P. 1
olebilmek

olebilmek

|Views: 43|Likes:
Published by Özcan Türkmen
Ölebilmek
Sterbenkönnen ist ein heiliges Wissen* – H.Hesse Tuhaf ki insan iki tarih arasına sıkışmış, kısa hayatında bu iki tarihe denk düşen o iki belirleyici olayı, doğumunu ve ölümünü, gerçekten yaşıyor sayılmaz. Doğumu ve ölümü dolayımla, belki en çok da çocuğumuzun doğumu ve annemizin ölümü dolayımıyla “yaşarız”. Yeni doğmuş bir bebek de, toprağa vermeden önce yüzüne son kez baktığımız ölü de bize hiçbir özdeşleyim olanağı tanımaz. Onlar yabancılaşmış geçmişimiz ve yabancı geleceğimiz olara
Ölebilmek
Sterbenkönnen ist ein heiliges Wissen* – H.Hesse Tuhaf ki insan iki tarih arasına sıkışmış, kısa hayatında bu iki tarihe denk düşen o iki belirleyici olayı, doğumunu ve ölümünü, gerçekten yaşıyor sayılmaz. Doğumu ve ölümü dolayımla, belki en çok da çocuğumuzun doğumu ve annemizin ölümü dolayımıyla “yaşarız”. Yeni doğmuş bir bebek de, toprağa vermeden önce yüzüne son kez baktığımız ölü de bize hiçbir özdeşleyim olanağı tanımaz. Onlar yabancılaşmış geçmişimiz ve yabancı geleceğimiz olara

More info:

Published by: Özcan Türkmen on Feb 13, 2011
Copyright:Traditional Copyright: All rights reserved

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC or read online from Scribd
See more
See less

02/01/2012

Ölebilmek

Sterbenkönnen ist ein heiliges Wissen* – H.Hesse Tuhaf ki insan iki tarih arasına sıkışmış, kısa hayatında bu iki tarihe denk düşen o iki belirleyici olayı, doğumunu ve ölümünü, gerçekten yaşıyor sayılmaz. Doğumu ve ölümü dolayımla, belki en çok da çocuğumuzun doğumu ve annemizin ölümü dolayımıyla “yaşarız”. Yeni doğmuş bir bebek de, toprağa vermeden önce yüzüne son kez baktığımız ölü de bize hiçbir özdeşleyim olanağı tanımaz. Onlar yabancılaşmış geçmişimiz ve yabancı geleceğimiz olarak, görmediği ölçüde gördürmeyen gözleriyle, oradadırlar. Ölüm, bilinci olan bir varlık için kabul edilmesi zor bir gerçekliktir; hele bu varlık, Dünya’yı mülk edinmiş görünen bir varlıksa. Buna bir de ölümü tümüyle bilemeyecek oluşumuz eklenince ölümün pratikte ihmal edilebileceği düşünülebilir. Nitekim Montaigne’den bu yana gerek felsefede gerekse edebiyatta, giderek Batı uygarlığının hemen her katmanında ölüm bir veri olarak pek hesaba katılmamıştır. Yadsıma, yüceltme, aktarım gibi türlü mekanizmalarla, ölüm, ampirisist veya rasyonalist, idealist veya materyalist geleneklerde kısa devre edilmiştir. Öte yandan Doğu, insan tekini loş bir alanda, ölümün hiçseyici gölgesiyle kuşatılmış olarak kavrar. Öyle ki Dünya’yı doğudan batıya kateden gün, doğduğu yerde gölgeleri de iyiden iyiye koyultmuş gibidir; karanlığı tanıyan o coğrafyada şafağı ve akşamı karşılamak bir ritüele dönüşmüştür. Doğu’dan yükselen ışık, Batı için karanlıktan kurtuluşu simgeler; Doğu ise karanlığın gün boyu, gölgelerde sürüp gittiğini bilir. Ölümle damgalanmış ruh, karanlıktan kurtulamaz; bu yüzden suretler ve imzalar değerlerini yitirirler ve koskoca krallar ab-ı hayat peşine, bengisu peşine düşerler. “Dünya” sözcüğünün etimolojisinin de fısıldadığı gibi, “aşağı” bir Dünya’dır bu; Doğulunun yüzü, ne yer ne gökyüzüdür. Bach’ın yüce müziğinde, kontrapuntayı kemale ve nihayete erdirmiş şu yetkin füg sanatında eksik olan bir şey varsa o da
*

Ölebilmek kutsal bir bilgidir.

1

bozkırdır. Tanrının inayeti Bach’ın sarmal merdiveninden iner ve insanoğlu aynı merdivenden Baba’sına yükselirken füg, bize bozkırdaki zerreyi, dikeni ve rüzgarı duyurmaz. Batı’nın dikey tonalitesine karşılık Doğu, bozkırın görünürdeki tekdüzeliğini yansıtan yatay bir tonaliteyi yeğler: Bu, rüzgarın sesidir. Doğulu, ses aralığını ömrün soluğu gibi kısa tutar; ama o aralığa insanın bağrındaki o en büyük yılanı çöreklendirir. Batı’nın kurtulmaya çalıştığını Doğu bile isteye davet eder, hatta onu saygıyla ağırlar gibidir. Dikeyin görkemli “hep”i yerini yatayın ayrıntısında beliren büyülü “hiç”e bırakmıştır. Dağa karşı bozkır - O bozkırda Marco Polo kervanını ipek ve altın serabına sürerken yıldızların başına düşeceği kuruntusuna kapılarak bir an için de olsa ürkmüş müdür acaba? Ruhun ölümsüzlüğü, Doğulu için apaçıkken Batılı için örtüsü us aracılığıyla kaldırılması gereken bir fenomen olmuştur. Batı, hıristiyanlığı kendi “ratio”suna felsefe ile yedirmeye çalışırken (Augustinus, Aquino’lu Thomas, Descartes, Spinoza vb) teoloji Doğu’da hemen tümüyle felsefenin kendisidir. Doğu’da mutasavvıfların tanrıyla kurdukları senli benli ilişkiye Batı’da hemen hiç rastlamayız; Batı’da “rahim” olmayan tanrının adı, daha çok “Baba’nın adı”dır. Elbette hiyerarşik bir düzenleme içinde, Doğu’da, ölümsüzlüğün doğrudan aranmasına ve yeniden hayat bulma inancına rastlarız. Buradaki kutlu diriliş, Batı’da, “et” anlamındaki latince bir kökten türeyen, dar ve cılız bir sözcükle, “reenkarnasyon” (tekrar ete bürünme) ile karşılanmıştır. Asıl etkisini 20. yüzyıl varoluşçuları üzerinde göstermekle birlikte Kierkegaard, felsefeye ölüme dair bir farkındalığı katmış sayılabilir. Korku ve Titreme’de Kierkegaard ölüme doğucul yaklaşır. İbrahim varolabilecek tüm etik dizgelerden dinsel inanca bir sıçramayla, oğlunu kurban etmeye hazırdır. İbrahim örneğiyle Kierkegaard’ın sorduğu şudur: Yaşamı bize veren, yine yaşamı bizden alacak kadar “aşkın”sa irademizin mahiyeti nedir? Bilindiği gibi, bu irade ve özgürlük sorunu 20.yüzyıl boyunca Jaspers, Heidegger, Ricoeur, Merleau-Ponty, Lévinas, Camus, Sartre gibi düşünürler tarafından, çeşitli boyutlarıyla irdelenecektir. O halde varoluşçuluğu, Teosofi Derneği’nin Krishnamurti’yi keşfini, Rolland ve Hesse gibi yazarların Hindistan’a ilgisini, 60’ların zen modasını, Beatles’ı, giderek postmodernizmin “öteki”ne yaptığı vurguyu aynı zamanda

2

Doğu’nun ölüme bakışına bir yakınlaşma, ölümlülük fikriyle bir barışma denemesi diye kabul edebilir miyiz? Batı geleneğinde içten içe kavranan krizin çözümüne yönelik bir kırılmanın baş gösterdiği muhakkak. Ama aynı kırılma birkaç yüzyıllık bir sürede sınırsız ve sorumsuz bir güce ulaşmış şu “serbest girişimci” mitinde, homo economicus’ta ve kapitalizmde yaşanmadıkça bu yaklaşımların oryantalist sömürüyü aşan bir niteliğe sahip olduklarına hükmetmek mümkün müdür? Aynı şekilde, ekonomik işleyişi dikkate almayan iktidar ve söylem çözümlemelerinin yazgıyı değiştirebileceğine Üçüncü Dünya’nın bir üyesi nasıl ikna edilebilir? Ölümlülük, insan varoluşunun “kırılgan” olması demektir ve insan hangi araçla, nerede dile gelmişse orada bu kırılganlığın damgasını görmek olasıdır. O derece ki ölümsüzlüğün etiği de estetiği de bize bütünüyle yabancıdır. Kant’ın “yüce”ye ilişkin çözümlemesinde Lyotard’ın “okuyamadığı” bir şey varsa o da bu satırların altında yatan “ölümlülük” motifidir. Keza, “etik dile gelmez” diye yazdığı zaman Wittgenstein etiğin yapısının kaotik olduğunu değil, bilakis, ölümlülük denli yalın mantıksal önceliklere tabi olduğunu ima etmiştir. Bir örnek vermek gerekirse, hiçbir kültürel görececilik türünün veya hiçbir antropolojik yaklaşımın “öldürmeyeceksin!” emrinin ihlalini aklayamayacak olmasının nedeni, bu emrin tarihsel, coğrafi veya kültürel bağlamı değildir. Ölümlülük anadamarının insan ruhundaki izlerini bu damarın kılcallarına varıncaya değin sürmek, her halde en çok psikanalizden beklenebilecek bir tutumdur. Gel gelelim, orada da hüsrana uğrar; ölümlülüğün semptomlarının, bizzat bastırma mekanizmasının mucidi olan psikanaliz tarafından da çoğunlukla “bastırılmış” olduğunu görürüz. Freud, bildiğimiz gibi, başlıca Oedipus kompleksinden ve cinsel içerikli bir libidodan bahsetmiştir. Oedipus kompleksi bir veri olmakla beraber, psikanalizin ulaşabileceği son veri, son hakikat olmaktan uzaktır. Çünkü hadım edilme korkusu, Peer Gynt’ün* ruhundaki katmanların en derinindeki değil, belki en yüzeyindekidir. Dolayısıyla Freud ister istemez rahim yoksunluğundan çok penis yoksunluğunun ve ölümlülükten çok cinselliğin açıklama gücüyle yetinmek zorunda kalmıştır. Bu
*

Ibsen’in aynı adlı, tanınmış yapıtının kahramanı; Per Günt.

3

bakımdan libido ve bilinçaltı kuramlarına Jung’un yaptığı katkılar önemlidir. İnsan ruhunun ölümle ilişkisine dair neler söyleyebiliriz? Her şeyden önce, ölümlülüğün savunma mekanizmalarımızın başlıca konusu olduğu savlanabilir. Ölümü bastırır veya çeşitli ritüellerle yüceltir ve katlanılır kılmaya çalışırız. Bu çabaların kimisi, gerçekte yırtıcı bir hayvan olan gelinciğe adeta ona yaranırcasına “gelincik” gibi güzel çağrışımlı bir isimle hitap etmiş olduğumuzu akla getirir. Nekrofili (ölüsevicilik), zenofobi (yabancıdan duyulan korku), eremofobi (yalnızlık korkusu) vb. kılıklara girebilen bu ilişki, temelde iki kipte, “yadsıma” ve “kabullenme” kiplerinde incelenebilir. Ölümlülüğü yadsıma veya ölümü içselleştirememe , insan varoluşunun kırılganlığını da yadsıma pahasına gerçekleşir ve beraberinde iki şeyi getirir: Karamazov Kardeşler’deki “Tanrı yoksa her şey yapılabilir” cümlesinde dile gelen “ölçüsüzlük” ve Nemrut örneğinde billurlaşan “ölümsüzlük yanılsaması”. Gerçek anlamında ölümsüzlüğe kavuşamayacağımıza göre, sahip olabileceğimiz şey onun bir yanılsamasından ibarettir. Bu yanılsamanın gerektirdikleri şunlardır: 1) Ölümsüzlükle bir tutulan güç 2) Gücün uygulayıcısı özne 3) Güce tabi tutulacak nesne(ler). Lacan’ın sadistlik olgusunda saptadığı “yer değiştirme”ye çok benzeyen bu tabloda, güç isteminde bulunanın tabi olmaktan ötürü acısını çektiği “güç”, bu gücü isteyip uygulayan özneyi aşan, asıl öznedir. Güç isteminde bulunan, ancak kendisini bu güce sahip iradenin belirmesine aracı kıldığında haz duyabilmektedir. Sadistin öncelikle mazohist olduğu, tuhaf bir denklemdir bu. Böylece, Nietzsche’nin de başlıca temalarından biri olan “güç istemi”, istemin tam olarak neyi amaçladığı bakımından kritikleşir. İstemin çelişkisiz olabilmesi için, her şeyden önce, güç isteminde bulunanın “güçsüz” olduğunu varsaymak gerekir. Bu durumda da güç isteminin ereğinden başka, güçsüzün güce nasıl kavuşacağı konusu da sorunsallaşmış olur. İktidarın ereğine bağlı potansiyel tehlikeler bir yana, kötülüğün, gerçekte “güç”ten başka bir anlama gelmeyen “iktidar”a içkin olmaması gerekir. Örneğin, gün ışığı cilt kanserine yol açıyor diye kimse kalkıp “Güneş’in iktidarı”ndan bahsetmez ya da kimse kalkıp “empotansın iyiliği”nden falan dem vurmaz. Buna karşın,

4

“iktidar” sözcüğünü ısrarla “tahakküm”le bir tutarak sarfetmemizde bir haklılık payı vardır. Çünkü ölümsüzlük yanılsamasına hizmet eden iktidar, ölümlülükle beraber insanın kırılganlığını da yadsımış olduğu için, tahakküme varır. O halde “haklı” yegane güç istemi, tahakkümün ortadan kaldırılmasına yönelik olandır ki bu istemin nesnesi olan güç, paradoksal bir biçimde, ancak insanın en “zayıf” olduğu yerden, yani kendisinin ve ötekinin kırılganlığını bilip tanıdığı yerden kaynaklanabilir. Ölümlülüğü ve kırılganlığı tanımam, “Arkadia’da bile olan”ın* önünde, beni canlı-cansız tüm varlıkla eşit kılar. Aşkınlıklarını onayladıklarımı ne varedebilir ne de yokedebilirim; onlar, güzelliği kendilerinden bildiklerimdir. İçimdeki tohum soyludur ve asla küçüklüğümü haykırmaz. O tohum meyveye durunca, işte o zaman, ölebilirim.

Özcan Türkmen, 23/06/05

Arkadia : Batı şiirinde pastoral bir mutluluğun hüküm sürdüğü hayali ülkenin adı. Poussin’in Et In Arcadia Ego (Arkadia Çobanları olarak da bilinir) adlı tablosundaki mezar yazıtında da okunduğu gibi, Arkadia’da bile olan, ölümdür.
*

5

You're Reading a Free Preview

Download
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->