki terk
makamına eremezler. Nakşibendi sûfileri ise gerçek anlamı ile derviştirler. Çünkü bu
yolun mensupları şu safhaları terk ederler:
A-Dünyayı terk etmek,
B-Ahireti terk etmek,
C-Varlığı terk etmek,
O-Yokluğu terk etmek,
E-Terk-i terk (terk etmeyi terk etmek)
Derviş sözcüğünü meydana getiren harfler şu manayı ifade ederler:

57
Dal : Dünyayı terki,
Re : Ahireti terki,
vav : Varlığı terki,
ya : Yokluğu terki,
şin harfi ise: terki terk işarettir. Bu mana işaretler Nakşibendi ıstılahına göredir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:
-Bir kişinin tarikata intisab edip, mürşide bağlanmasından gaye ve maksad nefs ve
şeytanın hilelerine düşmeyip, şeyhin gölgesine sığınarak vâsıl-ı ilallah olmaktır.
Şeyhin gölgesine girmek demek: Kulluk ve itaattır. Bir mürid, şeyhinin gölgesinin üzerine
düştüğünü nasıl anlayabilir? diye sorulan bir soruyu Abdurrahmân-i Tâğî şöyle cevapladı:
-Şeyhin gölgesine girmek müridin kendi ihtiyari dahilindedir.
Bakınız bir kişi ağacın gölgesine nasıl sığınır, bir ağacın gölgesi altına girmek mutlak
kişinin kendi iradesi dahilindedir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Makbul mürid ilkbahar aylarında daha çok amel işlemeye gayret gösteren müriddir.
Çünkü ilkbahar bitkilerin filizlenme dönemidir. İnsan da toprak unsurundan
yaratıldığından bahar mevsiminde bitmesi, filizlenmesi gerekir. Bu filizlenme ya gaflete ya
da uyanklığa doğru olur.
İnsan çok amel işlemeli ki gaflet damarı kesilsin. Uyanıklık damarları açılsın.
Seyrüsülûk etmek isteyenler seher vakti uyumamalı. Çünkü vakt-i seher çok önemlidir.
Gelişme zamanıdır. Onun için seyru sülük yapmak için bu vakitlerden daha makbul bir
vakit yoktur.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:
-İnsan her zaman nefsin hile ve şerrine düşmekten çekinmelidir. Çünki nefis insanı her
zaman helake sürüklemek ister. Bu hâlinden bir an dahi geri durmaz.
Ben (Abdurrahmân-i Tâğî) nefsin insanı aldatan halini bizzat hanımlarımla olan
ilişkilerimde de gördüm. Ne zaman ki bu durumlardan ayrıldım, o zaman büyük bir huzur
buldum ve cezbeye düştüm.
Ben eşlerimi şeytanın tuzağına düşmemeleri konusunda devamlı uyarırdım.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Dargın bulunduğu bir kimsenin elini öpmekle kişi kendi nefsini ezebilir. Üstün durumda
bulunan bir müridin kendisinden daha aşağı durumda bulunan bir sûfi kardeşinin elini
öpmesi adet olmuştur. El öpen kişi nefsinin daha saf olup, böylece özür dilediğini ispat
eder. Her mürid karşısındaki arkadaşına hüsnü zan besleyip onun kendisinden daha üstün
durumda olduğunu düşünerek şöyle demelidir: Ben eğer bu özür dilemeleri kabul
etmezsem umulur ki onun bana kırılıp beddua etmesi ile büyük zarar görürüm.
Arkadaşının özürünü kabul edip barışmalıdır. Dargın durmak çok kötü bir şeydir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s):
-Üstadın muhabbeti Allah içindir, diye söyleyince öğrenmek maksadıyla şöyle sordum.
-Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinden değil midir?
-Hayır. Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinde fani olup üstadı unutarak ve Allah ile
üstadın muhabbetini farketmemekten ileri gelir.
- Buna misal şudur. Bir adam sevgilisine olan aşkından dolayı onun hizmetçisini de sever.
Bu sevgi o kadar ileri gider ki hizmetçisi hakiki sevgili durumuna geçer. Üstada karşı olan
zatı muhabbeti olmadan mürşidinin sohbetinden bir lezzet alamaz.

58
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Keşke müridler ayaklarının uçlarından başka yere bakmasalar. Zira şeriatta kadına
bakmak haram olduğu gibi, azimetle amel etmenin gerekliliğinden dolayı gayriye bakmak
haramdır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Kendi isteğiyle cezbelenmek caiz değildir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Nurşin köyünde bir sohbetinde şöyle buyurdu:
-”Bize bazı duaların dilimizle okunması emredildi. Hatta duaları okurken sesimizi
yükseltiyorduk. Bu dualardan biri hatmeyi haceganda okunan duadır.”
Hatmenin yapılış şekli “Câmiul-Usûl” adlı kitapda şöyle tarif edilmiştir.
1-Faliha-ı Şerife Besmele ile birlikte (yedi) defa okunur.
2-Peygamber Efendimize yüz defa Selavat getirilir.
3-Elemneşrahleke Suresi yetmişdokuz defa Besmele ile birlikte okunur.
4-İhlası şerife binbir sefer okunur.
5-Fatihayı Şerife Besmele ile birlikte tekrar yedi sefer okunur.
6-Peygamber Efendimize tekrar yüz selavat getirilir
7-Hatme Duası okunur.
Imam-ı Rabbaninin hatmesinde ihlas-ı Şerif yerine “La havle vela kuvveti illa billahil
aliyyil Azîm” denilir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Bir insanın iki insan olması demek zahirinin halk ile, batınının Hakk ile beraber olması
demektir. Böyle olan kimseler zahiren değişik meseleleri konuşmaları kalplerindeki ile
olan huzura mani olmaz. Halidi Ölekî bu konuda şöyle söylemiştir; Büyüklerin zikrine
mani olacak hiç bir şey yoktur.
Seyda-ı Tâği (k.s) buyurdu:
-Behlül-ü Dane’nin “Allah ile ye, Allah ile uyu, Allah ile konuş” sözünün bu üç vakitte
uyanık olunmasına teşvik içindir. Zira, bir kimsenin gafil olduğu zamanlar yemek, uyumak
ve dostlarının meclislerindeki zamanlardır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
Kendisinde ubudiyet vasfı hasıl olmayan mürid, mürid olamaz. Müridten maksat Allah’ın
emirlerne muti olmaktır. Ubudiyetten maksat ise Allah’ın hükümlerine rıza göstermektir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Gavs-i Hizanî (k.s) tarikattan kovulanlara iltifat etmezdi. Yanlız, Mevlânâ Halid (k.s)
hazretlerinin kovduğu Şeyh Abdulkadir istisna idi. Ona önem verir, nisbetinin tamamı ile
kesilmediğini söylerdi.
Şeyh Abdurrahman-ı Talabani’nin halifelerinden Derviş Emin isminde bir şeyh var idi. Çok
güzel bir nisbete sahipti.Tarikattan kovulunca vergi tahsildarlığına başladı. Abdurrahmân-i
Tâğî (k.s), Şah-ı Nakşibend’in şu mısrasını okudu.
- Tarikatımızdan yüz çevirenin dini tehlikeye girer.
Ayrıca, Meşâyihi kiramın şu sözünü nakletti. “Tarikatımızdan kovulan kimseye Rahman
olan Allah’ın feyz ve yakınlık kapısı kapanır.”
Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî Meşâyıhı Kiram’ın bu sözünü aşağıdaki ayet-i kerimeye
ters düştüğünü belirtti.

59
“Ancak tevbe eden ve iman edip de salih amel işleyen kimse müstesnadır.” (Furkan
25/70)
İki söz bir birine zıt düştüğünde birisininin doğru birisinin yanlış olması gerekir. Zıtlığı
ortadan kaldırabilmek için tevil lazımdır. Allah’ın sözü doğru olduğuna göre Meşayıhın
sözü tevil edilir. Bu sözün tevili şudur: Meşayıhın sözünde istisna vardır. Kovulan kimse
pişman olur, istiğfar ederse Allah’a yakınlık kapısından uzaklaşmamış olur.
Kovulan kimsede sadatların eğer bir iltifat nazarı kalmış ise sonuçta o kimse pişman
olacaktır. Eğer Sadatlar bir kimseden tamamıyla yüz çevirmiş ise o kimse pişman
olmayacaktır. Şah-ı Nakşibend’in bir halifesi kovulduktan sonra ticaretle uğraşıp zengin
olmuştr. Bu zat zaman zaman sırt üstü uzandığı zaman şeyhsizlik nekadar güzel dermiş.
Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu: Tarikat büyükleri bazı münkirlerden
yüz çevirince o münkirlerin dini de zarar görür. Gavs-ı Azam’ın münkirlerinin çoğu
dinlerinde de zarar gördüler.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri, müridin Allah’tan üstada gitmesiyle üstaddan Allah’a
gitmesi arasındaki farkı şöyle açıkladı:
Müridin Allah’tan üstada gitmesi, müridin Allah’ı bulmak gayesiyle üstada gitmesi, Allah’ı
bulmaya olan iştiyak ve muhabbetini artırır. Allah’ı bulmaya olan talebi müridi devamlı
dolaştırır, çare arattırır. Bir mürşid-i kâmili bulduğunda elini tutmasıyla birlikte Allah’ın
azamet-i kibriyasına ve celâline vakıf olur. Bu vukufiyeti Allah’a ulaşmanın kendi aklına
göre zorluğunu idrak ettirir. Bu durumda bütün himmetini üstada ulaşmaya sarfeder.
Allah’ın dostuna ulaşmak Allah’a ulaşmaktan kolaydır. Mürşidine ulaşmaya çalışan böyle
müridlere meczûb-i sâlik denir. Cezbeden sonra sülûka başlamışlardır.
Üstaddan Allah’a gitmenin manası ise şudur. Mürid önce dünyevi bir gaye ile büyüklerin
kapısına gider, onların himmeti müridin talebini Allah’a çevirir. Bu durumdaki müridler,
Hz.Yusuf’a âşık olan kadının durumuna benzer. Bir başka misal de şudur:
Mescid-i Haram’a gittiğimde orada hizmet eden bir adama rastladım. Bu adam Mekke’ye
askerlik gayesiyle gelmişti. Fakat Kâbe-i Muazzama’nm bereketiyie gayesini Allah’a
döndürmüştü.
Gavs-ı Hizânî (k.s) hazretlerinin bazı hizmetçileri de o kapıya dünyalık için gelmişlerdi.
Gavs’ın nazarı onların da gayretlerini Allah’a çevirdi. Bu tür müridlere de sâlik-i meczûb
denir.
Nurşin köyünde genel sohbetinde şöyle buyurdu:
Şeyhlerin inkarına düşmemeniz için kendisini derviş olarak tanıtan kimseyi
kötülememenizi ısrarla tavsiye ederim. Bir kimse, veli, şeyh veya kutup olduğunu
söylüyorsa, o sözü kendisine bırakın. Ancak velî olduğunu tasdik ettiğiniz halde,
nehyedilenleri yaptığını ve emredilenleri terkettiğini gördüğünüz zaman o davranışını
kabul etmeyiniz. O kimse o kötü fiiline devam ederse, Mansur-ı Hallc’a ve Şehabeddin
Sühreverdî’ye uygulanan seri hüküm aynı şekilde kendisinede uygulanır. Ehlullah’ın
inkarına düşmekten kurtulmanın yolu onlar hakkında hüsn-i zan etmekle mümkündür.
Başkalarına karşı hüsn-i zan edebilmek kendi nefsinin ayıplarını düşünmekle olur.
Nefsinin kusurunu görmek de kişinin Allah’ın kendisine lütfettiği nimetleri yaratılış
gayesine uygun olarak kullanmadığını düşünmekle gerçekleşir.
Nefsin kusurları mülahaza edildiği zaman insan başkalarının kusurlarını görmekten
uzaklaşır. Böylece inkara yol bulamaz.
Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
Tarikat ehli “filan veli terakki etmektedir. Filan velinin ise terakkisi durmuştur.” şeklindeki
sözleri bana müşkül geliyor. Daha sonra bu sözünü şöyle açıkladı:
Terakki etmek nefsinin kusurunu görüp ve kemalini talep etmekle olur. Durgunluk ise
nefsinin kusurunu görmemekten ve kemalâtı talep etmekten kaynaklanır.

60
Halifelik makamı bir kimseye verildiğinde o kimse kendini halife görürse terakki edemez.
Fakat kendisini halife görmeyip ayıplarını görmeye devam ederse terakki devam eder.
Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî’dan (k.s) sordum:
-Kurban bazen sohbet esnasında müride bir nevi fena hasıl oluyor. Eğer hayalini o
taraftan keserse talepten uzaklaşıyor. Bu durumda hayalini fena tarafına mı bıraksın
yoksa talebe mi devam etsin? Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) cevaben:
“Hayalini fena tarafına bıraksın “buyurdu. Biraz sonra Farsça olarak:
“Makam sahipleri çeşit çeşit yollarda yürüdüler”mısrasını okudular.
Ben bu mısrayı okumasından, talep ehli olanların talebe devam etmesi gerektiğini, talebi
az olanın da hayalini fenaya bırakmasının daha iyi olacağını anladım. Abdurrahmân-i
Tâğî’nin (k.s) ilk sözü bazı arkadaşlarımız için geçerlidir. Daha sonraki sözüyle ise durumu
genelleştirmiştir.
Ramazan Bayramı arefesinde mezarlığa hatim maksadıyla gittik. Şeyh Abdurrahmân-i
Tâğî’ye (k.s) birinci cüzü vermek için cüzleri karıştırmaya başlayınca şöyle buyurdu: “
Kur’an-ı Kerim cüzleri arasında seçim yapmak doğru değildir. Hatta Seyyid Tâhâ (k.s)
zamanında cüzleri dağıtan kimse bu işi gözleri kapalı olarak yapıyordu.”
Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri buyurdu:
-Şeriat, nefsi istikamet üzere tutmak için konulmuştur. Tarikat ondan daha incedir. Onun
için tarikat da bidat-ı hasane ve ruhsatları terk etmektedir. Azimet konusunda şeriat ve
tarikat birbirinden ayrıdır. Sadat-ı kiram’ın sözlerine muhalefet olmadığı sürece mürid
bidatlar ve ruhsatlar konusunda şeriata göre amel etmelidir. Muhalif durumlarda ise
sadatın emrini yerine getirmelidir.
Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri dünya ehlinin işleri ile tarikat ehlinin işleri şekil ve işleyiş
bakımından birbirinin aynı gözüktüğü halde, hakikatte aralarında fark olduğunu şöyle izah
etti:
“Biz Nakşibendi cemaati, zahidler gibi dünyayı terketmiyoruz. Biz dünya işleriyle sizlerden
daha fazla meşgul oluyoruz. Bizim çalışmamızla sizlerin çalışmanız arasındaki fark
şöyledir: Mesela, güsul abdesti alırken biz Peygamber Efendimiz’in sünnetini ihya
niyetiyle yaparız. Her damlasında on sevab ümit ederiz. Ayrıca bize yardımcı olanların
sevab kazandıklarını düşünürüz.
Siz ise vücudunuzu temizlemek veya şehvetinizi tatmin etmek için yıkanırsanız.
Dolayısıyla sizin yaptığınız güsul ya aleyhinizedir veya bir menfaati yoktur.
Yine biz bayram günlerinde Peygamber Efendimiz’in sünnetini yerine getirmek için güzel
koku kullanırız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından karşılık alamıyorsunuz.
Bizim çoluk çocuğumuza yaptığımız ikramlar sünnete mutabaat niyetiyle olacağından
sevab umarız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından sevabınızda yoktur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri Bitlisli Süleyman Efendi’den;
-Kalb hastalıkların en kötüsü sana göre hangisidir? diye sordu. O’da;
-Riyadır kurban dedi. Bana da aynı soruyu sorduğunda cevaben
-İnsan mizacının sertliğidir, kurban dedim. Bana
-Gazap, celâle tebdil olduğunda sertlikden kolaylıkla kurtulunur.
Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri İmam Gazâlî’den naklederek şöyle buyurdu.
-Hasetten kurtulmak, diğer kalb hastalıklardan kurtulmaktan zordur.
Ben kendisine nefsimde haset kalmadığını, zira daha önce herkesten daha fazla Üstad’a
yakın olmayı arzu ettiğimi, şimdi ise daha çok yakın olanları gördüğümde haset
duymadığımı söyledim.

61
Seyday-i Tâği,
-Hayır, ben haset sahibi olmamakla bilindiğim, şan ve şöhreti ayağımın altına aldığım
halde ve haset kalbimde sabit olmamasına rağmen, yine hasetten korkuyorum.
Bu sözlerin devamından anlaşıldı ki, şeriattaki gıpta etmek kötü bir haslet değilse de,
tarikat-ı aliyede kötülenmiştir. Daha sonra şunları söyledi.
-Salihlerin kalb hastalıkları başkalarının kalb hastalıklarına benzemez. Onlardaki gıpta
şeriata zarar vermiyorsa da tarikata zarar verir.

HİDDETİ (ÖFKEYİ) YENMEK


Kulu Rabbisine yaklaştıran en güzel sıfat halim ve selimliktir. Rabbisinden kulu
uzaklaştıran sıfat ise hiddet ve öfkedir. Hiddetlenmek imana zarar verir.
Tarikata intisabdan gaye ve maksat kemâlat elde etmektir.
Gavs’ul Azam’ın (k.s) yakınları Gavs’ın şöyle dediğini söylediler:
“Üç gün aynı makamda kalıp terakki edemeyen bir mürid için en güzel şey ölümdür.”
Buna göre mürid evindeyken şeyhi ile buluşmayı, şeyhi ile buluşunca onun sohbetini
dinlemeyi, sohbet dinleyince uyanıklığı, onu da gerçekleştirince ihlası, ihlaslı olmayı
gerçekleştirince, edebi, edebli olmayı başarınca, mürşidinin yüceliğini taleb etmeli, onu da
gerçekleştirince muhabbeti istemeli ve böylece temin ettiği her halin gerçekleşmesinden
sonra başka bir hali istemelidir. En yüksek merteme ihlasın mertebesidir.
Edeb ikiye ayrılır:
1-Mürşidin yüceliğinin idraki müride hasıl olmadan evvel yapılan edebdir.
2-Mürşidin yüceliğinin idraki müride hasıl olduktan sonraki edeptir.
Edep iki kısım olduğu gibi mürşidin azametini idrak de iki kısımdır; Fenadan evvelki beka
ile fenadan sonraki bekanın ayrı olduğu gibi.
Muhabbet iki kısımdır.
1-Müridin iradesinin şeyhinin iradesine bağlanarak yok olmasından önceki muhabbet,
2-Şeyhin iradesine bağlanmanın meydana getirdiği muhabbet.
Edebin ve muhabbetin irade edilen ilk kısımları aklî ve kesbî iken ikinci kısımları tabiî ve
kesbîdir.

SUFİLERİN HALLERİ
Sûfi bir halden başka bir hale geçince ikinci hali birinci halini inkar eder. Sohbet de böyle
olmalıdır. Yani ikinci sohbet birinci sohbeti inkar etmelidir.
Müridin ikinci bir sohbete katılmaktan gaye ve maksadı ilk sohbetten af ve mağfiret
dilemek olmalıdr. Nefsini birinci sohbette gördüğünden daha kusurlu görmelidir. Ta ki
kusurundan mütevellid af ve mağfiret dilemelidir.
Rabiâ (k.s) bakınız ne diyor: Bizim af ve mağfiret dilememiz bile yine af ve mağfiret
dilemeyi gerektirir. Çünkü ilk mağfiret dileme ikinciye göre gafletle karışık olur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hazretlerine soruldu:
Akşam ve yatsı arasında gündüz işi olan bir mürid rabıta ve zikirden birisini terketmek
mecburiyetinde kalırsa hangisini terketsin? Seyda (k.s.) şöyle buyurdu: “En önde gelen
ve değeri yüce olan rabıtadır. Zikri terketmesi evlâdır. Rabıta daha faziletlidir. O
muhabbete dayanır. Zikir ise muhabbetin tamamlayıcısıdır. Allah’a yakınlık kılavuzu
mürşidin rabıtasıdır. Eğer rabıta zikirsiz gerçekleşse zikirsiz olsa da olur. Fakat zikir öyle
değildir. Zikir hasıl olsa da zikir ile yetinilmez.
Muhabbeti olmayan sûfi ise akşam ile yatsı arası zikir yapabilir. Seyda (k.s.) diyor:

62
“Gavs (k.s.) vefat edince benim müridlere akşam ile yatsı arası zikir yapmayı emretmek
istedim. Ben de dedim ki: (İbrahim Çokreşî):
“Mürid, mürşidi düşünüp onu zihninde canlandıramayınca, bu aradaki nisbetsizliğe
rağmen nasıl Cenab-ı Hakk’ı tefekkür edebilir. Zikir ile rabıta arasında fark vardır. İkisi bir
değildir. Zikir parmaklarla olur. Rabıta ise öyle değildir. Hace Azizan hz.leri şöyle
buyuruyor: Sûfilerin arasında sadık olup olmayanları birbirinden ayırt edebilmek için
onlara yüksek sesle zikir yapmalarını emrettim. Ta ki onların gayret ve sadakat dereceleri
ortaya çıksın.”
Netice olarak Seyda-i Tağî (k.s.) şöyle dedi:
“Gündüz iş sahibi olanlar ve muhabbeti eksik olan kimselerin akşam ile yatsı arasında
zikir yapmaları caizdir.”
Müridler arasında vuku bulan fikir ayrılıkları rahmettir. Gerçek açığa çıksın diye Cenab-ı
Hakk’ın onlara sunduğu bir rahmetttir. Sûfiler arasında fikir ayrılığı vuku bulursa bana
bildiriniz. Çünkü bazı gerçekleri açıklamak olur ki böyle bir görüş ayrılığına dayanır. Görüş
ayrılıklarını mürşidden saklamak doğru değildir. Abdurrahmân b. Avf (r.a) bir meseleyi
açığa kavuşturduğu için Peygamberimiz (S.A.V) onu övmüştür.

VARLIKTAN SIYRILMAK
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor :
Şah-ı Nakşibend (k.s) zamanında sûfiler bütün gayretleri ile amel işleyip, fayda temin
etmeye, Allah’a kavuşmaya çalışırlardı. Bunların içinde Alâuddîn Attar’ın (k.s) durumu
ayrı idi. Yirmi yıl kalbindeki vesveseyi silmek için uğraştı. Hiç bir zaman amellerine önem
vermedi. Kendisini ehli zikir olarak görmedi. Aksine nefsini gafillerden kabul ederek
devamlı uyanıklık istedi. Müşahade ehli idi, ama kendisini gaiblerden kabul ederdi.
Hace Muhammed Parisa’nın (k.s) durumu da değişikti. Şah-ı Nakşibend (k.s) O’nun için
şöyle buyurmuş:
“O bir kuşun gagasını bir suya batırıp çıkarmasındaki zaman kadar dahi Rabbisinden gafil
olmaz. Duası makbuldür. Ne isterse red edilmezdi, ama kalbini Rabbisine teslim ettiği için
dua etmezdi. Kalbi dar idi. Bu durumla kifayet etmişti.”
Alaaddîn-i Attar’ın durumu ise Parisa’dan ayrıdır. Alaaddîn-i Attar (k.s) kalbine hem
Rabbisini hem de başka şeyler sığdırdı. Dua ederdi. Terakki ederdi. Hatta ki, Şah-ı
Nakşibend (k.s) Abdulhalık-ıl Gücdevanî, Ebu Yezid gibi mürşidler bir müride hilafet
verseler, Alaaddîn-i Attar (k.s) onaylamadıkça o halifelik kesinleşmezdi. (Zaruri hilafet
bundan müstesnadır.)
Bakınız! Keşke her sûfi kendisini, her daim hayatı boyunca, kabirde, mahşerde, cennette
Rabbini müşahade ederken bile yok görse varlığından gafil olsa..
Sadeddin Kaşgarî (k.s) seyyiddi. Ama o seyyidlik unvanının vereceği varlık duygusundan
vazgeçmişti. Kendisi şöyle diyor:
“Benim bir fidanım vardı. Onu bir duvarın deliğine koyup üstünü de çamurla sıvadım.”
Sadeddin Kaşgarî (k.s) hiç bir zaman seyyidlik ünvanı ile anılmak istemezdi. Bu halinden
mütevellit büyük makamlar elde etti. Bir şeyhin şöyle dediği rivayet edilir:
-Binlerce şeyh gördüm. Ama aralarında birbuçuk seyyide rastladım. Şeyhler arasında
seyyidlerin azlığı varlık duygusundan çok azının sıyrılabilmiş olmasından geliyor. Oysa
varlık duygusundan sıyrılsalar az bir gayretle maksatlarına ulaşabilirlerdi.
(•) Ahzab suresinin 53. ayetinde bildirilen; Peygamber (SAV) Efendimizin hanımlarını
ondan sonra nikah edilmesinin yasaklanması meselesi.

63
TALEP VE YÜKSELME ARASINDAKİ FARK
A) Yükselme talebe bağlı olursa bir makamdan diğer makama, bir halden başka bir hale
geçmeyi gerektirir. Terakki ise talebe bağlı olmadığından sûfi içerisinde bulunduğu
makamda genişlik kazanır.
B) İkinci fark şudur ölüler için talep olmadığı halde terakki vardır. Ölülerin terakki etmesi
şudur:
Mesela seyr halinde vefat eden bir kimsenin, seyr halindeki lezzetin artması, bu haldeki
nasibin genişlemesi, o zatın terakki etmesidir. Vahdet halinde ölen kimse de bu haldeki
seyri artarak ve payı genişleyerek yükselir.
Yoksa ölü bulunduğu bir makamdan başka bir makama geçerek yükselmez.
Hiç bir kemalât elde etmeksizin vefat etmiş bir iman ehli zatın imanının nuru artar. İman
nuru çok büyük bir nimettir. Hatta ki, günahları sileceği dahi söylenebilir.
Bu yüzden mürşidlerin yeni ölen birinden nefret ettiklerini vefat tarihi geçtikten sonra ise
bu nefretlerinin geçtiğini görürsünüz.Çünkü,vefat tarihi eskiyenler yükselmektedir.
Vefat etmiş zatların yükselmelerinin bir sebebi ise, büyüklerin onlardaki kalp hastalıklarını
gidermeleridir.
Bakınız bizim tanıdığımızdan olan Molla Ziyâuddîn münkir idi. Vefat ettiği zaman büyük
sıkıntı çekti. Rüyamda O’nu gördüm. Benden kendisi adına, Gavs’tan yardım istememi
söyledi.
Gavs’a durumu arzettim. Gavs (k.s) bir yıl ricamı kabul etmedi. Bir yıl sonra Gavs beni
çağırıp dedi: “Hoca’nın düşmüş olduğu kalp hastalığı giderildi. Hoca affedildi.”
Gavs’ın (k.s) münkirlerinden, molla Abdulgânî isimli birisi var idi. Bu zat vefat edince
Gavs (k.s) dedi:
“-O’na ateşli katrandan gömlek giydirilerek azap çektiriliyor.” Bu sohbetten belirli bir
zaman geçti.Gavs’ın (k.s) oğlu Şeyh Celâleddîn Molla Abdulgânî’nin aleyhinde konuştu. O
zaman Gavs (k.s) tatlı bir dille dedi:
-Sus o bizim kardeşimizdi. Ben (Seyda-ı Tâği) anladım ki, Molla Abdulgânî’nin kalp
hastalığı izale oldu. O da affedildi. Bu sohbet sırasında şöyle bir soru soruldu:
-Efendimiz nasıl olur da büyükler kendi akrabalarına vefatlarında, merhamet etmezler?
Seyda (k.s) şöyle buyurdu:
Gavs’ın (k.s) kardeşine merhamet etmemesi, onun zatına münkirliğinden dolayı değildi.
Münkirliğinin Seyyid Taha’ya (k.s) kadar uzanmasından dolayıdır. Bakınız fer’i inkar, aslı
da inkar etmeyi gerektirir. Gavs (k.s) böyle demiştir. Bir gün Seyda’ya (k.s) dedim:
Efendimiz falanca zat bizim genel merkezimizi hedef alarak suçlamıyor. Yalnızca
arkadaşlarımızdan birisini inkar ediyor... Bu sözleri Seyda (k.s) şöyle cevaplandırdı:
-Şaşırıyorum. Çünkü nasıl dersiniz bu zat şeyhi inkar etmiyor. “Şeyhin iyi dediğine kötü
demek” şeyhi inkar etmektir. Çünkü bu konuşma şeyh yanlış konuşuyor demektir.
Cenab- Hakk cümlemizi kendisini sevenlerden eylesin.Sevdiklerine düşman olmaktan
bizleri korusun. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
“Kemâlat iki’dir. Birisi velilik kemâlatı, diğeri ise nübüvvetlik kemâlatıdır. Bir mürid,
önceleri velîlik kemalâtını elde etmelidir. Velîlik kemalâtını elde etmek için bir mürid,
üstad rabıtasını çok yapmalıdır. Şöyle ki:
Mürid kendi kalbi üzerinde (içine) hayalen üstadını tasavvur etmelidir.
Bir mürid, seksen gün bu hal üzere rabıta yaparsa umulur ki mutlak gayesine erer. Bazı
sadatlara göre bu hal üzere rabıta kurulursa umulur ki mürid yüzaltmış günde maksuda
erer. Doğru olan seksen günde ulaşılmasıdır.

64
Bu nimeti elde etmek için mürid şeyhine olan rabıtasını o kadar kuvvetlendirilmelidir ki,
hiç bir mahlukatta haberi olmaya. Ta ki kendi yürüdüğü yolu dahi unuta. Cezbeye düşüp
sema yapanları da görmeye.
Bakımz, Gavs (k.s) bizi bazı zamanlar rabıtamızın ne durumda olduğunu denemek için
imtihan ederdi.
Bir gün kalbimi tam mürşide bağlayıp rabıtaya girmiştim. O sırada Gavs (k.s) bir sûfiye
dedi: “Sen çalgı çal, ayı oynat.”
Ben (Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)) o kardeşimizin ne yaptığını görmedim. O meclisten
ayrılınca şeyh Bahaeddin’e dedim: “Üstad hazretlerinin bir kardeşimize ayı oynatmasını
söylediğini duydum. O kardeş neden oynatmadı. Şeyh Bahaeddin dedi: “Oynattı. Oyun
bitti. Ondan sonra dağıldık.”
Gavs (k.s) bizi iki mecliste kınamıştır. Birincisi bir gün âdâb kurallarının uygulanmadığı bir
mecliste oturuyorduk. Âdaba riayet edilmediği için o meclisi terk edib başka bir mecliste
toplandık.
Yeni oturduğumuz cemaate ise bir meczup geldi. O da Gavs’ın huzurunda sesli sesli
konuşmaya başladı.
Bütün bu haller tekerrür ederken biz de kalbimizle tam mürşidimize yönelip; rabıta
kuramadık. Bu sırada Gavs (k.s) bizlere celallenerek dedi:
“Sizi her iki mecliste de imtihan etttim. Gördüm ki, rabıtanızı kurup, kalbinizde şeyhinizi
tasavvur etmediniz. Hiç biriniz iki para etmezsiniz. Mürid, önce velîlik kemalâtını elde
etmeli, daha sonra nübüvvet kemalâtını tahsile koyulmalıdır.”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi:
“Günümüzde tarikatların durumu bellidir. Ayrıca zamanımızın insanları da bellidir.
Bakınız, bizim bu zamanımızda bu beldelerin insanları çok cahildir. Dinin emir ve
hükümlerini hiçe sayıyorlar. Büyük günahları işleyip, küçük günahları ise hiçe sayıyorlar.
Bu devirde, dünyanın muhabbet ve sevgisini bir yana bırakıp Cenab-ı Hakk’a yönelenler,
hiç bir hal sahibi olmasalar dahi velidir.
Cenab-ı Hakk’ın bu zamanın insanlarına olan rahmeti geçmiş zamanın insanlarına olan
rahmetinden daha fazladır. Bu devrin insanları daha fazla günah işlemelerine rağmen iş
böyledir.
Hal böyle olunca zamanımızın insanları tevbe edip, mürid olduktan sonra az bir amel ile
kısa zamanda çok terakki edip makamat alıyorlar. Elde ettikleri bu makamlar eskiden
uzun riyazet ve çalışmalarla elde edilemezdi.
Günümüzde tevbe ettikten sonra birgün sonra dahi hal sahibi olunabilinir. Nitekim olanlar
da vardır.
Şah-ı Nakşibend (k.s) şöyle buyuruyor:
“Bu tarikatın esasları çok sağlamdır. Büyük günah işleyenler, hatta büyük cürüm ve
irtikap edenler dahi bu yola dahil olabilirler.”
Seyda (k.s) dedi:
“Siz Mevlânâ Halid’in (k.s) uygulamış olduğu riyazetlere bakmayın. O riyazetler geçici ve
bazı müridlere mahsustur. O her müride aynı görevi vermezdi.”
Eskiden, insanlar Allah’ın emir ve hükümlerine bağlı ve salih amel işledikleri halde mürşid
ararlardı. Çünkü mürşid olmadan işin zorluğuna, ayrıca mürşid-i kâmil kapısının kazanç
kapısı olduğuna inanırlardı.
Zamanımızın insanları çok değişiktir. Çok garip bir haldedirler. Günah bataklığına batmış
olarak şeyhlerin kapısına geliyorlar. Zamanımızdakilerin seyri bir nevi kaçıştır. Eskilerinki
ise böyle değildi. Onun içindir ki, bu devirden eski devirlere nazaran riyazetler azalmıştır.

65
Mevlânâ Halid (k.s) ilim ve amel sahibi idi. Ayrıca müşahade ehli olup kâdîri halifesi idi.
Bu nimetlerle bezenmiş birisi olarak Şah-ı Dehlevî’ye intisap etti. Zamanımızın müridleri
ise büyük günahları işlemiş olarak tarikata intisap ediyorlar. Zamanımızdakiler varlıktan
dolayı değil de tam tersi (ilim-amel) yokluğundan dolayı mürşidlere gidiyorlar.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün, bir zımmî ile bazı kişilerin ortak bulunduğu arsa
üzerine mescid yapmak istedi, fakat bu durumu, bazı münkirler zulüm olarak telâkki edip
karşı çıktılar. Seyda o zaman bizden fetva istedi. Bizde fetva verdik ki; “Cami yapılacak
arsa sahiplerinin istedikleri meblağ ödenmelidir.” Seyda arsayı satın alıp cami inşaatını
başlattı. Akabinde şöyle sohbet yaptılar: “Biz elimizdeki manevi malı münkirlerin
çöplüğünden topladık. Bunun için münkirlerin sözlerine bakarız, onlar bizim aynamızdır.
Çünkü kişi kusurlarını münkirlerin gözleri aracılığı ile daha iyi görüyor. Biz İslâm’ın kusur
saydığı meselelerden tevbe ettiğimiz gibi, münkirlerin bizi suçladıkları meselelerden
dolayı da tevbe ederiz.
İbrahim Çokreşî (k.s) diyor; bir gün, cami meselesini uzatmamız için kusurlu davranışım
oldu. O zamam bana Seyda şöyle dedi:
“İnsan Allah’a vasıl olmak istediği zaman ne çok ileri, ne de çok geri kalmalıdır. Orta yolu
takib etmelidir. Kalbini de dar tutsun ki , o kalbde Cenab-ı Hakk’dan başka bir şey
kalmasın ki vahdet gerçekleşe.
Şeriat meselelerinde ise iş yarım olmaz. Bütün işleri tam yapmaya gayret etmeli, değilse
insan ilerleyemez. Kişi geniş düşünmeli. Topluma güçlük çıkarmamalı, her işi tam
inceleyip şüpheleri gidermeli.
“Ayrıca münkirlerin bir faydası da kişiye hata ve günahlarını hatırlatıp, tevbe etmeyi
sağlamasıdır.”
Bir gün Şeyh hazretlerinin bir işi çıkmıştı, o hizmeti benim yapmamı istendi. Bende ise bir
isteksizlik hali vuku buldu. Bu hizmeti başka bir sûfi yapsa onun için daha iyi olurdu, iş
bana ağır geliyor, dedim.
Bu durum üzerine Şeyh hazretleri şunları söyledi:
-İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama
kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan bilmez ki, o
işten hayır başkası için değil, kendisi içindir. Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan işi
yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat kendine değil de arkadaşına o işi
yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir. Oysa bilmez ki, o işi yapmamanın zararı
arkadaşının değil kendisinindir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün saliha bir kadının iyiliklerinden bahsedip, münkirlerin
zararlarının, kendilerine sempati besleyenlerin ölülerine dahi dokunduğunu belirterek
şöyle buyurdu: Bu saliha kadın Ervas köyündeki kabristanı ziyaret edip döndüğü zaman
Gavs’a (k.s) dedi: Molla Resul’ün (Gavs’ın kardeşi) halini iyi, anamın halini ise iyi
görmedim. Gavs (k.s) dedi: “Köyde kime misafir oldun” Kadın dedi, filana.
Gavs (k.s) dedi: “Senin kabristanda gördüklerin, misafir olduğun evden dolayıdır. Sana
onun için öyle görünmüştür. Sen bir daha o köye gidersen, Molla Abdulgafûr’un evinde
misafir ol. O zaman gördüklerin Abdurrahmân-i Tâğî urumunu iyi göreceksin. İlk kaldığın
ev münkir idi. Sonraki ev ise ihlas sahiplerdendi.”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
Tasavvuf demek: Kişinin yapmış olduğu iyilikleri ve başkalarından gördüğü zulümleri
unutmasıdır.
Sûfi çok sadıktır, oturaklıdır. Dağları yerinden oynatacak bir kasırga çıkmadıkça sûfi
yerinden oynamaz. Yani,onu hal ve makamından aşağı indiremezsiniz.
Sûfi, kendisinin başkalarına yapmış olduğu kötülükleri unutmamalıdır. Ayrıca, başka
kimselerden görmüş olduğu iyilikleri de unutmamalıdır, gözden uzak tutmamalıdır.

66
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) İmam-ı Rabbânî’nin (k.s) Mektubatını kaynak gösterip şöyle
sohbet ettiler:
“Herkes kurtuluşa erebilmek için şükretmelidir. Şükür ise şudur:
a) İtikadını ehli sünnet vel cemaate göre sağlamlaştırmak.
b) Dört mezhebin müçtehidlerinden (Allah hepsinin çalışmalarından razı olsun) birine göre
amel etmek.
c) Sûfilerin yoluna girmekle şereflenmek.
Şeriata uygun olarak elbise giyinip, yemek yemek şükürden sayılır.
Elbise ve yiyecek gibi mubah işlerde kendini zorlayarak da olsa şeriata uymaya niyet
etmek, onlardaki zararı defetmeye yeterlidir.
Meselâ, güzel elbise giymek isteyen bir kimsenin, elbiseyi sıcağa ve soğuğa karşı koymak
maksadı ile giymesi, yine canı iyi yemek isteyen bir kimsenin yemeği ibadetle kuvvet
bulmak niyeti ile yemesi ve eşini sık sık arzulayan bir kimsenin ilişkisini haramdan
korunmak niyeti ile yapması gibi...
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
“Bir gün Şeyh Osman Tuveyli’nin halifesi ile tanıştım. Bu mübarek ile sohbet ediyorduk,
baktım ki nefesini, bazı zamanlar tutup bazı zamanlar salıveriyor. Aynı hali başka bir
halifenin de yaptığını gördüm.
Sebebi ise şudur: Nefesi tutmak, bütün damarları çalışmaktan alıkor. Bu hal ise nefsin
ölmesini sağlar.
Bir gün içerime bir sıkıntı düştü. Namazdan sonra bir kaç defa nefesimi tutup sonra
salıverdim, sıkıntım geçti.
Molla Said Gevaşî Seyda-i Tâğî’ye (k.s) karşı yapmış olduğu bazı itirazlardan dolayı zarara
uğradı. Bu durum Molla Said’in sohbeti, teveccühu, üstad ve müridlerle görüşmeyi
terketmesine yol açtı. Durum Seyda’ya arzedilince şöyle buyurdu:
-Bu hali benim kendisinden nefret etmiş olmamdan dolayıdır. Mürid, içinden şeyhine karşı
bir soğukluk duyuyorsa, şeyhinin kendisinden nefret etmesinden dolayı zarara uğradığını
anlamalıdır.
Hayatım hakkı için aynı durum birkaç kare bende de oldu. Bir zamanlar içime düşen
sıkıntı az kalsın beni mürşidimden soğutuyordu. Durumumu üstada arzedince halimi şöyle
izah etti:
Sen o zamanlar seyr-u sülûkun kurallarını bırakarak sadece varlık duygusuna terketmek
için gayret sarfediyordun. Bu hali elde etmek için de yerli yersiz müzik dinleyip, raks
yapıyordun. Bu halin rıza-i ilâhiyeye ters düşüyordu.
Bu tip hareketleri yaparken zamanını ve makamını iyi gözetmek gerekir. Ayrıca tarikatın
kurallarına uymak varlık duygusunu terketme gayretine tercih edilmelidir. Çünkü, varlık
duygusunu terk yalnız nefse fayda verir. Tarikatın rükünlerine uymak ise genel olarak
faydalıdır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün beldemizin tanınmış alimlerinin ve ileri gelenlerinin
hazır bulunduğu bir mecliste şöyle sohbet yaptılar. Sizlere İslam’ın emir ve hükümlerine
bağlı kalmayı tavsiye ediyorum. Bütün fiillerinizde şeriata uyunuz! şeriata uyunuz!
Seyda, bu “şeriata uyunuz” emrini o kadar çok tekrar etti ki tarifi kabil değil.
İslam’ın emrine uymayanlar şeyhlik ve halifelik yapamıyacağı gibi kâmil bir mü’min de
değildir.
Sizler İslam’ın prensiblerine uyunuz! halka da tebliğ ediniz! İslam’ın emrettiklerini
yapınız, menettiğini yapmayınız! Sık sık sohbet edip bu durumları belirtin. Benden sonra

67
yoldan çıkmayınız. Şeriat, tarikat ve hakikat hepsi aynı şeydir. Şeriat ile tarikat arasında
fark gözeten kimse zındıktır. Şeriat, tarikat ve hakikat arasında fark gözetilmez
Bu konuları, İmam-ı Rabbani (k.s) daha iyi açıklıyor: Şeriat, tarikat ve hakikat arasında
şöyle bir fark olabilir:
Şeriat; zahiri olarak emirlere uymak,
Tarikat; emirlere batıni ve zorlanarak uymak.
Hakikat; bu hükümlere batınî ve tabiî şekilde uymaktır.
Bir kötülüğü, dille terk: Şeriat, kalble zorla terk; tarikat, gönüllü bir şekilde
zorlanmaksızın terk ise; hakikattir.
Değilse, üçü arasında bir fark yoktur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbete başlamadan önce Hafızı Şirazî’nin şu beytini okudu:
Sevgili eğer bizimle oturmadı ise itiraza sebep yok.
Padişah ne isterse o olur ve o fakirlerden ar eder.
Akabinde şöyle buyurdular: Bu beyit bize bir hakikati öğretiyor. Yani; Rabıta’ya işaret
edip, hangi durumlara kadar, ne haller vuku bulacağını belirtiyor.
Diyor, mürid ile mürşidi arasında tam bir ilişki kurulmadıkça rabıta gerçekleşmez. Çünkü
bir sultan bir fakirin yanında oturamaz.
Seyda-i Tâğî (k.s) bir gün bana şöyle bir soru sordu:
İbrahim, ben nafile ibadetler ile meşgul iken rabıtam daha çok güçlü oluyor, ama eksik
oluyor. Oysa nafile ibadet ile meşgul değilken durum böyle değildir. Sana göre bunun
sebebi hikmeti nedir?
Ben (İbrahim Çokreşî) dedim: Efendim daha iyi bilir. Bunun üzerine Seyda-i Tâğî (k.s)
buyurdu:
Nafile ibadetle meşgul iken Gavs’la daha iyi bir ilişki (rabıta) kurulmasıdır. Gerçi Gavs
(k.s) ömrünün sonunda, nafile ibadet yapacak durumda değildi, ama sıhhati yerinde
olduğu zamanlar nafile ibadeti çok yaparlardı.
Seyda-i Tâğî (k.s) başka bir sohbetlerinde ise şu beyti okudular:
İbadetsiz aşk bedensiz can gibidir.
Bakınız, kimin ibadeti çoksa, muhabbeti de daha fazladır.
Ben korku halinde iken muhabbetli duruma göre rabıtam daha zayıf oluyor. Sebebi ise
Gavs’ın meşrebi ile ilgilidir. Çünkü Gavs’ın (k.s) meşrebi sevgi ve muhabbet üzerine
kurulmuştu; korku yoktur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) umuma açık sohbetinde şunları söyledi:
-Münkir olmamak şartı ile bu yüce tarikatın mensuplarının sohbetlerine katılan kimse ehli
sohbet olmasa da sohbetten kâr sağlar. Sohbette elde edilen kâr, büyüklerin himmeti ile
cehennem ehli olmaktan kurtuluştur.
Sözlerinin burasında İmam-ı Rabbani hz.lerine dayanarak şu hadisi nakletti.
“İnsan sevdiği ile birliktedir.” (Keşfu’l-Hafa 2/261)
Başka bir seferde Gavs’ın (k.s) yanında iken bu kapıdan istifadenin olmadığı hususunda
ümitsizlik hasıl olmuştu. Bu halin üzerine Gavs (k.s) şöyle buyurdu:
“İnsanın hiç bir kârı olmasa da şu sohbet meclisinde bulunması yeterlidir.” dedikten sonra
şu hadisi okudu:
“Kişi sevdiği ile beraber haşrolur.” (Riyazus Salihin/635/1445)

68
Bakınız, Hace Alâuddîn-i Attar, Reşahat’ta ne buyuruyor: Bir mürid, mümkünse hergün
sohbete katılmalı, değilse iki günde bir, o da mümkün değilse haftada bir, değilse ayda
bir. Veyahut yılda bir veya iki defa mümkünse sohbete katılmalı. Hiç olmazsa iki senede
bir sohbete katılmalı.
Seyda-i Tâğî (k.s) başka bir sohbetlerinde şu vakıayı nakil ettiler: Gavs’a (k.s) bir gün bir
kişi gelip, dedi ki: Efendimiz, falan zat sizin yolunuza intisapla şereflenmek istiyor, fakat
dünyevi bir engeli var ne emir edersiniz?
Gavs (k.s) buyurdu:
“Seven sevilir ve tarikatta sayılır.”
Seyda sözlerine şöyle devam etti: Kıyamet günü bir kişi getirilir. Bakılır ki amel defteri
boştur. Kurtuluşuna sebep olacak bir hayır ameli yoktur. Adama sorulur hiç mi hayır
amelin yok? Adam der ki bir gün bir yerde oturuyordum baktım ki yerime bir gölge
düşmüş. Gölge sahibi ise gönül ehli bir zattı. Bu zat, o gölgenin hatırına affedilir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
Bir beldeye seyahate gidecektim. Seyahatimi geciktirdim. İçimden sizlerin çalışkanlığını
geçirip, sizlere hergün bir saat evime gelip hizmet yapmanızı emredecektim. Sonra bu
durumun ne gibi iyilikleri, ne gibi mahsurları olur, onu düşündüm. O zaman içime şunlar
doğdu: sûfilere, kendisine hizmet etmelerini söyleyen bir şeyhin o hizmetleri
benimsememesi lazımdır.
Hizmet edilen yerin kendi yeri olduğunu düşünüp haz duymamalıdır. Olur ki böyle bir
düşünce nefsin bir tuzağı, mürşidinde nefse boyun eğmesi manasına gelir. Böyle olursa
söz konusu hizmet hem o mürşid için, hem de hizmet eden mürid için zararlıdır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şeklî rabıtayı konu alan bir sohbetlerinde şöyle buyurdular:
Bir mürid, mürşidinin sohbetine tam bir ihlasla katılmalıdır. Mürid, mürşidini fena
mertebesine ermiş bilip sohbete katılan diğer sûfilerin hepsini makbul, kendisini hakir
bilip, sohbet ânında feyiz ve himmet talep etmelidir. Sohbet meclisi dağıldıktan sonra
mürid, evinde dahi mürşidinin sohbetteki ânını veyahut sohbet yerini düşünmelidir.
Çünkü mürşid-i kâmilin bulunduğu yerlerden birini dahi düşünmek rabıtaya fayda sağlar.
Yani, kalbe mürşidinin hayâlini çekmede yardımcıdır. Ben (Seyda-i Tâğî) ilk dönemlerinde
rabıtamı tam kurmak için neyin yararlı olduğunu bilmediğim için Gavs hz.lerinin ikâmet
ettiği bir makamı hayâlimde canlandırmıştım. Sonra Gavs’ın hizmetinde bulunan bir
sûfide hayal ettiğim yerin neresi olduğunu sordum. Sûfi dedi ki; orası Gavs hz.lerinin
abdest değiştirme yeridir. Bu durumdan sonra ben (Seyda-i Tâğî) anladım ki sûfinin kalbi
rabıta kurulan yer hakkında gaflette değilse, rabıta kurulan her yer kalbin
yoğunlaşmasına faydalıdır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu ki:
Doğruluk ve sadâkat; müridi mürşide yaklaştırır. Yalancılık ve benzeri haller ise müridi
mürşidden uzaklaştırır. Sizler doğru, sâdık, sözü bir olan yiğit ve cesur, alnı açık birini
görünce tarikata girmesi için yardımcı olunuz. Doğru olmayanlar zarar ederler.
Filan adam ihlas ve muhabbet sahibi olmakla birlikte evimizin masrafının çoğunu
karşılamasına rağmen ahlakından yalancılık olmasından dolayı doğruluğu huy
edinememektedir. Gördüğü zarar bu yüzdendir.
Bakınız size bir örnek vereyim. Gavs hz.lerinin iki sûfisi vardı. Bunlardan birisi malının
yarısını Gavs’ın ihtiyaçlarını karşılamak için harcamıştı. Biniti olduğu halde, edeben
yürüyerek ziyarete gelirdi. Bu zat sâlih amel sahibiydi. Ömrünün çoğunu tarikata harcadı.
Ama dürüst olmayan bazı halleri bulunduğundan Gavs vefat ederken yanında
bulunamadı.
Diğer mürid ise devlet işleriyle uğraşır, dünyayla haşır neşir olan bir kimse idi. Tâğî doğru
ve mert bir adamdı. Bu fiillerinden dolayı Gavs’ın yakın çevresindeydi. Bir defasında bana
(Seyda-i Tâğî) bağlı olan bir cemaatla, o müride bağlı bir cemaat arasındaki

69
anlaşmazlıklardan dolayı beraber hapse düştük. Bu kişi rüyasında Gavs’ı görmüş. Gavs
rüyasında ona haksız olduğunu, beni hapishaneden çıkarıp, onu ise bırakacağını söylemiş,
gece yarısı o mürid beni uyandırarak rüyasını anlattı. Bana şöyle dedi:
“Gavs (k.s) yarın sizin bırakılmanıza sebeptir. Bizi ise bırakmazlar. Hata bizim
hatamızdır”. O mürid hepimizden önce bu hadiseye vakıf oldu.
Abdurrahmân-i Tâğî hz.leri rabıtayı konu alan bir sohbetlerinde şöyle buyurdular:
Ben bir müridin rabıtada edebe mugayir şeyler görmesini hoş görmüyorum. O müridin
ihlasından şüphe ediyorum. Çünkü rabıtada edebe mugayir şeyler görmek şeytandır. Terk
makamına ermeden önce nefsimin beni aldatması sonucu beni de rabıtamda edebe
mugayir şeyler görmüştüm.
Bir gün, bir mürid şeyhine der ki: Efendimiz ben rabıta esnasında sizin başınızda iki tane
merkep kulakları gibi kulak görüyorum. Şeyhin cevabı ise şöyledir: Oğul o gördüğün
kulakları kes. Mürid bu emir gereği rabıtada gördüğü kulakları kesince kendi kulaklarının
kesildiğini müşahade etti. Çünkü o mürid kendisini o şekilde görmüştü.
Yine bir gün başka bir mürid rabıtada edebe mugayir şeyler gördüğünü söylediği zaman
ona cevaben şöyle buyudular: Senin İhlasın bozuktur. Onun için Cenab-ı Hakk’dan aff,
mağfiret dile ve cemaata geldiğinde ayakkabılığa yakın yerde otur.
Abdurrahmân-i Tâğî hz.leri şöyle buyurdular:
Bir sûfi arkadaşının mürşide karşı ihlasını düzeltmek için mürşidi hakkında bazı
kanaatlarını mürşidden naklederek değil de kendi görüş ve kanaati gibi anlatırsa bu
tutumdan zarar görür. Eğer böyle söylerken kendinizi mürşidinizde fena ederek söyleyiniz
ki zarar görmeyiniz.
Birisi edep bulunmadığı halde, başkalarının görmesi ve üstadının hoşuna gitmesi için
zorlanarak edeb tavrını takınması zararına sebep olur.
Abdurrahmân-i Tâğî hz.leri bir seyahate giderken mürşidin müridini reddetmesinin
gerekçesini şöyle anlattılar:
Üstad Abdurrahmân-i Tâlabanî halifesi Derviş Emin Sirvani’yi tarikatten tard etmişti.
Çünkü bu halifesi kendisini mürşidine muhtaç değilmiş gibi görüyordu. Benim kanatıma
göre bu işin sebebi Nakşibendi üstadlarının kahrıdır. Çünkü, sözünü ettiğimiz halife
Nakşibendi tarikatının Halidî kolundan idi. Sonraları Nakşi tarikatını bırakıp Rufai
tarikatına girdi. Bu olayın bir benzeri de Mevlânâ Halid’in halifesi olan Şeyh Abdulvahhab
Susi’nin tart edilmesidir. O da mürşidine karşı muhtaç olmayan bir tavır takınmışı
Bana göre mürşidin kahrına uğrayan müridin bu hali anlayıp farketmemesi kadar ağır bir
musibet yoktur. Bir mürid için kusur ve eksikliğini görmemesi kendisi için en büyük
beladır. Çünkü mürid hata ve kusurunu anlayacak ki ondan mütevellit mürşidine sığınıp
teslim olsun.
Seyda’nın bu sözlerini dinledikten sonra ben (İbrahim Çokreşî) dedim:
Allah (C.C) hepimizi büyüklerin kahrından korusun. Ben şu iki manevi hastalığımdan
dolayı çok korkuyoruyum. Bu hastalıklarımın birisi aşırı öfke diğeri ise
vurdumduymazlığımdır. Benim (ibrahim Çokreşî) bu sözlerime karşılık Abdurrahmân-i
Tâğî (k.s) dediler ki: Bu hastalıkların hiçbir şeydir. Senin asıl en tehlikeli hastalığın
kusurların söylendiği zaman cevap vermeye kalkmandır. Bu durumun çok tehlikelidir.
Büyüklerin kahrı onların iradeleri dahilinde değildir. Dahasını söyleyim büyükler birine
kahredecekleri zaman o kimsenin ne hizmetini ne riyazetini ne de kendileri uğrunda
çektikleri çileyi göz önüne alırlar. Hatta bu işin sonu Allah (C.C) korusun mürid kim olursa
olsun imanını almaya kadar gider.
Müridin red olmasına yol açan asıl sebep kendi kusurunu görmemesi, ayrıca mürşidinin
kendi üzerindeki lütfuna vakıf olmaması, mürşidin diğer müridlerini sevmemesi, ne olursa
olsun bir sevgiyi, mürşidinin sevgisi ile eşdeğerde tutması, bu sevdiği evladı veyahut
başka bir şey olsun mürşid sevgisine denk ve rakip hale gelirse farketmez.

70
Bir mürşidin bir müride karşı lütufkar olmasını gerektiren sebep; diğer müridlere karşı
muhabbetli ve şefkatli davranmaktır. Bu halden önemli bir sebep yoktur. Ayrıca bir
müridin, diğer sûfi kardeşlerinin nisbetinei, feyiz ve bereketine talip olması gerekir. Bu
ahlak iyi bir şeydir. Seyda-i Tâğî (k.s) bu sözleri üzerinde ısrarla durdu. Nerdeyse böyle
davranmak müride vaciptir, diyecekti.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), Seyyid Tâhâ’dan (k.s) bahsederken şöyle derdi:
O çok merhametliydi, kemalat sahibi olmamış halifeleri arasında, nisbetin kesilmesiyle
cezalandırılması gerekli, eksik halifelerden himmetini kesmezdi. Bunun yerine onlardaki
halifelik kuvvetini alıp, kendilerini oldukları gibi bırakırdı. Bu tutumunu ise şöyle izah
ederdi:
Hizmet için kemâla ermemiş halifeleri görevlendirmekten maksat, halkın onlardan istifade
edip yararlanmalarıdır. Çünkü halkın bunlardan sağladığı yarar, kemalat sahibi
halifelerden daha fazladır. Bunlar halka faydalı olduğu müddetçe onları yerlerinde
bırakınız, değilse onlardan nisbeti kesiniz. Cenab-ı Hakk hepimizi büyüklerin kahrına
uğramaktan korusun.
Seyda-i Tâğî (k.s) Nurşin’de ikindi namazından sonra bir kişinin saftan ayrılmasına ayrıca
bazı tutum ve davranışlarına kızrak bizleri azarlayıp şöyle buyurdular:
Sizin yaptığınız hareketler benim için değil kendi nefsiniz içindir. Bu hareketlerinizden
hiçbir fayda göremezsiniz. Namazda tadil-i erkana dikkat edip, ayrıca ilk safta namaz
kılınız ve tesbih duası bitinceye kadar saftan ayrılmayınız. Bu haller güzel bir şeydir. Tersi
ise makbul değildir. Sabah namazından sonra imam güneş doğuncaya kadar yerinden
ayrılıp cemaatın arasına katılmasın. Dizlerinin üzerinde sürünerek olsa bile yerini
terketmesin. Böylece sünnete uymuş olur.
Hiç kimse sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar yerinden ayrılıp cemaatın
arasına katılmasın. Dizlerinin üzerinde sürünerek olsa bile yerini terketmesin. Böylece
sünnete uymuş olur.
Hiç kimse sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar dizlerinin üzerinde sürünerek
bile olsa yerini terketmesin. Bu hareket sünnete uygun olduğu gibi yapana Hacc ve Umre
sevabı kadar sevab kazandırır.
Seyda-i Tâğî’ye (k.s) yer değiştirmeksizin, oturuş şeklini değiştirmenin sünnete aykırı
olup olmadığını sordum, cevaben:
- Kanaatıma göre böyle yapmak sünnete aykırı olmaz.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.lerine bir gün fayda elde edemediğimizi söyleyip şikayet
ettik. Mübarek şöyle buyurdu: Kemalat odur ki sahibi kemâl olmadığının farkına vara,
nefsinin ayıp ve kusurlarını bile ve Allah’ın (C.C) kemâl sıfatlarını idrak ede...
Yani sözün kısası varlık ve benlik duygusundan sıyrılmak lazımdır. Halidi Ölekî’den (k.s)
duyduğuma göre; Cenab-ı Hakk Musa’nın (a.s) kavmini bela ve musibete çarptırdığı
zaman bir kipti ile bir israilli arasında samimi bir dostluk var idi. Kıpti çok susayıp su
içmek istediği zaman içeceği su kana dönüşürdü. Bundan mütevellit kipti israilliden su
istedi. israilli kıptiye ricası gereği su vermek istedi, ama ne yazık ki su yine kana döndü.
Bunun üzerine kipti israilliye dedi:
-Sen suyu ağzına al, bana ağzından ikram eyle dedi. Bu işi yaptılar, su israillinin ağzında
kana dönüştü. Bütün bu işlerden sonra kipti durumundan arkadaşına şikayette bulundu.
Arkadaşı dedi;
-iman et ve kurtul: Kıpti dedi:
-Nasıl iman edeyim.
-İsrailli dua et ihlas sahibi olup iman et dedi. Kıpti ihlasının olmadığını ayrıca ahvalinin
bozuk ağzının ise pis olmasından mütevellit duasının kabul olmıyacağını belirtip israilliden
kendi adına dua etmesini istedi. Bu istek üzerine israilli dua etti, kipti ise hidayete gelip
iman etti.

71
İşte ben (Seyda-i Tâğî) sohbet zamanı geldiğinde kendimi o kipti gibi görüp, sohbete
katılanları ise israilli sanıp onların gölgesi altına girmek isterim. Böylece ihlas sahibi
olarak sohbete katılanların himmet ve duası ile Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden bir nebze
olsun gelmesini umuyorum.
Abdurrahman Tâğî (k.s) hz.lerine ibadetlerimizle ilgili dedik ki:
-Efendimiz bizler ibadet ederken sabırlı olamıyoruz. Bazılarımız ise ibadetten ne sıkılıp ne
usanıyorlar tam tersi gayet zevk alıyorlar. Seyda-i Tâğî (k.s) bizim bu sözlerimiz üzerine
dedi ki:
-Her iki kıssaya da iki kimseye de. İbadet etmeye muvaffak olan kimseler hem şükretmeli
hem istiğfar etmeli. Şükretmenin sebebi, ibadet etmeye muvaffak olabildikleri ve buna
sabr etmiş olmalarıdır. Affu mağfiret dilemenin gerekçesi ise Cenab-ı Hakk’a karşı yaraşır
bir şekilde ibadet yapamamış olmaktır. İbadet eden bir kişi şöyle düşünmelidir. Cenab-ı
Hakk kendisine sabır ve güç verdiği için ona ibadet edebilmektedir. Ama bütün bu
devamlı ibadet ve taata rağmen Cenab-ı Hakk’a yaraşır bir şekilde ibadet yapamamış
olmaktır. Ayrıca sanki vaktini isyankar bir şekilde kullanmış gibi bu eksikliğinden dolayı
da Cenab-ı Hakk’tan affı mağfiret dilemelidir; ibadete muvaffak olan kimse, zahiri
amelleri işlemeye muvaffak olamayan ve bunlar için gereken sabra sahip bulunmayan
dostundan nisbet beklemelidir.
Bir zaman bir mescidde bir kişi namaz kılıp bir kişi de uyuyordu. Şeytan gelip namaz
kılana dedi: Şu uyuyan kişiye dua et, ondan çekinmesem senin imanını alırdım. İbadet
eden kimse kendini bu kıssadaki namaz kılanın yerine koyarak ibadet edemeyen
arkadaşından nisbet bekleyecek.
İbadet yapmak için sabır sahibi bulunmayanlar ve ameli salih işlemeyenler her zaman
Cenab-ı Hakk’tan affı mağfiret dilemelidirler. Cenab-ı Hakk nimetlerinden mahrum
bırakmadığı halde onlar kulluk vazifesini yapmamış üstelik de günah ve isyana
dalmışlardır. Büyüklerimizden devamlı himmet dileyip, onların gölgelerinden
ayrılmamalıyız.
Müntesip olmaktan başka bir makam ve derece iddia eden müridin başına toprak atıla...
Çünkü intisap zahiren bile olsa milyonlarca dereceden daha hayırlıdır. Sebebini sorarsanız
intisap sevgili ile birlikte olmayı gerektirir. Velevki kişi bir müddet azaba dahi tutulsa,
akabinde cennete girip sevgili ile beraber olmayı gerektirir. Bu nimet ise hiçbir şeyle
ölçülmez.
Ama bir de şu vardır. Mürşidin kahrından hiçbir zaman emin olmamalıdır. Nitekim Gavs
(k.s) bir gün bu konuda şöyle buyurdular. Mürid ile mürşidin durumu arslan ve karakulak
gibidir. Karakulak arslanın yanından ayrılmaz, fakat onun yanına da sokulmaz. Sebebini
ise şöyle izah ederdi: Ben çok zayıfım kendimi bana saldıracak olan diğer mahlukattan
koruyamam. Onun için arslandan ayrılmıyorum. Arslanın yanına tam sokulmayışımın
sebebi ise arslanın çok titiz oluşudur. Çünkü bir hata yaparsam beni yer.
Bazı büyükler aynı konuda şöyle demişler:
Mürid tavuk gibi olmalıdır. Çünkü tavuk sahibinin evinde barınır ve evcildir, insanlara
bağımlı olarak yaşar, öyle alışmıştır. Ama hiçbir zaman insanoğlunun hilesinden de emin
olmaz. Bu yüzden evcil olmasına rağmen sahibine sokulmaz. Bundan dolayı sahibi onu
besler ve onunla ilgilenir. Diğer hayvanların durumuna bakınız çok değişiktir. Genel
olarak hayvanlar vahşi oldukları takdirde insana yanaşmaz. Buna karşılık evcil hayvanlar
ise sahiblerinden çekinmeyip ev halkı ile ünsiyet halinde olurlar. Bundan dolayı insanlar
evcilleştirdiği hayvanların artık eğitim ve bakımları ile ilgilenip ona bakmazlar. Bunun
yanında bazı insanlar onlarla ilgilenince ya ölür veyahut kapıdan uzaklaşırlar, oysa
tavuğun durumu böyle değildir.
Ben (Seyda-i Tâğî) Gavs hz.terini daima cezbe halinde görürdüm. Onun bir an dahi olsun
cezbesiz kaldığını ne gördüm ne farkettim. Ayrıca bir an dahi olsun onu gaflet halinde
göremedim. Bütün bunlara rağmen o ne rabıtayı ne de bağlılık makamını terk etmiştir.
Bir gece beraber gidiyorduk cezbe halinde nasıl bağlı olunduğunu sordum. Yol arkaşamız

72
bize fener tutup yardımcı oluyordu. Gavs (k.s) dedi: senin sorun bu yolculuk halimize
benziyor. Şöyle ki sûfinin elindeki fener vasıtasıyla biz yolumuzu görüp birbirimizi
tanıyoruz. Burada hikmet sizden değil fenerdendir. Fener sönse biz karanlıkta kalırız. Yani
mürid kendi cezbesini şeyhinden bilmelidir. Şeyhten gelen cezbe kesilirse mürid kendi
nefsi ile başbaşa kalır.
Seyda-i Tâğî (k.s) bu konuda Gavs’ın (k.s) mensublarından olan Molla Muhammed
Mirza’nın şu mısrasını okudu:
Fenerin yanında olurdu benim beyaz sevgilim
Ben başından ayağına kadar her şeyine dikkat ettim.
Molla Muhammed’in bu beytteki fenerden gayesi Gavs-ı Azam’dır. Beyaz sevgiliden gaye
de Seyyid Tâhâ’dır (k.s). Çünkü o Seyyid Taha’yı (k.s) Gavs’ın (k.s) vasıtasıyla tanıdığını
söylemiştir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular:
-Mürid ya amelle ya da başka sıkıntılarla imtihan edilir.
Sözlerinin burasında amelle imtihan edilmenin ne olduğunu sorduk. Cevaben:
-Amelle imtihan olmak, amelden bir an boş kalmamaktır.
Ben (İbrahim Çokreşî) kendisine daha önce söylemiş olduğu “Kim kendisine musibet
değmemesini isterse kalbini cezbeden boş bırakmamalıdır. Zira Allah kendisiyle meşgul
olan kalbi musibetlerle meşgul etmeyi istemez.” Sözünü hatırlatarak şimdi söylediğinin
daha önceki sözüne uygunluğunu sordum.
-Evet uygundur.Gavs (k.s) aynı şeyi söylemiştir.
Abdurrahmân-i Tâğî hz.leri beni (İbrahim Çokreşî) iki kişinin arasını bulmak için
görevlendirdi. Görevim gereği bu zatların aralarını buldum. Fakat bir zaman sonra davacı
olan kişi benim verdiğim kanuna razı olmayarak “İbrahim karşı tarafı gözetti.”demiş.
Ayrıca davalı da benim kararıma itiraz etmiş.
Seyda-i Tâğî (k.s) bu durumları duyunca dedi ki: Bir sulhun Allah için yapıldığının alâmeti
odur ki, her iki taraf da razı değildir.
Bir sulh Allah için yapılmazsa alâmeti odur ki, her iki taraf da razı ola. Senin
arabuluculuğun Allah içindi. Ama senin arabuluculuğun bana zor gelmiştir. Çünkü
taraflardan birisi akrabam idi. Demek ki akrabalık yüzünden senin arabuluculuğun bana
ağır gelmişti. Fakat karşı tarafın da hükme, razı olmadığını öğrenince çok sevindim.
Mübarekten bu haberi duyunca ben (İbrahim Çokreşî) kalkarak hürmetle ellerini öptüm.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri sûfilere daha fazla amel yapmaları için dergahta
kalmalarını tavsiye ederek şöyle buyurdu:
Ben sizlerin her gün evime gelip ikindiye kadar gözleriniz kapalı olarak sükût sohbeti
(konuşmadan oturmak) yapmanızı istiyorum. Çünkü bu Gavs Hz.lerinin âdeti idi. İkindi
vaktinden akşama kadar sükût etmek de Mevlâna Hâlid’in (k.s) âdetidir. Ben sizin,
yanımdan (evimden) ayrıldıktan sonra evlerinize gitmenizi isterim.
Seyda’ya sorduk: Efendimiz evinize gelemezsek ne yapalım? Mübarek buyurdular ki:
Gavs hz.lerinin himmet ve tasarrufatına nail olabilmek için iki gün evime gelseniz kâfidir.
O zaman biz dedik: “Şeyhimizin himmetiyle bir gün dahi gelsek yeterlidir. “Mübarek bir
şey demedi. Ama yüzünün ifadesinden bu sözümüze sevindiğini anladım. Çünkü bana
önceki bir sohbetlerinde şöyle demişlerdi:
“Sana vermiş olduğum emri bir defa bile olsa uygula” Yani, mürşidin emrini bir defacık
bile olsa yerine getirmenin, o emirle ilgili nisbeti elde etmek bakımından defalarca yerine
getirmek gibi faydalı olduğuna işaret etmişti.
Seyda-i Tâğî (k.s) bir yakını ile birlikte bulunmayı kendisine tercih eden müderrise şunları
söyledi:

73
“Tarikat iki türlüdür. Birincisi sâdece mürşide uymaktan ibarettir. Yani, insan mürşidine
biat ettiktan sonra evine çekilir, İslâm’ın prensipleri ile, komşu hak ve hukukuna riayet
edip, başka bir iddiada bulunmaz. İkincisi: Tarikat dervişliğidir. Tarikatın bu türlüsünün
kaidesi ise teslimiyettir. Yâni dünyevî ve uhrevî konuları kalpten çıkarmaktır. Nisbet belki
ev köşelerinde belki de mezar kovuklarındadır. Gaye ve maksat nisbeti temin olmalıdır.
İnsanı Allah yolunda ana-baba vesaire hiç bir şey alıkoymamalıdır.
Peygamber (a.s) Selman-ı Farisî hazretlerine şu sözlerle övmüştür:
“Senin arkandan öyle cemaatler gelecek ki, eğer iman Süreyya gezegenine kaçsa onu
mutlaka geri getirirler”. (Feyzül Kadir 5/323 No:7464)
Seyda-i Tâğî (k.s) şöyle devam etti: Tarikat zamanımızda çok belirginlik kazandı. Gerek
Gavs hazretlerinin, gerek Seyyid Tâhâ hazretlerinin, gerekse diğer büyüklerin döneminde
böyle değildi. Şayet onlar bugün sağ olsalardı aziz nisbeti almak isteyeceklerdi. Buna
göre gayret göstermek ve amel işlemek lâzımdır. Bakınız size yeminle söylüyorum ki, bu
nisbeti eğer bu eşikten alamazsanız onu başka yerde bulamazsınız. Mürid mutlak surette
şöyle düşünmelidir:
Ömür üç gündür: Biri geçmiş, biri gelecek, diğeri ise içinde yaşadığımız gündür. Mürid
yaşadığı günü iyi değerlendirmelidir. Geleceğinden hesaba çekilmez. Orta halli bir mürid
ise ömrünü iki saat olarak bilmelidir. Bunlar; biri içinde yaşadığı saat, diğeri ise gelecek
saattir. Kâmil bir mürid ise ömrünü üç an olarak düşünmelidir: Bunlar; geçmiş an, içinde
yaşadığı an ve gelecek ândır. O halde sûfi çok gayretli olmalıdır.
Gavs (k.s) bir gün şöyle dedi:
“Bir mürid bir dünya büyüğünün yanına girildiği gibi namaz safına girilmeyeceğini idrak
edecek kadar uyanık değilse onun kıldığı namaz kendisi tarafından işlenmiş bir günahtır.
Bu halinden dolayı Allah’tan afvü mağfiret dilemelidir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün mescit inşa edilen bir beldede bulunuyordu. Sonraları
mescidin yapımında kullanılan taşların çıkarıldığı yere gitti. Mübarek o zaman ağır bir
hastalığa ve çok sıkıntıya müptela oldu. Çünkü orada çok zulmet vardı. O beldede bir
yabancı bir saat kadar oturmuş hemen vefat etmişti. Seyda-i Tâğî’nin (k.s) müptela
olduğu hastalık bir ay devam etti. Seydanın belirttiğine göre o beldede bir kafir mezarı
vardı. Ama, ehl-i keşif bazı kişiler zalim ve fasık bir kişinin olduğunu söylemişlerdi. Seyda
dedi: Bu zulmet küfür zulmetidir. Fakat böyle durumlarda bazen dünya ehlinin bir
kısmından gerçek gizlenir. Çünkü insan öldükten sonra O’nun ruhaniyeti derece
bakımından yükselir. Onun içindir ki, önceleri ölen bir kafirin zulmetinden duyulan
rahatsızlık yeni ölen bir kafirin ki kadar değildir. Keşif perdeleri tam olarak açılmayan
kişiler gerek yukarıda saydığımız nedenlerle, gerekse müşahedeyi tam elde edememiş
olduklarından dolayı küfür zulmetiyle, fasık zulmetini birbirinden ayırd edemezler. Biz
Seyda’ya dedik: Efendim bu mescidin taşlarını kullanmayalım mı? Mübarek dedi: Hayır
kullanın, çünkü taşa zulmet bulaşmaz. Taş ile mercuun kalbi aynıdır. Onları zulmet
etkilemez. Kafirin kalbi iman kabul etmez. Mercuun kalbi ise bunun tam tersidir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
Nefsi göbek altında tutmak zulmeti giderir. Bu hal bazı sûfilerin adetidir. Çünkü, nefsin iki
başı vardır. Birisi alında birisi göbek altındadır. İnsanın alnında bulunan nefsin başı
nisbete zarar verir. Düşünce ve kuşkuyu devamlı artırır. Nefsin bu başı, görevini her an
için yapar.
Nefsin göbek altında bulunan başının görevi ise, hayallerde beliren kötü imajların
zulmetini ilk anda alır. Nefesi tutmak insan damarlarını rahatsız edeceği için nefsin göbek
altında bulunan başını öldürür. Böylece zulmet ortadan kalkar.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün şöyle buyurdular:
Bir müridin nisbet ve başkalarının hidayetine vesile olmasına mani olan halleri şunlardır:
a-Baş olma sevdası,

74
b-Mal biriktirme hırsı.
Gerek halifeleri gerekse seçkin müridleri irşad ve hizmetten alıkoyan en büyük sebeb mal
biriktirme hırsıdır ve varlık duygusudur.
Benim için (Seyda-i Tâğî (k.s)) arzu ve istek sahibi olup da tarikatın nispetinden etkilenip
de fayda görmeyen bir mürid, bu yolda etkilenip bu yolda fayda gördüğünü söylediği
halde, dünya sevgisinden ve varlık duyusundan sıyrılamamış müritten daha sevimli ve
daha efdaldır.
Müridlerin hallerini araştırıp onların fiilleri hakkında bilgi toplamanın ve zaman zaman
imtihan etmenin hikmeti şudur: Baş olma arzusu, varlık duygusu ve dünya sevgisinden
kurtulup kurtulmadıklarını tesbit içindir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) akrabai taallukatı için yapılacak evin temelini atarken şunları
söyledi:
Bu iş bir yandan hoşuma gidiyor, bir yandan ise korkuyorum. Sebebini sorarsanız
nisbetini kaybedenlerin o duruma düşmelerinin sebebi dünyaya yönelmeleridir. Kitabın
birinde şeyhin biri şöyle diyor:
“Bahar mevsimi hakkında bana güvence verenin diğer mevsimlerine ben kefil olurum.” O
şeyhin bu sözü söylemesinin sebebi şudur: Bahar mevsiminde yapılan bir günlük ibadet
diğer mevsimlerde yapılan ibadetin yüz katına bedeldir. Yine bahar mevsiminin bir
gününü gaflet içinde geçiren bir kimse gelecek yıla kadar hastalığına deva bulamaz.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbetlerinde şöyle buyurdular: İnsanlar dört kısımdır:
A-Ahmak, B-Ebleh, C-Âkil(akıllı), D-Mecnun.
Ahmak: Bu insanlar dünya işlerine akılları erdiği halde ahiret işlerine yarayacak akılları
yoktur.
Ebleh: Böyle kişiler ahiret işlerine yarayacak akıla sahib olduğu halde dünya işlerine
yarayacak akılları yoktur.
Âkil: (Akıllı) Böyle insanlar hem dünyaya hem de ahirete yarayacak akıllara sahiptirler.
Mecnun: Böyle kimselerin ne dünyaya ne de ahirete yarayacak akılları vardır.
Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri (k.s) şöyle buyurdular:
Bizler Gavs hazretleri (k.s) sohbetinin sonunda gözlerimizi kapatıp bir süre rabıta
yapardık. Ayrıca Gavs’ın halifesi Şeyh Halid sohbette söylenen sözleri tekrar ederdi. Ben
(Seydai Tâğî) sizlere bakıyorum sohbet bittikten sora hemen kalkıp kendinizi gaflete
düşürecek işlere dalıyorsunuz. Ama biz böyle değildik.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor:
Gavs (k.s) yemek yerken gaflete düşmemizden mütevellid bizlere kızar ve şöyle derdi:
“Gafletle yemek yiyen bir kişinin kalbi o yemeğin ağırlığı geçene kadar nasıl zikre
geçebilir! O halde mürid yemekten önce bir rabıta kurmalı. Kalbini gafletten kurtarmalı ve
daha sonra yemeğe başlamalı...”
Bazı büyükler ise bu konuda şöyle buyurdular:
Bir kişi yemeğe başlamadan önce o yiyeceği yaratanı tefekkür etmeli sonra ise yemeğe
başlamalı. Bu halleri yaşayarak yemeğe başlayan bir zat o yemeğin lezzetli veya
lezzetsizini birbirinden ayıramaz.
İbrahim Çokreşî (k.s) hazretleri diyor:
Abdurrahmân-i Tâğî bu sohbeti gafletle yemek yememizden dolayı azarladıktan sonra
yaptı.

75
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular: Ruh Rabbisinden başka bir şeyi sevmez.
Nefis ise böyle değildir. O yalnız kendisini sever. Nefs, ruha yol gösterir durumda ise o
zaman ona hüküm eder, onu kendi emri dahiline alır.
Eğer ki nefis ıslah olur, ruhun peşinde giderse ruh onu Rabbisinin yoluna dönderir.
Nefsine bağlı olan kimselerin, mal ve çocuk gibi sevgileri, nefs sevgisinin birer uzantısıdır.
Nefs, Rabbisine düşmandır. Hatta ki, Cenab-ı Hakk nefse dese ki, “Sen benim sevdiğimsin
hatta ki bana cebrailden daha yakınsın”dese, ayrıca mukarreb melekleri de onun
hizmetine verse nefss yine tatmin olmaz. Nefs öyle zalimdir ki Cenab-ı Hakk yine dese
“Ey nefs, benim dışımda bulunan her türlü yaratığı senin emrine verdim” dese nefs yine
tatmin olmaz. Allah korusun bizzat Cenab-ı Hakk’ı tasarrufu altına almak ister. Seyda’nın
bu sözlerine karşılık bir kardeşimiz şöyle bir soru sordu: Nefsin mahiyeti nedir?
Seyda cevaben buyurdular: “Nefis mânâ ve misal alemindendir. Fakat gafletle karışık bir
mahiyet almıştır.” Ben (İbrahim Çokreşî) dedim:
“Peki efendimiz; insan on maddeden müteşekkil yaratılmıştır. Bunların beşi alemi emirden
beşi alemi mahlukattandır. Siz bu inanca ne dersiniz?” Seyda cevaben şöyle buyurdu:
“Ehl-i tarikin nefsi mahlukat aleminden saymaları onun özelliğini gözetmelerindendir.
Çünkü nefsin yapısında bulunan gaflet daha baskın hale gelerek onu mana alemi ile ilgili
özelliğinden sıyırarak; kendisine mahlukat alemi ile ilgili bir özellik kazandırmıştır. Aslında
insandaki letaiflerin sayısı altıdır. Mahlukat aleminde bulunanların sayısı ise dörttür.
Nefsin baskısından kurtulup Allah’a ulaşamanın çaresi şu iki unsurdadır:
a-Birincisi nefsin idare ve hegomanyasından kurtulup, şeyhin iradesine teslim olmak
suretiyle nefsin belini kırmaktır.
b-ikincisi, şeyhin mutlak fâni olduğunu kabul edip, mürşidin her hareket ve sözünü,
Allah’ın emir ve hükümleri dairesinde hareket ettiği için onu Cenab-ı Hakk’ın fiili ve sözü
gibi görerek şeyhe ihlasla bağlanıp teslim olmaktır. O zaman onun için öyle bir azamet
belirir ki, nefsin sureti kalmaz ve mana meydana gelir. Bunun da yolu mürşidi sevip ona
edeple teslim olmaktır.
Abdurrahmân-i Tâğî Hazretleri (k.s) bir gün namaz kıldıktan sonra bana (İbrahim
Çokreşî) namazdaki gafletimden dolayı kızıp şunları söylediler:
“Namazda gaflete düşmenin sebebi abdestteki gafletinden dolayıdır. Abdestteki gafletin
sebebi ise taharetteki gaflettir. İnsan taharete giderken şöyle düşünmelidir. Rabbim
benim her anıma vakıftır, ondan gizli bir şey yoktur. Üzerimde görünür ve görünmeyen
pislikleri gidermem gerekir. Abdest alırken insan şöyle düşünmelidir. Cismimdeki bedenî
ve manevî kirleri temizlemem gerekir. Namaza durmadan önce mürşidini rabıta etmelidir.
Müridin yapacağı en önemli görev rabıta etmektir. Ta ki kalb rabıtasını ilerleterek kalbteki
masivanın kökünü temizlemelidir. Gerisi mürşide düşer. Taharet ve abdest anlarında da
rabıta yapılır. Sağlam bir niyetten sonra bu iki ibadette yapılan rabıta neticesinde
namazda uyanık olunur.
Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri şöyle buyurdular:
Şeyhlerin hizmetkârları onlarla aynı derecededirler. İbrahim Çokreşî diyor: Bu sözü bana
Gavs’ın bir sûfisi söyledi. Ben bu sözü duyunca şöyle dedim: Bu şeyhlerden maksat zahid
ve abid olanlardır!..” Hizmetçilerin şeyhe ortak olmaları demek, mürşidin kapısına
yaptıkları hizmetten dolayı, mürşidin ibadetine veya sevabına ortak olmalarına benim
aklım ermiyor.
Benim bu sözlerimi bir sûfi Seyda’ya söyledi. Seyda o zaman dedi: Benim bu sözüm
Hazreti Gavs’a dayanır. Mürşidler, kendilerine hizmet edenlere sevab verdikleri gibi,
cezbe de verir-ler. Sözünü ettiğimiz şeyhler mutlak manadaki şeyhlerdir.
Seyda, kendisini önceleri tamamen hizmete vakfetmiş, sonraları ise dünyaya olan
muhabbeti sayesinden bu işleri yavaşlatıp bırakan birisini azarlayıp şöyle buyurdular:

76
Şeyhlere hizmet edenler onlarla aynı derecededirler. Çünkü şeyhliğin yarısı olan hizmet,
tamamen hizmet edenlere mahsustur. Buna göre mürşidin hizmetçisi, şeyhlik ve
mürşidlik mertebeleri ile bağdaşmayan işlerden kaçınmalı ve hizmeti kaçırmamalıdır
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sûfisine nefyü isbat’ı şöyle tarif etti:
1.Lailahe illallah: Mürid bu lafzı dilin ve gırtlağın katkısı olmadan hayalen söylemeli. Yani
lafzai celal zikrinde olduğu gibi üst damağa yapıştırıp yapmalı.
2:Muhammedur Resulullah: Sûfi bu sözleri sünnete uymak niyetiyle söylemelidir.
3:Sözü bırakıp manayı hayal etmek.
4:İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî (Allahım! Maksadım sensin, arzum ise senin
rızandır.)
Bu duruma buzgeşt(geriye dünüş) denir. Burada maksat nefsi tutmakla doğan gafleti
gidermektir. “illâ” kelimesi ile Allah’tan başka herşey nefy olduğundan ve Allah’ın varlığı
isbat edildiğinden bu zikre nefyü isbat adı verilmiştir. Nefyü isbatın şartları: Bu şartlar
temelde dört tanedir.
a-Vücudu fazla sıkmadan ve kendini zorlamadan nefesi göbek altında tutmaktır. Yani
gırtlak ve göbek arasındaki nefes boşaltılınca nefes göbek altında tutulabilir. Bunun
faydası daha önce tafsilatlı bir şekilde anlatıldığı gibi zulmeti göbek altından çıkarmaktır.
Ayrıca vücûdu hiç kımıldatmamak gerekir.
b-Arapçadaki lam elif harfini göbeğin altından alna kadar nefes yolu boyunca deri ile et
arasında yazmayı hayal etmektir. Yani bu harfin yazılışı ne bazı şeyhlerin öğrettikleri gibi
deri üzerinde hayal edilecek ve ne de yine bazıları tarafından yanlış olarak öğretildiği gibi
etin içinde hayal edilecektir. Bu hattın dosdoğru çekildiği ve çene altında kıvrılarak başa
kadar uzadığı farzedilmelidir.
Mürid arap harfleri ile yazılacak olan “ilahe” yazısının alnından başlayarak dosdoğru
şekilde gittikten sonra ensenin bitiminden kıvırım çizerek sağ omuz başında son
bulduğunu hayal etmelidir. Mürid arapça “illâ” yazısının omuz başından başlayarak kalbe
kadar devam ettiğini ve “Allah” lafzı ile “Muhammedür resulullah” ibarelerini kalbe “la”
harfi meydana getirecek şekilde düşünmelidir, “illâ” yazısını hayal etmenin faydası nefsin
amaç ve isteklerini reddetmek, yâni büyük cihad görevini yerine getirmektir.
c-Göğüs üzerinde ters olarak arapça la harfinin yazıldığını zihinde canlandırmaktır. Bunun
faydası bâtınî masivânın kalbe girmesine karşı koymaktır. Çünkü, göğüs üzerinde arapça
la harfinin yazılı olduğunu farzedelim. Bu durumda masivâdan olan herhangi bir şey gelir
de lisanı hâl ile “ben senin gayenim” der ise mürid ona ters yazılmış arapça la harfi ile
karşılık verir. Yâni “gayem sen değilsin” demiş olur.
d-Zikirleri sayarken nefesi üç, beş, yedi gibi tek sayılarda salıvermek. Zikirleri saymanın
faydası uyanıklığı sağlamak ve tek sayılardayken nefesi salıvermenin de faydası şu
hadisin şerefine ermektir:
“Allah tekdir, tek olanı sever.” (Keşfü’l Hafa.1/278 no :73)
Nefyü isbat zikri sırasında nefesi tutup salıvermeler sayıca yirmibire ulaşmalıdır. Nefyü
isbat zikrini hayatta oldukça terketmemek lazımdır. Çünkü onun faydaları çoktur. Şeyh
hazretleri aynı konuda şöyle dedi: Nefyü isbat konusunda bu günlerde yeni bir inceliği
farkettim. İsteyenlere nefyü isbat dışında kalan zikirleri öğretebilirsin. Fakat ben hayatta
olduğum sürece nefyü isbat dersi vermemen evladır. Çünkü, Gavs hazretleri (k.s), Seyyid
Tâhâ (k.s) hayatta iken hiç kimseye nefyü isbat dersi vermemiştir.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hazretleri akşamla yatsı arasında rabıta yapmadığımızdan
dolayı şunları söyledi:
- Sizlere çok hayret ediyorum. Çünkü akşam ile yatsı arasında rabıtayı terkediyorsunuz!
Bu haliniz yanlıştır. Hem nisbet iddia edip, hem de bu ibadeti yapmamanız doğru değildir.
Bakınız Gavs (k.s) hazretleri bir halife hakkında şöyle buyurdular: “Hayret ediyorum.

77
Nisbet sahibi olan bir kişi, nasıl olur da akşam ile yatsı arasında adaba uygun olarak
rabıta kurmuyor.”
Gavs’ın halifesi Şeyh Halid şöyle buyuruyor: Akşamla yatsı arasında rabıta yapmazsanız
kitap okuyunuz. Seyda-i Tâğî (k.s) sohbetine şöyle devam etti. “Avamdan olup da feyiz
ve berekete talip olan kimseler mutlak surette iki grup (batış) ile iki tulu arasında
(şafağın ve güneşin doğuşu) arasında kalan zamanı ibadetle ihya etmeyi terketmemelidir.
Avam da olsa rabıtayı terketmemelidir.
Havasa mensub kimselerin ise (toplum irşadına sebeb oluyorsa) seher vakitleri kalkıp
ibadet etmeleri lazımdır.
İnsan mal biriktirme hırsında olmamalıdır. Çünkü bu hırs sahibini başkaları gözünde
küçük düşürür. Bizler öyle olmalıyız ki bizi görenler tevbe edip tarikata girmeli. Bir
beldeye gittiğimiz an o beldenin sakinlerinin kapleri bizler için heyacan ve muhabbetle
çarp-malı, onlar(sakinler) bizi memnun edebilmek için tarikata girmenin şart olduğuna
inanmalıdırlar. Onlar bilsinler ki bizim gayemiz mal toplamak değildir. Kalplerini tevbeye
çekmektir.
Bana göre en güzel hal dünya muhabbetini terkedip mürşid sevgisini, nefsin arzularına
tercih etmektir. Seyahat etmek yorucu ve sıkıntılıdır. Ama mürşidi kamiller bazı zamanlar
seyahate çıkarlar. Bundan maksat müridleri imtihan içindir. Kim sadıktır, kim kendi
nefsine mürşidini tercih ediyor. Her şeyini bırakarak nefsini kim mürşidine teslim
edebiliyor?
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu:
Cenab-ı Hakk (C.C) kullarına ne kadar yakınsa kul da Allah’a o kadar uzaktır. Çünkü,
yüce Rabbimiz bütün azametine, haşmetine, büyüklüğüne rağmen her saat kulunun
katılaşmış kalbine nazar eder.
O kul kalbini nefsinin karargahı yapmasına rağmen, Allah kulun kalbine inmek ister. Kul o
sıra köpeğinin yarasındaki kurtçukları düşünmek gibi basit bir meseleyle meşguluyetinden
Allah’ı kalbine kabul etmez. Düşüncesini Allah’dan ayırarak bir süre o basit meşguliyeti ile
oyalanır.
Köpek düşüncesinden vazgeçtiğinde Allah-u Teâlâ yine kuluna gelir. Kulun düşüncesini
yaratıcısı üzerinde yoğunlaştırmasını ister. Fakat, kul bu sefer uyuz oğlağıyla zihnini
meşgul ederek Rabbine engel olur.
O düşünceden kurtulduğunda Allah-u Teâlâ yine kulun kalb evine gelir. Fakat âsi kul;
hayvanlarımın pisliğini düşüneyim diyerek Rabbinin evi olan kalbini çöplüğe çevirir. Alımlı
bir yarış atı kadar nazik olan hayal gücünü çirkinleştirir.
Bakınız bu insana deseniz ki tevbe et, Allah (C.C) yönel. O der ki “Ben Rabbimi
tanıyorum! Ona kulluk görevimi yapıyorum”
Halbuki yalan söylüyor. Masiva hayatını, Rabbisine tercih ediyor. Böylece insanlara “Sen
İslam’ın yolunu, ancak büyüklerin elinden tevbe etmekle bulabilirsin” desen, reddedip
kızar. Oysa Peygamberler (a.s) ve veliler bile Rablerini tanımaktan aciz olduklarını bildirip
şöyle demişlerdir: “Seni bilinmesi gerektiğin gibi bilemedik, sana layık olduğun gibi ibadet
edemedik. Allahım! bizi sana yönelmeye muvaffak eyle. Ey merhametlilerin en
merhametlisi!”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: Gavs (k.s) bir gün dedi: Eğer ki sizlere
ebrârın amelini işlemeyi emir etsem o da ölümü düşünüp anmak olurdu.
Mübarek Gavs (k.s) yörenin ileri gelen zengin ve beylerine bizzat ölümü devamlı olarak
düşünüp fikir etmelerini söylerdi.
Seyda-i Tâğî (k.s) bazı hadisi şerifleri kaynak göstererek dedi:
Günde yirmi defa ölümü düşünen (hatırlayan) kimsenin o gün amel defterine günah
yazılmaz. (Ramuz: 2485)

78
Ben (Seyda-i Tâğî) her gün yirmi tane vefat etmiş kişiyi hatırlayarak, ölümü düşünürüm,
anarım. Cizre çevresinin uleması ve eşleri dünyadan uzaklaşmak için her gün ölümü
düşünerek uyurlardı.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: Cenab-ı Hakk dünyayı yarattığı zamandan
beri ona hiç bakmamıştır. Çünkü dünyayı sevmez. Cenab-ı Hakk dünyayı yarattığı zaman:
Otuzdokuzuncu gün onun üzerine bela, gazab ve musibet vermiş, yalnız kırkıncı gün
üzerine rahmet yağdırıp ihsan etmiştir. Bu rahmet ve ihsan bütün dünyada bulunanlardan
hayırlı olmuştur.
Gerçek olan şudur ki:
“Dünya ve içindekiler melundur. Allah’ın zikri müstesna” (Ramuz, 2485)
Dünyayı sevmek Ebu Cehil’i haklı gösterip, Peygamber Efendimizi yalanlamak gibidir.
Dünya sevgi ve muhabbetinden uzak durunuz. İlişkinizi kesiniz.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
Manevi baba sayılan mürşid soyca babadan daha yakındır.
Manevî babanın hakkı, soyca babanın hakkından daha fazladır. Mürid, manevî babası olan
mürşidinin hakkını ancak; İslam’ın emirlerini uygulayıp ibadet ve taat ederek feyiz ve
nisbeti devamlı kılmakla ödeyebilir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bana (İbrahim Çokreşî) dedi:
Yatsıdan sonra yatmadan önce Sûre-i Mülk’ü okuyunuz. Ve insanlara da okumalarını
emrediniz!... Sûre-i Mülk’ü okumayı tarikatın temellerinden sayınız. Bu surenin faydası:
Kabirde sorgu suale ve kabir azabının hafiflemesine sebebdir. İmam-ı Bicurî hazret-leri
“Tuhfetu’l-Mürîd’alâ Cevhereti-t Tevhîd” adlı akaid kitabının şerhinde “Sorguya
çekilmemizin arkasından kabir azabı gelir” şeklindeki mısraı açıklarken bunu belirtmiştir.
İmam-i Bicurî’nin bu mısrayı açıklarken yani “Sorguya çekilmeyeceklerine” şeklindeki
genel ifadeden “Kabirde sorguya çekileceklerine dair delil bulunanları” istisna etmiştir.
Onlar da Peygamberler, sıddıklar, şehidler, murabitler ve haber verildikleri günden
itibaren devamlı uykudan önce Tebareke suresini okuyanlardır. Devamlı şekilde
okumaktan maksat engelleyici mazaretler olmadıkça okumaya devam etmektir. Uykudan
önce okunacağı gibi, uyku arasında da okunabilir. Bazılarına göre, “Secde” suresi de aynı
mahiyettedir. Peygamberlerin ve şehitlerin dışında saydığımız diğer gruplardan kabir
azabı tamamen kalkmaz, hafifler.
Ayrıca ölüm öncesi hastalığı sırasında 100 adet “İhlâs” suresini okuyan kimse de kabir
azabından kurtulur. Seyda-i Tâğî (k.s) hatmede Kur’an-ı Kerim aşiri olarak Amme suresini
okumamızı emretmiştir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular: Büyüklerimiz, şeyhe olan ihlası; hidayetin
sadece ondan (yani sadece onun vesilesiyle ve vasıtasıyla) geleceğine kanaat etmek
şeklinde tarif etmişlerdir. Şeyhden faydalanabilmek için bu kadarını yeterli görmüşlerdir.
Ben buna bir şart daha ekliyorum. O da, ahiret muhabbetini dünya muhabbetine tercih
etmektir. Zira büyüklerin istediği ihlas bir çok kimsede olduğu halde ahiret sevgisi
olmadığından tam istifade olmuyor.
Bu yörede aşk ve muhabbetin, nakşibendî nisbetinin olmayışı şunlardan dolayıdır:
a-Rüşvet vererek askerlikten kaçmak.
b-Verilmemekle harama düşüldüğü halde devletin hakkı olan öşür vergisini vermemek.
c-Ahiret sevgisini, dünya sevgisine tercih edememek.
Bu beldedeki insanların ahireti severiz demeleri, halisane kalpten gelen bir söz değildir.
Sadece dildendir. Bu saydığımız her meseleden insanları etkileyen bir zulmet doğuyor. Bu
işlerden dolayı nisbetin etkisi ile şevkin artması görülmüyor. Halkın bizim sözlerimizi
dinleyip İslâm’ın hükümlerine sarılmaları ne kadar güzel bir şeydir. Peygamber (a.s) 23

79
sene emek verdikten sonra kavmi arasında İslâm’ın bütün hükümlerini tatbik edebilmiştir.
O halde sizler kabilelerinize her sene bir şeyler yaptırın. Örneğin onlara namaz kılmalarını
emrettiniz; onlar da tuttu ise, bir zaman sonra günahlarından tevbeyi tavsiye edin.
Şu kişilere şaşıyorum. Hem sûfilik iddiasında bulunuyorlar hem de dünyayı ahirete tercih
ediyorlar.
Gavs’ın (k.s) kapısında müridler nisbeti daha ön planda tutarlardı. Onun içindir ki ben
dünyaları yıkılan çok mürid gördüm. Ama ne yazık ki şimdi buralarda feyiz ve bereketi
dünyaya tercih edip bu maneviyat için fakirliği zenginliğe tercih edeni göremiyorum.
Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu: Şevk (muhabbet, cezbe) ve şevke bağlı olarak yapılan
ameller muteber değildir. Mutaber olan rabıta ve vird gibi amelleri her an yapmaktır.
Bulunduğu durumu muhafaza edip zarar etmeyen mürid rabıta ve virdi her anına
uygulayandır. Yani bunları bir huy edinendir. Gavs hazretlerinin beldesinde halk amel
işlemeyi bir nevi huy edinmişlerdi. Onun içindir ki nisbetini muhafaza etmişlerdir. Gerçek
bir mürid zamanın büyük bir kısmını sohbetlere ayırıp mürşidinden bahsedendir. Böyle
olursa bu muhabbetin kalbi istila ettiğinin alametidir. Kalbe dayanmayan muhabbetten
hayır yoktur. Yani sadık muhabbetin dışındaki sevgide hayır yoktur.
Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s),yolculukları esnasında bir pınarın başında şu sohbeti
yaptılar:
-Bu pınarları ihya ederek tam manasıyla istifade etmek gerekir. Böyle pınarlardan
faydalanmak, etraflarına ağaç dikmekle olur. Ağaç dikene, diktiği ağaçların şefaatçi
olduğu gibi, arazisini boş bırakanlardan toprak , kıyamette davacı olacaktır.
Nitekim Alâuddevle der ki:
Toprağını ekmeyen kimse, o toprağın kendisinden nasıl davacı olacağını bilse o toprağı
boş bırakmazdı. Toprak Rabbine, “Bu adam beni işlemeyerek hayrımın kesilmesine sebep
oldu” diye şikayetçi olacaktır. Tarlasını ekip biçen, işleyen kimse için de toprak şefaatçi
olacaktır.
Zevk için yapılan yüksek binalarda çoğunlukla hayır yoktur. Yalnız han, medrese,
misafirhane gibi hizmet maksatlı binaların durumu öyle değildir.
Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu:
“-Ekmek dağıtılırken güzel ekmeği seçmeye çalışmayınız. Zira melâike-i kiram bu
davranışa beddua eder. Hatta lanet okudukları da söylenmiştir.”
Melekler şöyle derler:
“Ekmeğin tohumundan ekmek haline gelinceye kadar 360 melek ve insanın hizmet ettiği
bir nimet nasıl seçilir?
Ekmek, sofra üzerine konulduğu zaman tandıra yapışmış olan tarafı üste, üstü de alta
gelmeli. Tandır ekmeğine toprak yapışmışsa kolayca görünsün ve temizlensin.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyudular:
Cezbe halinin meydana gelmesinden önceki her bağlılık, her türlü ilişki nefsâni arzudan
doğan bir ilişkidir. Mesela nefsin kadına bağlılığı ona karşı duyduğu arzudan ve ona
yönelmiş talepten doğar. Bu arzu ve istek kadından alınan hazzı artırmaz. Burada sözü
edilen talep (istek), istenilen şeyin yok olmasıdır. Ölmesinden dolayı duyulan üzüntü
demektir.
Buna karşılık cezbe hali meydana geldikten sonra ve mutlak fena derecesine ererek aşılan
“tam dönüş” gerçekleşmeden önce beliren her bağlılık ve ilişki şeklî tecellilerin
cezbesinden doğan kevnî bir bağlılık ve ilişkidir. Bu bağlılık ve ilişkiye talep eşlik etmez.
Mesela böyle bir kimsenin eşiyle ilişkisi, ona bağlılığı daha çok haz duymak için olur. Bu
durumda nefis onun ölümünden dolayı üzülmez, acı duymaz. Çünkü onun sevgisinin
artışı, eşinin şahsı için değil, duymuş olduğu haz içindir.

80
Bu ilişkinin sahibi büyük bir tehlike içindedir. Bu merhaleyi aşmak için büyük gayret
sarfetmesi gerekir. Çünkü bu ilişkiden çoğu kere arzu doğar. O zaman da mürid Seyr’e
başlamadan önceki ilk noktaya dönerek, maazallah, helâk olanların arasına katılır. Buna
karşılık tam dönüşden, yani mürşidin Allah’ın zatını ve sıfatlarını iyice farkına varışından
sonraki ilişkiye, bağlılığa gelince; bunda nefsin hiçbir rolü yoktur. O Allah’ın sıfatlarını
tanımış olmaktan doğar ve ona asla talep (istek) eşlik etmez.
Denebilir ki: “O halde Peygamber Efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- niçin oğlu
İbrahim’in ölümüne ağladı? Bu soruya vereceğimiz cevap basittir; O’nun ağlaması, oğlunu
kaybetmekten dolayı değil, acımasından dolayıdır. Yine, Peygamberimizin Uhud savaşında
bazı askerlerin kaçmasından dolayı duymuş olduğu üzüntü Allah’ın rızasını kaçırmış
olmaktan ileri gelmiştir.
Sözünü ettiğimiz bu ikinci safhada istenen şeyin yok oluşundan dolayı üzüntü
duyulmamasının sebebi şudur: Çünkü bu safhada müridin gayesi cezbedir ki, o da yok
olmuş değildir. Buna karşılık ilk safhada duyulan üzüntünün sebebi, bu safhadaki müridin
amacının ortadan kalkmış olmasından dolayıdır. Gerçekten ilk safhadaki ilişki ve bağlılık
nefse dayanır. İstenen ve bağlanılan şey nefsin amacı, arzusu ve ideal varlığı olduğu için
yok olduğu taktirde nefis büyük bir üzüntüye düşer ve şiddetli bir acıya kapılır.
Şeyh Hazretleri, bu sohbetten iki yıl önceki bir sohbetinde bu bağlılığın mahiyetini
tafsilatlı bir şekilde anlatmıştı. O zaman şöyle demişti:
Ruh, ilk önce âlem-i emirde idi: O zaman onun Allah’tan başka bir gayesi, O’ndan gayrı
yöneldiği bir varlığı yoktu. Sonra ulu Allah’ın emriyle maddeler ve cesetler alemine inince
nefsin çok sapık bir yolda ve Allah’a şiddetli bir şekilde düşman olduğunu gördü. Bu
durumu görünce şöyle düşündü: “Eğer nefs ile aralarında karşılıklı bir sevgi doğarsa bu
sevgi sayesinde nefs kendisini Allah’dan uzaklaştıran sebepleri farkederek
davranışlarından vazgeçer, aşırı arzularına son verir. Böylece Allah ile aralarında tam bir
yakınlık doğar da Allah katında yüce dereceye ve ulu mertebeye ermiş olur.”
Gerçekten ruh ile nefs arasında karşılıklı bir sevgi doğdu. Bilindiği gibi çoğunlukla
sevilenler sevenleri üzerinde egemenlik kurdukları için nefs de ruha egemen olarak onu
Rabb’inden ve sevgilisinden uzaklaştırdı; onu yetmiş bin manevî zincirle kendisine
bağladı. Arkasından uçları Allah’tan gayrı şeylere bağlı yetmiş bin tane daha zincir
sarkıtarak bunlarla ruhu sımsıkı bağladı. Öyle ki, ruh ne tarafa baksa gözünün önünde
Allah’tan başka şeyler beliriyor, bir türlü gerçek sevgilisiyle karşılaşamıyordu.
Bunun sonucu olarak büyük bir unutkanlık hastalığına tutularak önüne çıkan her şeyi asıl
sevgilisi sandı. Böylece nefsin hevasına kapılarak asıl yolundan saptı. İşte bu dönem, ruh
için nefse bağlılık dönemidir.
Fakat bir süre sonra Allah’ın yardımıyla, ruh Allah’a yönelerek kendisinde bir nevi cezbe
belirdi. Fakat bu cezbe vahdet hali doğuracak kadar değildi. Tersine bu safhada şekiller
manalara baskın ve egemendi. Bağlılık büyük oranda kaybolmuş, fakat bu bağlılığın
kalıntıları yeni beliren cezbenin yanında varlıklarını devam ettiriyorlardı. Bu safhadaki
mürid yolunu kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Manalar, şekillere egemen olup da
vahdet meydana gelinceye kadar bu tehlike devam eder.
O zaman yolunu kaybetmesinden artık korkulmaz. Yalnız bu defa da dış faktörlerin
etkisiyle yeni koyulduğu yoldan sapma tehlikesi vardır. Çünkü cezbesi müridi coşturarak
eski isteklerinden uzaklaştırmıştı, fakat bu istekler kökten yok oldu mu? yoksa cezbe
örtüsü altında saklı mı duruyorlar? Mürid bunu henüz kesinlikle bilemez. Çünkü cezbe
henüz tamam hale gelmiş değildir; tamam hale gelebilmesi için de marifete ermesi
gerekir. Marifet hali de henüz gerçekleşmiş değildir. Çünkü onun gerçekleşebilmesi için
tam dönüş halinin gerçekleşmesi gerekir.
Mürid tam dönüş halini gerçekleştirerek Allah’ın katından mahlûkat alemine inince ilk
safhadaki bağlılık ve ilişkilerini andıracak yeni bir bağlılık ve ilişkiler sistemine kavuşur.
Fakat bu ilişki ve bağlılık ilk safhadakilerin tıpkısı değildir. Buna dikkat etmek gere-kir.
Çünkü bu ilişki ve bağlılık, mesela; ulu Allah’ın zâtının kudret sıfatını taşıdığı hakkındaki

81
kesin bir bilgiden doğar ve Allah’ın yaratıcılığından hareket ederek mahluku görür. Buna
göre bu, yani ilişki ve bağlılık ile daha önceki arasında dağlar kadar fark vardır.
Yüce Allah’ın ezeli inayetiyle ruh Allah’a terakki edince kendisini masivaya yani Allah’dan
başka şeylere bağlayan bağlar yavaş yavaş kopar. Bu bağların bütün hepsi kesildiğinde
ruh ile nefis arasındaki bağ kalır. Ruh terakki ederken, nefis onu yardımcısız görerek
arzuları ile ona yaklaşır. Bu safha, ruhun eski ilişkilerini, eserlerini aşarak dünya ile
ilişkilere yöneldiği safhadır.
Mürşid-i kâmilin yardımı ile ruh bağlarını yavaş yavaş kesmeye devam eder. Sonunda
nefisten tamamıyla koparak azametini ve sıfatlarını farkederek tam bir geriye dönüş
yapar. Her sıfat alanında seyre başlar. Masiva ile arasındaki bağı, kendisi ile Allah
arasında bağlılığın bir uzantısı olarak görür. Bu şekilde sıfatların belirmesiyle masiva ile
arasındaki bağ yeniden doğar.
Fakat bu sefer masiva ile kurmuş olduğu ilişki daha önceki ilişkiden farklıdır. Çünkü bu
seferki ilişkinin dayanağı yüce Allah’tır. Daha önceki ilişki ise nefisten kaynaklanıyordu.
Bu safha, mutlak fenanın ön safhası olan kulluk seyri safhasıdır. Mutlak fena; müridin
kendi iradesinden sıyrılarak Rabbi’nin iradesine teslim olması demektir. Bu safhada
müride hiçbir şey zarar vermez. Buna karşılık ilk ve ikinci safhadaki ilişkinin kaynağı nefis
idi.
Bu safhalar arasında ki farklar şöyledir:
Birinci safhadaki ilişki, nefsin arzusu doğrultusunda olduğunda ruh, Allah’ı arzu
etmemektedir. Bu ise delâlete düşmektir.
İkinci safhada yine nefsin arzusu vardır. Yalnız burada ruhda kendi amacı istikâmetinde
cezbe meydana gelir. Nefsin bu safhada yine nefsin, ruhu yoldan çıkarma ihtimali uzak
değildir.
Üçüncü safhada ki ilişkinin kaynağı Allahtır. O’nun muradına yöneliktir. Bu safha mutlak
fenanın başlangıcı ve Peygamber (a.s) Efendimiz’in istiğfarı emretmiş olduğu kulluk seyri
safhasıdır.
Bu safha Allah’a tazarru ve niyazın devamlılığında karar kılmaktan ibaret olan dönüşün
tam anlamıyla gerçekleşmesinden sonra meydana gelen safhadır. Kişi kulluk seyrini
tamamlayınca Allah’ın zatî sıfatlarını ve kemâlâtını görerek nefsinin kusurlu olduğunu
idrak eder. Nefsinin arzularını gören kimse Allah ile arasında hiç bir ilişki olmadığının
farkına vararak vuslat davasından istiğfar eder.
Sözlerinin bu kısmında ben (İbrahim Çokreşî):
-Gavs-i Hizânî (k.s) hz.leri bazı müridlerinî, istiğfar eden manasına gelen müstağfir
unvanıyla çağırıyordu. Halbuki o müridler o makama gelmemişlerdi. Bu şekilde hitap
edilmelerinin hikmeti nedir? diye sordum. Seyda-i Tâğî (k.s) bana şöyle cevap verdi:
-O hitap şekli Gavs (k.s) hz.lerinin özel terimlerindendi. O durumdaki müridlerin istiğfarı
kendilerini yetersiz ve kusurlu görmelerine dayanırsa da bu bir makam değil, o yüce
makamdan çıkan şimşeğin parıltısıdır. Nitekim müridin hayreti de son noktaya ulaşmış
olan bir marifetin sonucu meydana gelen bilgisizliğin sebep olduğu asıl hayret değildir.
Müridin hayreti aşırı muhabbetin sebep olduğu dehşet duygusundan kaynaklanır. Bu
hayret marifetten olmadığı için sahibinin aklını kaçırmasına yol açar.
Yetersiz hafızamın ve uyuşmuş düşüncemin bu konu hakkında, Seyda-i Tâğî (k.s)
hz.lerinin sözlerinden kaydedebildikleri bunlardır. Zaten Şeyh hz.leri, halifelik yükünü
omuzlarıma yüklediğinden beri zihnim ve aklım günden güne zayıflamaktadır. Vallahi bu
yükün ağırlığı genç yaşıma rağmen beni yaşlandırdı, bu dünyadan ayrılarak beka alemine
göçme arzusunu kökleştirdi. Çapımın küçüklüğüne rağmen bir filin taşıyabileceği kadar
ağır bir yükün altına girdim.
Allah’ım Peygamberler ve sıddıklar hürmetine bizi kendi kusurlarımız yüzünden hiçbir
zaman şeyhimizin gölgesinin altından çıkarma. Amin!...

82
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbeti sırasında aşağıdaki âyeti celilenin manası
çerçevesinde bize hem müjdeleyici, hem korkutucu nasihatlerde bulundu:
“O gün; takva sahipleri dışındaki samimi dostlar, birbirlerine düşman olurlar.”
(Zuhruf:67)
Şeyh hz.leri bu ayetin açıklamasında şöyle buyurdu:
-Buradaki takvadan maksat, dostluktaki mutlak takva değildir. Gerçi mutlak takva da
dostlukta yeterlidir. Dostların birbirlerine şefaatçi olmalarını engelleyen günahlar, işbirliği
halinde işlenen günahlardır. Bu duruma göre dostlar, dostluklarını günah işlemenin bir
vasıtası olarak kullanmamış oldukları takdirde, birbirlerinin varsa diğer günahlarına
şefaatçi olabilirler.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)
“Akıllı düşman ahmak dosttan daha iyidir” dedikten sonra sözüne şu misâli getirdi:
Bir adamın bir maymunu vardı. Gece kendi uyuduğunda, düşmanlarından korumak üzere
terbiye etti. Eline hançer vererek nöbet tutturdu.
Adamın düşmanlarından biri onu öldürmek maksadıyla gizlice evine girdi. Fakat o sırada o
adamın göğsüne tavandan bir örümcek düştü. Maymun örümceği görür görmez hemen
hançere sarılır ve örümceği öldürmek ister. Düşman olarak eve giren adam maymuna
engel olur. Çünkü cesur bir insanın, ahmak bir hayvanın elinde ölmesine gönlü razı
olmaz. Gürültüler üzerine uyanan ev sahibi ne olduğunu sorar. Düşmanı, durumu açıklar.
Bu hâdise barışıp dost olmalarına sebep olur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri bir kadiri dervişinin, huzuruna selam yerine “ Yâ Hû”
diyerek girmesi üzerine kendisini ikaz ederek şöyle buyurdu:
Niye Efendimiz’in (as) sünnetini terk ediyorsun. Gerek Peygamber (a.s) ve gerekse
Sahabe-i Kiram, selamlaşmaya önem vermişlerdir. Sahabiler Peygamber (a.s)
Efendimizle karşılaşın-ca “Esselamü aleyke ya Rasulallah” diyerek selam verirler.
Peygamber (a.s) de “Aleykesselâm” diye onların selamını alırdı.
-Hayret, siz şeriatın önemli bir adetini terk edip sünnette olmayan bir âdet
çıkartıyorsunuz! Yanlış anlamayın: “Yâ Hû” sözünü sevmediğimi zannetmeyin. Yüce
Allah’a hitap eden her söz şereflidir. Benim kızdığım mesele o sözün selam yerine
kullanılmasıdır. Böyle davranmakla sünneti ortadan kaldıran bir âdet başlatılmış oluyor.
Sünneti ortadan kaldıran her âdet ise bid’attir.
Doğru olan davranış önce selam vermektir.selamdân sonra isterseniz “Yâ Hû” da deyiniz.
Önemli olan şeriata uymaktır. Kerametler önemli değildir. Şeriata uymayan bir kimseden
binlerce keramete benzer olağan üstü haller görseniz, şeyhliğine kulak asmayınız.
Şeriata bağlı olarak gördüğün bir kimsede de hiç bir keramet görmemiş de olsanız teslim
olunuz, arkasından gidiniz.Kera-mati olmasa da o kimse şeyhtir.
Keramet peşine düşenlerin DeccaPın ardına düşmesinden endişe ederim. Çünkü o istidraç
mahiyetinde velîlerden daha çok olağanüstü haller gösterir.
Şeriata bağlı olmayan tarikat davası iftiradır, yalandır. İmam-ı Rabbani (k.s):
-Şeriat ile tarikat birdir. Şeriata uyan şey tarikata da uyar. Buna karşılık şeriata aykırı
olan şey tarikata da aykırıdır, buyurmuştur. Ben de diyorum ki: “Şeriata aykırı bir
hareketimden dolayı beni döven bir mürid, benim gözümde, bu tür hareketlerimde beni
onaylayan müridden daha iyidir.”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri sohbet notlarının yazıya gerçirilmesinin önemi hakkında
şöyle buyurdu:
-Zaman devam ettiği müddetçe yüce Allah’tan dileğim, insanlann Allah’ın izni ile masivayı
terkederek yüce nakşibendi tarikatını açıkça öğrenmek için bu kitaptan istifade
etmeleridir. Bu kitap etrafında sımsıkı birleşmeleridir.

83
Bu maksad uğruna, şevk ve muhabbet iksirinden çokça içmeyi bir yana bıraktım. Korku
ve üzüntü içerisinde, vecden ve cezbeden uzak olan devamlı murakabeyi artırmayı, vecd
ateşini tutuşturmayı ben de bilirim.
Gerçi muhabbet çalışmayla olmaz denilmiştir. Havasların yükselmesi muhabbete bağlı
olmadığı gibi muhabbet de çalışmaya bağlı değildir.
Şeyh hz.lerinin bu sözlerine huzurda bulunan iki faziletli alim zât da şahit oldular.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdular:
Halifeler iki şeyden zarar görür: Birincisi; varlık duygusudur. Halifenin kendinde, şeyhinde
olmayan bir makamın veya kemalin varolduğunu zannederek (Allah korusun), şeyhine
ihtiyacı yokmuş gibi bir duyguya kapılması, kendisini mürşidinden üstün görmesidir. Bu
duyguya kapılan halife, mürşidinin bazı düşünce ve hareketlerine itiraz etmeye başlar.
Sonuçta helak olur. Çünkü şeyhinin kahrından çekinmeyeceğinden ona karşı edebe aykırı
davranır, terbiyeye muhtaç olmadığını hissettirir. Halbûki, bazı terbiye edilmesi gerekli
hususların şeyhin tasarrufuna bağlı olduğunu, kazandığı bütün hal ve makamların
mürşidinin tasarrufuna bağlı olarak gerçekleştiğini bilmez.
Nitekim Mevlânâ Hâlid Bağdadî’nin (k.s) bir halifesi bu duruma düştüğünden en çirkin
şekilde tarikattan kovulmuştur. Bize onun durumu geniş olarak açıklandı. Sözü edilen
halife, çevresinde büyük bir heyecan uyandırmış, talihliler tarafından çok büyük rağbet
görmüş. Bu duruma aldanarak şeyhini aştığı zannına kapılmış. (Allah korusun), artık
şeyhine ihtiyacı yokmuş gibi davranmaya başlamış. Böylece tarikattan da kovulmuştur
O sıralarda Seyda-i Tâğî (k.s) hz.leri bu fakiri yüce kapıdan dışarıya göndererek halka
tevbe vermekle görevlendirmişti. Bunun üzerine halk arasında bana karşı layık
olduğumdan daha fazla şevk ve hürmete sebep oldu. İşte o günlerde mürşidim bana
nasihat ederek şunları söyledi:
-Eğer bazı irşad ve terbiye görevleri gerektirmeseydi seni yanımdan ayırarak hizmete
göndermezdim. Başlıca arzum, bu hizmetten dolayı belirebilecek bazı kalb hastalıklarını
aşarak onlardan kurtulmandır. Dikkatli ol. Senin nazarında en önemli olan şey nefsinin
ıslahı olsun. Dünya muhabbetinden, kendini şeyhine muhtaç olmama hatasından uzakdur.
Allah’ım bizleri helak olanlardan eyleme.
Sözlerinin devamından ikaz edildiğim sırada edebe aykırı olarak cevap yetiştirmeye
kalkışmamamı emretti. Sözlerine şöyle devam etti:
-Azat kabul etmeyen köle gibi ol. Sana verilecek emirleri gözle. Vesveselere aldırış etme,
aldığın emirlere uy, kendini, aileni ve akrabaları devamlı şekilde denetle; yeri geldikçe
onları uyar.
Halifelerin zarar gördüğü şeylerin ikincisi şudur: Yine Mevlânâ Hâlidi Bağdadî (k.s)
hz.lerinin halifelerinden biri bu meseleden dolayı tard edilmiştir. Bu halifeye bazı dünyalık
şeyler hasıl olmuştu.Varlık duygusuna sahip değildi. Kendisinde şevk hasıl olmasına
rağmen nefsini hiç olarak görüyordu. Bu aşağılık duygusunu şeyhi hakkında da
düşünmeye başladı. Şeyhimin durumu da benimkinden farksızdır diyerek aklına göre
kendine güvenmeye kalkıştığı için helak oldu.
Şeyh Hasan Aktepe hz.lerinin bir halifesi de aynı sebepten kovulmuştur. Kovulduktan
sonra kadı oldu ve müridliği tamamen bıraktı.
Halifelerin zararına sebep olan bu iki husus da ihlas ve muhabbet azlığından ileri gelir.
Çünkü muhabbeti tamam olan kimse şeyhinden başka bir varlık görmeyeceği gibi;
kendisini sermayesiz müflis de saymaz. Zira şeyh en büyük sermayedir. Mürid hizmet
eder, şeyh de değerlendirir.
-Şeyh hz.leri sözlerine devam ederek muhabbetimi artırmamı emretti ve sözlerini şöyle
bağladı:

84
-”Müridliğin ilk döneminde bana karşı olan muhabbetinden dolayı çevrendekilerden aciz
olman muhabbet-i zatîdendi. Şeyhinden başka bir varlığı görme, kendini iflas etmiş gibi
bir duyguya da kaptırma”
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)hz.leri, imamının halifelik iddiasında bulunduğu bir köye irşad
için gidip gitmemek hisusunda şöyle buyurdu:
-Bu köye tevbe vermek için gitmemizin hiç bir faydası yoktur. Çünkü o halifelik iddiasında
bulunan, köylüyü tevbe etmekten vazgeçirmek için elinden geleni yapacaktır. Allah’ü
Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Onlar doğru yolu görseler ona koyulmazlar da eğri yolu görseler ona koyulurlar.” (Araf:
146)
Ben (İbrahim Çokreşî) dedim ki:
-Duyduğuma göre Gavs-i Hizânî (k.s) bu durumlarda murakabeye dalarak istihare
yapardı. Bir işaret bulursa yola koyulur, yoksa vazgeçerdi. Acaba siz gidip gitmemek
hususunda ilham talebinde bulunmaz mısınız?
Bana şöyle cevap verdi:
-O sayfayı kapattım. Çünkü ihlam talep etmek tarikattan değildir. Peygamber
Efendimiz’in (a.s) ve sahabelerin geleneği müşavere idi. Bizim yolumuz da belirli
konularda müşaveredir.
Meselâ halife tayin ederken murakabeye dalarak istihare yapılır. O mesele müşavere ile
halledilemez. Sadece bazı ihtiyaçlardan dolayı zaruri halifelik müşavere ile olabilir.
Tevbe etmek isteyen kimseler için, müşavere yolu ile aksine karar verilmemişse, tevbe
edecek kimsenin bir fonksiyonu olamayacağından ilham gereğince amel edilebilinir. Fakat
müşavere ile alınmış bir karar varsa ilhama göre hareket etmeyip müşaverenin sonucuna
bağlı kalmak doğrudur.
Bu yüzden sahabe-i kiram; Peygamber Efendimiz (a.s), herhangi bir konuda bir söz
söylediğinde:
-Bu konuda kesin bir bilgiye dayanarak mı söylüyorsunuz? Yoksa şahsı görüşünüzü mü
beyân ediyorsunuz? diye sorarlardı. Eğer Peygamber Efendimiz (a.s):
“Şahsi görüşümü beyan ediyorum” derse konuşurlar, yoksa ağızlarını açmazlardı.
Seyda-i Tâğî (k.s) hz.leri hangi konuların ilham ile yapılacağını sadece büyüklerimizin
tesbiti ile mümkün olacağını belirtti.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri müridleri bid’atlerden kaçınmaya çağırarak şöyle dedi:
-Çok el öpmeyin. Çünkü el öpmek bid’attır. Sahablerin adeti musafaha (el sıkışma) ve
muânaka (kucaklaşma)dır. İlk görüşme ile ayrılırken vedalaşmanın haricinde el öpmek
uygun değildir.
Konuşmasının burasında bana dönerek:
-Sûfilere bu sık sık el öpme alışkanlığından vazgeçmelerini söyleyiniz.
Halbuki sûfiler bugüne kadar her karşılaştıklarında ve her ayrıldıklarında, üstadın elini
öpmeyi âdet edinmişlerdi. Sözlerine devamla:
-El öpmekten daha çirkini ayak öpmektir dedi. Üstad, kendi ayaklarını öpmek isteyenleri
şiddetle kovardı. Tekrar bana dönerek:
-Halkın ayaklarınızı öpmesine sakın göz yummayınız. Çünkü ayak öpmek büyüklerimize
göre çirkin bir bid’attır. dedi.
Sözlerinin burasında Gavs-ı Hizânî (k.s) hazretlerinin halifelerinden Halid Ölekî
hazretlerinin derlemiş olduğu Minah kitabında Gavs-i Hizânî hazretlerinin ayağını öpmek
isteyen bir kimseyi bid’attır diye azarlaması üzerine nakletmiş olduğu hadisi hatırlattım:

85
“Adamın biri, Peygamberimizin elini öpmek için izin istedi. Peygamberimiz adama izin
verdi. Aynı adam Peygamberimizin ayağını öpmek istedi, buna da izin verdi. Fakat adam
Peygamberimize secde etmek isteyince buna izin vermedi.”
Seyda-i Tâğî (k.s) hazretleri cevabında sadatı kiram efendilerimizin böyle bir hareketin
sünnette yeri olmadığını belirttiklerini, Gavs-ı Hizânî (k.s) hz.leri de şeyhi Seyyid Tâhâ’nın
da bu tür hareketi yasakladığını kendisine anlattığını, ayrıca bu tarikatın bir kısım
halifelerinin de bu görüş üzere hareket ettiklerini söyledi ve şu kıssayı anlattı:
Mevlânâ Hâce Muhammed Parisa hz.leri ölünce oğlu ayaklarını öpmeye kalkıştı. Fakat
babası ayağını kaçırınca oğlu öpmekten vazgeçerek “Anladım ki, bu hareket bid’attır.
Babam onun için buna izin vermedi” dedi.
Daha sonra bu konudaki sözlerini söyle bağladı:
-Keşke gerek şeriat açısından gerekse tarikat açısından bid’at olan hareketleri belirten bir
kitap yazsaydın. Çok el öpmek muhabbeti azaltır. Bundan kaçının! Bundan kaçının!
Bundan kaçının!
Abdurrahmîn-î Tâğî (k.s) hz.leri buyurdu:
-Eğer bu yüce tarikattaki nisbete hiç bir şeyin ve hiçbir hizmetin denk olamayacağı ve
yolumuzda ibadetin her çeşidine gereken önemin verildiği kesin bir şekilde sabit
olmasaydı zühd yolunu seçip, zahidlerle birlikte olurdum. Fakat zâhidler, cihadla ilgili
görevlerini yerine getirmezler. Cihad hizmetinden geri kalmaları nisbetlerini batıl kılar.
Onların nisbeti sadece dilleri ile zikrederken vardır. Sustuklarında ortadan kalkar. Oysa bu
yüce tarikatın nisbeti her meseleyi içine alır. Bu yüzden, daha önceki şeyhimi bırakarak
Gavs-i Hizani (k.s) hz.lerinin tarikatını tercih ettim. Önceki şeyhim, sünnet gereği
olduğunu belirterek, devamlı şekilde sesli zikir yapardı, fakat cihad yapmazdı.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri müridleriyle birlikte sofraya oturmuş, lezzetli bir yemek
yerken şunları söyledi:
-Müridleri böyle sofralarda biraraya getirmekten maksadım, tarikat kardeşlerine karşı
muhabbetlerini ölçmektir. Kim yemeğin lezzetlisini bırakıp da daha az lezzetlisini yerse
kardeşlerini kendine tercih ettiği için tarikat muhabbetini edinmiş demektir. Nitekim
Gavs-i Hizânî (k.s) hz.leri beraberinde yemek yiyenlere yemeğin üzerindeki etleri ve
tabağın dibindeki yağları yemeyerek arkadaşlarına bırakmalarını tavsiye eder.
Bu arada Seyda-i Tâğî (k.s) hz.lerine toplu olarak yemek yemekten rahatsız olduğumuzu
söyleyince şu cevabı verdi:
-Rahatsızlığınızın sebebi, toplu yemekten dolayı değildir. Çünkü en hayırlı yemek çok elin
uzandığı yemektir. Fakat şeyh ile birlikte yemek yemenin zararlı olduğu kesindir. Yalnız
sohbetin hazzını yemek lezzetinden üstün tutanlar, yemek seçmeyenler ve kendini
sohbetin hazzına kaptıranlar zarar görmezler. Nitekim Gavs-i Hizâni (k.s) hz.leri “benimle
birlikte yemek yiyen herkes zarar gördü” demişti. Beni ise bu zarar görenlerden istisna
etmiştir.
Mürid yemesinde, konuşmasında ve uykusunda gafleti kovmaya çalışmalıdır. Bizim gibiler
gafleti kovmaya çalışmalıdır. Bizim gibilerin gafleti koyabilmeleri için rabıtalı olarak yemek
yemeleri, cezbesiz konuşmamaları ve rabıtasız uyumamaları gerekir.
Abdurrahmân-î Tâğî (k.s) hz.leri buyurdu:
-Kim sözleri ve hareketleriyle şeriata uymaksızın şeyhlik iddia ederse, o kimse yalancıdır.
Çünkü Ebu Yezid Bestâmî hz.leri, şeyh olduğunu ileri süren bir kişinin ziyaretine
gittiğinde, adamın mescide sol adımını atarak girdiğini görünce,”bu adam sahtekâ-rdır”
diyerek görüşmeden geriye dönmüştür.
Böyle kimselere, şeriatı esas almaksızın sadece hallerine bakarak uyan kimse yanılmıştır.
Böyle bir kimse Deccal’a da uyabilir. Çünkü Deccal’dan birçok olağan üstü haller zuhur
edecektir. Meseleye şeriat ölçüsü ile bakanlar ise Deccala tabii olmaktan muhafaza
edilirler.

86
Deccal, Allah’lık iddia eder. Şeriate göre Allah’ın hâşâ kör olması veya eşeğe binmesi söz
konusu olamaz. Eğer böyle bir sahtekâr peygamberliğini ilân etse, şeriata bağlı olan kişi
buna da aldanmaz. Çünkü o kimse Hz.Muhammed Mustafa’nın (a.s) son peygamber
olduğuna ve O’ndan sonrada Peygamber gelmiyeceğine inanmıştır.
Böyle bir kimse Şeyh olduğunu iddia etse, şeriata bağlı olan kimse buna da aldanmaz.
Çünkü, şeriatsız, rükusuz, secdesiz şeyhlik olmaz.
Şu halde, doğru bir itikat sahibi olmadan ehl-i sünnet vel cemaat yolunu benimsemeden,
hareketleri ve sözleri şeriata uygun hale getirmeden müridlik olmaz. İmam-ı Rabbani
(k.s) bu hususu şöyle ifade eder:
-Bu iki kanat olmaksızın (şeriat,tarikat), kudsî aleme doğru uçmak imkansızdır.
Tarikat, şeriattan başka bir şey değildir. Şeriata uyan her mesele tarikattandır. Şeriatsız
tarikat olmaz. Şeriatsız ulaşırım diyen herkes zındıktır. Bana göre avam için gerekli olan
tarikat; Fatiha suresini okumak, icmalî bir şekilde doğru bir inanca sahip olmak, ipekli
elbise giymeye ve başa ipekli mendil bağlamaya tevbe etmek, yabancı kadınlarla başbaşa
kalmamak, hatta bu kadınlara bakmaya son vermektir. Yabancı kadınlara bakmakta
nisbet olduğunu iddia eden kimse yalancıdır.
Seyda-i Tâğî (k.s) hz.leri bir çok sohbetlerinde yabancı kadınlarla ilgilenmeyi, onlara aşık
olmayı şiddetle menederek şöyle demiştir:
-Yabancı kadınlara âşık olduğunu iddia eden kimseye sâlik ismini taşımak haramdır. Böyle
yapan kimse bilsin ki benim tarikatımdan çıkmış olur. Onun bu hareketi bizim yolumuzla
bağdaşmaz. Hatta bizim dairemizin dışına düşme sebebidir.
Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri bana hitap ederek şöyle buyurdular:
-Halife olmak az şey değildir. Nitekim âyeti kerime de şöyle buyurulmuştur:
“Allah’a davet edip de, salih amel işleyen ve şüphesiz ben müslümanlardanım diyen
kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet:33)
Halife olanların şu hususlara dikkat etmesi gerekir: Şeriata ve büyüklerimizin koyduğu
kaidelere, kurallara sıkı sıkıya bağlanması gerekir.
Dünyaya meyletmemelidir. Çünkü dünya sevgisi bütün günahların başıdır. Dünyaya
yönelmek sâdece mal sevgisinden ibaret değildir. Başa geçme, şöhret sahibi olma,
insanları peşinde sürükleme sevdası da dünya sevgisinden sayılır. Bu hastalıklardan
kurtulmak için kullanılacak silâh nefse karşı düşmanlık silahıdır.
Şeyhlik makamına geçen kimse; oturmasında kalkmasında, yemesinde, ve giyinmesinde
kısaca bütün haraket ve davranışlarında şeriatın hiçbir inceliğini ihmal etmemelidir.

87
MUHAMMED DİYÂUDDÎN’İN HAYATI
Hazret lakabıyla meşhur Muhammed Ziyâuddin (k.s) hz.leri yedi cemâzîyel Âhir 1272
Hicri, (Milâdi 1855) tarihinde pazartesi günü öğleden sonra Bitlis’in Hizan kazasına bağlı
Usba köyünde doğdu.
Babası Abdurrahmîn-i Tâğî (k.s) ve ailesi hakkında kitabımızın başında gerekli bilgi
verilmişti.
Muhammed Ziyâuddin (k.s) hz.lerinin aile çevresi dindar insanlardan müteşekkildir. Dînî
ilimler sahasında otorite olmuş olan zamanın ulema-i kiramı yakın çevresinde
yaşamaktadır. Zahirî ve manevî ilimleri tahsil etmeye çok müsait bir ortam içerisinde
çocukluğunu geçiren Muhammed Ziyâuddîn (k.s) hz.leri ilk eğitim ve öğretimine babası
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.lerinin yanında başlar. Zamanında medreselerde okutulan
dersleri tamamlayarak molla payesine erişir.
Vefatına kadar babasının maddi ve manevi sofrasından istifade eden M.Ziyâuddin (k.s)
hz.leri tasavvuf yolundaki seyri sülukuna babasının işaretiyle Şeyh Fethullah Verkanasî
(k.s) hz. leri-nin yanında devam eder.
Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.lerinin son anlarında oğluna tavsiyesi şöyledir:
-Oğlum, Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni
başkalarından ayırmam, ama o seni başkalarından üstün tutar.
Şeyh Fethullah (k.s) hz.leri zahiri ilimlere vukûfiyetinden dolayı Molla Fethullah lakabıyla
tanınan ariflerin ve irşâd görevlilerinin kutbu, kâmillerin önderi olan bir zattı. Şeyh
Fethullah, mürşidinin oğlunu; en ağır hizmetlerde kullanarak kınayanların kınamasına
aldırmadan kâmil-i mükemmil bir zat olarak yetiştirdi. Molla Ziyaûddîn’i 1889 yılında
irşadla görevlendirdi.
Molla Ziyâuddin (k.s) hz.leri, mürşidinin sağlığında 10 yıl, mürşidinin vefatından sonra 24
yıl, toplam 34 yıl olmak üzere talebelerin zahiri ve batınî eğitimiyle geçen bir ömür sürdü.
Talebelerinin eğitiminde mahir bir zât olan M.Ziyauddîn (k.s) hz.leri aynı zamanda dini ve
milleti için savaşan kahraman bir insandı. l. Dünya Savaşında talebeleriyle birlikte Ruslara
ve Ermenilere karşı mücadele etti. Bu çarpışmalar sırasında bir kolunu kaybetti.
M.Ziyâuddin (k.s) hz.lerinin l. Dünya Savaşı’nda gösterdiği bu şecaat; Mustafa Kemal
Paşa’nın dikkatini çeker. Bir mektup göndererek takdir ve tebriklerini sunar, Millî
mücadelede de kendisine yardımcı olmasını M.Ziyâuddin (k.s) hz.lerinden rica eder.
“Nutuk’”un vesikaları bölümünde bulunan bu mektubun metni kitabımızın sonuna
eklenmiştir.
Hazret Muhammed Ziyaûddin’nin (k.s) Rabbinin rızası uğruna geçen ömrü; Hicri 1342
(Miladi 1923) senesinin recep ayının 27. cuma günü sabah namazından sonra Bitlis’in
Nurşin köyünde son bulur. Babasının yanına defnedilir. (Yüce Mevlâ cümlemizi
şefaatlarına nail eyliye)
Halifeleri :
1- Molla Muhammed Emin
2- EI-Hac Abdülkerîm
3- Şeyh Ahmed-el Haznevî
4- Şeyh Mehmed Karaköy
5- Şeyh Muhammed Selim Hızânî
6- Şeyh Mahmud Zokaydı
7- Şeyh Alaaddîn, (Şeyh Fethullah’ın oğlu)
8- Tili Şeyh Şahabeddin

88
9- Tili Molla Abdullah ( Şeyh Sahabeddin’in oğlu)
10-Molla Halil Kavâkî
11-Molla Yusuf Hurtî
12-Molla Abdurrahman Çokreşî
13-Şeyh İbrahim Abrî
Çocukları :
Tek oğlu olan Molla Fethullah, kendisinden dokuz gün önce vefat etmiştir. Molla
Fethullah’ın büyük oğlu Cemâleddin ise kendisinden 13 gün sonra vefat etmiştir. Geriye
Âişe adında bir kızı ile Takiyuddîn ve Nâsıruddîn adında iki torunu kalır. Nâsıruddîn daha
sonra Şeyh Abdülhakim Hüseynî’den halifelik alır. Hazretin her iki torunundan evlatları
hizmete devam etmektedirler. Şeyh Takiyeddin’in Hafit adındaki oğluyla, Şeyh Nasır’ın
Lütfi adındaki oğlunun irşad hizmetleri devam etmektedir.

MUHAMMED ZİYÂUDDÎN’İN (K.S) VEFATI


Muhammed Ziyâuddîn’in (k.s) vefatını işaret eden kutsi sözlerinden birkaç tanesi
şöyledir:
Birinci dünya savaşına katılarak büyük yararlılıklar gösteren Muhammed Ziyâuddîn bu
savaş sırasında sağ koluna isabet eden bir mermi nedeni ile felç olmuştu. Felcin tüm
vücuda yayılmaması için beşinci fırkanın askeri hekimi Bitlis Askeri Hastahane’sinde sağ
kolunu kesmiştir.
Fakat Hazret bu ameliyatın arkasından ağır hastalığa tutuldu, vefat edecek diye çok
korkulmuştu. Bazen bayılıyor bazen de ayılıyordu. Bu hal üzere iken birgün şöyle söyledi:
-Rüyamda kalabalık bir şeyhler gurubunun yanıma geldiklerini gördüm. Gavs-ı Azam
Ervasî, Üstad Abdurrahman Tâğî ve Şeyh Fethullah Verkansî hz. de aralarındaydı.
Dünyada mı kalacağım, yoksa ahirete mi intikâl edeceğim hususunda aralarında uzun
uzun müzakereler yaptılar. Fethullah Verkansî (k.s) dünyada kalmamın daha hayırlı ve
insanların hidayete kavuşmalarına vesîle olacağımı belirterek sekiz yıl daha yaşamamı
teklif etti. Hazır bulunan büyüklerimiz de bu teklifi uygun görerek dağıldılar.
Nitekim Muhammed Ziyâuddîn hz. bu rüyanın dokuzuncu yılı başlarında vefat etmiştir.
-Muhammed Ziyâuddîn hazretleri ömrünün son zamanlarında Azizan’dan Nurşin’e
taşınmayı ısrarla istiyordu. Ailesinden bazıları da Azizan’da kalmak istiyorlardı. Azizanlılar
da Şeyh hazretlerinin köyde kalması için ısrar ediyorlar, bu konuda dil dökerek
yalvarıyorlardı. Şeyh hazretleri, bütün bu ısrarlara rağmen “Üstad-ı Azam Abdurrahman-ı
Tâğî hazretlerinden uzak kalmaktan ve onun yanıbaşında değilken vefat etmekten
korkuyorum” diyordu.
Vefatından bir yıl önce yukarıda bahsettiğimiz engellerden hiçbirine aldırış etmeksizin
kesin bir kararlılıkla evini Nurşin’e taşıdı ve orada vefat etti.
Hastalığı sırasında yakınlarına “işte bunun için evi taşımakta acele ettim” demiştir.
Muhammed Ziyâuddîn hz. vefatından bir yıl kadar önce bir yolculuğuna çıkacağı sırada
şöyle dedi:
-Gidelim de Üstad-ı Azam Tâğî hazretlerinin o tarafta gerek yazın ve gerekse kışın kaldığı
ve gezdiği yerleri büyük bir özlem ve hasret içinde sezmiş yürek yanıklığı ve muhabbetle
Üstad-ı Azam hazretlerinin bazı hal ve sözleri ni anlatmıştır.
Muhammed Ziyâuddîn hz. vefatından yedi ay kadar önce Zimacur taraflarında bir gün
hastalandı. Bunun üzerine köyün misafirhanesine gelerek istirahate çekildikten sonra
“hayatımın geriye kalan kısmında ne hayır ne de huzur kaldı. Çünkü zamanımın çoğu
hastalıkla geçiyor” dedi.

89
Bunun üzerine kendisine “Allah korusun! Biz Allah (C.C) size uzun ömür versin diye dua
ediyoruz”dedim. Bana “O halde -afiyetle birlikte- diye dua edin” dedi. Bu sözlerine karşılık
kendisine biz her zaman öyle dua ediyoruz. Fakat şimdi sözü uzatmamak için böyle
söyledim diye cevap verdim.Muhammed Ziyâuddîn hz. vefatından altı ay kadar önce
Kusur’a gideceği sırada “Üstadın oralardaki mekanlarını ziyarete gidelim. Belki de oraları
bir daha hiç göremeyiz” dedi.
Demirci’ye geldiğimizde üstadın gezdiği yerleri ve oralardaki dostların misafirhanelerini
(evlerini) hasret ve özlemle dolaşıyor, misafirhane sahiplerini anarak onların hallerini
anlatıyordu. O günlerde şeyhinin oğlu Ma’ruf, evini Çığır’dan Bulanık’a taşımak isteyince
bu isteğe karşı çıkarak “ilk bahara kadar kalsın sonra bakalım ulu Allah ne yapar” diyerek
ilkbahardan önce vefat edeceğini işaret etmiştir.
Muhammed Ziyauddin hz.leri vefat edeceği yıl sık sık ölümden bahseder ve sohbetlerde
bu konuyu işlerdi. Oysa daha önceleri böyle bir adeti yoktu. Önceleri sohbetleri sırasında
muhabbetten ve muhabbeti meydana getiren faktörlerden bahsederdi.
Din ve dünya ehli hakkında, yani, Peygamber, şeyhler ve devlet adamlarından menkıbeler
anlatır, sonra bu şahısların vefatlarından söz ederek “Bu akıbetten hiç kimse kurtulamaz.
Nazarı itibare alınacak şey kişinin ahirete hazırlık olarak işlemiş olduğu amellerdir.” gibi
sözlerle sohbetini bağlardı.
Muhammed Ziyâuddîn hz.vefatından beş ay kadar önce birgün Nukî köyünde çözmeye
çalıştığı yorucu bir meseleden sonra şöyle dedi:
-Bu adamlar, daha doğrusu zamane insanları ne kimseyi dinlerler, ne de kimseye boyun
eğerler, ne de herhangi bir şeyden ders alırlar. Bu yüzden de hiç kimse onlara faydalı
olamaz. Allah (C.C) beni onların arasından alsa, ne iyi olur. O zaman yaptıklarına pişman
olurlar, ama o pişmanlıklarının hiç bir faydası olmaz.
Muhammed Ziyâuddîn hz. leri vefatından üç ay önce kışın Bitlis’e gitmeye karar verdi.
Ailesi havanın soğukluğunu, mevsimin uygun olmadığını ve hastalığını ileri sürerek bu
yolculuğa engel olmak istedilerse de onu bu kararından vaz geçiremediler.
Yola çıkmadan şeyhinin mezarını ziyaret ederken bana “Bu sefer Bitlis’e gidişimizin tek
sebebi Şeyh-i Azam hazretlerinin mezarını ziyaret etmektir. Çünkü ilkbahara kadar ulu
Allah’ın ne yapacağını bilmiyoruz” diyerek ilk bahardan önce vefat edeceğini işaret etti.
Muhammed Ziyâuddîn hazretleri Bitlis’te iken bazı Siirt’liler yanına gelerek irşad amacıyla
beldelerine gelmesini ve orada görmeyi arzu ettiklerini yalvararak söylediler. Onlara
“havalar soğuk olduğu için şimdi sizin oralara gelemem, fakat ecel mühlet verirse şubat
ayında, inşaallah gelirim” diye cevap verdi.
Bitlis’ten Nurşin’e dönünce Şeyh Abdurrahmân Bilvanisi ziyaretine gelmişti. Bir süre
kaldıktan sonra geri dönmek niyeti ile vedalaşıp ayrılırken ona “Eğer gelmek istiyorsan
şubat ayının başında gel, yoksa gelme” diyerek o tarihten sonra gelirse kendisini sağ
bulamayacağına işaret etti.
Muhammed Ziyâuddîn hz. vefatından iki ay kadar önce biraz tereddüt ettikten sonra
kardeşinin oğlu şeyh Masum’a adam gönderdi. Kendisini tatlı bir ifade ile tevbe etmeye
çağırır. “Gel de hep birlikte tevbe edelim, yani ben, sen ve eşim Medine” diye haber
yolladı. Şen Masum yanına gelince kendisine vedalaşır gibi din ve dünya ile ilgili bir takım
nasihatlerde bulunarak kendisini artık bir daha sağ göremi yeceğini işaret etti.
Muhammed Ziyâuddîn hz. vefatına yakın Semerşeyh’de oturan kızkardeşi hastalanınca
eniştesi Molla Resul’u eşinin yanına gönderirken kendisine “Sakın geç kalmayasın, orada
beş günden fazla kalmayasın” dedi. Ayrıca kız kardeşine da başka bir adam göndererek
“Eğer eşin Molla Resul’un kısa zaman sonra geri dönmesine engel olursan sonra çok
pişman olursun” diye haber göndermek sureti ile eniştesi çok geç kaldığı taktirde
kendisini sağ bulamayacağına işaret etti. Nitekirn dediği gibi oldu. Molla Resul eşinin
yanında fazla kalmayarak döndüğü için hem Şeyh hazretlerinin son bir haftalık hastalığına
ve hem de oğlu Molla Fethullah’ın hastalanıp vefatına yetişebildi.

90
Muhammed Ziyâuddîn (k.s) hz. vefatına bir aydan az kala kızkardeşinin oğlu Muhammed
Bâkî’nin evinde Üstad-ı Azam Taği hz.lerinin evinin güzel idare edildiğini, orada çok
sayıda âlim ve sâlik’in barındığını, ayanı zamanda her yöreden kalabalık sayıda kimsenin
tarikata girmek için başvurduğunu anlattıktan sonra şunları söyledi:
-Bu zamanda böyle bir durum büyük bir nimettir. Bol şükür gerektirir, ama biz bu şükür
borcumu yerine getiremiyoruz. Fakat ben bu gelişmeden korkuyorum. Çünkü Şeyh
hazretleri bu durumu kemâl alâmetleri arasında saymıştı. Oysa bilindiği gibi her kemâlin
ardından bir zeval dönemi gelir. Fakat umarım ki, ulu Allah (C.C) geriye kalan
ihtiyaçlarımızı noksanlıklar hanesinde sayar da dolayısı ile bu durumu kemâl kabul
etmeyerek bir süre daha devam etmesini nasip eder.
Muhammed Ziyâuddîn’in Oğlıu Fethullah kendisinden sekiz gün önce vefat edince
“Senden önce vefat edeceğimi ve senin arkamda kalacağını sanıyordum, fakat Allah (C.C)
böyle istedi, böyle oluşunun hikmetini o bilir” diye seslendi. Oğlu toprağa verildikten
sonra hastalandı. Hastalığının ilk günlerinde “Molla Fethullah gitti. Görünen o ki, onun
arkasından ben de kalacak değilim, böylece dünya yıkılıyor.” dedi.
Şeyh hazretleri “böylece dünya yıkılıyor” derken ya kendisi ile oğlunun arka arkaya
ölmesi ile Üstad-ı Azam Tâğî hazretlerinin eşiğinden nisbetin ve ilmin kalktığını, bu yörede
hidayetin sona erdiğini kasdetmiştir. Bu olaylar gerçekten büyük bir yıkım olmuştur.
Yahutta ölümünden sonra meydana gelen ve kıyamet gününün yaklaştığına delalet eden
şaşırtıcı olayları kasdetmiştir. Vefatını takip eden günlerde meydana gelen olaylar nerede
ise kıyamet alametlerinden sayılacaktı.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de vefat edeceği yıl sık sık emirler konusunda hutbeler
vererek sahabileri ikaz edip teşvik etmiş, tavsiyelerde bulunup onlarla vedalaşmaya
ağırlık vermişti.
Muhammed Ziyauddin hz.leri de vefat edeceği yıl şeriatın emirlerinin ve tarikat âdabının
müritleri, ev halkı ve yakın çevresi tarafından uygulanmasına çok önem veriyor, onları bu
konuda teşvik ediyor ve tersine hareket etmelerine olanca gücü ile karşı koyuyordu.
Nitekim, o yörede, hatta çok uzaklarda onun vefatından sonra halk arasında tam bir dine
bağlılık ve uyanış belirmişti.
O yıl sohbetlerinde şöyle derdi: Olanca gücünüzü ve gayretlerini sonuna kadar kullanarak
Nakşibendi nisbetine sahip olunuz. Bu nisbet en pahalı mücevherlerden ve kırmızı
kükürtten bile daha değerlidir. Bu nisbet şu yöreden kalkmadan önce onu elde ediniz.
Çünkü eğer bu yöreden kalkacak olursa bir daha Mevlânâ Halid-i Bağdadî hazretleri gibi
biri bulunmaz ki, Hindistan’a gitsin ve o nisbeti alıp getirsin dedi.
Yinr sık sık Kur’an-ı Kerim okuyor, hatmeleri, sohbetleri, teveccühleri hiç kaçırmıyordu.
Hastalığı ilerlediği için onları zorluk ve sıkıntı çekerek yapıyordu. Uzlete çekilerek gerekli
olmadıkça dünya kelamı konuşmaktan hoşlanmamasına rağmen bazı müridler kendisini
köylere çağırınca tevbe edip tarikata girenler olabilir umudu ile bu davetlere icabet
etmekten geri kalmıyordu.
Muhammed Ziyâuddîn hz.leri vefat edeceği yıl hadis, sahabîlerin hayatı ve şeyhlerin
menkıbeleri ile ilgili kitapları okumaya koyuldu. Onların rengine bürünmek için de
okudukları hakkında sık sık konuşurdu.
Büyük bir gayretle insanları irşad edip Allah’a (C.C) ulaştırmaya çalışan Şeyh hazretleri
sık sık rabıta kurarak, murakabeye dalarak ve gerekse sohbetlerde cezbe ve muhabbetle
konuşarak, huzur halinde istiğrak makamına ermek için kendini, kalbini, zihnini bir
noktada yoğunlaştırırdı.
Çünkü velîler daha önce arif ve ricat ehli olsalar bile komaya girince istiğrak haline geri
dönerler.
Muhammed Ziyâuddîn hz. son hastalığı sırasında müritlerine çok iltifat ediyordu. Hatta ev
halkı arasından ziyarete gelenleri ağırlayacak ve taziye için gelenlerle ilgilenecek birinin
olmamasından dolayı rahatsız oluyor, sık sık gelenlerin hallerini yemek yeyip
yemediklerini ve nerede yattıklarını soruyordu. Benim geldiğimi öğrenince “Artık o

91
misafirlerle ilgilenir, ben de bu bakımdan rahat ederim “dedi. Yakın dostlarını günde çoğu
zaman bir defa huzuruna çağırır, yabancılarla görüşürken güçlük çekmesine rağmen
onlara izin verirdi ve herkes ile mümkün olduğu kadar şefkatli bir dille konuşur, orada
olmayan ve adlarını bizim hatırlamadığımız dostlar hakkında sorular sorardı.
Bir keresinde Üstad-ı Azam Tâğî hz.leri’nin çocuklarının durumunu sordu ve “onları hiç
yüzüstü bırakmadım” dedikten sonra onların eğitimi konusunda gayret gösterilmesini
tavsiye etti.
Ben kendisine “sadece Ustad-ı Azam’ın çocuklar ile değil yakın dostları ve müridlerinin
çocukları ile ilgilenilmeli” dedim o da “İnşallah öyle olur” dedi. Vefat edeceği gece beni
yanına çağırarak “Git, yakın dostlara söyle de benim için dua etsinler. Biraz tedirgindim,
ama hamdolsun. Şu anda tedirginliğim ortadan kalktı” dedi. Bu sözleri dostlarının
gönüllerini haz etmek ve onlarla vedalaşmak maksadıyla söylenen sözler olarak
yorumladık.
Muhammed Ziyâuddîn hz.leri ağır hastalığına ve şiddetli ağrılarına rağmen son günlerde
kendini tamamen Rabbine vermiş bütün şuuru ile Allah’a ulaşmayı yoğunlaştırmıştı. Sık
sık aile fertlerine ve diğer bağlılarına şeriat yolundan hiç sapmamalarını Nakşibendi
tarikatına bağlı kalmalarını, büyüklük âdabına ve tutumlarına sıkı sıkıya uymalarını, bütün
bunları yaparken de ihlas ve sağlam bir niyete önem vermelerini tavsiye etti.
Bize ne emredersiniz diye sorunca yukarıdaki hususları hatırlatmakla yetindi. Komaya
girmeden önce Üstad-ı Azam’ın çocuklarını hatırladı ve “Elhamdülillah tam manası ile
kabiliyetli ve istidatlı çocuklardır” dedi. Kendisine onların istidadını kim meydana
çıkaracak deyince bana “Ulu Allah” diye karşılık verdi. Ev halkından birine, yukarıdaki
tavsiyeleri tekrarlamıştı. O yakını “ Peki, bu konuda bize kim rehberlik edecek, bizi kim
eğitecek “ diye sorunca şöyle dedi.
-İnsanın niyeti halis, maksadı sadece Ulu Allah olunca hiç şüphesiz, O kolaylık ihsan
ederek kendisine ulaştıracak yolları nasılsa buldurur. Fakat insanda halis niyet olmazsa,
O’nun desteğinden ve kolaylaştırıcı ilgisinden mahrum kalınır.
Peygamberimizin (s.a) şemailine, sahabilerin (r. Anhüm) siyerine ve şeyhlerin
menkıbelerine özlem ve cezbe haline çok ilgi gösterirdi.
Bir gün bana Peygamberimizin dünyada nasıl yaşadığını, hiç dünya lezzetine önem
vermediğini anlattıktan sonra “Bu nokta da dahil olmak üzere Resulullah’a (a.s) her
halinde uymak gerekir” dedi. Bunun üzerine oğlu Molla Fethullah’ın vefatı karşısında
kendisini teselli etmek niyeti ile “Peygamberimizin (s. a) bütün oğulları sağlığında vefat
etmiş ve arkasında hiç bir erkek evlad bırakamamıştır. Peygamberimiz (s. a) bu durumu
hoşnutlukla karşıladığına göre bu hususta da ona uymak güzel olur. Aynı durum sizin
başınıza da geldiğine göre bu durumu hoşnutlukla karşılamalıdır” dedim. Sözlerime sevinç
içinde ve gülümseyerek şöyle dedi.
“Evet inşaallah öyle olur. Allah’a karşı muhabbet beslediğini ileri süren kimse, kendine
göre iyi olan niyetle bile olsa Allah’dan başkasına gönül bağlamamalıdır. Çünkü ulu Allah
ortak kabul etmez. Ben Molla Fethullah’ı bilgisinden dolayı Nakşibendi tarikatını yayması
ve bu eşikte insanların hidayetine vesile olması için sevdiğimi zannediyordum. Allah (C.C)
benim kastımı yerinde görmediğine göre bu duruma razıyım ve oğlumun vefatını inşallah
sabırla karşılamaya hazırım”
Buna rağmen hastalığının son günlerinde de koma halinde oğlunu anıyordu. Bir keresinde
oğlunu anınca bağlılarından biri “Şimdi onu anmanın sırası değildir. Çünkü Efendimiz
Yakup (a.s), oğlu Yusuf’dan (a.s) ayrı düşünce çok üzülmesine rağmen bu yüzden onu hiç
kimse kınamamıştır” diye cevap verdi. Bu sözden de açıkça anlaşıldığı gibi o “Kutup”
mertebesine ermişti.
Muhammed Ziyâuddîn hz. leri son hastalığı sırasında murakabeye devam ederek halveti
tercih ediyor ve çok az konuşarak kalbini bir noktaya yoğunlaştırmaya çalışıyordu. Yanına
girmek isteyen dostlarına ve ziyaretçilerine izin verirken “Buyursunlar, fakat beni çok
konuşmaya zorlamasınlar” diyordu.

92
Bir gece bana “Şu anda biri sağ öbürü sol memelerimin altından çıkarak vücudumu
kaplıyan iki nur sütunu görür gibiyim” demişti. Biraz sustuktan sonra elini havaya
kaldırarak yüksek bir sesle “O Reşîd ve Sabûr olan Allah’a doğru yükseldi” dedi.
Hastalığı sırasında yanında bulunanların edep kurallarına uymaları konusunda çok titizdi.
Nitekim yüzüne dik ve ısrarlı bir şekilde bakılınca kızarak “ Gözlerinizi yumun” diye
emretti. Kendisi de şefkat, iltifat ve tasarruf bakışları ile sözlerini tek tek dostlarının
çehresinde gezdiriyordu. Koma halinde iken bile böyle yaptı.
Yakın dostlarından biri bana söyle dedi: “Vefat ettiği günün ikindi vakti sen onun yanında
gözlerin kapalı olarak otururken Şeyh hazretleri gözlerini açmış, öyle sanıyorum ki şefkat,
iltifat ve tasarruf maksadı ile senin yüzüne bakıyordu. Bu hali üç kere üst üste tekrarladı.”
dedi.
Muhammed Ziyâuddîn hz.leri Üstad-ı Azam hazretlerinin evlatları vasıtası ile ilim ve
Nakşibendi nisbetinin devam etmesini çok istiyor, bu nisbet ellerinden gider diye büyük
üzüntü duyuyordu bu üzüntüsünü son hastalığı sırasında şöyle dile getirmişti.
“Molla Fethullah’a hilafet izni vermeyip Nakşibendi silsilesine katılmasını
sağlıyamadığımdan ve Molla Muhammed Bâki’ye de okuyacağı kitapları tamamlatıp,
icazet vermek nasip olmadığından dolayı üzüntü duyuyorum” dedi. Oğlunun vefatı ve
kendi hastalığına rağmen talebelerin derslerine devam etmelerini emretmiştir. Bunun
yanında Allah’a (C.C) kavuşmayı da şiddetle arzuluyordu. Devamlı hazırlık yapıyor ve her
fırsatta bu meseleyi konuşuyordu.
Zaman zaman kendisine Allah (C.C) afiyet içinde ömür versin diyorduk. Bu arzumuzu
şöyle açıklıyorduk; “Üstad-ı Azam hazretlerinin eşiği boş kalır ve oranın nisbeti kesilir,
oysa insanların hidayeti o kapının açık kalmasına bağlıdır. Ayrıca Üstad-ı Azam’ın evlatları
da sahipsiz ve mürşidsiz birer yetim olarak kalırlar” dedik. Bu sözlerimize karşılık:
-Ben de hem o eşiğe ve hem de Üstad hazretlerinin evladlarına bağlıyım ve onlardan
ayrılmak istemem. Fakat Ulu Allah (C.C) dilediğini yapar dedi.
Muhammed Ziyâuddîn (k.s) her konuda seleflerine uymayı çok istiyordu. Nitekim son
günün kuşluk vakti sırasında Üstad-ı Azam hz.lerinin hastalığı ve vefatı arasındaki süreyi
en iyi kendisi bildiği halde bana “ Üstad hz.leri hangi gün vefat etmişti?” diye sordu.
Kendilerine “Kaba kuşluk sırasında” diye cevap verdim. Arkasından “Peki, son
hastalığında onu Tercunk köyünden buraya nasıl getirdiler” diye sordu. Kendilerine şöyle
cevap verdim ; “Şeyh-ı Azam hazretleri bazı Seyhan ve Balegan köylülerine sedye ile
birlikte gönderilip kendilerini taşımaları konusunda mektup yazmıştı. Çünkü kendisinin ata
binecek gücü yoktu. Buraya getirildiği sırada yerde biraz kar vardı. Kış mevsimi yeni
başlamıştı. Buraya geldikten sonra bir hafta yaşadı, arkasından vefat etti.”
Daha sonra sözlerine devam ederek Üstad-ı Azam hz.lerinin burada toprağa verilmesine
Şeyh-ı Azam hazretleri ve çok yakın bir dostu ile birlikte kendisinin karar verdiklerini
açıkladı. Anlattığına göre ya burada ya Üveys-ül Karanî hz.lerinin türbesi yanında veya
hatırlayamadığı bir üçüncü yerde (burası bir arkadaşımızın dediğine göre Gayda köyü idi)
toprağa verilmesi söz konusu idi. Müşavere sırasında Veysel Karanî hz.lerinin yanında
toprağa verildiği takdirde halkın Veysel Karanî’ye ilgilerini azaltıp üstad hz.lerine
yönelebileceklerini düşünülmüş üçüncü yer hakkında başka mahzurlar belirtilince Üstad-ı
Azam hz.lerinin burada toprağa verilmesi kararlaştırılmıştı.
Bu konu zihnine nakşolmuş ki; koma döneminde “Şeyhan ve Balegan köylüleri geldiler
mi? sedyeyi hazırladılar mı? Gidelim” diye sayıklamıştı.
Kendisine “Evet” diye cevap vermemiz üzerine “Peki beni böyle hasta iken nasıl eve
götürecekler” diye konuşmaya devam edince kendisine yumuşak ve tatlı bir dille
“İnşaallah” diye karşılık vermiştik.
Muhammed Ziyâuddîn hz.leri son hastalığı sırasında şeriat, tarikat ve yüce nisbet
konusunda çok ilgi ve titizlik gösteriyordu. Hatta son günü öğleden sonda kadın-erkek ve
çocuk bütün aile mensuplarını yanına çağırdı ve en büyük halifesi Molla Muhammed

93
Emin’e orada bulunanlara tevbe verdirmesini emretti. Kendileri de yastığın yanına
oturarak şöyle dedi;
- Onlar (yani büyük şeyhler) iki gündür bana gerek ev halkımı gerek buraya başvuranları
irşad etmemi ve bu işi Molla Muhammed Emin’e havale etmemi telkin ediyorlardı”
Muhammed Emin’in, Allah yolunda ve tarikat alanında tükenmez bir hazine olduğunu
belirttikten sonra şöyle konuştu.
-Önce ihlasla tevbe ederek Allah’a (C.C) yönelmeli, arkasından da Üstad-ı -Azam
hz.lerinin türbesine giderek dua edip eşiğine yüz sürmelisiniz. Taki, Allah (C.C) bu sayede
bana şifa versin.
“Bu yaptığınız tevbe sadece işlemiş olduğunuz günahlardan tevbe etmek değildir. Bu
tevbe aynı zamanda, her şeyden sıyrılıp sadece Allah’a sığınma, yüce Nakşibendi tarikatı
ile bağdaşmayan her türlü hareketten sıyrılma, bundan sonra dünyanın zinet ve hazlarına
dalmaktan kaçınma, dünyanın alımlı ve göz boyayıcı menfaatleri için yarışmaktan
sakınma amacı güdülmelidir.”
Muhammed Ziyâuddîn hz. vefatından önce, daha önceki selefleri gibi yerine kimin
geçeceğini belirlemiş ve tüm bağlıları ile müridleri teslim edeceği bir vekil tayin etmiştir.
Bu konuda sadece daha önce söyledikleri ile yetindi.
Bu davranışın iki gerekçesi olabilir. Ya daha önceki selefleri gibi bir kişi üzerinde kesin bir
karara varmamıştır. Yahutta böyle bir kararı açıkladığı takdirde bağlılarına tam mânâsı ile
uygulanamayacağını ve bu nedenle zarara uğrayacaklarını düşünerek onları böyle bir
tehlikeye düşürmekten kaçınmış, kendilerini vicdanları ile başbaşa bırakmayı tercih
etmiştir. Ev halkından bir arkadaşımız ikinci ihtimalin düşünüldüğünü belirtmişti.
Şeriat konusundaki titizliğini şu olaylarda görebiliriz.
Vefat edeceği gece bana yatsıdan sonra Garzan’da kıyılan ve geçersiz görünmesine
rağmen geçerli olması da muhtemel olan nikahdan bahsetti ve bazı insanların nikahının
geçersiz olduğundan hareket ederek onu başkası ile evlendirmek istediklerini anlatarak
“Aman dikkat edin, o kadın yeniden nişanlanıp da yanılgıya düşmesin” dedi.
Sözlerinden birşey anlamamıştım. Bir süre sonra eşi Tayyibe bana olayı etraflı bir şekilde
açıkladı.
Size ağır hastalığına rağmen tüm sünnetlere eksiksizce uymasını belirtmem gerekir.
Ruhunu teslim edeceği anlarda bile üç yudumda suyu içmiş, ilk yudumu besmele ile ve
son yudumu da Allah’a (C.C) hamdederek bitirdi. Yine abdestin hiç bir sünnetini eksik
bırakmamıştır.
Rabbimin huzuruna çıkmayı öyle büyük özlem ile bekliyordu ki, vefat edeceği gece bir an
önce sabah vaktinin girmesini istiyor ve bu yüzden devamlı olarak bize saatin kaç
olduğunu soruyordu. Bazen iki soru arasında ancak beş dakika geçiyordu. Bir kere
kendilerine saatin yedi olduğunu söylediğimizde “Yediden onikiye kadar beş saat var, o
da hayli uzun” dedi.
Hatta komada bulunduğu sırada sabah namazı vaktinin girip girmediğini sorarak bizlere
döndü ve “Abdest alıp namazlarınızı kıldınız mı?” diye sordu. Kendilerine birkaç kere
henüz sabah namazı vaktinin girmediğini söyledikse de hiçbir faydası olmadığı için
sonunda kendilerine abdest alıp namaz kıldığımızı söylemek zorunda kaldık.
Fakat bu sefer de ısrarla “O halde ben de abdest alıp kılayım da namazımı kaçırmayayım”
dedi. Onu bu arzusundan vazgeçiremeyince “Ruhunu teslim etmeden önce abdest alır da
Rabbine abdestli olarak kavuşur” dedik.
Kalkabileceğini tahmin etmememize rağmen kalkmak isteyince kollarından tutup
kaldırdılar. Yatağın kenarına geldi ve eksiksiz bir abdest alıp yine eksiksiz bir şekilde
namaz kıldı. Namazın sonunda sağındaki ve solundakilere şefkatli gözlerle bakarak selam
verdi. Bu bakışlarından onun son bakışı ve veda ettiğini anlıyorduk.

94
Komada iken ev halkından biri misvak getirmiş dişlerini misvaklamak istiyordu. Misvağı
kendisi alarak usulüne uygun şekilde misvaklamaya başladı. Misvağı kullanamaz olunca
elinden tutup iki defa ağzını misvakladım. Bu arada misvak harekeket edebilsin diye
ağzını açık tutuyordu.
Şuuru son ana kadar yerinde idi. Yanına gelenleri tanıyor, onlara yer gösteriyor ve
sorularına cevap veriyordu. Nitekim nefes alışı zorlaştığı sırada şeyhinin oğlu Muhammed
Cüneyd kapıdan girince onu hepimizden önce tanıyarak “Ya Şeyh Cüneyd, şöyle buyur”
diye seslenmişti.
Muhammed Ziyâuddîn hz.leri vefat edeceği günün gecesin de gördüğü rüyayı şöyle
anlattı:
-Çok sayıda asker gelip Üstad-ı Azam hazretlerinin türbesini ziyaret etti. Yer ile gök
arasını bembeyaz kuşlar doldurdu. Bu beyaz kuşlardan büyük biri bana gelerek: Hazır ol,
saat onbir veya onikiden sonra, yani sabah açtıktan sonra yola çıkacaksın, dedi.
Büyük sûfiler; askerleri şeyhlerin ruhları, kuşları da melekler olarak yorumlamışlardır.
Şeyh hazretleri bu rüyayı anlattıktan sonra ev halkı yanından dışarı çıkarak bir iki kişi ile
benim yanına girmemi söylediler.
Önce bizler sonra yakınları yanına geldelir. Üzerinde ölüm alametleri belirince kendisine
dedim ki; “Anlaşılan siz bizleri şaşkın ve yetim olarak bırakıyorsunuz. Sizden sonra bizim
sahibimiz ve rehberimiz yoktur.”
Bu sözlerim karşısında” Elhamdülillah, sen varsın” diye karşılık verince kendisine “Benim
varlığım senin sayende idi. Yoksa ben neyim, ne faydam olabilir” diye cevap verdim.
Bunun üzerine “Allah var, o herkese yeter” diye karşılık verdikten sonra “Benim Allah’dan
başka hiç bir şey ile alâkam kalmadı” dedi. Ben de “Buna hamdolsun, zaten öyle olması
gerekir” dedim.
Her halde bâtını âlemin zahirini etkisi altına almasından dolayı olacak, bir yakın dostumun
telkini üzerine bizzat söylediği gibi açıktan “lâilâheillellâh” demiyordu. Kendisine
hatırlatmak için. “Sen her gece seyyid-i istiğfar ile Bakara sûresinin sonunu okurdun. Bu
gece bunları okudun mu” diye sordum; “Hatırlamıyorum” dedi. Bunun üzerine “Ben onları
okuyayım siz de arkamdan okursunuz diye sorunca bana “Evet oku” dedi.
Önce seyyid-ül istiğfar-ı, sonra Bakara suresinin sonunu okumaya başladım. O da
arkamdan okudu. Okuma bittikten sonra kendisine “Bu hastalığın sırasında Yunus’un (AS)
tesbihini okudun mu?” diye sordum. Bana “Kırk kere okudum, ama şimdi bir kere daha
okuyalım” diye cevap verdi. Arkasından kendisine “Artık şimdi” lâilâheillallah” demenin
vakti değil mi? diye sorunca bana “Evet, nitekim Hace-i Ehrar hazretlerinin belirttiğine
göre bin bıranşın ve fennin bilgisine sahip olsan bile, bunların hepsi gider ve ahirette sana
sadece “lâilâheillallah” kalır” deyip cevap verdi.
Daha sonra kendi kendine Nakşibendilerin teveccüh sırasındaki adeti uyarınca net bir ses
tonu ile “inne fi halkıssemavâti” âyetinden itibaren Al-i imran suresinin sonunu okudu.
Okuması bittikten sonra kendilerine “Şeyh-ı Azam hazretlerine vefat etmek üzere iken ne
söylediğinizi hatırlıyor musunuz? diye sordum.
Bu soruma şöyle cevap verdi “Evet hatırlıyorum. O’na demiştim ki: “Üstad-ı Azam Tâğî
hz.leri vefat ederken yanıbaşında sen vardın. Sen büyük bir güce sahip olduğun için her
konuda kendisini uyarabiliyordun. Oysa biz o görevi yapamayız. Bu yüzden şeyh
hazretlerinin kendi kendisini uyarması gerekiyor” “Sözleri bitince kendisine: “Şimdi biz de
sana sizin o zaman söylediğiniz sözlerin aynısını söylüyoruz” deyince içinden derin bir
“ah”çektikten sonra bana şu karşılığı verdi: “Ben nerde onlar nerede! Onlar büyük
kimselerdi, ben onların derecesine eremedim. Bu yüzden sizin beni uyarmanız ve hiç bir
sünneti ihmal etmeme meydan vermemeniz gerekir.”
Bu sözden sonra artık konuşmadı. Biz de kendisine bir şey söylemedik, daha önce
söylediğim gibi kendi eli ile bir kere dişlerini misvakladı, arkasından iki kere biz kendisini

95
misvakladık. Bir ara işareti üzerine alnını su ile ovduk. Herhalde sünnet olduğu hakkında
bir delil bulamadığı için olacak, aynı şekilde göğsünü ovmamızı işaret etmedi.
Artık her sözünün arkasını “lâilâheillallah” diyerek bağlıyordu. Bir ara dostlarından biri
“lâilâheillallah” demesini telkin edince “lâilâheillallah dedikten sonra hiç konuşmadım”
dedi. Dostu “Ama şimdi konuştun işte” deyince hemen “lâilâheillallah” dedi. Bu andan
itibaren mübarek nefesi kesilinceye kadar artık hiç bir söz söylemedi. Hatırladığıma göre
son nefesini verdiği sırada mübarek dili üst damağına yapışık durumda idi.
Elhamdülillah, böylece son sözü “lâilâheillallah” olmuş sadık bir aşık gerçek sevgilisine
kavuşmuş, aradaki perde kalkarak ruhu ünsiyete ve sükûnete ermişti. Bu ünsiyet ve
sükun oradakilerin kalblerine yansıdığı için herkese şaşırtıcı bir huzur meydana gelmişti.
Halbuki kendileri o ana kadar bir hüzün ve ölümü andıran bir esef içindeydiler.
Son günlerinde ölüme ve vuslata yaklaştıkça mübarek yüzü daha parlak, daha alımlı ve
daha güzel bir görünüm kazanıyordu. Hatta yanakları al al olmuş ve çehresinin
gülümsemesi belirgin hale gelmişti. Bu yüzden kendisini görenler sağlığının iyice
düzeldiğini sanıyorlardı.
Son nefesini vereceği sırada yüzünde ve alnında ayna gibi bir pırıltı, bir ışık belirmişti. Bu
pırıltı ve ışığı orada bulunan herkes görmüştü.
Vefat edeceği günün sabahı yattığı odadan dünya kokusuna benzemeyen hoş bir koku
yayılmaya başlamıştı. Yanına giren herkes bu kokuyu hissediyordu. Bu koku gittikçe
kuvvetlendi ve vefatı sırasında odanın her yanını sarıverdi. Bu koku dışarıdan bile
hissedilir hale geldi. Son nefesini verdiği anda ve toprağa vermeden önceki yıkanışında
vücuduna değen her elbise veya bez parçasından aynı hoş koku dağılıyor ve üstelik bu
koku sindiği yerden bir kaç kere yıkansa bile çıkmıyordu.
Şeyh hz.lerini daha önce hac sırasında, Beytullah’ta, Ravza-i Mutahhara’da sahabi ve
büyüklerin türbelerini ziyareti sırasında ve seleflerin mezarları başında ayrıca sohbet
ederken muhabbetinin bariz hale geldiği anlarda, bayramlarda ve sevinçli günlerinde
koku sürünmüş ve süslenmiş olarak görmüştüm, fakat hiçbir zaman son saatlerinden
başlayıp vefatına kadar geçen suretteki kadar güzel yüzlü, parlak görünümlü ve hoş
kokulu görmemiştim.
Allah (C.C), Peygamberimiz (S. A.V) hürmetine hepimizi onun izinden ayrılmayanlardan
eylesin, onun nur denizinden feyizler akıtsın, yüce kapısında ve bağlıları arasında yüce
nöbetini geliştirerek devam ettirsin.
İrşad süresi: Şeyhinin zamamnda on yıl, şeyhinin vefatından sonrada yirmi dört yıldır.
Cenazesini Molla Abdullah Balekî ile Molla Abdülkerim Tertubî diğer dostlarının yardımı ile
yıkadılar. Kendi işareti üzerine babasının yanıbaşınsa defnedildi.

96