Bingazi İsyan-Devrim Güncesi / 17.02.2011 – 23.02.

2011
Bingazi ilginç şehir, güzel şehir. İspanya’yı andıran, kilometrelerce uzanan sahil şeridinden güleryüzlü halkına, İtalyan mahallesine, Kuzey Afrika’nın en büyük Roman katedralinden, Yunan deniz fenerine kadar gördüğüm en renkli mimari mirasa sahip Arap şehirlerinden. Sokaklarındaki 2Pac yazılamalarından araba tamircilerinde kulağa çalınan Bob Marley’e, siyah kültür de etkisini yoğunlukla hissettiriyor. İş sebebiyle Ocak 2011 ortalarından beridir Bingazi’de bulunan biri olarak, şehri 23 Şubat’ta feribotla terkedene dek gördüğüm ve yaşadığım şeylerin üzerimde inanılmaz bir etki yarattığını söyleyebilirim. Devrimin ve devrimciliğin içinde mayalanabileceği bir tinsel auranın, günümüzde veya geçmişte, batıda ya da doğuda, çoğu toplumda müesses nizamın unutulması yönünde çaba sarfedeceği, birbirine ilmeklendiği zaman korkunç -ve güzel!- patlayıcı bir güç oluşturan devrimci insan faaliyetine dair bana, ölümün korkunç yüzüyle harmanlanmış dersler sunan bu şehre müteşekkirim. Bu bir devrim midir diye tartışıp duran solcuların unuttuğu bir şey çok açık, bunların hepsi birer devrimdir, çünkü klasik devrimci triadı canlandırmaktadır: eşitlik, özgürlük, dayanışma. Batıda da bu değerler için kan dökülmüş, can verilmiş, bedel ödenmiştir. Ancak bunu bu yazı dahilinde tartışmaktan ziyade, gördüklerimi aktarmayı yeğleyeceğim. Önceleri, çoğu insan gibi, çalıştığımız İtalyan firmanın Libyalı sekreterinin de dediği gibi, Kaddafi’nin yenilmek için çok güçlü olduğu yönündeki belli önyargılara ben de sahiptim, ki bunun da bir tür “suni denge” olduğunu sonradan anladım. Öte yandan, adının da ima ettiği üzere, ülke bazı sosyalist niteliklere hâizdi - ki bu yanılsama halen solda birçok insanda mevcuttur. Kaddafi’nin bu sözde “solcu” niteliğine dair belli düşünce kırıntıları , ilk gün, 17 Şubat’ta tanık olduklarımla yıkılmaya yetti. Ülke hasta ruhlu bir katilin pençesindeydi ve bölgede çıkarları olan, bazı yönetimler, bu insanlık suçuna ortak oluyordu, dünyanın diğer yerlerinde de oldukları gibi. 17 şubat aslında 2006’da barışçı bir şekilde başlayan ve ardından kanla bastırılan bir günün anması olarak biliniyor. Öncesinde haftalardır belirli hazırlıklar mevcut, yönetime her zaman muhalif kalmış, Kaddafi’nin darbeyle tahttan ettiği Kral İdris’in memleketi olması hasebiyle Bingazi, zaten her zaman isyan ateşinin merkezlerinden. İsyanda ilk düşen şehir olması da bunu doğruluyor, bir diğer bilgi de, şehrin bölgeye has kabile gerçekliğini farklı bir şekilde yansıtması, şehrin Mısır’la olan kabile akrabalıkları Mısır devriminin arkasından bölgenin ateş içine düşmesini kolaylaştırıyor.

Ancak bu kabile gerçekliğinin isyanın sınıfsal niteliğini bastırmadığını görmeli - ki zaman zaman etnik ve sınıfsal ayrışımlar üstüste biner - ABDli bir hiphopçunun da dediği gibi, renk çizgileri iktidar sınırlarını çizer. Burada da bir benzerinin olmadığını iddia etmek güç. Bingazi’nin, iktidara geldiğinden beri “Şakir”i1 desteklememiş bir şehir olarak, belediye hizmetlerinden bile mahrum bırakıldığı biliniyor, hatta Tripoli’ye rakip muhalif başkent olarak adlandırıldığı da oluyor. İsyan öncesi haftalarda sokaklarda artan polislerin kaynağı olarak Tripoli’nin gösterilmesi bile yönetimin şehre olan güvensizliğini anlatmaya yeter. Kaddafigil ile şehir arasında süregiden husumet açık ve seçik. Ancak ben günceye ilk başladığım zamanlarda, olaylar sadece Bingazi’yle sınırlı değil gibi gözüküyordu. Ki şimdi bahsettiğim tarihsel husumet her ne kadar başlangıç fitilini ateşlese de, şu anda isyanın diğer şehirlere yayıldığı ve ülkenin, bölünmeyle sonuçlanması son derece muhtemel bir iç savaşa gittiği görülebiliyor. Olayların başlangıcında BBC vs haber kanallarında haberlerin veriliş biçiminin bazen bilinçli olarak abartılı olması, Batı’nın genel olarak burada yönetim değişikliğinden yana olduğunu gösterebilir. Bu olgunun bölgedeki petrol gelirleriyle ilgili olarak henüz production share agreement 2 imzalanmaması ile ilgili olduğu da söylenebilir. Bu satırlar kaleme alındığı esnada gündeme gelen muhtemel bir NATO müdahalesi de böyle bir petrol üretim altyapısı değişikliğine dair bir girişim olarak da okunabilir. Kaddafi’nin bugüne kadar, 70lerin kalkınmacı retoriğinden faydalanarak, yine aynı dönemin propaganda tekniklerine dayalı yöntemlerle siyasal otoritesini sürdürdüğünü söylemek mümkün. Ülkenin tam olarak kapitalist dünyaya eklemlenmemiş olması, kendine has bir “sosyalist” söylemi hala barındırması, kullanılan iktidar tekniklerinin eskiliği (ve vahşeti) oradaki süreçte akla, iktidarın pozitif veçhelerine vurgu yapan Foucault’yu getiriyor; kendisi bir söyleşisinde iktidarın sadece negatif işlemeyeceğini, öyle olsa çok kırılgan olacağını söyler. Ki ne kastettiğini görüyoruz. Geçtiğimiz haftalarda Mısır devrimine dair çevirdiğim bir yazıdaki, Mısırlı şair Ahmet Şevki’nin (1869-1932) giriş satırları burada uygun olabilir: “Özgürlük bir kapının ardında, sıkıca kapalı, Ancak kanayan bir yumrukla çalınabilir o kapı” Ben oradayken bu kapının çalınabileceğini,                                                             
1

 Kaddafi adını ortada açıkça ağza almak güç olduğu için kullanılan bir tür takma isim. 

 Üretim paylaşım anlaşması. Azerbaycan, Kazakistan, Irak vs ülkelerde uygulanan, petrol gelirlerinin büyük  çoğunluğunun çokuluslu şirketlere gittiği, kalanının da yerel yönetici elite aktarıldığı bir biçim. Libya’da bu model  yok ancak Kaddafi ve çevresi yine de gelirleri halkla paylaşmaya pek yanaşmıyordu, son dönemdeki yatırım  hamleleleri de yaklaşan sonu görmesinden kaynaklı olarak bu birikimleri harcamaya başlaması olarak da okunabilir. 

2

İngilizce deyimle “en vahşi hayallerimde”3 bile göremezdim. Petrol parası, yatırımların özgürlüğe susamış, yeni öznellikler deneyimlemek isteyen bireyleri satın alamayacağını, ve örgütlendiği & harekete geçtiği zaman halkın gücünün önünde hiçbir silahlı otoritenin duramayacağını yaşayarak deneyimledim. Birinci gün: Öfke günü - 17.02.2011 / Perşembe Bingazi merkezdeyiz, Cemal Nasır caddesi civarı bir Hatay lokantasında öğlen yemeği yiyoruz, bir arkadaşın doğum gününü kebap partisiyle kutluyoruz. Mekana yaklaşırken polis sayısının fazlalığı, jammer vs spesifik amaçlı araçlar dikkatimizden kaçmıyor, bu polislerin çoğunun Tripoli4’den getirildiğini öğreniyoruz. Restoranın dışında ilk önce slogan sesleri yankılanıyor, ardından kısa bir süre içinde çatışma patlak veriyor. Restorana taşlar isabet ediyor, duyduğumuz bazı canhıraş haykırışlar olayın sıradan protestonun ötesine geçtiğini bildiriyor. Bıçaklanan, demir çubuklarla dövülenlerin olduğunu duyuyoruz. 1 saat sonra sesler azalıyor, restoranın kapısından sokağa bakıyorum, sol tarafta kafasında sarı baret, ellerinde sopa, yeşil fular sarınmış, bir örnek giyinmeye çalışmış Kaddafi yanlısı paramiliter bir grup görüyorum, sokağın girişini tutuyorlar. Geldiğimiz aracın camları tuzla buz. Restoran sahibi paramiliterlere su vs ikram ediyor, bir tanesi elindeki Kaddafi posterini saygıyla kenara bırakıyor, bir minibüs geliyor, doluşuyoruz. Bu paramiliterleri daha önce günlerdir Kaddafi yanlısı mitingler düzenleyen TV’de gördüğümü hatırlıyorum. Olaylar başlamadan önce Kaddafi devlet Tvlerinde 70lerin estetiğinde çekilmiş, “man made river” gibi yatırımları ve sonuçlarını anlatan, yandaşlarının sokaklara doluştuğu ya da tamamen eğlenceye yönelik bazı propaganda filmlerini yayınlatmaya başlamıştı bile. Bunlar bile korkusunu göstermeye yetiyordu aslında. Ana caddeye çıktığımızda gördüğüme inanamıyorum, iki gün önce alışveriş yaptığımız bu işlek cadde şimdi tamamen bomboş, yerlerde sopalar, taşlar, cam kırıkları, bir paramiliter yalancı bir gülümsemeyle bizi durduruyor, sola dönün diyor. Denize inen sokaklardan birisine yönleniyoruz, üç gün önce buradaydık, kandil sebebiyle ilahiler yankılanıyordu, şimdi yüzleri maskeli, poşu sarınmış isyancı gençler sokağın girişinde lastik yakıyor, şişelere benzin dolduruyor. İşin büyüyeceğini hissediyorum.

                                                            
3

 In  my wildest dreams 

 Trablus kullanımı bana biraz sorunlu geliyor, o yüzden orijinal ismi kullanmayı seçtim. Tripoli Yunanca 3 şehir  demek, Tirebolu da aynı kökten geliyor (imiş).  

4

Mısır ve Tunus’ta olaylar arşa çıkmışken sokaklarda hissedilen tekinsiz sessizliğin patlamasına tanık olduğumu anlıyorum. Dönerken adliye önündeki göstericilere denk geliyoruz, bu insanlar, 2 gün sonra ortalık alevlenince salıverilecek cezaevindeki insan hakları savunucuları için eylem yapıyor. Eve giderken trafiği düzenleyen görevlilerden biri dikkatimi çekiyor, hava durumu gerektirmemesine rağmen güneş gözlüğü takmış, karanlık suratlı, elbisesinden ne olduğu anlaşılmayan. Bu suratı biliyorum, bir benzerini Tv’de “hayata dönüş” operasyonlarında “teröristlerin” silahlarını sergilerken görmüştüm. Bu lanet faşist surat her yerde. Akşam yemekleri üzerine rutin olduğu üzere sahilde gece yürüyüşüne & koşusuna çıkıyoruz, bazı gençler önümüzden geçiyor, tekinsiz bir hava şehre hakim. Ev arkadaşım “gelen arabalara bak diye” beni dürtüyor. Sayıyoruz, içi tırnaklarına kadar silahlanmış özel tim benzeri milislerle dolu tam 20 araç ardarda, Sabri mahallesinin arkasına doğru yol alıyor. Ardından eve varıyoruz, ve silah sesleri başlıyor. Silah sesleri tam 3 saat boyunca durmuyor. O anda insanın hissettiği duygunun tarifi yok. Bir komşu mahallede, birilerinin öldürülmekte olduğunu bilmek.. Sen ben şu anda nefes alıyoruz, o, onlar, şu anda, gerçekten ölüyor. Vahşi katliam devam ediyor, en sonunda silah sesleri, geceyi delip geçen kurşun sesleri azalıyor, el bombalarının, gecenin içine, yatsı ezânları gibi dağılan sesleriyle sona eriyor. İçimi tarifsiz bir keder ve nefret kaplıyor, gözlerim doluyor, işte o zaman bu halkın 42 yıldır ne çektiğini anlıyorum. Diğer ev arkadaşımız, ki kendisi daha sonra personeli bırakıp saçma bir hareketle Tripoli’ye kaçacak şantiye şefi, bunlara havai fişek sesleri diyor. Ne kadar aptalca bir yorum diye düşünüyorum. Ama sonradan aptallığın tanımlarından birinin seçici algılamama5 olduğunu hatırlıyorum, hani Türk ortasınıfında yaygın olan. Ses etmiyorum. Gece sönüyor.

                                                            
5

 Selective non‐apprehension 

İkinci gün: İnfiâl - 18.02.2011 / Cuma Ertesi gün şefimizi yine gerçeklikten tamamen kopuk bir halde genel müdüre rapor verirken görüyorum. “herhangi bir sorun yok, şantiye devam edebilir”. Gülüyorum, bir yandan BBC izliyoruz, yüzbin kişi gösteri yapıyor diyor. Verilen rapora bak! Eski ağır “komunist”, proje müdürü bir gün önceden “vize değişimi” sebebiyle ortadan kaybolmuş durumda. Personel şefi de bir müddet sonra yokolacak. Herkesin kendi başının çaresine bakmasının çatışma şartlarında bir halta yaramayacağını anlamıyorlar. Ki bugün Cuma. Daha önceki Cumalarda, Mısır olaylarının yükseldiği zamanlarda, imamların inanılmaz sert tonlamalarla vaazlar verdiğine tanık olmuştum. Kapının önünden bir gösterici grubu geçiyor, apartmanlardaki insanlara el sallıyor, kendilerine katılmaya çağırıyorlar. Dışarı çıkıyoruz, cipimiz ağır ağır merkeze doğru yol alırken limana doğru kalabalığın arttığını, sonra bu rakamın binlere vardığını görüyoruz. İleride adliyenin oralardaki resmi binalardan birinden duman yükseliyor, muhtemelen emniyet amirliğini ya da adliyenin kendisini yakıyorlar. Ev arkadaşım işaret ediyor, uzun yıllardır bitirilemiş bir otel inşaatının önündeki Kaddafi posterini yırtan iki isyancı görüyoruz. Geri dönüyoruz. Devrim başlamış, cin şişeden çıkmış durumda. Gece uzun süre elektrikler kesiliyor. Türkiye’dekiler meraklanmış durumda, arayan soranlar başlıyor, şimdilik bir şey yok diyorum. Geceyarısı gibi şirket şöförü geliyor, evde güvende olmadığımızı söylüyor, şantiye kampına yollanıyoruz. Kampın girişinde konuşlanmış dozeri görünce bet-beniz atıyor. Kime karşı bu önlem, bilmiyorum. Şantiyedeki formenlerden birinin odasında yatıyorum, rüyamda, artık nasıl bir psikolojiyse, bir havuz partisinde görüyorum kendimi, etrafımda bikinili kızlar, elimde kokteyl, uyandığımda yanımdaki yatakta horlayan formen Yaşar abi’yi görünce içim bir tuhaf oluyor! Üçüncü gün: Bekleyiş - 19.02.2011 / Cumartesi İşyeri kampından facebook’a attığım mesaj şöyle: “Buradaki havaalanı işlemedigi için sakin durumda ve hava yolculuğunun kesintisiz devam ettigi Tripoli'ye karayoluyla erisme fikri var ama pek mantıklı gelmiyor, 1000 km yol, çöller icinden böyle bir ortamda yolculuk biraz fantastik geliyor. Cep yok, net yok. Roaming iptal. tcell numarasindan ulasilamiyorum/z. 3 thy ucagi yollandigi haberini aldik, neyse ki.. Yalniz havaalanina nasil inecekler ve bagajlari nasil halledecez, onlar güncel meseleler.. Hava sahasinin kapanması tehlikesine karşı F16’ların eşlik etmesini ise dedikodu olarak kulakardı ettim.. Ha Kadıköy’e F16’dan paraşütle atlamak da bir seçenek olabilr, Son Gemi'nin oralara düştüğüm sürece problem olmaz..” Bu satırları yazarken

birkaç gün sonra SAT komandoları barındıran feribotlarla ve eşlikçi savaş gemileriyle ortamdan ancak sıvışabileceğimizi tabii ki tahmin bile edemiyorum. Havaalanına gideceğimiz söyleniyor, dışarıda personel müdürüyle kavga eden Ganalı işçileri görüyoruz, paralarını almak için haklı bir mücadele içindeler. Daha sonra, yüzlerce Türk işçinin de kaçak olarak çalıştırıldığını öğreneceğiz. Eski püskü, ağzına kadar bavul, insan dolu arabaya biniyoruz. Bıçkın, yakışıklı genç şöförün eli ön panele kablolarla tutturulmuş CD çalara gidiyor ve kapıyı kapatır kapatmaz hem gazı, hem sesi köklüyor. Ne çalıyor dersiniz? Ilahi? Libya’nın geleneksel müziği maluf? Hiçbiri, son derece cool bir hiphop şarkısı içeriyi dolduruyor, tüylerim diken diken, ardından gelenler de ilginç müzikal biçimler, reggae ile karışık Arapça melodiler, hoşuma gidiyor. Ibn Thabit diye bilinen güneyli bir muhalif hiphopçudan haberdarım ama şu anda kimlerin çaldığını soracak halde değilim. Şöför bulutlu bir yüz ifadesiyle ileriyi işaret ediyor, “kebir müşkülat“, ne olduğunu anlayamıyoruz ilk başta, sonra bir cenaze kalabalığının içinden geçtiğimizi anlıyoruz, şöför konuşuyor, “thamaniyyah” ve “cenaze” sözcüklerini seçebiliyorum, 8 ölü ardarda dizili, arabada bazı işçilerin dudaklarının kıpırdadığını görüyorum, dışarısı son derece kalabalık, insanlar ölülerini gömmeye gelmiş, muhtemelen geçen gün çatışmalarda öldürülenler, gençlerin çoğunlukta olması ölenlerin de genç olduğunu düşündürüyor. Havaalanı girişinde ağır silahlarla donatılmış askerler görüyoruz, yola çevrili bir makinalı tüfek bir kamyonetin üstüne konuşlanmış, bekliyor. Gece havaalanındayız, binlerce insan, içerisi mahşer yeri. Ortalık leş gibi, çamurlu ayakkabılar, sigara dumanı, üstüste uyuyanlar, birileri köşede dua ediyor, biri bağlama çalıyor – Pir Sultan! Birileri karton koliler üzerinde kağıt oynuyor. Bir türlü bitmeyen dedikodular, -uçaklar inemiyormuş, Kaddafi’nin askerleri baskın yapacakmış- dışarıda gezen silahlı birlikler, kamyonet arkasına kurulu otomatik silahlar. Ve geceyi bölen çatışma sesleri. Kapının önüne yanaşan bir minibüse gidip gecelik konaklama teklif etmek istiyoruz, karanlık suratlı biri gecenin içinden beliriyor, askeriyye diyor, içinden şu meşhur Çadlı kiralık askerlerden iniyor, izin yok. Geri dönüyoruz. Bavulun üstünde sızıyorum.

Dördüncü gün: Free Libya - 20.02.2011 / Pazar Gündüz paralı asker sevkiyâtı aralıksız devam ediyor. İlk uçağa binemiyoruz, daha sonra kalkacak olanlar da bu askeri faaliyet yüzünden iptal, moraller bozulmaya başlıyor. Kamyonetlerin arkasına yerleşmiş iri yarı Afrikalı askerler, uzun namlulu silahlarını havaya kaldırarak, havaalanı kapısında, bir kısmı Kızılay kuyruğunda bekleşen insanları selamlıyor, Afrika’nın şu meşhur katliamcı çetelerinden biri, önümüzde resm-i geçit yapıyor, uğursuz bir ölüm makinası gibi şehre doğru süzülüyorlar. Bir müddet sonra korkunç bir ses ortalığı kaplıyor, yakında bir yerde yüzlerce kalaşnikofun aynı anda ateşlendiğini duyuyoruz, birisi, birilerini kurşuna dizdiler diyor, herkes susuyor. Daha sonra bunun bir tür savaşa hazırlık eylemi olduğunu öğreneceğiz, ses zihnime çakılıyor. Uçaklar ortada yok, dedikodunun binibir para, telefon hatları bir kesiliyor bir açılıyor, Türkiye’de bazı gazetecileri aramaya karar veriyoruz. İstanbul’da çaldığım grubun basçısı aynı zamanda uçuş kontrolörü, bana sürekli hangi uçağın Bingazi’ye geleceğini söylüyor, verdiği bilgilerin konsolosun ya da şirketlerin verdiği bilgilerle alakası yok, bir gece daha bu ortamda kalmanın yıpranan sinirlere hiç de iyi gelmeyeceği kesin, ancak hava kararıyor, bu da hava sahasının kapanması demek. Yapacak bir şey yok. Gece bir ara çatışma sesleri inanılmaz bir momentum kazanıyor, bir kalaşnikof binaya doğru ateşleniyor, içeride büyük bir panik oluşuyor, insanları teskin ediyoruz, kurşun isabet eder diye (ki dış duvara ediyor) içinde kitaplar olan küçük çantamı siper ediyorum, içinde Foucault’nun Dostoyevski’nin vs tuğla gibi kitapları var, kurşunları bu kitaplarla durdurmak fikri hoş, ama ölümle yüzyüze kalmanın dehşetini hafifletmiyor. Havaalanı güvenliğinden bir siyah kadın, arkasında kalaşnikoflu bir görevliyle son derece stresli bir halde etrafı kontrol ediyor, ertesi gün kendisinin öldürüldüğünü öğreneceğiz. Elektrik mühendisimiz Libyalı Enes kapıda, “çökün” diye bağırıyor herkese, meğer istihbaratçıymış! - Devrimciler havaalanını ele geçirince tekrar mühendis olarak aramıza karışacak ve insanlar ses etmeyecek. İçeriye geçmemiz söyleniyor, havada bir gergin sessizlik, bir şirket görevlisi içeri dalıyor, “isyancılar kontrolü ele aldı, korkmayın, birazdan buraya gelip konuşma yapacaklar”. Biz içindeyken havaalanı devrimcilerin eline geçmiş durumda! Hayatımda ilk kez devlet otoritesinin yok olduğu ve bir başka otoriteye geçtiği ana tanık oluyorum. Içeriye dalan devrimci doğru kantine koşuyor, buzdolabındaki alkolsüz biraları “Free Libya” diye insanlara dağıtıyor, burada bu biralardan biriyle fotoğraf çekiliyorum, devrim birası! Havaalanında bir tane resmi görevli kalmamış durumda.

Aramızda kiralık asker olup olmadığını kontrol ediyor ve dışarı salıyorlar, havaalanı alevler içinde, yanıyor, otoparktaki arabalardan da yananlar var, solda bir genç bir hummer jip’i parçalıyor, sağda bir başkasının elinde kanlı bir bıçak dikkatimi çekiyor. Ellerinde bıçaktan başka hiçbir şey yok bu insanların. Söndürmeye gelen itfaiye arabalarından birini ele geçirmişler, mikrofondan sloganlar atıyorlar, ilginç ve komik geliyor: karanlığın içinde, mikrofonundan devrimci nidâlar yükselen, yanan bir arabanın etrafında amaçsız daireler çizen coşmuş bir itfaiye arabası. Bizi bir otoparktan geçirip havaalanı ambarlarına sokuyorlar, binlerce kişiyiz, büyük bir nezâket gösteriyorlar, 1 saat içinde bu kadar ilgiye ve gıdaya boğulmamız şaşırtıcı, insanlar korku içinde, “ya bizi kurşuna dizerlerse?” genç bir Arap, İngilizce olarak bir Türk’e Kaddafi’nin bir katil olduğunu ve bunu ülkemize döndüğümüzde herkese anlatmamızı istiyor. “Bizden size zarar gelmez, sizi öldürmeye çalışan o” Bir siyahî genç, yerde yatan elektrik teknisyeni arkadaşımızın üzerine ikinci battaniyeyi örtüyor. Ambarda iç salonlardan birinde bir tanesi ajitasyon konuşması yapıyor, sonunda Türkiyeli işçiler de gaza geliyor ve Allahuekber diyerek sloganlara katılıyorlar. Ekmek dağıtan bir görevli bize “Osmanlı! Osmanlı!” diyor, “oha” diyorum içimden. Yanımdan geçen, kıyafeti hiphopçulara benzeyen bir savaşçı, meyve suyu dağıtıyor, gözlerinde ilk defa onda gördüğüm, daha sonra başka örneklerine de rastlayacağım bir bakışa denk geliyorum. Ulysess’in bakışı aklıma geliyor, “özgürlüğün bakışı” adını takıyorum buna. Beşinci gün: Chavez Stadyumu - 21.02.2011 / Pazartesi Sabah herkes bir umut içinde, hala uçak bekliyoruz. Türkiye’deki kontrolör arkadaştan iki uçağın da havada olduğunu öğreniyorum ancak inemeyecekler. THY görevlisi açıklama yapıyor, havaalanına bir saldırı olabilir, sizi güvenli bir yere nakledeceğiz. Dayanma sınırımın zorlandığını hissediyorum, belim artık tutmuyor, kitle yola koyuluyor, exodus tekrar başlıyor. Bir başka dikkat çekici olgu, kitlenin sayısının gittikçe artması, iki-üç binden, altı-yedibine ulaşmış durumdayız. Aralarında yabancılar; Vietnamlı, İngiliz, Almanlar da var. Uçaklar inemediği için moraller çökük. “Kaddafi’nin geri vurması” ihtimali kafaları sürekli kurcalıyor. Hatlar geçici bir süre için açılıyor, feribot yollandığı mesajı geliyor, Türkiye’ye bir mesaj atıyorum, telefon listemdeki herkese gidiyor. Eğer bu gece buradan gidemezsek, BM’ye gidin, bir şey yapın! Almanlarla konuşuyorum, yaşlıca bir tanesi kibre bağlıyor, ne BM’si diyor, Alman devleti arkamızda! Daha sonra kendisini köskös feribot kuyruğunda beklerken göreceğiz. Dışarıda araç kuyruğunda beklerken, cool görünümlü bir Arap yaklaşıyor, Tripoli’de Meammar zorluk çıkarıyor bize diyor, “teyyare, müşkülat, bombing” kelimeleri bana anlatıyor ne olduğunu.

Çevirmen aracılığıyla biraz daha muhabbet ediyoruz, “silah verelim bize katılın” diyor, “aman abi” diyoruz! Çevirmen diyor ki, bunlar mühendis, anlamazlar bu işlerden. Yerde bir kalaşnikof kapsülü buluyorum, “hatıra” olarak yanıma alıyorum. Arkada oynayan çocukları görüyoruz, silah sesi taklidi yapıyor, koşuşuyorlar. Savaş şartlarında da hayatın nasıl devam ettiğine dair sağlam bir kavrayış sunuyorlar. Aklıma o sıralar elimdeki İdiot’tan satırlar geliyor, Muşkin soruyor, idam edileceğini bilsen, son anların nasıl geçerdi: Savaşta bile bir umut vardır, ama idamda umut yoktur. Umut, hayatın olduğu her yerde var, belirsizlik bıçakla kesilecek kadar yoğun olsa bile. Battaniye kuyruğundan önce bir grup yeniyetmenin arkasında sloganlar attığı bir kamyonet kapıdan içeri dalıyor, sloganın ne olduğu konusunda en ufak bir fikrim yok ama müzikalitesi yine beni etkiliyor, hiphop her yerde. Bir başka son derece cool görünüşlü bir genç sıraya yanaşıyor, başına kırmızı desenli bir kefiye sarılı, üzerinde deri ceket, ayaklarında çizmeler sevgilisini adamın elinden alır bu yakışıklı herif, üzerindeki bu inanılmaz sokak modası örneğini neye yormalı? İngilizce bilen var mı diye soruyor, birisi fırlıyor kuyruktan “ben Arapça biliyorum” diyor, genç kısa ve net konuşuyor, “endişelenmeyin, sonuna kadar sizin yanınızdayız”, V yapıp uzaklaşıyor, içimiz yine şükranla doluyor. Bazıları kuyrukta halkın fedakarlığını tartışıyor, o gün yeni evlenmiş bir kadın çeyizini kapıp getirmiş. “Bunlar mülteci olsa Türkiye’de kimse yüzlerine bakmazdı.” Bir başkası ekliyor, “bize hep Arapların bizi arkadan vurduğunu söylerler..” İçimden “hadi bakalım” diyorum. Tripoli’de bu kadar misafirperverlik olmadığını duyacağız sonradan. Şehirden gelen kamyonetlerle biz mültecilere yardım yağıyor, bolu bulan saldırıyor, milletin açgözlülüğüne sinirlenip bağırıp çağırmaya başlıyorum, 4 battaniyeyle yatanlar, yemeği ziyan edenler. Bazıları bu battaniyelerden kısa günün kârıdır diye Türkiye’ye götürecek! Bir mimar arkadaşla bir sünger yatak kapıp stada dönüyoruz, içeride Libyalılar-Türkiyeliler moral maçı yapıyor! Yorgunluktan deliksiz uyumuşum.

Altıncı gün: Limana yolculuk / Devrim görüntüleri - 22.02.2011 / Salı Sabah erken saatlerde uzaktan, şehrin uzamı içinde yankılanan silah ve tekil tank atışı sesleriyle uyanıyorum, bomba sesleri “espas” içinde ürkütücü bir şekilde dağılıyor. Bu seslere stadın içinde uyanmaya başlayan, boktan Afrika sigaraları içmekten ciğerleri patlamış, soğuktan üşütmüşlerin öksürükleri karışıyor.

Bu uyanış müddetince, ikinci defa, hayatımda, gerçekten ölümle yüzleştiğimi farkediyorum. Can sıkıcı tamam ama sanıldığı kadar korkutucu bir duygu değil! Sakat kalsam ne olur diye düşünüyorum - ama müzisyen adamım, kaldıramam. Zaman geçmek bilmiyor. Aklım fikrim muhtemel bir hava bombardımanında, keklik gibi açıktayız. Chavez stadında Kaddafi kuvvetleri tarafından bombalanmak fikri çok saçma geliyor, - mezarıma da Castro gelip işese tam olur! Sonradan o gece Kaddafi’nin Tripoli’den Bingazi’yi bombalaması için yolladığı iki uçağın, pilotların vicdanının elvermemesi sonucu Malta’ya indiğini öğreneceğim. Neyse ki atışlar uzun sürmüyor, hava aydınlanıyor, insanlar aşağı hücum ediyor. Bu arada, otomatik silah sesleri, tüm bu süreç boyunca, arkaplanın alışıldık bir parçası, hatta bir müddet sonra iyice alışacağım, hatta İzmir’e döndüğüm 1-2 gece silah seslerinin yokluğu bana garip gelecek. İnanılmaz güzel bir gökyüzü, pembemsi, hafiften kızarmış bulutlar, şekerrenk bir mavilikte salınıyor. Gözlerimi şu Afrika sabahından alamıyorum, bizi daha sonra limanda feribot beklerken harikulade bir gökkuşağıyla selamlayacak şu gökyüzünün altında bu kan ve ölüm niye? Üstümüzden hızla bir kuş geçiyor, işçilerden biri “şahin yavrusu bu” diyor, heyecanlı bir dalgalanma oluyor, kuşçuk kanatlarını açıp kapayıp zarif hareketlerle yitip gidiyor. Stadyumdan çıkışta bir minibüs tutmanın doğru olacağına karar veriyoruz, biriyle anlaşıyoruz, şöför bizi limana 20 dinara götürebileceğini söylüyor, eski püskü dolmuşa sığışıyor ve şehir merkezindeki limana doğru yola çıkıyoruz. Burası benim 1 hafta önce sokaklarında dolanıp alışveriş yaptığım caddeler... Yollarda el konmuş tanklar görüyoruz, puslu, nemli hava, dışarıdaki ateş gücünün sıcağıyla karışıyor. Bir kışlanın tamamen yazılamalarla kaplandığını görüyorum, bir grup sivil insan içeriden ellerinde silahlarla çıkıyor, halk kışlalara tamamen el koymuş durumda. Daha sonradan direnişçilerden olduğunu anlayacağımız ve bize birçok yardımda bulunacak olan şöförümüz Yunus, kalaşnikoflar üzerine yürürken ölen bir sıra insana ve daha sonra arkalarından gelenlere, taarruza devam edenlere dair bir hikaye anlatıyor. Gözlerine yine aynı bakış yerleşiyor bunu anlatırken. Ellerindeki ne peki, bıçak! Halk çıplak el ve bıçaklarla kışla basıyor, cesaretlerine hayran kalmamak elde değil. Yolda el konmuş bir tankı çekmeye çalışıyoruz. Üzerinde “Kaddafi’nin oyuncağı” yazdığını söylüyor Suriyeli topoğraf. Solumuzda yakılmış bir polis arabası, üzerinde “çöp arabası” yazıyor. Bir genç arabalara kalaşnikof mermisi dağıtıyor! Bir adam elinde eski kralın resmiyle yürüyor ve eliyle zafer işareti yapıyor. Gözlerinde yine o tarifsiz bakış var.. Bir arabanın arkasında “Ömer Muhtar’ın torunları” yazısını görüyoruz. Yanımızdan iki genç sandıklardan çıkmış eski Libya

bayrağını rüzgara yelken açmış yürüyorlar. - Devrimcilerin monarşi bayrağını sahiplenmelerini, Marley’in rastafaryan cemaatinin Tanrı diye göklere çıkardığı Hali Selasie’nin kıtasına has bir gariplik olarak algılıyorum. Limana doğru iyice afallıyorum, Kendimi bir anda Matrix filminde, yanında Morpheus’la beraber tekrardan şehre yollanan Neo gibi hissediyorum. Günlük hayatımızı ören ilişkiler ağının arkasındaki ağır ve “brutal” çıplak gerçekliğe, sivil toplumun çöküşünün bir başka momentine, depremde tanık olmuştum. Şehrin sûreti tamamen değişmiş durumda. Adliye binasından denizcilik idaresine olan bölge tanınmaz halde, bütün duvarlar yazılama içinde, Emniyet Amirliği alevler içinde, daha ötelerden de dumanlar yükseliyor, tenteler altında yüzlerce insan, kadınlı-erkekli toplanmış, Arapça sloganlar havada uçuşuyor, devlet görünürden tamamen silinmiş, yerine Bingazi komünü geçmiş durumda! İnsanlar bir yandan ölülerine dualar ediyorlar, birileri sıkışmış trafiği açmaya çalışıyor. Gördüklerime inanamıyorum, havadaki mahşer duygusunu anlatmak imkansız, ilk defa orada devrimin ne manaya geldiğini idrak ediyorum. Korkunç! Güzel! Devrim bir arzu nesnesinden öte, eğer kıyam yani ayağa kalkma manasındaki kökenlerini hatırlarsak, kesinlikle kıyamet. Hayatımın büyük kısmını düşünsel olarak meşgul etmiş bir olguyu canlı olarak deneyimliyorum. Devrim = insanlığın baskıya ve zulme karşı ayağa kalkışı! Ama bizim devrimimiz olmaması, psikolojimizi pek hazırlıksız yakalıyor doğrusu. Limanın yanındaki bir inşaat firmasına ait kampa giriyoruz, organizasyona dair hiçbir şeye güvenmiyoruz, bizi getiren minibüse bizi akşama kadar beklemesi için 100 dinar öneriyoruz. Kabul ediyor. Olmazsa cebimizdeki tüm parayı basıp Mısır’a gideceğiz, bir akşam daha orada kalmaya tahammülümüz yok. Kampta bir ileri geri dolanırken, iki eliyle zafer işareti yapan, gözlerinde yine o bakış olan bir kadın içeriye giriyor: Mağrur, bulutlu, büyülü, sâkin, delici.. Ancak büyük mücadelelerin ortasındaki insanların taşıyabileceği türden tanımsız bir bakış. “Biz özgürlük insanlarıyız, bizden zarar gelmez” diyor. işte “ezik” Arap kadını, yüzlerce inşaat işçisinin ortasında dimdik bir konuşma yapıyor. Gece bir başka devrimci, ambulans megafonundan, bilgileri dışında gelişen yağmalar için insanlardan defalarca özür dileyeceği, duygusal bir konuşma yapıyor. “bizim için dua edin” diyor. Yedinci gün: Feribot / Marmaris’e dönüş- 23.02.2011 / Çarşamba Feribot süzülerek limana giriyor, insanlar sevinç çığlıkları atıyor, ancak Libyalıların üzülmemesi adına susuyorlar. - Hayatımda bir feribota bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum. Bir arkadaş

espri yapıyor, iş bilgisayar oyununa döndü, “level” atlayıp duruyoruz, her level’de başka zorluk! Yolda yakalanacağımız fırtına onu haklı çıkaracak. Limandan çıkıldığında düzenli gruplar halinde yola koyuluyoruz, militarist kültürün “avantajı”, birisi bir güruhun başına geçip “5li sıra ol!” dedi mi kimse tereddüt bile etmiyor. Aydınlatma lambalarının ardında bekleşen bavullu kalabalığın görüntüsüne uyacak tek şarkı, yine, Bob Marley & the Wailers’dan, Exodus, zihnimde çınlıyor. Büyük bir üstüste-altalta itiş, kakış içinde feribota biniyoruz. İnsanların sinirleri tamamen iflas etmiş durumda, kendilerini çekmeye çalışan kameraya bağırıyorlar, bize kamera değil doktor lazım! İçeride genç Almanlardan biri beni bulup kartvizitini uzatıyor, burada anlatacağım diyor. Koltuğa oturuyorum, daha önce benimle sohbet kuran iki Alevi işçinin yanındayım, anında sızıyorum. Ertesi gün yolda fırtınaya yakalanıyoruz. İnsanlar kusuyor. Bir de, 2000e yakın, 1 haftadır yerlerde sürünen işçisiyle, mühendisiyle inşaat çalışanının ayakkabılarını çıkardığında oluşan bir kesif koku var ki, tarifi mümkün değil. Bıçakla kesilebilir, o derece! Marmaris’te duty free’den bir şişe votka alıyorum, beni almaya gelen ailemle İzmir’deki evimize varıyoruz, mutfağa geçiyorum, önüme Kalaşnikof kapsülünü koyuyorum, ona bakarak votkayı içiyorum, mutfak masasında sızacağım birazdan, sabah dişlerimi fırçalarken ağzım kan içinde kalacak, artık nasıl sıkmışsam dişleri. Dışarıda silah seslerinin olmaması “ilginç” geliyor. Huzurlu karanlık üzerime sessizce çöküyor. ne olup bittiğini

Gökhan Birdal / 06.03.2011 / Kadıköy

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful