P. 1
Siracen Nur

Siracen Nur

|Views: 441|Likes:
Published by silverpen

More info:

Published by: silverpen on Aug 23, 2008
Copyright:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

09/18/2013

pdf

text

original

1

SİRACÜN NUR MECMUASI
Müellifi Said Nursî Bediüzzaman

Mündericat
_______________________ ___________________________ 1 Üçüncü Şua Münacat Risalesi.. 1 2 Yirmibeşinci Lem’a Hastalar Risalesi ve Zeyli 17 Onyedinci Mektub Çocuk Taziyenamesi.. 3 Yirmialtıncı Lem’a İhtiyarlar Risalesi ve Zeyli Yirmibirinci Mektub.. 37 4 Dördüncü Şua Âyet-i Hasbiye Risalesi.. 89 5 Onüçüncü Lem’a Hikmet-ül İstiaze Risalesi.. 109 6 Otuzüçüncü Mektub.. Aynı zamanda Otuzüçüncü Söz Pencereler Risalesi.. 130 7 Eski Said’in Yeni Said’e inkılabı zamanındaki hazin münacatı.. 166 8 Onyedinci Lem’a’nın Onikinci Notasında Müellifin hazin münacatı.. 168 9 Onikinci Şua Denizli Müdafaanamesi.. 170 10 Beşinci Şua.. 227 11 Merhum Hasan Feyzi’nin Risale-i Nur hakkında manzumesi.. 257 ____________________________________________________________________

ّ ‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم‬ ْ ِ ِ َ َّ ِ ْ َّ ِ ٰ َّ ْ َّ َّ ‫ا ِن فِى خل ْق السمٰوَات وَال َرض وَاختِل َف الل ّي ْل وَالنَّهَارِ وَالْفُل ْك التِى‬ ْ ِ ِ ِ ِ ِ َ ِ ْ ‫ت َجرِى فِى الْب َحرِ ب ِما يَنْفَعُ النَّاس‬ ْ ْ َ َ َّ ‫وما اَن ْزل اللهُه من السماءِ من ماءٍ فَا َحيَا بِهِ ال َرض بَعْد َ موتِهَا وَب َث فِيهَا‬ ّٰ َ َ ْ َ ْ ِ َ َّ َ َ َ ْ ْ ْ َ َ ِ ِّ ‫من ك ُل دَابَّةٍ وت َصريف الرِيَاح‬ ِ ِ ْ َ ْ ِ ِ ّ َّ َ ُ ُ ‫وَالسحاب ال ْمسخرِ بَي ْن السماءِ وَال َرض لٓيَات لِقَوْم يَعْقِل‬ َ ْ َّ ‫ون‬ ٍ َ َ ِ َ َّ َ ٍ ِ ْ

2 Üçüncü Şua olan bu Münacat Risalesi bu mezkur âyetin bir nevi tefsiridir.

M ü n a c a t Risalesi
Ya İlahî ve ya Rabbî! Ben imanın gözüyle ve Kur’ânın talimiyle ve nuruyla ve Resuli Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dersiyle ve İsm-i Hakîm'in göstermesiyle görüyorum ki: Semavatta hiçbir deveran ve hiçbir hareket yoktur ki; böyle intizamıyla senin mevcudiyetine işaret ve delalet etmesin. Ve hiçbir ecram-ı semaviye yoktur ki; sükûtlarıyla ve gürültüsüz vazife görmeleriyle ve direksiz durmalarıyla, senin rububiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın. Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzun hılkatıyla ve muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümaselet ve müşabehet sikkesiyle senin haşmet-i uluhiyetine ve vahdaniyetine işaret ve şehadette bulunmasın. Ve oniki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücub-ı vücuduna şehadet ve saltanat-ı uluhiyetine işaret etmesin. Evet: Gökler sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehadet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla derece-i bedahette, ey zemin ve gökleri yaratan yaratıcı senin vücub-ı vücuduna öyle zahir şehadet ederler ki ; ve ey zerratı muntazam mürekkebatıyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyare yıldızları manzum peykleriyle döndüren ve emrine itaat ettiren, Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehadet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurani bürhanlar ve parlak deliller o şehadeti tasdik ederler. Hem bu safi, temiz, güzel gökler; fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecramıyla muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle, senin rububiyetinin haşmetine ve herşeyi icad eden kudretinin azametine zahir delalet ve hadsiz semavatı ihata eden

3

hâkimiyetin ve herbir zîhayatı kucağına alan rahmetin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret ederler ve bütün mahlukat-ı semaviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilmin herşeye ihatasına ve hikmetin her işe şümulüne şübhesiz şehadet ederler. Ve o şehadet ve delalet o kadar zahirdir ki; güya yıldızlar, şahid olan göklerin şehadet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurani delilleridirler. Hem semavat meydanında ve denizinde ve fezasındaki yıldızlar ise; muti' neferler, muntazam sefineler, hârika tayyareler, acaib lâmbalar gibi vaziyetleriyle, senin saltanat-ı uluhiyetin şaşaasını gösteriyorlar. Ve o ordunun efradından bir yıldız olan güneşimizin seyyarelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delalet ve ihtarıyla, güneşin sair arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar. Ve vazifesiz değiller. Belki, bâki olan âlemlerin güneşleridirler. Ey Vâcib-ül Vücud ve ey Vâhid-i Ehad! Bu hârika yıldızlar ve bu acib güneşler ve aylar; senin mülkünde, senin semavatında, senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve senin idare ve tedbirin ile teshir ve tanzim ve tavzif edilmişler. Bütün o ecram-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden birtek Hâlık'a tesbih ederler ve tekbir ederler. Lisan-ı halleriyle Sübhanallah Allahü Ekber derler. Ben dahi onların bütün tesbihatıyla seni takdis ederim. Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelal! Ey Kâdir-i Mutlak! Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle anladım. Nasılki: Gökler ve yıldızlar, senin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet ederler. Öyle de; cevv-i sema bulutlarıyla ve şimşekleriyle ve ra'dları ve rüzgârları ve yağmurlarıyla, senin vücub-ı vücuduna ve vahdetine şehadet ederler. Evet camid, şuursuz bulut, âb-ı hayat olan yağmuru muhtaç olan zîhayatların imdadına göndermesi, ancak senin rahmetin ve hikmetin iledir. Karışık tesadüf karışamaz. Hem elektriğin en büyüğü bulunan ve fevaid-i tenviriyesine işaret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise; senin fezadaki kudretini güzelce tenvir ediyor. Hem yağmurun geleceğini müjdeleyen ve koca fezayı konuşturan ve tesbihatının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dat dahi, lisan-ı kal ile konuşarak seni takdis edip, rububiyetine şehadet eder. Hem zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifelerle tavzif edilen rüzgârlar dahi;

4

cevvi âdeta bir hikmete binaen (levh, mahv, isbat) yani yazar ifade eder. Sonra bozar tahtası suretine çevirmekle, senin kudretin faaliyetine işaret ve senin vücuduna şehadet ettiği gibi, senin rahmetin ile bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun ve muntazam katreleri kelimeleriyle, senin vüs'at-i rahmetine ve geniş şefkatine şehadet ediyor. Ey Mutasarrıf-ı Fa'al ve ey Feyyaz-ı Müteâl! Senin vücub-ı vücuduna şehadet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer şehadet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla keyfiyetçe birbirinden uzak, mahiyetçe birbirine muhalif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmeleri haysiyetiyle senin vahdetine ve birliğine gâyet kuvvetli işaret ederler. Hem koca fezayı bir mahşer-i acaib yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rububiyetin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar değiştirir bir levha gibi ve sıkar onunla zemin bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretin azametine ve her şeye şümulüne şehadet ettikleri gibi umum zemine ve bütün mahlukatına cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetin ve hâkimiyetin hadsiz genişliklerine ve herşeye yetişmelerine delalet eder. Hem fezadaki hava, o kadar hakimane vazifelerde istihdam ediliyor. Ve bulut ve yağmur, o kadar alimane faidelerde istimal olunuyor ki: Herşeye ihata eden bir ilim ve herşeye şamil bir hikmet olmazsa, o istimal, o istihdam olamaz. Ey Fa'alün Limâ Yürid! Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir nümune-i haşir ve kıyamet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillü şuunatta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuunat-ı sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor. Ey Kadîr-i Zülcelal cevv-i fezadaki hava, bulut, yağmur, berk ve ra'd; senin mülkünde, senin emrin ve havlin ile, senin kuvvet ve kudretinle müsahhar ve vazifedardırlar. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlukatını, gâyet sür'atli ve âni emirlere ve çabuk acele kumandalara itaat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek, rahmetini medh ü sena ederler. Ey Arz ve Semavatın Hâlık-ı Zülcelali! Senin Kur’ân-ı Hakîmin talimiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dersiyle iman ettim ve bildim ki: Nasıl semavat yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilatıyla senin vücub-ı vücuduna ve senin birliğine ve vahdetine şehadet ediyorlar. Öyle de, arz bütün mahlukatıyla ve ahvaliyle senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı adedince şehadetler ve işaretler ederler. Evet zeminde hiçbir tahavvül, ağaç ve hayvanlarında her senede elbiselerini değiştirmek gibi

5

ve hiçbir tebeddül -cüz'î olsun, küllî olsun- yoktur ki; intizamıyla, senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin. Hem hiçbir hayvan yoktur ki, za'fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahimane rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihazatının hakimane verilmesiyle, senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın. Hem her baharda gözümüzün önünde icad edilen nebatat ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at-ı acibesiyle ve latif zînetiyle ve tam temyiziyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle seni bildirmesin ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretin hârikaları ve mu'cizeleri; mahdud ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden; yanlışsız, mükemmel, süslü ve alâmet-i farikalı olarak yaratılışları, Sâni'-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehadettir ki, ziyanın güneşe olan şehadetinden daha kuvvetli ve daha parlaktır. Hem hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuursuzluklarıyla beraber, gâyet şuurkârane, mükemmel vazifeler görmeleriyle ve basit ve istilâ edici, intizamsız, heryere dağılmakla beraber, gâyet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmeleriyle, senin birliğine ve varlığına şehadetleri bulunmasın. Ey Fâtır-ı Kâdir! Ve Ey Fettah-ı Allâm! Ve Ey Fa'al-i Hallak! Nasıl Arz, bütün sekenesiyle Hâlıkının Vâcib-ül Vücud olduğuna şehadet eder.. öyle de: Senin ey Vâhid-i Ehad ve ey Hannan-ı Mennan ve ey Vehhab-ı Rezzak! vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rububiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olması cihetinde, bedahet derecesinde senin vahdetine ve ehadiyetine şehadet eder. Belki mevcudatı adedince şehadetler eder. Hem nasıl zemin bir ordugâh, bir meşher, bir talimgâh vaziyetiyle ve nebatat ve hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihazatları muntazaman verilmesiyle, senin rububiyetin haşmetine ve kudretin herşeye yetişdiğine delalet eder; öyle de: Hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıklarının, kuru ve basit bir topraktan, vakti vaktine rahimane ve kerimane verilmesi ve hadsiz o efradın kemal-i müsahhariyetle evamir-i Rabbaniyeye itaatleri, rahmetin herşeye şümulünü ve hâkimiyetin herşeye ihatasını gösteriyor. Hem zeminde değişmekte bulunan mahlukat taifelerinin sevk ü idareleri, mevt ve hayatın münavebeleri ve hayvan ve nebatatın idare ve tedbirleri dahi, herşeye taalluk eden bir ilim ile ve herşeyde hükmeden nihâyetsiz bir hikmetle olabilmesi, senin ihata-i ilmine ve hikmetine delalet eder.

6

Hem zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi istid’ad ve manevî cihazat ile techiz edilen ve zemin mevcudatına tasarruf eden insan için, bu talimgâh-ı dünyada bu muvakkat ordugâh-ı zeminde ve bu muvakkat meşherde; bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihâyetsiz tecelliyat-ı rububiyet, bu hadsiz hitabat-ı Sübhaniye bu gâyetsiz ihsan’at-ı İlahiye, elbette ve herhalde bu kısacık ve hüzünlü ömre bu karışık kederli hayata, bu belalı ve fâni dünyaya sığışmaz. Belki ancak başka ve ebedî bir ömür için ve bâki bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekada bulunan ihsan’at-ı uhreviyeye işaret eder belki şehadet eder. Ey Hâlık-ı Külli Şey! Zeminin bütün mahlukatı, senin mülkünde, senin arzında, senin havl ü kuvvetin ile ve senin kudretin ve iradetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve müsahhardırlar. Ve zemin yüzünde faaliyeti müşahede edilen bir rububiyet, öyle bir ihata ve şümul gösteriyor ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle bir birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzi kabul etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rububiyet olduğunu bildiriyor. Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisan-ı kalden daha zâhir hadsiz lisanlar ile Hâlıkları olan Zât-ı Akdesini takdis ve tesbih ediyorlar. Ve nihâyetsiz nimetlerin lisan-ı halleriyle Rezzak-ı Zülcelalleri olan Zât-ı Zülcelalini hamd ile medh ü sena ediyorlar. Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından istitar etmiş olan Zât-ı Akdes! Zeminin bütün takdisat ve tesbihatıyla; seni kusurdan, aczden, şerikten takdis edib bütün tahmidat ve senalarıyla sana hamd eder şükür ederim. Ey Rabb-ül Berr Ve-l Bahr! Kur’ânın dersiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle anladım ki: Nasıl gökler ve feza ve zemin senin birliğine ve varlığına şehadet ederler.. öyle de: Bahrler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, senin vücub-ı vücuduna ve vahdetine bedahet derecesinde şehadet ederler. Evet bu dünyamızın menba-ı acaib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcud, hattâ hiçbir katre su yoktur ki; vücuduyla, intizamıyla, menfaatıyla ve vaziyetiyle Hâlıkını bildirmesin. Basit bir kumda basit bir suda rızıkları mükemmel bir surette verilen garib mahluklardan ve hılkatları gâyet muntazam hayvanat-ı bahriyeden, hususan bir tanesi, bir milyon yumurtacıklarıyla denizleri şenlendiren balıklardan hiç birisi yoktur ki, hılkatıyla ve vazifesiyle ve idare ve iaşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle yaratanına işaret ve Rezzakına şehadet

7

etmesin. Hem denizdelerdeki kıymetdar, hasiyetli, zînetli cevherlerden hiç birisi yoktur ki, güzel hılkatlarıyla ve cazibedar fıtratlarıyla ve menfaatli hasiyetlerıyle seni tanımasın, bildirmesin. Evet bunlar birer birer şehadet ettikleri gibi; heyet-i mecmuasıyla ve beraberlik ve birbiri içine karışmak ve sikke-i hılkatte birlik ve icadça gâyet kolaylık ve efradça gâyet çokluk noktalarından, senin vahdetine şehadet ettikleri gibi; küre-i arzı, toprağıyla beraber kuşatan muhit denizleri muallakta durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istila ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halketmek ve erzak ve saire umûrlarını küllî ve tam bir surette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunması lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, senin varlığına ve Vâcib-ül Vücud olduğuna mevcudatı adedince işaretler ederek şehadet eder. Ve senin saltanat-ı rububiyetin haşmetine ve herşeye muhit olan kudretin azametine pek zâhir delalet ettikleri gibi, göklerin fevkindeki gâyet büyük ve muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin diblerinde bulunan gâyet küçük ve intizam ile iaşe edilen balıklara kadar herşeye yetişen ve hükmeden rahmetin ve hâkimiyetin hadsiz genişliklerine delalet.. ve intizamatıyla ve faideleriyle ve hikmetleriyle ve mizan ve mevzuniyetleriyle, senin herşeye muhit ilmine ve herşeye şamil hikmetine işaret ederler. Ve senin bu misafirhane-i dünyada yolcuların için böyle rahmet havuzların bulunması ve insanın seyr ü seyahatına ve gezmesine ve istifadesine müsahhar olması işaret eder ki; böyle yolda yapılmış bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden zât, elbette makarr-ı saltanat-ı ebedisinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar onların fâni ve küçük nümuneleridirler. İşte denizlerin böyle gâyet hârika bir tarzda arzın etrafında vaziyet-i acibesiyle bulunması ve denizlerin mahlukatı dahi, gâyet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedahe gösteriyor ki; yalnız senin kuvvetin ve kudretin ile ve senin irade ve tedbirin ile, senin mülkünde, senin emrine müsahhardırlar. Ve lisan-ı halleriyle Hâlıklarını takdis edip "Allahü Ekber" derler. Ey dağları zemin sefinesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelal! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur’ân-ı Hakîminin dersiyle anladım ki, nasıl denizler acaibleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.. öyle de: Dağlar dahi, zelzele tesiratından zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkılabat fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin istilasından kurtulmasına ve havanın gazat-ı muzırradan tasfiyesine ve suların muhafaza ve iddiharlarına ve zîhayatlara lâzım olan madenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle

8

ve hikmetleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Evet dağlardaki taşların enva'ından ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksamından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım olan ve çok mütenevvi olan madeniyatın ecnasından ve dağları ve sahraları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebatatın esnafından hiçbirisi yoktur ki; tesadüfe havalesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamlarıyla, hüsn-i hılkatlarıyla, faideleriyle.. hususan madeniyatın tuz ve limontuzu, sulfato ve şap gibi sureten birbirine benzemekle beraber tadlarının şiddet-i muhalefetiyle.. ve bilhassa nebatatın basit bir topraktan çeşit çeşit enva'larıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihâyetsiz Kadîr nihâyetsiz Hakîm, nihâyetsiz Rahîm ve Kerim bir Sâniin vücub-ı vücuduna bedahetle şehadet ettikleri gibi; heyet-i mecmuasındaki vahdet-i idare ve vahdet-i tedbir ve menşe' ve mesken ve hılkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, O Sâniin vahdetine ve ehadiyetine şehadet ederler. Hem nasılki dağların yüzlerindeki ve karınlarındaki masnu'ların, zeminin her tarafında, herbir nevi aynı zamanda ve aynı tarzda, yanlışsız, gâyet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir iş bir işe mani olmadan, sair neviler ile beraber karışık iken, karıştırmaksızın icadları; senin rububiyetin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretin azametine delalet eder; Öyle de: Zeminin yüzündeki zîhayat mahlukların hadsiz hacatlarını, hattâ mütenevvi hastalıklarını, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihalarını tatmin edecek bir surette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcar ve nebatatla ve madeniyatla doldurmak ve muhtaçlara teshir etmek cihetiyle, senin rahmetin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetin nihâyetsiz vüs'atine delalet.. ve toprak tabakatı içinde, gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu halde; bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizam ile, hacetlere göre ihzar edilmeleriyle, senin herşeye taalluk eden ilmin ihatasına ve herbir şeyi tanzim eden hikmetin bütün eşyaya şümulüne ve ilâçların ihzaratı ve madenî maddelerin iddiharatıyla rububiyetin rahimane ve kerimane olan tedabirinin mehasinine ve inâyetin ihtiyatlı letaifine pek zahir bir surette işaret ve delalet ederler. Hem bu dünya hanında misafir yolcular için, koca dağları levazımatlarına ve istikbaldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihazat anbarı ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işaret eder, belki delalet eder, belki şehadet eder ki;

9

bu kadar kerim ve misafirperver ve bu kadar hakîm ve şefkatperver ve bu kadar kadîr ve rububiyetperver bir Sâniin, elbette ve herhalde, çok sevdiği o misafirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsan’atının ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeleri görürler. Ey Kâdir-i Külli Şey! Dağlar ve içlerindeki mahluklar senin mülkünde senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetin ile müsahhar ve müddehardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshir eden Hâlıkları olan Zât-ı akdesi takdis ve tesbih ederler. Ey Hâlık-ı Rahman ve ey Rabb-i Rahîm! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ki: Nasılki sema ve feza ve arz ve denizler ve dağlar, müştemilâtlarıyla ve mahluklarıyla beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.. öyle de: Zemindeki bütün ağaçlar ve nebatlar, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle, seni bedahet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar. Ve umum eşcarın ve nebatatın cezbedarane hareket-i zikriyede bulunan yapraklarından ve zînetleriyle Sâniin isimlerini tavsif ve tarif eden çiçeklerinden ve letafet ve cilve-i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden herbirisi, tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan hârika san'at içindeki nizam ve nizam içindeki mizan ve mizan içindeki zînet ve zînet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlarıyla, nihâyetsiz Rahîm ve Kerim bir Sâniin vücub-ı vücuduna bedahet derecesinde şehadet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla da, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik ve birbirine benzemeklik ve sikke-i hılkatte müşabehet ve tedbir ve idarede münasebet ve onlara taalluk eden icadi fiillerde ve Rabbanî isimlerde muvafakat ve o yüzbin enva'ın hadsiz efradlarını birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalarıyla, o Vâcib-ül Vücud Sânilerinin bilbedahe vahdetine ve ehadiyetine dahi şehadet ederler. Hem nasılki onlar senin vücub-ı vücuduna ve vahdetine şehadet ediyorlar.. öyle de; rûy-i zeminde dört yüz bin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efradın yüzbinler tarzda iaşe ve idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, senin rububiyetin vahdaniyetteki haşmetine ve bir baharın icadını bir çiçek kadar kolayca icad eden kudretin azametine ve herşeye taallukuna delalet ettikleri gibi, koca zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit çeşit aksamını ihzar eden rahmetin hadsiz genişliğine ve o hadsiz işlerin ve in'amlar ve idarelerin ve iaşeler ve icraatların kemal-i intizamla cereyanları ve herşeyi hattâ zerrelerin o emirlere ve icraata itaat ve müsahhariyetleriyle, hâkimiyetin hadsiz vüs'atine

10

kat'î delalet etmekle beraber o ağaçların ve o nebatların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi herbirisinin herbir şeyi ve herbir işi bilerek, görerek, faidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, senin ilmin her şeye ihatasına ve hikmetin herşeye şümulüne pek zâhir bir surette delalet ederler ve hadsiz parmaklarıyla işaret ederler. Ve senin gâyet kemaldeki cemal-i san'atını ve nihâyet cemaldeki kemal-i nimetini hadsiz dilleriyle medh-i sena ederler. Hem bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcar ve nebatatın elleriyle, bu kadar kıymetdar ihsanlar ve nimetler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar işaret eder belki şehadet eder ki: Misafirlerine burada bu kadar merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât-ı Rahîm, bütün ettiği masrafları ve ihsanları, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlukat tarafından "Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi i'dam etti" dememek ve dedirmemek ve saltanat-ı uluhiyetini iskat etmemek ve nihâyetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştak dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her halde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacak abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennet'e lâyık bir surette meyvedar eşcar ve çiçekli nebatlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümunelerdir. Hem ağaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca seni takdis ederler. Hususan meyvelerin bedi' bir surette, etleri ve çok muhtelif, san'atları ve çok acib, çekirdekleri ve çok hârika bir surette yapılarak o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatatın başlarına koyarak zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde, lisan-ı hal ile olan tesbihatları, zuhurca lisan-ı kal derecesine çıkmakla. bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsan’atınla, ve senin rahmet ve hikmetinle müsahhardırlar ve senin herbir emrine muti'dirler. Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından tesettür etmiş olan Sâni'-i Hakîm ve Hâlık-ı Rahîm! Bütün eşcar ve nebatatın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerinin dilleriyle ve adedleriyle; seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ederek sana hamd ü sena ederim. Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur’ân-ı Hakîm'in dersiyle anladım ve iman ettim ki; nasıl nebatat ve eşcar seni tanıyorlar, senin sıfât-ı kudsiyeni ve esma-i hüsnanı

11

bildiriyorlar.. Öyle de: Zîhayatlardan ruhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki; cisminde gâyet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî âzalarıyla ve bedeninde gâyet ince bir nizamla ve gâyet hassas bir mizanla ve gâyet mühim faidelerle yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve cesedinde gâyet san'atlı bir yapılış ve gâyet hikmetli bir tefriş ve gâyet dikkatli bir müvazene içinde konulan cihazat-ı bedeniyesiyle, senin vücub-ı vücuduna ve sıfatların tahakkukuna şehadet etmesin. Çünki bu kadar basirane nazik san'ata ve şuurkârane ince hikmete ve müdebbirane tam müvazeneye, elbette kör kuvvet ve şuursuz tabiat ve serseri tesadüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhal içinde muhaldir. Çünki o halde herbir zerresinin; herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu herşeyini bilecek ve görecek ve yapabilecek âdeta ilah gibi ihatalı bir ilmi ve kudreti bulunacak. Sonra teşkil-i cesed ona havale edilir ve kendi kendine oluyor denilir. Ve heyet-i mecmuasındaki vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve vahdet-i nev'iye ve vahdet-i cinsiye ve umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşahede edilen sikke-i fıtratta birlik ve herbir nev'in efradı sîmalarında görülen sikke-i hikmette ittihad ve iaşede ve icadda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki, senin vahdetine kat'î şehadette bulunmasın! Ve herbir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde senin ehadiyetine işareti olmasın. Hem nasılki insan ile beraber hayvanatın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüzbin enva'ı, muntazam bir ordu gibi techiz, talimat ve itaat ve müsahhariyetle ve en küçükten tâ en büyüğe kadar, rububiyetin emirleri intizamla cereyanlarıyla o rububiyetin derece-i haşmetine ve gâyet çoklukla beraber gâyet kıymetli ve gâyet mükemmel olmakla beraber gâyet çabuk yapılmaları ve gâyet san'atlı olmakla beraber gâyet kolay yapılışlarıyla kudretin derece-i azametine delalet ettikleri gibi; şarktan garba, şimalden cenuba kadar yayılan mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetin hadsiz vüs'atine ve herbiri emirber nefer gibi vazife-i fıtriyesini yapmak ve zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenlerin yerlerinde yeniden taht-ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak cihetiyle, hâkimiyetinin nihâyetsiz genişliğine kat'î delalet ederler.

12

Hem nasılki hayvanattan herbirisi, kâinatın bir küçük nüshası ve misal-i musaggarı hükmünde gâyet derin bir ilimle ve gâyet dakik bir hikmetle, karışık eczaları karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı suretleri şaşırılmayarak, hatasız, sehivsiz, noksansız yapılmalarıyla, ilmin herşeye ihatasına ve hikmetin herşeye şümulüne, adedlerince işaretler ederler; öyle de: Herbiri birer mu'cize-i san'at ve birer hârika-i hikmet olacak kadar san'atlı ve güzel yapılmalarıyla, çok sevdiğin ve teşhirini istediğin san'at-ı Rabbaniyen kemal-i hüsnüne ve gâyet derecede güzelliğine işaret ederler ve herbirisi, hususan yavruların gâyet nazdar, ve nazenin bir surette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, senin inâyetin gâyet şirin cemaline hadsiz işaretler ederler. Ey Rahmanürrahîm! Ey Sadık-ul Va'd-il Emin! Ey Mâlik-i Yevmiddin! Senin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın talimiyle ve Kur’ân-ı Hakîmin irşadıyla anladım ki: Madem kâinatın en müntehab neticesi hayattır.. ve hayatın en müntehab hülâsası zîruhtur.. ve zîruhun en müntehab kısmı zîşuurdur.. ve zîşuurun en câmii insandır.. ve bütün kâinat hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor.. ve zîhayatlar, zîruhlara müsahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar.. ve zîruhlar, insanlara müsahhardır, onlara yardım ediyorlar.. ve insanlar fıtraten Hâlıkları olan Allah-ı teala hazretlerini pek ciddî severler ve Hâlıkları onları hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir.. ve insanın istid’adı ve cihazat-ı maneviyesi, başka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor.. ve insanın kalbi ve şuuru, bütün kuvvetiyle beka istiyor.. ve lisanı, hadsiz dualarıyla beka için Hâlıkına yalvarıyor; elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaradılmış iken, ebedî bir adavetle gücendirmek olamaz ve kabil değildir. Belki başka bir ebedî âlemde mes'udane yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir. Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem-i bekada onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işaret ederler. Evet, ebedînin sadık dostu, ebedî olacak. Ve Bâki'nin âyine-i zîşuuru, bâki olmak lâzım gelir. Hayvanların ruhları bâki kalacağını ve Hüdhüd-i Süleymanî (A.S.) (A.S.) ve Neml'i ve Naka-i Sâlih ve Kelb-i Ashab-ı Kehf gibi bazı efrad-ı mahsusa; hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceği ve herbir nev'in arasıra istimal etmek için birtek cesedi bulunacağı rivâyet-i sahihadan anlaşılmakla beraber;

13

hem hikmet ve hakikat, hem rahmet ve rububiyet öyle iktiza ediyorlar. Ey Kâdir-i Kayyum! Bütün zîhayatlar ve zîruhlar ve zîşuurlar senin mülkünde, yalnız senin kuvvet ve kudretinle ve ancak senin irade ve tedbirinle ve rahmet ve hikmetinle, rububiyetin emirlerine teshir edilmişler ve fıtrî vazifelerle tavzif edilmişler. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil, belki insanın fıtraten zaa'fı ve aczi için, rahmet tarafından insana müsahhar olmuşlar. Ve lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile Sâni'lerini ve Mabudlarını kusurdan, şerikten takdis ediyorlar ve nimetlerine şükür ve hamd ederek, herbiri ibadat-ı mahsusalarını yapıyorlar. Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından perdelenmiş olan Zât-ı Akdes! Bütün zîruhların tesbihatıyla seni takdis etmeyi niyet edip ِ‫سب ْحان َك ي ا م ن جعَل م ن ال ْماء‬ َ َ ِ َ َ ْ َ ‫ُ َ َ َه‬

َ ‫ك ُل شي ْئ حى‬ ٍّ َ ٍ َ ّ

diyorum. Ya Rabb-el Âlemîn! Ya İlahe-l Evvelîne Ve-l Âhirîn! Ya Rabb-es Semavat-ı Ve-l Ardîn! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur’ân-ı Hakîm'in dersiyle anladım ve iman ettim ki: Nasıl sema, feza, arz, berr ve bahr, şecer, nebat ve hayvan; efradıyla, eczasıyla, zerratıyla seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehadet ediyorlar delalet ve işaret ediyorlar; öyle de: Kâinatın hülâsası olan zîhayat ve zîhayatın hülâsası olan insan ve insanın hülâsası olan enbiyalar ve evliyalar ve asfiyalar ve bunların hülâsaları olan kalblerinin ve akıllarının müşahedat ve keşfiyatlarıyla ve ilhamat ve istihracatlarıyla, yüzer icma' ve yüzer tevatür kuvvetinde bir kat'iyetle senin vücub-ı vücuduna ve senin vahdaniyet ve ehadiyetine şehadet edip, ihbar ediyorlar. Ve mu'cizat ve keramatlarıyla ve yakînî bürhanlarıyla, haberlerini isbat ediyorlar. Evet kalblerde, perde-i gaybda ihtar edici bir zâta bakan hiçbir hatırat-ı gaybiye; ve ilham edici bir zâta baktıran hiçbir ilhamat-ı sadıka; ve hakkalyakîn suretinde sıfât-ı kudsiyeni ve esma-i hüsnanı keşfeden hiçbir itikadat-ı yakîniye; ve enbiya ve evliyada bir Vâcib-ül Vücud'un envârını aynelyakîn ile müşahede eden hiçbir nurani kalb; ve asfiya ve sıddıkînde, bir Hâlık-ı Külli Şey'in âyât-ı vücubunu ve berahin-i vahdetini ilmelyakîn ile tasdik eden, isbat eden hiçbir münevver akıl yoktur ki, senin vücub-ı vücuduna ve sıfât-ı kudsiyene ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma-i hüsnana şehadet etmesin, delaleti bulunmasın ve işareti olmasın. Ve bilhassa bütün enbiya ve evliyanın ve asfiya ve sıddıkînin imamı ve reisi ve hülâsası olan

14

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ihbarını tasdik eden hiçbir mu'cizat-ı bahiresi ve hakkaniyetini gösteren hiçbir hakikat-ı âliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatlı kitabların hülâsat-ül hülâsası olan Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hiçbir âyet-i tevhidiye-i katıası ve mesail-i imaniyeden hiçbir mes'ele-i kudsiyesi yoktur ki, senin vücub-ı vücuduna ve kudsî sıfatlarına ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma ve sıfâtına şehadet etmesin ve delaleti olmasın ve işareti bulunmasın!.. Hem nasılki bütün o yüzbin muhbir-i sadıklar, mu'cizatlarına ve keramatlarına ve hüccetlerine istinad ederek, senin varlığına ve birliğine şehadet ederler; Öyle de: Herşeye muhit olan Arş-ı A'zam'ın külliyat-ı umûrunu idareden, tâ kalbin gâyet gizli ve cüz'î hatıratını ve arzularını ve dualarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rububiyetin derece-i haşmetini.. ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden icad eden ve hiçbir fiil bir fiile, bir iş bir işe mani olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretin derece-i azametini icma' ile, ittifak ile ilân ediyorlar ihbar ve isbat ediyorlar. Hem nasılki bu kâinatı zîruha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve cenneti ve saadet-i ebediyeyi cinn ve inse ihzar eden ve en küçük bir zîhayatı unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan rahmetin hadsiz genişliğini.. ve zerrattan tâ seyyarata kadar bütün enva'-ı mahlukatı emirlerine itaat ettiren ve teshir ve tavzif eden hâkimiyetin nihâyetsiz vüs'atini haber vererek, mu'cizat ve hüccetleriyle isbat ederler; öyle de: Kâinatı, eczaları adedince risaleler içinde bulunan bir kitab-ı kebir hükmüne getiren ve Levh-i Mahfuz'un defterleri olan (İmam-ı Mübin) ve (Kitab-ı Mübin)'de bütün mevcudatın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristlerini ve proğramlarını ve zîşuurun başlarında ve bütün kuvve-i hâfızalarda, sahiblerinin tarihçe-i hayatlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilmin herşeye ihatasına; ve herbir mevcuda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren; ve herbir zîhayatta âzaları, belki eczaları ve hüceyratları adedince maslahatları takib eden; hattâ insanın lisanını çok vazifelerle tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince zevkî olan mizancıklarla teçhiz ettiren hikmet-i kudsiyen herbir şeye şümulüne; hem bu dünyada nümuneleri görülen celalî ve cemalî isimlerin tecellileri daha parlak bir surette

15

ebed-ül âbâdda devam edeceğine ve bu fâni âlemde nümuneleri müşahede edilen ihsan’atın daha şaşaalı bir surette Dâr-ı Saadette istimrarına ve bekasına ve bu dünyada onları gören müştakların ebedde dahi refakatlarına ve beraber bulunmalarına bil'icma' ve bil'ittifak şehadet ve delalet ve işaret ederler. Hem yüzler mu'cizat-ı bahiresine ve âyât-ı katıasına istinaden, başta Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’ân-ı Hakîm'in olarak, bütün ervah-ı neyyire ashabı olan enbiyalar ve kulûb-ı nuraniye aktabı olan evliyalar ve ukûl-i münevvere erbabı olan asfiyalar; bütün suhuf ve kütüb-i mukaddesede, senin çok tekrar ettiğin va'dlerine ve tehdidlerine istinaden ve senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celal ve cemalin gibi kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve izzet ve celaline ve saltanat-ı rububiyetine itimaden ve keşfiyat ve müşahedatlarıyla ve ilmelyakîn itikadlarıyla, saadet-i ebediyeyi cinn ve inse müjdeliyorlar. Ve ehl-i dalalet için Cehennem bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve iman edip şehadet ediyorlar. Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahman-ı Rahîm! Ey Sadık-ul Va'd-il Kerim! Ey izzet ve celal sahibi Kahhar-ı Zülcelal! Bu kadar sadık dostlarını ve bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuunatını tekzib edip, saltanat-ı rububiyetin kat'î mukteziyatını ve sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ile kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibadın hadsiz dualarını ve davalarını reddederek, küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzib etmekle, senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ve uluhiyetin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rububiyetini müteessir eden ehl-i dalaleti ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece sen mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin! Böyle nihâyetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten senin nihâyetsiz adaletini ve cemalini ve rahmetini takdis ediyorum! âyetini, vücudumun bütün zerratı adedince söylemek istiyorum! Belki senin o sadık elçilerin ve o doğru dellâl-ı saltanatın hakkalyakîn ve aynelyakîn ve ilmelyakîn suretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem-i bekada ihsan’atının definelerine ve dâr-ı saadette tamamıyla zuhur eden güzel isimlerin hârika güzel cilvelerine şehadet ve işaret ederler ve beşaret verirler Ve bütün hakikatların mercii ve güneşi ve hâmisi olan "Hak" ismin en büyük bir şuaı, bu hakikat-ı ekber-i haşriye olduğunu iman ederek, senin ibadına ders veriyorlar. Ey Rabb-ül Enbiya Ve-s Sıddıkîn! Bütün onlar senin mülkünde, senin emrin ve kudretin ile, senin irade ve tedbirinle,

َ َّ ‫سب ْحان َه وَ تَعَالَى ع َما يَقُولُو الظ ّال ِمون ع ُلُوا كَبِيرا‬ َ ُ ُ َ ُ ً

16

senin ilmin ve hikmetin ile müsahhar ve muvazzaftırlar. Takdis, tekbir, tahmid ve tehlil ile Küre-i Arz'ı bir zikirhane-i a'zam ve bu kâinatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler. Ya Rabbî ve ya Rabb-es Semavatı Ve-l Aradîn! Ya Hâlıkî ve ya Hâlık-ı Külli Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretin ve iradetin ve hikmetin ve hâkimiyetin ve rahmetin hakkı için, nefsimi bana müsahhar eyle! Ve matlubumu bana müsahhar kıl! Kur’âna ve imana hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur'a müsahhar yap! Ve bana ve ihvanıma, iman-ı kâmil ve hüsn-i hâtime ver. Hazret-i (A.S.) (A.S.) Musa A.S.)'a denizi Hazret-i İbrahim 'a ateşi ve Hazret-i Davud 'a dağı ve demiri ve (A.S.) Hazret-i Süleyman 'a cinn ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Şemsi ve Kamer'i teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur'a kalbleri ve akılları müsahhar kıl!.. Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerlerinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs'te mes'ud kıl! Âmîn, âmîn, âmîn!..

َ َ َ َ ُ ‫سب ْحان َك ل َ عل ْم لَنَا اِل َّ ما ع َل ّمتَنَا اِن َّك اَن ْت الْعَلِيم ال ْحكِيم‬ ْ ُ َ ُ َ َ َ ِ ‫وَ اخر دَع ْويهُم ا َن ال ْحمد ُ ل ِٰلهه رب الْعَال َمين‬ ِّ َ ِ ّ ْ َ َ ِ ِ ْ َ ُ ِ

Kur’ândan ve münacat-ı Nebeviye olan Cevşen-ül Kebir'den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ı Rahîmimin dergâhına arzetmekte kusur etmiş isem, kusurumun afvı için Kur’ânı ve Cevşen-ül Kebir'i şefaatçı ederek rahmetinden afvımı niyaz ediyorum. Said Nursî

17

[Yirmibeşinci Lem'a ]
Otuzbirinci Mektubun Yirmibeşinci Lem'ası

Yirmibeş devadır.
Hastalara bir merhem ve bir teselli ve bir manevî reçete ve bir iyadet-ül mariz ve geçmiş olsun manasında yazılmıştır.

Said Nursî
Hicri 1353

[İhtar] Bu manevî reçete, bütün yazdıklarımızın fevkınde bir sür'atle te'lif edildiği gibi; hem umuma muhalif olarak tashihata ve dikkate vakit bulunamadı, te'lifi gibi gâyet sür'atle, ancak bir defa nazardan geçirildi. Demek müsvedde-i evvel hükmünde müşevveş kalmıştır. Kalbe fıtrî bir surette gelen hatıratı, san'atla ve dikkatle bozmamak için, yeniden tedkikata lüzum görmedik. Okuyan zâtlar, hususan hastalar bazı nâhoş ibarelerden veyahud ağır kelimelerden sıkılıp gücenmesinler, bana da dua etsinler.

(Hâşiye)

ّ ‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم‬ ْ ِ ِ َّ ِ ْ َّ ِ ٰ َ َ ‫اَل ّذِين اِذ َا ا َصابَتْهُم مصيب َة قَالُوا اِنَّا ل ِٰلهه وَاِنَّا اِلَيْهِ راجعُون وَال ّذِى هُو‬ ٌ ِ ُ ْ ِ ّ َ ِ َ َ َ َ ‫يُطْعِمنِى وي َسقين وَاِذ َا مرِضت فَهُوَ ي َشفين‬ ُ ْ َ ُ َ ِ ْ َ ِ ْ َ
Şu Lem'ada, nev-i beşerin on kısmından bir kısmını teşkil eden musibetzede ve hastalara hakikî bir teselli ve nâfi' bir merhem olabilecek (yirmibeş deva) icmalen beyan ediliyor.

[BİRİNCİ DEVA] Ey bîçare hasta! Merak etme, sabır et. Senin hastalığın sana dert değil belki bir nevi devadır. Çünki ömür bir sermayedir, gidiyor. Eğer meyvesi bulunmazsa zayi' olur. Hem ömür rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, tutuyor,

(Hâşiye)

: Bu risale, dört buçuk saat zarfında te'lif edilmiştir.
Evet Evet Evet Evet Rüşdü Re'fet Hüsrev Said Nursî

18

uzun ediyor.. tâ meyvelerini verdikten sonra bırakıp gitsin. İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darb-ı mesel dillerde destan olmuştur ki; "Musibet zamanı çok uzundur, safa zamanı pek kısadır." [İKİNCİ DEVA] Ey sabırsız hasta! Sabır et, belki şükür et. Senin bu hastalığın, senin ömür dakikalarını birer saat hükmüne getirebilir. Çünki ibadet iki kısımdır. Biri müsbet ibadettir ki; namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri menfî ibadetlerdir ki; hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede, aczini ve zaa'fını his eder. Hâlık-ı Rahîmine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyasız, manevî bir ibadete mazhar olur. Evet hastalıkla geçen bir ömür, Allah'tan şekva etmemek şartıyla, mü'min için ibadet sayıldığına rivâyet-ı sahiha vardır. Hattâ bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakika hastalığı, bir saat ibadet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği, rivâyat-i sahiha ile ve keşfiyat-ı sadıka ile sabittir. Senin bir dakika ömrünü, bin dakika hükmüne getirip, sana uzun bir ömür kazandıran hastalıktan teşekki değil, teşekkür et. [ÜÇÜNCÜ DEVA] Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanmaları şahiddir. Hem insan, zîhayatın en mükemmeli ve en yükseği ve cihazatça en zengini, belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvanata nisbeten en edna bir derecede, ancak kederli ve meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak ve rahat ve safalarla ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî ve daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemez, sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarfettirir. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cismine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öylece hazırlan." İşte bu hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Bundan şekva değil, belki bu cihetten ona teşekkür etmek lazımdır eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir.

19

[DÖRDÜNCÜ DEVA] Ey şekvacı hasta! Senin hakkın şekva değil şükürdür, sabırdır. Çünki senin vücudun ve âza ve cihazatın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek onlar başkasının mülküdür. Onların mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Yirmialtıncı Söz'de denildiği gibi, meselâ gâyet zengin, gâyet mahir bir san'atkâr; güzel san'atını ve kıymetdar servetini göstermek için, miskin bir âdeme, bir ücrete mukabil, modellik vazifesini gördürür bir saatçik zamanda diktiği, murassa ve gâyet san'atlı bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir. Onun üstünde işler vaziyetler verir. Hârika enva'-ı san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin âdem, o zâta dese: "Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun" böyle demeye hak kazanabilir mi? hürmetsizlik ettin, insafsızlık ettin diyebilir mi? İşte aynen bu misal gibi, Sâni'-i Zülcelal sana ey hasta! Göz, kulak, akıl, kalb gibi duygularla murassa olarak giydirdiği cisim gömleğini, esma-i hüsnasının nakışlarını göstermek için, çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzâk ismini tanıdığın gibi, Şâfî ismini de hastalığınla bil. Elemler, ve musibetler bir kısım esmasının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda hikmetten lem'alar ve rahmetten şualar ve o şuaat içinde çok güzellikler bulunuyor. Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında, sevimli ve güzel manaları bulursun. [BEŞİNCİ DEVA] Ey maraza mübtela hasta! Bu zamanda tecrübelerimle kanaatım gelmiştir ki; hastalık bazılara bir ihsan-ı İlahîdir, bir hediye-i Rahmanîdir. Bu sekiz dokuz senedir, liyakatsız olduğum halde, bazı genç zâtlar, hastalık münasebetiyle dua için benimle görüştüler. Dikkat ettim; hangi hastalıklı genci gördüm, ise sair gençlere nisbeten âhiretini düşünmeye başlıyor. Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvanî hevesattan bir derece kendini kurtarmış. Ben de bakıyordum, onların tahammül dâhilindeki hastalıklarının bir ihsan-ı İlahî olduğunu onlara ihtar ediyordum.ve derdim ki: "Kardeşim, ben senin hastalığın aleyhinde değilim, hastalık için sana karşı bir şefkat his edip acımıyorum ki dua edeyim. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış hastalık

20

vazifesini bitirdikten sonra Hâlık-ı Rahîm inşâallah sana şifa verir." Hem derdim: "Senin bir kısım emsalin sıhhat belasıyla gaflete düşüp, namazı terk ediyor, kabri düşünmüyor, Allah'ı unutup, bir saatlik hayat-ı dünyeviyenin zahirî keyfi ile, hadsiz bir hayat-ı ebediyesini sarsıyor, zedeliyor, belki de harab ediyor. Sen hastalık gözüyle, her halde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha arkasındaki menzilleri görüyorsun ve onlara göre davranırsın. Demek senin için hastalık, bir sıhhattır. Bir kısım emsalindeki sıhhat, bir hastalıktır." [ALTINCI DEVA] Ey elemden teşekki eden hasta! Senden soruyorum; geçmiş ömrünü düşün ve o ömürde geçmiş olan lezzetli safalı günlerini ve belalı ve elemli vakitlerini tahattur et. Herhalde ya oh, veya ah diyeceksin. Yani, ya elhamdülillah şükür veyahud vâhasretâ, vâ-esefâ ya kalbin veya lisanın diyecek. Dikkat et, sana oh elhamdülillah şükür dedirten, senin başından geçen elemlerin,ve musibetlerin düşünmesi, bir manevî lezzeti deşiyor ki; senin kalbin şükür ediyor. Çünki elemin zevali, lezzettir.Ve o elemler, ve o musibetler zevaliyle, ruhta bir lezzet irsiyet bırakmış ki, düşünmekle deşilse, ruhtan bir lezzet akıyor, şükürler takattur ediyor. Sana vâ-esefâ, ve ya hasretâ dedirten, eski zamanda geçirdiğin lezzetli ve safalı o hallerdir ki; zevalleriyle, senin ruhunda daimî bir elem irsiyet bırakmış, ne vakit düşünsen, o elem yine deşiliyor, esef ve hasret akıtıyor. Madem bir günlük gayr-ı meşru lezzet, bazan bir sene manevî elem çektiriyor. Ve muvakkat bir günlük hastalıkla gelen elem, çok günler manevî lezzet-i sevabla beraber, zevalindeki halâs ve kurtulmaktan gelen manevî lezzet vardır. Şimdilik senin başındaki bu muvakkat hastalığın neticesini ve iç yüzündeki sevabı düşün, "Bu da geçer yahu!" de, şekva yerinde şükür et. (Hâşiye) [ALTINCI DEVA] Ey dünya zevkini düşünüp hastalıktan ızdırab çeken kardeşim! Bu dünya eğer daimî olsa idi ve yolumuzda ölüm olmasaydı ve firak ve zevalin rüzgârları esmeseydi ve musibetli ve fırtınalı istikbalde manevî kış mevsimleri olmasaydı; ben de seninle beraber senin haline acıyacaktım. Fakat madem dünya bir gün bize haydi dışarı diyecek, feryadımızdan kulağını kapayacak, o bizi dışarı koğmadan biz bu hastalıklar ikazatıyla şimdiden ___________ ___________ _________________

(Hâşiye)

: Bu lem'a fıtrî bir surette tahattur ettiğinden, altıncı mertebede iki deva yazılmış. Fıtrîliğine

ilişmemek için böylece bıraktık, belki bir sır var diye değiştirmedik.

21

onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terketmeden, kalben biz onu terke çalışmalıyız. Evet hastalık bu manayı bize ihtar ediyor ve diyor ki: "Ey hasta senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsaid muhtelif maddelerden terkib edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla, mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya ne için geldiğini öğren" kalbin kulağına gizli ihtar ediyor. Hem madem dünyanın zevki, ve lezzeti devam etmiyor. Hususan meşru olmazsa hem devamsız, hem elemli, hem günahlı oluyor. O zevki kaybettiğinden hastalık bahanesiyle ağlama; bilakis hastalıktaki manevî ibadet ve uhrevî sevab cihetini düşün, zevk almaya çalış. [YEDİNCİ DEVA] Ey sıhhatının lezzetini kaybeden hasta! Senin hastalığın sıhhatindeki nimet-i İlahiyenin lezzetini kaçırmıyor, bilakis tattırıyor, ziyadeleştiriyor. Çünki bir şey devam etse tesirini kaybeder. Hattâ ehl-i hakikat müttefikan diyorlar ki:

ْ ْ َ [‫]اِن َّهما ال َشيَاءُ تُعْر ف بِا َضدَادِهَها‬ ‫َ ُه‬ ْ

yani: "Herşey zıddıyla bilinir." Meselâ, karanlık olmazsa ışık bilinmez, lezzetsiz kalır. Soğuk olmazsa hararet anlaşılmaz, zevksiz kalır. Açlık olmazsa, yemek lezzet vermez. Mide harareti olmazsa, su içmesi zevk vermez. İllet olmazsa, âfiyet zevksizdir. Maraz olmazsa, sıhhat lezzetsizdir. Madem Fâtır-ı Hakîm insana her çeşit ihsanını ihsas etmek ve her nevi nimetini tattırmak ve insanı daima şükre sevketmek istediğini, şu kâinatta çeşit çeşit hadsiz enva'-ı nimetini tadacak ve tanıyacak derecede gâyet çok cihazat ile insanı techiz etmesi gösteriyor; elbette sıhhat ve âfiyeti verdiği gibi; hastalıkları, illetleri, dertleri de verecektir. Senden soruyorum: "Bu hastalık senin başında veya elinde veya midende olmasa idi; sen, başın, elin, ve miden sıhhatindeki lezzetli, ve zevkli nimet-i İlahiyeyi his edip şükür eder mi idin? Elbette şükür değil, belki düşünmeyecektin; yalnız o sıhhatı şuursuz ve gafletle sefahete sarf edecekdin." [SEKİZİNCİ DEVA] Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar, keffaret-üz zünub olduğu hadîs-i sahih ile sabittir. Hem hadîste vardır ki: "Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşerse; imanlı bir hastanın titremesi de, öylece günahları silker döker." Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardırlar. Bu hayat-ı dünyevîde dahi kalb, vicdan, ruh için manevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekva etmezsen, şu muvakkat hastalık ile daimî pek çok hastalıklardan kurtulursun. Eğer günahları düşünmüyorsan, yahud âhireti bilmiyorsan

22

veyahut Allah'ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki; milyonlar defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryad et. Çünki bütün dünyanın mevcudatıyla senin kalbin, ruhun ve nefsin alâkadardır. Mütemadiyen firak ve zeval ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bahusus âhireti bilmediğin için, ölümü i'dam-ı ebedî tahayyül ettiğinden âdeta yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var. İşte en evvel hadsiz yaralı ve hastalıklı büyük manevî vücudun hadsiz hastalıklarına hem kat'î ilâç hem kat'î şifa verici bir tiryak olan iman ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesi altında sana gösterdiği aczin ve zaa'fın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelal'in kudretini ve rahmetini tanımaktır. Evet Allah'ı tanımayanın dünya dolusu bela başında vardır. Allah'ı tanıyanın dünyası nurlarla ve manevî sürurla doludur. Derecesine göre iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen manevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz'î ve maddî hastalıkların elemleri erir, ve ezilir. [DOKUZUNCU DEVA] Ey Hâlıkını tanıyan hasta! Hastalıklardaki elem ve tevahhuş ve korkmak ise; hastalık bazan ölüme vesile olduğu cihetdendir. Ölüm, nazar-ı gaflet ve zahirî cihetinde dehşetli olduğundan, ona vesile olan hastalıklar korkutuyor, telaş veriyor. Evvelâ bil ve kat'î iman et ki: "Ecel mukadderdir, tegayyür etmez." Çok ağır hastalar şifa bulup yaşamışlar. Sâniyen: Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değildir. Çok risalelerde gâyet kat'î, şeksiz, ve şübhesiz bir surette, Kur’ân-ı Hakîm'in verdiği bir nurla isbat etmişiz ki: Ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir; hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur; hem öteki âleme gitmiş yüzden doksandokuz ahbab ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir; hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır; hem zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana bir davettir; hem Hâlık-ı Rahîmin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bilakis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir. Hem ehlullahın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife-i hayatın idamesinde kazanacakları hayrat içindir. Evet ehl-i iman için ölüm, rahmet kapısıdır. Ehl-i dalalet için, zulümat-ı ebedi kuyusudur.

23

[ONUNCU DEVA] Ey lüzumsuz yere merak eden hasta! Sen, hastalığın ağırlığından merak ediyorsun. O merakın, senin hastalığını ağırlaştırıyor. Sen hastalığın hafifleşmesini istersen, merak etmemeye çalış. Yani hastalığın faidelerini,ve sevabını ve çabuk geçeceğini düşün, merakı kaldır, hastalığın kökünü kes. Evet merak, hastalığı ikileştirir; maddî hastalığın altında merak ile manevî bir hastalığı kalbine verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer teslimiyetle, rıza ile ve hastalığın hikmetini düşünmekle o merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir, hafifleşir, kısmen gider. Hususan evham ile bir dirhem maddî hastalık, bazan merak vasıtasıyla on dirhem kadar büyür. Merakın kesilmesiyle, o hastalığın onda dokuzu gider. Merak, hastalığı ziyade ettiği gibi, hikmet-i İlahiyeyi ittiham ve rahmet-i İlahiyeyi tenkid ve Hâlık-ı Rahîminden şekva hükmünde olduğu için, aks-i maksuduyla tokat yer, hastalığını ziyadeleştirir. Evet nasılki şükür nimeti ziyadeleştirir.. öyle de şekva; hastalığı, ve musibeti tezyid eder. Hem merakın kendisi de bir hastalıktır. Onun ilâcı, hastalığın hikmetini bilmektir. Madem hikmetini ve faidesini bildin; o merhemi meraka sür, kurtul. Ah yerine oh de, vâ-esefâ yerine "Elhamdülillahi alâküllihal" de. [ONBİRİNCİ DEVA] Ey sabırsız hasta kardeş! Hastalık, hazır bir elemi sana vermekle beraber; evvelki hastalığından bugüne kadar o hastalığın zevalindeki bir lezzet-i maneviyeyi ve sevabındaki bir lezzet-i ruhiyeyi de veriyor. Bugünden, belki bu saatten sonraki zamanda hastalık yok, elbette yoktan elem yok; elem olmazsa teessür de olamaz. Sen yanlış bir surette tevehhüm ettiğin için sabırsızlık geliyor. Çünki bugünden evvelki bütün hastalık zamanının maddîsi gitmekle, elemi de gitmiş; kendindeki sevab ve zevalindeki lezzet kalmış. Sana kâr ve sürur vermek lâzım gelirken, onları düşünmeyip müteellim olmak sabırsızlık etmek divaneliktir. Gelecek günler daha gelmemişler. Onları şimdi düşünüp, yok olan bir günden, yok olan bir hastalıktan, yok olan bir elemden tevehhüm ile müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, üç mertebe yok yoğa vücud rengini vermek, divanelik değil de nedir? Madem bu saatten evvelki hastalık zamanları sürur veriyor. Ve madem bu saatten sonraki zaman madum, hastalık madum, elem madumdur. Sen, Cenab-ı Hakk'ın sana verdiği bütün sabır kuvvetini böyle sağa sola dağıtma; bu saatteki eleme karşı tahşid et; "Yâ Sabûr!" de, dayan. [ONİKİNCİ DEVA] Ey hastalık sebebiyle ibadet ve evradından mahrum kalan ve o mahrumiyetten teessüf eden hasta!

24

Bil ki: Hadîsçe sabittir ki; müttaki bir mü'min, hastalık sebebiyle yapamadığı daimî virdinin sevabını, hastalık zamanında yine kazanır. Farzları, mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hasta, sabır ve tevekkül ile ve farzları yerine getirmekle o ağır hastalık zamanında yapamadığı sair sünnetler yerini, hem hâlis bir surette, hastalık tutar. Hem hastalık, insandaki aczini, ve zaa'fını ihsas eder. O aczin lisanıyla ve zaa'fın diliyle halen ve kalen bir dua ettirir. Cenab-ı Hak, insana hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir zaa'f vermiş.. tâ ki daimî bir surette dergâh-ı İlahiyeye iltica edip niyaz etsin, dua etsin. ‫قُل ما يَعْبَوا بِك م رب ّهِى لَوْل َ دُع َاوك م‬ ْ ‫ُه‬ ‫ْ َه‬ َ ْ ‫ُه‬ fermanıyla yani "Eğer duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var" diye olan âyetin sırrıyla insanın hikmet-i hılkatı ve sebeb-i kıymeti olan samimî dua ve niyazın bir sebebi hastalık olduğundan, bu nokta-i nazardan şekva değil, Allah'a şükür etmek ve hastalığın açtığı dua musluğunu, âfiyeti kesb etmekle kapamamak gerektir. [ONÜÇÜNCÜ DEVA] Ey hastalıktan şekva eden bîçare âdem! Hastalık bazılara ehemmiyetli bir definedir, ve gâyet kıymetdar bir hediye-i İlahiyedir. Her hasta, kendi hastalığını o neviden tasavvur edebilir. Madem ecel vakti muayyen değildir; Cenab-ı Hak, insanı yeis-i mutlaktan ve gaflet-i mutlaktan kurtarmak için, havf u reca ortasında tutmak ve hem dünya ve âhiretini muhafaza ettirmek için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ölüm gelebilir; eğer ölüm insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık ise gafleti dağıtır, âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir, öylece hazırlanır. Bazen öyle bir kazancı olur ki; yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi yirmi günde kazanır. Ezcümle, arkadaşlarımızdan -Allah rahmet etsin- iki genç vardı. Biri İlama'lı Sabri, diğeri İslâmköy'lü Vezirzade Mustafa. Bu iki zât, talebelerimin içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve iman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmiyordum. Vefatlarından sonra anladım ki; her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalığın irşadıyla, sair gafil ve feraizi terkeden gençlere bedel, en mühim bir takva içinde ve en kıymetdar bir hizmette ve âhirete nâfi' bir vaziyette bulundular. İnşâallah iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyelerinin saadetine medar oldu. Ben onların sıhhatı için bazen ettiğim duayı, şimdi anlıyorum dünya itibariyle beddua olmuş. İnşâallah o duam, sıhhat-ı uhreviyeleri için kabul olmuştur. İşte bu iki zât, benim itikadımca, on sene bir takva ile elde edilecek bir kazanç kadar kâr buldular. Eğer

25

bu ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliklerine güvenip, gaflet ve sefahete atılsa idiler; ölüm de onları tarassud edip tam günahların pislikleri içinde yakalasa idi; o nurlar definesi yerine, kabirlerini yılanlar ve akrepler yuvası yapacaklardı. Madem hastalıkların böyle menfaati var, ondan şekva değil tevekkül ve sabır ile şükredip, rahmet-i İlahiyeye itimad etmektir. [ONDÖRDÜNCÜ DEVA] Ey gözüne perde çekilen hasta! Eğer ehl-i imanın gözüne gelen perdenin altında nasıl bir nur ve manevî bir göz olduğunu bilsen "Yüzbin şükür Rabb-ı Rahîmime" dersin. Bu merhemi izah için bir hâdise söyleyeceğim. Şöyle ki: Bana sekiz sene kemal-i sadakatla hiç gücendirmeden hizmet eden Barla'lı Süleyman'ın halasının, bir vakit gözleri kapandı. O sâliha kadın, bana karşı haddimden yüz derece fazla hüsn-i zan ederek, "Gözüm açılması için dua et" diyerek, câmi kapısında beni yakaladı. Ben de, o mübarek ve meczube kadının salahatını duama şefaatçı yapıp, "Ya Rabbi, onun salahatı hürmetine onun gözünü aç" diye yalvardım. İkinci gün Burdur'lu bir göz hekimi geldi, gözünü açtı. Kırk gün sonra yine gözü kapandı. Ben çok müteessir oldum, çok dua ettim. İnşâallah o duam, âhireti için kabul olmuştur. Yoksa benim o duam, onun hakkında gâyet yanlış bir beddua olurdu. Çünki eceli kırk gün kalmıştı. Kırk gün sonra -Allah rahmet eylesin- vefat eyledi. İşte o merhume, kırk gün Barla'nın bağlarına hazînane ve rikkatli ihtiyarlık gözüyle bakmasına bedel; kabrinde, Cennet bağlarını kırkbin günler seyredeceğini kazandı. Çünki imanı kuvvetli, salahatı şiddetli idi. Evet bir mü'min gözüne perde çekilse ve gözü kapalı kabre girse, derecesine göre, ehl-i kuburdan çok ziyade o âlem-i nuru temaşa edebilir. Bu dünyada nasıl çok şeyleri biz görüyoruz, kör olan mü'minler görmüyorlar. Kabirde o körler, iman ile gitmişler ise, o derece ehl-i kuburdan ziyade görürler. En uzak gösteren dûrbînlerle bakar nevinde, kabirlerinde derecelerine göre Cennet bağlarını sinema gibi görüp temaşa ederler. İşte böyle gâyet nurlu ve toprak altında iken göklerin üstündeki Cennet'i görecek ve seyredecek bir gözü, bu gözündeki perde altında şükür ile sabır ile bulabilirsin. İşte o perdeyi senin gözünden kaldıracak ve o gözle seni baktıracak olan göz hekimi, Kur’ân-ı Hakîm'dir. [ONBEŞİNCİ DEVA] Ey âh-ı enin eden hasta! Hastalığın suretine bakıp âh! eyleme. Manasına bak oh! de. Eğer hastalığın

26

ُ ْ ْ ‫فَال َمث َل‬

manası güzel birşey olmasa idi, Hâlık-ı Rahîm en sevdiği ibadına hastalıkları vermezdi. َ ‫َه‬ َ ْ َّ َْ ُ َْْ َ Halbuki hadîs-i sahihte vardır ki: [‫ا َشد ُّ النَّا س ب َلءً النْبِيَاءُ ث ُهم الوْلِيَاءُ المث َل‬ ] -ev kema kal- yani: "En ziyade musibet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyileri ve en kâmilleridirler." Başta Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm, enbiyalar sonra evliyalar sonra ehl-i salahat çektikleri hastalıklara birer ibadet-i hâlisa, birer hediye-i Rahmaniye nazarıyla bakmışlar; sabır içinde şükür etmişler. Hâlık-ı Rahîm'in rahmetinden gelmiş birer ameliyat-ı cerrahiye nev'inden görmüşler. Sen ey âh-ı fizar eden hasta! Bu nuranî kafileye iltihak etmek istersen, sabır içinde şükür et. Yoksa şekva etsen, onlar seni kafilelerine almayacaklar. O vakit Ehl-i gafletin çukurlarına düşersin!.. Karanlıklı bir yolda gideceksin. Evet hastalıkların bir kısmı var ki; eğer ölümle neticelense, manevî şehid hükmünde şehadet gibi bir velâyet derecesine sebebiyet (Hâşiye) verir. Ezcümle çocuk doğurmaktan gelen hastalıklar ve karın sancısıyla ve gark ve hark ve taun ile vefat edenler, şehid-i manevî olduğu gibi, öyle çok mübarek hastalıklar var ki, velâyet derecesini ölümle kazandırır. Hem hastalık, dünya aşkını ve alâkasını hafifleştirdiğinden, vefat ile dünyadan, ehl-i dünya için gâyet elîm ve acı olan müfarakatı tahfif eder ve bazan da sevdirir. [ONALTINCI DEVA] Ey sıkıntıdan şekva eden hasta! Hastalık, hayat-ı içtimaiye-i insaniyede en mühim ve gâyet güzel olan hürmet ve merhameti telkin eder. Çünki insanı vahşete ve merhametsizliğe sevkeden istiğnadan kurtarır. Çünki

‫ ]ا َن را ه ُ ا ستَغْنَى‬âyetinin sırrıyla, sıhhat ve âfiyetten gelen istiğnada bulunan bir nefs-i ْ َ ْ

[‫ا ِهن الِن ْهسان لَيَطْغَهى‬ َ َ ْ َّ

emmare, şâyan-ı hürmet çok uhuvvetlere karşı hürmeti his etmez. Ve şâyan-ı merhamet ve şefkat olan musibetzedelere ve hastalıklılara merhameti duymaz. Ne vakit hasta, o hastalıkta aczini ve fakrını anlar, lâyık-ı hürmet olan kardeşlarına karşı hürmeti his eder. Ve rikkat-ı cinsiyeden gelen şefkat-ı insaniye ve en mühim bir haslet-i İslâmiye olan musibetzedelere karşı merhameti his eder ve onları nefsine kıyas ederek, onlara tam manasıyla acır, şefkat eder, elinden gelse muavenet eder, hiç olmazsa dua eder, hiç olmazsa şer'an sünnet olan keyfini sormak için ziyaretine gider, sevab kazanır.

(Hâşiye)

: Bu hastalığın manevî şehadeti kazandırması, lohusa zamanı olan kırk güne kadardır.

27

[ONYEDİNCİ DEVA] Ey hastalık vasıtasıyla hayrat yapamamaktan şekva eden hasta! Şükür et, hayratın en hâlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık mütemadiyen hastaya ve Lillah için hastaya bakıcılara sevab kazandırmakla beraber, duanın kabül olunmasına en mühim vesiledir. Evet hastalara bakmak ehl-i iman için mühim sevabı vardır. Hastaların keyfini sormak, fakat hastayı sıkmamak şartıyla ziyaret etmek, sünnet-i seniyedir; keffaret-üz zünub olur. Hadîste vardır ki: "Hastaların duasını alınız, onların duası makbuldür." Bahusus hasta, akrabadan olsa, hususan peder ve vâlide olsalar, onlara hizmet mühim bir ibadettir, mühim bir sevabdır. Hastaların kalbini hoşnud etmek ve teselli vermek, mühim bir sadaka hükmüne geçer. Bahtiyardır o evlâd ki; peder ve vâlidesinin hastalık zamanında, onların seri-üt teessür olan kalblerini memnun edip hayır dualarını alır. Evet hayat-ı içtimaiyede en muhterem bir hakikat olan peder ve vâlidesinin şefkatlerine mukabil, hastalıkları zamanında kemal-i hürmet ve şefkat-i ferzendane ile mukabele eden o iyi evlâdın vaziyetini ve insaniyetin ulviyetini gösteren o vefadar levhayı, hattâ melaikeler dahi "Mâşâallah, Bârekâllah" deyip alkışlıyorlar. Evet o hastalık elemini hiçe indirecek, hastanın etrafında tezahür eden şefkatlerden ve acımak ve merhametlerden gelen gâyet hoş ve ferahlı lezzetler var. Hastanın duasının makbuliyeti, ehemmiyetli bir mes'eledir. Ben otuz-kırk seneden beri, bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifam için dua ederdim. Ben anladım ki, hastalık dua etmekliğim için verilmiş. Dua ile duayı kaldırmak, yani (Hâşiye) dua kendi kendini kaldırmadığından anladım ki, duanın neticesi uhrevîdir; kendisi de bir nevi ibadettir çünkü hastalık ile aczini anlar dergâh-ı İlahiyeye iltica eder. Onun için otuz senedir şifa duasını ettiğim halde, duam zahirî kabul olmadığından, duayı terketmek kalbime gelmedi. Zira hastalık, duanın vaktidir; şifa, duanın neticesi değildir. Belki Cenab-ı Hakîm-i Rahîm şifa verirse, fazlından verir. Hem dua, istediğimiz tarzda kabul olmazsa makbul olmadı denilmez. Hâlık-ı Hakîm daha iyi biliyor, menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazan dünyaya aid dualarımızı, menfaatimiz için âhiretimize çevirir, öyle kabul eder. Her ne ise... Hastalık sırrıyla hulusiyet kazanan, hususan zaa'f ve aczden ve tezellül ve ihtiyaçtan gelen bir dua. ________________________ ________________________ (Hâşiye) : Evet, bir kısım hastalıklar duanın sebeb-i vücudu iken, dua hastalığın ademine sebeb olsa,
duanın vücudu kendi ademine sebeb olur; bu da olamaz.

28

kabule yakındır. Hastalık öyle hâlis bir duanın medarıdır. Hem dindar olan hasta, hem hastaya bakan mü'minler bu duadan istifade etmelidirler. [ONSEKİZİNCİ DEVA] Ey şükrü bırakıp şekva eden hasta! Şekva, bir haktan gelir. Senin bir hakkın zayi' olmamış ki şekva ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var, yapmadın. Cenab-ı Hakk'ın hakkını vermedin, haksız bir surette hak istiyorsun gibi şekva ediyorsun. Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatte olanlara bakıp şekva edemezsin. Belki sen, sıhhat noktasında kendinden aşağı derecelerde bulunan bîçare hastalara bakıp şükür etmekle mükellefsin. Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere bak! Bir gözün yoksa, iki gözü de olmayan a'malara bak! Allah'a şükür et. Evet nimette kendinden yukarıya bakıp şekva etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musibette herkesin hakkı, musibet noktasında kendinden daha yukarı olanlara bakmaktır ki şükür etsin. Bu sır bazı risalelerde bir temsil ile izah edilmiştir. O temsilin icmali şudur ki: Bir zât, bir bîçareyi, bir minarenin başına çıkarıır. Minarenin her bir basamağında ayrı ayrı birer ihsan, birer hediye verir. Tam minarenin başında da en büyük bir hediyeyi verir. O mütenevvi hediyelere karşı ondan teşekkür ve minnetdarlık istediği halde; o hırçın âdem, bütün o basamaklarda gördüğü hediyeleri unutup yahud hiçe sayıp şükür etmeyerek yukarıya baksa. Keşke bu minare daha uzun olsa idi, daha yukarıya çıksa idim, Ah! ne için o dağ gibi veyahud öteki minare gibi çok yüksek değilim deyip şekvaya başlasa, ne kadar bir küfran-ı nimettir, ve ne kadar bir haksızlıktır. Öyle de: Bir insan hiçlikten vücuda gelip, taş olmayarak, ağaç olmayarak, hayvan kalmayarak, insan olup, müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve âfiyet görüp, yüksek bir derece-i nimet kazandığı halde, bazı ârızalarla, sıhhat ve âfiyet gibi bazı nimetlere lâyık olmadığından veya sû'-i ihtiyarıyla veya sû'-i istimaliyle elinden kaçırdığından veyahud eli yetişmediğinden şekva etmek, sabırsızlık göstermek, aman ne yaptım böyle başıma geldi diye rububiyet-i İlahiyeyi tenkid etmek gibi bir halet; maddî hastalıktan daha musibetli, manevî bir hastalıktır. Kırılmış el ile döğüşmek gibi, şikâyetiyle hastalığını ziyadeleştirir. Âkil odur ki: ‫ لِك ُل مصيبَةٍ* اِنَّا ل ِٰلهه وَاِنَّا اِلَيْهِ راجعُون‬sırrıyla teslim olup sabr etsin; tâ o hastalık, ِ ُ ِّ ِ ّ َ ِ َ vazifesini bitirsin gitsin.

29

[ONDOKUZUNCU DEVA] Cemil-i Zülcelal'in bütün isimleri esma-i hüsna tabir-i Samedanîsiyle gösteriyor ki, güzeldirler. Mevcudat içinde en latif, en güzel, en câmi' âyine-i Samediyet de hayattır. Güzelin âyinesi güzeldir. Güzelin mehasinlerini gösteren âyine güzelleşir. O âyinenin başına o güzelden ne gelse, güzel olduğu gibi; hayatın başına dahi o güzelden ne gelse, hakikat noktasında güzeldir. Çünki güzel olan esma-i hüsnanın güzel nakışlarını gösterir. Hayat, daima sıhhat ve âfiyette yeknesak gitse, nâkıs bir âyine olur. Belki bir cihette ademi yokluğu ve hiçliği ihsas edip sıkıntı verir. Hayatın kıymetini tenzil eder. Ömrün lezzetini sıkıntıya kalbeder. Çabuk vaktimi geçireceğim diye, sıkıntıdan ya sefahete, ve ya eğlenceye atılır. Hapis müddeti gibi, kıymetdar ömrüne adavet edip, çabuk öldürmek çabuk geçirmek ister. Fakat tahavvülde ve harekette ve ayrı ayrı tavırlar içinde yuvarlanmakta olan bir hayat, kıymetini ihsas ediyor, ömrün kıymetini ve lezzetini bildiriyor. Meşakkatte ve musibette dahi olsa, ömrün geçmesini istemez. "Aman Güneş batmadı, ve gece bitmedi" diye sıkıntıdan of! of! etmez. Evet gâyet zengin ve işsiz ve istirahat döşeğinde herşeyi mükemmel bir efendiden sor; ne haldesin? Elbette, aman vakit geçmiyor, gel bir şeş-beş oynayalım, veyahud vakti geçirmek için bir eğlence bulalım, gibi müteellimane sözleri ondan işiteceksin.. veyahud tul-i emelden gelen, bu şey'im eksik, keşke şu işi yapsaydım gibi şekvalar işiteceksin. Sen bir musibetzededen veya işçi ve meşakkatli bir halde olan bir fakirden sor; ne haldesin? Aklı başında ise diyecek ki: "Şükürler olsun Rabbime, iyiyim, çalışıyorum. Keşke Güneş çabuk gitmeseydi, bu işi de bitirseydim. Vakit çabuk geçiyor, ömür durmuyor gidiyor. Vakıa zahmet çekiyorum, fakat bu da geçer, herşey böyle çabuk geçiyor." diye, manen ömür ne kadar kıymetdar olduğunu, geçmesindeki teessüfü ile bildiriyor. Demek meşakkat ve çalışmakla, ömrün lezzetini ve hayatın kıymetini anlıyor. İstirahat ve sıhhat ise, ömrü acılaştırıyor geçmesini arzu ediyor. Ey hasta kardeş! Bil ki, başka risalelerde tafsilâtıyla kat'î bir surette isbat edildiği gibi; musibetlerin, şerlerin, hattâ günahların aslı ve mayesi ademdir. Adem ise şerdir, karanlıktır. Yeknesak istirahat, sükût, sükûnet, tevakkuf gibi haletler ademe, hiçliğe yakınlığı içindir ki, ademdeki karanlığı ihsas edip sıkıntı veriyor. Hareket ve tahavvül ise vücuddur, vücudu ihsas eder. Vücud ise hâlis hayırdır, nurdur. Madem hakikat budur; sendeki

30

hastalık, kıymetdar hayatı safileştirmek, kuvvetleştirmek, terakki ettirmek ve vücuddaki sair cihazat-ı insaniyeyi o hastalıklı uzvun etrafında muavenetdarane müteveccih etmek ve Sâni'-i Hakîm'in ayrı ayrı isimlerinin nakışlarını göstermek gibi, çok vazifeler için, o hastalık senin vücuduna misafir olarak gönderilmiştir. İnşâallah çabuk vazifesini bitirir gider. Ve âfiyete der ki; sen gel, benim yerimde daimî kal, vazifeni gör, bu hane senindir, âfiyetle kal. [YİRMİNCİ DEVA] Ey derdine derman arayan hasta! Hastalık iki kısımdır. Bir kısmı hakikî, bir kısmı vehmîdir. Hakikî kısmı ise Şâfî-i Hakîm-i Zülcelal, küre-i arz olan eczahanei kübrasında, her derde bir deva istif etmiş. O devalar ise, dertleri isterler. Her derde bir derman halk etmiş. Tedavi için ilâçları almak, istimal etmek meşrudur. Fakat tesirini ve şifayı, Cenab-ı Hak'tan bilmek gerektir. Dermanı o verdiği gibi, şifayı da o veriyor. Hâzık ve mütedeyyin hekimlerin tavsiyelerini tutmak, ehemmiyetli bir ilâçtır. Çünki ekser hastalıklar sû'-i istimalâttan, perhizsizlikten ve israftan ve hatiattan ve sefahetten ve dikkatsizlikten geliyor. Mütedeyyin hekim, elbette meşru bir dairede nasihat eder vesayada bulunur. Sû'-i istimalâttan, israfattan men'eder, teselli verir. Hasta o vesayaya ve o teselliye itimad edip hastalığı hafifleşir, sıkıntı yerinde bir ferahlık verir. Amma vehmî hastalık ise; onun en müessir ilâcı, ehemmiyet vermemektir. Ehemmiyet verdikçe o büyür, şişer. Ehemmiyet verilmezse küçülür, dağılır. Nasılki arılara iliştikçe, insanın başına üşüşürler, aldırmazsan dağılırlar. Hem karanlıkta gözüne sallanan bir ipten gelen bir hayale ehemmiyet verdikçe büyür. Hattâ bazan onu divane gibi kaçırır; ehemmiyet vermezse, âdi bir ipin yılan olmadığını görür, başındaki telaşına güler. Bu vehmî hastalık çok devam etse, hakikata inkılab eder. Vehham ve asabî insanlarda fena bir hastalıktır. Habbeyi kubbe yapar; kuvve-i maneviyesi kırılır. Hususan merhametsiz yarım hekimlere veyahud insafsız doktorlara rastgelse, evhamını daha ziyade tahrik eder. Zengin ise malı gider; yoksa ya aklı gider veya sıhhatı gider. [YİRMİBİRİNCİ DEVA] Ey hasta kardeş! Senin hastalığında madem elem var, fakat o maddî elemin tesirini izale edecek

31

ehemmiyetli bir manevî lezzet seni ihata ediyor. Çünki peder ve vâliden ve akraban varsa, çoktan beri unuttuğun gâyet lezzetli onların şefkatleri senin etrafında yeniden uyanıp, çocukluk zamanında gördüğün o şirin nazarları yine görmekle beraber; çok gizli ve perdeli kalan etrafındaki dostluklar, hastalığın cazibesiyle yine sana karşı muhabbetdarane baktıklarından, elbette onlara karşı senin bu maddî elemin çok ucuza düşer. Hem sen müftehirane hizmet ettiğin ve iltifatlarını kazanmaya çalıştığın zâtlar, hastalığın hükmüyle sana merhametkârane hizmetkârlık ettiklerinden, efendilerine efendi oldun. Hem insanlardaki rikkat-i cinsiyeyi ve şefkat-i nev'iyeyi kendine celbettiğinden, hiçten çok yardımcı ahbablar ve şefkatli dostların buldun. Hem çok meşakkatli hizmetlerden paydos emrini yine hastalıktan aldın, istirahat ediyorsun. Elbette senin bu cüz'î elemin, bu manevî lezzetlere karşı seni şekvaya değil, şükre sevketmelidir. [YİRMİİKİNCİ DEVA] Ey nüzul gibi ağır hastalıklara mübtela olan kardeş! Evvelâ sana müjde ediyorum ki; mü'min için nüzul mübarek sayılıyor. Bunu ben çoktan ehl-i velâyetten işitiyordum. Sırrını bilmiyordum. Bir sırrı şöyle kalbime geliyor ki: Ehlullah, Cenab-ı Hakk'a vâsıl olmak ve dünyanın azîm manevî tehlikelerinden kurtulmak ve saadet-i ebediyeyi temin etmek için, iki esası ihtiyaren takib etmişler: [Birisi] Rabıta-i mevttir. Yani: Dünya fâni olduğu gibi, kendisi de içinde vazifedar fâni bir misafir bulunduğunu düşünmekle, hayat-ı ebedîyelerine o suretle çalışmışlar. [İkincisi] Nefs-i emmarenin ve kör hissiyatın tehlikelerinden kurtulmak için, çillelerle, riyazetlerle nefs-i emmarenin öldürülmesine çalışmışlar. Sen ey yarı vücudunun sıhhatını kaybeden kardeş! Sana ihtiyarsız ve kısa ve kolay ve sebeb-i saadet olan iki esas verilmiş ki; daima senin vücudun vaziyeti, dünyanın zevalini ve insanın fâni olduğunu ihtar ediyor. Daha dünya seni boğamıyor, gaflet senin gözünü kapayamıyor. Ve yarım insan vaziyetindeki bir zâtı, nefs-i emmare elbette hevesat-ı rezile ile ve nefsanî müştehiyat ile aldatamaz, çabuk o nefsin belasından kurtulur.İşte mü'min sırr-ı iman ile ve teslimiyet ve tevekkül ile, o ağır nüzul gibi hastalıktan az bir zamanda, ehl-i velâyetin çilleleri gibi istifade edebilir. O vakit o ağır hastalık çok ucuza düşer.

32

[YİRMİÜÇÜNCÜ DEVA] Ey kimsesiz, garib, bîçare hasta! Hastalığınla beraber kimsesizlik ve gurbet, sana karşı en katı kalbleri rikkate getirirse ve nazar-ı şefkati celbederse; acaba Kur’ânın bütün surelerinin başlarında kendini Rahman-ur Rahîm sıfatıyla bize takdim eden ve bir lem'a-i şefkatıyla umum yavruları umum vâlidelere, o hârika şefkatıyla terbiye ettiren ve her baharda bir cilve-i rahmetiyle zemin yüzünü nimetlerle dolduran ve ebedî bir hayattaki Cennet, bütün mehasiniyle bir cilve-i rahmeti olan senin Hâlık-ı Rahîmine iman ile intisabın ve onu tanıyıp hastalığın lisan-ı acziyle ona niyazın, elbette senin bu gurbetteki kimsesizlik hastalığın, herşeye bedel o Zât’ın nazar-ı rahmetini sana celbeder. Madem o var, sana bakar, sana herşey var. Asıl gurbette, kimsesizlikte kalan odur ki; iman ve teslimiyetle ona intisab etmesin veya intisabına ehemmiyet vermesin. [YİRMİDÖRDÜNCÜ DEVA] Ey masum hasta çocuklara ve masum çocuklar hükmünde olan ihtiyarlara hizmet eden hasta bakıcılar! Sizin önünüzde mühim bir ticaret-i uhreviye var. Şevk ve gayretle o ticareti kazanınız. Masum çocukların hastalıkları, o nazik vücudlara bir idman ve bir riyazettir ve ileride dünyanın dağdağalarına mukavemet verdirmek için bir şırınga ve bir terbiye-i Rabbaniye gibi, çocuğun hayat-ı dünyeviyesine aid çok hikmetlerle beraber hayat-ı ruhiyesine ve tasaffi-i hayatına medar olacak büyüklerde keffaretüz zünub yerine, manevî ve ileride veyahud âhirette terakkiyat-ı maneviyesine medar şırıngalar nev'indeki hastalıklarından gelen sevab, peder ve vâlidelerinin defter-i a'mallerine, ve bilhassa sırr-ı şefkatle çocuğun sıhhatını kendi sıhhatına tercih eden vâlidesinin sahife-i hasenatına girdiği, ehl-i hakikatça sabittir. İhtiyarlara bakmak ise; hem azîm sevab almakla beraber, o ihtiyarın ve bilhassa peder ve vâlide olsalar, dualarını almak ve kalblerini hoşnud etmek ve vefakârane hizmet etmek, hem bu dünyadaki saadete, hem âhiretin saadetine medar olduğu rivâyet-i sahiha ile ve çok vukuat-ı tarihiye ile sabittir. İhtiyar peder ve vâlidesine tam itaat eden bahtiyar bir veled, evlâdından aynı vaziyeti gördüğü gibi; bedbaht bir veled eğer ebeveynini rencide etse, azab-ı uhrevîden başka, dünyada dahi çok felâketlerle cezasını gördüğü, çok vukuat ile sabittir. Evet ihtiyarlara, masumlara ve yalnız akrabasına bakmak değil; belki ehl-i iman madem sırr-ı imanla uhuvvet-i hakikiye var onlara rastgelse, muhterem hasta ihtiyarlar onlara muhtaç olsa, ruh u canla onlara hizmet etmek İslâmiyetin muktezasıdır.

33

[YİRMİBEŞİNCİ DEVA] Ey hasta kardeşler! Sizler gâyet nâfi' ve her derde deva ve hakikatli kudsî bir tiryak isterseniz, imanınızı inkişaf ettiriniz. Yani tövbe ve istiğfar ile namaz ve ubudiyetle, o tiryak-ı kudsî olan imanı ve imandan gelen ilâcı istimal ediniz. Evet dünyaya muhabbet ve alâka yüzünden güya ve âdeta ehl-i gafletin dünya gibi büyük, hasta, manevî bir vücudu vardır. İman ise, o dünya gibi zeval ve firak darbeleriyle, yara bere içinde olan o manevî vücuduna birden şifa verip; yaralardan kurtarıp, hakikî şifa verdiğini pek çok risalelerle kat'î isbat etmişiz. Başınızı ağrıtmamak için kısa kesiyorum. İman ilâcı ise, feraizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösterir. Gaflet ve sefahet ve hevesat-ı nefsaniye ve lehviyat-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini meneder. Hastalık madem gafleti kaldırıyor, iştihayı kesiyor, gayr-ı meşru keyflere gitmeye mani oluyor; ondan istifade ediniz. Hakikî imanın kudsî ilâçlarından ve nurlarından tövbe ve istiğfar ile, dua ve niyaz ile istimal ediniz. Cenab-ı Hak sizlere şifa versin, hastalıklarınızı keffaret-üz zünub yapsın. Âmîn âmîn âmîn...

Tevafukat-ı latifedendir ki; Re'fet Bey'in birinci tesvidden gâyet sür'atli yazdığı nüsha ile, Hüsrev'in yazdığı diğer bir nüshada, ihtiyarsız hiç düşünmeden, satır başlarında gelen (Hâşiye-1) ِّ elifleri saydık; aynen bu ٍ‫ وَهُوَ لِك ُل دَاءٍ دَوَاء‬cümlesine tevafuk ediyor. Hem bu risalenin müellifinin [Said] ismine, bir tek fark ile yine tevafuk ediyor. Yalnız risalenin ünvanına aid yazıdaki bir elif hesaba dâhil edilmemiştir. Cây-ı hayrettir ki: Süleyman Rüşdü'nün, hiç elifler hatıra gelmeden ve düşünmeden yazdığı nüshada, 114 kelimesi, 114 şifa-yı ِّ kudsiyeyi tazammun eden, 114 sure-i Kur’âniyenin adedine tevafukla beraber ‫وَهُوَ لِك ُل‬
(Hâşiye-2)

َ ّٰ ِ ّ ْ َ ْ ‫وَقَالُوا ال ْحمد ُ ل ِٰلهه ال ّذِى هَدَينَا لِهٰ ذ َا وَما كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْل َ ا َن هَدَينَا اللهُه‬ َ ‫لَقَد ْ جائ َت رسل ربِّنَا بِال ْحق‬ ِّ َ َ ُ َُ ُ ْ َ َ َ َ ُ ‫سب ْحان َك ل َ عل ْم لَنَا اِل َّ ما ع َل ّمتَنَا اِن َّك اَن ْت الْعَلِيم ال ْحكِيم‬ ْ ُ َ ُ َ َ َ ِ ْ َّ َ ُ ِّ َ َّ ُ ‫ا َّٰللههم صل ع َلَى سيِّدِنَا محمد ٍ ط ِب الْقُلُوب وَدَوَائِهَا وَ ع َافِيَةِ الَبْدَان‬ ِّ َ ِ ِ ‫وَ شفَائِهَا وَ نُورِ الَب ْصارِ وَ ضيَائِهَا وَ ع َلَى الِهِ وَ صحبِهِ وَ سل ِّم‬ ِ ِ ْ َ ْ َ َ ْ ُ ‫ وَهُوَ لِك‬Meali: "Bu kitab her derde devadır." ِّ ٍ‫ل دَاءٍ دَوَاء‬

ٌ‫دَاءٍ دَوَاء‬
(Hâşiye-1)

şeddeli (lâm) bir sayılmak şartıyla, 114 harfine tamtamına tevafuk ediyor. ___________ ___________ _________________

(Hâşiye-2)

: Sonradan yazılan ihtarın iki elifi bu hesaba dâhil olamayacağı için dâhil edilmemiştir. : Madem Keramet-i Aleviyede ve Gavsiye'de, Said'in âhirinde nida için vaz'edilmiş bir elif
Re'fet.. Hüsrev

var, Said olmuş; belki fazla olan bu elif, o elife bakıyor.

34

[Yirmibeşinci Lem'anın Zeyli ]
Onyedinci Mektub Çocuk Ta'ziyenamesi Makam Münasebetiyle buraya alınmıştır.

Aziz âhiret kardeşim Hâfız Hâlid Efendi. Kardeşim, senin

‫]وَا ِن من شي ْئ اِل َّ ي ُسب ِّح ب ِحمدِهِ ]بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ ْ َ ُ َ ٍ َ ْ ِ ْ َّ ‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم ِ وَب َشرِ الذِين اِذ َا ا َصابَتْهُم مصيب َة قَالُوا‬ ِ َّ ِ ْ َّ ِ ّٰ ٌ ِ ُ ْ ِّ ْ َ َ َ ‫اِنَّا ل ِٰلهه وَاِنَّا اِل‬ ّ ‫يْهِ راجعون‬ ِ َ ُ ِ َ

çocuğun vefatı beni

müteessir etti. Fakat ‫اَل ْحك م ل ِٰه ه‬ kazaya rıza, kadere teslim İslâmiyetin bir şiarıdır. ِ ‫ُ ْه ُ ّل‬ Cenab-ı Hak sizlere sabr-ı cemil versin. Merhumu da, size zahîre-i âhiret ve şefaatçı yapsın. Size ve sizin gibi müttakilere büyük bir müjdeyi ve hakikî bir teselli gösterecek [Beş Nokta] yı beyan ederiz: َ [Birinci Nokta]: Kur’ân-ı Hakîm'de [‫ ]وِلْدَا ن مخل ّدُو ن‬beşaretinin sırrı ve misali َ ُ ٌ َ şudur ki: Mü'minlerin kabl-el büluğ vefat eden evlâdları, Cennet'te Cennet'e lâyık bir surette ebedi sevimli daimî çocuk kalacaklarını.. ve Cennet'e giden peder ve vâlidelerinin kucaklarında ebedî medar-ı sürurları olacaklarını.. ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi en latif bir zevki, ebeveynlerine temine medar olacaklarını.. ve herbir lezzetli şey'in Cennet'te bulunduğunu.. "Cennet tenasül yeri olmadığından, evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığı"nı diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını.. hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümatla karışık evlâd sevmesine ve okşamasına bedel safi ve elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i imanın en büyük bir medar-ı saadeti olduğunu َ şu âyet-i kerime [‫ ]وِلْدَان مخل ّدُون‬cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor. َ ُ ٌ َ [İkinci Nokta]: Bir zaman bir zât, bir zindanda bulunuyor. Sevimli bir çocuğu yanına gönderilmiş. O bîçare mahbus, hem kendi elemini çekiyor, hem veledinin istirahatını temin edemediği için, onun zahmetiyle müteellim oluyordu. Sonra merhametkâr hâkim ona bir âdem gönderir, der ki: "Şu çocuk çendan senin evlâdındır, fakat benim raiyetim ve milletimdir. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda beslettireceğim." O âdem ağlar, sızlar; "Benim medar-ı tesellim olan evlâdımı vermeyeceğim" der. Ona arkadaşları derler ki: "Senin teessüratın manasızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan, çocuk şu mülevves,

[

]

35

ufûnetli, sıkıntılı zindana bedel; ferahlı ve saadetli bir saraya gidecek. Eğer sen nefsin için müteessir oluyorsan ve menfaatini arıyorsan; çocuk burada kalsa, muvakkat şübheli bir menfaatinle beraber, çocuğun meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekmek var. Eğer oraya gitse, sana bin menfaati var. Çünki padişahın merhametini celbe sebeb olur, sana şefaatçı hükmüne geçer. Padişah, onu seninle görüştürmek arzu edecek. Elbette görüştürmek için onu zindana göndermeyecek, belki seni zindandan çıkaracak o saraya celbedecek, çocukla görüştürecek. Şu şart ileki, padişaha emniyetin ve itaatın varsa..." İşte bu temsil gibi, aziz kardeşim, senin gibi mü'minlerin evlâdları vefat ettikleri vakit şöyle düşünmeliki: Şu çocuk masumdur, onun Hâlıkı dahi Rahîmdir Kerim'dir. Benim nâkıs terbiyeme ve şefkatime bedel, gâyet kâmil olan inâyet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musibetli, meşakkatli zindanından çıkarıp Cennet-ül Firdevsine gönderdi. O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsa idi, kim bilir ne şekle girerdi? Onun için ben ona acımıyorum, onu bahtiyar biliyorum. Kaldı kendi nefsime aid menfaati için, kendime dahi acımıyorum, müteellim ve müteessir de olmuyorum. Çünki dünyada kalsa idi, on senelik muvakkat elemle karışık bir evlâd muhabbeti temin edecekti. Eğer sâlih olsa idi, dünya işinde muktedir olsa idi, belki bana yardım edecekti. Fakat vefatıyla, ebedî Cennet'te on milyon sene bana evlâd muhabbetine medar ve saadet-i ebediyeye vesile ve bir şefaatçı hükmüne geçer. Elbette ve elbette meşkuk, muaccel bir menfaatı kaybeden, muhakkak ve müeccel bin menfaatı kazanan; elîm teessürat göstermez; ve me'yusane feryad etmez. [Üçüncü Nokta]: Vefat eden çocuk, bir Hâlık-ı Rahîm'in mahluku, memlukü, abdi ve bütün heyetiyle onun masnu'u ve ona aid olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki; muvakkaten ebeveyninin nezaretine verilmiş. Peder ve vâlideyi ona hizmetkâr etmiş. Ebeveynine o hizmetlerine mukabil, muaccel bir ücret olarak lezzetli bir şefkat vermiş. Şimdi bin hisseden dokuzyüz doksandokuz hisse sahibi olan O Hâlık-ı Rahîm, mukteza-yı rahmet ve hikmet olarak o çocuğu senin elinden alsa, hizmetine hâtime verse; surî bir hisse ile, hakikî bin hisse sahibine karşı şekvayı andıracak bir tarzda me'yusane hüzün ve feryad etmek ehl-i imana yakışmaz, belki ehl-i gaflet ve dalalete yakışır.

36

ْ َ ِّ verdi, O aldı. ‫ اَل ْحمد ُ ل ِٰهه ع َلَى ك ُل حال‬deyib sabır ile şükretmeli. ِ ‫َ ْ ّل‬ [Beşinci Nokta]: Rahmet-i İlahiyenin en latif, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat; bir iksir-i nuranîdir. Aşktan çok keskindir. Cenab-ı Hakk'a çabuk vusule vesiledir. Nasıl aşk-ı mecazî ve aşk-ı dünyevî pek çok müşkilâtla aşk-ı hakikîye inkılab eder, Cenab-ı Hakk'ı bulur. Öyle de şefkat dahi -fakat müşkilâtsız- daha kısa, daha safi bir tarzda kalbi Cenab-ı Hakk'a rabt eder. Gerek peder ve gerek vâlide, veledini dünya gibi severler. Veledi elinden alındığı vakit, eğer bahtiyar ise ve hakikî ehl-i iman ise; dünyadan yüzünü çevirir, Mün'im-i Hakikî'yi bulur. Der ki: "Dünya madem fânidir, alâka-i kalbe değmiyor..." Veledi nereye gitmiş ise oraya karşı bir alâka peyda eder, büyük ve manevî bir hal kazanır. Ehl-i gaflet ve dalalet, şu beş hakikattaki saadetten ve müjdeden mahrumdurlar. Onların hali ne kadar elîm olduğunu şununla kıyas ediniz ki: Gâyet sevimli sevdiği tek bir çocuğunu sekeratta görüp, dünyada tevehhüm-i ebediyet hükmünce gaflet veya dalalet neticesinde; mevti, adem ve firak-ı ebedî tasavvur ettiğinden, yumuşak döşeğine bedel kabrin toprağını düşünüp gaflet veya dalalet cihetiyle, Erhamürrâhimîn'in Cennet-i rahmetini, Firdevs-i nimetini düşünmediğinden, ne kadar me'yusane bir hüzün ve elem çektiğini kıyas edebilirsin. Fakat vesile-i saadet-i dâreyn olan iman ve İslâmiyet, mü'mine der ki: Şu sekeratta olan çocuğun Hâlık-ı Rahîmi, onu bu pis dünyadan çıkarıp Cennet-i Ala’ya götürecek. Hem sana şefaatçı yapacak, hem ebedî bir evlâd yapacak. Müfarakat muvakkattır, merak etme; ‫ اِنَّا ل ِٰلهه وَاِنَّا اِلَيْهِ راجعُون‬de, ‫ اَل ْحك ْم ل ِٰلهه‬de sabret. ِ ّ ِ ّ ُ ُ َ ِ َ ‫اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى‬
Said Nursî

[Dördüncü Nokta]: Eğer dünya ebedî olsa idi, insan içinde ebedî kalsa idi ve firak ebedî olsa idi; elimane teessüratın ve me'yusane teellümatın bir manası olurdu. Fakat madem dünya bir misafirhanedir; vefat eden çocuk nereye gitmiş ise, siz de biz de oraya gideceğiz. Ve hem bu vefat ona mahsus değil, umumî bir caddedir. Hem madem müfarakat dahi ebedî ‫ُ ْه ُ ّل‬ değildir; ileride hem berzahta, hem Cennet'te görüşülecektir. ِ‫ اَل ْحك م ل ِٰه ه‬demeli.. O

37

[Yirmialtıncı Lem'a]
İhtiyarlar Hakkında Yirmialtı rica ve ziya-yı ve teselliyi câmi'dir. [İHTAR]: Herbir "rica"nın başında manevî derdimi gâyet elîm ve acıklı ve sizi müteessir edecek derecede yazdığımın sebebi: Kur’ân-ı Hakîm'den gelen ilâcın fevkalâde tesirini göstermek içindir. İhtiyarlara aid bu Lem'a, üç dört cihetle hüsn-i ifadeyi muhafaza edemedi. [Birincisi]: Sergüzeşt-i hayatıma aid olduğu için, o zamanlara hayalen gidip o halette yazıldığından; ifade, intizamını muhafaza edemedi. [İkincisi]: Sabah namazından sonra gâyet yorgunluk hissettiğim bir zamanda, hem mecburiyet tahtında sür'atle yazıldığından ifadede müşevveşiyet düştü. [Üçüncüsü]: Yanımda daim yazacak bulunmadığından ve yanımda bulunan kâtibin de Risale-i Nur'a aid dört beş vazifesi olmakla, tashihatına tam vakit bulamadığımızdan intizamsız kaldı. [Dördüncüsü]: Te'lifin akabinde ikimiz de yorgun düştüğümüzden, manayı dikkatle düşünemeyerek, gâyet sathî bir tashih ile iktifa edildiğinden, tarz-ı ifadede elbette kusurlar bulunacak. Âlîcenab ihtiyarlar, ifadedeki kusurlarıma nazar-ı müsamaha ile baksınlar ve rahmet-i İlahiye boş olarak döndürmediği, ellerini mübarek ihtiyarlar dergâh-ı İlahiyeye açtıkları vakit bizi de dualarında dâhil etsinler.
Said Nursî

ّ ‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم‬ ْ ِ ِ َّ ِ ْ َّ ِ ٰ َ َ ِ َ ْ َ ُ ‫كٓهٰيٰعٓص ذِك ْر رحمت رب ِّك ع َبْدَه ُ زكَرِيَّا اِذ ْ نَادَى رب َّه نِدَائً خفِيًا قَال رب‬ َ َ ُ َ ٓ ِّ َ َ ‫اِن ّى‬ ِ َ‫وَهَن الْعَظ ْم منِّى وَاشتَعَل الرا ْس شيْبًا وَل َم اَك ُن بِدُع َائ ِك‬ َّ َ َ ُ ْ َ ِّ َ ‫رب شقِيًا‬ ِ ُ ْ َ ْ
Şu Lem'a [yirmialtı] ricadır. [BİRİNCİ RİCA]: Ey sinn-i kemale gelen muhterem ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Ben de sizin gibi ihtiyarım. İhtiyarlık zamanında arasıra bulduğum ricaları ve o ricalardaki teselli nurlarına sizleri de teşrik arzusuyla, başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım. Gördüğüm ziyalar ve rastgeldiğim rica kapıları, benim nâkıs ve müşevveş istid’adıma göre görülmüş ve açılmış. İnşâallah sizlerin safi ve hâlis istid’adınız, gördüğüm ziyaları parlattıracak; bulduğum ricaları daha ziyade kuvvetleştirecek. İşte gelecek o ricaların ve ziyaların menbaı, madeni ve çeşmesi; imandır. [İKİNCİ RİCA]: İhtiyarlımığa girdiğim zaman; bir gün güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden gâyet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı bir halet bana geldi. Gördüm ki; ben ihtiyarlandım, gündüz de ihtiyarlanmış, sene de ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan firak ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyade sarstı. Birden rahmet-i İlahiye öyle bir surette inkişaf etti ki; o rikkatli hüzün ve firakı, kuvvetli bir rica ve parlak bir teselli nuruna çevirdi. Evet ey benim gibi ihtiyarlar! Kur’ân-ı Hakîm'de yüz yerde

38 "Errahmanirrahîm" sıfatlarıyla kendini bize takdim eden ve daima zeminin yüzünde merhamet isteyen zîhayatların imdadına rahmetini gönderen ve gaybdan her sene baharı hadsiz nimetleriyle ve hediyeleriyle doldurup rızka muhtaç bizlere yetiştiren ve zaa'f u aczin derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini ziyade gösteren bir Hâlık-ı Rahîmimizin rahmeti, bu ihtiyarlığımızda en büyük bir rica ve en kuvvetli bir ziyadır. Bu rahmeti bulmak, imanla o Rahman'a intisab etmek ve feraizi kılmakla ve ona itaat etmek iledir. [ÜÇÜNCÜ RİCA]: Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım;

39

vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyazi-i Mısrî'nin [Günde bir taşı düştü yere bina-yı ömrümün, Can yatar gafil hanesi, oldu harab bîhaber] dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor gördüm. Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümidlerim, ve emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden müfarakat zamanının yakınlaştığını his ettim. O manevî ve çok derin ve devasız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i Mısrî gibi dedim: [Dil bekası, Hak fenası istedi mülk-i tenim. Bir devasız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber!] (Hâşiye-1) O vakit birden merhamet-i İlahiyenin lisanı, misali, timsali, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nuru ve şefaati ve beşere getirdiği hediye-i hidâyeti, o dermansız zan ettiğim derin yaraya güzel bir merhem ve tiryak oldu. Karanlıklı ye'simi, nurlu bir ricaya çevirdi. Evet ey benim gibi ihtiyarlığını his eden muhterem ihtiyarlar ve ihtiyareler! Biz gidiyoruz, aldanmakta faide yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar, sevkiyat var. Fakat gafletten ve kısmen ehl-i dalaletten gelen zulümat evhamlarıyla bize karanlıklı ve firaklı görünen berzah memleketi, ahbabların mecmaıdır. Başta şefiimiz olan Habibullah Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün dostlarımıza kavuşmak âlemidir. Evet bin üçyüz elli senede, her sene üçyüz elli milyon insanların sultanı ve onların ruhlarının mürebbisi ve akıllarının َ muallimi ve kalblerinin mahbubu ve her günde [‫ ]اَل سب َب كَالْفَاعل‬sırrınca, bütün ِ ‫ّه‬ ِ ِ ümmetinin işlediği hasenatın bir misli, sahife-i hasenatına ilâve edilen ve şu kâinattaki makasıd-ı âliye-i İlahiyenin medarı ve mevcudatın kıymetlerinin teâlisinin sebebi olan Zât-ı (Hâşiye-2) Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakikada "ümmetî ümmetî" dediği gibi mahşerde herkes "nefsî nefsî" dediği zaman, yine "ümmetî ümmetî" diyerek en (A.S.M.) kudsî ve en yüksek bir fedakârlıkla, yine şefaatıyla ümmetinin imdadına koşan bir zâtın gittiği bir âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiyalar ve evliyalar yıldızlarıyla (A.S.M.) ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz. İşte o zâtın şefaatı altına girip nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi: Sünnet-i Seniyeye ittibadır.
(Hâşiye-1):

___________ ___________ _________________

Yani: Benim kalbim bütün kuvvetiyle beka istediği halde; hikmet-i İlahiye, cesedimin harabiyetini iktiza ediyor. Hekim-i Lokman da çaresini bulamadığı dermansız bir derde düştüm.

___________ ___________ _________________ (Hâşiye-2): Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam’ın dünyaya geldiği anda "ümmetî ümmetî" dediği rivâyet-i sahiha ile ve keşf-i sâdıkla sâbittir.

40

[DÖRDÜNCÜ RİCA]: Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan, gafleti idame ettiren sıhhat-i bedenim de bozulmuştu. İhtiyarlık ile hastalık, müttefikan bana hücum ettiler. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk çocuk, mal gibi beni dünya ile bağlayacak alâkalarım da yoktu. Baktım gençlik sersemliğiyle zayi' ettiğim sermaye-i ömrümün meyvelerini; bütün günahlar, hatiatlar gördüm. Niyazi-i Mısrî gibi feryad ederek dedim: [Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu heba. Yola geldim göçmüş cümle kervan bîhaber. Ağlayıp nalân edip düştüm yola tenha garib, Dîde giryan, sîne püryan, akıl hayran bîhaber.] O vakit gurbette idim. Me'yusane bir hüzün ve nedametkârane bir teessüf ve istimdadkârane bir hasret his ettim. Birden Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyan imdada yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir rica kapısını açtı ve öyle hakikî teselli ziyasını verdi ki, o vaziyetimin yüz derece fevkindeki ye'si dahi izale edebilirdi ve o karanlıkları dağıtabilirdi. Evet ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyarlar ve ihtiyareler! Bu dünyayı en mükemmel ve en muntazam bir şehir, ve bir saray hükmünde halkeden bir Sâni'-i Zülcelal, mümkün müdür ki; o şehirde, ve o saraydaki en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın, görüşmesin. Madem bilerek bu sarayı yapmış ve irade ve ihtiyar ile tanzim ve tezyin etmiş; elbette nasılki yapan bilir öyle de bilen konuşur. Madem bu sarayı, ve bu şehri bize güzel bir misafirhane ve ticaretgâh yapmış; elbette bize karşı münasebetini ve bizden arzularını gösterecek bir defteri, ve bir kitabı bulunacaktır. İşte o kudsî kitabın en mükemmeli; [ve kırk vecihle mu'cize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen, ve nur serpen ve herbir harfinde asgari olarak on sevab ve on hasene ve bazan onbin ve bazan Leyle-i Kadir sırrıyla bir harfinde otuzbin hasene ve meyve-i Cennet ve nur-ı berzah veren] Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'dır. Ve bu makamda ona rekabet edecek kâinatta hiçbir kitab yoktur ve hiçbir kimse gösteremez. Madem bu elimizdeki Kur’ân, Semavat ve Arz'ın Hâlık-ı Zülcelalinin rububiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i uluhiyeti cihetinden ve ihata-i rahmeti canibinden gelen kelâmıdır, fermanıdır ve bir maden-i rahmetidir. Ona yapış. Her derde bir deva, her zulme bir ziya, her ye'se bir rica, içinde vardır. İşte bu ebedî hazinenin anahtarı imandır ve teslimdir ve onu dinleyip kabul etmektir ve okumaktır.

41

‫ فَيَكُو ن‬ile ‫ُه‬

[BEŞİNCİ RİCA:] Bir zaman ihtiyarlığımın mebdeinde, bir inziva arzu ettim, İstanbul'un boğaz tarafındaki Yuşa’ Tepesi'nde, yalnız kalmakla ruhum bir istirahat aradı. Bir gün o yüksek tepede iken, daire-i ufka, ve etrafa baktım. Gâyet hazîn ve rikkatli bir levha-i zeval ve firakı, ihtiyarlığımın ihtarıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırkbeşinci senesi olan kırkbeşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki; o aşağıda, herbir dalındaki, herbir senenin içinde sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. O firak ve iftiraktan gelen gâyet rikkatli bir manevî teessürat içinde, Fuzulî-i Bağdadî gibi, müfarakat eden dostları düşünerek ah-ı enîn edip: [Vuslatı yâdeyledikçe ağlarım, Tâ nefes varsa kuru cismimde feryad eylerim.] diyerek bir teselli, bir nur, bir rica kapısını aradım. Birden, âhirete iman nuru imdadıma yetişti. Hiç sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir rica verdi. Evet ey benim gibi ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Madem âhiret var ve madem bâkidir ve madem dünyadan daha güzeldir ve madem bizi yaratan zât hem Hakîm, hem Rahîm'dir.. ihtiyarlıktan şekva ve teessüf etmemeliyiz. Bilakis ihtiyarlık, iman ile ibadet içinde sinn-i kemale gelip, vazife-i hayattan terhis ile âlem-i rahmete istirahat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle ondan memnun olmalıyız. Evet nass-ı hadîs ile; nev-i beşerin en mümtaz şahsiyetleri olan yüz yirmidört bin enbiya icma' ve tevatür ile; kısmen şuhuda ve kısmen hakkalyakîne istinaden, müttefikan âhiretin vücudundan ve insanların oraya sevkedileceğinden ve bu kâinatın Hâlıkının kat'î va'dettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi, onların verdikleri haberi keşif ve şuhud ile ilmelyakîn suretinde tasdik eden yüz yirmidört milyon evliyanın o âhiretin vücuduna şehadetleriyle ve bu kâinatın Sâni'-i Hakîminin bütün esmasının bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle, bir âlem-i bekayı bilbedahe iktiza ettiklerinden; yine âhiretin vücuduna delaletiyle; ve her sene baharda, rûy-i zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini ‫ا َمرِ ك ُن‬ ْ ْ ihya edip ‫' بَعْهث بَعْدَال ْموْهت‬e mazhar eden ve haşir ve neşrin yüzbinler ُ ْ َ nümunesi olarak nebatat taifelerinden ve hayvanat milletlerinden üçyüz bin nevileri haşr ve neşr eden hadsiz bir kudret-i ezeliyenin ve hesabsız ve israfsız bir hikmet-i ebediyenin ve rızka muhtaç bütün zîruhları kemal-i şefkatle gâyet hârika bir tarzda iaşe ettiren ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez enva'-ı zînet ve mehasini gösteren

42

bir rahmet-i bâkiyenin ve bir inâyet-i daimenin bilbedahe âhiretin vücudunu istilzam etmeleriyle ve şu kâinatın en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinat'ın en sevdiği masnuu ve kâinatın mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki şedid,ve sarsılmaz, ve daimî olan aşk-ı bekanın ve şevk-i ebediyenin ve âmâl-i sermediyenin, bilbedahe işareti ve delalatıyla bu âlem-i fâniden sonra bir âlem-i beka ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat'î bir surette isbat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedahe âhiretin vücudunu (Hâşiye) kabul etmeyi istilzam ederler. Madem Kur’ân-ı Hakîm'in bize verdiği en mühim ders, iman-ı bil'âhirettir ve iman dahi bu derece kuvvetlidir ve imanda öyle bir rica ve öyle bir teselli var ki; yüz bin ihtiyarlık bir tek şahsa gelse, bu imandan gelen teselli mukabil gelebilir. Biz ihtiyarlar ‫ اَل ْحمد ُ ل ِٰلهه ع َلَى ك َما ِ الِيمان‬deyip, ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz. ِ ّ ْ َ ِ َ ْ َ [ALTINCI RİCA]: Bir zaman elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylasında Çam Dağı'nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti. Altıncı Mektub'da izah edildiği gibi; o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki; gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti,
(Hâşiye)

___________ ___________ _________________

: Evet, sübutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefy etmenin gâyet müşkil olduğu, bu temsilde görünüyor. Şöyle ki: Biri dese: "Meyveleri süt konserveleri olan gâyet hârika bir bahçe, Küre-i Arz üzerinde vardır." Diğeri dese: "Yoktur." İsbat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle kolayca davasını isbat eder. İnkâr eden âdem, nefyini isbat etmek için, bütün Küre-i Arz'ı görmek ve göstermekle davasını isbat edebilir. Aynen öyle de: Cennet'i ihbar edenlerin, yüzbinler tereşşuhatını, ve meyvelerini, ve âsârını gösterdiklerinden kat-ı nazar.. iki şahid-i sadıkla sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden hadsiz bir kâinatı, ve hadsiz ebedî zamanı temaşa ettikten ve eledikten sonra inkârını isbat edebilir, ve ademini gösterebilir. İşte ey ihtiyar kardeşler. İman-ı âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız.

43

dünya siyah kefenini giydi, öyle de; senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünyanın gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılab edeceğini kalbin kulağına söyledi. Nefsim bilmecburiye dedi: Evet ben vatanımdan garib olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden de ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbetten. Ve bu gecenin ve dağın garibane vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbete yaklaşıyorum ki, bütün dünyadan birden müfarakat zamanının yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor. Bu gurbet gurbet içindeki ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyette bir rica ve bir nur aradım. Birden iman-ı billah imdadıma yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki; bulunduğum muzaaf vahşet bin defa daha tezauf etse idi, yine o teselli kâfi gelirdi. Evet ey ihtiyarlar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlıkımız var; bizim için gurbet olamaz. Madem o var, bizim için herşey var. Madem o var, melaikeleri de var. Öyle ise bu dünya boş değil, hâlî dağlar, boş sahralar Cenab-ı Hakk'ın ibadıyla doludur. Zîşuur ibadından başka, onun nuruyla, onun hesabıyla taşı da ağacı da birer munis arkadaş hükmüne geçerler; lisan-ı halleriyle bizim ile konuşabilirler ve bizleri eğlendirirler. Evet bu kâinatın mevcudatı adedince ve bu büyük kitab-ı âlemin harfleri sayısınca vücuduna şehadet eden ve zîruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve inâyet olan cihazatı ve mat'umatı ve nimetleri adedince rahmetini gösteren deliller, şahidler, bize Rahîm, Kerim, Enîs, Vedud olan Hâlıkımızın, Sâniimizin, ve Hâmimizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbul bir şefaatçı, acz ve zaa'ftır. Acz ve zaa'fın tam zamanı da, ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâhda makbul bir şefaatçı olan ihtiyarlıktan küsmek değil, belki de ihtiyarlığı sevmek lâzımdır. [YEDİNCİ RİCA]: Bir zaman ihtiyarlığımın başlangıcında, Eski Said'in gülmeleri Yeni Said'in ağlamalarına inkılab ettiği hengâmda, Ankara'daki ehl-i dünya, beni Eski Said zan ederek oraya istediler; gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara'nın benden çok ziyade ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş olan kal'asının başına çıktım. O kal'a, bana tahaccür etmiş hâdisat-ı tarihiye suretinde göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kal'anın ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devleti'nin ihtiyarlığı ve Hilafet saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı; bana gâyet hazîn ve rikkatli

44

ve rikkatli bir halet içinde, o yüksek kal'ada geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı bende baktım. Birbiri içinde beni ihata eden dört-beş ihtiyarlık karanlıkları (Hâşiye) içinde, Ankara'da en kara bir halet-i ruhiye hissettiğimden, bir nur, bir rica, bir teselli aradım. Sağa, yani mazi olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken; bana mazi, pederimin ve ecdadımın ve nev'imin bir mezar-ı ekberi suretinde göründü, teselli yerine vahşet verdi. Sol tarafım olan istikbale derman ararken baktım. Gördüm ki: Benim ve emsalimin ve nesl-i âtinin büyük ve karanlıklı bir kabri suretinde göründü, ünsiyet yerine dehşet ve vahşet verdi. Sağ ile soldan tevahhuş edip hazır günüme baktım. O gafletli ve tarihvari nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbuhanedeki ızdırab çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut suretinde göründü. Sonra bu cihetten dahi me'yus olunca, başımı kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm ki; o ağacın tek bir meyvesi var, o da benim cenazemdir; o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor. O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim, o ömür ağacının aşağısına, köküne baktım. Gördüm ki: O aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla, mebde-i hılkatimin toprağı birbirine karışmış bir surette ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da derman değil, belki derdlerime dert kattı. Sonra mecburiyetle arkama baktım. Gördüm ki; esassız, fâni olan dünya, hiçlik derelerinde yokluk zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdlerime merhem ararken, zehir ilâve etti. O cihetten dahi hayır göremediğimden ön tarafıma baktım; ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki; kabir kapısı yolumun üstünde açık görünüp, ağzını açmış bana bakıyor. Onun arkasında ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kafileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor. İşte bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta-i istinad ve silâh-ı müdafaa olacak, cüz'î bir cüz'-i ihtiyarîden başka elimde birşey yok. O hadsiz a'daya ve hesabsız muzır şeylere karşı tek bir silâh-ı insanî olan o cüz'-i ihtiyarî; hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem icadsız olduğundan, kesbden başka birşey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir, tâ ondan bana gelen hüzünlerimi sustursun ve ne de istikbale hulûl edebilir, tâ ondan gelecek korkularımı men' etsin. Geçmiş ve geleceklere aid emellerime ve elemlerime faidesi olmadığını gördüm. Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me'yusiyet içinde
(Hâşiye)

___________ ___________ _________________

: O zaman bu halet-i ruhiyeyi Farisî bir münacat suretinde kalbe geldiği gibi, yazdım. Ankara'da

Habab Risalesi'nde tab' edilmiştir.

45

çırpındığım hengâmda, birden Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın semasında parlayan iman nurları imdadıma yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip ışıklandırdı ki; gördüğüm o vahşetler ve o karanlıklar yüz derece daha tezauf etse idi, yine o nur, onlara karşı kâfi ve vâfi idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki: İman, o vahşetli geçmiş zamanın mezar-ı ekber suretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-i ahbab olduğunu biaynelyakîn, bihakkalyakîn gösterdi. Hem iman, bir kabr-i ekber suretinde nazar-ı gaflete görünen gelecek zamanı, sevimli saadet saraylarında bir ziyafet-i Rahmaniye meclisi suretinde biilmelyakîn gösterdi. Hem iman, nazar-ı gaflete bir tabut suretinde görünen hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet şeklini kırıp, o hazır gün uhrevî bir ticaretgâh dükkânı ve şaşaalı bir misafirhane-i Rahmanî suretinde bilmüşahede gösterdi. Hem iman, nazar-ı gafletle ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesinin cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî bir saadete namzed olan ruhumun, eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını biilmelyakîn gösterdi. Hem iman; kemiklerimle, mebde-i hılkatimin toprağı, ayak altında çiğnenen ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler olmadığını; belki o toprak, rahmet kapısı ve Cennet salonunun perdesi olduğunu sırr-ı iman ile gösterdi. Hem iman; nazar-ı gafletle, arkamda, hiçlikte, ve yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın vaziyetini sırr-ı Kur’ân ile gösterdi ki; o zahir zulümatta yuvarlanan dünya ise; vazifesi bitmiş, manasını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücudda bırakmış bir kısım mektubat-ı Samedaniye ve sahaif-i nukuş-ı Sübhaniye olduğunu gösterdi. Dünyanın mahiyeti ne olduğunu biilmelyakîn bildirdi. Hem iman, ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi, nur-ı Kur’ân ile gösterdi ki; o kabir, kuyu kapısı değil, belki âlem-i nurun kapısıdır. Ve o yol ise; hiçliğe ve adem istana değil, belki vücuda, nuristana ve saadet-i ebediyeye giden yol olduğunu tam kanaat verecek bir derecede gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem oldu. Hem iman, elinde pek cüz'î kesb bulunan cüz'î bir cüz'-i ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr-ı mütenahî bir kudrete istinad etmek ve hadsiz bir rahmete intisab etmek için o cüz'-i ihtiyarînin eline bir vesika veriyor.. belki de iman, o cüz'-i ihtiyarînin elinde bir vesika oluyor. Hem o cüz'-i ihtiyarî olan silâh-ı insanî, gerçi zâtında hem âciz, hem kısa, hem noksandır. Fakat nasılki bir asker, cüz'î kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit,

46

binler derece kuvvetinden fazla işler görür; öyle de sırr-ı iman ile o cüz'î cüz'-i ihtiyarî, Cenab-ı Hak namına ve onun yolunda istimal edilse, beşyüz sene genişliğinde bir Cennet'i dahi kazanabilir. Hem iman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemeyen o cüz'-i ihtiyarînin dizginini cismimin elinden alıp, kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise, cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler maziden, pek çok seneler müstakbelden daire-i hayatına dâhil olduğundan; o cüz'-i ihtiyarî, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesb eder. Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i iman ile girebildiği için o hüzünlerin zulmetlerini def' edebildiği gibi; nur-ı iman ile istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder. İşte ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken ihtiyarlar ve ihtiyare hemşireler! Madem biz elhamdülillah ehl-i imanız ve madem imanda bu kadar nurlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var ve madem ihtiyarlığımız bizi bu define içine daha ziyade sevk ediyor.. elbette imanlı ihtiyarlıktan şekva etmek değil, belki binlerle teşekkür etmeliyiz. [SEKİZİNCİ RİCA]: İhtiyarlığın alâmeti olan başımdaki saçlarıma beyazlık düşmeğe başladığı bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyade kalınlaştıran Harb-i Umumî'nin dağdağaları ve esaretimin keşmakeşlikleri ve son İstanbul'a geldiğim vakit; ehemmiyetli bir şan şeref vaziyeti, hattâ Halifeden, Şeyhülislâmdan, Başkumandan tut, tâ medrese talebelerine kadar haddimden çok ziyade bir hüsn-i teveccüh ve iltifat gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği halet-i ruhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki; âdeta dünyayı daimî, kendimi de lâyemutane dünyaya yapışmış bir vaziyeti acibede görüyordum. İşte o zamanda, İstanbul'un Bayezid câmi-i mübarekine, Ramazan-ı Şerifte, ihlaslı hâfızları dinlemeye gittim. Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyan, semavî yüksek hitabıyla beşerin fenasını ve zîhayatın ُّ vefatını gâyet kuvvetli bir surette haber veren [‫ ]ك ُل نَفْهس ذ َائِقَة ال ْموْهت‬fermanını, ِ َ ُ ٍ hâfızların lisanıyla ilân etti. Kulağıma girip, tâ kalbimin içine yerleşti, ve o pek kalın gaflet uykusunu ve sarhoşluk tabakalarını parça parça etti. Câmiden çıktım. Daha çoktan beri başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle birkaç gün başımda bir fırtına, ve dumanlı bir ateş devam etti pusulasını şaşırmış gemi gibi kendimi gördüm. Âyinede saçlarıma baktıkça, beyazlaşan saçlarım bana

47

diyorlar: Dikkat et! İşte o beyaz saçlarımın ihtarıyla vaziyet tavazzuh etti. Baktım ki; çok güvendiğim ve ezvakına meftun olduğum gençlik elveda diyor ve muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeye başlıyor ve pek çok alâkadar olduğum ve âdeta âşık olduğum dünya, bana uğurlar olsun diyerek, misafirhaneden gideceğimi ihtar ediyor. Kendisi de Allah'a ısmarladık deyip, o da gitmeye hazırlanıyor. Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyanda ُّ ‫ ك ُل نَفْهس ذ َائِقَة ال ْموْهت‬âyetinin külliyetinde: Nev-i insan bir nefistir, dirilmek üzere ِ َ ُ ٍ ölecek. Ve Küre-i Arz dahi bir nefistir, bâki bir surete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir, âhiret suretine girmek için o da ölecek! manası, âyetin işaretinden kalbe açılıyordu. İşte bu halette vaziyetime baktım ki; medar-ı ezvak olan gençlik gidiyor, menşe-i ahzan olan ihtiyarlık yerine geliyor. O gâyet parlak ve nuranî hayat gidiyor; zahirî karanlıklı dehşetli ölüm, yerine gelmeye hazırlanıyor. Ve o çok sevimli ve daimî zannedilen ve gafillerin maşukası olan dünya, pek sür'atle zevale kavuşuyor gördüm. Kendi kendimi aldatmak ve yine başımı gaflete sokmak için, İstanbul'da haddimden çok fazla gördüğüm makam-ı içtimaînin ezvakına baktım, hiçbir faidesi olmadı. Bütün onların teveccühü ve iltifatları ve tesellileri; yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir, orada söner. Ve şöhretperestlerin bir gâye-i hayali olan şan ve şerefin sevimli perdesi altında sakil bir riya, soğuk bir hodfüruşluk, muvakkat bir sersemlik suretinde şan ve şerefi gördüm, anladım ki; beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir teselli veremez ve onlarda hiçbir nur yok. Yine tam uyanmak için, Kur’ânın semavî dersini işitmek üzere, yine Bayezid Câmiindeki hâfızları dinlemeye başladım. َ O vakit o semavî dersten [‫ ]وَ ب َشرِ ال ّذِي ن امنُوا‬ilâ âhir.. nev'inden kudsî ِّ َ ‫َه‬ fermanlarla müjdeler işittim. Kur’ândan aldığım feyz ile hariçten teselli aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve me'yusiyet aldığım noktalar içinde teselliyi, ve ricayı, ve nuru aradım. Cenab-ı Hakk'a yüzbinler şükürler olsun ki; ayn-ı dert içinde dermanı buldum, ayn-ı zulmet içinde nuru buldum, ayn-ı dehşet içinde teselliyi buldum. En evvel herkesi korkutan, ve en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım.. gördüm ki: gerçi ölümün peçesi karanlıktır, siyahtır, çirkindir; fakat mü'min için ölümün asıl sîması nuranîdir, güzeldir gördüm. Ve çok risalelerde bu hakikatı kat'î bir surette isbat etmişiz.hususen Sekizinci Söz ve Yirminci Mektub gibi

48

çok risalelerde izah ettiğimiz gibi; ölüm i'dam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediyenin bir mukaddemesidir, mebdeidir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş olan kafile-i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkeza bunlar gibi hakikatlarla ölümün hakikî güzel sîmasını gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştakane mevtin yüzüne baktım. Ehl-i tarîkatça mühim olan rabıta-i mevtin bir sırrını anladım. Sonra herkesi zevaliyle ağlatan ve herkesi kendine meftun ve müştak eden ve günah ve gafletle geçen gençliğime baktım; o güzel süslü elbisesi ve çarşafı içinde, gâyet çirkin, sarhoş, sersem bir yüz gördüm. Eğer mahiyetini bilmese idim birkaç sene beni sarhoş edip güldürmesine bedel, yüz sene dünyada kalsam beni ağlattıracaktı. Nasılki öylelerden birisi َّ َ ağlayarak demiş: [‫ ]لَي ت الشبَا ب يَعُود ُ يَوْهما فَا ُخب ِرهه ب ما فَعَل ال ْمشي ب‬Keşke ‫َه‬ ‫َ ِ ُه‬ َ ‫ْ َ ُ ِه‬ ً َ ‫ْه‬ gençliğim bir gün dönse idi, ihtiyarlık benim başıma ne kadar hazîn haller getirdiğini ona şekva edip söyleyecektim. Evet bu zât gibi gençliğin mahiyetini bilmeyen ihtiyarlar, gençliklerini düşünüp, teessüf ve tahassürle ağlıyorlar. Halbuki gençlik, eğer ehl-i kalb, ehl-i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan mü'minlerde olsa, ibadete hayrata ve ticaret-i uhreviyeye sarf edilse; en kuvvetli bir vesile-i ticaret ve güzel ve şirin bir vasıta-i hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip sû'-i istimal etmeyenlere; kıymetdar, zevkli bir nimet-i İlahiyedir. Eğer istikamet, ve iffet, ve takva beraber olmazsa çok tehlikeleri var. Taşkınlıklarıyla, saadet-i ebediyesini ve hayat-ı uhreviyesini zedeler, belki hayat-ı dünyeviyesini de berbad eder. Belki de bir iki sene gençlik zevkine bedel, ihtiyarlığında çok seneler gam ve keder çeker. Madem ekser insanlarda gençlik böyle zararlı düşüyor, biz ihtiyarlar Allah'a şükretmeliyiz ki, gençliğin tehlikelerinden ve zararlarından kurtulduk. Herşey gibi, elbette gençliğin dahi lezzetleri gidecek. Eğer ibadete ve hayrata sarf edilmiş ise; o gençliğin meyveleri onun yerinde bâki kalıp, hayat-ı ebediyede baki bir gençliğin kazanılmasına vesile olur. Sonra ekser nâsın âşık ve mübtela olduğu dünyaya baktım. Nur-ı Kur’ân ile gördüm ki; birbiri içinde üç küllî dünya var. [Birisi] esma-i İlahiyeye bakar, onların âyinesidir. [İkinci yüzü] âhirete bakar, onun mezraasıdır. [Üçüncü yüzü], ehl-i dünyaya bakar, ehl-i gafletin mel'abegâhıdır. Hem herkesin bu dünyada koca bir dünyası var. Âdeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin bu hususî dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa,

49

dünyası başına yıkılır; kıyameti kopar. Ehl-i gaflet, kendi dünyalarının böyle çabuk yıkılacak vaziyetini bilmediklerinden, umumî dünya gibi daimî zan edip perestiş ederler. Başkalarının dünyaları gibi benim de çabuk yıkılır, bozulur, hususî bir dünyam var. Bu hususî dünyamın, bu kısacık ömrüme ne faidesi var diye düşündüm. Nur-ı Kur’ân ile gördüm ki: Hem benim için, hem herkes için, şu dünya muvakkat bir ticaretgâh ve hergün dolar boşanır bir misafirhane ve gelen geçenlerin alış verişi için yol üstünde kurulmuş bir pazar ve Nakkaş-ı Ezelî'nin teceddüd eden hikmetle yazar bozar bir defteri ve her bahar yaldızlı bir mektubu ve herbir yaz manzum bir kasidesi ve o Sâni'-i Zülcelal'in cilve-i esmasını tazelendiren, ve gösteren âyineleri ve âhiretin fidanlık bir bahçesi ve rahmet-i İlahiyenin bir çiçekdanlığı ve âlem-i bekada gösterilecek olan levhaları yetiştirmeye mahsus muvakkat bir tezgâhı mahiyetinde gördüm. Bu dünyayı bu suretle yaratan Hâlık-ı Zülcelal'e yüzbinler şükür ettim. Ve anladım ki; dünyanın, âhirete ve esma-i İlahiyeye bakan güzel yüzlerine karşı nev-i insana muhabbet verilmiş iken, insan o muhabbeti sû'-i istimal ederek dünyanın fâni, çirkin, zararlı, ‫َه َ ْه‬ gafletli yüzüne karşı sarf ettiğinden, [ٍ‫ ]ح ب الدُّنْي ا را س ك ُل خطِيئَة‬hadîs-i şerifinin َ ِّ ‫ُ ُّه‬ ِ mazharı olmuşlar. İşte ey ihtiyarlar ve ihtiyareler! Ben Kur’ân-ı Hakîm'in nuruyla ve ihtiyarlığımın ihtarıyla ve iman dahi gözümü açmasıyla bu hakikatı gördüm ve çok risalelerde kat'î bürhanlarla isbat ettim. Kendime hakikî bir teselli ve bir kuvvetli rica ve parlak bir ziya gördüm. Ve ihtiyarlığıma memnun oldum ve gençliğin gitmesinden mesrur oldum. Sizler de ağlamayınız ve şükür ediniz. Madem iman var ve hakikat böyledir; ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalalet ağlasın. [DOKUZUNCU RİCA]: Birinci Harb-i Umumî'de esaretle, Rusya'nın şark-ı şimalîsinde, çok uzak olan [Kosturma] vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların meşhur Volga Nehri'nin kenarında küçük bir câmileri bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zabitlerin içinde sıkılıyordum. Yalnız kalmayı istiyordum; dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesinin, kefaletiyle beni o Volga Nehri'nin kenarındaki küçük câmiye aldılar. Ben yalnız olarak câmide yatıyordum. Bahar da yakın idi. O şimal kıt'asının pek çok uzun olan gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık uzun gecelerde ve karanlıklı elim gurbette, ve Volga Nehri'nin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârların rikkatli esmeleri, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı.

50

Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum, fakat Harb-i Umumî'yi gören ihtiyardır. Güya [‫يَوْما‬ َ cihetle, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O karanlıklı uzun gecede ve hazîn gurbette ve o hazîn vaziyet içinde hayattan ve vatandan bir me'yusiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım, ümidim kesildi. O halette iken Kur’ân-ı Hakîm'den imdad ُ geldi; dilim [‫ ] ح سبُنَا الل ُه وَنِع ْم الْوَكِيل‬dedi, kalbim de ağlayarak dedi: [‫غَرِيب َم ب ِى‬ ‫ّٰ ه‬ ْ َ َ ْ

‫ ]ي َجعَل الْولْدَا ن شيب ًا‬sırrına mazhar olmuş, öyle günlerdir ki; çocukları ihtiyarlandırdığı ِ َ ِ ُ ْ

‫ك َهسم ضعِيفَهم نَاتُوَان َهم ال َما ن گُوي َهم عَفُوْ جوي َهم مدَد ْ خواهَهم زِد َرگَاهَهت‬ َ ُ ‫ْ ْ َ ْه‬ َ ْ َ ْ ْ َ ْ ْ ْ ْ ‫ ]اِلٰه ِى‬Ruhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefatımı tahayyül ederek,

Niyazi-i Mısrî gibi dedim: [Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp, Şevkle her dem uçup, çağırırım dost, dost!] diye, dostları arıyordu. Her ne ise... O hüzünlü, rikkatli, firkatli uzun gurbet gecesinde, dergâh-ı İlahîde zaa'f ve aczim o kadar büyük bir şefaatçı ve vesile oldular ki, şimdi de hayretteyim. Çünki birkaç gün sonra, gâyet hilaf-ı me'mul bir surette, yayan gidilse bir senelik mesafeden, tek başımla Rusça bilmediğim halde firar ettim. Zaa'f ve aczime binaen gelen inâyet-i İlahiye ile hârika bir surette kurtuldum. Tâ Varşova’ya ve Avusturya'ya uğrayarak İstanbul'a kadar geldim, bu surette kolaylıkla kurtulmak pek hârika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz âdemlerin muvaffak olamadıkları, çok teshilâtla ve çok kolaylıkla, o uzun firarî seyahatı bitirdim. Fakat o Volga Nehri kenarındaki câmideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmişdi ki; bâkiye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim. Bu insanların hayat-ı içtimaiyelerine karışdığım artık yeter. Madem sonunda kabre yalnız gireceğim; yalnızlığa alışmak için, şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim, demiştim. Fakat maatteessüf, İstanbul'daki ciddî ve çok ahbab ve İstanbul'un şaşaalı hayat-ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şan ve şeref gibi neticesiz şeyler, kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güya o Volga nehri kenarındaki câmideki gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlık idi. Ve İstanbul'un şaşaalı beyaz gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyazı idi ki, ileriyi göremedi, yine yattı.. tâ iki sene sonra Gavs-ı Geylanî Fütuh-ul Gayb kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.

51

ُّ َّ ُ ُّ ُ ‫ ]الشيُو خ الرك َّعُ ل َصب ع َلَيْك ُم الْبَلَءَ صبا‬yani: Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa ُ َ (Hâşiye)
idi, belalar sel gibi üzerinize dökülecekti. diye ferman etmekle, bu hakikatı isbat ediyor. İşte madem ihtiyarlıktaki zaa'f ve acz, bu derece rahmet-i İlahiyenin celbine medardır; hem madem Kur’ân-ı Hakîm

İşte ey ihtiyarlar ve ihtiyareler! Biliniz ki; ihtiyarlıktaki zaa'f ve acz, rahmet ve inâyet-i İlahiyenin celbine vesiledir. Ben kendi şahsımda müşahede ettiğim gibi, zeminin yüzündeki rahmetin cilvesi de gâyet zahir bir tarzda bu hakikatı gösteriyor. Çünki hayvanatın en âcizleri ve en zaîfleri, yavrulardır. Halbuki rahmetin en şirin ve en güzel cilvesine mazhar, yine onlardır. Bir ağacın başındaki yuvada olan bir yavrunun aczi; annesini en muti' bir nefer gibi rahmetin cilvesi istihdam ediyor. Annesi etrafı gezer, rızkını getirir. Ne vakit o yavru kanatlarının kuvvetlenmesiyle aczini unutsa, vâlidesi ona Sen git rızkını ara bul der, daha onu dinlemez. İşte bu sırr-ı rahmet, yavrular hakkında cereyan ettiği gibi, zaa'f ve acz noktasında yavrular hükmüne geçen ihtiyarlar hakkında da câridir. Bana kanaat-ı kat'iye verecek derecede tecrübelerim var ki; nasıl çocukların aczlerine binaen rahmet tarafından rızıkları hârika bir surette memeler musluklarından gönderiliyor ve akıttırılıyor.. öyle de; masumiyet kesb eden imanlı ihtiyarların rızıkları da, bereket suretinde gönderiliyor. Hem bir hanenin bereket direği, o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir haneyi belalardan muhafaza eden, içindeki beli bükülmüş masum ihtiyar ve ihtiyareler bulunduğu bu hadîs-i şerifin bir parçası olan [ َ‫وَلَوْل‬

âyeti ile, beş cihette gâyet mu'cizane bir surette ihtiyar peder ve vâlideye karşı hürmet ve şefkate evlâdları davet ediyor; ve madem İslâmiyet dini, ihtiyarlara hürmet ve merhameti emr ediyor; ve madem insaniyet fıtratı, ihtiyarlara karşı hürmet ve merhameti iktiza ediyor.. elbette biz ihtiyarlar, gençlik iştihasıyla olan muvakkat bir zevk-i maddî yerine, manevî ve daimî ve mühim inâyet-i İlahiyeden ve rikkat-i cinsiyeden gelen rahmet ve hürmeti ve rahmet ve hürmetten neş'et eden ezvak-ı ruhaniyi alıyoruz.

َ َّ ‫ا ِما يَبْلُغَن عنْد َك الْكِب َر ا َحدُهُما اَوْ كِلَهُما فَل َ تَقُل لَهما ا ُف وَل َ تَنْهَرهُما‬ ِ َّ ٍّ َ َ َ َ َ ْ َ ُ ْ ‫]وَقُل لَهما قَوْل ً كَرِيما‬ ً َ ُ ْ [‫وَاخفِض لَهما جنَاح الذ ُّل من الرحمةِ وَقُل رب ارحمهما ك َما ربَّيَانِى‬ ْ َ َ َ ُ ْ َ ُ ْ َ ْ ِّ َ ْ َ ْ َّ َ ِ ِّ َ َ ‫صغِيرا‬ ً َ

(Hâşiye)

kema kal

: Hadîs-i şerifin tamamı: [ُ‫الرضيع‬ ۪ َّ

ُّ ُ ‫]وَلَوْل َ الْبَهَائ ِم الرتَّعُ وَالصبْيَان‬ ِّ ُ

ilâ âhir... ev

52

O halde biz bu ihtiyarlığımızı, yüz gençliğe değişmemeliyiz. Evet ben kendim sizi temin ederim ki: Eski Said'in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said'in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben ihtiyarlığımdan razıyım, siz de razı olmalısınız. [ONUNCU RİCA]: Bir zaman esaretten geldikten sonra, İstanbul'da bir iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmıştı, bir gün İstanbul'un Eyüb Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul’un etrafındaki âfâka baktım. Fakat bakıyorum birden, benim hususî dünyam vefat ediyor, ve bazı cihette ruhum çekiliyor gibi bir halet-i hayaliye bana geldi. Dedim: Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazılar mıdır ki, bana böyle hayal veriyor diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım, kalbime ihtar edildi ki: Bu senin etrafındaki kabristanın içinde yüz İstanbul vardır. Çünki yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul halkını buraya boşaltan bir Hâkim-i Kadîr'in hükmünden kurtulup sen müstesna kalamazsın, sen de gireceksin. Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayal ile Sultan Eyüb Câmi’inin mahfelindeki küçük bir odaya çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki; ben üç cihette misafirim; bu menzilcikte misafir olduğum gibi, İstanbul'da da misafirim, bu dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düşünmeli. Nasılki bu odadan çıkacağım, bir gün de İstanbul'dan da çıkacağım, diğer bir günde de dünyadan çıkacağım. İşte bu halette, gâyet rikkatli ve firkatli ve elemli bir hüzün ve gam kalbime ve başıma çöktü. Çünki ben yalnız bir-iki dostu kayb etmiyorum; İstanbul'da binlerle sevdiğim dostlarımdan müfarakat gibi, çok sevdiğim İstanbul'dan da ayrılacağım. Dünyada yüzbinler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve mübtela olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım, diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Arasıra ibret için sinemaya gittiğimden; bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer suretinde gösterdiği gibi ben de aynen o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayalim dedi ki: Madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı sinemada gezer gibi görülüyor; ileride kat'iyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör; onlar da cenazelerdir,

53

geziyorlar. Birden Kur’ân-ı Hakîm'in nuru ile ve Gavs-ı A'zam Şeyh-i Geylanînin irşadıyla, o hazîn halet, sürurlu ve neş'eli bir vaziyete inkılab etti. Şöyle ki: O hazîn hale karşı Kur’ândan gelen nur böyle ihtar etti ki; Senin, Rusya’nın Şimal-i Şarkîsinde, Kosturma'daki gurbetinde bir iki esir zabit dostun vardı. Sen bu dostların her halde İstanbul'a gideceklerini biliyordun. Sana orada iken birisi dese idi: Sen İstanbul'a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın? Elbette zerre mikdar aklın varsa, ferah ve sürur ile İstanbul'a gitmesini kabul edecektin. Çünki bin bir ahbabdan dokuz yüz doksan dokuz ahbabın İstanbul'dadırlar. Burada bir iki tanesi kalmış, onlar da İstanbul’a gidecekler. Senin için İstanbul'a gitmek; hazîn bir firak ve elîm bir iftirak değil. Hem de geldin, memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki pek karanlık uzun gecelerden ve pek soğuk fırtınalı kışlardan kurtuldun. Bu güzel dünya cenneti gibi İstanbul'a geldin. Aynen öyle de; senin küçüklüğünden bu yaşa kadar, sevdiklerinden yüzde doksandokuzu sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var, onlar da oraya gidecekler. Senin dünyada vefatın firak değil, visaldir; o ahbablara kavuşmaktır. Onlar, yani ervah-ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar diye ihtar edildi. Evet bu hakikatı Kur’ân ve iman o derece kat'î bir surette isbat etmiştir ki; bütün bütün kalbsiz, ve ruhsuz olmazsa veyahud dalalet kalbini boğmamış ise, görür gibi inanmak gerektir. Çünki bu dünyayı hadsiz enva'-ı lütuf ve ihsan’atıyla böyle tezyin edip mükrimane ve şefikane rububiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz şeyleri muhafaza eden bir Sâni'-i Kerim ve Rahîm; masnuatı içinde en mükemmeli ve en câmi' ve en ehemmiyetlisi ve en çok sevdiği masnuu olan insanı, elbette ve elbette ve bilbedahe sureten göründüğü gibi böyle merhametsiz, akibetsiz i'dam etmez, mahvetmez, zayi' etmez. Belki çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi, başka bir hayatta sünbül vermek için, Hâlık-ı Rahîm o sevdiği (Hâşiye) masnuunu rahmetin bir kapısı olan toprak altına muvakkaten atar. ___________ ___________ _________________

(Hâşiye)

: Bu hakikat; iki kerre iki dört eder derecesinde sair risalelerde, hususan Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözlerde isbat edilmiştir.

54

İşte bu ihtar-ı Kur’ânîyi aldıktan sonra, o kabristan, İstanbul'dan daha ziyade ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş geldi. Ben de Boğaz tarafındaki Sarıyer'de, bir halvethane kendime buldum. Gavs-ı A'zam Fütuh-ul Gayb'ıyla, bana üstad ve tabib ve mürşid olduğu gibi, İmam-ı Rabbanî de Mektubat'ıyla, bir enis, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvakından çekildiğimden ve hayat-ı içtimaiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum. Allah'a şükür ettim. İşte ey benim gibi ihtiyarlık içine giren ve ihtiyarlığın ihtarıyla vefatı çok tahattur eden zâtlar! Kur’ânın verdiği ders-i iman nuruyla, ihtiyarlığı ve hastalığı ve vefatı hoş görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Madem iman gibi hadsiz derecede kıymetdar bir nimet bizde vardır; ihtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat dahi hoştur. Nâhoş birşey varsa; o da günahtır, sefahetlerdir, bid'atlardır, dalaletlerdir. [ONBİRİNCİ RİCA]: Esaretten geldikten sonra, İstanbul'da Çamlıca tepesinde bir köşkte, merhum biraderzadem Abdurrahman ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat-ı dünyeviye cihetinde bizim gibilere en mes'udane bir hayat sayılabilirdi. Çünki esaretten kurtulmuştum, Dâr-ül Hikmet'te meslek-i ilmiyeme münasib en âlî bir tarzda neşr-i ilme muvaffakıyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul'un en güzel yeri olan Çamlıca'da oturuyordum. Herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzadem Abdurrahman gibi gâyet zeki, fedakâr, hem bir talebe, hem bir hizmetkâr, hem kâtib, hem evlâd-ı maneviyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyade kendimi mes'ud bilirken âyineye baktım; saçımda, ve sakalımda beyazları gördüm. Birden esarette, Kosturma'daki câmideki intibah-ı ruhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbut olduğum ve medar-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, ve esbabı tedkike başladım. Hangisini tedkik ettimse, baktım ki; çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sırada en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki; hakikat noktasında acınacak halimize, pek çok insanlar gıbta ile bakıyorlar. Bütün bu insanlar divane mi olmuşlar, yoksa şimdi ben divane mi oluyorum ki, bu dünyaperest insanları divane görüyorum? Her ne ise... Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibah cihetinde, en evvel

55

alâkadar olduğum fâni şeylerin fâniliklerini gördüm. Kendime baktım, nihâyet aczde gördüm. O vakit, beka isteyen ve beka tevehhümüyle fânilere mübtela olan ruhum bütün kuvvetiyle dedi ki: Madem cismen fâniyim, bu fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim, bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâki-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım. diyerek taharriye başladım. O vakit herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat ettim, bir teselli, bir rica aramaya başladım. Maatteessüf o vakte kadar ulûm-ı felsefiyeyi, ulûm-ı İslâmiye ile beraber havsalama doldurmuştum o ulûm-ı felsefiyeyi pek yanlış olarak maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki o felsefî mes'eleler ruhumu pek fazla kirletmiş ve terakkiyat-ı maneviyemde engel olmuştu. Birden Cenab-ı Hakk'ın rahmet ve keremiyle Kur’ân-ı Hakîm'deki hikmet-i kudsiye imdadıma yetişti. Çok risalelerde beyan edildiği gibi; o felsefî mes'elelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi. Ezcümle: Fünun-ı hikmetten gelen zulümat-ı ruhiye, ruhumu kâinata boğduruyordu. Hangi cihete baktımsa,o cihetde nur aradım; o mes'elelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ Kur’ân-ı Hakîm'den gelen ve ‫ ل َ اِلٰ ه اِل ّ الل ُه‬cümlesiyle ders verilen tevhid, ‫َ َ ّٰ ه‬ gâyet parlak bir nur olarak bütün o zulümatı dağıttı; rahatla nefes aldım. Fakat nefs ve şeytan, ehl-i dalalet ve ehl-i felsefeden aldıkları derse istinad ederek, akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münazarat-ı nefsiye lillahilhamd kalbin muzafferiyetiyle neticelendi. Çok risalelerde o münazara kısmen yazılmıştır. Onlara iktifa edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek için, binler bürhandan birtek bürhan beyan edeceğim. Tâ ki, gençliğinde hikmet-i ecnebiye veya fünun-ı medeniye namı altındaki kısmen dalalet, kısmen malayaniyat mes'elelerle ruhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların ruhunda temizlik yapsın. Ve Tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki: Ulûm-ı felsefiyenin vekaleti namına nefsim dedi ki: Bu kâinattaki eşyanın, tabiatıyla bu mevcudata müdahaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hububatı topraktan istemeli. En cüz'î, ve en küçük bir şey'i de Allah'tan istemek ve Allah'a yalvarmak ne demektir? O vakit Nur-ı Kur’ân ile sırr-ı tevhid, şu gelecek surette inkişaf etti. Kalbim o mütefelsif nefsime dedi: En cüz'î ve en küçük şey; en büyük şey gibi, doğrudan doğruya

56

bütün bu kâinat Hâlıkının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka surette olamaz. Esbab ise bir perdedir. Çünki en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahluklar, bazan san'at ve hılkat cihetinde en büyüğünden daha büyüktür. Sinek tavuktan san'atça ileri geçmezse de, geride de kalmaz. Öyle ise büyük küçük tefrik edilmeyecek. Ya bütünü esbab-ı maddiyeye taksim edilecek veyahud bütünü birden birtek zâta verilecek. Birinci şık muhal olduğu gibi, bu ikinci şık vâcibdir, zarurîdir. Çünki bir tek zâta verilse, yani Kadîr-i Ezelî'ye verilse; madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu tahakkuk eden ilmi, herşeyi ihata ediyor.. ve madem ilminde herşeyin mikdarı taayyün ediyor.. ve madem bilmüşahede her vakit hiçten, nihâyetsiz sühuletle, ve nihâyetsiz san'atlı masnular vücuda geliyor.. ve madem o Kadîr-i Alîm'in bir kibrit çakar gibi ‫ ا َمرِ ك ُن فَيَكُو ن‬ile hangi şey ُ ْ ْ olursa olsun icad edebildiğini, hadsiz kuvvetli delillerle, çok risalelerde beyan etmişiz hususan Yirminci Mektubda ve Yirmiüçüncü Lem'anın âhirinde isbat edildiği gibi, o Kadir-i Alimin hadsiz bir kudreti var; elbette bilmüşahede görülen hârikulâde sühulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve o azamet-i kudretten geliyor. Meselâ nasılki göze görülmeyen eczalı bir mürekkeple yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsus bir ecza sürülse; o koca kitab, birden her göze vücudunu gösterir kendini okutturur. Aynen öyle de; o Kadîr-i Ezelî'nin ilm-i muhitinde, herşeyin suret-i mahsusası bir mikdar-ı muayyen ile taayyün ediyor. O Kadîr-i Mutlak ‫ ا َمرِ ك ن فَيَكُو ُه‬ile, o hadsiz ‫ن‬ ْ ‫ْ ُه‬ kudretiyle ve nafiz iradesiyle, yazıya sürülen ecza gibi, gâyet kolaylıkla ve sühuletle kudretin bir cilvesi olan kuvvetini o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücud-ı haricî verir; göze gösterir, nukuş-ı hikmetini okutturur. Eğer bütün eşya birden o Kadîr-i Ezelî'ye ve Alîm-i Külli Şey'e verilmezse; o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücudunu, dünyanın ekser nevilerinden hususî bir mizan ile toplamak lâzım gelmekle beraber, o küçücük sineğin vücudunda çalışan zerreler o sineğin sırr-ı hılkatini ve kemal-i san'atını bütün dekaikiyle bilmekle olur. Çünki esbab-ı tabiiye ile esbab-ı maddiye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın ittifakıyla, hiçten icad edemez. Öyle ise, her halde onlar icad etse, elbette toplayacak. Madem toplayacak, hangi zîhayat olursa olsun, ekser anasır ve enva'dan nümuneler, içinde vardır. Âdeta o

57

zîhayat kâinatın bir hülâsası, ve bir çekirdeği hükmündedir. Elbette o halde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün rûy-i zeminden ince elek ile eleyip ve en hassas bir mizan ile ölçüp toplattırmak lâzım geliyor. Ve madem esbab-ı tabiiye cahildir, camiddir; bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihrist, bir model, bir proğram takdir etsin ve ona göre manevî kalıba gelen zerratı eritip döksün; tâ dağılmasın, intizamını bozmasın. Halbuki herşeyin şekli, heyeti hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz had ve hesaba gelmez eşkaller, mikdarlar içinde, bir şekil ve mikdarda sel gibi akan anasırın zerrelerini dağılmayarak, muntazaman, mikdarsız, kalıpsız birbiri üstünde kitle halinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücud vermek; ne kadar imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük َ َ yoksa, görür. Evet bu hakikata binaen [‫ا ِن ال ّذِي ن تَدْع ُون م ن دُون ّٰهه ل َن ي َخلُقُوا‬ ْ ْ ِ ‫ِ الل‬ ّ ْ ِ َ َ

‫]ذُبَاب ًها وَلَوِ اجت َمعُوا ل َهه‬ ُ َ ْ

bu âyet-i azîmenin sırrıyla bütün esbab-ı maddiye toplansalar, onların ihtiyarları da olsa, bir sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını mizan-ı mahsus ile toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudu mikdar-ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerratı, muntazaman çalıştıramazlar. Öyle ise; bilbedahe esbab, bu eşyaya sahib çıkamazlar. Demek sahib-i hakikîleri başkadır. َ Evet.. Bu mevcudatın öyle bir sahib-i hakikîleri var ki; [ ّ‫ما خلْقُك ُم وَل َ بَعْثُك ُم اِل‬ َ َ ْ ْ

(Hâşiye)

ِ ٍ‫]كَنَفْهس وَاحدَة‬ ٍ

âyetinin sırrıyla, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyası kadar kolay ihya eder. Bir baharı, bir çiçek kolaylığında icad eder. Çünki toplamağa muhtaç değildir. [Emr-i Kün Feyekûn]'e mâlik olduğundan ve her baharda hadsiz mevcudat-ı bahariyenin madde-i unsuriyelerinden başka, hadsiz sıfât ve ahval ve eşkallerini hiçten icad ettiğinden ve ilminde herşeyin plânı, modeli, fihristi ve proğramı taayyün ettiğinden ve bütün zerrat onun ilim ve kudreti dairesinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi nihâyet derece kolaylıkla herşeyi icad eder. Ve hiçbir şey, zerre mikdar hareketini şaşırmaz. Seyyarat muti' bir ordusu olduğu gibi, zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmündedir. Madem o kudret-i ezeliyeye istinaden hareket ediyorlar ve o ilm-i ezelînin düsturuyla çalışıyorlar; işte o eserler, o kudrete göre vücuda ___________ ___________ _________________

(Hâşiye)

: Yani Allah'tan başka bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler toplansalar, bir sineği halk edemezler.

58

gelir. Yoksa o küçüklerin, ehemmiyetsiz şahıslarına bakmakla o eserler küçülmezler. O kudrete intisab sırrıyla bir sinek, bir Nemrud'u gebertir. Karınca, Firavun'un sarayını harab eder. Zerre gibi küçücük bir çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşır. Bu hakikatı çok risalelerde isbat ettiğimiz gibi, nasılki bir nefer, askerlik vesikasıyla padişaha intisab noktasında yüzbin defa kendi kuvvetinden fazla, bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur. Öyle de herşey, kudret-i ezeliyeye intisabı ile, yüzbin defa esbab-ı tabiiyenin fevkinde mu'cizat-ı san'ata mazhar olur. Elhâsıl; herşeyin nihâyet derecede hem san'atlı, hem sühuletli vücudu gösteriyor ki, muhit bir ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelî'nin eserleridirler. Yoksa yüzbin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp, imtina' dairesine girecek ve mümkün suretinden çıkıp, mümteni' mahiyetine girecek ve hiçbir şey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacak. İşte bu gâyet ince ve gâyet kuvvetli ve gâyet derin ve gâyet zahir bir bürhanla şeytanın muvakkat bir şakirdi ve ehl-i dalaletin ve ehl-i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve lillahilhamd, tam imana geldi. Ve dedi ki: Evet bana öyle bir Hâlık ve Rab lâzım ki, en küçük hatırat-ı kalbimi ve en hafî niyazımı bilecek ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak, hem sineği halkettiği gibi semavatı da icad edecek, hem Güneş'i semanın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun. Yoksa sineği halk edemeyen, hatırat-ı kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez.. semavatı halketmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise benim Rabbim odur ki; hem hatırat-ı kalbimi bilir ve ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi, dünyayı âhirete tebdil edip, Cennet'i icad eder, kapısını bana açar; Haydi gir içeri der. İşte ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebi fünununa sarfeden ihtiyar kardeşlerim! Kur’ânın lisanındaki mütemadiyen zikir edilen َ‫ل‬

‫ اِلٰ ه اِل َّ هُو‬ferman-ı kudsîsinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatlı ve hiçbir cihetle َ َ
sarsılmaz ve zedelenmez ve tegayyür etmez kudsî bir rükn-i imanîyi anlayınız ki, nasıl bütün manevî zulümatı dağıtır ve manevî yaraları tedavi eder. Bu uzun macerayı, ihtiyarlığımın rica kapıları içinde

59

derc etmekliğim, âdeta ihtiyarımla olmamıştır. Hatta istemiyordum, belki usandırır diye çekiniyordum. Fakat, bana yazdırıldı diyebilirim. Her ne ise, sadede dönüyorum. Saç ve sakalımın beyazlaşmaya başlamasıyla ve bir vefadarın da sadakatsızlığı neticesinde o şaşaalı ve zahiren süslü ve tatlı İstanbul'un hayat-ı dünyeviyesinin ezvakından bana bir nefret geldi. Nefs, meftun olduğu ezvakın yerinde manevî ezvak aradı. ehl-i gafletin nazarında soğuk ve ağır ve nâhoş görünen bu ihtiyarlıkta, bir teselli, bir nur istedi. Felillahilhamd Cenab-ı Hakk'a yüzbin şükürler olsun, bütün o hakikatsız, tatsız, akibetsiz َ ezvak-ı dünyeviye yerine; hakikî, daimî ve tatlı ezvak-ı imaniyeyi َ‫ ل َ اِلٰه اِل ّ هُو‬da ve nur-ı َ tevhidde bulduğum gibi.. ehl-i gafletin nazarında soğuk ve sakil görünen ihtiyarlığı, o nur-ı tevhid ile çok hafif ve hararetli ve nurlu gördüm. Ey ihtiyarlar ve ihtiyareler! Madem sizlerde iman var ve madem imanı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz ve niyaz var; ihtiyarlığınıza ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilirsiniz. Çünki onunla ebedî bir gençlik kazanabilirsiniz. Hakikî soğuk ve sakil ve çirkin ve zulümlü ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise; ehl-i dalaletin ihtiyarlıklarıdır, belki de onların gençlikleridir. Onlar ağlamalı, onlar vâh-esefâ vâh-hasretâ demeli. Sizler, ey imanlı ihtiyarlar! Elhamdülillahi alâküllihal deyip mesrurane şükretmelisiniz. [ONİKİNCİ RİCA]: Bir zaman Isparta vilâyetinin Barla nahiyesinde nefy namı altında, işkenceli bir esaretle yalnız ve kimsesiz bir köyde ihtilattan ve muhabereden men'edilmiş bir vaziyette hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem gurbet içinde gâyet perişan bir halde iken; Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden, Kur’ân-ı Hakîm'in nüktelerine, ve sırlarına dair benim için medar-ı teselli bir nur ihsan etmişti. Onunla o acı, ve elîm, ve hazîn vaziyetimi unutmaya çalışıyordum. Vatanımı, akaribimi, unutabiliyordum. Fakat vâh-hasretâ birini unutamıyordum. O da hem biraderzadem, hem manevî evlâdım, hem en fedakâr bir talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahman idi. Altı yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki bana yardıma koşsun, teselli versin ve ne de ben onun vaziyetini biliyordum ki, onun ile muhabere edeyim, dertleşeyim. Benim bu ihtiyarlık zamanımda; öyle fedakâr, sadık birisi bana lâzımdı. Sonra birden birisi bana bir

60

mektub verdi. Mektubu açtım gördüm ki: Abdurrahman'ın mahiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektubtur, o mektubun bir kısmı Yirmiyedinci Mektub'un fıkraları içinde, üç zahir kerameti gösterir bir tarzda derc edilmiştir. O mektub beni çok ağlattırmış el'an da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman o mektub ile pek ciddî ve samimî bir surette; dünyanın ezvakından nefret ettiğini ve en büyük maksadı bana yetişip küçüklüğünde benim ona baktığım gibi, o da ihtiyarlığımda hizmet etmekti. Hem dünyada benim hakikî vazifem olan neşr-i esrar-ı Kur’âniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hattâ mektubunda yazıyordu: "Yirmi otuz risaleyi bana gönder, herbirisinden yirmi otuz nüsha yazıp yazdıracağım." diyordu. O mektub, bana dünyaya karşı kuvvetli bir ümid verdi. Deha derecesinde zekâya mâlik ve hakikî evlâdın çok fevkinde bir sadakat ve irtibat ile bana hizmet edecek böyle bir talebemi buldum diye; o işkenceli esareti, o kimsesizliği, o gurbeti, ve ihtiyarlığı unuttum. O mektubdan evvel iman-ı bil'âhirete dair tab'ettirdiğim Onuncu Söz'ün bir nüshası eline geçmişti. Güya o risale ona bir tiryak idi ki; altı yedi sene zarfında aldığı bütün manevî yaralarını tedavi etti. Gâyet kuvvetli ve parlak bir iman ile ecelini bekliyor gibi bana o mektubu yazmış. Ben yine Abdurrahman vasıtasıyla mes'udane bir hayat-ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken bir iki ay sonra vâhhasretâ birden onun vefat haberini aldım. Bu acı haber beni o derece sarstı ki, beş senedir onun te’siri altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlığım ve hastalığımın; çok derece fevkinde bana bir rikkat, ve bir hüzün verdi ki. Ben merhum vâlidemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, vefat etmiş diyordum. Abdurrahman'ın vefatıyla da, bâki kalan öteki yarı dünyam da vefat etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünki o dünyada kalsaydı; hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medarı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayr-ül halef ve hem de bu dünyada en fedakâr bir medar-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi.. ve en zeki bir talebem ve bir muhatab ve Risale-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve muhafızı olurdu. Evet insaniyet itibariyle böyle bir zayiat, benim gibi insanlara çok hirkatlidir, çok yakıyor. Gerçi zahiren tahammüle çalışıyordum, fakat ruhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer arasıra Kur’ânın nurundan gelen teselli teskin etmese idi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman Barla nahiyesinin derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum.

61

Hâlî yerlerde oturup o teessürat-ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahman gibi sadık talebelerimle geçirdiğim mes'udane hayat levhaları sinema gibi hayalimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği sür'at-i teessür mukavemetimi kırıyordu. Birden َ ٌ ُ [‫ ]ك ُل شي ْئ هَال ِهك اِل ّ وجهَهه ل َهه ال ْحك م وَاِلَي ْههِ ت ُرجعُو ن‬âyet-i kudsiyenin sırrı ‫َه‬ َ ْ ُ ‫ُ ْه‬ ُ ُ ْ َ ٍ َ ّ

inkişaf etti. Bana [ ‫ ] ي َا بَاق ِى اَن ْت الْبَاق ِى *ي َا بَاق ِى اَن ْت الْبَاق ِى‬dedirtti ve onun َ َ ile hakikî teselli verdi. Evet ben o hâlî derede, o hazîn halette, bu âyet-i kudsiyenin sırrıyla, Mirkat-üs Sünne Risalesinde işaret edildiği gibi, kendimi [üç büyük cenaze] başında gördüm: [Birincisi]: Ellibeş yaşıma kadar, ellibeş ölmüş ve hayatımın ömrümde defnedilmiş Saidlerin kabri üstünde, bir mezar taşı olarak kendimi gördüm. [İkinci cenaze]: Zaman-ı Âdem'den beri, benim hemcinsim ve nev'im vefat edip mazi kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında mezar taşı hükmünde olan bu asrın yüzünde gezen, karınca gibi küçük bir zîhayat suretinde kendimi gördüm. [Üçüncü cenaze ise]; insanlar gibi her sene dünya yüzünde seyyar bir dünyanın vefatıyla büyük dünya da bu âyetin sırrıyla vefat edeceği, hayalimin önünde tecessüm etti. İşte Abdurrahman'ın vefatının hüznünden gelen bu dehşetli manayı bütün bütün aydınlattıracak ve hakikî teselli ve sönmez nur verecek bu âyet-i kerime, mana-yı işarîsiyle َ َ َ imdada yetişti. [‫فَا ن تَول ّوْا فَقُل ح سب ِى الل ه ل َ اِلٰ هَه اِل ّ هُوَ ع َلَي هِ تَوَك ّل ت وَهُو‬ ‫ْه‬ ُ ‫ْه‬ ‫ْ َ ْه َ ّٰ ُه‬ َ َ ْ ‫ِه‬

İşte bu âyet-i azime bildirdi ki: Madem Cenab-ı Hak var, o herşeye bedeldir. Madem o bâkidir, elbette o kâfidir. Birtek cilve-i inâyeti, bütün dünya yerini tutar. Ve bir cilve-i nuru, mezkûr üç büyük cenazeye manevî hayat verir. Onların cenazeler olmadığını, belki o cenazeler vazifelerini bitirmiş başka âlemlere gitmiş olduklarını gösterir. ُ Üçüncü Lem'ada bu sırrın izahı geçtiğinden ona iktifaen burada yalnız derim ki: [‫ك ُل شي ْئ‬ ٍ َ ّ

‫]ر ب الْعَر ِه الْعَظِيمه‬ ‫ْش‬ ‫َ ُّه‬ ِ

ٌ ‫ ]هَال ِك اِل َّ وَجه َه‬ilâhire... âyetinin manasını gösteren iki defa [ ‫ي َا بَاق ِى اَن ْت الْبَاق ِى‬ ُ ْ َ ْ ‫ ] *يَا بَاقِى اَن ْت ال‬beni, gâyet elîm o hazîn haletten kurtardı. Şöyle ki: ‫َ بَاقِى‬ Birinci defa [‫ ]يَا بَاقِى اَن ْت الْبَاقِى‬dedim, dünya ve dünyadaki Abdurrahman gibi َ
hadsiz alâkadar olduğum ahbabların zevalinden ve rabıtaların kopmasından neş'et eden hadsiz manevî yaralar içinde bir ameliyat-ı cerrahiye nev'inden bir tedavi

62

başladı. İkinci defa [‫ ]ي ا بَاقِهى اَن ت الْبَاقِهى‬cümlesini dedim; bütün o hadsiz, manevî ‫َه‬ َ ‫ْه‬ yaralara hem merhem, hem tiryak oldu. Yani sen bâkisin; giden gitsin, sen yetersin. Madem sen bâkisin, zeval bulan herşeye bedel senin bir cilve-i rahmetin kâfidir. Madem sen varsın, senin varlığına iman ile intisabını bilen ve sırr-ı İslâmiyetle o intisaba göre hareket eden insana herşey var. Fena ve zeval, mevt ve adem bir perdedir, bir tazelenmektir; ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir diye düşünüp, o firkatli ve hirkatli, ve hazîn, ve elîm, ve karanlıklı, ve dehşetli halet-i ruhiye; tamamıyla sürurlu, ve neş'eli, ve lezzetli, ve nurlu, ve sevimli, ve ünsiyetli bir halete inkılab etti. Lisanım ve kalbim, belki lisan-ı hal ile bütün zerrat-ı vücudum Elhamdülillah dediler. İşte o cilve-i rahmetin binden bir cüz'ü şudur ki: Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün-engiz haletten Barla'ya döndüm. Baktım ki, Kuleönlü Mustafa namında bir genç, benden ilm-i hale aid abdest ve namaza dair birkaç mes'eleyi sormak için gelmiş. O vakit misafirleri kabul etmediğim halde, onun ruhundaki ihlas ve ileride Risale-i Nur'a edeceği (Hâşiye-1) kıymetdar hizmeti, güya hiss-i kabl-el vuku' ile ruhum o gencin ruhunda okudu. Onu (Hâşiye-2) geriye çevirmedim, kabul ettim. Sonra tebeyyün etti ki, Risale-i Nur hizmetinde ve benden sonra hayr-ül halef olarak, bir vâris-i hakikî vazifesini tam yerine getirecek olan Abdurrahman yerine, Cenab-ı Hak Mustafa'yı nümune olarak bana göndermiş ki; ___________ ___________ _________________

(Hâşiye-1)

: İşte Mustafa'nın küçük kardeşi olan Küçük Ali kendi güzel, sıhhatlı kalemiyle yedi yüzden ___________ ___________ _________________

ziyade Nur Risalelerini yazmakla tamamıyla bilfiil bir Abdurrahman olduğu gibi, müteaddid Abdurrahman'ları da yetiştirdi.
(Hâşiye-2)

(Hâşiye-3):

: Elhak, o Mustafa yalnız kabule değil, belki de istikbale lâyık olduğunu gösterdi. ___________ ___________ _________________

(Hâşiye-3)

Risale-i Nur'un birinci şakirdi olan Mustafa'nın istikbale liyakatına dair Üstadımın hükmünü tasdik eden bir hâdise şöyleki: Kurban arefesinden bir gün evvel Üstadım gezmeye gidecekti. At getirmek üzere beni gönderdiği zaman, ben Üstadıma dedim: Sen aşağıya inme, ben kapıyı arkasından örtüp odunluktan çıkacağım. Üstadım: Hâyır dedi; Sen kapıdan çık dedi aşağıya indi. Ben kapıdan çıktıktan sonra kapıyı arkasından sürgüledi. Ben gittim, kendisi de yukarıya çıkmıştı. Sonra yatmış Bir müddet sonra Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman'la beraber gelmişler.

63

senden bir Abdurrahman aldım, mukabilinde bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzade, hem evlâd-ı manevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim. Evet elhamdülillah otuz Abdurrahman'ı verdi. O vakit dedim: Ey ağlayan kalbim! Madem bu nümuneyi gördün ve onunla manevî yaraların en mühimini tedavi etti; sair bütün seni müteessir eden yaraları da tedavi edeceğine kanaatın gelmelidir. İşte ey benim gibi ihtiyarlık zamanında gâyet sevdiği evlâdını veya akrabasını kaybeden ve beline yüklenmiş ihtiyarlığın ağır yüküyle beraber firaktan gelen ağır gamları da başlarına yüklenen ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Benim vaziyetimi anladınız ki sizinkinden çok şiddetli iken, madem böyle bir âyet-i kerime tedavi etti, şifa verdi; elbette Kur’ân-ı Hakîm'in eczahane-i kudsiyesinde, umum dertlerinize şifa verecek ilâçlar vardır. Eğer iman ile ona müracaat edip ve ibadetle o ilâçları istimal etseniz, belinizde ve başınızdaki o ihtiyarlığın ve gamların ağır yükleri gâyet hafifleşecektir. Bu bahsin uzun yazılmasının sırrı ise, merhum Abdurrahman'a ziyade dua-yı rahmet ettirmek düşüncesidir. Sizleri usandırmasın. Hem sizleri belki ziyade müteellim edecek en acıklı ve nefret verip ürkütecek en dehşetli yaramı, gâyet nâhoş ve elîm bir surette size göstermekten maksadım: Kur’ân-ı Hakîm'in kudsî tiryakı ne derece hârikulâde bir ilâç ve parlak bir nur olduğunu göstermektir.
(62. sahifenin üçüncü hâşiyesinin devamıdır.)

___________ ___________ _________________

Üstadım hiç kimseyi kabul etmiyordu ve etmeyecekti. Hususan o vakit iki âdemi beraber hiç yanına almaz geri çevirirdi. Halbuki bu makamda bahsedilen kardeşimiz Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman'la gelince, kapı güya lisan-ı hal ile ona demiş ki: "Üstadın seni kabul etmeyecek fakat ben sana açılacağım" diyerek arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafa'ya açılmış. Demek Üstadımın onun hakkında "Mustafa istikbale lâyıktır" diye söylediğini istikbal gösterdiği gibi, kapı da buna şahid olmuştur. Hüsrev

Evet Hüsrev'in yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübarek Mustafa'yı benim bedelime hem istikbal etti, hem kabul etti. Said Nursî

64

[ONÜÇÜNCÜ RİCA]: Bu ricada sergüzeşt-i hayatımın mühim bir levhasından bahsedeceğimden, herhalde bir derece uzun olacak. Usanmamanızı ve gücenmemenizi arzu ediyorum. Harb-i Umumî'de, Rus'un esaretinden kurtulduktan sonra, İstanbul'da iki üç sene Dar-ül Hikmet'te yaptığım hizmet-i diniye beni orada durdurdu. Sonra Kur’ân-ı Hakîm'in irşadıyla ve Gavs-ı A'zam'ın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibahıyla İstanbul'daki hayat-ı medeniyeden bir usanç ve şaşaalı hayat-ı içtimaiyeden bir nefret geldi. Dâüssıla tabir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevketti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van'a gittim. Herşeyden evvel, Van'da [Horhor] denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki; sair Van haneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van'ın meşhur kal'ası ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir. Benim medresem onun tam altındadır ve ona bitişiktir. Yedi sekiz sene evvel Benim terkettiğim, o medresemdeki dost, ve kardeş, ve enis talebelerimin hayalleri gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakikî şehid olmuşlar diğer bir kısmı da o musibet yüzünden manevî şehid olarak vefat etmişler. Ben ağlamaktan kendimi tutamadım. O halde kal'anın tâ medresemin üstündeki iki minare yüksekliğinde medreseye nâzır olan tepesine çıktım, oturdum. Yedi sekiz sene evvelki zamana hayalen gittim. Benim hayalim kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli gezdirdi. Etrafta kimse yoktu ki, beni o hayalden çevirsin ve o zamandan beni çeksin. Çünki yalnızdım. Yedi sekiz sene zarfında, gözümü açtıkça bir asır zaman geçmiş kadar bir tahavvülât görüyordum. Baktım ki benim medresemin etrafındaki şehir içi Kal'a dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yakılmış, tahrib edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra dünyaya gelip, öyle hazîn nazarla baktım. O hanelerdeki âdemlerin çoğu ile dost ve ahbab idim. Kısm-ı a'zamı Allah rahmet eylesin muhaceretla vefat etmişler, gurbette perişan olmuşlar. Hem Ermeni mahallesinden başka Van'ın bütün müslümanlarının haneleri tahrib edilmiş gördüm. Benim kalbim en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler gözlerim olsa idi beraber ağlayacaklardı. Ben, gurbetten vatanıma döndüm; gurbetten kurtuldum zann ediyordum. "Vâhesefâ", gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm.
(Hâşiye)

(Hâşiye)

___________ ___________ _________________

: Latif bir tevafuktur ki, bu Onüçüncü Rica'nın bahsettiği medrese hâdisesi onüç sene evvel

olmuşdur.

65

Onikinci Rica'da bahsi geçen Abdurrahman gibi, ruhum ile pek alâkadar yüzlerle talebelerimi, ve dostlarımı kabirde ve o ahbabların yerlerini harabezar gördüm. Eskiden beri hatırımda olan bir zâtın bir fıkrası vardı, tam manasını göremiyordum.. o hazîn levha karşısında tam manasını gördüm. Fıkra budur: [‫لَوْل َ مفَارقَةِ الحبَا ب ما وَجد َت لَه َا ال ْمنَاي َا اِلَى‬ َْْ َ ْ َ َ ِ َ ُ yani: "Eğer dostlardan müfarakat olmasa idi, ölüm ruhlarımıza yol bulamazdı ki gelsin bizi alsın." Demek en ziyade insanı öldüren, ahbabdan müfarakattır. Evet hiçbir şey beni o vaziyet kadar yakmamış, ağlatmamış. Eğer Kur’ândan ve imandan meded gelmese idi; o gam, ve o keder, ve o hüzün ruhumu uçuracak gibi te’sirat yapacaktı. Eskiden beri şâirler şiirlerinde, ahbablarıyla görüştükleri menzillerin mürur-ı zamanla harabegâhlarına ağlamışlar. Bunun en firkatli levhasını da ben gözümle gördüm. İki yüz sene sonra gâyet sevdiği dostların mahall-i ikametine uğrayan bir âdemin hüznüyle; hem ruhum, hem kalbim gözüme yardım edip ağladılar. O vakit, gözümün önünde harabezara dönmüş yerlerin, gâyet ma'mur ve şenlikli ve neş'eli ve sürurlu bir surette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın en tatlı bir hayatta tedris ile, kıymetdar talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahatı, birer birer sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefat edip gidiyorlar tarzında, hayali gözümün önünde epey zaman devam etti. O vakit ehl-i dünyanın haline çok taaccüb ettim. Nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünki o vaziyet, dünyanın tam fâni olduğunu ve insanlar da içinde misafir bulunduğunu bilbedahe gösterdi. Ehl-i hakikatın mütemadiyen, dünya gaddardır, mekkârdır, fettandır, fanidir, fenadır, aldanmayınız demeleri ne kadar doğru olduğunu gözümle gördüm. Hem insan nasıl cismiyle, hanesiyle alâkadardır; öyle de, kasabasıyla, memleketiyle belki dünyasıyla da alâkadar olduğunu kendim de gördüm. Çünki ben vücudum itibariyle ihtiyarlık rikkatinden iki gözümle ağlarken, medresemin yalnız ihtiyarlığı değil, belki vefatından dolayı on gözle ağlamak istiyorum. Ve şirin vatanımın yarı ölmesiyle yüzler gözle ağlamaya ihtiyacım vardı. Rivâyet-i hadîste vardır ki; her sabah bir melaike [‫ ]لِدُوا لِل ْموْهت وَابْنُوا لِل ْخرا ب‬diye çağırıyor yani "Ölmek için ِ َ ‫َ َ ِه‬ tevellüd ediyorsunuz ve dünyaya geliyorsunuz, harab olmak için binalar yapıyorsunuz." diyor. İşte bu

ً‫]ا َروَاحن َها سبُل‬ ِ ْ ‫ُه‬

66

ْ َّ ‫وَ ي ُمي ت وَ هُوَ ع َلَى ك ُل شي ْئ قَدِير* سب َّح ل ِٰلهه ما ف ِى ال سمٰوَات وَال َر ض‬ ِ َ ِ ّ َ َ ٌ ِ ٍ َ ِّ ُ ِ ْ ‫ ] وَهُوَ الْعَزِيز ال ْحكِيم‬âyetinin hakikatı tecelli etti. Beni o rikkatli, ve firkatli, ve dehşetli, َ ُ ُ

hakikatı, kulağımla gözümle işitiyorum. Evet o vaziyetim beni nasıl ağlattırmış; on senedir hayalim, o vaziyete uğradıkça yine ağlıyor. Evet binler sene yaşamış o ihtiyar kal'anın başındaki menzillerin harab olması ve onun altındaki şehrin sekiz sene zarfında sekiz yüz sene kadar ihtiyarlanması ve kal'anın altındaki gâyet hayatdar ve mecma-i ahbab olan medresemin vefatı, umum Osmanlı Devleti'nde ki bütün medreselerin vefatını gösteren cenazesinin manevî azametine işareten koca Van kal'asının yekpare taşı, ona bir mezar taşı olmuş. Âdeta o medresedeki sekiz sene evvel benimle beraber bulunan merhum talebelerim, kabirlerinde benimle beraber ağlıyorlar. Belki o kasabanın harabe duvarları, dağılmış taşları benimle beraber ağlıyorlar ve onları ağlar gibi gördüm. Ben o vakit anladım ki, vatanımdaki bu gurbete dayanamayacağım; ya ben de kabre onların yanına gitmeliyim veyahud bir dağda bir mağaraya çekilip ecelimi orada beklemeliyim diye düşündüm. Dedim: Madem dünyada böyle tahammül edilmez, sabır-şiken, mukavemetsûz, yakıcı firkatler var. Elbette mevt, hayata racihtir. Hayatın bu ağır vaziyeti çekilir derdlerden değildir. O vakit cihat-ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim, karanlıklı gördüm. O şiddet-i teessürden gelen gaflet bana dünyayı korkunç, boş, hâlî, başıma yıkılacak bir tarzda gösterdi. Ruhum ise, düşman vaziyetini alan hadsiz belalara karşı bir nokta-i istinad ararken ve ruhumdaki ebede kadar uzanan hadsiz arzuları tatmin edecek bir nokta-i istimdad taharri ederken ve o hadsiz firak ve iftiraktan tahrib ve vefattan gelen hüzün ve gama karşı teselli َّ ُ ُ ُ beklerken, birden Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın [‫ل َه مل ْك ال سمٰوَات وَ الر ض ي ُحي ِى‬ ِ ْ ِ َْ ْ

ve hüzünlü hayalden kurtardı, gözümü açtırdı. Baktım ki, meyvedar ağaçların başlarındaki meyveleri tebessüm eder bir tarzda bana bakıyorlar; bize de dikkat et diyorlar, yalnız harabezâra bakıp durma diyorlardı. Bu âyet-i kerimenin hakikatı böyle ihtar ediyordu ki: Van sahrasının sahifesinde misafir olan insanların eliyle yazılan ve şehir suretini alan sun'î bir mektubun, Rus’un istilâsı denilen dehşetli bir sel belasına düşüp silinmesi neden seni bu kadar müteessir ediyor? Asıl Mâlik-i Hakikî ve herşeyin sahibi ve Rabbi olan Nakkaş-ı Ezelî'ye bak ki; bu Van sahifesindeki mektubatı, kemal-i şaşaa ile

67

eski zamanda gördüğün vaziyette yine devam edip yazılıyor. Senin o yerler boş, harab, hâlî kalmış diye ağlamaların, Mâlik-i Hakikîsinden gaflet etmekten ve insanları misafir tasavvur etmemekten ve mâlik tevehhüm etmek yanlışından ileri geliyor. Fakat o yanlışlıktan ve o yakıcı vaziyetten bir hakikat kapısı açıldı. Ve o hakikatı tam kabul etmeye nefis hazırlandı. Evet nasılki bir demir ateşe sokulur; tâ yumuşasın, güzel ve menfaatdar bir şekil verilsin. Öyle de o hüzün-engiz halet ve o dehşetli vaziyet ateş oldu, nefsimi yumuşattı. Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyan, mezkûr âyetin hakikatıyla, hakaik-i imaniyenin feyzini tam ona gösterdi, kabul ettirdi. Evet lillahilhamd şu âyetin hakikatı, iman feyziyle Yirminci Mektub gibi risalelerde kat'î isbat ettiğimiz gibi herkesin kuvvet-i imaniyesi nisbetinde inkişaf eden öyle bir nokta-i istinadı ruha ve kalbe verdi ki, o vaziyetin dehşetinden yüz derece ziyade korkunç, ve zararlı musibetlere karşı gelebilir bir kuvveti, iman-ı billahtan verdi. Ve şöyle ihtar etti ki: Senin Hâlıkın olan şu memleketin Mâlik-i Hakikîsinin emrine herşey müsahhardır, herşeyin dizgini onun elindedir, ona intisabın yeter. O Hâlıkıma dayanıp onu tanıdıktan sonra, düşman vaziyetini alan bütün şeyler, düşmanlıklarını terkettiler; ağlattıran hazîn haller, beni neş'elendirmeye başladılar. Hem çok risalelerde kat'î bürhanlarla isbat ettiğimiz gibi, o hadsiz arzulara karşı iman-ı bil'âhiretten gelen nur ile öyle bir nokta-i istimdad verdi ki; değil küçücük ve muvakkat, ve kısa, dünyevî ahbablara karşı arzularıma ve rabıtalarıma, belki ebed-ül âbâdda ve âlem-i bekada ve saadet-i ebediyede hadsiz uzun arzularıma kâfi gelebilir bir nokta-i istimdadı verdi. Çünki bir cilve-i rahmetiyle, muvakkat bir misafirhanesi olan bu dünyanın bir menzili olan şu zeminin yüzünde, o misafirlerini bir iki saat sevindirmek için, bahar sofrasında had ve hesaba gelmez san'atlı, şirin nimetlerini, her baharda ihsan edip bir kahvaltı hükmünde o misafirlere yedirdikten sonra, mesken-i ebedîlerinde sekiz daimî Cennet'i hadsiz bir zamanda, hadsiz enva'-ı nimetiyle doldurup ibadına ihzar eden bir Rahmanurrahîm'in rahmetine iman ile istinad edip, intisabını bilen elbette öyle bir nokta-i istimdad bulur ki; en edna derecesi, hadsiz ebedî emellere meded verip idame eder. Hem o âyetin hakikatıyla, imanın ziyasından gelen nur öyle parlak bir surette tecelli etti ki; zulümatlı olan

68

cihat-ı sitteyi gündüz gibi aydınlattırdı. Çünki bu medresemde ve bu şehirde talebe ve dostlarımın arkalarında kalıp ağlamak vaziyetini şöyle aydınlattırdı ki: Ahbabın gittikleri âlem karanlıklı değil, yalnız onlar yerlerini değiştirdiler; yine görüşeceksiniz diye ihtar etti. Ve dünyada onların yerlerine geçecek ve benzeyecek olanları bulacağımı ifham etti. Ağlamamı tamamen kestirdi. Evet lillahilhamd hem vefat eden Van medresesini Isparta medresesiyle ihya etti, hem oradaki ahbabların fevkinde, daha çok, daha kıymetdar talebelerle ve ahbablarla manen ihya etti. Hem bildirdi ki; dünya boş ve hâlî olmadığını ve harab olmuş bir memleket suretini yanlış tasavvur ettiğimi, belki Mâlik-i Hakikî hikmetinin iktizasıyla, sun'î insanların levhasını değiştirdiğini, mektubunu tazelendirdiğini. Ve Bir ağacın bir kısım meyvelerini kopardıkça yerlerine yine başka meyvelerin geldiği gibi, nev-i beşerde bu zeval ve firakın dahi bir teceddüd, ve bir tazelenmek olduğunu. Hem İman noktasında, ahbabsızlıktan gelen elimane bir hüzün olmadığını, belki başka güzel bir yerde görüşmek üzere ayrılmaktan gelen, lezizane bir hüzün veren bir tazelenmek olduğunu bildirdi. Hem o dehşetli vaziyetten, kâinatın mevcudatının karanlıklı görünen yüzünü aydınlattı. Ben de o vakit o halete şükür etmek istedim, arabî şu fıkra geldi; tam o hakikatı tasvir etti. Şöyle ki dedim:

Yani: "O şiddetli haletin tesirinden gelen gaflet ile, kâinatın mevcudatının bir kısmı düşman (Hâşiye) ve ecnebi bir kısmı müdhiş cenazeler, diğer bir kısmı ise, kimsesizlikten ağlayan yetimler suretinde; gafil nefsime tevehhüm ile gösterilen bu korkunç levhayı, nur-ı imanla aynelyakîn gördüm ki: O ecnebi ve düşman görünenler birer dost birer kardeştirler. Ve o müdhiş cenazeler ise; kısmen hayatdar ve ünsiyetkâr ve kısmen vazifeden terhis edilenlerdirler. Ve ağlayan yetimlerin vaveylâları ise zikir ve tesbihin zemzemeleri olduğunu nur-ı iman ile gördüğümden, o hadsiz nimetlerin menbaı olan imanı bana veren Hâlık-ı Zülcelal'e hadsiz hamd ediyorum. Ve bu dünyada, bu dünya kadar hususî büyük dünyamdaki bütün mevcudatı, hamd ve tesbihat-ı İlahiyede tasavvur

‫اَل ْحمد ُ ل ِٰلهه ع َلَى نُورِ الِيمان ال ْمصوِّرِ ما‬ ِ ّ ْ َ َ َ ُ ِ َ ْ ‫يَتَوَهَّم ا َجان ِب اَعْدَائً ا َموَاتًا موَحشين اَيْتَاما‬ َ َ ُ ً ْ َ ِ ِّ ُ َ ‫بَاكِين * اَوِدَّاءَ ا ِخوَانًا ا‬ ‫حيَائً مون ِسين‬ ْ ْ ُ َ َ ِ ‫مرخصين مسرورِين ذ َاكِرِين مسب ِّحين‬ َ ُ ْ َ َ ِ َّ َ ُ َ ِ َ ُ َ

(Hâşiye)

: Yani zelzeleler, fırtınalar, tufanlar, taunlar, ateşler gibi belalardır.

69

ve niyetim ile istimal etmek bir hakkım olduğu nokta-i nazarından, bütün o mevcudatın her birisinin ve hem umumunun lisan-ı halleriyle beraber [‫] اَل ْحمد ُ ل ِٰهه ع َلٰى نُورِ الِيما ن‬ ِ ‫َ ْ ّل‬ ِ َ ْ deriz demektir. Hem o gafletkârane halet-i müdhişeden hiçe inen ezvak-ı hayat ve bütün bütün çekilip kuruyan emeller ve en dar bir daire içinde sıkışıp kalan belki mahvolan şahsıma aid nimetler, lezzetler başka risalelerde kat'î isbat ettiğimiz gibi birden nur-ı iman ile kalbin etrafındaki o dar daireyi öyle genişlettirdi ki, kâinatı içine aldı ve Horhor bahçesinde kurumuş ve lezzetini kaçırmış nimetler yerinde, dâr-ı dünyayı ve dâr-ı âhireti birer sofra-i nimet ve birer tabla-i rahmet şekline getirdi. Göz, kulak, kalb gibi, on değil, yüz cihazat-ı insaniyenin herbirini, gâyet uzun bir el suretinde, her mü'minin derecesi nisbetinde o iki sofra-i Rahman'a uzanıp, her tarafından nimetleri toplayacak bir tarzda gösterdiğinden; hem bu ulvî hakikatı ifade, hem o hadsiz nimetlere şükür için o vakit böyle demiştim: [‫اَل ْحمد ُ ّٰهه ع َلَى نُورِ الِيمان ال ْمصوِّرِ للِدَّاري ْن مملوُوَتَي ْن من النِّعْمةِ و‬ ِ ‫َ ْ لل‬ ْ َ ِ َ َ ُ َ ِ ِ ِ َ ْ َ َ

Yani: "Dünya ve âhireti nimet ve rahmetle doldurmuş bir surette, hakikî mü'minlerin nur-ı iman ve İslâmiyetle inkişaf ve inbisat etmiş bütün hasselerinin elleriyle o iki muazzam sofradan istifadeyi temin eden ve gösteren nur-ı iman nimetinin mukabiline, o imanı veren Hâlıkıma, bütün zerrat-ı vücudumla dünya ve âhiret dolusu hamd ve şükür, elimden gelse yaparım" demektir. Madem iman bu âlemde bu tesirat-ı azîmeyi yapar; elbette bekada öyle semerat ve füyuzatı olacak ki, bu dünyadaki akıl ile onlar ihata edilmez ve tarif edilmez. İşte, ey benim gibi ihtiyarlık münasebetiyle pek çok dostların firak acılarını çeken ihtiyar ve ihtiyareler! Sizin en ihtiyarınız her ne kadar zahiren benden yaşlı ise de, manen ben onlardan daha ziyade ihtiyar olduğumu tahmin ediyorum. Çünki fıtratımda rikkat-ı cinsiye ile acımak hissi ziyade bulunduğundan, kendi elemimden ziyade başka binler kardeşlerimin elemlerini de o şefkat sırrıyla çektiğimden, yüzler sene yaşamış gibi ihtiyarım. Ve siz ne kadar firak belasını çekmiş iseniz, benim kadar o belaya maruz kalmamışsınız. Çünki oğlum yoktur ki yalnız oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî bulunan bu ziyade acımak ve şefkat, binler Müslüman evlâdlarının, hattâ masum

‫الرحمةِ لِك ُل مومن حقًا‬ َ ٍ ِ ُ ِّ َ ْ َّ ‫]ي َستَفيد ُ منْهُما ب ِحوَاسهِ الْكَثِيرةِ ال ْمنْك َشفَة بِاِذ ْن خالِقه‬ ِ ِ َ ِ ِ ِ ِّ ِ ْ َ ُ َ ِ َ

70

hayvanların teellümlerine karşı dahi bir rikkat, bir elem, o sırr-ı şefkat ile hiss ediyorum. Hususî bir hanem yoktur ki fikrimi yalnız ona hasredeyim; belki bu memleketle ve belki âlem-i İslâmın kıt'asıyla hanem gibi, hamiyet-i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o büyük hanedeki dindaşlarımın elemleriyle müteellim ve firaklarıyla mahzun oluyorum!.. İşte bütün ihtiyarlığımdan ve firak belalarından gelen teessüratıma, bana nur-ı iman kâfi geldi; kırılmaz bir rica, kopmaz bir ümid, sönmez bir ziya, bitmez bir teselli verdi. Elbette sizlere ihtiyarlıktan gelen karanlık ve gaflete ve teessürat ve teellümata; iman kâfi ve vâfidir. Asıl en karanlıklı ve en nursuz ve tesellisiz ihtiyarlık ve en elîm ve müdhiş firak, ehl-i dalaletin ve ehl-i sefahetin ihtiyarlıklarıdır ve firaklarıdır. O rica ve ziya ve teselli veren imanı zevketmek ve tesiratını hissetmek için, ihtiyarlığa lâyık ve İslâmiyete muvafık ubudiyetkârane bir tavr-ı şuurdarane takınmakla olur. Yoksa gençlere benzemeye çalışmak ve onların sarhoşça َ ُ َ gafletlerine başını sokup ihtiyarlığını unutmak ile değildir.[‫خي ْر شبَابِك م م ن ت َشب ّهه‬ َ َ َ ‫ُه ْ َ ْه‬

َ َ َ ‫ْ َ ْه‬ ‫]بِكُهولِك ُهم وَشرِ كُهُولِك ُهم م ن ت َشب َّهه ب ِشبَابِك ُهم‬ ْ ْ ُ ّ َ

-ev kema kal- mealindeki hadîsi düşününüz. Yani: "Gençlerinizin en iyisi, temkinde ve sefahetlerden çekilmekte ihtiyarlara benzeyenlerdir. Ve ihtiyarlarınızın en fenası, sefahette ve başını gaflete sokmakta gençlere benzeyenlerdir." Ey kardeşlerim ihtiyarlar ve hemşire ihtiyareler! Hadîs-i şerifte vardır ki: "Altmış yetmiş yaşlarındaki ihtiyar bir mü'min, dergâh-ı İlahiyeye elini kaldırıp dua ederken, rahmet-i İlahiye onun elini boş döndürmeye hicab ediyor." Madem rahmet size karşı böyle hürmet ediyor.. siz de rahmetin bu hürmetini ubudiyetinizle ihtiram ediniz.

َ َ َ ُ َ ‫سب ْحان َك ل َ عل ْم لَنَا اِل َّ ما ع َل ّمتَنَا اِن َّك اَن ْت الْعَلِيم ال ْحكِيم‬ ُ َ ُ َ َ َ ِ ْ
Dördüncü Şua’nın Fihristidir.
Makam münasebetiyle buraya alınmıştır.

[ONDÖRDÜNCÜ RİCA]: Dördüncü Şua olan Âyet-i Nuriye-i Hasbiye'nin başının hülâsasıdır diyor ki: Bir zaman ehl-i dünya beni herşeyden tecrid ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düştüm. Sıkıntıdan gelen bir gafletle, Risale-i Nur'un teselli verici ve meded edici nurlarına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve ruhumu aradım. Gördüm ki; gâyet kuvvetli bir aşk-ı beka ve şedid bir muhabbet-i vücud ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr,

71

ُ ‫]الْوَكِيل‬

bende hüküm ediyorlar. Halbuki müdhiş bir fena, o bekayı söndürüyor. O haletimde, yanık bir şâirin dediği gibi dedim: [Dil bekasını, Hak fenasını istedi mülk-i tenim Bir devasız derde düştüm, âh ki Lokman bîhaber.] Me'yusane başımı eğdim; birden [‫ح سبُنَا الل ه وَنِعْهم‬ ‫َ ْه‬ َ ‫ّٰ ُ ه‬ imdadıma geldi, "Beni dikkatle oku!" dedi. Ben de günde beşyüz defa okudum. Okudukça, yalnız ilmelyakîn ile değil, aynelyakîn ile çok kıymetdar envârından [dokuz] [mertebe-i nuriye-i hasbiye] bana inkişaf etti. [Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Bendeki aşk-ı beka; bendeki bekaya değil, belki sebebsiz ve bizzât mahbub olan kemal-i mutlak sahibi, Zât-ı Zülkemal ve Zülcelal'in bir isminin bir cilvesinin mahiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kâmil-i Mutlak'ın varlığına ve kemaline ve bekasına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekasına âşık olmuştu, [‫ح سبُنَا الل ه وَنِع ْم‬ ْ َ َ ‫ّٰ ُه‬ geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hiss ettim ve hakkalyakîn zevk ettim ki; bekamın lezzeti ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemal'in bekasına ve benim Rabbim ve İlahım olduğuna, tasdikimde ve imanımda ve iz'anımda vardır. Bunun edillesi, zevil-ehsasını hayrette bırakacak gâyet derin ve dakik oniki hemhemelerle ve şuur-ı imanlarla Risale-i Hasbiye'de beyan edilmiştir. [İkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde; ehl-i dünya desiseleriyle, casuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalben dedim: "Elleri bağlı, zaîf hasta bir tek âdeme ordular ُ ‫َ ْ الل‬ taarruz ediyor. Benim için bir nokta-i istinad yok mu?" diye [‫] حسبنَا ّٰهه وَنِعْم الْوَكِيل‬ َ âyetine müracaat ettim. Bana bu âyet bildirdi ki; intisab-ı imanî vesikasıyla Kadîr-i Mutlak öyle bir Sultan'a intisab edersin ki; zemin yüzünde her baharda dörtyüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordularının bütün cihazatlarını kemal-i intizam ile vermekle beraber, başta insan olarak, hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzaklarını, değil medenî insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sair taamların hülâsaları gibi, belki o medeni hülasalardan yüz derece daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve çekirdek denilen Rahmanî hülâsalara koyup; ve o hülâsaları dahi, onların pişirmelerine ve inbisatlarına mahsus kaderî tarifeler içinde sarıp, muhafaza için

ُ ‫]الْوَكِيل‬

72

ُ ‫اللهُه وَنِعْم الْوَكِيل‬ ّٰ َ

küçük küçük sandukçalara koyup, tevdi' eder. O sandukçaların icadı, [Kün] emrinde bulunan [kâf-nun] fabrikasında o kadar çabuklukla ve kolaylıkla ve çoklukla olur ki; Kur’ân der: "Hâlık emreder, meydana gelir." Madem öyledir sen, intisab-ı imanî tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinad bulduğundan, hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin. Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldum ki; değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidar-ı imanî hissederek, bütün ruhumla beraber [‫ح سبُنَا‬ ْ َ ] dedim. [Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Ben o gurbetlerin ve hastalıkların ve mazlumiyetlerin tazyikiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâki bir memlekette daimî bir saadete namzed olduğumu iman telkin ettiği hengâmda; tahassür akıtan "of! of!"demekten vazgeçip, beşaşet izhar eden "oh! oh!" demeye başladım. Fakat bu gâye-i hayal ve hedef-i ruh ve netice-i fıtratın tahakkuku, ancak ve ancak bütün mahlukatın bütün harekâtlarını ve bütün sekenatlarını ve ahval ve a'mallerini, kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük âciz-i mutlak nev'-i insanı kendine dost ve muhatab eden ve bütün mahlukatının üstünde bir makam veren bir Kadîr-i Mutlak'ın hadsiz kudretiyle ve insana nihâyetsiz inâyet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir, diye düşünürken bu iki noktada, yani böyle bir kudretin faaliyeti ve zahiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatlı ehemmiyeti hakkında imanın inkişafını ve kalbin itminanını veren bir izah istedim. Yine o âyete müracaat ettim. Dedi ki: [‫ ]ح سبُنَا‬daki [‫ ]ن ا‬ya dikkat et, senin ile ‫َه‬ ‫َ ْه‬

beraber lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile [‫ ]ح سبُنَا‬yı kimler söylüyorlar, dinle!" emr etti. Birden ْ َ baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşçuklar olan sinekler ve hesabsız hayvanlar ve nihâyetsiz ُ ‫َ ْ الل‬ nebatlar ve gâyetsiz ağaçlar dahi benim gibi lisan-ı hal ile [‫] ح سبنَا ّٰهه وَنِع ْم الْوَكِيل‬ َ in manasını yâd ediyorlar ve herkesin yâdına getiriyorlar ki; bütün şeraid-i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalardan ve birbirinin misli olan katrelerden ve birbirinin aynı gibi habbelerden ve birbirine müşabih çekirdeklerden kuşların yüzbin çeşitlerini, hayvanların yüzbin tarzlarını ve nebatatın yüzbinler nev'ini ve ağaçların yüzbinler sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mizanlı, intizamlı, birbirinden ayrı farikalı bir surette gözümüzün önünde, hususan her baharda gâyet çok, gâyet kolay, gâyet geniş bir dairede, gâyet çoklukla

73

halk eder, yapar bir kudretin azamet ve haşmeti içinde beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmalarıyla vahdetini ve ehadiyetini gösterir ve böyle hadsiz mu'cizatı ibraz eden bir fiil-i rububiyete ve bir tasarruf-ı Hallakıyete müdahale ve iştirak mümkün olmadığını bildirir diye anladım. Her mü'min gibi benim hüviyet-i şahsiyemi ve mahiyet-i insaniyemi anlamak isteyenler ve benim gibi olmak isteyenler [‫ ]ح سبنَا‬daki [‫] ن َها‬ ‫َ ْه‬ cem'iyetinde bulunan enenin, yani nefsimin tefsirine baksınlar. Ehemmiyetsiz, hakir ve fakir görünen vücudum -her mü'minin vücudu gibi- ne imiş, hayat ne imiş, insaniyet ne imiş, İslâmiyet ne imiş, iman-ı tahkikî ne imiş, marifetullah ne imiş, muhabbet nasıl olacakmış? Anlasınlar, derslerini alsınlar!.. [Dördüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlubiyet gibi vücudumu sarsan ârızalar, bir gaflet zamanıma rastgelip şiddetle alâkadar ve meftun olduğum vücudum, belki mahlukatın vücudları "ademe gidiyorlar" diye elîm endişe ederken, yine bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: "Manama dikkat et ve iman dûrbîniyle bak!" Ben de baktım ve iman gözüyle gördüm ki: Bu zerrecik vücudum, her mü'minin vücudu gibi hadsiz bir vücudun âyinesi ve nihâyetsiz bir inbisat ile hadsiz vücudları kazanmaya bir vesile ve kendinden daha kıymetdar bâki, müteaddid vücudları meyve veren bir kelime-i hikmet olduğunu ve mensubiyet cihetiyle bir an yaşaması, ebedî bir vücud kadar kıymetdar olduğunu ilmelyakîn ile bildim. Çünki şuur-ı iman ile bu vücudum Vâcib-ül Vücud'un eseri ve san'atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşi evhamdan ve hadsiz firaklardan ve hadsiz müfarakat ve firakların elemlerinden kurtulup; mevcudata, hususan zîhayatlara taalluk eden ef'al ve esma-i İlahiye adedince uhuvvet rabıtalarıyla münasebet peyda eylediğim bütün sevdiğim mevcudata muvakkat bir firak içinde daimî bir visal var olduğunu bildim. İşte iman ile ve imandaki intisab ile, her mü'min gibi, bu vücudum dahi hadsiz vücudların firaksız envârını kazanır; kendi gitse de onlar arkada kaldığından kendisi kalmış gibi memnun olur. Hülâsa: Ölüm firak değildir, bir visaldir, bir tebdil-i mekândır, bâki bir meyveyi sünbül vermektir. [Beşinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Yine bir vakit hayatım çok ağır şeraid ile sarsıldı ve nazar-ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi. Gördüm ki: Ömrüm koşarak gidiyor, âhirete yaklaşmış. Hayatım dahi tazyikat altında sönmeye yüz tutmuş. Halbuki Hayy ismine dair risalede izah edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdar faideleri böyle çabuk sönmeye değil,

74

ُ ‫الل ه ونِعْهم الْوَكِيل‬ َ َ ‫ّٰ ُهه‬

belki uzun yaşamağa lâyıktır, diye müteellimane düşündüm. Yine üstadım olan [‫ح سبُنَا‬ ‫َ ْه‬ ] âyetine müracaat ettim. Dedi ki: "Sana hayatı veren Hayy-ı Kayyum'a göre hayata bak!" Ben de baktım, gördüm ki: Hayatıın bana bakması bir ise, Zât-ı Hayy-ı Kayyum'a bakması yüzdür; ve bana aid neticesi bir ise, Hâlıkıma aid bindir. Şu halde marzî-i İlahî dairesinde bir an yaşamak kâfidir, uzun zaman istemez. Bu hakikat dört mes'ele ile beyan ediliyor. Ölü olmayanlar veyahud diri olmak isteyenler, hayatın mahiyetini ve hakikatını ve hakikî hukukunu o dört mes'ele içinde arasınlar, bulsunlar dirilsinler!.. [Hülâsası şudur ki]: Hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyum'a baktıkça ve iman dahi hayata hayat ve ruh oldukça, beka bulur hem bâki meyveler verir, hem öyle yükselir ki, sermediyet cilvesini alır, daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz. [Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Müfarakat-ı umumiye hengâmında olacak olan ve harab-ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisatı içinde müfarakat-ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassasiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemalperestlik ve güzellik sevdası ve kemalâta meftuniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda, daimî tahribatçı olan fena ve zeval ve mütemadi tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir surette bu güzel dünyayı ve güzel mahlukatı hırpaladığını, ve parça parça edip güzelliklerini bozduğunu; fevkalâde bir şuur ve te’sîr ile gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecazî, bu hale karşı şiddetli galeyan ve isyan ettiği zamanda bir medar-ı teselli bulmak için yine bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: "Beni oku ve dikkat ile manama bak!" ْ َ Ben de Sure-i Nur'daki [‫ ] اَلل ُه نُور ال سمٰوَات وَالر ض‬ilâhire... âyetinin ِ ‫ّه‬ ‫ّٰ ه‬ ُ ‫َ ْ ِه‬ rasathanesine girip imanın dûrbîniyle bu Âyet-i Hasbiye'nin en uzak tabakalarına ve şuur-ı iman hurdebîniyle en ince esrarına baktım, gördüm: Nasılki âyineler, şişeler, ve şeffaf şeyler, hattâ kabarcıklar; Güneş ziyasının gizli ve çeşit çeşit cemalini ve o ziyanın elvan-ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve teharrükleriyle ve ayrı ayrı kabiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla Güneş'in ve ziyasının ve elvan-ı seb'asının gizli güzelliklerini güzel izhar ediyorlar. Aynen öyle de: Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemil-i Zülcelal'in cemal-i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel esma-i hüsnasının sermedî güzelliklerine âyinedarlık edip cilvelerinin tazelenmesi için bu güzel masnu'lar, ve bu tatlı mahluklar, ve cemalli mevcudat, hiç durmayarak

75

gelip gidiyorlar; kendilerinde görünen güzellikler ve cemaller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezahür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemalin ve daimî tecelli eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işaretleri ve alâmetleri ve cilveleri olduğunu bildiriyorlar. Bu hakikatin pek çok kuvvetli delilleri Risale-i Nur'da tafsilen beyan edilmiş olduğunu. Ve burada ise o bürhanlardan üç tanesi, kısaca ve gâyet makul bir surette zikredilmiştir, diye beyana başlar. Bu risaleyi gören herbir zevk-i selim ashabı hayrette kalmakla beraber kendilerinin istifadelerinden başka, gayrilerinin de istifadelerine çalışmayı lâzım buluyorlar. Hususan ikinci bürhanda beş nokta beyan ediliyor. Aklı çürük ve kalbi bozuk olmayan, her halde takdir ve tahsin ve tasvib edecek ve "Mâşâallah Fetebârekâllah" diyecek; ve fakir, ve hakir görülen vücudunu teâli ettirecek.. hârika bir mu'cize olduğunu derk edecek ve tasdik edecektir. (Hâşiye) [ONBEŞİNCİ RİCA]: Bir zaman Emirdağı'nda ikamete memur edildim tek başıma bir menzilde âdeta bir haps-i münferid içinde bana çok ağır gelen bu tarassudlar ve tahakkümlerle bana işkence etmelerinden hayattan usandım, hapisten çıktığıma teessüf ettim. Ruh u canımla Denizli Hapsi'ni arzuladım ve kabre girmeyi istedim. "Hapis ve kabir, bu tarz-ı hayata müreccahtır" diye ya hapse veya kabre girmeye karar verirken, inâyet-i İlahiye imdada yetişti; kalemleri teksir makinesi olan Medreset-üz Zehra şakirdlerinin ellerine, yeni çıkan teksir makinesini verdi. Birden Nur'un kıymetdar mecmualarından, bir kalemle her mecmuadan beş yüz nüsha meydana geldi. Fütuhata başlamaları, o sıkıntılı hayatı bana sevdirdi, "Hadsiz şükür olsun" dedirtti. Bir miktar sonra Risale-i Nur'un gizli düşmanları fütuhat-ı Nuriyeyi çekemediler. Hükûmeti aleyhimize sevkettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı. Birden inâyet-i Rabbaniye tecelli etti. En ziyade Nurlara muhtaç olan memurlar, vazifeleri itibariyle müsadere edilen Nur Risalelerini kemal-i merak ve dikkat ile mütalaa ettiler. Fakat Nurlar onların kalblerini kendine tarafdar eyledi. Tenkid yerine takdire başladılar, Nur Dershanesi çok genişledi; zararımızdan yüz derece ziyade menfaat verdi, sıkıntılı telaşlarımızı hiçe indirdi. Sonra gizli düşman münafıklar, hükûmetin nazar-ı dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyasî hayatımı ___________ ___________ _________________

(Hâşiye):

Nur'un te'lif zamanı onüç sene evvel bitmiş olduğundan, bu Onbeşinci Rica, ileride bir Nurcu tarafından İhtiyar Lem'asının tekmiline ve te'lifine me'haz olmak üzere yazılmıştır.

76

hatırlatdılar. Hem adliyeyi, hem maarif dairesini, hem zabıtayı, hem dâhiliye vekaletini evhamlandırdılar. Partilerin cereyanlarıyla ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrikatıyla o evham genişlendi. Bizi tazyik ve tevkif ettiler ve ellerine geçen risaleleri müsadereye başladılar. Nur şakirdlerinin faaliyetine tevakkuf geldi. Benim şahsımı çürütmek fikriyle, bir kısım resmî memurlar, hiç kimsenin inanmayacağı isnadlarda bulundular. Pek acib iftiraları işaaya çalıştılar. Fakat kimseyi inandıramadılar. Sonra pek âdi bahanelerle, ve zemheririn en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkif ederek, büyük ve gâyet soğuk ve iki gün sobasız bir koğuşta tecrid-i mutlak içinde haps ettiler. Ben küçük odamda günde bir kaç defalar soba yakarken ve daima mangalımda ateş bulunurken, za'fiyetten ve hastalıktan zor dayanabilirdim. Şimdi ise, bu vaziyette hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inâyet-i İlahiye ile bir hakikat kalbimde inkişaf etti. Manen denildi ki: "Sen hapse Medrese-i Yusufiye namını vermişsin; hem Denizli'de sıkıntınızdan bin derece ziyade hem ferah, hem manevî kâr, hem oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dairelerde Nurun fütuhatı gibi neticeler, size şekva yerinde binler şükrettirdi, hem bir saat hapsinizi ve sıkıntınızı, on saat hükmüne getirdi; o fâni saatleri bâkileştirdi. İnşâallah bu Üçüncü Medrese-i Yusufiyedeki musibetzedelerin Nurlardan istifadeleri ve teselli bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntını hararetlendirip, sevinçlere çevirecek ve hiddet ettiğin âdemler eğer aldanmışlarsa bilmeyerek sana zulmediyorlar. Onlar hiddete lâyık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalalet hesabına seni incitiyorlar ve işkence ediyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda, ölümün i'dam-ı ebedîsiyle kabrin haps-i münferidine girecekler, ve daimî sıkıntılı ve azab çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevab, hem fâni saatlerini bâkileştirmeyi, hem manevî lezzetleri, hem vazife-i ilmiye ve diniyeyi ihlasla yapmasını kazanıyorsun!" diye ruhuma ihtar edildi. Ben de bütün kuvvetimle "Elhamdülillah" dedim ve insaniyet damarıyla o zâlimlere acıdım. "Ya Rabbi! Onları ıslah eyle!" diye dua ettim. Bu yeni hâdisede, ifademde Dâhiliye Vekaletine yazdığım gibi, bu hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğu ve kanun namına kanunsuzluk eden o zâlimler -asıl suçlu onlar olduğu gibi- öyle bahaneleri aradılar ki; işitenleri güldürecek ve hakperestleri ağlattıracak iftiralarıyla ve uydurmalarıyla ehl-i insafa gösterdiler ki; Risale-i Nur'a ve şakirdlerine ilişmeye, kanun ve hak cihetinde imkân bulamıyorlar,

77

divaneliğe sapıyorlar. Ezcümle: Bir ay bizi tecessüs eden memurlar, birşey bahane bulamadıklarından bir pusula yazmışlar: "Said'in hizmetkârı bir dükkândan rakı almış, ona götürmüş." diye O puslayı imza ettirecek hiç kimseyi bulamamışlar, sonra yabancı ve sarhoş bir âdemi yakalamışlar, tehdidkârane "Gel bunu imza et!" demişler. O da demiş: "Tövbeler tövbesi olsun, bu acib yalanı kim imza edebilir?" Onları, o puslayı yırtmağa mecbur etmiş. [İkinci nümune]: Bilmediğim ve şimdi de tanımadığım bir zât, atını beni gezdirmek için vermiş, ben de rahatsızlığım için teneffüs kasdı ile, ekser günlerde, yazda bir-iki saat gezerdim. O at ve araba sahibine elli liralık kitab vermeyi söz vermiştim. Tâ, kaidem bozulmasın ve minnet altına girmeyeyim. Acaba bu işde hiç bir zarar ihtimali var mı? Halbuki "O at kimindir?" diye, elli defa bizlerden hem vali, hem adliyeciler, hem zabıta hem polisler sordular. Güya büyük bir hâdise-i siyasiye ve asayişe temas eden bir vakıadır. Hattâ bu manasız soruşların kesilmesi için, iki zât hamiyeten biri "At benimdir" diğeri "Araba benimdir" dedikleri için ikisini de benimle beraber tevkif ettiler. Bu nümunelere kıyasen, çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup gülerek ağladık ve anladık ki: Risale-i Nur'a ve şakirdlerine ilişenler, maskara olurlar. O nümunelerden latif bir muhavere: Benim tevkif kâğıdımda tevkifime sebeb, emniyeti ihlâl suçu yazıldığından, ben daha o puslayı görmeden müdde-i umumîye dedim: "Seni geçen gece gıybet ettim." Emniyet müdürü hesabına beni konuşturan bir polise: "Eğer bin müddeiumumî ve bin emniyet müdürü kadar bu memlekette emniyet-i umumiyeye hizmet etmemiş isem -üç defa- Allah beni kahretsin" dedim. Sonra bu sırada, bu soğukta, en ziyade istirahata ve üşümemeğe ve dünyayı düşünmemeğe muhtaç olduğum bir hengâmda, garazı ve kasdı ihsas eder bir tarzda, beni bu tahammülümün fevkinde bu tehcir ve tecride ve tevkif ve tazyike sevk edenlere, fevkalâde bir iğbirar ve kızmak geldi. Bir inâyet imdada yetişti. Manen kalbe ihtar edildi ki: "İnsanların sana ettikleri ayn-ı zulümlerinde, ayn-ı adalet olan kader-i İlahînin büyük bir hissesi var ve bu hapiste yiyecek rızkın var. O rızkın seni buraya çağırdı. Ona karşı rıza ve teslim ile mukabele lâzım. hem Hikmet ve rahmet-i Rabbaniyenin dahi büyük bir hissesi var, bu hapistekileri nurlandırmak ve teselli vermek ve size sevab kazandırmaktır. Bu hisseye karşı da, sabır içinde binler şükretmek lâzımdır. Hem senin nefsin bilmediğin kusurlarıyla onda bir hissesi var. O hisseye karşı sen istiğfar ve tövbe etmelisin ve nefsine "Bu tokata müstehak oldun" demelisin. Hem gizli düşmanların desiseleriyle bazı safdil ve vehham memurları iğfal ile o zulme sevketmek cihetiyle, onların da bir hissesi var. Ona karşı Risale-i Nur'un o münafıklara vurduğu dehşetli manevî tokatlar, senin intikamını tamamen onlardan almış.

78

O, tokatlar onlara yeter. En son hisse, bilfiil vasıta olan resmî memurlardır. Bu hisseye karşı, onların Nurlara tenkid niyetiyle bakmalarında, ister istemez şübhesiz iman cihetinde َ istifadelerinin hatırı için [‫ِه‬ ‫ ] وَالْكَاظ ِمي ن الْغَي ْهظ وَالْعَافِي َه ع َهن النَّا س‬düsturuyla; ‫ن‬ ‫ِ َه‬ ِ onları afvetmek, bir ulüvvücenablıktır." Ben de bu hakikatlı ihtardan kemal-i ferah ve şükür ile, bu yeni Medrese-i Yusufiyede durmağa, hattâ aleyhimde olanlara yardım etmek için kendime mûcib-i ceza zararsız bir suç yapmağa karar verdim. Hem benim gibi yetmişbeş yaşında alâkasız ve dünyada sevdiği dostlarından, yetmişten ancak hayatta beşi kalmış hem benim yerimde vazife-i nuriyeyi görecek yetmiş bin nur nüshaları bâki kalıp serbest geziyorlar. bir dile bedel, binler dil ile hizmet-i imaniyeyi yapacak kardeşleri ve vârisleri bulunan benim gibi bir âdeme kabir, hapisten yüz derece ziyade hayırlıdır. Ve bu hapis dahi, haricindeki hürriyetsiz tahakkümler altındaki serbestiyetten yüz derece daha rahattır, daha faidelidir. Çünki haricde, tek başıyla yüzer alâkadar memurların tahakkümlerini çekmeğe mukabil, hapiste yüzer mahpuslarla beraber yalnız müdür ve başgardiyan gibi bir-iki zâtın, maslahata binaen hafif tahakkümlerini çekmeğe mecbur olur. Ona mukabil, hapiste çok dostlarından kardeşane taltifler,ve teselliler görür. Hem İslâmiyet şefkati ve insaniyet fıtratı, bu vaziyette ihtiyarlara merhamete gelmesi, hapis zahmetini rahmete çevirir diye, hapse razı oldum. Bu üçüncü defa mahkemeye geldiğim sırada za'fiyetten ve ihtiyarlıktan ve rahatsızlıktan ayakta durmağa sıkıldığımdan, mahkeme kapısının haricinde bir iskemlede oturdum. Birden bir hâkim geldi, hiddet etti, ihanetkârane "Neden ayakta beklemiyor?" dedi. Ben de ihtiyarlık cihetinden, bu merhametsizliğe kızdım. Birden baktım; pek çok müslümanlar, kemal-i şefkat ve uhuvvetle merhametkârane bakıp etrafımızda toplanmışlar, dağıtılmıyorlar. Birden [iki hakikat ] ihtar edildi: [Birincisi]: Benim ve Nurların gizli düşmanlarımız, benim istemediğim hakkımdaki teveccüh-i âmmeyi kırmakla Nur'un fütuhatına sed çekilir diye, bazı safdil resmî memurları kandırıp, şahsımı millet nazarında çürütmek fikriyle, ihanetkârane böyle muameleye sevketmişler. Buna karşı inâyet-i İlahiye, Nurların iman hizmetine mukabil, bir ikram olarak, o bir tek âdemin ihanetine bedel, bu yüz âdeme bak! Hizmetinizi takdir ile şefkatkârane acıyarak alâkadarane sizi istikbal ve teşci' ediyorlar. Hattâ ikinci gün, ben müstantık dairesinde müddeiumumun suallerine cevab verirken, hükûmet havlusunda mahkeme pencerelerine karşı bin kadar ahali

79

kemal-i alâka ile toplanmışlar ve lisan-ı halleriyle "Bunları sıkmayınız!" dediklerini, vaziyetleriyle ifade ediyorlar gibi göründüler. Polisler onları dağıtamıyorlardı. Kalbime ihtar edildi ki: Bu ahali, bu tehlikeli asırda tam bir teselli ve söndürülmez bir nur ve kuvvetli bir iman ve saadet-i bâkiyeye doğru bir müjde istiyorlar ve fıtraten arıyorlar ve Nur Risalelerinde aradıkları bulunuyor diye işitmişler ki, benim ehemmiyetsiz şahsıma, imana bir parça hizmetkârlığım için haddimden çok ziyade iltifat gösteriyorlar. [İkinci hakikat]: Emniyeti ihlâl vehmiyle bize ihanet etmek ve teveccüh-i âmmeyi kırmak kasdıyla aldanmış mahdud âdemlerin tahkirkârane bed muamelelerine mukabil, hadsiz ehl-i hakikatın ve nesl-i âtinin takdirkârane alkışlamaları var, diye ihtar edildi. Evet komünist perdesi altında anarşistliğin, emniyet-i umumiyeyi bozmağa dehşetli çalışmasına mukabil, Risale-i Nur ve şakirdleri iman-ı tahkikî kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müdhiş ifsadı durduruyorlar ve emniyet ve asayişi temine çalışıyorlar ki, memleketin her tarafında pek çok kesrette bulunan Nur talebeleriyle, bu yirmi sene zarfında alâkadar olan üç-dört mahkeme ve on vilâyetin zabıtaları, emniyeti ihlâle dair Nur talebelerinin hiçbir vukuatlarını bulmamış ve kayd etmemiş. Ve üç vilâyetin insaflı bir kısım zabıtaları demişler: "Nur talebeleri manevî bir zabıtadır. Asayişi muhafazada bize yardım ediyorlar. İman-ı tahkikî ile; Risale-i Nur'u okuyan her âdemin kafasına bir yasakçıyı bırakıyorlar, emniyeti temine çalışıyorlar." Bunun bir nümunesi Denizli Hapishanesidir. Oraya Nurlar ve mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi girmesiyle, üç dört ay zarfında ikiyüzden ziyade olan oradaki mahpuslar öyle fevkalâde itaatli, ve dindarane bir salah-ı hal aldılar ki; üç dört âdemi öldüren bir âdem, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana nâfi' bir uzuv olmaya başladılar. Hattâ resmî memurlar, bu hale hayretle ve takdirle bakıyorlardı. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: "Nurcular hapiste kalsalar, biz kendimizi mahkûm ettireceğiz ve ceza almaya çalışacağız; tâ onlardan ders alıp onlar gibi olacağız. Onların dersiyle kendimizi ıslah edeceğiz." İşte bu mahiyette bulunan Nur talebelerini, emniyeti ihlâl ile ittiham edenler, herhalde gâyet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya bilerek veya bilmeyerek anarşistlik hesabına hükûmeti iğfal edip bizleri eziyetlerle ezmeye çalışıyorlar. Biz bunlara karşı deriz ki: Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapanmıyor ve dünya misafirhanesinde yolcular gâyet sür'atle ve telaşla kafile kafile arkasında, toprak içine girip kayboluyorlar; elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Siz zulmünüzün

80

cezasını dehşetli bir surette göreceksiniz. Hiç olmazsa mazlum ehl-i iman hakkında terhis tezkeresi olan ve ölümün, i'dam-ı ebedisi dar ağacına çıkacaksınız. Sizin tevehhüm-i ebediyetle dünyada aldığınız fâni zevkleriniz, bâki ve elîm elemlere dönecek. Maatteessüf gizli münafık düşmanlarımız, bu dindar milletin yüzer milyon veli makamında olan şehidlerinin ve kahraman gazilerinin kanıyla ve kılıncıyla kazanılan ve muhafaza edilen hakikat-ı İslâmiyete bazan "tarîkat" namını takıp ve o güneşin tek bir şuaı olan tarîkat meşrebini, o güneşin aynı gösterip, hükûmetin bazı dikkatsiz memurlarını aldatıp, hakikat-ı Kur’âniyeye ve hakaik-i imaniyeye tesirli bir surette çalışan Nur talebelerine "tarîkatçı" ve "siyasî cem'iyet" namını vererek aleyhimize sevketmek istiyorlar. Biz hem onlara, hem onları aleyhimizde dinleyenlere, Denizli mahkeme-i âdilesinde dediğimiz gibi deriz: "Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikata, bizim de başımız feda olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat-ı Kur’âniyeye feda olan bu başlar, zındıkaya teslim-i silâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyelerinden vazgeçmeyecekler inşâallah!" İşte ihtiyarlığımın sergüzeştliğinden gelen ağrılara ve me'yusiyetlere, imandan ve Kur’ândan imdada yetişen kudsî tesellilerle bu ihtiyarlığımın ve sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferahlı on senesine değiştirmem. Hususan hapiste farz namazını kılan ve tövbe edenin herbir saati, on saat ibadet hükmüne geçmesiyle ve hastalıkta ve mazlumiyette dahi herbir fâni gün, sevab cihetinde on gün bâki bir ömrü kazandırmasıyla, benim gibi kabir kapısında nöbetini bekleyen bir âdeme ne kadar medar-ı şükrandır, o manevî ihtardan bildim. "Hadsiz şükür Rabbime" dedim; ihtiyarlığıma sevindim ve hapse razı oldum. Çünki ömür durmuyor, çabuk gidiyor. Lezzetle ve ferahla gitse, lezzetin zevali elem olduğundan, hem teessüfle, hem şükürsüzlükle ve gafletle, bazı günahları yerinde bırakır, fâni olur gider. Eğer hapisle ve zahmetle gitse, zeval-i elem bir manevî lezzet olduğundan, hem bir nevi ibadet sayıldığından, bir cihette bâki kalır ve hayırlı meyveleriyle bâki bir ömrü kazandırır. Geçmiş günahlara ve hapse sebebiyet veren hatalara keffaret olur, onları temizler. Bu nokta-i nazardan, mahpuslardan farzlarını kılanlar, sabır içinde şükür etmelidirler.

81

[ONALTINCI RİCA]: Bir zaman ihtiyarlık vaktinde, Eskişehir hapsinden -bir sene cezayı çekip- çıktım. Beni Kastamonu'ya nefy ettiler. Orada polis ve bir iki komiser karakolunda iki-üç ay misafir ettiler. Benim gibi sadık dostlarıyla ve görüşmekten sıkılan bir münzevi ve kıyafetinin tebdiline tahammül etmeyen bir âdem, böyle yerlerde ne kadar azab çeker anlaşılır. İşte ben o me'yusiyette iken, birden inâyet-i İlahiye ihtiyarlığımın imdadına geldi. O karakoldaki komiser, polislerle beraber sadık dost hükmüne geçtiler. Hiçbir vakit şapkayı başıma koymayı ihtar etmedikleri gibi; benim hizmetçilerim misillü, istediğim zaman beni şehrin etrafında gezdiriyorlardı. Sonra o karakolun karşısında Kastamonu'nun Medrese-i Yusufiyesine girdim, Nurların te'lifine başladım. Feyzi, Emin, Hilmi, Sadık, Nazif, Salahaddin gibi Nur'un kahraman şakirdleri, Nurların neşri ve teksiri için o medreseye devam ettiler. Gençliğimde eski talebelerimle geçirdiğim kıymetdar müzakere-i ilmiyeyi daha parlak bir surette gösterdiler. Sonra gizli düşmanlarımız bazı memurları ve bir kısım enaniyetli hocaları ve şeyhleri aleyhimize evhamlandırdılar. Bizi, Denizli Hapsine sevketmeye beş altı vilâyetlerden gelen Nur talebelerini, o Medrese-i Yusufiyede toplanmağa vesile oldular. Bu Onaltıncı Rica'nın tafsilâtı, Kastamonu'dan gönderilen ve Lâhika'ya geçen mektublarda Denizli Hapsinde oradaki kardeşlerime gizli gönderdiğim küçük mektublar ve Denizli mahkemesindeki Müdafaa Risalesi'dir ki; bu ricanın hakikatını parlak bir surette gösteriyorlar. Tafsilâtını lâhikaya ve müdafaama havale edip, burada gâyet kısa bir işaret edeceğiz. Ben Kastamonu’da mahrem ve mühim mecmuaları, hususan Süfyan'a ve Nur'un kerametlerine dair risaleleri kömür ve odunlar altında sakladım; tâ benim vefatımdan sonra veya baştaki başlar hakikatı dinleyip akıllarını başlarına aldıktan sonra neşredilsinler diye müsterihane dururken, birden taharri memurları ve müddeiumumun muavini, menzilimi bastılar. O gizli ve ehemmiyetli risaleleri, odunların altından çıkardılar. Hem beni tevkif edip Isparta hapishanesine, sıhhatım muhtell bir halde gönderdiler. Ben pek çok müteellim oldum. Nurlara gelen bu darbeden dehşetli müteessir iken, inâyet-i İlahiye imdadımıza yetişti. O gizlenmiş olan risaleleri okumağa çok muhtaç olan ehl-i hükûmet kemal-i merak ve dikkatle okumağa başladılar, büyük resmî daireler âdeta bir Dershane-i Nuriye hükmüne geçti. Tenkid fikriyle okurlarken takdire

82

başladılar. Hattâ Denizli'de, hiç haberimiz yokken, fevkalâde bir surette perde altında matbu' Âyet-ül Kübra Risalesini resmî ve gayr-ı resmî pek çok âdemler okudular, imanlarını kuvvetlendirdiler. Bizim hapis musibetimizi hiçe indirdiler. Sonra bizi Isparta Hapishanesinden Denizli Hapsine aldılar. Beni tecrid-i mutlak içinde ufunetli, rutubetli soğuk bir koğuşa soktular. İhtiyarlıktan ve hastalıktan ve benim yüzümden masum arkadaşlarımın zahmetlerinden bana gelen çok teellüm ve Nurların ta'til ve müsaderesinden gelen çok teessüf ve sıkıntı içinde çırpınırken, birden inâyet-i Rabbaniye imdada yetişti. Birden o koca hapishaneyi bir Dershane-i Nuriyeye çevirdi ve bir Medrese-i Yusufiye olduğunu isbat etti ve Medreset-üz Zehra kahramanlarının elmas kalemleriyle Nurlar intişara başladı. Hattâ o ağır şeraid içinde Nur'un kahramanı, üç dört ay zarfında yirmiden ziyade Meyve ve Müdafaat Risalesi'nden yazdı. Hem hapiste, hem hariçte fütuhata başladılar. O musibetteki zararımızı َ büyük menfaatlere ve sıkıntılarımızı sevinçlere çevirdi. [‫ع َسى ا َن تَك ْره ُو اشيْئًا وَهُو‬ ْ َ َ َ

‫ ]خي ْر لَك ُم‬sırrını tekrar gösterdi. ْ ٌ َ

Sonra birinci ehl-i vukufun yanlış ve sathî zabıtlara binaen aleyhimizde şiddetli tenkidleri ve Maarif Vekili'nin dehşetli hücumuyla beraber aleyhimizde bir beyanname neşr etmesiyle, hattâ bazı haberlerle bir kısmımızın i'damına çalışıldığı hengâmda, bir inâyet-i Rabbaniye imdadımıza yetişti. Başta Ankara ehl-i vukufunun şiddetli tenkidlerini beklerken, takdirkârane raporları, hattâ beş sandık Nur Risalelerinde beş on sehiv buldukları halde, mahkemede onların sehiv ve yanlış gösterdikleri noktalar ayn-ı hakikat olduğunu ve onların sehiv ve yanlış dedikleri şeylerde kendileri sehiv ettiklerini isbat ettiğimiz gibi, beş yaprak raporlarında beş on sehiv ve yanlışlarını gösterdik. Ve yedi makamata gönderdiğimiz Meyve ve Müdafaaname Risaleleri ve Adliye Vekaletine gönderilen Nur'un umum risaleleri, hususan mahremlerin dokunaklı ve şiddetli tokatlarına mukabil tehdidkârane şiddetli emirler beklerken gâyet mülayimane, hattâ tesellikârane Başvekil'in bize gönderdiği mektubu gibi, musalaha tarzında ilişmemeleri kat'î isbat etti ki: Risale-i Nur'un hakikatları inâyet-i İlahiyenin kerametiyle, onları mağlub edip kendini onlara irşadkârane okutturmuş, o geniş daireleri bir nevi dershane yapmış, çok mütereddidlerin ve mütehayyirlerin imanlarını kurtarmış ve bizim sıkıntılarımızdan yüz derece ziyade manevî ferah ve faide verdi. Sonra gizli düşmanlar beni zehirlediler benim bedelime Nur'un şehid kahramanı merhum Hâfız Ali hastahaneye gitti ve benim

83

yerimde berzah âlemine seyahat eyledi, bizi me'yusane ağlattırdı. Ben bu musibetten evvel Kastamonu'nun dağında bağırarak mükerrer defa dedim: "Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız." Yani her risaleyi herkese vermeyiniz; tâ, bize taarruz edilmesin. Yaya olarak gidilse yedi gün uzaktaki Hâfız Ali Rahmetullahi Aleyh, manevî telefonuyla işitmiş gibi aynı vakitte bana yazıyor ki: "Evet Üstadım, Risale-i Nur'un bir kerametidir ki; ata et, arslana ot atmaz. Belki ata ot, arslana et atar ki, o arslan hocaya İhlas Risalesi'ni verdi." Diyor. Yedi gün sonra mektubunu aldık, hesab ettik; aynı zamanda, ben dağda bağırırken, o da o garib sözleri mektubunda yazıyormuş. İşte Nur'un böyle bir manevî kahramanının vefatı ve gizli münafıkların aleyhimizde desiselerle bizi cezalandırmaya çalışmaları ve benim zehirli hastalığımdan dolayı beni de hastahaneye gitmeğe resmî emirle mecbur etmeleri endişesi beni sıkarken, birden inâyet-i İlahiye imdada geldi. Kardeşlerimin hâlis dualarıyla zehirin tehlikesi geçti ve o merhum şehidin kuvvetli emarelerle, kabrinde Nurlarla meşgul olması ve sual meleklerine Nurlarla cevab vermesi ve onun bedeline ve onun sisteminde Nurlara çalışacak Denizli Kahramanı Hasan Feyzi Rahmetullahi Aleyhin ve arkadaşlarının perde altında tesirli bir surette hizmetleri ve düşmanlarımızın dahi, mahpusların birden Nurlarla ıslah olmaları cihetinde hapisten çıkmamıza taraftar olmaları; ve Nur şakirdleri Ashab-ı Kehf misillü o sıkıntılı çilehaneyi Ashab-ı Kehf’in ve eski zaman ehl-i riyazetinin mağaralarına çevirmeleri ve istirahat-ı kalble Nurların yazmasına ve neşrine sa'y etmeleriyle, inâyet-i Rabbaniye imdadımıza yetiştiğini isbat etti. Hem kalbime geldi ki: Madem İmam-ı A'zam Radiyallahü Anh gibi eazım-ı müçtehidîn hapis çekmişler ve İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel Radiyallahü Anh gibi bir mücahid-i ekbere, Kur’ânın bir tek mes'elesi için hapiste pekçok azab verilmiş. Ve şekva etmeyerek kemal-i sabırla sebat edip o mes'elelerde sükût etmemiş. Ve pek çok imamlara ve allâmelere sizlerden pekçok ziyade azab verildiği halde, kemal-i sabır içinde şükr etmişler sarsılmamışlar. Elbette sizler Kur’ânın müteaddid hakikatları için pek büyük sevab ve kazanç aldığınız halde, pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur. Evet zulm-i beşer içinde bir cilve-i inâyet-i Rabbaniyeyi kısaca beyan edeceğim. Şöyle ki:

84

‫اَل ْخي ْر فِههى ما اختَارههه ُ الل ُ ه‬ ‫ّٰ هه‬ َ ْ ‫َهه‬ ُ َ

Ben yirmi yaşında iken tekrar ile derdim: "Eski zamanda mağaralara çekilen târik-üd dünyalar gibi âhir ömrümde ben de bir dağa, bir mağaraya çekilip, insanların hayat-ı içtimaiyesinden çıkacağım." Hem eski Harb-i Umumî'de şark-ı şimalîdeki esaretimde karar vermiştim ki: "Bundan sonraki ömrümü mağaralarda geçireceğim. Hayat-ı siyasiyeden ve içtimaiyeden sıyrılacağım. Artık karıştığım yeter." derken, hem inâyet-i Rabbaniye, hem adalet-i kaderiye tecelli etti. Kararımdan ve arzumdan çok ziyade hayırlı bir surette ihtiyarlığıma merhameten o mutasavver mağaralarımı hapishanelere ve inzivalara ve yalnızlık içinde çilehanelere ve tecrid-i mutlak münzevilerine çevirdi. Ehl-i riyazet ve münzevilerin dağlardaki mağaralarının çok fevkinde "Yusufiye Medreselerini" ve vaktimizi zayi' etmemek için tecridhaneleri verdi. Hem mağara faide-i uhreviyesini verdi hem hakaik-i imaniye ve Kur’âniyenin mücahidane hizmetini verdi. Hattâ ben azmetmiştim ki; arkadaşlarımın beraetlerinden sonra bir suç gösterip, hapiste kalacağım. Hüsrev ve Feyzi gibi mücerredler benim yanımda kalsınlar ben bir bahane ile insanlarla görüşmemek ve vaktimi lüzumsuz sohbetlerle ve tasannu' ve hodfüruşluk ile geçirmemek için tecrid koğuşunda bulunacağım. Fakat kader-i İlahî ve kısmetimiz, bizi başka çilehaneye sevkettiler. [‫ع َسى ا َن تَك ْرهُوا‬ ْ َ َ

َ ] [‫ ]شيْئًا وَهُوَ خي ْر لَك ُههم‬sırrı ile, ihtiyarlığıma ْ ٌ َ merhameten ve hizmet-i imaniyede daha ziyade çalıştırmak için ihtiyarımızın ve kudretimizin haricinde bu üçüncü Medrese-i Yusufiyede vazife verildi. Evet inâyet-i İlahiye, ihtiyarlığıma merhameten; kuvvetli ve gizli düşmanı bulunmayan gençliğime mahsus olan mağaralarımı, hapishanenin tecrid-i münferid menzillerine çevirmesinde [üç hikmet] ve hizmet-i Nuriyeye [üç ehemmiyetli faidesi] oldu: [Birinci hikmet ve faide]: Nur talebelerinin bu zamanda zararsız olarak toplanmaları; Medrese-i Yusufiyede olur. Ve birbirini görüp sohbet etmek için, hariçte masraflı ve şübheli olur. Hattâ benimle görüşmek için bazıları kırk-elli lira sarfederek gelir, ya yirmi dakika görüşür veya hiç görüşmeden döner gider. Ben bazı kardeşlerimi yakından görmek için, hapsin zahmetini severek kabul ederim. Demek hapis bizim için bir nimettir, bir rahmettir. [İkinci hikmet ve faide]: Bu zamanda Nurlarla hizmet-i imaniye, her tarafta ilânatla ve muhtaç olanların nazar-ı dikkatlerini celb

85

etmekle olur. İşte hapsimizle Nurlara nazar-ı dikkat celbolunur, bir ilânat hükmüne geçer. En ziyade muannid veya muhtaç olanlar onu bulur, imanını kurtarır ve inadı kırılır, tehlikeden kurtulur ve Nur'un dershanesi genişlenir. [Üçüncü hikmet ve faide]: Hapse giren Nur talebeleri birbirinin hallerinden, ve seciyelerinden, ve ihlas ve fedakârlıklarından ders almalarıyla beraber, Nurlar hizmetinde dünyevî menfaatleri daha aramazlar. Evet Nur talebeleri Medrese-i Yusufiyede çok emarelerle her sıkıntı ve zahmetin on misli, belki yüz misli maddî ve manevî faidelerini ve güzel neticelerini ve imanı geniş ve hâlis hizmetleri, gözleriyle gördüklerinden, tam ihlasa muvaffak olurlar, daha cüz'î ve hususî menfaatlere tenezzül etmezler. Bu çilehanelerin bana mahsus bir letafeti hem hazîn ve fakat tatlı bir vaziyeti var. Şöyle ki: Ben gençliğim zamanında bizim memlekette gördüğüm eski medresenin aynı vaziyetini bu Medrese-i Yusufiyede görüyorum. Çünki vilâyet-i şarkıyede eski âdet medrese talebelerinin bir kısmının tayinatları dışarıdan geliyordu. bazende medreseler, içinde pişiriyorlardı. Ve daha üç-beş cihette bu çilehaneye benziyorlardı. Ben de lezzetli bir tahassür içinde buraya baktıkça o eski gençlik ve şirin zamana hayalen gidiyorum ihtiyarlık vaziyetlerini muvakkaten unutuyorum.

Şimdi [iki nokta] ihtar edildi. [Birinci Nokta] Ben mahbuslara nisbeten on derece belki otuz derece daha ziyade hem kendi zahmetimi hem bemin münasebetim ile zahmet çeken kardeşlerimin elemlerini çektiğim halde şekva etmiyorum. Sabır içinde şükür ediyorum. Elbette o cesaretli ve metanetli mahbusların benim gibi ihtiyar ve zaifden geri kalmamaları gerektir. [İkinci Nokta] Madem hapis kardeşlerimizden bir kısmı bir saat keyif yüzünden beş on sene burada durduğu halde şekva etmiyorlar. Elbette Nur Talebeleri de yüzlerce bâki ve binler sene bâki lezzet ve saadet kazanmak yüzünden hizmet-i imaniye için bir iki ay belki yüz ay hapis zahmetinden şekva etmemeleri elzemdir. Ve diğer kardeşleri olan mahbuslardan geri kalmamaları gerektir. Said Nursî

86

[Yirmialtıncı Lem'anın Zeyli ] ‫وَا ِن من شي ْئ اِل َّ ي ُسب ِّح ب ِحمدِه‬ ْ َ ُ َ ٍ َ ْ ِ ْ ‫بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ ّ ‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم‬ ْ ِ ِ َّ ِ ْ َّ ِ ٰ َ َّ ْ ‫ا ِما يَبْلُغَن عنْد َك الْكِب َر ا َحدُهُما اَوْ كِلَهُما فَل َ تَقُل لَهُما ا ُف وَل َ تَنْهَرهُما‬ ٍّ ِ َّ َ َ َ ْ َ َ َ ‫]وَقُل لَهما قَوْل ً كَرِيما‬ ً َ ُ ْ ‫وَاخفِض لَهما جنَاح الذ ُّل من الرحمةِ وَقُل رب ارحمهما ك َما ربَّيَانِى‬ ْ َ َ َ ُ ْ َ ُ ْ َ ْ ِّ َ ْ َ ْ َّ َ ِ ِّ َ َ ‫صغِيرا ربُّك ُم اَع ْل َم ب ِما فِى‬ َ ُ ْ َ ً َ ْ‫نُفُوسك ُم ا ِن تَكُونُوا صال ِحين فَاِن َّه كَان ل ِل‬ َ َ [‫وَّابِين غَفُورا‬ ْ ْ ِ ُ ً َ َ ِ َ
Yirmibirinci Mektubtur. Makam münasebetiyle buraya alınmıştır.

Ey hanesinde ihtiyar bir vâlidesi veya pederi veya akrabası veya iman kardeşlerinden bir amel-mânde ve âciz, veya alîl bir şahıs bulunan gafil!. Şu âyet-i kerimeye dikkat et bak: Nasılki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı bir surette ihtiyar vâlideyne şefkati celbediyor. Evet dünyada en yüksek hakikat, peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı olan şefkatleridir. Ve en âlî hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil onlara hürmet etmek onların haklarıdır. Çünki onlar, hayatlarını kemal-i lezzetle evlâdlarının hayatı için feda ediyorlar sarfediyorlar. Öyle ise, insaniyeti sukut etmemiş ve canavara inkılab etmemiş herbir veledin; farz olan bir vazifesi de o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisane hürmet ve samimane hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnud etmektir. Amca ile hala, peder hükmündedirler; teyze ile dayı, ana hükmündedirler. İşte o mübarek ihtiyarların vücudlarını istiskal edip ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır bil, ayıl! Evet hayatını senin hayatına feda edenin zeval-i hayatını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm ve ne kadar çirkin bir vicdansızlık olduğunu anla! Ey derd-i maişetle mübtela olan insan! Bil ki senin hanendeki bereket direği ve rahmet vesilesi

87

َّ َّ َ ‫ِه َّ ّٰ َه‬ ‫ا ن الل ه هُوَ الرزا ُ ذ ُو الْقُوَّةِ ال ْمتِي نُه‬

ve musibet dafiası, hanendeki o istiskal ettiğin ihtiyar ve kör olan akrabandır. Sakın deme: "Maişetim dardır, idare edemiyorum." Çünki eğer onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin dıyk-ı maişetin daha ziyade olacaktı. Bu hakikatı benden işit ve inan. Bunun çok kat'î delillerini biliyorum, seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum. Şu sözüme dikkat et. Kasem ederim şu hakikat gâyet kat'îdir, hattâ nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslim olmuşlardır. Nefsimin inadını kıran ve şeytanımı susturan bir hakikat, sana kanaat vermeli. Evet kâinatın şehadetiyle, nihâyet derecede Rahman ve Rahîm ve Latif ve Kerim olan Hâlık-ı Zülcelali Vel'ikram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını da gâyet latif bir surette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi; çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyade merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi, bereket suretinde gönderir. Onların iaşelerini, tama'kâr ve bahil insanlara yükletmez. [* ‫وَكَاَي ّهِن م ْه دَابَّةٍ ل َ ت َحمل رِزقَهَها اَلل ه ي َرزقُهَها وَاِيَّاك م‬ ‫ْ ِن‬ ُ ْ ‫ّٰ ُه‬ ْ ُ ِ ْ ْ ‫ُه‬ ] ilahire. âyetlerin ifade ettikleri hakikatı, bütün zîhayatın enva'-ı mahlukları lisan-ı hal ile bağırıp, o hakikat-ı kerimaneyi söylüyorlar. Hattâ değil yalnız akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlukların rızıkları dahi, bereket suretinde geliyor. Bunu teyid eden ve kendim gördüğüm bir misal şöyleki: Benim yakın dostlarım bilirler ki; iki-üç sene evvel hergün yarım ekmek, muayyen bir tayinim vardı -o köyün ekmeği küçük idi-, bana kâfi gelmiyordu. Sonra dört kedi bana misafir (Hâşiye) geldiler. O aynı tayinim hem bana, hem onlara kâfi geldi. Çok kerre de fazla kalırdı. İşte şu hal o derece tekerrür etti ki, ben kedilerin bereketinden istifade ediyorum. Bana kanaat verdi bunu kat'î bir surette ilân ediyorum: Onlar bana bâr değiller; hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım. ___________ ___________ _________________
(Hâşiye):

O kedilerden birisinin ismi Abdurrahimdir.Çünkü fasih bir surette “mır mır” yerine Ya Rahim Ya Rahim Ya Rahim zikrini çekiyordu.Umum kedilerin zikirlerini insanlara da işittiriyordu.

88

Ey insan! Madem canavar suretinde bir hayvan, insanların hanesine misafir geldiği vakit berekete medar oluyor; öyle ise mahlukatın en mükerremi olan insan ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şâyan aceze, alîl ihtiyareler ve alîl ihtiyarların içinde şefkate ve muhabbete ve hizmete en ziyade lâyık ve müstehak olan akrabalar ve akrabalar içinde dahi en hakikî dost ve en sadık muhib olan peder ve vâlideler, ihtiyarlık halinde bir hanede bulunsalar, ne derece bir vesile-i bereket ve bir َ ُ ُ ُّ َّ ُ vasıta-i rahmet ve [‫ ]لَوْل َ الشيُو خ الرك ّعُ ل َصب ع َلَيْك ُم الْعذ َا ب صبًا‬sırrıyla, yani: ُ َ ِ ّ Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti. Ne derece sebeb-i def'-i musibet olduklarını sen kıyas eyle. İşte ey insan! Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın. ْ ‫ ]اَل ْجزاءُ م ن جن ْس ال‬sırrıyla, sen vâlideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın da [‫ِ عَمل‬ َ َ ِ ْ ِ ِ َ sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define; onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlık içinde hem rızkında bereketli gitsin. Yoksa onları istiskal etmek ve ölümlerini temenni etmek ve onların nazik ve seri-üt teessür kalblerini rencide etmekle [ِ‫ ]خسر الدُّنْيَا وَ الخرة‬sırrına mazhar olursun. َ ِ ْ َ ِ َ Eğer rahmet-i Rahman istersen, o Rahman'ın vedialarına ve senin hanendeki emanetlerine merhamet et. Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zât vardı. Onu dininde, dünyasında muvaffakıyetli görüyordum. Sebebini bilmiyordum. Sonra anladım ki, o muvaffakıyetin sebebi: O zât ihtiyar peder ve vâlidelerinin haklarını anlamış ve o hukuka tam riâyet etmiş ve onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş. İnşâallah âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen ona benzemeli.

َ ِّ َ َّ ُ )‫ا َّٰللههم صل وَسل ِّم ع َلَى من قَال (اَل ْجن َّة ت َحت اَقْدَام ِ ال ُمهات‬ ِ َ َّ ْ َ ْ ُ َ ْ َ ْ َ ‫وَ ع َلَى الِهِ وَصحبِهِ ا َجمعِين‬ ْ َ َ َ ْ َّ ‫سبحانك ل َ عل ْم لَنا اِل‬ َ َ َ ْ ُ ‫ما‬ َ َ ِ َ َ َ ‫ع َل ّمتَنَا اِن َّك اَن ْت الْعَلِيم‬ ُ َ ْ ‫ال ْحكيم‬ ُ َ

89

[Dördüncü Şua ]
Manen ve rütbeten Beşinci Lem'a sureten ve makamen Otuzbirinci Mektub'un Otuzbirinci Lem'asının kıymetdar Dördüncü Şuaı ve Âyet-i Hasbiyenin mühim bir nüktesidir.

[İhtar] Risale-i Nur, sair kitablara muhalif olarak başta perdeli gidiyor; gittikçe inkişaf eder. Hususan bu risalede, "Birinci Mertebesi" çok kıymetdar bir hakikat olmakla beraber çok ince ve derindir. Hem bu birinci mertebe, bana mahsus gâyet ehemmiyetli bir muhakeme-i hissî ve gâyet ruhlu bir muamele-i imanî ve gâyet gizli bir mükâleme-i kalbî suretinde mütenevvi’ ve derin dertlerime şifa olarak tebarüz etmiş. Bana tam tevafuk eden tam hissedebilir, yoksa tam zevkedemez.

ُ ّٰ ‫حسبُنَا اللهُه وَنِعْم الْوَكِيل‬ ْ َ َ

ِ َّ ِ ْ َّ ِ ّٰ ْ ِ ‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰ ن الرحيم‬

Bir zaman ehl-i dünya beni her şeyden tecrid ettiklerinden beş çeşit gurbetlere düştüm. Ve ihtiyarlık zamanımda kısmen teessürattan gelen beş nevi hastalıklara giriftar olmuştum. Sıkıntıdan gelen bir gafletle, Risale-i Nur'un teselli verici ve meded edici envârına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve ruhumu aradım. Gördüm ki; gâyet kuvvetli bir aşk-ı beka ve şedid bir muhabbet-i vücud ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr, bende hükmediyorlar. Halbuki müdhiş bir fena, o bekayı söndürüyor. O haletimde, yanık bir şâirin dediği gibi dedim: (Dil bekasını hak fenasını istedi mülk-i tenim. Bir devasız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber.) Me'yusane başımı eğdim; [ ُ ‫ ] ح سبُنَا الل ه وَنِعْهم الْوَكِيل‬âyeti imdadıma geldi, dedi: "Beni dikkatle oku." Ben de ‫َ ْه‬ ‫ّٰ ُه‬ َ günde beşyüz defa okudum. Benim için aynelyakîn suretinde inkişaf eden çok kıymetdar envârından bir kısmını ve yalnız [dokuz nurunu ve mertebesini] icmalen yazıp, eskiden aynelyakîn ile değil, belki ilmelyakîn ile bilinen tafsilâtını Risale-i Nur'a havale ediyorum. [Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Bendeki aşk-ı beka, bendeki bekaya değil, belki sebebsiz ve bizzât mahbub olan

90

kemal-i mutlak sahibi, Zât-ı Zülkemal'in ve Zülcemal'in bir isminin bir cilvesinin mahiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımdaki o Kâmil-i Mutlak'ın varlığına ve kemaline ve bekasına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, ُ gölgeye yapışmış, âyinenin bekasına âşık olmuştu. [‫ ] ح سبُنَا الل ه وَنِعْهم الْوَكِيل‬geldi, ْ َ َ ‫ّٰ ُه‬ perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakîn zevkettim ki; bekamın lezzet ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemal'in bekasına ve benim Rabbim ve İlahım olduğuna iman etmemde ve iz'anımda ve ikanımda vardır. Çünki onun bekasıyla benim için lâyemut bir hakikat tahakkuk eder. Zira benim mahiyetim, hem bâki, hem sermedî bir ismin gölgesi olur, daha ölmez şuur-ı imaniyle takarrur eder. Hem şuur-ı imani ile mahbub-ı mutlak olan Kemal-i Mutlak'ın varlığı bilinmekle, şedid ve fıtrî olan muhabbet-i zâtî tatmin edilir. Hem Bâki-i Sermedî'nin bekasına ve varlığına aid o şuur-ı imani ile kâinatın ve nev'-i insanın kemalâtı bilinir ve bulunur ve kemalâta karşı fıtrî meftuniyet, hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alır. Hem o şuur-ı imaniyle o Bâki-i Sermedî'ye bir intisab ve o intisabın imanıyla umum mülküne bir münasebet peyda olur ve o münasebet-i intisabî ile hadsiz bir mülke bir nevi mâlikiyet gibi iman gözüyle bakar, manen istifade eder. Hem şuur-ı imaniyle ve intisab ve münasebet ile umum mevcudata bir alâka, bir nevi ittisal peyda olur. O halde, ikinci derecede vücud-ı şahsîsinden başka hadsiz bir vücud, o şuur-ı imanî ve intisab ve münasebet ve alâka ve ittisal cihetinde onun bir nevi varlığıdır gibi var olur; varlığa karşı fıtrî aşk teskin olur. Hem o şuur-ı imanî ve intisab ve münasebet ve alâkadarlığı cihetiyle bütün ehl-i kemalâta karşı bir uhuvvet peyda olur. O halde Bâki-i Sermedî'nin varlığıyla ve bekasıyla o hadsiz ehl-i kemal mahvolmayıp zayi' olmadıklarını bilmekle, takdir ve tahsin ile merbut ve dost olduğu hadsiz dostlarının bekaları ve devam-ı kemalâtları, o şuur-ı imanî sahibine ulvî bir zevk verir. Hem o şuur-ı imanî ve intisab ve münasebet ve alâkadarlık ve uhuvvet vasıtasıyla bütün dostlarının [ki hayatımı ve bekamı maalmemnuniye onların saadetleri için feda ediyorum] onların mes'udiyetlerine hadsiz bir saadet kendim de ve kendinde hissedebilir gördüm. Çünkü bir samimî dostun saadetiyle, şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Şu halde Bâki-i Zülkemal'in bekasıyla ve varlığıyla, başta

91

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve âl ve ashabı olarak sâdâtım ve ahbabım olan enbiya ve evliya ve asfiyalar ve bütün sair hadsiz dostlarım i'dam-ı ebedîden kurtulduğunu ve bir saadet-i sermediyeye mazhar olduklarını o şuur-ı imanî ile hiss ettim. Ve münasebet ve alâka ve uhuvvet ve dostluk sırrlarıyla saadetleri bana in'ikas edip beni saadetlendirdiğini zevkettim. Hem o şuur-ı imanî ile rikkat-i cinsiye ve şefkat-i akraba yüzünden gelen hadsiz teellümattan kurtulup, hadsiz bir zevk-i ruhanî duydum. Çünki hayatımı ve bekamı maaliftihar onların tehlikelerden kurtulmaları için feda etmeyi fıtraten arzu ettiğim başta pederlerim ve vâlidelerim ve bütün neslî ve nesebî ve manevî akrabalarım, Bâki-i Hakikî'nin bekasıyla ve varlığıyla mahvdan ve ademden ve i'dam-ı ebedîden ve hadsiz elemlerden kurtulup o hadsiz merhametine mazhar olduklarını şuur-ı imani ile hissettim. Ve medar-ı gam ve elem olan cüz'î ve tesirsiz şefkatime bedel, nihâyetsiz bir rahmet, onlara nezaret ve onları himâye ettiğini duydum, hissettim. Bir vâlide veledinin lezzetiyle, zevkiyle, rahatıyla zevklendiği gibi; ben de o bütün şefkat ettiğim zâtların, o rahmetin himâyesi altında necatlarıyla ve istirahatlarıyla zevklendim ve ferahlandım ve çok derin şükrettim. Hem o şuur-ı imani ile, netice-i hayatım ve sebeb-i saadetim ve vazife-i fıtratım olan Resail-ün Nur dahi, mahvdan ve faidesiz kalmakdan ve manen kurumakdan kurtulduklarınılarını ve meyvedar bâki kalacaklarını o intisab-ı imanî ile bildim, hiss ettim, kanaat getirdim. Kendi bekamın lezzetinden daha çok ziyade bir manevî lezzet duydum, tam hiss ettim. Çünki iman ettim ki: Bâki-i Zülkemal'in bekasıyla ve varlığıyla Resail-ün Nur yalnız insanların hâfızalarında ve kalblerinde nakş olmuyor; belki hadsiz zîşuur mahlukatın ve ruhanîlerin bir mütalaagâhları olmakla beraber rıza-i İlahîye mazhar ise Levh-i Mahfuz'da ve elvah-ı mahfuzalarda irtisam ederek sevab meyveleriyle tezeyyün eder. Ve bilhassa Kur’âna mensubiyeti ve kabul-i Nebevî ve inşâallah marzî-i İlahî cihetiyle bir an vücudu ve nazar-ı Rabbaniyeye mazhariyeti, umum ehl-i dünyanın takdirinden daha ziyade kıymetdardır bildim. İşte hayatımı ve bekamı o resailin hakaik-i imaniyeyi isbat eden herbir risalesinin bekasına, devamına, ifadesine, ve makbuliyetine feda etmeğe her vakit hazır olduğum gibi saadetimide onların Kur’âna hizmet etmelerinde bildim. o halde beka-i İlahî ile yüz derece insanların tahsinlerinden daha ziyade takdire mazhar olduklarını o intisab-ı imanî ile anladım. Bütün kuvvetimle

92

ُ ‫ ]الْوَكِيل‬deyip Onun bekası bize yeter" dedim. ُ ‫]وَنِعْهم الْوَكِيل‬ َ

ُ [‫ ] حسبُنَا الل ُه وَنِعْم الْوَكِيل‬dedim. ‫ّٰ ه‬ ْ َ َ Hem o şuur-ı imanî ile ebedî bir bekayı ve daimî bir hayatı veren Bâki-i Zülcelal'in bekasına ve vücuduna iman ve imanın a'mal-i sâliha gibi neticeleri, bu fâni hayatın bâki meyveleri ve ebedî bir bekanın vesileleri olduğunu bildim. Meyvedar bir ağaca inkılab etmek için kabuğunu terkeden bir çekirdek gibi, ben de o bâki meyveleri vermek için bu fenayı dünyevînin kabuğunu bırakmağa nefsimi kandırdım. Nefsimle beraber [‫حسبُنَا الل ُه وَنِعْم‬ ‫ّٰ ه‬ ْ َ َ
Hem şuur-ı imanî ile ve intisab-ı ubudiyet ile toprak perdesinin arkası ışıklandığını ve ağır tabaka-i türabiye dahi ölülerin üstünden kalktığını ve kabir kapısıyla girilen yeraltı dahi, adem-âlûd karanlıklar olmadığını ilmelyakîn ile bildim. Bütün kuvvetimle [‫ح سبُنَا الل ه‬ ‫َ ْه‬ ‫ّٰ ُه‬ dedim. Hem gâyet kat'î bir surette hiss ettim ve o şuur-ı imanî ile hakkalyakîn bildim ki: Fıtratımdaki çok şiddetli olan aşk-ı beka Bâki-i Zülkemal'in bekasına, ve varlığına iki cihetle bakarken; enaniyetin perde çekmesiyle, mahbubunu kaçırmış, âyinesine perestiş etmiş bir serseme dönmüş kendimi gördüm. Ve o çok derin ve çok kuvvetli aşk-ı beka ise, bizzât ve sebebsiz, ve fıtraten sevilen ve perestiş edilen kemal-i mutlak bir isminin gölgesi vasıtasıyla mahiyetimde hüküm edip o aşk-ı bekayı vermiş ve muhabbet için zâtından başka hiçbir illet hiçbir garaz hiçbir sebeb iktiza etmeyen kemal-i zâtı perestişe kâfi ve vâfi iken, sâbıkan beyan ettiğimiz ve her birisine bir hayat ve bir beka değil, belki elden gelse binler hayat-ı dünyeviye ve binler beka feda etmeğe lâyık olan mezkûr bâki meyveleri dahi ihsan etmekle, o fıtrî aşkı şiddetlendirmiş hiss ettim. Elimden gelse idi bütün zerrat-ı ُ ‫ّٰ ه‬ vücudumla [‫ ] ح سبُنَا الل ُه وَنِع ْم الْوَكِيل‬diyecektim ve o niyetle dedim.bekasını arayan ْ َ َ ve beka-yı İlahîyi bulan o şuur-ı imanî ki bir kısım meyvelerine sâbıkan "Hem... Hem... Hem..."ler ile işaret ettim bana öyle bir zevk ve şevk verdi ki; bütün ruhumla, bütün ُ ‫ّٰ ه‬ kuvvetimle, en derin kalbimden nefsimle beraber dedim [‫.] حسبُنَا الل ُه وَنِعْم الْوَكِيل‬ ْ َ َ [İkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde; ehl-i dünya desiseleriyle, casuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalbimden dedim: "Elleri bağlı,

93

zaîf ve hasta bir tek âdeme ordular taarruz ediyor. Bu bîçarenin yani benim için bir nokta-i ُ istinad yok mu?" diye [‫ ] حسبُنَا الل ُه وَنِعْم الْوَكِيل‬âyetine müracaat ettim. Bu âyet bana ‫ّٰ ه‬ ْ َ َ bildirdi ki; intisab-ı imanî tezkeresiyle, Kadîr-i Mutlak öyle bir sultana istinad edersin ki; zemin yüzünde her baharda dörtyüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordularının bütün cihazatlarını kemal-i intizamla vermekle beraber, her sene eşcar ve tuyur denilen bu iki muazzam ordusunun elbiselerini tazelendirir yeni libaslar giydirir, urbalarını ve formalarını değiştirir her tavuğun ve kuşun fistanlarını ve çarşaflarını tazelendirdiği gibi, bütün dağların ve sahraların yüz örtülerini değiştirir. başta insan olarak, hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzaklarını, değil medenî insanların son zamanda keşf ettikleri et şeker ve sair taamların hülâsaları gibi, belki o medenî hülâsalardan yüz derece daha mükemmel ve bütün taamların nev'inden tohum ve çekirdek denilen Rahmanî hülâsalara koyup; ve o hülâsaları dahi, onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderî tarifeleri içine sarıp muhafaza için küçücük sandukçalara koyup tevdi eder. O sandukçukların icadı [Kâf-Nun ] fabrikasında o kadar çabuklukla ve çoklukla ve kolaylıkla olur ki, Kur’ân der: Bir emir ile yapılır. Hem o umum hülâsalar bir şehri doldurmadığı ve birbirine benzedikleri ve aynı maddeler oldukları halde, Rezzak-ı Kerim onlardan bir yaz mevsiminde pişirdiği gâyet mütenevvi ve leziz taamlar, zeminin bütün şehirlerini bir cihette doldurabilir. İşte sen, intisabı imanî tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinad bulduğundan hadsiz bir kudrete ve kuvvete dayanabilirsin. Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidar-ı imanî hiss ederek ُ ‫ّٰ ه‬ bütün ruhumla [‫ ] حسبُنَا الل ُه وَنِعْم الْوَكِيل‬dedim. ْ َ َ Hem hadsiz fakrım ve ihtiyacım cihetinde dahi bir nokta-i istimdad için yine bu âyete müracaat ettim. Bana dedi ki: "Sen memlukiyet ve ubudiyet intisabıyla öyle bir Mâlik-i Kerim'e mensubsun ve iaşe defterinde mukayyedsin ki; her bahar ve yazda gaybdan ve hiçten ve umulmadık yerden ve kuru topraktan kaldırır, indirir tarzında yüz defa zemin sofrasını ayrı ayrı yemeklerle tezyin eder, serer. Güya zamanın seneleri ve her senenin günleri, birbiri arkasından gelen ihsan meyvelerine ve rahmet taamlarına birer kapdırlar ve bir Rezzak-ı Rahîm'in küllî ve cüz'î ihsan’at mertebelerine birer meşherdirler.

94

İşte sen böyle bir Ganiyy-i Mutlak'ın abdisin. Abdiyetine şuurun varsa, senin elîm fakrın leziz bir iştiha olur." Ben de dersimi aldım. Nefsimle beraber "Evet evet, doğrudur." deyip ُ mütevekkilane [‫ ] حسبُنَا الل ُه وَنِعْم الْوَكِيل‬dedim. ‫ّٰ ه‬ ْ َ َ [Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Ben o gurbetlerin ve hastalıkların ve mazlumiyetlerin tazyikiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâki bir memlekette daimî bir saadete namzed olduğumu iman telkin ettiği hengâmda "of! of!"tan vazgeçtim, "oh! oh!" demeye başladım. Fakat bu gâye-i hayalin ve hedef-i ruhun ve bu neticei fıtratın tahakkuku, ancak ve ancak bütün mahlukatın bütün harekât ve sekenatlarını ve ahval ve a'mallerini, kavlen ve fiilen bilen ve kayd eden ve bu küçücük âciz-i mutlak insanı kendine dost ve muhatab eden ve bütün mahlukat üstünde bir makam veren bir Kadîr-i Mutlak'ın hadsiz kudretiyle ve insana nihâyetsiz inâyet etmesiyle ve ehemmiyet vermesiyle olabilir, diye düşünürken bu iki noktada; yani böyle bir kudretin faaliyeti ve zahiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatlı ehemmiyeti hakkında imanın inkişafını ve kalbin itminanı veren bir izah istedim. Yine bu âyete müracaat ettim; Dedi ki: [‫ ]ح سبُنَا‬daki [‫ ] ن َا‬ya dikkat et, senin ile beraber lisan-ı hal ile kimler [ ْ َ

‫]ح سبُنَا‬ ‫َ ْه‬

yı söylüyorlar, dinle!" emretti. Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşçuklar ve sinekler ve hesabsız hayvanlar ve hayvancıklar ve nihâyetsiz nebatlar, ve yeşilcikler ve ُ ‫ّٰ ه‬ gâyetsiz ağaçlar ve ağaççıklar dahi benim gibi lisan-ı hal ile [‫] حسبُنَا الل ُه وَنِعْم الْوَكِيل‬ ْ َ َ in manasını yâd ediyorlar ve yâda getiriyorlar ki; bütün şeraid-i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalardan ve birbirinin misli gibi katrelerden ve birbirinin aynı gibi habbelerden ve birbirine müşabih çekirdeklerden kuşların yüzbin çeşitlerini ve hayvanların yüzbin tarzlarını, ve nebatatın yüzbin nev'lerini, ve ağaçların yüzbin sınıflarını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mizanlı, intizamlı, birbirinden ayrı, farikalı bir surette gözümüzün önünde, hususan her baharda gâyet çabuklukla, ve gâyet kolaylıkla, ve gâyet geniş bir dairede gâyet çoklukla halk eder, yapar. Kudretinin azamet ve haşmeti içinde, beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmaları vahdetini ve ehadiyetini bizlere gösterir ve böyle hadsiz mu'cizatı ibraz eden bir fiil-i rububiyete ve bir tasarruf-ı Hallakıyete müdahale ve iştirak mümkün olmadığını bildirir diye bildim.

95

Sonra [‫ ]ح سبُنَا‬daki [‫ ]ن ا‬da bulunan [ene] ye yani nefsime baktım, gördüm ki: ‫َه‬ ‫َ ْه‬ Hayvanat içinde beni menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış, mu'cizane yapmış, kulağımı açmış gözümü takmış, kafama öyle bir dimağ, sineme öyle bir kalb, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ o kalb ve o dilde rahmetin umum hazinelerinde iddihar edilen bütün rahmanî hediyeleri, ve atiyeleri tartacak, ve bilecek yüzer mizancıkları, ve ölçücükleri ve esma-i hüsnanın nihâyetsiz cilvelerinin definelerini açacak, ve anlayacak binler âletleri yaratmış, yapmış, yazmış; ve kokuların, tatların, renklerin adedlerince tarifeleri o âletlere yardımcı vermiş. Hem kemal-i intizam ile bu kadar hassas duyguları ve hissiyatları ve gâyet muntazam bu manevî latifeleri ve bâtınî hasseleri bu cismimde dercetmekle beraber, gâyet san'atlı bu cihazatı ve cevarihi ve hayat-ı insaniyece gâyet lüzumlu ve mükemmel bu kadar a'zaları ve âletleri bu vücudumda kemal-i hikmetle yaratmış. Tâ ki, nimetlerinin umum nevilerini ve umum çeşitlerini bana tattırsın ve ihsas etsin ve hadsiz tecelliyat-ı esmasının ayrı ayrı zuhurlarını o duygular ve hissiyatlarla bana bildirsin, ve zevkettirsin ve bu ehemmiyetsiz görünen hakir ve fakir vücudumu -her mü'minin vücudu gibi- kâinata bir güzel takvim ve ruzname ve âlem-i ekbere muhtasar bir nüsha-i enver ve şu dünyaya bir misal-i musaggar ve masnuatına bir mu'cize-i azhar ve nimetlerinin her nev'ine talib bir müşteri ve medar ve rububiyetin kanunlarına ve icraatlarına santral gibi bir mazhar ve hikmet ve rahmet atiyelerine ve çiçeklerine nümune bahçesi gibi bir liste, bir fihrist ve hitabat-ı Sübhaniyesine anlayışlı bir muhatab yaratmış olmakla beraber, En büyük bir nimet olan vücudu, bu vücudumda büyütmek ve çoğaltmak için hayatı verdi. Ve o hayat ile o nimet-i vücudum âlem-i şehadet kadar inbisat edebiliyor. Hem insaniyeti verdi; o insaniyet ile o nimet-i vücudum manevî ve maddî âlemlerde inkişaf ederek insana mahsus duygularla o geniş sofralardan istifade yolunu açtı. Hem İslâmiyeti bana ihsan etti. O İslâmiyet ile o nimet-i vücudum, âlem-i gayb ve alem-i şehadet kadar genişlendi. Hem iman-ı tahkikîyi in'am etti. O iman ile o nimet-i vücudum, dünyayı ve âhireti içine aldı. Hem o imanda marifet ve muhabbeti verdi. O marifet ve muhabbet ile o nimet-i vücudum daire-i mümkinattan âlem-i vücuba ve daire-i esma-i İlahiyeye kadar hamd ve sena ile istifade için ellerini uzatabilir bir mertebe ihsan etti.

96

ُ ‫ ]الْوَكِيل‬dedim ve ebed-ül âbidîn daima tekrar etmesini isterim.

Hem hususî olarak bir ilm-i Kur’ânî ve hikmet-i imaniye ihsan etti. Ve o ihsanıyla çok mahlukat üstünde bir tefevvuk verdi ve sâbık noktalar gibi çok cihetlerle öyle bir câmiiyet vermiş ki, ehadiyetine ve samediyetine tam bir âyine ve küllî ve kudsî rububiyetine geniş ve küllî bir ubudiyet ile mukabele edebilen bir istid’ad vermiş. Ve enbiyalarla insanlara gönderdiği bütün mukaddes kitabların ve suhufların ve fermanların icmaıyla ve bütün enbiyaların ve evliyaların ve asfiyaların ittifakıyla, bu bende bulunan emaneti ve hediyesi ve atiyesi olan vücudumu ve hayatımı ve nefsimi -âyet-i Kur’âniyenin nassıyla- benden satın alıyor. Tâ ki, elimde faidesiz zayi' olmasın muhafaza etsin ve iade etmek üzere satmak bahasına bedel saadet-i ebediyeyi ve Cennet'i vereceğini kat'î bir surette çok tekrar ile va'd ve ahdettiğini ilmelyakîn ile ve tam iman ile anladım. Ve böyle hadsiz hayvanat ve nebatatın yüzbinler nevilerinin ve çeşitlerinin suretlerini "Fettah" ismiyle mahdud ve müteşabih katrelerden ve habbelerden gâyet kolaylıkla ve çabuklukla mükemmel açan ve insana sâbıkan beyan ettiğimiz gibi hayret verici bu kadar ehemmiyet veren ve rububiyetin ehemmiyetli işlerine medar yapan bir Zât-ı Zülcelal Ve'l-ikram olan rabbim var olduğunu ve gelecek baharın icadı gibi kolay ve kat'î ve muhakkak olan haşri icad ve Cennet'i ihsan ve saadet-i ebediyeyi halkedeceğini bu Âyet-i Hasbiye'den ders aldım. Elimden gelse idi bilfiil gelmediği için binniyet, bittasavvur, bilhayal bütün mahlukatın dilleriyle [‫ح سبُنَا الل ه وَنِعْهم‬ ‫َ ْه‬ َ ‫ّٰ ُهه‬ [Dördüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlubiyet gibi vücudumu sarsan ârızalar bir gaflet zamanıma rast gelip -şiddetli alâkadar ve meftun olduğum vücudum, belki mahlukatın vücudları ademe gidiyorlar diye- bana elîm bir endişe verirken yine Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: "Manama dikkat et ve iman dûrbîniyle bak!" Ben de baktım ve iman gözüyle gördüm ki; bu zerrecik vücudum hadsiz bir vücudun âyinesi ve nihâyetsiz bir inbisat ile hadsiz vücudları kazanmaya bir vesile ve kendinden daha kıymetdar bâki, müteaddid vücudları meyve veren bir kelime-i hikmet hükmünde bulunduğunu ve mensubiyet cihetiyle bir an yaşaması ebedî bir vücud kadar kıymetdar olduğunu ilmelyakîn ile bildim. Çünki şuur-ı iman ile bu vücudum Vâcib-ül Vücud'un eseri ve san'atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşi evhamın hadsiz karanlıklarından ve hadsiz müfarakat ve firakların

97

elemlerinden kurtulup mevcudata, taalluk eden hususan zîhayatlara taalluk eden ef'alde, esmai İlahiye adedince uhuvvet rabıtalarıyla münasebet peyda ettiğim bütün sevdiğim mevcudata muvakkat bir firak içinde daimî bir visal var olduğunu bildim. Malûmdur ki, karyeleri ve şehirleri ve memleketleri veyahud taburları, kumandanları veya üstadları gibi rabıtaları bir olan âdemler sevimli bir uhuvvet ve dostane bir arkadaşlık hissederler. Ve bu gibi rabıtalardan mahrum olanlar daimî, elîm karanlıklar içinde azab çekiyorlar. Hem bir ağacın meyvelerinin, şuurları olsa, birbirinin kardeşi ve birbirinin bedeli ve musahibi ve nâzırı olduklarını hissederler. Eğer ağaç olmazsa veya ağaçtan koparılsalar, herbir meyve koparılan meyveler adedince firakları hissedecek. İşte iman ile ve imandaki intisab ile, her bir mü'min gibi, bu vücudum dahi hadsiz vücudların firaksız envârını kazanır; kendisi gitse de, onlar arkada kaldıklarından kendisi kalmış gibi memnun olur. Bununla beraber -Yirmidördüncü Mektub'da tafsilen kat'î isbat edildiği gibi- her zîhayatın, hususan zîruhun vücudu bir kelime gibidir. Söylenir yazılır, sonra kaybolur. kendi vücuduna bedel ikinci derecede vücudları sayılan hem manasını, hem hüviyet-i misaliyesini hem suretini, hem neticelerini, hem mübarek ise sevabını, hem hakikatı gibi çok vücudlarını bırakır, sonra perde altına girdiği gibi, aynen öyle de: Bu vücudum ve her zîhayatın vücudu, zahirî vücuddan gitse, zîruh ise hem ruhunu, hem manasını, hem hakikatını, hem misalini, hem mahiyet-i şahsiyesinin dünyevî neticelerini ve uhrevî semerelerini, hem hüviyet ve suretini hâfızalarda ve elvah-ı mahfuzalarda ve sermedî manzaraların film şeritlerinde ve ilm-i ezelînin meşherlerinde ve kendini temsil eden ve kendisine beka veren fıtrî tesbihatını defter-i a'malinde ve esma-i İlahiyenin cilvelerine ve mukteziyatlarına fıtrî mukabelelerini ve vücudî âyinedarlıklarını daire-i esmada ve daha bunlar gibi zahirî vücudundan daha kıymetdar müteaddid manevî vücudlarını kendi yerinde bırakır, sonra gider; ilmelyakîn ile bildim. İşte iman ve imandaki şuur ve intisab ile bu mezkûr bâki, manevî vücudlara sahib olunabilir. Eğer iman olmazsa, bütün o vücudlardan mahrum olmakla beraber zahirî vücudu dahi onun hakkında ademe ve hiçliğe gider gibi zayi' olur. Bir zaman bahar çiçeklerinin çabuk mahvolmalarına çok yazık oluyor diyordum hatta o nazeninlere acıyordum.

98

ُ ‫ ]الْوَكِيل‬dedim.

Burada beyan edilen hakikat-ı imaniye gösterdi ki, o çiçekler âlem-i manada çekirdeklerdir. Sâbıkan beyan ettiğimiz ruhtan başka bütün o vücudları meyve veren birer ağaç, birer sünbül hükmünde nur-ı vücud noktasında kazançları bire yüzdür. Zahirî vücudları mahvolmaz, saklanır. Hem bâki olan hakikat-ı nev'iyesinin tazelenen suretleridir. Geçen bahardaki yaprak, çiçek, meyve gibi mevcudatı, bu bahardakinin mislidir. Fark yalnız itibarîdir. O itibarî fark dahi, bu hikmet kelimelerine ve rahmet sözlerine ve kudret harflerine ayrı ayrı, müteaddid manaları verdirmek içindir bildim. Yazıklar yerinde "Mâşâallah, bârekâllah" dedim. İşte imanın şuuruyla ve iman rabıtasıyla, arz ve semavatın san'atkârına intisab noktasında gökleri yıldızlarla, zemini çiçeklerle ve güzel mahluklarla yapan, ve süslendiren ve böyle bir san'atta yüzer mu'cize gösteren bir san'atkârın eser-i san'atı ve böyle hadsiz hârikalı bir ustanın yapılışı olmak, ne kadar antika ve kıymetdardır ve şuuru varsa ne kadar iftihar eder ve şereflenir diye uzaktan hissettim. Hususan o nihâyetsiz mu'cizekâr usta, koca semavat ve arzın büyük kitabını insan gibi küçük bir nüshada yazsa, belki insanı, o kitaba müntehab ve mükemmel bir hülâsa yapsa; o insan ne kadar büyük bir şerefe, ve bir kemale, ve bir kıymete medar ve iman ile mazhar ve şuur ve intisab ile o şerefe sahib olacağını bu âyetten ders aldığımdan, niyet ve tasavvur cihetinde bütün mevcudatın dilleriyle [‫ح سبُنَا الل ه وَنِع ْم‬ ْ َ َ ‫ّٰ ُه‬ [Beşinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Yine bir vakit hayatım çok ağır şeraid altında sarsıldı. Nazar-ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi; gördüm: Ömrüm koşarak gidiyor; âhire yakınlaşmış hayatım dahi tazyikat altında sönmeğe yüz tutmuş. Halbuki "Hayy" ismine dair olan risalede izah edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdar faideleri, böyle çabuk sönmeğe değil, belki pek uzun yaşamağa lâyıktır diyerek müteellimane ُ ‫ّٰ ه‬ düşündüm. Yine üstadım olan [‫ ] حسبُنَا الل ُه وَنِعْم الْوَكِيل‬âyetine müracaat ettim. Dedi: ْ َ َ "Sana hayatı veren Zât-ı Hayy-ı Kayyum'a göre hayata bak!" Ben de baktım, gördüm ki: Hayatımın bana bakması bir ise, Zât-ı Hayy-ul Kayyum’a bakması yüzdür. Bana aid neticesi bir ise, Hâlıkıma aid bindir. O cihet uzun zaman istemez, belki zaman istemez; bir an yaşaması yeter. Bu hakikat, Risale-i Nur'un risalelerinde izah edildiğinden burada

99

[dört mes'ele ] içinde kısa bir hülâsası beyan edilecek. [Birinci Mes'ele]: Hayatın mahiyeti ve hakikatı Hayy-ı Kayyum'a baktığı cihetle baktım, gördüm ki: Mahiyet-i hayatım esma-i İlahiyenin definelerini açan anahtarların mahzeni ve nakışlarının bir küçük haritası ve cilvelerinin bir fihristi ve kâinatın büyük hakikatlarına ince bir mikyas ve bir mizan ve Hayy-ı Kayyum'un manidar ve kıymetdar isimlerini bilen, ve bildiren, ve fehmedip tefhim eden yazılmış bir kelime-i hikmettir anladım. Ve hayatın bu tarzdaki hakikatı bin derece kıymet kazanıyor ve bir saat devamı bir ömür kadar ehemmiyet alır. Zamanı olmayan Zât-ı Ezeliyeye münasebeti cihetinde ömrün uzun ve kısalığına bakılmaz. [İkinci Mes'ele]: Hayatımın hakikî hukukuna baktım, gördüm ki: Hayatım Rabbanî bir mektubdur; kardeşlerim olan zîşuur mahlukata kendini okutturur, yaratanını bildirir bir mütalaagâhtır. Hem Hâlıkımın kemalâtını teşhir eden bir ilânnameliktir. Hem hayatı yaratanın hayat ile ihsan ettiği kıymetdar hediyeleriyle ve nişanlarıyla bilerek süslenip her gün tekrar eden resm-i küşadda mü'minane, şuurdarane, şâkirane, minnetdarane Padişah-ı Bîmisalinin nazarına arzetmektir. Hem hadsiz zîhayatların hâlıklarına vasıfane tahiyyatlarını ve şâkirane tesbihat hediyelerini anlamak, ve müşahede etmek ve şehadetle ilân etmektir. Hem lisan-ı hal ve lisan-ı kal ve lisan-ı ubudiyet ile Hayy-ı Kayyum'un mehasin-i rububiyetini izhar etmektir. İşte bunlar gibi hayatın yüksek hukukları uzun zaman istemediği gibi, hayatı bin derece i'lâ eder ve dünyevî olan hukuk-ı hayatiyeden yüz derece daha kıymetdardır diye ilmelyakîn ile bildim: Sübhanallah! İman ne kadar kıymetdar ve hayatdardır ki, hangi şeye girse canlandırır ve bir şu'lesi böyle fâni hayatı, bâkiyane hayatlandırır, üstündeki fenayı siler. [Üçüncü Mes'ele]: Hayatımın Hâlıkıma bakan fıtrî vazifelerine ve manevî faidelerine baktım, gördüm ki: Hayatım, hayatın Hâlıkına [üç vecih] ile âyinedarlık ediyor: [Birinci Vecih]: Hayatım, acz ve za'fıyla fakr ve ihtiyacıyla Hâlık-ı Hayat'ın kudret ve kuvvetine ve gına ve rahmetine âyinedarlık eder. Evet nasılki açlık derecesiyle yemeğin lezzet dereceleri ve karanlığın mertebeleri ışığın mertebeleriyle ve soğuğun mikyasıyla hararetin mizan dereceleri bilinir; öyle de hayatımdaki hadsiz acz ve fakr ile beraber

100

hadsiz ihtiyaçlarım izale ve hadsiz düşmanlarım def'edilmek noktasında Hâlıkımın hadsiz kudret ve rahmetini bildim; sual ve dua ve iltica ve tezellül ve ubudiyet vazifelerini anladım. [İkinci Vecih]: hayatım Hayatımdaki cüz'î ilim ve irade ve sem' ve basar gibi manalarıyla, Hâlıkımın küllî ve ihatalı sıfatlarına ve şuunatına âyinedarlıktır. Evet ben kendi hayatımda ve şuurlu fiillerimde bilmek, işitmek, görmek, sevmek, istemek gibi çok manalar ile bildim ki; bu kâinatın şahsımdan büyüklüğü nisbetinde ve daha büyük bir mikyasta Hâlıkımın muhit ilmini, iradesini, sem' basar kudret hayat gibi evsafını ve muhabbet ve gazab ve şefkat gibi şuunatını anladım; iman ederek tasdik ettim ve itiraf ederek bir marifet yolunu daha buldum. [Üçüncü Vecih]: Hayatım hayatımda nakışları ve cilveleri bulunan esma-i İlahiyeye âyinedarlıktır. Evet ben kendi hayatıma ve cismime baktıkça, yüzer tarzda mu'cizane eserler, nakışlar, san'atlar görmekle beraber çok şefkatkârane beslendiğimi müşahede ettiğimden, beni yaratan ve yaşatan zât, ne kadar fevkalâde sehavetli, merhametli, san'atkâr, lütufkâr, ve ne kadar hârika iktidarlı, -tabirde hata olmasın- meharetli, hüşyar, işgüzar olduğunu iman nuruyla bildim, tesbih ve takdis ve hamd ve şükür ve tekbir ve ta'zim ve tevhid ve tehlil gibi fıtrat vazifeleri ve hılkat gâyeleri ve hayat neticeleri ne olduğunu öğrendim. Ve kâinatta en kıymetdar mahluk hayat olduğunun sebebini ve her şeyin hayata müsahhar olmasının sırrını ve hayata karşı herkeste fıtrî bir iştiyak bulunduğunun hikmetini ve hayatın hayatı iman olduğunu ilmelyakîn ile anladım. [Dördüncü Mes'ele]: Dünyadaki bu hayatımın hakikî lezzeti ve saadeti nedir diye ُ yine bu [‫ ] ح سبُنَا الل ه وَنِع ْم الْوَكِيل‬âyetine baktım, gördüm ki: Bu hayatımın en safi ْ َ ‫ّٰ ُه‬ َ lezzeti ve en hâlis saadeti imandadır. Yani, beni yaratan ve yaşatan bir Rabb-ı Rahîm'in mahluku ve masnuu ve memlukü ve terbiyegerdesi ve nazarı altında olduğuma ve ona her vakit muhtaç bulunduğuma ve o Rab ise hem Rabbim, hem İlahım olduğuna, hem bana karşı gâyet merhametli ve şefkatli bulunduğuna kat'î iman etmekliğim öyle kâfi ve vâfi ve elemsiz ‫َ ْ ّ هه‬ ve daimî lezzet ve saadettir ki, tarif edilmez. [‫] اَل ْحمد ُ ل ِٰل هِ ع َلَى نِعْم ت الِيما ن‬ ‫َ ِه ْ َ ِه‬ hakikati ne kadar yerinde diye âyetten fehmettim. İşte hayatın

101

ُ ‫ ]الْوَكِيل‬dedim.

hakikatine ve hukukuna ve vazifelerine ve manevî lezzetine aid olan bu dört mes'ele gösterdiler ki; hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyum'a baktıkça ve iman dahi hayata hayat ve ruh oldukça, hem beka bulur, hem bâki meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakılmaz diye bu âyetten dersimi aldım ve niyet ve tasavvur ve hayalce bütün hayatların ve zîhayatların namına [‫ح سبُنَا الل ه وَنِعْهم‬ ‫َ ْه‬ َ ‫ّٰ ُ ه‬ [Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye]: Müfarakat-ı umumiye hengâmı olan harab-ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisatı içinde müfarakat-ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassasiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemalperestlik ve güzellik sevdası ve kemalâta meftuniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda daimî ve tahribatçı olan zeval ve fena ve mütemadi tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir surette bu güzel dünyayı ve güzel mahlukatı hırpaladığını, ve parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuur ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecazî bu hale karşı şiddetle galeyan ve isyan ettiği bir zamanda bir medar-ı teselli bulmak için yine bu Âyet-i Hasbiye'ye müracaat ettim. dedi: "Beni oku ve dikkatle manama bak!" Ben de, Sure-i Nur'daki Âyet-i Nur'un rasadhanesine girip imanın dûrbîniyle Âyet-i Hasbiye'nin en uzak tabakatlarına ve şuur-ı imanî hurdebîni ile en ince esrarına baktım, gördüm: Nasılki âyineler, şişeler, şeffaf şeyler, hattâ kabarcıklar güneşin ziyasının gizli çeşit çeşit cemalini ve o ziyanın elvan-ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kabiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemalleri ve o güzellikleri tazelendiriyorlar ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyasının ve elvan-ı seb'asının gizli güzelliklerini ihtar ediyorlar. Aynen öyle de: Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemil-i Zülcelal'in cemal-i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel olan esma-i hüsnasının sermedî güzelliklerine âyinedarlık edip cilvelerini tazelendirmek için bu güzel masnular ve bu tatlı mahluklar ve bu cemalli mevcudat hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemaller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezahür etmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işaretleri ve lem'aları ve cilveleri olduğunu, ihtar ediyorlar ve bu hakikatlerin pek çok kuvvetli delilleri Risale-i Nur'da tafsilen beyan edilmiş olduğundan

102

burada o bürhanlardan [üç tanesine] kısaca işaret edilecektir: [Birinci Bürhan]: Nasılki işlenmiş bir eserin güzelliği işlemesinin güzelliğine ve işlemek güzelliği ustalığın o san'attan gelen ünvanının güzelliğine ve ustadaki san'atkârlık ünvanının güzelliği o san'atkârın o san'ata aid sıfatının güzelliğine ve sıfatının güzelliği kabiliyet ve istid’adının güzelliğine ve kabiliyetin güzelliği ruhunun ve zâtının ve hakikatının güzelliğine derece-i bedahette gâyet kat'î bir surette delalet ettiği gibi, aynen öyle de: Bu kâinatın baştan başa bütün güzel mahluklarındaki ve yapılışları güzel umum masnularındaki hüsün ve cemal dahi San'atkâr-ı Zülcelal'deki fiillerinin hüsün ve cemaline kat'î şehadet eder ve ef'aldeki hüsün ve cemal ise, o fiillere bakan ünvanların, yani isimlerin hüsün ve cemaline şübhesiz delalet eder ve isimlerin hüsün ve cemali ise, isimlerin menşei olan kudsî sıfatların hüsün ve cemaline kat'î şehadet eder ve sıfatların hüsün ve cemali ise, sıfatların mebdei olan şuunat-ı zâtiyenin hüsün ve cemaline kat'î şehadet eder ve şuunat-ı zâtiyenin hüsün ve cemali ise, fâil ve müsemma ve mevsuf olan zâtının hüsün ve cemaline ve mahiyetinin kudsî kemaline ve hakikatının mukaddes güzelliğine bedahet derecesinde kat'î bir surette şehadet eder. Demek Sâni'-i Zülcelal'in kendi Zât-ı Akdesine lâyık öyle hadsiz bir hüsün ve cemali var ki, bir gölgesi bütün mevcudatı baştan başa güzelleştirmiş ve öyle münezzeh ve mukaddes bir güzelliği var ki, bir cilvesi kâinatı serbeser süslendirmiş ve bütün daire-i mümkinatı hüsün ve cemal lem'alarıyla tezyin edip ışıklandırmış. Evet işlenmiş bir eser fiilsiz olmadığı gibi, fiil dahi fâilsiz olamaz. Ve isimlerin müsemmasız olmaları muhal olduğu gibi, sıfatların dahi mevsufsuz olmaları mümkün değildir. Madem bir san'atın ve bir eserin vücudu, bedahetle o eseri işleyenin fiiline delalet eder ve o fiilin vücudu, fâilinin ve ünvanının ve eseri intac eden sıfatın ve ismin vücudlarına delalet eder. Elbette bir eserin kemali ve cemali dahi fiilin kendine mahsus kemal ve cemaline, o da ismin kendine mahsus cemaline o da sıfatın kendine layık cemaline o da kabiliyetin o kabiliyete muvafık güzelliğine, o da zâtın ve hakikatın -fakat zâta ve hakikata lâyık ve muvafık- kemaline ve cemaline ilmelyakîn ile ve bedahetle delalet eder. Aynen öyle de: Bu eserler perdesi altındaki faaliyet-i daime fâilsiz olması muhal olduğu gibi, bu masnuat üstünde cilveleri ve nakışları göz ile görünen isimler dahi

103

müsemmasız olması hiç bir cihetle mümkün olmadığından ve müşahede derecesinde hissedilen kudret ve irade gibi sıfatlar dahi mevsufsuz olması muhal olduğundan, bu kâinattaki bütün eserler, mahluklar, masnular hadsiz vücudlarıyla, hâlık ve sâni' ve fâillerinin vücud-ı ef'aline ve esmasınında vücuduna ve evsafının vücuduna ve şuunat-ı zâtiyesinin vücuduna ve Zât-ı Akdesin vücub-ı vücuduna kat'î surette delalet ettikleri gibi, o masnuatın umumunda görünen muhtelif kemalât ve ayrı ayrı cemaller ve çeşit çeşit güzellikler, Sâni'-i Zülcelal'de olan fiillerin ve isimlerin ve sıfatların ve şe'nlerin ve zâtının kendilerine mahsus ve lâyık vâcibiyetine ve kurbiyetine muvafık olarak hadsiz kemalâtlarına ve nihâyetsiz cemallerine ve ayrı ayrı umum kâinatın fevkinde olan güzelliklerine gâyet sarih şehadet ederler ve gâyet kat'î delalet ederler. [İkinci Bürhan] [beş nokta]’dır: [Birinci Nokta]: Meşreblerinde ve mesleklerinde birbirinden ayrı ve uzak olan bütün ehl-i hakikatın reisleri, zevk ve keşfe istinad ederek icma' ile, ittifak ile iman edip hükmediyorlar ki; bütün mevcudatta görünen hüsün ve cemal, bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud'da bulunan mukaddes hüsün ve cemalin gölgesi ve perdelerin arkasında cilvesidir. [İkinci Nokta]: Bütün güzel mahluklar, kafile kafile arkasında durmayarak geliyorlar gidiyorlar, fenaya girip kayboluyorlar. Fakat o âyineler üstünde kendini gösteren ve cilvelenen yüksek ve tebeddül etmez bir güzellik, tecellisinde devam ettiğinden kat'î bir surette gösterir ki, o güzellikler o güzellerin malı ve o âyinelerin cemali değildirler. Belki güneşin cemal-i şuaatı cereyan eden suyun üzerindeki kabarcıklarda göründüğü gibi, o cemaller ve o güzelliklerde sermedî bir cemalin ışıklarıdırlar. [Üçüncü Nokta]: Nurun gelmesi elbette nuraniyetden vücud vermesi her halde mevcuddan ve ihsan ise gınadan ve sehavet ise servetten ve talim ilimden gelmesi bedihî olduğu gibi, hüsün vermek dahi hasenden ve güzelleştirmek güzelden ve cemal vermek cemilden olabilir, başka olamaz. İşte bu hakikata binaen iman ederiz ki: Bu kâinattaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki; bu mütemadiyen değişen ve tazelenen bu kâinat, bütün mevcudatıyla âyinedarlık dilleriyle, o güzelin cemalini tavsif ve tarif eder. [Dördüncü Nokta]: Nasılki cesed ruha dayanır, ayakta durur, hayatlanır lafız manaya bakar, ona göre nurlanır.

104 Suret hakikata istinad eder, ondan kıymet alır. Aynen öyle de; bu maddî ve cismanî olan âlemi şehadet dahi bir ceseddir, bir lafızdır, bir surettir; âlem-i gayb perdesi arkasındaki esma-i İlahiyeye dayanır, hayatlanır, istinad eder, can alır, ona bakar, güzelleşir. Bütün maddî güzellikler, kendi hakikatlarının ve manalarının manevî güzelliklerinden ileri geliyor. Ve hakikatları ise, esma-i İlahiyeden feyz alırlar ve onların bir nevi gölgeleridirler. bu hakikat, Risale-i Nur'da kat'î isbat edilmiştir. Demek bu kâinatta bulunan bütün güzelliklerin enva'ı ve çeşitleri, âlem-i gayb arkasında tecelli eden ve kusurdan mukaddes ve maddeden mücerred bir cemalin esma vasıtasıyla cilveleri ve işaretleri ve emaratlarıdır. Fakat nasılki Vâcib-ül Vücud'un Zât-ı Akdesi, başkalara hiç bir cihetle benzemez ve sıfatları mümkinatın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir. Öyle de, onun kudsî cemali, mümkinatın ve mahlukatın hüsünlerine benzemez, hadsiz derecede daha âlîdir. Evet koca Cennet bütün hüsün ve cemaliyle bir cilvesi bulunan ve bir saat müşahedesi ehl-i Cennet'e, Cennet'i unutturan bir cemal-i sermedînin, elbette nihâyeti ve şebihi ve naziri ve misli olamaz. Malûmdur ki; herşeyin hüsnü, kendine göredir, hem binler tarzda bulunur ve nevilerin ihtilafı gibi güzellikleri de ayrı ayrıdır. Meselâ; Göz ile hissedilen bir güzellik, kulak ile hissedilen bir hüsün bir olmaz ve akıl edilen fehmedilen bir hüsn-i aklîde, ağız ile zevkedilen bir hüsn-i taam bir olmadığı gibi.. kalb, ve ruh vesair zahirî ve bâtınî duyguların istihsan ettikleri ve güzel hissettikleri güzellikler, onların ihtilafı gibi muhteliftir. Meselâ: İmanın güzelliği ve hakikatın güzelliği ve nurun hüsnü ve çiçeğin hüsnü ve ruhun cemali ve suretin cemali ve şefkatin cemali ve adaletin güzelliği ve merhametin hüsnü ve hikmetin hüsnü ayrı ayrı oldukları gibi, Cemil-i Zülcelal'in nihâyet derecede güzel olan esmai hüsnasının güzellikleri dahi ayrı ayrı olduğundan,

105

mevcudatta bulunan hüsünler ayrı ayrı olmuştur. Eğer Cemil-i Zülcelal'in esmasındaki hüsünlerin mevcudat âyinelerinde bir cilvesini müşahede etmek istersen, zeminin yüzünü bir küçük bahçe gibi temaşa edecek bir geniş, hayalî göz ile bak hem bil ki: Rahmaniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tabirler, Cenab-ı Hakk'ın hem isim, hem fiil, hem sıfat, hem şe'nlerine işaret ederler. İşte başta insan olarak bütün hayvanatın muntazaman perde-i gaybdan gelen erzaklarına bak, rahmaniyet-i İlahiyenin cemalini gör. Hem bütün yavruların mu'cizane iaşelerine ve başları üstünde ve annelerinin sinelerinde asılmış tatlı, safi, âb-ı kevser gibi iki tulumbacık içinde gelen süte temaşa eyle, rahîmiyet-i Rabbaniyenin cazibedar cemalini gör. Hem bütün kâinatı enva'ıyla beraber bir kitab-ı kebir-i hikmet haline getiren ve öyle bir kitab-ı kebir-i hikmet ki; her bir harfi yüzer kelime, her bir kelimesi yüzer satır, her bir satırı bin bab, her bir babı binler küçük kitab hükmüne getiren hakîmiyet-i İlahiyenin cemal-i bîmisalini gör. Hem kâinatı bütün mevcudatıyla mizanı altına alan ve bütün ecram-ı ulviye ve süfliyenin müvazenelerini idame ettiren ve güzelliğin en mühim bir esası olan tenasübü veren ve her şeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk-ı hayatı verip ihkak-ı hak eden ve mütecavizleri durduran ve cezalandıran âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak gör. Hem her insanın geçmiş tarihçe-i hayatını, buğday tanesi küçüklüğündeki kuvve-i hâfızasında ve her nebat ve ağacın gelecek tarihçe-i hayat-ı sabitesini çekirdeğinde yazmasına ve her zîhayatın muhafazasına lüzumu bulunan âlât ve cihazata bak, meselâ arının kanatçıklarına ve zehirli iğnesine ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak hafîziyet ve hâfiziyet-i Rabbaniyenin letafetli cemalini gör. Hem zemin sofrasında Kerim-i Mutlak olan Rahman-ı Rahîm'in misafirlerine, rahmeti tarafından ihzar ettiği hadsiz taamların ayrı ayrı güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi, hoş tatlarına ve her zîhayatın zevk ve safasına yardım eden cihazlarına bak, ikram ve kerimiyet-i Rabbaniyenin gâyet şirin cemalini ve gâyet tatlı güzelliğini gör. Hem Fettah ve Musavvir isimlerinin tecellilerine bak başta insan olarak bütün hayvanatın, su katrelerinden açılan pek çok manidar suretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerine açtırılan çok cazibedar sîmalarına bak, fettahiyet ve musavviriyet-i İlahiyenin mu'cizatlı cemalini gör. İşte bu mezkûr misallere

106

kıyasen esma-i hüsnanın her birisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemali var ki; birtek cilvesi, koca bir âlemi ve hadsiz bir nev'i güzelleştiriyor. Birtek çiçekte bir ismin cilve-i cemalini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Eğer Baharın tamamına bakabilirsen ve Cennet'i iman gözüyle görebilirsen bak gör. Cemal-i Sermedî'nin derece-i haşmetini anla. Ve O güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemali ile mukabele etsen, çok güzel bir mahluk olursun. Eğer dalaletin hadsiz çirkinliğiyle ve isyanın menfur kubhuyla mukabele edip karşılaşsan, en çirkin bir mahluk olmakla beraber, bütün güzel mevcudatın manen menfurları olursun. [Beşinci Nokta]: Nasılki yüzer hünerleri ve san'atları ve kemal ve cemalleri bulunan bir zât; herbir hüner kendini teşhir etmek ve her bir güzel san'at kendini takdir ettirmek ve herbir kemal kendini izhar etmek ve herbir cemal kendini göstermek istemesi kaidesince o zât dahi bütün hünerlerini ve san'atlarını ve kemalâtını ve gizli güzelliklerini tarif edecek, teşhir edecek, gösterecek bir hârika sarayı yapmış. Her kim o mu'cizeli sarayı temaşa etse, birden o ustasının ve sahibinin hünerlerine ve mehasinine ve kemalâtına intikal eder ve gözü ile görür gibi inanır, tasdik eder ve der ki: "Her cihetle güzel ve hünerli olmayan bir zât, böyle her cihetle güzel bir eserin masdarı, mûcidi ve taklidsiz muhterii olamaz. Belki onun manevî hüsünleri ve kemalleri bu saray ile tecessüm etmiş diye." hükmeder. Aynen öyle de, bu kâinat denilen dünyanın ve bu meşher-i acaib saray-ı muhteşemin hüsünlerini gören ve aklı çürük ve kalbi bozuk olmayan elbette intikal edecek ki; bu saray bir âyinedir, başkasının cemalini ve kemalini göstermek için böyle süslenmiş. Evet madem bu saray-ı âlemin başka emsali yok ki güzellikleri ondan iktibas edip taklid edilsin. Elbette ve her halde bu saray ustasının kendi zâtında ve esmasında kendine lâyık güzellikleri var ki, kâinat bu güzellikleri onlardan iktibas ediyor ve ona göre yapılmış ve o güzellikleri ifade etmek için bir kitab gibi yazılmış. [Üçüncü Bürhan] [üç nüktesi] var: [Birinci Nükte]: Otuzikinci Söz'ün ikinci Mevkıfında gâyet güzel

107

bir tafsil ve kuvvetli hüccetlerle beyan edilen bir hakikattır. Tafsilini ona havale ederek burada kısa bir işaret ile ona bakacağız; şöyle ki: Bu masnuata bakıyoruz, hususan hayvanata ve nebatata bakıyoruz, görüyoruz ki: Kasd ve iradeyi gösteren ve ilim ve hikmeti bildiren daimî bir tezyin, bir süslemek ve tesadüfe hamli imkânsız bir tanzim, bir güzelleştirmek hükmediyor. Hem kendi san'atını beğendirmek ve nazar-ı dikkati celbetmek ve masnu’larını ve seyircilerini memnun etmek için her şeyde gâyet nazik bir san'at ve ince bir hikmet ve âlî bir zînet ve şefkatli bir tertib ve tatlı vaziyet görünüyor; bu hallerden bedahet derecesinde anlaşılır ki, kendini zîşuurlara bildirmek ve tanıttırmak isteyen perde-i gayb arkasında öyle bir san'atkâr var ki, herbir san'atıyla çok hünerlerini ve kemalâtını teşhir edip kendini sevdirmek ve medih ve senasını ettirmek ister. Hem zîşuur mahluklarını minnettar ve mesrur ve kendine dost etmek için tesadüfe havalesi imkân haricinde olan umulmadığı yerlerden leziz nimetlerin her çeşidini onlara ihsan ediyor. Hem derin bir şefkati ve yüksek bir merhameti ihsas eden manevî ve kerimane bir muamele, bir muarefe ve lisan-ı hal ile dostane bir mükâleme ve dualarına rahimane bir mukabele görünüyor. Demek bu güneş gibi zahir olan tanıttırmak ve sevdirmek keyfiyeti arkasında müşahede edilen lezzetlendirmek ve nimetlendirmek ikramı ise, gâyet esaslı bir irade-i şefkatten ve gâyet kuvvetli bir arzu-yu merhametten ileri geliyor. Ve böyle kuvvetli bir irade-i şefkat ve merhamet ise, hiçbir cihette ihtiyacı olmayan bir Müstağni-i Mutlak'ta bulunması elbette ve herhalde kendini âyinelerde görmek ve göstermek isteyen ve tezahür etmek, mahiyetinin muktezası ve tebarüz etmek, hakikatının şe'ni bulunan nihâyet kemalde bir cemal-i bîmisal ve ezelî bir hüsn-i lâyezalî ve sermedî bir güzellik vardır ki; o cemal kendini muhtelif âyinelerde görmek ve göstermek için merhamet ve şefkat suretine girmiş, sonra zîşuur âyinelerinde in'am ve ihsan vaziyetini almış, sonra tahabbüb ve taarrüf halini -yani kendini tanıttırmak ve bildirmek- keyfiyetini takmış, sonra masnuatını zînetlendirmek, ve güzelleştirmek ışığını vermiş. [İkinci Nükte]: Nev-i insanda, hususan nev-i insanın yüksek tabakasında, meslekleri ayrı ayrı hadsiz zâtlarda,

108

gâyet esaslı bir surette bulunan şedid bir aşk-ı lahutî ve kuvvetli bir muhabbet-i Rabbaniye, ve bilbedahe misilsiz bir cemale işaret eder, belki şehadet eder. Evet böyle bir aşk, öyle bir cemale bakar, ve iktiza eder. Ve öyle bir muhabbet, böyle bir hüsün ister. Belki bütün mevcudatta lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile edilen umum hamd ü senalar, o ezelî hüsne bakıyor, ve gidiyor. Belki Şems-i Tebrizî gibi bir kısım âşıkların nazarında bütün kâinatta bulunan umum incizablar, cezbeler, cazibeler, cezbedar hakikatlar; ezelî ve ebedî bir hakikat-ı cazibedara işaretlerdir. ecramı ve mevcudatı mevlevî-misal pervane gibi raksa ve semaa kaldıran cezbedarane harekât ve deveran, o hakikat-ı cezbedarın cemal-i kudsîsinin hükümdarane tezahüratı karşısında âşıkane ve vazifedarane bir mukabeledir. [Üçüncü Nükte]: Bütün ehl-i hakikatin icmaıyla vücud hayr-ı mahzdır, nurdur; adem şerr-i mahzdır, zulmettir. Bütün hayırlar, iyilikler, güzellikler, lezzetler -tahlil neticesindevücuddan neş'et ettiklerini ve bütün fenalıklar, şerler, musibetler, elemler -hattâ masiyetlerademe raci' olduğunu ehl-i aklın ve ehl-i kalbin büyükleri ittifak etmişler. Eğer desen: vücudda küfür ve enaniyet-i nefsiye dahi var? Elcevab: Küfür ise hakaik-i imaniyeyi inkâr ve nefy olduğundan ademdir. Enaniyetin vücudu ise, haksız temellük ve âyinedarlığını bilmemek ve mevhumu muhakkak bilmekten ileri geldiğinden, vücud rengini ve suretini almış bir ademdir. Madem bütün güzelliklerin menbaı vücuddur ve bütün çirkinliklerin madeni ademdir. Elbette vücudun en kuvvetlisi ve en yükseği ve en parlağı ve ademden en uzağı vâcib bir vücud ve ezelî ve ebedî bir varlık, en kuvvetli ve en yüksek ve en parlak ve kusurdan en uzak bir cemal ister, belki öyle bir cemali ifaza eder, belki öyle bir cemal olur. Güneşe ihatalı bir ziyanın lüzumu gibi, Vâcib bir Vücud dahi sermedî bir cemali istilzam eder, ve onun ile ışık verir.

[İhtar]: Âyet-i Hasbiye-i Nuriyenin meratibinden dokuz mertebesi yazılacaktı, fakat bazı esbaba binaen şimdilik üç mertebesi te'hir edildi. [Tenbih]: Risale-i Nur, Kur’ânın Kur’ândan çıkan bir bürhanı ve bir tefsiri olduğundan, Kur’ânın nükteli, hikmetli,

‫اَل ْحمد ُ ل ِٰلهه ع َلَى نِعْمةِ الِيمان‬ ِ ّ ْ َ َ ِ َ ْ َ َ َ ُ َ ‫سب ْحان َك ل َ عل ْم لَنَا اِل َّ ما ع َل ّمتَنَا اِن َّك اَن ْت الْعَلِيم ال ْحكِيم * ربَّنَا ل َ تُواخذ ْنَا‬ ِ ُ َ َ َ ِ ْ َ ُ َ ‫ا ِن ن َسينَا اَوْ ا َخطَاْنَا‬ ْ ِ ْ

109

lüzumlu olan ve usandırmayan tekraratı gibi onun da lüzumlu, hikmetli, belki zarurî ve maslahatlı tekraratı vardır. Hem Risale-i Nur, zevk ve şevk ile dillerde usandırmayan, ve daima tekrar edilen kelime-i tevhidin delilleri olmasından onun zarurî tekraratı kusur değildir, usandırmaz ve usandırmamalı.

[Onüçüncü Lem'a]
Hikmet-ül İstiaze

َ ِ َّ ِ َ َّ َ ِ ّٰ ِ‫ اع ُوذ ُ بِاللهِ من الشيْطان الرجيم‬sırrına dairdir. َّ ‫وَقُل رب اَع ُوذ ُ ب ِك من هَمزات الشيَاطِين وَاَع ُوذ ُ ب ِك رب ا َن ي َحضرون‬ ِ َ َ ْ ِ َ ِّ َ ْ ِ ُ ُ ْ ْ ِّ َ َ ِ ِ َّ ِ ْ َّ ِ ّٰ ْ ِ‫* ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم‬
Şeytandan istiaze sırrı. [Onüç İşaret] ile yazılacak. O işaretlerin bir kısmı, müteferrik bir surette Yirmialtıncı Söz gibi bir kısım risalelerde beyan ve isbat edildiğinden burada yalnız icmalen bahsedilecek. [BİRİNCİ İŞARET]: Sual: Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir medhalleri olmadığı, hem Cenab-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka tarafdar olduğu, hem hak ve hakikatın cazibedar güzellikleri ve mehasinleri ehl-i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalaletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalaleti tenfir ettikleri halde, hizb-üş şeytanın çok defa ehl-i hakka galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanların şerrinden Cenab-ı Hakk'a sığınmasının sırrı nedir? [Elcevab]: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet-i mutlaka ile dalalet ve şerr, menfîdir tahribdir ademîdir bozmaktır. Ve ekseriyet-i mutlaka ile hidâyet ve hayır müsbettir, vücudîdir imardır tamirdir. Herkesçe malûmdur ki: Yirmi âdemin yirmi günde yaptığı bir binayı, bir âdem, bir günde tahrib eder. Evet bütün âzâ-yı esasiyenin ve şeraid-i hayatiyesinin vücuduyla vücudu devam eden insanın hayatı, Hâlık-ı Zülcelal'in kudretine mahsus olduğu halde; bir zâlim, bir uzvunu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mevte o insanı mazhar eder. Onun ٌ ْ içindirki ‫ اَلت َّخري ب ا َسهَل‬durub-ı emsal hükmüne geçmiştir. İşte bu sırdandır ki: Ehl-i ُ ۪ ْ dalalet, hakikaten zaîf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazan galib oluyor. Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kal'ası var ki, onda tahassun ettikleri zaman, o müdhiş düşmanlar yanaşamazlar ve bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, [‫]وَالْعَاقِب َة لِل ْمتَّقين‬ ُ َ ِ ُ sırrıyla ebedî bir sevab ve bir menfaatle o zarar telafi edilir. O kal'a-i metin, o hısn-ı hasin ise, şeriat-ı Muhammediye Aleyhisselatü Vesselamdır ve sünnet-i Ahmediye Aleyhisalatü Vesselamdır.

110

[İKİNCİ İŞARET]: Sual: Şerr-i mahz olan şeytanların icadı ve ehl-i imana taslitleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip Cehennem'e girmeleri, gâyet müdhiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemil-i Alelıtlakın ve Rahîm-i Mutlakın ve Rahman-ı Bil-Hakk'ın rahmet ve cemali, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin husulüne nasıl müsaade ediyor ve nasıl cevaz gösteriyor? Şu mes'eleyi çokları sormuşlar ve çokların hatırına geliyor. [Elcevab]: Şeytanın vücudunda cüz'î şerlerle beraber çok makasıd-ı hayriye-i külliye ve kemalât-ı insaniye vardır. Evet bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istid’adda dahi ondan daha ziyade meratib var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu istid’adatın inkişafatı, elbette bir hareket ister, ve bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zenbereğinin hareketi, mücahede ile olur. O mücahede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücuduyla olur. Yoksa, melaikeler gibi insanların da makamı sabit kalırdı. O halde insan nev'inde, binler enva' hükmünde sınıflar bulunmayacak. Bir şerr-i cüz'î gelmemesi için bin hayrı terketmekdir ki, bu da hikmete ve adalete münafîdir. Çendan şeytan yüzünden ekser insanlar dalalete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar, kemmiyete az bakar veya bakmaz. Nasılki bin ve on çekirdeği bulunan bir zât, o çekirdekleri toprak altında bir muamele-i kimyeviyeye mazhar etse, bini bozulsa on taneside ağaç olsa. O on ağaç olmuş çekirdeklerin o âdeme verdiği menfaat, elbette bin bozulmuş çekirdeğin zararını hiçe indirir. Öyle de: Nefs ve şeytanlara karşı mücahede ile, yıldızlar gibi nev-i insanı şereflendiren ve tenvir eden on insan-ı kâmil yüzünden o nev'e gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette haşerat nev'inden sayılacak derecede süfli ehl-i dalaletin küfre girmesiyle insan nev'ine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adalet-i İlahiye, şeytanın vücuduna müsaade edip tasallutlarına meydan vermiş. Ey ehl-i iman! Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız: Kur’ânın tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sünnet-i Seniyesidir. Ve silâhınız, istiaze ve istiğfar ve hıfz-ı İlahiyeye ilticadır.

111

[ÜÇÜNCÜ İŞARET]: Sual: Kur’ân-ı Hakîm'de ehl-i dalalete karşı azîm şekvaları ve kesretli tahşidatı ve çok şiddetli tehdidatı, aklın zahirine göre Kur’ân-ı Hakîmin adaletli ve münasebetli belâgatına ve üslûbundaki itidaline ve istikametine münasib düşmüyor. Âdeta Kur’ân-ı Hakîm âciz bir âdeme karşı, orduları tahşid ediyor. Ve o ehl-i dalaletin cüz'î bir hareketi için, binler cinâyet etmişler gibi onları tehdid ediyor. Ve onların müflis ve mülkte hiç bir hisseleri olmadığı halde onlara mütecaviz bir şerik gibi mevki verip onlardan şekvalar ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir? [Elcevab]: Onun sırr ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalalete sülûk ettikleri için, küçük bir hareketle çok tahribat yapabilirler. Ve çok mahlukatın hukukuna tecavüz ediyorlar, az bir fiil ile çok hasaret veriyorlar. Nasılki bir sultanın büyük bir ticaret gemisinde vazife gören bir âdem az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terk etmesiyle, o gemi ile alâkadar bütün vazifedarların semere-i sa'ylerinin ve netice-i amellerinin mahvına ve ibtaline sebebiyet verdiği için, o geminin sahib-i zîşanı, o âsiden, o gemi ile alâkadar olan bütün raiyetinin hesabına azîm şikâyetler edip o asiyi dehşetli tehdid eder ve onun cüz'î hareketini değil, belki o hareketinin müdhiş neticelerini nazara alarak ve o sahib-i zîşanın zâtına değil, belki raiyetinin hukuku namına o asiye dehşetli bir cezaya yapar. Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed dahi, Küre-i Arz gemisinde ehl-i hidâyetle beraber bulunan ve ehl-i dalalet olan hizb-üş şeytanın zahiren cüz'î hatiatlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlukatın hukukuna tecavüz ettikleri için ve mevcudatın vezaif-i âliyelerinin neticelerinin ibtal edilmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikâyetler etmesi ve onları dehşetli tehdit etmesi ve tahribatlarına karşı mühim tahşidat etmesi, ayn-ı belâgat içinde mahz-ı hikmettir ve gâyet münasib ve muvafıktır. Ve mutabık-ı mukteza-yı haldir ki; belâgatın tarifidir ve esasıdır ve israf-ı kelâm olan mübalağadan münezzehtir. Malûmdur ki; böyle az bir hareketle çok tahribat yapan dehşetli düşmanlara karşı gâyet metin bir kal'aya iltica etmeyen, çok perişan olur. İşte ey ehl-i iman! O semavî çelik kal'a: Kur’ândır. İçine gir, kurtul. [DÖRDÜNCÜ İŞARET]: Adem şerr-i mahz ve vücud hayr-ı mahz olduğuna, ehl-i tahkik ve ashab-ı keşf ittifak etmişler. Evet ekseriyet-i mutlaka ile hayır ve mehasin ve kemalât, vücuda istinad eder ve ona raci' olur. Sureten menfî

112

ve ademî de olsa, esası sübutîdir ve vücudîdir. Dalalet ve şerler ve musibetler ve masiyetler ve belalar gibi bütün çirkinliklerin esası, ve mayesi; ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan suret-i zahirîyede müsbet ve vücudî de görünseler, esasları ademdir, nefiydir. Hem bilmüşahede sabittir ki: Bina gibi bir şeyin vücudu, bütün eczasının mevcudiyetiyle takarrur eder. Halbuki onun harabiyeti ve ademi ve inhidamı, bir rüknün ademiyle hasıl olur. Hem vücud, her halde mevcud bir illet ister. Muhakkak bir sebebe istinad eder. Adem ise, ademî şeylere istinad edebilir. Ademî birşey, madum birşeye illet olur. İşte bu iki kaideye binaendir ki: Şeytan-ı cin ve insin kâinattaki müdhiş âsâr-ı tahribkâraneleri ve enva'-ı küfür ve dalaleti ve şürür ve mehaliki yaptıkları halde, zerre mikdar icada ve hılkate müdahaleleri olmadığı gibi, mülk-i İlahîde bir hisse-i iştirakleri olamıyor. Ve bir iktidar ve bir kudretle o işleri yapmıyorlar, belki çok işlerinde iktidar ve fiil değil, belki terk ve atalettir. Hayrı yaptırmamakla, şerleri yapıyorlar. Yani, şerler oluyorlar. Çünki mehalik ve şürür, tahribat nevinden olduğu için, illetleri, mevcud bir iktidar ve fâil bir icad olmak lâzım değildir. Belki bir emr-i ademî ile ve bir şerrin bozulmasıyla koca tahribat olur. İşte bu sır, Mecusilerde inkişaf etmediği içindir ki; kâinatta "Yezdan" namıyla bir hâlık-ı hayır, diğeri "Ehriman" namıyla bir hâlık-ı şerr itikad etmişlerdir. Halbuki onların Ehriman dedikleri mevhum ilah-ı şerr, bir cüz'-i ihtiyarıyla ve icadsız bir kesble şerlere sebebiyet veren malûm şeytandır. İşte ey ehl-i iman! Şeytanların bu müdhiş tahribatına karşı sizin en mühim kuvvetli silâhlarınız ve cihazat-ı tamiriyeniz istiğfardır ve "Eûzü billah" demekle Cenab-ı Hakk'a ilticadır. Ve kal'anız Sünnet-i Seniyedir. [BEŞİNCİ İŞARET]: Cenab-ı Hak, Kütüb-i Semaviyede beşere karşı Cennet gibi azîm mükâfat ve Cehennem gibi dehşetli mücazatı göstermekle beraber beşeri pek çok irşad, ve ikaz, ihtar, ve tehdid ve teşvik ettiği halde; ehl-i imanın, bu kadar esbab-ı hidâyet ve istikamet varken hizb-üş şeytanın mükâfatsız çirkin desiselerine karşı mağlub olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba iman varken, Cenab-ı Hakk'ın o kadar şiddetli َّ tehdidatına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl iman gitmiyor? Nasıl [ َ‫ا ِهن كَيْد‬

َّ ‫]الشيْطَا ن كَا نَه ضعِيفًها‬ َ ‫ِه‬

sırrıyla şeytanın gâyet zaîf desiselerine kapılıp Allah'a isyan ediyor. Hattâ benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakikat

113

dersini benden işittiği ve kalben tasdikle beraber bana karşı da fazla hüsn-i zannı ve irtibatı varken, kalbsiz ve bozuk bir âdemin ehemmiyetsiz ve riyakârane iltifatına kapıldı, onun lehinde benim aleyhimde bir vaziyete geldi. Fesübhanallah dedim, insanda bu derece sukut olabilir mi? Ne kadar hakikatsız bir insan idi, diye o bîçareyi gıybet ettim, günaha girdim. Sonra sâbık işaretlerdeki hakikat inkişaf etti, karanlıklı çok noktalar aydınlandı. O nur ile lillahilhamd, hem Kur’ân-ı azîmüşşan’ın azim tergibat ve teşvikatı tam yerinde olduğunu, hem ehl-i imanın desais-i şeytaniyeye kapılmaları, imansızlıktan ve imanın zaîfliğinden olmadığını, hem günah-ı kebairi işlemekle küfre girmediklerini, hem Mu'tezile mezhebi ve bir kısım Hariciye mezhebi "Günah-ı kebairi irtikâb eden kâfir olur veya iman ve küfür ortasında kalır." diye hükümlerinde hata ettiklerini, hem benim o bîçare arkadaşımın yüz ders-i hakikatı bir herifin iltifatına feda etmesi, düşündüğüm gibi çok sukut ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım. Cenab-ı Hakk'a şükrettim, ve o vartadan kurtuldum. Çünki sâbıkan dediğimiz gibi, şeytan cüz'î bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. İnsandaki kuvve-i şeheviye ve gazabiye ise, şeytan desiselerine hem kâbile, hem nâkile iki cihaz hükmündedirler. İşte bunun içindir ki, Cenab-ı Hakk'ın "Gafur", ve "Rahîm" gibi iki ismi, tecelli-i a'zamla ehl-i imana teveccüh ediyor. Ve Kur’ân-ı Hakîm'de Peygamberlere en mühim ihsanı, mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları, istiğfar etmelerine davet ediyor. ِ‫ب ِهسم ِ ّٰه ه‬ ‫ْ الل‬

ِ َّ ِ ْ َّ ِ‫ الرحمٰ ن الرحيم‬kelime-i kudsiyesini her sure başında tekrar ile ve her mübarek işlerde

zikrini emir etmesiyle, kâinatı ihata eden rahmet-i vasiasını melce’ ve tahassüngâh gösteriyor ve ْ‫ فَاستَعِذ‬emriyle "Eûzü billahi mineşşeytanirracîm" kelimesini siper yapıyor. ْ [ALTINCI İŞARET]: Şeytanın en tehlikeli bir desisesi şudur ki: Bazı hassas ve safikalb insanlara tahayyül-i küfrîyi tasdik-i küfrî ile iltibas ettirir. Tasavvur-ı dalaleti, dalaletin tasdiki suretinde gösterir. Ve mukaddes zâtlar ve münezzeh şeyler hakkında gâyet çirkin hatıraları hayaline gösterir. Ve imkân-ı zâtîyi, imkân-ı aklî suretinde gösterip imandaki yakînine münafî bir şekk tarzını verir o vakit o bîçare hassas âdem, kendisinin dalalet ve küfür içine düştüğünü tevehhüm edip imandaki yakîninin zâil olduğunu zanneder, ye'se düşer,

114

‫ ]دَلِيل‬Yani: "Bir emareden gelmeyen bir ihtimal-i zâtî ise, bir imkân-ı zihnî olmaz ki, şübhe ِ
verip, ehemmiyeti olsun." İşte bu desise-i şeytaniyeye maruz olan bîçare âdem, hakaik-i imaniyeye yakînini, böyle zâtî imkânlarla kaybediyorum zanneder. Meselâ: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında beşeriyet itibariyle çok imkân-ı zâti hatırına geliyor ki, imanın cezm ve yakînine zarar vermez. Fakat o, zarar verdi zanneder, zarara düşer. Hem bazan şeytan, kalb üstündeki (lümmesi cihetinden) Cenab-ı Hak hakkında fena sözler söyler. O âdem zanneder ki; benim kalbim bozulmuş ki, böyle söylüyor der. Titrer. Halbuki onun titremesi ve korkması ve adem-i rızası delildir ki: O sözler, onun kalbinden gelmiyor, belki lümme-i şeytaniyeden geliyor veya şeytan tarafından ihtar ve tahayyül ediliyor. Hem insanın letaifi içinde teşhis edemediğim bir-iki latife var ki, ihtiyar ve iradeyi dinlemezler; belki mes'uliyet altına da giremezler. Bazan o latifeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyor, yanlış şeylere giriyorlar. Evet şeytan o âdeme telkin eder ki: "Senin istid’adın hakka ve imana muvafık değil ki, böyle ihtiyarsız bâtıl şeylere

o ye'sle şeytana maskara olur. Şeytan hem onun ye'sini, hem o zaîf damarını, hem o iltibasını çok işlettirir, ya divane olur yahud "herçi bad âbad" der, dalalete düşer. Şeytanın bu desisesinin mahiyeti ne kadar esassız olduğunu, bazı risalelerde beyan ettiğimiz gibi, burada da icmalen beyan edeceğiz. Şöyle ki: Nasılki âyinedeki yılanın sureti ısırmaz ve ateşin misali yakmaz ve murdarın aksi, telvis etmez. Öyle de: Hayal ve fikir âyinesinde küfriyatın ve şirkin akisleri ve dalaletin gölgeleri ve şetimli çirkin sözlerin hayalleri, itikadı bozmaz, imanı tağyir etmez, hürmetli edebi kırmaz. Çünki meşhur kaidedir ki: Tahayyül-i şetm, şetm olmadığı gibi, tahayyül-i küfür dahi, küfür değildir ve tasavvur-ı dalalet de dalalet değildir. İmanındaki şek mes'elesi ise, imkân-ı zâtîden gelen ihtimaller, o yakîne münafî değildir ve o yakîni bozmaz. İlm-i usûli dinde kavaid-i mukarreredendir ki: [‫]ا ِن ال ِمكَا ن الذَّات ِى ل َ يُنَاف ِى الْيَقِي ن الِل ْمى‬ ِ ْ ِ َ ْ ْ َّ Meselâ: Barla Denizi su olarak yerinde bulunduğuna yakînimiz var. Halbuki zâtında mümkündür ki; o deniz, bu dakikada batmış olsun ve batması mümkinattandır. Bu imkân-ı zâtî, madem bir emareden neş'et etmiyor, zihnî bir imkân olamaz ki, şek olsun. Çünki yine ilm-i usûl-i dinde bir kaide-i mukarreredir ki: [‫ل َ عب ْرة َ ل ِلحت ِمال الْغَي ْر النَّا شى ع َن‬ ِ ْ َ ِ َ ْ ِْ َ ِ

115

giriyorsun. Demek senin kaderin, seni şekavete mahkûm etmiştir." O bîçare âdem, ye'se düşüp, helâkete gider. İşte şeytanın evvelki desiselerine karşı mü'minin tahassüngâhı: Muhakkikîn-i asfiyanın düsturlarıyla hududu taayyün eden hakaik-i imaniye ve muhkemat-ı Kur’âniyedir. Ve âhirdeki desiselerine karşı; istiaze ile, ehemmiyet vermemektir. Çünki ehemmiyet verdikçe, nazar-ı dikkati celbettirip büyür, şişer. Mü'minin böyle manevî yaralarına tiryak ve merhem, Sünnet-i Seniyedir. [YEDİNCİ İŞARET]: Sual: Mu'tezile imamları, şerrin icadını şerr telakki ettikleri için, küfür ve dalaletin hılkatini Allah'a vermiyorlar. Güya onunla Allah'ı takdis ediyorlar. "Beşer kendi ef'alinin hâlıkıdır" diye dalalete gidiyorlar. Hem derler ki: "Bir günah-ı kebireyi işleyen bir mü'minin imanı gider. Çünki Cenab-ı Hakk'a itikad ve Cehennem'i tasdik etmek, öyle günahı işlemekle kabil-i tevfik olamaz. Çünki dünyada gâyet cüz'î bir hapis korkusuyla kendisini hilaf-ı kanun herşeyden muhafaza eden âdem, ebedî bir azab-ı Cehennem'i ve Hâlık'ının gazabını nazar-ı ehemmiyete almayacak derecede büyük günahları işlerse, elbette imansızlığa delalet eder." [Elcevab]: Birinci şıkkın cevabı şudur ki: Kader Risalesi'nde izah edildiği gibi: Halk-ı şerr, şerr değildir; belki kesb-i şerr, şerdir. Çünki halk ve icad; umum neticelere bakar. Bir şerrin vücudu, çok hayırlı şeylere mukaddeme olduğu için, o şerrin icadı, netice itibariyle hayır olur, hayır hükmüne geçer. Meselâ: Ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat insanlar ateşi kendilerine şerr yapmakla "Ateşin icadı şerdir" diyemezler. Öyle de: Şeytanların icadı, terakkiyat-ı insaniye gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, sû'-i ihtiyarıyla ve yanlış kesbiyle şeytanlara mağlub olan, "Şeytanın hılkati şerdir" diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine şerr yaptı. Evet kesb ise, mübaşeret-i cüz'iye olduğu için, hususî bir netice-i şerriyenin mazharı olur; o kesb-i şerr olur. Fakat icad, umum neticelere baktığı için; icad-ı şerr, şerr değil, belki hayırdır. İşte Mu'tezile bu sırrı anlamadıkları için, "Halk-ı şerr şerdir ve çirkinin icadı çirkindir" diye Cenab-ı Hakk'ı takdis için şerrin icadını ona vermemişler, dalalete düşmüşler. [ِ‫ ]وَ بِالْقَدَرِ خيْرِهِ وَشرِه‬olan bir rükn-i imanîyi tevil etmişler. َ ّ َ [İkinci şıkk] ki: "Günah-ı kebireyi işleyen, nasıl mü'min kalabilir?" diye olan suallerine cevab ise; evvelâ sâbık

116

işaretlerde onların hatası kat'î bir surette anlaşılmıştır ki, tekrara hacet kalmamıştır. Sâniyen: Nefs-i insaniye, muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti; müeccel, ve gaib bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azabdan daha ziyade çekinir. Hem insanda hissiyat galib olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Hevesi ve vehmi hükmedip, en az ve en ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı, ileride gâyet büyük bir mükâfata tercih eder. Ve az hazır bir sıkıntıdan, ileride büyük bir azab-ı müecceleden ziyade çekinir. Çünki tevehhüm ve heves ve hiss, ileriyi görmüyorlar belki inkâr ediyorlar. Nefs dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlub olur. Şu halde kebairi işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki hissin ve hevesin ve vehmin galebesiyle aklın ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir. Hem sâbık işaretlerde anlaşıldığı gibi; fenalık ve hevesat yolu, tahrib olduğu için gâyet kolaydır. Şeytan-ı insî ve cinnî çabuk insanları o yola sevkediyor. Gâyet cây-ı hayret bir haldir ki:Nassı hadis ile Âlem-i bekanın sinek kanadı kadar bir nuru, ebedî olduğu için, bir insanın müddet-i ömründe umum dünyadan aldığı lezzet ve nimete mukabil geldiği halde; bazı bîçare insanlar, bu fâni dünyanın bir sinek kanadı kadar lezzetini, o bâki âlemin, bütün bu fâni dünyasına değer lezzetlerine tercih edip, şeytanın arkasında gider. İşte bu sır içindir ki; Kur’ân-ı Hakîm, mü'minleri pek çok tekrarla ve ısrarla, ve tehdid ve teşvik ile günahtan zecr edip hayra sevkediyor. Bir zaman Kur’ân-ı Hakîm'in bu tekrarla şiddetli irşadatı bana bu fikri verdi ki; bu kadar mütemadi ihtarlar ve ikazlar, mü'min insanları sebatsız ve hakikatsız gösteriyorlar. İnsanın şerefine yakışmayacak bir vaziyet veriyorlar. Çünki bir memurun, âmirinden aldığı bir tek emri itaatine kâfi iken, aynı emri on defa söylese, o memur cidden gücenecek ve beni ittiham ediyorsun, ben hain değilim, diyecek. Halbuki en hâlis mü'minlere Kur’ân-ı Hakîm musırrane mükerreren emrediyor. Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda iki üç sadık arkadaşlarım vardı. Onları şeytan-ı insînin desiselerine kapılmamaları için pek çok defalar ikaz ve ihtar ediyordum. "Bizi ittiham ediyorsun" diye gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki: "Bu mütemadiyen ihtarlarımla bunları gücendiriyorum, sadakatsızlıkla ve sebatsızlıkla ittiham ediyorum." Sonra birden sâbık işaretlerde izah ve isbat edilen hakikat inkişaf etti. O vakit o hakikat ile hem Kur’ân-ı Hakîm'in tam mutabık-ı

117

mukteza-yı hal ve yerinde ve israfsız ve hikmetli ve ittihamsız bir surette o ısrarları ve o tekraratı yapması ayn-ı hikmet ve mahz-ı belâgat olduğunu bildim. Ve o sadık arkadaşlarımın gücenmediklerinin sırrını anladım. İşte bu hakikatın hülâsası şudur ki: Şeytanlar tahribat cihetinde sevkettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için tarîk-ı hakta ve hidâyette gidenler, pek çok ihtiyat etmeye ve şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtarata ve kesretli muavenete muhtaç olduklarındandır ki, Cenab-ı Hak o tekrarat cihetinde binbir ismi ile ehl-i imana muavenetini takdim ediyor ve binler merhamet ellerini imdadına uzatıyor. Şerefini kırmıyor, belki vikaye ediyor. İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor, belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor. İşte ey ehl-i hak ve ehl-i hidâyet! Şeytan-ı ins ve cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet vel Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın muhkemat kal'asına gir ve Sünnet-i Seniyeyi rehber yap, selâmeti bul!.. [SEKİZİNCİ İŞARET]: Sual: Sâbık işaretlerde isbat ettiniz ki: Dalalet yolu, kolay ve tahrib ve tecavüz olduğu için, çokları o yola sülûk ediyorlar. Halbuki sair risalelerde kat'î delillerle isbat etmişiz ki: Küfür ve dalalet yolu o kadar müşkilâtlı ve suubetlidir ki, hiç kimsenin ona girmemesi gerekti ve kabil-i sülûk değildir. Ve iman ve hidâyet yolu o kadar kolay ve zahirdir ki, herkes ona girmeli idi. [Elcevab]: Küfür ve dalalet iki kısımdır. Bir kısmı amelî ve fer'î olmakla beraber, iman hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki, bu tarz dalalet kolaydır. Hakkı kabul etmemektir, bir terktir, bir ademdir, bir adem-i kabuldür. İşte bu kısımdır ki, risalelerde kolay gösterilmiş. İkinci kısım ise, amelî ve fer'î olmayıp, belki itikadî ve fikrî bir hükümdür. Yalnız imanın nefyini değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır. Bu ise, bâtılı kabuldür, hakkın aksini isbattır. Bu kısım, imanın yalnız nefyi ve nakzı değil,belki imanın zıddıdır. Adem-i kabul değil ki kolay olsun, belki kabul-i ademdir. Ve o ademi isbat etmek ile kabul edilebilir. [‫ ]اَلْعَد َهم ل َ يُثْب ت‬kaidesiyle: Ademin isbatı elbette kolay değildir. İşte sair ُ ُ ‫َه‬ risalelerde imtina derecesinde suubetli ve müşkilâtlı gösterilen küfür ve dalalet bu kısımdır ki, zerre mikdar şuuru bulunanın, bu yola sâlik olmaması lâzımdır. Hem bu yolun, risalelerde kat'î isbat edildiği gibi o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu karanlıkları vardır ki; zerre mikdar aklı bulunan, bu yola talib olmaz.

118

Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, ve müşkilâtlı yola nasıl ekserî insanlar gidiyorlar? [Elcevab]: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebatî ve hayvanî kuvveler, akibeti görmediklerinden, ve düşünemediklerinden ve insandaki letaif-i insaniyeye galebe ettiklerinden, o yoldan çıkmak istemiyor ve hazır ve muvakkat bir lezzetle müteselli oluyorlar. Sual: Eğer denilse: Dalalette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki; kâfir, değil hayatından lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım gelir. Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalı idi. Çünki insan insaniyet itibariyle hadsiz eşyaya müştak ve hayata âşık olduğu halde, küfür vasıtasıyla mevtini bir i'dam-ı ebedî ve firak-ı lâyezalî ve zeval-i mevcudatı ve ahbabının vefatlarını ve bütün sevdiklerini i'dam ve müfarakat-ı ebediye suretinde gözü önünde gördüğünden bu halde insan, nasıl yaşayabilir? Nasıl hayatından lezzet alabilir? [Elcevab]: Acib bir mağlata-i şeytaniye ile kendini aldatır, yaşar. Surî bir lezzet alıyorum zanneder. Meşhur bir temsil ile onun mahiyetine işaret edeceğiz. Şöyle ki: Deniliyor: Deve kuşuna demişler: "Kanatların var, uç!" O da kanatlarını kısmış uçmamış, "ben deveyim" demiş,. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler: "Madem deveyim diyorsun, yük götür!" O zaman derhal kanatlarını açmış, "Ben kuşum" demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmisiz yümünsüz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş. Aynen bunun gibi; kâfir, Kur’ânın semavî ilânatına karşı küfr-i mutlakı bırakıp meşkuk bir küfre inmiş. Ona denilse: "Madem mevt ve zevali, bir i'dam-ı ebedî biliyorsun; kendini asacak olan darağacı göz önünde... Ona her vakit bakan, nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?" O âdem, Kur’ânın umumî vech-i rahmetinden ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der: Mevt i'dam değil, ihtimal beka var. Veyahud deve kuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zeval-i eşya ona ok atmasın! [Elhâsıl ]: O meşkuk küfür vasıtasıyla deve kuşu gibi mevt ve zevali i'dam manasında gördüğü vakit Kur’ânın ve semavî kitabların iman-ı bil'âhirete dair kat'î ihbaratı ona bir ihtimal verir. O kâfir, o ihtimale yapışır, o

119

dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse: "Madem bâki bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniye meşakkatini çekmek gerektir." O âdem şekk-i küfür cihetiyle der: "Belki yoktur; yok için neden çalışayım?" Yani: Vakta ki o hükm-i Kur’ânın verdiği ihtimal-i beka cihetiyle i'dam-ı ebedî âlâmından kurtulur; ve meşkuk küfrün verdiği ihtimal-i adem cihetiyle tekâlif-i diniye meşakkati ona müteveccih olur, ona karşı da küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur. Demek kafir bu nokta-i nazarda, mü'minden ziyade bu hayatta kendini lezzet alıyor zannediyor. Çünki tekâlif-i diniyenin zahmetinden ihtimal-i küfrî ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeyi ise ihtimal-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz. Halbuki bu mağlata-i şeytaniyenin hükmü, gâyet sathî ve faidesiz ve muvakkattır. İşte Kur’ân-ı Hakîm'in küffarlar hakkında da bir nevi cihet-i rahmeti vardır ki; hayat-ı dünyeviyeyi onlara Cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nevi şekk vererek, şekk ile yaşıyorlar. Yoksa âhiret cehennemini andıracak bu dünyada dahi manevî bir cehennem azabını çekeceklerdi ve intihara mecbur olacaklardı. İşte ey ehl-i iman! Sizi i'dam-ı ebedîden ve dünyevî ve uhrevî cehennemlerden kurtaran Kur’ânın himâyesi altına mü'minane ve mu'temidane giriniz ve Sünnet-i Seniyesinin dairesine teslimkârane ve müstahsinane dâhil olunuz, dünya şekavetinden ve âhiret azabından kurtulunuz! [DOKUZUNCU İŞARET]: Sual: Hizbullah olan ehl-i hidâyet, başta Enbiyalar ve onların başında Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadar inâyet ve merhamet-i İlahiyeye ve imdad-ı Sübhaniyeye mazhar oldukları halde, neden çok defa hizb-üş şeytan olan ehl-i (A.S.M.) dalalete mağlub olmuşlar? Hem Hâtem-ül Enbiya'nın güneş gibi parlak nübüvvet ve risaleti ve iksir-i a'zam gibi tesirli i'caz-ı Kur’ân vasıtasıyla irşadı ve cazibe-i umumiye-i kâinattan daha cazibedar hakaik-i Kur’âniyenin komşuluğunda ve yakınında olan Medine münafıklarının dalalette ısrarları ve hidâyete girmemeleri ne içindir ve hikmeti nedir? [Elcevab]: Bu iki şık müdhiş sualin halli için, derince bir esas beyan etmek lâzım gelir. Şöyle ki: Şu kâinat Hâlık-ı Zülcelalinin hem cemalî, hem celalî iki kısım esması bulunduğundan ve o cemalî ve celalî isimler, hükümlerini ayrı ayrı cilvelerle göstermek iktiza ettiklerinden, Hâlık-ı Zülcelal kâinatta ezdadı birbirine mezcedip ve birbirine mukabil getirip ve birbirine mütecaviz ve mütedafi' bir vaziyet verip, hikmetli ve menfaattar bir nevi mübareze

120

suretine getirmiş, ve ondan zıdları birbirinin hududuna geçirip ihtilafat ve tegayyürat meydana getirmekle kâinatı kanun-ı tegayyür ve tahavvüle ve düstur-ı terakki ve tekâmüle tâbi' kıldığı için; o şecere-i hılkatın câmi' bir semeresi olan insan nev'inde o kanun-ı mübarezeyi daha acib bir şekle getirip bütün terakkiyat-ı insaniyeye medar bir mücahede kapısını açmış, ve hizbullaha karşı meydana çıkabilmek için hizb-üş şeytana bazı cihazat vermiş.İşte bu sırr-ı dakik içindir ki, enbiyalar çok defa ehl-i dalalete karşı mağlub oluyorlar. Ve gâyet zaa'f ve aczde olan dalalet ehli, manen gâyet kuvvetli olan ehl-i hakka muvakkaten galib oluyorlar ve mukavemet ediyorlar. Bu acib mukavemetin sırr ve hikmeti şudur ki: Dalalette ve küfürde hem adem ve terk vardır ki, pek kolaydır, hareket istemez. Hem tahrib var ki, çok sehildir ve âsandır; az bir hareket yeter. Hem tecavüz var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihafe noktasından ve firavuniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. Hem akibeti görmeyen ve hazır zevke mübtela olan insandaki nebatî ve hayvanî kuvvelerin tatmini, ve telezzüzü, hürriyeti vardır ki, akıl ve kalb gibi letaif-i insaniyeyi insaniyetkârane ve akibet-endişane olan vazifelerinden vazgeçiriyorlar. Ehl-i hidâyet ve başta ehl-i nübüvvet ve başta Habib-ı Rabb-il Âlemîn olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın meslek-i kudsîsinde, hem vücudî, hem sübutî, hem tamir, hem hareket, hem hududda istikamet, hem akibeti düşünmek, hem ubudiyet, hem nefs-i emmarenin firavuniyetini, ve serbestliğini kırmak gibi esasat-ı mühimme bulunduğundandır ki, Medine-i Münevvere'de bulunan o zamanın münafıkları, o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup, o cazibe-i uzmaya karşı şeytanî bir kuvve-i dafiaya kapılıp, dalalette kalmışlar. Eğer denilse: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm madem Habib-i Rabb-ül Âlemîn'dir. Hem elindeki hak ve lisanındaki hakikattır. Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melaikedir. Ve bir avuç su ile bir orduyu sular. Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin âdemi doyuracak bir ziyafet verir. Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla o bir avuç topraktan her küffarın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunlar gibi bin mu'cizat sahibi olan bir Kumandan-ı Rabbanî, nasıl oluyor Uhud'un nihâyetinde ve Huneyn'in bidâyetinde mağlub oluyor?

121

[Elcevab]: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere mukteda ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki, o nev'-i insanî, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyedeki düsturları ondan öğrensinler ve Hakîm-i Zülkemal'in kavanin-i meşietine itaata alışsınlar ve desatir-i hikmetine tevfik-i hareket etsinler. Eğer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyesinde daima hârikulâdelere ve mu'cizelere istinad etse idi, o vakit imam-ı mutlak ve rehber-i ekber olamazdı. İşte bu sır içindir ki, yalnız davasını tasdik ettirmek için arasıra indelhace, münkirlerin inkârını kırmak için mu'cizeler gösterirdi. Sair vakitlerde nasılki herkesten ziyade evamir-i İlahiyeye itaat etmiştir. Öyle de: Hikmet-i Rabbaniye ile ve meşiet-i Sübhaniye ile tesis edilen âdetullah kavaninine herkesten ziyade müraat ve itaat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, "Sipere giriniz!" emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ tamamıyla hikmet-i İlahiye kanununa ve kâinattaki şeriat-ı fıtriye-i kübraya müraat ve itaatını göstersin. [ONUNCU İŞARET]: İblis'in en mühim bir desisesi: Kendini, kendine tabi olanlara inkâr ettirmektir. Şu zamanda, hususan maddiyunların felsefeleriyle zihni bulananların, bu bedihî mes'elede tereddüd gösterdikleri için, şeytanın bu desisesine karşı bir-iki söz söyleyeceğiz. Şöyle ki: İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesedli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat'iyettedir. Eğer onlar maddî cesed giyse idiler, bu şerir insanların aynı olacaklardı. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesedlerini çıkarabilse idiler, o cinnî iblisler olacaklardı. Hattâ bu şiddetli münasebete binaendir ki, bir mezheb-i bâtıl hükmetmiş ki: "İnsan suretindeki gâyet şerir ervah-ı habise, öldükten sonra şeytan olur." Malûmdur ki: A'lâ bir şey bozulsa, edna bir şeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ: Nasılki süt ve yoğurt bozulsalar, yine yenilebilirler. Fakat Yağ bozulsa, yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de: Mahlukatın en mükerremi, belki en a'lâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşerat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalalet bataklığındaki şerlerle ve habis ahlâklarla telezzüz ve iftihar eder

122

ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinâyetlerden lezzet alırlar; âdeta şeytanın mahiyetine girerler. [Elhâsıl]: Evvelan cinnî şeytanın vücuduna delil, insî şeytanın vücududur. Sâniyen: Yirmidokuzuncu Söz'de yüz delil-i kat'î ile ruhanîlerin ve meleklerin vücudunu isbat eden umum o deliller, şeytanların dahi vücudunu isbat ederler. Bu ciheti o Söz'e havale ediyoruz. Sâlisen: Kâinattaki umûr-ı hayriyedeki kanunların mümessilleri ve nâzırları hükmünde olan meleklerin vücudu, ittifak-ı edyan ile sabit olduğu gibi, umûr-ı şerriyenin mümessilleri ve mübaşirleri ve o umûrdaki kavaninin medarları olan ervah-ı habise ve şeytaniyenin bulunması, hikmet ve hakikat noktasında kat'îdir; belki umûr-ı şerriyede zîşuur perdenin bulunması daha ziyade lâzımdır. Çünki Yirmiikinci Söz'ün başında denildiği gibi: Herkes, herşeyin hüsn-i hakikîsini göremediği için, zahirî şerriyet ve noksaniyet cihetinde Hâlık-ı Zülcelal'e karşı itiraz etmemek ve rahmetini ittiham etmemek ve hikmetini tenkid etmemek ve haksız şekva etmemek için, Halık-ı Zülcelal zahirî bir vasıtayı perde etmiş, tâ itirazlar ve tenkidler ve şekvalar, o perdelere gidip, Hâlık-ı Kerim ve Hakem-i Mutlak'a teveccüh etmesin. Nasılki vefat eden ibadın küsmesinden Hazret-i Azrail'i kurtarmak için hastalıkları ecele perde etmiş. Öyle de: Hazret-i Azrail'i kabz-ı ervaha perde edip, tâ merhametsiz tevehhüm edilen o haletlerden gelen şekvalar, Cenab-ı Hakk'a teveccüh etmesin. Öyle de: Daha ziyade bir kat'iyetle şerlerden ve fenalıklardan gelen itirazlar ve tenkidler, Hâlık-ı Zülcelal'e teveccüh etmemesi için, hikmet-i Rabbaniye, şeytanın vücudunu iktiza etmiştir. Râbian: İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan, o büyük insanın bir fihristi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan nümunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır. Meselâ: Nasılki insanda kuvve-i hâfızanın vücudu, âlemde Levh-i Mahfuz'un vücuduna kat'î delildir. Öyle de: İnsanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvesenin ve kuvve-i vâhimenin telkinatıyla konuşan bir şeytanî lisan ve ifsad edilen kuvve-i vâhime, küçük bir şeytan hükmüne geçtiklerini ve sahiblerinin ihtiyarına zıd ve arzularına muhalif hareket ettiklerini herkes nefsinde hissen ve hadsen görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat'î delildir. Ve bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vâhime, bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs-ı şerirenin vücudunu ihsas ederler.

123

[ONBİRİNCİ İŞARET]: Ehl-i dalaletin şerrinden kâinatın kızdıklarını ve anasır-ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum mevcudatın galeyana geldiklerini, Kur’ân-ı Hakîm mu'cizane ifade ediyor. Yani: Kavm-i Nuh'un başına gelen tufan ile semavat ve arzın hücumunu ve Kavm-i Semud ve Âd'in inkârından hava unsurunun hiddetini ve Kavm-i Firavun'a karşı su unsurunun ve denizin galeyanını ve Karun'a karşı toprak unsurunun gayzını ve ehl-i küfre karşı âhirette [‫ ]تَكَاد ُ ت َمي َّز م ن الْغَي ظ‬sırrıyla Cehennem'in gayzını ve ِ ‫ْه‬ ‫َ ُ ِ َه‬ öfkesini ve sair mevcudatın ehl-i küfür ve dalalete karşı hiddetini gösterip ilân ederek gâyet müdhiş bir tarzda ve i'cazkârane ehl-i dalalet ve isyanı zecrediyor. Sual: Ne için böyle ehemmiyetsiz insanların ehemmiyetsiz amelleri ve şahsî günahları, kâinatın hiddetini celbediyor? [Elcevab]: Bazı risalelerde ve sâbık işaretlerde isbat edildiği gibi: Küfür ve dalalet, müdhiş bir tecavüzdür ve umum mevcudatı alâkadar edecek bir cinâyettir. Çünki hılkat-i kâinatın bir netice-i a'zamı, ubudiyet-i insaniyedir ve rububiyet-i İlahiyeye karşı iman ve itaatla mukabeledir. Halbuki ehl-i küfür ve dalalet ise, küfürdeki inkâr ile, mevcudatın ille-i gâyeleri ve sebeb-i bekaları olan o netice-i a'zamı reddettikleri için, umum mahlukatın hukukuna bir nevi tecavüz olduğu gibi, umum masnuat âyinelerinde cilveleri tezahür eden ve masnuatın kıymetlerini, âyinedarlık cihetinde âlî eden esma-i İlahiyenin cilvelerini inkâr ettikleri için, o esma-i kudsiyeye karşı bir tezyif olduğu gibi, umum masnuatın kıymetini tenzil ile o masnuata karşı bir tahkir-i azîmdir. Hem umum mevcudatın herbiri birer vazife-i âliye ile muvazzaf birer memur-ı Rabbanî derecesinde iken, küfür vasıtasıyla sukut ettirip, camid, fâni, manasız bir mahluk menzilesinde gösterdiklerinden, umum mahlukatın hukukuna karşı bir nevi tahkirdir. İşte enva'-ı dalalet [derecatına göre az çok] kâinatın yaratılmasındaki hikmet-i Rabbaniyeye ve dünyanın bekasındaki makasıd-ı Sübhaniyeye zarar verdiği için, kainat ehl-i isyana ve ehl-i dalalete karşı hiddete geliyor, mevcudat kızıyor, mahlukat öfkeleniyor. Ey cürmi ve cismi küçük ve cürüm ve zulmü büyük ve ayb ve zenbi azîm bîçare insan! Kâinatın hiddetinden, mahlukatın nefretinden, ve mevcudatın öfkesinden kurtulmak istersen, işte kurtulmanın çaresi: Kur’ân-ı Hakîm'in dairesine girmektir ve Kur’ân-ı Hakimin mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sünnet-i Seniyesine ittibadır. Gir ve tabi ol!

124

[ONİKİNCİ İŞARET]: [Dört sual ve cevabdır]. [Birinci Sual]: Mahdud bir hayatta, mahdud günahlara mukabil, hadsiz bir azab ve nihâyetsiz bir Cehennem nasıl adalet olur? [Elcevab]: Sâbık işaretlerde, hususan bundan evvelki Onbirinci İşaret'te kat'iyen anlaşıldı ki: Küfür ve dalalet cinâyeti, nihâyetsiz bir cinâyet ve hadsiz bir hukuka tecavüzdür. [İkinci Sual]: Şeriatta denilmiştir ki: "Cehennem ceza-yı ameldir, fakat Cennet fazl-ı İlahî iledir." Bunun sırr-ı hikmeti nedir? [Elcevab]: Sâbık işaretlerden tebeyyün etti ki: İnsan, icadsız bir cüz'-i ihtiyarî ile ve cüz'î bir kesb ile ve bir emr-i ademî veya bir emr-i itibarî teşkil ile ve sübut vermekle müdhiş tahribata ve şerlere sebebiyet verdiği gibi, insanın nefsi ve hevası daima şerlere ve zararlara meyyal olduğu için, o küçücük kesbinin neticesinden hasıl olan seyyiatın mes'uliyetini, kendisi çeker. Çünki onun nefsi istedi ve kendi kesbiyle sebebiyet verdi. Ve şerr ademî olduğu için, abd ona fâil oldu. Cenab-ı Hak da halketti. Elbette o hadsiz cinâyetin mes'uliyetini, nihâyetsiz bir azab ile çekmeye müstehak olur. Amma hasenat ve hayrat ise, madem vücudîdirler; kesb-i insanî ve cüz'-i ihtiyarî onlara illet-i mûcide olamaz. İnsan, onda hakikî fâil olamaz. Ve nefs-i emmaresi de hasenata tarafdar değildir, belki rahmet-i İlahiye ister ve kudret-i Rabbaniye icad eder. Yalnız insan, iman ile, arzu ile, niyet ile sahib olabilir. Ve sahib olduktan sonra, o hasenat ise, ona evvelce verilmiş olan vücud ve iman nimetleri gibi sâbık hadsiz niam-ı İlahiyeye bir şükürdür, geçmiş nimetlere bakar. Va'd-i İlahî ile verilecek Cennet ise, fazl-ı Rahmanî ile verilir. Zahirde bir mükâfattır, hakikatta fazıldır. Demek seyyiatta sebeb, nefistir; mücazata bizzât müstehaktır. Hasenatta ise sebeb de Hak'tandır, illet de Hak'tandır. Yalnız, insan iman ile tesahub eder. "Mükâfatını isterim" diyemez, "Fazlını beklerim" diyebilir. [Üçüncü Sual]: Beyanat-ı sâbıkadan anlaşılıyor ki; seyyiat, intişar ve tecavüz ile taaddüd ettiğinden, bir seyyie bin yazılmalı idi, hasene ise vücudî olduğu için maddeten taaddüd etmediğinden ve abdin icadı ile ve nefsin arzusuyla olmadığından hiç yazılmamalı idi veya bir yazılmalı idi. Neden seyyie bir yazılır, hasene on ve bazan bin yazılır? [Elcevab ]: Cenab-ı Hak, kemal-i rahmet ve cemal-i rahîmiyetini o suretle gösteriyor. [Dördüncü Sual]: Ehl-i dalaletin kazandıkları muvaffakıyet ve gösterdikleri kuvvet ve ehl-i hidâyete galebeleri gösteriyor ki;

125

onlar bir kuvvete bir hakikata istinad ediyorlar. Demek ya ehl-i hidâyette zaa'f var, veyahut onlarda bir hakikat var? [Elcevab]: Hâşâ... Ne onlarda hakikat var, ne de ehl-i hakikatte zaa'f vardır. Fakat maatteessüf kasîr-ün nazar muhakemesiz bir kısım avam tereddüde düşüp vesvese ediyorlar, akidelerine halel geliyor. Çünki diyorlar: "Eğer ehl-i hakta tam hak ve hakikat olsa idi, bu derece mağlubiyet ve zillet olmaması gerekti. Çünki hakikat kuvvetlidir. [ َ‫اَل ْحق ُّ يَعْلُو وَل‬ َ

‫]يُعْلَى ع َلَي ْهه‬ ِ

olan kaide-i esasiye ile, kuvvet haktadır. Eğer o ehl-i hakka mukabil galib gelen ehl-i dalaletin hakikî bir kuvveti ve bir nokta-i istinadı olmasa idi bu derece galibiyet ve muvaffakıyet olmaması lâzım gelecekti?" [Elcevab]: Ehl-i hakkın mağlubiyeti kuvvetsizlikten, ve hakikatsızlıktan gelmediği, sâbık işaretlerde kat'î isbat edildiği gibi; ehl-i dalaletin galebeside kuvvetlerinden ve iktidarlarından ve nokta-i istinad bulduklarından gelmediği, yine o işaretlerde kat'î isbat edildiğinden; bu sualin cevabı, sâbık işaretlerin heyet-i mecmuasıdır. Yalnız burada desiselerine ve istimal ettikleri bir kısım silâhlarına işaret edeceğiz. Şöyle ki: Ben kendim mükerreren müşahede etmişim ki: Yüzde on ehl-i fesad yüzde doksan ehli salahı mağlub ediyordu. Hayretle merak ettim, tedkik ettim kat'iyen anladım ki: O galebe kuvvetten, ve kudretten gelmiyor, belki fesaddan alçaklıktan ve tahribden ve ehl-i hakkın ihtilafından istifade etmelerinden ve içlerine ihtilaf atmaktan ve zaîf damarlarını tutmaktan ve aşılamaktan ve hissiyat-ı nefsaniyeyi ve ağraz-ı şahsiyeyi tahrik etmekten ve insanın mahiyetindeki muzır madenler hükmünde bulunan fena istid’adları işlettirmekten ve şan ve şeref namıyla riyakârane nefsin firavuniyetini okşamaktan ve vicdansızca tahribatlarından herkes korkmalarından geliyor. Ve o misillü şeytanî desiseler vasıtasıyla muvakkaten ehl-i hakka galebe ederler. Fakat [‫ ]وَالْعَاقِب َة لِل ْمتَّقِي َه‬sırrı ile, ve [‫اَل ْحق ُّه يَعْلُو وَل َ يُعْلَى‬ ‫ُ ن‬ ُ َ düsturuyla: Onların o muvakkat galebeleri, (menfaat cihetinden) onlar için ehemmiyetsiz olmakla beraber, Cehennem'i kendilerine ve Cennet'i ehl-i hakka kazandırmalarına sebebdir. İşte dalalette, iktidarsızların muktedir görünmeleri ve ehemmiyetsizlerin şöhret kazanmaları içindir ki, hodfüruş,

‫]ع َلَي ْهه‬ ِ

126

şöhretperest, riyakâr insanlar az bir şey ile iktidarlarını göstermek için ve ihafe ve ızrar cihetinden bir mevki kazanmak için ehl-i hakka muhalif vaziyete giriyorlar. Tâ görünsünler ve nazar-ı dikkat onlara celbolunsun. iktidar ve kudretle olmayan yalnız terk ve ataletle sebebiyet verdikleri tahribat onlara isnad edilip, onlardan bahsedilsin. Nasılki böyle şöhret divanelerinden birisi, namazgâhı telvis etmiş, tâ herkes ondan bahsetsin. Hattâ ondan lanetle bahsedilmiş de, şöhretperestlik damarı kendisine bu lanetli şöhreti hoş göstermiş diye darb-ı mesel olmuş. Ey âlem-i beka için yaratılan ve fâni âleme mübtela olan bîçare insan! َ ‫ ]فَهما بَك ت ع َلَيْهِهم ال سّهماءُ وَ ال‬âyetinin sırrına dikkat et, kulak ver! Bak ne [‫ُه‬ ‫ْ رض‬ َ َ ُ ْ ‫َه‬ َ ْ diyor! Bu âyet Mefhum-ı sarihiyle ferman ediyor ki: "Ehl-i dalaletin ölmesiyle insan ile alâkadar olan semavat ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlamıyorlar, yani onların ölmeleriyle memnun oluyorlar."mefhum-ı işarîsiyle ifade ediyor ki: "Ehl-i hidâyetin ölmesiyle semavat ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlıyorlar, firaklarını istemiyorlar" Çünki ehl-i iman ile bütün kâinat alâkadardır, onlardan memnundurlar. Zira iman ile Hâlık-ı Kâinat'ı bildikleri için, kâinatın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet ederler. Ehl-i dalalet gibi tahkir ve zımnî adavet etmezler. Ey insan, düşün! Sen alâküllihal öleceksin. Eğer nefs ve şeytana tabi isen, senin komşuların, belki akrabaların senin şerrinden kurtulmak için mesrur َّ olacaklar. Eğer ِ‫ اَع ُوذ ُ ب ِ ّٰه ه م ن الشيْطَا ن الرجيمه‬deyip, Kur’âna ve Habib-i ِ َّ ‫ِه‬ ‫الل ِ ِ َه‬ Rahman'a tabi isen; o vakit semavat ve arz ve mevcudat, (herkesin derecesine nisbeten), senin derecene göre senin firakından müteessir olup manen ağlarlar. Ulvî bir matemle ve haşmetli bir teşci' ile, kabir kapısıyla girdiğin beka âleminde derecene nisbeten senin için bir hüsn-i istikbal var olduğuna işaret ederler. [ONÜÇÜNCÜ İŞARET]: "[Üç Nokta]"dır. [Birinci Nokta]: Şeytanın en büyük bir desisesi: Hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde dar kalbli ve kısa akıllı ve kasır fikirli insanları aldatır, der ki: "Bir tek zât, umum zerratı ve seyyaratı ve nücumu ve sair mevcudatı bütün ahvaliyle tedbir-i rububiyetinde çeviriyor, idare ediyor deniliyor. Böyle hadsiz acib büyük mes'eleye nasıl inanılabilir? Nasıl kalbe yerleşir? Nasıl fikir kabul

127

edebilir?" der. Acz-i insanî noktasında bir hiss-i inkârî uyandırıyor. [Elcevab]: Şeytanın bu desisesini susturan sırrı: "Allahü Ekber"dir. Ve cevab-ı hakikîsi de "Allahü Ekber"dir. Evet "Allahü Ekber"in ziyade ve kesretle şeair-i İslâmiyede tekrarı, bu desiseyi mahvetmek içindir. Çünki insanın âciz kuvveti ve zaîf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatları "Allahü Ekber" nuruyla görüp tasdik ediyor ve "Allahü Ekber" kuvvetiyle o hakikatları taşıyor ve "Allahü Ekber" dairesinde birleştiriyor ve vesveseye düşen kalbine diyor ki: Bu kâinatın gâyet muntazamca tedbiri ve tedviri bilmüşahede görünüyor. Bunda iki yol var: Birinci yol: Mümkündür, fakat gâyet azîm ve hârikadır. Zâten böyle bir hârika eser, ve hârika bir san'at, çok acib bir yol ile olur. O yol ise: Mevcudat adedince belki zerrat adedince vücudunun şahidleri bulunan bir Zât-ı Ehad ve Samed'in rububiyetiyle ve irade ve kudretiyle olmasıdır. İkinci yol: Hiçbir cihet-i imkânı olmayan ve imtina' derecesinde müşkilâtlı olan ve hiçbir cihette makul olmayan şirk ve küfür yoludur. Çünki Yirminci Mektub ve Yirmiikinci Söz gibi çok risalelerde gâyet kat'î isbat edildiği üzere: O vakit kâinatın herbir mevcudunda ve hattâ herbir zerresinde bir uluhiyet-i mutlaka ve bir ilm-i muhit ve hadsiz bir kudret bulunması lâzım geliyor. Tâ ki, mevcudatta bilmüşahede görünen gâyet derecede nizam ve intizam ile ve gâyet hassas mizan ve imtiyaz ile mükemmel ve müzeyyen nukuş-ı san'at vücud bulabilsin. Elhâsıl: tam lâyık ve tam yerinde olan azametli ve kibriyalı rububiyet olmazsa, o vakit her cihetçe gayr-ı makul ve mümteni bir yol takib etmek lâzım gelecek. Lâyık ve lâzım olan azametten kaçmak ile, muhal ve imtinaa girmeyi, şeytan dahi teklif edemez. [İkinci Nokta]: Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiaze ve istiğfar yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksirattan takdis etsin. Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. [‫وَ ع َي ْن الرِضا ع َن‬ َ ّ ُ ْ

ِّ ‫]ك ُل ع َي ْهب كَلِيل َة‬ ٌ ٍ

‫]اِل َّ ما رحم ربِّى‬ َ َ ِ َ َ

sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için kusurunu itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. َّ ُّ Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Âlîşan, [ِ‫ا ِن النَّف ْس لمارة ٌ بِال سوء‬ َ َّ َ َ َ

128

dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir? Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur. [Üçüncü Nokta]: İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: şeytan Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle, bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü'mine adavet ederler. Halbuki Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, ve mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan, bazan bir tek hasene ile çok seyyiatı örter. Demek bu dünyada, o adalet-i İlahiye noktasında muamele etmek gerektir. Eğer bir âdemin iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o âdem muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki kıymetdar bir tek hasenesi ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbuki insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, ve şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenatını bir tek seyyiesi yüzünden unutur, mü'min kardeşine adavet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı gözün üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatını örter, unutur; mü'min kardeşine adavet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur. Şeytan bu desisesine benzer diğer bir desise ile, insanın selâmet-i fikrini ifsad ediyor, hakaik-i imaniyeye karşı sıhhat-ı muhakemeyi bozuyor ve istikamet-i fikriyeyi ihlâl ediyor. Şöyle ki: Bir hakikat-ı imaniyeye dair yüzer delail-i isbatiyenin hükmünü, nefyine delalet eden bir emare ile kırmak ister. Halbuki kaide-i mukarreredir ki: "Bir isbat edici, çok nefyedicilere tereccuh ediyor." Bir davada müsbit bir şahidin hükmü, yüz nâfîlere racih olur. Bu hakikata bir temsil ile bak. Şöyle ki:

129

Bir saray var, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla, o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır, isbat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış bir kapıyı gösterir; isbat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. "İşte, bu saraya girilmez, belki saray değildir,belki içinde birşey yoktur." der kandırır. İşte ey şeytanın desiselerine mübtela olan bîçare insan! Hayat-ı diniye, ve hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-ı fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen; muhakemat-ı Kur’âniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyenin terazileriyle a'mal ve hatıratını tart ve Kur’ânı ve Sünnet-i Seniyeyi daima rehber yap َّ ‫ اَع ُوذ ُ بِاللهِ من الشيْطَان الرجيم‬de, Cenab-ı Hakk'a ilticada bulun. َ ِ ّٰ ِ ِ َّ ِ İşte bu onüç işaret, onüç anahtardır. Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın en âhirki suresi ve " َ ِ ّٰ ْ َ ِ َّ ِ َ َّ َ ِ ِ ّٰ ِ‫" اع ُوذ ُ بِاللهه م ن الشيْطا ن الرجيم‬in mufassalı ve madeni olan ‫ا ستَعِيذ ُ بِاللهه‬

ِ َّ ِ ْ َّ ِ ّٰ ْ ِ‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم‬ َ‫] قُل اَع ُوذ ُ ب ِرب النَّاس مل ِك النَّاس اِلهِ الن ّا‬ ْ ‫س من شر‬ ِ َ ِ ِّ َ َ ِّ َ ْ ِ ِ ِ [‫الْوَسوَاس ال ْخنَّاس ال ّذِى يُوَسوِس فِى صدُورِ النَّاس من ال ْجنَّةِ وَ النَّاس‬ َ ْ ْ ِ ُ ُ َ ِ ِ ِ ِ ِ
Suresinin hısn-ı hasîninin ve kal'a-i metininin kapısını o onüç anahtarla aç, gir, selâmeti bul!

َ َ َ ُ َ ‫سب ْحان َك ل َ عل ْم لَنَا اِل َّ ما ع َل ّمتَنَا اِن َّك اَن ْت الْعَلِيم ال ْحكِيم‬ ُ َ ُ َ َ َ ِ ْ َّ ‫رب اَع ُوذ ُ ب ِك من هَمزات الشيَاطِين وَاَع ُوذ ُ ب ِك رب ا َن ي َحضرون‬ ِ َ َ ْ ِ َ ِّ َ ِ ُ ُ ْ ْ ِّ َ َ ِ

130

[Otuzüçüncü Mektub ]
ّ ‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم‬ ْ ِ ِ َّ ِ ْ َّ ِ ٰ َ ‫سنُرِيهم ايَاتِنَا فِى الفَاق وَفِى اَنْفُسهم حتَّى يَتَبَي َّن ل‬ ْ ‫َ هُم‬ َ ْ ِ ِ َ ْ ْ ِ ِ َ َ ِ ّ‫اَن َّه ال ْحقُّ اَوَل َم يَك ْف ب ِرب ِّك اَن َّه ع َلَى ك ُل‬ َ ٍ َ َ ٌ‫ِ شي ْئ شهِيد‬ ْ ُ ُ

Sual:? Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdaniyet-i İlahiye ve evsaf ve şuunat-ı Rabbaniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delaletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünki münkirler pek ileri gittiler. Ne vakte kadar ‫ وَ هُوَ ع َلَى ك ُل شي ْئ قَدِير‬deyip, elimizi kaldıracağız? diyorlar. ٍ َ ِّ ٌ [Elcevab]: Yazılan bütün otuzüç aded Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuzüç katredir. Onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik yalnız o denizden bir katrenin reşhatına işaret nev'inden şöyle deriz ki: Meselâ: Nasılki bir zât-ı mu'ciznüma, büyük bir saray yapmak istese: Evvelâ temellerini, esaslarını muntazaman hikmetle vaz'eder ve ilerideki neticelerine ve gâyelerine muvafık bir tarzda tertib eder. Sonra menzillere, kısımlara meharetle tefrik ve tafsil ediyor. Sonra o menzilleri tanzim ve tertib ediyor. Sonra nukuşlarla tezyin ediyor. Sonra elektrik lâmbalarıyla tenvir ediyor. Sonra o muhteşem ve müzeyyen sarayda meharetini, ihsan’atını tecdid etmek için herbir tabakada yeni yeni icadlar, tebdiller, tahviller yapıyor. Sonra herbir menzilde kendi makamına merbut bir telefon rabtedip bir pencere açarak, herbirinden onun makamı görülür. َْ ُ َ ‫ّل‬ Aynen öyle de: [‫ ] وَل ِٰه هِ ال ْمث َل الع ْلَى‬Sâni'-i Zülcelal, Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem ve binbir esma-yı kudsiye ile müsemma Fâtır-ı Bîmisal, şu âlem-i ekber olan kâinat sarayının ve hılkat şeceresinin icadını irade etti. Altı günde o sarayın, o şecerenin esasatını desatir-i hikmet ve kavanin-i ilm-i ezelîsi ile vaz'etti. Sonra ulvî ve süflî tabakata ve dallara ayırıp, kaza ve kader desatiri ile tafsil ve tasvir etti. Sonra her mahlukatın

131

her taifesini ve her tabakasını sun' ve inâyet düsturu ile tanzim etti. Sonra herşeyi, herbir âlemi ona lâyık bir tarzda, meselâ semayı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi, süslendirip tezyin etti. Sonra o kavanin-i külliye ve desatir-i umumiye meydanlarında esmalarını tecelli ettirip tenvir etti. Sonra bir kanun-ı küllînin tazyikinden feryad eden ferdlere Rahman Rahîm gibi isimlerini hususî bir surette imdada yetiştirdi. Demek o küllî ve umumî desatiri içinde hususî ihsan’atı, hususî imdadları, hususî cilveleri var ki: Herşey, her vakit, her haceti için ondan istimdad eder, ona bakabilir. Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her taifeden, her ferdden, herşeyden, kendini gösterecek yani vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon bırakmış. Şimdi şu hadsiz pencerelerden elbette haddimizin fevkinde olarak bahsine girişmeyeceğiz. Onları ilm-i muhiti İlahîye havale edip, yalnız âyât-ı Kur’âniyenin lemaatı olan (otuzüç pencereyi) Otuzüçüncü Söz'ün Otuzüçüncü Mektubunun namazdan sonraki tesbihatın otuzüç aded-i mübarekine muvafık olmak için (otuzüç pencereye) icmalî ve muhtasar bir surette işaret edip, izahını sair Sözler'e havale ederiz... [Birinci Pencere]: Bilmüşahede görüyoruz ki: Bütün eşya, hususan zîhayat olanların pekçok muhtelif hacatı ve pekçok mütenevvi metalibi vardır. O matlabları, o hacetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasib ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak: Zahirî ve bâtınî hasselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et. İşte bütün onlar, birer birer, vücub-ı Vâcib'e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi, o hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcib-ül Vücud'u, bir Vâhid-i Ehad'i, hem gâyet Kerim, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir. Şimdi ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakimaneyi, basîraneyi, rahimaneyi ne ile izah edebilirsin?

132

Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz camid esbabla mı izah edebilirsin?... [İkinci Pencere]: Eşya, vücud ve teşahhusatlarında, nihâyetsiz imkânat yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir surette iken, birdenbire gâyet muntazam, hakimane öyle bir teşahhus-ı vechî veriliyor ki; meselâ herbir insanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i fârika, o küçük yüzde bulunduğu ve zahir ve bâtın duygular ile kemal-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz gâyet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu isbat eder. Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni'-i Hakîm'in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlıkına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir. Ey münkir! Hiçbir cihetle kabil-i taklid olmayan şu sikkeleri ve mecmuundaki parlak sikke-i Samediyeti hangi tezgâha havale edebilirsin?... [Üçüncü Pencere ]: Zeminin yüzünde dörtyüzbin muhtelif taifeden ibaret olan bütün hayvanat ve nebatat enva'ının ordusu; bilmüşahede ayrı ayrı erzakları, suretleri, silâhları, libasları, talimatları, terhisatları kemal-i mizan ve intizamla hiçbir şeyi unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir surette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki; hiçbir şübhe kabul etmez güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad'dir. Hadsiz bir kudret ve muhit bir ilim ve nihâyetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın. Çünki şu biribiri içinde girift olan enva'ları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Halbuki ‫ فَارج ع الْب صر هَل ت َرى م ْه فُطُور‬sırrıyla, hiçbir karışık alâmeti yoktur. ‫ِن‬ َ ْ َ َ ‫ْ ِ ِه َه‬ ٍ Demek hiçbir parmak karışmıyor. ___________ ___________ _________________
(Hâşiye)

(Hâşiye):

Hattâ o taifelerden bir kısım var ki; bir senedeki efradı, zaman-ı Âdem'den kıyamete kadar vücuda gelen bütün insan efradından ziyadedir.

133

[Dördüncü Pencere]: İstidad lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ızdırarıyla bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir. İşte bu nihâyetsiz duaların bilmüşahede kabul ve icabeti, herbiri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu büyük bir mikyasta bilbedahe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerim ve Mücîb'e delalet eder baktırır. [Beşinci Pencere]: Görüyoruz ki: Eşya hususan zîhayat olanlar, def'î gibi âni bir zamanda vücuda gelir. Halbuki def'î ve âni bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gâyet basit, şekilsiz, san'atsız olması lâzım gelirken; çok meharete muhtaç bir hüsn-i san'atta, çok zamana muhtaç ihtimamkârane nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acib san'atlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir surette halk olunuyorlar. İşte bu def'î ve âni bir surette bu hârika san'at ve güzel heyet, herbiri bir Sâni'-i Hakîm'in vücub-ı vücuduna şehadet ve vahdet-i rububiyetine işaret ettikleri gibi mecmuu gâyet parlak bir tarzda nihâyetsiz Kadîr, nihâyetsiz Hakîm bir Vâcib-ül Vücud'u gösterir. Şimdi, ey sersem münkir! Haydi bunu ne ile izah edersin? Senin gibi sersem, âciz, cahil tabiatla mı? Veyahut hadsiz derece hata ederek o Sâni'-i Mukaddes'e "Tabiat" ismini verip onun mu'cizat-ı kudretini, o tesmiye bahanesiyle tabiata isnad edip, bin derece muhali birden irtikâb etmek mi istersin?

Şu âyet, vücub ve vahdeti gösterdiği gibi, bir ism-i a'zamı gösteren gâyet büyük bir penceredir. İşte şu âyetin hülâsat-ül hülâsası şudur ki: Kâinatın ulvî ve süflî tabakatındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisan ile birtek neticeyi, yani birtek Sâni'-i Hakîm'in rububiyetini gösteriyorlar. Şöyle ki: Nasıl göklerde (hattâ Kozmoğrafyanın itirafıyla dahi) gâyet büyük neticeler için gâyet muntazam hareketler, bir Kadîr-i Zülcelal'in vücud ve vahdetini ve kemali rububiyetini gösterir. Öyle de: Zeminde

َ َ ْ َّ َّ ‫ا ِن فِى خل ْق السمٰوَات وَال َرض وَاختِل َف الل ّي ْل وَالنَّهَارِ وَالْفُل ْك ال ّتِىت َجرِى‬ ْ ِ ْ ِ ِ ِ ِ َ ِ ْ ‫فِى الْب َحرِ ب ِما يَنْفَعُ النَّاس وما اَن ْزل اللهُه من السماءِ من ماءٍ فَا َحيَا بِه‬ ّٰ َ َ ِ ْ ْ َ ْ ِ َ َّ َ َ َ َ َ ِ َّ َ‫ال َرض بَعْد َ موْتِها وَب َث فِيهَا من ك ُل دَابَّةٍ وَت َصريف الرِيَاح وَالس‬ ِّ ‫ّ حاب‬ ِ ِ ْ ِ َ َ َ َ ْ ْ ْ ِ ِ ّ َّ َ ُ َ ْ ‫ال ْمسخرِ بَي ْن السماءِ وَال َرض لٓيَات لِقَوْم ٍ يَعْقِلُون‬ ٍ َ َ َّ َ ِ ْ

[Altıncı Pencere]:

134

bilmüşahede hattâ Coğrafyanın şehadetiyle ve ikrarıyla gâyet büyük maslahatlar için mevsimlerdeki gibi gâyet muntazam tahavvülâtlar dahi, aynı o Kadîr-i Zülcelal'in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl berr'de ve bahr'de kemal-i rahmet ile rızıkları verilen ve kemal-i hikmetle muhtelif şekiller giydirilen ve kemal-i rububiyetle türlü türlü duygularla teçhiz edilen bütün hayvanat, birer birer yine o Kadîr-i Zülcelal'in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gâyet geniş bir mikyasta azamet-i uluhiyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Öyle de: Bağlardaki muntazam nebatat ve nebatatın gösterdikleri müzeyyen çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun meyveler ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer yine o Sâni'-i Hakîm'in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber külliyetleriyle gâyet şaşaalı bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl cevv-i semadaki bulutlardan mühim hikmetler ve gâyeler ve lüzumlu faideler ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni'-i Hakîm'in vücubunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Öyle de: Zemindeki bütün dağların ve dağların içindeki madenlerin ayrı ayrı hasiyetleriyle beraber ayrı ayrı maslahatlar için ihzar ve iddiharları, dağ metanetinde bir kuvvetle yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, herbiri bir Sâni'-i Hakîm'in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla haşmet-i saltanatını ve kemal-i rububiyetini gösterir. Öyle de: Bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntazamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârane mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-ı vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl bütün ecsam-ı nâmiyede, büyümek zamanında muntazaman hareketleri ve türlü türlü âlât ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârane teveccühleri, herbiri ferdenferda yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-ı vücuduna şehadet ve vahdetine işaret eder. Ve heyet-i mecmuasıyla gâyet büyük bir mikyasta ihata-i kudretini ve şümul-i hikmetini ve cemal-i san'atını ve kemal-i rububiyetini gösterir. Öyle de: Bütün hayvanî cesedlerde kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazat ile kemal-i intizam ile teslih etmek, türlü türlü hizmetlerde

135

kemal-i hikmetle göndermek, hayvanat adedince belki cihazatları sayısınca yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-ı vücuduna ve vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla gâyet parlak bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl bütün kalblere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatları bildiren, hayvan ise her nevi hacatlerinin tedarikini öğrenen bütün ilhamat-ı gaybiye, bir Rabb-ı Rahîm'in vücudunu ihsas eder ve rububiyetine işaret eder. Öyle de: Gözlere kâinat bostanındaki manevî çiçekleri toplayan şuaat-ı ayniye gibi zahirî bâtınî bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar olmaları, yine o Sâni'-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerim'in vücub-ı vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemal-i rububiyetini güneş gibi gösterir. İşte şu yukarıda geçen oniki ayrı ayrı pencerelerden, oniki vecihten bir pencere-i a'zam açılıyor ki; oniki renkli bir ziya-yı hakikat ile Cenab-ı Hakk'ın ehadiyetini ve vahdaniyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. İşte ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medar-ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Ve güneş gibi parlak olan şu maden-i nuru ne ile söndürebilirsin ve hangi perde-i gaflette saklayabilirsin?... [Yedinci Pencere]: Şu kâinat yüzünde serpilen masnuatın kemal-i intizamları ve kemal-i mevzuniyetleri ve kemal-i zînetleri ve icadlarının sühuleti ve birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhar etmeleri, nasılki bir Sâni'-i Hakîm'in vücub-ı vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gâyet geniş bir mikyasta gösteriyorlar. Öyle de: Camid ve basit unsurlardan, hadsiz ve ayrı ayrı ve muntazam mürekkebatın icadı, mürekkebat adedince yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-ı vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gâyet parlak bir tarzda kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi terkibat-ı mevcudat tabir edilen terkib ve tahlil hengâmındaki teceddüdde nihâyet derecede ihtilat ve karışma içinde nihâyet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile, meselâ topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak bir surette sünbülenmelerini ve vücudlarını temyiz ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrat-ı bedene karışık bir surette giden gıdaî maddeleri kemal-i hikmetle ve kemal-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i

136

Mutlak'ın vücub-ı vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi; zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemal-i hikmetle alıp biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulâtını ondan almak ve o camide, âcize, cahile olan zerrata gâyet şuurkârane ve gâyet hakimane ve muktedirane hadsiz muntazam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelal'in ve o Sâni'-i Zülkemal'in vücub-ı vücudunu ve kemal-i kudretini ve azamet-i rububiyetini ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. İşte bu dört yol ile büyük bir pencere marifetullaha açılır. Ve büyük bir mikyasta bir Sâni'-i Hakîm'i akla gösterir. Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde Onu görmek ve tanımak istemezsen; aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul... [Sekizinci Pencere]: Nev'-i beşerdeki bütün ervah-ı neyyire ashabı olan (Aleyhimüsselâm) Enbiyalar , bahir ve zahir mu'cizatlarına istinad ederek ve bütün kulûb-ı münevvere aktabı olan evliyalar, keşf ve kerametlerine itimad ederek ve bütün ukûl-i nuraniye erbabı olan asfiyalar, tahkikatlarına istinad ederek, birtek Vâhid-i Ehad, Vâcib-ül Vücud, Hâlık-ı Külli Şey'in vücub-ı vücuduna ve vahdetine ve kemal-i rububiyetine şehadetleri, pek büyük ve nurani bir penceredir. Hem her vakit o makam-ı rububiyeti göstermektedir. Ey bîçare münkir! Kime güveniyorsun ki, bunları dinlemiyorsun? Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu zannediyorsun? [Dokuzuncu Pencere]: Kâinattaki ibadat-ı umumiye, bilbedahe bir Mabud-ı Mutlak'ı gösteriyor. Evet âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhanî ve meleklerle görüşen zâtların şehadetleriyle sabit olan umum ruhanî ve melaikelerin kemal-i imtisal ile ubudiyetleri ve bilmüşahede bütün zîhayatların kemal-i intizam ile ubudiyetkârane vazifeler görmeleri ve bilmüşahede anasır gibi bütün cemadatın kemal-i itaat ile ubudiyetkârane hizmetleri, bir Mabud-ı Bilhakk'ın vücub-ı vücudunu ve vahdetini gösterdiği gibi, herbir taifesi icma' ve tevatür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatlı marifetleri, bütün şâkirler taifesinin semeredar şükürleri ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin nimet artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhanlı tevhidleri ve tavsifleri

137

ve bütün muhiblerin hakikî muhabbet ve aşkları ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve bütün münîblerin ciddî taleb ve inabeleri, yine Maruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mabud-ı Ezelî'nin vücub-ı vücudunu ve kemal-i rububiyetini ve vahdetini gösterdiği gibi, kâmil insanlardaki bütün makbul ibadetin ve o makbul ibadetin neticesinden hasıl olan füyuzat ve münacat, müşahedat ve keşfiyat, yine o Mevcud-ı Lemyezel ve o Mabud-ı Lâyezal'in vücub-ı vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. İşte şu üç cihette ziyadar büyük bir pencere, vahdaniyete açılır.

Şu kâinattaki mevcudatın birbirine teavünü, tecavübü, tesanüdü gösterir ki; umum mahlukat, birtek Mürebbi'nin terbiyesindedirler. Birtek Müdebbir'in idaresindedirler. Birtek Mutasarrıf'ın taht-ı tasarrufundadırlar. Birtek Seyyid'in hizmetkârlarıdırlar. Çünki zemindeki zîhayatlara levazımat-ı hayatiyeyi emr-i Rabbanî ile pişiren Güneş'ten ve takvimcilik eden Kamer'den tut, tâ ziya, hava, mâ, gıdanın zîhayatların imdadına koşmalarına ve nebatatın dahi hayvanatın imdadına koşmalarına ve hayvanat dahi insanların imdadına koşmalarına, hattâ a'za-yı bedenin birbirinin muavenetine koşmalarına ve hattâ gıda zerratının hüceyrat-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına kadar cari olan bir düstur-ı teavün ile, camid ve şuursuz olan o mevcudat-ı müteavine, bir kanun-ı kerem, bir namus-ı şefkat, bir düstur-ı rahmet altında gâyet hakimane, kerimane birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hacetine cevab vermek, birbirini takviye etmek, elbette bilbedahe birtek, yekta, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerim-i Mutlak bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un hizmetkârları ve memurları ve masnuları olduklarını gösterir. İşte ey bîçare müflis felsefî! Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi?...

‫وَاَن ْزل من السماءِ ماءً فَا َخرج بِهِ من الث َّمرات رِزقًا لَك ُم وَسخر لَك ُم‬ ْ ِ َ َ َ َ ْ ُ ْ َ َ َّ َ َّ َ َ ِ َ ِ َ َ َ ْ ُ َ ‫الْفُل ْك لِت َجرِىَ فِى الْب َحرِ بِا َمرِهِ وَسخر لَك ُم الَنْهَار وَسخر لَك ُم الشمس‬ ْ ْ ُ ْ َ ْ ّ َ َّ َ َ َ َّ َ ‫وَالْقَمر دَائِبَي ْن‬ َ َ ِ َ َ ُ ‫وَسخر لَك ُم الل ّي ْل وَالنَّهَار وَاتَيك ُم من ك ُل ما ساَلْت ُموه ُ وَا ِن تَعُدُّوا نِعْمت‬ ْ َ َ ِّ َ َ ُ ْ ِ ْ َ َ َّ َ ‫اللهه ل َ ت ُحصوهَا‬ ِ ّٰ ُ ْ

[Onuncu Pencere]:

َ ُّ َ [Onbirinci Pencere]: [‫ ] ا َل بِذِكْرِ ّٰهه تَط ْمئ ِن الْقُلُوب‬Bütün ervah ve kulûbün ِ ‫الل‬ ُ dalaletten neş'et eden ızdırabat ve keşmakeş ve ızdırabattan neş'et eden manevî elemlerden kurtulmaları, birtek Hâlık'ı tanımak ile olur.

138

Bütün mevcudatı, birtek Sâni'a vermek ile necat buluyorlar, birtek Allah'ın zikriyle mutmain olurlar. Çünki hadsiz mevcudat birtek zâta verilmezse Yirmiikinci Söz'de kat'î isbat edildiği gibi o zaman her birtek şeyi, hadsiz esbaba isnad etmek lâzım gelir ki, o halde birtek şeyin vücudu, umum mevcudat kadar müşkil olur. Çünki Allah'a verse, hadsiz eşyayı bir zâta verir. Ona vermezse, herbir şeyi hadsiz esbaba vermek lâzım gelir. O vakit bir meyve, kâinat kadar müşkilât peyda eder, belki daha ziyade müşkil olur. Çünki nasıl bir nefer yüz muhtelif âdemin idaresine verilse, yüz müşkilât olur. Ve yüz nefer, bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de: Çok muhtelif esbabın birtek şeyin icadında ittifakları, yüz derece müşkilâtlı olur. Ve pek çok eşyanın icadı, birtek zâta verilse yüz derece kolay olur. İşte mahiyet-i insaniyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihâyetsiz ızdırabdan kurtaracak yalnız tevhid-i Hâlık ve marifet-i İlahiyedir. Madem küfürde ve şirkte nihâyetsiz müşkilât ve ızdırabat var. Evet o yol muhaldir, hakikatı yoktur. Madem tevhidde, mevcudatın yaratılışındaki sühulete ve kesrete ve hüsn-i san'ata muvafık olarak nihâyetsiz sühulet ve kolaylık var. Elbette o yol vâcibdir, hakikattır. İşte ey bedbaht ehl-i dalalet! Bak: Dalalet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli!. Ne zorun var ki, oradan gidiyorsun? Hem bak: İman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safalı... Oraya gir, kurtul...

‫]قَد َّر فَهَدَى‬ َ

[Onikinci Pencere]: [‫وَال ّذِى‬

َ

sırrınca: Umum eşyada hususan zîhayat masnularda hikmetli bir kalıbdan çıkmış gibi her şeye bir miktar-ı muntazam ve bir suret, hikmetle verildiği ve o suret ve o miktarda maslahatlar ve faideler için eğri büğrü hududlar bulunması; hem müddet-i hayatlarında değiştirdikleri suret-i libasları ve miktarları yine hikmetlere, maslahatlara muvafık bir tarzda mukadderat-ı hayatiyeden terkib edilen manevî ve muntazam birer suret, birer miktar bulunması, bilbedahe gösterir ki: Bir Kadîr-i Zülcelal'in ve bir Hakîm-i Zülkemal'in kader dairesinde suretleri ve biçimleri tertib edilen ve kudretin destgâhında vücudları verilen o hadsiz masnuat, o zâtın vücub-ı vücuduna delalet ve vahdetine ve kemal-i kudretine hadsiz lisan ile şehadet ederler. Sen kendi cismine ve a'zalarına ve onlardaki

َ ْ َ َ َ ‫سب ِّح ا سْهم رب ّ ِهك الَع ْلَى اَل ّذِى خل َهقَ فَهسوَّى‬ َ َ ِ ‫َه‬

139

eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve faidelerine bak! Kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti gör. [Onüçüncü Pencere]: [ِ‫ ]وَ ا ن م ن شي ْئ اِل ّ ي سب ِّح ب ِحمد ِهه‬sırrınca: Herşey ْ َ ُ َ ‫ُه‬ ٍ َ ‫ِه ْ ِ ْه‬ lisan-ı mahsus ile Hâlıkını yâd eder, takdis eder. Evet bütün mevcudatın lisan-ı hal ve kal ile ettiği tesbihat, birtek Zât-ı Mukaddes'in vücudunu gösteriyor. Evet fıtratın şehadeti reddedilmez. Delalet-i hal ise, hususan çok cihetlerle gelse, şübhe getirmez. Bak hadsiz fıtrî şehadeti tazammun eden ve nihâyetsiz tarzlarda lisan-ı hal ile delalet eden ve mütedâhil daireler gibi birtek merkeze bakan şu mevcudatın muntazam suretleri, herbiri birer dildir. Ve mevzun heyetleri, herbiri birer lisan-ı şehadettir. Ve mükemmel hayatları, herbiri birer lisan-ı tesbihtir ki, Yirmidördüncü Söz'de kat'î isbat edildiği gibi, o bütün diller ile pek zahir bir surette tesbihatları ve tahiyyatları ve birtek mukaddes zâta şehadetleri, ziya güneşi gösterdiği gibi bir tek Zât-ı Vâcib-ül Vücud'u gösterir. Ve kemal-i uluhiyetine delalet eder.

َ

sırlarınca: Herşeyi herşeyinde ve her şe'ninde tek bir Hâlık-ı Zülcelal'e muhtaçtır. Evet kâinattaki mevcudata bakıyoruz ve görüyoruz ki: Za'f-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezahüratı var. Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor. Meselâ nebatatın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi. Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gına-i mutlakın tezahüratı var: Kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakiraneleri ve baharda şaşaalı servet ve gınaları gibi. Hem cümud-ı mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhatı görünüyor: Anasır-ı camidenin zîhayat maddelere inkılabı gibi. Hem bir cehl-i mutlak içinde muhit bir şuurun tezahüratı görünür: Zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin harekâtında nizamat-ı âleme ve mesalih-i hayata ve metalib-i hikmete muvafık bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârane vaziyetleri gibi. İşte bu acz içindeki kudret ve za'f içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gına ve cümud ve cehil içindeki hayat ve şuur; bilbedahe ve bizzarure bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i Mutlak

‫قُل من بِيَدِهِ ملَكُوت ك ُل شي ْئ وَا ِن من شي ْئ اِل َّ عنْدَنَا خزائِن ُه ما من‬ ِ ُ َ ٍ َ ْ ِ ْ ٍ َ ِّ ْ ِ َ ُ َ َ ْ َ ْ َّ ‫دابَة اِل‬ ٌ ‫َ ّ ٍ هُو اخذ ٌ بِنَاصيَتِهَا ا ِن رب ّى ع َلَى ك ُل شي ْئ حفِيظ‬ ِ َ ِ َ ٍ َ ِّ ِ َ َّ

[Ondördüncü Pencere]:

140

ve Ganiyy-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyum bir zâtın vücub-ı vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar. Heyet-i mecmuasıyla büyük bir mikyasta bir cadde-i nuraniyeyi gösterir. İşte ey tabiat bataklığına düşen gafil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlahiyeyi tanımazsan; herbir şeye, hattâ herbir zerreye, hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihâyetsiz bir hikmet ve meharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, herşeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir. [Onbeşinci Pencere]: [‫ ]وَال ّذِى ا َح سن ك ُل شي ْئ خلَقَهه‬sırrınca: Herşeye, o َ ٍ َ َّ ُ َ ‫ْ َه‬ şeyin kabiliyet-i mahiyetine göre kemal-i mizan ve intizam ile biçilip hüsn-i san'at ile tertib edilip, en kısa yolda, en güzel bir surette, en hafif bir tarzda, istimalce en kolay bir şekilde, meselâ kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimal etmelerine bak hem israfsız hikmetli bir tarzda vücud vermek, suret giydirmek, eşya adedince diller ile bir Sâni'-i Hakîm'in vücub-ı vücuduna şehadet ve bir Kadîr ve Alîm-i Mutlak'a işaret ederler. [Onaltıncı Pencere]: Rûy-i zeminde mevsim-bemevsim tazelenen mahlukatın icad ve tedbirlerindeki intizamat ve tanzimat, bilbedahe bir hikmet-i âmmeyi gösterir. Sıfat, mevsufsuz olmadığından; elbette o hikmet-i âmme, bizzarure bir Hakîm'i gösterir. Hem o perde-i hikmet içinde hârika tezyinat, bilbedahe bir inâyet-i tâmmeyi gösterir. Ve o inâyet-i tâmme, bizzarure inâyetkâr bir Hâlık-ı Kerim'i gösterir. Ve o perde-i inâyette umuma şamil bir taltifat ve ihsan’at, bilbedahe bir rahmet-i vasiayı gösterir. Ve o rahmet-i vasia, bizzarure bir Rahman-ı Rahîm'i gösterir. Ve o perde-i rahmet üstünde dahi bütün rızka muhtaç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iaşeleri ve erzakları, bilbedahe terbiyekârane bir Rezzakıyet ve şefkatkârane bir rububiyeti gösterir. Ve o terbiye ve idare, bizzarure bir Rezzak-ı Kerim'i gösterir. Evet zeminin yüzünde kemal-i hikmetle terbiye edilen ve kemal-i inâyet ile tezyin edilen ve kemal-i rahmetle taltif edilen ve kemal-i şefkat ile iaşe edilen bütün mahlukat, birer birer bir Sâni'-i Hakîm, Kerim, Rahîm, Rezzak'ın vücubuna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, yeryüzünün mecmuunda tezahür eden ve umumunda görülen ve kasd ve iradeyi bilbedahe gösteren hikmet-i âmme; ve hikmeti dahi tazammun eden umum masnuata şamil inâyet-i tâmme;

َ

141

ve inâyet ve hikmeti tazammun eden ve umum mevcudat-ı arziyeye şamil olan rahmet-i vasia; ve rahmet ve hikmet ve inâyeti de tazammun eden umum zîhayata şamil bir surette ve gâyet kerimane bir tarzda olan rızk ve iaşe-i umumiyeyi birden nazara al, bak! Nasılki elvan-ı seb'a, ziyayı teşkil eder. Ve yeryüzünü tenvir eden o ziya, nasıl şübhesiz güneşi gösterir. Öyle de; o hikmet içindeki inâyet ve inâyet içindeki rahmet ve rahmet içindeki iaşe-i rızkî, nihâyet derecede Hakîm, Kerim, Rahîm, Rezzak bir Vâcib-ül Vücud'un vahdetini ve kemal-i rububiyetini büyük bir mikyasta, yüksek bir derecede, parlak bir surette gösterir. İşte ey sersem münkir-i gafil! Göz önündeki bu hakimane, kerimane, rahimane, rezzakane terbiyeti ve bu acib ve hârika ve mu'cize keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Senin gibi serseri tesadüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz, camid, cahil esbabla mı? Yoksa nihâyetsiz derecede mukaddes, münezzeh müberra, muallâ ve nihâyetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semi', Basîr olan Zât-ı Zülcelal'e nihâyetsiz derecede âciz, cahil, sağır, kör, mümkin, miskin olan "tabiat" namını verip nihâyetsiz hata işlemek mi istersin? Hem güneş gibi parlak şu hakikatı, hangi kuvvetle söndürebilirsin? Hangi perde-i gaflet altında saklayabilirsin?

َّ َ [Onyedinci Pencere]: [‫]ا ِهن فِهى ال سمٰوَات وَالر ض ليَا ت لِل ْمومنِي ن‬ ‫ْ َ ْ ِه َ ٓ ٍه‬ ِ ‫ّه‬ ‫ُ ِ َه‬ Zeminin yüzünü yaz zamanında temaşa edip görüyoruz ki: İcad-ı eşyada müşevveşiyeti iktiza eden ve intizamsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehavet ve bir cûd-ı mutlak, gâyet derecede bir insicam ve intizam içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü tezyin eden bütün nebatatı gör. Hem mizansızlığı ve kabalığı iktiza eden icad-ı eşyadaki sür'at-i mutlaka dahi kemal-i mevzuniyet içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak. Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret-i mutlaka dahi, kemal-i hüsn-i san'at içinde görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak! Hem san'atsızlığı, basitliği iktiza eden icad-ı eşyadaki sühulet-i mutlaka dahi, nihâyetsiz derecede san'atkârlık ve meharet ve ihtimamkârlık içinde görünüyor. İşte yeryüzündeki ağaç ve nebatat cihazatının sandukçaları ve proğramları ve tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak.

142

Hem ihtilaf ve ayrılığı iktiza eden uzaklık ve bu'd-ı mutlak dahi bir ittifak-ı mutlak içinde görünüyor. İşte bütün aktar-ı zeminde zer'edilen her nevi hububata bak. Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden kemal-i ihtilat, bilakis kemal-i imtiyaz ve tefrik içinde görünüyor. İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibariyle birbirine benzeyen tohumların sünbül vaktinde kemal-i imtiyazları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemal-i imtiyaz ile tefrikleri ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif a'za ve hüceyrata göre kemal-i imtiyaz ile ayrılmalarına bak, kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti gör. Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gâyet derecede mebzuliyet ve nihâyet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnuatça, san'atça nihâyet derecede kıymettar ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acaib-i san'at içinde yeryüzünün Rahmanî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nevilerine bak! Kemal-i rahmeti, kemal-i san'at içinde gör. İşte bütün rûy-i zeminde gâyet kıymettarlık ile beraber hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilat ve karışıklık ile beraber hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde gâyet uzaklık ile beraber son derecede muvafakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde gâyet derecede sühulet ve kolaylık ile beraber gâyet derecede ihtimamkârane yapılış; ve gâyet derecede güzel yapılış içinde sür'at-i mutlaka ve çabukluk ile beraber gâyet derecede mevzun ve mizanlı ve israfsızlık; ve gâyet derecede israfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber son derecede hüsn-i san'at; ve son derece hüsn-i san'at içinde nihâyet derecede sehavet ile beraber intizam-ı mutlak.. elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelal'in, bir Hakîm-i Zülkemal'in, bir Rahîm-i Zülcemal'in vücub-ı vücuduna ve kemal-i kudretine ve cemal-i rububiyetine ve vahdaniyetine ve ehadiyetine şehadet ederler, [‫ ] وَل َه السماءُ ال ْحسنَى‬sırrını gösterirler. ْ ُ َ ْ َْ ُ Şimdi ey bîçare cahil, gafil, muannid, muattıl! Bu hakikat-ı uzmayı ne ile tefsir edebilirsin? Bu nihâyet derecede mu'cize ve hârika keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Bu hadsiz derecede acib şu san'atları neye isnad edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz yoldaşın ve dalalette istinadgâhın

143

ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece muhal değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birini tabiata havalesi, bin derece muhal olmuyor mu? Yoksa camid, âciz tabiatın; herbir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince manevî makineleri matbaaları mı var?..

َّ [Onsekizinci Pencere]: [‫]اَفَل م يَنْظ ُروا فِهى ملَكُو ت ال سمٰوَات وَ الر ضِه‬ ِ ِ َ ْ ‫َه‬ َْ ْ ُ Yirmiikinci Söz'de izah edilen şu temsile bak ki: Nasıl mükemmel, muntazam, san'atlı, saray gibi bir eser, bilbedahe muntazam bir fiile delalet eder. Yani bir bina, bir dülgerliğe delalet eder. Ve mükemmel, muntazam bir fiil, bizzarure mükemmel bir fâile ve mahir bir ustaya, bir dülgere delalet eder. Ve mükemmel usta ve dülger ünvanları, bilbedahe mükemmel bir sıfata, yani san'at melekesine delalet eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke-i san'at, bilbedahe mükemmel bir istid’adın vücuduna delalet eder. Ve mükemmel bir istid’ad ise, âlî bir ruh ve yüksek bir zâtın vücuduna delalet eder. Öyle de: Zeminin yüzünü, belki kâinatı dolduran müteceddid eserler, bilbedahe gâyet derece-i kemalde bulunan ef'ali gösteriyor. Ve şu nihâyet derecedeki intizam ve hikmet dairesindeki ef'al, bilbedahe ünvanları ve isimleri mükemmel olan bir fâili gösteriyor. Çünki muntazam, hakimane fiiller, fâilsiz olmadığı kat'iyen malûm. Ve son derece mükemmel ünvanlar, o fâilin son derece kemaldeki sıfatlarına delalet eder. Çünki fenn-i Sarfça nasıl ism-i fâil masdardan yapılıyor. Öyle de, ünvanların ve isimlerin dahi masdarları ve menşe'leri, sıfatlardır. Ve son derece-i kemalde sıfatlar, şübhesiz son derece mükemmel olan şuunat-ı zâtiyeye delalet eder. Ve kabiliyet-i zâtiye (tabir edemediğimiz) o mükemmel şuun-ı zâtiye, bihakkalyakîn hadsiz derece-i kemalde olan bir zâta delalet eder. İşte bütün âlemdeki âsâr-ı san'at ve bütün mahlukat, herbiri birer eser-i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile ve fiil ise isme, ve isim ise vasfa ve vasıf ise şe'ne ve şe'n ise zâta şehadet ettikleri için; masnuat adedince birtek Sâni'-i Zülcelal'in vücub-ı vücuduna şehadet ve ehadiyetine işaret ettikleri gibi; heyet-i mecmuası ile, silsile-i mahlukat kadar kuvvetli bir tarzda bir mi'rac-ı marifettir. Hiçbir cihette içine şübhe girmeyen müteselsil bir bürhan-ı hakikattır. Şimdi ey bîçare münkir-i gafil! Silsile-i kâinat kadar kuvvetli

144

şu bürhanı ne ile kırabilirsin? Şu masnuat adedince hakikatın şuaını gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Hangi perde-i gafleti üstüne çekebilirsin?

ecramına o kadar hikmetler, manalar takmış ki; güya celal ve cemalini ifade etmek için semavatı; güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle süslendirdiği gibi, cevv-i semada dahi olan mevcudata öyle hikmetler manalar maksadlar takmış ki; güya o cevv-i semayı berkler, şimşekler, ra'dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor. Ve kemal-i hikmet ve cemal-i rahmetini ders veriyor. Ve nasıl zemin kafasını, hayvanat ve nebatat denilen manidar kelimeleriyle söyleştirip kemalât-ı san'atını kâinata gösteriyor. Öyle de; o kafanın birer kelimesi olan nebatları ve ağaçları dahi; yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip yine kemal-i san'atını ve cemal-i rahmetini ilân ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-ı san'atını ve kemal-i rububiyetini ehl-i şuura talim ediyor. İşte bu hadsiz kelimat-ı tesbihiye içinde yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine kulak verip dinleyeceğiz. Nasıl şehadet eder, bileceğiz. Evet herbir nebat, herbir ağaç, pekçok lisan ile Sâni'lerini öyle gösteriyorlar ki; ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara "Sübhanallah! Ne kadar güzel şehadet ediyor!" dedirtirler. Evet, herbir nebatın çiçek açması zamanında ve sünbül vermesi anında, tebessümkârane manevî tekellümleri hengâmındaki tesbihleri, kendileri gibi güzel ve zahirdir. Çünki herbir çiçeğin güzel ağzıyla ve muntazam sünbülün lisanıyla ve mevzun tohumların ve muntazam habbelerin kelimatıyla hikmeti gösteren o nizam, bilmüşahede ilmi gösteren bir mizan içindedir. Ve o mizan ise, meharet-i san'atı gösteren bir nakş-ı san'at içindedir ve o nakş-ı san'at, lütuf ve keremi gösteren bir zînet içindedir. Ve o zînet dahi, rahmet ve ihsanı gösteren latif kokular içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu manidar keyfiyetler, öyle bir lisan-ı şehadettir ki; hem Sâni'-i Zülcemal'ini esmasıyla tarif eder, hem evsafıyla tavsif eder, hem cilve-i esmasını tefsir eder, hem teveddüd ve taarrüfünü, yani sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder.

َ َ ‫ت ُهسب ِّح ل َهه ال سمٰوَات ال سبْعُ وَال َر ض‬ ‫ّه‬ ‫ّه‬ ُ ُ ُ َ ‫ْ ْ ُه‬ َّ ‫ ]فيه ن و ا ِهن م ن شيئ اِل‬sırrınca: Sâni'-i Zülcelal, semavatın ‫ي ُهسب ِّح ب ِحمد ِهه‬ ِ ْ َ ُ َ ٍ ْ َ ‫ْ ِ ْه‬ َ َّ ‫ِ ِه‬
[Ondokuzuncu Pencere]: [‫وَم ن‬ ‫َ ْه‬

145

İşte bir tek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba zemin yüzündeki Rabbanî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni'-i Zülcelal'in vücub-ı vücudunu ve vahdetini ilân ettiklerini işitsen, hiç şübhen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa, sana insan ve zîşuur denilebilir mi? Gel şimdi bir ağaca dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi, nesimin esmesi ile oynaması içindeki latif ağzını gör. Nasıl bir dest-i keremle yeşillenen yaprakların dili ile ve bir neş'e-i lütuf ile tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir cilve-i rahmet ile gülen meyvelerin kelimatıyla ifade edilen hikmetli nizam içindeki adilli mizan; ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli san'atlar, nakışlar ve meharetli nakışlar ve zînetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu'cize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gâyet zahir bir surette bir Sâni'-i Hakîm, ve Kerim, Rahîm, Muhsin, Mün'im, Mücemmil, Mufaddıl'ın vücub-ı vücudunu ve vahdetini ve cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. İşte eğer bütün rûy-i zemindeki ağaçların lisan-ı hallerini birden ّ ُ َ dinleyebilsen, [‫ِه‬ ‫ ] ي ُهسب ِّح ل ِٰله هِ ما فِهى ال سمٰوَات وَهما فِهى ال َر ض‬hazinesinde ne ِ ‫َّه‬ َ ‫َه‬ ْ ْ kadar hadsiz güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın. İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerim-i Zülcemal, tanımak istenilmezse bu lisanları susturmalı. Mademki susturulmaz, dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünki sen kulağını kapamakla kâinat sükût etmez, mevcudat susmaz, vahdaniyet şahidleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler...

َ ‫فَسب ْحان ال ّذِى بِيَدِهِ ملَكُوت ك ُل شي ْئ وَا ِن من شي ْئ اِل َّ عنْدَنَا خزائِن ُه وَما‬ ِ َ َ ُ َ ُ َ َ ُ َ ٍ َ ْ ِ ْ ٍ َ ِّ ْ ‫نُن َزِل ُه اِل َّ بِقَدَرٍ معْلُوم وَا َرسلْنَا الرِيَاح لَوَاقِح فَاَن ْزل‬ ً‫َ نَا من السمائ مائ‬ َ َ ّ َ ْ َ ِ َ َّ َ ُ ّ َ ِ ٍ ‫(مبَاركًا) فَا َسقَيْنَاك ُموه ُ وَ ما اَنْت ُم ل َه ب ِخازِنِين‬ َ ُ ْ ْ َ ُ َ ُ َ
Nasıl cüz'iyat ve neticelerde ve teferruatta kemal-i hikmet ve cemal-i san'at görünüyor.

[Yirminci Pencere]:

(Hâşiye.. Bir sahife sonradadır.)

146

Öyle de: Tesadüfî ve karışık tevehhüm edilen küllî unsurların, büyük mahlukatın zahiren karışık vaziyetleri dahi, bir hikmet ve san'at ile vaziyetler alıyorlar. İşte ziyanın parlaması, sair hikmetli hidematının delaletiyle, yeryüzünde masnuat-ı İlahiyeyi izn-i Rabbanî ile teşhir ve ilân etmektir. Demek bir Sâni'-i Hakîm tarafından ziya istihdam ediliyor. Çarşı-yı âlem sergilerindeki antika san'atlarını onun ile irae ediyor. Şimdi rüzgârlara bak ki: Sair hakimane, kerimane faidelerinin ve vazifelerinin şehadetiyle gâyet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak bir Sâni'-i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbanînin çabuk yerine getirilmesine sür'atle çalışmaktır. Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara... Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünki onlara terettüb eden âsâr-ı rahmet olan faidelerin ve semerelerin şehadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hacet ile iddiharlarının ifadesiyle ve bir mizan-ı hikmetle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki; bir Rabb-ı Hakîm'in teshiriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise, onun emrine heyecanla imtisal etmeleridir. Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevahirlerin ve madenlerin enva'ına bak. Bunların tezyinatları ve menfaatlı hâsiyetleri bir Sâni'-i Hakîm'in tezyini ile,, tedbiri ile, tertibiyle tasviri ile olduğunu, onlara müteallik hakimane faideleri ve mesalih-i hayatiye ve levazımat-ı insaniye ve hacat-ı hayvaniyeye muvafık bir tarzda ihzarları gösteriyor. Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni'-i Kerim'in, bir Mün'im-i Rahîm'in sofrasında birer taarrüfe, birer davetname hükmünde olarak muhtelif renk ve koku
(Hâşiye):

ْ َ َ َ‫سب ْحان َك مااَع ْظ َم سلْطَان َك: ت َمو َّج الَع ْصار م ن ت َصرِيفِك تَوْظيف ِك:تَلَئْل‬ َ َ َ ۪ ُ َ َ َ َ ُ ْ ْ ِ ُ َ َ ْ َ ‫] الضيَاءُ من تَنْوِيرِك ت َشهِيرِك‬ ِّ ْ ِ َ َ َ : :‫سب ْحان َك مااَبْد َههع َ حك ْمت َههك : ت َزي ّههَن الحجار م ن تَدْبِيرِههك ت َههصويرِك‬ َ َ ِ َ َ َ ‫ُهه‬ ‫َ ْ َ ْ َ ُ ِ ْهه‬ ِ ْ َ َ ‫تَفَجرالْاَنْهَار من تَدخيرِك ت َسخيرِك‬ ۪ ِ ْ ْ ِ ُ َ َّ ‫َ ِ َه‬ ‫ِ َه‬ َ :‫سب ْحان َك ماا َح سن صنْعَت َك :تَب َر ج الث ْمار م ن اِنْعَام ك اِك ْرام ك :تَب َهسم‬ َ َّ ‫ُه َ َ َ ْ َ ه َ َ ه‬ ‫َّ َه ْ َ َ ُ ِ ْه‬ َ ۪ ْ َ ‫ال َزهَار من ت َزيِين ِك ت َحسين ِك‬ ْ ْ ِ ُ ْ ْ َّ َ َ َ َ َ ْ ِ ُ َ َ ْ َ َ : َ‫سب ْحان َك ما اَو ْسعَ رحمت َك :تَهَز ج المطَار م ن اِن ْزال ِك اِفْضال ِك : ت َسجع‬ َ َ َ ُ ْ َ ْ َ َّ ْ َ ‫الَطْيَار من اِنْطَاقِك ا ِرفَاقِك‬ ْ َ ْ ِ ُ َ َ َ َ :‫ت َحرك القْمار من تَقْدِيرِك تَدْبِيرِك تَدْويرِك تَنْويرِك وسب ْحان َك ما اَنْوَر‬ َ َ َ ُ َ ْ ِ ُ َ َ ْ َ َّ َ ِ ِ َ ‫ب ُرهَان َك مااَبْهَر سلْطَان َك‬ ُ َ َ َ ْ
:

Şu Yirminci Pencere'nin hakikatı, bir zaman Arabî bir surette şöyle kalbe gelmişti:

147

َّ َّ َّ ‫ ]ل َه السمٰوَات السبْعُ وَال َرض وَمن فِيهِن‬de. ُ ُ ْ َ ُ ْ ْ
[Yirmibirinci Pencere]: [‫تَقْدِير‬ ُ

ve tatlar ile her nev'e ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir. Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, bir Sâni'-i Hakîm'in intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat'î ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdavele-i hissiyat ve ifade-i maksad etmeleridir. Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, manasız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat'î delil ise, hâlî bir boşlukta o acaibi icad etmek ve onlardan âb-ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki: O şırıltı, o gürültü gâyet manidar ve hikmettardır ki; bir Rabb-i Kerim'in emriyle, müştaklara o yağmur bağırıyor ki, "Sizlere müjde, geliyoruz!" manasını ifade ederler. Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız Kamer'e dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr-i Hakîm'in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne aid mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyan ettiğimizden kısa kesiyoruz. İşte ziyadan tut, tâ Kamer'e kadar saydığımız küllî unsurlar gâyet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyasta bir pencere açar. Bir Vâcib-ül Vücud'un vahdetini ve kemal-i kudretini ve azamet-i saltanatını gösterir, ilân ederler. İşte ey gafil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadâyı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyayı söndürebilirsen, Allah'ı unut! Yoksa aklını başına al! [‫سب ْحان م ن ت ُسب ِّح‬ ُ َ ْ َ َ َ ُ

güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir. Evet, manzume-i şemsiye denilen küremizle beraber oniki seyyare; cürmleri küçüklük-büyüklük itibariyle pekçok muhtelif ve mevkileri uzaklık-yakınlık noktasında pekçok mütefavit ve sür'at-i hareketleri çok mütenevvi' olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile ve kemal-i mizan ile ve bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deveranları ve güneş ile, cazibe kanunu tabir edilen bir kanun-ı İlahî ile bağlanmaları, yani onlar

ْ ْ ِ‫ ]العَزِيزِ العَلِيم‬Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sâniinin vücuduna ve vahdaniyetine

َ ‫وَ الشم س ت َجرِى ل ِم ستَقَرٍ لَهَ ها ذٰل ِ هك‬ ْ ‫َّ ْ ُ ه‬ ّ ‫ُ ْه‬

148

imamlarına iktidaları; büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlahiyeyi ve vahdaniyet-i Rabbaniyeyi gösterir. Çünki o camid cürmleri, o şuursuz büyük kitleleri, nihâyet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre mikdar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünki bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe etmesine yol açar. Küre-i Arzdan bin defa büyük cürmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin. Manzume-i Şemsiyenin yani şemsin me'mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin acaibini ilm-i muhit-i İlahîye havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu seyyaremiz, bir azamet-i şevket-i rububiyeti ve haşmet-i saltanatı uluhiyeti ve kemal-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir surette Güneşin etrafında, emr-i Rabbanî ile yedinci Mektub'da beyan edildiği gibi pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ü seyahat ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbaniye olarak acaib masnuat-ı İlahiye ile doldurulmuş ve zîşuur ibadullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi Kamer dahi dakik hesablarla, azîm hikmetlerle ona takılmış ve o Kamer'e başka menzillerde ayrı seyr ü seyahat verilmiş. İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, kürei arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadîr-i Mutlak'ın vücub-ı vücudunu ve vahdetini isbat eder. Madem şu seyyaremiz böyledir, manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin. Hem şemse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadîr-i Zülcelal'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratıyla saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre "Herkül Burcu" tarafına veya Şems-üş Şümus canibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultanı olan Zât-ı Zülcelal'in kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i rububiyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır. Ey kozmoğrafyacı efendi! Hangi tesadüf bu işlere karışabilir? Hangi esbabın eli buna

149

ulaşabilir? Hangi kuvvet buna yanaşabilir? Haydi sen söyle... Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelal, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı? Bahusus kâinatın meyvesi, neticesi, gâyesi, hülâsası olan zîhayatları, başka ellere verir mi? Başkasını müdahale ettirir mi? Bahusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halifesi ve o sultanın âyinedar bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı? Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi, kemal-i hikmetini sukut ettirir mi?

‫اَل َم ن َجعَل ال َر ض مهَادًا وَ ال ْجبَا َ اَوْتَادًا‬ ِ َ ْ ْ ِ ْ ْ ِ ‫ ]ا َزوَا جا[ ] فَانْظ ُر اِلَى اثَارِ رحم ت اللهه كَي ْف ي ُحي ِى ال َر ض بَعْد َ موتِه َا‬Küre-i ِ ّٰ ِ َ ْ َ ْ َ ً ْ َ ْ ْ ْ ْ َ
Arz bir kafadır ki, yüzbin ağzı vardır. Her ağzında, yüzbin lisanı vardır. Her lisanında, yüzbin bürhanı var ki; herbiri çok cihetle Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i Ehad, herşeye kadîr, herşeye alîm bir Zât-ı Zülcelal'in vücub-ı vücuduna ve vahdetine ve evsaf-ı kudsiyesine ve esma-i hüsnasına şehadet ederler. Evet arzın evvel-i hılkatına bakıyoruz ki: Mayi haline gelen bir madde-i seyyaleden taş ve taştan toprak halkedilmiş. Mayi kalsaydı, kabil-i sükna olmazdı. O mayi taş olduktan sonra, timur gibi sert olsa idi kabil-i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hacetlerini gören bir Sâni'-i Hakîm'in hikmetidir. Sonra tabaka-i turabiye, dağlar direği üzerine atılmış, tâ içindeki dâhilî inkılablardan gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırmasın. Hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın. Hem zîhayatların levazımat-ı hayatiyesine birer hazine olsun. Hem havayı tarasın, gazat-ı muzırradan tasfiye etsin, tâ teneffüse kabil olsun. Hem suları biriktirip iddihar etsin. Hem zîhayata lâzım olan sair madenlere menşe' ve medar olsun. İşte bu vaziyet bir Kadîr-i Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîm'in vücub-ı vücuduna ve vahdetine gâyet kat'î ve kuvvetli şehadet eder. Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile izah edersin? Hangi tesadüf şu acaib-i masnuat ile dolu sefine-i Rabbaniyeyi bir meşher-i acaib yaparak yirmidörtbin sene bir mesafede, bir senede sür'atle çevirip, onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin? Hem zeminin yüzündeki acib san'atlara bak! Anasırlar,

[Yirmiikinci Pencere]: [‫وَخلَقْنَاك ُم‬ َ ْ

150

ne derece hikmetle tavzif edilmişler. Bir Kadîr-i Hakîm'in emriyle zemin yüzündeki Rahman misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar, hizmetlerine koşuyorlar. Hem acib ve garib san'atlar içinde rengârenk acib hikmetli zemin yüzünün sîmasındaki bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl sekenelerine enhar ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahluklarına ve ibadına lâyık birer mesken ve vesaid-i nakliye yapmış. Sonra yüzbinler ecnas-ı nebatat ve enva'-ı hayvanatıyla kemal-i hikmet ve intizam ile doldurup hayat vererek şenlendirmek, vakit-bevakit muntazaman mevt ile terhis ederek boşaltıp yine muntazaman (“Ba'sü ba'de-l mevt)" suretinde doldurmak; bir Kadîr-i Zülcelal'in ve bir Hakîm-i Zülkemal'in vücub-ı vücuduna ve vahdetine yüzbinler lisanlarla şehadet ederler. [Elhâsıl]: Yüzü, acaib-i san'ata bir meşher ve garaib-i mahlukata bir mahşer ve kafile-i mevcudata bir memer ve sufûf-ı ibadına bir mescid ve makarr olan zemin; bütün kâinatın kalbi hükmünde olduğundan, kâinat kadar nur-ı vahdaniyeti gösterir. İşte ey coğrafyacı efendi! Bu zemin kafası yüzbin ağız, herbirinde yüzbin lisan ile Allah'ı tanıttırsa ve sen Onu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan, derece-i kabahatını düşün. Ne derece dehşetli bir cezaya seni müstehak eder, bil, ayıl ve başını bataklıktan çıkar. َ ‫ امن ْت بِاللهه ال ّذِى بِيَدِهِ ملَكُوت ك ُل شي ْئ‬de. ِ ّٰ ُ َ ُ َ ٍ َ ِّ [Yirmiüçüncü Pencere]: [ َ‫ ]اَل ّذِى خل َههقَ ال ْموْههت وَ ال ْحيَوة‬Hayat, kudret-i َ َ َ َ Rabbaniye mu'cizatının en nuranisidir, en güzelidir. Ve vahdaniyet bürhanlarının en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve tecelliyat-ı Samedaniye âyinelerinin en câmii ve en berrakıdır. Evet, hayat tek başıyla bir Hayy-ı Kayyum'u bütün esma ve şuunatıyla bildirir. Çünki hayat, pekçok sıfâtın memzuç bir macunu hükmünde bir ziya, bir tiryaktır. Elvan-ı seb'a, ziyada; ve muhtelif edviyeler, tiryakta nasılki mümtezicen bulunur. Öyle de: Hayat dahi, pekçok sıfâttan yapılmış bir hakikattır. O hakikattaki sıfatlardan bir kısmı, duygular vasıtasıyla inbisat ederek inkişaf edip ayrılırlar. Kısm-ı ekseri ise hissiyat suretinde kendilerini ihsas ederler. Ve hayattan kaynama suretinde kendilerini bildirirler. Hem hayat, kâinatın tedbir ve idaresinde hükümferma olan rızk ve rahmet ve inâyet ve hikmeti tazammun ediyor. Güya hayat onları arkasına takıp, girdiği yere çekiyor. Meselâ hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit; Hakîm ismi dahi tecelli eder, hikmetle yuvasını güzelce

َ

151

yapıp tanzim eder. Aynı halde Kerim ismi de tecelli edip, meskenini hacatına göre tertib ve tezyin eder. Yine aynı halde Rahîm isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın devam ve kemali için türlü türlü ihsanlarla taltif eder. Yine aynı halde Rezzak isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın bekasına ve inkişafına lâzım maddî, manevî gıdaları yetiştiriyor. Ve kısmen bedeninde iddihar ediyor. Demek hayat bir nokta-i mihrakıye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur. Güya hayat tamamıyla hem ilmidir, aynı halde kudrettir, aynı halde de hikmet ve rahmettir ve hâkeza... İşte hayat bu câmi' mahiyeti itibariyle şuun-ı zâtiye-i Rabbaniyeye âyinedarlık eden bir âyine-i Samediyettir. İşte bu sırdandır ki: Hayy-ı Kayyum olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud, hayatı pek çok kesretli ve mebzuliyetle halkedip, neşir ve teşhir eder. Ve herşeyi hayatın etrafına toplattırıp, ona hizmetkâr eder. Çünki hayatın vazifesi büyüktür. Evet Samediyetin âyinesi olmak kolay bir şey değildir, âdi bir vazife değil. İşte göz önünde her vakit gördüğümüz bu hadd ü hesaba gelmeyen yeni yeni hayatlar ve hayatların asılları ve zâtları olan ruhlar, birden ve hiçten vücuda gelmeleri ve gönderilmeleri, bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud ve Hayy-ı Kayyum'un vücub-ı vücudunu ve sıfât-ı kudsiyesini ve esma-i hüsnasını; lemaatın güneşi gösterdiği gibi gösteriyorlar. Güneşi tanımayan ve kabul etmeyen âdem, nasıl gündüzü dolduran ziyayı inkâr etmeye mecbur olur. Öyle de: Hayy-ı Kayyum, Muhyî ve Mümît olan Şems-i Ehadiyeti tanımayan âdem, zeminin yüzünü belki mazi ve müstakbeli dolduran zîhayatların vücudunu inkâr etmeli ve yüz derece hayvandan aşağı düşmeli. Hayat mertebesinden düşüp camid bir cahil-i echel olmalı.

‫ ]ال ْحك ْم وَ اِلَي ْهِ ت ُرجعُو ن‬Mevt, hayat kadar bir bürhan-ı rububiyettir. Gâyet kuvvetli bir َ َ ْ ُ ُ َ hüccet-i vahdaniyettir. [ َ‫ ]اَل ّذِى خل َقَ ال ْمو ْت وَ ال ْحيَوة‬delaletince, mevt; adem, i'dam, َ َ َ َ
fena, hiçlik, fâilsiz bir inkıraz değil, belki bir Fâil-i Hakîm tarafından hizmetten terhis ve tahvil-i mekân ve tebdil-i beden ve vazifeden paydostur ve haps-i bedenden âzad etmek ve muntazam bir eser-i hikmet olduğu, Birinci Mektub'da gösterilmiştir. Evet nasıl zemin yüzündeki masnuat ve zîhayatlar ve hayattar zemin yüzü,

[Yirmidördüncü Pencere]: [‫ل َهه‬ ُ

ُ ٌ ‫ل َ اِلٰ ه اِل َّ هُوَ ك ُل شي ْئ هَال ِهك اِل َّ وَجهَهه‬ ُ ْ ‫َه‬ ٍ َ ّ

152

bir Sâni'-i Hakîm'in vücub-ı vücuduna ve vahdaniyetine şehadet ediyorlar. Öyle de: O zîhayatlar ölümleriyle bir Hayy-ı Bâki'nin sermediyetine ve vâhidiyetine şehadet ediyorlar. Yirmiikinci Söz'de; mevt, gâyet kuvvetli bir bürhan-ı vahdet ve bir hüccet-i sermediyet olduğu isbat ve izah edildiğinden, şu bahsi o söze havale edip yalnız mühim bir nüktesini beyan edeceğiz. Şöyle ki: Nasıl zîhayatlar, vücudlarıyla bir Vâcib-ül Vücud'un vücuduna delalet ediyorlar. Öyle de: O zîhayatlar, ölümleriyle bir Hayy-ı Bâki'nin sermediyetine, vâhidiyetine şehadet ediyorlar. Meselâ yalnız birtek zîhayat olan zemin yüzü, intizamatıyla, ahvaliyle Sânii gösterdiği gibi, öldüğü vakit yani kış, beyaz kefeni ile ölmüş o zemin yüzünü kapamasıyla nazar-ı beşeri ondan çeviriyor. Veyahut nazar, o giden bahar cenazesinin arkasından maziye gider, daha geniş bir manzarayı gösterir. Yani herbiri birer mu'cize-i kudret olan zemin dolusu bütün geçen baharlar misillü yeni gelecek birer hârika-i kudret ve birer hayattar zemin olan, bahar dolusu hayattar mevcudat-ı arziyenin gelmelerini ihsas ve vücudlarına şehadet ettiklerinden; öyle geniş bir mikyasta, öyle parlak bir surette, öyle kuvvetli bir derecede bir Sâni'-i Zülcelal'in bir Kadîr-i Zülkemal'in, bir Kayyum-ı Bâki'nin, bir Şems-i Sermedî'nin vücub-ı vücuduna ve vahdetine ve beka ve sermediyetine şehadet ederler ve öyle parlak delaili gösterirler ki, ister istemez bedahet derecesinde [ِ‫] امن ْهت ب ِ ّٰه هِ الْوَاحد ِ الحد‬ ‫َ ُ الل‬ ِ ََْ dedirtir. [Elhâsıl]: [‫ ]وَ ي ُحي ِى الر ض بَعْد َ موتِه َا‬sırrınca; hayattar bu zemin, bir baharda ْ َ َْ ْ ْ َ Sâni'a şehadet ettiği gibi; onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mu'cizat-ı kudretine nazarı çeviriyor. Bir bahar yerine binler baharı gösteriyor. Bir mu'cize yerine binler mu'cizat-ı kudretine işaret eder. Ve onlardan her bahar, şu hazır bahardan daha kat'î şehadet eder. Çünki mazi tarafına geçenler, zahirî esbablarıyla beraber gitmişler; arkalarında yine kendileri gibi başkalar yerlerine gelmişler. Demek esbab-ı zahiriye hiçtir. Yalnız bir Kadîr-i Zülcelal, onları halkedip, hikmetiyle esbaba bağlayarak gönderdiğini gösteriyor. Ve gelecek zamanda dizilmiş hayattar olan zemin yüzleri ise, daha parlak şehadet eder. Çünki yeniden, yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek, yere konup vazife gördürüp sonra gönderilecekler.

153

İşte ey tabiata saplanan ve bataklıkta boğulmak derecesine gelen gafil! Bütün mazi ve müstakbele ulaşacak hikmetli ve kudretli manevî el sahibi olmayan bir şey, nasıl bu zeminin hayatına karışabilir? Senin gibi hiç ender hiç olan tesadüf ve tabiat buna karışabilir mi? Kurtulmak istersen: "Tabiat, bir defter-i kudret-i İlahiyedir. Tesadüf ise, cehlimizi örten gizli bir hikmet-i İlahiyenin perdesidir" de, hakikata yanaş. [Yirmibeşinci Pencere]: Nasılki madrub, elbette dâribe delalet eder. San'atlı bir eser, san'atkârı îcab eder. Veled, vâlidi iktiza eder. Tahtiyet, fevkıyeti istilzam eder ve hâkeza... Bütün umûr-ı izafiye tabir ettikleri biri birisiz olmayan evsaf-ı nisbiye misillü şu kâinatın cüz'iyatında ve heyet-i umumiyesinde görünen imkân dahi, vücubu gösterir. Ve bütün onlarda görünen ef’al, bir faaliyeti gösterir. Ve umumunda görünen mahlukıyet, hâlıkıyeti gösterir. Ve umumunda görünen kesret ve terkib, vahdeti istilzam eder. Ve vücub ve fiil ve hâlıkıyet ve vahdet, bilbedahe ve bizzarure mümkin, münfail, kesîr, mürekkeb, mahluk olmayan; vâcib ve fâil, vâhid ve hâlık olan mevsuflarını ister. Öyle ise bilbedahe bütün kâinattaki bütün imkânlar, bütün infialler, bütün mahlukıyetler, bütün kesret ve terkibler bir Zât-ı Vâcib-ül Vücudu, Fa'alün-Lima Yürîd, Hâlık-ı Külli Şey'e, Vâhid-i Ehad'e şehadet eder. [Elhâsıl]: Nasıl imkândan vücub görünüyor, infialden fiil ve kesretten vahdet; bunların vücudu, onların vücuduna kat'iyen delalet eder. Öyle de: Mevcudat üstünde görünen mahlukıyet ve merzukıyet gibi sıfatlar dahi, sâniiyet, rahimiyet gibi şe'nlerin vücudlarına kat'î delalet ediyor. Şu sıfâtın vücudu dahi, bizzarure ve bilbedahe bir Hallak ve bir Rezzak Sâni'-i Rahîm'in vücuduna delalet eder. Demek herbir mevcud, taşıdığı yüzler bu çeşit sıfatlar lisanıyla, Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un yüzler esma-i hüsnasına şehadet ederler. Bu şehadetler kabul edilmezse, mevcudatın bütün bu çeşit sıfatlarını inkâr etmek lâzım gelir...

154

[Yirmialtıncı Pencere]: Şu kâinatın mevcudatı yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemaller ve hüsünler; bir Cemal-i Sermedî cilvelerinin bir nevi gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, daimî bir şemsin şualarının âyineleri olduklarını gösterdikleri gibi; seyyal zaman ırmağında, seyyar mevcudatın üstünde parlayan lemaat-ı cemaliye dahi, bir cemal-i sermedîye işaret ederler ve onun bir nevi emareleridirler. Hem kâinatın kalbindeki ciddî aşk, bir Maşuk-ı Lâyezalî'yi gösterir. Evet, ağacın mahiyetinde olmayan bir şey, esaslı bir surette meyvesinde bulunmadığı delaletiyle; şecere-i kâinatın hassas meyvesi olan nev'-i insandaki ciddî aşk-ı lahutî gösterir ki; bütün kâinatta -fakat başka şekillerde- hakikî aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise kalb-i kâinattaki şu hakikî muhabbet ve aşk, bir Mahbub-ı Ezelî'yi gösterir. Hem kâinatın sinesinde çok suretlerde tezahür eden incizablar, cezbeler, cazibeler; ezelî bir hakikat-ı cazibedarın cezbiyle olduğunu hüşyar kalblere gösterir. Hem mahlukatın en hassas ve nuranî taifesi olan ehl-i keşf ve velâyetin ittifakıyla, zevk ve şuhuda istinad ederek, bir Cemil-i Zülcelal'in cilvesine, tecellisine mazhar olduklarını ve o Celil-i Zülcemal'in kendini tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttali olduklarını, müttefikan haber vermeleri, yine bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un, bir Cemil-i Zülcelal'in vücuduna ve insanlara kendini tanıttırmasına kat'iyen şehadet eder. Hem kâinat yüzünde ve mevcudat üstünde işleyen kalem-i tahsin ve tezyin; o kalem sahibi zâtın esmasının güzelliğini vâzıhan gösteriyor. İşte kâinat yüzündeki cemal ve kalbindeki aşk ve sinesindeki incizab ve gözlerindeki keşf ve şuhud ve hey'atındaki hüsün ve tezyinat; pek latif, nurani bir pencere açar. Onun ile, bütün esması cemile bir Cemil-i Zülcelal'i ve bir Mahbub-ı Lâyezalî'yi ve bir Mabud-ı Lemyezel'i, hüşyar olan akıl ve kalblere gösterir. İşte ey maddiyat karanlığında, evham zulümatında, boğucu şübehat içinde çırpınan gafil! Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir surette yüksel. Şu dört delik ile bak; cemal-i vahdeti gör, kemal-i imanı kazan, hakikî insan ol!.. ___________ ___________ _________________
Şu pencerenin umuma değil, ehl-i kalbe ve ehl-i muhabbete hususiyeti var.

(Hâşiye)

(Hâşiye):

155

[Yirmiyedinci

Pencere]:

ٌ ‫ ]وَكِيل‬Kâinatta, "esbab ve müsebbebat" görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki: En a'lâ

[‫شي ْئ‬ ٍ َ

ِّ ‫ا َّٰلل ه خال ِههقُ ك ُل شي ْئ وَهُوَ ع َلَى ك ُل‬ ‫ُههه َ ه‬ ٍ َ ِّ

bir sebeb, en âdi bir sebebe kuvveti yetmiyor. Demek esbab bir perdedir. Müsebbebleri yapan başkadır. Meselâ; hadsiz masnuattan yalnız cüz'î bir misal olarak insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve-i hâfızaya bakıyoruz. Görüyoruz ki: Öyle bir câmi' kitab belki kütübhane hükmündedir ki, bütün sergüzeşte-i hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor. Acaba bu mu'cize-i kudrete hangi sebeb gösterilebilir? Telâfif-i dimağiye mi? Basit, şuursuz hüceyrat zerreleri mi? Tesadüf rüzgârları mı? Halbuki o mu'cize-i san'at, öyle bir zâtın san'atı olabilir ki; beşerin haşirde neşredilecek büyük defter-i a'malinden muhasebe vaktinde hatıra getirilecek ve işlediği her fiilleri yazıldığını bildirmek için bir küçük sened istinsah edip, yazıp aklının eline verecek bir Sâni'-i Hakîm'in san'atı olabilir. İşte beşerin kuvve-i hâfızasına misal olarak bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları kıyas et ve bu câmi' küçücük mu'cizelere de, sair müsebbebatı da kıyas et. Çünki hangi müsebbebe ve masnua baksan, o derece hârika bir san'at var ki, değil onun âdi, basit sebebi, belki bütün esbab toplansa, ona karşı izhar-ı acz edecekler. Meselâ: Büyük bir sebeb zannedilen güneşi; ihtiyarlı, şuurlu farz ederek ona denilse: "Bir sineğin vücudunu yapabilir misin?" Elbette diyecek ki: "Hâlıkımın ihsanı ile dükkânımda ziya, renkler, hararet çok. Fakat sineğin vücudunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkânımda bulunur ve ne de benim iktidarım dâhilindedir." Hem nasılki müsebbebdeki hârika san'at ve tezyinat, esbabı azledip Müsebbib-ül Esbab olan Vâcib-ül Vücud'a işaret ederek, [‫وَ اِلَي هِ ي ُرجعه‬ ُ َ ْ ‫ْه‬

ُ ‫]ال َمر كُل ّهه‬ ُ ُ ْ ْ

sırrınca: Ona teslim-i umûr eder. Öyle de: Müsebbebata takılan neticeler, gâyeler, faideler; bilbedahe perde-i esbab arkasında bir Rabb-ı Kerim'in, bir Halık-i Rahîm'in işleri olduğunu gösterir. Çünki şuursuz esbab, elbette bir gâyeyi düşünüp çalışmaz. Halbuki görüyoruz: Vücuda gelen her mahluk, bir gâye değil, belki çok gâyeleri, çok faideleri, çok hikmetleri takib ederek vücuda geliyor. Demek bir Rabb-ı Hakîm ve Kerim, o şeyleri

156

yapıp gönderiyor. O faideleri onlara gâye-i vücud yapıyor. Meselâ, yağmur geliyor. Yağmuru zahiren intac eden esbab; hayvanatı düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu malûmdur. Demek hayvanatı halkeden ve rızıklarını taahhüd eden bir Hâlık-ı Rahîm'in hikmetiyle imdada gönderiliyor. Hattâ yağmura "rahmet" deniliyor. Çünki çok âsâr-ı rahmeti ve faideleri tazammun ettiğinden, güya yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş, katre katre geliyor. Hem bütün mahlukatın yüzüne tebessüm eden bütün zînetli nebatat ve hayvanattaki tezyinat ve gösterişler, bilbedahe perde-i gayb arkasında bu süslü ve güzel san'atlarla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bildirmek isteyen bir Zât-ı Zülcelal'in vücub-ı vücuduna ve vahdetine delalet ederler. Demek eşyadaki süslü vaziyetler, gösterişli keyfiyetler; tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına kat'iyen delalet eder. Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise; bilbedahe Vedud, Maruf bir Sâni'-i Kadîr'in vücub-ı vücuduna ve vahdetine şehadet eder. [Elhâsıl]: Sebeb gâyet âdi, âciz ve ona isnad edilen müsebbeb ise gâyet san'atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder. Hem müsebbebin gâyesi, faidesi dahi, cahil camid olan esbabı ortadan atar, bir Sâni'-i Hakîm'in eline teslim eder. Hem müsebbebin yüzündeki tezyinat ve meharetler, kendi kudretini zîşuurlara bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni'-i Hakîm'e işaret eder. Ey esbab-perest bîçare! Bu üç mühim hakikatı ne ile izah edebilirsin? Sen nasıl ‫َ ِ َه‬ kendini kandırabilirsin? Aklın varsa, esbab perdesini yırt. ‫ وَحد َهه ُ ل َ شري ك لَه‬de, hadsiz ْ evhamdan kurtul.

görüyoruz ki: Hüceyrat-ı bedenden tut, tâ mecmu-ı âleme şamil bir hikmet ve tanzim var. Hüceyrat-ı bedene bakıyoruz, görüyoruz ki: Mesalih-i bedeni gören ve idare eden birisinin emriyle, kanunuyla o küçücük hüceyrelerde ehemmiyetli bir tedbir var. Mideye, nasıl bir kısım rızk, iç yağı suretinde iddihar olunup vakt-i hacette sarfedilir. Aynen o küçücük hüceyrelerde de, o tasarruf ve iddihar var. Nebatata bakıyoruz, gâyet hakimane

ْ َّ ‫وَم ن ايَات ِهِ خل ْقُ ال سمٰوَات وَال َر ض‬ َ ِ ْ ِ ِ ْ ْ ‫ ]اَل ْهسنَتِك ُم وَ اَلْوَانِك ُ هم ا ِهن فِهى ذل ِهك ٓليَا ت لِل‬Şu kâinata bakıyoruz, َّ َ ‫ٍه عَال ِمي ن‬ ِ ْ ْ ‫ِ َه‬
[Yirmisekizinci Pencere]: [‫وَاختِل ف‬ ُ َ ْ

157

bir terbiye, bir tedbir görünüyor. Hayvanata bakıyoruz; nihâyet derecede kerimane bir terbiye ve iaşe görüyoruz. Kâinatın erkân-ı azîmesine bakıyoruz; mühim gâyeler için haşmetkârane bir tedvir ve tenvir görüyoruz. Âlemin mecmuuna bakıyoruz; muntazam bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde âlî hikmetler, galî gâyeler için mükemmel bir tanzimat görüyoruz. Otuzikinci Söz'ün Birinci Mevkıfında izah ve isbat edildiği üzere bir zerreden tut, tâ yıldızlara kadar zerre mikdar şirke yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine manen münasebetdardırlar ki; bütün yıldızları müsahhar etmeyen ve elinde tutmayan, bir zerreye rububiyetini dinlettiremez. Bir zerreye hakikî Rab olmak için, bütün yıldızlara sahib olmak lâzım gelir. Hem Otuzikinci Söz'ün İkinci Mevkıfında izah ve isbat edildiği üzere semavatın halk ve tesviyesine muktedir olmayan, beşerin sîmasında teşahhusu yapamaz. Demek bütün semavatın Rabbı olmayan, birtek insanın sîmasındaki alâmet-i fârika olan nakş-ı semavîyi yapamaz. İşte kâinat kadar büyük bir pencere ki; onunla bakılsa [‫اَلل ه خال قُ ك ُل شي ْئ وَهُوَ ع َلَى ك ُل شي ْئ‬ ‫ّٰ ُ ه َ ِه‬ ٍ َ ِّ ٍ َ ِّ

ْ َّ ‫ ]وَكِيل ل َه مقَالِيد ُ ال سمٰوَات وَ ال َر ض‬âyetleri, büyük harflerle kâinat sahifelerinde ِ َ ُ ٌ ِ ْ
yazılı olduğu, akıl gözüyle de görülecek. Öyle ise: Görmeyenin ya aklı yok, ya kalbi yok veya insan suretinde bir hayvandır!

[Yirmidokuzuncu Pencere]: [ِ‫ ]وَ ا ن م ن شي ْئ اِل ّ ي سب ِّح ب ِحمد ِهه‬Bir bahar ْ َ ُ َ ‫ُه‬ ٍ َ ‫ِه ْ ِ ْه‬ mevsiminde, garibane, mütefekkirane seyahata gidiyordum. Bir tepecik eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhatır ettirdi. Şöyle bir mana kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir. Şu mühür tahayyülünden şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub; o mühür, o mektubun sahibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-i Rahmanîdir. Şu enva'-ı nakışlarla ve manidar nebatat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâniinin bir mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir mektub-ı Rahmanî hey'atını aldı. İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Herbir şey, bir mühr-i Rabbanî hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlıkına isnad eder. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu isbat eder.

َ

158

İşte herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad'e mal eder. Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mu'cizekâr bir san'at var ki: Onu öyle yapan ve öyle manidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette o olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, birtek şeyi icad edemez. İşte ey gafil! Şu kâinatın yüzüne bak ki: Birbiri içinde hadsiz mektubat-ı Samedaniye hükmünde olan sahaif-i mevcudat ve her bir mektub üstünde hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle techiz edilmiş. Bütün bütün bu mühürlerin şehadetlerini kim tekzib edebilir? Hangi kuvvet onları susturabilir? Kalb ْ kulağı ile hangisini dinlesen, [ ُ ‫ ]ا َشهَد ُ ا َن ل َ اِلٰ ه اِل ّ الل‬dediğini işitirsin. ‫َ َ ه‬ ْ ‫ّٰ ه‬

ُّ ‫لَوْ كَا ن فِيهِهما الِهَة اِل َّ الل ه لَفَهسدَتَا ك ُل‬ ٌ ‫َه‬ َ ‫ّٰ ُهه‬ َ َّ ‫ ]هَال ِك اِل‬Şu pencere, imkân ve hudûsa müesses َ ‫وَجه َه ل َه ال ْحك ْم وَ اِل‬ ٌ ‫ي ْهِ ت ُرجعُو ن‬ َ َ ْ ُ ُ ُ ُ ْ
[Otuzuncu Pencere]: [‫شي ْئ‬ ٍ َ

umum mütekellimînin penceresidir ve isbat-ı Vâcib-ül Vücud'a karşı caddeleridir. Bunun tafsilâtını, "Şerh-ül Mevakıf" ve "Şerh-ül Makasıd" gibi muhakkiklerin büyük kitablarına havale ederek, yalnız Kur’ânın feyzinden ve şu pencereden ruha gelen bir-iki şuaı göstereceğiz. Şöyle ki: Âmiriyet ve hâkimiyetin muktezası; rakib kabul etmemektir, iştiraki reddetmektir, müdahaleyi ref'etmektir. Onun içindir ki; küçük bir köyde iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve nizamını bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilâyette iki vali bulunsa, herc ü merc ederler. Bir memlekette iki padişah bulunsa, fırtınalı bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler. Madem hâkimiyet ve âmiriyetin gölgesinin zaîf bir gölgesi ve cüz'î bir nümunesi, muavenete muhtaç âciz insanlarda böyle rakib ve zıddı ve emsalinin müdahalesini kabul etmezse; acaba saltanat-ı mutlaka suretindeki hâkimiyet ve rububiyet derecesindeki âmiriyet, bir Kadîr-i Mutlak'ta ne derece o redd-i müdahale kanunu ne kadar esaslı bir surette hükmünü icra ettiğini kıyas et. Demek uluhiyet ve rububiyetin en kat'î ve daimî ve lâzımı; vahdet ve infiraddır. Buna bir bürhan-ı bahir ve şahid-i kat'î, kâinattaki intizam-ı ekmel ve insicam-ı ecmeldir. Sinek kanadından tut, tâ semavat kandillerine kadar öyle bir nizam var ki; akıl onun karşısında hayretinden ve istihsanından "Sübhanallah, mâşâallah, bârekâllah" der, secde eder.

159

‫فَارج ع الْب َهصر‬ َ َ ‫ْ ِ ِه‬ ْ ‫ت َرى م ن فُطُورٍ ث ُهم ارج ع الْب َهصر ك َرتَي ْهن يَنْقَل ِهب اِلَي ْهك ال‬ ‫َ ب َهصر خا سئًا وَ هُو‬ ‫َ ُ َ ِه‬ ْ َ ‫ِ ْه‬ َ ِ َّ َ َ ‫َّ ْ ِ ِه‬ ‫ ] حسير‬delaletiyle ve şu ifade ile nazar-ı beşer, kusuru aramak için ne kadar çabalasa, hiçbir ٌ ِ َ ْ bozulacaktı, suret değişecekti, fesadın âsârı görünecekti. Halbuki [‫هَل‬

Eğer zerre miktar şerike yer bulunsa idi, müdahalesi olsa idi, َ ٌ [‫ ] لَوْ كَا ن فِيهِ هما الِهَة اِل ّ الل ه لَفَ هسدَتَا‬âyet-i kerimesinin delaletiyle: Nizam ‫َه‬ َ ‫ّٰ ُهه‬ َ

yerde kusuru bulamayarak, yorgun olarak menzili olan göze gelip, onu gönderen münekkid akla diyecek: "Beyhude yoruldum, kusur yok" demesiyle gösteriyor ki: Nizam ve intizam, gâyet mükemmeldir. Demek intizam-ı kâinat, vahdaniyetin kat'î şahididir. Gel gelelim "hudûs"a. Mütekellimîn demişler ki: "Âlem, mütegayyirdir. Her mütegayyir, hâdistir. Her bir hâdisin, bir muhdisi, yani mûcidi var. Öyle ise bu kâinatın kadîm bir mûcidi var." Biz de deriz: Evet kâinat hâdistir. Çünki görüyoruz: Her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadîr-i Zülcelal var ki, bu kâinatı hiçten icad ederek her senede belki her mevsimde, belki her günde birisini icad eder, ehl-i şuura gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir. Biribiri arkasına takıp zincirleme bir surette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi birer kâinat-ı müteceddide hükmünde olan her baharda gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinatları icad eden bir Zât-ı Kadîr'in mu'cizat-ı kudretidirler. Elbette âlem içinde her vakit âlemleri halkedip değiştiren zât, mutlaka şu âlemi dahi O halketmiştir. Ve şu âlemi ve rûy-i zemini, o büyük misafirlere misafirhane yapmıştır. Gelelim "imkân" bahsine Mütekellimîn demişler ki: "İmkân, [mütesaviy-üt tarafeyn]"dir. Yani: Adem ve vücud, ikisi de müsavi olsa; bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır. Çünki mümkinat, birbirini icad edip teselsül edemez Veyahut o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise bir Vâcib-ül Vücud vardır ki, bunları icad ediyor. Devir ve teselsülü, oniki bürhan yani arş ve süllemî gibi namlarla müsemma meşhur oniki delil-i kat'î ile devri ibtal etmişler ve teselsülü muhal göstermişler. Silsile-i esbabı kesip, Vâcib-ül Vücud'un vücudunu isbat etmişler. Biz de deriz ki: Esbab, teselsülün berahini ile âlemin nihâyetinde

160

kesilmesinden ise, her şeyde Hâlık-ı Külli Şey'e has sikkeyi göstermek daha kat'î, daha kolaydır. Kur’ânın feyziyle bütün Pencereler ve bütün Sözler, o esas üzerine gitmişler. Bununla beraber imkân noktasının hadsiz bir vüs'atı var. Hadsiz cihetlerle Vâcib-ül Vücud'un vücudunu gösteriyor. Yalnız, mütekellimînin teselsülün kesilmesi yoluna, elhak geniş ve büyük olan o caddeye münhasır değildir. Belki hadd ü hesaba gelmeyen yollarla, Vâcib-ül Vücud'un marifetine yol açar. Şöyle ki: Herbir şey vücudunda, sıfâtında, müddet-i bekasında hadsiz imkânat, yani gâyet çok yollar ve cihetler içinde mütereddid iken, görüyoruz ki; o hadsiz cihetler içinde vücudça muntazam bir yolu takib ediyor. Herbir sıfatı da mahsus bir tarzda ona veriyor. Müddet-i bekasında bütün değiştirdiği sıfat ve haller dahi, böyle bir tahsis ile veriliyor. Demek bir muhassısın iradesiyle, bir müreccihin tercihiyle, bir mûcid-i hakîmin icadıyladır ki; hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevkeder, muntazam sıfâtı ve ahvali ona giydiriyor. Sonra infiraddan çıkarıp, bir terkibli cisme cüz' yapar, imkânat ziyadeleşir. Çünki o cisimde binlerle tarzda bulunabilir. Halbuki neticesiz o vaziyetler içinde neticeli, mahsus bir vaziyet ona verilir ki; mühim neticeleri ve faideleri ve o cisimde vazifeleri gördürülüyor. Sonra o cisim dahi diğer bir cisme cüz' yaptırılıyor. İmkânat daha ziyadeleşir. Çünki binlerle tarzda bulunabilir. İşte o binlerle tarz içinde, birtek vaziyet veriliyor. O vaziyet ile mühim vazifeler gördürülüyor ve hâkeza... Gittikçe daha ziyade kat'î bir Hakîm-i Müdebbir'in vücub-ı vücudunu gösteriyor. Bir Âmir-i Alîm'in emriyle sevk edildiğini bildiriyor. Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz' olup giden bütün bu terkiblerde; nasıl bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil o heyetlerden herbirisine mahsus birer vazifesi, hikmetli birer nisbeti, intizamlı birer hizmeti bulunuyor. Hem nasılki senin gözbebeğinden bir hüceyre; gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var. Senin başın heyet-i umumiyesi nisbetine dahi, hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa, sıhhat ve idare-i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket asablarına, hattâ bedenin heyet-i umumiyesinde birer mahsus vazifesi, hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânat içinde, bir Sâni'-i Hakîm'in hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir.

161

Öyle de: Bu kâinattaki mevcudat, herbiri kendi zâtıyla, sıfâtıyla çok imkânat yolları içinde has bir vücudu ve hikmetli bir sureti ve faideli sıfatları, nasıl bir Vâcib-ül Vücud'a şehadet ederler. Öyle de: Mürekkebata girdikleri vakit, herbir mürekkebde daha başka bir lisanla yine san’atı ilân eder. Git gide, tâ en büyük mürekkebe kadar nisbeti vazifesi, hizmeti itibariyle Sâni'-i Hakîm'in vücub-ı vücuduna ve ihtiyarına ve iradesine şehadet eder. Çünki bir şeyi, bütün mürekkebata hikmetli münasebetleri muhafaza suretinde yerleştiren, bütün o mürekkebatın Hâlıkı olabilir. Demek birtek şey, binler lisanlar ile ona şehadet eder hükmündedir. İşte kâinatın mevcudatı kadar değil, belki mevcudatın sıfât ve mürekkebatı adedince imkânat noktasında Vâcib-ül Vücud'un vücuduna karşı şehadetler geliyor. İşte ey gafil! Kâinatı dolduran bu şehadetleri, bu sadâları işitmemek.. ne derece sağır ve akılsız olmak lâzım geliyor? Haydi sen söyle...

penceresidir ve enfüsîdir. Enfüsî cihetinde şu pencerenin tafsilâtını binler muhakkikîn-i evliyanın mufassal kitablarına havale ederek yalnız feyz-i Kur’ândan aldığımız birkaç esasa işaret ederiz. Şöyle ki: Onbirinci Söz'de beyan edildiği gibi: "İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır ki: Cenab-ı Hak bütün esmasını, insanın nefsi ile insana ihsas ediyor." Tafsilâtını başka Sözlere havale edip yalnız [üç nokta]yı göstereceğiz. [Birinci Nokta]: İnsan, [üç cihetle] esma-i İlahiyeye bir âyinedir. [Birinci Vecih]: Gecede zulmet, nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan, za'f ve acziyle, fakr ve hacatıyla, naks ve kusuruyla, bir Kadîr-i Zülcelal'in kudretini, kuvvetini, gınasını, rahmetini bildiriyor ve hakeza pek çok evsaf-ı İlahiye bu suretle âyinedarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde nihâyetsiz za'fında, hadsiz a'dasına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan daima Vâcib-ül Vücud'a bakar. Hem nihâyetsiz fakrında, nihâyetsiz hacatı içinde, nihâyetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdad aramağa mecbur olduğundan, vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîm'in dergâhına dayanır, dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdad cihetinde iki küçük

ْ َ َ َ َ‫لَقَد ْ خلَقْن َها الِن ْهسان فِهى ا َح سن تَقْوِيمه ٍ و‬ ِ ‫ْ َه‬ ْ ‫ ]ال َر ض ايَا ت لِل ْموقِنِي ن وَ فِ هى اَنْفُ هسك ُم اَفَل َ تُب ْ هصرون‬Şu pencere insan َ ُ ِ ْ ِ ُ ‫ٌه‬ ‫َه‬ ‫ْ ِه‬
[Otuzbirinci Pencere]: [‫فِهى‬

162

pencere, Kadîr-i Hakîm'in barigâh-ı rahmetine açılır, her vakit onun ile bakabilir. [İkinci Vecih âyinedarlık ise]: İnsana verilen nümuneler nev'inden cüz'î ilim, kudret, basar, sem', mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz'iyat ile kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, sem' ve basarına, hâkimiyet ve rububiyetine âyinedarlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ: "Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hâkeza... [Üçüncü Vecih âyinedarlık ise]: İnsan, üstünde nakışları görünen esma-i İlahiyeye âyinedarlık eder. Otuzikinci Söz'ün Üçüncü Mevkıfının başında bir nebze izah edilen insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zahir olan yetmişten ziyade esma vardır. Meselâ: Yaradılışından Sâni', Hâlık ismini ve hüsn-i takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-i terbiyesinden Kerim, Latif isimlerini ve hâkeza... Bütün a'za ve âlâtı ile, cihazat ve cevarihiyle, letaif ve maneviyatıyla, havas ve hissiyatıyla ayrı ayrı esmanın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmada bir ism-i a'zam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı a'zam var ki, o da insandır. Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku... Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var! [İkinci Nokta]: Mühim bir sırr-ı ehadiyete işaret eder. Şöyle ki: İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki: Bütün a'zasını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani, irade-i İlahiye cilvesi olan evamir-i tekviniyeye ve o emirden vücud-ı haricî giydirilmiş bir kanun-ı emrî ve latife-i Rabbaniye olan ruh, onların idaresinde onların manevî seslerini hissetmesinde ve hacatlarını görmesinde birbirine mani olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten uzak-yakın bir hükmünde. Birbirine perde olmaz. İsterse, çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her cüz'üyle bilebilir, hissedebilir. Hattâ çok nuraniyet kesbetmiş ise, herbir cüz'üyle görebilir ve işitebilir. Öyle de: َ ْ ُ َ ِ ‫ّل‬ [‫ ] فَل ِٰهه ال ْمث َل الع ْلَى‬Cenab-ı Hakk'ın madem onun bir kanun-ı emri olan ruh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve a'zasında bu vaziyeti gösteriyor. Elbette âlem-i ekber olan kâinatta o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un irade-i külliyesine ve kudret-i mutlakasına hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz dualar,

163

hadsiz işler, hiçbir cihette ona ağır gelmez, birbirine mani olmaz. O Hâlık-ı Zülcelal'i meşgul etmez, şaşırtmaz. Bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın uzak birdir. İsterse, bütününü birinin imdadına gönderir. Herşeyle her şeyi görebilir, seslerini işitebilir ve her şey ile herşeyi bilir ve hâkeza... [Üçüncü Nokta]: Hayatın pek mühim bir mahiyeti ve ehemmiyetli bir vazifesi var. Fakat o bahis, Hayat Penceresinde ve Yirminci Mektub'un Sekizinci Kelimesinde tafsili geçtiğinden ona havale edip yalnız bunu ihtar ederiz ki: Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar; pekçok esma ve şuunat-ı zâtiyeye işaret eder. Gâyet parlak bir surette Hayyı Kayyum'un şuunat-ı zâtiyesine âyinedarlık eder. Şu sırrın izahı, Allah'ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşıdır. Zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz...

Şu pencere, sema-i risaletin güneşi, belki güneşler güneşi olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın penceresidir. Şu gâyet parlak ve pek büyük ve çok nurani pencere Otuzbirinci Söz olan Mi'rac Risalesiyle, Ondokuzuncu Söz olan Nübüvvet-i Ahmediye Risalesinde ve ondokuz işaretli olan Ondokuzuncu Mektub'da, ne derece nurani ve zahir olduğu isbat edildiğinden, o iki Sözü ve o Mektubu ve o Mektubun Ondokuzuncu İşaretini bu makamda düşünüp, sözü onlara havale edip, yalnız deriz ki: Tevhidin bürhan-ı nâtıkı olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm risalet ve velâyet cenahlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyanın tevatürüyle icma'larını ve ondan sonraki bütün evliyanın ve asfiyanın icma'kârane tevatürlerini tazammun eden bir kuvvetle bütün hayatında bütün kuvvetiyle vahdaniyeti gösterip ilân etmiş. Ve Âlem-i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nurani bir pencereyi, marifetullaha açmıştır. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylanî gibi milyonlar muhakkikîn, asfiya ve sıddıkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var mı? Ve onu ittiham edip, o pencereden bakmayanın aklı var mı? Haydi sen söyle!

َ ‫هُوَ ال ّذِى ا َرسل رسول َه بِالْهُدَى وَدِين ال ْحقّ لِيُظْهِره ُ ع َلَى الدِّين كُل ِّهِ و‬ ُ ُ َ َ َ ْ َ َ َ ِ ِ َ ِ ْ َ ِ ّٰ ‫كَفَى بِاللهه شهِيدًا * قُل يَا اَيُّها النَّاس اِنِّى رسو اللهه اِلَيْك ُم جميعًا ال ّذِى‬ ِ َ ْ ِ ّٰ ُ ُ َ ُ َ َّ ‫ل َه مل ْك السمٰوات و ال َرض ل َ اِلٰه اِل‬ ْ َ ِ َ َّ ُ ُ ُ ‫َ هُوَ ي ُحيِى وَ ي ُميت‬ ْ ُ ِ ِ ْ

[Otuzikinci Pencere]:

164

Bütün geçmiş pencereler, Kur’ân denizinden bazı katreler olduğunu düşün. Sonra Kur’ânda ne kadar âb-ı hayat hükmünde olan envâr-ı tevhid var olduğunu kıyas edebilirsin. Fakat bütün o pencerelerin menbaı ve madeni ve aslı olan Kur’âna gâyet mücmel bir surette, gâyet basit bir tarzda bakılsa dahi, yine gâyet parlak, nurani bir pencere-i câmiadır. O pencere ne kadar kat'î ve parlak ve nurani olduğunu, Yirmibeşinci Söz olan İ'caz-ı Kur’ân Risalesine ve Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci İşaretine havale ediyoruz. Ve Kur’ânı bize gönderen Zât-ı Zülcelal'in Arş-ı Rahmanîsine niyaz edip deriz:

َ َ َ ٰ‫اَلَحمد ُ للهه ال ّذِى اَن ْزل ع َلَى ع َبْدِهِ الْكِتَاب وَل َم ي َجعَل ل َه عوَجا قَي ِّما الٓر‬ ِ ّٰ ْ َ ً ِ ُ ْ ْ ْ ً ُّ َ ِ َ َ ٌ َ ْ َ ِ َ ِ‫كِتَاب اَن ْزلْنَاه ُ اِلَي ْك لِت ُخرِج النَّاس من الظل ُمات اِلَى النُّور‬

[Otuzüçüncü Pencere]:

* ‫ربَّنَا ل َ تُواخذ ْنَا ا ِن ن َسينَا اَوْ ا َخطَاْنَا‬ ْ ِ ِ ْ َ َ‫ربَّنَا ل َ تُزِغ ْ قُلُوبَنَا بَعْد َ اِذ ْ هَدَيْتَنَا * رب ّن‬ ‫َ َا‬ َ ْ ‫تَقَب َّل منَّا اِن َّك اَن ْت السميعُ ال‬ َّ َ ْ ‫عَلِيم * و‬ ِ ِ ُ َ َ َّ ‫ت ُب ع َلَيْنَا اِن َّك اَن ْت الت‬ َ * ‫َ وَّاب الرحيم‬ ْ ُ ُ ِ َّ

[İhtar] Şu Otuzüç Pencereli olan Otuzüçüncü Mektub, imanı olmayanı inşâallah imana getirir. İmanı zaîf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlendirir. İmanı geniş olana bütün kemalât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir; daha nurani, daha parlak manzaraları açar. İşte bunun için, "Bir pencere bana kâfi geldi, yeter" diyemezsin. Çünki senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise; kalbin de hissesini ister, ruhun da hissesini ister. Hattâ hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh herbir pencerenin ayrı ayrı faideleri vardır. Mi'rac Risalesi'nde asıl muhatab, mü'min idi; mülhid ikinci derecede istima' makamında idi. Şu risalede ise muhatab, münkirdir; istima' makamlarında mü'mindir. Bunu düşünüp öylece bakmalı. Fakat maatteessüf mühim bir sebebe binaen şu mektub gâyet sür'atle yazıldığından ve hattâ müsvedde halinde kaldığından, elbette bana aid olan tarz-ı ifadede müşevveşiyet ve kusurlar olacaktır. Nazar-ı müsamaha ile bakmalarını ve ellerinden gelirse ıslahlarını ve mağfiret ile bana dua eylemelerini ihvanlarımdan isterim.

‫وَالسل َم ع َلَى من اتَّبَعَ الْهُدَى وَال ْمل َم علَى من اتَّبَعَ الْهَوَى‬ ُ َ ُ َّ ِ َ ِ َ َّ َ َ َ ُ ‫سب ْحان َك ل َ عل ْم لَنَا اِل َّ ما ع َلمتَنَا اِن َّك اَن ْت الْعَلِيم ال ْحكِيم‬ ُ َ ُ َ ْ َ َ ِ ِّ َ َّ ُ ً َ ْ َ ُ َ ْ ْ َ ِ‫ا َّٰللههم صل وَ سل ِّم ع َلَى من ا َرسلْت َه رحمة لِلْعَال َمين وَ ع َلَى الِهِ وَ صحبِه‬ ْ َ ْ َ َ ِ ‫وَ سل ِّم امين‬ َ ِ ْ َ

‫561‬

‫‪Ramazanda ikindiden sonra Şeyh-i Geylanî'nin Esma-i Hüsna manzumesini‬‬ ‫‪okudum. Bana bir arzu geldi ki, esma-i hüsna ile bir münacat yazayım. Fakat o vakit‬‬ ‫‪bu kadar yazıldı. O kudsî üstadımın mübarek Münacat-ı Esmaiyesine bir nazire‬‬ ‫.‪yapmak istedim. Heyhat!. Nazma istid’adım yok. Yapamadım, noksan kaldı‬‬

‫(هُوَ الْبَاقِى)‬ ‫حكِيم الْقَضايَا ن َحن فِى قَب ْض حك ْمهِ هُوَ ال ْحك َم الْعَد ْل ل َه ال َرض و‬ ‫ِ ُ ِ‬ ‫َ‬ ‫َ ُ‬ ‫َ ُ‬ ‫ُ ُ ْ ْ ُ َ‬ ‫ْ ُ‬ ‫السَ‬ ‫ّ ماءُ‬ ‫َ‬ ‫عَلِيم ال ْخفَايَا و الْغُيُوب فِى ملْكِهِ هُو الْقَاد ِر الْقَيُّوم ل َه الْعَرش و الث َّ‬ ‫ْ ُ َ راءُ‬ ‫َ‬ ‫ُ ُ‬ ‫ُ‬ ‫ُ‬ ‫ِ‬ ‫َ‬ ‫ُ‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫لَطِيف ال ْمزايَا وَ النُّقُوش فِى صنْعِهِ هُوَ الْفَاط ِر الْوَدُود ُ ل َه ال ْ‬ ‫ُ حس ن و‬ ‫ُ‬ ‫َ َ‬ ‫ُ‬ ‫ُ ْ ُ َ‬ ‫ُ‬ ‫ِ‬ ‫الْبَهَاءُ‬ ‫ُ‬ ‫ُّ‬ ‫َ ُ‬ ‫َ ُ‬ ‫جلِيل ال ْمرايَا وَ الشون فِى خلْقِهِ هُوَ ال ْمل ِك الْقُدُّوس ل َه الْعِز وَ الْكِبْرِيَاءُ‬ ‫َ‬ ‫ُ ُ‬ ‫ّ ِ‬ ‫َ َ‬ ‫ُ ُ ُ‬ ‫بَدِيعُ الْب َرايَا ن َحن من نَقْش صنْعِهِ هُوَ الدَّائ ِم الْبَاقِى ل َه ال ْمل ْك وَ الْبَقَاءُ‬ ‫ُ‬ ‫ِ ُ‬ ‫ْ ُ ِ ْ‬ ‫َ‬ ‫كَريم الْعَطَايَا ن َحن من رك ْب ضيْفِهِ هُو الرزا ُ الْكَافِى ل َه ال ْحمد ُ و الث ّنَ‬ ‫َ َّ َّ‬ ‫َاءُ‬ ‫ْ ُ ِ ْ َ ِ َ‬ ‫ُ‬ ‫ِ ُ‬ ‫َ ْ َ‬ ‫جميل الْهَدَايَا ن َحن من ن َسج عل ْمهِ هُوَ ال ْخالِقُ الْوَافِى ل َه ال ْجود ُ وَ الْعَط َ‬ ‫َ ِ ُ‬ ‫اءُ‬ ‫َ‬ ‫ْ ُ ِ ْ ْ ِ ِ ِ‬ ‫ُ‬ ‫ُ‬ ‫َّ‬ ‫َّ‬ ‫ُ‬ ‫سميعُ الشكَايَا وَ الدُّع َائ ل ِخلْقهِ هُوَ الْكَريم الشافِى ل َه الشك ْر وَ الثَّنَاءُ‬ ‫َ ِ‬ ‫ِ َ ِ‬ ‫۪ ُ‬ ‫ُ‬ ‫ّ ُ‬ ‫غَفُور ال ْخطَايَا وَ الذُّنُوب لِعَبْدِهِ هُوَ الْغَفَّار الرحيم ِ ل َه الْعَفْوُ وَ الرِضاءُ‬ ‫َ‬ ‫ُ َّ ِ‬ ‫ّ َ‬ ‫ُ‬ ‫ِ‬ ‫ُ‬
‫‪Said Nursî‬‬

‫661‬

‫‪Eski Said’in Yeni Said'e inkılab ettiği dakikada, eskisinin‬‬ ‫‪güldüğüne bedel, Yeni Said'in ağlamasıdır. Belki dergah-ı İlahide‬‬ ‫.‪o gülmeklerin bir ağlamasıdır‬‬

‫َ ْ ْ‬ ‫اِلٓهى وَسيِّدى وخالِقى وَربى وَمالِكى وَرازِقى ا ِٰلى من ا َشكُوا حالَتى‬ ‫َ ۪‬ ‫َ ۪‬ ‫َ ۪‬ ‫َ۪‬ ‫َ َ ۪‬ ‫َ ۪‬ ‫۪‬ ‫َّ‬ ‫َ َ َ۪‬ ‫ِ ۪‬ ‫وَعلتى وَخسارتى وَقَد ْضيَّعْت ب ِسو‬ ‫َ‬ ‫ُ‬ ‫ُ ِ‬ ‫ا ِختِيَارى ا َربَعين سن َة من نِعْمةِ ع ُمرى وَحيَاتى وَصحتى وَشبَابى فِى‬ ‫َ ۪‬ ‫ِ َّ ۪‬ ‫َ ۪‬ ‫ْ ۪‬ ‫ْ ۪‬ ‫َ‬ ‫ْ ۪ َ َ ً ِ ْ‬ ‫ال ْمعَاصى وَالذُّنُوب الْهَائِل َ‬ ‫۪‬ ‫ةِ وَفِىالريَٓاءِ‬ ‫َ‬ ‫ِ‬ ‫َ ِّ‬ ‫والْغَفْلَةِ الشاملَةِ وفِى الْهوسات الرزيلَةِ ال ْمذِل ّةِ الزائِلَةِ.. وفِىالشُ‬ ‫َّ‬ ‫َّ ۪‬ ‫ّ هْرةِ‬ ‫َ َ َ ِ‬ ‫َّ ِ‬ ‫ُ‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫ُ ِ َّ‬ ‫الْكَاذِبَةِ ال ْمضرةِ اْلٰفِلَةِ فَاَوْرث َ‬ ‫َت‬ ‫ْ‬ ‫تِل ْك ال ُمور فى اوَان شي ْ۪بى وَقَدْنَاهَزت ال ْخمسين وَانَ‬ ‫۪ ٌ ۪ ٌ‬ ‫َ ْ ُ ُ ۪ ٰ ِ َ‬ ‫َاع َليل ذ َليل وَقَدْدَنَى‬ ‫ْ ُ‬ ‫َ ْ ۪ َ‬ ‫َّ ۪ ُ‬ ‫الرحيل وَاَنَامسىءٌ مسن اٰل َما‬ ‫ُ ۪‬ ‫َ ِ‬ ‫ً‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫َ ُ ِ َّ‬ ‫..مضل ّة وَاٰثَاما مذِل ّة وَ وَساوِس مضرةً وَاِع ْتِيَادَاتًا مهْلِك َة‬ ‫ً‬ ‫ً ُ ً‬ ‫ُ ِ ً‬ ‫َ‬ ‫ُ‬ ‫ُّ‬ ‫ٰ‬ ‫۪‬ ‫۪‬ ‫يَااِلٓهى:ا ِٰلى من اَلْتَجى وَاِلى اَي ْن اَفِر اِذ ْاَنَابِهذ َال ْحمل الثَّقيل وَالْوجهِ‬ ‫َ ْ‬ ‫۪ ِ‬ ‫َ ْ ِ‬ ‫َ‬ ‫َ ْ‬ ‫ال ْخجيل وَالْقَل ْب الْعَليل متَقَرِب بِك َماِ‬ ‫۪ ِ ُ ّ ٌ‬ ‫َ‬ ‫ِ‬ ‫َ ۪ ِ‬ ‫ُ َ‬ ‫َ ۪‬ ‫ْ ۪‬ ‫السرعَةِ وبِاال ْمشاهَدَةِ وَبِل َ اِن ْحراف وَبِل َ ا ِختِيَارٍ ك َٰابَا ۪ٓئى وَا َحبَابى وَاَقْرانى‬ ‫ْ‬ ‫ِ َ ٍ‬ ‫َ‬ ‫ُّ ْ‬ ‫َّ‬ ‫۪‬ ‫۪‬ ‫وَاَقَارِبى ا ِٰلى بَاب الْقَبْرِالذى‬ ‫ِ‬ ‫۪‬ ‫هُوَ ل ِمثْلِى الْغَافِل بَي ْت الْوَحدَةِ وَالِنْفِراد ِ فى طَريق اَبَدِاْلٰبَاد ِ لِلْفِراِ‬ ‫ِ‬ ‫ْ‬ ‫َ‬ ‫ِ‬ ‫َ‬ ‫ْ َ‬ ‫۪ ِ‬ ‫ْ ۪‬ ‫الَبَدى من هٰذِهِ الدُّنْيَاالْفَانِيَةِالْهَالِكَةِ‬ ‫ِ ْ‬ ‫َ‬ ‫َّ‬ ‫ِ ۪‬ ‫َّ ِ‬ ‫....الزائِلَةِالراحلَةِ وَال ْمك ّارةِ ل ِمثْلى ذِىالنَّفْس ال َمارةِ‬ ‫ِ ْ َّ َ‬ ‫َ َ‬ ‫۪‬ ‫۪‬ ‫َ ۪‬ ‫۪‬ ‫يَااِلٓهى: ا َرانى ع َن قَريب وَقَد ْ لَب ِست كَفَنى وَركِب ْت تَابُوتى وَتَوجهْت اِلٰى‬ ‫َ َّ ُ‬ ‫ُ‬ ‫ْ ُ‬ ‫ْ ۪ ٍ‬ ‫َ‬ ‫ْ ۪‬ ‫۪‬ ‫۪‬ ‫بَاب قَبْرى وَوَدَّع َنى ا َحبَابى ا َرفَعُ‬ ‫ِ‬ ‫ْ‬ ‫راسى ا ِٰلى ع َرش رحمت ِك اُنَادى بِل ِسان حالى ا َل َمان الْ‬ ‫ْ‬ ‫ْ ِ َ ْ َ َ‬ ‫َ ُ َمان من‬ ‫َ ِ َ ۪‬ ‫۪‬ ‫َ ۪‬ ‫َ ُ ِ ْ‬ ‫خجال َت الْعِصيَان اٰهْ..وَاهْ..من الْفِراق‬ ‫َ َ ِ‬ ‫ِ َ‬ ‫ْ ِ‬ ‫َ ِ‬ ‫..وَالن ِّسيَان الْغِيَاث اَلْغِيَاث يَارحمٰن يَاحنَّان‬ ‫ْ‬ ‫َ ْ‬ ‫ْ َ ْ ُ‬ ‫ْ ِ‬ ‫َ ْ َ َ‬ ‫َ َّ‬ ‫..اِلهى قَد ْ تَيَقَّن ْت بِا َن ل َمل ْجا َ وَل َ من ْجا َ وَل َ مفَر اِل َّ اِلٰى رحمت ِك‬ ‫۪‬ ‫َ َ‬ ‫ْ َ َ‬ ‫ُ‬ ‫..اِلهى رحمت ُك مل ْجاى وَوَسيلَتى وَاِلَي ْك ا َرفَعُ ب َ۪ثى وَحزنى وَشكَاي َ۪تى‬ ‫ُ ْ۪‬ ‫۪ ۪‬ ‫َ ْ َ َ َ َ۪‬ ‫۪‬ ‫ِ‬ ‫َ ْ‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫اِلٓهى وَسيِّدى مخلُوقُك ومصنُوع ُك وَع َبْد ُك الضعيف‬ ‫َ ۪‬ ‫۪‬ ‫َ ْ‬ ‫َّ ۪ ُ‬ ‫َ َ َ ْ‬ ‫ُ‬ ‫ُ‬ ‫الْفَقيرالْعَاجزالْعَاصى الْغَافِل ال ْجاه ِل ال ْمسيى‬ ‫ُ ۪‬ ‫ِ‬ ‫َ‬ ‫ِ ُ‬ ‫۪ ُ‬ ‫ِ َ ْ َ َ ُ ِ َّ‬ ‫ُ ِ َّ‬ ‫ال ْمسن الشقى اْلٰبِقُ قَدْع َاد َ خمسين سنَةٍ اِلٰى بَاب رحمت ِك مقرا‬ ‫َّ ِ ُّ‬ ‫َ ْ ۪ َ َ‬ ‫بِال ْمعَاصى وَال ْخطيٓئَات وَالذُّنُوب مبْتَلً‬ ‫۪‬ ‫َ ۪ ِ‬ ‫ِ ُ‬ ‫َ‬ ‫بِال َسقَام وَالْوساوِس وَالْعُيُوب فَا ِن ت َرحم وَتَغْفِر وَتَقَب َّل فَاَن ْت لِذ َا َ ا َ‬ ‫ٌ‬ ‫ْ‬ ‫هْل‬ ‫َ َ‬ ‫ْ ْ‬ ‫َ‬ ‫ْ ْ َ ْ‬ ‫ِ‬ ‫ْ‬ ‫ِ‬ ‫ِ‬ ‫َ‬ ‫وَا ِن تَط ْرد ْ فَمن ي َرحم سوَاك‬ ‫َ ْ ْ َ ْ ِ‬ ‫ْ‬ ‫ُ‬

‫761‬

‫فَارحمنى‬ ‫ْ َ ْ۪‬

‫861‬

‫يَااِلٓهى وَاغْفِرلى يَاخالِقى وَارئ َف بى يَارب ِّىَالرحيم ِ وَاع ْف ع َنى يَارازِقِى‬ ‫ُ ۪‬ ‫َّ ۪‬ ‫ْ ْ ۪‬ ‫َ ۪‬ ‫ْ۪‬ ‫۪‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫َ ِ ْ َ‬ ‫الْكَريم ِ ب ِحقّ قُران ِك ال ْحكيم‬ ‫۪‬ ‫َ ۪ ِ‬ ‫َّ‬ ‫َ‬ ‫َّ‬ ‫.. وَب ِحرمةِ رسول ِك الْكَريم ِ ع َلَيْهِ الصلَة ُ وَالسلَم امين‬ ‫۪‬ ‫ُ ْ َ َ ُ‬ ‫۪ ْ‬ ‫اِلٓهى وَسي ِّدى وَمالِكى ا ِختِيَارى ك َشعْرةٍ وَل َ‬ ‫وَازِماتى وَفَاقَاتى لَت ُحصٰى‬ ‫۪‬ ‫َ ۪‬ ‫ْ ۪‬ ‫َ ۪‬ ‫َ ۪‬ ‫۪‬ ‫ْ‬ ‫َ َ‬ ‫ول َحول ولَقُوَة َ اِل ّبَ‬ ‫َ‬ ‫ِك يَاحسيب‬ ‫َ ۪ ُ‬ ‫ّ‬ ‫َ َ ْ َ َ‬ ‫.يَاكَافى‬ ‫۪‬ ‫َّ ْ‬ ‫َّ‬ ‫َ‬ ‫َ ۪‬ ‫۪‬ ‫َ ۪‬ ‫َ ۪‬ ‫۪‬ ‫اِلٓهى وَسيِّدى وَمالِكى اِقْتِدَارى كَذ َرةٍ ضعيفَةٍ معَ ا َن الَعْدَاءَ وَالْعِل َل‬ ‫َ‬ ‫ْ‬ ‫َّ َ‬ ‫وَالَوْهَام وَالضل َل وَال َسفَار‬ ‫َ‬ ‫ْ ْ َ‬ ‫َ ۪ ُ‬ ‫َ‬ ‫۪ ُ‬ ‫َ َ‬ ‫الط ِّوَا َ وَاْلل َم وَال َسقَام مالَت ُحصى فَل َحوْل وَلَقُوَّة َ اِلَّب ِك يَاحفيظ يَاوَكيل‬ ‫ْ ٰ‬ ‫ٰ َ‬ ‫ْ ْ َ َ‬ ‫.يَاقَوِىُّ يَاقَدير‬ ‫۪ ُ‬ ‫ُ‬ ‫اِلٓهى حيَاتى ك َشعْلَةٍ تَنْطَفى كَا َمثَالى معَ ا َن ا َمانى وَا َمالى لَت ُحصٰى‬ ‫َ ۪‬ ‫َّ َ ۪‬ ‫ْ ۪‬ ‫۪‬ ‫َ ۪‬ ‫۪‬ ‫ْ‬ ‫َ‬ ‫ول َحول ولَقُوَة َ اِل ّبَ‬ ‫َ‬ ‫ِك يَاحى يَاقَيُّوم يَا‬ ‫َ ُّ‬ ‫ُ‬ ‫ّ‬ ‫َ َ ْ َ َ‬ ‫.حسيب يَاكَافى‬ ‫۪‬ ‫َ ۪ ُ‬ ‫اِلٓهى ع ُمرى كَدَقيقَةٍ تَنْقَضى كَاَقْرانى معَ ا َن مقَاصدى وَمطَالِبى‬ ‫۪‬ ‫ِ ۪‬ ‫َ ۪‬ ‫۪‬ ‫۪‬ ‫ْ ۪‬ ‫۪‬ ‫َ‬ ‫َّ َ‬ ‫َ‬ ‫لَتحصٰى فَل َحول ولَقُوَة َ اِل ّبَ‬ ‫َ‬ ‫ِك يَاا َزل ِى‬ ‫َ ُّ‬ ‫ُ ْ‬ ‫ّ‬ ‫َ ْ َ َ‬ ‫َ ۪ ُ‬ ‫۪ ُ‬ ‫.يَااَبَدِىُّ يَاحفيظ يَاوَكيل‬ ‫َ ُ‬ ‫ُ‬ ‫اِلٓهى شعُورى كَل َمعَةٍ ت َزوُ معَ ا َن مايَل ْزم الت َّحفُّظ وَالت َّجن ُّب وَالْفرار من ْه‬ ‫۪‬ ‫۪‬ ‫َ ُ‬ ‫ُ‬ ‫َّ َ َ ُ‬ ‫ِ َ ُ ِ ُ‬ ‫ْ‬ ‫َ ُّ‬ ‫َّ‬ ‫من الظل ُمات وَالضلَل َت لَ‬ ‫ِ‬ ‫َ ِ‬ ‫ِ َ‬ ‫َ‬ ‫َ َ‬ ‫تُعَد ُّ ومايَل ْزم حفْظ ُه وَتَعَهُّدُه ُ من اَنْوَارِ معْرِفَت ِك لَت ُحصٰى فَل َحوْل وَلَقُوَّةَ‬ ‫َ َ َ ُ ِ‬ ‫ْ‬ ‫َ‬ ‫ُ‬ ‫ِ ْ‬ ‫اِلَّب ِك يَاع َليم يَاخبير يَاحفيظُ‬ ‫َ‬ ‫َ ۪‬ ‫۪ ُ‬ ‫َ۪ ُ‬ ‫۪ ُ‬ ‫.يَاوَكيل‬ ‫َ ۪ ۪‬ ‫۪‬ ‫اِلٓهى وَسي ِّدىلى نَفْس هَلُوع ٌ وَقَل ْب جزوع ٌ وَصب ْر ضعيف وَجسم نَحيف‬ ‫َ ٌ َ ۪ ٌ ِ ْ ٌ ۪ ٌ‬ ‫ٌ َ ُ‬ ‫ٌ‬ ‫ٌ ۪ ٌ ۪ ٌ‬ ‫وَبَد َن ع َليل ذ َليل‬ ‫وال ْمحمو ع َل َى ثَقيل ثَقيل فَل َحول ولَقُوَةَ اِل ّبَ‬ ‫َ‬ ‫َّ ۪ ٌ ۪ ٌ‬ ‫ِك يَاخالِقِى ال ْحكيم.‬ ‫َ‬ ‫َ ۪ ُ‬ ‫َ َ ْ ُ ُ‬ ‫ّ‬ ‫َ ْ َ َ‬ ‫َ‬ ‫.يَارازِقِىَالْكَريم‬ ‫۪ ُ‬ ‫َ‬ ‫ْ‬ ‫اِلٓهى لى من الزمان ان يَسيل معَ ع َلَقَتى ب ِسائِرِ ال َ‬ ‫۪ ٌ‬ ‫زمنَةِ وَل ِى من‬ ‫۪‬ ‫۪ ۪‬ ‫ْ ِ‬ ‫ِ َ َّ َ ُ ٰ ٌ‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫َ ِ َ‬ ‫ُّ‬ ‫ال ْمكَان مقْدَارالْقَبْرِ معَ تَعَلقى بِالْ‬ ‫۪‬ ‫َمكِنَةِ‬ ‫َ ِ ِ‬ ‫ْ‬ ‫َ‬ ‫ُ‬ ‫ْ‬ ‫ْ‬ ‫َ َ َّ‬ ‫السائ ِرةِ فَل َحوْل وَلَقُوَّةَ اِلَّب ِك يَارب الدُّهُورِ وَال َزمان وَيَاخالِقَ ال َ‬ ‫َ َ‬ ‫َ‬ ‫مكِنَةِ‬ ‫ْ‬ ‫ْ َ ِ‬ ‫َّ َ‬ ‫ْ‬ ‫َ َّ‬ ‫وَالَكْوَان وَيَارب ال ْمكين‬ ‫ِ‬ ‫َ ۪ ِ‬ ‫.وَال ْمكَان يَاحسيب يَاكَافى‬ ‫۪‬ ‫َ ۪ ُ‬ ‫َ ِ‬ ‫اِلٓهى وَخالِقى وَربى ومالِكى لى ع َجز بِلَنِهايَةٍ وَضعف بِلَغَايَةٍ معَ ا َنَ‬ ‫َ َ ۪ ۪‬ ‫َ۪‬ ‫َ ۪‬ ‫۪‬ ‫َ ْ ٌ‬ ‫ّ‬ ‫ْ ٌ‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫ْ‬ ‫ْ‬ ‫ْ‬ ‫الَعْدَائَ وَالْعِل َل وَالَوْهَام وَالَ‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫َّ‬ ‫هْوَا َ وَالظُّل ُمات وَالضل َل وَالْوَساوِس وَال ْمل َل وَال َسفَارالطوَاَ‬ ‫َ َ‬ ‫َ َ‬ ‫َ ِ‬ ‫َ‬ ‫َ‬ ‫ْ ْ َ‬ ‫مالَتحصٰى. فَل َحول ولَقُوَة َ اِل ّبَ‬ ‫َ‬ ‫ِك‬ ‫َ ُ ْ‬ ‫ّ‬ ‫َ ْ َ َ‬ ‫َ ۪ ُ‬ ‫۪ ُ‬ ‫..يَاقَوِىُّ يَاقَدير يَاحفيظ يَاوَكيل‬ ‫۪ ُ‬

169

َّ ‫اِلٓهى وَخالِقى وَربى وَرازِقى لى فَقْر بِلَنِهايَةٍ وَفَاقَة بِلَغَايَةٍ معَ ا َن‬ ۪ ۪ َ َ۪ ۪ َ ۪ ٌ َ َ ٌ ۪ ۪ َ ۪ ۪ َ َ َ َ‫حاجاتى وَمطَالِبى وَلَوَازِماتى وَدُيُونى و‬ َ‫وظَآئِفى مالَتحصى فَل َحول ولَقُوَة َ اِل ّب‬ َ ‫ِك يَاغَن ِى يَاكَريم يَامغْنى‬ ُّ ۪ ُ ُ ۪ ٰ ْ ُ َ ۪ ّ َ َ ْ َ َ ‫..يَارحيم‬ ُ ۪ َ َ‫اِلٓهى تَب َرات اِلَي ْك من حوْلى وَقُوَّتى وَالت َّجئ ْت اِلٰى حوْل ِك وَقُوَّت ِك فَل‬ َ َ ۪ ۪ َ ْ ِ َ ۪ َ ُ َ ُ َّ ‫تَكِلْنى ا ِٰلى حوْلى وَقُوَتى وَارحم ع َجزى‬ ۪ ْ ّ۪ ۪ َ ۪ ْ َ ْ ‫وَضعْفى وَفَقْرى وَفَاقَتى فَقَد ْضاك صدْرى وَضاع َ ع ُمرى وَتَاه َ فِكْرى‬ ۪ ۪ ْ ۪ َ َ َ ۪ ۪ ۪ َ َ ‫وَقَنَا صبْرى وَاَن ْت الْعَال ِم ب ِسرى وَجهْرى‬ ۪ َ ّ۪ ِ ُ ۪ َ َ ُ َ ۪ ْ۪ ُ ۪ ٰ ُ ّ۪ َ ۪ َ َ ِ‫وَاَن ْت ال ْمال ِك لِنَفْعى وَضرى وَاَن ْت الْقَاد ِر ع َلى تَفْريح ك ُربى وَتَيْسير‬ َ‫ع ُسرى فَي َسر ع َل َى ك ُل‬ ‫ّ ع َسيرٍ يَامي َسر‬ ۪ َّ ۪ ْ َ ِّ ُ ْ ِّ ِّ ‫.. ك ُل ع َسيرٍ امين‬ ۪ ْ ۪ [Onyedinci Lem’anın Onikinci Notasından]
Müellifin

Hazin Münacatı
[ONİKİNCİ NOTA]: Ey bu Notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki; ben hilaf-ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen Rabbime karşı kalbimin tazarru' ve niyazını ve münacatını bazan yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesini rahmet-i İlahiyeden kabulünü rica etmektir. Evet kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma keffaret olacak, lisanımın tövbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabımın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte on sene evvel, dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said'in gülmeleri, Yeni Said'in ağlamalarına inkılab edeceği hengâmda; gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münacat ve niyaz-ı Arabî yazılmıştır. Türkçe meali şudur: Ey Rabb-i Rahîmim ve Hâlık-ı Kerimim! Benim sû'-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi' olup gitti. o ömür ve gençlik meyvelerinden elimde ancak elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalalet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ile ve hacaletli yüzümle kabre yaklaşıyorum. Bilmüşahede göre göre gâyet sür'atle, ve sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbab ve akran ve akaribim gibi kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr-ı fâniden firak-ı

170

ebedî ile ebed-ül âbâd yolunda kurulmuş, ve açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat'î bir yakîn ile anladım ki; heliktir gider fânidir ölür. Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, çok mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur. Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim! ‫ ك ُل ا ت قَرِي ب‬sırrıyla ben şimdiden ٍ ُّ ٌ görüyorum ki: Yakın bir zamanda ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarım ile veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kaliyle bağırarak derim: El-Aman el-Aman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın hacaletinden kurtar! İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma takılan kefenimle kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nida ediyorum: El-Aman el-Aman! Yâ Hannan! Yâ Rahman! Beni günahların ağır yüklerinden halas eyle! İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyi'ciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki: Senden başka melce' ve mence' yoktur. ve Günahların çirkin yüzünden ve masiyetin vahşi şeklinden ve mekânın darlığından ben bütün kuvvetimle nida ediyorum: El-Aman, el-Aman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Yâ Deyyan! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar, yerimi genişlettir. İlahî! Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten lil-Âlemîn olan Habib'in senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekva değil, belki nefsimi ve halimi sana şekva ediyorum. Ey Hâlık-ı Kerimim ve ey Rabb-ı Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlukun ve masnuun ve abdin hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelil, hem müsi', hem müsinn, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günahlarını ve hatiatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle mübtela olmuş. Sana tazarru' ve niyaz ediyor. Eğer kemal-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen; zâten o senin şe’nindir. Çünki sen Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, senin kapından

171

başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak Mabud yoktur ki, ona iltica edilsin!.."

َ ْ ُ ‫ل َ اِلٰه اِل َّ اَن ْت وَحد َك ل َ شريك ل َك اخر الْكَلَم ِ فِى الدُّنْيَا اَوَّل الْكَلَم ِ فِى‬ َ َ ُ ِ َ َ ِ َ ٓ ‫اْل‬ ‫خرةِ و‬ َ َ ِ َّ َّ َ ُ َّ ْ ْ ‫فِى الْقَبْرِ ا َشهَد ُ ا َن ل َ اِلٰ ه اِل َّ الل ه وَ ا َشهَد ُ ا َن محمدًا رسوُ اللهه صلى‬ ْ ُ ّٰ َ َ ِ ّٰ ُ َ َّ َ ‫اللهُه تَعالَى ع َل‬ ّٰ ‫يْهِ وَ سلم‬ َ َ َ

[Onikinci Şua ]
[Denizli Müdafanamesi]

‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم ِ وَ بِهِ ن َستَعِين‬ ِ َّ ِ ْ َّ ِ ّٰ ْ ْ ُ
Onsekiz sene sükûttan sonra mecburiyet tahtında bu istid’a mahkemeye ve sureti Ankara'ya makamata verilmiş iken; tekrar vermeğe mecbur olduğum iddianameye karşı itiraznamemdir. Malûm olsun ki; Kastamonu'da üç defa menzilimi taharri etmek için gelen iki müddeiumumî ve iki taharri komiserine ve üçüncüde polis müdürüne ve altı-yedi komiser ve polislere ve Isparta'da müddeiumumun suallerine karşı dedim ve ehemmiyetli bir kısmının sureti Kastamonu zabıta ve adliyesi elinde kalan ayn-ı hakikat küçük bir müdafaanın hülâsasıdır. Şöyle ki: Onlara dedim: Ben, onsekiz-yirmi senedir münzevi yaşıyorum. Hem Kastamonu'da sekiz senedir karakol karşısında ve sair yerlerde dahi yirmi senedir daima tarassud ve nezaret altında kaç defa menzilimi taharri ettikleri halde, dünya ile ve siyasetle hiç bir tereşşuh, hiç bir emare görülmedi. Eğer bir karışık halim olsaydı, buranın adliye ve zabıtası bilmedi veyahut bildi aldırmadı ise, elbette benden ziyade onlar mes'uldürler. Eğer yoksa, bütün dünyada kendi âhireti ile meşgul olan münzevilere ilişmediği halde, neden bana lüzumsuz, vatan ve millet zararına bu derece ilişiyorsunuz! Biz Risale-i Nur şakirdleri,

172

Risale-i Nur'u değil dünya cereyanlarına, belki kâinata da âlet edemeyiz. Hem Kur’ân bizi siyasetten şiddetle men'etmiş. Evet Risale-i Nur'un vazifesi ise, hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-i mutlaka karşı, imanî olan hakikatları gâyet kat'î ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlar ile Kur’âna hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur'u hiçbir şeye âlet edemeyiz. Evvelâ: Kur’ânın elmas gibi hakikatlarını, ehl-i gaflet nazarında propaganda-i siyaset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymetdar hakikatlara ihanet etmemektir. Sâniyen: Risale-i Nur'un esas mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdan, bizleri siyasetten ve idareye ilişmekten men etmiş. Çünki tokada ve belaya müstehak ve küfr-i mutlaka düşmüş bir-iki dinsize müteallik yedi-sekiz çoluk-çocuk, hasta, ihtiyar, masumlar bulunur. Musibet ve bela gelse, o bîçareler dahi yanarlar. Bunun için, neticenin de husulü meşkuk olduğu halde, siyaset yoluyla idare ve asayişin zararına hayat-ı içtimaiyeye karışmaktan şiddetli men'edilmişiz. Sâlisen: Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acib zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zarurîdir: (Hürmet1, merhamet2, haramdan çekinmek3, emniyet4, serseriliği bırakıp itaat etmektir5. Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim ederek, asayişin temel taşını muhafaza ettiğine delil ise; bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur'un, yüzbin âdemi vatan ve millete zararsız bir uzv-ı nâfi' haline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilâyetleri buna şahiddir. Demek Risale-i Nur'un ekseriyet-i mutlaka eczalarına ilişenler, herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ederler. Risale-i Nur'un, yüzotuz risalelerinin bu vatana yüzotuz büyük faidesini ve hasenesini, vehham ehl-i gafletin sathî nazarlarına kusurlu tevehhüm edilen iki-üç risalenin mevhum zararları çürütemez. Onları bunlar ile çürüten, gâyet derecede insafsız bir zâlimdir. Amma benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurları ise, bilmecburiye istemeyerek derim ki: onsekiz sene müddetinde gurbette haps-i münferid hükmünde, yalnız ve münzevi olarak hayat geçiren1 ve bu müddet zarfında ihtiyarıyla bir defa çarşıya ve mecma-ı nas büyük câmilere gitmeyen2 ve çok tazyik ve sıkıntı verildiği halde, bütün emsali menfîlere muhalif olarak istirahatı için birtek defa

173

hükûmete müracaat etmeyen3 ve yirmi sene zarfında hiçbir gazeteyi okumayan4 ve dinlemeyen5 ve merak etmeyen6 ve tam iki senedir Kastamonu'da bütün dostların şehadetiyle, küre-i arz yüzündeki boğuşmaları ve harbleri ve sulh olmuş olmamış ve daha kimler harb ettiklerini bilmeyen7 ve merak etmeyen8 ve sormayan9 ve üç sene yakınında konuşan radyoyu üç defadan başka dinlemeyen10 ve hayat-ı ebediyeyi imha eden ve hayat-ı dünyeviyeyi dahi elem içinde eleme, azab içinde azaba çeviren küfr-i mutlaka karşı galibane Risale-i Nur ile mukabele ettiğine onunla imanlarını kurtaran yüzbin şahidin şehadetiyle isbat11 eden ve Kur’ândan tereşşuh eden Risale-i Nur ile ölümü yüzbin âdem hakkında i'dam-ı ebedîden terhis tezkeresine çeviren12 bir âdeme bu derece ilişmek ve me'yus etmek ve onu ağlatmakla, o masum yüzbinler kardeşlerini ağlatmak hangi kanun var? Hangi maslahat var? Adalet namına emsalsiz bir gadr olmaz mı? Ve kanun hesabına, emsalsiz bir kanunsuzluk değil mi? Eğer bu taharrilerde bazı vazifedar memurların itiraz ettikleri gibi derseniz ki: Sen ve bir-iki risalen rejime ve usûlümüze muhalif gidiyor? Elcevab: Evvelen: Bu yeni usûlünüzün münzevilerin çilehanelerine girmeğe hiçbir hakkı yok. Sâniyen: Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve asayişe ilişmeyen şiddetli muhalifler, her hükûmette bulunur. Hattâ Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh taht-ı hâkimiyetindeki hristiyanlar, kanun-ı şeriatı ve Kur’ânı inkâr ettikleri halde onlara ilişilmiyordu. Hürriyet-i fikir ve serbestiyet-i vicdan düsturuyla Risale-i Nur'un bir kısım şakirdleri; idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usûlünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif amel etse hattâ rejimin sahibine adavet etse, onlara kanunen ilişmez. Malûmdur ki; bir mektubda kusur olsa, yalnız o kusurlu kelimeler sansür edilir, mütebâkisine izin verilir. Eskişehir Mahkemesinde dört ay tedkikat neticesinde, yüz Risalede medar-ı tenkid yalnız onbeş kelime bulmaları kat'î isbat eder ki; risale-i nura ilişilmez onun hedefi dünya değil, herkes bu zamanda ona muhtaçtır. Eğer dinsizliği bir nevi siyaset zannedip, bu hâdisede bazıların dedikleri gibi derseniz: "Bu risalelerin ile medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun." Ben de derim: (Dinsiz bir millet yaşayamaz.) Dünyaca umumî bir düsturdur ve bilhassa küfr-i mutlak olsa Cehennem'den daha elîm bir azabı dünyada dahi verdiği, Risale-i Nur'dan (Gençlik Rehberi) gâyet kat'î bir surette isbat etmiş. O risale

174

taharride elinize geçen risaleler içinde Miftah-ul iman risalesinin ahirinde bir kısım nüshalarında vardır. Bir müslüman el'iyazü billah, eğer irtidad etse, küfr-i mutlaka düşer; ve bir derece yaşatan küfr-i meşkukta kalmaz. Ecnebi dinsizleri gibi olamaz. Ve lezzet-i hayat noktasında, mazi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünki geçmiş ve gelecek mevcudatın ölümleri ve ebedî müfarakatları, onun dalaleti cihetiyle, onun kalbine mütemadiyen hadsiz karanlıkları ve elemleri yağdırıyorlar. Eğer iman gelse kalbe girse, birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. "Biz ölmemişiz, mahvolmamışız" lisan-ı hal ile diyerek, o cehennemî haleti, cennet lezzetine çevrilir. Madem hakikat budur, size ihtar ediyorum: Kur’âna dayanan Risale-i Nur ile (Hâşiye) mübareze etmeyiniz. O mağlub olmaz, bu memlekete yazık olur. O başka yere gider, yine tenvir eder. Hem eğer başımdaki saçlarımın adedince başlarım bulunsa hergün biri kesilse, hakikat-ı Kur’âniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-i mutlaka eğmem ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem diye üç kısım taharricilere söylediğim gibi sizede söylüyorum. Yirmi seneden beri bir münzevinin ifadedeki kusuruna bakılmaz. Risale-i Nur'u müdafaa ettiği için, saded haricine çıktın denilmez. Madem bir sene evvel Risale-i Nur'un bütün eczaları Isparta hükûmetinin eline geçti. Birkaç ay tedkikten sonra, sahiblerine aynen iade edilmiş. Ve madem Kastamonu'da sekiz sene zarfında şiddetli taharriyatta zabıtayı ve adliyeyi alâkadar edecek bir tereşşuh bulunmamış. Ve madem bu son taharride, hiç bulunmayacak ve neşredilmeyecek bir tarzda kaç sene evvel odun yığınları altında saklanmış olduğu göründü heyet-i zabıtaca tahakkuk etti. Ve madem Kastamonu'da polis müdürü ve adliyesi o saklanmış zararsız kitablarımı bana iade etmek üzere kat'î söz verdikleri halde, ikinci gün birden Isparta'dan tevkif emri geldiğinden, daha o emanetlerimi almadan sevkedildim. Elbette ve elbette bu mezkûr hakikata binaen, Denizli adliyesi ve müddeiumumîsi benim çok ehemmiyetli bu hukukumu nazar-ı dikkate almaları, vazifelerinin muktezasıdır. Ve hukuk-ı umumiyeyi müdafaa eden müddeiumumîden, Risale-i Nur münasebetiyle ehemmiyetli bir hukuk-ı âmme hükmüne geçen bu şahsî hukukumu da müdafaa edeceğine ümidvarım, bekliyorum. Yirmiiki seneden beri hayat-ı içtimaiyeden çekilen ve şimdiki kanunları ve tarz-ı müdafaayı bilmeyen ve Eskişehir Mahkemesinde cerh edilmez yüz sahifelik müdafaatını, bu yeni mahkemeye karşı da aynen takdim eden ve Kastamonu'da mütemadiyen tarassud altında ve haps-i münferid tarzında yaşayan Yeni Said, sükûtla sözü Eski Said'e bırakıyor. O da
(Hâşiye):

___________ ___________ _________________
Dört defa mübareze zamanında gelen dehşetli zelzeleler, "Yazık olur" hükmünü isbat ettiler.

175

diyor ki: Yeni Said dünyadan yüzünü çevirdiği için, ehl-i dünya ile konuşmayı, müdafaayı mecburiyet-i kat'iye olmadan yapmıyor. Fakat bu mes'elede çok masum rençber âdemler bize az bir münasebetle tevkif edilerek, iş zamanında, çoluk-çocuklarına nafaka tedarik edemediklerinden, şiddetle rikkatime dokundu. Derinden derine beni ağlattırdı. Kasem ederim, eğer mümkün olsa idi, onların bütün zahmetlerini kendime alırdım. Zâten bir kusur varsa benimdir. Onlar masumdurlar. İşte bu elîm halet için, Yeni Said'in sükûtuna rağmen, ben diyorum: Madem Isparta’da müddeiumumînin yüzer lüzumsuz suallerine bîçare Yeni Said cevab veriyor. Ben de, dokuz sene evvel, başta Kaya Şükrü olarak, dâhiliye vekaletinden ve şimdiki adliye vekaletinden hukukumuzu müdafaa niyetiyle üç sual sormak bir hakkımdır. [Birinci Sual]: Risale-i Nur'un talebesi olmayan ve yanında yalnız âdi bir mektubumuz bulunan Eğirdir'li bir âdemin bir jandarma çavuşuyla vukuatsız bir münakaşa-i lisaniyesi bahanesiyle, beni ve yüzyirmi âdemi tevkif ile, dört ay tedkikden sonra, onbeş bîçareden başka bütün beraet kazanmakla, masumiyetleri tahakkuk eden, yüzden ziyade âdemlere binler lira zarar vermek, hangi kanun iledir. ve imkânatı vukuat yerinde istimal etmek, adaletin hangi düsturuyladır? [İkinci Sual]: [‫ ]وَل َ تَزِر وَازِرة ٌ وِزر ا ُخرى‬ferman-ı esasîsiyle bir kardeşin َ ْ َ ْ َ ُ hatasıyla, diğer öz kardeşi mes'ul olmadığı halde, yanlış mana verilmemek için neşrini katıyen men'ettiğimiz1 ve sekiz sene zarfında, bir veya iki defa elime geçen2 ve aynı vakitte kayb ettirilen3 ve yirmibeş sene evvel aslı yazılan4 ve ehemmiyetli noktalarda imanı şübhelerden5 ve manaları anlaşılmayan bir kısım müteşabih hadîsleri inkârdan kurtaran6 bir küçük risalenin bizden uzak bir yerde7, bilmediğimiz bir âdemde8 bulunmasıyla ve yanlış mana verilmesiyle9 bizleri bu Ramazan-ı Şerifte ve otuz kırk masum rençber ve esnafları, hattâ âdi ve eski bir mektub ve on sene evvel bize bir dostluk münasebetiyle tevkif edip, perişan etmek ve maddeten ve manen onlara ve vatana ve millete lüzumsuz bir evham yüzünden, binler zarar vermek, hangi adalet kanunuyladır? Adliyenin, hangi madde-i kanuniyesiyledir? Ayağımızı yanlış atmamak için, o kanunları bilmek taleb ediyoruz. Evet(Hâşiye) tevkifimizin bir sebebinin hakikatı şudur ki: Bir kısım hadîslerin manası ve tevili bilinmemesinden, "Akıl kabul etmiyor" diye inkâr ___________
(Hâşiye):

___________ _________________

Evet kelimesinden tâ üçüncü suale kadar bu makam dikkatle okunsun.

176

edenlere karşı avamın imanını kurtarmak fikriyle, çok zaman evvel Dâr-ül Hikmet-ül İslâmiyede iken ve daha evvel aslı yazılan Beşinci Şua farz-ı muhal olarak, dünyaya ve siyasete baksa ve bu zamanda yazılsada, madem gaybî haberleri doğrudur ve imanî şübheleri izale eder ve asayişe dokunmuyor ve mübareze etmiyor ve yalnız ihbar eder ve şahısları tayin etmiyor ve ilmî bir hakikatı, küllî bir surette beyan eder. Elbette o külli hakikat-ı hadîsiye bu zamanda dahi bir kısım şahıslara mutabık çıksa adalet cihetinde hiçbir vecihle bir suç teşkil etmez. Hem bir şeyi reddetmek ayrıdır ve ilmen kabul etmemek veya amel etmemek bütün bütün ayrıdır. O risale yakın bir istikbalde gelecek bir rejimi ilmen kabul etmiyor diye bir suç olduğuna, dünyada adliyelerin bir kanunu bulunmasına ihtimal vermiyoruz. [Elhâsıl]: Hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyide dehşetli bir zehire çeviren ve lezzetini imha eden küfr-i mutlakı otuz seneden beri köküyle kesen1 ve tabiiyunun dehşetli bir fikr-i küfrîlerini öldürmeğe muvaffak olan2 ve bu milletin iki hayatının saadet düsturlarını hârika hüccetleriyle parlak bir surette isbat eden3 ve Kur’ânın hakikat-ı arşiyesine dayanan4 Risale-i Nur, böyle bir küçük risalenin bir-iki maddesiyle değil, bin kusur dahi olsa onun binler büyük haseneleri onları affettirir diye dava ediyoruz ve isbatına dahi hazırız. [Üçüncü sual]: Bir mektubun yirmi kelimesinde beş kelime kusurlu görülse, o beş kelime sansür edilir. Mütebâkisine izin vermek bir düstur iken, Eskişehir Mahkemesi'nin dört ay tedkikten sonra, yüzbin kelime içinde zahirî nazarda zararlı tevehhüm edilen yalnız onbeş kelimeden başka bulmamasıyla ve şimdiye kadar yüzbinler âdemin ıslahına vesile olmasıyla, vatana ve millete bin büyük menfaatı tahakkuk eden Risale-i Nur'a, küçük bir hizmet eden veya kendi imanını kurtardığı için bir risalesini yazan ve hatta Abdullah Çavuş gibi onbeş sene evvel yalnız şahsıma yemek pişirmek gibi rıza-yı İlahî için hizmet eden bîçareleri bu iş mevsiminde taht-ı tevkife almak, hükûmet-i cumhuriyenin hangi prensibiyle kabil-i tevfik olabilir? Ve hangi kanunu, müsaade etmeğe imkânı var? Madem cumhuriyet prensipleri hürriyet-i vicdan kanunuyla dinsizlere ilişmiyor, elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl-i dünya ile mübareze etmeyen ve âhiretine ve imanına (vatanına dahi nâfi' bir tarzda) çalışan dindarlara da ilişmemek gerektir

177

elzemdir. Bin seneden beri bu milletin gıda veya ilâç gibi bir hacet-i zaruriyesi olan takvayı ve salahatı bu mazhar-ı enbiya olan Asya'da hükmeden ehl-i siyaset yasak etmez ve edemez biliyoruz. Vatan ve millet ve asayişin menfaatı hesabına bunu da hatırlatmak bir vazife-i vataniyem olması cihetiyle derim: Böyle bize ve Risale-i Nur'a az bir münasebetle taht-ı tevkife almak, gücendirmek yüzünden vatana ve asayişe dindarane menfaatı ve anarşiliğe karşı kuvvetli bir sed teşkil eden yüzbinler âdemleri idare aleyhine fikren çevirmeye yol açar ve anarşiliğe meydan verir. Evet Risale-i Nur ile imanlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaatdar bir vaziyete girenler yüzbinden çok ziyadedir. Hükûmet-i cumhuriyenin belki her büyük dairesinde ve milletin her tabakasında faideli ve müstakimane bir surette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil, belki himaye etmek elzemdir. Şekvamızı dinlemeyen ve bizi söyletmeyen ve bahaneler ile sıkıştıran bir kısım resmî âdemler, vatan aleyhinde anarşiliğe meydan açıyorlar diye kuvvetli bir vehim hatırımıza geliyor. Madem Beşinci Şua'ı Mahkemeler tedkik edip ilişmemişler, bize verdiler. Elbette onu, yeniden resmiyete koyup dedikodulara meydan açmamak, idarece zarurîdir. Biz o risaleyi, eskiden beri gizlediğimiz gibi, hükûmet ve mahkeme dahi onu medar-ı sual ve cevab 2 etmemeli. Çünki kuvvetlidir, reddedilmez! Kabl-el vuku' haber vermiş, doğru çıkmış. Hem hedefi dünya değil, olsa olsa ölmüş gitmiş bir şahsa, müteaddid manalarından bir manası 3 muvafık geliyor. Onun dostluğu taassubu ile o gaybî ihbarı ve manayı, resmiyete koymamayı ve bizi onunla muahaze etmekle daha ziyade teşhirine yol açmamayı, vatan ve millet ve asayiş ve idare hesabına ihtar etmeye vicdanım beni mecbur eyledi. Şiddetli hasta ve çok zayıf ve ihtiyar ve hayli zaman münzevi Mevkuf Said Nursî

178

[Bu Fıkra Resmi Memurların Ellerine Bir Casusun Eliyle Geçtiği İçin ] buraya girdi. [‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

Ramazan-ı Şeriften birgün evvel, gizli zındık düşmanlarım tarafından verildiğine, kuvvetli ihtimal verdiğimiz doktorun tasdikiyle, zehirin hastalığıyla hararetim kırk dereceden geçmeğe başlamış iken, Kastamonu'da adliye müdde-i umumileri ve taharri komiserleri menzilimi taharri etmeğe geldiler.Ben o dakikadan sonra, başıma gelen dehşetli taarruzu, bir hiss-i kablel vuku' ile anlayarak ve şiddetli zehirli hastalığım dahi ölüme gidiyor diye, Isparta vilâyetinde kıymettar kardeşlerimin kucaklarında teslim-i ruh edip, O mübarek toprakta defn olmamı kalben niyaz ettim. Hizb-ül Ekber-il Kur'ânı açtım. Birden bu Âyet-i Kerime [‫وَاصب ِر‬ ْ ْ de baktım. [Üç kuvvetli emare] ile, mânâyı işâri bana ve bize teselli veriyor. Şimdi başımıza gelen bu musibeti, bir cihette hiçe indirdi. Ve Isparta'ya mevkufen beşinci nefyimi, o kalbi duamın kabul olmasına delil eyledi. l362 [Birinci Emare]: (Şeddeler sayılır) Hesab-ı ebcedî ile, binüçyüz altmış iki bu sene arabi aynı tarihine tevafuk edip, manasıyla der: [Sabıreyle] başına gelen kazâ-yı Rabbaniyeye teslim ol. Sen inâyet gözü altındasın. Merak etme, gecelerde tesbihat ve tahmidata devam eyle. 600 200 l00 [Tahlil]: Üç ‫ ر‬altıyüz , dört ‫ ن‬ikiyüz , bir ‫ س‬bir ‫ م‬yüz , bir ‫ ص‬bir

َ َ َ َ َ ْ َ ْ َ ‫ ]ل ِحكْم ِ رب ِّك فَاِن َّك بِاَع ْيُنِنَا وَسب ِّح ب ِحمد ِ رب ِّك‬âyeti karşıma çıktı. Bana bak, dedi. Ben ُ

‫ ف‬bir ‫ م‬ikiyüzon2l0, dört ‫ سهك‬bir ‫ ع‬yüzellil50, üç ‫ سهح‬bir ‫ سهواو‬bir ‫ ى‬kırk40, bir ‫ سهل‬dokuz ‫ سهب‬bir ‫ سهدال‬bir ‫ سهواو‬dört ‫ الف‬altmışiki62, eder. Yekûnu binüçyüz
altmışiki ederek bu senenin aynı tarihine ve başımıza gelen musibetin aynı dakikasına tam tamına tevafuku kuvvetli bir emaredir. [Üçüncü emarenin beyanına şimdilik lüzum olmadığından yazdırılmadı.]
Said Nursî
l362

179

[‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

Başta Üçüncü Sahifenin Âhirinde Kur’ân Bizi Siyasetten Şiddetle Men Etmiş Cümlesinin Bir İzahıdır ve Hâşiyesidir. Bu defaki küçük müdafaatımda ve istid’amda demiştim ki, Risale-i Nur'-daki şefkat, vicdan, hakikat, hak bizi siyasetten men'etmiş. Çünki masumlar dahi belaya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zatlar bunun izahını istediler, ben de dedim: Şimdiki fırtınalı asırda, gaddar medeniyetten neş'et eden hodgamlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumi harpten gelen istibdadat-ı askeriye ve dalaletten çıkan merhametsizlik cihetinde, öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdad meydan almış ki; ehl-i hak hakkını kuvvet-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok biçareleri yakacak. O halde o da azlem-i zâlim olacak ve mağlub kalacak. Çünki mezkur hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir iki âdemin hatasıyla, yirmi otuz âdemi âdi bahanelerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak adalet ve hak yolunda, yalnız vuranı vursa, o vakit otuz zayiata mukabil, yalnız biri kazanır, mağlub vaziyetde kalır. Eğer mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimanesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasiyle, yirmi otuz bîçareleri ezseler, o vakit hak namına dehşetli bir haksızlık ederler.İşte Kur’ânın emriyle gâyet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmakdan kaçındığımızın hakiki hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafa edebilirdik. Hem madem herşey geçici ve fanidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor, elbette biz sabr ve şükür ile tevekkül edip sükut ederiz. Zor ile, icbar ile sükutumuzu bozdurmak ise; insafa, adalete, gayret-i vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bütün zıttır,ve mühaliftir. Hülasa-i Kelam: Ehl-i hükümetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idare ve inzibatın ve adliye ve zâbıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa dünyada hiçbir hükümetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr-i mutlak ve dehşetli bir taun-ı beşeri ve maddiyunluktan gelen zındıkanın taassubiyle, bir kısım gizli zındıklar şeytanetle, bazı resmi memurları aldatarak, evhamlandırıp aleyhimize sevketmek var.Biz de deriz; Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevketseler, Kur’ânın kuvvetiyle Allah'ın inâyetiyle yine kaçmayız. O irtidatkar küfr-i mutlaka o zındıkaya teslim-i silah etmeyiz.

180

Bu gelen fıkra buraya müsveddeye girdi. Belki bir hikmeti var diye çıkarmadık. [‫] بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ Bu hâdise tesiriyle ben kendimi masum kardeşlerime rıza-yı kalb ile feda etmeye kat'î azm u cezm ettiğim ve çaresini fikren aradığım vakitte, Celcelutiye'yi okudum. Birden hatıra geldi ki, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh: (Ya Rab! Aman ver!) diye dua etmiş; inşâallah, o duanın sırrıyla selâmete çıkarsınız. Evet Hazret-i Ali Radıyallahü Anh, Kaside-i Celcelutiye'de iki suretle Risale-i Nur'dan ْ haber verdiği gibi, Âyet-ül Kübra Risalesine işareten  [‫وَ بِاليَةِ الْكُب ْرى ا َمن ّهى م ن‬ ِ ِ َ ‫ِ َه‬

‫]الْفَج ت‬ ْ َ

der. ve Bu işarette ima eder ki: Âyet-ül Kübra yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risale-i Nur talebelerine gelecek [ve Âyet-ül Kübra hakkı için o fecet ve musibetten şakirdlerine aman ver], diye niyaz eder, o risaleyi ve menbaını şefaatçı yapar. Evet Âyet-ül Kübra Risalesinin tab'ı bahanesiyle gelen musibet, aynen o remz-i gaybîyi tasdik etti. Hem o kasidede Risale-i Nur'un mühim eczalarına tertibiyle işaretlerin hâtimesinde, mukabil sahifede َّ der: [‫ ]فَتِل ْك حرو ف النُّورِ فَاجم عْ خوَا صهَا وَ حق ِّقْ معَانِيه َا بِه َا ال ْخي ْر ت ُمم ت‬ َ ُ َ ْ َ ِّ ُ َ َ َ ْ ُ ُ َ Yani: (İşte Risale-i Nur'un sözleri harfleri ki, onlara işaretler eyledik. Sen onların hassalarını topla ve manalarını tahkik eyle. Bütün hayır ve saadet, onlarla tamam olur.) der. (Harflerin manalarını tahkik et.) karinesiyle manayı ifade etmeyen hecaî harfler murad olmadığına, belki kelimeler manasındaki "Sözler" namıyla risaleler muraddır. [‫ا َخطَاْنَا‬ ْ

ِ ِ ْ ْ‫]ربَّنَا ل َ تُواخذ ْنَا ا ِن ن َسينَا اَو‬ َ ّٰ َّ ‫ل َ يَعْل َم الْغَي ْب اِل‬ َ ُ ‫اللهُه‬

َ ِ‫بِاسمهِ سب ْحان َه وَ ا ِن من شي ْئ اِل ّ ي ُسب ِّح ب ِحمدِه‬ ِ ْ ْ َ ُ َ ُ َ ُ ٍ َ ْ ِ ْ
Resmi, bir Ciddi Hasb-i Hâlimi ve Ehemmiyetli Şekvalarımı, Denizli Mahkemesinin Reislerine ve Müdde-i umumîsine ve Sorgu Hâkimlerine Takdim Ediyorum.

181

Efendiler! Yirmi seneden beri, hayât-ı içtimaiyeyi âhiret hesabına olmadan, alakası düşüncesi beni incittiğinden bilemiyorum. İfadedeki kusurlarıma bakmayınız, afvediniz. Ben dokuz sene evvel, dünyaca bir büyük âdemin evhamına uğradım. Yüz risalelerimi tetkikten sonra, yalnız bir risalemi, bir iki meselesiyle, bir sene ceza verdiler. Ben de, hem o cezayı, hem sekiz sene bir haps-i münferid hükmünde, bir odada karakol karşısında, yalnız vakit geçirdim. Tâ ki, ehli siyasetin evhamına dokunacak bir halim bulunmasın. Kastamonu hükümeti ve adliyesi ve zabıtası beni tasdik eder. Ve o cezadan sonra çok defa menzilimi taharrilerde, karışık bir hâlim görünmedi ve bulunmadı. Eğer bulunsa idi, ve Kastamonu hükümeti bilmedi veya aldırmadı. Benden ziyade onlar mes'ul olur. Mâdem hükümetin prensibi, cumhuriyetin serbestiyet-i vicdan düsturuyla. dinsizlere sefahetçilere ilişmiyor. Elbette mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete karışmayan dindarlara da, o prensip hükmüyle ilişmez ve ilişmemeli. Kastamonu'da sekiz sene nezaret ve tarassut altındaki hayatım, zâbıta ve adliyenin tasdikiyle sabittir ki; Şimdi bana ilişenler, hükümet-i cumhuriyenin prensibi ile ve kanunu ile değil, belki evham ve garaz yüzünden, habbeyi kubbe yaptılar. Evet vehim ve inat ile, bir habbeyi bir dağ gibi gösterdiklerinin çok emarelerinden, [iki üçünü] müsaadenizle beyan ediyorum. [Birincisi]: Onbeş sene evvel bana hizmet eden ve Eskişehir mahkemesinde beraatinden sonra, daha hayatından dahi haberim olmayan bazı zatları ve hiç görmediğim ve bir mektubta çabuk Kur’ân okumuş ve imanî risaleleri yazıyor diye hoşuma gitmiş, ben de Maşaallah, Barekellah dediğim, oniki onüç yaşlarında tahmin ettiğim bazı çocukları ve Eskişehir mahkemesinde bahsi geçen, fakat ehemmiyet verilmeyen bir kısım eski mektublarım yüzünden, bazı rençber ve esnafları ellerine kelepçe vurup, benim şimdiki mevhum suçumun şerikleri olarak, taht-ı tevkife alınmalarıdır. [İkincisi]: Kastamonu adliyesi ve zâbıtası, gâyet dikkatli bir aramada, bütün kitaplarımı ve mektublarımı ve gizli eşyamı aldıkları halde,. beni değil tevkif, belki kitaplarımı ve eşyamı taahhüdlerine binaen, bana iade edeceklerini beklerken, birden Isparta müdde-i umumîsinin tevkif iş'arı üzerine, adliyedeki emanetlerimi almadan sevk edildim. Isparta'da gayr-i mevkuf olarak bir sual cevab beklerken, en müthiş bir câni gibi, tecrid-i mutlak içinde, gâyet adi bir bahane ile, yani bir jandarmanın akşam namazımı, yol üstünde camiin dışında kazaya kalmamak için müsaade etmesi bahanesiyle, öyle bir sıkıntı, o muddei umuminin emriyle

182

verildi ki, ifadeye gittiğim vakit, hem benim, hem masum biçare arkadaşlarıma ve yolda şimendifer içinde kelepçe vurmalarıdır. O risale ile isim müşabeheti bulunan ve sırf imanî olan Yedinci Şua eski harfler ile tab' edilmesi sebebiyle, o yedinciyi bu Beşinci Şua tevehhüm edip, yirmi senelik Risale-i Nur eczalarını ve onbeş seneden beri yazılan ve ele geçen mektubları, ne mürur-ı zamanı, ve ne de afv kanunlarını ve ne de, Eskişehir mahkemesinin tebrie ve tahliye ve tasfiyesini nazara almayarak, öyle lüzumsuz ve manasız sualler ve verdikleri yanlış manalarla, Isparta müdde-i umumîsi muahezeye çalıştı. Ezcümle: Yirmi sene evvel, bir rivâyete binaen demiştim: (Dehşetli Süfyan İstanbul'da ölecek. Dikilitaşta şeytan bağıracak ve dünyaya işittirecek. Yani radyo ile öldü diye ilan edecek) İşte bu cümledeki (diye) kelimesini müddei umumi okumadı ve itiraz etti. (Sen öldü diyorsun) dedi. Ben de dedim; (diye) kelimesi var, sonra sustu. Daha çok emareler var ki, bana karşı bir habbeyi, evham ve garaz yüzünden yüz kubbe yapılmış. Hatta en acibi şudur ki, hiçbir şey bulamadıklarından, Eskişehir mahkemesinden beraat kazandığımız, (Tarikatçılık, ve cem'iyetçilik ve dini hissiyatı âlet etmek, emniyet-i dahiliyeye zarar vermek) ihtimali ve imkânı gibi, eski nakaratı tazelemek ve yüzelli sahifelik müdafaatım ile, gâyet kat'i reddedilen o asılsız bahaneler ile, bizi muaheze etmeleridir. Ben, bütün bu asılsız bahanelere karşı derim: Eğer bu sekiz sene bana dikkatle bakan ve ilişmeyen Kastamonu hükümetini ve dokuz sene evvel, bir iki risalenin bir iki mes'elesiyle, yalnız bir sene ceza verebilen, başkasına ilişmeyen, Eskişehir mahkemesini ve bir sene evvel Risale-i Nur'un bütün eczalarını, üç ay tetkikten sonra aynen iade eden Isparta adliyesini itham edebilirlerse ve şimdi benim münasebetimle tevkif olunanların münasebetleri derecesinde, benimle ve Risale-i Nur ile münasebetleri bulunan ve bu milletin ruhen en mübarek ve bir cihette ve keyfiyetçe ekseriyet teşkil eden, o hadsiz ve zararsız mütedeyyin zatları mahkemeye sokabilirlerse o vehham mu'terizler, Risalei Nur'un bu yeni meselesini muannid ve hakkımda evhamlı Isparta müdde-i umumîsi gibi, inceden inceye tetkike çalışıp, o yirmi sene mahsulunu, birden bu senenin mahsulüdür, hiç afv kanununa rast gelmemiş diye bizleri onunla itham ederek, mahkemeye verebilirler. Yoksa koca milletin hatırı olan adalet ve hak ve kanunu, bazı şahısların hatırı için kırmakla, en ziyade bîtaraf ve hiç te'sirat-ı hâriciye altına girmeyen ve padişahları âdi âdemler sırasında önünde diz çöktüren, mâhiyet-i adalet, onları dairesinin haricine atacak.

183

Ben Denizli mahkemesine teslim olmuşum. Onu hakkımda bir adalet dairesi bilmek ve görmek, Halıkımın rahmetinden beklerim. Madem, şimdi hayatım Denizli mahkemesiyle alakadardır. Elbette sıhhatim dahi ona bakar. Ben hastalığım için şefkatli bir hekim istedim, bekledim. Gelmeden, burada doktorların hey'etine yazdığım istirhamnameyi, şimdi benim bir resmi merciim mahkemenin hâkimlerine suretini takdim ediyorum. Doktorlara hitaben yazmıştım ki; Siz hekim olmak haysiyetiyle şefkat etmek, sizin 1 meslekçe ehemmiyetli bir seciyeniz olması ve hakikat-ı mevti ve ölüm mahiyetini, her 2 taifeden ziyade sizin bilmenizin lüzumu ve küçük bir kainat hükmünde olan insanın teşrihatındaki hikmet-i Rabbaniye, her meslekten ziyade mesleğinizde medar-ı nazar 3 bulunması nokta-i nazarda, müdde-i umumîden evvel bizimle alakanız var. Çünki bu meselemizde, bütün vatanı alakadar edecek olan Risale-i Nur'a bir nevi taarruz var. Risale-i Nur ise, ism-i Hakim ve ism-i Rahime mazhar olduğu için, en ehemmiyetli bir esası da şefkat olduğundan büyük bir manevi doktordur. Ve her gün nev-i beşerde otuzbin cenaze ile, ölüm haktır diye imza edilen, hakikat-ı mevtin tılsımını ve dehşetli ölümün sevimli muammasını açarak, sırr-ı Kur’ân ile ölümü, yüzbinler âdem hakkında idam-ı ebedi mahiyetinden çıkarıp, terhis tezkeresine çeviren ve ehl-i iman hakkında ölüm, terhis tezkeresi olduğunu, o derece kat'i isbat etmiş ve hakiki teselli vermiş ki, yirmi seneye yakındır, zındıklara maddiyunlara, tabiiyunlara meydan okuduğu halde, hiçbir feylesof, hiçbir mes'elesini cerh edememiş olan Risale-i Nur'u müdafaaya mecbur olduğumdan ve sıhhatim birkaç vecihte muhtel olmasından, nazar-ı şefkatinizi ciddi bir surette rica ederim. Çünkü ben onsekiz senedir, bir içtimai hastalık sebebi ile, haps-i münferid hükmünde, münzevi yalnız yaşamışım ve yirmi senedir yine, içtimai bir manevi rahatsızlık cihetiyle, hiçbir gazeteyi ne okudum ve ne dinledim ve ne de merak ettim. Ve yine ehemmiyetli bir maraz-ı içtimai cihetiyle, şimdi iki sene ve iki aydır, zemin yüzündeki harplerden ve hâdiselerden, hiçbir haber almadım ve merak etmedim ve sormadım. Halbuki ben Risale-i Nur itibariyle, binler âdem kadar alakadarım. Saniyen: Gerçi, ben, onsekiz sene haps-i münferid hükmünde, yalnız bir odada yaşamışım. Fakat menzilim, bu haps-i münferid gibi dar, rutubetli ufunetli, manzarasız, güneşsiz değildi. Teneffüs ederdim. Bir iki dostumla görüşürdüm. Hem şimdi ihtiyarım, yetmiş yaşındayım.

184

Hem zaifim, iyi bir hizmetçiye ihtiyacım var. Hem kırk elli senelik bir kulunç illetine müptelayım. Soğuğa dayanamıyorum. Bu geçen bütün Ramazanda, yalnız iki ekmek yiyebildim. Onun için benim sıhhatimin muhafazası, bu ağır şeraid altında, vazifenize ve himmetinize bakar. Benim ehemmiyetsiz şahsım, itibarıyla sıhhatim dahi ehemmiyetsizdir. Fakat madem zararsız bir surette, hem vatana, hem millete, hem idareye, hem asayişe, hem inzibata, büyük faideleri tahakkuk eden ve yüzbinler âdem, onunla imanlarını tehlikelerden kurtaran ve yüzotuz risale, binler nüshalarıyla nâşir-i efkarı bulunan ve dünya cereyanlarından hiçbir cereyanla alakası bulunmayan ve siyasetten bilkülliye tecerrüd eden ve asılsız bir evham yüzünden, bir seneden beri aleyhine hücum planı çevrilen imanî ve Kur’ânî ve sırf uhrevî bir tâife-i azîmenin müdafaası ve evhamın zararından kurtulması, benim sıhhatim ile ve itidal-i demimle bağlanmış. Elbette siz, binler masum şakirdlerin hayır dualarını kazanmak niyetiyle, sıhhatin şeraidine ciddiyetle bakarsınız. Tevkif altına alınmış bir müttehem âdemin sıhhati ne ehemmiyeti var diye yalnız resmi baksanız, hekimlikteki hikmet ve şefkat ve insaniyet incinecekler.Benim de şimdiki insanlardan ümidim kesilecek. Hayli ihtiyar, çoktan hasta ve çok zaif ve cidden tam müteessir Mevkuf Said Nursî Efendiler, Hâkimler; Çok geniş, Risale-i Nur'a aid, Isparta müdde-i umumîsinin hem mükerrer, hem intizamsız, hem muhtelif, hem çok suallerine karşı, benim de Risale-i Nur'u müdafaa mecburiyetiyle, böyle intizamsız ve parça parça ve bazen mükerrer ifadelerime, nazar-ı müsamaha ile bakmanızı rica ederim. Risale-i Nur'un kıymetini gösteren bazı hususi mahrem risaleler ki; (Kerâmat-ı Aleviye ve Kerâmat-ı Gavsiye ve İşârât-ı Kur’âniye risaleleridir.) Elinize geçmek ve geçmiş ihtimaliyle derim: Bu mahkemenin, Risale-i Nur'a itiraz ve tenkit değil, onu müdafaa etmek bir vazifesi olduğunu iddia ediyorum. Evet (vahdet-i mesele) cihetiyle, o mezkur üç mahrem risaleler, yüzer işaretleriyle Risale-i Nur'u tasdik ve hakkaniyetine imza basıyorlar. Bir davada bu kadar emareler şehadet ettikleri halde, o dava çürütülmez. Risale-i Nur'un arkasında otuzüç âyât-ı Kur'âniye işaratı ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahu Anh'ın üç kerâmât-ı gaybiye ile ihbaratı ve Gavs-ı

185

A'zamın sarahata yakın şehadatı vardır. Ona hücum, bunlara hücumdur. Evet mâdem ölüm öldürülmemiş ve kabir kapısı kapanmıyor ve hayat-ı dünyeviye sür'atle hiçliğe gidiyor, elbette Risale-i Nur gibi kudsi ve kat'i bir esere eşedd-i ihtiyaç vardır. Bu fıkra dahi müsveddeye girdi, daha çıkarmadık. Hapisteki Kardeşlerime yazdığım bir mektubtur. [‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

ٌ ‫ ] ا َّٰلل ُه حفِي ظ ع َلَيْه ِم طُوب َى لَه ُم‬baktım ki: Birinci âyet (şeddeler sayılsa ve meddeler َ ‫ه‬ ْ ْ l362 sayılmazsa) [‫ ]امنُوا‬daki [‫ ]واو‬dahi (medde)dir makam-ı cifri ve ebcedisi eder ki, tam َ

Sorgu hâkimi beni isticvab için çağırdığı gün, ben kardeşlerimi nasıl müdafaa edeyim diye düşünürken, İmam-ı Gazali'nin Hizb-ül Masun'unu açtım. Birden bu gelen âyetler nazarıma göründü. َ [‫ا ِهن الل ه يُدَافِهعُ ع َهن ال ّذِي ن امنُوا ي َهسعَى نُورهُهم بَي ْهن اَيْدِيهِهم وَبِاَي ْمانِهِهم‬ ْ ْ َ ْ ْ ُ َ ‫َه‬ ‫َّ ّٰ َهه‬ َ ِ

tamına bu senenin hicri aynı tarihine ve bizim mü'min kardeşlerimizi müdafaaya azmettiğimiz aynı zamanına, hem manası, hem makamı tevafuk ediyor. "Elhamdulillah dedim, benim müdafaama ihtiyaç bırakmıyor." Sonra hatırıma geldi ki, "netice ne olacak" diye merak ettim ٌ gördüm; [‫ ] طُوب َى لَه ُم اَلل ُه حفِي ظ ع َلَيْه ِم‬deki iki cümle (tenvin sayılmak şartıyla), َ ‫ْ ّٰ ه‬ ْ
l362

makam-ı cifrisi aynen bin üçyüz altmış iki , eğer bir medde sayılmazsa ve binüçyüz altmış 1363 üç eder. Eğer o medde dahi sayılsa tam tamına hıfz-ı ilahiye pekçok muhtaç olduğumuz bu zamana ve bu senenin ve gelecek senenin hicri aynı tarihine tevafuk ederek, bir seneden beri büyük bir dairede ve geniş bir sahada, aleyhimize ihzar edilen dehşetli bir hücum karşısında, mahfuziyetimize te'minat ile teselli veriyor.Risale-i Nur'un bu hadisede daha parlak fütuhatı me'murîn dairelerinde bulunmasından, şimdiki muvakkat tevkif bizi me'yus etmez ve etmemeli. Ve Âyetül Kübranın tab'ı sebebiyle müsaderesi, onun parlak makamına ve nazar-ı dikkati her tarafdan ona celbetmesine bir ilânname telâkki ediyorum. [‫م ْه ام ن‬ ‫َ ن َ َه‬

‫بِالْقَدَرِ ا َمن من الْكَدَر‬ َ ِ َ ِ ِ

] en güzel bir düstur-ı tesellidir.

186

Bu teslimiyetle beraber, gâyet kuvvetli bir tesanüde ve birbirinin kusuruna bakmamaya ve Risale-i Nur'a karşı alakayı gevşetmek değil, belki daha ziyade kuvvetleştirmeye şiddetle ihtiyacımız var. Ben görüyorum, bize hücum edenler, en ziyade tesanüdümüzü bozmak istiyorlar ve en ziyade bana karşı ihanet derecesinde hürmeti kırmaya çalışıyorlar. Güya Risale-i Nur'a karşı hürmet, benden ileri geliyor. Beni kırmakla, o kırılır diye, divaneliklerinden zan ediyorlar. Hem şiddetli bir surette konuşmakdan beni men ediyorlar. Tâ ki hakikat-ı mes'ele anlaşılmasın. Ve Risale-i Nur sussun. O bedbahtlar bilmiyorlar ki; benim zaif dilimin susmasıyla, etrafda binler kardeşlerimin kuvvetli dilleri ve Risale-i Nur'un memlekette intişar eden binler nüshalarının parlak lisanları konuşuyorlar. Ve susmazlar ve susturulmazlar. Biz onların bütün tazyik ve sıkıntı vermelerine karşı, iman-ı tahakiki kuvvetiyle ve sırrıyla kabre iman ile girmek ve şirket-i maneviye ile her birimiz, yüzer lisanla dua ve tesbihat ve a'mal-i saliha yapmak olan iki kudsi ve cihandeğer kıymetli ve medar-ı sürûr kazancımızla mukabele edip, geçmiş zahmetlerin sevablarını ve manevi lezzetlerini ve gelecek meşakkatlerin hazırda yokluğunu düşünerek, yalnız hazır saatteki musibete karşı, sabr içinde şükür etmeliyiz. Madem ben, sizin elemlerinizle de müteellimim ve sizden pekçok ziyade tazyika maruz olduğum halde, sabır ve tahammül ediyorum, elbette sizler benim tesellilerime ihtiyacınız çok olmaz diye çok teselli yazmıyorum. Said Nursî [‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

Emniyet Müdürü Müddei umumla beraber, hapiste yanıma geldikleri vakit, bu mektubu verdim. O da vâliye vermiş. Emniyet dairesindeki Hey'et-i Zâbıtaya bir maruzatımdır. Efendiler, Benim başıma evham yüzünden gelen hâdise ile, hey'et-i zâbıta emniyet-i dahiliye cihetiyle çok alakadardır diye, size de bir hakikatı beyan edeceğim. Çünki hem Kastamonu'da, hem Ankara'da hem Isparta'da taharri me'murları ve komiserler, bizim esrarımızı anlamak için çok temas

187

ettiler. Kastamonu zabıtası bildi ki, biz zâbıta vazifesine endişe vermek değil, belki yardım ediyoruz. Ve Isparta zabıtası dahi, müteaddid temasında bizi ve Risale-i Nur'u ve şakirdlerini, asayiş ve inzibat cihetinde yardımcı ve dost görmeğe başladılar. Hatta en mahrem esrarımızı ki, Isparta müdde-i umumîsi dinlemesinden telaş ettiği halde, bila tereddüd Isparta zabıtasına verecektim. Ve benimle gelecek sivil komiserler ile gönderecektim: Fakat beni kelepçelediler. Onlar da gelmediler. Ben de, gönderemedim. Evet gerçi şahsım itibarıyla, ehemmiyetsiz ve kıymetim yok, fakat kırk senedir memleketin çok yerleriyle alakadar olmuşum. O yerlerde ciddi dostlarım ve hakiki kardeşlerim ve Risale-i Nur dersinde arkadaşlarım kesretle varlar. Eğer onların vaziyeti, inzibat ve asayiş lehinde olmasa idi, elbette şimdiye kadar, bir vukuatları görünecekti. Halbuki hem Eskişehir mahkemesinde, hem bu defa da vukuata binaen değil, belki imkâna bina edilmiş. Yani, yapmış diye ilişmiyorlar, belki yapabilir diye, evham yüzünden ilişiyorlar. İşte buranın zabıtasına, en mahrem esrarımı bilaperva içine alan müdafaatımı, isterlerse takdim edeceğim. Çünki ekser vilâyetlerde Risale-i Nur ve şakirdleri girmişler. Herhalde Denizli'ye eğer girmemişse, girecek. Böyle hasbi, fahri bir tarzda fenalığı, ahlaksızlığı, anarşiliği, serseriliği izaleye ciddi çalışan ve te'siratını Kastamonu'da ve Isparta havalisinde gösteren yılmaz, geri çekilmez bir inzibat kuvvetini, buranın emniyet dairesi nazara alıp, asayiş lehinde isti'mal etmek varken, bu kuvvete endişeli ve müttehem nazariyle baksa birkaç cihette zarardır diye arz ediyorum; Ben buranın adliyesine karşı ehemmiyetsiz şahsım değil, belki memlekete zararsız bir surette menfaatli ve kıymetli Risale-i Nur ve şakirdlerini nazara alıp müdafaa ettiğim halde, "Sen kendini müdafaa et" diye beni acip bir câni tarzında herşeyden ve konuşmaktan tecrit ve haps-i münferide, ve sıhhatime ve ihtiyarlığıma tam dokunacak bir şekilde soktular. Sonra doktorları hastalığım haysiyetiyle istedim. Onlara hitaben derdimi yazdım. Birkaç gün te'hirden sonra, bir doktor geldi. Öyle bir acele ile baktı ki; "Güya müttehem ve vatana muzır bir şahsiyetin sıhhati ne ehemmiyeti var." diye manasını fehm ettim. Daha onlara hitaben yazdığım istirhamnameyi vermedim. Şimdi en son size de müracaat ediyorum. Bu gurbette hiç dost bulmayan ve herkes ona müttehem nazarıyla bakan bir âdemin derdini de dinlemek gerekdir. Bir vazife ile, bir sivil

188

polis gönderebilirsiniz. Tâ ki hakikat-i hâli anlasın, size haber versin. Ve Isparta ve Denizli adliyelerine müdafaatımın suretini size getirsin. Ve zâbıta ile Risale-i Nur şâkirdlerinin ortasına anlaşmamazlık girmesin. Haps-i münferidde mevkuf Said Nursî [‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ En mühim parça budur. Bir Cum'a Gününün Birkaç Saatinin Bir Mahsulüdür. Müdde-i umumî Bey, Yirmi senedir, hayat-ı içtimaiyeyi ve bilhassa böyle resmi ve ince ve siyasi hayatı terk etmişim. O hallere karşı alması lazım gelen vaziyeti bilemiyorum ve düşünemiyorum ve düşünmesi beni cidden incitiyor. Fakat mecburiyetle, Isparta'da insafsız bir zatın intizamsız ve mükerrer ve lüzumsuz pekçok suallerine verdiğim cevabların hatimesi ve hülasası ve sorgu hakiminin zabtına geçen ve ayrıca size verilmiş olan, intizamsız müdafaatım ve istid’amda belki saded haricinde ve lüzumsuz ve tekrar ve intizamsızlık ve aleyhime dönecek şiddetli ta'birler ve bilemediğim yeni kanunlara muhalif ifadeler bulunabilir. Fakat madem hakikat üzere gidiyor, hakikatın hatırı için o kusurlara bakmamak gerektir. O istid’a da [üç dört, belki dokuz esas] üzere gidiyor. [Birincisi]: Madem hükümet-i Cumhuriye, Cumhuriyetteki hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmiyor. Elbette dindarlara ve takvacılara da ilişmemek gerektir.Ve mâdem (dinsiz bir millet yaşamaz.) Ve Asya din noktasında Avrupaya benzemez. Ve İslamiyet hayat-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde hristiyanlığa uymaz. Ve dinsiz bir müslüman başka dinsizler gibi olmaz. Ve bu bin seneden beri, dünyayı diyanetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın tehacümüne karşı, salabet-i diniyesini kahramanane muhafaza eden ve bu vatandaki milletin bir ihtiyac-ı fıtrısi hükmüne geçen diyanet, salahat ve bilhassa iman hakikatlarının öğrenmesi yerlerine hiçbir terakkiyat, hiçbir medeniyet tutamaz ve o ihtiyacı onlara unutturamaz. Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir hükümet, Risale-i Nur'a adalet ve kanun ve asayiş cihetinde ilişmez ve iliştirmemeli.

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

189

[İkinci Esas]: Madem bir şeyi red etmek başkadır, ve o şeyi kalben kabul etmemek daha başkadır, ve onunla amel etmemek bütün bütün başkadır.ve Her hükümette şiddetli muhalifler bulunur. Ve mecûsi hakimiyeti altında müslümanlar ve Hükümet-i İslamiye-i Ömeriyede Yahudiler, Hristiyanlar bulunmuş ve asayişe ve idareye ilişmeyenin hürriyet-i şahsiyesi, her hükümette vardır, ilişilmez. Ve hükümet ele bakar kalbe bakmaz. Ve madem asayişe ve idareye ve siyasete ilişmek isteyen, herhalde hiç şüphesiz gazeteler ile ve dünya hadisatı ile alakadar olacak. Ta kendine yardım eden cereyanları, vaziyetleri hadisatı bilsin. Tâ yanlış ayağını atmasın. Ve Risale-i Nur ise, şakirdlerini o derece men etmiş ki; bütün yakın dostlarım biliyorlar ki; yirmi senedir değil gazeteleri okumak, belki sormasını ve merak etmesini ve düşünmesini bana terk ettirmiş. Ve iki sene ve iki aydır, kat’iyen dünya harplerinden ve vaziyetlerinden, hiç bir haber almamak derecede beni hayat-ı içtimaiyeden çekmiş. Elbette ve elbette hikmet-i hükûmet ve kanun-ı siyaset ve düstur-ı adalet bana ve benim gibi kardeşlerime ilişmez. Ve ilişen herhalde ya evhamdan veya garazından veya inadından ilişir. [Üçüncüsü Esas]: Bir müdde-i umumî yanlış bir mana ile, Beşinci Şua'a dair suallerinde kanun hesabına değil, belki ölmüş bir şahsın dostluğu taassubu hesabına, manasız ve lüzumsuz itirazları sebebiyle, bu gelecek uzunca tafsilatı vermeğe mecbur oldum. Evvelen: Bu Beşinci Şua'ı biz gâyet mahrem tutuyoruz1, neşretmiyoruz2. Hem bütün taharrilerde bende bulunmadı3. Hem sekiz senede, bir iki defa, bir iki saat elime geçti4. Hem maksadı, yanlız avamın imanlarını şüphelerden ve müteşabih hadisleri inkârdan kurtarmaktır. [Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede dolayısıyla bakar5. Hem verdiği gaybi haberler doğrudur6. Hem ehl-i siyaset ve dünya ile mübareze etmez, yalnız ihbar eder 7. Hem şahısları tayin etmiyor, külli bir surette, bir hakikat-i hadiseyeyi beyan eder. [Fakat bir zaman sonra, o külli hakikatı, bu asırdaki dehşetli bir şahsa, tam tatbik etmişler]. Onun için bu senelerde, yeni te'lif edilmiş zannıyla itiraz ettiler. Hem o risalenin aslı Dâr-ül Hikmetten de daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra, tanzim edildi. Risale-i Nur'a girdi. Şöyle ki:

190

Hürriyetten evvel İstanbul'a geldim. O zaman Japonya’nın başkumandanı İslam ulemasından dini bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri, o münasebetle sual ettiler. Ezcümle: Bir hadiste, âhirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar, alnında [‫ ]هَذ َا كَافِر‬cümlesi yazılmış bulunur, hadis vardır, diye benden sual ettiler. ٌ Dedim: Bir acip şahıs, bu milletin başına geçer ve sabah kalkar, başına şapka giyer ve giydirir. Bu cevabtan bunu sordular: "Acaba o zaman onu giyen kafir olmaz mı"? Dedim: şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat baştaki hakiki iman şapkayı da secdeye getirecek, müslüman edecek, İnşaallah. Sonra dediler; aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek, bu hâdise ile süfyan olduğu bilinecek. Ben de cevaben dedim: Bir darb-ı mesel var ki; çok israflı âdeme eli deliktir, yani elinde mal durmuyor, akıyor, zayi olur deniliyor. İşte o dehşetli âdem, bir su olan rakıya müptelâ ve onunla hasta olacak, ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak.Sonra birisi sordu ki: O süfyan öldüğü zaman, İstanbul'da dikilitaşta, şeytan bütün dünyaya bağıracak ve işittirecek ki "filan öldü" Ben o vakit dedim: Telgrafla haber verilecek. Fakat bir zaman sonra [radyo] çıkmış işittim. Eski cevabım tam değilmiş bildim. Dâr-ul hikmette iken dedim: şeytan gibi radyo ile dünyaya işittirecek. Sonra sedd-i zü-l karneyn ve ye'cüc ve me'cüc ve dabbet-ül arz ve deccal ve nüzul-ı İsâ Aleyhisselâm hakkında sualler sorulmuştu. Ben de cevab vermiştim. Hatta eski risalelerimde onlar kısmen yazılmışlar. Bir zaman sonra Mustafa Kemal, iki defa şifre ile vanın eski valisi ve benim dostum Tahsin Bey'in vasıtasıyla, beni Ankara'ya taltif için neşr edilen Hutuvât-ı Sitte'ye mükâfeten celb etti, gittim. Şeyh Sünûsi o kürdçe lisanı bilmediğinden, beni onun yerinde üçyüz lira maaşla, vilâyât-ı şarkiyeye vâiz-i umumi, hem meb'us, hem Diyanet Riyaseti Dairesinde Dârul Hikmet azalarıyla beraber, eski vazifem ile memnun etmek ve benim Van'da temelini attığım Medreset-üz Zehra ve Şark Dâr-ül Fûnununa, Sultan Reşadın verdiği ondokuzbin altın lirayı, yüzelli bin banknota iblağ ederek, ikiyüz meb'us içinde, yüzaltmışüç meb'usun imzasıyla kabul edildiği halde ben Beşinci Şua aslının verdiği haberin bir kısmını orada, o âdemde gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım ve "Bu âdemle başa çıkılmaz, mukabele edilmez." diye dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip, yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarfettim. Yalnız bazı zâlim ve insafsız memurlar, bana dünyaya bakacak iki

191

üç risaleleri yazdırdılar. Sonra bazı zatlar, âhirzaman hadisatını haber veren, müteşabih hadîsleri sual etmek münasebetiyle, o eski risalenin aslını tanzim ettim. Risale-i Nur'un Beşinci Şua'ı namını aldı. Risale-i Nur'un numaraları te'lif tertibiyle değil. Mesela Otuzüçüncü Mektub, Birinci Mektubtan daha evvel te'lif edilmiş. Ve bu Beşinci Şua'nın aslı gibi, Risale-i Nur'un bir kısım eczaları, Risale-i Nurdan evvel te'lif edilmiş. Her ne ise... Bu makamda bir müdde-i umumînin, Mustafa Kemal'e dostluğu taassubiyle, kanunsuz ve lüzumsuz ve yanlış itiraz ve sualleri, beni bu saded harici izahatı vermeğe mecbur eyledi. Ben onun adliye kanunu namına, tamamen şahsi ve kanunsuz bir sözünü misal olarak beyan ederim. O dedi: "Beşinci Şua'da sen hiç kalben nedamet etmedin mi ki, onu rakıdan ve şaraptan su tulumbası gibi tabirler ile tezyif etmişsin." Ben, bu bütün bütün manasız ve yanlış dostluk taassubuna mukabil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez. Yalnız bir hissesi olabilir. Nasıl ki, ordunun bütün ganimeti, malları, erzakları bir kumandana verilse zulümdür. Dehşetli bir haksızlıktır. Evet nasıl, o insafsız o çok kusurlu âdemi sevmemekle beni ittiham etti. Âdeta vatan haini yaptı. Ben de, onu orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. Çünkü bütün şerefi ve manevi ganimeti o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise, müsbet şeyler haseneler, iyilikler, cemaate, orduya tevzi' edilir. Ve menfi tahribat ve kusurlar başa verilir. Çünki bir şeyin vücudu, bütün şeraidin ve erkânının vücuduyla olur ki; kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademiyle ve bir rüknün bozulmasıyla mahvolur, bozulur. O fenalık başa, reise verilebilir. İyilikler, haseneler ekseriyetle müsbet ve vücûdidir. Başlar sahip çıkamazlar. Fenalıklar ve kusurlar ademidir ve tahribidir. Reisler mes'ul olurlar. Hak ve hakikat böyle iken, nasılki bir aşiret fütûhat yapsa, aferin Hasan Ağa, eğer mağlup olsa tuh diye aşiret tezyif edilir. Bütün bütün hakikatın aksine hükmedilir. Aynen öyle de, beni ittiham eden o müddei, bütün bütün hakkın ve hakikatın aksine bir hatasıyla, güya adliye namına hükmetti. Aynen bunun hatası gibi, eski harb-i umumiden biraz evvel, ben Vanda iken bazı muttaki zatlar yanıma geldiler, dediler ki: "Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor, gel bize iştirak et. Biz bu münafık reislere itaat etmiyeceğiz. "Ben de dedim: "O fenalıklar, o dinsizlikler o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onunla mes'ul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda, yüzbin evliyalar var. Ben bu

192

orduya karşı kılınç çekemem, size iştirak etmem." O zatlar benden ayrıldılar, kılınç çektiler. Neticesiz Bitlis hadisesi vücuda geldi. Az bir zaman sonra, harb-i umumi patladı. O ordu, Din-i İslam namına iştirak etti, cihada girdi. O ordudan yüzbin şehitler evliya mertebesine çıkıp, beni o davamda tasdik ederek, kanlarıyla velâyet fermanlarını imzaladılar. Her ne ise.. Biraz uzun söylemeğe mecbur oldum. Çünki hiçbir hissiyatla ve harici te'siratla müteessir olmamak mahiyetinin kat'i bir hassası bulunan adalet hakikatı namına, böyle cüz'i ve hata hissiyatla ve tarafgirlikle bize ve Risale-i Nur'a karşı, müzeyyifane hareket eden müdde-i umumînin acip vaziyeti, beni bu uzun ifadeye sevketti. [Dördüncü Esas]: Eskişehir mahkemesi yüz risaleyi ve mektubları, dört ay tetkikten sonra yalnız yüzyirmiden onbeş âdeme, altışar ay ceza ve bana da yüz risaleden yalnız bir iki risalede onbeş kelime ile, bir sene ceza verebildi. Tarikatçılık ve cem'iyetçilik ve şapka mes'elelerinde beraat ettirdiler. Ve biz dahi o cezayı çektik. Ondan sonra Kastamonu'da çok defa taharrilerde, hiçbir ilişiğimizi bulmadılar. Ve geçen sene Isparta'da mahrem ve gayr-ı mahrem Risale-i Nur'un bütün eczaları, bilâ istisna hükümetin eline geçti. Üç ay tetkikten sonra, umumu sahiplerine iade edildi. Madem hakikat budur. Beni ve Risale-i Nur'un şâkirdlerini ittiham eden, o gibi âdemler kanun namına kanunsuz ve garaz ve hissiyatla bizi muaheze edenler, bizden evvel hem Eskişehir mahkemesini, hem Kastamonu hükümetini ve zabıtasını, hem Isparta Adliyesini ittiham edip, (varsa suçumuza) tam teşrik ediyorlar. Çünki bir suçumuz olsa idi, bu üç hükümetin yakınında çok zaman tecessüs ile görmedi veya aldırmadı. Bizden ziyade onlar suçlu olurlar. Halbuki; dünyaya karışmak arzusu bizde bulunsa idi, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti. Divan-ı Harb-i Örfî de ve Mustafa Kemal'e hiddetine karşı divan-ı riyasette, şiddetli ve dokunaklı müdafaa eden bir âdem, onsekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entirikalarını çeviriyor diye onu ittiham eden, elbette bir garazla eder. Biz Denizli Müdeiumumisinden ümit ederiz ki, bizi böylelerin ağrazından kurtarsın. Hakikat-ı adaleti göstersin. [Beşinci Esas]: Risale-i Nur şakirtlerinin, mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükûmetin icraatına karışmamak, bir düstur-ı esasileridir. Çünkü hâlisane hizmet-i Kur’âniye, onlara herşeye bedel kâfi geliyor. Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli

193

cereyanlar içinde, hiç kimse istiklaliyetini ve ihlâsını muhafaza edemez. Her halde bir cerayan onun hareketeni kendi hesabına alacak. Kendi dünyevi maksadına alet edecek. O hizmetin kudsiyetini bozacak. Hem maddi mübazarede, şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdad ile birinin hatasıyla onun masum çok taraftarlarını ezmek lazım gelecek, yoksa mağlûp düşecek. Hem dünya için dinini bırakan veya alet edenlerin nazarlarında, Kur’ânın hiçbir şeye alet olamayan kudsi hakikatları, bir propaganda-i siyasette alet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası muvafıkı, muhalifi, memuru, âmisi o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risele-i Nur şakirtleri tam bîtaraf kalmak için, siyaseti ve maddi mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lazım gelmiş. [Altıncı Esas]: Bu meselede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusurlarıyla Risale-i Nur'a hücüm edilmez, o doğrudan doğruya Kur’âna bağlanmış ve Kur’ân dahi arş-ı azam ile bağlıdır. Kimin haddi var elini oraya uzatsın. O kuvvetli ipleri çözsün. Hem bu memlekete maddi ve manevi bereketi ve fevkalade hizmeti, otuzüç âyât-ı Kur'âniyenin işaratı ile ve imam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın üç keramat-ı gaybiyesiyle ve Gavs-ı Azamın kat'i ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale-i Nur, bizim âdi ve şahsi kusurumuzdan mesul olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddi, hem manevi telafi edilmeyecek (Hâşiye) derecede zarar olacak. Bazı zındıkların şeytanetiyle, Risale-i Nur'a karşı çevrilen planlar ve hücumlar, İnşaallah bozulacaklar. Onun şakirtleri başkalara kıyas edilmez dağıttırılmaz, vazgeçirilmez. Cenab-ı Hakkın inâyetiyle mağlup edilmezler. Eğer maddi müdafaadan Kur’ân men etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde, umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şakirtler, Şeyh Said ve Menemen hadiseleri gibi, Cüz'i ve neticesiz hadiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin ! Eğer mecburiyet-i kat'iye derecesinde onlara zulm edilse ve Risale-i Nur'a hücum olsa: Elbette hükümeti iğfal eden zındıklar ve münafıklar bin derece pişman olacaklar. [Elhâsıl]: Madem biz ehl-i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz onlar da bizim ahiretimize ve imani hizmetimize ilişmesinler. Mevkuf Said Nursî ______________________ ______________________
(Hâşiye):

Bu istid’a, Kastamonu zelzelesinden yirmi gün evvel yazılmıştır. Risale-i Nur bereketiyle her vilâyetten ziyada âfatten mahfuz kalmıştı. Şimdi âfet başladı; bu davamızı tasdik etti.

194

[‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

Denizli'nin insaflı Müdde-i umumîsinin iddianamesine karşı evvelen (beş altı esas) olarak, Müdde-i umumî beye evvelce yazılan bir küçük müdafaayı, bir itirazname ve sâniyen mahkemenin elinde bulunan, Eskişehir müdde-i umumîsinin iddianamesine mukabil verilen, eski itirazname ve müdafaayı ve sâlisen küçük müdafaadaki (Beş altı esasa) (Üç dört esası) bir itirazname olarak, iddia makamına, ağır ceza mahkemesine takdim ediyorum: [Birinci Esas]: İddianamade başka yerlerdeki sathî tahkikata binaen, bize bir cemiyeti siyasiye noktasında bakmış. Buna cevabımız: Evvelen: Bütün benimle arkadaşlık eden zatların şehadetiyle, ondokuz seneden beri, hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve sormayan ve bu iki sene beş aydır, harb-i umumiden hiçbir haber almayan ve merak etmeyen ve bilmeyen bir âdem, elbette siyasetle hiçbir alakası yoktur. Ve siyasi cemiyetler ile hiçbir münasebeti olmaz. Ve Saniyen: Risale-i Nur'un yüzotuz parçaları meydandadır, içinde imanî hakikatlardan başka bir hedef, bir maksad-ı dünyevi olmadığını, Eskişehir mahkemesi yalnız bir iki risaleden başka ilişmemesi ve koca Kastamonu zabıtasının sekiz sene zarfında daimi tarassut ile beraber, iki hizmetçimden başka, yalnız üç âdemden başka bir bahane ile müttehem bulmaması, kat'i bir hüccettir ki, Risale-i Nur şakirtleri hiçbir vecihle siyasi cemiyet değiller. Eğer iddianamedeki cemiyetten maksadı, imanî ve uhrevi bir cemaat ise; ona cevaben deriz ki: Eğer Darülfünün talebelerine ve her nevi esnafa, birer cemiyet nâmı verilse: bize de o neviden bir cemiyet nâmı verilebilir. Eğer dini hissiyatla, emniyet-i dahiliyeyi ihlal edecek bir cemaat nâmı veriliyorsa, buna mukabil deriz: Yirmi sene zarfında, bu fırtınalı zamanda, Risale-i Nur'un yüzer risalelerinden binler nüshalarını binler âdem kemal-i merakla okudukları halde, hiçbir yerde, hiçbir vukuat ile emniyet-i dahiliyeye ilişmeleri, ne hükümetçe ve ne de mahkemece kaydedilmemesi bu ittihamı çürütüyor. Eğer hissiyat-ı diniyeyi kuvvetlendirmesinden, istikbalde emniyet-i dahiliyeye zarar verebilir diye, bir cemiyet namı verilmiş ise, buna mukabil deriz: Evvelen: Başta Diyanet Riyaseti ve bütün vaizler aynı hizmeti görüyorlar. Saniyen: Risale-i Nur şakirtleri değil emniyete, ve âsayişe zarar vermek, belki bütün kuvvet ve kanaatlarıyla milleti anarşilikten muhafaza ve emniyet ve âsayişi temin etmek için çalıştıklarına delil ise; birinci esasta beyan edilmiş. Evet biz bir cemaatız, hedefimiz ve proğramımız evvela kendimizi, sonra milletimizi idam-ı ebediden ve daimi haps-i münferidden kurtarmak ve

195

vatandaşlarımızı anarşilikten ve serserilikten muhafaza etmek ve iki hayatımızı imhaya vesile olan zındıkaya karşı, Risale-i Nur'un çelik gibi hakikatlarıyla kendimizi muhafaza olduğuna hüccet ise: Risale-i Nur'un zındıkaya karşı manevi bir müdafaanamesi hükmünde olan, Denizli hapsinin meyvesi namında ve Risale-i Nur'un kısa bir hülasası ve esas mesleğini beyan eden risaleciktir ki, bir nüshası müdde-i umumîliğe verilmiş. [İkinci Esas]: Risalelerde bazı dokunaklı cümleler vardı. Başka yerlerin nâkıs ve sathi tahkikatlarına binaen bizi itham ediyor. Buna mukabil deriz: Madem maksadımız iman ve âhirettir. Ehl-i dünya ile mübareze değil. Ve mâdem, o pek cüz'i ve yalnız bir iki risaleye mahsus ilişmek kasdi değil, belki maksadımıza yürürken onlara çarpmışız. Elbette bir garaz-ı siyasi manasında olamaz.Ve madem imkanat başkadır, vukuat başkadır. (Hakkımızda asayişe zarar yapmış değil, yapabilir diye itham ediyor). Herkesin bir âdemi öldürebilir diye, ithamı gibi manasız bir ithamdır. Ve madem yirmi sene müddetinde, yirmi binler âdemde ve binler nüshalar ve mektublarda hem Eskişehir ve hem Kastamonu hem Isparta şiddetli tetkik ve tahharrilerde, hakiki bir suç teşkiledecek maddeleri bulamadılar. Ve Eskişehir mahkemesi birşey bulamadığından mecburiyetle, bir lastikli kanun maddesinden bizi mesul ettiği gibi, bütün dini dersini vereni dahi mesul eder bir tarzda, yüz âdemden onbeş âdeme altışar ay ceza verebildi. Acaba bizim gibi bir âdemin sizden olsa, bir senede yirmi mahrem mektubları bu tarzda tetkik edilse, onu mesul ve mahcup edecek yirmi cümle bulunmaz mı ? Halbuki, bizde yirmi bin âdemden, yirmi bin nüsha ve mektublarda, hakiki mesul edecek yirmi cümle bulamadıklarından gösteriyor ki: Risale-i Nur'un hedefi, doğrudan doğruya âhirettir. Dünya ile alışverişi yoktur. [Üçüncü Esas]: Denizli mahkemesinin insaflı müddeiumumusinin, başka yerlerde insafsız ve sathi zaptnamelerine binaen, iddianamede kaydettiği maddeler ve tarihsiz mektublar, hem yirmi ve onbeş

196

ve on beş sene zarfındaki muhaberelerden ve kat'i cevabı, üçüncü esasta ve istid’amın ikinci sualinde bulunan beşinci Şuadan, o yüz otuz risalelerin yalnız dört beş risalelerinden ve Eskişehir mahkemesinin tetkikinden geçer ve cezasını çektiren ve af kanunları gören mektublar ve risalelerden ittihamımıza medar bazı bahaneler var. Acaba: Otuzbir mart hadisesinde, (Bâb-ı Seraskeride ve şeyl-ül İslam ve ulemayı dinlemeyen) sekiz taburu bir nutukla itaate getiren bir âdem, sekiz sene zarfında zabtnamelere göre çalışmış, Kastamonuda yalnız beş âdemi iğfal edebilmiş, denilebilir mi? İşte mahrem ve gayr-i mahrem bütün evrak ve kitaplarımı odun yığını altından çıkarıp, üç ay tetkikten sonra yalnız Feyzi, Emin, Hilmi, Tevfik ve Sâdık'tan başka kimseyi, o koca Kastamonu'da bulmadılar. Bu beş zat ise, Lillah için, bana şahsi hizmet münasebetiyle gönderilmişler. Eğer o sathi zabtnameler gibi yapsa idim beş değil, belki beşyüz belki beş bin âdemi kandırabilirdim. O zabtnamelerde, ne kadar yanlışlıklar bulunduğuna bir iki numuneyi beyan ediyorum. Zaman-ı saadetten şimdiye kadar câri olan bir âdet-i islâmiyeye ittibaen, Risale-i Nur'un hususi menbaları olan yüzer âyât-ı meşhûreyi, Bir Hizb-i Kur'âni yaptığımızı, " Dinde tahrifat yapıyor" diye muâheze etmişler. Hem Eskişehir mahkemesinde medar-ı nazar olup, ehemmiyet verilmeyen ve bilmediğimiz bir zatın ilavesi bulunan (Lâdini zamanında latin harflerinin kabulü tarihine tevafukla, inkâr-ı haşre bir emâredir) diye olan yazıdan bugün yazılmış gibi bizi mes'ul etmek istiyor. Hem bir sene cezasını çektiğim ve mahrem tutulan ve zabtnamede kayd edildiği gibi, odun yığınları altından çıkarılan Tesettür Risalesiyle, bu sene yazılmış ve neşr edilmiş gibi, bizi ittiham etmek ister. Hem Ankara'da hükümetin başında bulunan birisine söylediğim itirazlara ve ağır sözlere mukabele etmeyip, sûküt eden ve o âdem öldükten sonra, yanlışını gösteren bir hakikat-i hadîsiyeyi, beyandaki fıtrî ve lüzumlu ve mahrem tenkitlerim, medar-ı mes'uliyet yapılmış. Ölmüş ve hükümetten alakası kesilmiş bir şahsın hatırı nerede ? hükümetin ve milletin bir hâtırı ve Cenab-ı Hak'kın bir tecelli-i hâkimiyeti olan, adalet kanunları nerede? Hem biz hükümet-i cumhuriye esaslarından en ziyade kendimize medar-ı istinad yaptığımız ve onunla kendimizi müdafaa ettiğimiz hürriyet-i vicdan esası bizim aleyhimizde medar-ı mes'uliyet tutulmuş. Güya biz, hürriyet-i vicdan esasına muarız gidiyoruz. Hem medeniyetin seyyiatını ve kusurlarını tenkidimden, hatır ve hayalime gelmeyen bir şey zabtnamelerde isnad ediliyor. Güya ben radyoyu,

197

(Hâşiye)

tayyareyi ve şimendiferi kullanmasını kabul etmiyorum diye, terakkiyat-ı hazıra aleyhinde bulunduğum ile, mes'ul ediyor. İşte bu numunelere kıyasen, ne kadar hilaf-ı hakikat ve adalet bir muamele yapıldığını inşallah insaflı ve adaletli olan Denizli müdde-i umumîsi ve mahkemesi göstererek, o zabıtnamelerin evhamlarına ehemmiyet vermeyecekler. Hem en acibi budur ki; Isparta müdde-iumumisi benden sordu: "Mahrem Beşinci Şua'da demişsin; (Ordu dizginini, o dehşetli şahsın elinden kurtaracak.) Muradın orduyu hükümete karşı sevk etmek midir? " Ben de dedim: Maksadım o kumandan ya ölecek veya tedbil edilecek, ordu onun tahakkümünden kurtulacak demektir. Acaba; Hem gâyet mahrem, hem sekiz senede yalnız iki defa elime geçen ve aynı zamanda kaybedilen, hem âhir zamana aid bir hadisin manasını, külli bir surette beyan eden, hem aslı eskiden te'lif edilen bir risaleyi, hem bir tek nefer görmediği halde, nasıl sebeb-i ittiham olur. Maatteesüf o insafsızın o acip ittihamı, iddianemeye girmiş. Hem en garibi şudur ki; bir yerde demiştim: "Cenab-ı Hakkın büyük ni'metleri olan (tayyareyi, şimendiferi radyoyu) büyük bir şükürle mukabele lazım iken, beşer şükür etmedi. Tayyarelerle bombalar yağdı. Ve radyo, öyle büyük bir ni'met-i ilahiyedir ki; ona mukabil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir külli hâfız-ul Kur’ân olup, bütün zemin yüzündeki insanlara Kur’ân'ı dinlettirsin. Ve Yirminci Sözde, Kur’ânın medeniyet hârikalarından haber verdiğini beyan ederken, bir âyetin işaratı olarak, (kâfirler şimendiferle âlemi islâmı mağlub ederler) demişim. İslâmı bu harikalara teşvik ettiğim halde, bir sebeb-i ithamım olarak, şimendifer tayyare ve radyo gibi terakkiyat-ı hazıranın aleyhindedir diye, iddianamenin âhirinde, beni Isparta müdde-i umumîsinin garazlarına binaen, ittiham eder. Hem hiç bir münasebeti olmadığı halde bir âdem Risale-i Nur'un ikinci bir ismi olan Risalet-en Nur tâbirinden (Kur’ânın nurundan bir risalettir bir ilhâmdır) demiş. İddianamede, başka yerlerin verdikleri yanlış mana ile, güya "Risale-i Nur bir resûldür" diye benim için bir sebeb-i ittiham tutulmuş. ______________________ ______________________
(Hâşiye):

Radyo gibi azim bir ni'met-i İlâhiyeye karşı, azîm bir şükür olmak için: " Radyo Kur’ân'ı okuyup bütün ruy-ı zemindeki insanlara dinlettirip, küre-i havanın hâfız-ı Kur’ân olmasıdır." demiştim.

198

Hem müdafaatımda yirmi yerde, hüccetlerle isbat etmişiz ki; bütün dünyaya karşı da olsa, dini ve Kur’ânı ve Risale-i Nur'u âlet edemeyiz ve edilmez. Ve biz onların bir hakikatını, dünya saltanatına değiştirmeyiz, ve bilfiil öyleyiz. Bu davanın emareleri, yirmi senede binlerdir. Halbuki iddianame başka zabtnamelere binaen güya bizim bütün maksadımız ve saimiz dünya entrikalarını çevirmek ve dünya garazlarıyla dini hasis şeylere alet etmek kudsiyetini düşürmektir diye bizi ittiham ediyorlar. Madem böyledir. Ben ve biz bütün kuvvetimizle [ ‫ ] حسبُنَا اللهُه وَنِعْم الْوَكِيل‬deriz. ّٰ ْ َ َ Mevkuf Said Nursî [‫]بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ Mahkemeye Hitabdır. Efendiler, Size kat'i haber veriyorum ki; buradaki zatların, bizimle ve Risale-i Nur ile münasebeti olmayan veya az bulunan veya inkar edenlerden başka, istediğiniz kadar hakiki kardeşlerim ve hakikat yolunda arkadaşlarım var. Bizler, Risale-i Nur'un keşfiyat-ı kat'iyesiyle, iki kere iki dört eder derecesinde, sarsılmaz bir kanaatle bilmişiz ki: Ölüm bizim için, sırr-ı Kur’ânla, idam-ı ebediden terhis tezkeresine çevrilmiş; ve bize muhalif olanlar ve dalalette gidenler için, o kat'i ölüm, ya idam-ı ebedidir. Eğer ahirete imanı yoksa, veya ebedi ve karanlıklı haps-i münferiddir. Eğer ahirete inanıyorsa ve sefahette ve dalalette gitmiş ise. Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye var mı ki, bu ona alet olsun? Sizden soruyorum. Madem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz, en ağır cezanıza karşı kendimiz, alem-i nura gitmek için, bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemal-i metanetle bekliyoruz. Fakat bizi reddedip, dalalet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüğümüz gibi, idam-ı ebedi ile ve haps-i münferid ile mahkûm ve pek yakın bir zamanda, o dehşetli cezayı çekeceklerini müşahade derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz. Onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz. Bu kat'i ve ehemmiyetli hakikatı isbat etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım. Değil öyle vukufsuz, garazkar, maneviyatta behresiz, ehl-i vukufa karşı, belki en büyük alim ve feylesoflarınıza karşı, gündüz gibi isbat etmezsem, her cezaya razıyım. İşte yalnız bir nümune olarak, iki Cum'a gününde mahpuslar için te'lif edilen ve Risale-i Nur'un umdelerini ve hülasalarını ve esaslarını beyan ederek, Risale-i Nur'un bir müdafaanamesi hükmüne geçen Meyve Risalesini ibraz ediyorum ve Ankara makamatına

199

vermek için, yeni harflerle yazdırmağa müşkilatlar içinde gizli çalışıyoruz. İşte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eğer kalbiniz (nefsinize karışmam) beni tasdik etmezse, bana şimdiki tecrid-i mutlak içinde, her hakareti ve her işkenceyi de yapsanız, sükût edeceğim. [Elhâsıl]: Ya, Risale-i Nur'u tam serbest bırakınız, veyahut o kuvvetli ve zedelenmez hakikatı elinizden gelirse kırınız. Ben şimdiye kadar sizi ve dünyanızı düşünmüyordum ve düşünmeyecektim, fakat mecbur ettiniz, belki de sizi ikaz etmek lâzımdı ki, kader-i ilâhi bizi bu yola sevketti. Biz de; [ِ‫ ]م ن ام ن بِالْقَدَرِ ا َم ن م ن الْكَدَر‬düstur-ı kudsiyi kendimize َ ِ َ ِ َ َ ْ َ rehber edip, her sıkıntılarınızı sabır ile karşılıyacağız, diye azmettik.
Said Nursî

[‫]بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ [İddianameye karşı itiraznamemin tetimmesidir.] Bu itirazda muhatabım, Denizli mahkemesi ve müdde-i umumîsi değil, belki başta Isparta ve İnebolu müdde-i umumîleri olarak, yanlış ve nâkıs zabıtnameleriyle, buradaki acib iddianameyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham me'murlardır. (Evvelen) aslı faslı olmayan ve hatırıma gelmiyen bir siyasi cemiyet nâmını, mâsum ve siyasetle hiç alakaları olmayan Risale-i Nur talebelerine takıp ve o daire içine giren ve İman ve âhiretinden başka hiçbir maksadları bulunmayan bîçareleri, o cemiyetin ya nâşiri, ya fa'al bir rüknü veya mensubu veya Risale-i Nur'u okumuş veya okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp, mahkemeye vermek, ne kadar adâletin mahiyetinden uzak olduğuna kat'i bir hücceti şudur ki: Doktor Duzinin ve sair zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara, "Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i İlmiye" düsturuyla bir suç sayılmadığı halde, (hakikat-ı Kur’âniyeyi ve imaniyeyi öğrenmeye gâyet muhtaç ve müştak olanlara güneş gibi bildiren) Risale-i Nur'u okumak ve yazmak bir suç sayılmış. Ve, yüz risale içinde, yanlış mana verilmemek için mahrem tuttuğumuz ve neşrine izin vermediğimiz iki üç risalede, yalnız birkaç cümlelerini bahane gösterip ittiham etmiş. Halbuki o risaleleri (biri müstesna) Eskişehir mahkemesi tetkik etmiş. Ve müstesnası ise, hem istid’amda hem itiraznamemde gâyet kat'i cevab verildiği ve (Elimizde nur var, siyaset topuzu yok.) Eskişehir mahkemesinde, yirmi vecihle kat'i isbat edildiği halde, o insafsız müddeiler, üç mahrem ve neşr olmayan risalelerin

200

üç dört cümlelerini, bütün Risale-i Nur'a teşmil eder gibi, Risale-i Nur'u okuyanı ve yazanı suçlu ve beni de "Hükümetle mübareze eder" diye ittiham etmişler. Ben bana yakın ve benimle görüşen bütün dostlarımı işhad ve kasemle te'min ederim ki, bu on seneden ziyadedir ki, iki reisten ve bir meb'ustan ve Kastamonu valisinden başka, hükümetin erkanını, vükelasını; ve kumandanları, me'murları, meb'usları kimler olduğunu kat'iyen bilmiyorum. Ve bilmeyi de merak etmemişim. Acaba hiç imkanı var mı ki, bir âdem mübareze ettiği âdemleri tanımasın ve bilmeye merak etmesin? Dost mu, düşman mı? karşısındakini tanımasına ehemmiyet vermesin. Bu hallerden anlaşılıyor ki; bil'iltizam, herhalde beni mahkum etmek için, gâyet asılsız bahaneleri icad ederler. Madem hakikat böyledir, ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim; Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza beş para kıymet vermiyorum. Ve hiç ehemmiyeti yok. Çünkü ben, kabir kapısında, yetmiş yaşındayım. Böyle mazlum ve masum bir iki sene hayatı, şehadet mertebesiyle değiştirmek benim için büyük bir saadettir. Risale-i Nur'un binler hüccetleriyle kat'i imanım var ki, ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer idam da olsa; benim için bir saat zahmet, ebedi bir saadetin ve rahmetin anahtarı olur. Fakat siz, ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükümeti bizimle sebebsiz meşgul eden insafsızlar! Kat'i biliniz ve titreyiniz ki; sizler, idam-ı ebedi ile ve ebedi haps-i münferid ile mahkum oluyorsunuz. İntikamımız sizden pekçok ve muzaaf bir surette alınıyor görüyoruz; hatta sizlere acıyoruz. Evet, bu şehri yüz defa mezaristanına boşaltan ölüm hakikatının, elbette hayattan ziyade, bir istediği var. onun idamından kurtulmak çaresi, insanların her mes'elesinin fevkınde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac-ı zarurisi ve kat'isidir. Acaba bu çareyi kendilerine bulan Risale-i Nur şakirtlerini ve o çareyi binler hüccetlerle bulduran Risale-i Nur'u âdi bahaneler ile ittiham edenler, ne kadar kendileri hakikat ve adalet nazarında müttehem oluyorlar, divaneler de anlar. Bu insafsızları aldatan ve hiç münasebeti olmayan bir siyasi cemiyet vehmini veren (üç madde)dir. [Birincisi]: Eskiden beri benim talebelerim, benimle kardeş gibi şiddetli alakadar olmalarından, bir cemiyet vehmini vermiştir. [İkincisi]: Risale-i Nur'un bazı şakirdleri, her yerde bulunan ve cumhuriyet kanunları müsaade eden ve ilişmeyen cemaat-i islamiye hey'etleri gibi hareket etmelerinden, bir cemiyet zannedilmiş. Halbuki, o mahdut üç-dört şakirdin niyetleri, cemiyet değil, belki sırf hizmet-i imaniyede halis bir kardeşlik ve uhrevi bir tesanüddür.

201

[Üçüncüsü]: O insafsızlar, kendilerini dalalet ve dünya-perestlikte bildiklerinden ve hükümetin bazı kanunlarını kendilerine müsaid bulduklarından fikren diyorlar ki: "Herhalde Said ve arkadaşları, bizlere ve hükümetin bizim medenice nameşru hevesatımıza müsaid kanunlarına muhaliftirler. Öyle ise muhalif bir cemiyet-i siyasiyedirler." Ben de derim: Hey bedbahtlar! Eğer dünya ebedi olsa idi; ve insan içinde daimi kalsa idi; ve insanî vazifeler yalnız siyaset bulunsa idi; belki bu iftiranızda bir mana bulunabilirdi. Hem eğer ben siyasetle işe girse idim, yüz risalede on cümle değil, belki yirmibin cümleyi, siyasetvari ve mübarezekârâne bulacaktınız. Hem farz-ı muhal olarak, eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksadlarına ve keyflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz ahiretten haberimiz yok hile perdesi altında dünya garazları peşinde koşuyoruz diye ki, şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseye kabul ettiremez, haydi böyle de olsa, madem bu yirmi senede hiçbir vukuatımız gösterilmiyor, ve hükümet ele bakar, kalbe bakamaz ve herbir hükümette şiddetli muhalifler bulunur; elbette yine adliye kanunu ile bizi mes'ul etmezsiniz. Son sözüm َ َ ُّ َ [‫] حسب ِى الل ُه ل َ اِلٰه اِل ّ هُوَ ع َلَيْهِ تَوَك ّل ْت وَهُوَ رب الْعَرش الْعَظِيم‬ ‫َ ْ َ ّٰ ه‬ ُ َ ِ ِ ْ Said Nursî [‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

Aziz Sıddık Kardeşlerim.. Eskişehir hapishanesinde gizli kalmış, ve resmen zabta geçmemiş müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hatırayı ve latif bir vâkıa-i müdafaayı beyan ediyorum. Orada benden sordular: "Cumhuriyet hakkında fikrin nedir? "Ben de dedim: (Eskişehir mahkeme reisinden başka) sizler daha dünyaya gelmeden, ben, dindar cumhuriyetçi olduğumu, elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder. Hülasası şudur. O zaman, şimdiki gibi, bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncalara veriyordum, ekmeğimi onun suyu ile yiyordum. İşitenler benden soruyordular, ben de diyordum: "Bu karınca ve arı milletleri, cumhuriyetçidirler, onların cumhuriyet-perverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara veriyorum. Sonra dediler: "Sen, selef-i sâlihine muhalefet ediyorsun?" Cevaben diyordum: "Hulefa-i Raşidinin; herbiri hem halife, hem Reis-i Cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan, manasıyla

202

dindar cumhuriyetin reisleri idiler." İşte ey müdde-i umumî ve mahkeme azaları: Elli seneden beri, bir fikrimin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik hükümet soruyorsanız; ben biliyordum ki, lâik manası, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükümet telakki ederim. On senedir (şimdi yirmi sene oluyor), hayat-ı siyasiye ve içtimaiyeden çekilmişim. Hükümet-i cumhuriye ne hal kesbettiğini bilmiyorum. El'iyazubillah, farz-ı muhal olarak eğer dinsizlik hesabına, imanına ve ahiretine çalışanları mes'ul edecek kanunları yapan ve kabul eden dehşetli bir hale girmiş ise, bunu size bila-perva ilan ve ihtar ederim ki: Bin canım olsa, imanıma ve ahiretime feda etmeğe hazırım. Ne yaparsanız yapınız. Benim son sözüm [ ُ ‫ ] ح سبُنَا الل ُه وَنِعْهم الْوَكِيل‬dir. Sizin beni idam ve ağır ceza ile zulmen mahkum ‫َ ْه‬ َ ‫ّٰ ه‬ etmenize mukabil derim: Ben, Risale-i Nur'un keşf-i kat'isiyle idam olmuyorum, belki terhis edilip, nur ve saadet alemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalalet hesabına bizi ezen bedbahtlar; sizi idam-ı ebedi ile ve daimi haps-i münferid ile mahkum bildiğimden ve gördüğümden, tamamiyle intikamımı sizden alarak, kemal-i rahat-ı kalb ile teslim-i ruh etmeye hazırım. Said Nursî [‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫] بِاسمه‬ ِ ْ

Mahkemede son sözüm. Efendiler, Çok emarelerle kat'i kanaatim gelmiş ki; hükümet hesabına, bize "hissiyat-ı diniyeyi alet ederek emniyet-i dahiliyeyi ihlal edeceğimiz" için hücum edilmiyor. Belki bu yalancı perde altında, zındıka hesabına, bizim imanımız için ve imana ve emniyete hizmetimiz için hücum ediliyor, çok hüccetlerinden bir hücceti şudur ki: Yirmi sene zarfında, Risale-i Nur'un yirmi bin nüshalarını veya parçalarını yirmi bin âdemler okuyup kabul ettikleri halde, Risale-i Nur'un şakirdleri tarafından, emniyetin ihlâline dair, hiçbir vukuat olmamış ve hükümet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Halbuki, böyle kuvvetli propaganda, yirmi günde vukuatlarla kendini gösterecekti. Demek hürriyet-i vicdan prensibine zıd olarak, bütün dindar nasihatçılara şamil, lastikli bir kanunun yüzaltmış üçüncü maddesi, sahte bir maskedir. Zındıklar, hükümeti iğfal ederek, ve adliyeyi şaşırtıp, bizi herhalde ezmek istiyorlar.

203

Madem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr-i mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin.. ve yiyecek. Yüzer milyon kahraman başlar feda oldukları bir kudsi hakikata, başımız dahi feda olsun. Her cezanıza ve idamınıza hazırız. Hapsin harici, bu vaziyette, yüz derece dahilinden daha fenadır. Bize karşı gelen, böyle bir istibdad-ı mutlak altında hiçbir hürriyet, yani ne hürriyet-i ilmiye, ne hürriyet-i vicdan, ne hürriyet -i diniye olmadığından, ehl-i namus ve diyanete ve tarafdar-ı hürriyet olanlara, ya ölmek veya hapse girmekten başka çaresi kalmaz. Bizde [‫ ] اِنَّا ل ِٰهه وَ اِنَّا اِلَيْهِ راجعُون‬diyerek, Rabbimize dayanıyoruz. ِ ‫ّل‬ َ ِ َ
Mevkuf Said Nursî

[‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

Mahkeme Reisi Ali Rıza Bey Efendi, Hukukumu müdafaa etmek için, ehemmiyetli bir talebim ve ricam var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazım da pek nâkıstır, hem beni başkalarıyla görüştürmüyorlar, âdeta tecrit-i mutlak içindeyim. Hatta iddiânâme, onbeş dakikadan sonra benden alındı.Hem avukat tutmaya iktidarım yok. Hatta size takdim ettiğim müdafaatımı, çok zahmetle, bir kısmını gizli olarak, ancak yeni harfle bir suretini alabildim. Hem Risale-i Nur'un bir nev'i müdafaası ve mesleğinin hülasası olan, Meyve Risalesinin bir suretini, müdde-i umumîye vermek ve bir iki suretini Ankara makamatına göndermek için yazdırmıştım. Birden onları elimden aldılar, daha vermediler. Halbuki Eskişehirin adliyesi, bize bir makinayı hapse göndermişdi. Biz müdafaatımızı onda, yeni harfle bir iki nüsha yazdık. Hem o mahkeme dahi yazdı. İşte ehemmiyetli talebim: ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsaade ediniz, biz celbedeceğiz. Ta ki, hem müdafaatımı, hem Risale-i Nur'un müdafaanamesi hükmünde olan risalenin, yeni harfle iki üç suretini alıp, hem Adliye Vekâletine, hem hey'et-i vekileye, hem büyük millet meclisine, hem şûra-yı devlete göndereceğiz. Çünki, iddianamede bütün esas Risale-i Nur'dur ve Risale-i Nur'a aid dava ve itiraz, cüz'i bir hadise ve şahsi bir mes'ele değil ki, çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve bu memleketi ve bu hükümeti ciddi alakadar edecek ve dolayısıyla Âlem-i İslâmın nazar-ı dikkatini ehemmiyetli bir surette celbedecek bir külli hadise hükmünde umumi bir meseledir. Evet, Risale-i Nur'a perde altında hücum eden, ecnebi parmağıyla bu vatandaki milletin, en büyük kuvveti olan Âlem-i İslâmın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvetini kırmak ve nefret verdirmek için, siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr-i mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükümeti iğfal

204

ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, ve der: "Risale-i Nur ve şakirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var." Hey bedbahtlar! Risale-i Nur'un, gerçi siyasetle alakası yoktur, fakat küfr-i mutlakı kırdığı için, küfr-i mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyle bozar, reddeder. Ve Emniyeti, asayişi, hürriyeti, adaleti te'min ettiğine yüzer hüccetlerinden birisi, bu müdafaanamesi hükmündeki Meyve Risalesidir. Bunu, âli bir hey'et-i ilmiye tetkik etsinler, eğer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve işkenceli idama razıyım. Said Nursî [‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

Reis Beyefendi, Kararnamede [üç madde] esas tutulmuş. Birisi: Cemiyettir. Ben buradaki bütün Risalei Nur şakirtlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını ayniyle işhad ediyorum, [onlardan sorunuz ki], ben hiçbirisine dememişim: " Bir cemiyet-i siyasiye veya cemiyet-i nakşiye teşkil edeceğiz." daima dediğim budur: Biz, imanımızı kurtarmağa çalışacağız. Umum ehl-i iman dahil oldukları ve üç yüz milyondan ziyade efradı bulunan, bir mukaddes cemaat-i islamiyeden başka, mabeynimizde medar-ı bahs olmadığını ve Kur’ânda " Hizbullah" nâmı verilen ve umum ehl-i imanın uhuvvet cihetiyle kendimizi, Kur’ân'a hizmetimiz için Hizb-ül Kur’ân, Hizbullah dairesinde bulmuşuz. Eğer kararnamede bu mânâ murad ise, bütün ruhumuzla, kemal-i iftihar ile itiraf ederiz. Eğer başka mânâlar murad ise, onlardan haberimiz yoktur. [İkinci Madde]: Kararnamenin itirafıyla, Kastamonu zabıtasının rapor ve tasdikiyle, hiç neşrolunmayacak tarzda odun ve kömür yığınları altında ve mıhlı sandıklarda bulunan ve Eskişehir mahkemesinin tedkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayı çektiren ve mahrem tutulan " Tesettür Risalesi " ve " Hücumat-ı Sitte ve Zeyli " risalesi gibi kitaplardan bazı cümlelerine yanlış mana vererek, dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp, cezasını çektiğimiz suçuyla mes'ul etmek istiyor. [Üçüncü Madde]: Kararnamede kaç yerinde: " Devletin emniyetini ihlâl edebilir ve yapabilir." gibi tabirlerle imkânat, vukuat yerinde istimal edilmiş. Herkes, mümkündür ki bir katl yapsın, bu imkân ile mes'ul olabilir mi ? Mevkuf Said Nursî

205

‫]وَ ا ِن من شي ْئ اِل َّ ي ُسب ِّح ب ِحمدِهِ ]بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ ْ َ ُ َ ٍ َ ْ ِ ْ
Eski Said'in matbu' "Lemaat" başındaki acib imzası az tağyir ile şimdiki halime ve yetmişinci sene-i ömrüme tam muvafık gelmesi cihetiyle yazdım. Münasib görürseniz hem müdafaatın, hem Meyve'nin, hem küçük mektubların âhirinde imza yerinde yazarsınız. [‫]اَلدَّاعى‬ ِ Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde Said'den Altmış dokuz emvat bâ-âsam âlâma Yetmişinci olmuştur, o mezara bir mezar taş, Beraber ağlıyor hüsran-ı İslâm'a Ümidim var ki, istikbal semavatı zemin-i Asya, bâhem Olur teslim yed-i beyza-i İslâma Zira yemin-i yümn-i imandır; te’min eder. Emn-i eman emniyeti enâma. Said Nursî [‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

Elmas Kalemli, Altın Başlı, Mu'cizeli Kur’ân'ın Kâtibi Hüsrev'in mutâbık bir fıkrasıdır. Risale-i Nur'un kerametlerindendir ki, Üstadımız: çok defa risalelerde (Ey mülhidler ve ey zındıklar Risale-i Nur'a ilişmeyiniz. Eğer ilişirseniz, yakından sizi bekleyen belalar, sel gibi başınıza yağacaktır.) diye on seneden beri, kerratla söylüyorlardı. Bu hususta şahit olduğumuz felaketlerden:

206

[Birincisi]: Dört sene evvel, Erzincan'da ve İzmir civarında vukua gelen hareket-i arz olmuştur. O vakitler münafıklar desiselerle, Isparta mıntıkasında Sav, ve Kuleönü ve civarı köylerdeki Risale-i Nur talebelerine iliştiler. Otuz, kırk kadar Risale-i Nur talebelerini" Camiye gitmiyorsunuz, takke giyiyorsunuz, tarikat dersi veriyorsunuz." diye, mahkemeye sevk etmişlerdi. Cenab-ı Hak İzmir civarını ve azerileri ve civarındaki halkı, dehşetler içinde bırakan zelzelelerle, Risale-i Nurun bir vesile-i def-i bela olduğunu gösterdi. Bu Zelzeleden sonra, mahkemeye sevk edilmiş olan o kardeşlerimizin hepsi, beraat ettirilerek kurtulmuşlardı. [İkincisi]: Yine vakit vakit, Risale-i Nur talebelerinin arkalarında koşmakta devam eden mülhidler, hatt-ı Kur’ân ile çocuk okuttuklarını bahane ederek, Isparta'da müteveffa Mehmet Zühtü ile, Sav karyesinden müteveffa Hafız Mehmet isminde iki Risale-i Nur talebesine hücum etmişler. Çocuklar bu iki kardeşimizin evlerinden alınan Risale-i Nur eczalarıyla birlikte mahkemeye sevk edilmiş. Merhum Mehmet Zühtü, para cezasıyla mahkum edilmek istenilmiş, neticede merkezi Erbaa ve Tokat'ta vukua gelen ikinci bir korkunç zelzele ile, Cenab-ı Hak Risale-i Nur bir vesile-i def-i bela olmakla, şakirtlerine yardım ederek, üstadlarının verdiği haberin sıhhatini tasdik etmek için, o kardeşimizi beraat ettirmiş ve alınan bütün Risale-i Nur eczalarını kendilerine iade ettirmiştir. [Üçüncüsü]: İçinde bulunduğumuz Denizli Hapishanesindeki musibetimizin, başımıza gelmesine sebeb olan o münafıklar, Rumi binüçyüz elli dokuz senesinde, tekrar başta sevgili üstadımız olduğu halde, bize ve Risale-i Nur'a hücum ettiler. Bir kısmımızı Isparta'dan topladılar. Bir kısmını Çivril'den Isparta'ya getirdiler. Sevgili üstadımızı da, yalnız olarak Kastamonu'dan Isparta'ya sevk ettiler. Daha başka vilâyetlerden de arkadaşlarımız Isparta'ya getirilmişti. Ehl-i garazın iğfaline kapılan Isparta adliyesi, Risale-i Nur'un gâyesi haricinde bulunan cephelerde, bizce manası olmayan ittihamlar altında bizi sıkıyordu. Bilhassa kıymettar üstadımızı daha çok tazyik ettikleri vakit, üstadımıza lüzumlu lüzumsuz, birçok sualler açan Isparta müddeimumisinin, " Bu belalar dediğin nedir, " diye olan sualine cevaben: "Evet" demiş. (Zındıklar eğer Risale-i Nur'a ve şakirdlerine ilişseler, yakından bekleyen belaların, hareket-i arz suretiyle geleceğini.) söylemişti. Daha sonra bizi Denizli'ye sevk ettiler. Kastamonu, İstanbul, Ankara dahil olmak üzere, on vilâyetten adliyelere sevk edilen yüzü mütecaviz

207

‫الل ه‬ ‫ّٰ ُهه‬

Risale-i Nur talebelerinin bir kısmı bırakılmış, yetmiş kişiden ibaret olan diğer bir kısmı da, Denizli'de medrese-i Yusufiyede bulunuyorduk. Bizim bütün müracaatlarımıza sudan cevab veriliyor, sevgili üstadımız daha çok tazyik ve sıkıntı içerisinde yaşattırılıyor, ufunetli, rutubetli, zulmetli havasız bir yerde bütün bütün konuşmaktan ve temastan menedilmek suretiyle, hapis-i münferidde ve komşusunda bulunan daha genç yaşlarında iken âdem öldürmek hırsızlık etmek kız kaçırmak gibi en şeni’ suçlardan dolayı mahkum edilmiş ahlakı terbiyelerinden soyulmuş gençler arasında azap çektiriliyordu. İşte bu sıralarda, Denizli zindanının bu dehşetli ızdıraplarını geçirmekte idik. Allah'tan başka hiç bir istinadgahları bulunmayan bu biçarelerin, bir kısmı Kastamonu'dan diğer bir kısmı İnebolu'dan diğer bir kısmı da İstanbul'dan henüz gelmemişlerdi. Bu vatanın her köşesinde bulunan ve hak ve hakikat için çırpınan ve saf kalpleriyle necatları için Rabb-ı Rahimlerine iltica eden pek çok masumların, semavatı delip geçen ve arş-ı Rahmana dayanan âhları boşa gitmedi. Allahu zülcelâl hazretleri, o mübarek üstadımızın Isparta'da söylediği, masumları cennete götüren zâlimleri cehenneme yuvarlayan dehşetli bir diğer zelzeleyi gönderdi.Karşısında Risale-i nur,müdafaa vaziyetinde bulunmamasından Çok haneler harap oldu, çok insanlar enkaz altında ezildi. Çokları sokak ortalarında kaldı. Henüz memleketlerinin hapishanelerinde bulunan kardeşlerimizden Kastamonudan Mehmet Feyzi Sâdık, Emin, Hilmi ve İnebolu'dan Ahmet Nazif, denizli hapishanesine sevk edildiklerinde, َ şu malumatı verdiler:Zelzele tam gece saat sekizde başladı. Bütün arkadaşlar ّ‫ل َ اِلٰ هَه اِل‬ zikrine devam ediyorduk. Zelzele bütün şiddetiyle devam etmekte idi. O sırada hatırımıza geldi,risale-i nuru aşkla ve bir saikle, üç beş defa şefaatçi ederek, Cenab-ı Hak'tan hâlâs istedik. Elhamdülillah derhal sakin oldu. Kastamonu ise; o gece kal’adan kopan çok büyük bir taş aşağı yuvarlanmış bir haneyi ezmiş, tekrar kalkıp bitişiğindeki hanenin üzerinden atlayarak, diğer bir hanenin üzerine düşmüş onu da ezmiş. Bir Çok hanelerde yarıklar çıkıklıklar olmuş. Birkaç ev çökmüş, Hükümet binası yarılmış. Daha bunun gibi hasarat ve zaiyat olmuş. Fakat zelzele hergün olmak suretiyle bir müddet devam etmiş. Tosya'da bin beş yüz ev harab olmuş. Ölü ve yaralı çok fazla imiş. Kargı, ve Osmancık tamamen, Ladik ve sair mahallerde zayiat fazla miktardaymış. İnebolu'da bir minarenin alemi eğrilmiş, ufak tefek çatlaklar olmuş, hasarat ve zayiat olmamış. Doğrudur, Ahmet Nazif Doğrudur, Emin Doğrudur, Sadık Doğrudur, Mehmet Feyzi

208

[Dördüncüsü]: Üçüncü olan bu hareket-i arzdan sonra, yine Risale-i Nur'a ve talebelerine ve müellifine hücum eden ehl-i garazın sözlerini dinleyen adliye, aynı tarzda bizi sıkmakta devam ediyordu. Zındıka taraftarları mübarek üstadımızın ihbarları olan ve Risale-i Nur'un büyük kerametlerinden olup, zelzele eliyle gelen beliyelere ehemmiyet vermek istemiyorlardı. Risale-i Nur'un ilahi ve Kur’âni hakikatlarına karşı cephe alan bu zümre-i münafıkînin başlarına bir dördüncü tokat daha geldi. Garibi şu ki, biz şubatın üçüncü günü mahkemeye çağrılmıştık. Izdırap ve elemleri içinde yüreklerimizi ağlatan hastalıklı haliyle, kendisinden sorulan suallere cevab vermek için, altmışbeş kadar talebesinin önünde ayağa kalkan mübarek üstadımızın cevabları arasında, (o zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek.) kelimeleri tekrar tekrar heyet-i hakimenin yüzlerine karşı ağzından dökülüyordu. Birkaç defa mahkemeye gidip geldikten sonra 7 şubat 944 tarihli İstanbul'da münteşir, Hemşehri isminde bir gazete elime geçti. Gazete okumaya ve radyo dinlemeye hevesli olmamaklığımla beraber, yirminci asrın medenileriyiz diyerek, bugünkü terakkiyat-ı beşeriyeyi kendilerinden bilen, Allah'ı unutan, ahirete inanmayan insanların başlarına Cenab-ı Hak'kın motorlu vasıtalar eliyle, nasıl ateşler yağdırdığını, o münkirlerin dünkü cennet hayatlarının, bugünde cehennemi hâlât içinde nasıl geçmekte olduğunu bilmek ve Risale-i Nur'un bereketiyle, Anadolu'yu bu dehşetli ateş yağmurundan nasıl muhafaza etmekte olduğunu görmek ve şükür etmek hâletinden gelen bir merakla bazı bu gibi havadisleri sorardım ve dinlerdim. İşte bu gazetenin de harp boğuşmalarının resimlerine bakıyordum. Nazarıma çarpan büyük yazı ile yazılmış bir sütunda, anadolunun yirmi bir vilâyetini sarsan ve şubatın birinci gününün gecesinde, sabaha karşı herkes uykuda iken vukua gelen ve pekçok zayiata mal olan dehşetli bir zelzeleyi haber veriyordu. Derhal şubatın üçünde mahkemede, sevgili üstadımızın hey'et-i hâkimiye (Zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek.) diye, tekrar tekrar söylediği sözlerini hatırladım, eyvah dedim. "Risale-i Nur, ıslah eder, ifsad etmez. İmar eder, harap etmez. Mes'ud eder, perişan etmez." diye söylerken aksiyle bizi ve Risale-i Nur'u ittiham etmek. Hâlıkın hoşuna gitmiyor, dedim. İşte merkezi Gerede, ve Bolu, ve Düzce olan bu kanlı zelzele, Risale-i Nur'un dördüncü bir kerameti idi. Bu gazete şu malumatı veriyor: Ankara, Bolu, Zonguldak, Çankırı İzmit vilâyetlerinde fazla kayıplar varmış. Gerede'de iki bin ev yıkılmış, yıkılmayan evler de oturulmayacak derecede

209

harab olmuş. Binden fazla ölü varmış. Enkaz altından mütemadiyen ölü çıkarılıyormuş Düzce'de zarar çokmuş, ölü ve yaralıların miktarı malum değilmiş. Ankara'da yüzotuz ölü ve bir o kadar da yaralı varmış. Bine yakın ev yıkılmış. Debbağhanede iki ev çökmüş, Bazı köylerde sarsıntıyı müteakip yangınlar olmuş. İlk sarsıntı çok kuvvetli olmuş, sarsıntıyı yeraltından gelen bir takım gürültüler takip etmiş. Bolu'dan ve diğer yerlerin köylerinden bir hafta geçtiği halde henüz malumat alınamıyormuş. Diğer bir yerde ikiyüz ev yıkılmış onbir ölü varmış. Bolu ile telgraf ve telefon hatları kesilmiş, zelzele mıntıkasında şiddetli bir kar fırtınası hüküm sürüyormuş. İzmit'te zelzele olurken şimşekler çakmış, şehir bir kaç saniye aydınlık içinde kalmış. Birçok yerlerde halk, çırılçıplak sokaklara fırlamış. Dünyanın bütün rasathaneleri, bu büyük Anadolu zelzelesini kaydetmiş. Bir İngiliz rasathanesi, sarsıntının çok harab edici olduğunu bildirmiş. Sinop'ta aynı günde çok korkunç bir fırtına olmuş. Gök gürültüleri ve şimşeklerle gittikçe şiddetini artırmış. Daha sonra başka bir gazetede tamamlayıcı ve hayret verici şu malumatları gördüm. Zelzeleden evvel kediler, köpekler üçer-beşer toplanmışlar, düşünceli gibi, hüzünlü gibi, alık alık birbirine bakarak bir müddet beraber oturmuşlar, sonra dağılmışlar. Gerek zelzele olurken ve gerek olmadan evvel ve olduktan sonra da, bu hayvanlardan hiçbirisi görülmemiş. Kasabalardan uzaklaşarak kırlara gitmişler. Bir garibi de şu ki; bu hayvanlar, isyanımızdan mütevellid olarak başımıza gelen felaketleri lisan-ı halleriyle haber verdiklerini yazıyorlar da, biz anlamıyoruz diye taaccüb ediyorlar. İşte üstadımız Bediüzzaman hazretleri uzun senelerden beri, (Zındıklar Risale-i Nur'a dokunmasınlar ve şakirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlar ve ilişirlerse, yakından bekleyen felaketler, onları yüz defa pişman edecek.) diye, Risale-i Nur ile haber verdiği yüzler hadisat içinde, işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatlı felaket daha. Cenab-ı Hak bize ve Risale-i Nur'a taarruz edenlerin kalblerine iman, ve başlarına hakikatı görecek akıl ihsan etsin. Bizleri bu zindanlardan, onları da bu felaketlerden kurtarsın. Âmin. Mevkuf Hüsrev

210

‫بِاسمهِ سب ْحان َه وَ ا ِن من شي ْئ اِل َّ ي ُسب ِّح ب ِحمدِه‬ ِ ْ َ ُ َ ِ ْ ُ َ ُ ٍ َ ْ ِ ْ
Aziz Kardeşlerim, Bu fecirde birden bu fıkra ihtar edildi.. Evet ben de, Hüsrev'in zelzele hakkında tafsilen yazdığı keramet-i nuriyeyi tasdik ediyorum ve kanaatim de o merkezdedir. Çünkü Risale-i Nur'a ve şakirdlerine, dört defa şiddetli taarruzların aynı zamanında dört defa dehşetli zelzelenin hücumu, ve tam tamına tevafukları tesadüfi olmadığı gibi, Risale-i Nur'un iki merkez-i intişarı olan Isparta ve Kastamonu'nun sair yerlere nisbeten afattan mahfuz kalmaları ve (sure-i Ve-l Asr)ın işaretiyle, âhirzamanın en büyük bir hasaret-i insaniyesi olan, bu harb-i umumiden çare-i necat ise, iman ve amel-i salih olmasından, Risale-i Nur'un Anadolu'nun her tarafında iman-ı tahkikiyi neşri zamanına tevafuku ve Anadolu'nun fevkalâde olarak bu hasaret-i azime-i harbiyeden kurtulmasına cifir ve ebced hesabıyla aynen zamanına tam tamına tevafuku dahi tesadüfi olamaz. Hem Risale-i Nur'un hizmetine zarar verenlere veya hizmette kusur edenlere, aynı zamanda gelen şefkat veya hiddet tokatlarının yüzer vukuatları, tam tamına tevafukları, tesadüfi olmadığı gibi, Risale-i Nur'a hüsn-i hizmet edenlerin, hemen hemen bilâ-istisna maişetinde vüs'at ve bereket ve kalbinde meserret ve rahat görmelerinin, binler hâdiseleri dahi tesadüfi olamaz. Said Nursî [Elmas kalemli kahraman Hüsrev'in zelzele hakkındaki fıkrasını tasdik eden Emirdağındaki bir hâdise] [‫]بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ Aziz, Sıddık Kardeşlerim,

‫اَلسل َم ع َلَيْك ُم رحمة اللهه وَ ب َركَات ُه‬ ِ ّٰ ُ َ ْ َ ْ ُ َّ ُ َ

Evvelen; şimdi tam tahakkuk etti ki, zelzele Risale-i Nur ile alâkadardır. Hüsrev'in müdafaatımda yazılan dört zelzele mes'elesini tasdik eden, bu geceki dört defa şiddetli zelzele, bana ve nurlara ve bu memlekete kat'i bir sû-i kasd eseri olarak, hükümet içinde hizmetçime bağırarak, tahkirkârâne ihanet ve şetm edip, "git ona söyle" diyen ve kaymakamın emr-i cebriyle, hasta da olsa buraya getiriniz, bekçilere ve jandarmalara emir veren ve Afyon'un perde altındaki büyük me'mura valisine dayanan bir bedbaht, hem Nur şakirdlerinin şevklerine, hem nurların burada yazılmasına, hem bana ehemmiyetli sıkıntı vermesi, aynı vakitte böyle burada görülmeyen bu şiddetli zelzelenin gelmesi, gösteriyor ki; Risale-i Nur bir vesile-i def-i belâdır. Tatile uğradıkça belâlar fırsat bulup gelir. Kardeşiniz Said Nursî

211

[‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

Efendiler, Her hükûmetin adliyesinin, kanunundan başka bir istinadgâhı yoktur. Ve onun adliyesi, her bir merkezde aynı kanun ile amel eder. Ve yüz cinâyeti bulunan bir âdemin dahi, müdafaa hakkı vardır. Ve O hakkından men'edilmez. Ve bu memlekette madem Kur’ân serbesttir. Kur’ân'ın hakikatlerini küfre karşı müdafaa etmek vazifesi, yasak edilmedi, biliyordum. Halbuki; bu altı aydır, beni konuşmaktan ve görüşmekten kanunsuz olarak men'ettiler. Ve Eskişehir hapsinde, adliye malumatı altında, müdafaattan başka on risale daha te'lif ettim. Ve müteaddid nüshalar yazıldığı halde, bize kanun cihetinde ilişmediler. Burada ise, yeni harf bilmediğimden, mecburiyetle eski yazı ile müdafaatımı yazdım. Benim yazım pek nakıs, herkes okuyamaz, diye başkalara yazdırdım. Risale-i Nur mes'elesi, hem hükümeti, hem âlem-i islâmı tam alakadar edecek bir umumi hadise hükmünde bulunmasıyla, hem benim ve arkadaşlarımın (mes'elenin vahdeti haysiyetiyle) bir müdafaanamemizin ve Risale-i Nur'un mahiyetini gösteren o hakikatları, cerh edilmez diye isbat eden ve onun bir nev'i müdafaanamesi hükmünde bulunan Meyve Risalesinin, herbirinden üç dört nüsha yazdırmıştım. Tâ ki hem burada adliyeye ve Ankara makamatına vereyim. Birden onları kanunsuz olarak, evrak-ı muzırra gibi elimden aldılar, daha vermediler. Sonra çok yalvardık, bize bir makinayı müsaade ediniz. Ta hakkımızı müdafaa edeceğiz. Kanunsuz olarak müsaade etmediler. Ben mecburiyetle, temas edemediğim arkadaşlar vasıtasıyla, yeni huruf ile üç nüsha yazdırdım. Biri Ankara ağır ceza mahkemesine ki; evraklarımız ve kitaplarımız oraya gönderilmiş. Birisi de Reis-i Cumhura, diğer biri de, Diyanet işleri riyasetine göndermek için hazırladık. Fakat makine ve serbestiyet verilmediği için, el yazısı müşevveş ve noksan ve okunmaz diye, onların okunmasına yardım etmek fikriyle, iki alâkadar me'murlara söyledik, müsaade yüzü gösterdiniz. Madem kitaplarımız eski harfle, Ankara'ya mahkemeye gönderildi. Biz dahi yeni harf ile, eski harf ile iki müdafaa göndereceğiz, diye hapishane müdürüne verdik. O da sabahleyin dedi; eski harf ile yasaktır. Ben daha bunları size veremem diye kanunsuz müsadere etti. Ben dedim; bütün buradaki arkadaşlarımın müdafaası hükmündedir. Çünki mes'ele birdir. Her birinin elinde hakkını müdafaa etmek için bulundurmak, kanunen haklarıdır. Hem madem altı aydan sonra, şimdi makineye müsaade ettiniz. Tashihli nüshalardan bir nüshayı, makamata verilmek için makine ile yazacağız ve bir nüshayı da bana veriniz ki, onun ile

212

tashih edeyim diye çok ısrar ettim. Yalnız bir nüsha bana verdi. Ötekileri müsadere etti vermedi. Halbuki, kendisinin itirafıyla ayn-ı hakikat olduğunu söyledi. Reis-i Cumhura ve ağır ceza mahkemesine ve büyük millet meclisine yazılan ayn-ı hakikat bir müdafaaname risalesini müsadere etmek için, dünyada hiçbir kanun olamaz ve ihtimal vermiyordum. Hem aynı mes'elede, müşterek âdemlerin ellerinde, o müşterek müdafaaname bulunmasının yasak olması, hiçbir hükümetin kanununda yoktur ve olmaz biliyorum. Biz böyle hilâf-ı kanun mes'elelere hedef olmuşuz. Şimdiye kadar sabrettik, sabrımız kalmadı. Said Nursî [‫]بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ Risale-i Nur'un hukukunu müdafaa etmek için, ehemmiyetli bir talebim ve bir ricam var. Risale-i Nur, umum âlem-i İslâma taalluk edecek hakaiki cami' olduğundan, muhakkik ulemalardan ve feylesoflardan ehl-i vukuf bir hey'et-i ilmiyeyi teşkil edip, (gâyet mahremler mahdud bir iki risale hariç olarak) bütün risalelerimi tetkik için, Denizli Ağır Ceza mahkemesi, Ankara Ağır Ceza mahkmesine sevk etmiştir. Bu memlekete maddi ve manevi (R.A.) bereketi ve fevkalade hizmeti, otuz üç âyât-ı Kur’âniyenin işârâtiyle ve İmam-ı Ali 'nin üç (K.S.) keramat-ı gaybiyesiyle ve Gavs-ı A'zamın kat'i ihbarıyla, tahakkuk etmiş olan Risale-i Nur'a aid dava ve itiraz cüz'i bir hâdise ve şahsi bir mes'ele değil ki, ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve bu memleketi ve hükümeti ciddi alakadar edecek, ve dolayısıyla âlem-i islâmın nazar-ı dikkatini ehemmiyetli bir surette celb edecek bir küllî hâdise hükmünde umumi bir mes'eledir. Evet Risale-i Nur'a perde altında hücum edenler, ecnebi parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan âlem-i islamın teveccühünü muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için, siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr-i mutlakı yerleştirenlerdir ki; hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp der: Risale-i Nur ve şâkirdleri dini siyasete âlet eder. Emniyete zarar ihtimali var. Risale-i Nur'un gerçi siyasetle alakası yoktur, fakat küfr-i mutlakı kırdığı için, küfr-i mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, red eder. Emniyeti, asayişi hürriyeti, adaleti te'min ettiğine, yüzer hüccetlerinden bu müdafaanamesi hükmündeki Meyve Risalesini takdim ediyorum. Said Nursî

213

Aziz Sıddık Kardeşlerim, Bize ihbar edene ve yazana zarar gelmemek için, şimdilik ehl-i vukufun ittifak ile verdikleri kararlarını size göndermiyeceğim. Bu ehl-i vukuf bütün kuvvetiyle bizi kurtarmak ve ehl-i dalâlet ve bid'iyatın şerrinden muhafaza etmek için çalışmışlar. Bizi bize İsnad edilen bütün suçlardan tebrie ediyorlar. Ve Risale-i Nur'dan tam ders aldıklarını ihsas edip, Risale-i Nur'un ilmî ve imanî kısmını ekseriyet-i mutlaka ile vâkıfâne yazıldığını ve Said ise, hem samimi, hem ciddi kanaatlarını beyan ederek, ondaki kuvvet ve iktidar isnad edildiği gibi, tarikat icadı veya cemiyet kurmak veya hükümetle mübareze etmek de değildir. Belki yalnız Kur’ân'ın hakikatlarını muhtaçlara bildirmek kuvvet ve iktidarıdır diye, müttefikan karar vermişler. Ve gayr-i îlmi tabir ettikleri mahremlere karşı demişler ki; bazen cezbeye ve şuurun heyecanına ve ihtilâl-i ruhiyeye kapılmasından: bu eserlerle mes'ul olmamak lazım geliyor, manasını fehm ediyorlar. Ve Eski Said ve Yeni Said tabirinde iki şahsiyet, ikincisinde fevkalade bir kuvvet-i imaniye ve ilim ve hakikat-i Kur’âniye manasını vermişler, ve bir nev'i cezbe ve ihtilâl-i dimağiye ihtimali var, demişler hem bizi şiddetli ta'biratın mes'uliyetinden kurtarmak, hem muarızlarımızı okşamak için, (sem' ve basar) cihetinde (Hallüsinasyon) hastalığı ihtimâli nazara alınabilir demişler. Onların bu ihtimalini esasıyla çürüten, ellerine geçen ve bütün akılları geri bırakan Nur risaleleri ve bütün avukatlara hayret veren Müdafaa ve Meyve Risaleleri kâfi ve vâfi bir cevabtır. Ben çok teşekkür ediyorum ki; bir hâdis-i şerifin mazhariyeti bu ihtimal ile bana verilmiş. Hem o ehl-i vukuf bütün kardeşlerimizi ve beni tam tebrie ediyorlar ve diyorlar: " Said'in âlimane ve vâkıfane eserlerine iman ve âhiretleri için bağlanmışlar. Hiçbir cihette hükûmete karşı su-i kasdlarına dair bir sarahat ve bir emare ne muhaberelerinde ve ne kitap ve risalelerinde bulmadık." diye o hey'et ittifak ile karar verip, bir "Necati Feylesof" bir "Yusuf Ziya Âlim" biri de "Yusuf Feylesof" namlarında üç zat imza etmişler.Lâtif bir tevafuktur ki; biz bu hapse, kendimiz hakkında bir medrese-i Yusufiye ve Meyve Risalesi onun meyvesi dediğimizden, bu iki Yusuf dahi perde altında, "biz dahi, o medrese-i Yusufiyedeki derslere hissedarız diye." lisan-ı halleriyle ifade etmeleridir. Hem cezbeye lâtif bir delilleridir ki; Otuzüçüncü Sözün, otuzüç pencereli ve Otuz üçüncü Mektub gibi tabirleri, hem kendi kedisinin

[‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

214

“Yâ Rahim, Yâ Rahim” tesbihini işitmesi, hem kendini bir mezar taşı görmesi, cezbeye ve "Hallüsinasyon" ihtimâline delil göstermişler. Said Nursî [‫]بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ Aziz Sıddık Kardeşlerim: Mâdem biz çok emarelerle inâyet altındayız. Ve mâdem gâyet çok ve insafsız düşmanlara karşı, Risale-i Nur mağlub olmadı, Maarif vekilini ve halk fırkasını bir derece susturdu. Ve madem bu kadar geniş bir sahada mes'elemizi pek ziyade i'zam ile, hükûmeti telaşa düşürenler, her halde iftiralarını ve yalanlarını bir derece setretmeğe, bahanelerle çalışacaklar. Elbette bize lâzım olan, kemal-i teslimiyetle sabır ve temkinde bulunmak ve bilhassa inkisar-ı hayale düşmemek ve bazen ümidin hilâfı zuhur ile me'yus olmamak ve muvakkat fırtınalarla sarsılmamakdır. Evet, gerçi inkısar-ı hayal, ehl-i dünyanın kuvve-i maneviyelerini ve şevklerini kırar, perişan eder. Fakat meşakkat ve mücahede ve sıkıntıların altında inâyet, ve rahmetin iltifatlarını gören Risale-i Nur şakirdlerinde inkısar-ı hayal gayretlerini ve ileri atılmalarını ve ciddiyetlerini takviye etmek lazım geliyor. Kırk sene evvel ehl-i siyaset, bana bir cinnet-i muvakkata isnad ederek, beni tımarhaneye sevkettiler. Ben onlara dedim; sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık َّ biliyorum, o çeşit akıldan istifa ediyorum ve [‫ك ُل النَّا س مجنُو ن وَلٰك ِهن ع َلى‬ ‫ٌه‬ ْ َ ‫ْه‬ ْ َ kaidesini sizlerde görüyorum, demiştim. Şimdi de, ben kardeşlerimi şiddetli bir mes'uliyetten kurtarmak fikriyle, bana mahrem risaleler cihetinde arasıra bir cezbe, bir cinnet-i muvakkata isnad edenlere, aynı sözleri tekrar ile, iki cihet memnunum. Birisi: Hadis-i sahihde vardır ki; "Bir âdemin kemal-i imanı kazandığına, avam-ı nasın akıllarının tavrı haricindeki hallerini cünunluk, divanelik saymaları, onun kemal-i imanına ve tam itikadına delalet eder." diye ferman ediyor. İkinci Cihet: Ben, bu hapisteki kardeşlerimin selametleri ve necatları ve zulümden kurtulmaları için değil yalnız bir divanelik isnadını, belki kemal-i fahr ve ferah ile, tamam aklımı ve hayatımı feda etmeyi kabul ediyorum. Hatta siz münasib görürseniz, o üç zata benim tarafımdan bir teşekkürnâme yazılsın ve onları manevi kazançlarımıza teşrik ettiğimiz bildirilsin. Said Nursî

‫]قَدَرِالْهَوَى ا ِختَل َهف ال ْجنُو ن‬ ْ َ ‫ْه‬ ُ

215

[‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

Ben muhterem ehl-i vukufun raporuna hakkımızda adalet ve hakkaniyet noktasında, onlara bütün ruhumla teşekkür ediyorum. Onların yüz risaleden fazla kitapları, kısa bir zamanda tetkik etmeleri cihetiyle, elbette bazı noksanlar bulunur. Ben de, o zatların raporlarına bir yardım niyetiyle birkaç noktasını izah edeceğim. Onları tenkid etmiyorum, belki tetkiklerine yardım ediyorum. Hatta bana verdikleri cezbe ve arasıra ihtilâl-i ruhiyi, kemal-i memnuniyetle kabul ediyorum. Fakat bu kadar var ki, onların tasdikiyle de, gâyet vâkıfane ilmi eserler ki, yüz yirmi yedi risaledir. Bunları en meşhur ulemalar ve âkiller hayretlerle ve takdirlerle karşılıyorlar. Değil bir meczub, belki en meşhur muhakkik ulemalar, fikren o dereceye yetişemiyorlar. Demek ne benim ve ne de başkasının değildir, belki Kur’ân-ı Azimuşşanın hakikatlarıdırlar. Biz de kaleme almışız. Fakat şahsım hakkındaki cezbe ve ihtilâl-i ruhiyi, bu noktadan kabul ediyorum. Çünki ben şimdiki insanların çoklarını divane görüyorum. Benim aklım, onların akıllarının cinsinden değildir. Ya ben divaneyim, ya onlar divanedirler. Elbette onlar çokluk olmalarından cinnet-i muvakkata ve ara sıra meczubiyet, benim hakkım oluyor.Bununla beraber, yüksek ehl-i vukufun insaflı raporları gelinceye kadar, bizim medar-ı ittihamımız olan, hissiyat-ı diniyeyi âlet edip, emniyet-i dahiliyeyi ihlâl etmek teşviki ve cemiyet kurmak ve tarikat gütmek ve tedrisat yapmak esaslarını red ettikleri ve risalelerde ve mektublarda buna dair hiçbir emare bulunmadığına, müttefikan karar vermeleri, cumhuriyet hükümetinin adliyesinin ilmî hey'etinin, dünyaca yüksek kıymetlerini ve hakikatı hiçbir şeye feda etmediklerini gösterdiğinden, ruh-ı canımızla onlara hem teşekkür, hem dua ediyoruz. [Raporun sathi birkaç cümlelerine bir küçük izahtır:] Meşihat ve adliyenin yanması münasebetiyle, bir sözüme yanlış mana verilmiş. Şöyle ki; bundan on dokuz sene evvel, haksız bir surette İstanbul'a menfi olarak perişan bir halde gönderildiğim vakit, bir zaman meşihattaki Dâr-ül Hikmette bulunduğumdan meşihatı sordum, ne haldedir? Dediler: "Büyük kızların lisesi olmuş." Ben de hiddet ettim. Bir beddua ettim. Hem dedim: "Ya Rab meşihatı kurtar." O gece meşihat kısmen yandı. Ben de o münasebetle dedim; bazen ateş temizlik yapar. Bu fakir millete beş milyon zarar veren adliyenin yanması da, belki inşallah bir temizliktir. O zarar telafi edilir, dediğim halde, zararımıza

216

bir rıza mana verilmiş. Hem bundan otuz sene evvel, matbu lemât nâmındaki eserimde, manevi bir meclis-i ruhanide, rüya gibi bir vakıada, ruhaniler benden sual sormuşlardı. Ben de cevab vermiştim. Ezcümle "Eski harb-i umumide mağlubiyetinizin hikmeti nedir?" demişlerdi. Ben de bir cevab vermiştim. Bu hadiseden yirmi sene sonra, aynen öyle bir halde ben soruyorum: "Neden bizim hükümet galib tarafı tutmadı, ta ki Arabistanı, Hindistanı, Afrikayı kurtarsın" Bana o rüya gibi vakıada cevab verdiler ki: "Senin eskide verdiğin cevabın sana cevabtır." "Yani eğer galib taraf tutulsa idi, şimdi Avrupaya pek yakın olan bu civarda, kolayca tatbik edilen yeni icadlar, Haremeyn-i Şerifeyn gibi, yerlerde dahi, müşkilatlar içinde tatbika çalışılmak ihtimaline binaen, Kader-i İlahi mağlubiyetimize fetva verdiği gibi, galip tarafını tutturmadı." diye gâyet müteessirane yazıldığı halde, zararımıza ve mağlubiyetimize bir rıza gösterir gibi bir ibare zan edilmiş. Bir de cifir ve ebced hesapları, değil yalnız Muhyiddin-i Arab gibi dahi muhakkiklerin, belki ekser ediblerin ve ulemaların, hususan ehl-i keşfin mabeyninde câri, medar-ı istihrac ve esrardır. Kur’ân-ı Azimüşşanın sureleri başındaki mukattaât-ı hurufun, bu hesap ile münasebeti bulunduğunu, bu hadîs-i şerif isbat ediyor: [Bir zaman yahudi ulemasından bir kısmı, Peygamber Aleyhissalatü Vesselama demişler: "Senin ümmetin müddeti azdır [‫]ال م‬ ٓ ‫ٓه‬

‫]كٓهٰيٰعٓهص‬ ٓ

işaret ediyor." Peygamber Aleyhissalatü Vesselam ferman etmiş ki;"

[ٓ‫ع ٓهسق‬ ٓ

‫حٰ م‬ ‫ٓه‬

gibi daha çok var." onlar susmuşlar. Demek işârât-ı Kur’âniyenin cifir ile münasebeti var. Madem Kur’ân'ın işârâtı çok tarzlarda, çok cihetlerle oluyor ve var ve muhakkaktır ve beleğat noktasında işârâtıyla çok hakaiki ve ahkâmı ifade ediyor. Hadsiz tefsirler ve muhtelif oniki mezheb, onun işârâtını nazara almışlar. Elbette muntazam kaideleri bulunan ve riyazi hesap nev'inde işârât ile gaybi haberleri, onun i'cazının yüksek makamına yakışır. Ve Risale-i Nur'un mahrem cüzleri, o işaratı kaydetmesiyle, hem Kur’âna hizmet, hem Risale-i Nur Kur’ânın bir hakiki ve manevi bir mu'cizesi olduğunu isbat etmek ehl-i vukufun takdirine layıkdır. Hem, bir davaya, bin emare hükmünde, bin işaret bulunsa, o dava sarahat-ı kat'iye derecesinde sübut bulunduğu cihetle, o istihraclara Risale-i Nur'un verdiği ehemmiyet, ihtilâl-i ruhiyeden değil, belki tam bir inkişâf-ı ruhiyenin eseri olabilir. Bir de cezbeye bir emare "kendimi bir mezartaşı gördüğüm beyan edilmiş" Ben bu muhterem zatların acelelik ile verdikleri hükümlerine, otuz sene evvel söylediğim bu fıkrayı tekrar ediyorum: Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde Said'den, altmış dokuz emvat bâ-âsam-ı âlâma

217

Yetmişinci olmuştur, o mezara bir mezar taş, Beraber ağlıyor, hüsran-ı İslâma Ümidim var ki, istikbâl semavatı, zemin-i Asya Bâhem olur teslim, yed-i beyza-i İslâma Zira yemin yümn-i imandır. Temin eder emn-i eman emniyeti enama. Hem cezbeme bir emare, latif bir vakıayı beyan ediyorum. Bir vakit "Kedilere ne için mübarek denilmiş, halbuki insana karşı sadakatı yok, bir canavar görünüyorlar." dediğimin gecesinde, kedi yavrusundan birisi, yastığıma gelip ağzını kulağıma yapıştırdı. "Ya Rahîm, Ya Rahîm," deyip taifesine karşı tahkirimi yüzüme vurdu. Manen "biz her iyiliği Rahîm'den biliyoruz. İt gibi esbaba perestiş etmiyoruz. Onun için bize mübarek, onlara pis denilmiş." diye hatırıma geldi. Sabahleyin bana hizmet eden Hafız Tevfik, Süleyman, Abdullah Çavuş, Merhum Hafız Ahmed, ve Mustafa Çavuş, daha başkaları yanıma geldiler. Vakıayı söyledim. Abdurrahîm namını alan bir yaşındaki o kediyi okşadım. Onlar aynen benim gibi, "Ya Rahîm, Ya Rahîm" dediğini Abdurrahim'den işittiler. Sonra başka kedilere baktık. Onların da mırmırları, dikkat ile dinlenilse "Ya Rahîm"dir. Fakat Abdurrahim gibi sarih değildirler. Yalnız bir noktada, Risale-i Nur'a bir haksızlık olduğu cihetle, hatırlatmak lazımdır. Şöyle ki: Muhterem ehl-i vukufun yüz yirmi yedi ilmi risaleleri tam takdir ile, vâkıfane olduğunu beyan ettikleri yerde, yalnız üç küçük mahrem risalelerin, gayr-i ilmi ve şaşırtıcı ve normal olmadığı bir halde olmasına mukabil tutmaları doğru değildir. Risale-i Nur'un yüz yirmi yedi ilmi risalesini, onlarca musaddak yüksek kıymetlerine ve binler hakikatlerine karşı üç dört risalenin onlarca şaşırtıcı üç dört mes'eleleri mukabil tutulmaz diye, o zatlara hatırlatıyorum. Hem bir kardeşimiz bir hadisin hükmüyle ve Mevlânâ Hâlid'in hayatının, dört cihetle bu bîçare Said'in hayatıyla tevafuk etmesiyle, "Risale-i Nur dahi, Mevlânâ Halid gibi bir müceddiddir." diye beyanı benim benliğime ve şahsıma ve şahsiyetime verilmiş. Halbuki: Ben bütün arkadaşlarımı işhad ediyorum ki, ben benlik peşinde koşmuyorum. Ve reddediyorum. Ve bana, şahsıma karşı ziyade hüsn-i zan edenleri men' edip, hatırlarını çok defa kırıyorum. Teşekkürün bir tetimmesidir. Muhterem ehl-i vukufun raporunda, medar-ı nazar olmuş ve itiraz edilmiş "Risale-i Nur şakirtleri, ehl-i cennet olacakları ve iman ile kabre girecekleri" cihetidir. "Aşere-i Mübeşşere'den başka şahsıyla, ve ismiyle bu fazilete kimse yetişmez" diye,

218

bir nev'i itirazlarına karşı deriz: Bu mes'elede şahıs ismiyle tayin edilmemiş, yalnız kuvvetli işaretlerle [ ‫ ]ا ن الب ْرار لَفِهى نَعِيمه‬gibi âyetlerin iman ve amel-i salih sahipleri ehl-i َ َ َ ْ َّ ‫ِه‬ ٍ cennettir dedikleri misillü, Risale-i Nur'un şeytanları susturan iman-ı tahkikisini ders alan şâkirdleri, iman ile kabre gireceklerine kuvvetli emarelerle hükmedilse; elbette medar-ı itiraz olamaz. Hem o zatlar acelelik cihetiyle, Risale-i Nur'a aid kerametleri bana isnad oluyor diye, medar-ı tenkid ederek demişler: Bir veli keramet dava etmez. Elcevab: O pekçok hadiseler kerametler değildir, belki ikramlardır. İkram ise izharı bir şükürdür. Hem onlar benim değil. Ve benim hiç bir cihetle o kerametlere liyakatım olmadığını, bütün kardeşlerime mükerreren söylemişim ve yazmışım. Belki binden ziyade olan o vakıalar, Kur’ânın bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur'un makbuliyetine dair, Kur’ân'ın i'caz-ı manevisinden tereşşuh etmiş Risale-i Nur'un, ikram nev'inden kerametleridir. Benim ne haddim var ki, onlara sahip çıkayım. Said Nursî [‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

Ehl-i vukuf ittifakla, bizi şimdiye kadar suçlu vehmini veren" emniyeti ihlâl, cemiyet kurmak, tarikat gütmek, hükümete ve siyasete ilişmek" maddelerinden tebrie etmeleri ve masumiyetimize karar vermeleriyle insaflarını ve hak-perestliklerini gösterdiklerinden, onların az zamanda, beş sandık, iki çuval kitap ve mektub ve evrakların tetkikinde aleyhimizde toplanan çok evham ve ağır şeraid içinde benim şahsımın aleyhindeki bazı tenkidleri, beni müteessir etmiyor. Bilakis kalben memnun oluyorum. Çünki; bilemediğim düşünemediğim bazı kusurlarımla Risale-i Nur'a ve iman hizmetine zarar olan bir kısım şeyleri öğrendim. Fakat evvelce takdim edilen teşekkürnamede, kısmen izah ettiğimiz gibi, şimdi raporu gördükden sonra, sekiz dokuz yerde acelelik sebebiyle sehivler ve iltibaslar ve anlamamazlıklar ve yanlışlıklar olmuş. Ben bu zatları tenkit değil, belki onların bu mes'elede kazanacakları hayrat ve hesenatlarına yardım fikriyle, o sehivlerin sahihini beyan edeceğim. [Birinci Sehiv]: Onlar ittifakla, yüzde doksan risaleleri, gâyet takdir ile beraber derler: Bunlarda müellif hem samimi, hem hasbi, hem ilim ve hakikatden ve din esaslarından ayrılmamıştır. Bu doksan kitapta, dini alet etmek veya cemiyet teşkil etmek ile emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarihtir. Ve şakirdlerinin birbiriyle ve Said ile muhabere mektubları da bu nevdendir deyip, muhakkikane hüküm verdikleri, bir yerde şahsımın bir kusurunu beyan için derler: [Said bazen bu âyetin yüzer hikmetinden beşi beyan

219

olunacak] der bu ise ilim vakarına yakışmaz. Hem bazen " Bu risale (dört buçuk saatte yazıldı)" der. bu söz ise: kendini medhe ve muhatabını hayrete düşürmek mahiyetinde küçüklüktür. (Elcevab) Ben kusuru ve küçüklüğü nefsime memnuniyetle kabul etmekle beraber derim: Bu çeşit sözlerimin sebebi, kendimi beğendirmek değil, hâşâ, belki " Risale-i Nur, Kur’ân'ın bütün nükte ve hikmetlerini ihata edemez. Ancak yüzde dördünü-beşini beyan edebilir, diye Kur’ân-ın vüs'at-i manadaki i'caz-ı manevisini ihtardır ve ona işarettir. Ve dört veya altı veya oniki saatte te'lif edildi demekle Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’ân-ın şakirdidir. Ve Kur’ânın hazır malını, hazinesinden çabuk çıkarır, satar demekle, kendimi medh değil, belki Risale-i Nur'un makbuliyetine bir emare ve bu halde müflis bir hizmetkârı olduğumu göstermek niyetiyle, başka kitaplardan veya diğer fikirlerden ve kendi fikirlerimden olmadığını bildirmektir. Evet yirmi seneden beri, Kur’ân'dan ve Risale-i Nur'dan başka hiçbir kitabı yanında bulundurmayan ve okumayan ve hiçbir gazete ve mecmuaları bilmeyen ve istemeyen bir âdem, o niyetle öyle söyleyebilir. [İkinci Sehiv]: [‫ ]يَا مدْرِكًا لِذٰل ِك الزمان‬ebced hesabıyla, (binüçyüz ellide Saidُ ِ َ َّ َ i Kürdî gelecektir,) çıkıyor. Bir mahrem Risaleden almışlar. (Elcevab) Hulagu'dan latin harfinden islâm deccalından ve bir kısım ulemaların yanlışlarından, haber veren İmam-ı Ali Radıyallâhü Anh o cümle ile biçare Said'e diyor: (Sen o zamana yetişeceksin. Cenab-ı Hakdan muhafazanı niyaz eyle.) demiş. Yoksa hâşâ kendime bir paye vermek hatırıma gelmemiş. Ve hem o sahife raporda, (deccalın mühim kuvveti yahudidir. Mançur, Moğol ve Kırgız anarşist ve sosyalisttir.) denilmiş. Halbuki o sehivdir. Sahihi: (Deccalın mühim bir kuvveti yahudidir. Ve ye'cüc me'cüc ise Çin-i Maçinde bulunan mançur ve moğol ve kırgız ve her tarafda bulunan anarşistler ve sosyalistlerin müfritleri olanlardır.) [Üçüncü Sehiv]: Yanlış mana vermekle raporda, (Said bazı kerametler yazar. Yazmak istemezdim, bana yazdırıldı. "Hem bazen" bu cevab manevi canibden ve hakikat aleminden bildirildi. " Hem bazen" kudsi bir müjde diyor. "" Her yüz senede bir müceddit gelir" fikriyle kendisinin zamanın müceddidi olduğu fikrini uyandırıyor) demişler. (Elcevab) Hâşâ bin defa hâşâ. Benim haddim değil ki, o kerametleri benliğime mal edeyim. Belki benim pekçok kusurlarımla beraber Risale-i Nurla iman hizmetinde çalışmamıza

220

bir ikrâm-ı ilahi ve o hizmetin makbuliyetine dair bereketten bir emareyi göstermek ve " Ne ile yaşıyor, nasıl geçiniyor?" diyenlere karşı, bereket-i ilâhiye, bu hizmetimizi dünya maişetini âlet etmeye mecbur etmiyor demektir. Hem bu yazdığım hakikatlar benim fikrimin, malı değil. Belki herkesin kalbinin bir köşesinde bulunan bir lümme-i rahmani ve meleki ilham ve bir tarafında lümme-i şeytani ve vesveseci bulunduğuna,, ehl-i hakikat ve diyanetin hükümlerine binaen, benim kalbimde dahi herkes gibi, bazen ihtiyarımın haricinde ve fikrimin fevkinde hatırıma bir hakikat hutur eder. Yani Kur’ân'dan manevi bir canibden bir nevi ilham hükmünde, bir güzel nükte ifham edilir demektir. Hiç hatırıma gelmiyor ki, Yeni Said zamanında çok aciz ve nefsinin şerrinden ve benliğinden çok korkan ve belasını çeken şahsıma, böyle bir mevki' verdiğimi veya vermek istediğimi tahattur etmiyorum. Belki Risalei Nur'da isbat edilmiş ki: Bu zaman cemaat zamanıdır. Şahs-ı manevi hükmeder. Eski zamanda dalalet bir şahıstan geldiği için, karşısına bir dâhi-i hidâyet çıkardı. Şimdi cemaat şeklinde bir şahs-ı manevi olmasından, karşısında ancak bir şahs-ı manevi mukabele edebilir. Yalnız eskiden beri ehl-i hakikat mabeyninde câri olan üstadına karşı fart-ı muhabbetten gelen fevkalhad hüsn-i zanları tadil etmek ve ni'met-i ilahiyeye karşı küfran ve inkâr etmemek niyetiyle, müceddidlik vazifesi olabilir. Fakat benim değildir Risale-i Nur'undur. Bu zamana bakan, Kur’ân'ın bir cilve-i hakikatıdır. Risale-i Nur onu temsil ediyor. Ben neci oluyorum ki, kendime dava edeyim. [Dördüncü Sehiv]: Isparta'ya yağmur yağdırmak, ve yazı bahara çevirmek kerametidir. Şakirdleri tarafından denilmiş. (Elcevab) Yağdırmak, ve çevirmek değildir, belki Risale-i Nur bereketiyle yağdı ve döndü denilmiş. Said Nursî [Mahkemede son sözün bir paçasıdır.] Bir inâyettir ki: Ehl-i vukuf, beş sandık yüz otuz risalelerde, beş ay tetkikte, on beş itiraz ve zahiri yanlış bulmuşlar. Ve onların beş yaprak raporlarında, onbeş yanlışları ve sehivleri mahkemede isbat edilmiş. 31 Mayıs 944 Çarşamba günü, mahkemede bir saat devam eden müddeiumumun okuduğu iddianemesine karşı, iki dakikada hazırlanan ve okunan bir mukabeledir. Efendiler, Yirmi sene bir mazlumiyet hayatında, yüz kitaplarında, en mahrem, mektub ve risalelerinde, asabiyetle bi'l-iltizam onu

221

mahkum etmek fikriyle, yalnız sekiz, dokuz sehivli bahanelerden başka bulmamaları gösteriyor ki: Risale-i Nur mahkum olamaz. Kim varki; yirmi sene mazlumiyet hayatında, bin yanlışı olmasın. Bu mahkeme yalnız bu hazır zamanı değil, belki istikbalin dehşetli tenkid ve itirazlarını nazara almalı, öylece muhakeme etsin. Said Nursî

‫بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ
Reis Beyefendi, Ankara makâmatına ve Reis-i Cumhura istid’a suretinde gönderdiğim müdafaanâmemi ve başvekâletin de, bunu ehemmiyetle kabul ettiklerini gösteren cevabi mektubunu rabten sunuyorum. Makam-ı iddianın aleyhimizde beyan ettiği asılsız, ittihamkârane evhamın kat-i cevabları bu müdafaatımda vardır. Sair yerlerin garazkârane ve sathi zabıtnamelerine bina edilen, buranın ehl-i vukuf raporunda, o kadar hilaf-ı vaki ve mantıksız sözler var ki, onlara karşı, bu itiraznamem takdim edilmişti. Ezcümle: Size evvelce arzettiğim gibi, Eskişehir mahkemesine, [163. madde ile, beni mahkûm etmek istedikleri zaman ] demiştim: Hükûmet-i Cumhuriyenin iki yüz meb'usu içinde aynı rakam 163 meb'usun imzalarıyla, Van'daki Dâr-ül Fünunuma medreseme yüzelli bin banknot tahsisat kabul etmeleri ve onun ile hükûmet-i cumhuriyenin bana karşı olan teveccühünü, " bu 163. maddeyi hakkımda, hükümden ıskat ediyor. " dediğim halde, o ehl-i vukuf ise 163 meb'us. Said aleyhinde takibat yapmışlar." diye tahrif etmiş ve bazı ayat-ı Kur’âniyeyi bir büyük enam şeklinde eskiden beri bir âdât-ı islamiyeye binaen yazdığımız halde [dinde tahrifat yapmış ] diye ittihama kalkışmışlar. İşte makam-ı iddia da, bu ehl-i vukufun böyle bütün bütün asılsız evhamlarına binaen, bizi mes'ul tutuyor. Halbuki, meclisinizin kararıyla, en yüksek hey'et-i ilmiye ve fenniyenin tetkik ve tahkikine havale edilen Risale-i Nur'un bütün eczaları tetkikten sonra, bil'ittifak, hakkımızda verdiği kararda " Said ve Risale-i Nur şakirdlerinin yazılarında; dini, mukaddesatı âlet edip, devletin emniyetini ihlâle teşvik etmek veya bir cemiyet kurmak ve hükümete karşı bir su-i kasdı bulunmak, kasdında olduğunu gösterir bir sarahat ve emare olmadığını ve Said'in şakirdleri, muhaberelerinde hükümete karşı kötü bir kasd beslemedikleri ve bir cemiyet kurmak veya tarikat gütmek fikriyle, hareket etmedikleri anlaşılmaktadır. denilmektedir.

222 Hem o ehl-i vukuf müttefikan, " Said Nursî'nin yüzde doksan risalesi; hem samimi, hem hasbi, hem ilim ve hakikat ve din esaslarından hiçbir cihetle ayrılmamış; bunlarda, dini âlet etmek veya bir cemiyet teşkil etmek ile emniyeti ihlâl hareketenin bulunmadığı sarihtir. Şakirdlerin birbiriyle ve Said Nursî ile muhabere mektubları da, bu nevidendir. Beş-on mahrem ve şekvalı ve gayr-ı ilmî olan risalelerden başka, bütün risaleleri, herbiri bir âyetin tefsiri ve bir Hâdis-i şerifin hakikatı namına yazılmışlardır. Din, iman, Allah, Peygamber, Kur’ân, Âhiret akidelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsilleriyle yazılmış ve ilmi görüşleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlaki öğütleri ve hayat tecrübelerinden alınmış ibretli vak'aları ve faideli menkıbeleri ihtiva eden ve mevcudun yüz doksanını teşkil eden risalelerdir. Hükümete, idareye ilişecek hiçbir ciheti yoktur." demişlerdir. Bu yüksek ehl-i vukufun raporuna bakmıyarak, eski ve nâkıs ve müşevveş rapora bina edip, acîp tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevkalhad müteesir bulunmaktayız. Bu yüksek mahkemenin müsellem insaflarına elbette yakıştıramayız. Hattâ Temsilde hata olmasın bir bektaşiye: "Niçin namaz kılmıyorsun?" demişler. "Kur’ân'da [‫ل َ تَقْربُوا‬ َ oku" denildiğinde: "ben hâfız değilim" demiş olması kabilinden, Risale-i Nur'un bir cümlesini tutup, o cümleyi ta'dil ve neticeyi beyan eden âhirini nazara almıyarak, aleyhimizde hüküm verilmektedir. Takdim edeceğim müdafaanamemde, o iddianâmeye karşı mukayese edildiğinde, bunun otuz kırk misali görülecektir. Bu nümunelerden lâtif bir vakıayı beyan ediyorum: Eskişehir mahkemesinde, makam-ı iddia nasılsa bir sehiv neticesi, Risale-i Nur'un iman derslerine, " Halkları ifsad ediyor" gibi bir tâbir kullanmış ve sonrada o tâbirden vazgeçildiği halde, Risale-i Nur’un şakirdlerinden Abdürrezzak nâmında bir zat, mahkemeden bir sene sonra demiş. ["Hey bedbaht; Otuzüç âyât-ı Kur’âniyenin işârâtının takdirine mazhar ve İmam-ı Ali'nin üç kerametinin ihbar-ı gaybisiyle ve Gavs-ı Azam'ın kuvvetli bir tarzda ihbarıyla, kıymet-i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfında idareye hiçbir zararı dokunmayan ve hiçbir kimseye zarar vermemesi ile beraber, binler vatan evlâdlarını tenvir ve irşad eden ve imanlarını kuvvetlendiren ve ahlâklarını düzelten Risale-i Nur'un irşadlarına " ifsad" diyorsun. Allahtan korkmuyorsun, dilin kurusun.] demiş. Şimdi, bu şâkirdin haklı olan, bu sözünü iddia makamı gördüğü halde " Said etrafına fesat saçmış." tabirini insafınıza vicdanınıza havale ediyorum. Makam-ı iddia, Risale-i Nur'un içtimai derslerine ilişmek fikriyle: [Dinin tahtı ve makamı, vicdandır; hükme kanuna bağlanmaz. Eskide

‫ ]ال صلَوة‬var" demiş ona demişler: "Bunun arkasını da oku, yani [‫ ]وَ اَنْت ُم سكَارى‬yı da َ َّ َ ُ ْ

223

bağlanmasıyla içtimai keşmekeşler olmuştur.] dedi. Ben de derim ki: " Din yalnız iman değil, belki amel-i salih dahi, dinin ikinci cüz'üdür. Acaba katl, zina, sirkat, kumar, şarap gibi hayat-ı içtimaiyeyi zehirleyen pekçok büyük günahları işleyenleri onlardan menetmek için, yalnız hapis korkusu ve hükümetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfi gelir mi ? O halde: Her hanede, belki herkesin yanında daima bir polis, bir hafiye bulunması lazım gelir ki, serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. İşte Risale-i Nur, amel-i sâlih noktasında, iman cânibinden, herkesin başında, bir manevi yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gazab-ı ilahiyi hatırına getirmekle, fenalıktan kolayca kurtarır. Hem, makam-ı iddia, bir risalenin güzel ve fevkalede kerametkârane bir tevafukunu imza etmelerine " bir cemiyet efradı " diye mânasız bir emare beyan etmiş.Acaba esnafların hancıların defterlerinde bulunan bu nevi imzalara cemiyet bu namı verilebilir mi? Eskişehir'de aynı böyle bir vehim oldu. Cevab verdiğim ve Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesini gösterdiğim zaman, taaccüble karşıladılar.Eğer mâbeynimizde dünyevî bir cemiyet olsaydı. Bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemal-i nefretle benden kaçacak idiler. Demek benim ve bizim, İmam-ı Gazali ile irtibatımız var kopmuyor; çünki uhrevîdir, dünyaya bakmıyor; aynen öyle de: Bu mâsum ve sâfi ve halis dindarlar, benim gibi bir bîçareye imani derslerini hatırı için kuvvetli bir alâka göstermişler. Ondan bu asılsız mevhum bir cemiyet-i siyasiye vehmini vermiş. Son sözüm ُ ‫ّٰ ه‬ [‫] حسبُنَا الل ُه وَنِعْم الْوَكِيل‬ ْ َ َ Habs-i münferidde Mevkuf Said Nursî

Efendiler, Otuz-kırk seneden beri, ecnebi hesabına ve küfür ve ilhad namına bu milleti ifsad ve bu vatanı parçalamak fikriyle,Kur’ân hakikatine ve iman hakikatlerine,her vesile ile hücum edip ve çok şekillere giren, bir gizli ifsad komitesine karşı, bu mes'elemizde kendilerine perde yaptıkları, insafsız ve dikkatsiz me'murlara ve bu mahkemeyi şaşırtan onların müslüman kisvesindeki propagandacılarına hitaben, fakat sizin huzurunuzda, zahiren sizinle birkaç söz konuşmaklığıma müsaade ediniz. Son sözüm.

‫بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ

224

Efendiler, dikkat ediniz. Risale-i Nur'u ve şakirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr-i mutlak hesabına, hakikat-ı Kur’âniye ve hakaik-i imaniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle, binüçyüz seneden beri, her senede üçyüzmilyon onda yürümüş üçyüz milyar müslümanların hakikata ve saadet-i dareyne giden cadde-i kübrâlarını kapatmaya çalışmakdır. Ve onların nefretlerini ve itirazlarını kendinize celbetmektir. Çünkü bütün o caddede gidenler, geçmişlere dua ederler. Ve mübarek vatanın başına bir kıyamet kopmaya vesile olmaktır. Acaba, mahkeme-i Kübrâ'da, bu üçyüz milyar davacıların karşısında sizden sorulsa ki: " Doktor Duzi'nin baştan nihâyete kadar serapa islâmiyet ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve frenkçe " Tarih-i islâm" namındaki eseri gibi, zındıkların kütüphanelerinizdeki kitaplarına ve serbest okumalarına ve okutmalarına ve o kitapların şâkirdlerinin, kanununuzca cemiyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya bolşevinizmlik veya anarşistlik veya pek eski olan ifsad komiteciliği veya turancılık gibi, siyasetinize ilişen cemiyetlerine ilişmiyordunuz da. Neden hiçbir siyasetle alakaları olmayan yalnız iman ve Kur’ân cadde-i kübrâsında kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebediden ve ebedi haps-i münferidden kurtarmak için, Kur’ân'ın hakiki tefsiri olan Risale-i Nur gibi, gâyet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyasi cemiyetle münasebeti olmayan o halis dindarların, birbiriyle uhrevi dostluk ve uhuvvetlerine cemiyet namı verip iliştiniz ? Onları pek acîp bir kanun ile mahkûm ettiniz, dedikleri zaman, ne cevab vereceksiniz ? diye biz de sizlerden soruyoruz. Sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükümeti bizimle, vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka "Cumhuriyet" namı vermekle, irtidad-ı mutlaka rejim ismi takmakla, sefahet-i mutlakaya "medeniyet" namını vermekle, cebr-i keyf-i küfriye "kanun" ismi takmakla hem sizi iğfal, hem hükümeti işgal hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i islamiyeye ve bu millet ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar. Ey Efendiler, dört senede, dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa, Risale-i Nur şakidlerine şiddetli bir surette taarruz ve hem zulüm zamanında tevafuku, ve her bir zelzele aynı taarruz zamanında gelmesi ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işaretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semavî ve arzî belâlardan siz mes'ulsünüz. Said Nursî

225

Efendiler, Şimdiki hayat-ı içtimaiyeyi bilmediğimden, sizin musammem mahkumiyetimize bir bahane olmak için, pek musırrane ileri sürdüğünüz cemiyetçilik ittihamına karşı, pek çok kat'i cevablarımızla, ve Ankara ehl-i vukufunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber, bu derece, bu noktada ısrarınıza çok hayret ve teaccüpte bulunurken, kalbime bu mânâ geldi: Mâdem hayat-ı içtimaiyenin bir temel taşı; ve fıtrat-ı beşeriyenin bir hâcât-ı zaruriyesi; ve aile hayatından, tâ kabile ve millet ve islâmiyet ve insaniyet hayatına kadar, en lüzumlu ve kuvvetli rabıtası; ve her insanın kâinatta gördüğü ve tek başına mukabele edemediği medar-ı zarar ve hayret ve insanî ve islâmî vazifelerin îfasına mâni, maddi ve manevî esbabın tehacümatına karşı bir nokta-i istinadı ve medar-ı tesellisi olan dostluğun ve kârdeşâne cemaatin ve topluluğun ve samimane uhrevî cemiyet ve uhuvvetin, siyasî cephesi olmadığı halde ve bilhassa hem dünya, hem din, hem âhiret saadetlerine kat'i vesile olarak, iman ve Kur’ân dersiyle hâlis bir dostluğa ve hakikat yolunda bir arkadaşlığa ve âhiretine ve vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir tesanüd taşıyan, Risale-i Nur şakirdlerinin pekçok takdir ve tahsine şâyân ders-i imanda toplanmalarına, " cemiyet-i siyasiye" namını verenler, elbette ve herhalde, gâyet fena aldanmış veya gâyet gaddar bir anarşidir ki, hem insaniyete vahşiyane düşmanlık eder, hem İslâmiyete nemrudane adavet eder, hem hayat-ı içtimaiyeye, anarşistliğin en bozuğu ve mütemerridi tavrıyla husumet eder ve bu vatana ve millete ve hâkimiyet-i islâmiyeye ve dinin mukaddesatına mürtedâne ve mütemerridâne, anudâne mücadele eder. Veya ecnebi dinsizleri hesabına, bu milletin can damarını kesmeye veya bozmaya çalışan [ ‫ ]اَل ْخنَّا س‬bir zındıktır ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi şaşırtır, tâ o şeytanlara ve Fir'avunlara َ ْ ve anarşistlere karşı şimdiye kadar istimâl ettiğimiz manevi silahlarımızı, kardeşlerimize ve vatanımıza çevirtsin veya kırdırsın. Mevkuf Said Nursî

‫بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ

226

[Müdafaatın Zeyli] Mühim Bir Sualin Cevabıdır. Büyük me'murlardan işimizle alakadar olanlar sordular dediler ki: " Mustafa Kemal" sana üç yüz lira maaş verip, Kürdistana ve Vilayat-ı Şarkiyeye, Şeyh Sinûsi yerine seni vâiz-i umumi yapmak teklifini ne için kabul etmedin ? Eğer kabul etse idin, ihtilal yüzünden kesilen yüzbin Kürdün canlarını kurtaracaktın. Ben de onlara cevabımda dedim ki: " Yirmişer- otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi, yüzbin âdem hakkında kurtarmadığıma bedel, yüzbin vatandaşa herbirisine, milyonlar senelik hayatlarını kazandırmağa vesile olan Risale-i Nur, o zâyiâtın yerine binler derece fevkinde iş görmüş. Eğer ben o teklifi kabul etse idim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi olamayan ve sırrı ihlâsı taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi. En mahrem kardeşlerime yazmışım ki: Ankara'ya giden Risale Nur'un şiddetli tokatları için, beni idama mahkûm eden zatlar, eğer Risale-i Nur ile imanlarını kurtarıp, idam-ı ebedîden, necat bulsalar, ben ruh-ı cânımla onları helal ediyorum. " Beraatımızdan sonra, beni tarassut ile taciz eden polis müdürüne ve iki mülkiye müfettişine ve başka büyük arkadaşlarına karşı dedim: Risale-i Nur'un kabil-i inkâr olamayan bir kerametidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektublarımda ve binler şakirdlerinde, hiçbir cereyan ile ve hiçbir cemiyet ile ve dâhilî ve hâricî hiçbir komite ile, hiçbir vesika, ve hiçbir alaka, dokuz ay tetkikatta bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hârika vaziyeti versin. Bir tek âdemin, bir kaç senedeki mahrem esrarı meydana çıksa, elbette onu mes'ul ve mahcub edecek yirmi madde bulunacak. Mâdem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: " Pek hârika ve mağlub olmaz bir deha bu işi çeviriyor" veya diyeceksiniz ki " inâyetkârane bir hıfz-ı ilâhidir. "Elbette böyle bir deha ile mübareze hatâdır, millete ve vatana büyük bir zarardır; ve böyle bir hıfz-ı ilâhîye ve inâyet-i Rabbaniyeye karşı gelmek fir'avunane bir temerrüddür. Eğer deseniz: " Sizi serbest bırakdık ve tarassut ve nezaret etmesek, derslerinle ve gizli esrarınla hayat-ı içtimaiyemizi bulandırabilirsin." Ben de derim: Benim derslerim, bilâ- istisna bütün hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş, birgün cezayı mucib bir madde bulunmamış, Kırk-elli bin nüsha risale ve dersler dahi milletin ellerinde, dikkatle ve merakla gezdiği halde, menfaatten başka hiçbir zararı, hiçbir kimseye

227

olmadığına, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mûcib-i mes'uliyet bir madde bulamamaları cihetiyle, yenisi ittifakla beraatimize; eskisi, bir büyük âdemin hatırı için, yüz otuz risaleden beş-on kelimeyi bahane edip, yalnız kanaat-ı vicdaniye ile, yüzyirmi mevkuf kardeşlerimden, yalnız onbeş âdeme altışar ay ceza vermesi, kat'i bir hüccettir. Hem daha yeni bir dersim kalmadı ve bir sırrım gizli kalmadı ki, nezaretle tadile çalışsanız. Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve faidesiz tarassutlar artık yeter. Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık zaafiyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduayı yapmak ihtimalim var. " Mazlumun âhı arşa kadar gider. " bu bir kuvvetli hakikattır. Sonra o zâlim ve dünyaca büyük makamlarda bulunanlar dediler: " Sen, yirmi senedir birtek defa takkemizi başına giymedin, ve eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetinle bulundun. Halbuki onyedi milyon bu kıyafete girdi?" Ben de dedim: " Onyedi milyon değil, belki rızasıyla ve kalb kabullüğüyle ancak yedi bin Avrupa-perest sarhoşların kıyafetlerine, ruhsat-ı şer'iye ve cebr-i kânuni cihetiyle girmekten ise; azimet ve takva -i şer'iye haysiyetiyle, yediyüz milyar zatların kıyafetlerine giren Benim gibi otuz seneden beri hayat-ı içtimaiyeyi terkeden âdeme " inad ediyor, bize muhalefettir" denilmez. Haydi inad dahi olsa, mâdem Mustafa Kemal o inadı kıramadı. Ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilâyetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhude hem milletin, hem hükûmetin zararına, o inadı kırmaya çalışıyorsunuz? Haydi siyasî muhalif de olsa, mâdem tasdikinizle, yirmi senedir dünya ile âlakamı kesmişim ve manen yirmi seneden beri ölmüş bir âdemim, yeniden dirilip, faidesiz ve kendime çok zararlı olarak, hayat-ı siyasiyeye girerek sizinle uğraşmam; elbette benim muhalefetimden tevehhüm etmek, divaneliktir. Divanelerle konuşmak dahi, bir divanelik olduğundan, sizin gibilerle konuşmayı terkediyorum. "Ne yaparsanız yapınız minnet çekmem" dedim onları hem kızdırdım, hem susturdum.

ُّ َ ّٰ َ ْ َ ‫حسب ِى اللهُه ل َ اِلٰه اِل َّ هُوَ ع َلَيْهِ تَوَكَّل ْت وَهُوَ رب الْعَرش الْعَظِيم ِ * حسبُنَا‬ ْ َ َ ُ ِ ْ ُ ّٰ ‫اللهُه وَنِعْم الْوَكِيل‬ َ

Said Nursî

228

[Beşinci Şua]
Otuzbirinci Mektubun Otuzbirinci Lem'asının Beşinci Şua'ıdır. Otuz sene evvel yazılan matbu' "Muhakemat-ı Bediiye"de bahsedilen "Sedd-i Zülkarneyn" ve "Ye'cüc Me'cüc" ve sair eşrat-ı kıyametten yirmi mes'eleyi, o Muhakemat'a (Hâşiye) bir tetimme olarak onüç sene evvel bir kısım müsveddesi yazılmış idi. Aziz bir dostumun hatırı için tebyiz edildi, Beşinci Şua oldu. [İhtar]: Evvelce mukaddimeden sonra gelen mes'eleler okunsun, tâ mukaddimedeki maksad anlaşılsın.Hem bu Şuanın mes’elelerini herkese göstermek caiz değil mahremdir. Neşrine iznim yok.Ta yanlış telakki edilmesin. _________________________________
(Hâşiye):

Şimdi kırk seneden ziyade olmuştur.

Âyetinin bir nüktesi olup, bu zamanda akide-i avam-ı mü'minîni vikaye ve şübehattan muhafaza için yazılmıştır. Âhirzamanda vukua gelecek hâdisata dair olan hadîslerin bir kısmının müteşabihat-ı Kur’âniye gibi derin manaları var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsirinde tevil ederler. [‫وَما يَعْل َم تَاْوِيل َه اِل ّ الل ُه وَ الراسخون‬ ‫ُ َ ّٰ ه‬ َ ُ ِ َّ ُ َ

‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم ِ فَقَد ْ جاءَ ا َشراطُهَا‬ ِ َّ ِ ْ َّ ِ ّٰ َ ْ َ ْ

‫ ]فِى الْعِلْم‬sırrıyla, vukuundan sonra tevilleri anlaşılır ve murad ne olduğu bilinir ki, ilimde ِ râsih olanlar [‫ ]امنَّا بِهِ كُل من عنْد ِ ربِّنَا‬deyip o gizli hakikatları izhar ederler. ِ ْ ِ َ َ

229

Bu Beşinci Şua'ın [bir mukaddimesi] ve [yirmiüç mes'elesi] var. [Mukaddime] [beş nokta] dır. [Birinci Nokta]: İman ve teklif ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tedkike ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes'eleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz. Tâ ki Ebu Bekirler a'lâ-yı illiyyîne çıksınlar Ebu Cehiller esfel-i safilîne düşsünler.Eğer ihtiyar kalmazsa teklif olamaz. Bu sır ve hikmet içindir ki, mu'cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrat-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur’âniye gibi kapalı ve tevilli oluyor. Yalnız, Güneş'in mağribden çıkması bedahet derecesinde olup herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tövbe kapısı kapanır;o zaman daha tövbe ve iman makbul olmaz. Çünki Ebu Bekirler, Ebu Cehiller ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nüzulü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-ı imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan gibi eşhas-ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar. [İkinci Nokta]: Peygamber Aleyhisselatü Vesselam’a bildirilen umûr-ı gaybiyenin, bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur’ânın ve hadîs-i kudsîlerin muhkematı gibi. Diğer bir kısmı icmal ile bildirilir, tafsilât ve tasviratı Peygamber Aleyhisselatü Vesselam’ın içtihadına havale edilir. İmana girmeyen hâdisat-ı kevniyeye ve vukuat-ı istikbaliyeye dair hadîsler gibi. Bu kısımda, Peygamber Aleyhisselatü Vesselam belâgatıyla -temsiller suretinde- sırr-ı teklif hikmetine muvafık olarak tafsil ve tasvir eder. Meselâ: Bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennem'in dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür." Bu garib haberden beş-altı dakika sonra birisi geldi dedi: "Ya Resulallah! Yetmiş yaşında bulunan filan münafık vefat etti, Cehennem'e gitti." Peygamber Aleyhisselatü Vesselam ‘ın yüksek beligane kelâmının tevilini gösterdi. [İhtar]: Hakaik-i imaniyeye girmeyen cüz'î hâdisat-ı istikbaliye, nazar-ı nübüvvette ehemmiyetsizdir.

230

[Üçüncü Nokta]: [İki Nükte] dir. [Birincisi]: Teşbihler ve temsiller suretinde rivâyet edilen bir kısım hadîsler, mürur-ı zamanla avamın nazarında hakikat telakki edildiğinden vakıa mutabık çıkmıyor. Ayn-ı hakikat olduğu halde vakıaya mutabakatı görünmüyor. Meselâ: Hamele-i Arş gibi arzın hamelesinden olan [Sevr] ve [Hut] namında ve misalinde olan iki melaike, koca bir öküz ve gâyet büyük bir balık tasavvur edilmiş. [İkincisi]: Bir kısım hadîsler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet-i İslâmiyenin veyahut merkez-i hilafetin nokta-i nazarında vürûd ettiği halde, umum ehl-i dünyaya şamil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu halde, küllî ve âmm telakki edilmiş. Meselâ, rivâyette vardır ki: (Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak.) Yani, zikirhaneler kapanacak Türkçe ezan ve kamet okunacak demektir. [Dördüncü Nokta]: Ecel ve mevt gibi umûr-ı gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı misillü, dünyanın sekeratı ve mevti ve nev'-i beşerin ve cins-i hayvanatın eceli ve vefatı olan kıyamet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş. Evet, eğer ecel vakti muayyen olsaydı, yarı ömür gaflet-i mutlaka içinde ve yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla dehşet-i mutlaka içinde- havf ve recanın müvazene-i maslahatkâranesi ve hakimanesi bozulacağı gibi, aynen öyle de: Dünyanın eceli ve sekeratı olan kıyamet vakti muayyen olsa idi, kurûn-ı ûlâ ve vustâ fikr-i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Kurûn-ı uhrâ, dehşet-i mutlaka içinde bulunacaktı o vakit ne hayat-ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalırdı ve ne de havf ve reca içinde ihtiyar ile itaatkârane olan ubudiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem eğer muayyen olsa idi, bir kısım hakaik-i imaniye bedahet derecesine girerdi, herkes ister istemez tasdik ederdi. İhtiyar ve irade ile bağlı olan sırr-ı teklif ve hikmet-i iman bozulurdu. İşte bunun gibi çok maslahatlar için umûr-ı gaybiye gizli kaldığından herkes her dakikada hem ecelini, hem bekasını düşündüğü için hem dünyaya, hem âhiretine çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyamet kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için; hem dünyanın fâniliğinde hayat-ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imaret-i dünyaya çalışabilir.

231

Hem eğer musibetlerin vakti muayyen olsa idi, musibet başına gelen âdem, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade manevî bir musibet -o intizardançekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlahiye tarafından gelecek musibetler gizli, ve perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisat-ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, َ gaibden haber vermek yasak edilmiş. [‫ ] ل َ يَعْل َ هم الْغَي ْ هب اِل ّ الل ه‬düsturuna karşı َ ‫ّٰ ُهه‬ ُ hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umûr-ı gaybiyeden izn-i Rabbanî ile haber verenler dahi, yalnız işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat İncil ve Zebur'da Peygamber Aleyhisselatü Vesselam hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki; o kitabların bir kısım tâbileri tevil edip iman etmediler. Fakat itikad-ı imaniyeye giren mes'eleleri tasrih ile tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercüman-ı Zîşan'ı Aleyhisselatü Vesselam umûr-ı uhreviyeden tafsilen ve hâdisat-ı istikbaliye-i dünyeviyeden icmalen haber vermişler. [Beşinci Nokta]: Hem her iki Deccal'ın asırlarına aid hârikaları, onların bahisleriyle ve münasebetleriyle rivâyet edildiğinden onların şahıslarından sudûr edeceği telakki ve tevehhüm edilmesinden, o rivâyet müteşabih olmuş, manası gizlenmiş. Meselâ, tayyare ve şimendiferle gezmesi... Hem meselâ, meşhur olmuş ki; İslâm Deccalı öldüğü vakit ona hizmet eden şeytan, İstanbul'da Dikili Taş'ta bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek: "O deccal öldü." Yani pek acib ve şeytanları dahi hayrette bırakan radyo ile bağırılacak, haber verilecek. Hem Deccal'ın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine aid garib halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebetdar rivâyet edilmesi cihetiyle manası gizlenmiş. Meselâ: "O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa Aleyhisselam onu öldürebilir, başka çare olamaz." diye rivâyet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, ve öldürecek; ancak semavî ve ulvî, ve hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ı Kur’âniyeye iktida ve ittihad eden bir İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nüzulü ile o dinsiz meslek mahvolur ölür.

232

Yoksa onun şahsı bir mikrop, ile ve bir nezle ile öldürülebilir. Hem bir kısım râvilerin kabil-i hata içtihadlarıyla olan tefsirleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadîs zannedilir, mana gizlenir. Vakıa mutabakatı görünmez, müteşabih hükmüne geçer. Hem eski zamanda, bu zaman gibi cemaatin ve cem'iyetin şahs-ı manevîsi inkişaf etmediğinden ve fikr-i infiradî galib olduğundan, cemaatin sıfat-ı azîmesi ve büyük harekâtı o cemaatın başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle; o şahıslarda, o hârika ve küllî sıfatlara lâyık ve muvafık olmak için yüz derece cisimlerinden ve kuvvetlerinden büyük bir acûbe cisim ve müdhiş bir heykel ve çok hârika bir kuvvet ve iktidar bulunmak lâzım geldiğinden öyle tasvir edildiği için Vakıa mutabakatı görünmüyor o rivâyet müteşabih olur. Hem iki Deccal'ın sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen rivâyetlerde iltibas oluyor, biri öteki zannedilir. Hem "Büyük Mehdi"nin halleri sâbık Mehdilere işaret eden rivâyetlere mutabık çıkmıyor, hadîs-i müteşabih hükmüne geçer. İmam-ı Ali Radıyallahü Anh yalnız İslâm Deccalından bahseder. Mukaddime bitti, mes'elelere başlıyoruz. Şimdilik o hâdisat-ı gaybiyenin yüzer misallerinden -mülhidler tarafından avamın akidelerini bozmak fikriyle işaa edilen- [yirmiüç mes'ele], tevfik-i Rabbanî ile gâyet muhtasar bir surette beyan edilecek. Ve o mes'eleler mülhidlerin tahminleri gibi zarar vermemekle beraber, her biri bir lem'a-i i'caz-ı Nebevî olduğu görünmekle ve hakikî tevilleri izhar ve isbat edilmekle akide-i avamı kuvvetlendirmeğe mühim bir sebeb olmasını rahmet-i Rabbanîden rica edip hatiatımı ve galatatımı afv ve mağfiret altına almasını Rabb-ı Rahîmimden niyaz ediyorum.

233

[Beşinci Şua'ın İkinci Makamı ve Mes'eleleri] Aşağıda gelecek olan Birinci Mes'ele yazıldıktan hayli zaman sonra zuhur eden bir hâdise tam te'vilini göstermiştir. Şöyle ki: Hadiste (O süfyan bir su içecek, eli delinecek) denilmiş. Yani bir çeşit su olan rakıyı su gibi çok içecek ve o sebebten batnı su tulumbası gibi olacak ve o hastalığı yüzünden zulüm ve hile ile topladığı milyonlarla mal su gibi elinden akacak, ecnebi doktorların boğazına girecek. [Mesmuatıma nazaran]; üç senede üç milyona yakın lirayı tedavisine gâyet israf ile sarfeden " bir insan " asrımızda göründü, " bu hadîsin te'vilini bende görünüz" hayatının lisan-ı haliyle dedi. Hem, [bir su içecek eli delinecek] olan kudsi söz ne kadar manidar ve mu'cizekâr ve yüksek ve cem'iyetli olduğunu vefatiyle bildirdi, gitti.
(Hâşiye)

ّ ‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم‬ ْ ِ ِ َّ ِ ْ َّ ِ ٰ
[Yirmi mes’eleden Birinci Mes'ele]: Rivâyette var ki: (Âhirzamanın eşhas-ı mühimmesinden olan Süfyan'ın eli delinecek.) ‫ , اَلل ُه اَع ْل َم‬bunun bir tevili şudur ki: Sefahet ‫ّٰ ه‬ ُ ve lehviyat için gâyet israf eder elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde deniliyor ki, "Filan âdemin eli deliktir." Yani çok müsriftir. İşte, Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir (Hâşiye) hırs ve tama'ı uyandırarak insanların o zaîf damarlarını tutup kendine müsahhar eder diye bu hadîs ihtar ediyor. İsraf eden ona esir olur, onun dâmenine düşer diye haber veriyor. [İkinci Mes'ele]: Rivâyette vardır ki: (Âhirzamanın dehşetli bir şahsı, sabah kalkar; َّ ‫ّٰ ه‬ alnında [‫ ]هٰذ َاكَافِر‬yazılmış bulunur.) ‫ اَلل ُه اَع ْل َم بِالصوَاب‬bunun tevili şudur ki: O ُ ِ ٌ Süfyan, kendi başına
(Hâşiye):

___________ ___________ _________________

Evet kendisi onyedi milyon lirayı, onbeş senede onbeş milyon fakir bir milletten hırs ve tama’ ile boğazına akıtması ne derece hırs ve tama’ı tehyic ettiği kıyas edilsin.

234

firenklerin serpuşunu kor herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanun ile tamim ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için inşâallah ihtida eder, daha herkes -yalnız onu istemeyerekgiymek ile kâfir olmaz. [Üçüncü Mes'ele]: Rivâyette var ki: (Âhirzamanın müstebid hâkimleri, hususan ‫ْه ُ ِ الل‬ Deccal'ın yalancı cennet ve cehennemleri bulunur.) ِ‫ اَلْعِل م عنْد َ ّٰه ه‬bunun bir tevili şudur ki: Hükûmet dairesinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishane ile lise mektebi, biri huri ve gılmanın çirkin bir taklidi, diğeri azab ve zindan suretine girecek diye bir işarettir. [Dördüncü Mes'ele]: Rivâyette var ki: (Âhirzamanda, Allah Allah diyecek kalmaz.) َّ ‫ ل َ يعل َم الْغَي ب اِل‬bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: [Allah!. Allah!. Allah!.] ‫ّٰ ه‬ َ ْ ‫الل ُه‬ ُ َْ deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeairde (ismullah) yerine başka isim konulacak" demektir. Yoksa umum insanlar küfr-i mutlaka düşecekler demek değildir. Çünki Allah'ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vukuunu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah'ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar. Diğer bir tevili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir; kıyamet, kâfirlerin başlarında patlar. [Beşinci Mes'ele]: Rivâyette vardır ki: (Âhirzamanda Deccal gibi bir kısım şahıslar, uluhiyet dava edecekler ve kendilerine secde ettirecekler.) ‫ , اَلل ه اَع ْل م‬bunun bir tevili ‫ّٰ ُه‬ ُ ‫َه‬ şudur ki: Nasılki padişahı inkâr eden bir bedevi kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda, hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük padişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de: Tabiiyun ve maddiyun mezhebinin başına geçen o eşhas, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nevi rububiyet tahayyül ederler ve raiyetlerini kendi kuvvetleri için kendilerine ve heykellerine ubudiyetkârane serfüru ettirirler, başlarını rükûa getirirler demektir. [Altıncı Mes'ele]: Rivâyette vardır ki: (Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse (A.S.M.) nefsine hâkim olamaz.) Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberi ile bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azab-ı kabirden

235

‫ه‬ ِ ْ ِ ِ َّ ْ ِ ِ‫ ]م ن فِتْنَةِ الد َّجال وَ م ن فِتْنَةِ اخر‬duası vird-i ümmet olmuş. ‫ا َّٰلل ُه‬ َّ ‫ ,اَع ْل َهم بِال صوَاب‬bunun bir tevili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun ُ ِ
sonra [‫الزما ن‬ ِ َ َّ

eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkleriyle irtikâb ederler. Meselâ; Rusya'da hamamlara kadın-erkek beraber çıplak olarak girerler kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefislerine mağlub olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşerler, yanarlar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid'aları birer cazibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. [Yedinci Mes'ele]: [Rivâyette var ki: "Süfyan büyük bir âlim olacak, ilim ile dalalete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi' olacaklar."] Vel'ilmu indallah, bunun bir tevili şudur ki: Başka padişahlar gibi kuvvet veya kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdar eder ve din derslerinden tecerrüd eden maarifi rehber edip tamimine şiddetle çalışır, demektir. [Sekizinci Mes'ele]: Rivâyetlerde, [Deccal'ın dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir] ki, bütün ümmet istiaze etmiş. ‫ ل َ يَعْل َم الْغَي ْب اِل ّ الل ُه‬Bunun bir tevili şudur ‫َ ّٰ ه‬ َ ُ ki: İslâmların Deccal'ı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın dediği gibi demişler ki: Onların Deccal'ı Süfyan'dır. İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccal'ı ayrıdır. Yoksa Büyük Deccal'ın cebr ve ceberut-ı mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz. [Dokuzuncu Mes'ele]: Rivâyetlerde, [vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisat-ı istikbaliye Şam'ın etrafında ve Arabistan'da tasvir edilmiş]. ‫ , اَلل ه اَع ْل م‬bunun bir tevili şudur ki: ‫ّٰ ُ ه‬ ُ ‫َه‬ Merkez-i hilafet eski zamanda Irak'ta Şam'da

236

ve Medine'de bulunduğundan, râviler rivâyetlere kendi içtihadlarıyla -daimî öyle kalacak gibimana verip "merkez-i hükûmet-i İslâmiye" yakınlarında tasvir etmişler, Haleb Şam demişler. Hadîsin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler. [Onuncu Mes'ele]: Rivâyetlerde, [eşhas-ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş]. Vel'ilmü indallah, bunun tevili şudur ki: O şahısların temsil ettikleri manevî şahsiyetin azametinden kinayedir. Bir vakit Rusya'yı mağlub eden Japon Başkumandanının sureti; bir ayağı Bahr-i Muhit'te, diğer ayağı Port Artür Kal'asında olarak gösterildiği gibi, şahs-ı manevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor. Amma fevkalâde hârika iktidarları ise, ekser icraatları tahribat ve müştehiyat olduğundan fevkalâde bir iktidar görünür, çünki tahrib kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyat ise, nefisler tarafdar olduğundan çabuk sirâyet eder. [Onbirinci Mes'ele]: Rivâyette var ki: (Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezaret َّ eder.) ‫ , اَلل ُه اَع ْل َم بِالصوَاب‬bunun iki tevili var: [Birisi]: O zamanda meşru nikâh azalır ‫ّٰ ه‬ ُ ِ veya Rusya'daki gibi kalkar. Birtek kadına bağlanmaktan kaçar başıboş kalan, bedbaht kırk kadına çoban olur. [İkinci tevili]: O fitne zamanında, harblerde erkeklerin çoğu telef olmasından, hem bir hikmete binaen ekser tevellüdat kızlar bulunmasından kinayedir. Belki hürriyet-i nisvan yani kadınların tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça erkeğine galebe eder; veledi kendi suretine çekmeğe sebebiyet verdiğinden, emr-i İlahiyle kızlar pekçok olur. [Onikinci Mes'ele]: Rivâyetlerde var ki: (Deccal'ın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür.) ‫ل َ يَعْل َم الْغَي ْب اِل ّ الل ُه‬ ‫َ ّٰ ه‬ َ ُ Bunun iki tevili var: [Birisi]: Büyük Deccal'ın kutb-ı şimalî dairesinden ve şimal tarafından zuhur edeceğine kinaye ve işarettir. Çünki kutb-ı şimalînin

237

mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendiferle bu tarafa gelinse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneş gurub etmez. Daha bir gün otomobil ile gelinse, bir haftada daima güneş görünür. Ben Rusya'daki esaretimde bu mevkiye yakın bulunuyordum. Demek büyük Deccalın, şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini mu'cizane bir ihbardır. İkinci tevil ise: Hem büyük Deccal'ın, hem İslâm Deccalı'nın üç devre-i istibdadları manasında üç eyyam var. "Bir günü; yani birinci devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üçyüz senede yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresinde, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü yani üçüncü devresinde, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyetini muhafazaya çalışır." diye, gâyet yüksek bir belâgatla ümmetine haber vermiş. [Onüçüncü Mes'ele]: Kat'î ve sahih rivâyette vardır ki: (İsa Aleyhisselâm büyük Deccal'ı öldürür.) Vel'ilmü indallah, bunun da iki vechi var: Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî hârikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal'ı öldürebilecek, ve mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu'cizatlı ve umumun makbulü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm'dır. İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâm'ın kılıncıyla maktul olan şahs-ı Deccal'ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykelini ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı uluhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevî'nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hattâ "Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi'ye namazda iktida eder, tâbi' olur." diye olan rivâyet bu ittifaka ve hakikat-ı Kur’âniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder. [Ondördüncü Mes'ele]: Rivâyette var ki: (Deccal'ın mühim kuvveti yahudilerdir. Yahudiler severek deccala tâbi' olurlar.)

238

[‫ ,] اَلل ه اَع ْل م‬diyebiliriz ki, bu rivâyetin bir parça tevili Rusya'da çıkmıştır. Çünki her ُ ‫َه‬ ‫ّٰ ُ ه‬ hükûmetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp intikamlarını almak için, Komünist Komitesi'nin tesisinde mühim rol oynayarak yahudi milletinden olan "Troçki" namında dehşetli bir âdemi, Rusya'nın başkumandanlığına ve terbiyegerdeleri olan meşhur Lenin'den sonra Rus hükûmetinin başına geçirerek Rusya'nın başını patlatıp bin senelik mahsulâtını yaktırdılar. Büyük Deccal'ın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. Ve sair hükûmetlerde dahi ehemmiyetli sarsıntılar verip karıştırdılar. [Onbeşinci Mes'ele]: [Ye'cüc ve Me'cüc hâdisatının icmali Kur’ânda olduğu gibi, rivâyette bir kısım tafsilât var]. Ve o tafsilât ise, Kur’ânın muhkematından olan icmali gibi muhkem değil, belki bir derece müteşabih sayılır. Onlar tevil isterler. Belki râvilerin َ içtihadları karışmasıyla tabir isterler. Evet ‫ ل َ يَعْل م الْغَي ب اِل ّ الل ه‬Bunun bir tevili َ ‫ْه‬ ‫ّٰ ُ ه‬ ُ ‫َه‬ şudur ki: Kur’ânın lisan-ı semavîsinde Ye'cüc ve Me'cüc namı verilen Mançur ve Moğol kabileleri, eski zamanda Çin-i Maçin'den bir kısım tatarları beraber alarak kaç defalar Asya ve Avrupa'yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zîr ü zeber edeceklerine işaret ve kinayedir. Hattâ şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efradları onlardandır. Evet, ihtilâl-i Fransavîde hürriyetperverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesatı tahrib ettiğinden, aşıladığı fikir bilâhere bolşevikliğe inkılab etti. Bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkiyeyi ve kalbiyeyi ve insaniyeyi bozduğundan, elbette ektikleri tohumlar hiç bir kayıd ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünki kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gâyet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmezler. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum hem kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak. Ve o şeraide muvafık insanlar ise, Çin-i Maçin'de kırk günlük bir mesafede yapılan ve acaib-i seb'a-i âlemden birisi bulunan Sedd-i Çinî'nin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız ve tatar (A.S.M.) kabileleridir ki, Kur’ân'ın mücmel haberini tefsir eden Zât-ı Ahmediye mu'cizane ve muhakkikane haber vermiş.

239

[Onaltıncı Mes'ele]: Rivâyette var ki: (İsa Aleyhisselâm Deccal'ı öldürdüğü zaman "Deccal'ın fevkalâde büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i İsa َ Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu gösterir.) ‫ل َ يَعْل م الْغَي ب اِل ّ الل ه‬ َ ‫ْه‬ ‫ّٰ ُه‬ ُ ‫َه‬ Bunun bir tevili şu olmak gerektir: İsa Aleyhisselâm'ı nur-ı iman ile tanıyan ve tâbi' olan cemaat-ı ruhaniye-i mücahedenin kemmiyeti, Deccal'ın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olduğuna işaret ve kinayedir. [Onyedinci Mes'ele]: Rivâyette var ki: (Deccalin çıktığı gün bütün dünya işitir ve kırk günde dünyayı gezer ve hârikulâde bir eşeği vardır.) ‫ , اَلل ه اَع ْل م‬bu rivâyetler tamamen ُ ‫َه‬ ‫ّٰ ُه‬ sahih olmak şartıyla tevilleri şudur: Bu rivâyetler mu'cizane haber verir ki, "Deccal zamanında vasıta-i muhabere ve seyahat o derece terakki edecek ki, bir hâdise bir günde umum dünyaya işitilecek. Radyo ile bağırır, şark ve garb işitir ve umum ceridelerinde okunacak. Ve bir âdem kırk günde dünyayı devredecek ve yedi kıt'asını ve yetmiş hükûmetini görecek ve gezecek." diye on asır evvel telgraftan, telefondan, radyodan, ve şimendifer, ve tayyareden mu'cizane haber verir. Hem Deccal, deccallık haysiyetiyle değil, belki gâyet müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Ve gezmesi de her yeri istilâ etmek için değil, belki fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir. Ve bindiği merkebi ve himarı ise; ya şimendiferdir ki bir kulağı ve bir başı cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı cennet gibi güzelce tezyin ve tefriş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını ziyafetli başına gönderir. Veyahut onun eşeği, ve merkebi; dehşetli bir otomobildir veya tayyaredir veyahut...... sükût lâzım! [Onsekizinci Mes'ele]: Rivâyette var ki: (Ümmetim istikametle gitse, ona bir gün var.) Yani [‫ ]ف ِى يَو ْم ٍ كَا ن مقْدَار ه ُ اَل ْف سنَة‬âyetinin sırrıyla bin sene hâkimane ve ٍ َ َ ِ َ ُ mükemmel yaşayacak. [Eğer istikametle gitmezse, ona yarım gün var]. Yani [ancak beşyüz ‫ّٰ ه‬ sene kadar hâkimiyetini ve galibiyetini muhafaza eder. ‫ , اَلل ُه اَع ْل َم‬bu rivâyet kıyametten ُ haber vermek değil; belki İslâmiyetin galibane hâkimiyetinden ve hilafetin saltanatından bahseder ki, ayn-ı hakikat ve bir mu'cize-i gaybiye olarak aynen öyle çıkmış. Çünki Hilafet-i Abbasiye'nin âhirlerinde,

240

onun ehl-i siyaseti istikameti kaybettiği için, beşyüz sene kadar yaşamış. Fakat ümmetin heyet-i mecmuası ise istikameti kaybetmediğinden Hilafet-i Osmaniye imdada gelip binüçyüz sene kadar hâkimiyeti devam ettirmiş. Sonra Osmanlı siyasiyunları dahi istikameti muhafaza edemediklerinden, onlar da ancak hilafetle beşyüz sene yaşayabilmiş. Bu hadîsin mu'cizane ihbarını, Hilafet-i Osmaniye kendi vefatıyla tasdik etmiş. Bu hadîsi başka risalelerde dahi bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz. [Ondokuzuncu Mes'ele]: [Rivâyetlerde, âhirzamanın alâmetlerinden olan ve Âl-i Beyt-i Nebevî'den gelecek Hazret-i Mehdi hakkında ayrı ayrı haberler var. Bir kısım ehl-i َّ ilim ve ehl-i velâyet, eskiden onun çıktığına hükmetmişler]. ‫ , اَلل ُه اَع ْل َم بِالصوَاب‬bu ayrı ‫ّٰ ه‬ ُ ِ ayrı rivâyetlerin bir tevili şudur ki: Büyük Mehdi'nin çok vazifeleri var. siyaset âleminde, ve diyanet âleminde, ve saltanat âleminde, ve cihad âleminde çok dairelerde icraatları olduğu gibi.. herbir asır me'yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini teyid edecek bir nevi Mehdi'ye veyahut Mehdi'nin onların imdadına o vakitlerde gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi, Âl-i Beyt'ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Meselâ: Siyaset âleminde Mehdi-yi Abbasî diyanet âleminde Gavs-ı A'zam ve Şah-ı Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve oniki imam gibi Büyük Mehdi'nin bir kısım vazifelerini icra eden zâtlar dahi, -Mehdi hakkında gelen rivâyetlerde(A.S.M.) medar-ı nazar-ı Muhammedi olduğundan rivâyetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: "büyük mehdi Eskiden çıkmış." Her ne ise... Bu mes'ele Risale-i Nur'da beyan edildiğinden, onu ona havale ile burada bu kadar deriz ki: Dünyada mütesanid hiçbir hanedan ve mütevafık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cem'iyet ve cemaat yoktur ki, Âl-i Beyt'in hanedanına ve kabilesine ve cem'iyetine ve cemaatine yetişebilsin. Evet yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binlerce manevî kahramanları ve kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-ı Kur’âniyenin mayasıyla ve imanın nuruyla ve İslâmiyet'in şerefiyle beslenen, ve tekemmül eden Âl-i Beytin, elbette (A.S.M.) âhirzamanda şeriat-ı Muhammediyeyi ve hakikat-ı Furkaniyeyi ve Sünnet-i (A.S.M.) Ahmediyeyi ihya ile, ilân ile, icra ile, başkumandanları olan Büyük Mehdi'nin

241

‫ ,اَع ْل َهم‬o tulûun sebeb-i zahirîsi: Küre-i Arz’ın kafasının aklı hükmünde olan Kur’ân onun ُ

kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gâyet makul olmakla beraber, gâyet lâzım ve zarurîdir ve hayat-ı içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır. [Yirminci Mes'ele]: (Güneş'in mağribden çıkması ve zeminden dâbbet-ül arzın zuhurudur.) Amma Güneş'in mağribden tulûu ise, bedahet derecesinde bir alâmet-i kıyamettir. Ve bedaheti için, aklın ihtiyarıyla bağlı olan tövbe kapısını kapayan bir hâdise-i semaviye olduğundan tefsiri ve manası zahirdir, tevile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki: ‫اَلل ه‬ ‫ّٰ ُه‬ başından çıkmasıyla zemin divane olup, izn-i İlahî ile başını başka bir seyyareye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp, garbdan şarka olan seyahatını, irade-i Rabbanîye ile şarktan garba tebdil etmekle Güneş garbdan tulûa başlar. Evet arzı şems ile,ve ferşi arş ile kuvvetli bağlayan ve hablullah-il metin olan Kur’ânın kuvve-i cazibesi kopsa; küre-i arzın ipi çözülür, başıboş serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden Güneş garbdan çıkar. Hem müsademe neticesinde emr-i İlahî ile kıyamet kopar diye bir tevili var. Amma "Dabbet-ül Arz": Kur’ânda gâyet mücmel bir işaret ve lisan-ı hâlinde kısacık bir ifade ve bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'î bir kanaatla َ bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: [‫ ] ل َ يَعْل َهم الْغَي ب اِل ّ الل ه‬Nasılki kavm-i َ ‫ْه‬ ‫ّٰ ُ ه‬ ُ Firavun'a "çekirge âfâtını ve bit belası" ve Kâ'benin tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebabil Kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve Deccalların fitneleriyle bilerek, ve severek isyana ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarşistliğiyle fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, ve küfr ü küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle, ‫ّٰ ه‬ arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. ‫ , اَلل ُه اَع ْل َم‬o dabbe bir nev'dir. ُ Çünki gâyet büyük birtek şahıs olsa, her yere ve herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i َ hayvaniye olacak. Belki [‫ ]اِل ّ دَاب َّة الر ض تَاْك ُل من ْساَت َه‬âyetinin işaretiyle, o hayvan, ُ َ ِ ُ َْ ْ ُ ِ dabbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler iman bereketiyle sefahet

242

ve sû'-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulacaklarına hayvanı konuşturmuş.

işareten, âyet, iman hususunda o

‫ربَّنَا ل َ تُواخذ ْنَا ا ِن ن َسينَا اَوْ ا َخطَاْنَا‬ ْ ِ ِ ْ َ َّ َّ ‫سبحانك ل َ عل ْم لَنا اِل‬ ْ ‫ما ع َلمتَنَا اِن َّك اَن ْت الْعَلِيم ال‬ َ َ َ َ ْ ُ ‫ُ حكِيم‬ َ َ ِ ْ ُ َ َ َ

Sâbık yirmi aded mes'elelere bir tetimme olarak [üç küçük mes'ele] dir. [Birinci Mes'ele]: Rivâyetlerde [Hazret-i İsa Aleyhisselâm'a "Mesih" namı verildiği gibi her iki Deccal'a dahi "Mesih" namı verilmiş] bütün rivâyetlerde [‫م ن فِتْنَةِ ال ْم سيح‬ ْ ِ ِ ِ َ İlahî ile İsa Aleyhisselâm, şeriat-ı Museviyede bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarab gibi bazı müştehiyatı helâl etmiş. Aynen öyle de; Büyük Deccal, şeytanın iğvasıyla ve hükmüyle şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtalarını bozarak, anarşistliğe ve Ye'cüc ve Me'cüc'e zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan Süfyan dahi, şeriat(A.S.M.) ı Muhammediyenin ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleri ile kaldırmağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddî ve manevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak, hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesat-ı müteaffine bataklığında, birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdad bir hürriyet vermekle dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gâyet şiddetli bir istibdaddan başka zabt altına alınmazlar. [İkinci Mes'ele]: Rivâyetlerde [her iki Deccal'ın hârikulâde icraatlarından ve pek fevkalâde iktidarlarından ve heybetlerinden bahsedilmiş. Hattâ bir kısım bedbaht insanlar, onlara bir nevi uluhiyet isnad ederler] diye haber verilmiş. Bunun sebebi nedir? [Elcevab]: ّٰ ِ ُ ِ‫ وَالْعِل ْهم عنْد َ اللهه‬her iki deccalin İcraatlarının büyük ve hârikulâde olması ise: Ekseri tahribat ve hevesata sevkiyat olduğundan, kolayca hârikulâde öyle işler yaparlar ki; bir rivâyette "Bir günleri bir senedir" yani, bir senede yaptıkları işleri, üçyüz senede yapılmaz, Ve iktidarları pek fevkalâde görünmesi ise, [dört cihet ve sebebi] var:

َّ ِ‫ ]الد َّجا ِ من فِتْنَةِ ال ْمسيح الد َّجا‬denilmiş. Bunun hikmeti ve tevili nedir? ْ ِ َّ ِ ِ َ [Elcevab]: ‫ اَلل ه اَع ْل َ هم‬bunun hikmeti şudur ki: Nasılki emr-i ُ ‫ّٰ ُهه‬

243

[Birincisi]: İstidrac eseri olarak, müstebidane olan koca hükûmetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukua gelen terakkiyat ve iyilikler haksız olarak onlara isnad edilmesiyle binler âdem kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeğe sebeb olur. Halbuki hakikaten ve kaideten, bir cemaatin hareketiyle vücuda gelen müsbet terakkiyat ve mehasin ve şeref ve ganîmet o cemaate taksim edilir ve efradına verilir. Ve seyyiat ve tahribat ve zayiat ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusuruna verilir. Meselâ: Bir tabur bir kal'ayı fethetse, ganîmet ve şeref süngülerine aidtir. Ve menfî tedbirler ve zayiatlar olsa, kumandanlarına aidtir. İşte hak ve hakikatın bu düstur-ı esasiyesine bütün bütün muhalif olarak müsbet terakkiyat ve hasenat o müdhiş başlara ve menfî icraat ve seyyiat bîçare milletlerine verilmesiyle; nefrat-i âmmeye lâyık olan o şahıslar, -istidrac cihetiyle- ehl-i gaflet tarafından bir muhabbet-i umumiyeye mazhar olurlar. [İkinci cihet ve sebeb]: Her iki Deccal, a'zamî bir istibdad ve a'zamî bir zulüm ve a'zamî bir şiddet ve dehşet ile hareket ettiklerinden,onlarda a'zamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acib bir istibdad ki; -kanunlar perdesinde- herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hattâ elbisesine müdahale ederler. Zannederim, asr-ı âhirde İslâm ve Türk hürriyetperverleri, bir hiss-i kabl-el vuku ile bu dehşetli istibdadı hiss etmişler oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanmışlar yanlış bir hedef ve hata bir cebhede hücum göstermişler. Hem öyle bir zulüm ve cebir ki, bir âdemin yüzünden yüz köyü harab ve yüzer masumları tecziye ve tehcir edib perişan ederler. [Üçüncü cihet ve sebeb]: Her iki Deccal, Yahudinin İslâm ve Hristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muavenetini ve kadın hürriyetinin perdesi altındaki dehşetli bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccalı masonların komitelerini aldatıp müzaheretlerini kazandıklarından kendilerinde dehşetli bir iktidar zannedilir. Hem bazı ehl-i velâyetin istihracatıyla anlaşılıyor ki, İslâm Devletinin başına geçecek olan Süfyanî Deccal ise; gâyet muktedir ve dâhî ve faal ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan şan ü şerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrazam ve gâyet cesur ve iktidarlı ve metin ve cevval ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshir eder. Onların fevkalâde ve dâhiyane icraatlarını, riyasızlıklarından istifade ederek

244

kendi şahsına istinad eder ve o vasıta ile koca ordunun ve hükûmetin teceddüd ve inkılabından ve harb-i umumî inkılabından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyatı şahsına isnad ettirerek şahsında pek acib ve hârika bir iktidar bulunduğunu meddahları tarafından işaa ettirir. [Dördüncü cihet ve sebeb]: Büyük Deccal'ın ispirtizma nevinden teshir edici hassaları bulunur. İslâm Deccalı'nın dahi, bir gözünde teshir edici manyetizma bulunur. Hattâ rivâyetlerde "Deccal'ın bir gözü kördür" denmekle nazar-ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccal'ın bir gözü kördür ve ötekinin bir gözü öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadîste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduklarından yalnız münhasıran bu dünyayı görecek birtek gözleri var ve akibeti ve âhireti görebilecek gözleri olmadığına işaret eder. Ben manevî bir âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizmayı gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan çıkan bir cür'et ve cesaretle mukaddesata hücum eder. Avam-ı nâs hakikat-ı hali bilmediklerinden, hârikulâde bir iktidar ve cesaret zanneder. Hem şanlı ve kahraman bir milletin, mağlubiyeti hengâmında, böyle istidraclı ve şanlı ve tali'li ve muvaffakıyetli ve kurnaz bir kumandanı bulduğundan gizli ve dehşetli olan mahiyetine bakmayarak kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini örtmek ister. Fakat kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur-ı iman ve Kur’ân ışığıyla hakikat-ı hali göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivâyetlerden anlaşılır. [Üçüncü Küçük Mes'ele]: Medar-ı ibret [üç hâdise] dir. [Birinci Hâdise]: Bir zaman Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh'a yahudi çocukları (R.A.) içinde birisini gösterdi, "İşte sureti" dedi. Hazret-i Ömer , "Öyle ise ben bunu öldüreceğim" dedi. Ferman etti: "Eğer bu Süfyan İslâm Deccalı olsa, sen öldüremezsin; eğer o değilse, onun suretiyle öldürülmez." Bu rivâyet işaret eder ki; onun sureti, hâkimiyeti zamanında çok şeylerde görüneceği gibi, kendisi de yahudiler içinde tevellüd edecek. Garibdir ki, onun suretindeki bir çocuğu katledecek derecede

245

ona hiddet ve adavet eden Hazret-i Ömer , o Süfyan'ın en çok beğendiği ve takdir ettiği ve çok defa ondan senakârane bahsedeceği bir memduhu olmuştur. َّ [İkinci Hâdise]: O İslâm Deccalı, "Sure-i [‫ ]وَ التِّي ن وَ الزيْتُو ن‬nin manasını ‫ِه‬ ‫ِه‬

(R.A.)

َ َ ْ merak edip soruyor" diye çoklar nakletmişler. bu surenin akibinde olan [‫]اِقْرا ْ بِا سم ِ رب ِّك‬ َ

suresinde [‫ ]ا ن الِن سان لَيَطْغَهى‬cümlesi, onun aynı zamanına ve şahsına -cifir ile ve َ َ ‫ِه َّ ْ ْه‬ manasıyla- işaret ettiği gibi, ehl-i salât ve câmilere tâgiyane tecavüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidraclı âdem, küçük bir sureyi kendisiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar. [Üçüncü Hâdise]: Bir rivâyette (İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek denilmiş.) ‫ ل َ يَعْل َم الْغَي ْب اِل ّ الل ُه‬Bunun bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ‫َ ّٰ ه‬ َ ُ ve kesretli kavmi ve İslâmiyet'in en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivâyet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder. Garibdir hem çok garibdir ki. Yediyüz sene müddetinde İslâmiyet'in ve Kur’ân'ın elinde şeref-şiar, bârika-asa bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyet'in bir kısım şiarına karşı istimal etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olamaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginlerini onun elinden kurtarıyor" diye rivâyetlerden anlaşılıyor.

َّ ّٰ ‫وَاللهُه اَع ْل َم بِالصوَاب‬ ُ ِ ّٰ َ َ ُ ‫ل َ يَعْل َم الْغَي ْب اِل ّ اللهُه‬

246

[‫]بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ
‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم ِ وما ا َرسلْنَا َ اِل َّ رحمة لِلْعَال َمين‬ ِ َّ ِ ْ َّ ِ ّٰ َ ْ َ َ ْ َ ْ َ َ ِ
Âyetinin veraset-i Ahmediye cihetinde mâna-yı işârî noktasında bu asırda o Rahmet-en-lil'âleminin bir âyinesi ve hakikat-ı Kur’âniyenin bir hakikî tefsiri olan Risale-i Nur, o küllî rahmetin bir cilvesi, ve bir nümunesi olmasından; hakikat-ı (A.S.M.) Muhammediyenin bir kısım evsafı, mâna-yı mecâzî ile cüz'î bir varisine verilebilir diye (A.S.M.) bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız hakikat-ı Ahmediye ile âyinesinin farkına işareten bâzı kelimeler ilâve edildi.
(A.S.M.)

1

5

Huzur bulur bu gün seninle âlem Ey bu asırda rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur. Sürur bulur bugün seninle âdem Ey bir rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
2

Yolumuz, bu Nurun nurlu yolu, Olduk hepimiz O Nûrun bir kulu, Nur yolunda yürüyen hem ne mutlu Ey nümune-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
6

Bu hasta gönüller çoktan perişan, Varsa sende eğer Lokman'dan nişan, Bir şifa sun, gel ey mahbub-ı zîşan Ey cilve-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
3

Nurs'un nur çıkan nurlu dağında, Bülbül öter bahçesinde bağında, Tozu olsak ânın pâk ayağında Ey rahmet-i âlem cilvesi Risalet-ün-Nur!
7

Gelmez mi sonu bu uzun hecenin, Geçmez mi gamı bu yaslı gecenin, Zâri arttı, sabrı bitti nicenin Ey cilve-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
4

Dertlere dermansın, mahbub-ı cansın, Hem câmi-ül-Esma vel'Kur’ânsın Hem de nur Hakkında bize ihsansın Ey bir rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
8

Fahr-i âlem arşdan bu yere indi, Şâh-ı velâyet gelip düldüle bindi, Zülfikar bugün artık "Nur’a" dendi Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risalet-ünNur!

Bu âlemde madde değil bir özsün, Her bir zerrede bakan bütün bir gözsün; Kâinatı hayran eden bütün bir yüzsün Ey misâl-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!

247
9

Ey ziyâ-yı rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
14

Asl-ı evvelisin balın, şekerin, Deryasısın cümle ilmin, hünerin, Gelmedi, cihana böyle eser benzerin Ey mir'ât-ı rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
10

Cürmümüzle külhan gibi pürnârız, Derd elinden hem her gün zâr u zârız, Afvet bizi mâdem hep sana yârız Ey nur-ı rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
15

Sen, aylardan, güneşlerden üstünsün, Nihâyetsiz, sonu gelmez bütünsün, Nur cemâlin bütün bütün görünsün Ey mazhar-ı rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
11

Meylimiz yok yalancı bir dünyaya, Son verdik biz bid'alara, riyaya, Kapılmayız öyle kuru hülyaya, Ey bir hakikat-ı rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur! '
16

Boyun büküp acı acı melerdik, Göz yaşını kanlar ile silerdik, Görsek diye seni Hakdan dilerdik Ey bir temsil-i rahmet-i âlem Risalet-ünNur!
12

Yok bizde cemiyet kurma hülyası, Yok başka bir yola gitme sevdası, Olduk ancak nurun dertli şeydası Ey dertlilere rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
17

Çünki sensin, bu asırda Rahmet-enlil'âlemînin cilvesi Çünki sensin şimdi Şefi'-ül-Müznibîn'in vârisi, ‫ اغثنا ياغياث المستغيثين‬bir duası Ey şu'le-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
13

Yollarda bıraktık geçtik dervişi, Attık gönüllerden öyle teşvişi, Kâfi bu parlayan nurun güneşi Ey ma'kes-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
18

Şifa bulsun şimdi biraz yaramız, Revaç bulsun, geçmiş olsun paramız, Saç nurunu, aka dönsün karamız

Geçmişiz hep medihlerden senadan, Yüz çevirdik servetlerden gınadan, Nur isteriz geçmeden bu fenadan Ey bu asırda rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!

248

19

Nur elinden içeli biz şarabı, Çevirmişiz tatlılığa azâbı, Bir mahbûbun biz de olduk türâbı Ey bize rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
20

24

Her yangını senin nurun söndürür, Her bir yeri bir gülşene senin nurun döndürür, Deccâlı da bir gün gelir elbette öldürür Ey nur-ı rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
25

Âşıkların arşa çıkan feryâdı, Ağlatıyor o pâk ruhlu ecdâdı. Allah için eyle bize imdâdı Ey muhtaçlara rahmet-i âlem Risalet-ünNur!
21

Zındıkaya küfre karşı saldırdın, Gönüllerden kederleri kaldırdın, Bizi nurun deryasına daldırdın Ey bîçârelere rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
26

Gökler saldı belâ, yer verdi belâ, Sarsdı âfâkı bir acı vâveylâ, Rahmet et âleme ey Nur-ı Mevlâ Ey cilve-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
22

Kaldıramaz sana asla kimse el, Bağlıyoruz bizler sana candan bel, Dünyalara sensin ümid ve emel Ey ziya-yı rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
27

Bir yanda sel var, bir yanda kan akar, Bu belâ âteşi âlemi yakar, Ağlayan bu beşer hep sana bakar Ey nümune-i rahmet-i âlem Risalet-ünNur!
23

Sen ordu kurmazsın erle uşakla, Savaşmazsın öyle topla bıçakla.. Nurunla şu asrı tutup kucakla Ey şimdi rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
28

Çevrildi âteşle bu koca dünya, Bir Cehennem gibi kaynadı derya, Yetiş imdada ey şâh-ı evliya! Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risalet-ünNur!

Bitsin de bu korkunç tufan-ı şedid, Açılsın yep yeni bir devr-i mes'ud, Onsekiz bin âlem eylesin hep iyd Ey ehl-i Kur’âna rahmet-i âlem Risalet-ünNur!

249

29

34

Geliyor şu karşıdan gerçi bir zulmet, Fakat sensin bugün aleme rahmet... Boğacaksın onu nurunla elbet Ey bir rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
30

Bir mikrop ki ciğerleri dişliyor, Kanımızla kendisini besliyor, Temiz yurdu telvis edip pisliyor Ey bir eczahane-i rahmet-i âlem Risalet-ünNur!
35

Kızıl ejder yuvamıza girmesin, Zehirli eli yakamıza ermesin, Karşı durup nurun fırsat vermesin Ey seyf-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
31

Gazilerin, fâtihlerin konağı, Seyyidlerin, serverlerin otağı, Bu vatandır şehidlerin yatağı Ey cilve-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
36

Kara duman üstümüzden sağılsın Kızıl alev sönüp âlem ayılsın, Bu zaferin haşre kadar anılsın Ey zülfikar-ı rahmet-i âlem Risalet-ünNur!
32

O şehidin ala dönmüş kefeni, Miskler kokar güle benzer bedeni Öper Melekler de o nurlu na'şını, Ey nümune-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
37

O soydandır nice canlar yakanlar, O soydandır evler, barklar yıkanlar, O soydandır sana kinle bakanlar Ey hüccet-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
33

Kur’ân diyor ölmemiştir diridir, Her birisi Hakkın arslan eridir, Türbeleri yürekleri titretir Ey âyine-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!
38

Mâsumların kanlarını içerler, Ebu Cehilleri Nemrudları geçerler, Ölümlerden ölümleri seçerler Ey şimdi bir rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!

Armağansın çünki asıl millete Düşmeyelim bir gün bile zillete, Götür bizi şanlı büyük devlete Ey misâl-i rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!

250

39

40

Eyleyeler nurun ile hep savlet, Zaferlerle şanlar bulup bu millet, Şarka garba ziya salsın bu devlet Ey bizlere rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!

Nurdan kanadın var, hem sağlam kolun var, Nurdan senin Hakka giden yolun var, Kabûl et bir kemter Feyzi kulun var Ey bu asırda rahmet-i âlem Risalet-ün-Nur!

Üstadım Efendim Hazretleri.. [‫ ]وَما ا َرسلْنَا َ اِل ّ رحمة لِلْعَال َمين‬âyetinin َ ْ َ َ ْ َ َ ِ nurlarından nurun sayesinde alabildiğim bir zerreyi bu şekilde yazdım ve huzur-ı irfanınıza sundum. Kabûlünü rica eder. Selâmlarımı sunar, mübarek ellerinizi öperiz efendimiz. Bîçâre talebeniz Hasan Feyzi [‫سب ْحان َه‬ ُ َ ُ

َ

ِ‫]بِاسمه‬ ِ ْ

‫رحمةاللهه ع َلَيْهِ اَبَدًا دَائ ِما‬ ِ ّٰ ُ َ ْ َ ً

Merhum Hasan Feyzi, nurlardan aldığı hakikat dersini, nurlara işaret ederek güzel tanzim etmiş. Lahikaya girsin.
Said Nursî

Güzel oku! Her zerrede coşkun birer mana var, Dert ehline bu mânâda canlar sunan eda var, Vermek için parlaklığı, gamlı gönül evine, Bir bak hele, her cilâdan üstün olan cilâ var. Derin, güzel düşünce ile incelersen bunu sen, Zaiflemiş ruhlar için dağlar gibi gıda var, Hem dilersen, tükenmiyen sermaye-i serveti, Aç gözünü Nurlara bak, işte sana tufan gibi gına var. Beni tanı, yürü kulum yürü diye bizlere, Her nefeste şefkat ile Rabbimizden nida var,

251 Duymuş isen bu nidayı her zerrenin dilinden, Müjde olsun, artık sana Cennet denen safa var. Uzaklara bakma ! " Nurlara bak, yürü ! "âlem onun ayinesi, Görmez misin, her yüzünde aynı renkte ziya var, Bir güneşdir her zerrede cilve yapıp parlayan; Bilmez misin, sende dahi o edadan eda var. Eller açıp yürü bugün kana kana Risale-i Nurdan ışık al, Aşka uyan, nura kanan her zerrede reha var, Hüner değil; dostu, düşman: yârı ağyar eylemek; Yadı biliş yapasın ki, ancak dostta vefa var. Hünerdir ki; yaprak, atlas; toprak, elmas olmalı! Çünki bir bak, ne yaprakta ne toprakta beka var. Kısa görüp denizleri damlalara çevirme; Hakikatta, her damlada gizli birer derya var. Damla iken aslın senin, dağı taşı aşarsın, Hem gökleri keşfedersin, sende ey nur, böyle deha var, Bir noktayı cihan yap, o cihana hâkim ol, Zira senin bir noktanda, güneş kadar zekâ var ! Her zerrenin kâbesidir kalbi, yine kendine, Dikkat eyle, herbirinde yine ancak hüda var, Sakın Feyzi ! Sen gözünü Hak yüzünden ayırma, Hakkı gören gerçeklere, hakkı kadar atâ var.

Denizli Kahramanı Merhum HASAN FEYZİ Rahmetullahi Aleyh

252

‫بِاسمهِ سب ْحان َه‬ ِ ْ ُ َ ُ َ ِ‫وَ ا ِن من شي ْئ اِل ّ ي ُسب ِّح ب ِحمدِه‬ ْ َ ُ َ ٍ َ ْ ِ ْ ‫اَلسل َم ع َلَيْك ُم وَ رحمة اللهه‬ ِ ّٰ ُ َ ْ َ ُ َّ ْ
Hasan Feyzi'nin Denizli ve hapsinin ve civarının has talebelerini temsil ederek, onların namına üstadının vasiyetnamesi ve zehirlenmeden şiddetli hasta olması münasebetiyle yazdığı bir mersiyedir. ve Vefat haberini almış gibi kalemi ağlamış. Lahikaya geçirilsin.
Said Nursî

Anam ve babam ve tatlı canım sana feda olsun üstadım. Birkaç gündür, acılarımıza zehirler katan ve ciğerlerimize şişler ve hançerler saplayan ve gözyaşlarımızı kızıl ırmaklara çeviren acı ve kara haberler almaktayız. Işığında derdimize devalar aradığımız o mübarek ay, akibet husufa mı uğruyor. Nuruyla bu güzel vatanı aydınlatan ve parlatan Üstadımız, bir daha dönmemek ve bizlere görünmemek üzere, âkıbet göç mü ediyor. ‫واخليله‬ Neşr ve tamim buyurduğunuz vasiyetname, bizler için hakikaten böyle bir kara haberi bildiren bir ye's ve matem işareti midir ? Yoksa yıllardan beri rûy-ı zeminde ağlayıp, inleyen kimsesiz müslümanların, büsbütün kurtuluşu beşareti midir ? Bize bir haber sal. Sal ki; eğer böyle bir beşaret ise; senelerden beri hep ağlayan gözyaşlarımızı tutup, biraz da gülmesini bilelim ve öğrenelim. Acaba bu, bize tahminlerimizi te'yid ve takviye edecek bir nevruzîmi Yoksa Maazallah gözyaşlarını çağlatıp umman edecek bir nevmidi mi verecek ? O bir vasiyetnâme mi? Yoksa bir tebriknâme mi ? Yoksa oğul, uşak, ve aileden mahrumum, belki bana ye’s tutan ve mersiye yazan olmaz diye, kendi mersiyeni kendin mi yazdın üstadım. Senin sayısı yüzbinleri aşan büyük bir aile efradın var. Hem öyle ki: Eğer istesen, hepsi sana hayatlarını fedaya hazır, sana üçyüzelli milyon insan ye’s tutup ağlar. Belki sana aylar ve güneşler de ağlar, sana meleklerde mersiyeler okur ve yazar. Sana, seninle beraber daima ‫ ل َ اِلٰ ه اِل ّ الل ُه‬deyip zikir eden geceler de, gündüzler de ağlar üstadım. ‫َ َ ّٰ ه‬ Şimdiye kadar hangi ölünün böyle milyonlarca ye’scisi, mersiyecisi ve aile efradı vardı ki: Bize sultanların

َ ۪‫فَدَاك ا َ۪بى وَا ُمى وَنَفْسى يَاا ُستَاد‬ ۪ ّ۪ ْ ‫اَلسل َم ع َلَيْك ُم وَ رحمة الل هِ وَ ب َركَات ُه بِعَدَد ِ علْم ِ ّٰهه‬ ‫ِ الل‬ ّٰ ُ َ ْ َ ُ َّ ُ ْ َ

253

ve hakanların bile bırakamayacağı bir mirası, çok zengin ve büyük bir hazineyi ölmeyecek olan Risale't-ün Nur'u armağan edip asıl dosta gidiyorsun.Allah senden ebediyen râzı olsun üstadım. Demek bundan sonra kederlerimizi onunla giderip, bütün müşkillerimizi o Risale-i Nur'a mi havale edeceğiz? Gece ve gündüz hep onunla mı müteselli olacağız? Demek [ ‫ ]حياتهى خيرلكهم ومماتهى خيرلكهم‬diyerek hayatının bizim hakkımızda hayırlı ve nurlu olduğu kadar, mevtinin de aynı vecihle yine bizler için iyi ve hayırlı olduğunu göstermek istiyorsun. Şahsıma aid diye, belki bu yazılarımı da kabul etmek istemezsin, fakat kabul buyurmanı rica ederim. Çünki ben, seni medh ve sena etmiyorum. Ben senin medhini ve vasfını, hep Hazret-i Kur’ân'a havale ediyorum.Esasen bende o dil, o kudret ve o iktidar yok ki; ben ancak, bu ölme ve göçme hadisesinin bize saldığı elemlerden ve yağdırdığı kederlerden, ancak bir damlasını yazıyorum.Zaten şimdiye kadar sana Gavs dedik, Münci dedik, Kutub dedik hiçbirini kabul etmedin. Veli dedik, Hazret dedik, asla iltifat etmedin. İsmini ve resmini, nam ve nişanını hep unutmak ve unutturmak istedin. Kendini hâk ve yeksân ettin, son[Ebu't- türab] da sen oldun. Senin Kur’ân hâdimliğinin meddahı ve vassafı o Hutbe-i Ezeliye iken, biz âcizler seni nasıl medh edebilirdik, nasıl tarif ve tavsif edebilirdik. Madem ki, Kur’ân sana [‫ ] سعيد‬demiş.. Elbette Saidsin hem ismin ve hem resmin Saiddir. Madem ki, Kur’ân sana [‫ ]صعيد‬demiş.. Elbette hem için temiz ve tahirdir, hem de dışın. Madem ki, Celcelutiye sana [Bedi'] demiş. Bundan daha güzel medh ve bundan daha a'lâ ve ezka bir vasıf mı olur? Sen böyle nişanlar ve ihsanlarla gelen bu asrın bir hidâyet serdarısın. Bizler senin kadrini ve bu kıymetini bilemedik. Senin büyük kadrini ve şanını gelecek olan asırlar takdir edip, asıl menkıbe ve mersiyeni yine onlar yazacaklar. Âh... ne olurdu, şimdi şu sayılı nefeslerini verdiğin şu anda, şu son deminde, huzurunda ve yanında bulunup, sana hizmet edebilse idim. Son kelamını ve son vasiyetini işitebilse idim. Hararetten kuruyan o mübarek ağzına sıcak bir fincan çay, birkaç damla su verebilse idim. Ağrıyan mübarek kollarını ellerimle tutup oğuşturabilse idim. Risale't-ün Nur'un te'lifini tamam edip, neşrinin dahi esbabını te'min ve tanzim ederek ve talebelerinize, biz acizlere bırakarak ebediyete, Refîk-ı A'laya ve Allah'a gidiyorsun. Âlem-i ervaha uçtuğunda bizi unutma. Büyük ağabeyimiz ki, şanlı ve muhterem

254

Şehid Hâfız Ali'dir. Ona ve bütün kardeşlere ve ecdada ve atalara ve evliyanın büyük ruhlarına bizden selâm et. Halet-i nez'imizde, ve berzahımızda, Ruz-i ceza ve mahkeme-i kübramızda bize şefaatçi ol.. Âh.. Demek o sû-i kastçılar, nail-i meram mı oluyor. Demek güzel yüzün, bize artık haram mı oluyor? Âh.. Ahbabın ağlayıp, a'danın güleceği böyle kara bir günü görmek istemezdik. Bizler hep, halâsı bekler ve arardık. Demek onlara bayram, bize matem mi var. Biz dostlara ne diyelim, seni soranlara ne cevab verelim. Demek bundan sonra, seni bu dünyada şu baş gözümüzle bir daha görmiyecek miyiz? Artık vuslat, hasrete mi döndü ? Öyle ise rüyamızda olsun bize görün dur. Kusurumuza bakma, âlem-i hayal ve menamda olsun teselli buyur. Biz senin terhisini ister ve serbest olmanı dilerdik, fakat böyle mevt tezkeresiyle değil. Yoksa ten kafesinden uçan cankuşunun, daha şen ve daha serbest beden kınından çıkan o ruh kılıncının, daha parlak, daha keskin olacağını ve o vakit bize daha şefik ve daha rahim ve daha kurtarıcı olacağı için mi, ölümü arzuladın Üstadım. Çünkü Hâfız Ali'yi evvelce yerine bedel göndermeye razı olduğun ve icra ettiğin halde, bu sefer hiç bir bedel ve feda da kabul etmiyorsunuz. Hüsrev gibi bir sevgilinin, senin yerinde ölmek teklifini red ediyorsunuz. Demek göç ve sefer muhakkak mı üstadım. (R.A.) (R.A.) Demek Hazret-i İmam-ı Ali'yi ağlatıp, Ömer'i şaşırtan, Ehl-i Beyti inletip, Medine-i Münevvereyi karartan o hâl-i pür-melalin bir nümunesi, âkıbet bizim bu garip başlarımıza da mı çöküyor. Pek vakitsiz pek erken değil mi Üstadım.. Sana bu mektubum acaba son mu olacak, diye titriyorum. Gerçi sen diyorsun; mektuba, şahsa ve söze ne hacet, bize uzaklık ve yakınlık yok, birimiz şarkda, birimiz garbda veya kabirde olsa, yine istediğimiz zaman görüşebiliriz. Evet âmenna bu doğrudur. Fakat benim gibi körler ve körpeler ne yapsın Üstadım. Otuz yıl evvel lemeatınızda yazdığınız: (Yetmişinci olubdur, o mezara bir mezar taş,Beraber ağlıyor hüsran-ı İslam'a.) hakikatı bu mu idi, böyle mi tecelli edecekti ? Aziz canınızın canan eline cemal güllerine ermesi bu dem mi idi ? Yirmibeş yıldır çekmekte olduğunuz çilelerden halâs ve necatınız böyle ölümle mi, ayrılıkla mı olacaktı ? Acılar ve ağrılar çeken ve zehirler içen o mübarek kalbinizin istirahatı, böyle varıp kara toprağa yatmakla mı olacaktı? Hiçbirimizin huzurunuzda hazır bulunmadan ve bu gözümüzle bir daha görmeden, yapayalnız ve hücra bir köşede bu ölümün, bu ef’alin ne acı ve ne hazin.. Günün birinde birdenbire

255

Üstad ölmüş âh.. diye bir ses işitmek, veya bir iki satırlık mektub almak, veyahut rüyada görüp pür-telaş uyanmak ve sarsılmak ne kadar elim Üstadım.. Mübarek vasiyetnamenizi görmek ve okumakla ve korkulu ve endişeli haberler gelmekle beraber, biz hâlâ bu irtihal ve mevt hâdisesinin bu kadar yakın bir zamanda vuku bulacağına inanamıyoruz. Hattâ bunu şu surette te'vil ve hayır ile tefsir ederek, bunun eza ve işkencelerden ve esaretten kurtulması ve dirilmesi alametidir diye telakki ediyoruz. Evet madem ki, [‫ ]اِن َّك مي ِّت وَاِنَّهُهم مي ِّتُو َه‬var. Senin de birgün olup öleceğini ‫ْ َ ن‬ ٌ َ َ biliyoruz. Fakat böyle tenha ve garib, mesmum ve mağmum ve işkencelerle ve biraz da mevsimsiz olarak değil; Yirmibeş senedir, seni hep menfalarda ve hep hücralarda arayan bu hicranlı gönüller, demek hiç mi gülmeyecek. Üç-beş sene hatta bir senecik olsun, gözlerimizle serbest olarak, bu derdliler ve kimsesizler seni hiç mi görmeyecek. Zehirli yılan ve akreplerin bile gezip dolaşmasına, vahşi kafirlerin bile serbest yaşamasına açılan bu yeryüzü, yalnız sana mı yasak. Dünya kurulalı akan ve harlayan ve her zîruha mübah ve helâl olan gümüş gibi ırmak ve çayların tatlı ve serin suları, bağ ve bahçe ve gülistanları ve bunların türlü çiçek ve meyveleri yalnız sana mı memnu. Çekilen âhlar yüzünden yalnız senin değil, yüzlerle yerinden delinen hepimizin ciğerlerimizin tamir ve tedavisi kabil değil. Biz hep ağlayan bu beşeriyetin gözyaşlarının seninle, yani Risale-i Nur ile dineceğine, hep sızlayıp acıyan kalblerin, hâdim olduğun nurlarla teselli bulacağına bel bağlamış ve inanmıştık. Böyle bir emr-i Hak vuku bulduğunda, seni nerede defn edeceğiz. Konya'da Hazret-i Meylana' da mı ? Civar-ı Hazret-i Eyyüb'de mi ? Yoksa Cennet-ül Mualla veya Cennet-ül Baki'de mi ? Bunu bize açıkca bildir. Hayır üstadım, gel biz seni Risale-i Nur tercümanı şahsiyetiyle gönlümüze gömelim. Her zaman seni orada görelim, görüşelim, her zaman sevelim ve sevişelim ve söyleşelim. Veyahut bu ciheti [‫ماقبهض الله نبيها الفهى الموضهع الذى يحهب ان‬

‫]يدفن فيه‬

Hadis-i Âlisine havale ederek, vasiyetnamenizde onun için mi beyan ve tasrih buyurmadınız. Eğer böyle ise Emirdağını intihab ve ihtiyar ettiğiniz anlaşılıyor. Âh..O Emirdağı... biz onun nasıl bir dağ olduğunu hâlâ anlayamadık. ondaki esrarı hâlâ çözemedik. O dağ hakikaten Emirdağı mı ? Yoksa esirdağı mı ? O dağ bize bir dağ oldu. O dağın vurduğu dağ yine bizi dağladı. O’nun dağı bizi

256 dağladı.Onun dağı bizi yaktı, kavurdu. O dağ bizim bir dağımız üzerine binlerle dağ vurup, hepimizi dağdâr-ı hüzün ve elem etti. Âh.. o dağ yüzbinlerle kardeşin yetim kalmasını kasdetti. Hepimizi diri diri ateşlere yaktı. Hasılı o dağ seni harab, bizi kebab etti üstadım. Ona emirdağı değil Emerdağı, eceldağı demeli. Seni aramızdan alıp kendine ve içine çeken o dağa, emirdağı değil, Emendağı demeli.Ey [ ‫ ]اَوَم ن كَا ن ميْت ًا فَا َحيَيْنَا ه‬nefs-i rahmanisiyle dirilen Üstadımız.. Said öldü ْ ُ َ َ ْ َ desek, inanırlarmı ? Hem said ölür mü, ölen şaki ve hayvan değilmidir ? Buyurduğun gibi bu ancak bir yer değiştirme ve muvakkat bir ayrılmadır. Fakat bizim için çok acı çok.. "Ey benim kıymetli babam" diye ağlayan Fatıma't-üz Zehra anamız gibi (Ey [seyyidimiz, ey Üstadımız]..[Va esefa va kürbeta]) diye yaşlar döküp ağlıyoruz. O anamızın َ َ dediği: [‫ ] صب َّت ع َلى م صائ ِب لَوْاَنَّه َا صب َّت ع َلى اليَّام ِ حر ن لَيَالِي َا‬misillü biz َ ْ ِ ٌ َ َ َّ ْ ُ ْ ُ de deriz: Âh sevgili üstadımız.. Üzerimize öyle musibetler çöktü ve döküldü ki; eğer o musibetler şu güneşli güzel gündüzler üzerine dökülse ve yağsa idi, gündüzler kararır muhakkak gece olurdu. Artık bundan sonra yapcağımız birşey varsa, o da semler için, gamlar çeken üstadınız göçtü bekaya, hasret kalan kardeşlerim, dostlarım size olsun elveda deyip, ağlamak hep ağlamak. Üstadım sen dünya lezzetlerini tatmadan, ömründe bir kere olsun bu fena güllerine el uzatmadan ve uzana uzana bir saat bile sıcak ve rahat döşeklerde yatmadan, akıbet bırakıp gidiyorsun. Şimdi biz Hacca't-ül Veda'sız böyle bir ölüme nasıl inanalım.Hutbet-ül veda’sız bir hicrana nasıl dayanalım. Ey Fahr-i Alemin nurdan bir incisi, Ey ehl-i İslâm'ın bir müncisi, Gel sana bir değil, bu sefer bin bedel verelim de şu rıhlet, şu hicret şu hicran daha bir kaç sene sonraya kalsın. Hep beraber arz-ı hicaza varalım. Ka'be'ye yüzler sürelim, bizi Arafat'a çıkar. Son sözlerini Hind'den, Yemen'den, Irak'dan, ve Afgan'dan ve dünyanın her yerinden o mahall-i mübarek ve mukaddeste toplanan bütün müslümanlara, bütün âşıklara

257

ve bütün hicranlı gönüllere söyle, bize [‫ ]الهلبلغت‬ı tekrarlayıp, [‫منكم‬

‫فليبلغ الشاهد‬

‫]الغائب‬

‫ع َلَي ْهك يَار سوَ ّٰهه‬ ‫َ َ ُه الل‬

derken, alem-i gayb ve ervaha işte oradan pervaz et. Mübarek cesedini alıp hürmetle Harem-i Şerif'e getirip, pâk olan vücudunu âb-ı zemzem ile gasl ederken, biz de bir taraftan hiç durmadan akan gözyaşlarımızla yıkanıp, arınalım. Mübarek nâşını Risale-i Nur'dan yapılan ak kefene kat kat sarıp, Misk-i anberle buhurladıktan sonra, ûd ağacından yapılan hususi tabuta koyup, son defa olmak üzere, bir daha ellerini öperek Kabe-i muazzamanın kara perdesini de üstüne çekerek, Hacer-ül Esved huzuruna çıkalım. Ka'be avlusunda toplanan ve daireler şeklinde saf, saf dizilen yüzbinlerle ehl-i iman ve melaike-i arz ve âsumana, o aziz ruhun imam olup cenaze namazını eda edilim. Arştan ve hatiften duyulan "nice bilirsiniz" sualine; Fahr-i Alemin nurdan bir incisi bu, Ehl-i İslâmın büyük bir müncisi bu, َ ْ Şanında söylemiş Kur’ân-ı Mecid, deriz hep ٌ‫ فَمنْهُهم شقِهى وَ سعِيد‬diye cümleten ِ ‫َه‬ cevab verip, oradan başlarımız ve parmaklarımız üstünde, yalın ayak ve baş açık, arz-ı Hicazı velveleye ve dehşete salan tekbir ve tehlil sadaları ve meleklerin de çıkardığı yas ve matem َ ‫َّه‬ sesleriyle, Medine-i Resulullah'a ve Ravza-i Mutahhara'ya varalım [‫ال صلة ُ وَ ال سلم‬ ُ َ ‫َّه‬ ] İşte emanetin, işte Risale't-ün Nur'un kahramanı, işte Kur’ân'ında Said ve Hadisinde Seyyid diye söylenen mübarek üstadımız diyerek, seni fahr-i Âleme (A.S.M.) sunalım. O nurani yeşil perdeler arkasında uzanan Muhammedimizin mahbubumuzun nur elleri, tabutunu kendine ve kabr-i saadetine çekerken, hepimiz bayılıp bir daha ayılmamak üzere, ALLAH na'rasıyla Ravza-i Pâk'e serilip ve ‫ اِنَّا ل ِٰهه وَاِنَّا اِلَيْهِ راجعُون‬olup biz de ِ ‫ّل‬ َ ِ َ canlarımızı cananımıza verelim ve

َ َ ْ َ ‫وَلَوْاَنَّهُم اِذ ْظَل َموا اَنْفُسهُم جائ ُك فَاستَغْفَروا‬ ْ ْ ُ ُ ّٰ ُ ‫الل ه وَاستَغْفَرلَهُم الرسوُ لَوَجد‬ ‫َ وااللهَه تَوَّابًارحيما‬ ْ ُ َّ ُ َ َ ّٰ ً ِ َ
sırrına erelim.

258 [Hazretinize Buradan Ayrılık Söylemiştim.] Çekilip nur-ı hidâyet, yine zindan olacak Yine firkat, yine hasret, yine hüsran olacak, Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm, Çünki hicran dolu kalbim, yine hicran olacak. Yine göç var diye, mecnuna haber verme sakın, Yine matem, yine zâri, yine efgan olacak. Açılan ol gül-i tevhid, sararıp solsa gerek, Kapanıp Ka'be-i irfan, yine viran olacak. Haber aldım ki, yarın yâd olacakmış bize yâr Ne büyük yare ki, kimler buna derman olacak, Bu büyük dert-i elemden, kime şekva edeyim. İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak O şifa-bahş olan envarını sen çeksen eğer, Bana kim nur verecek, kim bana Lokman olacak. O temiz pak nefesin âb-ı hayatı bu çölün, Onu dûr etme ki, her ferd ona reyyan olacak. Hele ol nur-ı şerifin, kime değmişse eğer, Küçücük zerre de olsa, meh-i tâbân olacak. O lütufkâr, o keremkâr eli öptükçe, benim, Bu küçük kalb-i hazinim, yine handan olacak.

259

Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem, Dahi nezrim bu ki, canım sana kurban
(Hâşiye)

olacak.

Nazarın erse, garib başıma ey nur-ı hüda, Bu gün artık bu hakir bende de umman olacak. Bu anasır, yüzüne her ne kadar çekse hicab; Yine haksın, buna şahid yine Kur’ân olacak. Kab-ı Kavseynden alıp dersimi, bildim ki ayân, O güzel nur-ı bedi' manevi sultan olacak. Sakınıp, Feyzi-i bîçareye bahs açma bugün, Yeni baştan yine şeyda, yine giryan olacak. Bîçare talebeniz Hasn Feyzi ___________ ___________ _________________

Bu şehid kardeş gibi, Nurun kahraman fedakar şakirdlerinin pek kuvvetli duaları o zehiri kırdı. O vasiyetnamenin hükmünü te'hire vesile oldu. Said Nursî

(Hâşiye):

260

ّ ‫ب ِسم ِ اللهه الرحمٰن الرحيم‬ ْ ِ ِ َّ ِ ْ َّ ِ ٰ ُّ َ ‫يَاا َّٰه يَارحمٰن يَارحيم يَافَرد ُ يَاحى يَاقُيُّوم يَاحك َم‬ ُ ُ ۪ َ ُ‫لل‬ ُ َ ْ ُ ْ َ ُ ‫يَاعَد ْل يَاقُدُّوس‬ ُ
İsm-i A'zam'ın hakkına, Kur’ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hürmetine ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın şerefine, bir kalemle binler nüsha yazan Hüsrevi ve mübarek yardımcılarını ve Nurcu arkadaşlarını Cennet-ül Firdevs'te saadet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmîn! Ve hizmet-i imaniye ve Kur’âniye de daima muvaffak eyle. Âmîn! Ve defter-i hasenatlarına Siracün Nur’un herbir harfine mukabil bin hasene yazdır. Âmîn! Ve Nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlas ihsan eyle... Âmîn!

Ya

Erhamerrâhimîn!

Umum

Risale-i

Nur

şakirdlerini iki cihanda mes'ud eyle. Âmîn! İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle. Âmîn! Ve bu âciz ve bîçare Said'in kusuratını affeyle... Âmîn!

Umum Nur Şakirdleri Namına Said Nursî

You're Reading a Free Preview

Download
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->